Words starting with B
7010 dictionary entries are listed for B.
Popular B entries
More frequently visited entries for this letter.
- beyin
Kafatasının içinde beyin zarları ile örtülü, iki yarım küre biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ; ensefal, dimağ
- başsavcılık
Başsavcı olma durumu
- birkaç
Çok olmayan, az sayıda
- belki
Muhtemel olarak; belkim, herhâlde
- bikes
Kimsesiz bir biçimde
- bahçıvanlı
Bahçıvanı bulunan
- babasız oğlan doğurmak
bir işte aşırı zorluk, büyük güçlük çekilmesine rağmen başarılı olmak
- bağırsak kurdu
Omurgalıların ve de özellikle insanların bağırsağında yaşayan asalak solucan
- başkaldırıcı
Başkaldıran, isyan eden; baştanımaz, asi, isyancı, isyankâr
- belgeletme
Belgeletmek işi
- benlikçi
Her konuda hep kendini ileri süren, hep kendinden söz eden
- beyazlık
Beyaz olma durumu; aklık
- bakışabilmek
Bakışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başı diklik
Başı dik olma durumu
- beraberlik
Aynı sayıyı alarak berabere kalma durumu
- bireyselleştirme
Bireysel duruma getirme
- bundan iyisi can sağlığı
"bundan daha iyisi olamaz" anlamında kullanılan bir söz
- bedelsizlik
Bedelsiz olma durumu
- beton suratlılık
Beton suratlı olma durumu
- Bozcaada
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- budaklanmak
Budak sürmek, dallanmak
- bahane etmek
herhangi bir şeyi sebep olarak ileri sürmek
- boğazlatılma
Boğazlatılmak işi
- babamın adı Hıdır, elimden gelen budur
"gücüm ancak bu kadarını yapmaya yeter" anlamında kullanılan bir söz
- bahane aramak
bir işi yapmamak için sebep aramak
- bahane bulmak
bir işi yapmak veya yapmamak için sözde sebep göstermek
- bensiz
Ben (III) olmaksızın
- bir baba dokuz evladı besler, dokuz evlat bir babayı beslemez
"çok çocuğu olan baba, her çocuk babasına bakılmasını ötekinden beklediği için sıkıntıda kalır" anlamında kullanılan bir söz
- boş gözlerle bakmak
anlamsız anlamsız bakmak
- buncadır
Epey zamandır, bir süreden beri
- bavul turizmi
Alışveriş yapmak amacıyla yapılan seyahat
- bir kızı bin kişi ister, bir kişi alır
"bir şeyi herkes ister ancak onu bir kişi elde edebilir" anlamında kullanılan bir söz
- bakla kadar
çok iri (böcek)
- baklavacı
Baklava yapan veya satan kimse
- bekleme yeri
Bir kimseyi beklemek için ayrılan bölme
- bir ben, bir de Allah bilir
"çok sıkıntı içindeyim, bunu kimse anlayamaz" anlamında kullanılan bir söz
B index
7010 word links are rendered on the server.
- B
Bor elementinin simgesi
- b, B
Türk alfabesinin ikinci sırasında yer alan ve be adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından yumuşak, çift dudak patlayıcısını gösterir
- Ba
Baryum elementinin simgesi
- baba
Çocuğu olan erkek; peder
- baba adam
Yaşlı, ağırbaşlı, iyi yürekli, olgun adam
- baba boyunduruğu
Babaya demir halatı bağlamak veya demir halatın babadan çıkmasını önlemek amacıyla kullanılan güvenlik halatı
- baba değil, tırabzan babası
çocuklarına karşı babalık görevlerini yerine getirmeyen, onlara hayrı olmayan baba
- baba diyarı
Soyun, kökenin bulunduğu yer
- baba dostu
Çok eski, hayırlı aile dostu
- baba hindi
İri ve iyi beslenmiş erkek hindi
- baba hindi gibi kabarmak
kendini aşırı derecede beğenmek, böbürlenmek
- baba koruk (veya erik) yer, oğlunun dişi kamaşır
"babanın yaptığı kötü işin sıkıntısını çocuğu çeker" anlamında kullanılan bir söz
- baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana
"kendini bilen, yaşama sorumluluğu duyan akıllı evladın gerçek malı, kendisinin kazandığı maldır" anlamında kullanılan bir söz
- baba mirası
Babadan kalan değerli mal veya dost
- baba nasihati
Büyüklerin deneyimine dayanarak gençlere verdikleri öğüt
- baba ocağı
Babadan, dededen kalma mülk veya bir kimsenin içinde doğup büyüdüğü, yaşadığı ev, toprak, yurt; babaevi, baba bucağı, baba yurdu
- baba olmak
erkek, çocuk sahibi olmak
- baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş
"babalar çocukları için büyük fedakârlıklara katlanırlar ancak çocuklar babaları için fedakârlıkta bulunmazlar" anlamında kullanılan bir söz
- baba sanlı
Babasının soyadını alan
- baba soylu
Baba soyluluğa ilişkin olan, baba soyluluğa dayanan
- baba soyluluk
Soyun, mirasın, sosyal statünün öncelikle veya sadece baba tarafından belirlendiği aile düzeni
- baba tarafı
Ailenin baba yönünden akrabaları
- baba vergisi görümlük, koca vergisi doyumluk
"bir babanın kızı için harcadığı para, hazırladığı çeyiz göstermelik olmaktan ileri gidemez, kızın yaşam boyu süren giderlerini kocası üzerine almıştır" anlamında kullanılan bir söz
- baba yadigârı
Babadan kalan, baba döneminde yapılmış, babanın hatırasını taşıyan
- baba yarısı
Çok sevilen ve sayılan, baba yerine konulan kimse
- baba yerli
Baba yerliliğe ilişkin olan, baba yerliliğe dayanan
- baba yerlilik
Yeni evli çiftin, erkeğin ailesinin yanında yaşamasına dayanan evlilik düzeni
- babaanne
Babanın annesi
- babaannelik
Babaanne olma durumu
- babaca
Baba gibi, babaya yakışır
- babacan
Olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir (erkek); babayani
- babacanca
Sevecen, cana yakın
- babacanlaşma
Babacanlaşmak durumu
- babacanlaşmak
Babacan duruma gelmek
- babacanlık
Babacan olma durumu, cana yakınlık
- babacı
Babacılık yanlısı olan; paternalist
- babacık
Babalara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- babacıl
Babasını çok seven, babasına çok düşkün olan
- babacılık
Devletin türlü sınıflar üzerinde babalık ederek bu sınıflar arasında denge kurmaya çalışması işlemi; paternalizm
- babacığımcılık
“Babacığım” diye sarılarak yapılan dolandırıcılık
- babadan kalma
Babanın miras olarak bıraktığı (mal, mülk, eşya)
- Babadağ
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- Babaeski
Kırklareli iline bağlı ilçelerden biri
- babafingo
Yelkenli gemilerde direklerin ve gabyanın üstünde bulunan en yüksek bölüm
- Babai
Babailik tarikatından olan kimse
- Babailik
XIII. yüzyılda Baba İshak'ın kurduğu tarikat
- babaköş
Ayaksız olduğu için yılan sanılan, solucanla beslenen bir tür kertenkele (Anguis fragilis)
- babalanabilme
Babalanabilmek işi
- babalanabilmek
Babalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- babalanma
Babalanmak işi
- babalanmak
Babaları tutmak, çok öfkelenmek
- babalı
Babası olan
- babalık
Baba olma durumu
- babalık davası
Babalığın yasal tescili için anne veya çocuk tarafından açılan dava
- babalık etmek
baba gibi davranmak
- babalık fırın has işler
babasının parası ile geçinenlere sitem olarak kullanılan bir söz
- babam sağ olsun
bir çocuğun babasına, yaptığı yardımlardan dolayı takdir amacıyla söylediği bir söz
- babam!
sese verilen tona göre şaşma, beğenme, acı, üzüntü vb. duygular anlatan söz
- babamın adı Hıdır, elimden gelen budur
"gücüm ancak bu kadarını yapmaya yeter" anlamında kullanılan bir söz
- babana rahmet
yapılan bir iş, bir davranış karşısında "Allah senden razı olsun." anlamında kullanılan bir söz
- babanın sanatı oğla mirastır
"bir evlat babasının sanatını onun ölümünden sonra sürdürür" anlamında kullanılan bir söz
- babasına rahmet okutmak
biri, kötü bir kimseden daha kötü çıkmak
- babasından mal kalan, merteği içinden bitmiş sanır
"miras yoluyla mal edinen kimse, onun için ne denli çabalar gösterilip sıkıntı çekildiğini bilemez" anlamında kullanılan bir söz
- babasının (veya babalarının) çiftliği
bir malı veya kuruluşu yalnızca kendi çıkarlarına araç yapanlar için kullanılan bir söz
- babasının hayrına
hiçbir çıkar gözetmeksizin
- babasının kızı
her yönüyle babasına benzeyen kız çocuğu
- babasının oğlu
her yönüyle babasına benzeyen erkek çocuğu
- babasız oğlan doğurmak
bir işte aşırı zorluk, büyük güçlük çekilmesine rağmen başarılı olmak
- Babayan
Hacı Bektaş Veli’nin hiç evlenmediğine, dervişlerin onun manevi veya yol evladı olduğuna inanan ve bu sebeple ömür boyu bekâr yaşayan Bektaşilik kolu; Babalar, Babagân
- babayani
Gösterişi ve özentisi olmayan
- babayanilik
Babayani olma durumu
- babayiğit
Yürekli kimse
- babayiğitlik
Babayiğit olma durumu, babayiğitçe davranış
- babayiğitçe
Babayiğide yakışır bir biçimde
- babaç
Erkek kümes hayvanlarının en iri ve yaşlı olanı
- babaçko
Güçlü, gösterişli, iri yarı (kadın)
- babet
Topuğu ile ayak ucu aynı düzlemde olup topuk yükseltisi bulunmayan kadın ayakkabısı
- Babi
Babilik yanlısı
- Babil Kulesi
Babil şehrinde bulunan ve yapılışı sırasında çalışanlarının dillerinin birbirini anlamaz hâle getirildiğine inanılan kule
- Babilik
XIX. yüzyılda, İran'da Ali Muhammed Bab'ın kurduğu dinî öğreti
- babun
Yerde yaşayan, köpeksi, iri yarı, etçil bir maymun türü
- Babıali
Osmanlı Devleti'nde İstanbul'da sadaret (Başbakanlık), dâhiliye ve hariciye nezaretleri (İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları) ile Şûrayıdevlet (Danıştay) dairelerinin bulunduğu yapı
- babıldama
Babıldamak işi
- babıldamak
Bebek konuşma öncesi dönemde anlamsız basit heceleri tekrar etmek: ma-ma-ma, ba-ba-ba vb
- baca
Dumanı ocaktan çekip havaya vermeye yarayan yol
- baca deliği
Soba, fırın vb.ndeki duman veya kötü kokuları bacaya verecek olan borunun girdiği delik
- baca dolgusu
Eski veya sönmüş bir yanardağ bacasının bulunduğu yerde, aşınma sonucu ortaya çıkmış sert kayaçlardan oluşan tepe
- baca eğri de olsa duman doğru çıkar
"yaradılıştan iyi ve doğru olan kimse, ne denli elverişsiz ortam içinde bulunursa bulunsun niteliğini yitirmez" anlamında kullanılan bir söz
- baca fırıldağı
Bacanın tepesine yerleştirilen ve çıkmakta olan dumanın içeri dönmesini engellemek için rüzgâra göre yön değiştiren yapı ögesi
- baca kaşı
Bir şöminenin, ocağın üstündeki taş veya taştan raf; bacabaşı
- baca kulağı
Ocağın iki yanında taştan yapılmış ufak raf
- baca külahı
Bacanın dumanı çekişini güçlendirmek amacıyla baca deliğinin üzerine yerleştirilen ve genellikle sacdan yapılan parça
- baca kürsüsü
Çatının üstünde kalan ve üzerine baca külahı oturtulan baca bölümü; baca tomruğu, baca tomurcuğu
- baca şapkası
Bacaya yağmur, kar veya rüzgâr girmemesi için baca külahının üzerine yerleştirilen kapak
- bacak
Vücudun kasıktan tabana kadar olan bölümü
- bacak bacak üstüne atmak
bir bacağını ötekinin üstüne koyarak oturmak
- bacak kadar
ufacık
- bacak kadar boyu var, türlü türlü huyu var
"yaşı küçük ancak herkesten farklı alışkanlıklar, huylar edinmiş" anlamında kullanılan bir söz
- bacakkıran
Nemli bölgelerde yetişen yeşilimsi sarı çiçekli bir bitki (Narthecium)
- bacakları kopmak
çok yorulmak
- bacakları tutmaz olmak
yürüyemeyecek duruma gelmek
- bacaklarını uzatmak
hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeyle ilgilenmeden oturmak, tembel tembel zaman öldürmek
- bacaklı
Bacağı olan
- bacaklı yazı
İri ve okunaklı yazı
- bacaklık
Hokey oyuncularının kullandığı, dizin üst kısmından patene kadar uzanan, deri veya sert plastikten yapılmış koruyucu
- bacaksız
Bacağı olmayan
- bacaksızlık
Bacaksız olma durumu
- bacanak
Eşleri kardeş olan erkeklerin birbirine göre durumu
- bacanaklık
Bacanak olma durumu
- bacası tütmek
ailenin yaşamı sürüp gitmek
- bacası tütmez olmak
aile dağılmak veya işi bozulmak
- bacasız
Bacası olmayan
- bacasızlık
Bacasız olma durumu
- bacağına geçirmek
bir şeyi aceleyle giymek
- bacı
Bir evde uzun zaman çalışmış yaşlı kadınlara verilen ünvan
- bacılık
Bacı olma durumu
- badal
Kardan veya çamurdan oluşan çukur
- badana
Duvarları boyamak için kullanılan sulandırılmış kireç veya boya
- badana etmek (veya vurmak)
badanalamak, badana yapmak
- badanacı
Geçimini badana yapmakla kazanan kimse
- badanacılık
Badanacının yaptığı iş
- badanalama
Badanalamak işi
- badanalamak
Duvarları boyamak için sulandırılmış kireç veya plastik boya sürmek
- badanalanma
Badanalanmak işi
- badanalanmak
Badana yapılmak
- badanalatma
Badanalatmak işi
- badanalatmak
Badanalama işini yaptırmak
- badanalı
Badana edilmiş olan
- badanasız
Badana edilmemiş
- badanasızlık
Badanasız olma durumu
- badas
Harman kaldırıldıktan sonra yerde kalan toprak, çöp ve samanla karışık tahıl taneleri, harman döküntüsü
- badat
Birleşikgillerden, şekeri çok, bir tür yer elması
- badeharabilbasra
"İş işten geçtikten sonra" anlamında kullanılan söz
- badehu
Ondan sonra
- badeli âşık
Düşünde bir pirin elinden aşk badesi içerek saz çalıp söyleyen halk şairi
- badem
Bu ağacın yaş veya kuru yenilen yemişi
- badem ağacı
Gülgillerden, 6-8 metre yükseklikte, ilkbaharda beyaz ve pembe renkli çiçekler açan bir tür ağaç; badem (Amygdalus communis ve Prunus amygdalus)
- badem bıyık
Üst dudağın her iki yanında yer alan, badem içi biçimindeki bıyık
- badem bıyıklı
Badem bıyığı olan
- badem bıyıklılık
Badem bıyıklı olma durumu
- badem ezmesi
Ezilmiş bademle yapılan şekerleme
- badem gibi
taze ve gevrek (salatalık)
- badem gözlü
Gözlerinin orta kısmı yuvarlak, kenarları yukarı doğru hafifçe çekik olan (kimse)
- badem içi
Bademin dış kabuğu alındıktan sonra kalan içi
- badem kürk
Tilki postunun yalnız bacak kesiminden yapılan kürk
- badem olmak
sonu kötü olmak, kötü bitmek
- badem tırnak
Badem biçiminde uzunca tırnak
- badem yağı
Bademden çıkarılan ve deri, kösele vb.ni yumuşatmak için kullanılan yağ
- badem şekeri
İnce bir şeker tabakasıyla kaplanmış iç badem
- bademci
Badem satan kimse
- bademcik
Boğazın iki yanında solunum yoluna ve yutağa girebilecek mikropları durdurma görevini üslenen badem şeklindeki ağ dokusu kesecikleri
- bademcilik
Bademcinin yaptığı iş
- bademli
İçinde badem bulunan (yiyecek)
- bademlik
Badem ağaçları çok olan yer; badem bahçesi
- bademsi
Bademi andıran, bademe benzeyen, badem gibi
- bademsiz
İçinde badem bulunmayan
- baderna
Halatın aşınabilecek yerine sarılan bez
- badi badi yürümek (veya gitmek veya koşmak)
ördek gibi iki yana sallanarak yürümek (gitmek, koşmak)
- badik
Kısa boylu
- badikleme
Badiklemek işi
- badiklemek
Ördek gibi iki yana sallana sallana yürümek
- badikleye badikleye
Ördek gibi iki yana sallana sallana yürüyerek
- badikleşme
Badikleşmek durumu
- badikleşmek
Ördek gibi sağa sol yalpa vurarak yürüme eğilimi göstermek
- badire
Birdenbire ortaya çıkan tehlikeli durum
- badireli
Badiresi olan
- badiresiz
Badiresi olmayan
- badya
Ağzı geniş, yayvan, büyükçe su kabı
- badısaba
Serin ve tatlı esen bahar rüzgârı
- badıç
Bakla, fasulye, bezelye vb. taze sebzelerde, içinde tohumların sıralanmış bulunduğu kabuk; baklamsı meyve
- badıçlı
Badıcı olan
- Bafra
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- bagaj
Yolcunun beraberinde götürdüğü giyim vb. eşya
- bagaj bandı
Havaalanı, tren istasyonu vb. yerlerde valizlerin bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlayan, kauçuktan yapılan şerit
- bagaj kapağı
Otomobil bagajlarını kapatmaya veya kilitlemeye yarayan bölüm
- bagaj kilidi
Bagaj kapağını kilitlemeye yarayan alet
- baget
Bateri çalmaya yarayan ince, kısa çubuk
- bagetli
Bageti olan
- bahadır
Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse; batur
- bahadırlık
Bahadır olma durumu; baturluk
- Bahai
Bahailik yanlısı kimse
- Bahailik
XIX. yüzyılda Babilik’ten doğup İran’dan başka Avrupa ve Amerika’da da yayılmış olan, ırk, din, cinsiyet farkının ortadan kalkması gerektiğini savunan, her yılın son on dokuz günü oruç tutup günde üç vakit özel bir namaz kılan, ibadetten çok toplumsal ahlaka önem veren inanç sistemi
- bahane
Bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek ileri sürülen uydurma sebep; mazeret
- bahane aramak
bir işi yapmamak için sebep aramak
- bahane bulmak
bir işi yapmak veya yapmamak için sözde sebep göstermek
- bahane etmek
herhangi bir şeyi sebep olarak ileri sürmek
- bahaneli
Bahanesi olan
- bahanesiz
Bahanesi olmayan
- bahanesizlik
Bahanesiz olma durumu
- bahar
Bu mevsimde ağaçlarda açan çiçekler
- bahar bayramı
Genellikle mayıs ayının ilk günlerinde kutlanan bayram
- bahar dalı
Bahar mevsiminde çiçeklenmiş dal
- bahar dönemi
Yılın kıştan sonra gelen ilk ayları
- baharat
Yiyecek ve içeceklere hoş koku ve tat vermek için kullanılan tarçın, karanfil, zencefil, karabiber vb. maddeler; bahar (II)
- baharatlama
Baharatlamak işi
- baharatlamak
İçine baharat koymak, üzerine baharat sürmek
- baharatlandırma
Baharatlandırmak işi
- baharatlandırmak
Baharat ile lezzetlendirmek, baharat ekmek
- baharatlanma
Baharatlanmak işi
- baharatlanmak
Baharatlama işi yapılmak; baharlanmak (II)
- baharatlı
İçinde karabiber, karanfil, tarçın vb. maddeler bulunan; baharlı
- baharatsız
Baharatı olmayan
- baharatçı
Baharat alım satımıyla uğraşan kimse; baharcı
- baharatçılık
Baharatçının yaptığı iş; baharcılık
- bahariye
Divan edebiyatında, bahar tasviri ile başlayan kaside
- baharlanma
Baharlanmak işi
- baharlanmak
Ağaçlar çiçek açmak
- baharı başına vurmak
gençliğin verdiği coşkuyla gereksiz veya aşırı davranışta bulunmak
- bahir
Mevlidin bölümlerinden her biri
- bahis
Üzerinde konuşulan konu
- bahis açmak
belli bir konuda konuşmaya başlamak
- bahis konusu olmak
söz konusu olmak
- bahis mevzusu olmak
söz konusu olmak
- bahisçilik
Bahisçi olma durumu
- bahname
İçinde cinsel konularla ilgili açık saçık yazıların, resimlerin bulunduğu eser
- bahri
Denizle ilgili
- bahriye
Bir devletin deniz güçlerinin ve kuruluşlarının bütünü
- bahriye çiftetellisi
Hareketli bir halk oyunu ve ezgisi
- bahriyeli
Deniz Kuvvetlerine bağlı asker
- bahriyelilik
Bahriyeli olma durumu
- bahse girmek (veya tutuşmak)
görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak
- bahsedebilme
Bahsedebilmek işi
- bahsedebilmek
Bahsetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bahsediliş
Bahsedilme işi
- bahsedilme
Bahsedilmek işi
- bahsedilmek
Bahsetme işine konu olmak
- bahsediş
Bahsetmek işi
- bahsetme
Bahsetmek işi
- bahsetmek
Bir konu üzerinde söz söylemek, konuşmak
- bahsi geçmek
bir konu üzerinde konuşulmuş olmak
- bahsi kapamak
bir konu üzerindeki konuşmayı kesmek
- bahsi kaybetmek
ileri sürülen, savunulan görüşün yanlış olduğu ortaya çıkmak
- bahsi kazanmak
ileri sürülen, savunulan görüşün doğru olduğu belli olmak
- bahsi tazelemek
konuşmayı aynı konu üzerine getirmek
- bahsolunma
Bahsolunmak işi
- bahsolunmak
Sözü edilmek, konu edilmek
- baht
Rastlantıları düzenleyerek insanların iyi veya kötü yaşam sürmelerine neden olduğuna inanılan gizli güç; felek, talih
- baht olmayınca başta, ne kuruda biter ne yaşta
“kişi kötü yazgılı olursa giriştiği hiçbir işten olumlu sonuç alamaz” anlamında kullanılan bir söz
- bahtiyar
Mutlu olan kimse
- bahtiyar olmak
mutlu olmak, sevinmek
- bahtlı
Yazgısı iyi olan; talihli
- bahtlılık
Bahtlı olma durumu
- bahtsız
Yazgısı kötü olan; talihsiz, bedbaht, bibaht
- bahtsız olmak
bahtı kötü, mutsuz, talihsiz olmak
- bahtsızca
Bahtsız bir biçimde olan
- bahtsızlık
Bahtsız olma durumu; talihsizlik
- bahtsızın bağına yağmur yerine ya taş yağar ya dolu
"talihsizin işleri ters gider, bağına yağmur yerine taş veya dolu yağar" anlamında kullanılan bir söz
- bahtı açık
Yazgısı iyi olan (kimse)
- bahtı açık olmak
herhangi bir konuda şansı yaver gitmek, talih yüzüne gülmek
- bahtı açıklık
Bahtı açık olma durumu
- bahtı açılmak
yazgısı dönüp uygun duruma veya arzulanan sonuca gelmek
- bahtı bağlı olmak
yazgısı kapalı olmak
- bahtı kapanmak
kötü yazgıya uğramak, istenen sonuca ulaşmamak
- bahtı kara
İşleri beklendiği gibi gitmeyen, olumsuz sonuçlanan (kimse)
- bahtı kara olmak
işleri sürekli olarak beklediği gibi gitmemek, olumsuz sonuçlanmak
- bahtı karalık
Bahtı kara olma durumu
- bahtına küsmek
kötü yazgısından yakınmak
- Bahçe
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- bahçe
Sebze, meyve, çiçek veya ağaç yetiştirilen yer
- bahçe domatesi
Tarla ve bahçelerde yapay gübre kullanmadan doğal olarak yetiştirilen bir tür domates
- bahçe katı
Apartman, ev vb. yapıların bahçe hizasında olan katı
- bahçe kekiği
Bahçelerde özel yöntemlerle yetiştirilen kekik
- bahçe makası
Çeşitli ot ve bitkileri düzgün kesmek ve budamak amacıyla yapılan bir makas türü
- bahçe nanesi
Bahçelerde yetiştirilen bir tür nane
- bahçeci
Çiçek, ağaç ve sebze yetiştirme işiyle uğraşan kimse
- bahçecilik
Bahçecinin yaptığı iş
- bahçeli
Bahçesi olan
- Bahçelievler
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- bahçelik
Bağları, bahçeleri olan yer
- bahçelikli
Bağı, bahçesi olan
- bahçemsi
Bahçeyi andıran, bahçeye benzeyen, bahçe gibi
- Bahçesaray
Van iline bağlı ilçelerden biri
- bahçesiz
Bahçesi olmayan
- bahçesizlik
Bahçesiz olma durumu
- bahçıvan
Bir bahçenin düzenlenmesi ve bakımıyla uğraşan kimse; bağban
- bahçıvan kebabı
Küçük parçalar hâlinde kuzu eti, havuç, patates, bezelye kullanılarak hazırlanan bir yemek türü
- bahçıvan çorbası
Kaynayan et suyuna pirinç, havuç, ıspanak, patates ve kereviz eklenmesi ile hazırlanan bir yemek türü
- bahçıvanlı
Bahçıvanı bulunan
- bahçıvanlık
Bahçıvanın yaptığı iş
- bahçıvansız
Bahçıvanı olmayan
- bahçıvansızlık
Bahçıvansız olma durumu
- bahşiş
Yapılan bir hizmete ödenen ücretten ayrı olarak fazladan verilen para; kahve parası
- bahşiş atın dişine (veya yaşına) bakılmaz
"para verilmeden sağlanan bir şeyin ufak tefek kusurları hoş görülmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- Bahşılı
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- bak bak!
şaşma bildiren bir söz
- bak hele!
şaşma bildiren bir söz
- bak!
işte
- bakabilme
Bakabilmek işi
- bakabilmek
Bakma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bakadurma
Bakadurmak işi
- bakadurmak
Bakma işini sürdürmek
- bakakalma
Bakakalmak işi
- bakakalmak
Şaşkınlığa uğrayıp ne yapacağını bilmez durumda kalmak
- bakakalış
Bakakalmak işi
- bakalit
Formaldehit ile bir fenolün yoğunlaşması sonucu elde edilen yapay reçine
- bakalitli
Bakalit kaplamalı
- bakalorya
Üniversitelere girebilmek için lise öğreniminden sonra verilen olgunluk sınavı
- bakalım (veya bakayım)
içinde yer aldığı cümlenin güvensizlik, kuşku, merak, uyarma vb. anlamlarını pekiştiren bir söz
- bakam
Baklagillerden, odunundan kırmızı boya çıkarılan bir ağaç (Haematoxylon campechianum)
- bakan
Bakanlıklardan birini yönetmek için işbaşına getirilen yetkili; vekil, icra vekili, nazır
- bakan göze bağ olmaz
"göz önünde olan her şeye herkes bakabilir" anlamında kullanılan bir söz
- bakan yemez, kapan yer
"bir şey yalnızca bakmakla elde edilemez, onu ele geçirmek için davranmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- bakanak
Geviş getiren hayvanların ayaklarının arkasındaki körelmiş tırnak veya kemik çıkıntısı
- bakanlar kurulu
Devletin görevlerini yerine getirmesini sağlayan yetkili organ; hükûmet, kabine
- bakanlık
Bakan olma durumu; vekillik, nezaret, vekâlet, nazırlık
- bakar kör
Gözleri sağlam göründüğü hâlde göremeyen
- bakar körlük
Bakar kör olma durumu
- bakar mısınız?
tanımadığı bir kimseye kendisiyle ilgilenmesi için söylenen bir söz
- bakara
İskambil kâğıdı ile oynanan bir kumar
- bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur
"bakılıp onarılan şeylerden yararlanılır, bakımsız bırakılanlardan bir yarar elde edilemez" anlamında kullanılan bir söz
- bakarsın
"belli olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- bakaya
Askerlik çağına girenlerden son yoklamalarını yaptırarak askerlik kararı aldırdıkları hâlde çağrıldıklarında gelmeyen veya gelip de kıtalarına gitmeden toplandıkları yerlerden ayrılanlar
- bakayazma
Bakayazmak işi
- bakayazmak
Bakacak gibi olmak
- baki
Kalıcı olan
- baki kalmak
sürekli, kalımlı olmak
- bakir
Cinsel ilişkide bulunmamış (erkek)
- bakire
Cinsel ilişkide bulunmamış (dişi); kızoğlan, kızoğlankız, erden
- bakirelik
Bakire olma durumu; erdenlik
- bakirlik
İşlenmemiş olma durumu
- bakiye
Artık, artan, kalan, geri kalan şey
- bakkal
Yiyecek, içecek vb. maddeleri perakende olarak satan kimse
- bakkal defteri
Karışık, düzensiz yazılarla dolu defter
- bakkal kâğıdı
Kalın ve kaba kâğıt
- bakkal çakkal
Bakkal için kullanılan küçümseme sözü
- bakkala bırakma!
bir işi "bakalım" diyerek savsaklamak isteyenlere söylenen bir söz
- bakkaliye
Bakkalda satılan ürünler
- bakkallık
Bakkalın işi
- bakla
Baklagillerden, yurdumuzun her yerinde yetiştirilen, yeşil kabuklu ve taneli bir bitki (Vicia faba)
- bakla dökmek (veya atmak)
bakla ile fala bakmak
- bakla falı
Bakla taneleri ile bakılan bir fal türü
- bakla içi
Baklanın içindeki tane
- bakla kadar
çok iri (böcek)
- bakla kırı
Beyazı çoğalmış, beyazlamaya yüz tutmuş (saç vb.)
- bakla çiçeği
Sarımtırak eflatuna çalan beyaz renkte bir bitki
- baklagiller
Bakla, fasulye, akasya, keçiboynuzu vb. badıçlı pek çok sebze ve ağacı içine alan, iki çenekli ayrı taç yapraklılardan büyük bir bitki familyası
- baklalı
Baklası olan
- baklalık
Bakla tarlası
- baklamsı
Baklayı andıran, baklaya benzeyen, bakla gibi
- Baklan
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- baklan
Anguda benzeyen kırmızı renkli bir tür yaban kazı (Otis tarda)
- baklava
Çok ince yufkadan yapılarak arasına kaymak, fıstık, ceviz, badem vb. konulup pişirilen ve üzerine şeker şerbeti dökülen bir tatlı türü
- baklava açmak
baklava yapmak için gerekli olan ince yufkaları hazırlamak
- baklava börek
Bir başka şeyle karşılaştırıldığında çok kolay ve zevkli olan iş
- baklava börek olsa yemem
hiçbir şey yiyemeyecek kadar tok olunduğunda söylenen bir söz
- baklava dilimi
Eşkenar dörtgen biçimi
- baklavacı
Baklava yapan veya satan kimse
- baklavacılık
Baklava yapma veya satma işi
- baklavalı
İçinde baklava biçiminde desen bulunan
- baklavalık
Baklava yapımında kullanılan veya baklava yapmaya elverişli olan
- baklayı ağzından çıkarmak
açık söylemekten kaçındığı bir sorunu sonunda açıklamak
- baklaçiçeği
Bakla çiçeği rengi
- bakliyat
Baklagillerden elde edilen ürün
- bakma
Bakmak işi
- bakma sen
"aldırış etme" anlamında kullanılan bir söz
- bakmak
Bakışı bir şey üzerine çevirmek
- bakmakla usta olunsa köpekler kasap olurdu
"yapmadan yalnızca nasıl yapıldığına bakarak hiçbir şey öğrenilemez" anlamında kullanılan bir söz
- bakraç
Çoğunlukla bakırdan yapılan küçük kova
- baks
Gemiye hayvan yüklerken kullanılan sandık
- baksana! (veya baksanıza!)
bir seslenme sözü
- bakteri
Toprakta, suda, canlılarda bulunan, çürüme, mayalanma veya hastalıklara yol açan, küresel, silindirimsi, kıvrık biçimli olan, bölünerek çoğalan, klorofilsiz, tek hücreli canlı
- bakteri plağı
Üzerinde bakteri bulunduran diş plağı
- bakteridi
Şarbon hücresi gibi hareketsiz bakteri
- bakterigiller
Bakteri türlerini içine alan familya
- bakterikıran
Canlıların vücudunda veya laboratuvar deneylerinde bakterileri fiziksel, kimyasal etkiyle öldüren (etken); bakterisit
- bakteriyel
Bakterilerle ilgili
- bakteriyolog
Bakteriyoloji alanında çalışan kimse
- bakteriyoloji
Bakterilerin ve genellikle mikropların biçimlerini, niteliklerini inceleyen bilim
- bakteriyolojik
Bakteri bilimi ile ilgili
- bakteriyoskopi
Bakterilerin mikroskopla incelenmesi işlemi
- baktıkça alır
"güzelliği birdenbire göze çarpmaz" anlamında kullanılan bir söz
- baktın kar havası, eve gel kör olası
"tehlikeli bir durum belirmeye başlayınca ondan uzaklaşmanın çaresine bakılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- baktırabilme
Baktırabilmek işi
- baktırabilmek
Baktırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- baktırma
Baktırmak işi
- baktırmak
Bakmasına yol açmak, bakmasını sağlamak
- baktırtma
Baktırtmak işi
- baktırtmak
Baktırma işini yaptırmak
- bakı
Bir dağın yamaçlarının güneş ışınlarına karşı konumu
- bakıcı
Bakma işiyle görevlendirilen kimse
- bakıcılık
Bakıcının yaptığı iş
- bakılabilme
Bakılabilmek işi
- bakılabilmek
Bakılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bakılma
Bakılmak işi
- bakılmak
Bakma işine konu olmak veya bakma işi yapılmak
- bakılsa
işin gerçeği, aslında
- bakılış
Bakılmak işi
- bakım
Bakmak işi
- bakım yapmak
araç ve gereçlerin düzenli çalışması için onarımını yapmak
- bakım yurdu
Bakıma muhtaç yetişkin ve çocukların barındırıldığı kurum veya kuruluş; düşkünlerevi, düşkünler yurdu, darülaceze
- bakımcı
Bakım işini yapan kimse
- bakımcılık
Bakımcının yaptığı iş
- bakımdan
... yönden, açıdan
- bakımevi
Bakıma gereksinimi olan kimselerin bakıldıkları, barındıkları kuruluş
- bakımlı
İyi bakılmış, iyi korunmuş olan
- bakımlı erkek
Görünüşe, giyimine kuşamına özen gösteren erkek; metroseksüel
- bakımlık
Filmin kartpostal büyüklüğünde cam bir perde üzerinde görünmesini sağlayan cihaz
- bakımlılık
Bakımlı olma durumu
- bakımsız
Özen gösterilmemiş, bakılmamış
- bakımsızlık
Bakımsız olma, terk edilme, yüzüstü bırakılma durumu
- bakımından
Bakış veya görüş açısı yönünden, değerlendirme açısından; itibarıyla
- bakınabilme
Bakınabilmek işi
- bakınabilmek
Bakınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bakınma
Bakınmak işi
- bakınmak
Çevreye göz gezdirmek, araştırmak
- bakıntı
Temel gereksinimleri karşılama
- bakınış
Bakınmak işi
- bakır
Atom numarası 29, yoğunluğu 8,95 olan, 1084 °C'ye doğru eriyen, doğada serbest veya birleşik olarak bulunan, ısı ve elektriği iyi ileten, kolay dövülür ve işlenir olduğundan eski çağlardan beri türlü işlerde kullanılan, kızıl renkli element (simgesi Cu)
- bakır alaşımı
%1'in üzerinde çözünmüş elementlerin oluşturduğu bakır alaşımlarının genel adı
- bakır kaplama
Demir vb. madenlerin yüzeyinde bakır katman oluşturma işlemi
- bakır oksit
Kimyasal formülü CuO veya Cu2O olan bakırın oksit biçimi
- bakır pası
Bakır üzerinde nemli havalarda oluşan ve pası andıran, zehirli bakır hidrokarbonat
- bakır rengi
Kızıla yakın kahverengi
- bakır yeşili
Bakırın üzerinde oluşan pası andıran, maviye çalan yeşil renk; bakır çalığı, bakır pası
- bakır çalmak
yemek bakır kapta oluşan bakır tuzları nedeniyle zehirli duruma gelmek
- bakır çalığı
Bu renkte olan
- bakırcı
Bakır işleyen veya bakır kap kacak satan kimse
- bakırcılık
Bakırcının yaptığı iş
- Bakırköy
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- bakırlaşma
Bakırlaşmak durumu
- bakırlaşmak
Bakır rengini almak, rengi bakırın rengine benzemek
- bakırlı
Bakır içeren (maddeler)
- bakırsı
Bakırı andıran, bakıra benzeyen, bakır gibi; bakırımsı
- bakıverme
Bakıvermek işi
- bakıvermek
Çabucak bakmak
- bakış
Bakmak işi
- bakış atmak
kısa bir süre bakıp geçmek
- bakış açısı
Bir olay, konu veya düşünce incelenirken izlenen belirli yön; görüş açısı, soluk (I), zaviye, perspektif
- bakış tarzı
Algılama ve değerlendirme biçimi
- bakışabilme
Bakışabilmek işi
- bakışabilmek
Bakışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bakışlı
Herhangi bir biçimde bakışı olan
- bakışma
Bakışmak işi
- bakışmak
İki veya daha çok kimse karşılıklı birbirine bakmak
- bakışım
İki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu; simetri
- bakışımlı
Bakışımı olan; mütenazır, simetrili, simetrik
- bakışımlılık
Bakışımlı olma durumu; simetriklik
- bakışımsız
Aralarında bakışım bulunmayan (iki şey) veya iki yanı arasında bakışım olmayan (bir şey); simetrisiz, asimetrik
- bakışımsızlık
Bakışımsız olma durumu; simetrisizlik, asimetri
- bakışıverme
Bakışıvermek işi
- bakışıvermek
Çabucak bakışmak
- bakşı
Destan söyleme geleneğini devam ettiren kimse
- bal
Bal arılarının bitki ve çiçeklerden topladıkları bal özünden yapıp kovanlarındaki petek gözlerine doldurdukları, rengi beyazdan esmere kadar değişen tatlı, koyu, sıvı madde
- bal alacak çiçeği bilmek (veya bulmak)
çıkar sağlanabilecek yeri veya şeyi bilmek, bulmak
- bal arısı
Zar kanatlılardan, bal yapan bir tür eklem bacaklı (Apis mellifica)
- bal badem
Un, şeker, yumurta, badem içi, yağ vb. katılarak elde edilen hamurun şekil verilip irmiğe bulandıktan sonra fırında pişirilmesi ve üzerine ılık şerbet dökülmesiyle hazırlanan bir tür tatlı
- bal bal demekle ağız tatlanmaz
"sözde kalan dilek ve tasarıların iş bitirmede hiçbir etkisi olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- bal dudaklı
Dudağı bal gibi tatlı olan (kimse)
- bal dudaklılık
Bal dudaklı olma durumu
- bal dök de yala
bir yerin çok temiz olduğunu anlatan bir söz
- bal gibi
pek tatlı
- bal ile kaymak yenir ama her keseye göre değil
"güzel yemeyi, güzel giymeyi, güzel eşya kullanmayı herkes ister ama bunları ancak parası bol olanlar yapabilir" anlamında kullanılan bir söz
- bal kabağı
İçi turuncu, iri ve tatlı bir tür kabak (Cucurbita moschata)
- bal karıncası
Afrika, Kuzey Amerika ve Avustralya’nın kurak bölgelerinde ve çöllerde yaşayan, yaprak bitlerinin sindirim artığı olarak ortaya çıkardıkları şekerli sıvıyla veya bitki özlerinin sıvılarıyla beslenen, vücutlarının alt kısmını bu sıvıyla şişirip yuvanın tavanına tutunarak asılı duran, acıkan karıncalara damla damla bu şekerli sıvıdan veren bir tür karınca; balköpüğü
- bal kelebeği
Bal kovanlarına çok zarar veren bir böcek (Galleria mellonella)
- bal mumu
Arıların peteklerini yapmak için karın halkaları arasından salgıladıkları yumuşak ve sarımsı madde; mum, şem
- bal mumu gibi erimek
çok zayıflamak
- bal mumu macunu
Mobilyadaki kusurların onarımında kullanılan, toprak boya ile renklendirilmiş bal mumu
- bal mumu yapıştırmak
söz, davranış vb.nin unutulmaması için bir işaret koyup dikkati çekmek
- bal olan yerde sinek de olur
"güzel şeylerin çevresinde, ondan yararlanmak isteyen asalaklar dolaşır" anlamında kullanılan bir söz
- bal peteği
Arıların içine bal doldurduğu bal mumu levha; arı dalağı, dalak
- bal rengi
Genellikle kahverengiye çalan sarı renk
- bal sağmak
kovandan bal ürünü almak
- bal tutan parmağını yalar
"imkânları geniş bir işin başında bulunan kimse bunlardan az da olsa yararlanır" anlamında kullanılan bir söz
- bal özlü
Bal özü bulunduran
- bal özü
Bazı çiçeklerin içinde bulunan, arıların bal yapmak için emdikleri tatlı sıvı, nektar
- bal özü bezi
Bitkilerin yaprak, yumurtalık ve erkek organlarının dibinde bulunan ve bal özü çıkaran bez
- bal özülük
Çiçeklerde bal özünü çıkaran bezlerin bulunduğu organ
- bal şarabı
Balın sulandırılarak mayalanmasıyla elde edilen bir tür içki
- balaban
İri, büyük olan
- balaban kuşu
Bataklıklarda yaşayan, çoğunlukla alaca karanlıkta ve gece ortaya çıkan, balıkçıla benzer, sırtı siyah, diğer bölgeleri sarı, siyah ve kahverengi olan, eti yağlı ve ağır, iri bir kuş (Botaurus)
- balabanlaşma
Balabanlaşmak durumu
- balabanlaşmak
Balaban duruma gelmek
- balabanlık
Balaban olma durumu
- balalayka
Üç köşeli, üç teli olan Rus çalgısı
- balalık
Bala olma durumu
- balama
Orta oyununda Rum tipi
- balans ayarı
Otomobilin sarsılmasını önlemek için, tekerleklere gereği kadar balans pensi denen kurşun parçası takarak denge sağlama işi
- balans pensi
Arabaların tekerleklerindeki dengeli dönmeyi sağlamak için jant ile lastik kenarına sıkıştırılan kurşun parçası
- balast
Demir yollarında traverslerin altına, şoselerde düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş kırıkları
- balast direnç
Gerilimin büyük değişimlerinde, devredeki akımı sabit tutmak için konulan direnç
- balast gemi
Ambarlarında yük bulunmayan gemi
- balast yem
Çok büyük miktarda ham selüloz ve dolayısıyla yoğun yemlerden çok daha düşük sindirilebilir besin maddeleri ihtiva eden, hayvanlara tokluk hissi vermek amacıyla kullanılan yem
- balat
Orta Çağ'da, üç bentten oluşan bir Batı şiiri türü
- balata
Soğuk ve sıcakta büyük bir sürtünme katsayısına sahip olan, suya ve yağa dayanıklı, yavaş aşınan madde
- balayı
Evlilik hayatının ilk ayı veya ilk günleri; cicimayı
- balayına çıkmak
balayını geçirmek için tatile gitmek
- balbal
Eski Türklerde kişinin anılması için mezarının veya bazı kurganların etrafına dikilen taş
- balcı
Arı yetiştirip bal elde eden veya satan kimse
- balcı baltası
Kovandan bal toplamak için kullanılan alet
- balcı kızı daha tatlı
"güzel mal satan kimselerden alınan şeyler daha çok hoşa gider" anlamında kullanılan bir söz
- balcılık
Balcının yaptığı iş
- balcının var bal tası, oduncunun var baltası
"her işin kendine özgü aracı vardır" anlamında kullanılan bir söz
- baldo
İri ve dolgun taneli pilavlık pirinç
- baldır
Bacağın dizden ayak bileğine kadar olan bölümü; incik
- baldır bacak
Belirgin bir biçimde açılmış, açık saçık durumdaki kadın bacağı
- baldır kemiği
Baldırda bulunan iki kemikten ince olanı; fibula kemiği
- baldırak
Don, pantolon vb. giysilerin dizden aşağı olan bölümü
- baldıran
Maydanozgillerden, nemli yerlerde yetişen zehirli bitkilerin ortak adı; ağı otu, baldırgan (Conium maculatum)
- baldıranlık
Baldıranın çokça yetiştiği yer
- baldıranşerbeti
Baldıran otundan yapılan zehirli içecek
- baldırlı
Baldırı olan
- baldırpatlatan
Güreşte hasmın bir ayağını tutarak diz kapağına kadar büküp üzerine yüklenme oyunu
- baldırsokan
Çift kanatlıların sinekgiller familyasından, karasineğe çok benzeyen, kan emen, hastalık bulaştıran, hayvan sağlığı yönünden zararlı bir tür sinek (Stomaxys calcitrans)
- baldırı çıplak
Ayaktakımından, işsiz, serseri (kimse)
- baldırı çıplaklık
Baldırı çıplak olma durumu
- baldırıkara
Nemli yerlerde yetişen birçok eğrelti otu türünün ortak adı; karabaldır
- baldız
Erkeğe göre eşinin kız kardeşi
- bale
Belli hafif figürlere, adım atışlara, çoğunlukla sahne düzenine ve müziğe dayalı gösteri türü
- balen
Dik ve düzgün durması için gömlek yakası, sütyen ve korse gibi giyeceklerde kullanılan, eskiden balina çubuğundan, şimdi ise plastik veya metalden yapılmış, esnek, yassı, dar, uzun çubuk; balena, balina
- balerin
Bale yapan kadın sanatçı; balerina
- balerina
Müzik kutusunun dönen mekanizması üzerinde bulunan balerin heykelciği
- balerinlik
Balerin olma durumu
- balet
Bale yapan erkek sanatçı
- baletlik
Balet olma durumu
- balgam
Solunum organlarının salgıladığı, ağızdan dışarı atılan sümüksü madde
- balgam atmak
balgam çıkarmak, balgamlı biçimde tükürmek
- balgam söktürücü
Balgamın vücuttan atılmasını kolaylaştıran veya sağlayan (bitki, ilaç vb.)
- balgam taşı
Damarlı ve yarı saydam bir Kadıköy taşı türü; Hacıbektaş taşı, mühresenk, oniks
- balgamlı
Balgamı olan
- balgamsı
Balgamı andıran, balgama benzeyen, balgam gibi
- balgamsız
Balgamı olmayan
- balgamsızlık
Balgamsız olma durumu
- balgümeci
Bal peteğini andıran bir dikiş büzgüsü türü
- balhane
Bal süzme ve paketleme işlemlerinin yapıldığı yer
- balici
Yapıştırıcıların içerisindeki uçucu kimyasalları özellikle soluma yoluyla uyuşturucu olarak kullanma bağımlılığı bulunan (kimse)
- balina
Balinalardan, yaklaşık uzunluğu 20 metre, ağırlığı 200 ton olan memeli hayvan (Balaena mistycetus)
- balina yağı
İspermeçet balinasının kafa sinüslerinde bulunan yağ
- balina çubuğu
Dişleri bulunmayan çubuklu balinaların ağzına aldığı suyu dışarıya süzüp içindeki deniz hayvanlarını tutmasına yarayan ve üst çenesinin iki yanında tarak dişleri gibi sıralanmış, boynuz dokusunda, esnek kemiksi bölümlerin adı
- balinalar
Örnek hayvanı balina olan, kutup denizlerinde yaşayan memeli hayvanlar familyası
- balinalı
Balina takılmış olan, balina geçirilmiş olan (giysi)
- balinatarağı
Balina çubuklarının tarak gibi sıralanmış takımı
- balistik
Ateşli silahlarda barut gazının basıncı ile fırlayıp hedefe varıncaya kadar merminin havadaki hareketini inceleyen bilim
- balistik füze
Nükleer, kimyasal veya biyolojik başlık taşıyabilen, uzun menzilli, güdümlü veya güdümsüz füze
- baliğ olmak
ergenleşmek
- balkadın
Kayın ve meşe çalılıklarında, orman kenarlarında sonbahar aylarında yetişen, sapı ve şapkası gri tonlarında, lifli, bazitli bir tür mantar; malkadın, ebişke, kurtkulağı (Clitocybe geotrapa)
- balkan
Sarp ve ormanlık sıradağ
- Balkanlar
Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge
- balkanlık
Sıradağlarla kaplı olan (yer)
- Balkanolog
Balkanoloji uzmanı
- Balkanoloji
Balkan uluslarının dili, tarihi ve kültürü ile uğraşan bilim dalı
- Balkar
Rusya Federasyonu’na bağlı Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse; Malkar
- balkon
Bir yapının genellikle dışarıya doğru çıkmış, çevresi duvar veya parmaklıkla çevrili bölümü
- balkonsu
Balkonu andıran, balkona benzeyen, balkon gibi; balkonumsu
- balköpüğü
Bu renkte olan
- balkı
Ağrı, sancı
- balkıma
Balkımak işi
- balkımak
Parlamak, parıldamak
- ballama
Ballamak işi
- ballamak
Bal sürmek
- ballandıra ballandıra
İmrendirecek bir biçimde abartarak
- ballandırma
Ballandırmak işi
- ballandırmak
Bir yere bal vb. bulaştırmak
- ballandırış
Ballandırmak işi
- ballanma
Ballanmak işi
- ballanmak
Bal bulaşmak, bal sürülmek
- ballı
İçinde bal bulunan
- ballı börek
Yufka, ceviz, tereyağı ve şeker ile yapılan bir börek türü
- ballı börek olmak
çok iyi anlaşmak
- ballı pasta
Bal ile yapılmış veya içine bal konmuş pasta
- ballıbaba
Ballıbabagillerden, yaprakları çoğu zaman beyaz benekli ve tüycük kaplı, dört köşe saplı, beyaz çiçekli ve çok yıllık otsu bir bitki; ballık (Lamiumalbum)
- ballıbabagiller
Nane, lavanta çiçeği, kekik vb. kokulu bitkileri içine alan ve iki çenekli bitişik taç yapraklılardan oluşan bir familya
- ballık
Bal konulan kap
- balo
Danslı ve özel giysili gece eğlencesi
- balo vermek
balo hazırlamak, düzenlemek
- balon
Isıtılmış hava veya havadan daha hafif bir gazla doldurulan, atmosferde uçabilen, küre biçiminde araç
- balon balığı
Güneydoğu Asya'nın sıcak denizlerinde yaşayan, fazla ışıkla karşılaşınca gözünün saydam tabakasının kenarlarında yer alan boya hücreleri, sarı renkli bir boya yaparak gelen ışığın şiddetini azaltan perde oluşturan bir tür balık (Lagocephalus suezensis)
- balon barajı
Savaş uçaklarının faaliyetini engellemek üzere yere bağlanan ve belirli yükseklikte tutulan koruyucu balon perdesi
- balon gemisi
Üzerindeki balonları belirli yüksekliğe çıkararak savaş uçaklarının faaliyetini engellemek, düşman kuvvetlerini gözetlemek vb. görevlerde kullanılan gemi
- balon lastik
Bisikletlerde kullanılan bir lastik türü
- balon uçurmak
ilgililerin ne diyeceklerini ve nasıl davranacaklarını anlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak
- balon yapmak
bisiklet, araba vb.nde lastiğin yüzeyinde şişlik oluşmak
- baloncu
Balon satan kimse
- balonculuk
Baloncunun yaptığı iş
- balonvari
Balona benzer, balon gibi
- balotaj
Adaylardan hiçbirinin gerekli oyu sağlayamaması dolayısıyla seçimin sonuçsuz kalması
- balotaj kurulu
Kurum ve kuruluşlarda yeni üyelerin alınmasına karar veren kurul
- baloz
Gemici, işçi vb. kimselerin eğlenmek için gittikleri içkili, danslı yer
- balsam
İlaç ve parfüm üretiminde kullanılan, bazı ağaç ve bitkiler tarafından salgılanan reçinemsi kokulu madde; belsem, pelesenk (I)
- balsamik
İçinde balsam bulunan
- balsamlı
Balsam içeren, antiseptik ve besleyici özelliği olan (ilaç, merhem vb.)
- balsıra
Yaprakların üzerinde oluşan bir küf türü
- balta
Ağacı kesme, yarma, yontma vb. işlerde kullanılan ağaç saplı, demir araç
- balta değmedik ağaç olmaz
"zarar görmeyen, başına felaket gelmeyen kimse yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- balta değmemiş (veya girmemiş veya görmemiş)
içinden hiç ağaç kesilmemiş, sık ve gür (orman, koru)
- balta ibik
İbiği baltaya benzeyen (horoz)
- balta ibikli
Baltaya benzer ibiği bulunan (horoz veya tavuk)
- balta olmak
asılmak, musallat olmak
- balta vurmak
balta ile kesmek, parçalamak
- baltabaş
Baş bodoslaması omurga hattına dikey olarak çelik lamadan yapılmış gemi
- baltacı
Balta yapan veya satan kimse
- baltacık
Küçük el baltası
- baltacılık
Baltacının yaptığı iş
- baltadan kurtulmak
kesilmemek
- baltalama
Baltalamak işi
- baltalamak
Balta ile kesmek
- baltalanabilme
Baltalanabilmek işi
- baltalanabilmek
Baltalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- baltalanma
Baltalanmak işi
- baltalanmak
Baltalama işine konu olmak
- baltalanış
Baltalanmak işi
- baltalayabilme
Baltalayabilmek işi
- baltalayabilmek
Baltalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- baltalayıcı
Baltalama işini yapan (kimse); sabotajcı
- baltalayıcılık
Baltalayıcı olma durumu; sabotajcılık
- baltalayıverme
Baltalayıvermek işi
- baltalayıvermek
Çabucak baltalamak
- baltalayış
Baltalamak işi
- baltalı
Baltası olan
- baltalık
Sık sık kesimi yapılan orman
- baltalık hakkı
Köylülere verilen koruluk veya ormandan belli ölçüde faydalanma hakkı
- baltası kütükten çıkmak
bir engelden, bir sıkıntıdan kurtulmak
- baltayı taşa vurmak
farkında olmayarak birine dokunacak sözler söylemek, pot kırmak
- baltrap
Yivsiz tüfek atışı yarışması
- Baltık
Baltık Denizi
- Baltık dilleri
Baltık ülkelerinde konuşulan Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu
- Balya
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- balya
Çember ve demir tellerle bağlanmış ticaret eşyası
- balya makinesi
Değişik tarım veya sanayi ürünlerini ip, çember vb. ile balyalama işini yapan alet
- balya yapmak
balyalamak
- balyaj
Saça, seyrek olarak ve kalın parçalar hâlinde yapılan, saç renginin dışında kızıl, sarı, mavi vb. renk uygulaması
- balyaj yapmak
saça, seyrek olarak ve kalın parçalar hâlinde, saç renginin dışında kızıl, sarı, mavi vb. renk uygulaması yapmak
- balyaj yaptırmak
saça, seyrek olarak ve kalın parçalar hâlinde, saç renginin dışında kızıl, sarı, mavi vb. renk uygulaması yaptırmak
- balyalama
Balyalamak işi
- balyalamak
Balya yapmak, denk yapmak
- balyalanma
Balyalanmak işi
- balyalanmak
Balyalama işi yapılmak
- balyalatma
Balyalatmak işi
- balyalatmak
Balyalama işini yaptırmak
- balyalayabilme
Balyalayabilmek işi
- balyalayabilmek
Balyalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- balyalık
Herhangi bir balya miktarında olan
- balyemez
Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
- balyos
Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
- balyoz
Taş kırma, kazık çakma, duvar yıkma vb. işlerde kullanılan, çok iri, ağır çekiç; varyos
- balyoz gibi
çok ağır, ezici (kol veya yumruk)
- balyozlama
Balyozlamak işi
- balyozlamak
Balyozla vurmak, balyozla dövmek
- balyozlanma
Balyozlanmak işi
- balyozlanmak
Balyoz ile dövülmek
- balyozlatma
Balyozlatmak işi
- balyozlatmak
Balyozlama işini yaptırmak
- Balâ
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- balçiçeği
Almaşık yapraklı, kırmızı veya kırmızıya çalan sarı renkli çiçekli ağaççık
- Balçova
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- balçık
İçinde çeşitli organik maddeler bulunan, genellikle killi, koyu, yapışkan çamur; mil (I)
- balçık hurması
Sandıklara basılarak kurutulan hurma; balçık inciri
- balçıklaşma
Balçıklaşmak durumu
- balçıklaşmak
Balçık durumuna gelmek
- balçıklı
Balçığı olan
- balı dibinden, yağı yüzünden
"herkesin veya her şeyin kendisine özgü bir özelliği vardır" anlamında kullanılan bir söz
- balı olan bal yemez mi?
"bir kimsenin elinde başkasına verilecek veya satılacak bir şey bulunması, ondan kendisinin de yararlanmasına engel değildir" anlamında kullanılan bir söz
- balı parmağı uzun yemez, kısmetlisi yer
"güzel bir şey, onu isteyen ve elde edecek gibi görünenin değil kısmeti olanın eline geçer" anlamında kullanılan bir söz
- balık
Omurgalılardan, suda yaşayan, solungaçla nefes alan ve yumurtadan üreyen hayvanların genel adı
- balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir
"insan, tedbirsizliği yüzünden bir felakete uğradıktan ve iş işten geçtikten sonra neden şöyle yapmadım, neden böyle yapmadım diye üzülür" anlamında kullanılan bir söz
- balık baştan avlanır
"bir şeyi ele geçirebilmek için onu yönetenleri elde etmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- balık baştan kokar
bir işte aksaklığın başta olanlardan kaynaklandığını anlatan bir söz
- balık bilimci
Balıklar sınıfını inceleyen bilim adamı
- balık bilimi
Su ürünleri araştırmalarında özellikle balıklar sınıfını inceleyen bilim
- Balık Burcu
Zodyak üzerinde Kova Burcu ile Koç Burcu arasında yer alan takımyıldızın adı; Balık
- balık eti
Omurgalılardan, suda yaşayan hayvanların yumuşak ve açık renkli eti
- balık hafızalı
Bildiklerini, öğrendiklerini çok çabuk unutan (kimse)
- balık hafızalılık
Balık hafızalı olma durumu
- balık istifi
Çok sıkışık olarak bir yere dolmuş (insanlar)
- balık kartalı
Kartallardan, su kıyılarında yaşayan, balıkla beslenen, beyaz, kahverengi çizgili yırtıcı kuş; deniz tavşancılı (Pandion haliaetus)
- balık kavağa çıkınca
"hiçbir zaman" anlamında kullanılan bir söz
- balık otu
Cava ve Malabar'da yetişen, zehirli meyvesiyle balıkları sersemleterek avlamaya yarayan bir bitki (Anamirta)
- balık pazarı
Avlanan balıkların günlük ve taze olarak satışa sunulduğu yer
- balık sütü
Yumurtlama sırasında erkek balıkların çıkardığı beyaz madde
- balık tabağı
Balık biçiminde yayvan servis tabağı
- balık tutkalı
Balık endüstrisi artıklarından üretilen, yavaş kuruyan fakat bağlama gücü yüksek yapıştırıcı
- balık unu
Kurutulmuş balıktan özel işlemlerle elde edilen un
- balık yağı
İri balık ve deniz hayvanlarının sanayide kullanılan yağı
- balık yemi
Balık avlamada oltanın ucuna takılan, genellikle yiyecek türü madde
- balık yumurtası
Balıkların genellikle sığ yerlere bıraktıkları, üremelerini sağlayan yumurta
- balık çatalı
Balık yerken kullanılan yassı çatal
- balık çorbası
Suda pişirilip kılçıkları ayıklanmış, incecik kıyılmış balık ile soğan, yağ, havuç, pul biber, patates ve domatesten hazırlanan bir çorba türü
- Balıkesir
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Balıkesirli
Balıkesir ilinden olan kimse
- Balıkesirlilik
Balıkesirli olma durumu
- balıketinde
Kilosu ortalamanın biraz üstünde olan (kadın); balıketi, dolgun
- balıkgözü
Ayakkabıların bağ geçirilen deliklerine ve kemer deliklerine takılan maden, kemik vb.nden yapılmış halka
- balıkgözü objektif
Normal objektiflerden çok daha geniş açıyı alan ve görüntüyü dışbükey ayna görüntüsü biçiminde veren objektif türü
- balıkhane
Balıkların toptan satışa çıkarıldığı, soğuk hava deposu olan yer
- balıklama
Suya dalmada, atlamada balık gibi gergin, düz ve baş aşağı bir biçimde
- balıklandırma
Balıklandırmak işi
- balıklandırmak
Balıklı duruma getirmek
- balıklava
Deniz, göl ve ırmaklarda balık yatağı olan yer
- balıklı
Balığı olan
- balıknefesi
Balinagillerin başından çıkarılan ve kozmetik maddeler ve süslü mumlar yapımında kullanılan bir yağ
- balıksırtı
Balık iskeleti biçiminde birbirine paralel ve çapraz çizgili kumaş deseni
- balıksız
Balığı olmayan
- balıksızlık
Balıksız olma durumu
- balıkçı
Balık tutan veya satan kimse
- balıkçı düğümü
İşleme başlangıcında yapılan ve sonra kolayca çözülerek yapılan düğüm şekli
- balıkçı kahvesi
Genellikle balıkçıların devam ettiği kahvehane
- balıkçı kazağı
Çok soğuk ve nemli havalarda giyilen, boğazlı ve yünlü kalın kazak
- balıkçı köyü
Balıkçılıkla geçinen köy
- balıkçı yaka
Giysilerde boynu saran ve katlanabilen yaka
- balıkçıl
Uzun bacaklılardan, boynu ve gagası uzun, su kıyılarında yaşayan, balık yiyerek beslenen büyük bir kuş (Ardea cinerea)
- balıkçılgiller
Leyleksiler takımının balıkçıllar alt takımına giren bir familya
- balıkçıllar
Çoğunlukla uzun bacaklı, uzun gagalı balıkçıl cinsinden kuşlar alt takımı
- balıkçılık
Balıkçının yaptığı iş
- balıkçın
Perde ayaklılardan, uzunca gagalı, uzun ve çatal kuyruklu, deniz kıyılarında yaşayan bir kuş cinsi; deniz kırlangıcı (Sterna hirundo)
- balın âlâsı oğlun tazesinden
"ne varsa küçük çocukta vardır" anlamında kullanılan bir söz
- balığa çıkmak
balık avlamaya gitmek
- Balışeyh
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- bam teli
Bazı sazlarda kalın ses veren tel veya kiriş
- bam teline basmak (veya dokunmak)
birinin çok kızacağı şeyi yapmak veya sözü söylemek
- bambaşka
Büsbütün başka; apayrı, farklı
- bambaşkalık
Bambaşka olma durumu
- bambu
Buğdaygillerden, sıcak ülkelerde yetişen, boyu 25 metre kadar olabilen, mobilya, merdiven, baston vb. birçok eşyanın yapımında kullanılan bir tür kamış; Hint kamışı, hezaren (II) (Bambusa vulgaris)
- bambul
Kurtçuk evresinde ekinlerin kökünü, ergin evrede başakları kemiren, kahverengi, kın kanatlı böcek (Anisoplia austriaca)
- bambul otu
Sıcak ve ılıman bölgelerde yetişen otsu veya çalı türü bir bitki (Heliotropium)
- bamya
Ebegümecigillerden, sıcak ve ılıman yerlerde yetişen bir bitki (Hibiscus esculentus)
- bamya dolması
Sapları açılmış bamyaların soğan, baharat ve pirinç karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma
- ban
Osmanlı Devleti'nde Macaristan ve Hırvatistan'da sancak beylerine ve küçük prenslere verilen ünvan
- ban ağacı
Asya'nın tropik bölgelerinde ve Afrika'nın kuzeyinde yetişen, yaprakları telek damarlı, çiçekleri salkım durumunda, meyvesinden kokusuz bir yağ elde edilen ağaç (Moringa oleifera)
- ban otu
Patlıcangillerden, Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa'nın sıcak bölgelerinde yetişen, hekimlikte kullanılan, uyuşturucu ve zehirli, bir veya iki yıllık otsu bir bitki (Hyoscyamus niger)
- bana
Ben zamirinin yönelme durumu eki almış biçimi
- bana bak!
"beni dinle" anlamında kullanılan bir seslenme ve gözdağı sözü
- bana da ... demesinler
bir işin kesinlikle yapılacağını belirtmek için söylenen bir söz
- bana dokunmayan yılan bin yaşasın
"birçok kimse, kendilerine kötülüğü dokunmayan kişiye ilişmek istemez" anlamında kullanılan bir söz
- bana mısın dememek
hiçbir şey etkili olmamak, hiçbir şeye aldırış etmemek
- banabilme
Banabilmek işi
- banabilmek
Banma ihtimali veya imkânı bulunmak
- banak
Ekmek parçası
- banal
Herkesçe kullanılan, anlaşılan
- banallik
Banal olma durumu
- Banaz
Uşak iline bağlı ilçelerden biri
- banda almak
bir sesi, ses cihazı ile bant üzerine kaydetmek
- bandaj
Sargı ile sarma
- bandajlama
Bandajlamak işi
- bandajlamak
Sargı ile sarmak
- bandajlanma
Bandajlanmak işi
- bandajlanmak
Bandajlama işine konu olmak
- bandajlatma
Bandajlatmak işi
- bandajlatmak
Sargı ile sardırmak, bandaj yaptırmak
- bandana
Başı değişik biçimlerde bağlamak amacıyla kullanılan büyük mendil
- bando
Türlü üflemeli ve vurmalı çalgılardan oluşan ve genellikle geçit törenlerinde yer alan mızıkacılar topluluğu veya takımı; mızıka
- bandocu
Bandoda görevi olan kimse; mızıkacı
- bandoculuk
Bandocunun yaptığı iş
- bandrol
Yırtılınca, koparılınca açıldıkları anlaşılsın diye veya süs olarak paketlere, içi dolu şişelerin ağızlarına konulan şerit veya etiket; denetim pulu
- bandrollü
Bandrolü bulunan
- bandrolsüz
Bandrolü olmayan
- bandıra
Bir geminin hangi devlete ait olduğunu gösteren bayrak
- bandırabilme
Bandırabilmek işi
- bandırabilmek
Bandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bandıralı
Bandırası olan
- Bandırma
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- bandırma
Bandırmak işi
- bandırmak
Üzüm salkımlarını, inciri çabuk kuruması ve renginin parlak olması için küllü veya potaslı ılık suya daldırıp çıkarmak
- Bangladeşli
Bangladeş’te yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- bangır bangır
Yüksek sesle, gürültüyle
- bangır bangır bağırmak
yüksek sesle, avazı çıktığı kadar bağırmak
- bangırdama
Bangırdamak işi
- bangırdamak
Öfkelenerek yüksek sesle bağırıp çağırmak, bangır bangır bağırmak
- bani
Yapan (kimse)
- banilik
Bani olma durumu
- banjo
Amerika zencilerinin çaldığı gitar biçiminde, madenî gövdesi olan beş veya daha çok telli bir müzik aleti
- bank
Çoğunlukla parklarda ve bahçelerde oturulacak sıra
- banka
Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlemleri yapan, kasalarında para, değerli belge, eşya saklayan ve ticaret, sanayi, ekonomi alanlarında çeşitli etkinliklerde bulunan kuruluş
- banka cüzdanı
Bankada hesabı olanın yatırdığı ve çektiği paraların kaydedildiği defter; banka defteri, mevduat defteri
- banka gibi
çok zengin (kimse)
- banka kartı
Hesapta bulunan para kullanılarak banka işlemlerinin ve alışverişlerde ödemelerin yapıldığı kart; ödeme kartı
- banka promosyonu
Bankaların çalıştıkları kurumlarla yaptığı maaş anlaşmaları karşılığında kurumların personeline ödediği para
- bankacı
Bankacılık işlemleri ile uğraşan veya bankada görevli kimse
- bankacılık
Bankada yapılan işlemlerin tümü
- bankadan çekmek (veya almak)
bankadaki hesabından para almak
- bankamatik
Bankaların para işlemlerini günün her saatinde otomatik olarak yapan makine
- bankamatik memuru
İşe gitmeden, çalışmadan sadece bankamatikten maaşını çeken kimse
- bankaya yatırmak
bankadaki hesabına para koymak, biriktirmek
- banker
Banka sahibi kimse
- bankerlik
Banker olma durumu
- bankerzede
Banker ile olan iş ilişkilerinde zarara uğrayan kimse
- bankerzedelik
Bankerzede olma durumu
- banket
Şehirler arası yolların iki tarafında yayaların yürümesine ve taşıtların trafiği aksatmadan durabilmesine yarayan çakıl veya toprak yol
- banko
İş yerlerinde üzerine eşya koymaya elverişli, iş takibi için gelen kişiyle görevli arasına konulmuş tezgâh
- banko at
Yarışlarda dereceye gireceği kesin olarak tahmin edilen at
- banko geçmek
yarışlarda, toto, loto vb. oyunlarda, bir atın veya sayının kesin olarak tutturulacağını tahmin edip işaretlemek
- banko sayı
Şans oyunlarında kazanacağı tahmin edilen sayı
- bankocu
İplik fabrikasında pamuk ipliği yapan (kimse)
- banlama
Banlamak işi
- banlamak
Horoz ötmek
- banlatma
Banlatmak işi
- banlatmak
Banlama işini yaptırmak
- banlattırma
Banlattırmak işi
- banlattırmak
Banlatma işini yaptırmak
- banliyö
Genellikle oturma alanı niteliğinde olan, şehir merkezinden uzakta veya sınırlarına yakın yerlerde bulunan şehir yöresi; yörekent
- banliyö treni
Şehirle banliyö arasında işleyen tren
- banma
Banmak işi
- banmak
Katı bir şeyi sulu veya tuz, biber vb. toz durumundaki maddelerin içine batırıp çıkarmak; bandırmak
- bant
Yapılış özelliğine göre sarma, yapıştırma, malzemeyi bir yerden başka yere taşıma vb. işlerde yararlanılan, giysilerde süs, işaret vb. için kullanılan, düz, ensiz, yassı şerit; izole bant
- bant doldurmak
bir banda ses kaydetmek
- bant zımpara
Çekmeye dayanıklı, uzun kâğıt veya bezden üretilmiş, genellikle zımparalama makinelerinde kullanılan aşındırma gereci
- bant çözmek
manyetik bir bant üzerine alınmış sesleri yazıya aktarmak, deşifre etmek
- bantlama
Bantlamak işi
- bantlamak
Bantla iki şeyi birbirine tutturmak, bant yapıştırmak
- bantlayabilme
Bantlayabilmek işi
- bantlayabilmek
Bantlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bantlayıcı
Bantlama işini yapan makine
- banttan vermek (veya yayımlamak)
genellikle radyo ve televizyonda banttan yararlanarak daha önceden alınmış bir sesi veya görüntüyü yayımlamak
- Bantu dilleri
Orta ve Güney Afrika’da konuşulan ve ortak bir köke bağlı olan diller
- banyo
Yapılarda, içinde yıkanılan bölüm
- banyo bataryası
Sıcak ve soğuk su ile duş bağlantısının bir arada bulunduğu musluk takımı
- banyo dolabı
Banyo için gereken malzemelerin içinde bulundurulduğu dolap
- banyo havlusu
Banyo sonrası bütün vücudu kurulamak için kullanılan havlu
- banyo kazanı
Banyoyu ve suyu ısıtmak için yapılan özel kazan veya ısıtma aleti
- banyo sabunu
Banyo yaparken vücudu yıkamak için kullanılan sabun
- banyo takımı
Banyo odalarında ıslak zemine serilen altı plastik, üstü havlu vb. dokuma olan paspas
- banyolu
İçinde banyo bölümü olan
- banyosuz
Banyosu olmayan
- banyosuzluk
Banyosuz olma durumu
- baobap
Ebegümecigillerden, sıcak ülkelerde yetişen, çok yüksek olmamakla birlikte, gövdesinin çevresi 20 metreyi aşabilen bir ağaç; baobap ağacı (Adansonia digitata)
- bap
Kitaplarda bölüm, başlık
- baptist
Protestan mezhebine bağlı kimse
- bar
Anadolu'nun doğu ve kuzey bölgesinde, en çok Artvin ve Erzurum yörelerinde el ele tutuşularak oynanan, ağır ritimli bir halk oyunu
- bar bar
“Yüksek sesle bağırmak; apaçık görünmek, ortada olmak” anlamlarına gelen bar bar bağırmak deyiminde kullanılan bir söz
- bar bağlamak (veya tutmak)
kir bağlamak, paslanmak
- bar havası
Bar oyunlarında tek veya toplu olarak söylenen ezgi
- bar tutmak
bar oynamak için hazırlanmak ve oyuna başlamak
- bara
Aynı gerilimdeki besleme hattı veya çıkışların toplandığı ve dağıtıldığı boru veya iletken çubuk veya lama
- baraj
Suyu toplama, sulama ve elektrik üretme amacıyla akarsu üzerine yapılan bent
- baraj ateşi
Bataryanın yoğun yaylım ateşi; bar ateşi
- baraj balonu
Askerî birliklerin karadan yapılan gözetlemeyi tamamlamak üzere içerisine gözetleyiciler koyarak kendi cephelerinin gerisinde yüksek irtifalara çıkardıkları, yalnız yukarı aşağı hareket imkânına sahip araç
- baraj mesafesi
Serbest atış sırasında, atış noktasından baraja kadar belirlenen nizami ara açıklığı
- baraj yapmak (veya kurmak)
oyuncular futbol veya hentbolda kaleye yapılan vuruşları önlemek için kale önünü kapatacak bir biçimde sıralanmak; duvar yapmak
- barajlı santral
Türbinleri için gerekli suyu baraj gölünden verilerek jeneratörlerle elektriğe dönüştüren hidroelektrik santral türü
- barajı aşmak (veya geçmek)
herhangi bir sebeple konulmuş olan koşulu yerine getirip başarı sağlamak
- Barak
Oğuzların Beğdili boyuna mensup olan ve bugün Güneydoğu Anadolu ve Suriye’nin kuzey bölgelerinde yaşayan Türkmen topluluğu
- barak
Tüylü, kıllı çuha
- Barak havası
Baraklara özgü bir uzun hava türü
- baraka
Tahta, çinko vb. hafif şeylerden yapılmış, temelsiz, eğreti yapı
- barakacık
Küçük baraka
- baranta
Orta Asya Türk topluluklarında bir hukuksuzluğa karşı örf ve âdetler çerçevesinde yağma maksatlı yapılan akın
- barata
Bilim doktorları ile kardinallerin giydikleri dört köşe külah veya başlık
- baratarya
Kaptanın, tayfaların, gemi sahibine, armatöre veya sigorta ortaklığına bilerek verdikleri zarar
- barba
İhtiyar Rum meyhanecisi
- barbakan
Kale duvarlarında düşmana ok atmak için açılmış delik
- barbar
Uygarlaşmamış (kavim, topluluk)
- barbarca
Barbara özgü
- barbarizm
Bir sözün fonetik veya morfolojik yapısında yapılan büyük yanlışlık
- barbarlaşabilme
Barbarlaşabilmek işi
- barbarlaşabilmek
Barbarlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barbarlaşma
Barbarlaşmak işi
- barbarlaşmak
Barbar gibi davranmak
- barbarlık
Barbar olma durumu; barbarizm
- barbaşı
Bar oyunlarında sıranın sağ başında yer alan ve oyunun düzenini sağlayan kimse
- barbekü
Izgara et pişirmekte kullanılan, genellikle balkonlarda duvar içerisine gömülmüş ocak
- barbekü sosu
Salça, sirke, mısır nişastası, mayonez, şeker, soğan, sarımsak, karabiber, tuz vb. karıştırılmasıyla yapılan, ızgarada pişirilecek olan kırmızı et veya tavuk eti üzerine sürülerek kullanılan, ekşimsi bir sos
- barbunya
Barbunyagillerden, kırmızı pullu, beyaz etli, kemikli bir balık; barbun (Mullus barbatus)
- barbunya pilakisi
Barbunyanın pişirilmesi ile yapılan pilaki
- barbunyagiller
Dikenli yüzgeçliler alt takımına giren, vücutları iri pullarla kaplı, barbunya ve tekir türleri iyi bilinen bir familya
- barbut
Ortaya konan para için iki kişi veya iki grup arasında, atılan bazı zarların kazanması, bazı zarların kaybetmesi temeline dayalı olarak oynanan bir tür kumar
- barbut atmak
barbut oynamak
- barbutçu
Barbut oynayan kimse
- barcı
Bar işleten kimse
- barcılık
Barcının yaptığı iş
- barda
Dam ustalarının kullandığı, başının bir ucu çember parçası biçiminde eğri, öbür ucu keskin çekiç
- bardacık
Bir tür küçük ve tatlı yaş incir
- bardak
Su vb. şeyleri içmek için kullanılan, genellikle camdan yapılan kap
- bardak eriği
Elips biçiminde, sarı veya mor renkli, kokulu, tatlı bir tür erik; bardacık, bardacık eriği
- bardakaltı
Bardağın konulduğu yeri kirletmemesi için kullanılan, genellikle örgü, kâğıt veya plastik örtü
- bardaktan boşanırcasına yağmak
yağmur çok şiddetli yağmak
- bardakçı
Bardak, çömlek vb. yapan veya satan kimse
- bardakçılık
Bardakçının yaptığı iş
- bardan
Çok beyaz
- bardan bardan
Beyaz bir biçimde
- bardağı taşıran damla
sabır tüketen aşırı davranış veya durum
- bardağı taşırmak
sabrını tüketmek
- bardo
Aygır ile dişi eşek çiftleşmesinden üretilen hayvan
- barem
Devlet memurlarının maaşlarının derece ve tutarlarını düzenleyen sistem ve çizelge
- bareme geçmek (veya girmek)
barem sisteminin uygulandığı bir memuriyete geçmek
- baret
İşçilerin başlarına giydikleri, metal veya plastikten yapılmış koruyucu başlık
- baretlik
Baret konulan yer
- barfiks
Çeşitli beden hareketleri yapmaya elverişli 1-1,5 metre yüksekliğinde, kendi ağırlığınızı yukarı çekmenizi sağlayan, iki ayak üzerine tutturulmuş çubuklu jimnastik aracı
- bargam
Levreğe benzer bir balık
- bargâh
İçerisine izin alınarak girilebilen makam
- barhane
Küçük kervan; barhana
- bari
Bu durum karşısında; hiç değilse, hiç olmazsa
- barikat
Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanılarak yapılan engel
- barikat kurmak
engel oluşturmak
- barikat yapmak
çeşitli araçlarla bir engel oluşturmak
- barikatlama
Barikatlamak işi
- barikatlamak
Barikat ile çevirmek, barikat yapmak
- barit
Renksiz veya beyaz, sarı, gri renklerde olabilen, sondaz, dolgu vb. alanlarda kullanılan bir mineral; baritin, baryum sülfat Ba(OH)2
- baritli
İçinde barit bulunduran
- bariton
Tenor ve bas arasındaki erkek sesi
- bariyerli
Bariyeri olan
- bariyersiz
Bariyeri olmayan
- barizleşme
Barizleşmek işi
- barizleşmek
Bariz duruma gelmek
- barizleştirme
Barizleştirmek durumu
- barizleştirmek
Bariz duruma getirmek
- barizlik
Bariz olma durumu
- bark
Eski Türk kültüründe devlet adamlarının mezarları üzerine kurulan ve mabet görevi gören yapı
- barka
Büyük sandal
- barkan
Hilal biçiminde kumul
- barkarol
Venedik gondolcularının söz ve müziği önceden yazılmadan içlerinden geldiği gibi söyledikleri şarkı
- barkod
Malın değişik özelliklerini ve fiyatını belirten, elektronik aygıtların okuyabileceği biçimde düzenlenmiş etiket; çizgi im
- barkod numarası
Barkoddaki şeklin rakamla gösterilmiş biçimi
- barkodlu
Barkodu olan
- barkodsuz
Barkodu olmayan
- barlam
İnce pullu, sırtı açık kahverengi, yanları ve karnı beyaz, ortalama 30-40 santimetre boyunda, Marmara ve Ege deniziyle Akdeniz'de bol bulunan bir tür balık (Merluccius merluccius)
- barlanma
Barlanmak işi
- barlanmak
Turşu, sirke vb.nin üstü zamanla küf bağlamak
- barlı
Üstü barlanmış olan
- barmen
Barda içki hazırlayıp sunan kimse
- barmenlik
Barmenin yaptığı iş
- baro
Bir şehir veya bir bölge avukatlarının bağlı oldukları meslek kuruluşu
- baro başkanı
Baro genel kurulu tarafından kıdemli avukatlar arasından seçilen ve baroyu temsil eden baro üyesi
- barograf
Bir hava taşıtının uçarken izlediği yolun yüksekliklerini çizgi hâlinde göstermeye veya işaretlemeye yarayan alet
- barok
MS 1600-1750 yılları arasındaki klasik sanatı izleyen resim ve mimarlık üslubu
- barok müzik
Çalgılar arasında veya çalgılarla sesler arasında karşıtlıklar kuran XVI-XVIII. yüzyıllar arasındaki müzik reformunu oluşturan müzik
- barokçu
Barokçuluk yanlısı olan kimse
- barokçuluk
Barok sanat ve edebiyat görüş ve ilkelerini benimseyen akım
- barometresiz
Barometresi olmayan
- baron
Batı ülkelerinde vikont ile şövalye arasında soyluluk ünvanı
- baronluk
Baron olma durumu
- baroskop
Havanın içinde bulunduğu cisimlerin ağırlığı üzerine yaptığı hafifletici etkiyi gösteren ve havası boşaltılabilen bir fanus içinde terazisi bulunan fizik cihazı
- barsam
Yüzgeçleri dikenli ve zehirli bir tür çarpan balığı (Trachinus vipera)
- barsama
Güzel kokulu yaprakları yemeklere konulan, nane ve yaban kekiğinin ortak adı
- Bartın
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bartınlı
Bartın ilinden olan kimse
- Bartınlılık
Bartınlı olma durumu
- barut
Ateşli silahla bir merminin atılmasına veya herhangi bir aracın fırlatılmasına yarayan, patlayıcı madde
- barut esmeri
Koyu esmer renkte olan (kimse)
- barut fıçısı
Barut koymaya, doldurmaya ve muhafaza etmeye yarayan fıçı
- barut fıçısı gibi
çok kızgın, sinirli (kimse)
- barut gibi
öfkeli, huysuz, sert, aksi (kimse)
- barut hakkı
Mermiyi istenilen uzaklığa atabilmek için gerekli barut gazı basıncını sağlamaya yetecek miktarda barut
- barut kabağı
Kurutulduktan sonra bir kayışla boyna asılan ve içine barut konulan küçük su kabağı; barutluk
- barut kesilmek (veya olmak)
çok öfkelenmek
- barut kokusu gelmek
savaş tehlikesi sezilmek
- barut rengi
Koyu gri renk; barudi
- baruthane
Barut yapılan veya saklanan yer
- barutla oynamak
tehlikeli işlerle uğraşmak
- barutçu
Barut yapan veya alıp satan kimse
- barutçuluk
Barutçunun yaptığı iş
- baryum
Atom sayısı 56, yoğunluğu 3,78 olan, doğada en çok baryum sülfat ve baryum karbonat olarak bulunan, havada çabuk oksitlenen, gümüş renginde, katı ve basit bir element (simgesi Ba)
- baryum karbonat
Karbondioksidin, barit üzerine etkisiyle elde edilen beyaz bir katı
- barça
Orta Çağ'da kullanılan kürekli ve yelkenli taşıma gemisi
- barçak
Kılıç kabzasının siperi; balçak
- barınabilme
Barınabilmek işi
- barınabilmek
Barınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barınak
Barınılacak yer
- barındırabilme
Barındırabilmek işi
- barındırabilmek
Barındırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barındırma
Barındırmak işi; ibate
- barındırmak
Barınmasını sağlamak
- barındırılabilme
Barındırılabilmek işi
- barındırılabilmek
Barındırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barındırılma
Barındırılmak işi
- barındırılmak
Barındırma işine konu olmak
- barınma
Barınmak işi
- barınmak
Doğa etkilerinden korunmak için kapalı bir yere sığınmak
- barınılma
Barınılmak işi
- barınılmak
Barınma işi yapılmak
- barınış
Barınmak işi
- barış
Barışmak işi
- barış görüş olmak
her türlü dargınlığı unutarak barışmak
- barış yapmak
barış antlaşmasını imzalamak
- barışabilme
Barışabilmek işi
- barışabilmek
Barışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barışma
Barışmak durumu, uzlaşma, anlaşma
- barışmak
İki taraf aralarındaki dargınlığı kaldırmak
- barışsever
Kavga ve savaşa karşı olan, barış hâlinde yaşamayı isteyen, barış yanlısı (kimse); barışçı, barışçıl, sulhçu, sulhsever, sulhperver
- barışseverlik
Barışsever olma durumu; barışçılık, barışçıllık, sulhçuluk, sulhseverlik, sulhperverlik
- barıştırabilme
Barıştırabilmek işi
- barıştırabilmek
Barıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- barıştırma
Barıştırmak işi
- barıştırmak
Barışmalarını sağlamak, ara bulmak
- barıştırılma
Barıştırılmak işi
- barıştırılmak
Barıştırma işine konu olmak
- barışçı
Barışı amaçlayan, barışı öngören
- barışık
Başkası ile barış durumunda bulunan, dargın veya düşman olmayan
- barışık olmak
sevecen ve hoşgörülü davranmak
- barışıklık
Barışık olma durumu
- bas
En kalın erkek sesi; basso
- bas bas
"Yüksek sesle bağırmak" anlamına gelen bas bas bağırmak deyiminde kullanılan bir söz
- bas tutmak
kalın sesli orkestra çalgıları ince sesli çalgılara tek perdeden eşlik etmek
- bas! (veya bas git!)
"çekil, yürü, git, defol!" anlamında kullanılan bir söz
- basabilme
Basabilmek işi
- basabilmek
Basma ihtimali veya imkânı bulunmak
- basaklı
Merdiveni olan
- basaksız
Merdiveni olmayan
- basamak
Bir yere çıkarken veya bir yerden inerken basılan ve art arda gelen, birbirine belirli aralıkları olan düz yüzeylerden her biri; ayak, sekmen
- basamak yapmak
bir kişiyi, bir durumu bulunduğu konumdan daha yükseğine erişmek için araç olarak kullanmak
- basamaklama
Basamaklamak işi
- basamaklamak
Basamaklara ayırmak
- basamaklandırma
Basamaklandırmak işi
- basamaklandırmak
Basamaklara ayırmak
- basamaklandırılma
Basamaklandırılmak işi
- basamaklandırılmak
Basamaklandırmak işi yapılmak
- basamaklanma
Basamaklanmak işi
- basamaklanmak
Basamaklamak işi yapılmak
- basamaklı
Basamağı olan
- basamaksı
Basamağı andıran, basamağa benzeyen, basamak gibi
- basamaksız
Basamağı olmayan
- basar
İleriyi görme, algılama yetisi
- basari
Görme ile ilgili
- basarna
Bir cismin bir yanını kaldıraçla yükseltme işi
- basbariton
Basın çıkamadığı ince tonlara çıkabilen, buna rağmen basın indiği kalın ve tok tonlara inemeyen sesi olan sanatçı
- basbayağı
Alışılandan, bilinenden hiçbir farkı olmayan, bilindiği gibi
- basbayağılık
Basbayağı olma durumu
- basen
Vücudun bel ile kalça arasındaki bölümü
- basgitar
Çoğunlukla dört telli, kalın sesler veren bir gitar türü
- basil
Bakterilerin çomak biçiminde ince uzun olan türü
- basiret
Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş; sağgörü, vizyon
- basireti bağlanmak
iyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmek
- basiretli
Gerçeği görebilen, uzağı görebilen, basireti olan; sağgörülü
- basiretlilik
Basiretli olma durumu; sağgörülülük
- basiretsiz
Gerçekleri görebilmekten uzak, ileri ve uzak görüşlü olmayan; sağgörüsüz
- basiretsizlik
Gerçekleri, ileriyi ve uzağı görememe; sağgörüsüzlük
- basit
Yapılması veya anlaşılması kolay olan, karışık olmayan; amiyane
- basit cisim
Maddesi tek elementten oluşmuş cisim
- basit cümle
İçinde isim veya fiil türünden sadece bir yüklem bulunan cümle; basit tümce, yalın cümle, yalın tümce
- basit faiz
Faizleri üzerine eklenmemiş anaparaya belli bir dönem sonunda verilen faiz
- basit kesir
Payı paydasından salt değerce küçük olan kesir
- basit makam
Klasik Türk müziğinde çargâh, buselik, kürdi, rast, uşşak, hüseyni, neva, hicaz, hümayun, uzzal, zengûle, karcığar ve suzinak makamlarından her biri
- basit renk
Prizmadan geçen beyaz ışığın ayrıldığı renklerden her biri
- basit zaman
Ek-fiil kullanılmadan oluşturulan çekimli fiilin belirttiği zaman; yalın zaman: geldin, gelmişsin, geliyorsun vb
- basite indirgemek
basitleştirmek, sade bir biçime döndürmek
- basitleşebilme
Basitleşebilmek işi
- basitleşebilmek
Basitleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- basitleşme
Basitleşmek işi
- basitleşmek
Basit duruma gelmek
- basitleştirebilme
Basitleştirebilmek işi
- basitleştirebilmek
Basitleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- basitleştirilme
Basitleştirilmek işi
- basitleştirilmek
Basit bir duruma getirilmek
- basitleştirme
Basitleştirmek işi
- basitleştirmek
Gereksiz ayrıntılardan arıtarak sade duruma getirmek
- basitlik
Basit olma durumu
- basitçe
Basit olarak, kolay tarafından
- basket
Basketbolda kazanılan sayı
- basket yapmak
basketbolda sayı kazanmak
- basketbol
Beşer kişilik iki takım arasında topu 3 metre yükseklikteki karşılıklı duran ağ geçirilmiş iki sepetten birine sokup sayı kazanmak esasına dayanan bir oyun; basket, sepet topu
- basketbolcu
Basketbol oyuncusu; basketçi
- basketbolculuk
Basketbolcunun yaptığı iş; basketçilik
- Baskil
Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri
- basklarnet
Kalın sesli klarnet
- Baskça
İspanya'nın Bask bölgesinde kullanılan dil
- baskül
Ağırlıkları tartmaya yarayan alet; kantar
- baskı
Bir eserin basılış biçimi veya durumu
- baskı altında tutmak
özgürlüğünü engellemek, kısıtlamak
- baskı grubu
Bir işin yapılmasında, gerçekleştirilmesinde veya tamamlanmasında baskı oluşturan güç
- baskı görmek
karşı tarafın baskısı altında kalmak
- baskı kalıbı
Matbaacılıkta kullanılan, girintili çıkıntılı metal veya mukavva kalıp; matris
- baskı sayısı
Gazete, kitap, dergi vb.nin bir defada basıldığı sayı; tiraj
- baskı yapmak
bir kimseyi bir işi yapmaya zorlamak, zor kullanmak
- baskı yemek
karşı takımın şiddetli baskısına maruz kalmak
- baskıcı
Kumaş üzerine resim veya desen basan kimse
- baskıcılık
Baskıcının yaptığı iş
- baskıda kalmak
tohumlar yağmur yağdıktan sonra toprağın üst kısmı sertleştiğinde fidelenip toprak üstüne çıkamamak
- baskıdaki altından askıdaki salkım yeğdir
"kullanılan, işe yarayan değersiz şey, saklanan ve kullanılmayan çok değerli şeyden daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- baskılama
Baskılamak işi
- baskılamak
Baskı altına almak
- baskılanma
Baskılanmak işi
- baskılanmak
Baskı altına alınmak
- baskılı
Baskısı olan
- baskılık
Baskı için uygun olan
- baskın
Suç işlendiği veya suçluların bulunduğu sanılan bir yere ansızın girme
- baskın basanındır
"düşmanı gafil avlayıp saldıran taraf savaşı kazanır" anlamında kullanılan bir söz
- baskın vermek
ani ve habersiz girmek
- baskın yapmak
suç işlendiği veya suçluların bulunduğu sanılan bir yere ansızın girmek
- baskın çıkmak (veya gelmek)
karşılaştırma konusu olan kimseyi geçmek, ona karşı üstünlüğünü göstermek
- baskına uğramak
düşmanın beklenmedik bir saldırısıyla karşılaşmak
- baskıncı
Baskın yapan kimse
- baskıncılık
Baskıncının yaptığı iş
- baskınlık
Baskın olma durumu; başatlık, hâkimlik, dominantlık
- baskısız
Hak ve özgürlükleri kısıtlanmamış
- baskısız büyümek
serbest bir biçimde yetişmek
- baskısız tahtayı yel alır, yel almazsa sel alır
"kontrol altında bulundurulmayan veya gereği gibi korunmayan gençler kötü yollara sürüklenebilirler" anlamında kullanılan bir söz
- baskısızca
Baskısız bir biçimde; baskısızcasına
- baskısızlık
Baskısız olma durumu
- basma
Basmak işi; tabetme
- basma kalıbı
Kitap, kumaş vb.nin baskısı için hazırlanan kalıp
- basmacı
Basma yapan veya satan kimse
- basmacılık
Basmacının yaptığı iş
- basmahane
Basma adı verilen pamuklu dokumanın üzerine desen basılan yer
- basmak
Vücudun ağırlığını verecek bir biçimde ayak tabanını bir yere veya bir şeyin üzerine koymak
- basmakalıp
Özgünlüğü olmayan, değişiklik göstermeyen, bilineni tekrarlayan; beylik, orta malı
- basmakalıplaşma
Basmakalıplaşmak durumu
- basmakalıplaşmak
Basmakalıp durumuna gelmek
- basmakalıplık
Basmakalıp olma durumu
- basmalı
Basması olan
- basmalık
Üzerine basılacak şey
- basmayazı
Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerekçeye veya öneriye dayanak olmak üzere kitapçık olarak önceden basılmış olan belgeler
- basso
En kalın sesli orkestra çalgısı
- bastika
Bir yelken serenine veya herhangi bir ağaca halat veya ip geçirmek için açılan delik
- baston
Yürürken dayanmaya yarayan, ağaç veya metalden yapılan araç
- baston (veya baston yutmuş) gibi
dimdik duran veya yürüyen (kimse)
- baston francala
İnce, uzun ekmek
- baston kilidi
Yelkenlide seren ucunun çatlamasını engelleyen çember
- baston kösteği
Teknedeki bastonun ucundan aşağı inen tel veya halat
- bastoncu
Baston yapan veya satan kimse
- bastonculuk
Bastoncunun yaptığı iş
- bastonlu
Bastonu olan
- bastonsuz
Bastonu olmayan
- bastı
Kıyma ile pişirilmiş sebze
- bastıbacak
Bacakları kısa veya çarpık (kimse)
- bastırabilme
Bastırabilmek işi
- bastırabilmek
Bastırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bastırak
Yol yapımında çakıl, kum, cüruf vb. maddeleri ezmeye ve sıkıştırmaya yarayan alet
- bastırma
Bastırmak işi
- bastırmak
Basma işini yaptırmak
- bastırtma
Bastırtmak işi
- bastırtmak
Bastırma işini yaptırmak; yenmek (I)
- bastırık
Kapıyı arkadan bastırmak için kullanılan ağaç dayak
- bastırılma
Bastırılmak işi
- bastırılmak
Bastırma işine konu olmak
- bastırılış
Bastırılmak işi
- bastırım
Ruh dünyasında oluşan tepkimelerin bilinç dışına yansıması
- bastırıverme
Bastırıvermek işi
- bastırıvermek
Çabucak bastırmak
- bastırış
Bastırmak işi
- bastığı yerde ot bitmez
"gittiği yere uğursuzluk götürür, gittiği yerin bereketini kurutur" anlamında kullanılan bir söz
- bastığı yere bir daha basmamak
arı gibi çok hareketli olmak
- bastığı yeri bilmemek
çok sevinmek
- basur
Kalın bağırsağın alt bölümünde ve anüste toplardamarların genişlemesiyle oluşan varis; mayasıl, hemoroit
- basur memesi
Anüste genişleyip meme başı gibi uzamış damar yığını
- basur otu
Düğün çiçeğigillerden, nemli ormanlarda biten, köklerinde basur memelerine iyi gelen bir madde bulunan, sarı çiçek açan küçük bir bitki (Ranunculus ficaria)
- basurlu
Basuru olan; hemoroitli
- basya
Sapotgillerden, tohumlarından sabunculukta kullanılan bir yağ elde edilen, Asya'da yetişen bir ağaç (Basia)
- basübadelmevt
Tamamen yok olmuş gibi görünen bir şeyin yeniden canlanması
- bası
Resim klişesi, dökme harf, taş kalıp kullanarak makine yardımı ile kâğıt, bez vb.ne yazı, resim, çıkarma işi; tab (II), edisyon
- basıcı
Bası işi yapan kimse; tabi (II)
- basıcılık
Basıcının yaptığı iş
- basık
Basılmış, yassılaşmış
- basıklaşma
Basıklaşmak işi
- basıklaşmak
Basık bir duruma gelmek
- basıklaştırma
Basıklaştırmak işi
- basıklaştırmak
Basık duruma getirmek
- basıklık
Basık olma durumu
- basıla
Basım işlerinde provalar için “basınız, basılsın” anlamında kullanılan bir söz
- basıla vermek
prova durumundaki bir kitabın veya yazının basıma uygun olduğunu bildirmek
- basılabilme
Basılabilmek işi
- basılabilmek
Basılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- basılma
Basılmak işi; tabedilme, tabolunma
- basılma dayanımı
Dokusunu basarak ezmeye çalışan dış etkilere ağacın gösterdiği direnç
- basılmak
Basma işine konu olmak veya basma işi yapılmak; tabedilmek, tabolunmak
- basılı
Basılarak yerleştirilmiş
- basılış
Basılmak işi
- basım
Bası işi; tipografi
- basımcı
Basımevi işleten kimse; matbaacı
- basımcılık
Basımcının yaptığı iş; basım, basmacılık, matbaacılık, tabaat
- basımevi
Basım işi yapılan yer; basmahane, matbaa
- basın
Gazete, dergi gibi belirli zamanlarda çıkan yazılı yayınların bütünü; matbuat
- basın ataşesi
Büyükelçiliklerde iletişim konularıyla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi
- basın bildirisi
Basın yayın organlarına bilgi vermek amacıyla yetkili kurum veya kişiler tarafından hazırlanmış yazılı açıklama
- basın danışmanlığı
Basın danışmanının yaptığı iş
- basın danışmanı
Kişi veya kuruluşların görsel ve yazılı basınla iletişimini sağlayarak her türlü etkinliğini duyuran uzman
- basın dünyası
Görsel ve yazılı basın organları ile burada görevlilerin tümü; medya camiası
- basın kartı
Basın mensubu olan kişilerin taşıdığı kimlik belgesi
- basın toplantısı
Yetkili bir kimsenin, bir veya birden fazla konu üzerinde açıklamada bulunmak için kitle iletişim araçlarında görevli kimselerle yaptığı toplantı
- basın yasağı
Basın yayın organlarının bir konu hakkında yayın yapmasını kısıtlayıp engelleme
- basın özeti
Belli bir tarihte çeşitli gazetelerde yer alan günün önemli haberlerinin bir başka basın kuruluşu tarafından hazırlanan özeti
- basın özgürlüğü
Görüş ve düşünceleri basın ve yayın yoluyla açıklayabilme ve yayabilme hakkı
- basınç
Bir yüzey üzerine etkide bulunan gücün yüz ölçümü birimine düşen miktarı; tazyik
- basınç anahtarı
İçindeki gaz veya sıvının belirli bir basınç değerine ulaştığında değeçlerin konum değişiminin gerçekleştiği anahtar
- basınç boynu
İki yüksek basınç arasındaki alçak basınç
- basınç duyumu
Deri yüzeyine kas veya eklem bölgelerine uygulanan bir gücün yarattığı duyu
- basınç odası
Basınçlamanın yapıldığı özel donanımlı oda
- basınç tedavisi
Vurgun rahatsızlığında ortalama atmosfer basıncının üstünde bir basınç bulunan özel bir odada uygulanan iyileştirme yöntemi
- basınç yapmak
bir yüzey üzerine güç kullanarak baskı yapmak
- basınç ölçüm
Hava basıncı ölçümlerini inceleyen birim
- basınçlama
Basınçlamak işi
- basınçlamak
Hava taşıtlarında, insan organizması için yeterli basınç düzeyini sağlamak veya ayarlamak
- basınçlanma
Dalgıcın dipten yukarı çıkarken vurgun yemesini önlemek amacıyla uymak ve beklemek zorunda olduğu çıkış zamanı; aksona
- basınçlı
Basınç yüklenmiş olan
- basınçlı hava
Kompresör tarafından bir yere basılan tazyikli hava
- basınçlı su
Basınç yüklenerek fışkırtılma düzeyine getirilmiş su; tazyikli su
- basınçyazar
Basıncı sürekli kaydeden ve yazıcı ucu bulunan bir tür madeni barometre; barograf
- basınçölçer
Hava basıncını ölçerek yer yükseltilerini ve hava değişimlerini tespit etmek için kullanılan alet; barometre
- basıp geçmek
önde gideni geçmek
- basıp gitmek
birdenbire gitmek, aklına koyduğu şeyi yapmak üzere bulunduğu yerden uzaklaşmak, çekip gitmek
- basıverme
Basıvermek işi
- basıvermek
Çabucak basmak
- basıölçer
Buharın, sıvının veya herhangi bir gazın bulunduğu kabın iç yüzeyine yaptığı basıncı belirleyen alet; manometre
- basış
Basmak işi
- bat
Kurşun boruların ağzını açmakta kullanılan, şimşirden yapılmış, ucu sivri bir takoz türü
- bata çıka
Kar, çamur vb.ne batıp çıkarak
- batabilme
Batabilmek işi
- batabilmek
Batma ihtimali veya imkânı bulunmak
- batak
Üzerine basıldığında çöken çamurlaşmış toprak
- batakhane
Gidenlerin dolandırıldığı veya kötü bir durumda bırakıldığı yer
- bataklık
Çok derin olmayan sularla örtülü batak bölge; aynaz (I), azmak (I), batağan
- bataklık ardıcı
Bataklık ve sık bitki örtülü yerlerde yaşayan küçük ve ötücü kuş (Acrocephahus palustris)
- bataklık baykuşu
Baykuşgiller familyasından, bataklıklarda yaşayan, sırt tüyleri pas rengi olan bir tür kuş; İshak kuşu, hak kuşu (Asio flammeus)
- bataklık kuşları
Omurgalı hayvanlardan hem tavuksuları hem yağmur kuşlarını içine alan kuşlar sınıfı
- bataklık kırlangıcı
Kısa gagalı, uzun kanatlı, uçarken deniz kırlangıcını andıran bir tür kuş (Glareda)
- bataklık nergisi
Avrupa ve Kuzey Amerika'da güneşli su kıyılarında yetişen çok yıllık bir bitki (Caltha palustris)
- bataklık çulluğu
Çullukgillerden, bataklıklarda yaşayan, rengi kahverengiye çalan siyah, 30 santimetre uzunluğunda bir tür çulluk; su çulluğu (Gallinago gallinago)
- batakçı
Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş (kimse)
- batakçıl
Bataklıkları seven, bataklıklarda yaşayan (bitki, hayvan)
- batakçılık
Batakçı olma durumu
- batan geminin malları bunlar
bir malın çok ucuza satıldığını belirten bir söz
- batarya
En küçük topçu birliği
- batarya ateşi
Bir bataryada bulunan topların hep birden ateş düzenine geçmesi
- batarya kutusu
Bataryanın bütün olarak taşınmasını sağlayan sandık
- bataryalı
Batarya ile güçlendirilmiş veya desteklenmiş
- batağa saplanmak
içinden çıkılması güç bir durumda olmak
- batağan
Eline geçen parayı boş yere harcayan (kimse)
- bateri
Orkestrada vurmalı çalgılar topluluğu; davul
- baterici
Orkestrada vurmalı çalgıları kullanan kimse; davulcu, baterist
- batericilik
Baterici olma durumu; davulculuk, bateristlik
- bati
Yavaş hareketli
- batik
Kumaş, deri veya kâğıt süslemede kullanılan bir yöntem
- batisfer
Su üstü araçlarına çelik kablo ile bağlanmış, negatif yüzebilirliği bulunan dalış küresi
- batiskaf
Deniz diplerinde inceleme yapmak için kullanılan araç
- batkın
Batmış, çökmüş olan
- batkınlık
Batmış, çökmüş olma durumu
- batkıya uğramak
hüsranla karşılaşmak
- batma
Batmak işi
- batmak
Bir sıvının üstündeyken içine gömülmek
- Batman
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- batman
7,692 kilogram olan ağırlık ölçü birimi
- Batmanlı
Batman ilinden olan kimse
- Batmanlılık
Batmanlı olma durumu
- baton
Kayakta dengeyi veya hızı sağlamak, beyzbol, hokey, kriket gibi sporlarda itmek veya vurmak amacıyla kullanılan sopa
- batonsale
Tuzlu hamurdan yapılan ince uzun çubuk
- batsat
Seyrek olarak
- battal
En ve boyca alışılmış olandan büyük
- battal beden
Normalden daha büyük ölçüde olan beden
- battal boy
Normalden daha büyük ölçüde olan boy
- battal ebru
Boyaların şekil verilmeden serpildiği gibi bırakılmasıyla hazırlanan ve genellikle defter kapaklarının içinde ve dışında kullanılan, büyük boy kâğıda yapılmış bir tür ebru
- battal etmek
kullanılmaz, işe yaramaz duruma getirmek
- battal olmak
kullanılamaz, işe yaramaz duruma gelmek
- Battalgazi
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- battallaşma
Battallaşmak işi
- battallaşmak
Battal duruma gelmek
- battallık
Battal olma durumu
- battaniye
Yorgan yerine veya yorgan üstünde kullanılan, çoğu yünden dokunmuş kalınca örtü
- battaniyeli
Battaniyesi olan
- battaniyesiz
Battaniyesi olmayan
- battı balık yan gider
"işler kötü gittiğine göre artık istenildiği gibi davranılabilir" anlamında kullanılan bir söz
- battıçıktı
Su kanallarında suyun engeli geçmesi için yapılan düzenek
- batyal
Okyanus veya denizin derinliği 200-2.000 metre arasında olan kısımları; batiyal
- Batı
Güneşin battığı yöndeki ülkeler veya uygarlıklar bölgesi; Garp, Doğu karşıtı
- batı
Bulunulan yerde sola güney, sağa kuzey alındığında yüzün dönük olduğu yön; gün batısı, günindi, garp, mağrip, doğu karşıtı
- Batı Bloku
Batı Avrupa ülkeleri ile Kuzey Amerika ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturduğu blok
- Batıcı
Batı kültür ve uygarlığından yana olan; Garpçı
- Batıcılık
Batıcı olma durumu; Garpçılık
- batık
Batmış olan
- batıl
İnançlar bakımından gerçek olmayan
- batıl inanç
Doğaüstü olaylara, gizli ve akıl dışı güçlere, kehanetlere aşırı derecede bağlı boş inanç; batıl itikat
- batıllık
Batıl olma durumu
- Batılı
Batı ülkelerinden olan (kimse); Garplı, Mağribî (I)
- Batılılaşabilme
Batılılaşabilmek durumu
- Batılılaşabilmek
Batılılaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Batılılaşma
Batılılaşmak durumu; Garplılaşma
- Batılılaşmacı
Batılılaşmak yanlısı olan (kişi, görüş)
- Batılılaşmacılık
Batılılaşmacı olma durumu
- Batılılaşmak
Düşünce, çalışma, görüş ve anlayışta özellikle Avrupa ülkelerinin izledikleri temel ilkeleri benimsemiş olmak; Garplılaşmak
- Batılılaştırma
Batılılaştırmak işi; Garplılaştırma
- Batılılaştırmak
Batılılaşmasını sağlamak; Garplılaştırmak
- Batılılaştırılma
Batılılaştırılmak durumu; Garplılaştırılma
- Batılılaştırılmak
Batılılaştırma durumuna olmak; Garplılaştırılmak
- Batılılık
Batılı olma durumu; Garplılık
- batırabilme
Batırabilmek işi
- batırabilmek
Batırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- batırma
Batırmak işi
- batırmak
Bir şeyin sıvı veya yumuşak bir maddenin içine gömülmesine yol açmak, batmasını sağlamak
- batırtma
Batırtmak işi
- batırtmak
Batırma işini yaptırmak
- batırık
Köftelik bulgur, dövülmemiş ceviz içi, soğan, domates, nane, maydanoz, tahin ve limon suyu kullanılarak yapılan, taze asma yaprağı veya lahanaya sarılarak yenilen bir salata türü
- batırılabilme
Batırılabilmek işi
- batırılabilmek
Batırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- batırılma
Batırılmak işi
- batırılmak
Batırma işine konu olmak
- batırılış
Batırılmak işi
- batırıverme
Batırıvermek işi
- batırıvermek
Ansızın batırmak
- batırış
Batırmak işi
- batıverme
Batıvermek işi
- batıvermek
Ansızın batmak
- batış
Batmak işi
- bav
Şahin, köpek vb. hayvanları avcılığa alıştırma işi
- bavcı
Şahin, köpek vb. hayvanları avcılığa alıştıran kimse
- bavcılık
Bavcının yaptığı iş
- bavlı
Ava alıştırılmış hayvan
- bavlıma
Bavlımak işi
- bavlımak
Şahin ve köpeği ava alıştırmak
- bavul
İçine eşya konulan ve genellikle yolculukta kullanılan büyük çanta
- bavul ticareti
Gümrük vergisi ödenmemiş eşyayı bavul veya çantalarla sınırdan geçirerek iç veya dış piyasada değerlendirme işi
- bavul turizmi
Alışveriş yapmak amacıyla yapılan seyahat
- bavulcu
Bavul yapan veya satan kimse
- bavulculuk
Bavulcunun yaptığı iş
- bavullu
Bavulu olan
- bavulsuz
Bavulu olmayan
- bay
Parası, malı çok olan, zengin (kimse)
- bayan
Kadınların ad veya soyadlarının önüne getirilen saygı sözü
- Bayat
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- bayat
Taze olmayan
- bayati
Klasik Türk müziğinde uşşak dörtlüsüne buselik beşlisi katılmasıyla yapılmış eski bir makam
- bayatiaraban
Araban ve bayati makamlarından oluşan bir birleşik makam
- bayatibuselik
Bayati makamının buselik beşlisi veya dörtlüsü ile sona ermesinden oluşan bir birleşik makam
- bayatlama
Bayatlamak durumu
- bayatlamak
Bayat duruma gelmek, tazeliğini yitirmek
- bayatlatma
Bayatlatmak işi
- bayatlatmak
Bayat duruma getirmek, bayatlamasına sebep olmak
- bayatlık
Bayat olma durumu
- bayatsı
Bayatlamaya başlamış
- bayatsıma
Bayatsımak durumu
- bayatsımak
Bayatlamaya yüz tutmak
- bayatı
Azeri ve Türkmen halk şiirinde mâni türü
- bayağı
Aşağılık bir durumda olan
- bayağı kaçmak
söz, davranış, giyiniş yakışmamak, uygunsuz olmak
- bayağı kesir
Paydası payından salt değerce büyük olan kesir; adi kesir
- bayağılaşma
Bayağılaşmak durumu; sıradanlaşma
- bayağılaşmak
Bayağı bir durum almak, bayağı bir duruma girmek; sıradanlaşmak
- bayağılaştırma
Bayağılaştırmak durumu; sıradanlaştırma
- bayağılaştırmak
Bayağılaşmasına sebep olmak; sıradanlaştırmak
- bayağılık
Bayağı olma durumu; sıradanlık, aleladelik
- Bayburt
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bayburtlu
Bayburt ilinden olan kimse
- Bayburtluluk
Bayburtlu olma durumu
- baygın
Bayılmış, kendinden geçmiş
- baygın baygın bakmak
kendinden geçmiş bir biçimde çevreye göz gezdirmek
- baygın düşmek
çok yorulmak
- baygınlaşma
Baygınlaşmak işi
- baygınlaşmak
Baygın duruma gelmek
- baygınlık
Baygın olma durumu; baygıntı
- baygınlık geçirmek
bayılmak
- baygıntı
İpek böceklerinin sindirim organlarında görülen ve yemden kesilmelerine yol açan bir hastalık
- bayi
Herhangi bir ürünü ana firma adına satma yetkisi olan kimse, dükkân veya kuruluş
- bayilik
Ana firmanın bir malın veya hizmetin satışı için başka bir firma veya bireye verdiği yetki
- bayilik vermek
bir firma bilgi birikimi ve marka bilinirliği ile satışını yaptığı hizmet ve malları başka bir firmaya kullanması için yetki vermek
- Baykan
Siirt iline bağlı ilçelerden biri
- baykuş
Başında, kulak yerinde iki sorgucu bulunan, yırtıcı gece kuşlarının genel adı
- baykuş gibi
uğursuzluk getirdiğine inanılan (kimse)
- baykuş gözlü
Karanlıkta çok iyi gören
- baykuşgiller
Büyüklükleri farklı olan kukumav, puhu vb. yırtıcı kuşları içine alan kuşlar familyası
- baykuşluk
Baykuş olma durumu
- baykuşun kısmeti ayağına gelir
"Tanrı hiçbir canlıyı aç bırakmaz, kımıldamadan duran baykuşun rızkını bile önüne koyar" anlamında kullanılan bir söz
- baylan
Nazlı, işveli olan
- baylanlık
Baylan olma durumu
- baylanma
Baylanmak işi; baylanlanma
- baylanmak
Nazlanmak; baylanlanmak
- bayma
Baymak işi
- baymak
Yiyecek mideyi bulandırmak, midede ezinti yapmak
- bayrak
Bir milletin, belli bir topluluğun veya bir kuruluşun simgesi olarak kullanılan, renk ve biçimle özelleştirilmiş, genellikle dikdörtgen biçiminde kumaş; alem
- bayrak açmak
gönüllü asker toplamaya girişmek
- bayrak bilimci
Bayrak bilimi ile uğraşan kimse
- bayrak bilimi
Bayrak, sancak, flama vb. simgelerin ölçüsü, biçimi, cinsi ve kullanımı ile ilgili kuralları koyan bilim dalı; veksilloloji
- bayrak dikmek
üzerinde bayrak bulunan bir direk veya sopayı bir yere saplamak
- bayrak direği
Bayrak asmak için hazırlanmış uzun direk; gönder
- bayrak gibi
kendini belli edecek bir biçimde
- bayrak kaldırmak
düğünün başladığını haber vermek için düğünevinin önüne bir sırık ucuna tutturulmuş bayrağı çekmek
- bayrak töreni
Okul, askerî birlik vb. kurum ve kuruluşlarda millî marş eşliğinde bayrağın göndere çekilmesi veya gönderden indirilmesi töreni; bayrak merasimi
- bayrak yarışı
Atletizmde dört sporcudan oluşan ekibin aralarında paylaştıkları mesafelere başlarken sopayı veya bayrağı düşürmeden elden ele geçirerek yaptıkları koşu
- bayrak çekmek (veya asmak)
bayrağı bir direğe veya ipe takmak
- bayrakları açmak
bağırıp çağırarak hırçınlık etmek
- bayraklaşabilme
Bayraklaşabilmek durumu
- bayraklaşabilmek
Bayraklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bayraklaşma
Bayraklaşmak durumu
- bayraklaşmak
Bayrak değeri kazanmak
- bayraklaştırma
Bayraklaştırmak durumu
- bayraklaştırmak
Bayrak durumuna getirmek
- bayraklaştırılma
Bayraklaştırılmak durumu
- bayraklaştırılmak
Bayrak durumuna getirilmek
- Bayraklı
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- bayraklı
Bayrağı olan
- bayraklık
Bayrak olmaya uygun kumaş
- bayraktar
Bayrağı taşımakla görevli kimse
- bayraktarlık
Bayraktarın görevi
- bayraktarlık etmek
öncülük etmek, yol göstermek
- bayraktarlığını yapmak
bir akımın, bir görüşün yayılmasında öncü olarak çalışmak
- bayrakçı
Bayrak çeken kimse
- bayrakçılık
Bayrakçının yaptığı iş
- bayram
Millî veya dinî bakımdan önemi olan ve kutlanan gün veya günler
- bayram alayı
Bayram günlerinde padişahların camiye gidiş ve geliş sırasında yapılan tören
- bayram değil, seyran değil (eniştem beni niye öptü)
"gösterilen bu ilginin, bu yakınlığın bir sebebi olacak" anlamında kullanılan bir söz
- bayram etmek (veya yapmak)
çok sevinmek
- bayram gazetesi
Dinî bayram günlerinde Gazeteciler Cemiyeti tarafından yayımlanan özel gazete
- bayram günü
Bayramın kutlandığı gün
- bayram haftasını mangal tahtası anlamak
sözü, konu ile hiçbir ilgisi olmayacak bir biçimde ters anlamak
- bayram havası
Neşeli, sevinçli bir ortam
- bayram havası esmek
ortam neşeli, sevinçli bir duruma gelmek
- bayram hediyesi
Bayram günlerinde verilen armağan
- bayram koçu gibi
gösterişli görünmek amacıyla aşırı bir biçimde süslenmiş olan
- bayram namazı
Dinî bayramların ilk gününde güneş ufkun üzerinde yükseldiğinde kılınan iki rekâtlık namaz
- bayram tebriği
Bayramı kutlamak için yazılıp gönderilen kart
- bayram topu
Dinî bayramların başladığını duyurmak için arife ve bayram günlerinde atılan top
- bayram yeri
Bayram günlerinde çocuklar için kurulan açık eğlence yeri
- bayram ziyareti
Dinî bayram günlerinde, bayramı kutlamak için yapılan kısa ziyaret; bayram tebriği
- bayram çocuğu
Bayram dolayısıyla süslenmiş, donatılmış, sevinçli çocuk
- bayram şekeri
Özellikle dinî bayramlarda konuklara ikram edilen şeker veya çikolata
- bayramda borç ödeyene ramazan ağır gelir
"vadesi yaklaşan bir borcu ödemek zorunda olan kimseye günler çok çabuk geçer" anlamında kullanılan bir söz
- bayramdan bayrama
Sadece bayram günlerinde
- Bayrami
Hacı Bayram Veli'nin tarikatına girmiş olan kimse
- Bayramilik
Bayrami tarikatı
- Bayramiç
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- bayramlaşabilme
Bayramlaşabilmek işi
- bayramlaşabilmek
Bayramlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bayramlaşma
Bayramlaşmak işi; muayede
- bayramlaşmak
Birbirinin bayramını kutlamak
- bayramlık
Bayramlarda verilen armağan
- bayramlık ad
Başkaları tarafından takılan kötü ad
- bayramlık ağız
"Kaba konuşmak, küfretmek" anlamlarında bayramlık ağzını açmak deyiminde geçen bir söz
- Bayrampaşa
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Bayramören
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- bayramüstü
Bayrama yakın zamanlarda; bayramüzeri
- bayrağı yarıya indirmek
millî yas ilan etmek için bayrağı direğin yarısına kadar indirmek
- baysal
Huzur ve refah içinde olan
- baysallık
Baysal olma durumu
- baysungur
Şahin cinsinden yırtıcı bir kuş
- bayt
Sekiz bitten oluşan sayısal veri birimi
- bayıla bayıla
İsteyerek, istekle, çok isteyerek, severek
- bayılabilme
Bayılabilmek durumu
- bayılabilmek
Bayılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bayılayazma
Bayılayazmak işi
- bayılayazmak
Bayılacak gibi olmak
- bayılma
Bayılmak durumu
- bayılmak
Baygın duruma girmek, uyur gibi olmak, kendinden geçmek, kendini kaybetmek, geçici bir süre bilinç kaybına uğramak
- bayıltma
Bayıltmak işi
- bayıltmak
Bayılmasını sağlamak, bayılmasına yol açmak
- bayılttırma
Bayılttırmak işi
- bayılttırmak
Bayılmasına yol açmak, bayılmasını sağlamak
- bayıltıcı
Bayıltma özelliği olan, bayıltan
- bayıltılma
Bayıltılmak işi
- bayıltılmak
Bayıltma işi yapılmak
- bayılış
Bayılmak işi
- Bayındır
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- bayındır
Gelişip güzelleşmesi, hayat şartlarının uygun duruma getirilmesi için üzerinde çalışılmış olan, bakımlı, imar edilmiş (yer); ongun (I), abat, mamur
- bayındırcı
Bayındır duruma getirici
- bayındırcılık
Bayındırcının yaptığı iş
- bayındırlaşma
Bayındırlaşmak durumu
- bayındırlaşmak
Bayındır duruma gelmek
- bayındırlaştırabilme
Bayındırlaştırabilmek işi
- bayındırlaştırabilmek
Bayındırlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bayındırlaştırma
Bayındırlaştırmak işi
- bayındırlaştırmak
Bir yeri bayındır duruma getirmek; imar etmek
- bayındırlık
Bayındır olma durumu; ümran, mamurluk
- bayır
Küçük yokuş; belen, kıran (II), şev
- bayır aşağı
Tepeden düze doğru, düzlüğe yönelerek
- bayır turpu
İri ve beyaz bir tür turp (Cochlearia armoracia)
- bayır yukarı
Tepeye doğru, yokuş başına yönelerek
- bayırlaşma
Bayırlaşmak durumu
- bayırlaşmak
Yer ve yol dik duruma gelmek
- baz
Bir asitle birleştiğinde bir tuz oluşturan madde
- baz almak
esas veya temel olarak almak
- baz losyon
Cildin esnek ve sağlıklı görünmesini sağlamak ve özellikle yağlı ciltlerin parlak görüntüsünü gidermek için kullanılan bir losyon türü
- baz morfin
Uyuşturucu madde yapımında kullanılan açık kahverengi toz
- baz yük
Bir zaman dönemi boyunca en düşük yük
- baza
Mobilyanın uzunluğunca konulan dar ayak
- bazal
Bazı çok olan (tuz)
- bazalt
Koyu renkli, sert bir tür yanardağ kültesi
- bazalı
Bazası olan
- bazasız
Bazası olmayan
- bazidiyospor
Bazitli mantarların sporları
- bazik
Baz niteliği gösteren
- bazik oksitler
Çoğu oksijen bakımından zayıf olan, su ile birleşince baz etkisi gösteren, asitlerle birleşince tuzları veren oksitler
- bazilika
İçi, ortadaki yüksek, yanlardakiler daha alçak olmak üzere iki sıra sütunla üç salona ayrılmış, dikdörtgen biçiminde büyük kilise
- bazit
Bazit mantarların üreme organı
- bazitli
Baziti olan
- bazitli mantarlar
Sporları bazitlerin içinde bulunan mantarlar grubu
- bazlama
Sacda pişirilmiş yuvarlak ekmek; bazlamaç
- bazlaşma
Bir maddenin baz durumuna gelmesi
- bazlı
İçerisinde baz bulunan
- bazofil
Baz veya bazik alkali özelliği üstün olan bitki
- bazofobi
Sinirsel veya ruhsal bozukluktan ileri gelen yürüyememe hastalığı
- bazuka
Öz itmeli mermi atan, genellikle zırhlı araçlara karşı yakın savaş sırasında kullanılan hafif silah; roketatar
- bazı
(nesne için) Bir kısım, bir miktar
- bazı dingil döner, bazı teker
"karşılıklı ilişkilerde her iki tarafa da zaman zaman söz söyleme hakkı doğar" anlamında kullanılan bir söz
- bazısı
Bir bölümü
- baç
Osmanlı Devleti'nde gümrük vergisi
- baçlı
Baç ödenen
- baçsız
Baç ödenmeyen
- baççı
Baç alan kimse
- baççıbaşı
Baççılık görevini yürüten en kıdemli ve yetkili baççı
- baççılık
Baççının yaptığı iş
- bağ
Bir şeyi başka bir şeye veya birçok şeyi topluca birbirine tutturmak için kullanılan ip, sicim, şerit, tel vb. düğümlenebilir nesne; bent, rabıt (I), rabıta
- bağ babadan, zeytin dededen kalmalı
"bağ, bir kuşak geçecek kadar yaşlandıktan sonra bol ürün verir, zeytinin bol ürün verebilmesi için en azından iki kuşaklık bir zaman geçmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- bağ bahçe
Bahçe, bostan vb. taşınmaz mal
- bağ bayırda, tarla çayırda
"her şey kendisi için en elverişli ortamda gelişir, verimli duruma gelir" anlamında kullanılan bir söz
- bağ bozmak
bağın üzümlerini toplamak
- bağ bozumu
Bağda üzümlerin tamamen toplanması, bağların bozulması
- bağ budamak
bağdaki üzüm kütüklerini budamak
- bağ bıçağı
Bağ ve bahçelerde yetişen meyve fidanlarını, bitki ve özellikle üzüm kütüklerini budamaya yarayan kesici alet
- bağ doku
Hücre sayısı az, hücre arası maddesi çok ve genellikle diğer dokuları birbirine bağlayarak destek görevi yapan doku
- bağ evi
Bağ (II) içerisine yapılarak yaz aylarında kalınan ev
- bağ çubuğu
Üzüm, asma fidesi
- bağa
Deniz kaplumbağasının kabuğu
- bağa bak, üzüm olsun, yemeye yüzün olsun
"kişi, karşılık beklediği işten istediğini alabilmek için gereken harcamaları yapmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- bağan
Ölü doğan kuzunun derisi
- bağban
Bağ veya bahçe bekçisi
- bağbanlık
Bağbanın yaptığı iş
- bağcı
Bağlama işini yapan, bağlayan kimse
- bağcık
Bağlama işinde kullanılan şerit biçiminde bağ
- bağcıklı
Bağcığı olan, bağcığı bulunan
- bağcıksız
Bağı olmayan, bağsız
- Bağcılar
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- bağcılık
Bağcının yaptığı iş
- bağda
Ayağa vurulan, ipten, ağaçtan veya demirden yapılan köstek
- bağdadi
Ağaç direkler üzerine çakılmış çıtalara sıva vurularak yapılan (duvar veya tavan)
- bağdalama
Bağdalamak işi
- bağdalamak
Çelme atmak
- bağdama
Bağdamak işi
- bağdamak
Birkaç şeyi birbirine geçirerek bağlamak
- Bağdat
"Karnını doyurmak" anlamındaki Bağdat'ı tamir etmek deyiminde geçen bir söz
- bağdaş
Sağ ayağı sol uyluğun, sol ayağı sağ uyluğun altına alarak oturma biçimi
- bağdaş kurmak
sağ ayağı sol uyluğun, sol ayağı sağ uyluğun altına alarak oturmak
- bağdaşabilme
Bağdaşabilmek işi
- bağdaşabilmek
Bağdaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağdaşma
Bağdaşmak işi; imtizaç
- bağdaşmak
Çocuk oyunlarında arkadaş olmak
- bağdaşmamazlık
bk. bağdaşmazlık
- bağdaştırabilme
Bağdaştırabilmek işi
- bağdaştırabilmek
Bağdaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağdaştırma
Bağdaştırmak işi
- bağdaştırmacı
Bağdaştırmacılık yanlısı olan
- bağdaştırmacılık
Farklı kökenlere sahip değişik kültür özelliklerini birleştirme veya kaynaştırma işi
- bağdaştırmak
Bağdaşmasını sağlamak; eklemlemek
- bağdaştırılabilme
Bağdaştırılabilmek işi
- bağdaştırılabilmek
Bağdaştırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağdaştırılma
Bağdaştırılmak işi
- bağdaştırılmak
Bağdaştırma işine konu olmak
- bağdaşık
Birbirlerine benzer karakterlere veya yapıya sahip parça veya birimlerden oluşan (bütün veya topluluk); mütecanis, homojen
- bağdaşıklaşma
Bağdaşıklaşmak durumu; homojenleşme
- bağdaşıklaşmak
Aynı özelliği göstermek; homojenleşmek
- bağdaşıklaştırma
Bağdaşıklaştırmak işi; homojenleştirme
- bağdaşıklaştırmak
Bağdaşık duruma getirmek; homojenleştirmek
- bağdaşıklık
Bağdaşık olma durumu; mütecanislik, homojenlik
- bağdaşılma
Bağdaşılmak işi
- bağdaşılmak
Bağdaşma işine konu olmak
- bağlam
Herhangi bir olguda olaylar, durumlar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı; kontekst
- bağlama
Bağlamak işi
- bağlama hattı
İki ayrı sistemi birbirine bağlayan ve bu sistemler arasındaki enerji alışverişini sağlayan hat
- bağlama zarf-fiili
Bağlaç olan ve görevinde kullanılarak kendinden sonraki çekimli fiile veya fiilimsiye zaman ve kişi bakımlarından uyan -ıp ekini almış fiil: Gelip gitti (Geldi ve gitti) Gülüp geçti (Güldü ve geçti) gibi
- bağlamacı
Bağlama yapan veya satan kimse
- bağlamacılık
Bağlamacının yaptığı iş
- bağlamak
İp, bağ veya başka bir araçla bir şeyi bir yere veya birkaç şeyi birbirine tutturmak, birleştirmek
- bağlamalık
Bağlamaya yarayan
- bağlamsal
Bağlam ile ilgili
- bağlamsal anlam
Bir sözün kullanılan veya amaçlanan bağlama göre kazandığı anlam
- bağlanabilme
Bağlanabilmek işi
- bağlanabilmek
Bağlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağlanma
Bağlanmak işi veya durumu; intisap, takayyüt
- bağlanmak
Bağlama işine konu olmak
- bağlantı
İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı bulunması; ilişki, irtibat, bağlanak
- bağlantı borusu
Katlardaki atık suları toplayıp kolona ileten boru
- bağlantı doku
Hücreleri ve çeşitli dokuları bir arada tutarak destek ve bağlama görevi yapan hücreler topluluğu
- bağlantı gücü
Elektrik projesinde belirtilen kurulu güç ve kullanma faktörü göz önüne alınarak hesaplanan güç miktarı
- bağlantı kurmak
irtibat sağlamak
- bağlantı yapmak
ilişki kurmak
- bağlantılı
Düşünceler, olaylar, nesneler vb. arasında bağlantı veya ilgi bulunan; irtibatlı, rabıtalı, angajmanlı
- bağlantılılık
Bağlantılı olma durumu; irtibatlılık
- bağlantısız
Aralarında bağlantı bulunmayan; irtibatsız, rabıtasız, angajmansız
- bağlantısız ülkeler
Bağlantısızlık siyaseti izleyen ülkeler; bloksuz ülkeler
- bağlantısızlar
Yüzden fazla ülkenin kendilerini hiçbir askerî veya siyasi gruplaşma içine dâhil etmeden bir araya gelerek oluşturdukları ülkeler topluluğu; bloksuzlar
- bağlantısızlık
Bağlantısız olma durumu; irtibatsızlık, angajmansızlık
- bağlantısızlık siyaseti
Askerî, siyasi yönden hiçbir bloka girmeme siyaseti; bağlantısızlık politikası
- bağlanım
Bağlanmak işi
- bağlanıp kalmak
bir kimseye tutulmak, sevdalanmak
- bağlanıverme
Bağlanıvermek işi
- bağlanıvermek
Çabucak bağlanmak
- bağlanış
Bağlanmak işi veya durumu
- Bağlar
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- bağlatabilme
Bağlatabilmek işi
- bağlatabilmek
Bağlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağlatma
Bağlatmak işi
- bağlatmak
Bağlama işini yaptırmak
- bağlattırma
Bağlattırmak işi
- bağlattırmak
Bağlatma işini yaptırmak
- bağlattırılma
Bağlattırılmak işi
- bağlattırılmak
Bağlatma işi yaptırılmak
- bağlayabilme
Bağlayabilmek işi
- bağlayabilmek
Bağlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağlayıcı
Bağlama niteliği olan
- bağlayıcı ünlü
Ünsüzle biten kelime kök veya gövdelerine ünsüz ile başlayan ek getirildiğinde bunları birbirine bağlayan ünlü; bağlantı ünlüsü, yardımcı ünlü: al-ı-r, aç-ı-l-mak, gec-i-k-mek vb
- bağlayıcı ünsüz
Ünlü ile biten kelime kök ve gövdelerine ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde araya giren y ünsüzü; koruyucu ünsüz, koruma ünsüzü, bağlantı ünsüzü, kaynaştırma ünsüzü, yardımcı ünsüz: okul-da-y-ım, eski-y-ince vb
- bağlayıcılık
Bağlayıcı olma durumu
- bağlayıverme
Bağlayıvermek işi
- bağlayıvermek
Çabucak bağlamak
- bağlayış
Bağlamak işi
- bağlaç
Eş görevli kelimeleri veya söz dizimi unsurlarını birbirine bağlayan kelime türü; rabıt (II), rabıt edatı: ve, ya, veya, ya da vb
- bağlaçlı
Bağlacı olan
- bağlaçlı tamlama
Tamlayanları veya tamlananları arasında bağlaç olan ad veya sıfat tamlaması
- bağlaşma
Bağlaşmak işi; ittifak
- bağlaşmak
Bir şey yapmak için birbirine antlaşma veya sözleşme ile bağlanmak, ittifak etmek
- bağlaşık
Aralarında anlaşma veya sözleşme sağlanmış olan (kimse veya topluluk); müttefik
- bağlaşıklık
Bağlaşık olma durumu
- bağlaşım
Aralarında ortak çıkar bulunan devletler ilişkisi
- bağlaşımlı
Aralarında karşılıklı destek ve bağımlılık bulunan
- bağlaşımsız
Aralarında karşılıklı destek ve bağımlılık bulunmayan
- bağlı
Bir bağ ile tutturulmuş olan
- bağlı kalmak
uymak, tabi olmak
- bağlı kredi
Kredi açan ülkeden mal veya hizmet satın alınması şartı ile sağlanan kredi
- bağlı kredi sözleşmesi
Tüketici kredisinin özellikle belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin ekonomik bir birlik oluşturduğu sözleşme
- bağlı olmak
tabi bulunmak
- bağlı su
Ağaçta hücre zarının emdiği ve taşıdığı su
- bağlık
Bağ, demet oluşturan
- bağlık bahçelik
Bağı, bahçesi çok olan
- bağlılaşma
Bağlılaşmak işi
- bağlılaşmak
İki şey arasında karşılıklı bağıntı olmak veya bağlılık kurmak
- bağlılaşık
Biri ötekine bağlı olarak var olan, biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şeyin bu ilişki yönünden durumu
- bağlılık
Bağlı olma durumu; merbutiyet
- bağnaz
Bir düşünceye, bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen; mutaassıp, fanatik
- bağnazca
Bağnaza yakışır bir biçimde olan
- bağnazlaşma
Bağnazlaşmak durumu
- bağnazlaşmak
Bağnaz duruma gelmek
- bağnazlaştırma
Bağnazlaştırmak işi
- bağnazlaştırmak
Bağnazlaşmasına yol açmak
- bağnazlaştırılma
Bağnazlaştırılmak işi
- bağnazlaştırılmak
Bağnazlaşması sağlanmak
- bağnazlık
Bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık, bağnazca davranış; taassup, mutaassıplık, fanatiklik, fanatizm
- bağrı yanmak
üzüntü çekmek, çok acı duymak
- bağrı yanık
Çok dert, acı, sıkıntı çekmiş; bağrı kara
- bağrı yanıklık
Bağrı yanık olma durumu
- bağrıkara
Bir tür iskete kuşu (Saxicola torquata)
- bağrılma
Bağrılmak işi
- bağrılmak
Bağırma işi yapılmak
- bağrına basmak
kucaklamak
- bağrına taş basmak
sesini çıkarmaksızın her türlü acıya katlanmak
- bağrını delmek
çok dokunmak, içine işlemek
- bağrını ezmek
üzülmek, dertlenmek
- bağrış
Bağırmak işi
- bağrış çağrış
Birlikte veya karşılıklı bağrışma
- bağrışa çağrışa
Büyük gürültü ederek, bağırıp çağırarak
- bağrışabilme
Bağrışabilmek işi
- bağrışabilmek
Bağrışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağrışma
Bağrışmak işi
- bağrışmak
Birlikte veya karşılıklı bağırmak
- bağrıştırma
Bağrıştırmak işi
- bağrıştırmak
Bağırmasına yol açmak, hep birden bağırtmak
- bağsız
Bağı bulunmayan
- bağsızlık
Bağsız olma durumu
- bağı ağlayanın yüzü güler
"bir işe gereken özen gösterildiğinde olumlu sonuçlar alınır" anlamında kullanılan bir söz
- bağıl
Kendine özgü bir kımıldanışı olduğu hâlde başka bir cisme uyarak sürüklenen cismin görünürdeki kımıldanışının niteliği
- bağıl değer
Bir aritmetik sayısının, önüne + veya - işaretleri yazıldıktan sonraki değeri
- bağıl nem
Bir metreküp hava içinde bulunan su buharı ağırlığının, aynı şartlardaki havanın doymuş su buharının ağırlığına oranı
- bağıldak
Beşikteki çocuğun düşmemesi için beşiğe sarılıp bağlanan, kumaştan yapılmış enli bağ; bağırdak
- bağım
Bir şeyin veya bir kimsenin gücü ve etkisi altında bulunma durumu
- bağımlama
Bağımlamak işi
- bağımlamak
Bir şeyi bağım altına sokmak, etkisi altında tutmak
- bağımlaşma
Bağımlaşmak işi
- bağımlaşmak
Bir şeye veya bir kimseye tamamen bağımlı olmak
- bağımlı
Başka bir şeyin istemine, gücüne veya yardımına bağlı olan, özgürlüğü, özerkliği olmayan; tabi (I)
- bağımlı akım kaynağı
Devrenin başka bir yerindeki akım veya gerilimle denetlenen akım kaynağı
- bağımlı biçim birimi
Bir dil birimi olarak anlamı ve işleviyle tek başına kullanılmayan, her zaman başka birimlerle birlikte kullanılan öge
- bağımlı sıralı cümle
Anlam bakımından birbirine bağlı olan ve özneleri, tümleçleri veya yüklemleri ortak olan cümle
- bağımlılaşabilme
Bağımlılaşabilmek işi
- bağımlılaşabilmek
Bağımlılaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağımlılaşma
Bağımlılaşmak işi
- bağımlılaşmak
Bağımlı duruma gelmek
- bağımlılaştırma
Bağımlılaştırmak işi
- bağımlılaştırmak
Bağımlı duruma getirmek
- bağımlılaştırılma
Bağımlılaştırılmak işi
- bağımlılaştırılmak
Bağımlı bir duruma getirilmek
- bağımlılık
Bir şeye veya bir kimseye bağlı olma durumu; tabiiyet (II)
- bağımsız
Davranışlarını, tutumunu, girişimlerini herhangi bir gücün etkisinde kalmadan düzenleyebilen (kimse); özerk
- bağımsız biçim birimi
Bir dil birimi olarak anlamı, yapısı ve işleviyle tek başına kullanılabilen, başka birimlere bağlı olmayan öge: isimler, sıfatlar, zamirler ve zarflar gibi
- bağımsız bölüm
Kat Mülkiyeti Kanunu'na göre bir binanın ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli ve bağımsız mülkiyete konu olan özel bölümü
- bağımsız milletvekili
Herhangi bir partinin adayı olmadan seçilen veya herhangi bir partiye bağlı olmayan milletvekili; bağımsız
- bağımsız sıralı cümle
Anlam bakımından birbirine bağlı olduğu hâlde özneleri, tümleçleri, yüklemleri ayrı olan cümle
- bağımsızca
Bağımsız bir biçimde; bağımsızcasına
- bağımsızlaşabilme
Bağımsızlaşabilmek işi
- bağımsızlaşabilmek
Bağımsızlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağımsızlaşma
Bağımsızlaşmak işi
- bağımsızlaşmak
Bağımsız duruma gelmek
- bağımsızlaştırabilme
Bağımsızlaştırabilmek işi
- bağımsızlaştırabilmek
Bağımsızlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağımsızlaştırma
Bağımsızlaştırmak işi
- bağımsızlaştırmak
Bağımsız duruma getirmek
- bağımsızlık
Bağımsız olma durumu; istiklal
- bağın vurmak
çökmemesi için kazı duvarlarını bağınlarla desteklemek
- bağıntı
Bir nesne veya olayı bir başkası ile ilgili kılan bağ; bağlılaşım
- bağıntıcı
Bağıntılılık yanlısı olan; görececi, göreci, rölativist
- bağıntılı
Başka bir şeyle ilgisi olan, bağıntısı bulunan
- bağıntılılık
Bağıntılı olma durumu
- bağır
Ok yayının orta bölümü
- bağır yeleği
Zırh altına giyilen, köseleden yapılmış yelek
- bağıra çağıra
Bağırarak
- bağırabilme
Bağırabilmek işi
- bağırabilmek
Bağırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağırgan
Bağırıp çağıran, tepkisini hemen ve sert bir biçimde dışa vuran
- bağırganlık
Bağırgan olma durumu
- bağırma
Bağırmak işi
- bağırmak
İnsan yüksek ve gür ses çıkarmak; banlamak
- bağırsak
Sindirim sisteminde mideden sonra gelen ve besinlerin kana karışmasını, artıkların dışarı atılmasını sağlayan organ
- bağırsak askısı
İnce bağırsağı karnın arka bölümüne bağlayan ve karın zarının bir bölümünden oluşan askı
- bağırsak düğümlenmesi
İnce veya kalın bağırsağın bir bölümünün bağırsak askısı çevresinde besin geçişini engelleyecek bir biçimde dönerek bükülmesi
- bağırsak düşüklüğü
Bağ gevşemesi sonucunda kalın bağırsağın aşağı doğru sarkma durumu
- bağırsak gazı
Yemek yerken yutulan havadan veya besinlerin sindirimi sırasında açığa çıkan gazlardan oluşan ve bağırsaklarda biriken uçucu madde
- bağırsak iltihabı
Sindirim organında oluşan iltihaplı durum ve buna bağlı hastalık
- bağırsak ingini
Çoğunlukla sürgün ve karın ağrısı ile beliren bağırsak iltihabı
- bağırsak kazıntısı
Kalın bağırsak hastalıklarında çıkarılan sümüksü madde
- bağırsak kurdu
Omurgalıların ve de özellikle insanların bağırsağında yaşayan asalak solucan
- bağırsak solucanı
Ortalama 25 santimetre boyunda, insanların, özellikle çocukların bağırsaklarında asalak olarak yaşayan yuvarlak solucan; askarit
- bağırsak spazmı
Bağırsak duvarındaki düz kasların çeşitli sebeplerle kasılı kalması durumu
- bağırsakları bozulmak
ishal olmak
- bağırsaklarını deşerim
"canına kıyarım, öldürürüm" anlamında korkutmak, gözdağı vermek için kullanılan bir söz
- bağırta bağırta
Bağırtarak
- bağırtabilme
Bağırtabilmek işi
- bağırtabilmek
Bağırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağırtkan
Çok bağırıp çağıran (kimse)
- bağırtkanlık
Bağırtkan olma durumu
- bağırtlak
Orta büyüklükte, eti sevilen bir cins göçebe ördek; bozkır tavuğu (Querquedula)
- bağırtma
Bağırtmak işi
- bağırtmak
Bağırmasına yol açmak
- bağırttırma
Bağırttırmak işi
- bağırttırmak
Bağırtma işini yaptırmak
- bağırtı
Bağırırken çıkarılan sesin adı
- bağırıp çağırmak
öfkeyle bağırmak
- bağırıverme
Bağırıvermek işi
- bağırıvermek
Ansızın, birdenbire bağırmak
- bağırış
Bağırmak işi
- bağıtlama
Bağıtlamak işi
- bağıtlamak
Sözleşmeyle sonuçlandırmak
- bağıtlanabilme
Bağıtlanabilmek işi
- bağıtlanabilmek
Bağıtlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağıtlanma
Bağıtlanmak işi
- bağıtlanmak
Sözleşme ile sonuçlanmak
- bağıtlanış
Bağıtlanma işi
- bağıtlayabilme
Bağıtlayabilmek işi
- bağıtlayabilmek
Bağıtlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bağıtlayış
Bağıtlamak işi
- bağıtlaşma
Bağıtlaşmak işi
- bağıtlaşmak
Aralarında sözleşme yapmak
- bağıtlı
Sözleşme ile bağlanmış olan
- bağıtsız
Sözleşmesi olmayan
- bağıtçı
Bir işi karşılıklı olarak kararlaştırıp üstlerine alan taraflardan her biri, sözleşme yapan; âkit
- bağış
Bir kimsenin, kuruluşun veya ülkenin ayni veya nakdi varlıklarını kendi iradesi ile bir başka kişi, kurum veya tüzel kişiliklere karşılıksız olarak devretmesi; hibe, teberru
- bağış yapmak
bağışlamak
- bağışlama
Bağışlamak işi; affetme, affeyleme, bahşetme, mağfiret, gufran
- bağışlamak
Herhangi bir kötü davranış için ceza vermekten vazgeçmek; affetmek, affeylemek
- bağışlamalı
Bağışlaması olan
- bağışlamamak
karşısındakinin yanlışından, kusurundan doğacak fırsatları kaçırmamak, acımadan değerlendirmek
- bağışlamasız
Bağışlaması olmayan
- bağışlanabilme
Bağışlanabilmek işi; affedilebilme, affolunabilme
- bağışlanabilmek
Bağışlanma ihtimali veya imkânı bulunmak; affedilebilmek, affolunabilmek
- bağışlanma
Bağışlanmak işi; affedilme, affolma, affolunma, bahşedilme
- bağışlanmak
Bağışlama işine konu olmak, affa uğramak; affedilmek, affolmak, affolunmak, bahşedilmek
- bağışlanış
Bağışlanmak işi; affediliş
- bağışlatabilme
Bağışlatabilmek işi; affettirebilme
- bağışlatabilmek
Bağışlatma ihtimali veya imkânı bulunmak; affettirebilmek
- bağışlatma
Bağışlatmak işi; affettirme, bahşettirme
- bağışlatmak
Bağışlama işini yaptırmak; affettirmek
- bağışlatılma
Bağışlatılmak işi
- bağışlatılmak
Bağışlatma işine konu olmak
- bağışlatış
Bağışlatmak işi; affettiriş
- bağışlayabilme
Bağışlayabilmek işi; affedebilme, bahşedebilme
- bağışlayabilmek
Bağışlama ihtimali veya imkânı bulunmak; affedebilmek
- bağışlayıverme
Bağışlayıvermek işi; affediverme
- bağışlayıvermek
Çabucak bağışlamak; affedivermek
- bağışlayış
Bağışlamak işi; affediş, bahşediş
- bağışçı
Bağış yapan kimse
- bağışçılık
Bağışçı olma durumu
- bağışık
Herhangi bir ödevin veya yükümlülüğün dışında kalan
- bağışık serum
Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikroorganizmalara veya zehirli maddelere karşı bileşiminde özgül etkili antikorlar bulunan kan serumu; antiserum
- bağışıklama
Bağışıklamak işi
- bağışıklamak
Bağışık duruma getirmek
- bağışıklık
Bazı mikroplara karşı aşı veya doğal yolla kazanılmış direnç durumu
- bağışıklık bilimci
Bağışıklık bilimi ile uğraşan; immünolojist
- bağışıklık bilimi
Bağışıklık olaylarının ortaya çıkma şartlarını, gelişimini, alınabilecek önlemleri ve yapılabilecek tedaviyi inceleyen tıp dalı; immünoloji
- bağışıklık bilimsel
Bağışıklık bilimi ile ilgili; immünolojik
- bağışıklık kazanmak
bazı mikroplara karşı aşı veya doğal yolla dirençli duruma gelmek
- baş
İnsan ve hayvanlarda beyin, göz, kulak, burun, ağız vb. organları kapsayan, vücudun üst veya önünde bulunan bölüm; kafa, kelle, ser (I)
- baş (veya başı) çekmek
herhangi bir konuda önde gitmek, önayak olmak
- baş (veya başını) alamamak
çok uğraştıran bir konu yüzünden vakit ve fırsat bulamamak
- baş (veya başının) belası olmak
sıkıntı, üzüntü, eziyet vermek
- baş altı
Karakucak ve yağlı güreşte pehlivanların ayrıldıkları beş dereceden ikincisi
- baş ağrısı
Başın ağrıması, başta oluşan rahatsızlık
- baş ağrıtmak
başını ağrıtmak
- baş ağır gerek, kulak sağır
"kişi ağırbaşlı olmalı ve dedikoduları dinlememelidir" anlamında kullanılan bir söz
- baş aşağı
Başı veya baş kısmı aşağı gelecek bir biçimde; tepe aşağı, tepeüstü
- baş aşağı düşmek
kişiliğinden kaybederek toplum içindeki durumu sarsılmak
- baş aşağı etmek
tersine çevirmek
- baş aşağı gelmek
tepesi üstü düşmek
- baş aşağı gitmek
işleri ters gitmek, sürekli zarar etmek
- baş bağlamak
başına bir örtü örtmek
- baş baş
Çocukların "Allah'a ısmarladık" anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen bir söz
- baş başa
Başkaları olmadan birbirleriyle yalnız olarak
- baş başa bırakmak
birinin, bir şeyle veya bir kimseyle yalnız kalmasını sağlamak
- baş başa kalmak
biriyle veya bir şeyle yalnız kalmak
- baş başa olmak
biriyle veya bir şeyle yalnız olmak
- baş başa vermek
iki veya daha çok kimse bir kenara çekilip konuşmak
- baş belası
Sıkıntı, üzüntü, eziyet veren
- baş bezi
Genellikle güneşten korunmak amacıyla başa sarılan mendil biçiminde kumaş parçası
- baş bodoslaması
Gemi omurgasının baş tarafta yükselmesi ile oluşan eğik veya dikey bölüm
- baş bulmak
kazanç bırakmak
- baş dille tartılır
"kişinin aklı, söylediği sözlerle ölçülür" anlamında kullanılan bir söz
- baş döndürmek
başarıdan, gururdan, sevinçten çok mutlu duruma getirmek, aşırı heyecanlandırmak
- baş döndürücü
Şaşkına, serseme çevirici
- baş döndürücülük
Baş döndürücü olma durumu
- baş dönmesi
Merkezî sinir sistemi ve iç kulak hastalıkları başta olmak üzere çeşitli nedenlere bağlı olan ve hareket etmediği hâlde kişinin kendisini veya çevresini dönüyormuş gibi hissetmesiyle ortaya çıkan denge bozukluğu; vertigo
- baş dümeni
İyi manevra yapmalarını sağlamak amacıyla gemi veya teknelerin başına yerleştirilen dümen
- baş edebilmek
bir kimseyi yola getirmeye veya bir şeyi yapmaya gücü yetmek
- baş edememek
gücü yetmemek
- baş eldeyken
ölmeden, yaşarken, sağken
- baş etmek
gücü yetmek
- baş eğmek
saygı göstermek için baş eğerek selamlamak
- baş gelmek
yenmek, gücü yetmek
- baş göstermek
belirmek, ortaya çıkmak, zuhur etmek, vuku bulmak
- baş göz etmek
evlendirmek
- baş göz olmak
evlenmek
- baş halatı
Teknenin, başından ileriye doğru verilerek geri gitmesini engelleyen halat
- baş havlusu
Banyodan sonra saçı kurulamak için kullanılan havlu
- baş kes, yaş kesme
"ağaç kesmek, insan öldürmek kadar büyük bir suçtur" anlamında kullanılan bir söz
- baş kesmek
selam vermek için baş eğmek
- baş koymak
bir şey uğruna ölümü göze almak
- baş koşmak
bir işi başarmak için çalışmak
- baş kırılır (veya yarılır) fes (veya börk) içinde, kol kırılır yen (veya kürk) içinde
"aile içindeki, arkadaşlar arasındaki uyuşmazlıklar yabancılara duyurulmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- baş kıç olmak
yelkenli yavaşlayıp kendi çevresinde bir tur atmak
- baş kıç vurmak
gemi baştan gelen dalgalarla başı ve kıçı üzerinde inip kalkmak
- baş nereye giderse ayak da oraya gider
"küçükler büyüklerin izinde gider, her işte onları örnek tutarlar" anlamında kullanılan bir söz
- baş ol da istersen soğan başı ol
"küçük bir işte de olsa başta olmak önemlidir" anlamında kullanılan bir söz
- baş olan boş olmaz
"bir yerde önder olan kimse taşıdığı değer dolayısıyla o yere gelmiştir" anlamında kullanılan bir söz
- baş olmak
küçük bir işte de olsa yönetici olmak, sözü dinlenir bir kimse olmak
- baş sallamak
karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek
- baş sağlığı, dünya varlığı
"en büyük zenginlik, beden sağlığıdır" anlamında kullanılan bir söz
- baş tacı
Çok sevilen kimse
- baş tacı etmek
çok sevmek ve saymak, el üstünde tutmak
- baş taş
Kesme taştan yapılan duvarlarda, taşların dış yüzlerinin aynı düzleme getirilebilmesi için duvarın iki başına karşılıklı olarak yerleştirilen ve aralarına sicim gerilen taş
- baş tutamamak
gemi rüzgâr, fırtına yüzünden, yapılışındaki veya yükselişindeki bir bozukluk sebebiyle rotadan çıkmak
- baş tutmak
elebaşı olmak
- baş ucu
Yatılan bir yerin baş konulan yönü veya yakını
- baş ucu kitabı
Her zaman insanın eli altında bulunan, sık sık başvurulan, değerini yitirmeyen eser
- baş vermek
çıban olgunlaşmak
- baş yakmak
kötü duruma düşürmek
- baş yapmak
kuaför saç bakımı ve tuvaleti yapmak
- baş yastığı
Yatakta başın altına konulan yastık
- baş yastığı baş derdini bilmez
"insanın derdi içindedir, en yakını bile onu anlamaz" anlamında kullanılan bir söz
- baş yemek
birinin ölümüne veya yok olmasına sebep olmak
- baş çevirtmek
başı arkaya doğru döndürtmek
- baş üstü dolabı
Uçaklarda, otobüslerde el bagajını koymaya yarayan kapaklı veya kapaksız dolap
- baş üstünde tutmak
çok iyi ağırlamak
- baş üstünde yeri var
"büyük bir saygı ve ilgi ile karşılanır veya ağırlanır" anlamında kullanılan bir söz
- başa (veya başına) kakmak (veya kakınç etmek)
yapılan bir iyiliği yüzüne vurarak birini üzmek
- başa baş
Eşit durumda, dengeli olarak
- başa baş gelmek (veya kalmak)
eşit olmak, denk olmak
- başa baş noktası
Bir yabancı paranın veya değerli kâğıdın piyasa değeri ile üstünde yazılı değerin aynı olması durumu
- başa gelen (dert) çekilir
çaresiz durumlara düşüldüğünde insanın kendini üzüntüye kaptırmayıp bu durumlara katlanmasının olağan ve doğru bulunduğunu anlatan bir söz
- başa gelmek
kötü bir durumla karşı karşıya kalmak
- başa gelmeyince bilinmez
"başına bir felaket gelmeyen, başkasına gelen felaketin ne denli acı olduğunu gereği gibi anlayamaz" anlamında kullanılan bir söz
- başa güreşmek
karakucak ve yağlı güreşte pehlivanlar başpehlivanlık için yarışmak
- başa vermek
değiş tokuş yaparken üste bazı şeyler vermek
- başa çıkmak
güçlükler çıkaran biriyle olan işini, kendi istediği yolda sonuçlandırabilmek
- başak
Arpa, buğday, yulaf vb. ekinlerin tanelerini taşıyan kılçıklı başı
- başak bağlamak (veya tutmak)
arpa, buğday, yulaf vb. ekinlerde başak oluşmak
- Başak Burcu
Zodyak üzerinde Aslan Burcu ile Terazi Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Başak
- başak toplamak
tarlalarda kalmış başakları veya bağlarda dökülmüş meyveleri toplamak
- başaklama
Başaklamak işi
- başaklamak
Tarlada kalmış başakları veya bağlarda dökülen meyveleri toplamak
- başaklanma
Başaklanmak işi
- başaklanmak
Başak bağlamak, tutmak
- başaklanış
Başaklanmak işi
- başaklı
Başağı olan (ekin)
- başakortçu
Müzik aletlerini akort edenlerin başı
- başakortçuluk
Başakortçunun yaptığı iş
- başakçı
Tarlalarda kalmış başakları veya bağlarda dökülmüş meyveleri toplayan kimse
- başakçık
Çiçeklerde başağı oluşturan çiçek demeti veya topluluğu
- başakçılık
Başakçının yaptığı iş
- Başakşehir
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- başaltı
Gemilerde tayfa ve erlerin ön güverte altındaki koğuşları
- başantrenör
Bir takımı çalıştıran antrenörlerin en ustası ve deneyimlisi
- başantrenörlük
Başantrenör olma durumu
- başarabilme
Başarabilmek işi
- başarabilmek
Başarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başarma
Başarmak işi
- başarmak
Bir işi istenilen bir biçimde bitirmek; muvaffak olmak
- başartma
Başartmak işi
- başartmak
Başarma işini yaptırmak
- başarı
Başarma işi; muvaffakiyet
- başarı belgesi
Bir işte, etkinlikte, spor dalında başarılı olanlara verilen belge
- başarı göstermek (veya kazanmak)
başarmak
- başarılabilme
Başarılabilmek işi
- başarılabilmek
Başarılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başarılma
Başarılmak işi
- başarılmak
Başarma işine konu olmak
- başarılı
Başarı gösteren; muvaffakiyetli
- başarılılık
Başarılı olma durumu
- başarılış
Başarılmak işi
- başarım
Elde edilen bir başarı
- başarısız
Başarı göstermeyen, başarılı olmayan; muvaffakiyetsiz, rate (I)
- başarısız olmak
başarı sağlayamamak, başarı gösterememek
- başarısızlık
Başarısız olma durumu; muvaffakiyetsizlik
- başarısızlık korkusu
Bir şeyi hayata geçirmek adına istek duymasına rağmen kişinin bu isteğini yerine getirmek için harekete geçmesini engelleyen negatif duygu; atikifobi
- başarısızlığa uğramak
başarısız olmak
- başarıverme
Başarıvermek işi
- başarıvermek
Çabucak başarmak
- başarış
Başarmak işi
- başasistan
En kıdemli asistan
- başasistanlık
Başasistan olma durumu
- başat karakter
Bir melezde her zaman ortaya çıkan karakter
- başatlık yasası
Irk karışmasında güçlü öz yapının sonraki soylardan üstün geldiğini kanıtlayan yasa
- başağaç
Boyuna dikey yönden kesilmiş olan ve yıl halkaları çember biçiminde görüntü veren ağaç
- başağrısı
Sürekli sıkıntı yaratan durum veya kimse
- başağrısı olmak
sıkıntı vermek, uğraştırmak
- başbakan
Hükûmetin ve bakanlar kurulunun başı, kabinenin başı; başvekil
- başbakanlık
Başbakan olma durumu; başvekillik, başvekâlet
- başbayilik
Başbayi olma durumu
- başbekçi
Bekçilik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili bekçi
- başbekçilik
Başbekçi olma durumu
- başbuğ
Eski Türklerde devletin veya ordunun başında olan kimse
- başdanışman
Kurum ve kuruluşlarda görev yapan danışmanların en deneyimlisi; başmüşavir
- başdanışmanlık
Başdanışman olma durumu; başmüşavirlik
- başdekorcu
Tiyatro, sinema ve televizyonda sahneye konulan eserin yazıldığı yerin ve geçtiği çağın özelliklerini belirleyen perde, aksesuar vb. ögeleri hazırlamada en üst düzeydeki sorumlu, dekorcuların başı
- başdekorculuk
Başdekorcu olma durumu
- başdelege
Bilimsel veya diplomatik bir etkinlikte katılımcı gruba başkanlık eden kimse
- başdelegelik
Başdelege olma durumu
- başdenetmen
En üst düzeydeki denetmen; başmüfettiş
- başdenetmenlik
Başdenetmen olma durumu; başmüfettişlik
- başdenetçi
En üst düzeydeki denetçi; başmurakıp
- başdenetçilik
Başdenetçi olma durumu; başmurakıplık
- başdizgici
Bir basımevindeki dizgicilerin başı; başmürettip, sermürettip
- başdizgicilik
Başdizgici olma durumu; başmürettiplik, sermürettiplik
- başdümenci
Dümencilik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili dümenci
- başdümencilik
Başdümenci olma durumu
- başeczacı
Eczacılık görevini yürüten en kıdemli ve yetkili eczacı
- başeczacılık
Başeczacı olma durumu
- başefendi
Devlet dairelerinde kıdemli memur
- başefendilik
Başefendi olma durumu
- başeksper
Eksperlik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili eksper
- başeksperlik
Başeksper olma durumu
- başeski
Bir yerde çalışanların en kıdemlisi
- başfiyat
En iyi ürün için belirlenen fiyat
- başgedikli
En yüksek rütbeli astsubay
- başhakem
Yarışmayı veya oyunu yöneten hakemlerin başı; başyargıcı
- başhakemlik
Başhakem olma durumu; başyargıcılık
- başhekim
Bir hastanede sağlık hizmetlerinin en üst düzeyde sunulması için hizmetlerin düzenlenmesinden, yürütülmesinden ve denetlenmesinden sorumlu yönetici hekim; başdoktor, baştabip, sertabip
- başhekimlik
Başhekim olma durumu; başdoktorluk, baştabiplik, sertabiplik
- başhemşire
Sağlık kuruluşlarında hemşirelik hizmetlerinin en üst düzeyde sunulması için hizmetlerin düzenlenmesinden, yürütülmesinden ve denetlenmesinden sorumlu yönetici hemşire
- başhemşirelik
Başhemşire olma durumu
- başhostes
Hosteslik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili hostes
- başhosteslik
Başhostes olma durumu
- başimam
Birden çok imam bulunan büyük camilerde yetkili imam
- başimamlık
Başimam olma durumu
- Başiskele
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- başka
Diğer şeylere benzemeyen; özge
- başka başka
Her biri değişik
- başka biri
Diğer bir kimse
- başka işi yok mu?
"bu işe ne diye karışıyor, bu iş onu ilgilendirmez" anlamında kullanılan bir söz
- başkaca
Başka türlü, başka biçimde
- başkadın
Devlet başkanı veya cumhurbaşkanının eşi; başbayan
- başkafiye
Dize başlarında aynı kelime olmamak kaydıyla aynı seslerle başlayan kelimelerden oluşan kafiye; başuyak
- başkahraman
Bir eserde başrolü oynayan kişi; başkişi
- başkahramanlık
Başkahraman olma durumu
- başkalaşabilme
Başkalaşabilmek işi
- başkalaşabilmek
Başkalaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başkalaşma
Başkalaşmak işi
- başkalaşmak
Başka bir varlığa, niteliğe dönüşmek, değişmek, farklılık kazanmak
- başkalaştırma
Başkalaştırmak işi
- başkalaştırmak
Başka bir duruma getirmek
- başkalaşım
Başka bir varlığa veya niteliğe dönüşme, farklılık kazanma
- başkaldırabilme
Başkaldırabilmek işi
- başkaldırabilmek
Başkaldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başkaldırmak
Herhangi bir amaçla kurulu düzene veya devlet güçlerine karşı gelmek; isyan etmek, kalkışmak, asileşmek
- başkaldırtma
Başkaldırtmak işi
- başkaldırtmak
Başkaldırma işini yaptırmak
- başkaldırı
Herhangi bir amaçla kurulu düzene veya devlet güçlerine karşı gelme; başkaldırma, kalkışma, isyan, kıyam
- başkaldırıcı
Başkaldıran, isyan eden; baştanımaz, asi, isyancı, isyankâr
- başkaldırıcılık
Başkaldırıcı olma durumu; baştanımazlık, asilik, isyancılık, isyankârlık
- başkaldırış
Başkaldırmak işi
- Başkale
Van iline bağlı ilçelerden biri
- başkalık
Başka olma durumu
- başkan
Bir topluluğun, bir toplantının veya bir derneğin başında bulunan kimse; reis, reis bey
- başkan vekili
Başkanın bulunmadığı zamanlarda işini görmesi için yerine bıraktığı veya yetki verdiği kimse
- başkan yardımcısı
Kurum ve kuruluşlarda başkana yardım eden sorumlu ve yetkili kimse
- başkanlık
Başkan olma durumu; reislik, riyaset
- başkanlık etmek
bir toplantı veya topluluğu, başkan olarak yönetmek
- başkanlık makamı
Başkanın oturduğu veya odasının bulunduğu yer
- başkanlık sistemi
Devlet yönetiminde tek bir kişinin başkanlığında hükûmet etme ve devleti yönetme esasına bağlı siyasi sistem
- başkarakter
Hikâye, roman, masal veya oyunun asıl karakteri, asli tipi
- başkası
Diğer bir kişi, herhangi bir kimse; bir başkası, bir diğeri, ötekisi
- başkatsayı
Bir polinomda katsayıları 0'dan farklı olan terimler içerisinde derecesi en büyük olan terimin katsayısı
- başkemancı
Orkestranın yönetici durumunda olan kemancısı
- başkemancılık
Başkemancı olma durumu
- başkent
Bir devletin yönetim merkezi olan şehir; hükûmet merkezi, başşehir, payitaht
- başkentli
Başkentte oturan (kimse); başşehirli
- başkentlik
Başkent olma durumu; başşehirlik
- başkentlilik
Başkentli olma durumu; başşehirlilik
- başkesit
Ağacın boyuna dikey yönde kesilmesi sonunda yıl halkalarının çember biçiminde görüntü verdiği yüzey
- başkilise
Piskoposluk makamı olan büyük kilise; katedral
- başkomutan
Savaşta bir devletin bütün kara, deniz ve hava kuvvetlerini yöneten büyük komutan; başkumandan, serdar
- başkomutanlık
Başkomutan olma durumu; başkumandanlık, serdarlık
- başkonakçı
Asalağın en iyi geliştiği, dolayısıyla en çok yararlandığı ve yaşamaktan hoşlandığı konakçı
- başkonsolos
En yüksek derecedeki konsolos
- başkonsolosluk
Başkonsolos olma durumu
- Başkurt
Rusya Federasyonu’na bağlı Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı veya bu halkın soyundan olan kimse
- Başkurt Türkçesi
Başkurt Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Başkurtça
- başkâtip
Bir resmî dairede veya kuruluşta çalışan kâtiplerin başı; başyazman
- başkâtiplik
Başkâtip olma durumu; başyazmanlık
- başköşe
Bir yerde en saygın kişinin veya büyüklerin oturması için ayrılan yer; tör
- başköşeye kurulmak
saygın kişilere ve büyüklere ayrılan yere oturmak
- başlahana
Yaprakları sıkı, yuvarlak başlı lahana (Brassica oleracea)
- başlama
Başlamak işi; iftitah
- başlama atışı
Voleybol, tenis ve masa tenisi oyunlarında ilk servis
- başlama düdüğü
Takım oyunlarında hakem tarafından oyunun başlaması için çalınan düdük
- başlama tahtası
Yeni öğrenenlerin kullandığı özel bir tür sörf tahtası
- başlama vuruşu
Futbolda oyunu başlatmak veya her golden sonra topu yeniden oyuna sokmak için orta yuvarlağın merkezinde yapılan vuruş; santra
- başlama!
"hoş olmayan bir söz veya davranışı tekrarlama!" anlamında kullanılan bir söz
- başlamak
Bir işe girişmek, harekete geçmek
- başlanabilme
Başlanabilmek işi
- başlanabilmek
Başlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başlangıç
Bir iş, bir dönem, bir hayat vb.nin ilk bölümü; ilk adım, bidayet, iptida, mebde
- başlangıç meridyeni
Boylamların hesaplanmasında sıfır noktası olarak kabul edilen meridyen; başlama meridyeni, başmeridyen
- başlangıç noktası
Bir işin veya şeyin başladığı yer; başlama noktası, çıkış noktası
- başlangıç tutmak (veya almak)
bir işi, bir dönemin, başladığı nokta veya tarih olarak kabul etmek, belirtmek
- başlangıçta
İlk zaman, ilk dönem; ilk planda
- başlanma
Başlanmak işi
- başlanmak
Başlama işine konu olmak
- başlanılma
Başlanılmak işi
- başlanılmak
Başlanmak
- başlanış
Başlanmak işi
- başlarım (veya başlayacağım) ...
olumsuz bir davranış karşısında söylenen tepki sözü
- başlatabilme
Başlatabilmek işi
- başlatabilmek
Başlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başlatma
Başlatmak işi
- başlatmak
Başlamasına yol açmak
- başlattırma
Başlattırmak işi
- başlattırmak
Başlatma işini yaptırmak
- başlatılabilme
Başlatılabilmek işi
- başlatılabilmek
Başlatılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başlatılma
Başlatılmak işi
- başlatılmak
Başlatma işi yapılmak
- başlatıverme
Başlatıvermek işi
- başlatıvermek
Çabucak başlatmak
- başlatış
Başlatmak işi
- başlayabilme
Başlayabilmek işi
- başlayabilmek
Başlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- başlayıcı
Bir şey öğrenmeye yeni başlayan (kimse); müptedi
- başlayıcılık
Başlayıcı olma durumu
- başlayıverme
Başlayıvermek işi
- başlayıvermek
Çabucak başlamak
- başlayış
Başlamak işi
- başlı
Başı olan
- başlı başına
Kendisi bir bütün oluşturacak biçimde
- başlıca
En önemli, başta gelen
- başlık
Genellikle başı korumak için giyilen şapka; dolambaç, serpuş
- başlık almak
bazı bölgelerde, evlenirken kızın babası oğlanevinden para veya mal almak
- başlık atmak (veya koymak)
bir yazıya başlık olarak ad bulmak
- başlık parası
Bazı bölgelerde, evlenirken erkek tarafının kız tarafına ödemesi gereken para veya mal; başlık
- başlık vermek
bazı bölgelerde, evlenirken kızın babasına oğlanevi tarafından para veya mal vermek
- başlıklı
Başlık bulunan
- başlıksız
Başlık bulunmayan
- başlıkçı
Başlık yapan veya satan kimse
- başmabeyinci
Osmanlı sarayında mabeyincilik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili mabeyinci
- başmaklık
Camide ayakkabı konulan yer
- Başmakçı
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- başmakçı
Camilerde, giriş bölümünde, çıkarılan ayakkabılara bekçilik eden kimse
- başmekân
Asıl yer, en önemli yer
- başmemur
Memurluk görevini yürüten en kıdemli ve yetkili memur
- başmisafir
En değerli konuk
- başmubassır
Mubassırlık görevini yürüten en kıdemli ve yetkili mubassır
- başmüdür
Bir kurum ve kuruluşta müdürlük görevini yürüten en kıdemli ve yetkili müdür
- başmüdürlük
Başmüdür olma durumu
- başmüezzin
Birden çok müezzin bulunan camilerde en kıdemli ve diğerlerinden sorumlu müezzin
- başmüezzinlik
Başmüezzin olma durumu
- başmühendis
Bir kurum veya kuruluşta mühendislik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili mühendis
- başmühendislik
Başmühendis olma durumu
- başmüsevvit
Yazı müsveddeleri hazırlayan ve adına müsevvit denen memurların başkanı
- başmüzakereci
Uluslararası birlikler içinde belli bir konuyu tartışmak ve çözüme ulaştırmak üzere ülkesini temsil etmeye yetkili kılınan devlet görevlisi
- başmüzakerecilik
Başmüzakereci olma durumu
- başoda
Geleneksel Türk evlerinde özellikle konukların ağırlandığı, özenli bir biçimde döşenmiş büyük oda
- başoyuncu
Bir filmde veya tiyatro eserinde başrolü canlandıran erkek oyuncu; başaktör
- başoyunculuk
Başoyuncu olma durumu; başaktörlük, başaktrislik
- başpapaz
Papazların başı olan din adamı
- başpapazlık
Başpapaz olma durumu
- başparmak
El ve ayakta bulunan en kalın parmak; badem parmak
- başpehlivan
Karakucak ve yağlı güreşte başa güreşerek diğer pehlivanları yenen güreşçi
- başpehlivanlık
Başpehlivan olma durumu
- başpiskopos
Katoliklerde piskoposların başı olan din adamı; arşevek
- başpiskoposluk
Başpiskopos olma durumu
- başpolis
Polis memuru ile kıdemli başpolis memuru arasındaki rütbede olan polis
- başpolislik
Başpolis olma durumu
- başrahibe
Manastırlarda en kıdemli ve yönetimden sorumlu kadın rahip
- başrahibelik
Başrahibe olma durumu
- başrahip
Bulunduğu kilise veya manastırlarda en kıdemli ve yönetimden sorumlu rahip; başkeşiş
- başrahiplik
Başrahip olma durumu; başkeşişlik
- başrol
Tiyatro, sinema veya televizyon dizisinde en önemli rol
- başrolü oynamak
en önemli, en etkili durumda olmak
- başsavcı
Savcılık görevini yürüten en kıdemli ve yetkili savcı
- başsavcılık
Başsavcı olma durumu
- başsağlığı
Ölen bir kimsenin yakınlarına “başın sağ olsun” diyerek gösterilen ilgi; taziye, taziyet
- başsağlığı dilemek
ölen bir kimsenin yakınlarına “başın sağ olsun, Allah kalanlara uzun ömür versin” vb. sözler söylemek, taziyede bulunmak
- başsağlığında bulunmak
başsağlığı dilemek
- başsedir
Geleneksel Türk evlerindeki odalarda saygın konuklar için ayrılmış sedir
- başspiker
Bir yayın kuruluşunda spiker ve sunucuların yayın sırasında başarımlarını denetleyen, gerektiğinde söyleyiş eğitimi veren kimse
- başspikerlik
Başspikerin yaptığı iş
- başsız
Başı olmayan
- başsız bırakmak
yöneticisiz bırakmak
- başsız kalmak
yöneticisi, başkanı bulunmamak
- başsızlık
Başı veya başkanı bulunmama durumu
- başta
İlk olarak
- başta (veya başında) bulunmak (veya olmak)
bir işin yöneticisi olmak
- başta gelmek
önde olmak, üstün durumda olmak
- başta gitmek
en ileri durumda bulunmak
- başta taşımak
çok saygı göstermek
- baştaban
Yunan ve Roma mimarlıklarında, sütunların üstüne oturan ve iki sütun arasındaki uzaklığın üstünü örten büyük, uzun taş kirişlerin oluşturduğu taban bölümü
- baştan
Başından alarak, bir kez daha
- baştan almak
bir olayı, bir işi en başından başlayarak anlatmak veya yapmak, başından almak
- baştan aşağı
Her yönüyle
- baştan aşmak
pek çok olmak, pek çoğalmak
- baştan başa
Başından sonuna kadar, bir uçtan bir uca; baştan aşağı, baştan sona, serapa
- baştan kara
Geminin başı karaya gelecek biçimde
- baştan kara etmek
gemi batma tehlikesi karşısında başını karaya vurup oturmak
- baştan kara gitmek
sonunu düşünmeden, hesapsız bir biçimde yaşamak
- baştan savmacı
Bir işi yapmamak veya savsaklamak için bahane bulan, başından savan veya atan kimse
- baştan savmacılık
Baştan savmacı olma durumu
- baştan çıkarmak
kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak
- baştan çıkmak
ahlakı bozulmak, doğru yoldan ayrılıp uygunsuz işlere yönelmek
- baştankara
Baştankaragillerden, Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya’da yaşayan, böcek yiyerek tarıma yararlı olan, çeşitli renklerde, oldukça kısa, güçlü ve sivri gagalı bir tür kuş (Parus major)
- baştankaragiller
Omurgalı hayvanların ötücü kuşlar takımından yüz kadar kuş türünü içine alan geniş bir familya
- baştarda
Osmanlı donanmasında yer alan kadırga cinsinden bir savaş gemisi
- başteknisyen
Teknisyenlik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili teknisyen
- başteknisyenlik
Başteknisyen olma durumu
- başucu
Yeryüzünde bir noktada çekülün gösterdiği doğrultunun gökyüzüne doğru olan yönü
- başucu noktası
Yeryüzündeki bir gözlem noktasından geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan, ufkun üstünde olanı; semtürreis
- başucu uzaklığı
Gökyüzünde verilen bir nokta veya yıldızın başucu noktasından açısal uzaklığı
- başucu çizgisi
Yıldız haritasında gökyüzü evlerinden dokuzuncu ve onuncu evi birbirinden ayıran çizgi
- başuzman
En yüksek düzeyde bulunan uzman
- başuzmanlık
Başuzman olma durumu
- başvezir
Vezirlik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili vezir
- başvezirlik
Başvezir olma durumu
- başvurabilme
Başvurabilmek işi
- başvurabilmek
Başvurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başvurdurma
Başvurdurmak işi
- başvurdurmak
Başvuru işi yaptırmak, müracaat etmesini sağlamak
- başvurma
Başvurmak işi
- başvurmak
Bir işin yapılması için bir kimsenin aracılığını istemek
- başvuru
Başvurmak işi; müracaat
- başvurucu
Bir iş için başvuran kimse; müracaatçı
- başvurulabilme
Başvurulabilmek işi
- başvurulabilmek
Başvurulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- başvurulma
Başvurulmak durumu
- başvurulmak
Başvuru yapılmak; müracaat edilmek
- başvuruş
Başvurmak işi
- başyardımcı
Bir kurum veya kuruluşta görevli amirin yardımcılarından en üst düzeyde olanı
- başyardımcılık
Başyardımcı olma durumu
- başyaver
Yaverlik görevini yürüten en kıdemli ve yetkili yaver; seryaver
- başyaverlik
Başyaver olma durumu
- Başyayla
Karaman iline bağlı ilçelerden biri
- başyazar
Bir gazete veya derginin başyazılarını yazan kimse; başmuharrir, sermuharrir
- başyazarlık
Başyazar olma durumu; başmuharrirlik, sermuharrirlik
- başyazı
Gazete ve dergilerde ilk sütuna veya birinci sayfaya konulan önemli yazı; başmakale
- başyukarı
Maden ocaklarında bir üst galeriye geçmeyi sağlayan geçit
- başyönetmen
Bir filmde veya tiyatro oyununda en üst düzeyde yönetmenlik yapan kimse; başrejisör
- başyönetmenlik
Başyönetmen olma durumu; başrejisörlük
- başyıldız
Çift yıldızlarda kütlesi büyük olan yıldız
- başçavuş
Astsubay başçavuş
- başçavuşluk
Başçavuş olma durumu
- Başçiftlik
Tokat iline bağlı ilçelerden biri
- başçı
Çiğ veya pişmiş koyun, kuzu, sığır başı satan kimse
- başçık
Çiçeklerin erkek organlarında çiçek tozunu taşıyan torbacık; haşefe
- başçıl
Başla ilgili, başa ait olan
- başörtülü
Başörtüsü olan
- başörtülülük
Başörtülü olma durumu
- başörtüsü
Kadınların saçlarını örtmek için kullandıkları örtü; başörtü, bürgü, örtme, leçek
- başörtüsüz
Başörtüsü olmayan
- başörtüsüzlük
Başörtüsüz olma durumu
- başöğretmen
İlkokullarda yönetimden sorumlu olan öğretmen; müdür, başmuallim
- başöğretmenlik
Başöğretmen olma durumu; başmuallimlik
- başülke
Sömürge imparatorluklarında sömürgelere egemen olan ülke
- başüstü
Geminin ön bölümünde çıpanın bulunduğu yer
- başüstüne
Bir isteğin, buyruğun hemen uygulanacağını bildiren söz; oldu
- başı açık
Başı örtülü olmayan (kadın)
- başı açıklık
Başı açık olma durumu
- başı ağrımak
sorunu olmak, sıkıntı içinde bulunmak
- başı bağlanmak
nişanlanmak veya evlendirilmek
- başı bağlı
Evli veya nişanlı olan (kimse)
- başı bağlılık
Başı bağlı olma durumu
- başı belada olmak
çözülmesi güç, sıkıntılı bir durumda olmak
- başı belaya girmek (veya uğramak)
sıkıcı, üzücü bir durumla karşılaşmak
- başı bütün
Hâli vakti yerinde olan
- başı dara düşmek
sıkıntıya girmek
- başı daralmak
para yönünden sıkıntıya, darlığa düşmek
- başı darda kalmak
parasızlıktan dolayı sıkıntıda olmak
- başı derde girmek
sıkıntılı bir duruma düşmek
- başı dertte
Çözülmesi güç, sıkıntılı bir durumda olan
- başı devletli
Talihli, bahtı açık (kimse)
- başı dik
Onurlu, gururlu (kimse); başı dimdik
- başı dik olmak
onurlu, gururlu olmak
- başı diklik
Başı dik olma durumu
- başı dinç
Kaygısız, tasası olmayan (kimse)
- başı dinçlik
Başı dinç olma durumu
- başı dumanlanmak
sarhoşluğun etkisiyle hiçbir şeyi seçemez duruma gelmek, çakırkeyif olmak
- başı dumanlı
Doruğunu sis bürümüş (dağ)
- başı dönmek
insana eşyanın dönmesi, ayağının altından yerin çekilmesi vb. bir duygu gelmek
- başı göğe ermek (veya değmek)
beklenmeyen bir mutluluğa ermek
- başı havada
Sevinçli (kimse)
- başı hoş olmamak
bir şeyden hoşlanmamak
- başı için
"çocuğumuzun başı için, annenizin başı için" vb. sözlerde değerli bir kişi ortaya konarak kullanılan ant veya yalvarma sözü
- başı kabak
Saçı dökülmüş veya dibinden kesilmiş (kimse)
- başı kalabalık
Yanında çok insan olduğu için başkasıyla ilgilenemeyen (kimse)
- başı kalabalık olmak
çevresinde çok insan olduğu için başkasıyla ilgilenememek
- başı kapalı
Başı örtülü olan (kadın); başı bağlı, başı örtük, başı örtülü
- başı kapalılık
Başı kapalı olma durumu; başı bağlılık, başı örtüklük, başı örtülülük
- başı kazan gibi olmak
başında çok ağrı ve uğultulu bir sersemlik olmak
- başı nâra yanmak
başkası uğruna büyük bir zarara uğramak
- başı sağ olsuna gitmek
başsağlığı dilemeye gitmek
- başı sıkılmak (veya sıkışmak)
herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak
- başı sıkıya gelmek
herhangi bir güçlük karşısında bunalmak, zor durumda kalmak
- başı taşa değmek
kötü bir durum kendisine ders olmak
- başı tutmak
gürültüden veya üzüntüden başı ağrımak
- başı yastık yüzü görmemek
yatağa yatıp da uyumuş olamamak
- başı yastığa düşmek
yorgunluktan veya güçsüzlükten uykuya dalmak
- başı yerde
Başını öne doğru eğmiş bir biçimde
- başı yerine gelmek
zihin yorgunluğu geçmiş olmak
- başı yumuşak
Uysal, söz dinler (kimse)
- başı yumuşaklık
Başı yumuşak olma durumu
- başı zapt olunmamak
at, binicisini alıp götürmek
- başı çatlamak
başı çok ağrımak
- başı önünde
Başını öne doğru eğmiş bir biçimde
- başı üstünde yeri olmak
her zaman iyi karşılanmak, ağırlanmak
- başıbozuk
Düzensiz bir biçimde olan topluluk
- başıbozuk alayı
Savaş sırasında askerlerin arasına katılan sivil savaşçılardan oluşan alay
- başıbozuk paşası
Alay etmek amacıyla birini başıbozuk komutanına benzetmek için söylenen ad
- başıbozukluk
Başıbozuk olma durumu
- başıboş
Bir şeye veya kimseye bağlı olmayan
- başıboş bırakmak
üstünde hiçbir baskı veya denetim bulundurmamak, kendi hâline bırakmak
- başıboş dolaşmak (veya gezmek)
boş boş, aylak aylak, amaçsızca dolaşmak
- başıboş kalmak
baskı altında bulunmamak, karışanı, görüşeni olmamak
- başıboşluk
Başıboş olma durumu
- başım gözüm üstüne
belirtilen istekleri içtenlikle yapmayı kabul etmeyi anlatan bir söz
- başımla beraber
memnunlukla, seve seve
- başın (veya başınız) sağ olsun
ölen bir kimsenin yakınlarına acılarının paylaşıldığını ifade etmek için söylenen bir söz
- başın başı, başın da başı var
"toplum içinde hiç kimse başına buyruk değildir, başta bulunan her kişinin üstünde daha büyük bir baş vardır" anlamında kullanılan bir söz
- başına (...) gelmek
kötü bir durumla karşı karşıya kalmak
- başına balta kesilmek (veya olmak)
sürekli istemek, ısrar etmek, inat etmek
- başına bela almak
bir sorunla karşılaşmak, kötü bir duruma düşmek
- başına bela açmak
kötü bir olay dolayısıyla dert sahibi olmak
- başına bela olmak (veya kesilmek)
sıkıntı vermek, tedirgin etmek, musallat olmak
- başına belayı sardırmak
sıkıntılı bir duruma düşürmek
- başına bir hâl gelmek
kötü bir duruma uğramak
- başına buyruk
Kimseden izin almaksızın dilediği gibi davranan (kimse); failimuhtar
- başına buyrukluk
Başına buyruk olma durumu
- başına dert açmak
kendini kötü ve zor bir duruma düşürmek
- başına dert olmak (veya kesilmek)
bir kimse veya olay sıkıntı vermek
- başına devlet (veya talih) kuşu konmak
beklemediği büyük bir nimeti ele geçirmek
- başına dikilmek
birinin yanından uzaklaşmamak, onu denetim altında bulundurmak
- başına dikmek
birini veya bir şeyi korumak için bir kimseyi görevlendirmek
- başına dolamak
musallat etmek
- başına dünyanın belasını sarmak
büyük felaket getirmek
- başına ekşimek
ağır yük olmak
- başına gaile açmak
sıkıntı yaratmak, üzüntü vermek
- başına gelen başmakçıdır
"başından bir iş geçmiş olan kimse o işte deneyimli olur, uğradığı zarara bir daha uğramamak için önlem alır" anlamında kullanılan bir söz
- başına gelmek
bir görevi üstlenmek, yüklenmek
- başına geçirmek
başına giymek
- başına geçmek
önderlik yapmak
- başına güneş geçmek
güneş çarpmak
- başına iş açmak
uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak
- başına iş çıkarmak
istenilmeyen veya uğraştırıcı bir işe yol açmak
- başına iş çıkmak
hoşa gitmeyen ve beklenmedik bir iş veya olayla karşılaşmak
- başına kalmak
istemediği hâlde bir işi yapmak veya bir kimseye bakmak zorunluluğu ile karşılaşmak
- başına kan çıkmak
öfkelenmek, hiddete kapılmak, kontrolünü yitirmek
- başına karalar bağlamak
çok kederlenmek
- başına kâhya kesilmek
olur olmaz her işine karışmak
- başına oturmak
bir işi yapmaya başlamak, işe koyulmak
- başına sarmak
birine musallat etmek
- başına taç etmek
çok değer vermek, ilgi göstermek
- başına taş düşmek (veya yağmak)
felakete uğramak
- başına vur, ağzından lokmasını al
uysal ve sessiz kimseler için kullanılan bir söz
- başına vurmak
içki, gaz veya sıcak baş ağrısı yapmak
- başına yıkmak
harap etmek, zor durumda bırakmak
- başına çalmak
bir şeyi öfkeyle, nefretle geri vermek
- başına çalsın!
birine verilmek istenilen bir şeyin öfke ve nefretle geri çevrildiğini anlatmak için kullanılan bir söz
- başına çorap örmek
birine, haberi olmadan kötü duruma düşürücü davranışta bulunmak
- başına çıkarmak
şımartmak, çok yüz vermek
- başına çıkmak
birinden yüz bulup ona karşı pek şımarıkça davranmak
- başına üşüşmek
bir araya gelmek, toplaşmak
- başında beklemek (veya durmak)
yanında durup gözetlemek
- başında değirmen çevirmek
gürültü ile tedirgin etmek
- başında kavak yeli (veya yelleri) esmek
genç sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence peşinde koşmak
- başında olmak
bir yerin yöneticisi olmak
- başında paralansın
yapılan bir iyilik çok söylendiğinde o iyiliğin artık istenmediğini belirten bir söz
- başında torbası eksik
kaba saba, yontulmamış (kimse)
- başından almak
kurtarmak, sorumluluğunu almak
- başından atmak
yapılması güç bir işi yapmaktan kendini kurtarmak
- başından aşağı kaynar sular dökülmek
üzüntülü veya kötü bir olay karşısında birdenbire büyük bir sıkıntı duymak
- başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak)
gücünün üstünde olan işlere kalkışmak
- başından geçmek
daha önce aynı duruma uğramış olmak
- başından kalkmak
ilgilendiği veya yaptığı işi bırakıp ayrılmak, ara vermek
- başından korkmak
hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan korkmak
- başından savmak
bir istekte bulunanı sözde bir sebeple uzaklaştırmak
- başını acemi berbere teslim eden, pamuğunu cebinden eksik etmez
"iş başına deneyimsiz yönetici getirenler, ondan kaynaklanan sıkıntı ve zararları çekmeye hazır olmalıdırlar" anlamında kullanılan bir söz
- başını alıp gitmek
izin almadan ve gideceği yeri bildirmeden gitmek, savuşmak
- başını ateşlere yakmak
başına büyük bir dert almak
- başını ağrıtmak
gereksiz sözlerle birini bunaltmak
- başını bağlamak
başına örtü vb. bağlamak
- başını beklemek
gözetlemek
- başını belaya sokmak
birini, kötü sonuçlar verecek bir duruma itmek
- başını bir yere bağlamak
birini bir işe yerleştirmek, işsizlikten, başıboşluktan kurtarmak
- başını bir yere sokmak
barınacak bir yer bulmak
- başını boş bırakmak
yalnız veya serbest bırakmak
- başını derde sokmak
sıkıntılı bir duruma girmek veya getirilmek
- başını dik tutmak
onurunu korumak
- başını dinlemek
kafasını dinlemek
- başını duman almak
efkârlanmak
- başını döndürmek
mutluluktan yarı sarhoş duruma getirmek
- başını ezmek
bir daha kötülük edemeyecek duruma getirmek
- başını gözünü yarmak
bir işi kötü yapmak, bir işi istenildiği gibi yapmamak
- başını istemek
birinin öldürülmesini istemek
- başını kaldırmamak (veya kaldıramamak)
bir işi aralıksız sürdürmek
- başını kaşımaya (veya kaşıyacak) vakti olmamak
arada en ufak başka bir iş yapamayacak kadar sıkışık durumda bulunmak
- başını koltuğunun altına almak
ölümü göze alarak bir işe girişmek
- başını kurtarmak
canını korumak
- başını nâra yakmak
birini ağır bir zarara uğratmak
- başını ortaya koymak
bir işe girişirken ölümü göze almak
- başını taştan taşa vurmak
çaresiz kalarak çok pişman olmak
- başını toplamak
kadın saçını toplayıp başına bir çekidüzen vermek
- başını uçurmak
kellesini uçurmak
- başını vermek
kendini feda etmek
- başını yakmak
güç bir duruma sokmak
- başını yaptırmak
kuaförde saç bakımı ve tuvaleti yaptırmak
- başını yemek
güç duruma düşmesine yol açmak
- başını çatmak
baş ağrısını önlemek için alnın üstünden arkaya doğru eşarp vb. şeyleri çepeçevre sıkıca bağlamak
- başını çıkarmak
bitki filizlenmeye başlamak
- başının altında
"yastığının altında" anlamında kullanılan bir söz
- başının altından çıkmak
birinin yüzünden olmuş olmak, birinin planlamasıyla meydana gelmek
- başının derdine düşmek
başka bir şeyle ilgilenmeyecek kadar sıkıntılı durumda bulunmak
- başının etini yemek
karşısındakini bezdirinceye, bıktırıncaya kadar sürekli konuşmak veya söylenmek
- başının gözünün sadakası
başa gelecek bir belayı savmak veya önlemek için ihtiyacı olan birine verilen para veya eşya
- başının çaresine bakmak
kimseden yardım görmeden kendi işini kendi yapmak
- Be
Berilyum elementinin simgesi
- be
Türk alfabesinin ikinci harfinin adı ve okunuşu
- bebe
Küçük çocuk
- bebe aspirini
Daha düşük dozda aspirin içeren küçük çocuklar için hazırlanmış ilaç
- bebecik
Bebeklere sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- bebek
Meme emen veya kucakta gezdirilme yaşlarında olan çocuk; bebe
- bebek beklemek
kadın gebe durumda bulunmak
- bebek gibi
çok güzel (kadın)
- bebek ölümü
Çeşitli hastalıklardan dolayı 0-2 yaş grubunda bulunan çocukların ölümü
- bebekleşme
Bebekleşmek işi
- bebekleşmek
Bebek gibi davranışlarda bulunmak
- bebeklik
Bebek olma durumu
- bebeklik etmek
bebeğe yakışır bir biçimde davranmak
- bebekçe
Bebeğe yakışan
- Beberuhi
Karagöz oyununda kısa boylu erkek karakterin adı
- beberuhi
Kısa boylu erkek
- becayiş
Karşılıklı yer değiştirme
- becayiş etmek
değişik yerdeki görevliler, karşılıklı yer değiştirmek
- becerebilme
Becerebilmek işi
- becerebilmek
Becerme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beceri
Elinden iş gelme durumu; maharet
- beceri yitimi
İnme veya duyusal bir bozukluk olmaksızın belirli bir amaca yönelik hareketi yapamama durumu; apraksi
- becerikli
Becerisi olan, elinden iş gelen; becerili, maharetli, mahir, mahirane
- beceriklilik
Becerikli olma durumu; becerililik, maharetlilik, dirayet
- beceriksiz
Becerisi olmayan, usta olmayan; becerisiz, maharetsiz, gıygıycı
- beceriksizce
Beceriksiz bir biçimde; maharetsizce
- beceriksizleşme
Beceriksizleşmek işi
- beceriksizleşmek
Beceriksiz bir duruma gelmek
- beceriksizlik
Beceriksiz olma durumu; becerisizlik, aciz, âcizlik, maharetsizlik
- becerilme
Becerilmek işi
- becerilmek
Becerme işine konu olmak
- beceriverme
Becerivermek işi
- becerivermek
Çabucak becermek
- beceriş
Becermek işi
- becerme
Becermek işi
- becermek
Güç görünen bir iş veya duruma çözüm bulmak, üstesinden gelmek
- becertme
Becertmek işi
- becertmek
Becerme işini yaptırmak
- becet
Serçegillerden, küçük bir kuş (Passer)
- becit
Bir işin üzerine çok düşen, önemseyen
- bedahet
Bir konuda hazırlıksız konuşabilme yeteneği
- bedaheten
Düşünmeksizin
- bedasıl
Soyu bozuk (kimse)
- bedava
Emek vermeden, zahmet çekmeden kazanılan
- bedava sirke baldan tatlıdır
"masrafsız ve emeksiz elde edilen şeyler insana hoş gelir" anlamında kullanılan bir söz
- bedavacı
Her şeyi bedavadan sağlamaya çalışan kimse; beleşçi, abacı, lüpçü
- bedavacılık
Bedavacı olma durumu; beleşçilik, lüpçülük
- bedavadan ucuz
Çok ucuz
- bedavalaşma
Bedavalaşmak durumu
- bedavalaşmak
Bedava duruma gelmek
- bedavalık
Bedava olma durumu
- bedayi
Estetik yönü ağır basan güzellikler
- bedbaht etmek
mutsuz olmasına sebep olmak
- bedbaht olmak
mutsuz olmak
- bedbin etmek
üzmek, karamsarlığa sokmak, ümitsizliğe düşürmek
- bedbin olmak
üzülmek, karamsar olmak, ümitsizliğe düşmek
- beddua
Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini dilemek için söylenen söz; ilenç, kargış
- beddua etmek
ilenmek
- beddua sinmek
bedduanın tutması yüzünden birinin işi sürekli ters gitmek
- beddualı
İçinde beddua barındıran
- bedduası tutmak
bedduası yerine gelmek
- bedduasını almak
kendisine beddua edilmek
- bedduasız
İçinde beddua barındırmayan
- bedel
Bir şeyin yerini tutabilen başka bir şey
- bedel tutmak
kendi yerine askerlik yapması için birini para ile tutmak
- bedel vermek
askerlik yapmamak veya kısa süre yapmak için devlete para ödemek
- bedel ödemek
yapılan bir iş veya alınan bir şey karşılığında para ödemek
- bedelli
Bedeli olan, bedeli ödenen
- bedelli askerlik
Askerlik çağına gelmiş gençlerin belirlenen miktardaki parayı ödeyerek yaptıkları kısa süreli vatani görev
- bedelsiz
Bedeli olmayan, bedel ödenmeyen
- bedelsiz ithalat
Yurt dışındaki işçilerin veya geçici görevle yurt dışına giden kamu görevlilerinin dönüşlerinde kendi mesleklerinin icrası veya kişisel kullanımları amacıyla getirdikleri mallar için yapılan düzenleme
- bedelsizlik
Bedelsiz olma durumu
- beden
İnsan ve hayvan vücudunda baş, kol ve bacaklar dışında kalan bölüm; gövde
- beden cezası
İnsan vücudu üzerine uygulanan ceza
- beden dili
Duygu ve düşüncelerin yüz ifadesi, beden duruşu vb. yollarla anlatıldığı iletişim biçimi; vücut dili
- beden eğitimi
Vücudu güçlendirmek ve sağlığı korumak amacıyla araçlı veya araçsız hareketler yapma; beden terbiyesi
- beden işçisi
Beden gücü ile çalışan kimse
- bedence
Beden bakımından; fiziken
- bedenci
Beden eğitimi öğretmeni
- bedenen
Beden bakımından
- bedenleşme
Bedenleşmek durumu
- bedenleşmek
Beden durumuna gelmek, beden hâli almak
- bedenli
Bedeni olan
- bedensel
Bedenle ilgili; bedenî, beşerî
- bedensel zekâ
Aklın ve vücudun fiziksel bir performansla birleştirilerek dans, spor vb. etkinlikleri sergileyebilme becerilerini içeren zekâ; kinestetik zekâ
- bedensellik
Bedensel olma durumu
- bedensiz
Bedeni olmayan
- bedesten
Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
- Bedevi
Bedevilik tarikatından olan derviş
- bedevi
Çölde, çadırda yaşayan göçebe
- Bedevilik
XIII. yüzyılda kurulan bir Sünni tarikatı
- bedevilik
Bedevi olma durumu
- bedhah
Başkasının kötülüğünü isteyen, kötü yürekli
- bedhahlık
Bedhah olma durumu
- bedihi
İspat gerektirmeyecek şekilde açık seçik olan
- bedii
Güzellik ölçülerine uyan, gözü gönlü okşayan, beğenilen
- bediileşme
Bediileşmek işi
- bediileşmek
Bedii duruma gelmek
- bediilik
Bedii olma durumu
- bediiyat
Estetik bilimi, güzel sanatlar
- bedik
Kazak Türklerinde bir hastalığın iyileşmesi için yapılan tören
- bedirik
Temizlenip taranmış ve eğrilmeye hazır duruma getirilmiş yün veya pamuk topağı
- bedirlenme
Bedirlenmek durumu
- bedirlenmek
Dolunay biçimini almak
- bednam
Kötü ün kazanan, kötülüğü ile dillere düşen
- Begdili
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- begonvil
Akdeniz Bölgesi'nde yaygın olan, beyaz, kırmızı, pembe, turuncu renklerde çiçekleri olan bir bitki
- begonya
Begonyagillerden, dekoratif yaprakları ve renkli çiçekleri olan, pek çok çeşidi bulunan sıcak ülke bitkisi (Begonia)
- begonyagiller
İki çeneklilerden, örneği begonya olan bir bitki familyası
- begüm
Hint prenseslerine verilen ünvan
- beherglas
Silindir biçiminde cam deney çubuğu; beher (II)
- behey
Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
- behime
Dört ayaklı hayvan
- behimi
Hayvanca, hayvana yakışır bir biçimde olan (duygu)
- behimilik
Behimi olma durumu
- Behçet hastalığı
Ağızda, gözde ve döl yolu çevresinde oluşan yaralarla seyreden, ayrıca deri, göz, eklemler başta olmak üzere vücuttaki organ ve dokuları tutabilen bir hastalık
- beis görmemek
sakınca, zarar görmemek
- beis yok
“önemi yok, önemsiz” anlamında kullanılan bir söz
- bej
Sarıya çalan açık kahverengi
- bek
Hava gazı lambasının ucu
- beka bulmak
ölmezlik erdemine ulaşmak, ölümsüzleşmek
- bekar
Bir sesi yarım ton kalınlaştıran işaret
- Bekilli
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- bekiniş
Bekinmek işi
- bekle yârin köşesini!
yakında gerçekleşeceği beklenmeyen umutlar için söylenen bir söz
- bekleme
Beklemek işi; bekleyiverme
- bekleme salonu
Doktor, avukat vb. ile görüşme öncesinde oturulan yer; bekleme odası, intizar odası
- bekleme süresi
Evliliği sona ermiş kadının yeniden evlenebilmesi için aradan geçmesi gereken süre
- bekleme yeri
Bir kimseyi beklemek için ayrılan bölme
- beklemek
Bir iş oluncaya, biri gelinceye değin bir yerde kalmak, durmak
- beklemeli
Sınıfta kalıp derslere devam etmeyen (öğrenci)
- beklemeye almak
herhangi bir şeyi kısa veya uzun bir süre ertelemek
- beklenebilme
Beklenebilmek işi
- beklenebilmek
Beklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bekleniş
Beklenmek işi
- beklenme
Beklenmek durumu; beklenilme
- beklenmedik
Beklenmeyen, umulmayan; sıra dışı
- beklenmek
Bekleme işine konu olmak veya bekleme işi yapılmak; beklenilmek
- beklenmemezlik
bk. beklenmezlik
- beklenmez
Beklenmeyen, umulmayan
- beklenmezlik
Beklenmez olma durumu
- beklenmezlik fiili
Bir fiile -acağı sıfat-fiil eki ve tutmak yardımcı fiili getirilerek oluşturulan, işin istenmeden veya beklenmeden gerçekleştiğini anlatan birleşik fiil: güleceği tutmak, yazacağı tutmak vb
- beklenti
Gerçekleşmesi beklenen şey
- bekletebilme
Bekletebilmek işi
- bekletebilmek
Bekletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bekletilebilme
Bekletilebilmek işi
- bekletilebilmek
Bekletilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bekletiliş
Bekletilmek işi
- bekletilme
Bekletilmek işi
- bekletilmek
Bekletme işine konu olmak veya bekletme işi yapılmak
- bekletiverme
Bekletivermek işi
- bekletivermek
Kısa süreliğine bekletmek
- bekletiş
Bekletmek işi
- bekletme
Bekletmek işi
- bekletme süresi
Vapur, uçak vb.nde önceden ödeme yapmadan belli bir tarih için yer ayırtma; opsiyon
- bekletmek
Bekleme işini birine yaptırmak
- bekleyebilme
Bekleyebilmek işi
- bekleyebilmek
Bekleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bekleyedurma
Bekleyedurmak işi
- bekleyedurmak
Beklemesini sürdürmek
- bekleyekoyma
Bekleyekoymak işi
- bekleyekoymak
Beklemesini sürdürmek
- bekleyiverme
Bekleyivermek işi
- bekleyivermek
Çok kısa süre beklemek
- bekleyiş
Beklemek işi
- bekleşme
Bekleşmek işi
- bekleşmek
Birlikte veya karşılıklı olarak beklemek
- Bektaşi
Bektaşiliği benimsemiş olan kimse veya topluluk
- Bektaşi babası
Bektaşilikte mürşitlik makamına ulaşmış, dergâhta düzenlenen törenleri ve dergâhın iç işlerini yöneten derviş
- Bektaşi dedesi
Bektaşilikte mürşitlik aşamasına gelmiş, Babayan kolunda baba, Çelebiyan kolunda çelebi adıyla anılan ve dergâhta düzenlenen törenleri yöneten dinî önder
- Bektaşi sırrı
Çok gizli tutulan, kimsenin öğrenemediği şey
- Bektaşi üzümü
Kısa saplı, beyazımsı çiçekler açan, Frenk üzümü cinsinden dikenli bir çalı (Ribes grossularia)
- bektaşikavuğu
Yuvarlak ve şişkin gövdeli, sarı renkli, büyük ve güzel çiçekler veren, ılık iklimlerde yetişen bir kaktüs (Echinocactus)
- Bektaşilik
Adını Hacı Bektaş Veli’den alan, 16. yüzyılın başında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan, Hazreti Ali ve on iki imam sevgisine dayanan tarikat
- bekâr
Evlenmemiş kimse; ergen, mücerret
- bekâr gözü, kör gözü
"bekâr erkek, evlenme istek ve heyecanı içinde olduğundan alacağı kızın kusurlarını göremez" anlamında kullanılan bir söz
- bekâr kalmak (veya yaşamak)
evlenmemek, evlenmemiş olmak
- bekâr odası
Bekârların veya taşradan gelen işçilerin kalması için düzenlenmiş oda; bekârhane
- bekâra karı boşaması kolaydır
"bilgi ve deneyimi olmayan bir kimsenin işi hafife alması, önemsememesi, gereğince değerlendirememesi doğaldır" anlamında kullanılan bir söz
- bekâret
Saf, temiz olma durumu
- bekârhane
Bekârların yaşadığı müstakil ev
- bekârlık
Bekâr olma durumu
- bekârlık maskaralık
"bekâr kimse bakımsızdır, derbeder bir yaşayışı vardır ve herkesin eğlencesi olur" anlamında kullanılan bir söz
- bekârlık sultanlık
"evlenmeden tek başına yaşamak daha iyi" anlamında kullanılan bir söz
- bekârın parasını it yer, yakasını bit
"bekâr kimse parasını gereksiz harcar, yaşayışı ise düzensizdir" anlamında kullanılan bir söz
- bekçi
Bir şeyi veya bir yeri bekleyip korumakla görevli kimse
- bekçi kalmak
koruyucu, gözcü, denetleyici olarak beklemek
- bekçilik
Bekçinin yaptığı iş
- bel
İnsan bedeninde göğüsle karın, sırtla kalçalar arasında daralmış bölüm
- bel ağrısı
Bel çevresinde oluşan ve duyulan ağrı
- bel bağlamak
birisinin kendisine yardımcı olacağına inanmak, güvenmek
- bel bel
"Aptalca, anlamsızca, donuk bir biçimde bakmak" anlamlarındaki bel bel bakmak deyiminde geçen bir söz; mel mel
- bel bellemek
toprağı belle kazmak
- bel etmek
işaret koymak, işaret vermek
- bel evladı
Bir kimsenin öz çocuğu
- bel fıtığı
Bel omurlarının arasında oluşan fıtık
- bel kemeri
Elbise üzerinden bele dolayarak bir toka ile tutturulan, deri, kumaş veya metalden yapılan özel bağ; bel bağı
- bel kemiği
Omurganın beli oluşturan bölümü; oma, amudufıkari
- bel kündesi
Güreşte ellerin arkadan gelip hasmın göbeği üzerinde kilitlenmesiyle kündeleme
- bel kırmak
eğilerek saygı göstermek
- bel vermek
duvar gibi dik şeyler dışarıya veya tavan gibi yatay şeyler aşağıya doğru kamburlaşmak
- bela
İçinden çıkılması güç, sakıncalı durum; beliye
- bela (veya belasını) aramak
kavga çıkarmak için fırsat kollamak
- bela getirmek
kötülüğe, felakete uğratmak
- bela kesilmek
birisine sıkıntı ve eziyet vermek, musallat olmak
- bela okumak
birine ilenmek
- bela olmak
aşırı güçlük, sıkıntı ve zarara sebep olmak
- bela çıkarmak
kavga çıkarmak
- belagat
İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği
- belagatli
Belagati olan; beliğ
- belagatsiz
Belagati olmayan
- belalar mübareği
istenilmeyen, kaçınılan bir durumun gerçekleştiği bildirilirken söylenen bir söz
- belalı
Yoran, üzen, can sıkan
- belası
-den dolayı, sebebiyle
- belasını beklemek
ona buna çatarak, kavga ederek veya benzeri davranışlarda bulunarak birinin kendisine gereken cezayı vermesi yolunu açmak
- belasını bulmak
hak ettiği cezayı görmek
- belasız
Bela içermeyen
- belasızlık
Belasız olma durumu
- belaya çatmak (veya girmek veya uğramak)
beklenmedik bir bela ile karşılaşmak
- belayı satın almak
göz göre göre belayı üstüne çekmek
- belce
İki kaş arası
- belde
Bir şeyin yaşandığı veya yaşatıldığı yer
- belden aşağı vurmak
iş hayatında, insan ilişkilerinde, siyasette kural dışı saldırmak
- beledi
Şehirle ilgili
- belediye
İl, ilçe, kasaba, belde vb. yerleşim merkezlerinde temizlik, aydınlatma, su, toplu taşıma ve esnafın denetimi gibi kamu hizmetlerine bakan, başkanı ve üyeleri halk tarafından seçilen, tüzel kişiliği olan örgüt; uray, şehremaneti
- belediye başkanı
Belediye teşkilatını yöneten kimse; belediye reisi, şehremini
- belediye encümeni
Belediye kanununda belirtilmiş görevleri yerine getiren, özel kanunlarla belediye meclisi tarafından verilen görevleri, belediye meclisi toplu bulunmadığı zaman tetkik eden ve karara bağlayan organ
- belediye meclisi
Belediye tüzel kişiliğine tanınan yetkileri kendinde toplayan organ
- belediye nikâhı
Medeni kanuna göre kıyılan resmî nikâh
- belediye sarayı
Belediyeye ait bütün işlerin yapıldığı ve büroların bir arada bulunduğu büyük yapı
- belediye teşkilatı
Nüfusu iki binden fazla olan yerleşim yerlerinde hükûmet kararıyla kurulan, belediye başkanı, belediye meclisi, belediye encümeni ve belediye görevlilerinden oluşan kuruluş
- belediye zabıtası
Kanunlarla belediyeye verilmiş emir ve yasakları belediye sınırları içerisinde takip etmekle görevli kolluk kuvveti; belediye polisi, zabıta
- belediye çavuşu
Zabıta işlerinde üst görevli
- belediyeci
Belediye işleri görevlisi
- belediyecilik
Bir şehre veya kasabaya ait belediye hizmetlerini yerine getirme işi
- belediyelik
Belediye olma durumu
- belediyelik olmak
belediye ile ilgili bir işi olmak
- belek
Beşiğe konulan yatak
- beleme
Belemek işi
- belemek
Çocuğu kundaklamak
- Belen
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- belen
Dağ üzerindeki yüksek geçit, dik dağ yolu
- belerme
Belermek işi
- belermek
Göz akı iyice belirecek bir biçimde açılmak
- belertme
Belertmek işi
- belertmek
Gözünü, akı iyice belirecek bir biçimde açmak
- beleyiş
Belemek işi
- beleş atın dişine (veya yaşına) bakılmaz
bahşiş atın dişine bakılmaz
- beleşe konmak
bir şeyi emek harcamadan, para vermeden elde etmek
- belge
Bir gerçeğe tanıklık eden yazı, fotoğraf, resim, film vb.; vesika, doküman
- belge almak
başarısızlık yüzünden öğretim kurumuyla ilişiği kesilmek
- belgeci
Belge toplayan, belge biriktiren kimse
- belgecilik
Belgecinin yaptığı iş
- belgegeçer
Yazılı, bilgi ve belgelerin telefon sistemi vasıtasıyla bir yerden bir yere iletilmesini anında sağlayan araç; belgeç, faks
- belgegeçerleme
Belgegeçerlemek işi; belgeçleme, fakslama
- belgegeçerlemek
Bir yazıyı belgegeçer ile başka bir yere göndermek; belgeçlemek, fakslamak
- belgegeçerletme
Belgegeçerletmek işi; belgeçletme, fakslatma
- belgegeçerletmek
Belgegeçerle göndertmek; belgeçletmek, fakslatmak
- belgeleme
Belgelemek işi; tevsik
- belgelemek
Bir olgunun doğru olduğunu belge ile göstermek, ortaya çıkarmak; tevsik etmek
- belgelendirebilme
Belgelendirebilmek işi
- belgelendirebilmek
Belgelendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belgelendirilebilme
Belgelendirilebilmek işi
- belgelendirilebilmek
Belgelendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belgelendiriliş
Belgelendirilmek işi
- belgelendirilme
Belgelendirilmek işi
- belgelendirilmek
Belgelendirme işi yapılmak
- belgelendiriş
Belgelendirmek işi
- belgelendirme
Belgelendirmek işi
- belgelendirmek
Belge göstererek belirtmek
- belgelenebilme
Belgelenebilmek işi
- belgelenebilmek
Belgelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belgelenme
Belgelenmek işi
- belgelenmek
Belgeleme işine konu olmak
- belgeletme
Belgeletmek işi
- belgeletmek
Belgeleme işini yaptırmak
- belgeleyebilme
Belgeleyebilmek işi
- belgeleyebilmek
Belgeleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belgeleyiverme
Belgeleyivermek işi
- belgeleyivermek
Çabucak belgelemek
- belgeli
Belgesi olan (kimse)
- belgelik
Belge almayı hak eden
- belgesel
Belge niteliği taşıyan; dokümanter
- belgesel film
Hayattan alınan herhangi bir olguyu, kendi doğal çevresi ve akışı içinde veya gerçeğe en yakın bir biçimde hazırlanmış yapay bir yerde işleyen, belirli bir amacı yansıtan film
- belgeselci
Belgesel film çeken veya bunun üzerinde çalışan kimse
- belgeselcilik
Belgeselcinin yaptığı iş
- belgesiz
Belgesi olmayan
- belgesizlik
Belgesiz olma durumu
- belgevşekliği
Cinsel gücü yitirme
- belgi
Bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik
- belgileme
Belgilemek işi
- belgilemek
Belgi ile göstermek
- belgili
Belgiye dayanan, belirli olan
- belgin
Tam ve kesin olarak belirlenmiş olan; sarih
- belginlik
Belgin olma durumu; sarihlik, sarahat
- belgit
Bir önermeyi tanıtlamak için gösterilen ve daha önce doğru diye kabul edilen başka önerme; hüccet, burhan
- beli açılmak
küçük abdestini tutamaz olmak
- beli bükük
Beli bükülmüş
- beli büküklük
Beli bükük olma durumu
- beli bükülmek
yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamayacak duruma düşmek
- beli gelmek
cinsel birleşme sırasında salgı boşalmak
- beli çökmek
kamburlaşmak
- belik
Saç örgüsünün omuzlardan aşağıya uzanan bölümü; bölük, örgü
- belikleme
Beliklemek işi
- beliklemek
Saçları örmek
- belinden gelmek
birinin dölü olmak
- belini bükmek
çaresizlik içinde bırakmak
- belini doğrultmak
yeniden durumunu düzeltmek
- belini kırmak
birini bir şeyi yapamaz duruma getirmek
- belini vermek
dayanmak, yaslanmak
- belinleme
Belinlemek işi; benildeme
- belinlemek
Birden uyanarak çevresine korku ile şaşkın şaşkın bakmak; benildemek
- belirebilme
Belirebilmek işi
- belirebilmek
Belirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirge
Birlikte bulunduklarında belli bir hastalığı işaret eden belirti ve bulgular bütünü; sendrom
- belirgin
Belirmiş durumda olan, göze çarpan; bariz, sarih
- belirginleşebilme
Belirginleşebilmek işi
- belirginleşebilmek
Belirginleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirginleşme
Belirginleşmek durumu
- belirginleşmek
Belirgin duruma gelmek
- belirginleştirebilme
Belirginleştirebilmek işi
- belirginleştirebilmek
Belirginleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirginleştirilebilme
Belirginleştirilebilmek işi
- belirginleştirilebilmek
Belirginleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirginleştirilme
Belirginleştirilmek işi
- belirginleştirilmek
Belirgin bir duruma getirilmek
- belirginleştirme
Belirgin duruma getirme
- belirginleştirmek
Belirgin duruma getirmek
- belirginlik
Belirgin olma durumu; sarihlik
- beliriverme
Belirivermek işi
- belirivermek
Ansızın belirmek
- beliriş
Belirmek işi
- belirleme
Belirlemek işi; tayin, tespit, teşhis
- belirlemek
Belirli duruma getirmek, belirli kılmak; tayin etmek, tespit etmek, vermek
- belirlenebilme
Belirlenebilmek işi
- belirlenebilmek
Belirlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirlenim
Belirli duruma gelme işi
- belirlenimci
Belirlenimcilik yanlısı olan; gerekirci, determinist
- belirlenimcilik
Her olayın başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri süren öğreti; gerekircilik, determinizm
- belirleniş
Belirlenmek işi
- belirlenme
Belirlenmek işi
- belirlenmek
Belirli duruma getirilmek
- belirlenmezci
Belirlenmezcilik yanlısı olan; yad gerekirci, indeterminist
- belirlenmezcilik
Nedensellik yasasına bağlı olmayan, bir sebebe bağlanmayan olay ve durumların da bulunduğunu öne süren görüş; yad gerekircilik, indeterminizm
- belirletme
Belirletmek işi
- belirletmek
Belirleme işini yaptırmak
- belirleyebilme
Belirleyebilmek işi
- belirleyebilmek
Belirleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirleyiverme
Belirleyivermek işi
- belirleyivermek
Çabucak belirlemek
- belirleyiş
Belirlemek işi
- belirleşme
Belirleşmek işi veya durumu
- belirleşmek
Belirgin duruma girmek
- belirli
Açık ve kesin olarak sınırlanmış veya kararlaştırılmış olan; belli (II), muayyen
- belirli belirsiz
Yarı belirgin durumda, az çok belli olan
- belirlilik
Belirli olma durumu; muayyenlik, muayyeniyet
- belirme
Belirmek işi; tebarüz, tebellür, tecessüm
- belirmek
Önce belli veya görünür olmayan bir şey ortaya çıkmak; tezahür etmek
- belirsiz
Belirli olmayan; belgisiz, gayrimuayyen, vuzuhsuz
- belirsizce
Belirsiz bir biçimde
- belirsizleşebilme
Belirsizleşebilmek işi
- belirsizleşebilmek
Belirsizleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirsizleşme
Belirsizleşmek durumu
- belirsizleşmek
Belirsiz bir duruma gelmek
- belirsizleştirebilme
Belirsizleştirebilmek işi
- belirsizleştirebilmek
Belirsizleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirsizleştirilebilme
Belirsizleştirilebilmek işi
- belirsizleştirilebilmek
Belirsizleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirsizleştirilme
Belirsizleştirilmek işi
- belirsizleştirilmek
Belirsiz bir duruma getirilmek
- belirsizleştirme
Belirsizleştirmek işi
- belirsizleştirmek
Belirsiz bir duruma getirmek
- belirsizlik
Belirsiz olma durumu; belgisizlik, varagele, gayrimuayyenlik, müphemlik, müphemiyet, vuzuhsuzluk
- belirsizlik sıfatı
Adları yaklaşık, kabataslak belirten sıfat; belgisiz sıfat: bazı, birkaç, her, birtakım, filan vb
- belirsizlik zamiri
Adın yerini yaklaşık olarak tutan zamir; belgisiz zamir: bazısı, birkaçı, birçoğu, azı, herkes, biri vb
- belirtebilme
Belirtebilmek işi
- belirtebilmek
Belirtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirti
Bir olayın veya durumun anlaşılmasına yardım eden şey; alamet, emare, nişan, tezahür
- belirti bilimi
Bitkilerin yıl içinde büyüme ve gelişmelerinde görülen değişikliklerle iklim olayları arasında ilgi kurarak bundan sonuç çıkaran bilim; fenoloji
- belirti bilimsel
Belirti bilimi ile ilgili; fenolojik
- belirtik
Belli olan.
- belirtilebilme
Belirtilebilmek işi
- belirtilebilmek
Belirtilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belirtili
Belirtisi olan
- belirtili ad tamlaması
Tamlayanı ilgi durumu eki, tamlananı iyelik eki alan ad tamlaması; belirtili tamlama: Ayşe’nin kalemi, çiçeğin kokusu, bizim evimiz vb
- belirtili nesne
Belirtme durumu ekini almış, geçişli fiil durumunda olan yüklemle ilgili kelime veya kelime grubu; belirli nesne, sarih meful
- belirtililik
Belirtili olma durumu
- belirtiliş
Belirtilmek işi
- belirtilme
Belirtilmek işi
- belirtilmek
Belirtme işine konu olmak
- belirtisiz
Belirtisi olmayan
- belirtisiz nesne
Belirtme eki getirilmeden fiille ilişkilendirilen nesne
- belirtisizlik
Belirtisiz olma durumu
- belirtiş
Belirtmek işi
- belirtke
Bir konu hakkındaki açıklayıcı bilgilerin tümü
- belirtke tablosu
Bir konu hakkındaki açıklayıcı bilgilerin bulunduğu tablo
- belirtken
Bir özlü sözle birlikte kullanılan işaret
- belirtme
Açık söyleme, belirli kılma, görüş bildirme; tasrih
- belirtme durumu
Adın fiile -ı eki aracılığıyla bağlandığı durumu; yükleme durumu, yükleme hâli, akuzatif: sokağ-ı (temizledi), ev-i (ısıttı), okul-u (sevdi), yüz-ü (yıkadı) vb
- belirtme grubu
Bir kelimenin taşıdığı kavramı daha belirgin ve anlaşılır duruma getirmek için kullanılan ve tamlamalardan daha geniş olan kelime dizisi
- belirtme sıfatı
Bir adı gösterme, soru, sayı veya belirsizlik yönüyle tanımlayan sıfat: Bu (kapı), hangi (ev?), üç (çocuk), bazı (öğrenciler) vb
- belirtmek
Belirli duruma getirmek, açıklığa kavuşturmak; tebarüz ettirmek
- belit
Kendiliğinden apaçık ve bundan dolayı öteki önermelerin ön dayanağı sayılan temel önerme; mütearife, aksiyom
- belitken
Belitler sistemi
- belitleme
Belitlemek işi
- belitlemek
Belgeye dayanarak ortaya koymak
- belitlenebilirlik
Belitlenebilen kuram
- belitlenebilme
Belitlenebilmek işi
- belitlenebilmek
Belitlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beliğ
Yeterli, tam ve açık
- belkemiği
Bir şeyin varlığı ile ilgili en önemli bölüm; omurga
- belki
Muhtemel olarak; belkim, herhâlde
- belki de
"şu da olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- belkili
Doğru olabileceği gibi yanlış da olabilen, belli ve kesin olmayan; olasılı, ihtimalî
- bellek
Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü; an (III), dağar, dağarcık, akıl, hafıza, yâd, zihin
- bellek daralması
Belleğin çevreyi tam ve iyi olarak algılamak için gerekli bilgileri yeterince anımsayamaması
- bellek karışıklığı
Kelimelerin doğru anlamını hatırlayamamak veya ilk olarak görülen bir şeyi önce gördüğünü sanma duygusuna kapılmak biçiminde beliren bir ruh hastalığı
- bellek körlüğü
Bireyin çevreyi iyi algılayamamasına yol açan bellek bozukluğu
- bellek yitimi
Sinir sistemindeki bir bozukluk yüzünden belleğin bozulması veya kaybolması biçiminde beliren ruh hastalığı; bellek kaybı, hafıza kaybı, hafıza yitimi, amnezi
- bellekli
Belleği olan
- belleksiz
Belleği olmayan
- belleksizleşme
Belleksizleşmek işi
- belleksizleşmek
Biri veya bir şey geçmişle ilgisi kesilip belleksiz duruma gelmek
- belleksizleştirme
Belleksizleştirmek işi
- belleksizleştirmek
Birinin veya bir şeyin geçmişle ilgisini kesip belleksiz duruma getirmek
- belleksizlik
Belleksiz olma durumu
- bellem
Bellemek yetisi
- belleme
Bellemek işi
- bellemek
Akılda tutmak
- bellenebilme
Bellenebilmek işi
- bellenebilmek
Bellenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bellenme
Bellenmek (I) işi
- bellenmek
Belleme (I) işine konu olmak
- belletebilme
Belletebilmek işi
- belletebilmek
Belletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belleten
Bilim kurumlarının çalışmaları ile ilgili yazı ve haberlerin yayımlandığı dergi
- belleticilik
Belletici olma durumu
- belletilebilme
Belletilebilmek işi
- belletilebilmek
Belletilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belletilme
Belletilmek işi
- belletilmek
Belletme işine konu olmak
- belletme
Belletmek işi
- belletmek
Bir şeyi öğrenmesini sağlamak
- belletmen
Okul pansiyonlarında görevli oldukları günlerle sınırlı olmak üzere, yatılı öğrencilerin eğitim öğretim ve gözetimleri ile ilgili iş ve işlemleri yürüten öğretmen; belletici, belletici öğretmen
- bellettirme
Bellettirmek işi
- bellettirmek
Belletme (I-II) işini yaptırmak
- belleyebilme
Belleyebilmek işi
- belleyebilmek
Belleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- belleyiverme
Belleyivermek işi
- belleyivermek
Çabucak bellemek
- belleyiş
Bellemek işi
- belleğini yitirmek
bellek kaybına uğramak
- belli
Beli olan
- belli başlı
Başta gelen
- belli belirsiz
Zorlukla seçilebilen, açıkça görülemeyen, belirli olmayan
- belli belirsizlik
Belli belirsiz olma durumu
- belli etmek
açıklamak, iyice görünür ve anlaşılır bir duruma getirmek
- belli olmak
anlaşılmak, açıklanmak
- bellik
Bir şeyin belli olması için arasına veya üzerine konulan işaret
- bellilik
Belli olma durumu
- bellisiz
Belli olmayan, bilinemeyen
- belsoğukluğu
Üreme organlarının akıntılı ve bulaşıcı bir hastalığı
- belsoğukluğuna uğratmak
bir işe veya bir söze gereksiz yere karışarak onun akışını sektirmek
- Belçikalı
Belçika’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- bembeyaz
Çok beyaz; apak, ak pak
- bembeyaz kesilmek (veya olmak)
beklemediği bir durum karşısında beti benzi atmak
- bembeyazlık
Bembeyaz olma durumu
- bemol
Bir sesin yarım ton kalınlaştırılacağını gösteren nota işareti
- ben
Çoğu doğuştan, tende bulunan ufak, koyu renkli leke veya kabartı
- ben düşmek
meyvelerde olgunlaşma belirtisi görünmek
- ben hancı, sen yolcu oldukça
"düzen bu biçimde devam ettiği sürece" anlamında kullanılan bir söz
- ben yokum (veya ben bu işte yokum)
"ben bu işe karışmam" anlamında kullanılan bir söz
- ben şahımı (veya şeyhimi) bu kadar severim
"ben bundan daha çok özveride bulunamam" anlamında kullanılan bir söz
- benbenci
Kendini çok öven, hep kendinden söz eden
- benbencilik
Benbenci olma durumu
- bence
Bana göre, benim düşüncemce
- bencesi
Bana göre olanı
- benci
Kendini beğenen, kendini her konuda üstün gören; hodpesent, megaloman
- bencil
Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan; kendimci, hodbin, hodkâm, egoist
- bencil olmak
bencilce davranışta bulunmak
- bencilce
Bencile yakışır bir biçimde; bencilcesine
- bencileyin
Benim gibi
- bencilik
Benci olma durumu; hodpesentlik
- bencilleşebilme
Bencilleşebilmek işi
- bencilleşebilmek
Bencilleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bencilleşme
Bencilleşmek işi
- bencilleşmek
Bencil duruma gelmek
- bencillik
Bencil olma durumu; kendimcilik, hodbinlik, hodkâmlık, egoistlik, egoizm, enaniyet
- bencillik etmek
bencil davranmak
- bendegân
Köleler
- bendehane
Bendenin, kölenin evi
- benden
birisi tarafında olan (kimse)
- benden günah gitti
benden söylemesi
- benden paso
"benim yapabileceğim ancak bu kadar" anlamında kullanılan bir söz
- benden söylemesi
"ben üzerime borç saydığım şeyi söyledim, kendimi suçlu saymam" anlamında kullanılan bir söz
- bendeniz
alçak gönüllülük göstererek ben yerine ve "köleniz'" anlamında kullanılan bir söz
- bendeniz cennet kuşu
kendini tanıtırken kullanılan bir deyim
- bendezade
Alçak gönüllülük göstererek "benim çocuğum" anlamında kullanılan bir söz
- bendir
Alaturka müzikte kullanılan, zilsiz tef biçimindeki çalgı aleti
- benek
Herhangi bir şey üzerindeki ben gibi ufak şekil
- benekleme
Beneklemek işi
- beneklemek
Herhangi bir şeyin üzerine benekler yapmak
- beneklenebilme
Beneklenebilmek işi
- beneklenebilmek
Beneklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benekleniverme
Beneklenivermek işi
- beneklenivermek
Çabucak beneklenmek
- beneklenme
Beneklenmek işi
- beneklenmek
Benek oluşmak
- benekleşme
Benekleşmek işi
- benekleşmek
Benek benek durum almak
- benekli
Benekleri bulunan
- benekli köpek balığı
Kara benekli, küçük boyda bir cins köpek balığı (Scylliorhinus canicula)
- beneklilik
Benekli olma durumu
- beneksiz
Benekleri bulunmayan
- bengi
Ege ve Marmara Bölgesi’nin güneyinde oynanan halk oyunlarından biri
- bengileştirme
Bengileştirmek işi
- bengileştirmek
Bengileşmesini sağlamak
- bengilik
Zamanla ilgisi, başlangıcı ve sonu olmayan varlık
- beni sokmayan yılan bin (yıl) yaşasın
bana dokunmayan yılan bin yaşasın
- benim diyen
kendine güvenen, güçlü olduğuna inanan
- benim oğlum bina okur, döner döner yine okur
"çok çalışmasına karşın belli bir düzeyden öteye gidemiyor" anlamında kınama veya eleştiri için kullanılan bir söz
- benimki
Benim olan, benimle ilgili olan
- benimseme
Benimsemek işi; tesahup
- benimsemek
Bir şeyi kendine mal etmek, sahip çıkmak, kabullenmek, tesahup etmek
- benimsenebilme
Benimsenebilmek işi
- benimsenebilmek
Benimsenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benimseniverme
Benimsenivermek işi
- benimsenivermek
Çabucak benimsenmek
- benimseniş
Benimsenmek işi
- benimsenme
Benimsenmek işi
- benimsenmek
Benimseme işine konu olmak
- benimsetebilme
Benimsetebilmek işi
- benimsetebilmek
Benimsetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benimsetilebilme
Benimsetilebilmek işi
- benimsetilebilmek
Benimsetilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benimsetiliş
Benimsetilmek işi
- benimsetilme
Benimsetilmek işi
- benimsetilmek
Benimsetme işine konu olmak
- benimsetiş
Benimsetmek işi
- benimsetme
Benimsetmek işi
- benimsetmek
Birinin benimsemesini sağlamak
- benimsettirme
Benimsettirmek işi
- benimsettirmek
Benimsetme işini yaptırmak
- benimseyebilme
Benimseyebilmek işi
- benimseyebilmek
Benimseme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benimseyiverme
Benimseyivermek işi
- benimseyivermek
Çabucak benimsemek
- benimseyiş
Benimsemek işi
- beniz
Yüz rengi
- beniçinci
Beniçincilik görüşünü benimseyen; benmerkezci, egosantrik, egosantrist
- beniçincilik
Dünyada kişinin benliğini merkez sayan felsefe görüşü; benmerkezcilik, egosantrizm
- benlenme
Benlenmek işi
- benlenmek
Ben (I) oluşmak
- benli
Ben (I) bulunan
- benlik
Bir kimsenin öz varlığı, kişiliği, onu kendisi yapan şey
- benlik davası
Her şeyi kendi düşüncesine uydurmak ve her şeyde söz sahibi olmak çabası
- benlik yitimi
Kişilik duygusunun ve benlik bilincinin yitirilmesi ile beliren ruh hastalığı
- benlik çatışması
Benliğin ön plana çıkması ile baş gösteren çatışma
- benlikçi
Her konuda hep kendini ileri süren, hep kendinden söz eden
- benlikçilik
Benlikçi olma durumu
- benliği yoğurmak
kişiliği oluşturmak
- benliğinden çıkmak
kendine benzemez olmak
- benmari
Bir kabı kaynar suya oturtmak yolu ile içindekini ısıtma veya eritme yöntemi
- bensiz
Ben (III) olmaksızın
- bent
Su biriktirmek için akan suyun önüne yapılan set
- bent etmek
kendisine bağlamak
- bent olmak
bağlanmak, tutulmak
- bentonit
Yanardağ kül ve tüflerinin ayrışmasıyla oluşmuş killi bir kayaç
- benzeme
Benzemek işi
- benzemek
İki kişi veya nesne arasında birbirini andıracak kadar ortak nitelikler bulunmak
- benzemeklik
Benzer olma durumu
- benzememezlik
bk. benzemezlik
- benzemez
Bazı özellikleriyle başkasına benzemeyen
- benzemezlik
Benzemez olma durumu
- benzen
Maden kömürü katranından çıkarılan C6H6 formülündeki hidrokarbonun bilimsel adı; benzin
- benzer
Nitelik, görünüş ve yapı bakımından bir başkasına benzeyen veya ona eş olan; benzeri, benzeş, emsal, menent, misal, mümasil, müşabih, nazir, analog, model
- benzer şekiller
Kenarlarının uzunlukları arasındaki oran değişmemekle birlikte karşılıklı açıları eşit olan şekiller
- benzerleşme
Benzerleşmek durumu
- benzerleşmek
Benzer duruma gelmek
- benzerlik
Benzer olma durumu
- benzersiz
Benzeri olmayan, eşsiz olan
- benzersizleşme
Benzersizleşmek işi
- benzersizleşmek
Benzersiz bir duruma gelmek
- benzersizlik
Benzersiz olma durumu
- benzetebilme
Benzetebilmek işi
- benzetebilmek
Benzetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benzeti ressamı
Büyük sanatçıların yaptıklarını, orijinaline bakarak yapan ve benzeti olduğunu belirten ressam
- benzetici ressam
Büyük sanatçıların üslubunda çalışarak yaptığı işleri orijinal eser diye satan sahteci ressam
- benzetilebilme
Benzetilebilmek işi
- benzetilebilmek
Benzetilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benzetilme
Benzetilmek işi
- benzetilmek
Benzetme işine konu olmak
- benzetim
Taklit etme, benzerini yapma
- benzetiş
Benzetmek işi
- benzetme
Benzetmek işi; benzeti, tanzir
- benzetmek
Benzer duruma getirmek
- benzetmek gibi olmasın
kötü bir sona uğramış birinden veya bir şeyden söz ederken, ona benzetilen kimse veya şey için kötü bir duygu beslenilmediğini anlatan bir söz
- benzetmeli
İçinde benzetme bulunan
- benzeye benzeye yaz, benzeye benzeye kış olur
"günler birbirinden çok farklı olmadığı hâlde hava yavaş yavaş ısınarak yaz, aynı biçimde yavaş yavaş soğuyarak kış olur" anlamında kullanılan bir söz
- benzeyebilme
Benzeyebilmek işi
- benzeyebilmek
Benzeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- benzeyiş
Benzemek işi
- benzeyişsizlik
Benzeşmemek durumu
- benzeşik
Benzeşme özelliği gösteren
- benzeşiklik
Benzeşik olma durumu
- benzeşim
Bazı ortak yönleri olan iki şey arasındaki benzeşme; analoji
- benzeşim oranı
İki geometrik biçimin kenarları arasındaki oran
- benzeşlik
İki şey arasında benzerlik; müşabehet
- benzeşme
Benzeşmek işi; temessül
- benzeşmek
Birbirine benzemek
- benzeşmemezlik
bk. benzeşmezlik
- benzeşmezlik
Bir kelimede boğumlanma noktası bakımından birbirine yakın veya denk olan iki sesten birinin farklılaşması; başkalaşma, disimilasyon: çinekop > çinakop, kınnap > kırnap, fincan > filcan, muşamma > muşamba vb
- benzeştirme
Benzeştirmek işi
- benzeştirmek
Benzer duruma getirmek
- benzi atmak
ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak
- benzi geçmek
benzi solmak
- benzi kanlanmak
sağlıklı duruma gelmek, canlanmak
- benzi kül gibi olmak (veya küle dönmek)
yüzünden kan çekilmek, yüzü sararmak
- benzi sararmak
yüzünün rengi solmak
- benzi solmak
gücünü yitirmek, sağlık sorunu olmak
- benzi uçmak
yüzü sararmak
- benzin
Petrolün damıtılması ile elde edilen, özgül ağırlığı yaklaşık 0,65 olan, renksiz, uçucu, kendine özgü kokusu bulunan, motor yakıtı olarak kullanılan bir sıvı
- benzin göstergesi
Benzinle çalışan motorlu araçlarda benzinin düzeyini gösteren alet
- benzin istasyonu
Araçların benzin, yağ vb. gereksinimlerini karşılayan, yolculara dinlenme ve alışveriş imkânı veren tesis; benzinlik
- benzin pompası
Benzinlikte araç depolarına benzin koyma ve verilen benzin tutarını gösterme aracı
- benzinci
Akaryakıt satılan yer
- benzincilik
Benzincinin yaptığı iş
- benzinde kan kalmamak
kansızlık sebebiyle yüzü sararmak
- benzine kan gelmek
sağlıklı duruma gelmek, canlanmak
- benzinleme
Benzinlemek işi
- benzinlemek
Benzin dökerek yakmak
- benzinli
Benzinle çalışan (motor, makine vb.)
- benzol
Benzin ve tolüen karışımı bir akaryakıt
- beraat etmek
aklanmak
- beraatizimmet asıldır
"tersi kanıtlanmadıkça insanların suçsuz sayılmaları gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- beraber
Birlikte, bir arada; bir
- beraberce
Birlikte, beraber olarak
- berabere
Rakipler yarışma sonunda eşit puan veya sayı alarak
- berabere bitmek
oyun veya yarışma aynı sayının alınmasıyla sonuçlanmak
- berabere kalmak
aynı sayıyı almak
- beraberlik
Aynı sayıyı alarak berabere kalma durumu
- beraberlik müziği
Orkestra, koro veya oda müziğinde olduğu gibi birçok sesle oluşturulan müzik
- berat
Osmanlı Devleti'nde bir göreve atanan, aylık bağlanan, san, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğu
- Berat Gecesi
Müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umulan, kamerî aylardan Şaban’ın on beşinci gecesi
- Berat Kandili
Berat Gecesi kutlanan kandil
- berbat
Bakımsız, perişan bir biçimde olan
- berbat etmek (veya eylemek)
kötü duruma getirmek
- berbat olmak
kötü duruma gelmek
- berber
Saç ve sakalın kesilmesi, taranması ve yapılması işiyle uğraşan veya bunu meslek edinen kimse; erkek berberi, perukar
- berber balığı
Hanigillerden, kuyruğunun çatalı çok uzun olan, Akdeniz'de yaşayan, eti yenilen bir balık (Anthias anthias)
- berber berbere benzer ama başın Allah'a emanet
"kendisini uzman olarak gösteren her kişiye güvenilmemelidir, bu kişi malınızı canınızı tehlikeye sokabilir" anlamında kullanılan bir söz
- berber koltuğu
Berber dükkânında bulunan, hareketli, oynar başlıklı özel koltuk
- berber salonu
Büyük berber dükkânı
- Berberi
Kuzey Afrika’nın bilinen en eski yerli halkından veya bu halkın soyundan olan kimse
- Berberice
Berberilerin kullandığı dil
- berberlik
Berberin yaptığı iş
- berceste
Değeri yüksek olan
- berdel
Ailenin kız ve erkek çocuğunun diğer ailenin kız ve erkek çocuğuyla karşılıklı olarak aynı zamanda evlendirilmesi
- berdelacuz
Halk takvimine göre 11-17 Mart arasında görülen kocakarı soğuğu
- berdevam
Sürmekte olan, sürüp giden
- berduş
Başıboş, serseri kimse
- berduşluk
Berduş olma durumu
- bere
Bir yere çarpma, incitme veya vurma sonucu vücudun herhangi bir yerinde oluşan çürük; bertik
- bereket
Alışılandan veya beklenilenden fazla olma durumu; artağanlık, bolluk, feyiz, feyezan
- bereket ki (veya bereket versin ki)
"iyi ki, Tanrı'ya şükür ki" anlamında kullanılan bir söz
- bereket versin
para alan kimsenin söylediği iyi dilek sözü
- bereketlendirme
Bereketlendirmek işi
- bereketlendirmek
Bereketlenme işini yaptırmak
- bereketlenebilme
Bereketlenebilmek işi
- bereketlenebilmek
Bereketlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bereketlenme
Bereketlenmek işi
- bereketli
Alışılandan veya beklenilenden fazla olan; artağan, mübarek
- bereketli ola! (veya olsun!)
yemek yemekte olanlara veya ürünlerini toplayanlara söylenen iyi dilek sözü
- bereketlilik
Bereketli olma durumu
- bereketsiz
Kendinden beklenen yararlığı sağlayamayan; onmadık
- bereketsizleşme
Bereketsizleşmek işi
- bereketsizleşmek
Bereketsiz duruma gelmek
- bereketsizlik
Bereketsiz olma durumu
- bereleme
Berelemek işi
- berelemek
Bereli duruma getirmek
- berelenebilme
Berelenebilmek işi
- berelenebilmek
Berelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- berelenme
Berelenmek işi
- berelenmek
Bereli duruma gelmek; bertilmek
- bereleyebilme
Bereleyebilmek işi
- bereleyebilmek
Bereleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bereli
Beresi olan
- Bergama
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- Bergama tatlısı
Un, süt, yumurta ve zeytinyağı ile yoğrularak halka biçimi verilen hamurun kızartılıp üzerine şerbet dökülmesiyle hazırlanan bir tür tatlı; zülbiye
- bergamodi
Sarımsı pembe renk
- bergamot
Turunçgillerden bir ağaç (Citrus bergamia)
- bergamotlu
İçinde bergamot bulunan
- berhane
Yıkık dökük, kullanışsız ve büyük ev; barhane (I)
- berhane gibi
yıkık dökük, kullanışsız ve büyük (ev)
- berhava
Havaya atılmış, uçurulmuş
- berhava etmek
havaya uçurmak
- berhava olmak
patlama yolu ile havaya uçmak
- berhayat
Hayatta olan, canlı, yaşayan (kimse)
- berhayat olmak
yaşamak, hayatta olmak
- berhudar ol!
"iyi günler göresin" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- beri
Konuşanın önündeki iki uzaklıktan kendisine daha yakın olanı belirten bir söz, öte karşıtı
- beriberi
Genellikle Afrika ve Uzak Doğu ülkelerinde B vitamini eksikliğinden ileri gelen bir hastalık
- beriki
Beride olan
- beril
Doğada altıgen billurlar durumunda bulunan, saydam, çoğu yeşil renkli berilyum ve alüminyum silikat
- berilyum
Atom numarası 4, atom ağırlığı 9,013, yoğunluğu 1,84 olan, 2970 °C'de eriyen, zümrüt vb. taşların birleşiminde bulunan, havanın etkisine karşı ince bir oksit tabakasıyla kaplı element (simgesi Be)
- berjer
Arkası kabarık ve yüksek, oturacak yeri geniş, tek kişilik koltuk; berjer koltuk
- berkelyum
Atom numarası 97, atom ağırlığı 294 olan yapay element (simgesi Bk)
- berkemal
Tam ve yolunda
- bermuda
Dizlere kadar inen dar ve kısa pantolon
- bermutat
Alışılagelen biçimde, her zaman olduğu gibi
- berrak
Bulanık, kirli olmayan
- berraklaşabilme
Berraklaşabilmek işi
- berraklaşabilmek
Berraklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- berraklaşma
Berraklaşmak işi
- berraklaşmak
Berrak duruma gelmek
- berraklaştırabilme
Berraklaştırabilmek işi
- berraklaştırabilmek
Berraklaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- berraklaştırma
Berraklaştırmak işi
- berraklaştırmak
Berrak duruma getirmek
- berraklaştırılma
Berraklaştırılmak işi
- berraklaştırılmak
Berrak bir duruma getirilmek
- berraklık
Berrak olma durumu
- bertafsil
Ayrıntılı bir biçimde; açık olarak
- bertaraf
Ortadan kaldırılmış
- bertaraf etmek
ortadan kaldırmak
- bertaraf olmak (veya edilmek)
ortadan kalkmak, yok edilmek
- bertik
Deride mor leke, çürük
- bertilme
Bertilmek işi; bertme
- bertilmek
Çarpma, sıkışma, burkulma vb. etkenlerle vücudun bir yeri ağrı verir duruma gelmek; bertmek
- berzah
Dinî inanışlara göre dünya ile ahiret arasında ruhların kıyameti bekledikleri yer
- besbedava
Çok ucuz olan
- besbelli
Açık bir biçimde
- besbellilik
Besbelli olma durumu
- besbeter
Çok kötü; beş beter
- beserek
İki hörgüçlü deve ile boz devenin melezi olan tülü devenin erkeği
- besi
Yaşatmak ve geliştirmek için gereken besinleri yedirip içirme işi
- besi doku
Tohumların içinde embriyoyu çevreleyen bölüm; besi dokusu
- besi dokulu
Besi dokusu olan
- besi dokusuz
Besi dokusu olmayan
- besi hayvanı
Beslenmek amacıyla alınan hayvan
- besi merası
Besleme değeri oldukça yüksek mera bitkileri ile kaplı ve gerektiğinde kesime gönderilecek hayvanların fazla ağırlık kazanmalarını sağlamak için otlatıldıkları doğal veya yapay verimli mera
- besi suyu
Bitkilerin damarlarında dolaşan besleyici su
- besi yeri
Canlı veya uyku durumunda olan mikroorganizmaların, hücrelerin yetiştirilmek ve geliştirilmek üzere aşılandığı veya ekildiği, besleyici maddeler içeren ortam; kültür ortamı
- besi çiftliği
Kurbanlık veya kasaplık büyükbaş hayvanların beslendiği tesis; besihane
- besi örü
Tohum çimlenirken yeni çıkan bitkiyi beslemeye yarayan ve embriyonun çevresine yayılmış bulunan besleyici maddelerin bütünü
- besici
Sığır, davar vb. hayvanları besleyerek semirten, satan kimse
- besicilik
Besicinin yaptığı iş
- besili
Semiz, semirtilmiş olan; yağlı
- besin
Yenilebilir, beslenmeye elverişli her tür madde; gıda
- besinli
Besini olan; gıdalı
- besinsiz
Besini olmayan, kendisinde besin bulunmayan; gıdasız
- besinsizlik
Besinsiz olma durumu; gıdasızlık
- besiye çekmek
hayvanı semirtmek için beslemek
- besle kargayı, oysun gözünü
nankörlük edenler için söylenen bir söz
- besleme
Beslemek işi
- besleme basın
Çıkar uğruna, herhangi bir kuruluşun veya iktidardaki güçlerin görüşlerini savunan basın
- besleme basıncı
Bir ölçme aletinin besleme girişinde sağlanması gereken basınç
- besleme gerilimi
Bir aletin veya aracın elektrik besleme uçlarında istenen gerilim
- besleme gibi
giydiğini kendine yakıştıramayan (kız)
- besleme hattı
Bir elektrik enerjisi üretecinin çıkışını dağıtım noktasına bağlayan hat
- besleme noktası
Elektrik enerjisinin bir şebekeden diğer bir şebekeye iletildiği nokta
- beslemek
Yiyecek ve içeceğini sağlamak
- beslemelik etmek
birinin yanında besleme olarak bulunmak
- beslemeyi eslemeden alma
"hizmetçiyi iyice sorup soruşturmadan evine alıp çalıştırma" anlamında kullanılan bir söz
- beslenebilme
Beslenebilmek işi
- beslenebilmek
Beslenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beslenen
Besin ihtiyacını karşılayan; beslek
- beslenilme
Beslenilmek işi
- beslenilmek
Beslenme işine konu olmak
- besleniş
Beslenmek işi
- beslenme
Vücut için gerekli besin maddelerini alma; tagaddi
- beslenme bozukluğu
Vücudun ihtiyaç duyduğu besin veya besleyici maddelerle kişinin aldığı miktarlar arasındaki uyumsuzluk
- beslenme eğitimcisi
Beslenme eğitimi ile uğraşan uzman
- beslenme eğitimi
Besin maddelerinin özellikleri, insan vücudunun gelişmesinde yiyeceklerin etkisi ve görevi, yiyecek seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalar, iyi beslenmenin sağlık yönünden önemi, ucuz ve dengeli beslenmenin yolları gibi konuları işleyen bilim dalı
- beslenme odası
Anaokulu, ilköğretim okulu vb. eğitim kurumlarında yemek yenilen yer
- beslenme saati
Anaokulu, ilköğretim okulu vb. eğitim kurumlarında yemek yeme zamanı
- beslenme sorunu
Eğitim yetersizliği, ekonomik güçlükler, gıda üretimi ve dağıtımı, teknolojisindeki düzensizlikler sebebiyle ortaya çıkan olumsuz durum
- beslenme uzmanı
Beslenmenin genel özelliklerini ele alan, inceleyen, kitle çapında uygulatan yetkili
- beslenme yetersizliği
Çeşitli güçlükler ve yokluklar yüzünden vücuda gerekli olan gıdaların yerinde ve zamanında alınamaması durumu
- beslenme çantası
Anaokulu, ilköğretim okulu vb. eğitim kurumlarındaki öğrencilerinin beslenme saatindeki yiyeceklerini içinde bulundurdukları çanta
- beslenmek
Kendini beslemek
- besletebilme
Besletebilmek işi
- besletebilmek
Besletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- besletme
Besletmek işi
- besletmek
Besleme işini başkasına yaptırmak
- besleyebilme
Besleyebilmek işi
- besleyebilmek
Besleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- besleyici
Besleyen, beslemeye yarayan, besin değeri yüksek; mugaddi
- besleyicilik
Besleyici olma durumu
- besleyiş
Beslemek işi
- besmele
"Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adı ile" anlamına gelen ve bir işe başlarken söylenilen bismillahirrahmanirrahim cümlesinin adı; bismillah
- besmele çekmek
bir işe başlarken "bismillahirrahmanirrahim" cümlesini söylemek
- besmelesiz
Besmele çekmeden
- Besni
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- beste
Bir müzik eserini oluşturan ezgilerin bütünü
- beste yapmak (veya bağlamak)
bir müzik eseri yaratmak
- besteci
Beste yapan kimse; bestekâr, kompozitör, maestro
- bestecilik
Bestecinin yaptığı iş; bestekârlık, kompozitörlük, maestroluk
- besteleme
Bestelemek işi
- bestelemek
Beste yapmak
- bestelenebilme
Bestelenebilmek işi
- bestelenebilmek
Bestelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- besteleniş
Bestelenmek işi
- bestelenme
Bestelemek işi
- bestelenmek
Besteleme işine konu olmak, bestesi yapılmak
- besteletme
Besteletmek işi
- besteletmek
Besteleme işini yaptırmak
- besteleyebilme
Besteleyebilmek işi
- besteleyebilmek
Besteleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- besteleyiverme
Besteleyivermek işi
- besteleyivermek
Çabucak bestelemek
- besteleyiş
Bestelemek işi
- besteli
Bestesi olan, bestelenmiş
- bestelik
Beste olma durumu
- bestenigâr
Klasik Türk müziğinde en eski birleşik makamlardan biri
- bestesiz
Bestesi olmayan
- bet bereket (veya beti bereketi) kalmamak (veya kaçmak)
azalmak, kıtlaşmak, çabuk tükenmek
- bet suratlı
Yüreğinin kötülüğü yüzünden belli olan
- bet suratlılık
Bet suratlı olma durumu
- beta
Yunan alfabesinin ikinci harfi
- beta ışını
Radyoaktif atom çekirdeğinden parçalanma sonucu yayılan elektron veya pozitron
- betatron
Elektronları hızlandıran elektromanyetik bir araç
- betelenme
Betelenmek işi
- betelenmek
Karşı gelmek, kafa tutmak
- beter
Daha kötü, çok kötü
- beter etmek
daha kötü duruma getirmek
- beterin beteri var
"çok kötü bir duruma düşen kimse, bundan daha kötü durumların da bulunduğunu düşünerek avunmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- beterleşebilme
Beterleşebilmek işi
- beterleşebilmek
Beterleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beterleşme
Beterleşmek durumu
- beterleşmek
Beter duruma gelmek
- beti
Resim ve heykel sanatlarında varlıkların biçimi
- beti benzi atmak (veya solmak veya uçmak veya kül kesilmek veya kireç kesilmek veya küle dönmek)
korku, zor durumda kalma vb. sebeplerle kanı çekilip yüzü solmak, korkmak
- beti benzi kalmamak
yüzü sararıp solmak
- betim
Betimlemek işi
- betimleme
Tasarlama, bir şeyi sözle veya yazıyla anlatma, göz önünde canlandırma; tasvir
- betimlemeci
Betimlemeye ağırlık veren; tasvirci
- betimlemecilik
Betimlemeci olma durumu; tasvircilik
- betimlemek
Bir nesnenin, kendine özgü niteliklerini tam ve açık bir biçimde söz veya yazı ile anlatmak; tasvir etmek
- betimlemeli
Bir nesnenin, kendine özgü niteliklerini tam ve açık bir biçimde söz veya yazı ile anlatan; betimsel, tasvirî, deskriptif
- betimlemeli dil bilgisi
Bir dilin belirli bir dönem veya alanını inceleyen dil bilgisi; betimsel dil bilgisi, tasvirî dil bilgisi
- betimlenebilme
Betimlenebilmek işi
- betimlenebilmek
Betimlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- betimleniş
Betimlenmek işi
- betimlenme
Betimlenmek işi
- betimlenmek
Betimleme işi yapılmak
- betimleyebilme
Betimleyebilmek işi
- betimleyebilmek
Betimleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- betimleyiverme
Betimleyivermek işi
- betimleyivermek
Çabucak betimlemek
- betimleyiş
Betimlemek işi
- betimsellik
Betimsel olma durumu
- beton
Çimentonun su yardımıyla kum, çakıl vb. maddelerle karışması sonucu oluşan sert, dayanıklı, bağlayıcı yapı malzemesi
- beton gibi
çok sağlam, dayanıklı, sert
- beton santrali
Çakıl, kum, su ve çimento gibi maddelerin belirli oranlarda karıştırılarak taşıyıcı araçlara dolumunun yapıldığı, hazır beton üretiminin gerçekleştirildiği, yıldız biçiminde bölümlenmiş tesis
- beton soğutma
İnşaat sırasında atılan betonun yanmaması amacıyla özellikle sıcak havalarda yapılan sulama
- beton suratlı
Düşüncelerini, duygularını yüzünden belli etmeyen
- beton suratlılık
Beton suratlı olma durumu
- beton çivisi
Beton ve tuğlaya çakılabilen, kalın gövdeli çelik çivi
- betonarme
Yapıda gücü, esnekliği artırmak için metal ve çimentodan yararlanma yöntemi; demirli beton
- betoncu
Yapılarda beton dökme işleriyle uğraşan usta veya işçi
- betonculuk
Betoncunun yaptığı iş
- betonkarar
Beton yapmak üzere çimento, kum ve suyu karıştıran makine; karmaç, beton mikseri, mikser, betoniyer
- betonlaşma
Betonlaşmak durumu
- betonlaşmak
Beton durumuna gelmek
- betonlaştırma
Betonlaştırmak işi
- betonlaştırmak
Betonlaşma işini yaptırmak
- betonlu
İçinde beton bulunan
- betonsu
Betonu andıran, betona benzeyen, beton gibi; betonumsu
- bevliyecilik
Üroloğun yaptığı iş
- bevvap
Mahalle okullarında hademe
- bey
Erkek adlarından sonra kullanılan saygı sözü
- bey ardından çomak (veya davul) çalan çok olur
"güçlü bir kişi ile yüz yüze bulunduklarında ağızlarını açamayanlar, o gittikten sonra aleyhinde atıp tutarlar" anlamında kullanılan bir söz
- bey armudu
İri, kokulu ve tatlı bir tür armut
- bey gibi yaşamak
bolluk içinde yaşamak
- bey kardeş
Erkekler için kullanılan bir seslenme sözü
- bey mi yaman, el mi yaman
el mi yaman, bey mi yaman
- bey oturmak
aşık çukur yüzü yere, yumru yüzü üste gelerek durmak
- bey soylu
Asil olan
- beyan
Bir eserde düşüncelerin, duyguların, hayallerin doğuş ve değerlerini, bunların anlatımında tutulacak yolları konu edinen bir edebiyat bilgisi dalı
- beyan değeri
İletkenler için akım geçirme yeteneğinin belirtisi
- beyan etmek
bildirmek, söylemek, ileri sürmek, anlatmak
- beyanat vermek (veya beyanatta bulunmak)
demeç vermek
- beyanname
Bir kimsenin resmî bir kuruluşa herhangi bir durumu bildirmek için verdiği çizelge; bildirge
- beyaz
Ak, kara ve siyah karşıtı
- beyaz adam
Beyaz ırka mensup olan kişi
- beyaz baston
Görme engellilerin yürürken kullandıkları madenî çubuk
- beyaz bayrak
Atletizm yarışlarında hakemlerce gösterilen, sporcunun kurallara uygun bir biçimde atladığını veya koştuğunu belirten kısa saplı bayrak
- beyaz bayrak çekmek (veya açmak veya sallamak)
savaşta yenilgiyi kabul ederek teslim olmak için beyaz renkli bayrak açmak
- beyaz dizi
Genellikle aşk konularını basit bir biçimde işleyen romanlardan oluşan dizi
- beyaz et
Tavuk, horoz, hindi vb. kümes hayvanlarının eti
- beyaz eşya
Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vb. ev aletlerine verilen genel ad
- beyaz iş
Beyaz pamuklu veya keten kumaşlar üzerine beyaz veya renkli ipliklerle yapılan sarma iş
- beyaz kitap
Bir sorunu aydınlatmak ve savunmak için bir kurum veya hükûmetçe yayımlanan kitap
- beyaz kömür
Akarsulardan elde edilen elektrik gücü
- beyaz oy
Bir oylamada kabul anlamı taşıyan oy
- beyaz perde
Göstericiden çıkan görüntünün, üzerinde yansıdığı, sinema filminin oynatıldığı yüzey
- beyaz peynir
Koyun, keçi, inek veya manda sütünden mayalanarak yapılan, besleyici gücü fazla olan bir peynir türü
- beyaz propaganda
Hedef kitleyi, kaynağı belli ve görünür olan doğru bilgilerle yönlendirmeyi amaçlayan propaganda türü
- Beyaz Rus
Beyaz Rusya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Beyaz Rusyalı
- beyaz sayfa açmak
bir konuda geçmişi unutarak geleceğe umutla bakmak
- beyaz sirke
Şeker pancarı veya mısır şekerinden elde edilen, mutfakta ve temizlik işlerinde kullanılan beyaz renkli bir tür sirke
- beyaz yakalı
Üretim sürecinde bedensel gücüyle çalışmayıp düşünsel etkinlikte bulunan, maaş veya ücret karşılığında çalışan memur, teknik personel
- beyaz yalan
Karşısındakini üzmemek veya zarar vermemek için söylenen masumca yalan
- beyaz zehir
Eroin, kokain vb. sıvı olmayan uyuşturucu madde; beyaz
- beyaz ırk
Yeryüzünde siyah, sarı ve kırmızı ırkın dışında kalan, teninin rengi açık olan insan ırkı
- beyaz şarap
Sadece beyaz üzüm şırasından yapılan şarap
- beyaza çekmek
yazıyı temize çekmek
- beyazlama
Beyazlamak işi
- beyazlamak
Beyaz duruma gelmek
- beyazlanma
Boya veya verniğin zamanla kendi içindeki fiziksel ve kimyasal reaksiyonla ve atmosferin etkisiyle rengini yitirmesi
- beyazlatabilme
Beyazlatabilmek işi; ağartabilme
- beyazlatabilmek
Beyazlatma ihtimali veya imkânı bulunmak; ağartabilmek
- beyazlatma
Beyazlatmak işi; ağartma
- beyazlatmak
Beyaz duruma getirmek; ağartmak
- beyazlatıcı
Kumaş, cilt, diş vb.nin renk tonlarını açan; ağartıcı
- beyazlatılma
Beyazlatılmak işi; ağartılma
- beyazlatılmak
Beyaz duruma getirilmek; ağartılmak
- beyazlatılış
Beyazlatılmak işi; ağartılış
- beyazlayabilme
Beyazlayabilmek durumu; ağarabilme
- beyazlayabilmek
Beyazlama ihtimali bulunmak; ağarabilmek
- beyazlayıverme
Beyazlayıvermek işi; ağarıverme
- beyazlayıvermek
Çabucak beyazlaşmak; ağarıvermek
- beyazlayış
Beyazlamak işi; ağarış
- beyazlaşma
Beyazlaşmak işi; ağarma, aklaşma, beyazlanma
- beyazlaşmak
Beyaz duruma gelmek; ağarmak, aklaşmak, beyazlanmak
- beyazlaştırma
Beyazlaştırmak işi; ağartma, aklaştırma
- beyazlaştırmak
Beyazlaşmasına yol açmak; ağartmak, aklaştırmak
- beyazlı
Beyazı bulunan
- beyazlık
Beyaz olma durumu; aklık
- beyazmasa
Halkın şikâyet, istek ve görüşlerini ilettikleri belediye birimi
- beyazsinek
Çift kanatlılardan, meyve, sebze, ve süs bitkisinin öz suyunu emerek beslenen, gövdesi erginleri yaklaşık 1-2 mm boyunda, soluk sarı renkte, üzerinde beyaz renkli kanatları dinlenme hâlindeyken vücut üzerinde düz olarak yaprağa paralel biçimde duran, kama başlı güveye benzeyen, zararlı bir tür sinek; sera beyazsineği (Trialeurodes vaporariorum)
- beyazsinekler
Çift kanatlılardan, dünyanın ılıman bölgelerinde yaşayan, bitkinin öz suyunu emerek kurumasına sebep olan, gövdesi soluk sarı renkte olmakla birlikte kanatlar üzerindeki beyaz mum tabakası nedeniyle genel olarak beyaz renkte görünen, sinek olmadığı hâlde sineğe benzediği için bu adı alan bir böcek familyası
- beyaztilki
Kuzey yarım kürenin tundralarında yaşayan beyaz renkli bir tür tilki
- beyazımsı
Rengi beyazı andıran, beyaza benzeyen, beyaz gibi; beyazımtırak
- beyazın adı, esmerin tadı
“beyaz tenli olanlar güzel sayılsa da gerçek güzellik ve şirinlik esmerlerdedir” anlamında kullanılan bir söz
- Beyağaç
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- beybaba
Çocukların babaları için kullandığı saygı sözü
- Beydağ
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- beyefendi
Saygı belirtmek için erkek adlarının sonuna getirilen veya bu adların yerine kullanılan san
- beyefendilik
Beyefendi olma durumu
- beygir
Sadece yük taşımakta veya araba çekmekte kullanılan at
- beygir gücü
Saniyede 75 kilogrammetrelik iş yapan bir motorun gücü
- beygirci
Beygir besleyen veya kiraya veren kimse
- beygircilik
Beygircinin yaptığı iş
- beygirli
Beygiri olan
- beygirlik
Beygire ait, beygir için
- beygirsiz
Beygiri olmayan
- beyhudeleşme
Beyhudeleşmek işi
- beyhudeleşmek
Yararsız duruma gelmek
- beyhudeleştirme
Beyhudeleştirmek işi
- beyhudeleştirmek
Yararsız duruma getirmek
- beyin
Kafatasının içinde beyin zarları ile örtülü, iki yarım küre biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ; ensefal, dimağ
- beyin cerrahisi
Beyin ve omurilik konusunda ameliyat yapabilen bölüm; nöroşirürji
- beyin cerrahı
Beyin ve omurilik ameliyatı konusunda uzmanlaşmış cerrah; nöroşirürjiyen
- beyin fırtınası
Kişilerin bir araya gelip herhangi bir konuyla ilgili düşüncelerini tartışmaksızın açıklayarak birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmaları
- beyin göçü
İleri düzeydeki meslek ve bilim adamları ile uzmanların bir başka gelişmiş ülkede yerleşip çalışmak amacı ile kendi ülkelerinden ayrılması
- beyin gücü
Bir ülkede ileri düzeyde iyi yetişmiş olan meslek ve bilim adamları ile uzmanların fikir gücü
- beyin kabuğu
Beynin gri renkli dış katmanı; korteks
- beyin kanaması
Beyni besleyen damarlardan bir veya birkaçının hastalık veya darbe sonucu zedelenip kanaması; dimağ ihtikanı
- beyin karıncıkları
İçinde beyin omurilik sıvısı bulunan, kafa içinin, dört boşluğundan her biri
- beyin lobu
Beynin her iki yarısında ikişer adet olmak üzere toplam dört adet bulunan ve bütün görsel, işitsel, anlama, kavrama ve yorumlama gibi motor ve bilişsel işlevlerinin gerçekleştiği organ
- beyin omurilik sıvısı
Örümceksi zarla ince zar arasındaki boşlukta bulunan beyinle omuriliği çepeçevre saran sıvı
- beyin takımı
Bir kurum veya kuruluşun yönetiminde etkin rol oynayan kimseler
- beyin yangısı
Genellikle virüslerin yol açtığı ateş, baş ağrısı, kusma ve nöbetle belirgin bir tür hastalık; ensefalit
- beyin yıkamak
insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönde düşünür ve davranır duruma getirmek amacıyla çeşitli yollarla etkilemek
- beyin zarı
Beyni üst üste saran zar
- beyin üçgeni
Beynin alt tarafındaki üç kıvrımlı yuvarlak çıkıntı
- beyincik
Kafatasının art bölümünde ve beynin altında, hareket dengesi merkezi olan organ
- beyinli
İçinde beyin bulunan
- beyinorağı
Beynin iki lobu arasındaki zar
- beyinsel
Beyinle ilgili
- beyinsellik
Beyinsel olma durumu
- beyinsi
Beyni andıran, beyne benzeyen, beyin gibi
- beyinsiz
İçinde beyin bulunmayan
- beyinsizce
Düşüncesizce yapılan
- beyinsizlik
Beyinsiz olma durumu
- beyit
Anlam bakımından birbirine bağlı iki dizeden oluşmuş şiir parçası
- beyitli
Beyti bulunan, içinde beyit olan
- Beykoz
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- beyler buyruğu yoksula kan ağlatır
"yöneticiler, uygulanması güç buyruklar vererek halkı sıkıntıya sokarlar" anlamında kullanılan bir söz
- beylerbeyi
Sancak beylerinin başı
- beylik
Bey olma durumu
- beylik fırın has çıkarır
"devlet görevlisi olmak insana birçok kazanç sağlar" anlamında kullanılan bir söz
- beylik söz
Herkesin kullandığı, etkisi kalmamış söz
- beylik tabanca
Ordu veya emniyet mensuplarına görev dolayısıyla verilen tabanca
- beylik çeşmesinden su içme
“devlete ait işlere girme, devletle alışveriş yapma” anlamında kullanılan bir söz
- Beylikdüzü
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Beylikova
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- beylikçi
Divan kâtiplerinin başı, reisi
- beynamaz
Namaz kılmayan (kimse)
- beynamazlık
Beynamaz olma durumu
- beynen
Beyince, beyin bakımından
- beyni allak bullak olmak
iyi düşünemez olmak, zihni karışmak
- beyni atmak
tepesi atmak
- beyni bulanmak
sersemlemek, düşünemez olmak
- beyni durmak
hiçbir şey düşünememek, donup kalmak
- beyni karıncalanmak (veya uyuşmak)
zihin yorgunluğundan düşünemez olmak
- beyni kaynamak
aşırı sıcaktan sersemlemek, bunalmak
- beyni sulanmak
düzgün düşünemez olmak, bunamak
- beyni sıçramak
aklı başından gitmek
- beyni zonklamak
yorgunluk, üzüntü vb. sebeplerden dolayı başı çok ağrımak
- beyninde
Arasında
- beyninde seyyale dolaşmak
aynı anda birden fazla şey düşünmek
- beyninde şimşekler çakmak (veya ışık yanmak)
çok üzülmek, sarsılmak
- beyninden vurulmuşa dönmek
beklenmedik bir durum karşısında olağanüstü bir üzüntü ve şaşkınlığa uğramak
- beynine girmek
herhangi bir konuda birisini yönlendirmek, ikna etmek
- beynine vurmak
içki, uyuşturucu, öfke vb. etkisiyle ne yaptığını bilemez duruma gelmek
- beynini dağıtmak
öldürmek
- beynini kemirmek
rahatsızlık vermek, huzurunu kaçırmak
- beynini kurcalamak
aklı sürekli bir konu üzerinde takılıp kalmak
- beynini uyuşturmak
düşünemez hâle getirmek
- beynini yormak
aşırı çaba göstererek düşünmek
- Beyoğlu
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Beypazarı
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- Beypazarı kurusu
Baklava dilimi şeklinde yanlamasına kesilen mayalı hamurun önce yüksek ısılı, daha sonra daha düşük ısılı fırında iki kez pişirildikten sonra 12 saat boyunca dışarıda kurutulmasıyla hazırlanan bir tür tuzlu kurabiye
- beyti kebabı
Adana kebabının dürüme sarılıp dilimlenmesiyle hazırlanan bir tür kebap
- beytülmal
Devletin hazinesi
- Beytüşşebap
Şırnak iline bağlı ilçelerden biri
- beyyine
Bir olayın doğruluğunu ortaya koyabilen yöntem
- beyzade
Beyin oğlu
- beyzbol
Dokuzar kişilik iki takım arasında oynanan, sahada savunma yapan takımdan bir oyuncusu atıcı olmak üzere dokuz oyuncunun, hücum eden takımdan ise vurucu olmak üzere sadece bir oyuncunun bulunduğu, vurucuların sopayla atıcıdan gelen topa vurarak sayı yapmasına dayalı bir tür oyun
- beyzbol sopası
Beyzbol oyununda kullanılan, ağırlık merkezi tutuş noktasından uzakta bulunan özel bir sopa
- beyzbolcu
Beyzbol oynayan ve oynatan kimse
- beyzbolculuk
Beyzbolcunun yaptığı iş
- Beyşehir
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- bez
Pamuk veya keten ipliğinden üretilen bir tür dokuma; çaput
- bez alırsan Mısır'dan, kız alırsan asilden
"ne alacaksanız cinsini, aslını biliniz, güvenerek alınız" anlamında kullanılan bir söz
- bez bağlamak
bebeklere veya bilinç kaybına uğramış hastalara altlarını kirletmesinler diye bez koymak
- bez tüyler
Bitkilerde salgı çıkaran tüyler
- bez çözmek
çözgü çözmek
- bezci
Bez üreten veya alıp satan kimse
- bezcilik
Bezcinin yaptığı iş
- bezdirebilme
Bezdirebilmek işi
- bezdirebilmek
Bezdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bezdiri
İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme
- bezdirici
Bezdirme işini yapan
- bezdirilebilme
Bezdirilebilmek işi
- bezdirilebilmek
Bezdirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bezdirilme
Bezdirilmek işi
- bezdirilmek
Bezmesine sebep olmak, bezmesine yol açmak
- bezdirme
Bezdirmek işi
- bezdirmek
Bezgin duruma getirmek
- beze
Yara veya çıban sebebiyle vücudun herhangi bir yerinde oluşan şişkinlik; gudde
- bezebilme
Bezebilmek işi
- bezebilmek
Bezme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bezek
Bir eseri süslemeye yarayan motiflerin her biri
- bezekçi
Gelinleri süsleyen kadın
- bezekçilik
Bezekçinin yaptığı iş
- bezeleme
Bezelemek işi
- bezelemek
Hamur topağı yapmak
- bezeli
Bezesi olan
- bezelye
Baklagillerden, yurdumuzun her yanında yetiştirilen, tazeyken kabuğuyla birlikte taneleri, kuruyunca yalnız taneleri yenen, bakla cinsinden tırmanıcı bitki (Pisum sativum)
- bezenebilme
Bezenebilmek işi
- bezenebilmek
Bezenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bezeniş
Bezenmek işi
- bezenti
Herhangi bir şeyi ona uygun nitelikte tamamlayan nesne; garnitür
- bezeyiş
Bezemek işi
- bezgin
Yaşama veya iş görme isteğini yitirmiş
- bezgince
Bezgin bir biçimde
- bezginleşme
Bezginleşmek işi
- bezginleşmek
Bezgin duruma gelmek
- bezginlik
Bezgin olma durumu; bezgi (II)
- bezginlik getirmek
bezmek
- bezi herkesin arşınına göre vermezler
"genel kurallar kişilerin isteklerine göre değişmez" anlamında kullanılan bir söz
- bezik
İki, üç veya dört kişi arasında 96 kâğıtla oynanan bir tür iskambil kâğıdı oyunu
- bezikçi
Bezik oynayan kimse
- bezilebilme
Bezilebilmek işi
- bezilebilmek
Bezilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bezilme
Bezilmek işi
- bezilmek
Bezme işine konu olmak, bezme durumuna gelinmek
- bezini yıkamak
bebeklerin altına bağlanan bezi temizlemek
- bezir yağı
Keten tohumundan ısıtılarak veya soğuk pres yoluyla elde edilen, yağlı boya, mürekkep, vernik ve muşamba; suyu geçirmeme özelliği sebebiyle de sıva ve derz harçlarının yapımında kullanılan, çabuk kuruyan bir yağ; bezir
- bezirgân
Alışverişte çok kâr amacı güden kimse
- bezirgânbaşı
Bir çocuk oyunu
- bezirgânlık
Bezirgânın işi
- bezirleme
Bezirlemek işi
- bezirlemek
Bezir yağı ile yağlamak, bezir yağı sürmek
- beziş
Bezmek işi
- bezleme
Bezlemek işi
- bezlemek
Bez, kumaş vb. ile örtmek veya kaplamak
- bezletme
Bezletmek işi
- bezletmek
Bezleme işini yaptırmak
- bezm
İçkili, eğlenceli sohbet meclisi
- bezme
Bezmek işi
- bezmek
Bezgin duruma gelmek
- bezsi
Bezi andıran, beze benzeyen, bez gibi; bezimsi
- Beç tavuğu
Tavukgillerden, başı küçük ve çıplak, tüyü mavimtırak kül renginde, tavuk büyüklüğünde, evcil bir hayvan (Numida meleagris)
- Beçene
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- beğendirebilme
Beğendirebilmek işi
- beğendirebilmek
Beğendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beğendirilme
Beğendirilmek işi
- beğendirilmek
Beğendirme işine konu olmak
- beğendirme
Beğendirmek işi
- beğendirmek
Beğenilmesini, hoş görünmesini sağlamak
- beğendirtme
Beğendirtmek işi
- beğendirtmek
Beğendirme işini yaptırmak
- beğenebilme
Beğenebilmek işi
- beğenebilmek
Beğenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- beğeni
Hoşa giden, güzel olan bir şeyin insanda uyandırdığı beğenme duygusu
- beğeni kazanmak
takdir olunmak, beğenilmek
- beğenili
Beğenisi olan
- beğenilir
Beğenme duygusu veren, beğenilen
- beğenilirlik
Beğenilir olma durumu
- beğeniliş
Beğenilmek işi veya durumu
- beğenilme
Beğenilmek işi veya durumu; popülarite
- beğenilmek
İyi ve güzel bulunmak
- beğenir
Beğenme duygusu olan
- beğenirlilik
Beğenir olma durumu; beğenirlik
- beğenisiz
Beğenisi olmayan
- beğeniverme
Beğenivermek işi
- beğenivermek
Çabucak beğenmek
- beğeniş
Beğenmek işi veya durumu
- beğenme
Beğenmek işi veya durumu
- beğenmek
İyi veya güzel bulmak; açmak
- beğenmemek
kuşku duymak, kuşku ile karşılamak
- beğenmeyen kızını (veya küçük kızını) vermesin
bir durumun beğenilmemesi karşısında, beğenmeyenin umursanmadığını anlatan bir söz
- beğenmezlik
Beğenmeme, iyi veya güzel bulmama
- beş
Dörtten sonra gelen sayının adı; penç
- beş aşağı beş yukarı
üç aşağı, beş yukarı
- beş binlik
Beş bin liralık kâğıt para
- beş duyu
Dokunma, görme, işitme, koklama, tat alma duyuları
- beş milyonluk
Beş milyon liralık kâğıt para
- beş para
Çok az para
- beş para almamak
hiç para almamak
- beş para etmemek
hiçbir değeri olmamak
- beş para etmez
"hiçbir değeri yok, işe yaramaz" anlamında kullanılan bir söz
- beş paralık
Toplum içinde itibarı ve değeri olmayan; bir paralık
- beş paralık etmek
zor durumda bırakmak, dile düşürmek, rezil etmek
- beş paralık olmak
zor durumda kalmak, dile düşmek, rezil olmak
- beş parasız kalmak
harcayacak parası olmamak
- beş parmağın beşi bir olmaz
"belirli bir insan topluluğu içinde benzerlikler olabileceği gibi farklılıklar da olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- beş parmağın hangisini kessen acımaz
"insan evlatlarını birbirinden ayırt etmez, hangisine zarar gelse aynı üzüntüyü duyar" anlamında kullanılan bir söz
- beş vakit
Günün sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı zamanları
- beş yüzlü
Beş yüzü olan cisim
- beş yüzlük
Beş yüz liralık kâğıt para
- beş çayı
Akşamüstü kek, kurabiye, sandviç vb. ile birlikte içilen çay
- beşamel sos
Tereyağı, sıvı yağ, tuz ve unun birlikte çırpılıp kavrulmasıyla yapılan sıcak bir sos; beşamel
- beşbenzemez
İskambil oyunlarında veya okeyde birbiriyle ilgisiz olan kâğıt veya taş
- beşcihar
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin beş, öbürünün dört benekli olan yüzünün üste gelmesi
- beşer
İnsanoğlu, insan
- beşer şaşar
"insan her zaman yanılabilir" anlamında kullanılan bir söz
- beşerli
Beşer beşer sıralanmış
- beşerî
İnsanoğlu ile ilgili
- beşerî coğrafya
Yeryüzünde insan ile ilgili faaliyetlerin dağılımını inceleyen coğrafya kolu; insan coğrafyası
- beşgen
Beş kenarlı çokgen; muhammes
- beşibirlik
Ön yüzünde ortada kûfi tarzda “Türkiye Cumhuriyeti” yazısı ve altında basıldığı tarih, arka yüzünde ortada Atatürk’ün profil rölyefi, her iki yüzünün kenar çevresinde otuz iki adet yıldız ve çiçek motifleri bulunan, 35,080 g ağırlığında, 22 ayar (916,6 milyem) altın; beşibiryerde, beşibirarada, beşli, beşlik
- beşik
Bebekleri yatırmaya ve sallayarak uyutmaya yarayan, tahta veya demirden yapılmış sallanır bir tür küçük karyola
- beşik kertmesi
Çocukların aile büyükleri tarafından daha beşikteyken nişanlanması geleneği; beşik kertme, beşik kertiği
- beşik salıncak
Bayram yerinde kurulan bir salıncak türü
- beşik ölümü
Sıklıkla 1-6 ay arasındaki sağlıklı bebeklerde görülen, otopsi yapılmasına karşın ölüm sebebinin aydınlatılamadığı, beklenmedik bebek kaybı
- Beşikdüzü
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- beşiklik
Beşik yapmaya uygun (malzeme)
- beşiklik etmek
beşiklik görevini yapmak
- Beşiktaş
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- beşikten mezara kadar
bütün hayatı boyunca, ölünceye kadar
- beşikçi
Beşik yapan veya satan kimse
- beşikçilik
Beşikçinin yaptığı iş
- beşikörtüsü
İki yana akıntısı olan çatı; eşeksırtı
- beşinci
Beş sayısının sıra sıfatı, sırada dördüncüden sonra gelen
- beşinci ayak
Altılı ganyanda yer alan beşinci koşu
- beşinci kol
Bir ülkede gizli olarak düşman için çalışan örgüt
- beşincilik
Beşinci olma durumu
- Beşiri
Batman iline bağlı ilçelerden biri
- beşiz
Beşi bir arada doğan (çocuk)
- beşizli
Beş tanesi bir arada olan
- beşiğini sallamak
çocukluğundan veya çok eskiden beri tanımak, büyümesine hizmet etmek
- beşleme
Beşlemek işi
- beşlemek
Bir işi beş kez yapmak
- beşli
Beş parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden beş tane bulunan; muhammes
- beşli ganyan
At yarışlarında aynı gün üzerine bahis konulan ve birbiri ardınca düzenlenen beş koşunun birincilerini tahmin etme biçiminde oynanan oyun
- beşlik
Beşi bir arada, beş taneden oluşmuş, beş tane alabilen
- beşlik simit gibi kurulmak
kendini bir şey sanarak bir yere yayılıp oturmak
- beşme
Her çubuğu ayrı ayrı beş renkte olan, yollu bir kumaş türü
- beşon
Yüksekliği 5 cm, eni 10 cm olacak biçimde kesilmiş kereste
- beşparmak
Derisi dikenlilerden, beş ışınlı yıldız biçiminde bir deniz hayvanı; beşpençe (Uraster)
- beşparmak otu
Gülgillerden, yol kıyılarında ve çayırlarda yetişen, sürgüne karşı kullanılan bir bitki (Potentilla reptans)
- beştaş
Beş adet taşla oynanan, havaya atılan bir adet taşın yere düşmeden yerdekilerin tek avuçla toplanmasına dayanan bir tür çocuk oyunu
- Bh
Bohriyum elementinin simgesi
- Bi
Bizmut elementinin simgesi
- biat
Bir kimsenin egemenliğini tanıma
- biat etmek
bir hükümdarın veya ileri gelen birinin egemenliğini tanımak, kabul etmek
- biber
Patlıcangillerden, ana vatanı Meksika, Orta ve Güney Amerika olan, bir yıllık, otsu bir bitki (Capsicum annuum)
- biber dolması
Yeşil, sarı veya kırmızı dolmalık biberin soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma
- biber gazı
Toplumsal olaylarda kalabalığı dağıtmak, bireysel savunmada saldırganı etkisiz hâle getirmek amacıyla kullanılan kimyasal madde
- biber gibi
çok acı
- biber gibi yakmak
deri, göz vb.ni çok acıtmak
- biber gibi yanmak
deri, göz vb. çok acımak
- biber salçası
Kırmızıbiberden yapılmış salça
- biberci
Biber yetiştiren veya satan kimse
- bibercilik
Bibercinin yaptığı iş
- biberiye
Ballıbabagillerden, Akdeniz çevresinde çok yetişen, güzel kokulu yapraklarını dökmeyen, çiçekleri soluk mavi renkli, çok yıllık bir bitki (Rosmarinus officinalis)
- biberleme
Biberlemek işi
- biberlemek
Biber serpmek, biber katmak
- biberli
İçine biber katılmış
- biberlik
Biber konulan küçük kap
- biberon
Genellikle süt çocuklarına süt ve sulu yiyecekleri içirmekte kullanılan emzikli şişe
- bibersi
Biberi andıran, bibere benzeyen, biber gibi; biberimsi
- bibersiz
İçine biber katılmamış
- bibliyograf
Bibliyografya uzmanı, kaynakları bilen uzman
- bibliyografik
Kaynakçayla ilgili
- biblo
Çeşitli maddelerden yapılan heykel, vazo vb. zarif, küçük süs eşyası
- biblo gibi
ufak tefek, zarif (kız)
- bidat
İslam dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler
- bide
Bedenin belden aşağı bölümlerini yıkamakta kullanılan tuvalet aracı
- bidon
İçine çeşitli maddeler konulan, sac, plastik veya çinkodan yapılmış kap
- bidoncu
Bidon satan kimse
- bidonculuk
Bidoncunun yaptığı iş
- biftek
Izgara veya tavada pişirilen, genellikle dana eti dilimi
- biftek mantarı
Kestane, meşe gibi sert odunlu ağaç gövdelerinde yaz ve sonbahar aylarında yetişen, belirgin bir sapı bulunmayan, kırmızı tonlarındaki istiridyeye benzer şapkası sümüksü sıvı salgılayan, bazitli bir tür mantar; ciğer mantarı (Fistulina hepatica)
- Biga
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- Bigadiç
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- bigudi
Kadınların saçlarını kıvırmak için kullandıkları, metal, sünger veya plastikten, boru biçiminde küçük araç; sarmaç
- bigâne düşmek
yabancılaşmak
- bigâne kalmak
kayıtsız olmak; ilgisiz kalmak
- bihaber
Habersiz bir biçimde
- bihakkın
Hakkıyla, hakkını vererek
- bihuş
Aklı başında olmayan, aklı başından gitmiş olan
- biilaç
Umutsuz olarak, çaresiz bir biçimde
- bijon
Motorlu taşıtlarda jantın şafta sabitlenmesi için kullanılan bir tür cıvata
- bijon anahtarı
Araba tekerleklerinin somunlarını sökmek için kullanılan alet
- bijuteri
Kuyumcunun yaptığı değerli takıların tamamı
- bikarbonat
Hidrojen karbonatların genel adı
- bikes
Kimsesiz bir biçimde
- bikini
Deniz, göl, havuz vb. yerlere girerken veya güneşlenirken giyilen, iki parçadan oluşan kadın giysisi
- bila
Genellikle Arapça kelimelerin başına gelen, Türkçedeki -sız/-siz, -maksızın/-meksizin, -madan/-meden eklerine karşılık olan ön ek
- bilakayduşart
Kayıtsız ve şartsız olarak, herhangi bir kısıtlama olmaksızın
- bilanço
Bir kuruluşun, bir ticarethanenin belirli bir dönem sonundaki veya belirli bir gündeki taşınır ve taşınmaz varlıkları ile bunları sağlamak için kullanılan öz ve yabancı kaynakları dengeli olarak gösteren çizelge; dengelem
- bilar
Katranlı kıldan yapılan ve kalafat işlerinde kullanılan bir macun türü
- bilardo
Çuha kaplı bir masa üzerinde, fil dişi toplarla ve isteka ile oynanan bir oyun
- bilardo masası
Üzerinde bilardo oynanan, yeşil çuha kaplı, delikli veya deliksiz masa
- bilardo salonu
Bilardo oyununun oynatıldığı yer
- bilardo topu
Bilardo oyununda kullanılan, ilk zamanlar fil dişinden son dönemlerde bakalitten üretilen özel bir top
- bilardocu
Bilardo oynayan veya oynatan kimse
- bilardoculuk
Bilardocunun yaptığı iş
- bildik çıkmak
birbirlerini eskiden bildiklerini veya ailece tanıştıklarını anlamak
- bildiklik
Bildik olma durumu
- bildim bileli
öteden beri, eskiden beri
- bildirebilme
Bildirebilmek işi
- bildirebilmek
Bildirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bildiri
Resmî bir makam, kurum veya resmî olmayan bir örgüt, topluluk tarafından herhangi bir durumu ilgililere duyurmak için yazılan yazı; tebliğ, manifesto
- bildirilebilme
Bildirilebilmek işi
- bildirilebilmek
Bildirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bildiriliş
Bildirilmek işi
- bildirilme
Bildirilmek işi
- bildirilmek
Bildirme işine konu olmak
- bildirim
Bildirmek işi
- bildirim ödencesi
Süresi belli olmayan sürekli iş sözleşmelerinin daha önce bildirim yapılmaksızın yürürlükten kaldırılması sebebiyle yükümlü olanlarca karşı tarafa verilmesi zorunlu olan ödence; ihbar tazminatı
- bildiriverme
Bildirivermek işi
- bildirivermek
Çabucak bildirmek
- bildiriş
Bildirmek işi
- bildirişme
Bildirişmek işi
- bildirişmek
Bir duyguyu, bir düşünceyi işaretle veya sesler dizgesiyle bildirerek anlaşmak
- bildirme
Bildirmek işi; beyan, ikrar, ilam, tebliğ
- bildirme eki
Çoğu sürerlik, kesinlik veya kuvvetli ihtimal kavramlarını vermek için yüklemin sonuna gelen durur kelimesinin ekleşmiş biçimi olan -dır, -dir eki; koşaç
- bildirmek
Herhangi bir şeyi haber vermek
- bildirtme
Bildirtmek işi
- bildirtmek
Bildirme işini yaptırmak
- bildiğinden şaşmamak (veya kalmamak)
hiçbir etkiye aldırış etmeyerek doğru bildiği davranışı sürdürmek
- bildiğini okumak
herkes ne derse desin bildiği, istediği gibi davranmak
- bildiğini yapmak
verilen öğütleri dinlemeyerek tutumunu sürdürmek
- bildiğini yedi mahalle bilmez
bir kimsenin çok kurnaz, çokbilmiş olduğunu anlatan bir söz
- bile
Cümlede kendinden önceki ögeyi belirli duruma getiren bir söz; dahi
- bile bile lades
kötü bir durumu öyle gerektiği için kabullenmiş görünme, bilerek aldanmış görünme
- bile isteye
İsteyerek, bilinçli olarak
- bilebilme
Bilebilmek işi
- bilebilmek
Bilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilecen
Her şeyi bilen, her şeyden anlayan
- bilecenlik
Bilecen olma durumu
- Bilecik
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bilecikli
Bilecik ilinden olan kimse
- Bileciklilik
Bilecikli olma durumu
- bilek
Elle kolun, ayakla bacağın birleştiği bölüm
- bilek damarı
Bilekte bulunan, nabzın ölçüldüğü damar
- bilek gibi
gür, kalın (saç veya akarsu)
- bilek güreşi
İki kişinin, dirseklerini bir yere dayayarak birbirlerinin bileğini bükmeye çalışması
- bileklik
Oyunlarda bileğin incinmesini önlemek için bileğe takılan meşin sargı
- bileme
Bilemek işi; bileğileme, bileyleme
- bilemedin (veya bilemediniz)
en çok, en fazla
- bilemek
Kesici aletlerin ağzını çark, zımpara, eğe, bileği taşı vb.ni kullanarak keskinleştirmek, keskin duruma getirmek; bileğilemek, bileylemek
- bilenebilme
Bilenebilmek işi
- bilenebilmek
Bilenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bileniş
Bilenmek işi; bileğileniş, bileğileyiş, bileyleniş
- bilenme
Bilenmek işi; bileğilenme, bileylenme
- bilenmek
Bileme işine konu olmak, keskin duruma getirilmek; bileğilenmek, bileylenmek
- bilerek
Yaptığı işin doğuracağı sonuçların farkında olarak; bile bile, kasten
- bilet
Para ile alınan ve konser, sinema, tiyatro, müze, spor müsabakası vb. eğlence yerlerine girme, ulaşım araçlarına binme veya bir talih oyununa katılma imkânını veren belge
- bilet kesmek
bileti koparıp alıcıya vermek, bilet satmak
- biletebilme
Biletebilmek işi
- biletebilmek
Biletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biletilme
Biletilmek işi
- biletilmek
Biletme işine konu olmak
- biletini kesmek
ölümüne karar vermek
- biletiş
Biletmek işi
- biletli
Bileti olan
- biletme
Biletmek işi
- biletmek
Bileme işini yaptırmak
- biletsiz
Bileti olmayan
- biletçi
Bilet satan görevli
- biletçilik
Biletçinin yaptığı iş
- bileyazma
Bileyazmak işi
- bileyazmak
Bilecek gibi olmak
- bileyebilme
Bileyebilmek işi
- bileyebilmek
Bileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bileyici
Kesici aletleri bilemeyi iş edinmiş olan (kimse)
- bileyicilik
Bileyicinin yaptığı iş
- bileyiverme
Bileyivermek işi
- bileyivermek
Çabucak bilemek
- bileyiş
Bilemek işi; bileyleyiş
- bileyli
Bilenmiş (bıçak, ustura vb.); bileğili
- bileysiz
Bilenmemiş (bıçak, ustura vb.); bileğisiz
- bilezik
Genellikle altın, gümüş vb. elementlerden yapılan ve bileğe süs için takılan halka
- bilezikli
Bileziği olan
- bileği
Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemek için kullanılan alet
- bileği kayışı
Üzerinde ustura bilenen kayış
- bileği taşı
Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist; kayrak
- bileği çarkı
Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan çark; küstere
- bileğinde altın bileziği olmak
geçerli bir meslek sahibi olmak
- bileğine güvenmek
gücüne veya hünerine güvenmek
- bileğinin hakkıyla (veya gücüyle veya kuvvetiyle veya zoruyla)
kendi gücü ve kendi çalışması ile
- bileşen
Bir bileşke oluşturan kuvvetlerin her biri
- bileşik
Birleşerek oluşmuş, basit olmayan; mürekkep (I)
- bileşik faiz
Belirlenmiş süreye dek birikmiş faizlerin anaparaya eklenmesiyle elde edilen toplam üstünden ödenen faiz
- bileşik kesir
Payı paydasına eşit veya payı paydasından büyük olan kesir
- bileşik önerme
En az iki önermeden oluşan yeni önerme
- bileşikgiller
Bitişik yapraklı iki çeneklilerden, çiçekleri kömeç durumunda toplu olarak bulunan, bazı cinsleri uçucu yağ veya süt taşıyan bir familya
- bileşiklik
Bileşik olma durumu
- bileşim
Bileşmek işi
- bileşke
Bir araya gelme
- bileşme
Bileşmek işi; terekküp
- bileşmek
İki veya daha çok öge bir araya gelerek yeni bir öge oluşmak; terekküp etmek
- bileştirme
Bileştirmek işi
- bileştirmek
Bileşmesini sağlamak
- bilge
Geniş ve derin bilgi sahibi olan, bunu en doğru ve yararlı biçimde kullanan, iyi ahlaklı, olgun ve örnek (kimse); hakim
- bilgece
Bilgeye yaraşır
- bilgeleşebilme
Bilgeleşebilmek işi
- bilgeleşebilmek
Bilgeleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilgeleşme
Bilgeleşmek işi
- bilgeleşmek
Bilge durumuna gelmek
- bilgeleştirme
Bilgeleştirmek işi
- bilgeleştirmek
Bilge durumuna gelmesini sağlamak
- bilgelik
Bilge olma durumu ve niteliği
- bilgi
İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü; bili, malumat
- bilgi edinmek
bir durumu öğrenmek, bilgi almak
- bilgi işlem
Özellikle bilgisayar vb. makinelerle yapılan işlemlerin düzenli bir biçimde yürütülmesi; veri işlem
- bilgi kuramı
Bilginin temelini, bilim alanında uygulanan yöntemleri, sınır ve güvenilirlik bakımından inceleyip araştıran felsefe dalı; epistemoloji
- bilgi tazelemek
önceden sahip olduğu bilgiyi yenilemek, güncelleştirmek
- bilgi teknolojileri
Bilginin toplanmasını, işlenmesini ve saklanmasını, herhangi bir yere iletilmesini, herhangi bir yerden bu bilgiye erişilmesini, elektronik vb. yollarla sağlayan teknolojiler bütünü
- bilgi toplumu
Bilgiyi araştırmaya ve incelemeye önem veren, bilgi teknolojilerini kullanmayı öne çıkaran toplum
- bilgi çarpıtma
Kişiyi veya kurumu herhangi bir konuda bilinçli olarak gerçeği saptırarak yanlış bilgilendirme; dezenformasyon
- bilgi çağı
Sosyal, ekonomik ve politik faaliyetlerde nesnel bilginin merkeze alındığı dönem
- bilgice
Bilgi bakımından
- bilgici
Sofizmden yana olan (kimse, düşünce vb.); sofist
- bilgicilik
Antik Yunan felsefesinde eleştiri akımı; sofizm
- bilgilendirebilme
Bilgilendirebilmek işi
- bilgilendirebilmek
Bilgilendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilgilendirilebilme
Bilgilendirilebilmek işi
- bilgilendirilebilmek
Bilgilendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilgilendirilme
Bilgilendirilmek işi
- bilgilendirilmek
Bilgilendirme işi yapılmak
- bilgilendiriş
Bilgilendirmek işi
- bilgilendirme
Bilgilendirmek işi
- bilgilendirmek
Bir konuda bilgi sahibi olmasını sağlamak
- bilgilenebilme
Bilgilenebilmek işi
- bilgilenebilmek
Bilgilenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilgileniş
Bilgilenmek işi
- bilgilenme
Bilgilenmek işi
- bilgilenmek
Bilgi sahibi olmak
- bilgileşim
Kuruluşlar, şirketler arasında bilgi satma; bilsat
- bilgili
Bilgi sahibi olan; malumatlı, malumattar, malumat sahibi, agâh, danişment
- bilgililik
Bilgili olma durumu
- bilgince
Bilgine yakışır bir biçimde, bilgin gibi
- bilginleşme
Bilginleşmek durumu
- bilginleşmek
Bilgin durumuna gelmek
- bilginlik
Bilgin olma durumu; âlimlik
- bilgisayar
Belleğine yüklenmiş program uyarınca aritmetik ve mantık işlemleri yapabilen, sonuca göre karar verip programdaki akışı değiştirebilen, çevresiyle etkileşimde bulunabilen, girdi ve sonuç verilerini belleğinde tutabilen aygıt; elektronik beyin
- bilgisayar ağı
Birden çok bilgisayar ve çevre birimin birbiri ile iletişimini sağlamak üzere oluşturulmuş bağlantı
- bilgisayar destekli
Bilişim uygulamalarından yararlanılarak oluşturulan
- bilgisayar korsanı
Erişim izni ve yetkisi olmamasına karşın bilgisayar ve çevre birimlere erişerek buralardaki verileri okuma, silme ve değiştirme eylemlerinde bulunan veya bilgisayarın çalışmasını engelleyen kimse
- bilgisayar masası
Üzerine bilgisayar ve eklentilerinin konulup rahatça kullanımlarının sağlanacağı biçimde üretilmiş masa
- bilgisayar oyunu
Bilişim programları kullanılarak yapılan, bilgisayar veya oyun konsolu gibi görüntü sinyali gönderen cihazlar aracılığıyla oynanan oyun; video oyunu
- bilgisayar çağı
Sosyal, ekonomik ve politik faaliyetlerde bilgisayar teknolojilerinin merkeze alındığı dönem
- bilgisayarcı
Bilgisayar alım satımı yapan kimse
- bilgisayarcılık
Bilgisayarcının yaptığı iş
- bilgisayarlaşma
Bilgisayarlaşmak durumu
- bilgisayarlaşmak
Bilgisayarla donatılmak, her alanda bilgisayar kullanımına geçmek
- bilgisayarlı
Bilgisayarı olan, bilgisayarla iş gören
- bilgisayarsız
Bilgisayarı olmayan
- bilgisayarsızlık
Bilgisayarsız olma durumu
- bilgisiz
Bilgi sahibi olmayan; bilisiz, malumatsız, cahil, vukufsuz
- bilgisizce
Bilgisiz bir biçimde; bilisizce, cahilane, cahilce, cahilcesine
- bilgisizleşme
Bilgisizleşmek işi; cahilleşme
- bilgisizleşmek
Bilgisiz bir duruma gelmek; cahilleşmek
- bilgisizlik
Bilgisiz olma veya bilgi yokluğu durumu; bilisizlik, cahillik, malumatsızlık, cahiliyet, cehalet, cehil, vukufsuzluk
- bilgiyazar
Elektronik sistemle dizgi yapan alet
- bilgiç
Bilgili olan (kimse)
- bilgiçlik
Bilgiç olma durumu
- bilgiçlik satmak (veya taslamak)
bilmediği hâlde bilir görünmek, bilgin geçinmek
- bili bili
Tavuk vb. kümes hayvanlarını çağırırken çıkarılan ses
- bilici
Bilme özelliği taşıyan, bilen
- bilim
Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi; ilim
- bilim adamı
Bilimsel çalışmalarla uğraşan kimse; bilim kadını, bilim insanı, bilimci, ilim adamı, bilgin, âlim
- bilim ataşesi
Büyükelçiliklerde bilim ve teknoloji konularıyla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi
- bilim dışı
Bilime aykırı, bilime uymaz
- bilim dışılık
Bilim dışı olma durumu
- bilim kuramı
Bilimlerin koydukları düşünsel sorunları inceleyen ve tek tek bilimlerin yöntemlerini, ilkelerini, varsayımlarını araştıran felsefe dalı
- bilim kurgu
Çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan (film, roman vb.)
- bilim kurgucu
Bilim kurgusal eserler ortaya koyan kimse
- bilim kurguculuk
Bilim kurgucunun yaptığı iş
- bilim kurgusal
Bilim kurguya ait, bilim kurguya dayalı
- bilim kurulu
Herhangi bir kurumun çalışma alanlarını ilgilendiren konularda bilimsel kararların alındığı kurul
- bilimci
Bilginin temeli olarak yalnız bilim yöntemine önem veren; ilimci
- bilimcilik
Bilginin temeli olarak yalnız bilim yöntemine önem verme; ilimcilik
- bilimleştirme
Bilimleştirmek işi
- bilimleştirmek
Bilim durumuna getirmek, bilim özelliği kazandırmak
- bilimsel
Bilimle ilgili, bilime dayanan; ilmî
- bilimsel deneyci
Bilimsel deneycilik akımını benimseyen
- bilimsel deneycilik
Her bilginin deneyle veya gözlemle doğrulanabileceğini, sınanabileceğini savunan felsefe akımı
- bilimsel düşünce
Bilim temeline dayanan özgür eleştirici, araştırıcı ve bağımsız düşünce
- bilimsel toplantı
Uzmanların katılımı ile gündemi bilimsel konulardan oluşan toplantı
- bilimselleşme
Bilimselleşmek durumu
- bilimselleşmek
Bilimsel bir nitelik kazanmak
- bilimselleştirme
Bilimselleştirmek işi
- bilimselleştirmek
Bilimin metotlarına uygun duruma getirmek
- bilimsellik
Bilimsel olma durumu; ilmîlik
- bilimsever
Bilimi seven, bilimle uğraşan (kimse)
- bilimseverlik
Bilimsever olma durumu
- bilimsiz
Bilime, bilim yöntemlerine uygun olmayan; ilimsiz
- bilimsizlik
Bilimsiz olma durumu; ilimsizlik
- bilincine varmak
anlamak, kavramak
- bilindik
Önceden bilinmiş olan
- bilinebilme
Bilinebilmek işi
- bilinebilmek
Bilinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bilinegelme
Bilinegelmek işi
- bilinegelmek
Önceden beri bilinmek
- bilinemez
İnsan aklıyla bilinemeyen şey
- bilinemezci
Bilginin bağıntılı olduğuna inanan (kimse)
- bilinemezcilik
Bilginin bağıntılı olduğuna ve bundan dolayı salt olmadığına inanan öğreti
- bilinemezlik
Bilinemez olma durumu
- bilinen
Değeri belli olan (nicelik); bilindik, malum
- biliniş
Bilinmek işi
- bilinme
Bilinmek işi
- bilinmedik
Önceden bilinmeyen, tanınmayan
- bilinmek
Bilme işine konu olmak, anlaşılmak, öğrenilmek
- bilinmemezlik
bk. bilinmezlik
- bilinmeyen
Değeri belli olmayan; bilinmedik, bilinmez, meçhul
- bilinmeyenli
Bilinmeyeni olan
- bilinmezlik
Bilinmez olma durumu
- bilinç
İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği; şuur
- bilinç akışı
Düşüncelerin arka arkaya birbirini izlemesi
- bilinç dışı
Bilinçsizce yapılan iş ve etkinliklerin bütünü
- bilinç kaybı
Sinir sistemindeki bir arıza sebebiyle bilincin yitirilmesi; şuur kaybı
- bilinçaltı
Bilinç dışı olmakla birlikte kapsamında bulunan şeylerin istenildiği zaman bilince çağrılabildiği zihin bölgesi; şuuraltı, tahteşşuur
- bilinçaltı reklam
İzleyicilerin bilinçaltıyla algılayabilecekleri kadar kısa görüntüler kullanılarak yapılan tanıtım
- bilinçlendirebilme
Bilinçlendirebilmek işi; şuurlandırabilme
- bilinçlendirebilmek
Bilinçlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak; şuurlandırabilmek
- bilinçlendirilebilme
Bilinçlendirilebilmek işi; şuurlandırılabilme
- bilinçlendirilebilmek
Bilinçlendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak; şuurlandırılabilmek
- bilinçlendirilme
Bilinçlendirilmek işi; şuurlandırılma
- bilinçlendirilmek
Bilinçli bir duruma getirilmek, bilinçlenmesi sağlanmak; şuurlandırılmak
- bilinçlendiriş
Bilinçlendirmek işi; şuurlandırış
- bilinçlendirme
Bilinçlendirmek işi; şuurlandırma, şuurlaştırma
- bilinçlendirmek
Bilinçli duruma getirmek; şuurlandırmak, şuurlaştırmak
- bilinçlenebilme
Bilinçlenebilmek işi; şuurlanabilme
- bilinçlenebilmek
Bilinçlenme ihtimali veya imkânı bulunmak; şuurlanabilmek
- bilinçleniş
Bilinçlenmek işi; şuurlanış
- bilinçlenme
Bilinçlenmek işi; şuurlanma
- bilinçlenmek
Bilinçli duruma gelmek; şuurlanmak
- bilinçli
Bilinci yerinde olan; şuurlu
- bilinçlilik
Bilinçli olma durumu; şuurluluk
- bilinçsiz
Bilinci olmayan; şuursuz
- bilinçsizce
Bilinçsiz bir biçimde; şuursuzca
- bilinçsizleşebilme
Bilinçsizleşebilmek işi; şuursuzlaşabilme
- bilinçsizleşebilmek
Bilinçsizleşme ihtimali veya imkânı bulunmak; şuursuzlaşabilmek
- bilinçsizleşme
Bilinçsizleşmek işi; şuursuzlaşma
- bilinçsizleşmek
Bilincini yitirmek, bilinçsiz bir duruma gelmek; şuursuzlaşmak
- bilinçsizlik
Bilinçsiz olma durumu; şuursuzluk
- bilir
"Anlar, sayar, yapar" anlamları ile adlarla birleşerek birleşik sıfat kuran bir söz
- bilir bilmez
yarım bilgi ile, bilip bilmediğine aldırmadan
- bilirkişi
Belirli bir konudan iyi anlayan ve bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulan kimse; ehlihibre, ehlivukuf, eksper
- bilirkişi raporu
Bilirkişi tarafından yapılan inceleme sonunda hazırlanan rapor
- bilirkişilik
Bilirkişinin yaptığı iş
- bilistifade
İstifade ederek, istifadeyle, yararlanarak
- biliverme
Bilivermek işi
- bilivermek
Çabucak bilmek
- biliş
Canlının, bir nesne veya olayın varlığına ilişkin bilgili ve bilinçli duruma gelmesi; vukuf
- biliş çıkmak
tanımak, önceden tanış olmak
- bilişim
İnsanoğlunun teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişiminde kullandığı ve bilimin dayanağı olan bilginin özellikle elektronik makineler aracılığıyla düzenli ve akla uygun bir biçimde işlenmesi bilimi; enformatik
- bilişim ağı
Teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişim sistemi
- bilişim suçu
Bilişim sistemlerini yetkisiz bir biçimde kullanarak gerçekleştirilen yasal ve etik olmayan her türlü davranış
- bilişim teknolojisi
Bilişimde kullanılan bütün araç ve gereçlerin oluşturduğu sistem
- bilişim çağı
Sosyal, ekonomik ve politik faaliyetlerde bilgi teknolojilerinin merkeze alındığı dönem; dijital çağ
- bilişimci
Bilişim alanında uzman kişi
- bilişimcilik
Bilişimcinin yaptığı iş
- bilişme
Bilişmek işi
- bilişmek
Birbirini tanımak; muarefesi olmak
- bilişsel
Bilişle ilgili, zekânın işleyişiyle ilgili; kognitif
- bilişsellik
Bilişsel olma durumu
- billahi
"İnan olsun" anlamında kullanılan bir söz
- billur
Bazı cisimlerin bazı fiziksel etkiler altında aldıkları veya doğal olarak bulundukları geometrik biçim
- billur gibi
çok duru, çok temiz (su)
- billuri
Billura benzer, billur gibi
- billuriye
Billurdan yapılmış
- billurlandırma
Billurlandırmak işi; kristallendirme
- billurlandırmak
Billur duruma getirmek; kristallendirmek
- billurlaşabilme
Billurlaşabilmek işi; kritalleşebilme
- billurlaşabilmek
Billurlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak; kritalleşebilmek
- billurlaşma
Billur durumuna gelme; billurlanma, kristalleşme, kristallenme, tebellür
- billurlaşmak
Billur durumuna gelmek, billur durumunda yoğunlaşmak; billurlanmak, kristalleşmek, kristallenmek
- billurlaştırabilme
Billurlaştırabilmek işi; kristalleştirebilme
- billurlaştırabilmek
Billurlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak; kristalleştirebilmek
- billurlaştırma
Billurlaştırmak işi; kristalleştirme
- billurlaştırmak
Billur durumuna getirmek; kristalleştirmek
- billurlaştırılma
Billurlaştırılmak işi; kristallendirilme
- billurlaştırılmak
Billurlaştırmak işi yapılmak; kristallendirilmek
- billurlu
İçinde billur bulunan; kristalli
- billursu
Billuru andıran, billura benzeyen, billur gibi; billurumsu, kristaloit
- bilme
Bilmek işi
- bilmece
Bir şeyin adını anmadan niteliklerini üstü kapalı söyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayı dinleyene veya okuyana bırakan oyun; muamma
- bilmece gibi konuşmak
açık, anlaşılır bir biçimde konuşmamak
- bilmece çözmek
bilmecenin cevabını bulmak
- bilmeceli
Bilmecesi olan; muammalı
- bilmek
Bir şey hakkında bilgi sahibi olmak, öğrenmiş bulunmak
- bilmem hangi (veya kaç veya kim veya nasıl veya ne)
önemli veya anlatılması gerekli görülmeyen şeyler için kullanılan bir söz
- bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp
"insanın her şeyi bilmemesi kusur değildir ama bilmediği bir işi sorup öğrenmeden yapmaya kalkışması kusurdur" anlamında kullanılan bir söz
- bilmesinlerci
Bilmesinlercilik yanlısı olan; karanlıkçı, obskürantist
- bilmesinlercilik
Gerçeğin toplumun bazı sınıf ve kesimlerince bilinmesinin kasıtlı olarak önlenmesini, kişilerin sahip olduğu bilgiyi kendi çıkarları ölçüsünde kullanarak gerektiği yerde gerektiği kadar vermesini savunan düşünce akımı; karanlıkçılık, obskürantizm
- bilmez
“Anlamaz, saymaz, yapmaz” anlamları ile adlarla birleşerek birleşik sıfat kuran bir söz
- bilmezden gelmek
bilmezlikten gelmek
- bilmezleme
Bilmezlemek işi; teçhil
- bilmezlemek
Bir kimsenin bir konuda bilgisizliğini, cehaletini ortaya çıkarmak; teçhil etmek
- bilmezlenme
Bilmezlenmek işi
- bilmezlenmek
Bilmiyor gibi görünmek, bilmezlikten gelmek; tecahül etmek
- bilmezlik
Bilememe durumu
- bilmezlikten gelme
Bir anlam inceliği yaratmak için bildiği şeyi bilmez görünme sanatı; tecahülüarif, tecahülüarifane
- bilmezlikten gelmek
bilmiyor görünmek
- bilmiş
Her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan
- bilmişlik
Bilmiş olma durumu
- bilmukabele
Karşılık olarak
- bilmünasebe
Sırası gelince, sırası düşünce
- bilvesile
Bu vesile ile, yeri gelmişken
- bilye
Çocukların oynamak için kullandığı taş, maden, toprak, cam vb.nden yapılmış küçük yuvarlak nesne; misket (II), cıncık, zıpzıp
- bilyeli
Bilyesi olan
- bilyeli yatak
Bisiklet, otomobil vb. taşıtların tekerleklerinde sürtünmeyi azaltmak amacıyla içine çelik bilye yerleştirilmiş bölüm
- bin
Dokuz yüz doksan dokuzdan sonra gelen sayının adı
- bin bilsen de bir bilene danış
"bir insan bir şeyi ne kadar iyi bilirse bilsin, yine de onu başka bir bilene danışmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- bin can ile
çok isteyerek, gönülden
- bin derde deva
pek çok işe yarayan
- bin dereden su getirmek
birini ikna etmek için birçok sebep ileri sürmek, dil dökmek
- bin dost az, bir düşman çok
"dostun ne denli çok olursa olsun onlardan zarar gelmez ama bir tek düşmanın olsa hep zarar görme tehlikesi içerisinde yaşarsın" anlamında kullanılan bir söz
- bin işçi, bir başçı
"her işe, baş olacak bir kimse gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- bin kalıba girmek
birbirine benzeyen birçok iş yapmak
- bin kez
Pek çok kere; bin kere
- bin nasihatten bir musibet yeğdir (veya evladır)
"yaşanan olaylar, öğütlerden çok daha etkilidir" anlamında kullanılan bir söz
- bin pişman olmak
çok pişman olmak
- bin tarakta bezi olmak
birçok işle uğraşmak
- bin tasa (veya merak) bir borç ödemez
"borçlu ne kadar çok üzülürse üzülsün sadece üzülerek borç ödenmez" anlamında kullanılan bir söz
- bin türlü
Birbirinden çok farklı, çok değişik; bin çeşit
- bin yaşa!
memnunluk bildirmek için kullanılan "çok yaşa!" anlamında bir söz
- bin ölçüp bir biçmeli
"yapılacak bir işin bütün yönleri önceden çok iyi düşünülmeli, sonra işe başlanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- bina
Arapça fiil çatısını konu edinen bilim veya kitap
- bina etmek
yapmak, kurmak, inşa etmek
- binaen
Dayanarak
- binbaşı
Orduda rütbesi yüzbaşı ile yarbay arasında bulunan ve asıl görevi tabur komutanlığı olan subay
- binbaşılık
Binbaşı olma durumu
- binbir
Pek çok, çok sayıda
- binbir ayak bir ayak üstüne
"herkesin ayakta olduğu kalabalık" anlamında kullanılan bir söz
- binbir zahmetle
büyük zorlukla
- bindallı
Çoğunlukla mor kadife üzerine sırma ile kabartma dal, yaprak ve çiçek işlenmiş, uzun kollu, boyu yere kadar uzanan, önü açık giysi
- binde bir
Nadir olan, az bulunan
- bindirebilme
Bindirebilmek işi
- bindirebilmek
Bindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bindirilebilme
Bindirilebilmek işi
- bindirilebilmek
Bindirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bindiriliş
Bindirilmek işi
- bindirilme
Bindirilmek işi
- bindirilmek
Bindirme işi yapılmak
- bindirilmiş kuvvetler
Motorlu taşıtlara bindirilmiş asker birlikleri
- bindirilmiş kıta
İlgili olmadığı hâlde herhangi toplantı, yürüyüş, miting vb. yere toplu olarak götürülen insanlar topluluğu
- bindirim
İlk çekimin son görüntülerinin yavaş yavaş silikleştirilmesi, ikinci çekimin ilk görüntülerinin gittikçe güçlendirilmesinden sonra belli bir noktada iki çekimin görüntülerinin üst üste gelmesi ve en sonunda ikinci çekimin görüntülerinin belirginleşmesi tekniği
- bindiriş
Bindirmek işi
- bindirme
Bindirmek işi
- bindirme kilit
Gövdesi kutu biçiminde olan, kapak veya kapının arkasına doğrudan vidalanan, basit mekanizmalı kilit
- bindirmek
Bir kimseyi bir şeyin üzerine çıkartmak, oturtmak veya içine yerleştirmek, binmesini sağlamak
- bindiği dalı kesmek
kendisine gerekli ve yararlı olan şeyi farkında olmadan yararsız duruma getirmek, kendi eliyle yok etmek
- binebilme
Binebilmek işi
- binebilmek
Binme ihtimali veya imkânı bulunmak
- binek
Binmeye yarayan otomobil, at vb
- binek atı
Sadece binmek, gezmek veya binicilik sporu için yetiştirilen at
- binek taşı
At veya arabaya binmek için üstüne çıkılan yüksekçe taş
- biner
Bin sayısının üleştirme sayı sıfatı
- binerli
Biner biner sıralanmış
- bingi
Kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile kemerlerin arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarından her biri
- Bingöl
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bingöllü
Bingöl ilinden olan kimse
- Bingöllülük
Bingöllü olma durumu
- bini
Binmek işi
- bini aşmak
çok fazla olmak, sınırı aşmak
- bini bir paraya
pek çok ve ucuz
- binici
Ata binen kimse
- binicilik
Binici olma durumu
- binicinin sağı solu olmaz
"uzman kişi, hangi yöntemi uygularsa uygulasın başarılı olur" anlamında kullanılan bir söz
- binilme
Binilmek işi
- binilmek
Binme işi yapılmak
- binin yarısı beş yüz (o da bizde yok)
çok düşünceli görünen birine "aldırma!" anlamında kullanılan bir söz
- bininci
Bin sayısının sıra sıfatı, sırada dokuz yüz doksan dokuzuncudan sonra gelen
- binit
Binilecek taşıt veya hayvan
- biniverme
Binivermek işi
- binivermek
Ansızın veya çabucak binmek
- biniş
Binmek işi
- binişme
Binişmek durumu
- binişmek
İki parçadan biri öbürünün üstünde olmak
- binkat
Pek çok, kıyaslanmayacak ölçüde
- binlerce
Pek çok, çok sayıda
- binli
Bin parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden bin tane bulunan
- binlik
Bini bir arada, bin taneden oluşmuş, bin tane alabilen
- binme
Binmek işi
- binmek
Yüksek bir şeyin veya bir hayvanın üstüne çıkıp ayaklarını sallandırarak oturmak
- binyıl
Bin yılı içine alan zaman dilimi; milenyum
- bir
Sayıların ilki; yek
- bir ... bir (veya bir de)
hem ... hem
- bir abam (postum) var atarım, nerede olsam yatarım
tek başına yaşayan bir kimse, sorumluluğunda başkaları olmadığı için rahat hareket eder
- bir adama kırk gün ne dersen o olur
"sürekli telkinlerle bir kişinin bilinç altına birtakım inançlar, duygular yerleştirilebilir" anlamında kullanılan bir söz
- bir alay
Pek çok
- bir an
Çok kısa bir süre
- bir an önce
Hemen, olabildiği kadar ivedi; bir an evvel, bir gün evvel, bir gün önce, bir ayak önce, bir ayak evvel
- bir anaya bir kız, bir kafaya bir göz
"bir başa bir göz ne kadar gerekli ise bir anneye bir kız çocuk da o denli gereklidir" anlamında kullanılan bir söz
- bir anda
Kısa süre içinde
- bir anlamda
Başka bir deyişle, diğer bir söyleyişle
- bir anlık
Kısa bir süre içinde
- bir ara
Kısa bir süre; bir aralık
- bir araba
Pek çok
- bir arada
Toplu bir durumda, birlikte, toplu olarak
- bir araya gelmek
bir yerde toplanmak, buluşmak
- bir araya getirmek
toplamak
- bir arpa boyu (gitmek veya yol almak)
çok az (gitmek veya yol almak)
- bir atımlık
Silahı doldurmaya yetecek veya en az bir kez atış yapabilecek miktarda olan
- bir atımlık barutu olmak (veya kalmak)
bir konuda yapabileceği çok az şeyi olmak
- bir avuç
Bir avucu dolduracak kadar
- bir avuç altının olacağına bir avuç toprağın olsun
"altın harcanıp gider, toprak ise sürekli ürün veren, para getiren bir maldır" anlamında kullanılan bir söz
- bir avuç toprak olmak
ölmek
- bir ayak üstünde bin yalan söylemek
çok kısa sürede pek çok yalan söylemek
- bir ayak üstünde kırk yalanın belini bükmek
çok kısa sürede pek çok yalan söylemek
- bir ayak üzerinde (veya üstünde)
çok kısa zamanda
- bir ayağı çukurda olmak
ağır hastalık vb. sebeplerle yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak
- bir ağaçta gül de biter diken de
"bir aileden iyi insan da çıkar, kötü insan da" anlamında kullanılan bir söz
- bir ağızdan
Hep birlikte, hep birden
- bir ağızdan çıkıp bin dile yayılır
"ortaya atılan bir söz çok çabuk yayılır" anlamında kullanılan bir söz
- bir aşağı bir yukarı
amaçsız olarak gidip gelmeyi anlatan bir söz
- bir baba dokuz evladı besler, dokuz evlat bir babayı beslemez
"çok çocuğu olan baba, her çocuk babasına bakılmasını ötekinden beklediği için sıkıntıda kalır" anlamında kullanılan bir söz
- bir bakıma
Başka bir görüşle, başka bir düşünüşle
- bir baltaya sap olamamak
belli bir iş sahibi olamamak
- bir bardak suda fırtına koparmak
önemsiz, küçük bir sorunu çok büyütmek
- bir başa bir göz yeter
“bir şey, ihtiyacı giderecek kadar olsa yeter” anlamında kullanılan bir söz
- bir başka (olmak)
benzersiz, eşsiz (olmak)
- bir baştan (veya uçtan) bir başa (veya uca)
bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar
- bir başına
Başkasının yardımı olmaksızın
- bir ben, bir de Allah bilir
"çok sıkıntı içindeyim, bunu kimse anlayamaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir bir
Olduğu gibi, tam tamına, eksiksiz olarak
- bir biçimine getirmek
çözüm yolu bulmak
- bir boka yaramamak
hiçbir şeye elverişli olmamak
- bir boy
Aynı boyda olan
- bir boyda
Boyları eşit
- bir boydan bir boya
bir yerin bir ucundan öbür ucuna kadar, baştan başa
- bir bu eksikti
sıkıntılı bir durum varken bir yenisinin çıkması üzerine söylenen bir söz
- bir daha
Bir defa daha
- bir daha mı
bir kez daha asla
- bir dalda durmamak
sık sık iş veya düşünce değiştirmek
- bir damla
Çok az
- bir de
var olana katarak, fazladan
- bir dediği bir dediğini tutmamak
söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak
- bir dediği iki olmamak
her istediği yapılmak
- bir dediğini iki etmemek
her istediğini hemen yapmak
- bir defa
İlk önce
- bir defada
Hepsi bir seferde olmak üzere; birden, bir tahtada, defaten
- bir deli kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramazmış
"bir insan bazen akla ve mantığa sığmayan bir iş yapar; yapılan iş, hiçbir kurala uymadığı için pek çok akıllı insan bunu düzeltmeye çalışır, fakat başaramaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir dereceye kadar
bir noktaya veya bir sınıra kadar
- bir deri bir kemik (kalmak)
çok zayıf (olmak)
- bir dikili ağacı olmamak
hiçbir şeyi, malı mülkü olmamak
- bir dikiş kaldı
nerede ise, az kaldı
- bir dikişte
Ara vermeden (içmek)
- bir dirhem
Çok az, hiç denecek kadar az
- bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek
verimi az, zahmeti çok olan bir işle çok uğraşmak
- bir dirhem et bin ayıp örter
"biraz kilo almak vücudu daha iyi gösterir, pek çok kusuru örter" anlamında kullanılan bir söz
- bir dizi
Art arda gelen
- bir dokun bin ah işit (veya dinle) (kâseifağfurdan)
"insanları konuşturmak için biraz dertlerini deşmek yeter" anlamında kullanılan bir söz
- bir don bir gömlek
yarı çıplak
- bir dostluk kaldı!
mal azaldığında satıcıların kullandığı müşteriyi özendirme sözü
- bir dudağı yerde bir dudağı gökte
masallardaki dev gibi korkunç ve çirkin
- bir dönüm güzlük on dönüm yazlığa bedeldir
"sonbaharda ekilen bir dönümlük yerden, yazın ekilen on dönümlük yerin ürünü kadar ürün alınır" anlamında kullanılan bir söz
- bir düzine
Çok miktarda olan
- bir düziye
Kesintisiz, sürekli, ardı arkası kesilmeksizin
- bir düşüncedir (veya düşünce) almak
bir konuda kaygılanarak çözüm yolu bulmaya çalışmak
- bir el bir eli yıkar, iki el bir yüzü yıkar
bazı durumlarda yardımlaşmadan iş yapılamayacağını anlatan bir söz
- bir elden
Aynı kimse tarafından
- bir eli yağda bir eli balda (olmak)
varlık ve bolluk içinde (olmak)
- bir elin nesi var, iki elin sesi var
"başarıya ulaşmak için birlik olmak gerek" anlamında kullanılan bir söz
- bir elin sesi çıkmaz
"bir davanın bir kişi tarafından savunulması etkili ve yeterli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- bir elini bırakıp ötekini öpmek
aşırı saygı göstermek
- bir elinin verdiğini öbür elin görmesin
"birine yaptığın iyiliği gizli tut" anlamında kullanılan bir söz
- bir elle verdiğini öbür elle almak
yapar göründüğü bir iyiliği, sağladığı bir çıkarla ödetmek
- bir elmanın yarısı o, yarısı bu
birbirlerine çok benzeyen kimseler için kullanılan bir söz
- bir evcikli
Mısır, ceviz, fındık vb. erkek ve dişi organları ayrı çiçeklerde ancak aynı kök üzerinde bulunan (bitki)
- bir fende kazık kakmak (veya çakmak)
bir bilgi veya bilim dalında saplanıp kalmak
- bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır
"iyilik küçük de olsa unutulmaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir fit bin büyü yerine geçer
"bir kimseyi başkasına karşı kışkırtmak için ara bozacak bir söz, bin büyü kadar etkilidir" anlamında kullanılan bir söz
- bir gömlek aşağı
birinden bir derece daha düşük
- bir gömlek fazla eskitmiş olmak
birinden daha yaşlı ve daha görmüş geçirmiş olmak
- bir görüş bir kör biliş
"bir kez görmekle bir şey iyice anlaşılmaz, öğrenilmez" anlamında kullanılan bir söz
- bir göz ağlarken öbür göz gülmez
"keder veya sıkıntı varken dostlar, akrabalar eğlenmemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- bir göz gülmek
hem gülüp hem ağlamak
- bir gözeliler
Yapısı tek bir hücreden oluşan hayvanlar veya bitkiler
- bir gülmedir almak (veya tutmak)
birdenbire gülmeye başlamak
- bir gün
Yirmi dört saatlik zaman dilimi
- bir günden bir güne
hiçbir zaman
- bir günlük beylik beyliktir
hoşa giden bir durum, kısa da sürse çekici ve güzeldir” anlamında kullanılan bir söz
- bir gıdım
Çok az miktarda
- bir hamlede
Bir atılışta
- bir hizaya gelmek
düzgün sıra olmak
- bir hiç uğruna
boşuna, boş yere
- bir hoş
Tuhaf bir biçimde olan; bir tuhaf
- bir hoş eylemek
hüzünlendirmek
- bir hoş olmak
ne yapacağını bilememek
- bir hoşluk
Bir hoş olma durumu; bir tuhaflık
- bir hoşluğu olmak
garip veya tuhaf bir durumda olmak
- bir hâl olmak
bir şeyin çok tekrarlanması yüzünden bitkin duruma gelmek, usanmak, bezmek, fenalık gelmek
- bir hücreli
Yapısı tek bir hücreden oluşan (hayvan veya bitki); bir gözeli, tek hücreli
- bir iki
Çok az sayıda olan
- bir iki demeden (veya demeye kalmadan)
duraksamadan, karşısındakine vakit bırakmadan
- bir iki derken
az olmakla birlikte
- bir ilke imza atmak
bir konuda hiç kimsenin veya kuruluşun yapmadığı bir işi gerçekleştirmek
- bir inat, bir murat
"inatçı kişi, her inadında istediği bir şeyi elde eder" anlamında kullanılan bir söz
- bir içim su (gibi olmak)
çok güzel ve şık (kadın)
- bir iğne bir iplik olmak
iğne ipliğe dönmek
- bir iş olmak
anlaşılmaz, bilinmeyen bir durum olmak
- bir işaretine bakmak
bir işi yapmak için hazır beklemek
- bir işi başından kesmek
yapılması istenmeyen bir işi baştan engellemek
- bir iştir oldu
istenmeyen, kötü bir durum karşısında söylenen bir söz
- bir kafada olmak
aynı düşüncede olmak
- bir kalem
Bir an için
- bir kalem geçmek
boş vermek, bir an için göz ardı etmek
- bir kalemde
Toptan olarak, bir seferde
- bir kapıya çıkmak
aynı sonuca varmak
- bir karar
Aynı durumunu koruyarak, belli durumunu değiştirmeden
- bir kararda bir Allah
"gücü, büyüklüğü eksilmeyip aynı kalan yalnızca Tanrı'dır" anlamında kullanılan bir söz
- bir karıyla bir koca, dırdır eder her gece
"sıkıntı veya yalnızlık yüzünden iki dost bile birbiriyle dalaşır, anlamsız konuşur" anlamında kullanılan bir söz
- bir karış
Çok kısa
- bir karış beberuhi
çok kısa boylu kimse
- bir karış suratla
asık yüzlü bir biçimde
- bir kazanda kaynamak
anlaşmak, uyuşmak, bağdaşmak
- bir kaşık suda boğmak
sevmediği kişinin kötü duruma düşmesini sağlamak için elinden geleni yapmak
- bir kenara atılmak
unutulmak, terk edilmek, ilgi kesilmek
- bir kenarda durmak
gerektiği zaman kullanılmak üzere hazırda bulunmak
- bir kere
Bir kez olmak üzere, bir defa olarak; bir defa, bir defacık, bir kerecik, bir yol
- bir kerelik
Bir kereye özgü olarak; bir defalık
- bir kol çengi
şen sözler ve davranışlarla çevresine neşe saçanlar için söylenen bir söz
- bir kolayını aramak
bir şeyi yapmak, çözmek için gerekli kolay ve kestirme yöntemi araştırmak
- bir kolayını bulmak
kolaylıkla yapabilmeyi sağlamak veya yapma yolunu bulmak
- bir koltuğa iki karpuz sığmaz
"aynı zamanda birden çok işle ilgilenmek başarı için sakıncalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- bir korkak bir orduyu bozar
"bir toplumda korkak kişi, kaygılı, heyecanlı sözleriyle kargaşa çıkarır" anlamında kullanılan bir söz
- bir koyundan iki post çıkarmak
olması gerekenden daha fazla elde etmek
- bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak
söylenen söze önem vermemek
- bir kurşun atımı
kurşunun gidebileceği uzaklık
- bir Köroğlu, bir Ayvaz
bir karı kocanın çocuklarının, yakınlarının yanlarında bulunmadığını veya çocukları olmadığını anlatan bir söz
- bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır (veya dokunur)
"bir kötünün, yalnızca yakın çevresine değil daha geniş çevrelere de zararı dokunur" anlamında kullanılan bir söz
- bir köşeye atmak
gerektiğinde kullanmak için bir yere koymak
- bir köşeye atılmak
terk edilmek, ilgilenilmemek, kendi kaderine terk edilmek
- bir köşeye koymak
saklamak, biriktirmek
- bir köşeye oturmak
gelin olmak, evlenmek
- bir köşeye sinmek
kimsenin görmeyeceği bir yere saklanmak, gizlenmek, sesi çıkmaz olmak
- bir köşeye çekilmek
hiçbir işe karışmayarak yaşamak
- bir kıza dünür düşmek
bir kızı evlenmek üzere başkası için istemek
- bir kızı bin kişi ister, bir kişi alır
"bir şeyi herkes ister ancak onu bir kişi elde edebilir" anlamında kullanılan bir söz
- bir lahza
Kısa bir süre; bir lahzacık
- bir lokma
Çok az
- bir lokma bir hırka
hayatta azla yetinmeyi, dervişçe geçinmeyi anlatan bir söz
- bir milyonluk
Bir milyon liralık kâğıt para
- bir mum al da derdine yan
"başkalarıyla uğraşacağına kendi durumunu düşün" anlamında kullanılan bir söz
- bir müddet
Bir süre
- bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır
"herhangi bir olayı, bir işi, bir ödevi küçümsememek, önemle ele almak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- bir nebze
Kısa bir süre, bir an
- bir nebzecik
Pek az
- bir nefes
Bir an, kısa bir süre
- bir nefeste
Ara vermeden (içmek, konuşmak)
- bir nevi
Bir çeşit
- bir noktaya kadar
belli bir sınıra kadar
- bir numara
Birinci gelen, en iyisi olan
- bir numaralı
Birinci gelen, en iyisi olan
- bir o kadar
ne kadar varsa o kadar daha, bir katı, bir misli
- bir o yana, bir bu yana
rastgele, birçok yere, çeşitli yönlere
- bir olmak
bir araya gelmek, iş birliği yapmak
- bir papel (veya pul) etmemek
değeri olmamak
- bir paralık etmek
çok utanacak, işe yaramaz bir duruma düşürmek
- bir parmak
Kısa boylu
- bir parça
Çok az; az buçuk, az çok
- bir pula satmak
bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak
- bir selam bin hatır yapar
"selam bir ilgi ve sevgi belirtisidir, gönül kazanmakta büyük önemi vardır" anlamında kullanılan bir söz
- bir söyle on dinle
"az konuşup çok dinlemek yararlı olur" anlamında kullanılan bir söz
- bir söylemek pir söylemek
uzatmadan gereği gibi söylemek
- bir sözünü (veya dediğini) iki etmemek
birinin her istediğini hemen yerine getirmek
- bir süre
Kısa bir müddet, bir müddet
- bir sürçen atın başı kesilmez
"o ana kadar yanlışı olmayan kişi bir kez yanlış iş yaptığında kendisine hemen ağır ceza verilmemelidir” anlamında kullanılan bir söz
- bir sıkımlık canı olmak
çok cılız ve güçsüz olmak
- bir sıra
Üst üste, ardı ardına
- bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, sonunda yakalanırsın çekirge (veya üçüncüsünde avucuma düşersin çekirge)
"birkaç kez saklanabilen bir suç günün birinde ortaya çıkarak yapanı kötü bir duruma düşürür, suçlu cezasız kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir tane
Bir adet
- bir tanem
çok sevilen kişiye söylenen bir söz
- bir tarafa bırakmak (veya koymak)
önemsememek, benimsememek, ertelemek
- bir tarakta bezi olmamak
sözü edilen konu ile ilgisi olmamak, bilgisi bulunmamak
- bir tat, bin feryat
mutluluktan çok, sıkıntısı olan
- bir taşla iki kuş vurmak
bir iş veya davranışla birden çok yararlı sonuca ulaşmak
- bir tek
olumlu cümlelerde yalnız bir
- bir tek atmak
bir kadeh içki içmek
- bir tepe yıkılır, bir dere dolar
"dünyada hiçbir şey kaybolmaz; birinin kaybettiğini başkası kazanır, bir zengin fakirleşirken bir fakir de zenginleşebilir" anlamında kullanılan bir söz
- bir terimli
Aralarında yalnız çarpma, bölme, kuvvete yükseltme, kök alma işlemleri yapılacak olan (nicelikleri gösteren terim)
- bir torba kemik
çok zayıf
- bir tuhaf olmak
garipleşmek, acayipleşmek
- bir tuhaflığı olmak
kendini iyi hissetmemek
- bir tutam
Çok az; bir tutamlık
- bir tutmak (veya görmek)
eşit saymak, eşit görmek
- bir türlü
Tekrarlı kullanıldığında işin yapılmasının da yapılmamasının da aynı derecede kötü olduğunu belirten bir söz
- bir varmış bir yokmuş
bir masala başlarken, "eskiden" anlamında söylenen bir tekerleme
- bir yakadan baş çıkarmak
bir çatı altında dirlik düzenlik içinde yaşamak
- bir yana
-den başka, sayılmazsa, hariç tutulursa
- bir yana dünya bir yana
bir varlığa çok değer verildiğini anlatmak için kullanılan bir söz
- bir yanda
Bir tarafta
- bir yandan
Bir taraftan, hem ... hem
- bir yastıkta kocamak
karı koca birlikte uzun bir ömür sürmek
- bir yastığa baş koymak
evlilik hayatını mutlu bir biçimde geçirmek
- bir yaşına daha girmek
şimdiye değin görmediği şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşmak
- bir yemem diyenden kork, bir oturmam diyenden
"oturmayacağını belirten konuk yatıya kalır, yemeyeceğini söyleyen de bir türlü doyurulamaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir yere kadar
belli bir noktaya veya sınıra kadar
- bir yiyip bin şükretmek
kötü durumda olanlara bakarak kendi durumunun değerini bilmek
- bir yol tutturmak
bir davranış, bir tutum biçimi belirlemek
- bir yolunu bulmak
çare bulmak, çözüm üretmek
- bir yudum
Çok az; bir yudumluk
- bir zahmet
Size zor gelmezse, zahmet olmazsa
- bir zaman
Geçmiş zamanda; bir vakit
- bir zamanlar
Zamanında; vaktiyle, bir keresinde, bir vakitler, vaktizamanında
- bir âlem
Kendine özgü bir niteliği olan
- bir çatı altında (olmak veya bulunmak)
aynı yapı, kurum, kuruluş vb. içinde (olmak)
- bir çekirdek geri kalmamak
bütünüyle denk olmak
- bir çenekliler
Kapalı tohumlulardan, oğulcuğu bir çenekten oluşan, saçak köklü, çoğunlukla yumrulu ve soğanlı bir bitki sınıfı
- bir çenetli
Tek parçalı olan (kapsüllü yemiş)
- bir çift
Aynı şeyden iki adet
- bir çift lakırtı etmek
kısa konuşmak
- bir çift sözü olmak
söyleyecek bir şeyleri bulunmak
- bir çiçekle bahar (veya yaz) olmaz
"küçük, güzel bir belirti ile doyurucu sonuca ulaşılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- bir çuval dolusu
Bir çuvalın alacağı miktarda
- bir çuval inciri berbat etmek
düzelmekte olan bir durumu yersiz, yanlış davranışlarla bozmak
- bir çöplükte iki horoz ötmez
bir yerde iki kişi baş olmaz
- bir ölçüde
Belli oranda
- bir örnek
Aynı biçimde olan
- bir örneklik
Bir örnek olma durumu
- bir şey (veya şeyler) olmak
huyu, durumu, tutumu değişmek, yeni huylar edinmek
- bir şey anlamamak
yiyeceğin tadına varamamak
- bir şey sanmak
aslında olmadığı hâlde bir değeri var sanmak, değerlendirmede yanılmak
- bir şey söylemek
konuşmak
- bir şey yapmak
birine kötülükte bulunmak
- bir şeye benzememek
işe yarar durumda olmamak
- bir şeyler, bir şeyler
daha fazla açıklamamak, kısa kesmek gerektiğinde söylenen bir söz
- bira
Arpa ile şerbetçi otunun mayalandırılmasıyla yapılan bir içki; arpa suyu
- bira bardağı
Bira içmek için yapılmış, geniş ve uzun bardak
- bira mayası
Mayalanmış durumdaki biranın yüzünden alınan bir mantar türü
- biracı
Bira yapıp satan kimse
- biracılık
Biracının yaptığı iş
- birader
Erkek kardeş
- biraderlik
Birader olma durumu
- birahane
Genellikle bira içilen, aynı zamanda çabuk hazırlanan bazı sıcak veya soğuk yemeklerin de yenildiği yer
- birahaneci
Birahane işleten kimse
- birahanecilik
Birahanecinin yaptığı iş
- biralık
Bira yapmakta kullanılan
- biraz
Yeterli ölçüden daha az; azıcık, bir derece
- birazcık
Pek az, çok az
- birazdan
Az sonra
- birbiri
Karşılıklı olarak bir diğeri
- birbiri için yaratılmış olmak
birbiriyle çok iyi anlaşmak
- birbiri üstüne gelmek
arka arkaya meydana gelmek, ara vermeden olmak
- birbirine düşmek
araları açılmak, aralarında anlaşmazlık çıkmak
- birbirine girmek
karışmak
- birbirine katmak
aralarını açmak, aralarını bozmak, olay çıkarmak
- birbirini kovalamak
ardı ardına sürekli bir şekilde gelmek
- birbirini tutmamak
birbiriyle ilgisi olmamak, tutarsız olmak
- birbirini yemek
iki veya daha çok kimse birbiriyle uğraşmak, birbirine kötülük etmek
- birbirini çekememek
birbirini kıskanmak
- birbirinin ağzına girmek
birbiriyle çok yakın mesafede olmak
- birbirinin ağzına tükürmek
bir sorunda, bir olayda sözleşmiş gibi ağız birliği yapmak
- birbirinin gözünü oymak
aralarında aşırı geçimsizlik olmak
- birbirinin gözünü çıkarmak
aralarında birbirlerine zarar verecek derecede kıyasıya dövüşmek
- birden
Birlikte, beraberce, hepsi bir arada
- birdirbir
Oyuncuların birbirinin üstünden atlayarak oynadıkları bir oyun
- bire ... vermek
buğday, arpa, nohut, fasulye vb. ürünler için toprak kullanılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek
- bire beş katmak
çok abartmak
- bire bin katmak
çok abartmak
- bire bir
Ölçü, miktar vb. özellikleri eşit olan
- bire bir eşleme
İki kümenin elemanları arasında, bir elemana karşı, bir eleman alınarak yapılan eşleme
- birebir
Etkisi kesin olan
- birebir gelmek
etkisini hemen ve kesin olarak göstermek
- Birecik
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- birer
Bir sayısının üleştirme sayı sıfatı
- birer birer
Her biri ayrı olarak; bir bir, kalem kalem
- birer ikişer
Tek veya birkaçı birlikte olarak
- birerli
Birer birer sıralanmış
- birey
Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık; fert
- birey oluş
Yumurtanın döllenmesinden bireyin yetkin duruma gelmesine kadar geçirdiği gelişim evrelerinin bütünü; ontogenez, soy oluş karşıtı
- bireyci
Kişi haklarını savunan (kimse); individüalist
- bireycilik
Bireylerin yararlarını toplumsal yararlardan daha üstün veya daha önemli sayan öğreti, tutum veya politikaların genel adı; ferdiyetçilik, individüalizm
- bireyleşebilme
Bireyleşebilmek işi
- bireyleşebilmek
Bireyleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bireyleşme
Türle ilgili bir örneğin bireyde gerçekleşmesi
- bireyleşmek
Bağımsız hareket etme yetisini edinmek, birey durumuna gelmek
- bireyleştirme
Bireyleştirmek işi
- bireyleştirmek
Bireye özgü kılmak, başkalarından ayırmak
- bireylik
Bir kimseyi dış gözlemciler gözünde benzersiz, tek kılan özellikler veya bunların tek biçimi
- bireysel
Bireyle ilgili olan, bireye özgü olan; ferdî
- bireysel emeklilik
Bireylerin, gelecekte maaşa bağlanmak veya toplu para alabilmek için, bankalar veya çeşitli finans kurumları aracılığıyla birikimlerini değerlendirerek emekli oldukları sistem
- bireyselleşme
Bireyselleşmek işi
- bireyselleşmek
Bireye özgü bir duruma gelmek
- bireyselleştirilme
Bireyselleştirilmek işi
- bireyselleştirilmek
Bireysel olması sağlanmak
- bireyselleştirme
Bireysel duruma getirme
- bireyselleştirmek
Bir şeyi ayrı olarak, bireysel olarak göz önüne almak
- bireysellik
Bir kişiyi benzerlerinden ayıran özelliklerin bütünü, ferdiyet
- bireyüstü
Tek bir bireyi aşan
- bireşim
Parçaların veya ögelerin bir araya getirilip bir bütün olarak birleştirilmesi
- bireşimli
Bireşim yolu ile elde edilen
- biri
Bir tanesi
- biri bilmeyen bini hiç bilmez
"küçük de olsa bir iyiliğin değerini bilmeyen, daha büyük iyiliklere layık değildir" anlamında kullanılan bir söz
- biri eşikte biri beşikte
bebeği veya küçük çocuğu çok olan kimseler için söylenen bir söz
- biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar
"herkesin yararlanabileceği şeyden bazıları yararlanır da başkalarına yararlanma fırsatı vermezlerse büyük kavga çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- biricik
Eşi, benzeri olmayan ve çok sevilen; bir tane
- biriciklik
Biricik olma durumu
- birikebilme
Birikebilmek işi
- birikebilmek
Birikme ihtimali veya imkânı bulunmak
- birikim
Birikme, bir yerde toplanıp yığılma
- birikim alanı
Buzul alanlarında karın biriktiği bölge; birikme havzası
- birikimci
Tasarruf yapan, para vb. değerli şeyleri biriktiren kimse; tasarrufçu
- birikimcilik
Birikimci olma durumu; tasarrufçuluk
- birikinti
Bir yerde kendi kendine birikmiş olan şey
- birikinti konisi
Akarsuların dağlık bölgelerden getirdiği kil, kum, çakıl vb.nin bir düzlükte oluşturduğu koni biçimindeki yığın
- birikinti yelpazesi
Akarsuların dağlık bölgelerden getirdiği kil, kum, çakıl vb.nin bir düzlükte oluşturduğu yelpaze biçimindeki yığın
- birikiverme
Birikivermek işi
- birikivermek
Çabucak birikmek
- birikiş
Birikmek işi
- birikişme
Birikişmek işi
- birikişmek
Bir yere toplanmak, bir araya gelmek
- birikme
Birikmek işi; teraküm
- birikmek
Toplanıp yığılmak
- biriktirebilme
Biriktirebilmek işi
- biriktirebilmek
Biriktirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biriktirilebilme
Biriktirilebilmek işi
- biriktirilebilmek
Biriktirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biriktirilme
Biriktirilmek işi
- biriktirilmek
Biriktirme işi yapılmak
- biriktirim
Biriktirmek işi
- biriktiriş
Biriktirmek işi
- biriktirme
Biriktirmek işi
- biriktirmek
Toplayıp yığmak
- birileri
Bazı kimseler
- birim
Bir kümenin her elemanı
- birim tüketimi
Konut, kişi, malzeme, araç vb. başına düşen enerji tüketim miktarı
- birimkare
Alanının hesaplanmasında kullanılan uzunlukların birimi cm, m vb. birimlerle ifade edilmemiş bölgelerin alan ölçüsü
- birimküp
Hacminin hesaplanmasında kullanılan uzunlukların birimi cm, m vb. birimlerle ifade edilmemiş cisimlerin hacim ölçüsü
- birimler bölüğü
Birden dokuz yüz doksan dokuza kadar olan sayılar bölüğü
- birincasıf
Birleşikgillerden, hekimlikte kullanılan bir bitki
- birinci
Bir sayısının sıra sıfatı
- birinci ayak
Altılı ganyanda yer alan ilk koşu
- birinci el
Daha önce kullanılmamış, yeni olarak satılan veya alınan (araç, eşya vb.)
- birinci elden kaynağa gitmek
bilimsel çalışmalarda kaynakların aslına, özgününe dayanmak
- birinci gelmek (veya çıkmak)
birçokları arasında en iyi olarak seçilmek
- birinci kemancı
Orkestrada keman çalan, şeften sonraki ikinci kişi
- birinci kemancılık
Birinci kemancı olma durumu
- birinci mevki
Gemi, tren vb. taşıtlarda veya tiyatro, sinema vb. yerlerde normal tarifeden daha pahalı olan ve daha iyi hizmet verilen mevki; birinci, birinci sınıf, lüks mevki
- birinci olmak
başta gelmek, önde gelmek
- birinci sınıf
Derecelendirmede ilk sırada olan
- birinci zabit
Gemilerde kaptandan sonra gelen, en büyük rütbeye sahip olan kaptan; ikinci kaptan
- birinci zabitlik
Birinci zabitin işi
- birincil
Sırada, önemde ilk yeri alan; asli
- birincil enerji
Enerjinin herhangi bir değişim veya dönüşüm uygulanmamış biçimi
- birincil grup
İçten, samimi, yüz yüze ilişkilere dayanan iki veya daha çok insandan meydana gelen topluluk
- birincil ileti
Metinde kastedilen ve öne çıkan ilk anlam
- birincilik
Birinci olma durumu
- birisi
Herhangi bir kimse
- birisinden biri
içlerinden biri, birkaç kişiden herhangi biri
- birkaç
Çok olmayan, az sayıda
- birkaçı
Az sayıda olan kimse veya şey
- birleme
Bir etme, tek duruma getirme
- birlemek
Bir etmek, tek duruma getirmek
- birlenme
Birlenmek işi
- birlenmek
Tek duruma getirilmek
- birler
Ondalık sayı sistemine göre yazılan bir tam sayıda sağdan sola doğru ilk sayının bulunduğu basamak
- birleşebilme
Birleşebilmek işi
- birleşebilmek
Birleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- birleşen
Birbirini kesen, bir noktada kesişen (doğru, yay)
- birleşik
Bir araya gelmiş, birleşmiş olan; müttehit
- birleşik ad
Birden fazla kelimeden oluşan ve yeni bir kavramı veya nesneyi karşılayan ad; birleşik isim, mürekkep isim: aslanağzı, başşehir, kaptıkaçtı, bilgisayar, duvar saati vb
- birleşik cümle
İçinde birden fazla yüklem bulunan cümle; birleşik tümce, mürekkep cümle
- birleşik fiil
Birden fazla kelimeden oluşarak yeni bir kavramı karşılayan fiil; mürekkep fiil: reddetmek, tedavi etmek, namaz kılmak, naz eylemek, içivermek, öleyazmak, kokusu çıkmak, hoşa gitmek, etekleri zil çalmak vb
- birleşik kap
Alt tarafından birleştirilmiş kaplardan her biri; bileşik kap
- birleşik kaplar
Alt taraflarından değişik boyut ve kesitlerde borularla birleştirilmiş sistem; bileşik kaplar
- birleşik kelime
Birden fazla kelimeden oluşarak yeni bir kavramı veya nesneyi karşılayan söz grubu: yer çekimi, hanımeli, gelebilmek, hasta olmak, altüst; ateşkes, külbastı vb
- birleşik makam
Klasik Türk müziğinde çeşitli makamların birleştirilmesiyle oluşturulmuş makam; mürekkep makam
- birleşik oturum
İki veya daha çok kurulun bir arada yaptığı oturum
- birleşik oy pusulası
Seçime katılan partileri simgeleriyle tek bir kâğıt üzerinde ayrı ayrı gösteren oy pusulası
- birleşik çekim
Birden çok zaman veya kipin ek-fiil kullanılarak çekimlenmesiyle oluşan zaman; birleşik zaman, mürekkep zaman: sevdiydi (sev-di + i-di), sevecekmiş (sev-ecek + i-miş) sev-er-se (sev-er + i-se), sevmeliydi (sev-meli + i-di) vb
- birleşikgiller
Bitişik yapraklı iki çeneklilerden, çiçekleri kömeç durumunda toplu olarak bulunan, kimi cinsleri uçucu yağ veya süt taşıyan bir familya
- birleşiklik
Birleşik olma durumu
- birleşilebilme
Birleşilebilmek işi
- birleşilebilmek
Birleşilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- birleşilme
Birleşilmek işi
- birleşilmek
Birleşme işi yapılmak, bir araya gelinmek, buluşulmak
- birleşim
Birleşmek işi
- birleşiverme
Birleşivermek işi
- birleşivermek
Çabucak veya ansızın birleşmek
- birleşme
Birleşmek işi; vasl
- birleşme değeri
Basit bir cismin bir atomu ile birleşebilecek olan hidrojen atomlarının en yüksek miktarı
- birleşmek
Ayrıyken tek bir bütün durumuna gelmek
- birleştirebilme
Birleştirebilmek işi
- birleştirebilmek
Birleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- birleştirilebilme
Birleştirilebilmek işi
- birleştirilebilmek
Birleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- birleştiriliş
Birleştirilmek işi
- birleştirilme
Birleştirilmek işi
- birleştirilmek
Birleştirme işi yapılmak
- birleştiriverme
Birleştirivermek işi
- birleştirivermek
Çabucak veya ansızın birleştirmek
- birleştiriş
Birleştirmek işi
- birleştirme
Birleştirmek işi; tevhit, kombinasyon
- birleştirmek
Bir araya getirmek
- birli
Bir parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden bir tane bulunan
- birlik
Tek, bir olma durumu
- birlik olmak
bir işi yapmak için anlaşmak
- birlikte
Bir arada, beraberce; hep beraber
- birlikte yaşamak
aynı evde oturmak, bir arada yaşamak
- birliktelik
Birlikte olma durumu; beraberlik
- birlikten kuvvet doğar
"toplu veya beraber davranmak daha büyük güç sağlar" anlamında kullanılan bir söz
- Birmanca
Myanmar halkı tarafından kullanılan dil
- birtakım
(nesne için) Belirsiz bir çokluk
- birtakımı
Bir bölümü, bir grubu
- birun
Osmanlı sarayında haremin ve enderunun dışında kalan bölüm
- birçok
Oldukça çok, sayısı belirsiz; bir dolu, sürü sepet, müteaddit
- birçokları
Çok sayıda olan kimse veya şey
- birçoğu
Çok sayıda olan kimse veya şey; çokları
- bis
İkinci kez
- bis yapmak
seyirci, beğenilen bir konserin sonunda tempolu bir biçimde alkışlayarak sanatçıyı veya sanatçıları bir eser seslendirmesi için yeniden sahneye çağırmak
- biseksüel
Hem kendi cinsini hem de karşı cinsi arzulayan
- biseksüellik
Biseksüel olma durumu
- bisiklet
Tekerlekleri pedal aracılığıyla ayakla döndürülen binek aracı; çiftteker, derrace, velespit
- bisiklet yaka
Kazak ve süveterlerde bulunan yuvarlak yaka
- bisiklet yolu
Trafikte bisikletlerin gitmesine ayrılmış, dar yol
- bisikletli
Bisikleti olan
- bisikletsiz
Bisikleti olmayan
- bisikletçi
Bisiklet sporu yapan kimse; çifttekerci
- bisikletçilik
Bisikletçinin yaptığı iş; çifttekercilik
- bisküvi
Un, süt, şeker veya tuzla yapılan ince, gevrek bir tür kuru pasta
- Bismil
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- bismillah
(bi'smillah) Şaşkınlık anında söylenen bir söz
- bismillah demek
bir işe uğurlu olması dileği ile başlamak
- bistro
İçki içilen kahve
- bisülfat
Hidrojenli sülfatlar
- bisülfür
Molekülünde iki kükürt atomu bulunduran birleşik
- bit
Yarım kanatlılar alt takımına giren, insan ve memeli hayvanların vücudunda asalak olarak yaşayan böcek; kehle, ufaklık (Pediculus)
- bit kadar
çok küçük
- bit otu
Sıracagillerden, birçok çeşidi bulunan ve kuzey yarım kürede yetişen bir bitki
- bit yeniği
Bitin ağaç, bitki vb.nin üzerinde oluşturduğu delik veya iz
- bitap düşmek
bitkin düşmek
- bitebilme
Bitebilmek işi
- bitebilmek
Bitme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitelge
Toprağın bitki yetiştirme gücü
- biteviye
Durmadan, sürekli olarak; muttasıl
- biteviyelik
Değişmeden, aynı biçimde sürüp gitme durumu
- biti kanlanmak
sıkıntı içinde yaşayan bir kişi para ve varlık yönünden güçlenmek
- bitik
Yorgunluk veya hastalıktan gücü kalmamış
- bitiklik
Bitik olma durumu
- bitim
Bitmek işi
- bitimlilik
Sonlu olma durumu
- bitirebilme
Bitirebilmek işi
- bitirebilmek
Bitirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitirilebilme
Bitirilebilmek işi
- bitirilebilmek
Bitirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitiriliverme
Bitirilivermek işi
- bitirilivermek
Çabucak bitirilmek
- bitiriliş
Bitirilmek işi
- bitirilme
Bitirilmek işi
- bitirilmek
Bitirme işine konu olmak; tamamlanmak
- bitirim
Çok hoşa giden (kimse)
- bitirimci
Barbut oynatan, barbut kahvehanesi işleten kimse
- bitirimcilik
Bitirimcinin yaptığı iş
- bitirimlik
Bitirim olma durumu
- bitiriverme
Bitirivermek işi
- bitirivermek
Çabucak bitirmek
- bitiriş
Bitirmek işi
- bitiriş yemi
Et üretimi için beslenen hayvanlara belirli bir devreden itibaren besi sonuna kadar yedirilen ve enerji değeri daha yüksek olan karma yem
- bitirme
Bitirmek işi
- bitirme fiili
Bir fiile -mış sıfat-fiil eki ve olmak yardımcı fiili getirilerek oluşturulan, fiilin işaret ettiği zamandan önce gerçekleştiğini anlatan birleşik fiil: İstemiş oldu. Görmüş olacak vb
- bitirmek
Bitmesini sağlamak; tamamlamak
- bitirmiş
Bir bilim dalında veya başka bir alanda bilginin doruğuna ulaşmış (kimse)
- bitirmişlik
Bitirmiş olma durumu
- bitirtme
Bitirtmek işi
- bitirtmek
Bitirme işini yaptırmak
- bitiverme
Bitivermek işi
- bitivermek
Çabucak bitmek
- bitiş
Bitmek işi
- bitiş çizgisi
Bir ezginin eşit bölümlere ayrılışını gösteren her ölçünün sonunda bulunan dikey çizgi
- bitişebilme
Bitişebilmek işi
- bitişebilmek
Bitişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitişik
Yan yana olan; muttasıl
- bitişik kelime
Bitişik yazılan birleşik kelime: pazartesi (< pazar ertesi), hissetmek (< hiss etmek), ayakkabı (< ayak kabı), delikanlı (<deli kanlı), kaptıkaçtı (< kaptı kaçtı) vb
- bitişik nizam
Bir veya birden fazla taraftan komşu parsellerdeki binalara bitişik olan ve ortak alandan arka bahçeye çıkış sağlanan yapı düzeni
- bitişik taç yapraklılar
Taç yaprakları birbirleriyle yandan bitişik olan bitkiler
- bitişik çanak yapraklılar
Çanak yaprakları birbirine bitişmiş bulunan bitkiler
- bitişiklik
Bitişik olma durumu
- bitişimli
Bitişme özelliği olan
- bitişiş
Bitişmek işi
- bitişken
Bitişme özelliği olan; eklemeli, iltisaki
- bitişken dil
Kelimeleri kök veya gövdesini değiştirmeksizin türeten veya çekimleyen dil; iltisaki dil
- bitişkenlik
Bitişken olma durumu
- bitişme
Bitişmek işi; ittisal
- bitişmek
Birbirine dokunacak kadar yanaşmak
- bitiştirebilme
Bitiştirebilmek işi
- bitiştirebilmek
Bitiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitiştirilebilme
Bitiştirilebilmek işi
- bitiştirilebilmek
Bitiştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitiştiriliş
Bitiştirilmek işi
- bitiştirilme
Bitiştirilmek işi
- bitiştirilmek
Bitiştirilme işi yapılmak
- bitiştiriverme
Bitiştirivermek işi
- bitiştirivermek
Çabucak bitiştirmek
- bitiştiriş
Bitiştirmek işi
- bitiştirme
Bitiştirmek işi
- bitiştirmek
Bitişmesini sağlamak
- bitki
Bulunduğu yere kök vb. organlarıyla tutunan, çoğunlukla fotosentez sonucu yaşam için gerekli bileşenleri oluşturan, birçoğu spor veya tohum aracılığıyla döl vererek çoğalan bir veya çok yıllık, otsu, odunsu canlıların genel adı; nebat
- bitki bilimci
Bitki bilimiyle uğraşan, bitki bilimi uzmanı; botanikçi
- bitki bilimi
Bitkilerin tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla ilgilenen bilim dalı; nebatat, botanik
- bitki bitleri
Bitkiler üzerinde yaşayan, kırmız böceği, ağaç biti vb. böceklerin ortak adı
- bitki coğrafyası
Yeryüzünün bitki örtüsünü ve bu örtünün çevreyle ilgisini inceleyen coğrafya bilimi; fitocoğrafya, vejetasyon coğrafyası
- bitki nakli
Bitkiyi bir yerden alıp başka bir yere dikme; transplantasyon
- bitki patolojisi
Bitki hastalıklarını inceleyen bilim dalı
- bitki sütü
Süt görünüşünde bitki öz suyu
- bitki topluluğu
Benzer doğal olaylara ve yaşama koşullarına uymuş, belirli bir görünüş almış bitkilerin tümü
- bitki çayı
Bitkilerin, baharatların veya bitki ürünlerinin sıcak suda kaynatılması veya demlenmesiyle yapılan içecek; bitkisel çay
- bitki örtüsü
Herhangi bir yer, bölge veya coğrafyada o çevrenin doğal şartlarına uygun olarak gelişen, ekolojik istekleri benzer olan bitkilerin meydana getirdiği topluluk; vejetasyon
- bitkici
Bitki yetiştiren kimse
- bitkicilik
Bitkicinin yaptığı iş
- bitkileşme
Bitkileşmek işi
- bitkileşmek
Bitki durumuna gelmek
- bitkimsi
Bitkiyi andıran, bitkiye benzeyen, bitki gibi
- bitkimsi hayvanlar
Mercan, sünger gibi bitki görünümünde olan hayvanlar
- bitkin
Gücü tükenmiş olan, çok yorgun; aygın baygın, bitap
- bitkin düşmek
yorgunluk vb. sebeplerle gücü tükenmiş olmak, güçsüz duruma gelmek
- bitkince
Bitkin bir biçimde
- bitkinleşme
Bitkinleşmek durumu
- bitkinleşmek
Bitkin duruma gelmek; dermansızlaşmak
- bitkinlik
Bitkin olma durumu; bitaplık, zafiyet
- bitkisel
Bitki ile ilgili, bitki cinsinden olan
- bitkisel hayat
Hastalık veya kaza sebebiyle beyinin yaygın ve geri dönüşümsüz hasarlandığı, ancak beyin sapının refleks işlevlerinin etkilenmediği klinik durum.
- bitkisel kazein
Küspe ve sıvı yağ artıklarından elde edilen azotlu madde
- bitkisel yağ
Bitkilerden elde edilen yağ; nebati yağ
- bitkisellik
Bitkisel olma durumu
- bitlenebilme
Bitlenebilmek işi
- bitlenebilmek
Bitlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bitleniverme
Bitlenivermek işi
- bitlenivermek
Çabucak bitlenmek
- bitlenme
Bitlenmek işi
- bitlenmek
Bitli duruma gelmek
- bitler
Kanatlılar alt sınıfına giren, ağız yapıları sokup emmeye elverişli, memelilerde yaşayan ve kanla beslenen bir böcek takımı
- bitli
Üstünde bit bulunan, bitlenmiş olan
- bitli (veya kurtlu) baklanın da kör alıcısı olur
"işe yaramaz da olsa her şeyin isteklisi bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- bitli kokuş
Üstü başı kirli, vücut temizliğine dikkat etmeyen
- Bitlis
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bitlis köftesi
Yağsız kıyma veya pirinç ile köftelik bulgur, yağ, nar, yumurta ve baharat kullanılarak hazırlanan ceviz büyüklüğünde bir köfte türü
- Bitlisli
Bitlis ilinden olan kimse
- Bitlislilik
Bitlisli olma durumu
- bitme
Bitmek işi; finiş
- bitmek
Sona ermek; tükenmek
- bitmek tükenmek bilmemek
bir türlü sonu gelmemek, eksilmemek
- bitmez (veya bitip) tükenmez
bitmeyen, sonu gelmeyen, uçsuz bucaksız
- bitmişi
Bir şeyin son fiyatı
- bitnik
Genel davranışları ve hırpani giysileri ile toplum hayatından kopma eğilimi gösteren ve toplum dışında bir yaşantısı olan genç
- bitpazarı
Eski eşyanın alınıp satıldığı pazar
- bittabi
Doğal olarak
- bitter
Kakao oranı yüksek, acı çikolata
- bityeniği
Bir işin gizli kalmış kötü ve aksak yanı, kuşkulu bir nokta; kurtyeniği
- bitüm
Keskin bir koku, alev ve koyu duman çıkararak yanan, karbon ve hidrojen bakımından çok zengin doğal yakıt maddelerinin genel adı; yer sakızı
- bitümleme
Bitümlemek işi
- bitümlemek
Belirli bir kalınlıkta bitüm ile örtmek
- bitümlü
İçinde bitüm bulunan
- biyaprak
Yaprakları halka dizilişli, genellikle akvaryumlarda bulundurulan su bitkisi
- biye
Genellikle giysinin yaka, kol, etek çevresine kendi kumaşından veya başka kumaştan geçirilen ince şerit
- biyel
Makinelerde, bir ucu pistona, öbür ucu volanı çeviren kaldıraca geçirilmiş, pistonun doğrusal hareketini krankta dairesel harekete çeviren, hareketli kol
- biyeli
Biye geçirilmiş, biyesi olan
- biyesiz
Biyesi olmayan, biye geçirilmemiş olan
- biyodizel
Kolza, ayçiçeği, soya gibi yağlı tohum bitkilerinden elde edilen yağların veya hayvansal yağların bir katalizör eşliğinde kısa zincirli bir alkol ile reaksiyonu sonucunda açığa çıkan ve yakıt olarak kullanılan bir ürün
- biyoelektrik
Canlı varlıkların ürettiği elektrik
- biyoelektronik
Moleküler biyolojinin hücrelerin yapısına giren moleküller arasında geçerli elektrostatik güçlerini inceleyen bölümü
- biyoenerji
Biyokütlenin kimyasal dönüşümüyle elde edilen enerji
- biyofizik
Biyolojik olayları incelemek için fizikte geleneksel olarak kullanılan yaklaşım ve yöntemleri uygulayan disiplinler arası bir bilim; biyolojik fizik
- biyograf
Hayat hikâyesi yazarı
- biyografik
Biyografi ile ilgili
- biyojeografi
Bitki ve hayvanların yeryüzü üzerindeki dağılımını ve bunun sebeplerini inceleyen bilim; biyoloji coğrafyası
- biyokatalizör
Canlı dokuların hepsinde çok az bulunan ve hayat için gerekli kimyasal tepkimeleri uyandıran veya kolaylaştıran madde
- biyokimya
Hücreden en gelişmiş organa kadar canlı dokuları inceleyen ve bunları oluşturan maddeleri araştıran bilim dalı
- biyokimyasal
Biyokimya ile ilgili
- biyokütle
Belirli zamanda sınırları belirli bir biyotopta bulunan canlı organizmaların toplam kütlesi
- biyolog
Biyoloji ile uğraşan kimse; dirim bilimci
- biyoloji
Bitki ve hayvanların köken, dağılım, yapı, gelişim, büyüme ve üremelerini inceleyen bilim dalı; dirim bilimi
- biyolojici
Okulda biyoloji dersini veren öğretmen
- biyolojik
Biyoloji ile ilgili; dirim bilimsel
- biyolojik anne
Döllenme sırasında yumurta hücresi kullanılan kadın
- biyolojik annelik
Biyolojik anne olma durumu
- biyolojik baba
Döllenme sırasında spermi kullanılan erkek
- biyolojik babalık
Biyolojik baba olma durumu
- biyolojik ortam
Bitkilerin ve hayvanların belirli bir birleşimi için bir yaşam alanı sağlayan tek tip çevresel koşulların var olduğu alan; biyotop
- biyolojik saat
Canlılarda her türlü olayın oluşmasına ayrılan süre
- biyomedikal
Tıpta tanı ve tedavi amacıyla araç ve gereçlerin üretimi, tasarımı ve iletişimi ile ilgilenen mühendislik dalı
- biyomekanik
Biyoloji, fizyoloji ve tıp konularını mekanik kanunlar yöntemiyle irdeleme
- biyometeoroloji
Canlılar üzerinde hava olaylarının etkisini inceleyen bilim
- biyometeorolojik
Biyometeoroloji ile ilgili
- biyomikroskop
Kendine özgü bir ışık ile kullanılan çift göz mercekli mikroskop
- biyonik
Biyoloji ve elektronikle ilgili olan; dirim kurgusal
- biyopsi
Mikroskop altında incelemek, çeşitli testler yapmak ve tanı koymak amacıyla vücudun herhangi bir bölümünden doku veya hücre parçası alma işlemi
- biyopsi yapmak
mikroskop altında incelemek, çeşitli testler yapmak ve tanı koymak amacıyla vücudun herhangi bir bölümünden doku veya hücre parçası almak
- biyoritim
Doğuştan başlayarak belirli zaman aralıklarıyla yinelenen ve insan davranışlarını doğrudan etkileyen fiziksel ve duygusal gelgitlerin tümü
- biyosfer
Üzerinde hayat olan yeryüzü bölgesi
- biyotit
Siyah renkli, parlak, demir bakımından zengin bir tür mika
- biyoçeşitlilik
Deniz ve kara sularındaki ekolojik ortamda yer alan canlılarda gözlenen değişkenlik
- biyoşimi
Organ dokularındaki kimyasal olayları inceleyen kimya kolu
- biz
Çokluk birinci kişiyi gösteren söz
- biz attık kemik diye, el kaptı ilik diye
"bizim işe yaramaz diye vazgeçtiğimizi başkaları değerli buldu" anlamında kullanılan bir söz
- biz bize
Yalnız biz, aramızda yabancı bir kimse olmaksızın
- biz bize benzeriz
"aramızda fark yok, özelliklerimiz veya tutum ve davranışlarımız aynıdır" anlamında kullanılan bir söz
- biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz
"birbirimizi çok yakından tanırız, onun öyle bir üstün durumu olmadığını biliriz" anlamında kullanılan bir söz
- bizar
Tedirgin, bezmiş, usanmış, bezginlik getirmiş bir biçimde
- bizar etmek
tedirgin etmek, usandırmak
- bizar olmak
usanmak, bıkmak
- bizarlık
Bizar olma durumu
- bizce
Bize göre, bizim düşüncemizce
- bizcesi
Bize göre olanı
- bizcileyin
Bizim gibi
- bizden
bizim tarafımızda olan (kimse)
- bizdenlik
Bizden olma durumu
- bize de mi lolo?
"işin içinde bir iş olduğunu bilmez miyiz sanıyorsunuz?" anlamında kullanılan bir söz
- bizim gelin bizden kaçar, tutar ellere başını açar
"bize yabancı duran yakınımız, dostumuz, akrabamız başkalarına rahatça, içtenlikle yardım eder" anlamında kullanılan bir söz
- bizimki
Bizim olan, bizimle ilgili olan
- bizleme
Bizlemek işi
- bizlemek
Ucu çivili değnekle hayvanı dürtmek
- bizlengiç
Ucu çivili değnek
- bizmut
Atom numarası 83, atom ağırlığı 209, yoğunluğu 9,8 olan, 271,3 °C'de eriyen, kızılımsı beyaz renkli, kırılgan ve katı bir element (simgesi Bi)
- bizon
Amerika'da yaşayan bir cins hörgüçlü yaban öküzü
- bizsiz
Biz olmaksızın
- biçare olmak
çaresiz kalmak
- biçebilme
Biçebilmek işi
- biçebilmek
Biçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biçem bilimci
Biçem bilimi ile ilgilenen kimse
- biçem bilimi
Dilde söz dizimiyle deyiş, anlatım, üslup arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalı
- biçemleme
Biçemlemek işi; stilizasyon
- biçemlemek
Üslup kazandırmak
- biçenek
Biçilmek üzere korunan otlak
- biçerbağlar
Ekini hem biçen hem de bağ durumuna getiren makine
- biçerdöver
Ekin biçen, döven, taneleri ayıran, samanı deste veya balya durumuna getiren makine
- biçilebilme
Biçilebilmek işi
- biçilebilmek
Biçilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biçiliş
Biçilmek işi
- biçilme
Biçilmek işi
- biçilmek
Biçme işine konu olmak
- biçilmiş kaftan
Bütünü ile uygun, elverişli (iş)
- biçim
Biçmek işi
- biçim almak
biçimlenmek, belli bir biçime girmek, şekillenmek
- biçim bilgisi
Kelimelerin yapısını, türeme yollarını ve çekim biçimlerini içeren bilgi; şekil bilgisi, yapı bilgisi, sarf, morfoloji
- biçim birimi
Dilde parçalanabilen anlamlı veya işlevli en küçük birim; morfem
- biçim vermek (veya biçime sokmak)
bir şeyi biçimlendirmek
- biçimce
Biçim bakımından, biçim yönünden
- biçimci
Biçime sıkı sıkıya bağlılık yanlısı olan
- biçimcilik
Biçimci olma durumu; şekilcilik, şekilperestilik, formalizm
- biçimleme
Çeşitli maddelerin biçimsel imkânları ile birbirleri arasındaki düzen ilişkilerini araştırma işi; figürasyon
- biçimlendirebilme
Biçimlendirebilmek işi; şekillendirebilme
- biçimlendirebilmek
Biçimlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak; şekillendirebilmek
- biçimlendirilebilme
Biçimlendirilebilmek işi; şekillendirilebilme
- biçimlendirilebilmek
Biçimlendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak; şekillendirilebilmek
- biçimlendiriliş
Biçimlendirilmek işi; şekillendiriliş
- biçimlendirilme
Biçimlendirilmek işi; şekillendirilme
- biçimlendirilmek
Bir şeye biçim verilmek; şekillendirilmek
- biçimlendiriş
Biçimlendirmek işi; şekillendiriş
- biçimlendirme
Biçimlendirmek işi; biçimleme, şekillendirme, formatlama
- biçimlendirmek
Bir şeye belirli bir biçim vermek; biçimlemek, şekillendirmek
- biçimlendirtme
Biçimlendirtmek işi; formatlatma
- biçimlendirtmek
Biçimlendirme işini yaptırtmak; formatlatmak
- biçimlenebilme
Biçimlenebilmek işi; şekillenebilme
- biçimlenebilmek
Biçimlenme ihtimali veya imkânı bulunmak; şekillenebilmek
- biçimleniverme
Biçimlenivermek işi; şekilleniverme
- biçimlenivermek
Çabucak biçimlenmek; şekillenivermek
- biçimleniş
Biçimlenmek işi; şekilleniş
- biçimlenme
Biçimlenmek işi; şekillenme, şekilleşme, formasyon
- biçimlenmek
Bir şey belli bir biçim kazanmak; şekillenmek, şekilleşmek
- biçimli
Herhangi bir biçimde olan; şekilli
- biçimlilik
Biçimli olma durumu; şekillilik
- biçimsel
Biçime dayanan, biçimle ilgili, şekle ait; şekilgeç, şekilsel, şeklî, formel
- biçimselleştirme
Biçimselleştirmek işi; şekilselleştirme
- biçimselleştirmek
Biçimsel duruma getirmek; şekilselleştirmek
- biçimsellik
Biçime uygun olma durumu; şekilsellik, formellik
- biçimsiz
Kendine özgü bir biçimi olmayan, biçimi bozuk; şekilsiz
- biçimsizce
Biçimsiz bir biçimde; şekilsizce
- biçimsizleşebilme
Biçimsizleşebilmek işi; şekilsizleşebilme
- biçimsizleşebilmek
Biçimsizleşme ihtimali veya imkânı bulunmak; şekilsizleşebilmek
- biçimsizleşme
Biçimsizleşmek işi; şekilsizleşme, deformasyon
- biçimsizleşmek
Biçimsiz duruma gelmek, biçimi bozulmak; şekilsizleşmek, deforme olmak
- biçimsizleştirebilme
Biçimsizleştirebilmek işi; şekilsizleştirebilme
- biçimsizleştirebilmek
Biçimsizleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak; şekilsizleştirebilmek
- biçimsizleştirilme
Biçimsizleştirilmek işi; şekilsizleştirilme
- biçimsizleştirilmek
Biçimsiz duruma getirilmek, biçimi bozdurulmak; şekilsizleştirilmek
- biçimsizleştirme
Biçimsizleştirmek işi; şekilsizleştirme
- biçimsizleştirmek
Biçimsiz duruma getirmek, biçimini bozmak; şekilsizleştirmek
- biçimsizlik
Biçimsiz olma durum; şekilsizlik
- biçiverme
Biçivermek işi
- biçivermek
Ansızın veya çabucak biçmek
- biçiş
Biçmek işi
- biçki
Dikilecek kumaşı belli bir modele ve ölçüye göre kesme işi
- biçki dikiş kursu
Terzilik mesleğini öğretmek amacıyla verilen kurs
- biçki dikiş yurdu
Halka açık, terzilik mesleğini öğretme ve uygulama yeri; biçki yurdu
- biçki yapmak
dikilecek kumaşı belli bir modele ve ölçüye göre kesmek
- biçkici
Kumaşı belli bir modele göre biçen kimse
- biçkicilik
Biçkicinin yaptığı iş
- biçme
Biçmek işi
- biçmek
Belli bir biçim vererek kesmek
- biçtirebilme
Biçtirebilmek işi
- biçtirebilmek
Biçtirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- biçtirilme
Biçtirilmek işi
- biçtirilmek
Biçilmesi sağlanmak
- biçtiriverme
Biçtirivermek işi
- biçtirivermek
Çabucak biçtirmek
- biçtirme
Biçtirmek işi
- biçtirmek
Biçme işini yaptırmak
- bişek
Yayık dövmede kullanılan araç
- Bk
Berkelyum elementinin simgesi
- blakbotom
Afrika kökenli Amerikalılar arasında ortaya çıkan, ritmi çarlistona dayanan bir tür dans
- blastula
Yumurta hücresi oğulcuk olurken morulanın gelişerek içi boş yuvarlak biçime girmesi durumu; morula
- blok
Kocaman ve ağır kitle
- blok aut
Voleybolda blokla karşılanan topun rakip yarı alan yerine dışarıya çıkması
- blok nizam
Bir taraftan komşu parseldeki binaya bitişik, diğer taraftan ayrık olan ikili veya ikiz yapı düzeni; blok inşaat
- blok yapmak
bloklamak
- blokaj
Bloke etme işi
- blokajlı
Blokajı bulunan
- bloke
Kullanılması önlenmiş, el konulmuş
- bloke etmek
kullanılmasını önlemek amacıyla el koymak
- bloke çek
Keşideci tarafından anlaşmazlığın çözümüne kadar ödemenin durdurulduğu bir çek türü
- bloklama
Bloklamak işi
- bloklamak
Voleybolda, karşı oyuncunun vurduğu topu file üstünde avuç içi karşı takıma dönük bir biçimde ellerini kaldırarak karşılamak; blok yapmak
- bloklaşma
Bloklaşmak işi
- bloklaşmak
Blok durumuna gelmek
- bloklu
Blokları olan, bloklardan oluşan
- bloknot
Yaprakları kolayca çıkartılabilecek bir biçimde yapılmış not defteri
- blum
Elli iki kâğıt ve iki jokerle, en az iki kişi, en fazla dört kişi tarafından oynanan, konkene benzeyen bir iskambil oyunu
- bluz
Vücudun üst bölümüne giyilen, genellikle ince kumaştan yapılan veya iplikten örülen kadın giysisi
- blöf
İskambil oyunlarında elindeki kâğıtları olduğundan başka gösterme davranışı
- blöf yapmak
karşısındakini yanıltarak veya yıldırarak bir işten caydırmak için aslı olmayan söz söylemek veya aldatıcı tavır takınmak
- blöfçü
Blöf yapan kimse
- blöfçülük
Blöfçü olma durumu
- boa
Kadınların boyunlarına aldıkları yılan biçiminde dar ve uzun kürk, boyun kürkü
- boa yılanı
Boagillerden, yalnız Güney Amerika'da yaşayan, zehirsiz, çok iri, güçlü bir yılan; boa (Boa constrictor)
- boagiller
Avlarını yutmadan önce uzun gövdeleriyle sarıp sıkarak boğan ve ezen sarılgan yılanları kapsayan zehirsiz yılanlar familyası
- boalar
Sürüngenler sınıfının, yılanlar takımının bir bölümü
- bobin
Fotoğraf filmi rulosu
- bobin kırıcı
Dağınık iplik bobinlerini düzelten ve boyamaya elverişli biçime getiren makinede çalışan kimse
- bobinaj
Bir filmi veya mıknatıslı kuşağı bir makaradan başka bir makaraya sarma
- boca
Geminin rüzgâr almayan yanı; rüzgâraltı, orsa veya rüzgârüstü karşıtı
- boca alabanda
“Boca et!” komutu
- boca etmek
geminin başını rüzgâr almayan tarafa çevirmek
- bocalama
Bocalamak işi
- bocalamak
Gemi rüzgâra karşı gidemeyerek sürüklenmek
- bocalatabilme
Bocalatabilmek işi
- bocalatabilmek
Bocalatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bocalatma
Bocalatmak işi
- bocalatmak
Bocalamasına yol açmak
- bocalatış
Bocalatmak işi
- bocalayabilme
Bocalayabilmek işi
- bocalayabilmek
Bocalama ihtimali bulunmak
- bocalayış
Bocalamak işi
- bocce
İri metal güllelerle oynanan kuka
- boci
Ağır yük taşımaya yarayan, iki kalın ve küçük tekerleği olan el arabası
- bocuk
Ortodokslarca kutlanan Hz. İsa'nın doğum yortusu
- bocuk domuzuna dönmek
çok semiz ve besili olmak
- bocur bocur
"Duygulanıp içi kabarmak" anlamındaki bocur bocur kabarmak deyiminde geçen bir söz
- bocurgat
Ağır yükleri çekmek için manivela ile döndürülen ve döndürüldükçe çekilecek şeyin bağlı bulunduğu urganı kendi üzerine saran çıkrık
- bodoslama
Gemi omurgasının baş tarafından yukarıya uzanan ağaç veya demir direklerden her biri
- bodoslama pervanesi
Bodoslama çenesine takılan pervane
- bodoslama çemberi
Ağaç filikanın bodoslamasına yapılan metal kaplama
- bodoslamadan
Ön taraftan, baş taraftan
- bodoslamak
İleri sürmek, dayatmak
- Bodrum
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- bodrum
Bir yapının yol düzeyinden aşağıda kalan bölümü
- bodrum katı
Bir yapının zemin katının altında olan ve oturulabilen en alt katı
- bodur
Enine göre boyu kısa ve tıknaz
- bodur kalmak
boyu uzamamak
- bodur pas
Arpa yapraklarına yerleşen ve seyrek olarak yurdumuzda da görülen ilkel mantar (Puccinia hordei)
- bodur tavuk her gün (veya dem) piliç
"kısa boylular olduklarından daha genç görünürler" anlamında kullanılan bir söz
- bodurlaşma
Bodurlaşmak işi
- bodurlaşmak
Bodur duruma gelmek
- bodurlaştırma
Bodurlaştırmak işi
- bodurlaştırmak
Bodur duruma getirmek
- bodurluk
Bodur olma durumu
- boduç
Ağaç veya topraktan yapılmış, testi biçiminde küçük su kabı
- bohem
Yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayışı olan (kimse veya topluluk)
- bohem hayatı
Yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayış
- bohriyum
Atom numarası 107, atom ağırlığı 264 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen yapay bir element (simgesi Bh)
- bohça
İçine çamaşır, elbise vb. koyup sarılan dört köşe kumaş
- bohça böreği
Bohça biçiminde katlanarak içine peynir, kıyma, patates vb. malzemeler konularak fırında pişirilen bir tür börek
- bohçacı
Gezerek bohça içinde dokuma eşya satan kadın; bohçacı kadın, basmacı
- bohçacılık
Bohçacının yaptığı iş; basmacılık
- bohçalama
Bohçalamak işi
- bohçalamak
Bir şeyi bohça içine koyup sarmak
- bohçalanma
Bohçalanmak işi
- bohçalanmak
Bohçaya konulmak
- bohçalatma
Bohçalatmak işi
- bohçalatmak
Bohçaya koydurmak
- bohçanın dört ucunu bir araya getirememek
iki yakayı bir araya getirememek
- bohçasını koltuğuna almak
kendi isteğiyle ayrılmak
- bohçasını koltuğuna vermek
kovmak, işine son vermek
- bohçasını toplamak
eşyasını toplamak
- bok
Güç durum
- bok (veya bokun) soyu
kızılan veya tiksinilen bir şeye karşı sövgü olarak söylenen bir söz
- bok atmak
birine leke sürmek, kara çalmak
- bok böceği
Kın kanatlılardan, genellikle otçul memeli hayvanların gübrelerinde yaşayan ve bokla beslenen böcek; pislik böceği (Geotrupes stercorarius)
- bok canına olsun
bıkılan, kötülüğü görülen şeyler için kullanılan bir sövgü sözü
- bok etmek (veya bokunu çıkarmak)
bir işi, bir şeyi bozmak, berbat etmek
- bok gibi
berbat, çok kötü, iğrenç
- bok karıştırmak
bir işi bozacak bir biçimde davranmak
- bok püsür
Hoşa gitmeyen, can sıkan şey ve onun ayrıntı ve pürüzleri
- bok yedi başı
burnunu her işe sokan, her işe karışan
- bok yemek
yakışıksız bir iş yapmak
- bok yemek düşer
"birinin bir işe karışmaması, burnunu sokmaması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- bok yemenin Arapçası
"yakışıksızlığın büyüğü" anlamında kullanılan bir söz
- bok yoluna gitmek
yararsız, gereksiz bir şey uğruna yok olmak
- bok üstün bok
çok kötü, çok berbat
- boka nispetle tezek amberdir
"çok kötü bir şeyin yanında, ondan daha az kötü olanı güzel görünür" anlamında kullanılan bir söz
- boka sarmak
işler, olaylar ve durumlar içinden çıkılamayacak kadar kötü bir hâl almak
- boklama
Boklamak işi
- boklamak
Bir yere büyük abdestini yapmak
- boklanma
Boklanmak durumu
- boklanmak
Kötü bir duruma gelmek
- boklaşma
Boklaşmak durumu
- boklaşmak
Kötü bir duruma girmek
- boklu
Boku olan
- bokluk
Kötü durum
- boks
Özel eldiven takmış iki kişinin birbirlerine yumruk vurarak yaptıkları spor karşılaşması; yumruk oyunu
- boksör
Boks yapan kimse; yumruk oyuncusu, boksçu
- boksörlük
Boksörün işi veya mesleği
- boktan
Değersiz, yararsız olan
- boktanlık
Boktan olma durumu
- boku çıkmak
bir iş veya durum tatsızlaşmak
- bokunda boncuk bulmak
birine hak etmediği hâlde çok değer vermek
- bokuyla kavga etmek
çok sinirli ve geçimsiz olmak, her şeye öfkelenir olmak
- bol
İçine girecek şeyin boyutlarından daha büyük veya geniş olan; mebzul, dar karşıtı
- bol bol
Gerekenden fazla bir biçimde; bol bolamat, gani gani
- bol bol yiyen bel bel bakar
"kazandığını ölçüsüzce harcayan ve ilerisi için bir şey artırmayan kişi, kazançsız kaldığında acıklı bir duruma düşer" anlamında kullanılan bir söz
- bol doğramak
parasını saçıp savurmak
- bol kepçe
Servis sırasında yiyeceği bol bol dağıtma
- bol kepçeden
Çok fazla
- bol keseden
Bol bol, ölçüsüz bir biçimde
- bol paça
Dökük, saçık, şapşal (kimse)
- bolarabilme
Bolarabilmek işi
- bolarabilmek
Bolarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bolarma
Bolarmak işi veya durumu
- bolarmak
Bol duruma gelmek
- bolca
Oldukça geniş
- bolero
Kısa kadın ceketi
- Bolivyalı
Bolivya'da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- boliçe
Yahudi kadını
- bollanma
Bol duruma gelme
- bollanmak
Bol duruma gelmek
- bollatma
Bollatmak işi
- bollatmak
Bol duruma getirmek
- bollaşabilme
Bollaşabilmek işi
- bollaşabilmek
Bollaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bollaşma
Bollaşmak işi veya durumu; bolalma
- bollaşmak
Bol duruma gelmek; genişlemek, bolalmak
- bollaştırabilme
Bollaştırabilmek işi
- bollaştırabilmek
Bollaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bollaştırma
Bollaştırmak işi
- bollaştırmak
Bol duruma getirmek
- bollaştırılabilme
Bollaştırılabilmek işi
- bollaştırılabilmek
Bollaştırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bollaştırılma
Bollaştırılmak işi
- bollaştırılmak
Bollaşması sağlanmak
- bollaşıverme
Bollaşıvermek işi
- bollaşıvermek
Çabucak veya ansızın bollaşmak
- bolluk
Bol olma durumu
- bollukta büyümek
maddi sıkıntı görmeden yetişmek
- Bolu
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bolulu
Bolu ilinden olan kimse
- Bolululuk
Bolulu olma durumu
- Bolvadin
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- Bolşevik
Bolşeviklik yanlısı kimse
- Bolşeviklik
Rusya'da XX. yüzyıl başlarında doğan ve Lenin tarafından geliştirilen komünist hareket; Bolşevizm
- bom
Kararlaştırılan belli sayılarda ve katlarında o sayıyı söylemeyip “bom” deme esasına dayanan bir iskambil oyunu
- bomba
Canlı veya cansız hedeflere atılan, içi yakıcı ve yıkıcı maddelerle doldurulmuş, türlü büyüklükte patlayıcı, ateşli silah
- bomba gibi
iyi, sağlam, göz alıcı, gösterişli olan
- bomba gibi patlamak
öfkelenerek birdenbire ve yüksek sesle bağırıp çağırmak
- bomba patlatmak
şaşkınlık yaratacak bir haber veya bilgiyi duyurmak
- bombacı
Bomba yapan kimse
- bombacılık
Bombacının yaptığı iş
- bombaj
Gaz yapan mikroorganizmalar sonucu konserve kutularının altında veya üstünde oluşan şişkinlik
- bombalama
Bombalamak işi; bombardıman
- bombalamak
Belli bir hedefe bomba atmak
- bombalanabilme
Bombalanabilmek işi
- bombalanabilmek
Bombalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bombalanma
Bombalanmak işi
- bombalanmak
Bombalama işine konu olmak
- bombalanış
Bombalanmak işi
- bombalatabilme
Bombalatabilmek işi
- bombalatabilmek
Bombalatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bombalatma
Bombalatmak işi
- bombalatmak
Bombalama işini yaptırmak
- bombalatılma
Bombalatılmak işi
- bombalatılmak
Bombalanması sağlanmak
- bombalayabilme
Bombalayabilmek işi
- bombalayabilmek
Bombalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bombalayıverme
Bombalayıvermek işi
- bombalayıvermek
Çabucak veya ansızın bombalamak
- bombalayış
Bombalamak işi
- bombardon
Bandoda en kalın sesi veren, pistonlu, nefesli çalgı
- bombardıman
Topa tutma
- bombardıman etmek
aralıksız bir biçimde top ateşi veya bomba ile bir yere saldırmak
- bombardıman uçağı
Düşmanın savaş kapasitesini zayıflatmak amacıyla uzak bir hedefe büyük miktarda bomba bırakmak üzere tasarlanmış, orta ve uzun menzilli uçak
- bombardımana tutmak
bombardıman etmek
- bombası patlamak
bir olay birdenbire ortaya çıkmak
- bombe
Çıkıntı yapabilecek biçimde hafif kabarıklık
- bombe bezi
Ayakkabı sayalarının burun bölümlerine içten dikilen bir kumaş türü
- bombe yapmak
bombelenmek
- bombelenebilme
Bombelenebilmek işi
- bombelenebilmek
Bombelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bombelenme
Bombelenmek işi; bombeleşme
- bombelenmek
Üzerinde bombe oluşmak; bombeleşmek, bombe yapmak
- bombeli
Bombesi olan
- bombesiz
Bombesi olmayan
- bombok
Çok kötü, çok berbat
- bomboz
Çok boz
- bomboş
Büsbütün, tamamen boş; tamtakır
- bomboş olmak (veya kalmak)
tamamen boş olmak
- bomboşluk
Bomboş olma durumu
- bonbon
Şerbet içinde kaynatılarak üzeri şekerle kaplanmış meyve; bonbon şekeri
- bonboncu
Bonbon yapan veya satan kimse
- bonbonculuk
Bonboncunun yaptığı iş
- boncuk
Cam, taş, sedef, tahta, plastik vb. maddelerden yapılan, ortası delik, çoğu yuvarlak ve renkli süs tanesi
- boncuk boncuk
Boncuk gibi yuvarlak taneleri olan
- boncuk boncuk terlemek
alında veya yüzde boncuk gibi yuvarlak ter taneleri belirmek
- boncuk fasulye
Bir tür iri taneli fasulye
- boncuk gibi
çok küçük
- boncuk mavisi
Yeşile çalan bir mavi
- boncuk tutkalı
Boncuk biçiminde glüten tutkalı
- boncuklanma
Boncuklanmak işi
- boncuklanmak
Boncuk biçiminde taneler oluşmak
- boncuklanış
Boncuklanmak işi
- boncuklaşma
Boncuklaşmak işi
- boncuklaşmak
Boncuk biçimini almak
- boncuklu
Boncuğu olan, boncukla süslenmiş
- boncukluk
Boncuk olmaya elverişli olan
- boncuksuz
Boncuğu olmayan
- boncukçu
Boncuk yapan veya satan kimse
- boncukçuluk
Boncukçunun yaptığı iş
- bone
Düz veya kıvrımlı her çeşit yumuşak kumaş, slikon vb. malzemeden yapılan başlık
- bonfile
Kasaplık hayvanlarda bel kemiğinin iki yanında bulunan ve yumuşaklığı dolayısıyla beğenilen et bölümü
- bonfilelik
Bonfile yapmaya elverişli (et)
- bonjur
“Günaydın, merhaba, iyi günler” anlamında kullanılan bir selamlaşma sözü
- bonkörce
Bonköre yaraşır bir biçimde
- bonkörleşebilme
Bonkörleşebilmek işi
- bonkörleşebilmek
Bonkörleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bonkörleşme
Bonkörleşmek işi
- bonkörleşmek
Bonkörce davranmaya başlamak
- bonmarşe
İçinde her türlü giyim, süs eşyası, oyuncak vb. satılan büyük mağaza
- bono
Belirli bir sürenin sonunda, belirli bir paranın, belirli bir kimseye ödeneceğini belirten senet; emre muharrer senet
- bono kırdırmak
bir bonoyu, süresi dolmadan eksiğine paraya çevirmek
- bono vermek
borç alındığını gösteren vadeli senedi imzalayıp teslim etmek
- bonservis
Çalıştığı yerden ayrılırken görevini iyi yaptığını belirtmek amacıyla birine verilen belge
- bonservisli
Bonservisi olan (kimse)
- bop
Poker oyununda, oyuna girmek için ortaya konması gereken en az miktar
- bopluk
Bop tutarında olma
- bopstil
Züppece giyiniş biçimi
- Bor
Niğde iline bağlı ilçelerden biri
- bor
İşlenmemiş, taşlık, sert, ekilmemiş (toprak); borak
- bora
Genellikle arkasından yağmur getiren sert rüzgâr; boğanak
- bora gibi
çok sert, öfkeli, şiddetli
- boraks
Yoğunlaşmış borik asitten türeyen sodyum tuzu
- boralı
Yağmurlu, sert rüzgârlı ve soğuk havalı
- boran
Sert rüzgâr, şimşek ve gök gürültüsü ile ortaya çıkan sağanak yağışlı hava olayı
- borani
Bulgur, yarma veya pirinçle pişirilen ıspanak ve benzeri bir sebze üzerine yoğurt dökülerek yenilen bir yemek
- borasit
Sert billur veya yumuşak beyaz kütle durumunda bulunan magnezyum boratı
- borat
Zayıf asit özelliğine sahip borik oksidin tuzlarına verilen genel ad
- borazan
Üfleyerek çalınan, perdesiz çalgı; boru
- borazan gibi
çok kalın ve gür (ses)
- borazan kuşu
Borazan kuşugillerden, Guyana ve Amazon bölgesindeki ormanlarda yaşayan, göğüs kısmı parlak yansımalı, uzun bacaklı, siyah ve kızıl renkli bir kuş; agami (Psophia crepitans)
- borazan kuşugiller
Omurgalı hayvanlardan, kanatları ve kuyrukları kısa olan, uzun boyunlu ve uzun bacaklı, örnek hayvanı borazan kuşu olan familya (Psophidae)
- borazancı
Borazan çalan kimse; borazan
- borazancıbaşı
Borazancıları yöneten kimse
- borazancılık
Borazancının yaptığı iş
- borca almak
veresiye almak
- borca batmak
çok borçlu olmak
- borca girmek
borçlanmak, borç para almak
- borcu boğazını aşmak
borca batmak
- borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek
"borçlu ve dertli bir biçimde yaşanılmaz; borçtan kurtulmanın yolu onu vermek, onulmaz dertten kurtulmanın çıkar yolu ise ölmektir" anlamında kullanılan bir söz
- borcunu bilmek
bir şey yapmayı yerine getirilmesi gereken bir iş olarak değerlendirmek
- borcunu kapatmak (veya temizlemek)
borcunu ödeyip bitirmek
- borda
Geminin veya kayığın su üstünde kalan kısmının yanı, alabanda karşıtı
- borda atışı
Savaş gemisinin bir tarafında bulunan bütün topların hedefi yok etmek amacıyla bir anda ateş etmesi
- borda ağı
Savaş gemilerinde korunmak için bordada bulunan ağ
- borda botu
Bordanın temizlenip boyanmasında kullanılan küçük hizmet filikası
- borda etmek
yandan yanaşmak
- borda fenerleri
Gemide bulundurulmak zorunda olan, sancakta yeşil, iskelede kırmızı ışık veren özel fenerler
- borda hattı
Donanma gemilerinin bir sırada ve birbirine paralel olarak gitmek için aldıkları durum
- borda kaplaması
Geminin su kesimi üzerinde kalan levha
- borda zırhı
Savaş gemilerinde bordanın dayanıklılığını artıran özel kaplama
- bordada teslim
Yükün gemi bordasında veya bordadaki araca, gemiden teslim edilmesi
- bordalama
Bordalamak işi
- bordalamak
Bir gemiye bordası hizasından yaklaşmak
- bordo
Mor ve kırmızı karışımından ortaya çıkan renk, şarap tortusunun rengi
- bordomsu
Rengi bordoyu andıran, bordoya benzeyen; bordomtırak
- bordro mahkûmu
Maaşla çalışan işçi ve memur kesimi
- bordrolu
Bordrosu olan
- bordrosuz
Bordrosu olmayan
- bordür
Kaldırımların kenarlarında bulunan taşlar; kenar taşı
- borik
Bordan türeyen asit ve anhidrit
- borik asit
Etkisi az, beyaz, sedef görünümde bir madde; asit borik
- borikli
İçinde borik asit bulunan
- borina
Dört köşe yelkenlerin yan yakalarına, alt tarafa doğru bağlanan halat
- Bornova
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- Bornova misketi
Genellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında yetişen, kokulu, beyaz renkli bir tür üzüm
- bornoz
Banyodan çıkarken kurulanmak için kullanılan, kollu, önden açık, havludan yapılmış giyecek
- borsa
Senet, bono, tahvil, hisse senedi vb. taşınır değerlerin alım satımının yapıldığı piyasa
- borsa acentesi
Müşteriden aldıkları alış ve satış emirlerini borsada yerine getirip karşılığında komisyon alan kimse veya kuruluş
- borsa aracılığı
Borsa aracısı olma durumu; borsa komisyonculuğu, borsa simsarlığı
- borsa aracısı
Borsada kendi adını kullanarak kişi, kurum ve kuruluşlar hesabına alım satım yapan kimse veya tüzel kişi; borsa komisyoncusu, borsa simsarı
- borsa cetveli
Borsada belirlenen fiyatları gösteren günlük bülten
- borsa değeri
Borsada arz ve talebe göre oluşan fiyat
- borsa işlemi
Müşteri talimatıyla senet, bono, tahvil, hisse senedi vb. taşınır değerlerin aracı kuruluş tarafından alım satım ve devir işi
- borsa komiseri
Borsalarda günlük alım satım işlemlerini, fiyat dalgalanmalarını denetlemek üzere ilgili bakanlık tarafından atanan görevli
- borsa komiserliği
Borsa komiseri olma durumu
- borsa kâğıdı
Borsada kayıtlı, alınıp satılan hisse senedi
- borsa oyunu
Borsada fiyatları düşürmeye veya yükseltmeye çalışarak havadan kazanç sağlama işi
- borsa tahtası
Borsada alım satım fiyatlarının ilan edildiği pano
- borsa üyesi
Sermaye Piyasası Kurulu tarafından borsa işlemlerinde aracılık yapmasına izin verilen kuruluş
- borsacı
Senet, bono, tahvil, hisse senedi vb. taşınır değerlerin alım satımı ve değişimi işiyle uğraşan kimse
- borsacılık
Borsacının yaptığı iş
- boru
Bir yerden başka bir yere sıvı, gaz vb. aktarmaya yarayan, içi boş, uçları açık, uzun ve dar silindir
- boru akımı
Boru kaplamasının açık yerlerinden boruya girerek boru üzerinden akım uygulanan noktaya doğru akan ve anot yatağından toprağa geçen pozitif elektrik
- boru askısı
Her tür borunun asılmasında kullanılan, lama demiri veya çelik çemberlerden yapılan askı
- boru ağı
Tesisatı oluşturan boruların bütünü
- boru bileziği
Soba borularının ek yerine geçirilen süslü çember
- boru değil
"azımsanacak, küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil" anlamında kullanılan bir söz
- boru gibi ötmek
ses çok güçlü ve kalın çıkmak
- boru hattı
Doğal gaz arıtma ünitesinden alınan gazın, bir veya daha fazla dağıtım veya tüketim merkezine taşınması amacıyla tesis edilen boru şebekesi; boru yolu
- boru kabağı
Boğumsuz, boru gibi uzun su kabağı
- boru kelepçesi
Boruyu duvara tutturmakta kullanılan gereç
- boru mengenesi
Kesme, diş açma vb. işlemler için borunun sıkıca bağlandığı alet
- boru mu bu?
"azımsanacak, küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil" anlamında kullanılan bir söz
- boru paça
Genişliği diz bölümüyle aynı olan pantolon paçası
- boru çalmak
borazan ile bir müzik parçasını seslendirmek
- borucu
Boru yapıp satan kimse
- boruculuk
Borucunun yaptığı iş
- boruk
Dağlarda yetişen, kokulu, süpürge ve yakacak olarak kullanılan bir tür ot
- borulu
Borusu olan
- borumsu
Boruyu andıran, boruya benzeyen
- borusu ötmek
sözü geçmek, yetkisi olmak
- borusunu çalmak
çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek, onun lehine çalışmak
- borusuz
Borusu olmayan
- borç
Geri verilmek üzere alınan veya ödenmesi gerekli para veya başka bir şey; takanak, verecek
- borç almak
daha sonra ödemek üzere birinden para veya bir şey almak
- borç altına girmek
ödeme imkânlarını zorlayacak şekilde borçlanmak
- borç bilmek (veya saymak)
bir şey yapmayı yerine getirilmesi gereken bir iş olarak değerlendirmek
- borç bini aşmak
borç altından kalkılamayacak duruma gelmek
- borç etmek (veya yapmak)
borçlanmak
- borç gırtlağına çıkmak (veya dayanmak)
borca batmak
- borç harç
Borçlanarak
- borç harç etmek
sürekli borç almak
- borç iyi güne kalmaz
"borcu ilk fırsatta ödemek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- borç takmak
borcunu ödememek
- borç uzayınca kalır, dert uzayınca alır
"borç zamanında ödenmezse borçluluk duygusu gevşer, hastalık uzun süreli olursa ölüme yol açar" anlamında kullanılan bir söz
- borç vermek
daha sonra ödenmek üzere birine para veya bir şey vermek
- borç vermekle, düşman vurmakla
"borç vermekle, düşman vurmakla yok edilir" anlamında kullanılan bir söz
- borç yemek
sürekli borç alarak yaşamak
- borç yiyen kesesinden yer
"borçla alışveriş yapan, aldıklarının parasını hemen ödemese de günün birinde mutlaka ödeyecektir" anlamında kullanılan bir söz
- borç yiğidin kamçısıdır
"borç, kişiyi daha çok çalışmaya zorlar" anlamında kullanılan bir söz
- borç çorbası
Pancar, lahana, et üzerine krema konularak yapılan bir sebze çorbası
- borç ödemekle (veya vermekle), yol yürümekle tükenir
"birden ödenemeyen bir borç azar azar verilerek ödenebilir" anlamında kullanılan bir söz
- Borçka
Artvin iline bağlı ilçelerden biri
- borçlanabilme
Borçlanabilmek işi
- borçlanabilmek
Borçlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- borçlandırabilme
Borçlandırabilmek işi
- borçlandırabilmek
Borçlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- borçlandırma
Borçlandırmak işi
- borçlandırmak
Borçlanmasına yol açmak, borçlu duruma getirmek
- borçlandırılabilme
Borçlandırılabilmek işi
- borçlandırılabilmek
Borçlandırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- borçlandırılma
Borçlandırılmak işi
- borçlandırılmak
Borçlanmasına yol açılmak
- borçlandırış
Borçlandırmak işi
- borçlanma
Borçlanmak işi; istikraz
- borçlanmak
Karşılığını sonra vermek şartıyla birinden ödünç para veya bir şey almak; istikraz etmek
- borçlanılma
Borçlanılmak işi
- borçlanılmak
Borca girilmek, borç edilmek
- borçlanış
Borçlanmak işi
- borçlu
Borcu olan, borç almış olan; verecekli, medyun, alacaklı karşıtı
- borçlu bulunmak (veya olmak)
borçlu duruma düşmek
- borçlu harçlı
Borcu olan
- borçlu kalmak
alacak verecek hesabında parası yeterli gelmemek
- borçlu yatırmamak
borçlu ölen bir kimsenin yakınları ölenin borcunu ödemek
- borçlu çıkmak
alacak verecek hesabında borçlu duruma düşmek
- borçlu ölmez, benzi sararır
"borç kişiyi öldürmez ancak hasta edecek kadar üzer" anlamında kullanılan bir söz
- borçluluk
Borçlu olma durumu
- borçluluk dengesi
Bir ülkenin belli bir tarihe kadar birikmiş dış borç ve alacaklarını gösteren durum veya belge
- borçlunun dili kısa gerek
"borcu olan kimse, alacaklısına karşı ileri geri konuşmamalı, aşağıdan almalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- borçlunun duacısı alacaklıdır
"borçlunun ölmemesi ve para kazanması için en çok dua eden alacaklısıdır" anlamında kullanılan bir söz
- borçsuz
Borcu olmayan
- borçsuz harçsız
Hiç borçlanmadan, borca girmeden
- borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir
"yoksulluk ve sıkıntı içinde olup da bey adı taşımaktansa borçsuz ve sıkıntısız bir çoban olmak daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- borçsuzluk
Borçsuz olma durumu; beraatizimmet
- borçtan kurtulmak
borcunu ödemek
- Bosna Hersekli
Bosna Hersek'te yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- bostan
Sebze bahçesi
- bostan bekçisi
Bostanı koruyan ve kollayan kimse
- bostan beygiri gibi
sürekli aynı işi yapan, hayatında bir değişiklik bulunmayan
- bostan bozuntusu
Korkak, yüreksiz, işe yaramaz adam
- bostan dolabı
Sebze bahçesini sulamak için bir at bağlanarak diklemesine dönen kovalarla kuyudan su çıkarmaya yarayan dolap
- bostan gök iken pazarlık yapılmaz
"ayrıntıları belli olmayan bir iş için anlaşma yapılmamalı" anlamında kullanılan bir söz
- bostan gölgeliği
Bağ ve bahçelerde gölgelenmek veya yağmurdan korunmak için yapılan, üstü örtülü, basit gölgelik
- bostan kebabı
Kuzu inciğinin patlıcan ve yeşilliklerle güveçte pişirilmesiyle yapılan kebap
- bostan korkuluğu
Kuşları ürkütüp yaklaştırmamak için bahçeye, bağa veya tarlaya dikilen kukla; korkuluk
- bostan kuyusu
Sebze bahçesini sulamak için bostan dolabıyla su çıkarılan kuyu
- bostan patlıcanı
Az çekirdekli, iri ve yuvarlak bir tür patlıcan
- bostan sineği
Çift kanatlılardan, nemli, yosunlu ormanlık alanlarda yaşayan, erişkinleri 60 mm boyunda, kanatları 75 mm uzunluğunda, gövdesi gri kahverengi ve ince, bacakları ince ve uzun, dinlenme sırasında kanatları yatay duran, kısa ömürlü, insanlara zarar vermeyen bir tür sinek (Daddy long legs)
- bostana
Domates, soğan, yeşilbiber ve pul biberin nar ekşisi ve sirke ile karışımından yapılan sulu salata
- bostana dadanan eşeğin kuyruğu, kulağı olmaz
"çalıp çırpmayı alışkanlık edinen kimse, yakalanıp ceza göre göre insanlıktan çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- bostancı
Bostan işleriyle uğraşan kimse
- Bostancı Ocağı
Osmanlı Devleti’nde sarayın ve şehrin güvenliğini sağlayan Yeniçeri Ocağı’na bağlı askerî teşkilat
- bostancıbaşı
Osmanlı Devleti’nde Bostancı Ocağının başındaki kimse
- bostancılık
Bostancının yaptığı iş
- bostanlık
Bostan olmaya elverişli yer
- bot
Küçük gemi
- botanik bahçesi
Her türlü bitkinin örnek olarak yetiştirilip meraklılarının incelemesine açık bulundurulan yer; botanik parkı, nebatat bahçesi
- botanikçilik
Botanikçinin yaptığı iş
- bovling
Özel olarak üretilmiş topla, bir bant üzerinde arkalı önlü dizilmiş kukaları uzaktan devirme amacına dayalı bir oyun türü
- boy
İnsanın tabanı ile başının tepesi arasındaki uzaklık; kamet (I)
- boy abdesti
İslam dinine göre gereken durumlarda bütün vücudun belirli biçimlerde yıkanmasıyla alınan abdest; gusül
- boy abdesti almak
İslam dinine göre gereken durumlarda bütün vücudu belirli biçimlerde yıkayarak abdest almak
- boy almak (veya sürmek)
boyu uzamak, boylanmak
- boy atmak
boyu uzamak, boylanmak, gelişmek
- boy aynası
İnsanı bütünüyle gösteren büyük ayna; endam aynası
- boy beyi
Boyun en saygın ve lider kimliğine sahip kişisi
- boy boy
Çeşitli büyüklük ve nitelikte
- boy göstermek
görünmek
- boy hedefi
Nişan eğitimlerinde kullanılan, insan boyunda yapılmış hedef
- boy menteşe
Düz yaprak menteşe benzeri, 1,75-3,50 santimetre uzunluğunda menteşe; piyano menteşe
- boy otu
Baklagillerden, 20-40 cm yüksekliğinde, yaprakları saplı ve üç yaprakçıklı, çiçekleri mavi, sarı veya beyaz renkli, bir bitki; çemen otu, poy (Trigonella foenum-graecum)
- boy pos
Vücudun yapısı bakımından biçimi; boy bos, eğin, kesim, endam
- boy vermek
su insan boyunu aşacak kadar derin olmak
- boy ölçüşmek
yarışmak
- boya
Renk vermek, dış etkilerden korumak için eşyanın üzerine sürülen veya içine katılan madenî, bitkisel veya sentetik madde
- boya (veya boyasını) vermek
ıslanınca veya yıkanınca boyası çıkmak
- boya filmi
Reçine, dolgu malzemesi ve pigmentten oluşan, boyanın uygulandığı yüzeye yapışan, onu dış etkenlerden ve korozyondan koruyan tabaka
- boya fırçası
Boya sürmek veya resim yapmak için kullanılan değişik tür ve ölçülerde fırça
- boya kalemi
Resim yapmak için kullanılan değişik renkli kalem
- boya kaplama
Metal, plastik, ağaç vb.nden yapılmış nesne veya eşyanın yüzeyinde renk vermek veya korumak amacıyla boyadan tabaka oluşturma işlemi
- boya koruma
Metal, plastik, ağaç vb.nden yapılmış nesne veya eşyanın yüzeyini kaplayan boyanın bozulmaması için üzerinde değişik malzeme ve yöntemlerle koruyucu tabaka oluşturma işlemi
- boya kutusu
İçine resim yapmak veya ayakkabı vb.ni boyamak için kullanılan boyaların konduğu kutu
- boya tabakası
Şablonların sulu kenar kapatıcısı ile kaplanması
- boya tabancası
Sıvı boyayı püskürtmek için kullanılan alet
- boya tutmak
bir şey iyi boyanır olmak
- boya vurmak (veya çekmek veya sürmek)
boyamak
- boya çekmek
boyca uzamak
- Boyabat
Sinop iline bağlı ilçelerden biri
- boyacı
Boyama işini, boyacılığı meslek edinen kimse
- boyacı küpü
"Makyajı fazla olan" anlamında boyacı küpüne girmiş gibi; bir işin kolaylıkla ve çabucak yapılamayacağını anlatan boyacı küpü mü bu? boyacı küpü değil ki vb. deyimlerde kullanılan bir söz
- boyacı sandığı
Ayakkabı boyacılarının boya, fırça, cila vb. gereçlerini koydukları ve müşterinin ayağını basıp ayakkabısını boyattığı, omza asılarak taşınabilir bir tür küçük sandık
- boyacılık
Boyacının yaptığı iş
- boyahane
Boya işleri yapılan yer
- boyalama
Boyalamak işi
- boyalamak
Gelişigüzel boya sürmek
- boyalanma
Boyalanmak durumu
- boyalanmak
Boya sürülmek
- boyalı
Boya sürülmüş, boyanmış veya boyaya batırılmış
- boyalı basın
Okuyucunun ilgisini çekmek için renkli fotoğrafa yazı ve haberden çok yer veren, kupon veya çekilişlerle armağan dağıtan basın; renkli basın
- boyama
Boyamak işi; pentür
- boyama kazanı
Örgü yünlerinin veya ipliklerin boyanma işleminin yapıldığı büyük tekne
- boyama kitabı
Küçükleri eğitici nitelikte içinde boyanacak resimler bulunan kitap
- boyamak
Boya sürerek veya boyaya batırarak renk vermek
- boyanabilme
Boyanabilmek işi
- boyanabilmek
Boyanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boyanma
Boyanmak işi
- boyanmak
Boyama işi yapılmak
- boyanıverme
Boyanıvermek işi
- boyanıvermek
Çabucak boyanmak
- boyanış
Boyanmak işi
- boyar
Tuna bölgesinde, Transilvanya'da, Rusya'da soylulara verilen ünvan
- boyar madde
Bazı ortamlarda çözünerek ortama belli renk veren, doğal veya yapay renkli madde; boyar (II)
- boyası atmak
boyası solmak
- boyasız
Boya sürülmemiş, boyanmamış olan
- boyasızlık
Boyasız olma durumu
- boyatabilme
Boyatabilmek işi
- boyatabilmek
Boyatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boyatma
Boyatmak işi
- boyatmak
Boyama işini yaptırmak, boya sürdürmek
- boyattırma
Boyattırmak işi
- boyattırmak
Boyatma işini yaptırmak
- boyatılabilme
Boyatılabilmek işi
- boyatılabilmek
Boyatılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boyatılma
Boyatılmak işi
- boyatılmak
Boyama işi yaptırılmak
- boyatılış
Boyatılmak işi
- boyatıverme
Boyatıvermek işi
- boyatıvermek
Çabucak boyatmak
- boyatış
Boyatmak işi
- boyayabilme
Boyayabilmek işi
- boyayabilmek
Boyama ihtimali veya imkânı bulunmak
- boyayıverme
Boyayıvermek işi
- boyayıvermek
Çabucak boyamak
- boyayış
Boyamak işi
- boyca
Boy bakımından
- boydak
Yükü olmayan yaya
- boydan boya
Bir uçtan öbür uca kadar
- boydaş
Aynı boyda olan (kimse)
- boydaşlık
Boydaş olma durumu
- boykot
Bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma
- boykot etmek
bir işi, bir davranışı yapmama kararı almak
- boykotaj
Boykot etme işi
- boykotçu
Boykot yapan veya boykota katılan kimse
- boykotçuluk
Boykotçu olma durumu
- boylam
Yeryüzündeki herhangi bir noktanın meridyen çemberiyle başlangıç olarak alınan Greenwich Gözlemevi'nin meridyen çemberi arasındaki açı değeri; tul, tul derecesi, meridyen
- boylam yıldızı
Boylamın bulunmasında kullanılan, konumu tam olarak belirlenmiş yıldız
- boylam ölçeği
Deniz haritalarında boylamı bulmak için belirtilen ölçek
- boylama
Boylamak işi
- boylamak
Boy ve hacmine göre ayırmak
- boylanabilme
Boylanabilmek işi
- boylanabilmek
Boylanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boylanma
Boylanmak işi
- boylanmak
Boyu uzamak
- boylanıverme
Boylanıvermek işi
- boylanıvermek
Çabucak boylanmak
- boylanış
Boylanmak işi
- boylatma
Boylatmak işi
- boylatmak
Boylama işini yaptırmak
- boylayabilme
Boylayabilmek işi
- boylayabilmek
Boylama ihtimali veya imkânı bulunmak
- boyler
Kalorifer kazanının sıcaklığından yararlanarak içindeki suyun ısıtılması sağlanan depo
- boylu
Boyu olan
- boylu boyunca
Boyu uzanabildiği kadar, boyu uzunluğunca; boylu boyuna
- boylu gıcır
Gövdesi odunsu, yaprakları üç köşeli, beyaz, sarımsı yeşil çiçekleri olan, üzümsü meyvesi kırmızı renkli, boyu 20 metre kadar olabilen, tırmanıcı çalı görünüşünde bir bitki (Smilax excelca)
- boylu poslu
Uzun boylu, gösterişli olan; boylu boslu, kırnak
- boyluca
Uzun boylu
- boyluluk
Uzun boylu olma durumu
- boyna
Sandalı kıçtan yürüten kısa kürek; boyana
- boyna etmek
sandalı kıçtan tek kürekle yürütmek
- boynu altında kalsın!
"ölsün, gebersin!" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- boynu armut sapına dönmek
çok zayıflamak
- boynu bükük
Üzgün, kırılmış, acınacak ve yardım bekler bir durumda, zavallı bir biçimde
- boynu büküklük
Boynu bükük olma durumu
- boynu eğri olmak
herhangi bir sebeple birine karşı direnecek veya söz söyleyecek durumda olmamak
- boynu kıldan ince olmak
haksız olduğu anlaşıldığında verilecek her türlü cezaya razı olmak
- boynueğri
Asmaların yeni sürgünlerini yiyen veya kemiren bağ zararlısı
- boynuna almak
bir şeyi borç veya ödev olarak üzerine almak
- boynuna geçirmek
bir şeyi kendine mal etmek; zimmetine geçirmek
- boynunda kalmak
bir sözü iletmediği veya birine ödenecek parayı ödemediği için üzerinde borç kalmak
- boynunu kırmak
çekip gitmek
- boynunu uzatmak
her şeye, her cezaya razı olmak
- boynunu vurmak
başını keserek öldürmek
- boynuz
Bazı hayvanların başında bulunan, tırnaksı bir maddeden, uzun, kıvrık veya çatallı korunma organı
- boynuz dikmek (veya takmak veya takınmak veya taktırmak)
başkalarıyla ilişki kurarak eşini, sevgilisini aldatmak
- boynuz eğmek
istemeyerek uymak, karşı tarafın gücünü kabul etmek
- boynuz isterken kulaktan olmak
daha iyisini, mükemmelini ararken mevcut olanı yitirmek
- boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer
"bir konu üzerinde sonradan yetiştikleri hâlde kendilerinden önce yetişmiş olanları geçenler vardır" anlamında kullanılan bir söz
- boynuz kulağı geçmek
bir konuda daha sonra yetişenler yetenek ve başarı bakımından eskileri geçmek
- boynuz çekmek
boynuz kullanarak kan çekmek, hacamat etmek
- boynuzlama
Boynuzlamak işi; süsme
- boynuzlamak
Hayvan boynuzu ile vurmak; süsmek
- boynuzlanma
Boynuzlanmak işi
- boynuzlanmak
Hayvanın boynuzu çıkmak
- boynuzları yaldızlatmak
tekrar tekrar aldatılmak
- boynuzlatma
Boynuzlatmak işi
- boynuzlatmak
Birinin birisini boynuzlamasını sağlamak
- boynuzlayabilme
Boynuzlayabilmek işi
- boynuzlayabilmek
Boynuzlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- boynuzlayış
Boynuzlamak işi
- boynuzlaşma
Boynuzlaşmak işi veya durumu
- boynuzlaşmak
Boynuz durumuna girmek
- boynuzlu
Boynuzu olan (hayvan)
- boynuzlugiller
Keçi, koyun, sığır ve antilopları içine alan, içi boş olan boynuzları sürekli kalan ve dallı olmayan, omurgalıların memeliler sınıfı
- boynuzluluk
Boynuzlu olma durumu
- boynuzluteke
Kın kanatlılardan, kurtçuğu meşe ağaçlarında yaşayan bir böcek (Carambyx)
- boynuzsu
Boynuzu andıran, boynuza benzeyen, boynuz gibi; boynuzumsu
- boynuzsuz
Boynuzu olmayan (hayvan)
- boyoz
Kuş yuvası biçimi verilmiş milföy hamurunun içine kıyma, patates, peynir vb. malzemeler konulduktan sonra üzerine pudra şekeri veya tahin dökülerek hazırlanan bir börek türü
- boysuz
Benzerleri arasında boyu kısa olan
- boysuzluk
Kısa boylu olma durumu
- boyu bacadan mı aştı?
"daha evlenecek yaşta değil" anlamında kullanılan bir söz
- boyu beraber
kendi boyu kadar
- boyu boyuna, huyu huyuna
"karı koca veya arkadaşlar arasında her bakımdan uygunluk olması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- boyu devrilsin (veya devrilesi)
"ölsün" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- boyu posu devrilsin (veya devrilesi)
"ölsün" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- boyu posu yerinde
vücudu düzgün ve uyumlu
- boyuma göre (veya boyumca) boy buldum, huyuma göre (veya huyumca) huy bulamadım
"bir kimse, beden yapısı, zenginlik vb. konularda kendisine uyanı bulabilir ama huyu kendisine uyan bir kimseyi kolay kolay bulamaz" anlamında kullanılan bir söz
- boyun
Gövdenin başla omuz arasında kalan bölgesi
- boyun (veya boynunu) bükmek
acındıran bir tavır takınmak
- boyun bir karış uzadı
"gereği olmayan o işi yapmakla sanki yükseldin" anlamında kullanılan bir söz
- boyun borcu
Yapılması gereken, yapılması borç hükmünde vazife; farz, vecibe
- boyun eğmek
isteyerek veya istemeyerek uymak, katlanmak
- boyun kesmek
selam vermek için başını eğmek
- boyun kırmak
saygı duyulan bir kimse karşısında ses çıkarmamak
- boyun olmak
kefil olmak
- boyun vermek
buyruk altına girmek
- boyuna
Ara vermeden, sürekli olarak
- boyuna posuna bakmadan
"fiziki yapısının gereğince gelişmemiş olmasını göz önünde bulundurmadan" anlamında kullanılan bir söz
- boyunca
Boyu veya uzunluğu kadar
- boyunca çocuğu olmak
yetişkin çocuğu olmak
- boyunduruk
Çift süren veya kağnıya koşulan hayvanların birlikte yürümelerini sağlamak için iki ucu hayvanların boynuna, ortası da saban veya kağnıya bağlanan ağaç parçası
- boyunduruk altına almak
bir kimseyi veya bir toplumu zorbalıkla buyruk altına almak
- boyunduruk altına girmek
başkasının baskısı altında kalmak
- boyunduruk parası
Bir mahalleden veya köyden başka yere gelin götürülürken, kaynatanın, gelinin ayrıldığı yerin delikanlılarına verdiği bahşiş
- boyunduruk vurmak
öküz, manda vb. hayvanlara boyunduruk takmak
- boyunduruk yeke
Dümen başına geçirilen özel biçimli tahta parçası
- boyunduruklu
Boyunduruğu olan
- boyunduruğa atmak (veya almak)
güreşte hasmın başını koltuk altına alıp boynuna kol dolamak
- boyunlu
Boynu olan
- boyunluk
Dış etkenler ve ani hareketlerden boynu korumak için kullanılan gereç
- boyunsuz
Boynu olmayan
- boyunu aşmak
kişinin gücünün, yeteneğinin, yetkisinin üstünde olmak
- boyunu görmek
bir kimsenin bir konuda yeterli olup olmadığını anlamak için denemek
- boyunun ölçüsünü almak
kendi yetersizliğini, beceriksizliğini anlamak
- boyut
Cisme ait uzunluğun, derinliğin ve genişliğin ifade ettiği bütün; ebat
- boyut katmak
başka veya yeni bir görüş açısı, genişlik, kapsam ve içerik kazandırmak
- boyut kazandırmak
yeni bir durum, içerik, genişlik, kapsam kazandırmak
- boyut kazanmak
yeni bir durum, içerik, genişlik, kapsam kazanmak
- boyutlama
Boyutlamak işi
- boyutlamak
Boyutları belirlemek, ortaya koymak
- boyutlandırma
Boyutlandırmak işi
- boyutlandırmak
Boyut kazandırmak
- boyutlandırılma
Boyutlandırılmak işi
- boyutlandırılmak
Boyut kazanması sağlanmak
- boyutlandırılış
Boyutlandırılmak işi
- boyutlandırış
Boyutlandırmak işi
- boyutlanma
Boyutlanmak işi
- boyutlanmak
Boyut kazanmak
- boyutlanış
Boyutlanmak işi
- boyutlu
Boyutu olan; buutlu
- boyutluluk
Boyutlu olma durumu
- boyutsuz
Boyutu olmayan, buutsuz
- boyutsuzluk
Boyutsuz olma durumu
- boz
Açık toprak rengi
- boz bulanık
Çok bulanık
- boz madde
Sinir hücrelerinden oluşan, beyinde dış, omurilikte iç tabaka
- boza
Arpa, darı, mısır, buğday vb. tahılların hamurunun ekşitilmesiyle yapılan koyuca, tatlı veya mayhoş içecek
- boza gibi
sıvılar için koyu kıvamda olan
- boza olmak
utanmak
- bozabilme
Bozabilmek işi
- bozabilmek
Bozma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bozacı
Boza yapan veya satan kimse
- bozacılık
Bozacının yaptığı iş
- bozacının şahidi şıracı
"aynı düşüncede ve aynı yapıda olan insanlar birbirlerini korurlar, kollarlar" anlamında kullanılan bir söz
- bozahane
Boza yapılan yer
- bozalık
İçinde boza bulunan veya boza dağıtmaya yarayan özel kap
- bozarabilme
Bozarabilmek işi
- bozarabilmek
Bozarma ihtimali bulunmak
- bozarma
Bozarmak işi
- bozarmak
Boz renge dönüşmek
- bozartma
Bozartmak işi
- bozartmak
Bozarma işini yaptırmak
- bozarık
Bozarmış olan
- bozarış
Bozarmak işi
- bozayı
Ayıgillerden, Avrupa ve Kuzey Asya'da sık ormanlarda yaşayan, uzunluğu yaklaşık olarak 2,5 metre, kuyruğu 8 santimetre olabilen, tüyleri esmer kahverengi bir tür ayı (Ursus arctos)
- bozbakkal
Karatavukgillerden, boz renkli ardıç kuşu (Turdus pilaris)
- bozca
Rengi boza çalan
- Bozcaada
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- Bozdoğan
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- bozdoğan
Kartalgillerden Avrupa ve Asya’da yuva yapan, kışları tropikal bölgelerde geçiren, gri mavi renkli sırtından dolayı boz renkli görünen, kırmızı paçalı, gözlerinin etrafı siyah tüylerle çevrili, küçük kuşlar ve kemirgenlerle beslenen bir doğan türü (Falco aesalon)
- bozdur bozdur harca
çok az olan para vb. şeyler için azlığı belirtmek üzere kullanılan bir söz
- bozdurabilme
Bozdurabilmek işi; bozdurtmak
- bozdurabilmek
Bozdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bozdurma
Bozdurmak işi; bozdurtma
- bozdurmak
Bozma işini yaptırmak; bozdurtmak
- bozdurulabilme
Bozdurulabilmek işi
- bozdurulabilmek
Bozdurulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bozdurulma
Bozdurulmak işi
- bozdurulmak
Bozma işi yaptırılmak
- bozduruş
Bozdurmak işi
- bozgeven
Türkiye'de Erciyes Dağı'nda yetişen, beyaz çiçekli bir tür geven (Astragalus microcephalus)
- bozgun
Bir toplulukta karşılıklı güvenin bozulması ile beliren karışıklık; bozgunluk
- bozguna uğramak (veya vermek)
yenilip perişan olmak, dağılmak, hezimete uğramak
- bozguna uğratmak
yenip perişan etmek, dağıtmak, hezimete uğratmak
- bozguncu
Bozgunluk yaratan (kimse, güç vb.)
- bozgunculuk
Bozguncu olma durumu
- bozgunluk
Bozgun olanın durumu
- Bozkurt
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- bozkurt
Mitolojide Göktürk hanedanının kökü olan Asena’nın türemiş olduğu söylenen efsanevi dişi kurt
- Bozkır
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- bozkır
Genellikle orta kuşakta yer alan, baharda yeşerip yazın kuruyan ot topluluklarıyla kaplı alanların genel adı; step (I)
- bozkır kedisi
Genellikle bozkırlarda yaşayan, benekli, yanlarda, boyun ve kafada şerit biçiminde çizgiler bulunan, boğazı ve karnı beyazımsı, kuyruğundaki tüylerinde halka biçimde siyahlar olan yabani kedi (Otocolobus manul)
- bozkır koyunu
Çift parmaklılar takımının boynuzlugiller familyasından, Tibet'ten Asya'ya yayılmış bir tür memeli; Asya koyunu (Ovis vignei)
- bozkırlaşma
Bozkırlaşmak işi veya durumu
- bozkırlaşmak
Bozkır durumuna gelmek
- bozkırlaştırma
Bozkırlaştırmak işi
- bozkırlaştırmak
Bozkır durumuna getirmek
- bozkırlı
Bozkırı olan
- bozkırsız
Bozkırı olmayan
- bozlak
Orta ve Güney Anadolu’nun birçok bölgesinde söylenen bir tür uzun hava
- bozlama
Bozlamak eylemi
- bozlamak
Deve acı acı bağırmak
- bozma
Bozmak işi; tağyir
- bozmacı
Bozma işini yapan kimse
- bozmacılık
Bozmacının yaptığı iş
- bozmak
Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
- Bozova
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- bozrak
Rengi boza çalan
- Boztepe
Kırşehir iline bağlı ilçelerden biri
- bozucu etki
Enerji sisteminde aniden ortaya çıkan, üretim kaybından, yük kesintisinden veya tesis, kablo, hat arızasından kaynaklanan belirgin değişiklik
- bozuk
Bozulmuş olan; muhtel
- bozuk düzen
Düzensiz, düzeni bozuk olan
- bozuk para
Ufak birimlere ayrılmış madenî para; ufaklık, ufak para, bozuk (I), bozukluk
- bozuk para gibi harcamak
değerini düşürecek biçimde bir kimseden yararlanmaya kalkışmak
- bozuk plak gibi
sürekli tekrarlanarak
- bozuk çalmak
canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak
- bozukluk
Bozuk olma durumu; ayıp, halel, kusur, özür, defo, fesat, illet, sakamet, sekte
- bozukça
Biraz bozuk, bozuk gibi
- bozulabilme
Bozulabilmek işi
- bozulabilmek
Bozulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bozulaşma
Bozulaşmak işi
- bozulaşmak
Develer karşılıklı olarak bağırmak
- bozulma
Bozulmak işi; arıza, infisah, zeval
- bozulmak
Bozma işine konu olmak
- bozuluverme
Bozuluvermek işi
- bozuluvermek
Çabucak bozulmak
- bozuluş
Bozulmak işi
- bozum
Bozmak işi
- bozum etmek
utandırmak, mahcup etmek
- bozum olmak
utanmak, utanacak duruma düşmek, mahcup olmak
- bozumca
Kurşun renginde iri bir kertenkele
- bozumsu
Rengi bozu andıran, boza benzeyen
- bozunma
Bozunmak işi
- bozunmak
Birleşik bir madde daha yalın bileşiklere veya bileşenlere tek yönlü olarak ayrılmak; dejenere olmak
- bozuntu
Bozulmuş bir şeyin kalan bölümleri; döküntü
- bozuntuya uğramak
şaşkınlığa kapılmak
- bozuntuya vermemek
bir kimsenin hoşa gitmeyen bir durumunda fark etmemiş gibi davranmak
- bozunum
Birleşik bir maddenin daha yalın bileşiklere veya bileşenlere tek yönlü olarak ayrılması; dejenerasyon
- bozuverme
Bozuvermek işi
- bozuvermek
Çabucak bozmak
- bozuş
Bozmak işi
- bozuşabilme
Bozuşabilmek işi
- bozuşabilmek
Bozuşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bozuşma
Bozuşmak işi
- bozuşmak
Araları açılmak
- bozuşturma
Bozuşturmak işi
- bozuşturmak
Bozuşma işini yaptırmak
- bozuşuk
Araları açılmış, bozulmuş olan
- bozuşukluk
Bozuşuk olma durumu
- bozuşuverme
Bozuşuvermek işi
- bozuşuvermek
Çabucak veya ansızın bozuşmak
- Bozyazı
Mersin iline bağlı ilçelerden biri
- bozyürük
Üstü hafif benekli, başı küçük, kuyruğu kalın ve kısa, zehirsiz ve zararsız bir yılan (Eryx)
- bozördek
Sık sazlıklı, tatlı sularda yaşayan, çamuru süzmek için yüzeyi karıştıran, başı fazla süslü olmayan bir tür ördek (Anas strepera)
- Bozüyük
Bilecik iline bağlı ilçelerden biri
- boğa
Damızlık erkek sığır; kele
- Boğa Burcu
Zodyak üzerinde Koç Burcu ile İkizler Burcu arasında yer alan takımyıldızın adı; Boğa, Sevir
- boğa gibi
çok güçlü görünen, vücudu iyi gelişmiş (delikanlı)
- boğa güreşi
Genellikle İspanya ve Meksika'da, özel olarak yetiştirilmiş boğayı yenmek amacıyla yapılan gösteri; korida
- boğa güreşçisi
Boğa güreşi yapan kimse; matador, toreador, torero
- boğabilme
Boğabilmek işi
- boğabilmek
Boğma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğada
Küllü veya sodalı su ile çamaşır yıkama
- boğalık
Boğa olarak kullanılmak için ayrılan bir yaşından yukarı erkek sığır
- boğasak
Boğaya gelmiş veya boğa isteyen inek
- boğasama
Boğasamak durumu
- boğasamak
İnek boğa istemek veya boğaya gelmek
- boğası
Astarlık ince bez
- boğata
Ağaçtan yapılmış, yuvarlak, delikli makara
- boğaya gelmek
çiftleşme zamanı gelmek
- boğaya çekmek
ineği boğa ile cinsel ilişkide bulundurmak
- boğaz
Boynun ön bölümü ve bu bölümü oluşturan organlar; ümük, kursak
- boğaz açmak
ağaçların dibini kazarak toprağı kabartmak
- boğaz boğaza gelmek
zorlu kavga etmek
- boğaz derdi
Geçim için uğraşma
- boğaz dokuz boğumdur
"bir söz iyice düşünmeden söylenmemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- boğaz durmaz
yeme içme gereksiniminin başka ihtiyaçlar gibi geri bırakılamayacağını anlatan bir söz
- boğaz içinde kavga var
açlığını aşırı bir biçimde gidermeye çalışanlar için söylenen bir söz
- boğaz kavgası
Geçim için yapılan didinme
- boğaz meselesi
Yeme içme gereksinimi
- boğaz ola
"afiyet olsun, yarasın, bereketli olsun" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- boğaz olmak
boğazı ağrımak
- Boğazkale
Çorum iline bağlı ilçelerden biri
- boğazkesen
Bir boğazı savunmak için deniz kıyısında yapılan hisar
- boğazlama
Boğazlamak işi
- boğazlamak
Hayvan veya insanı boğazından keserek öldürmek
- boğazlanabilme
Boğazlanabilmek işi
- boğazlanabilmek
Boğazlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğazlanma
Boğazlanmak işi
- boğazlanmak
Boğazlama işine konu olmak veya boğazlama işi yapılmak
- boğazlatabilme
Boğazlatabilmek işi
- boğazlatabilmek
Boğazlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğazlatma
Boğazlatmak işi
- boğazlatmak
Boğazlama işini yaptırmak
- boğazlatılma
Boğazlatılmak işi
- boğazlatılmak
Boğazı kesilerek öldürülmesi sağlanmak
- boğazlayabilme
Boğazlayabilmek işi
- boğazlayabilmek
Boğazlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğazlayıverme
Boğazlayıvermek işi
- boğazlayıvermek
Çabucak veya ansızın boğazlamak
- boğazlaşabilme
Boğazlaşabilmek işi
- boğazlaşabilmek
Boğazlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğazlaşma
Boğazlaşmak işi
- boğazlaşmak
Karşılıklı olarak birbirini boğazlamak
- boğazlı
Boğazı olan
- Boğazlıyan
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- boğazsız
Boğazı olmayan
- boğazsızlık
Boğazsız olma durumu
- boğazı açılmak
iştahı artmak
- boğazı düğümlenmek
üzüntüden boğazı tıkanmak
- boğazı inmek
bademcikleri şişmek, iltihaplanmak
- boğazı işlemek
durmadan bir şeyler yemek
- boğazı kurumak
çok susamak
- boğazına bir yumruk tıkanmak (veya gelip oturmak)
konuşamaz olmak, sesi çıkmamak
- boğazına dikkat etmek
yiyeceğine, içeceğine özen göstermek
- boğazına dizilmek
üzüntü, kaygı vb. sebeplerle isteksiz yemek, iştahı kesilmek
- boğazına durmak
yediği şeyi yutamamak
- boğazına düşkün
Yiyip içmeyi çok seven (kimse); şikemperver
- boğazına düşkünlük
Boğazına düşkün olma durumu; şikemperverlik
- boğazına indirmek
fazla ve gelişigüzel yemek
- boğazına kadar
pek çok, gereğinden fazla, aşırı ölçüde
- boğazına sarılmak
üstüne yürümek
- boğazında düğümlenmek
söylemek istediğini heyecan veya üzüntü yüzünden diyememek
- boğazında kalmak
ağzındaki lokmayı üzüntü dolayısıyla yutamaz duruma gelmek
- boğazından artırmak
yiyeceğinden kısıp parasını artırmak
- boğazından geçmemek
sevdiği bir kimsenin yokluğu veya yoksulluğu dolayısıyla bir yiyeceği yalnız başına yemekten üzüntü duymak
- boğazından kesmek
yiyip içmede çok tutumlu davranmak
- boğazını doyurmak
karın doyurmak
- boğazını sevmek
yiyip içmeye düşkün olmak
- boğazını sıkmak
bunaltmak, sıkıntı vermek
- boğazını yırtmak
olanca gücüyle bağırmak
- boğdurabilme
Boğdurabilmek işi
- boğdurabilmek
Boğdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğdurma
Boğdurmak işi
- boğdurmak
Boğma işini yaptırmak
- boğdurtma
Boğdurtmak işi
- boğdurtmak
Boğdurma işini birine yaptırmak
- boğdurulma
Boğdurulmak işi
- boğdurulmak
Boğdurma işi yapılmak
- boğduruverme
Boğduruvermek işi
- boğduruvermek
Çabucak boğdurmak
- boğma
Boğmak işi
- boğma rakı
İncir, dut, kuru üzümün mayalandıktan sonra ilkel araçlarla damıtılmasıyla elde edilen, alkol derecesi yüksek bir rakı türü
- boğmaca
Genellikle çocuklarda öksürük nöbetleriyle kendisini gösteren bulaşıcı bir hastalık
- boğmacalı
Boğmacaya tutulmuş olan (kimse)
- boğmak
Boğum yeri
- boğmaklı
Boğmakları olan
- boğmaklı kuş
Tarla kuşugillerden, tüyleri çok koyu esmer, kalın gagalı, uzun kanatlı büyük bir tür tarla kuşu (Melanocorypha calandra)
- boğucu
Nefes aldırmayan, nefesi tıkayan, insanı boğulacak duruma getiren; boğunçlu
- boğuk
Kısılmış (ses); boğunuk
- boğuklaşabilme
Boğuklaşabilmek işi
- boğuklaşabilmek
Boğuklaşma ihtimali bulunmak
- boğuklaşma
Boğuklaşmak işi
- boğuklaşmak
Ses boğuk duruma gelmek; sağırlaşmak
- boğuklaştırma
Boğuklaştırmak işi
- boğuklaştırmak
Boğuklaşmasına sebep olmak
- boğukluk
Boğuk olma durumu
- boğula boğula
Boğulacakmış gibi, boğuk bir biçimde
- boğulabilme
Boğulabilmek işi
- boğulabilmek
Boğulma ihtimali bulunmak
- boğulma
Boğulmak işi
- boğulmak
Boğma işine konu olmak
- boğuluverme
Boğuluvermek işi
- boğuluvermek
Çabucak veya ansızın boğulmak
- boğuluş
Boğulmak işi
- boğum
Boğulmuş, sıkılmış yer
- boğum boğum
Çok boğumlu
- boğumlama
Boğumlamak işi
- boğumlamak
Boğum durumuna getirmek
- boğumlanabilme
Boğumlanabilmek işi
- boğumlanabilmek
Boğumlanma ihtimali bulunmak
- boğumlanma
Boğumlanmak işi
- boğumlanma bölgesi
Ağız boşluğunda seslerin oluştuğu çeşitli bölgelerden her biri
- boğumlanma noktası
Ağız boşluğunda seslerin oluştuğu noktaların her biri; çıkak, mahreç
- boğumlanmak
Boğum oluşmak, boğum boğum olmak
- boğumlanış
Boğumlanmak işi
- boğumlu
Boğumu olan
- boğumsuz
Boğumu olmayan
- boğuntu
Zor soluk alma
- boğuntuya getirmek
birini bunaltıp şaşırtmak yolu ile kendisinden, bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek
- boğunuk
İnsanın içini karartan, sıkıntı veren
- boğunç
Çok sıkıntılı ruhsal durum
- boğuverme
Boğuvermek işi
- boğuvermek
Çabucak boğmak
- boğuşabilme
Boğuşabilmek işi
- boğuşabilmek
Boğuşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boğuşma
Boğuşmak işi
- boğuşmak
Karşılıklı olarak birbirinin boğazına sarılmak, dövüşmek
- boğuşulma
Boğuşulmak işi
- boğuşulmak
Boğuşma işi yapılmak
- boş
İçinde, üstünde hiç kimse veya hiçbir şey bulunmayan; hali, tehi, tıngır, dolu (II) karşıtı
- boş alan
Herhangi bir yapılaşma, tarım vb.nin olmadığı alan
- boş atıp dolu tutmak (veya vurmak)
bir konuda ağız yoklayarak durumu öğrenmek
- boş başak dik durur
"bilgisiz olan üstün görünmek için kasılır" anlamında kullanılan bir söz
- boş boş
Bir şey yapmadan
- boş bulunmak
dikkatsiz ve dalgın bulunmak
- boş bırakmak
boş durumda bulundurmak
- boş bırakmamak
para, yiyecek vb. şeylerle yardım ederek, yanında bulunarak ilgi göstermek
- boş durmak
işsiz kalmak, çalışmamak
- boş durmamak
her zaman bir işle uğraşmak
- boş dönmek
hiçbir şey elde edemeden geri gelmek
- boş düşmek
kadın kocasından İslam hukukuna göre boşanmış sayılmak
- boş gezenin boş kalfası
işsiz güçsüz dolaşan (kimse)
- boş gezmek (veya gezinmek)
işsiz güçsüz dolaşmak
- boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir
“karşılıksız da olsa çalışmak çalışmamaktan iyidir” anlamında kullanılan bir söz
- boş geçmek
dilenciye veya yardım toplayan cami, dernek vb.ne herhangi bir şey vermeden geçip gitmek
- boş gözlerle bakmak
anlamsız anlamsız bakmak
- boş inanç
Kaynakları bilimsel ve dinî temele dayanmayan, dar, biçimci inanma
- boş ite menzil olmaz
"aylak kimsenin yeri yurdu belli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- boş kafalı
Bilgisi olmayan
- boş kafalılık
Boş kafalı olma durumu
- boş kalmak
kimse oturmamak
- boş kile, dipsiz ambar
dipsiz kile, boş ambar
- boş konuşmamak
gerçekleri söylemek, bilgisine dayanarak anlatmak
- boş koymak
yoksun bırakmak
- boş kâğıdı
Ayrılmak isteyen kocanın, karısına gönderdiği boşanma kâğıdı
- boş küme
Hiçbir ögesi olmayan küme
- boş laf
Gereksiz ve yararsız söz
- boş ol (veya olsun)
İslam hukukuna göre erkeğin karısını boşamak için söylediği söz
- boş oturmak
hiçbir işi olmamak
- boş torba ile at tutulmaz
"bir kimse çıkar veya karşılık görmeden bir yere bağlanmaz" anlamında kullanılan bir söz
- boş ver!
"dikkate alma, üzerinde durma, üzülme, sıkılma" anlamında kullanılan bir uyarma sözü
- boş vermek
ciddiye almamak, önemsememek
- boş yerine vurmak
böğürlerine vurmak
- boş çuval ayakta (veya dik) durmaz
"karnı doymayan kimse çalışamaz" anlamında kullanılan bir söz
- boş çıkmak
umduğu gerçekleşmemek, sonuç vermemek
- boş çıkmamak
bir işten az da olsa bir kazançla çıkmak
- boşa almak
motorlu araçlarda hareketi veren ve alan parçalar arasındaki bağlantıyı devreden çıkarmak, rölantiye almak
- boşa gitmek
harcanan emek, para vb. hiçbir işe yaramamak, olumlu bir sonuca ulaşamamak
- boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz
içinden çıkılamayan güç bir durum karşısında kalındığında söylenen bir söz
- boşa vermek
zamanı boşa harcamak
- boşa çıkarmak
olumlu bir sonuç alınmasını engellemek
- boşa çıkmak
umut, düşünce vb. şeyler sonuç vermemek, gerçekleşmemek
- boşalabilme
Boşalabilmek işi
- boşalabilmek
Boşalma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşalma
Boşalmak işi; inhilal
- boşalma havzası
Sularını denize veya göle veren genellikle aşınmış arazi
- boşalmak
Boş duruma gelmek, içinde veya üzerinde bir şey kalmamak
- boşaltabilme
Boşaltabilmek işi
- boşaltabilmek
Boşaltma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşaltaç
Bir kabın içindeki havayı boşaltmaya yarayan araç; hava boşaltma makinesi, boşluk tulumbası
- boşaltma
Boşaltmak işi; tahliye
- boşaltma borusu
Havuz, göl veya herhangi bir yerde biriken suyu boşaltan boru; tahliye borusu
- boşaltma hortumu
Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, klima vb.lerindeki suyu boşaltan hortum; tahliye hortumu
- boşaltma kanalı
Havuz, göl veya herhangi bir yerde biriken suyu boşaltan kanal; tahliye kanalı
- boşaltma limanı
Geminin yük boşalttığı liman
- boşaltma pompası
Havuz, göl veya herhangi bir yerde biriken suyu boşaltan pompa; tahliye pompası
- boşaltmak
Boş duruma getirmek
- boşaltı
Vücuttan atılan dışkı, balgam, idrar vb. atıkların genel adı
- boşaltıcı
Foseptikteki pis suları çekmeye yarayan makine; vidanjör
- boşaltılabilme
Boşaltılabilmek işi
- boşaltılabilmek
Boşaltılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşaltılma
Boşaltılmak işi
- boşaltılmak
Boşaltma işine konu olmak
- boşaltılıverme
Boşaltılıvermek işi
- boşaltılıvermek
Çabucak boşaltılmak
- boşaltılış
Boşaltılmak işi
- boşaltım
Boşaltmak işi; boşaltı
- boşaltım organı
Vücuttan dışarı atılması gereken maddeleri toplayıp boşaltan organ
- boşaltıverme
Boşaltıvermek işi
- boşaltıvermek
Çabucak veya ansızın boşaltmak
- boşaltış
Boşaltmak işi
- boşalım
Boşalmak işi
- boşalıverme
Boşalıvermek işi
- boşalıvermek
Çabucak veya ansızın boşalmak
- boşalış
Boşalmak işi
- boşama
Boşamak işi
- boşamak
Eşlerden biri diğeriyle nikâhı bozup aile ilişkisini kesmek; bırakmak
- boşan da semerini ye!
çok fazla yemek yiyenler için kullanılan şaka yollu bir söz
- boşanabilme
Boşanabilmek işi
- boşanabilmek
Boşanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşandırma
Boşandırmak işi
- boşandırmak
Boşanmasına yol açmak
- boşandırılma
Boşandırılmak işi
- boşandırılmak
Boşanması sağlanmak
- boşanma
Boşanmak işi
- boşanma davası
Eşlerden birinin evlilik birliğine son verecek kararı elde etmek için açtığı dava
- boşanma ilamı
Mahkemenin boşanmayı kesin hükme bağladığını belirterek verdiği resmî belge
- boşanmak
Karı ve koca mahkeme kararı ile evlilik birliğini bitirmek; ayrılmak
- boşanılma
Boşanılmak işi
- boşanılmak
Boşanma işi yapılmak
- boşanıverme
Boşanıvermek işi
- boşanıvermek
Çabucak veya ansızın boşanmak
- boşanış
Boşanmak işi
- boşatabilme
Boşatabilmek işi
- boşatabilmek
Boşatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşatma
Boşatmak işi
- boşatmak
Boşama işini yaptırmak
- boşattırma
Boşattırmak işi
- boşattırmak
Boşatma işini yaptırtmak
- boşatılabilme
Boşatılabilmek işi
- boşatılabilmek
Boşaltılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşatılma
Boşatılmak işi
- boşatılmak
Boşatma işine konu olmak
- boşayabilme
Boşayabilmek işi
- boşayabilmek
Boşama ihtimali veya imkânı bulunmak
- boşayıverme
Boşayıvermek işi
- boşayıvermek
Çabucak boşamak
- boşboğaz
Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklayamayan
- boşboğazlık
Boşboğaz olma durumu
- boşboğazlık etmek
gereksiz, yersiz, düşüncesiz konuşmak
- boşboğazı ateşe atmışlar, odunum yaş (veya az) demiş
"çenesi düşükler umulmadık anlarda densizce konuşabilirler" anlamında kullanılan bir söz
- boşlama
Boşlamak işi; ihmal
- boşlamak
Serbest bırakmak, elinden koyuvermek
- boşlatma
Boşlatmak işi
- boşlatmak
Boşlama işini yaptırmak
- boşlaşma
Boşlaşmak işi
- boşlaşmak
Boş bir duruma gelmek
- boşluk
Yerküre üzerinde kara ve denizler dışında göz alabildiğine uzanan mekân ve bu mekânın herhangi bir parçası
- boşluklu serpme
Zımpara üretiminde tanecikler arasında %50 boşluk kalacak bir biçimde düzenlenen tane yapıştırma işlemi
- boşluğa düşmek
kendisini manevi olarak bitmiş, tükenmiş hissetmek, amaçsızca yaşamak
- Boşnak
Bosna Hersek Cumhuriyeti’nde yaşayan Müslüman halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Boşnaklık
Boşnak olma durumu
- Boşnakça
Boşnakların kullandığı dil
- boşta gezmek
işsiz olmak
- boşta kalmak
işsiz kalmak
- boşuna
İşe yaramayan
- boşunalık
Boşuna olma durumu; nafilelik
- boşvermiş
Aldırmaz, umursamaz (kimse)
- boşvermişlik
Boşvermiş olma durumu
- Br
Brom elementinin simgesi
- brahma
İri yapılı, bacakları tüylü, paçalı bir tavuk ırkı
- Brahman
Hint kastlarında ilk basamak
- Brahmanlık
Kalıtım yoluyla geçen bir kast bölünmesine dayalı toplumsal bir kuruluşu içeren Hint dini; Brahmanizm
- braket
Dişlerin estetik tedavisinde kullanılan, diş üzerine yapıştırılan, üzerinde tellerin geçebileceği oluklar bulunan, seramik, plastik veya paslanmaz çelikten yapılmış parça
- brakisefal
Kafatasının genişliği ile uzunluğu hemen hemen eşit olan (kimse); kısa kafalı
- branda
Gemilerde ambar kapaklarının veya filikaların üzerine örtülen, kamyon vb.de kasalarının üzerine gerilen muşamba benzeri, su geçirmez, kalın bez; branda bezi
- bravo
"Aferin, yaşa" anlamlarında beğeni bildiren bir söz
- bre
"Ey, hey" anlamında kullanılan bir seslenme sözü
- brezil
Baklagillerden, Brezilya’da yetişen bir ağacın içinde bulunan kırmızı boya maddesi içeren odunu
- Brezilya at kenesi
Daha çok Amerika, Meksika, Brezilya, Paraguay ve Arjantin’de görülen, en fazla bir yıl yaşayan bir tür kene; at kenesi (Amblyomma cajennense)
- Brezilyalı
Brezilya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- breş
Doğal çimento ile lavlı, kavkılı, kabuklu, kemikli kırıntıların kaynaşmasıyla oluşmuş kütle
- brifing almak
bilgilenmek
- brifing vermek
bilgilendirmek
- brik
İki direkli, seren yelkenli, birkaç top taşıyan gemi
- briket
Linyit ve kömür tozundan basınçla elde edilen yakacak
- briketleme
Briketlemek işi
- briketlemek
Briket durumuna getirmek
- briketçi
Briket yapan veya satan kimse
- briketçilik
Briketçinin yaptığı iş
- brit
Düğmeyi iliklemek için kumaş veya iplikten yapılmış, halka biçiminde, özel bir ilik türü
- briyantin
Saçı parlatmak ve yatırmak için kullanılan güzel kokulu bir madde
- briyantinli
Briyantinle süslenmiş, briyantin sürünmüş
- briyantinsiz
Briyantin sürülmemiş
- brizbiz
Pencerelerin çerçevesine, içeriden tutturulan bir tür ince perde
- briç
İkişer kişilik takımlar halinde dört kişi arasında elli iki kağıt ile oynanan bir iskambil oyunu
- brokar
Sırma veya gümüş işlemeli bir ipekli kumaş türü
- brokoli
İki çeneklilerden, kalın saplarındaki yeşil yumrularla minyatür bir ağaca benzeyen, haşlanarak yenen bir sebze (Brassica oleracea)
- brom
Atom numarası 35, atom ağırlığı 79,909, yoğunluğu 2,97 olan, deniz sularında az, bazı göllerde çok miktarda bulunan, kırmızı renkli, pis kokulu, zehirli, sıvı bir element (simgesi Br)
- bromhidrik
Bromun hidrojenle birleşmesinden oluşan
- bromhidrik asit
Bromun hidrojenle birleşmesinden oluşan HBr asidi
- bromür
Bromhidrik asidin tuzu veya eteri
- bromürlü
Yapısında bromür bulunan
- bronz
Bu maddeden yapılan
- bronz gibi
tunca benzeyen, tunç renginde olan
- bronzlaşma
Bronzlaşmak işi
- bronzlaşmak
Güneşte yanarak bronz rengini almak
- bronzlaştırma
Bronzlaştırmak işi
- bronzlaştırmak
Bronzlaşmasına yol açmak
- bronş
Soluk borusunun akciğerlere giden iki kolundan her biri ve bunların dalları
- bronşit
Bronşun iltihaplanmasıyla oluşan hastalık
- bronşçuk
Bronşların uç dallarından her biri
- brovning
Namlusu 7,65 milimetre çapında olan otomatik tabanca
- bröve
Belli bir eğitimden sonra uçak kullanabilecek veya paraşütle atlayabilecek duruma gelmiş kimselere verilen yeterlik belgesi
- brülör
Sıvı yakıtı kolayca yanabilecek taneciklere ayırarak püskürten araç; yakmaç
- brülörcü
Brülör bakım ve onarım işi yapan kimse
- brülörcülük
Brülörcünün yaptığı iş
- brülörlü
Brülörü olan
- brülörsüz
Brülörü olmayan
- brüt
Kesintisi yapılmamış, kesintisiz (para)
- brıçka
Kışın kızak olarak kullanılan, üstü kapalı, yaylı, hafif, tek atla sürülen araba
- bu
Yerde, zamanda veya söz zincirinde en yakın olanı gösteren bir söz
- bu abdestle daha çok namaz kılınır
"bir tutum veya davranışın etkisi uzun süreli olur" anlamında kullanılan bir söz
- bu arada
Bu süre içinde
- bu cümleden
Bunlar arasında, bunlar gibi
- bu cümleden olmak üzere
bu cümleden hareketle, anlatılanlara dayanarak
- bu denli
bu kadar
- bu gidişle
Bu biçimde, bu tarzda
- bu gözle
Bu anlayışla
- bu kadar
bu ölçüde, bu derecede
- bu kadar kusur kadı kızında da bulunur
“üzerinde durulmaya değmeyecek kadar küçük bir kusurdur” anlamında kullanılan bir söz.
- bu merkezde
Bu yolda, bu durumda olan
- bu minval üzere
bu biçimde, bu tarzda
- bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
"sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor, çelişiyor" anlamında kullanılan bir söz
- bu sefer
Bu defa, bu kez
- bu seferlik
Bu defalık, bu kezlik
- bu sıcağa kar mı dayanır?
"aşırı harcamalarla eldeki imkânlar çok çabuk tükenir" anlamında kullanılan bir söz
- bu takdirde
Bu durumda, böyle olunca
- bu takım
Bunun gibi, buna benzer
- bu yana
-den beri
- buat
Elektrik akımı devrelerinde birleştirme yapmak veya akımı bir veya daha fazla kola ayırmak için kullanılan kutu
- bubi tuzağı
Küçük bir dokunma ile patlayan, kamufle edilmiş bomba
- Buca
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- Bucak
Burdur iline bağlı ilçelerden biri
- bucak
Kenarda köşede kalmış yer
- bucak bucak
Her yerde, her yanda, her tarafta
- bucak bucak aramak
her yerde aramak
- bucak bucak kaçmak
bir olay, bir durum veya bir kimseyle karşılaşmamaya çalışmak
- bucaklı
Bucağı olan
- bucaksız
Bucağı olmayan
- budak
Ağacın dal olacak sürgünü
- budak deliği
Tahtalardaki budak yerinin çıkarılmasından sonra ortaya çıkan boşluk
- budak özü
Taze sürgün
- budaklandırma
Budaklandırmak işi
- budaklandırmak
Budaklanmasını sağlamak
- budaklanma
Budaklanmak işi
- budaklanmak
Budak sürmek, dallanmak
- budaklı
Budağı olan; düğümlü
- budaksız
Budağı bulunmayan (ağaç vb.)
- budala
Zekâca geri olan (kimse)
- budalaca
Aptala yakışan
- budalalık etmek
akılsızca davranmak
- budama
Budamak işi
- budamak
Yeni filiz sürmesini sağlamak, daha çok ürün almak veya düzgün bir biçim vermek amacıyla ağaç, asma vb.nin dallarını kesmek, kısaltmak; dallamak
- budanabilme
Budanabilmek işi
- budanabilmek
Budanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- budanma
Budanmak işi
- budanmak
Budama işine konu olmak
- budanış
Budanmak işi
- budatabilme
Budatabilmek işi
- budatabilmek
Budatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- budatma
Budatmak işi
- budatmak
Budama işini yaptırmak
- budayabilme
Budayabilmek işi
- budayabilmek
Budama ihtimali veya imkânı bulunmak
- budayıverme
Budayıvermek işi
- budayıvermek
Çabucak budamak
- budayış
Budamak işi
- Budist
Budizm dininden olan kimse
- Budistlik
Hindistan ve Çin’de yaygın olan, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamayı ve bunları gidermeyi hedefleyen, Buddha’nın ileri sürdüğü mistik dünya görüşü ve din; Budizm
- bugün
İçinde bulunulan gün
- bugün bana ise yarın sana
"bugün birinin başına gelen kötü bir durum, daha sonra başka birinin de başına gelebilir" anlamında kullanılan bir söz
- bugün git, yarın gel
bir iş yapılmak istenmediğinde baştan savmak için kullanılan bir söz
- bugün yarın
Çok yakında, nerede ise
- bugünden tezi yok
hemen şimdi, derhâl
- bugünden yarına
Bugün ve gelecekte
- bugüne bugün
Şunu iyi bil ki, unutma ki
- bugünkü
Bugüne özgü, bugün olan, bugün yapılan
- bugünkü günde
Şimdi, içinde bulunduğumuz zamanda, şimdiki şartlarda
- bugünkü işi yarına bırakma
"bugün yapılması gereken bir işin ertesi güne bırakılması iyi değildir" anlamında kullanılan bir söz
- bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir
"sağlanmış bir kazanç, beklenen, umulan daha büyük bir kazanca feda edilemez" anlamında kullanılan bir söz
- bugünlerde
İçinde bulunulan zamanda, bu birkaç gün içinde; şimdilerde
- bugünlük
Bugün için
- bugünlük yarınlık
Çok kısa bir sürede yapılan veya yapılabilecek olan
- buhar
Isı etkisiyle sıvıların ve bazı katıların dönüştükleri gaz durumu
- buhar kazanı
Buhar elde etmekte kullanılan kazan
- buhar kurutucusu
Buhar içerisindeki su damlacıklarını ayıran ve kuru buhar elde edilmesini sağlayan araç
- buhar makinesi
Buhar basıncıyla işleyen makine
- buhar olmak
yok olmak, kaybolmak
- buhar türbini
Yüksek basınç altında olan buharın sahip olduğu termal enerjiyi mekanik enerjiye dönüştüren sistem
- buhar valfi
Buharlı ısınma sisteminde, kalorifer dairelerinde buhar akışını kesmeye ve dengelemeye yarayan alet
- Buharkent
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- buharlayıcı
Suyu buhar durumuna getiren makine
- buharlaşabilme
Buharlaşabilmek işi
- buharlaşabilmek
Buharlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buharlaşma
Buharlaşmak işi; tebahhur
- buharlaşma noktası
Bir cismin atom veya moleküllerini bir arada tutan kuvvetlerin ısı etkisiyle zayıflayarak buhar durumuna geçme derecesi
- buharlaşmak
Buhar durumuna dönüşmek; tebahhur etmek
- buharlaştırma
Buharlaştırmak işi
- buharlaştırmak
Bir sıvıyı kaynatarak buhar durumuna getirmek
- buharlaştırıcı
Buharlaşma işlemini gerçekleştiren alet
- buharlaşıverme
Buharlaşıvermek işi
- buharlaşıvermek
Çabucak buharlaşmak
- buharlı
Buharı olan
- buharlı gemi
Buhar gücüyle çalışan gemi
- buharlı lokomotif
Buhar gücüyle çalışan lokomotif; buharlı tren
- buharlı makine
Buharla çalışan makine
- buharlı ütü
Çıkardığı buharla çamaşırları kolayca ütüleyen araç
- buharlı ısıtma
Buhardan yararlanılarak yapılan ısıtma
- buhran geçirmek
bunalım geçirmek
- buhrana tutulmak
bunalım geçirmek
- buhur
Dinî törenlerde yakılan kokulu ağaç vb. maddeler
- buhurluk
İçinde tütsü için kullanılan maddeler yakılan kap; buhurdan, tütsülük
- buji
Patlamalı motorlarda yakıtı tutuşturmaya yarayan araç
- bukalemun
Bukalemungillerden, 20-30 santimetre boyunda, bulunduğu ortama uygun renk değiştirmesiyle ünlü bir tür sürüngen; kaya keleri (Chamaeleo chamaeleon)
- bukalemun gibi
davranışını, görüşünü çıkarına göre sık sık değiştiren
- bukalemun gibi renkten renge girmek
sürekli düşünce değiştirmek
- bukalemun olmak
davranışını, görüşünü çıkarına göre sık sık değiştirmek
- bukalemungiller
Sürüngenler sınıfının renklerini bulundukları yerin rengine uyduran, hareketleri yavaş, bukalemun türlerini içine alan bir familyası
- bukalemunlaşma
Bukalemunlaşmak işi
- bukalemunlaşmak
Davranışını, görüşünü çıkarına göre değiştirmek
- bukalemunluk
Bukalemun olma durumu
- bukağı
Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
- bukağı vurmak
bukağı takmak
- bukağılama
Bukağılamak işi
- bukağılamak
Ağır cezalıların ayaklarına ucuna demir halka bağlanan pranga vurmak
- bukağılanma
Bukağılanmak işi
- bukağılanmak
Hayvanın veya ağır cezalının ayağına bukağı takılmak
- bukağılayabilme
Bukağılayabilmek işi
- bukağılayabilmek
Bukağılama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bukağılı
Ayağında bukağı bulunan
- bukağılık
Hayvanların ayağına bukağı takılacak yer
- buket
Çiçek demeti
- bukle
Küçük lüle durumunda, kıvrımlı saç
- bukleli
Kıvrım kıvrım olan (saç)
- buklesiz
Kıvrımları olmayan (saç)
- buklet
Bükülmüş iplik
- bukran
Saraçların kullandığı yün kırpıntısı
- bul
Yalnız iki geniş yüzü testere ile düzeltilmiş tahta
- bula bula
"Var olanlar içinden bu en değersizini mi seçtin?” anlamındaki bula bula bunu mu buldun? deyiminde kullanılan bir söz
- bula bula bunu (onu veya bir şeyi veya birini) bulmak
var olanların en değersizini seçmek
- bulabilme
Bulabilmek işi
- bulabilmek
Bulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulada
Büyük piliç
- bulama
Bulamak işi
- bulamak
Bir nesnenin her yanını bir şeye değdirerek üstünü onunla kaplamak; belemek
- bulamaç
Sulu, cıvık hamur
- bulanabilme
Bulanabilmek işi
- bulanabilmek
Bulanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Bulancak
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- bulancak
Genellikle bulanık akan su
- bulandırabilme
Bulandırabilmek işi
- bulandırabilmek
Bulandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulandırma
Bulandırmak işi
- bulandırmak
Bulanmasına yol açmak, bulanmasını sağlamak
- bulandırılabilme
Bulandırılabilmek işi
- bulandırılabilmek
Bulandırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulandırılma
Bulandırılmak işi
- bulandırılmak
Bulandırma işi yapılmak
- bulandırıverme
Bulandırıvermek işi
- bulandırıvermek
Çabucak bulandırmak
- bulanma
Bulanmak işi
- bulanmak
Bulama işine konu olmak, her yanı bir şeyle kaplanmak; belenmek
- bulantı
Midede duyulan ve insana kusacak gibi bir duygu veren durum
- bulantı vermek
midesini bulandırmak
- Bulanık
Muş iline bağlı ilçelerden biri
- bulanık
Bulanmış olan, duru olmayan
- bulanıklaşma
Bulanıklaşmak işi
- bulanıklaşmak
Bulanık olmak
- bulanıklaştırma
Bulanıklaştırmak işi
- bulanıklaştırmak
Bulanık duruma getirmek
- bulanıklaştırılma
Bulanıklaştırılmak işi
- bulanıklaştırılmak
Bulanık bir duruma getirilmek
- bulanıklık
Bulanık olma durumu
- bulanıksı
Bulanık gibi, biraz bulanık
- bulanıkça
Biraz bulanık olan, çok duru olmayan
- bulanıverme
Bulanıvermek işi
- bulanıvermek
Çabucak bulanmak
- bulanış
Bulanmak işi
- bulayabilme
Bulayabilmek işi
- bulayabilmek
Bulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulaş
bk. bulaşı
- bulaşabilme
Bulaşabilmek işi
- bulaşabilmek
Bulaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulaşkan
Bulaştığı yerden kolay temizlenemeyen
- bulaşkanlık
Bulaşkan olma durumu
- bulaşlı
Hastalık bulaşmış olan; enfekte
- bulaşma
Bulaşmak işi; sıvaşma, sıvışma
- bulaşmak
Bir nesne üzerine sürülen bir şey yüzünden kirlenmek
- bulaştırabilme
Bulaştırabilmek işi
- bulaştırabilmek
Bulaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulaştırma
Bulaştırmak işi; bulatma, sıvaştırma
- bulaştırmak
Bulaşmasına yol açmak; bulatmak, sıvaştırmak
- bulaştırıcı
Bulaşıcı hastalığı taşıyan ve başkalarına bulaştıran
- bulaştırılma
Bulaştırılmak işi
- bulaştırılmak
Bulaştırma işine konu olmak
- bulaştırıverme
Bulaştırıvermek işi
- bulaştırıvermek
Çabucak bulaştırmak
- bulaşı
Bulaşıcı bir hastalığın taşıyıcılar yoluyla başka bir canlıya geçmesi; bulaşma, kontaminasyon
- bulaşıcı
Birinden bir başkasına geçen, bulaşan; geçici, sâri
- bulaşıcı hastalık
Mikrop, parazit, virüs vb. etkenlerle yayılan hastalık
- bulaşıcılık
Bulaşıcı olma durumu
- bulaşık
Yiyecek veya içecekle kirletilmiş mutfak eşyası veya kap kacak
- bulaşık adam
Yolsuz, uygunsuz işler yapan, sataşma alışkanlığı olan kimse
- bulaşık bezi
Bulaşıkları yıkamak için kullanılan bez
- bulaşık deniz
Mayın tehlikesi olan deniz
- bulaşık deterjanı
Bulaşık yıkarken kullanılan toz, sıvı veya krem biçimindeki temizleme maddesi
- bulaşık eldiveni
Bulaşık yıkarken kullanılan, plastikten yapılmış, su geçirmeyen eldiven
- bulaşık gemi
Tayfalarında veya yolcuları arasında bulaşıcı hastalık bulunan gemi
- bulaşık iş
Yolsuz, uygunsuz, kirli iş
- bulaşık makinesi
Bulaşıklar içine dizilip, deterjan konularak çalıştırılan, yıkama, durulama ve kurutma işlerini yapan makine
- bulaşık makinesi tuzu
Bulaşık makinelerinde yıkananların ve makine parçalarının üzerinde kireç kalıntısının oluşmasını engelleyen kimyasal bileşim
- bulaşık suyu
Bulaşıkları yıkamak için kullanılan su
- bulaşık suyu gibi
kötü hazırlanmış, tadı tuzu olmayan (sulu yiyecek ve içecek)
- bulaşık tozu
Bulaşıkları yıkamak için kullanılan toz deterjan
- bulaşıkhane
Kışla, okul, otel vb. yerlerde bulaşık yıkamaya ayrılan özel bölüm
- bulaşıklık
Bulaşık olma durumu
- bulaşıkçı
İşi kirli kapları yıkamak olan (kimse)
- bulaşıkçılık
Bulaşıkçının yaptığı iş
- bulaşılma
Bulaşılmak işi
- bulaşılmak
Bulaşma işine konu olmak
- bulaşıverme
Bulaşıvermek işi
- bulaşıvermek
Çabucak bulaşmak
- Buldan
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- buldok
Köpekgillerden, burnu basık, alt çenesi üsttekinden uzun, iri ve güçlü bir tür köpek (Canis familiaris molosus hibernicus)
- buldozer
Önündeki geniş bıçakla toprağı sıyırıp kaldıran, tekerlekli veya paletli bir yol makinesi
- buldukça bunar (veya bulmuş da bunuyor)
"bulduğuyla yetinmiyor da daha çoğunu istiyor" anlamında kullanılan bir söz
- buldum bilemedim, bildim bulamadım
"kişi elinde fırsat varken bundan yararlanmayı bilmez, yararlanma yollarını öğrendiği zaman da eline fırsat geçmez" anlamında kullanılan bir söz
- buldumcuk
Sonradan görme
- buldumcuk olmak
bir şeye sonradan ulaşınca şımarmak
- buldurabilme
Buldurabilmek işi
- buldurabilmek
Buldurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buldurma
Buldurmak işi
- buldurmak
Bulma işini yaptırmak
- buldurtma
Buldurtmak işi
- buldurtmak
Bulmasını veya buldurmasını sağlamak
- Bulgar
Slavların güney kolundan olan bir halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Bulgarca
Bulgarların kullandığı dil
- bulgari
Dört telli bağlama
- Bulgaristanlı
Bulgaristan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- bulgu
Var olduğu hâlde bilinmeyeni bulup ortaya çıkarma işi ve bu işin sonunda elde edilen şey
- bulgulama
Bulgulamak işi
- bulgulamak
Yeni olayları ve bilgileri bulmak
- bulgulanabilme
Bulgulanabilmek işi
- bulgulanabilmek
Bulgulanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulgulanma
Bulgulanmak işi
- bulgulanmak
Bulgulama işine konu olmak
- bulgulanış
Bulgulanmak işi
- bulgulayabilme
Bulgulayabilmek işi
- bulgulayabilmek
Bulgulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulgulayış
Bulgulamak işi
- bulgur
Kaynatılıp kurutulduktan ve kabuğu çıkarıldıktan sonra kırılan buğday
- bulgur pilavı
Bulgurla pişirilen pilav
- bulgur çorbası
Domates, bulgur, yeşilbiber, soğan, tereyağı ve salça kullanılarak hazırlanan bir çorba türü
- bulgurcu
Bulgur yapan ve satan kimse
- bulgurcuk
Güneş yüzeyinde teleskopla seçilebilen küçük, dairesel görünüşlü değişken oluşumlardan her biri
- bulgurculuk
Bulgurcunun yaptığı iş
- bulgurlama
Bulgurlamak işi
- bulgurlamak
Bulgur taneleri gibi küçük parçalara ayırmak
- bulgurlanma
Bulgurlanma işi
- bulgurlanmak
Bulgur taneleri gibi küçük parçalara ayrılmak
- Bulgurlu
Bir işte gereğinden fazla telaş etmemek gerekir” anlamındaki Bulgurlu’ya gelin mi gidecek deyiminde geçen bir söz
- bulgurlu
Bulguru olan
- bulgurlu köfte
İnce bulgurla yoğrulmuş köfte
- bulgurluk
Bulgur yapmaya elverişli
- bulgursu
Bulguru andıran, bulgura benzeyen, bulgur gibi; bulgurumsu
- bulgusal
Bulguyla ilgili, bulguya ait
- bulgusal analiz
Bilgisayar kodlarını inceleyerek virüs olup olmadığını algılamak için kullanılan yöntem
- bulgusal yöntem
Öğretilmek istenen şeyi, öğrencilerin kendilerinin bulmasını sağlayan öğretim yöntemi
- bulma
Bulmak işi
- bulmaca
Çeşitli alanlara dair sorulara ait cevapların kare veya dikdörtgen biçimdeki bir tabloda dikey ve yatay olarak yer alan boş karelerden her birine tek harf yazılması suretiyle oynanan bir tür oyun
- bulmak
Bir şeyle, bir kimseyle arayarak veya aramadan karşılaşmak
- bultak
Okul öncesi çocukların zekâ gelişimi için tasarlanmış, genellikle küp veya top biçiminde yapılan, üzerlerinde çeşitli şekillerde delikler bulunan ve bu şekillere göre hazırlanmış parçaları uygun deliğe sokma esasına dayanan bir oyuncak
- buluculuk
Bulucu olma durumu
- bulunabilme
Bulunabilmek işi
- bulunabilmek
Bulunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulundurabilme
Bulundurabilmek işi
- bulundurabilmek
Bulundurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulundurma
Bulundurmak işi
- bulundurmak
Bir şeyin hazır durmasını, elde var olmasını sağlamak
- bulundurulabilme
Bulundurulabilmek işi
- bulundurulabilmek
Bulundurulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bulundurulma
Bulundurulmak işi
- bulundurulmak
Bulundurma işi yapılmak
- bulunduruş
Bulundurmak işi
- bulunma
Bulunmak işi
- bulunma durumu
Adın fiile -da eki aracılığıyla bağlandığı durum; kalma durumu, lokatif: okulda, evde, sokakta, işte vb
- bulunmak
Bulma işine konu olmak
- bulunmalı tümleç
Yüklemin anlamını çeşitli yönlerden tamamlayan ve kalma durumunda bulunan dolaylı tümleç; kalmalı tümleç
- bulunmamazlık
bk. bulunmazlık
- bulunmaz Bursa (veya Hint) kumaşı
çok az bulunduğu ve çok değerli olduğu sanılan şey
- bulunmazlık
Bulunmaz olma durumu
- buluntu
Kazı veya araştırmalarla ortaya çıkarılmış olan, bazen de rast gelinerek bulunan eski çağlardan kalma eşya
- bulunuverme
Bulunuvermek işi
- bulunuvermek
Çabucak bulunmak
- bulunuş
Bulunmak işi
- bulup buluşturmak
çaba göstererek bir şeyler sağlamak
- bulut
Atmosferdeki su damlacıkları ve buz taneciklerinin görülebilir yoğunluk kazanmasıyla oluşan, biçimleri, yükseklikleri ve yol açtıkları hava olaylarıyla birbirinden ayrılan yığın
- bulut gibi
çok sarhoş
- bulut olmak
çok sarhoş olmak
- bulutlanabilme
Bulutlanabilmek işi
- bulutlanabilmek
Bulutlanma ihtimali bulunmak
- bulutlanma
Bulutlanmak işi
- bulutlanmak
Bulutlarla kaplanmak
- bulutlanıverme
Bulutlanıvermek işi
- bulutlanıvermek
Ansızın veya çabucak bulutlanmak
- bulutlu
Bulutlarla kaplanmış, bulutlanmış
- bulutsu
Uzayda gaz ve toz bulutu; nebülöz
- bulutsuz
Bulutu bulunmayan
- bulutsuzluk
Bulutsuz olma durumu
- buluttan nem kapmak
en küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak
- bulutçuk
Küçük bulut
- buluverme
Buluvermek işi
- buluvermek
Çabucak bulmak
- buluş
Bulmak işi
- buluş belgesi
Bir buluşun veya o buluşun kullanma hakkının bir kimseye ait olduğunu gösteren belge; berat, patent
- buluş hakkı
Bir buluşun veya o buluşun kullanma hakkının bir kimseye ait olduğunu gösteren belgeye karşılık kazanılan hak
- buluşabilme
Buluşabilmek işi
- buluşabilmek
Buluşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buluşma
Buluşmak işi; telaki
- buluşma yeri
Buluşulacak yer
- buluşmak
Uzun bir ayrılıktan sonra birbirini görmek, birbirine kavuşmak
- buluşturabilme
Buluşturabilmek işi
- buluşturabilmek
Buluşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buluşturma
Buluşturmak işi
- buluşturmak
Bir araya gelmelerini sağlamak, bir araya getirmek
- buluşturulabilme
Buluşturulabilmek işi
- buluşturulabilmek
Buluşturulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buluşturulma
Buluşturulmak işi
- buluşturulmak
(birilerinin) Bir araya gelmeleri sağlanmak, (birileri) bir araya getirilmek
- buluşturuverme
Buluşturuvermek işi
- buluşturuvermek
Çabucak buluşturmak
- buluşulabilme
Buluşulabilmek işi
- buluşulabilmek
Buluşulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buluşulma
Buluşulmak işi
- buluşulmak
Buluşma işi yapılmak
- buluşuverme
Buluşuvermek işi
- buluşuvermek
Çabucak veya ansızın buluşmak
- bulvar
Şehir içinde, birkaç şerit yoldan ve yaya kaldırımından oluşan, yeşillendirilmiş geniş cadde
- bulvar gazeteciliği
İnsanları fazla düşündürmeyen ve yormayan, ağırlıklı olarak magazin, polisiye ve adliye haberleri veren gazetecilik anlayışı
- bulvar gazetesi
Haberleri çok abartılı biçimde ve büyük puntolarla veren, magazin, polisiye, adliye ağırlıklı haber yapan gazete türü
- bulvarlı
Bulvarı olan
- bumburuşuk
Çok, iyice buruşmuş olan
- bumbuz
Çok soğuk, buz gibi
- bumerang
Kıvrık bir sopaya benzeyen ve fırlatıldığında geri dönen, ağaçtan yapılan bir av ve spor aracı
- bumlama
Bumlamak işi
- bumlamak
Taşıt lastiği patlamak
- buna değdi (idi) buna değmedi (idi) demek
birçok şeyin, iyilerini seçip önceden beğenmeyip bıraktıklarını da sonradan almak
- buna karşılık
belirtilen şeye karşılık olarak
- bunak
Bunamış olan; matuh
- bunaklaşabilme
Bunaklaşabilmek işi
- bunaklaşabilmek
Bunaklaşma ihtimali bulunmak
- bunaklaşma
Bunaklaşmak işi
- bunaklaşmak
Bunak bir duruma gelmek
- bunaklık
Bunak olma durumu
- bunakça
Bunak gibi, bunağa yakışır biçimde
- bunalabilme
Bunalabilmek işi
- bunalabilmek
Bunalma ihtimali bulunmak
- bunalma
Bunalmak işi; darlanma, boğuntu
- bunalmak
Soluk alması güçleşmek
- bunaltabilme
Bunaltabilmek işi
- bunaltabilmek
Bunaltma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bunaltma
Bunaltmak işi; bayma, darlama
- bunaltmak
Bunalmasına yol açmak; boğmak, darlamak, sıkılamak
- bunaltı
Sıkıntı, iç sıkıntısı
- bunaltılma
Bunaltılmak işi
- bunaltılmak
Bunalmasına yol açılmak
- bunalım
Yolunda giden bir süreçte ani olarak beliren aykırılık; bunluk, buhran, kriz
- bunalım geçirmek
herhangi bir sebeple oluşan bunalımı, bozgunu yaşamak
- bunalıma girmek (veya düşmek)
ruhsal bakımdan gerginlik veya sıkıntı içine girmek
- bunalımda olmak
ruhsal bakımdan gerginlik ve sıkıntı içinde bulunmak
- bunalımlı
Gerginlik, sıkıntı veren, gerginliği olan; buhranlı
- bunalımsız
Gerginlik, sıkıntı vermeyen, gerginliği olmayan; buhransız
- bunalıverme
Bunalıvermek işi
- bunalıvermek
Çabucak bunalmak
- bunalış
Bunalmak işi
- bunama
Yaşlanma veya bazı sinir hastalıklarına bağlı olarak başta bellekte olmak üzere zihinsel işlevlerde bozulma; ateh
- bunamak
Çeşitli sebeplerle zihin gücünü yitirerek ne yaptığını bilemez duruma gelmek; ateh getirmek
- bunayabilme
Bunayabilmek işi
- bunayabilmek
Bunama ihtimali bulunmak
- bunayıverme
Bunayıvermek işi
- bunayıvermek
Çabucak bunamak
- bunayış
Bunamak işi
- bunca
Bu kadar çok
- buncacık
Bu kadar az
- buncadır
Epey zamandır, bir süreden beri
- buncası
Bu kadarı
- buncağız
Bu kadar çok
- bunda bir iş var
gizli veya bilinmeyen bir yönü olan olay veya durum için kullanılan bir söz
- bundan
Bu nedenle
- bundan böyle
Bundan sonra; artık, böyle, badema
- bundan dolayı
Bunun için; bu açıdan, bu bakımdan, bu yönden, bu yüzden, bu sebeple, bu haysiyetle, o bakımdan, binaenaleyh
- bundan iyisi can sağlığı
"bundan daha iyisi olamaz" anlamında kullanılan bir söz
- bungalov
Hindistan'da tek katlı, genellikle tahtadan yapılmış, veranda ile çevrili ev
- bungunlaşma
Bungunlaşmak durumu
- bungunlaşmak
Sıkıntılı duruma gelmek
- bungunlaştırma
Bungunlaştırmak durumu
- bungunlaştırmak
Sıkıntılı duruma getirmek
- bunlar
Bu zamirinin çokluk biçimi
- bunma
Bunmak durumu
- bunmak
Azla yetinmemek
- bunsuz
Bu olmaksızın
- bununla birlikte
Buna ek olarak; bununla beraber
- bura
İçinde bulunulan, işaret edilen, kastedilen yakın bir yer veya çevresi; burası
- burabilme
Burabilmek işi
- burabilmek
Burma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buracık
Yakın ve belirli bir yer
- buradayım diye bağırmak
göze çarpacak bir yerde bulunmak
- Burak
Miraç Gecesi’nde Hz. Muhammed’i taşıdığı rivayet edilen binek
- buralı
Bu memleketli, bu yerin halkından olan kimse
- buralılık
Buralı olma durumu
- buram buram
Duman, koku vb. çok etkili bir biçimde yayılarak
- burağan
Kısa süreli olup çok şiddetli esen rüzgâr
- burcu
Güzel koku
- burcu burcu
Koku etkili bir biçimde yayılarak
- Burdur
Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- burdurabilme
Burdurabilmek işi
- burdurabilmek
Burdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Burdurlu
Burdur ilinden olan kimse
- Burdurluluk
Burdurlu olma durumu
- burdurma
Burdurmak işi
- burdurmak
Burma işini yaptırmak
- burdurulma
Burdurulmak işi
- burdurulmak
Burulması sağlanmak
- burgata
Tel ve bitkisel halatların inç olarak çevresini belirten, 2,54 santimetreye eşit olan birim
- burgaç
Beklenen hızından farklı bir biçimde ve beklenmeyen yönlerden gelen şiddetli hava akımı; türbülans
- burgu
Delik açmaya yarayan delgiye takılı, sarma, yivli, keskin, çelik alet
- burgu makarna
Burgu biçiminde dökülmüş ve fırınlanmış makarna
- burgulama
Burgulamak işi
- burgulamak
Burgu ile delmek, delik açmak
- burgulanma
Burgulanmak işi
- burgulanmak
Burgulama işine konu olmak, burgu ile delinmek
- burgulu
Burgusu olan; sarımlı
- burgusuz
Burgusu olmayan
- Burhaniye
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- burjuva
Orta sınıftan olan; kent soylu
- burjuva edebiyatı
Orta sınıf halk kesimine hitap eden edebiyat
- burjuvaca
Burjuva gibi, burjuvaya yakışan
- burjuvalık
Burjuva olma durumu
- burjuvazi
Burjuva sınıfı; kent soyluluk
- burkabilme
Burkabilmek işi
- burkabilmek
Burkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- burkma
Burkmak işi
- burkmak
Bir şeyi burar gibi ekseni etrafında döndürmek, döndürerek çevirmek
- burkuk
Burkulmuş olan
- burkukluk
Burkuk olma durumu
- burkulabilme
Burkulabilmek işi
- burkulabilmek
Burkulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- burkulma
Burkulmak işi
- burkulmak
Burkma işine konu olmak
- burkuluverme
Burkuluvermek işi
- burkuluvermek
Çabucak veya ansızın burkulmak
- burkuluş
Burkulmak işi
- burkuntu
İç organlarda duyulan kasılma vb. hareketler
- burkuverme
Burkuvermek işi
- burkuvermek
Çabucak veya ansızın burkmak
- burlesk
Sanat alanında ve özellikle edebiyatta rastlanan, komikliğe dayanan bir tür
- burma
Burmak işi
- burmak
Bir şeyi iki ucundan tutup ekseni etrafında ters yönlere çevirerek bükmek
- burnaz
İri ve uzun burunlu
- burnu bile kanamamak
zarar görmemek, yarasız beresiz olmak
- burnu büyük
Kibirli olan (kimse)
- burnu büyüklük
Burnu büyük olma durumu
- burnu büyümek
büyüklenmek
- burnu havada
Kibirli, kendini beğenmiş (kimse); başı yukarıda
- burnu Kafdağı'na çıkmak (veya varmak)
büyüklenmek
- burnu Kafdağı'nda (olmak)
çok kibirli (olmak)
- burnu kırılmak
büyüklenemez duruma gelmek
- burnu sızlamak
duygulanmak
- burnu yere düşse almaz
kendini beğenmiş, kibirli
- burnu çenesine değmek
çok yaşlanmak
- burnuna girmek
birine çok sokulmak
- burnuna halkayı takmak
istediği gibi yönetmek, her istediğini yaptırmak
- burnuna karıncalar dolmak
ölmek
- burnuna koymak
aldırış etmek, göz önünde tutmak, değer vermek
- burnuna pis (veya kötü) kokular gelmek
insanı şüpheye düşüren, hoş olmayan, gizli kalmış, olumsuzluklar duymak
- burnunda tütmek
çok özlemek
- burnundan ayrılmamak
yanından gitmemek, uzaklaşmamak
- burnundan düşen bin parça olmak
çok asık suratlı olmak
- burnundan fitil fitil gelmek
elde ettiği güzel şey sonradan gelen üzüntüler nedeniyle kendisine zehir olmak
- burnundan gelmek
iyi niyetle girişilen bir işten beklenen sonuç alınamadığından dolayı sıkıntı içinde olmak
- burnundan getirmek
yaptığına pişman etmek
- burnundan kıl aldırmamak
kendisine söz söyletmemek, çok huysuz ve kibirli olmak
- burnundan solumak
çok öfkelenmiş olmak
- burnundan yakalamak
birini yönetimi altına almak, kaçamak bulamayacağı duruma getirmek
- burnunu kırmak
birini güç durumda bırakarak büyüklenmesini veya direnişini yok etmek
- burnunu sokmak
gerekmeden her işe karışmak
- burnunu sürtmek (veya burnu sürtülmek)
sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek, gururundan vazgeçmek
- burnunu sıksan canı çıkacak
çok zayıf ve güçsüz kimseler için kullanılan bir söz
- burnunu çekmek
sümüğünü çekmek
- burnunun dibine sokulmak
çok yaklaşmak, iyice yaklaşmak
- burnunun dikine (veya doğrusuna) gitmek
öğüt dinlemeyerek kendi bildiği gibi davranmak
- burnunun direği kırılmak (veya düşmek)
çok pis bir koku duyarak rahatsız olmak
- burnunun direği sızlamak
maddi veya manevi çok acı duymak, çok üzülmek
- burnunun direğini kırmak
çok pis bir koku yayarak rahatsız etmek
- burnunun ucundan ötesini (veya ilerisini) görmemek
dar düşünceli olmak
- burnunun ucunu görmemek
çok sarhoş olmak
- burnunun yeli harman savurmak
büyüklenmek
- burnunun yeli kırılmak
öfkesi yok olmak
- burs
Bir öğrencinin öğrenimini sürdürebilmesi veya bir kimsenin bilgi ve görgüsünü artırması için belli bir süre devlet veya özel kuruluşlarca ödenen aylık para
- Bursa
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Bursalı
Bursa ilinden olan kimse
- Bursalılık
Bursalı olma durumu
- burslu
Herhangi bir kuruluş veya kimseden burs alan, bursu olan; bursiyer
- bursluluk
Burslu olma durumu; bursiyerlik
- burssuz
Burs almayan, bursu olmayan
- burtlak
Taşlık, çalılık yer
- buruk
Burulmuş olan
- buruk buruk
Buruk bir biçimde
- buruklaşma
Buruklaşmak durumu
- buruklaşmak
Buruk bir durum almak
- burukluk
Buruk olma durumu
- buruksu
Buruğa benzer, buruk gibi
- burukça
Tadı biraz buruk olan
- burulabilme
Burulabilmek işi
- burulabilmek
Burulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- burulma
Burulmak işi
- burulma dayanımı
Elyafını bükerek kırmaya çalışan kuvvete karşı ağacın gösterdiği direnç
- burulmak
Ekseni çevresinde döndürülmek
- burum burum
Burulmak fiili ile "çok fazla burulmak" anlamında kullanılan bir söz
- burun
Alınla üst dudak arasında bulunan, çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organı; koku alma organı
- burun boşlukları
Burun deliklerinden yukarı doğru açılan, mukozayla kaplı boşluklar
- burun buruna
Birbirine çok yakın ve yüz yüze bir biçimde
- burun buruna gelmek
beklenmedik bir anda karşılaşmak, birbirlerine çok yaklaşmak
- burun buruna olmak
çok yakınında bulunmak
- burun bükmek
beğenmemek, önem vermemek
- burun deliği
Burnun iki boşluğundan her biri
- burun direği
Burnun kemiği
- burun farkı
Aradaki çok az olan fark
- burun farkıyla
Çok küçük bir farkla
- burun kanadı
Burun deliğinin yan tarafındaki kabarık bölüm
- burun kıvırmak
önem vermemek, küçümsemek, beğenmemek
- burun perdesi
Burun boşluğunu ikiye ayıran bölme
- burun yapmak
büyüklük taslamak
- burun şişirmek
büyüklenmek
- Burundili
Burundi’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- burunduruk
Hayvanları nallarken ısırmaması için dudaklarını kıstırmaya yarayan kıskaç; yavaşa
- burunlatma
Burunlatmak işi
- burunlatmak
Sivri duruma getirmek
- burunlu
Herhangi bir biçimde burnu olan
- burunsak
Hayvan yavrusunun anasından süt emmesini önlemek için burnuna geçirilen başlık; burunsalık, burunluk
- burusu tutmak (veya tutulmak)
sancılanmak
- buruş buruş
Çok buruşmuş olan
- buruşabilme
Buruşabilmek işi
- buruşabilmek
Buruşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buruşma
Buruşmak işi
- buruşmak
Düzgünlüğü bozulmak, üzerinde kırışık ve katlar oluşmak
- buruşturabilme
Buruşturabilmek işi
- buruşturabilmek
Buruşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buruşturma
Buruşturmak işi
- buruşturmak
Buruşuk duruma getirmek
- buruşturulabilme
Buruşturulabilmek işi
- buruşturulabilmek
Buruşturulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buruşturulma
Buruşturulmak işi
- buruşturulmak
Buruşuk duruma getirilmek
- buruşturuverme
Buruşturuvermek işi
- buruşturuvermek
Çabucak buruşturmak
- buruşuk
Gerginliği, düzgünlüğü kalmamış, buruşmuş olan; potur
- buruşukluk
Buruşuk olma durumu
- buruşuksuz
Buruşuğu olmayan
- buruşukça
Biraz buruşuk olan, pek düzgün olmayan
- buruşuverme
Buruşuvermek işi
- buruşuvermek
Çabucak buruşmak
- burç
Kale duvarlarından daha yüksek, yuvarlak, dört köşe veya çok köşeli kale çıkıntısı
- burçak
Baklagillerden, taneleri hayvan yemi olarak kullanılan yıllık bir yem bitkisi (Vicia ervilia)
- burçlar ışığı
Güneş doğmadan önce veya battıktan hemen sonra Zodyak boyunca görülen sönük, uzun ve ince ışık
- busbulanık
Çok bulanık
- buselik
Klasik Türk müziğinde on üç basit makamdan biri
- buselikaşiran
Klasik Türk müziğinde birleşik bir makam
- but
İnsan vücudunun kalça ile diz arasındaki bölümü
- butafor
Oyun için gerekli sahne eşyası
- butaforcu
Oyun için gerekli sahne eşyasını yapan uzman
- butaforculuk
Butaforcunun yaptığı iş
- butik
Giyim ve süs eşyası satılan dükkân
- butik grup
Az sayıda kişinin oluşturduğu grup
- butik otel
Seçkin müşterileri için kendilerini evlerinde hissedebilecekleri konforu sağlayan, oda sayısı az, şık bir otel türü
- butik pastane
Çoğunlukla kişiye özel ve sipariş usulü pasta, kurabiye, kek vb. yapılıp satılan pastane
- butikçi
Butik işleten kimse
- butikçilik
Butikçinin yaptığı iş
- butlan
Batıl olma durumu
- butlu
Budu olan
- buton
Bazı aletleri çalıştırmaya yarayan düğme
- butonlu
Butonu olan
- butonsuz
Butonu olmayan
- butsuz
Budu olmayan
- buymak
Soğuktan donarak ölmek
- buyot
Genellikle hastalık anında kullanılan sıcak su torbası
- buyrukçu
Emir veren kimse
- buyrukçuluk
Emir verme durumu
- buyrultu
Sadrazam, vezir, beylerbeyi vb. yüksek devlet görevlileri tarafından yazılan emir
- buyruğu altına girmek
bir kimse başka bir kimsenin isteklerini ister istemez yerine getirmek zorunda olmak
- buyur etmek
buyurun diyerek konuğu saygı ile içeri almak
- buyur!
"buyurun!" anlamında kullanılan bir seslenme sözü
- buyurabilmek
Buyurma becerisi bulunmak
- buyurgan
Sık sık emir veren, emir verir gibi konuşan
- buyurganca
Buyurgana yakışır bir biçimde
- buyurganlaşma
Buyurganlaşmak işi
- buyurganlaşmak
Buyurgan duruma gelmek
- buyurganlık
Buyurgan olma durumu
- buyurmak
“Buyurun” diyerek konuğu saygı ile içeri almak veya dışarı çıkarmak
- buyurun cenaze namazına!
beklenmedik kötü bir durum karşısında üzüntü anlatan bir söz
- buz
Donarak katı duruma gelmiş su
- buz bağlamak
sıvı yüzeyi donmak
- buz beyazı
Buzun rengi
- buz dansı
Buzla kaplı bir zeminde zorunlu figürler ve serbest danslarla yapılan bir spor dalı
- buz dağı
Kutup bölgelerinde buzullardan koparak akıntılarla yer değiştiren büyük buz parçası; aysberg
- buz demiri
Tekneyi bağlamak için buz çatlağı arasına takılan tek sivri uçlu demir
- buz duvarı
Samimi olmamaktan ortaya çıkan, arzu edilmeyen, arada soğukluk yaratan durum
- buz gibi
çok soğuk
- buz gibi soğumak
birine veya bir şeye karşı eski sevgisi birdenbire yok olmak, nefret etmeye başlamak
- buz hokeyi
Altışar kişilik iki takım arasında, buzla kaplı bir alanda, küçük, yassı, sert bir diski sopalarla vurup kaydırmaya dayanan bir tür oyun
- buz kalıbı
Suyun belli biçimlerde donmasını sağlayan özel kap
- buz kayığı
Donmuş deniz, göl veya akarsularda seyredebilen kızaklı ve yelkenli tekne
- buz kesilmek
şaşılacak, üzülecek bir durum karşısında donakalmak
- buz kesmek
çok üşümek
- buz mavisi
Mavinin beyaza çalan bir tonu
- buz pateni
Buzla kaplı zemin üzerinde yapılan buz sporlarında kullanılan, altı çelik bıçaklı özel ayakkabı
- buz torbası
Tedavi amacıyla kullanılan ve içinde buz parçaları bulunan plastik torba
- buz tutmak
sıvının üstünde buz oluşmak, buzla kaplanmak
- buz yalağı
Buzul bölgelerinde aşınma sonucunda oluşan çevresi dik, önü açık hilal şeklindeki çukurluk; sirk
- buz üstüne yazı yazmak
süresi, etkisi çok az olacak bir iş yapmak
- buz ışığı
Buz dağı görünmeden önce buzlu bölgeden gelen ve ufka yayılan ışık; buz serabı
- buzağı
Yeni doğmuş, ana sütüyle beslenen sığır yavrusu
- buzağılama
Buzağılamak işi
- buzağılamak
Sığır yavrulamak
- buzağılaşma
Buzağılaşmak işi
- buzağılaşmak
Buzağı durumuna gelmek
- buzağılı
Buzağısı olan
- buzağısız
Buzağısı olmayan
- buzcu
Buz satan kimse
- buzculuk
Buzcunun yaptığı iş
- buzdolabı
Yiyecek, içecek vb.ni soğuk olarak saklamaya yarayan, motorla çalışan dolap; soğutucu, frijider
- buzdolabı gibi
çok soğuk bir etki uyandıran (kimse)
- buzdolabına kaldırmak
bir konuda anlaşmaya varılamadığı için onu bir süre gündem dışında bırakmak
- buzhane
Buz yapılan yer
- buzkıran
Donmuş deniz, göl veya ırmaklarda ulaşımı öteki gemilere kolaylaştırmakta kullanılan, buzları kırarak yol açmak için yapılmış gemi
- buzla
Deniz suyunun donmasıyla kutup bölgelerinde oluşan buz alanı; bankiz, aysfilt
- buzlanabilme
Buzlanabilmek işi
- buzlanabilmek
Buzlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buzlanma
Buzlanmak işi
- buzlanmak
Buzla kaplanmak, buz tutmak
- buzlanış
Buzlanmak işi
- buzlar çözülmek
buzlar erimeye ve kırılmaya başlamak
- buzlaşabilme
Buzlaşabilmek işi
- buzlaşabilmek
Buzlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buzlaşma
Buzlaşmak işi
- buzlaşmak
Buz durumuna gelmek
- buzlu
Buz tutmuş, buz bağlamış olan
- buzlu cam
Bir yüzü özel maddeyle donuklaştırılmış, yarı saydam cam
- buzlu duman
Kutuplarda düşük ısı, yüksek nem ve sakin havada deniz üzerinde oluşan donmuş sis; buz sisi
- buzlu çay
Soğuk olarak ikram edilen bir çay türü
- buzluk
Yiyecek ve içecekleri soğutarak saklamak için kullanılan, buzla soğutulan kap veya dolap
- buzluğan
Üzerinde buz eksik olmayan yüksek dağ tepesi
- buzsuz
Buz katılmamış
- buzuki
Bağlamaya benzer, bozuk düzen çalınan bir Yunan çalgısı
- buzul
Kutup bölgelerinde veya daimî kar sınırının üzerindeki yükseltilerde bulunan buz kütlesi; cümudiye, glasiye
- buzul bilimci
Buzul bilimi uzmanı; glasyolog, glasyolojist
- buzul bilimi
Fiziki coğrafyanın buzulları ve yeryüzündeki işlevlerini konu alan bölümü; glasyoloji
- buzul bilimsel
Buzul bilimi ile ilgili; glasyolojist
- buzul kar
Bir buzulun oluşmasında temel olan katılaşmış kar kümesi
- buzul kaynağı
Buzulun eriyerek toprağın altına inen suyunu dışarıya veren kaynak
- buzul masası
Çevresindeki buzlar erirken altına rastlayan bölümü erimekten koruyan ve böylece buzdan bir ayak üzerinde kalan kütle
- buzul seli
Buzulun erimesiyle oluşan sel
- buzul taş
Buzulların taşıyıp biriktirdikleri, üzerleri çok kez parıltılı veya çizikli taşlar; moren
- buzullaşma
Buzul durumuna gelme
- buzullaşmak
Buzul durumuna gelmek
- buzullu
Buzulu olan
- buzulsuz
Buzulu olmayan
- buzçözer
Buzu çözen, donmayı önleyen alet
- buçuk
... ve yarım
- buçuklu
Tam olmayıp kesri bulunan
- buğday
Buğdaygillerden, karasal iklimin olduğu bölgelerde yetişen, un yapımında kullanılan tanelerini taşıyan kılçıklı çiçekleri olan, tek yıllık otsu bitki (Triticum)
- buğday başak verince orak pahaya çıkar
"gereksinim duyulan şey değer kazanır" anlamında kullanılan bir söz
- buğday benizli
Açık esmer renkli
- buğday biti
Yarım kanatlılardan, vücudu yeşil, başı siyah, ekinlere zararlı bir böcek; ekin biti (Sitophilus granarius)
- buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok?
"görüştüğün kimseyi ağırlayacak, onun istediklerini yapacak durumda olmayabilirsin ama tatlı dille onun gönlünü hoş edebilirsin" anlamında kullanılan bir söz
- buğday güvesi
Tahıla zarar veren küçük bir kelebek (Tinea granella)
- buğday ile koyun, geri yanı (veya kalanı) oyun
"çiftçi için koyun ve buğdaydan değerli bir şey yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- buğday pası
Pas mantarıgillerden asalak bir mantar (Puccinia graminisi)
- buğday rengi
Açık esmer renk
- buğday sürmesi
Buğday başaklarında oluşan ilkel mantar (Tilletia tritici)
- buğday unu
Kepeğinden ayrılmış buğdayların tekniğine uygun olarak öğütülmesiyle elde edilen un
- buğdaycıl
Bataklık yerlerde, patates ve pancar tarlalarında yaşayan göçücü bir kuş (Luscinia svecica cyanecula)
- buğdaygiller
Bir çeneklilerden, örneği buğday, yulaf, arpa, pirinç, çavdar, mısır, ayrık ve çayır otları, kamış, bambu olan, çiçekleri başak durumunda büyük bir bitki familyası
- buğdaysı
Buğdayı andıran, buğdaya benzeyen, buğday gibi; buğdayımsı
- buğdaysı meyve
Çok ince olan kabuğu, zarından ayrılmayacak derecede kaynaşmış olan, tohum izlenimi veren bir kuru meyve; buğdaysı tane, buğdaysı tohum
- buğdayım var deme ambara girmeyince, oğlum var deme yoksulluğa ermeyince
"bir şeyin senin olduğundan kuşkun kalmaması için bütün koşullarda elinin altında, yanında olduğundan emin olmalısın” anlamında kullanılan bir söz
- buğra
Erkek deve; buğur
- buğu
Soğuk bir cisim üzerinde ortamda bulunan havanın veya gazın yoğunlaşmasından ötürü meydana gelmiş ince sıvı katmanı
- buğu kebabı
Et, arpacık soğanı, domates, sarımsak, kekik ve baharat kullanılarak su konmadan hazırlanan, dışarı buhar vermeyecek şekilde üzeri örtülerek pişirilen bir et yemeği
- buğuevi
Hastalık dolayısıyla mikroplu sayılan eşyanın sıcak buğu ile temizlendiği yer; tephirhane
- buğul buğul
Buğu oluşturan
- buğulama
Buğulamak işi
- buğulamak
Buğudan geçirmek, buğuya tutmak
- buğulanabilme
Buğulanabilmek işi
- buğulanabilmek
Buğulanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- buğulandırma
Buğulandırmak işi
- buğulandırmak
Buğulanmasına yol açmak
- buğulanma
Buğulanmak işi; puslanmak
- buğulanmak
Üzerinde buğu oluşmak, buğu ile kaplanmak; puslanmak
- buğulanıverme
Buğulanıvermek işi
- buğulanıvermek
Çabucak buğulanmak
- buğulanış
Buğulanmak işi
- buğulaşma
Buğulaşmak işi
- buğulaşmak
Buğu durumuna gelmek
- buğulaştırma
Buğulaştırmak işi
- buğulaştırmak
Bir sıvının buğulaşmasını sağlamak
- buğulaştırıcı
Suyun buğu durumuna getirilmesi için kullanılan araç
- buğulu
Üzerinde buğu bulunan, buğulanmış
- buğusu üstünde
Çok sıcak
- buğuz
Kin besleme, nefret etme
- buğzetme
Buğzetmek durumu
- buğzetmek
Kin beslemek, nefret etmek
- buşon
Şişeyi kapatmaya yarayan tapa
- bâtın
Gizli, görünmeyen
- Bâtıni
Bâtınilik mezhebinden olan kimse
- bâtıni
İçte olan, iç âlemde olan, sırla ilgili
- Bâtınilik
İslam dininde Kur’an ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde anlamları bulunduğuna inanarak ayetleri buna göre yorumlayan mezhep; Bâtıniye
- böbrek
Kandaki zararlı maddeleri süzüp idrar olarak salan, omurganın sağ ve sol yanında bulunan çift organdan her biri
- böbrek taşı
Böbrekte idrar içindeki kalsiyum bileşiklerinin çöküntüsü ile oluşan taş
- böbrek yağı
Kasaplık hayvanların böbreklerinin çevresinde oluşan yağ
- böbrek yetmezliği
Böbreklerin yeterince işlev görememesi
- böbrek üstü bezi
Böbreklerin üstünde bulunan, hormon niteliğinde salgısı olan bez
- böbreksi
Böbrek biçiminde olan
- böbür
Memelilerden, sıcak ülkelerde yaşayan, derisi benekli, yırtıcı hayvan (Hyrax syriensis)
- böbür böbür böbürlenmek
çok böbürlenmek
- böbürlenebilme
Böbürlenebilmek işi
- böbürlenebilmek
Böbürlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- böbürleniş
Böbürlenmek işi
- böbürlenme
Böbürlenmek işi; böbürtü, şişkinlik
- böbürlenmek
Övünerek kabarmak, üstünlük taslamak
- böcek
Eklem bacaklıların, altı bacaklı, çoğu kanatlı ve vücutları baş, göğüs, karın olarak eklemlerden oluşmuş hayvan sınıfı; haşere, böce, böcü
- böcek bilgisayar
Afet sonrası arama kurtarma çalışmalarında hamam böceğinin doğal özelliklerinden yararlanılarak kullanılan bilgisayar sistemi
- böcek bilimci
Böcek bilimi uzmanı; entomolojist, entomolog
- böcek bilimi
Böceklerin yapısını, yaşayışını ve hastalık yapıcı niteliklerini inceleyen bilim dalı; entomoloji
- böcek bilimsel
Böcek bilimiyle ilgili; entomolojik
- böcek gibi
ufak tefek ve esmer (çocuk)
- böcek ilacı
Haşereleri etkisiz hâle getirmek için kullanılan ilaç
- böcek çıkarmak
ipek böceği yetiştirmek
- böcekbaşı
Osmanlı Devleti'nde zabıta görevlisi
- böcekkabuğu
Mor ile yeşil arasında ve metal parlaklığında olan renk
- böcekkapan
Örnek bitkisi drosera olan ve bazı organları böcek yakalamaya, sindirmeye elverişli olan bitkilerin ortak adı
- böceklenebilme
Böceklenebilmek işi
- böceklenebilmek
Böceklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- böceklenme
Böceklenmek işi
- böceklenmek
İçinde veya üstünde böcek üremek
- böcekler
Vücutları baş, göğüs ve karın olarak üç bölgeye ayrılan, duyargaları birer, kanatları ikişer, ayaklarıyla ağız parçaları üçer çift olan eklem bacaklılar sınıfı; haşerat
- böcekli
İçinde veya üstünde böcek bulunan, böceklenmiş
- böceklik
İpek böceği yetiştirilen yer; böcekhane
- böceksavar
Evdeki zararlı böcekleri etkisiz hâle getirmek için kullanılan ve ilaç püskürten araç
- böceksiz
İçinde böcek bulunmayan
- böcekçi
Böcek üretip satan kimse
- böcekçil
Böcek yiyen, böcekle beslenen (hayvan veya bitki)
- böcekçilik
Böcekçinin yaptığı iş
- böcekçiller
Omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfına giren, böcek yiyen, karada yaşayan hayvanlar takımı
- böcelenme
Böcelenmek işi
- böcelenmek
Tahıl böceklenmek
- böcü
Çocukları korkutmak için söylenen ve hayalet, hortlak vb. hayalî varlık
- böcül böcül
Gözlerini iki yana oynatarak (bakmak)
- böke
Kahraman, güçlü (kimse)
- böldürebilme
Böldürebilmek işi
- böldürebilmek
Böldürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- böldürme
Böldürmek işi
- böldürmek
Bölme işi yaptırmak
- böldürtme
Böldürtmek işi
- böldürtmek
Böldürme işini yaptırmak
- böldürülme
Böldürülmek işi
- böldürülmek
Bölünmesi sağlanmak
- böle
Teyze kızı
- bölebilme
Bölebilmek işi
- bölebilmek
Bölme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bölen
Bir bölme işleminde bölünen sayının kaç eşit parçaya ayrıldığını gösteren sayı
- bölge
Sınırları idari, ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine veya üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçası; havza, mıntıka, zon
- bölgeci
Belli bir bölgenin çıkarları için çalışan kimse
- bölgecilik
Bölgeci olma durumu
- bölgeleme
Bölgelemek işi
- bölgelemek
Bölgelere ayırmak
- bölgesel
Bölge ile ilgili veya bir bölgeye özgü olan; mevzii, zonal
- bölgesel anestezi
Özel ilaçların etkisiyle vücuttaki sinirsel iletim durdurularak hastanın bilinç düzeyi etkilenmeden sadece vücudunun belli bir bölgesinin geçici olarak uyuşturulması; sınırlı uyuşturma, lokal anestezi
- bölgesel aşındırma
Bir alaşım içinde bulunan metallerin homojen dağılmamasının sebep olduğu pas türü; alaşım korozyonu
- bölgeselleşme
Bölgeselleşmek işi
- bölgeselleşmek
Bölgesel bir nitelik kazanmak
- bölgesellik
Bölgesel olma durumu
- bölme
Bölmek işi
- bölme işareti
Bölme işlemini gösteren “/” veya “:” işareti
- bölme perdesi
Teknedeki bölmeleri enine ve boyuna birbirinden ayıran su geçirmez perde
- bölmek
Bir bütünü iki veya daha çok parçaya ayırmak, taksim etmek
- bölmeli
Bölme ile ayrılmış
- bölmesiz
Bölme ile ayrılmamış
- bölmeç
Ambalaj içinde bulunan malları birbirinden ayırmaya yarayan koruyucu parça
- bölyönet
Bir ulusun veya topluluğun birliğini bozmak üzere içeriden veya dışarıdan yapılan müdahale
- bölü
Bölme işlemini gösteren "/" veya ":" işaretinin okunuşu; taksim
- bölücü
Bölme işini yapan
- bölücülük
Bölücü olma durumu
- bölük
Bir binanın belli bir hizmete veya bir kimsenin, bir ailenin oturmasına ayrılmış olan bölümlerinden her biri
- bölük bölük
Parçalara ayrılmış bir biçimde
- bölük bölük olmak
parçalanmak
- bölük pörçük
Parça parça olmuş; kırpık
- bölükbaşı
Yeniçeri ordusunda üst rütbeli bir görevli
- bölüm
Bir bütünü oluşturan parçaların her biri; fasıl, kısım
- bölüm başkanı
Üniversitede bir bölümün yönetim işleri ile eğitim, öğretim, araştırma faaliyetlerinden sorumlu öğretim üyesi; kürsü başkanı
- bölümleme
Bölümlemek işi; sınıflama, tasnif, tasnifleme, klasman
- bölümlemek
Birçok şey arasında, birbirine eşit veya benzer olanları kümelere ayırmak; sınıflamak, tasnif etmek, tasniflemek
- bölümlendiriliş
Bölümlendirilmek işi; sınıflandırılış
- bölümlendirilme
Bölümlendirilmek işi; sınıflandırılma
- bölümlendirilmek
Bölümlendirme işi yapılmak; sınıflandırılmak
- bölümlendirme
Bölümlendirmek işi; sınıflandırma
- bölümlendirmek
Bir şeyi bölümlere ayırmak; sınıflandırmak
- bölümleniş
Bölümlenmek işi; sınıflanış
- bölümlenme
Bölümlenmek işi; sınıflanma
- bölümlenmek
Bölümleme işine konu olmak; sınıflanmak
- bölümleyiş
Bölümlemek işi
- bölümlü
Bölümü olan
- bölümlük
Bölümden oluşan; kısımlık
- bölümsel
Bölüm ile ilgili
- bölünebilme
Bölünebilmek işi
- bölünebilmek
Bölünme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bölünen
Bir bölme işleminde eşit bölümlere ayrılması gereken miktar veya sayı
- bölünme
Bölünmek işi
- bölünmek
Belirli bölümlere, parçalara ayrılmak
- bölünmemezlik
bk. bölünmezlik
- bölünmezlik
Bölünmez olma durumu
- bölünmüş yol
Gidiş ve geliş yönü bariyerlerle ayrılmış yol; duble yol
- bölüntü
Bölünmüş parça
- bölüntülü
Bölüntüsü olan
- bölüntüsüz
Bölüntüsü olmayan
- bölünüş
Bölünmek işi
- bölüt
Zigotun bölünmesinden sonra oğulcukta ortaya çıkan ve az çok birbirine benzeyen parçaların her biri
- bölütlenme
Döllenmiş yumurtanın blastulayı oluşturuncaya dek art arda bölünmesi
- bölütlü
Bölütlere ayrılmış olan
- bölütsüz
Bölütlere ayrılmamış olan
- bölüş
Bölmek işi
- bön bön bakmak
anlamayarak, şaşkın şaşkın bakmak
- börek
Mayalı hamurdan ince açılan yufkaların arasına veya içine peynir, kıyma, ıspanak, patlıcan, soğan, domates, pırasa, mantar vb.nin konulmasıyla farklı biçimler verilerek hazırlanan ve genellikle fırında pişirilen hamur işi
- börek açmak
börek yapmak için hamurdan ince yufkalar hazırlamak
- börek çevirmek
börek yapmak
- böreklik
Börek yapmaya elverişli olan, börek için ayrılmış olan
- börekçi
Börek yapan veya satan kimse
- börekçilik
Börekçinin yaptığı iş
- börk
Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
- börkenek
Geviş getiren hayvanların midelerinin ikinci bölümü
- börtleme
Börtlemek işi
- börtletme
Börtletmek işi
- börtletmek
Biber, patlıcan, soğan gibi yiyecekleri ateşte közlemek
- börtme
Börtmek işi
- börtmek
Et rengi değişinceye kadar pişmek, hafifçe kavrulmak
- börttürme
Börttürmek işi
- börttürmek
Börtme işi yaptırılmak
- börtü böcek
Çeşitli böcekler
- börtük
Haşlanarak veya ateşte biraz kızartılarak pişmiş olan
- börtülme
Börtülmek işi
- börtülmek
Börtme işine konu olmak
- börülce
Baklagillerden, fasulyeye benzer bir bitki; böğrülce (Vigna sinensis)
- böyle
Bunun gibi, buna benzer; bu biçimde, bu türlü, bu kabîl, bu kabîlden, bu şekilde
- böyle başa, böyle tıraş
"kişi nasıl birisiyse ona uygun biçimde davranılır" anlamında kullanılan bir söz
- böyle böyle
Bunun gibi, buna benzer
- böyle gelmiş böyle gider
"her zaman böyle olmuş, gene de böyle olacak" anlamında kullanılan bir söz
- böylece
Tam böyle; bu biçimde, böylecene, bu şekilde, öyle öyle
- böylesi
Bunun gibisi, bu biçimde olanı
- böylesine
Bu tarzda, bu biçimde
- böğ
Eklem bacaklılardan, binden fazla türü bulunan, çoğu gececil olup dünyada çöllerde, Türkiye’de de daha çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan, soluk sarı renkli, vücudu iki bölümden oluşan, on ayaklı, iki ağızlı bir böcek türü (Solifugae)
- böğür
İnsan ve hayvan vücudunun kaburga ile kalça arasındaki bölümü
- böğürebilme
Böğürebilmek işi
- böğürebilmek
Böğürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- böğürme
Böğürmek işi
- böğürmek
Öküz, manda, deve acı acı bağırmak
- böğürtlen
Gülgillerden, bahçe çitlerinde, yol kenarlarında kendiliğinden yetişen dikenli ve çok yıllık bir çalı; diken dutu, it üzümü, bük (II) (Rubus caesus)
- böğürtlenlik
Böğürtlen çalılarının çok olduğu yer
- böğürtme
Böğürtmek işi
- böğürtmek
Böğürme işini yaptırmak
- böğürtü
Böğürme sırasında çıkan sesin adı
- böğürüverme
Böğürüvermek işi
- böğürüvermek
Çabucak veya ansızın böğürmek
- böğürüş
Böğürmek işi
- bücür
Ufak tefek ve kısa boylu (kimse)
- bücürleşme
Bücürleşmek işi
- bücürleşmek
Bücür duruma gelmek
- bücürlük
Bücür olma durumu
- büfe
Evlerde içine yemek takımlarının konduğu dolap
- büfeci
Büfe işleten kimse
- büfecilik
Büfecinin yaptığı iş
- Bügdüz
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- bühtan etmek
iftira etmek
- bük
Akarsu kıyılarındaki verimli tarlalar; büklük
- bükebilme
Bükebilmek işi
- bükebilmek
Bükme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bükemediğin eli (veya bileği) öp başına koy
"düşmanını yenemiyorsan ona hoş görünmeye çalışarak kötülüğünden kendini koru" anlamında kullanılan bir söz
- büken
Oynak kemikleri arasındaki açıları daraltan kasların genel adı, açan karşıtı
- büklümlü
Büklümü olan
- bükme
Bükmek işi
- bükme börek
Afyonkarahisar, Emirdağ ve çevresine özgü olan, ince açılarak araları yağlanmış ve üst üste konulmuş yufkaların içine mercimek, haşlanmış patates, kıyma vb. harç konulduktan sonra dikdörtgen şeklinde parçalara ayrılıp uçları büklüm büklüm bırakılarak pişirilen bir tür börek
- bükmek
Sertçe çevirmek
- büktürebilme
Büktürebilmek işi
- büktürebilmek
Büktürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büktürme
Büktürmek işi
- büktürmek
Bükme işini yaptırmak, kıvırtmak
- büktürülme
Büktürülmek işi
- büktürülmek
Bükülmesi sağlanmak
- bükücü
Bükme işi yapan
- bükücülük
Bükücünün yaptığı iş
- bükük
Bükülmüş, eğilmiş olan
- büküklük
Bükük olma durumu
- bükülebilme
Bükülebilmek işi
- bükülebilmek
Bükülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bükülgen
Kolay eğilip bükülen
- bükülgenlik
Bükülgen olma durumu
- bükülme
Bükülmek işi
- bükülmek
Bükme işine konu olmak; bükünmek
- bükülü
Bükülmüş olan
- bükülüverme
Bükülüvermek işi
- bükülüvermek
Çabucak bükülmek
- bükülüş
Bükülmek işi
- büküm
Bükmek işi
- bükümlü
Bükülmüş olan, bükümü olan
- bükümsüz
Bükülmemiş olan
- bükünme
Bükünmek işi
- bükünmek
Ağrıdan, sancıdan kıvranmak
- büküntü
Bükme sonucu oluşan biçim veya iz
- büküverme
Büküvermek işi
- büküvermek
Çabucak bükmek
- büküş
Bükmek işi
- bülbül
Karatavukgillerden, sesinin güzelliği ile tanınmış olan ötücü kuş; hezar (Luscinia megarhynchos)
- bülbül gibi konuşmak
kolaylıkla konuşmak, okumak
- bülbül gibi konuşturmak (veya söyletmek)
itiraf ettirmek
- bülbül gibi söylemek
bildiklerini hiçbir şey saklamadan söylemek, itiraf etmek
- bülbül gibi şakımak (veya ötmek)
güzel sesle, neşeyle konuşmak
- bülbül kesilmek
bir etki veya baskı altında çokça konuşmak
- bülbül çanağı
Çok küçük kâse, bardak vb
- bülbülkonağı
Bir hamur tatlısı türü
- bülbülleşme
Bülbülleşmek işi
- bülbülleşmek
Bülbül gibi ötmek veya şakımak
- bülbülsüz
Bülbülü olmayan
- bülbülyuvası
Daire biçiminde, ortası çukur ve bu çukur yere piştikten sonra dövülmüş Antep fıstığı konulan bir hamur tatlısı türü
- bülbülü altın kafese koymuşlar, "ah vatanım" demiş
"kişi, başka yerlerde ne kadar rahat ve mutlu olursa olsun yine de kendi yurdunu özler" anlamında kullanılan bir söz
- bülbülün çektiği dili belası
"ilerisi düşünülmeden söylenen söz insanın başına dert açabilir" anlamında kullanılan bir söz
- bülten
Özel veya resmî kurum, kuruluş veya yetkili kişilerce herhangi bir durumla ilgili olarak süreli veya süresiz yayımlanan duyuru
- büluğa ermek
ergenleşmek
- Bünyan
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- bünye
Vücut yapısı
- bünyece
Bünye olarak, bünye bakımından
- bürgü
İnce perde
- bürgülü
Bürgüsü olan
- bürgüsüz
Bürgüsü olmayan
- büro
İş yerlerinde bulunan çalışma odası; ofis
- bürokrasi
Devlet kurumlarında çalışan üst düzey yöneticiler topluluğu
- bürokrat
Devlet kurumlarında çalışan üst düzey yönetici
- bürokratik
Kamu yönetimi ile ilgili
- bürokratlaşma
Bürokratlaşmak işi
- bürokratlaşmak
Bürokrat durumuna gelmek
- büryan
Tandırda susuz pişirilen bir kebap türü; büryan kebabı
- büryan pilavı
Kemiksiz koyun eti, pirinç, soğan, domates, baharat ve yağ karışımıyla fırında pişirilen bir tür pilav
- büryan yağı
Tandırda susuz pişirilerek yapılan kebaptan çıkan yağ
- büryancı
Büryan yapan veya satan kimse
- büryancılık
Büryancının yaptığı iş
- bürük
Başa takılan beyaz örtü
- bürüklü
Bürük giyinmiş olan
- bürüksüz
Bürüğü olmayan
- bürülü
Bürünmüş
- bürüm bürüm
Katlanarak
- bürümcek
Koza gibi yumaklanmış şey
- bürümcük
Ham ipekten dokunmuş ince kumaş; bürümcek
- bürüme
Bürümek işi
- bürümek
Çok, güçlü etkilemek
- bürün
Vurgu, ezgi, durak, ulama, ton, uzunluk gibi konuşma diline özgü ögelere verilen ad
- büründürme
Büründürmek işi
- büründürmek
Bürünme işini yaptırmak
- bürünebilme
Bürünebilmek işi
- bürünebilmek
Bürünme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bürünme
Bürünmek işi
- bürünmek
Bürüme işine konu olmak
- bürünüverme
Bürünüvermek işi
- bürünüvermek
Çabucak bürünmek
- bürünüş
Bürünmek işi
- bürüyebilme
Bürüyebilmek işi
- bürüyebilmek
Bürüme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bürüyüş
Bürümek işi
- büst
Vücudun, omuzlarla birlikte göğüsten yukarı bölümü
- büstiyer
Kadınların kullandığı, koltuk altından başlayıp basene kadar uzanabilen, çoğunlukla ceket vb. kıyafetlerin altına giyilen askısız bluz
- bütan
Metal bidonlar içinde az bir basınç altında sıvılaşan, yakıt olarak yararlanılan HC formülündeki hidrokarbür gazı
- büten
Olefin grubundan C4H8 formülünde iki hidrokarbonun adı
- bütçe
Devletin, bir kuruluşun, bir aile veya bir kimsenin gelecekteki belirli bir süre için tasarladığı gelir ve giderlerinin tümü
- bütçe açığı
Bütçede belirlenen giderlerin gelirlerden çok olması durumu
- bütçe dengesi
Gelirin gidere eşit olma durumu
- bütçe yılı
Bir bütçenin uygulanmaya başladığı günden ertesi yıl aynı güne kadar geçen süre
- bütçeleme
Bütçelemek işi
- bütçelemek
Bütçe yapmak veya hazırlamak
- bütün
Bir şeyin hepsi; kamu, bilcümle, bilumum, cümle, cemi, tamam, umum
- bütün çıplaklığıyla
Hiçbir şey saklamaksızın, olduğu gibi
- bütüncü
Bütün olarak düşünmeye önem veren (kimse veya görüş)
- bütüncü ekonomi
Belli bir dönemdeki ekonomik etkinlik düzeyini belirleyen ve ekonomik büyüklükler arasındaki ilişkileri açıklayan ekonomi dalı; makroekonomi
- bütüncül
Bütüne önem veren, bütünü gören, bir konuyu bütün olarak değerlendiren, bütünü esas alan; holistik
- bütüncül bakış
Herhangi bir olguya bütün olarak bakma
- bütüncül bakış açısı
İnsanın bir bütün olduğunu ve bu bütünlüğün içinde aynı zamanda daha da büyük bir bütünün parçası olduğunu kabul eden görüş
- bütüncül yaklaşım
Birbiri ile ilintili ve eklemlenmiş birimlerin bir arada değerlendirilmesi ile öznenin niteliğinin kavranabileceğini kabul eden yaklaşım biçimi
- bütüncüllük
Bütüne önem verme, bütünü görme, bir konuyu bütün olarak değerlendirme, bütünü esas alma
- bütüncülük
Bir bütünün parçalarının toplamından daha fazlasını ifade ettiğini düşünen, bir dizgenin açıklanmasında bütüne parçalarından daha büyük önem yükleyen, parçalarına karşı bütünün önceliğini vurgulayan her türden öğreti; holizm
- bütünleme
Eksik bir şeyi tamamlama, daha iyi duruma getirme; tümleme, ikmal
- bütünleme sınavı
Eğitim kurumlarında başarısız olan öğrenciler için yarıyıl sonu veya öğretim yılı sonunda yapılan ek sınav; bütünleme, bütünleme imtihanı, ikmal, ikmal imtihanı
- bütünlemek
Eksiksiz duruma getirmek; tamamlamak, tümlemek, ikmal etmek
- bütünlemeli
Bütünleme sınavına girmesi gereken (öğrenci)
- bütünlemeye bırakmak
öğretmen bir öğrenciyi yarıyıl veya öğretim yılı sonunda dersinden başarısız saymak
- bütünlemeye kalmak
bir öğrenci yarıyıl veya öğretim yılı sonunda derslerinde başarısızlığa uğramak; ikmale kalmak
- bütünlenebilme
Bütünlenebilmek işi
- bütünlenebilmek
Bütünlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünleniş
Bütünlenmek işi; tümleniş
- bütünlenme
Bütünlenmek işi; tümlenme
- bütünlenmek
Bütünleme işine konu olmak; tamamlanmak, ikmal edilmek, tümlenmek
- bütünler
Bütün durumuna getiren veya bütün durumuna getirmek için eklenen; tümler, mütemmim
- bütünler açı
Bir açının değerini 180°’ye tamamlamak için eklenen açılardan her biri; bütey
- bütünletebilme
Bütünletebilmek işi
- bütünletebilmek
Bütünletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünletme
Bütünletmek işi; tümletme
- bütünletmek
Bütün durumuna getirmek; tamamlatmak, tümletmek
- bütünleyebilme
Bütünleyebilmek işi
- bütünleyebilmek
Bütünleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünleyen
Bütün durumuna getiren; bütünleyici, tümleyici
- bütünleyicilik
Bütümleyen olma durumu; tümleyicilik
- bütünleyiş
Bütünlemek işi; tümleyiş
- bütünleşebilme
Bütünleşebilmek işi
- bütünleşebilmek
Bütünleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünleşik
Birbiriyle bağlantılı duruma getiren; tümleşik
- bütünleşme
Bütünleşmek işi; entegrasyon
- bütünleşmek
Bütün duruma gelmek
- bütünleştirebilme
Bütünleştirebilmek işi
- bütünleştirebilmek
Bütünleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünleştirici
Bütünleştirmek işini yapan kimse veya şey
- bütünleştirilebilme
Bütünleştirilebilmek işi
- bütünleştirilebilmek
Bütünleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- bütünleştirilme
Bütünleştirilmek işi; tamlaştırılma
- bütünleştirilmek
Bütünleşmesi sağlanmak; tamlaştırılmak
- bütünleştirme
Bütünleştirmek işi; tamlaştırma
- bütünleştirmek
Bütün duruma getirmek; tamlaştırmak
- bütünlük
Bütün olma durumu; tümlük
- bütünlüklü
Derli toplu, kapsayıcı olan
- bütünsel
Bütün niteliğinde olan, bütünle ilgili; total
- bütünsellik
Bütünsel olma durumu; totallik
- büve
Genellikle sığırlara saldıran, onların kanını emen, vızıltılarıyla tedirginlik yaratan sokucu sinek; büğelek, dızdız (Hypoderma bovis)
- büvet
İstasyon, tiyatro, sinema vb. yerlerde yiyecek ve içecek satılan küçük büfe
- büyü
İnsan ve tabiatla ilgili olarak, birtakım gizli güçlerle insan geleceği üzerinde etkiler yapma, yönlendirmede bulunma gibi işlem ve davranışlara verilen genel ad; afsun, efsun, füsun, sihir
- büyü bozmak
yapılmış bir büyüyü etkisiz duruma getirmek
- büyü bozulmak
yapılmış bir büyü etkisiz duruma getirilmek
- büyü yapmak
büyü yolu ile etki altına almaya çalışmak
- büyücek
Biraz büyük, büyüğe yakın
- büyücü
Büyü yapan kimse; afsuncu, efsuncu
- büyücülük
Büyücünün yaptığı iş; afsunculuk, efsunculuk
- büyük
Boyutları, benzerlerinden daha fazla olan (somut nesne); cesim, makro, küçük karşıtı
- büyük (söz) söylemek
yapacağı bir şey hakkında kesin konuşarak övünmek
- büyük abdesti gelmek
dışkı yapma ihtiyacı duymak
- büyük amiral
Bazı ülkelerde kara ordusunda mareşale denk sayılan donanma subaylarının en yüksek aşamasındaki amiral
- büyük balık küçük balığı yutar
"güçlüler, güçsüzleri ezer" anlamında kullanılan bir söz
- büyük başın derdi büyük olur
"büyük işlerin başında bulunanların karşılaşacağı güçlükler de çoktur" anlamında kullanılan bir söz
- büyük boy
Normal ölçülerden daha büyük
- büyük dalga
Uzun dalga radyo yayını
- büyük defter
Ticari kuruluşların aylık bilanço hesaplarını gösteren defter; ana defter, defterikebir
- büyük gelmek
kıyafet, bol ve geniş olmak
- büyük görmek (veya bilmek veya tutmak)
kendini veya başkasını olduğundan üstün saymak, yüceltmek
- büyük hanım
Aile içinde saygın yeri olan ve sözü geçen yaşlı kadın
- büyük harf
Harflerin A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ, J, K, L, M, N, O, Ö, P, R, S, Ş, T, U, Ü, V, Y, Z biçimindeki yazılışları; majüskül
- büyük kalori
Bir atmosfer basınç altında 1 kilogram suyun sıcaklığını 14,5 °C'den 15,5 °C'ye çıkarmak için gereken ısı enerjisi miktarı; kilokalori
- büyük kan dolaşımı
Akciğerlerden sol kulakçığa oradan da sol karıncığa gelen temiz kanın ana atardamarlar aracılığıyla organlara taşınması
- büyük laf etmek
büyük söylemek
- büyük lokma ye büyük söz söyleme
"başaramayacağın, sonuçlandıramayacağın bir konuda kesin sözler söyleme" anlamında kullanılan bir söz
- büyük mağaza
Her türlü tüketim malının, özellikle yiyecek maddelerinin ve mutfak gereçlerinin seçilip satın alınabildiği büyük satış yeri; süpermarket, grosmarket
- büyük orta
Karakucak ve yağlı güreşte pehlivanların ayrıldıkları beş dereceden üçüncüsü
- büyük oynamak
çok para koyarak kumar oynamak
- büyük para
Çok para
- büyük resim
Bir konuya, olaya ait ayrıntıların oluşturduğu bütün; büyük fotoğraf
- büyük resmi görmek
bir konuya, olaya ait ayrıntıların oluşturduğu bütünü görmek
- büyük sözüme tövbe!
bir konuda çok kesin konuşulduğunda tersi bir durumun başa gelmemesi dileğini belirten bir söz
- büyük tansiyon
Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı
- büyük terim
Kapsamı daha geniş olan son uç önermesinin yüklemi görevini taşıyan terim
- büyük tımar
Osmanlı Devleti’nde kişilere belirli görev ve hizmet karşılığında verilen, yıllık geliri 20.000-100.000 akçe olan toprak; zeamet
- büyük yemin etmek
bir şeyi yapmak veya yapmamak konusunda en kutsal şeyler üzerine ant içmek
- büyük çember
Bir kürenin merkezinden geçen bir düzlemde ara kesiti olan çember
- büyük önerme
Tasımın öncüllerinden büyük olanı; majör
- büyük ünlü uyumu
Bir kelimenin ilk hecesinde kalın bir ünlü (a, ı, o, u) varsa ondan sonra gelen bütün hecelerin kalın ünlülerle, ince bir ünlü (e, i, ö, ü) varsa sonraki hecelerin de ince ünlülerle sürüp gitmesi kuralı; büyük sesli uyumu, damak uyumu: çocuklaşmak, denizcilik vb
- Büyükayı
Kuzey yarım kürede yedi parlak yıldızı yardımıyla Kutup Yıldızı'nı bulmada kullanılan takımyıldız; Yedigir, Dübbüekber
- büyükbaş
Eti, sütü ve derisinden yararlanılan sığır, manda vb. hayvanların genel adı; kocabaş
- büyükelçi
Bir devletin başka bir devletteki en üst düzey temsilcisi; sefirikebir
- büyükelçilik
Büyükelçi olma durumu
- büyükle büyük, küçükle küçük olmak
her yaş ve durumdaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak
- büyüklenebilme
Büyüklenebilmek işi
- büyüklenebilmek
Büyüklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyükleniş
Büyüklenmek işi
- büyüklenme
Büyüklenmek işi; kibir
- büyüklenmek
Kendini büyük göstermek, büyüklük taslamak; kasılmak, kibirlenmek
- büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpmek
saygı ve sevgi göstermek
- büyüklü küçüklü
Büyük küçük bir arada olan
- büyüklük
Büyük olma durumu; çap (I), cesamet
- büyüklük göstermek
bağışlayıcı ve hoşgörülü davranmak
- büyüklük hastalığı
Kendini olduğundan daha büyük ve önemli görme; gösterme hastalığı; megalomani
- büyüklük satmak
gururlanıp üstünlük taslamak
- büyüklük sende kalsın
"karşı taraf kıymet bilmese de sen yine affet" anlamında kullanılan bir söz
- büyüklük taslamak
kendini üstün görmeye çalışmak, böbürlenmek
- Büyükorhan
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- büyükseme
Büyüksemek işi; büyümseme
- büyüksemek
Büyük olduğunu kabul etmek; büyümsemek
- büyüksü
Büyüğü andıran, büyüğe benzeyen, büyük gibi
- büyükten büyüğe
Mirasın kardeşler arasında önce büyüğe, o öldüğünde kalanların en büyüğüne geçmesi kuralı
- büyükçe
Biraz büyük
- Büyükçekmece
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- büyükşehir
Merkezî idarenin vali yönetimindeki şehirlerinden yetmiş beş binin üzerinde nüfusu ve belli bir büyüklükte ticareti olanı
- büyüleme
Büyülemek işi; afsunlama, efsunlama
- büyülemek
Büyü ile etki altına almak; afsunlamak, efsunlamak
- büyülenebilme
Büyülenebilmek işi
- büyülenebilmek
Büyülenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyüleniş
Büyülenmek işi
- büyülenme
Büyülenmek işi; afsunlanma, efsunlanma, sihirlenme
- büyülenmek
Büyüleme işine konu olmak; afsunlanmak, efsunlanmak, sihirlenmek
- büyüleyebilme
Büyüleyebilmek işi
- büyüleyebilmek
Büyüleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyüleyiş
Büyülemek işi
- büyültebilme
Büyültebilmek işi
- büyültebilmek
Büyültme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyülteç
Fotoğraf ve resim büyültmeye, büyültüp basmaya yarayan aygıt; agrandisör
- büyültme
Fotoğraf ve resimlere boyut kazandırma işlemi; agrandisman
- büyültmek
Resim, harita vb.nin daha büyük örneğini yapmak
- büyülü
Kendisine büyü yapılmış (kimse)
- büyülülük
Büyülü olma durumu; sihirlilik
- büyüme
Büyümek işi; tahaccüm
- büyüme hızı
İş gücü, doğal kaynaklar, donanım vb. temel değişkenlerin bir arada yoğrulması sonunda bir önceki yıla oranla adam başına düşen gerçek gelir artış hızı
- büyümek
Organizmanın bütününde veya bu bütünün bir bölümünde boyutlar artmak, irileşmek, eskisinden büyük duruma gelmek
- büyümüş de küçülmüş
konuşması ve davranışları yaşına uymayan, büyüklerinki gibi olan
- büyürek
Biraz büyük
- büyüsel
Büyü ile ilgili olan
- büyüsüne kapılmak (veya tutulmak)
bir şeyin, bir kimsenin çekiciliğinden kurtulamamak
- büyüsüz
Büyüsü olmayan; sihirsiz
- büyüsüzlük
Büyüsüz olma durumu; sihirsizlik
- büyütebilme
Büyütebilmek işi
- büyütebilmek
Büyütme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyüteç
Cisimleri büyüterek gösteren alet; pertavsız
- büyütken
Büyümeye yol açan
- büyütme
Büyütmek işi; büyültme
- büyütmek
Büyük duruma getirmek; büyültmek
- büyüttürme
Büyüttürmek işi
- büyüttürmek
Büyütme işini yaptırmak
- büyütülebilme
Büyütülebilmek işi
- büyütülebilmek
Büyütülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyütülme
Büyütülmek işi
- büyütülmek
Büyütme işi yapılmak
- büyütülüş
Büyütülmek işi
- büyütüş
Büyütmek işi
- büyüyebilme
Büyüyebilmek işi
- büyüyebilmek
Büyüme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büyüyüverme
Büyüyüvermek işi
- büyüyüvermek
Çabucak büyümek
- büyüyüş
Büyümek işi
- büzdürme
Büzdürmek işi
- büzdürmek
Büzme işini birine yaptırmak
- büzdürülme
Büzdürülmek işi
- büzdürülmek
Büzülmesi sağlanmak
- büzebilme
Büzebilmek işi
- büzebilmek
Büzme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büzgen
Kasılarak vücuttaki herhangi bir deliği açan veya kapayan çember biçimindeki kasların genel adı
- büzgü
Dikişte kumaşın bir ucundan istenilen yere kadar geçirilen bir ipliğin çekilmesi ile oluşan, kumaşın bolluğunu azaltan sık, küçük kıvrım
- büzgüleme
Büzgülemek işi
- büzgülemek
Büzgü şeklini vermek
- büzgülü
Büzgüsü olan, büzülerek dikilmiş olan
- büzgüsüz
Büzgüsü olmayan
- büzme
Büzmek işi
- büzmek
Buruşturarak, sıkıştırarak veya kıvrım yaparak bir şeyin alanını ve hacmini küçültmek
- büzük
Toplanarak büzülmüş
- büzük ister
"yüreklilik, cesaret göstermek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- büzülebilme
Büzülebilmek işi
- büzülebilmek
Büzülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büzülme
Büzülmek işi
- büzülmek
Büzme işi yapılmak
- büzülüp oturmak (veya kalmak)
bir kenarda çekingen bir tavırla oturmak
- büzülüverme
Büzülüvermek işi
- büzülüvermek
Çabucak büzülmek
- büzülüş
Büzülmek işi
- büzüşebilme
Büzüşebilmek işi
- büzüşebilmek
Büzüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büzüşme
Büzüşmek işi
- büzüşmek
Büzülerek alan hacmini küçültmek
- büzüştürebilme
Büzüştürebilmek işi
- büzüştürebilmek
Büzüştürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büzüştürme
Büzüştürmek işi
- büzüştürmek
Büzüşmesine yol açmak
- büzüştürülebilme
Büzüştürülebilmek işi
- büzüştürülebilmek
Büzüştürülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- büzüştürülme
Büzüştürülmek işi
- büzüştürülmek
Büzüşmesine yol açılmak
- büzüşük
Büzülerek yüzey veya hacmi küçülmüş olan, büzüşmüş
- büzüşüklük
Büzüşük olma durumu
- büzüşüverme
Büzüşüvermek işi
- büzüşüvermek
Çabucak büzüşmek
- büğeme
Büğemek işi
- büğemek
Önüne bent yaparak suyu toplamak
- büğlü
Küçük büğlü, soprano büğlü, alto büğlü, bariton büğlü olarak dört türü bulunan, bakırdan, perdeli veya pistonlu müzik araçlarının adı
- bıcı bıcı
Çocuk dilinde yıkanma
- bıcı bıcı yapmak
yıkanmak
- bıcıl
Aşık kemiğinin altında bulunan küçük bir kemik
- bıcır bıcır
Sesli ve neşeli bir biçimde
- bıcırgan
Boru biçimindeki maden parçalarının içini düzleştirip parlatmakta kullanılan alet
- bıcırık
Küçük çocuklar için kullanılan sevgi sözü
- bıdık
Kısa ve tıknaz
- bıkabilme
Bıkabilmek işi
- bıkabilmek
Bıkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıkkın
Çok bıkmış, usanmış, bezmiş
- bıkkınlık
Çok bıkmış olma durumu
- bıkkınlık gelmek
bıkmak, usanmak, bunalmak
- bıkkınlık vermek
bir şeyi sürekli tekrarlayarak karşısındakini usandırmak
- bıkkıntı
Bıkma duygusu
- bıkma
Bıkmak işi
- bıkmak
Tekrarlanması, sürüp gitmesi yüzünden bir şeyden doygunluk veya yorgunluk duyarak onu istemez duruma gelmek
- bıktırabilme
Bıktırabilmek işi
- bıktırabilmek
Bıktırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıktırma
Bıktırmak işi
- bıktırmak
Bıkmasına yol açmak, bıkkınlık vermek
- bıktırılabilme
Bıktırılabilmek işi
- bıktırılabilmek
Bıktırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıktırılma
Bıktırılmak işi
- bıktırılmak
Bıktırma işine konu olmak
- bıktırış
Bıktırmak işi
- bıkılabilme
Bıkılabilmek işi
- bıkılabilmek
Bıkılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıkılma
Bıkılmak durumu
- bıkılmak
Bıkma işine konu olmak
- bıkıp usanmak
çok bezmek
- bıkıverme
Bıkıvermek işi
- bıkıvermek
Çabucak bıkmak
- bıkış
Bıkmak işi
- bıkışma
Bıkışmak işi
- bıkışmak
Karşılıklı olarak birbirinden bıkmak
- bıldır
Geçen yıl, bir yıl önce
- bıldırcın
Tavukgillerden, boz renkli, benekli, etinden ve yumurtasından yararlanılan göçebe kuş (Coturnix)
- bıldırcın gibi
kısa boylu, dolgunca, alımlı (kadın)
- bıldırcının beyliği arpa biçimine kadardır
"her kazancın bir sonu vardır" anlamında kullanılan bir söz
- bılkıma
Bılkımak işi
- bılkımak
Çürümeye, erimeye yüz tutmak
- bıngıl bıngıl
Dolgun ve pelte gibi titrek
- bıngıldak
Kafatasının kemikleşmeden önce kemiklerin birleşme yerlerinde bulunan kıkırdak bölümü; imik
- bıngıldama
Bıngıldamak işi
- bıngıldamak
Et veya sıvı yumuşaklık veya şişmanlık sebebiyle oynamak, titremek
- bırak Allah'ını seversen
bir kimse veya nesnenin değersizliğini belirtmek için kullanılan bir söz
- bırak ki
varsay ki
- bırakabilme
Bırakabilmek işi
- bırakabilmek
Bırakma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bırakma
Bırakmak işi
- bırakmak
Elde bulunan bir şeyi tutmaktan vazgeçip tutmaz olmak
- bıraktırabilme
Bıraktırabilmek işi
- bıraktırabilmek
Bıraktırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıraktırma
Bıraktırmak işi
- bıraktırmak
Bırakmasını sağlamak, bırakmasına yol açmak
- bıraktırtma
Bıraktırtmak işi
- bıraktırtmak
Bıraktırma işini yaptırmak
- bıraktırılabilme
Bıraktırılabilmek işi
- bıraktırılabilmek
Bıraktırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıraktırılma
Bıraktırılmak işi
- bıraktırılmak
Bırakması sağlanmak
- bıraktığı (veya bağladığı) yerde (veya çayırda) otlamak
uzun süredir hiçbir ilerleme veya değişim gösterememek
- bırakılabilme
Bırakılabilmek işi
- bırakılabilmek
Bırakılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- bırakılma
Bırakılmak işi
- bırakılmak
Bırakma işine konu olmak; terk edilmek
- bırakılmışlık
Bırakılmış olma durumu
- bırakılıverme
Bırakılıvermek işi
- bırakılıvermek
Ansızın ve çabucak bırakılmak
- bırakılış
Bırakılmak işi
- bırakım
Bırakmak işi
- bırakıverme
Bırakıvermek işi
- bırakıvermek
Ansızın ve çabucak bırakmak
- bırakış
Bırakmak işi
- bırakışmak
Savaşma, çarpışma vb. durumları karşılıklı olarak bırakmak; ateşkes yapmak, mütareke yapmak
- bıttım sabunu
Çitlembik yağından yapılan ve çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan bir tür sabun
- bıttım yağı
Çitlembik meyvesinden yapılan bir tür yağ
- bıyık
Üst dudak üzerinde çıkan kıllar
- bıyık altından gülmek
birinin durumuna belli etmemeye çalışarak alay yollu gülümsemek
- bıyık burmak (veya bükmek)
çalım yapmak amacıyla bıyıklarını kıvırmak
- bıyık bırakmak
bıyık uzatmak
- bıyıklanma
Bıyıklanmak işi
- bıyıklanmak
Bıyığı çıkmak, bıyıklı duruma gelmek
- bıyıkları ele almak
delikanlılık çağına girmek
- bıyıklı
Bıyığı olan
- bıyıklı balık
Sazangillerden, büyüklerinin boyu 2 metreyi bulan, eti sevilen bir balık (Barbus fluviatilis)
- bıyıklılık
Bıyıklı olma durumu
- bıyıksız
Bıyığı olmayan, bıyığını tıraş etmiş olan
- bıyıksızlık
Bıyıksız olma durumu
- bıyığı (veya bıyıkları) terlemek
bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak
- bıyığını balta kesmez olmak
kimseden korkusu olmamak
- bıyığını silmek
bir işi olmuş bitmiş sayarak onunla uğraşmaktan vazgeçmek
- bızbız
Davula sol elle vurulan ince değnek
- bızdık
Ufak çocuk
- bıçak
Kesme işlerinde kullanılan, bir sap ve çelik bölümden oluşan kesici araç
- bıçak altına yatmak
ameliyat olmak
- bıçak atmak
bir hedefe bıçak fırlatmak
- bıçak bıçağa gelmek
bıçakla birbirine saldıracak kadar zorlu kavga etmek
- bıçak gibi
ince, keskin
- bıçak gibi kesilmek
söz, konuşma, sohbet birden bitmek, duruvermek
- bıçak gibi kesmek
çok keskin olmak
- bıçak gibi saplanmak
sancı, ağrı birden ve güçlü olarak başlamak
- bıçak kemiğe dayanmak
çekilen sıkıntı artık katlanılamayacak bir duruma gelmek
- bıçak kınını kesmez
kötüler yararlandıkları kimselere kötülük etmekten çekinirler
- bıçak silmek
bir işi bitirmek
- bıçak suyu kesiyor
bıçağın çok körleştiğini, artık kesmediğini anlatan bir söz
- bıçak sırtı
Bıçağın keskin olmayan ters yanı
- bıçak vurmak
bıçakla kesmek
- bıçak yarası geçer (veya onulur), dil yarası geçmez (veya onulmaz)
gönül kırıcı sözlerin ve davranışların hiçbir zaman unutulmayacağını anlatan bir söz
- bıçak yemek
bıçaklanmak
- bıçak çekmek
üzerindeki bıçağı birden eline alarak birine saplamaya hazırlanmak
- bıçaklama
Bıçaklamak işi
- bıçaklamak
Bıçakla kesmek
- bıçaklanma
Bıçaklanmak işi
- bıçaklanmak
Bıçaklama işine konu olmak
- bıçaklanış
Bıçaklanmak işi
- bıçaklatma
Bıçaklatmak işi
- bıçaklatmak
Bıçakla saldırtmak ve yaralatmak
- bıçaklayabilme
Bıçaklayabilmek işi
- bıçaklayabilmek
Bıçaklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- bıçaklayıverme
Bıçaklayıvermek işi
- bıçaklayıvermek
Çabucak bıçaklamak
- bıçaklayış
Bıçaklamak işi
- bıçaklı
Bıçağı olan
- bıçaklık
Bıçak koyacak yer
- bıçaksırtı
Çok az fark, çok yakın aralık
- bıçaksız
Bıçağı olmayan
- bıçakçı
Bıçak vb. kesici araçlar yapan veya satan kimse
- bıçakçılık
Bıçakçının yaptığı iş
- bıçağı kestiren kendi suyu, insanı sevdiren kendi huyu
"bir şeyin, bir kimsenin değeri kendisinde aranılan özel niteliklerle artar" anlamında kullanılan bir söz
- bıçkı
Tahta veya ağaç biçmekte kullanılan, karşılıklı iki sapı olan ve iki kişi tarafından kullanılan büyük testere
- bıçkı tozu
Doğramacılıkta bıçkıdan çıkan ve çoklukla yakacak olarak kullanılan toz ve talaş
- bıçkıcı
Bıçkı ile ağaç ve tahta kesen kimse
- bıçkıcılık
Bıçkıcının yaptığı iş
- bıçkıevi
Tomruklardan kalas, kalaslardan daha ince tahtalar kesen, boylarını ve kenarlarını düzgün ve eşit olarak düzelten iş yeri; bıçkıhane
- bıçkın
Korkusuz, gözü pek, yürekli, cesur
- bıçkınca
Bıçkına yaraşır bir biçimde
- bıçkınlaşma
Bıçkınlaşmak işi
- bıçkınlaşmak
Kabadayılık taslamak
- bıçkınlık
Bıçkın olma durumu
- bıçık
Sel veya dere yatağı
- bıçılgan
Azmış, yayılmış yara
- bıçılganlı
Bıçılgana yakalanmış