Back to word index

Words starting with Ö

1254 dictionary entries are listed for Ö.

More frequently visited entries for this letter.

  • özgün

    Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan; orijinal, ibdai

  • öfkeli

    Öfkelenmiş olan; cinli, hiddetli, pürhiddet

  • örtenek

    Hayvanların vücudunu örten deri, kıl, tüy, pul vb. dokuların bütünü

  • özellikle

    Özel olarak, her şeyden önce; başta, hele, bilhassa, hassaten, hususen, hususuyla, alelhusus, bahusus, mahsus, mahsusen, münhasıran, tahsisen

  • örgüsüz

    Örgüsü olmayan

  • öpmek

    Sevgi, saygı, bağlılık, teşekkür belirtmek amacıyla dudaklarını bir şeye veya birine değdirmek

  • ölçtürmek

    Ölçme işini yaptırmak

  • özerk

    Bir üst organa bağlı olmakla beraber kendine ait işleri ayrı bir yasayla kendisi düzenleme ve yönetme yetkisi olan (kuruluş, devlet vb.); muhtar, otonom

  • ödüllendirebilme

    Ödüllendirebilmek işi

  • ölçtürme

    Ölçtürmek işi

  • ölü sevicilik

    Ölü sevici olma durumu; nekrofili

  • ölüm fermanı

    Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge

  • öyle olsun

    peki, pekâlâ

  • ödünçleme

    Ödünçlemek işi; ariyet; istiare

  • öküz öldü, ortaklık bozuldu (veya bitti)

    "iki ortak veya taraf arasındaki yakınlığın dayandığı sebep yok olduğunda bu yakınlık da çözülür" anlamında kullanılan bir söz

  • ölüm gibi

    çok büyük sıkıntı, üzüntü

  • ölüm tazminatı

    Sözleşmeye göre, ölüm hâlinde ölenin geride bıraktıklarına işveren tarafından ödenen para

  • ölümle pençeleşmek

    can çekişmek

  • ölümle öç alınmaz

    "düşmanların ölümünden sevinç duymak insanlığa yakışmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • ölümlü dünya

    Üzerinde ölümün var olduğu dünya; fâni dünya

  • ölümün soluğunu ensesinde duymak (veya hissetmek)

    her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak

  • ölümüne susamak

    ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak

  • ölüş

    Ölme işi

  • öncel düzen

    Ruhla beden arasındaki ilişkinin Tanrı tarafından önceden düzenlendiğini ileri süren öğreti

  • öngörü

    Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma

  • öyle

    Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde

  • ödevli

    Ödev yüklenmiş olan; vazifeli

  • öküz arabası

    Öküz koşulmuş araba

  • ölüm

    Bir insan hayatının tam ve kesin olarak sona ermesi; ahiret yolculuğu, son, ebedî uyku, son yolculuk, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat

  • ölüm Allah'ın emri

    "herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ölüm oranı

    Bir ülkede toplam nüfusa göre ölüm sayısının oranı

  • ölüm orucu

    Herhangi bir amaca ulaşmak için sonunda ölümü bile göze alarak tutulan oruç

  • ölüm sigortası

    Sigortalının ölümü durumunda sigortalayan tarafından ödenmesi kabul edilen parayı gösteren sigorta türü

  • ölüme koşmak

    kendisini bile bile tehlikeye atmak

  • ölümü göze almak

    elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak

  • önüne geleni kapar, ardına geleni teper

    arsız, huysuz, geçimsiz kimseler için kullanılan bir söz

Ö index

1254 word links are rendered on the server.

  • ö

    Tiksinme veya bıkma anlatan ses

  • öbek

    Genel olarak yaş, kimyasal yapı, uzay dağılımları ve hızları bakımından benzer özellik gösteren yıldızlar veya yıldız kümeleri

  • öbeklenme

    Öbeklenmek durumu veya biçimi

  • öbeklenmek

    Öbek durumuna gelmek, öbek öbek olmak

  • öbekleşme

    Öbekleşmek durumu

  • öbekleşmek

    Bir grup oluşturmak, öbek durumunu almak

  • öbür dünyayı boylamak

    ahireti boylamak

  • öbür gün

    Yarından sonraki gün

  • öbürleri

    Ötekiler, öbür kişiler veya şeyler, diğerleri

  • öcü

    Küçük çocukları korkutmak için uydurulmuş hayalî yaratık; umacı

  • öd

    Bu ağacın kıyılmış parçalarından yapılan tütsü

  • öd ağacı

    Dulaptal otugillerden, tropik bölgelerde yetişen, dinî törenlerde yakılan ve yanarken güzel koku veren, odunu ve kabuğu hoş kokulu bir ağaç; öd (II) (Aquilaria agallocha)

  • öd kanalı

    Karaciğer ve öd kesesi kanallarının birleşmesinden oluşan, safrayı bağırsağa veren kanal; koledok

  • ödegeç

    Belli bir miktara kadar yapılacak ödemelerde imza ve şifre gerektirmeden kartla ödeme yapma işlemi

  • ödem

    Dokularda, hücreler arası boşluklarda, bazı iç organlarda genellikle de yüzde, ellerde, ayaklarda aşırı miktarda sıvı birikmesi

  • ödem söktürücü

    Ödemin vücuttan atılmasını kolaylaştıran veya sağlayan (ilaç vb.)

  • ödeme

    Ödemek işi; ifa, tediye

  • ödeme belgesi

    Kredi kartı ile satın alınan mal veya hizmet karşılığında bankanın yetki verdiği iş yeri tarafından düzenlenen, satın alanca imzalanan, ödeme taahhüdünü gösteren belge; slip (I)

  • ödeme emri

    Ödemelerin yapılabilmesi için yetkili makamca verilen emir; tediye emri

  • ödemek

    Bir alışveriş ilişkisinde, borcu alacaklıya vermek; tediye etmek

  • ödemeli

    Değeri ödendikten sonra alıcıya verilecek olan

  • ödemli

    Ödemi olan

  • ödenek

    Bir iş için ayrılan belli para; tahsisat

  • ödenekli

    Ödeneği olan

  • ödenekli tiyatro

    Kamu genel bütçesinden belirlenmiş kuralları yerine getirerek pay alan özel tiyatro

  • ödeneksiz

    Ödeneği olmayan

  • ödeneksizlik

    Ödeneksiz olma durumu

  • ödeniş

    Ödenmek işi

  • ödenme

    Ödenmek işi

  • ödenmek

    Ödeme işine konu olmak

  • ödetebilme

    Ödetebilmek işi

  • ödetebilmek

    Ödetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ödetilme

    Ödetilmek işi

  • ödetilmek

    Ödetme işi yapılmak

  • ödetme

    Ödetmek işi

  • ödetmek

    Ödeme işini yaptırmak

  • ödettirme

    Ödettirmek işi

  • ödettirmek

    Ödetme işini yaptırmak

  • ödev

    Yapılması, yerine getirilmesi, insanlık duygusu, töre ve yasa bakımından gerekli olan iş veya davranış; vazife

  • ödev bilimi

    Bir mesleği uygularken uyulması gereken ahlaki değer ve etik kuralları inceleyen bilim dalı; deontoloji

  • ödev bilimsel

    Ödev bilimi ile ilgili; deontolojik

  • ödev bilmek (veya saymak)

    bir şey yapmayı kendisi için yerine getirilmesi zorunlu bir iş olarak kabul etmek, borç bilmek

  • ödevcil

    Ödevine bağlı olan, ödevlerini yerine getirmeyi seven; vazifeşinas

  • ödevlendirilme

    Ödevlendirilmek işi

  • ödevlendirilmek

    Ödevlendirme işine konu olmak; vazifelendirilmek

  • ödevlendirme

    Ödevlendirmek işi

  • ödevlendirmek

    Birine ödev vermek; vazifelendirmek

  • ödevli

    Ödev yüklenmiş olan; vazifeli

  • ödeyebilme

    Ödeyebilmek işi

  • ödeyebilmek

    Ödeme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ödeyiverme

    Ödeyivermek işi

  • ödeyivermek

    Çabucak veya kısa sürede ödemek

  • ödeyiş

    Ödemek işi

  • ödeşme

    Ödeşmek işi; fit (II)

  • ödeşmek

    Birbirine olan borçları ödeyip alacak verecek bırakmamak

  • ödeştirme

    Ödeştirmek işi

  • ödeştirmek

    Ödeşme işini yaptırmak

  • ödleklik

    Ödlekçe davranış

  • ödlekçe

    Ödleğe yaraşır, ödlek gibi

  • ödyometre

    Kimyasal tepkimelerde gazların hacim değişmelerini ölçmeye yarayan araç

  • ödü bokuna karışmak

    çok korkmak

  • ödü kopmak (veya patlamak)

    çok korkmak

  • ödül

    Bir başarı karşılığında verilen armağan; mükâfat

  • ödül almak

    herhangi bir başarı karşısında ödüle layık görülmek

  • ödül vermek

    ödüllendirmek

  • ödüllendirebilme

    Ödüllendirebilmek işi

  • ödüllendirebilmek

    Ödüllendirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ödüllendirici

    Ödüllendiren (kimse, şey, yaklaşım); mükâfatlandırıcı

  • ödüllendiriliş

    Ödüllendirilmek işi

  • ödüllendirilme

    Ödüllendirilmek işi

  • ödüllendirilmek

    Ödüllendirme işi yapılmak

  • ödüllendiriş

    Ödüllendirme işi

  • ödüllendirme

    Ödüllendirmek işi; mükâfatlandırma

  • ödüllendirmek

    Bir başarıyı veya bir iyiliği ödülle değerlendirmek; mükâfatlandırmak

  • ödün

    Uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veya savlarının bir bölümünden, karşı taraf yararına vazgeçme; ödünleme, ivaz, taviz

  • ödün vermek

    ödünle uzlaşma sağlamak

  • ödüncü

    Ödün veren; tavizci, tavizkâr

  • ödüncülük

    Ödüncü olma durumu; tavizcilik, tavizkârlık

  • ödünleme

    Engellenen ve doyurulmayan dilek, istek ve davranışların yarattığı tedirginliği, onların yerine geçebilecek başka dilek, istek ve davranışlarla giderme

  • ödünlemek

    Ödünle karşılamak; taviz vermek

  • ödünlü

    Ödün niteliğinde olan, ödün vererek yapılan; ivazlı

  • ödünlülük

    Ödünlü olma durumu; ivazlılık

  • ödünsüz

    Ödün niteliğinde olmayan, ödün vermeksizin yapılan; ivazsız, tavizsiz

  • ödünsüzce

    Ödünsüz bir biçimde; ivazsızca

  • ödünsüzlük

    Ödünsüz olma durumu; ivazsızlık

  • ödünç

    İleride geri verilmek veya alınmak şartıyla alınan veya verilen (şey); iare

  • ödünç almak

    ödünçlemek

  • ödünç vermek

    geri almak üzere birine mal, para, eşya vb. vermek

  • ödünçleme

    Ödünçlemek işi; ariyet; istiare

  • ödünçlemek

    Ödünç olarak almak

  • ödünçlenme

    Ödünçlenmek işi

  • ödünçlenmek

    Ödünç alıp vermek

  • ödünçleşme

    Ödünçleşmek işi

  • ödünçleşmek

    Karşılıklı ödünç alıp vermek

  • ödünü koparmak (veya patlatmak)

    çok korkutmak

  • öf

    Usanç, bezginlik, tiksinti vb. duygular anlatan bir söz

  • öfke

    Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; kakınç, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap

  • öfke baldan tatlıdır

    "öfkeye kapıldığında bağırıp çağırmak insanı rahatlatır" anlamında kullanılan bir söz

  • öfke ile kalkan ziyanla (veya zararla) oturur

    "öfkesine kapılarak iş gören sonunda güç duruma düşer" anlamında kullanılan bir söz

  • öfke topuklarına çıkmak

    çok öfkelenmek

  • öfke yumağı

    Aşırı öfke birikimi

  • öfke yüzü göstermek

    çok sinirlendiğini belli etmek

  • öfkeden kudurmak (veya deliye dönmek)

    fazla sinirlenmek

  • öfkelendirici

    Öfkelendirme özelliği olan, öfkelendiren

  • öfkelendirme

    Öfkelendirmek işi; cinlendirme, hiddetlendirme

  • öfkelendirmek

    Öfkelenmesine yol açmak; kızdırmak, cinlendirmek, hiddetlendirmek

  • öfkelenebilme

    Öfkelenebilmek işi

  • öfkelenebilmek

    Öfkelenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öfkeleniş

    Öfkelenmek işi; hiddetleniş

  • öfkelenme

    Öfkelenmek işi; cinlenme, hiddetlenme

  • öfkelenmek

    Öfkeli duruma düşmek; kızmak, cinlenmek, hiddetlenmek

  • öfkeli

    Öfkelenmiş olan; cinli, hiddetli, pürhiddet

  • öfkelilik

    Öfkeli olma durumu; hiddetlilik

  • öfkesi başına sıçramak (veya çıkmak veya vurmak)

    çok öfkelenmek

  • öfkesi burnunda

    Çok öfkeli (kimse)

  • öfkesi burnunda olmak

    çabucak geçen bir öfkeye sahip olmak

  • öfkesi kabarmak

    çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek

  • öfkesini kusmak

    kızgınlıkla ağır hakaret etmek

  • öfkesini çıkarmak (veya almak)

    öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak

  • öfkesiz

    Öfkelenmeyen; hiddetsiz

  • öfkesizlik

    Öfkesiz olma durumu; hiddetsizlik

  • öfkeye kapılmak

    çok sinirlenmek, kızmak, hiddetlenmek

  • öge

    Bir bütünü oluşturan, bütünden ayrıştırıldığında da kendi başına anlam taşıyan parça; unsur, uzuv, eleman

  • öglena

    Tatlı sularda yaşayan, kamçı biçimindeki uzantısı ile hareket eden mekik biçimindeki bir hücreli

  • öglenagiller

    Örnek hayvanı öglena olan kamçılı bir hücreliler sınıfı

  • öhö

    Bir kimsenin kendi varlığını belli etmek, söylenen bir şey üzerine dikkat çekmek, birine takılmak vb. amaçlarla öksürür gibi yaparak çıkardığı ses

  • ökelik

    Öke olma durumu

  • ökse

    Ökse otu saplarından veya çobanpüskülü kabuklarından çıkarılan yapışkan macun

  • ökse otu

    Ökse otugillerden, elma, armut, ıhlamur, kiraz, erik vb. ağaçların dalları üzerinde asalak olarak yaşayan, üzüme benzer yemiş veren, saplarından ökse çıkarılan bitki; burç (II) (Viscum album)

  • ökse otugiller

    Taçsız iki çeneklilerden, ökse otu gibi ağaç dalları üzerinde asalak olarak yaşayan bitkileri içine alan bir familya

  • ökse çubuğu

    Üzerine ökse sürülmüş değnek

  • ökseleme

    Ökselemek işi

  • ökselemek

    Ökse ile yakalamak

  • ökseme

    Öksemek durumu

  • öksemek

    Özlemek, göreceği gelmek, istemek

  • ökseye basmak

    dikkatsizlik ederek zarara uğramak veya yanılmak

  • öksürme

    Öksürmek işi

  • öksürmek

    Solunum yolları zarlarının rahatsızlığı sebebiyle akciğerlerdeki havayı birdenbire ve gürültülü bir sesle dışarı vermek

  • öksürtme

    Öksürtmek işi

  • öksürtmek

    Öksürmesini sağlamak, öksürmesine sebep olmak

  • öksürük

    Ciğerlerdeki havanın, solunum organlarının kasılması ve zorlanmasıyla ağızdan gürültü ile çıkması

  • öksürük olmak

    öksürük hastalığına yakalanmak

  • öksürük otu

    Gövdesi pullarla kaplı, sarı çiçekli, ekin tarlaları için zararlı, çok yıllık ve otsu bir bitki (Tussilago farfara)

  • öksürük tutmak

    sürekli ve şiddetli öksürmek

  • öksürük tıksırık

    Sık sık öksürme

  • öksürüklü

    Öksürüğü olan, sürekli öksüren

  • öksürüklü tıksırıklı

    Sağlıksız, sağlığı bozuk

  • öksürüp tıksırmak

    öksürmek

  • öksürüş

    Öksürmek işi

  • öksüz

    Anası veya hem anası hem babası ölmüş olan (çocuk)

  • öksüz anası

    Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten kadın

  • öksüz babası

    Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten erkek

  • öksüz kalmak

    anası veya hem anası hem babası ölmüş olmak

  • öksüz oğlan (veya çocuk) göbeğini kendi keser

    koruyanı, yardım edeni bulunmayan kişi işini kendi başına görmek zorunda kalır

  • öksüzdoyuran

    Çok büyük bardak, çanak ve bunların içindeki yiyecek ve içecek

  • öksüzleşme

    Öksüzleşmek durumu

  • öksüzleşmek

    Öksüz hâle gelmek

  • öksüzlük

    Öksüz olma durumu

  • öksüzsevindiren

    Değeri az, cicili bicili şey

  • ökçe

    Ayakkabının ayak altının yuvarlakça olan kısmına rastlayan yüksek bölümü; topuk

  • ökçe çene

    Boru anahtarının kola bağlı olan setleri dışa dönük, hareketsiz çenesi

  • ökçeli

    Ökçesi olan veya ökçesi yüksek olan; topuklu

  • ökçesiz

    Ökçesi olmayan (ayakkabı)

  • öküz

    Çift sürmekte, kağnı çekmekte kullanılan, etinden yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığır

  • öküz arabası

    Öküz koşulmuş araba

  • öküz arabası gibi

    çok yavaş

  • öküz balığı

    Dört kısa ayağı ve üst çenesinden aşağıya doğru sarkık iki büyük dişi olan, 6 metre boyunda, foka benzer bir deniz memelisi (Trigia Iyra)

  • öküz damı

    Öküzlerin barındırıldığı ahır

  • öküz gibi

    aptal, anlayışsız bir biçimde

  • öküz gibi bakmak

    karşısındakini rahatsız edercesine bakmak

  • öküz soğuğu

    Nisan ayında çıkan ve ortalama altı gün süren fırtına; sitteisevir

  • öküz öldü, ortaklık bozuldu (veya bitti)

    "iki ortak veya taraf arasındaki yakınlığın dayandığı sebep yok olduğunda bu yakınlık da çözülür" anlamında kullanılan bir söz

  • öküzburnu

    Serçegillerden, gagası uzun ve çok kalın, eti yenir bir kuş (Calao)

  • öküze boynuzu yük olmaz (veya ağır gelmez)

    "insan kendi yakınlarını ve kendi işlerini yük saymaz" anlamında kullanılan bir söz

  • öküzgözü

    Birleşikgillerden, sarı renkte, papatyayı andırır bir çiçek ve onun bitkisi; mastı çiçeği, arnika (Arnica montana)

  • öküzlük

    Budalalık, sersemlik

  • öküzün altında buzağı aramak

    olmayacak sebeplerle suç ve suçlu bulma çabasında olmak

  • öküzün trene baktığı gibi bakmak

    aptalca, hiçbir şey anlamadan bakmak

  • öl dediği yerde ölmek, kal dediği yerde kalmak

    birinin sözünden çıkmamak

  • öldürebilme

    Öldürebilmek işi; gebertebilme

  • öldürebilmek

    Öldürme ihtimali veya imkânı bulunmak; gebertebilmek

  • öldüresiye

    Öldürürcesine

  • öldürme

    Öldürmek işi; gebertme, katil (II)

  • öldürmek

    Bir canlının hayatına son vermek; gebertmek, götürmek, nallamak, tepelemek

  • öldürtebilme

    Öldürtebilmek işi

  • öldürtebilmek

    Öldürtme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öldürtme

    Öldürtmek işi

  • öldürtmek

    Öldürme işini yaptırmak

  • öldürücü

    Öldüren, ölüme sebep olan, ölüme yol açan

  • öldürücülük

    Öldürücü olma durumu

  • öldürülme

    Öldürülmek işi; gebertilme

  • öldürülmek

    Öldürme işine konu olmak; gebertilmek

  • öldürülüş

    Öldürülmek işi

  • öldürüm

    Öldürmek işi

  • öldürüş

    Öldürmek işi

  • ölebilme

    Ölebilmek işi

  • ölebilmek

    Ölme ihtimali bulunmak

  • ölenle ölünmez

    "çok sevilen birinin ölümünden sonra fazla yas tutulmamalıdır çünkü hayat devam eder" anlamında kullanılan bir söz

  • ölesiye

    Ölümü göze alacak kadar; ölürcesine

  • öleyazma

    Öleyazmak işi veya durumu

  • öleyazmak

    Az kalsın ölmek, ölme tehlikesi atlatmak

  • ölgün

    Diriliği, canlılığı, tazeliği kalmamış

  • ölgünlük

    Ölgün olma durumu

  • ölme

    Ölmek durumu; fevt, kabız, uful

  • ölme eşeğim ölme (yaza yonca bitecek)

    umutsuz bir bekleyişi anlatmak için söylenen bir söz

  • ölme hakkı

    İyileşme olasılığı olmayan hastaların veya yaşamını kendi başına sürdüremeyecek ölçüde sakat olan kimselerin yaşamını sona erdirme hakkı; ötanazi

  • ölmeden evvel ölmek

    Allah yolunda nefsinden ve maddi isteklerinden vazgeçmek

  • ölmek

    Yaşamaz olmak, hayatı sona ermek, can vermek; cavlamak (II), gitmek, göçmek, gümbürdemek, kakırdamak, kıkırdamak, yürümek, zıbarmak, cartayı çekmek, zartayı çekmek, mortlamak

  • ölmek var, dönmek yok!

    "neye mal olursa olsun bu iş yapılacak, yapılmasından kaçınılmayacak" anlamında kullanılan bir söz

  • ölmemezlik

    bk. ölmezlik

  • ölmez

    Çok dayanıklı, kolay eskimeyen

  • ölmez otu

    Beyaz, mor veya parlak kızıl renkte çiçek açan otsu bitki (Xeranthemum)

  • ölmez çiçek

    Basit ve tüylü yapraklı, parlak sarı çiçekleri uzun zaman saklanabilen, özel kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki; sarıçiçek, yayla çiçeği, yayla gülü, altın otu (Helichrysum)

  • ölmezoğlu

    Çok dayanıklı şey

  • ölmüş

    Ölen, ölü olan

  • ölmüş de ağlayanı yok

    çok kötülüğe uğramış, desteği ve yardım edeni bulunmayan kişi için söylenen bir söz

  • ölmüşlük

    Ölmüş olma durumu

  • ölçebilme

    Ölçebilmek işi

  • ölçebilmek

    Ölçme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ölçek

    Birim kabul edilen herhangi bir şeyin alabildiği kadar ölçü

  • ölçek çizgisi

    Haritanın ölçeğini göstermek için kenarına çizilen ve her santimetresinin gerçekte kaç kilometreye karşılık olduğunu gösteren doğru

  • ölçekleme

    Ölçeklemek işi

  • ölçeklemek

    Herhangi bir bütüne ait parametre ve değerleri kullanıcıya daha anlamlı gelecek biçimde düzenlemek

  • ölçeklendirilme

    Ölçeklendirilmek işi

  • ölçeklendirilmek

    Ölçeklendirmek işi yapılmak

  • ölçeklendirme

    Ölçeklendirmek işi

  • ölçeklendirmek

    Ölçeklemek işini yapmak

  • ölçeklenme

    Ölçeklenmek işi

  • ölçeklenmek

    Ölçeklemek işi yapılmak

  • ölçekli

    Ölçek farkıyla aynı bütünü veren geometrik şekil veya eleman

  • ölçeksiz

    Ölçeği olmayan

  • ölçeksizlik

    Ölçeksiz olma durumu

  • ölçer

    Ateşi karıştıracak demir kol

  • ölçerme

    Ölçermek işi

  • ölçermek

    Sönmekte olan ateşi, lambayı canlandırmak

  • ölçme

    Ölçmek işi; istimara

  • ölçmek

    En, boy, hacim, süre gibi nicelikleri kendi cinslerinden seçilmiş bir birimle karşılaştırıp kaç birim geldiklerini belirtmek

  • ölçtürme

    Ölçtürmek işi

  • ölçtürmek

    Ölçme işini yaptırmak

  • ölçü

    Bir niceliği, o nicelik için kabul edilmiş birimlerden birine göre oranlayarak değerlendirme; endaze, mizan

  • ölçü almak

    herhangi bir şeyin boyutlarını ölçmek

  • ölçü bilimci

    Ölçü bilimi ile uğraşan kimse

  • ölçü bilimi

    Ağırlıkları ve ölçüleri inceleyen bilim dalı; metroloji

  • ölçü çizgisi

    Nota üzerinde her usul birimini diğerinden ayıran diklemesine çizilmiş çizgi

  • ölçülebilme

    Ölçülebilmek işi

  • ölçülebilmek

    Ölçülme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ölçülen

    Bir ölçme işlemine imkân sağlayan fiziksel büyüklük

  • ölçülendirme

    Ölçülendirmek işi

  • ölçülendirmek

    Ölçme işlemlerini bir düzlem üzerine aktarmak

  • ölçülme

    Ölçülmek işi

  • ölçülmek

    Ölçme işine konu olmak

  • ölçülü

    Ölçüsü alınmış, ölçülmüş

  • ölçülü biçili

    Özenli bir biçimde hazırlanmış, iyice hesaplanmış

  • ölçülü olmak

    dikkatli, hassas, düşünceli olmak

  • ölçülük

    Ölçü olma durumu

  • ölçülülük

    Ölçülü, dengeli olma durumu; ılım, itidal

  • ölçüm

    Ölçmek işi

  • ölçümleme

    Değerlendirme, değer biçme

  • ölçümlemek

    Muhakeme etmek

  • ölçümleyebilme

    Ölçümleyebilmek işi

  • ölçümleyebilmek

    Ölçümleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ölçümlü

    Metre veya metreyi temel olarak alan ölçülerle ilgili; metrik

  • ölçünlü dil

    Yönetimde, hukukta, eğitimde, ticarette, basın yayın alanlarında gerek sözlü gerekse yazılı olarak kullanılan, ortak kurallara dayanan, sosyal sınıf ve yerel iz taşımayan dil türü; standart dil

  • ölçünme

    Ölçünmek durumu

  • ölçünmek

    Bir şeyi uzun uzun düşünüp hesaplamak; teemmül etmek

  • ölçüp biçmek

    bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye düşünmek, değerlendirmek

  • ölçüsüz

    Ölçülmemiş, ölçüsü alınmamış olan

  • ölçüsüzce

    Ölçüsüz bir biçimde

  • ölçüsüzlük

    Ölçüsüz olma durumu

  • ölçüt

    Bir yargıya varmak veya değer vermek için başvurulan ilke; ölçü, kıstas, mısdak, miyar, kriter

  • ölçütlü

    Ölçütü olan

  • ölçütsüz

    Ölçütü olmayan

  • ölçütsüzlük

    Ölçütsüz olma durumu

  • ölçüye biçiye gelmez

    ölçülemez, ölçüye sığmaz

  • ölçüyü aşmak

    herhangi bir eylem veya düşüncede aşırıya gitmek, haddini aşmak

  • ölçüyü kaçırmak

    yiyip içmekte veya davranışlarda aşırı gitmek

  • ölçüş

    Ölçmek işi

  • ölçüşebilme

    Ölçüşebilmek işi

  • ölçüşebilmek

    Ölçüşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ölçüşme

    Ölçüşmek işi

  • ölçüşmek

    Biriyle yan yana gelerek boy bakımından ölçülmek

  • ölçüştürme

    Ölçüştürmek işi

  • ölçüştürmek

    Ölçüşme işini yaptırmak

  • ölü

    Hayatı sona ermiş, artık yaşamıyor olan; diri karşıtı

  • ölü açı

    Doğal veya yapay bir engel dolayısıyla gözetlemenin veya atışın mümkün olmadığı yer veya bölge

  • ölü dalga

    Hızı azalmış olarak gelen dalga

  • ölü deniz

    Fırtınadan sonra tamamıyla sakin duruma gelmiş deniz

  • ölü dil

    Günümüzde kullanılmayan, konuşulmayan, elimizde yalnızca belgeleri olan dil

  • ölü doku

    Bir çarpma veya zedelenme sonucu oluşan yaradaki ölü hücre kümesi

  • ölü doğum

    Bebeğin ölü doğması durumu

  • ölü gibi

    hiç kımıldamadan

  • ölü gözü gibi

    sönük, fersiz (ışık)

  • ölü gözü kadar

    çok az

  • ölü gözünden yaş ummak

    hiç olmayacak yerden, mümkün olmayan durumda yardım veya destek beklemek

  • ölü helvası

    Ölüevinde pişirilip konuklara dağıtılan un veya irmik helvası

  • ölü mevsim

    Herhangi bir işin, etkinliğin veya hareketliliğin durgunlaşıp yavaşladığı süre; ölü sezon

  • ölü nokta

    Gözden uzak yer

  • ölü renk

    Parlaklığı olmayan, donuk renk

  • ölü saat

    Herhangi bir faaliyet veya iş yapılamayan zaman; ölü zaman

  • ölü sevici

    Ölü seven, ölü ile cinsel ilişkide bulunan; nekrofil

  • ölü sevicilik

    Ölü sevici olma durumu; nekrofili

  • ölü soyuculuğu

    Ölü soyucunun yaptığı iş

  • ölü top

    Oyunda olmayan top

  • ölü yatırım

    Ticarette ve sanayide kâr getirmeyen, geleceği veya pazar imkânı bulunmayan yatırım

  • ölü yemeği

    Cenazeevine komşu veya akrabalar tarafından hazırlanıp getirilen yemek; ölü aşı

  • ölü yıkama

    Ölüyü cenaze namazı kılınmadan önce dinî usullere göre yıkama; gasil

  • ölü yıkayıcı

    Ölüyü cenaze namazı kılınmadan önce dinî usullere göre yıkayan kimse; gassal

  • ölü yıkayıcılığı

    Ölü yıkayıcının yaptığı iş; gassallık

  • ölü örtü

    Dökülen yaprak ve başka bitki kalıntılarından oluşan örtü

  • ölüevi

    Cenaze sahibinin evi

  • ölüevi gibi

    üzüntülü, sessiz

  • ölük

    Canlılığı azalmış; hâlsiz

  • ölülük

    Cansız kalma durumu; cansızlık

  • ölüm

    Bir insan hayatının tam ve kesin olarak sona ermesi; ahiret yolculuğu, son, ebedî uyku, son yolculuk, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat

  • ölüm Allah'ın emri

    "herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ölüm döşeği

    Son nefesin verileceği yatak veya yer

  • ölüm döşeğinde olmak

    son anlarını yaşamak

  • ölüm emri

    Birinin öldürülmesi gerektiğini bildiren buyruk

  • ölüm fermanı

    Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge

  • ölüm gibi

    çok büyük sıkıntı, üzüntü

  • ölüm hak miras helal

    "ölümün olağan olması gibi mirasın da paylaşılması olağandır" anlamında kullanılan bir söz

  • ölüm kalım

    Yok olup olmama durumu

  • ölüm kalım meselesi

    Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele

  • ölüm kalım meselesi (veya savaşı) yapmak (veya olmak)

    yok olmamak amacıyla mücadeleye girişmek

  • ölüm kalım mücadelesine girişmek

    yok olmamak için savaşmaya başlamak

  • ölüm kaygısı

    Ölecek olma düşüncesiyle ortaya çıkan ruhsal gerginlik, düşük düzeyli ölüm korkusu

  • ölüm korkusu

    Ölme tehlikesiyle yüz yüze gelmekten duyulan korku; can korkusu

  • ölüm kâğıdı

    Bir kişinin öldüğüne ilişkin verilen belge; vefat ilmühaberi

  • ölüm oranı

    Bir ülkede toplam nüfusa göre ölüm sayısının oranı

  • ölüm orucu

    Herhangi bir amaca ulaşmak için sonunda ölümü bile göze alarak tutulan oruç

  • ölüm sessizliği

    Derin bir sessizlik; ölü sessizliği, ölüm sükûtu

  • ölüm sessizliği çökmek

    yoğun ve derin bir sessizlik kaplamak

  • ölüm sigortası

    Sigortalının ölümü durumunda sigortalayan tarafından ödenmesi kabul edilen parayı gösteren sigorta türü

  • ölüm tazminatı

    Sözleşmeye göre, ölüm hâlinde ölenin geride bıraktıklarına işveren tarafından ödenen para

  • ölüm var dirim var

    insanın her an ölebileceği veya yaşayabileceği hatırlatılarak önlem almasını öğütleyen bir söz

  • ölüm ölüm de hırlamaya ne borcum var?

    "sıkıntı, üzüntü, keder, dert veya yoksulluk çekmektense ölüm daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz

  • ölümcül

    Ölümle sona erme ihtimali olan veya ölümle sona eren

  • ölüme koşmak

    kendisini bile bile tehlikeye atmak

  • ölümle burun buruna gelmek

    ölümle sonuçlanabilecek çok büyük bir tehlike ile karşılaşmak

  • ölümle pençeleşmek

    can çekişmek

  • ölümle öç alınmaz

    "düşmanların ölümünden sevinç duymak insanlığa yakışmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • ölümlü

    Sonunda mutlaka ölecek olan; kalımsız, fâni

  • ölümlü dünya

    Üzerinde ölümün var olduğu dünya; fâni dünya

  • ölümlük

    Bazı kimselerin, öldüklerinde cenazelerinin kaldırılmasına harcanmak için ayırdıkları para

  • ölümlük kalımlık

    Zor durumda kalındığında kullanılmak üzere ayrılan (para, mal); ölümlük dirimlik

  • ölümlülük

    Ölümlü olma durumu; kalımsızlık, fânilik, fena (II)

  • ölümsüz

    Hiçbir zaman ölmeyecek olan; bengi (I), kalımlı, ölmez, baki, ebedî, layemut

  • ölümsüzleşebilme

    Ölümsüzleşebilmek durumu

  • ölümsüzleşebilmek

    Ölümsüzleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ölümsüzleşme

    Ölümsüzleşmek durumu; bengileşme, ebedîleşme

  • ölümsüzleşmek

    Ölümsüz olmak, ölümsüz duruma gelmek; bengileşmek, ebedîleşmek

  • ölümsüzleştirebilme

    Ölümsüzleştirebilmek işi; ebedîleştirebilme

  • ölümsüzleştirebilmek

    Ölümsüzleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak; ebedîleştirebilmek

  • ölümsüzleştirilme

    Ölümsüzleştirilmek işi; ebedîleştirilme

  • ölümsüzleştirilmek

    Ölümsüz duruma getirilmek; ebedîleştirilmek

  • ölümsüzleştirme

    Ölümsüzleştirmek işi; ölmezleştirme, ebedîleştirme

  • ölümsüzleştirmek

    Ölümsüz duruma getirmek; ölmezleştirmek, ebedîleştirmek

  • ölümsüzlük

    Ölümsüz olma durumu; bengilik, ebedîlik, kalımlılık, ölmezlik, bakilik, beka

  • ölümü gör (veya öp)

    bir konuda karşısındakini ikna etmek için kullanılan yemin sözü

  • ölümü göze almak

    elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak

  • ölümün soluğunu ensesinde duymak (veya hissetmek)

    her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak

  • ölümüne

    Her türlü olumsuzluğu var gücüyle göze alarak

  • ölümüne susamak

    ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak

  • ölünme

    Ölünmek işi veya durumu

  • ölünmek

    Kendini feda etmek

  • ölüp ölüp dirilmek

    çok sıkıntı, acı çekmek veya çok ağır hastalık geçirmek

  • ölür müsün, öldürür müsün?

    çok kızılacak bir durumla karşılaşıldığında söylenen söz

  • ölüsü bile yetmek

    en zayıf olduğu durumda bile başarılı olmak

  • ölüsü kandilli

    Kızılan kişiyi aşağılamak amacıyla söylenen bir sövgü sözü; ölüsü kınalı

  • ölüsü ortada kalmak

    cenazesini kaldıracak kimse bulunmamak

  • ölüverme

    Ölüvermek işi

  • ölüvermek

    Ansızın ölmek

  • ölüyü güldürmek

    çok güldürmek

  • ölüş

    Ölme işi

  • ömre bedel

    bir ömre değecek kadar iyi, güzel, değerli olan

  • ömrü oldukça

    yaşadıkça

  • ömrü uzamak

    uzun süre yaşamak

  • ömrü vefa etmemek

    bir sonuca ulaşmadan ölmek

  • ömrübillah

    Şimdiye değin, hiçbir vakit

  • ömrühayat

    Geçirilen, yaşanılan bütün süre

  • ömrümün varı

    gözümün nuru

  • ömrünce

    Ömrü boyunca, yaşadığı süre içinde

  • ömrüne bereket

    "ömrün uzun olsun, var ol, sağ ol" anlamında kullanılan bir söz

  • ömrüne ömür katmak

    sevinmesine, mutlu olmasına sebep olmak

  • ömür

    Çok hoşa giden şey

  • ömür adam

    Neşeli, hoşsohbet, komik, eğlendiren ve beğenilen kimse

  • ömür boyu

    Sağ kalındığı, yaşandığı sürece; ömür boyunca, yaşam boyu, yaşam boyunca, hayat boyu

  • ömür geçirmek

    yaşamak

  • ömür sürmek

    iyi ve rahat yaşamak

  • ömür törpüsü

    Uzun ve üzücü iş

  • ömür çürütmek

    uzun zaman emek vermiş olmak veya boşuna vakit geçirmiş olmak

  • ömürler (veya ömrün bol) olsun

    eli öpülenin öpene "çok yaşa" anlamında söylediği bir söz

  • ömürlü

    Ömrü uzun olan

  • ömürlülük

    Ömürlü olma durumu

  • ömürsün

    beklenilmeyen iyi davranışlar karşısında kullanılan bir söz

  • ömürsüz

    Ömrü kısa olan

  • ömürsüzlük

    Ömürsüz olma durumu

  • ön

    Bir şeyin esas tutulan yüzü; uğur (III), arka karşıtı

  • ön ad

    Kişilere verilen ilk ad; küçük ad

  • ön almak

    önlemek, engellemek

  • ön alım

    Bir taşınmaz malın satılması hâlinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme; şufa

  • ön alım hakkı

    Bir taşınmaz malın satılması hâlinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme hakkı; şufa hakkı

  • ön avurt

    Avurdun ön bölümü

  • ön ayak

    Hayvanlarda vücudun önünde bulunan ayaklardan her biri

  • ön belirti

    Belirtilerin ilki

  • ön bilgi

    Herhangi bir konuda derinlemesine bir araştırma yapmadan sağlanan birtakım bilgi

  • ön buharlaşma

    Fırınlanmış boyalarda, boyanın fırınlanmasından önce açık havada belirli bir süre bekletilerek içindeki çözücünün kısmen uçması

  • ön büro

    Turistik bir tesiste konukların tesise girdikleri andan ayrıldıkları zamana kadar geçen sürede her türlü hizmeti sağlayan birim

  • ön damak

    Damağın ön bölümü

  • ön damak ünsüzü

    Dil sırtının ön damağa yaklaşmasıyla oluşan damak ünsüzü: kedi, gelin vb

  • ön denetim

    Yapılması düşünülen bir işe başlamadan önce gereken araştırmanın ve incelemenin yapılması

  • ön deyiş

    Bir eserde asıl konu olarak ele alınan olaylardan önce, geçmiş birtakım başka olguları anlatan ilk bölüm; prolog

  • ön direk

    Futbol maçında topun geldiği kanada yakın olan kale direği

  • ön doğru

    Bir bilimin kuruluşunda temel görevi görmekle birlikte belikten daha az olma ve tanımlanmayan ilkel gerçek; konut (II), koyut, postulat

  • ön ek

    Kelimenin önüne getirilen ek: anormal, biçare, nadan vb

  • ön eleme

    Yarışmalara veya sınavlara katılacak esas kişileri belirlemek için yapılan eleme

  • ön göğüs

    Böceklerde göğüs gölgesinde bulunan üç halkadan en öndeki

  • ön hekim

    Staj yapmak üzere hastanelerde çalışan tıp fakültelerinin altıncı sınıf öğrencileri

  • ön hekimlik

    Ön hekim olma durumu

  • ön izleme

    Herhangi bir bilgi, belge veya düzenlemenin son şekline karar vermeden önce ekran üzerinde kontrol edilmesi

  • ön içki

    İştah açmak için yemekten önce içilen alkollü içki; açar, aperitif

  • ön kabul

    Başvurunun değerlendirilmesinden önce yapılan ilk kabul işlemi

  • ön kabul mektubu

    Bir isteğin, resmî veya bilimsel bir ziyaretin kabul edildiğini belirten yazı

  • ön kayıt

    Kesin kabul ve kayıt işlemlerinden önce aday başvurularının kabulü

  • ön kesinti

    Ücretlerde, serbest meslek gelirlerinde ve sonraki yıllara devredilen taahhüt işlerinde ödemeler sırasında bu ödemelerin belirli bir kısmı ödemeyi yapanlarca tutulduktan sonra kişiler adına vergi dairelerine yatırılan miktar; stopaj

  • ön kol

    Kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü

  • ön kol kemiği

    Ön kolun iskeletini oluşturan iki uzun kemikten dışta olanı

  • ön kuluçka

    Bilim ve teknolojide araştırma, geliştirme ve uygulama sırasında ilk destek evresi

  • ön libero

    Savunmanın önünde oynayan oyuncu

  • ön lisans

    Yükseköğretimde iki yıllık lisans programı

  • ön oda

    Gözde saydam tabaka ile iris arasında kalan boşluk

  • ön oluş

    Varlığın yoktan oluşmadığını, tohum durumunda, son derece küçük ve tam olarak önceden var olduğunu, sonradan büyüyüp geliştiğini ileri süren teori

  • ön proje

    Bir projenin hazırlanmış ilk biçimi; avanproje

  • ön rapor

    Esas rapora dayanak olmak üzere hazırlanmış olan ön bilgi yazısı

  • ön ses

    Kelime başında bulunan ilk ses

  • ön ses düşmesi

    Kelime başındaki sesin yitimi: ısıtma > sıtma, yılan > ılan vb

  • ön ses türemesi

    Kelime başında bir ünlü veya ünsüzün türemesi; protez: limon > ilimon, avlu > havlu vb

  • ön sevişme

    Sevişmenin cinsel birleşme öncesindeki evresi

  • ön seçici

    Ön elemeyi yapan (kimse, kurul)

  • ön seçim

    Genel seçimde aday gösterilecek kişileri belirlemek için bir parti üyesi olan belli sayıdaki delegelerin katılmasıyla yapılan seçim

  • ön soruşturma

    Yapılacak soruşturmayla ilgili olarak önceden yapılan soruşturma

  • ön söz

    Kitapların giriş kısmına konulan, o eserin konusunu, amacını, işleniş biçimini anlatan yazı; sunuş, söz başı, ön deyi, dibace, mukaddime

  • ön sözleşme

    Gelecekteki bir sözleşmenin gerçekleştirilmesi amacıyla geçici olarak yapılan sözleşme; akit vaadi

  • ön tasar

    Herhangi bir tasarın ilk biçimi

  • ön tasım

    Vargısı başka bir tasımda küçük veya büyük önerme durumunda olan tasım

  • ön teker

    Araçların ön düzeninde yer alan tekerlek

  • ön uyum

    Bir canlı varlığın belli bir ortama kendini uydurma yatkınlığı

  • ön yargı

    Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı; peşin yargı, peşin fikir, peşin hüküm

  • ön yargılı

    Ön yargıları olan, ön yargı ile karar veren

  • ön yargılılık

    Ön yargılı olma durumu

  • ön yargısız

    Ön yargıları olmayan, ön yargı ile karar vermeyen

  • ön yargısızlık

    Ön yargısız olma durumu

  • ön yaylak

    Esas yaylaktan daha aşağıda bulunan, çıkarken veya inerken bir süre hayvan otlatılan ve bir miktar ot biçilip kurutulan yaylak

  • ön yüzbaşı

    Kıdemi iki rütbe artırılmış yüzbaşı

  • ön çalışma

    Bir çalışmaya başlayabilmek için yapılması gereken hazırlık; etüt

  • ön ödeme

    Bir alacağın gerçekleşmesinden önce verilen belirli bir miktar; pey akçesi

  • ön ödemeli

    Ön ödemesi olan

  • ön ödemesiz

    Ön ödemesi olmayan

  • ön şart

    Bir işin çözümlenmesinde ilk önce yerine getirilmesi gereken şart; ön koşul

  • önayak

    "Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak" anlamındaki önayak olmak deyiminde geçer

  • önce

    İlk olarak, başlangıçta; evvel, sonra karşıtı

  • önce can, sonra canan

    "insanlar bencildir, önce kendilerini, sonra yakınlarını düşünürler" anlamında kullanılan bir söz

  • önceci

    Bir şeyi ilk olarak ve başkalarından önce yapma veya ortaya atma; inisiyatif

  • öncecilik

    Bir şeyi başkalarından önce yapma işi; inisiyatif

  • önceden

    Başlarken, başlangıçta, daha önce; evvelce, evvelden, peşinen

  • önceden satış

    Ürün daha tarladayken, yetiştiği zaman teslim edilmek üzere, önceden pey verilerek yapılan satış; alivre

  • önceki

    Önce olan; evvelki, evveli

  • öncel

    Öncelikli olan

  • öncel belirleme

    Tanrı'nın her şeyi önceden bildiği dogmasına dayanılarak her şeyin önceden Tanrı tarafından düzenlenmiş olduğunu anlatan terim

  • öncel düzen

    Ruhla beden arasındaki ilişkinin Tanrı tarafından önceden düzenlendiğini ileri süren öğreti

  • öncel metin

    Metinler arasılığa konu olan önceki metin; araç metin

  • önceleme

    Öncelemek işi; lanse

  • öncelemek

    Bir şeyi önceden yapmak, geri bırakmamak, öne almak; takdim etmek

  • önceleri

    İlk zamanlarda, başlangıç zamanlarında; evvelleri, iptidaları

  • öncelik

    Bir şeyin başka bir şeyden veya şeylerden daha önce olması veya yapılması durumu; evvellik, rüçhan, takaddüm

  • öncelikle

    Öne alınarak, diğerlerine göre daha önce olarak

  • öncelikli

    Önceliği olan, öncelik tanınan, önce yapılması gereken

  • önceliklilik

    Öncelikli olma durumu

  • öncelleme

    Öncellemek işi

  • öncelleme sürati

    Oyun akışının, pozisyon değişimi ve gelişiminin, özellikle de rakip oyuncunun hareketinin önceden veya çok kısa süre içinde saptanabilmesi ile ilgili yeti; sezinleme sürati

  • öncellemek

    Öncelikli duruma getirmek

  • öncesiz

    Zamanda başlangıcı olmayan; ezelî

  • öncesiz sonrasız

    Başlangıcı ve sonu olmayan

  • öncesizlik

    Öncesi olmama durumu

  • öncü

    Önden gelen, önde olan, artçı karşıtı

  • öncü oyun

    Geleneksel tiyatrodan ayrılan, kuruluş ve anlatım yönünden yenilikler getirmek isteyen oyun

  • öncü tiyatro

    Herhangi bir akımda veya dönemde birtakım yenilikler getiren tiyatro

  • öncül

    Önde giden, önde olan, kendisinden sonra gelenlere temel olan, artçıl karşıtı

  • öncül olmak

    kılavuzluk, öncülük etmek

  • öncüller

    Bir tasımda yargıya ulaştıran ilk iki önerme

  • öncüller kümesi

    Bir tasımda sonuçtan önce gelen önermelerin tümü

  • öncülük

    Öncü olma durumu

  • öncülük etmek

    bir işi başlatmak, bir işin başlamasına önayak olmak

  • önde gelmek

    önemli durumda olmak

  • öndelik

    Yapılacak bir hizmet veya satın alınacak bir mal için anlaşmaya göre önceden ödenen miktar; avans

  • önden çekişli

    Motor gücü sadece ön tekerleklere aktarılan (taşıt)

  • önder

    Gücü, ünü ve toplumsal yeri dolayısıyla, belli zaman ve durumlar içinde, ilişkili bulunduğu küme veya toplumun tutum, davranış ve etkinliklerini değiştirip yönetme yeteneğini gösteren kimse; öncel, lider, şef, alemdar

  • önderlik

    Önder olma durumu; öncülük, liderlik

  • öne almak

    bir şey veya bir kimseye öncelik tanımak

  • öne düşmek

    önden yürümek

  • öne sermek

    ortaya koymak, meydana çıkarmak, göstermek

  • öne sürmek

    birini ilk önce harekete geçmesi için önermek

  • öne çıkmak

    diğerlerinden daha iyi olmasından dolayı dikkat çekmek

  • önem

    Bir şeyin nitelik veya nicelik bakımından değeri olma durumu; yer, ehemmiyet

  • önem vermek

    değer vermek, önemli saymak

  • önemli

    Önemi olan; mühim, ehemmiyetli, mihver

  • önemlice

    Önemli sayılabilecek kadar

  • önemlilik

    Önemli olma durumu; ehemmiyetlilik, mühimlik

  • önemseme

    Önemsemek işi; mühimseme

  • önemsemek

    Önemli saymak; önem vermek, mühimsemek

  • önemsememezlik

    bk. önemsemezlik

  • önemsemezce

    Önemsemeyen bir biçimde

  • önemsemezlik

    Önem vermezlik; mühimsemezlik

  • önemsemezlik etmek

    önemsememek

  • önemseniş

    Önemsenme işi

  • önemsenme

    Önemsenmek işi

  • önemsenmek

    Önem verilmek, üzerinde durulmak

  • önemsetme

    Önemsetmek işi

  • önemsetmek

    Önemseme işini yaptırmak

  • önemseyebilme

    Önemseyebilmek işi

  • önemseyebilmek

    Önemseme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • önemseyiş

    Önemsemek işi

  • önemsiz

    Önemi olmayan; ehemmiyetsiz, ufak çapta, yarım yırtık, çurçur

  • önemsizce

    Önemli sayılmayacak kadar

  • önemsizlik

    Önemsiz olma durumu; ehemmiyetsizlik

  • önerebilme

    Önerebilmek işi

  • önerebilmek

    Önerme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • önerge

    Meclis, kongre vb. resmî bir toplantıda, herhangi bir konu veya sorunla ilgili olarak bir öneride bulunmak için üyelerden biri veya birkaçı tarafından başkanlığa verilen, oya sunularak karar verilmesi istenen yazılı kâğıt; takrir

  • önerge vermek

    bu tür bir yazıyı ilgili meclis veya kongre başkanlığına sunmak, takrir vermek

  • öneri

    Bir sorunu çözmek üzere öne sürülen görüş, düşünce; teklif

  • öneride bulunmak

    önermek, teklif etmek

  • önerilebilme

    Önerilebilmek işi

  • önerilebilmek

    Önerilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öneriliş

    Önerilmek işi

  • önerilme

    Önerilmek işi

  • önerilmek

    Önerme işine konu olmak

  • öneriş

    Önermek işi

  • önerme

    Önermek işi

  • önermek

    Tavsiye etmek

  • önerti

    Şartlı bir önermenin şartı anlatan ön bölümü: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "duman çıkıyorsa" şartı bir önertidir

  • öneze

    Avcıların av beklerken hayvanlardan gizlenmek için taş yığınlarından yaptıkları yer; evsin

  • öngörebilme

    Öngörebilmek işi

  • öngörebilmek

    Öngörme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öngörme

    Öngörmek işi

  • öngörmek

    Bir işin ilerisini kestirmek veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilmek ve ona göre davranmak

  • öngörü

    Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma

  • öngörülme

    Öngörülmek işi

  • öngörülmek

    İlerisi için kararlaştırılmak, göz önünde tutulmak

  • öngörülü

    Bir işin ileride nasıl olacağını kestirerek ona göre davranan, öngörüsü olan

  • öngörülülük

    Öngörülü olma durumu

  • önlem

    Kötü veya yanlış bir şeyi önleyecek yol; tedbir

  • önlem almak

    kötü ve yanlış bir durumun ortaya çıkmasına engel olmak amacıyla hazırlık yapmak ve bu amacı gerçekleştirmek için birtakım çarelere başvurmak; tedbir almak

  • önleme

    Önlemek işi

  • önlemek

    Bir şeyin olmasına veya yapılmasına engel olmak

  • önlenebilme

    Önlenebilmek işi

  • önlenebilmek

    Önleme imkânı veya ihtimali bulunmak

  • önleniş

    Önlenmek işi

  • önlenme

    Önlenmek işi

  • önlenmek

    Önleme işi yapılmak

  • önleyebilme

    Önleyebilmek işi

  • önleyebilmek

    Önleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • önleyici vuruş

    Dış politikada taraflardan birinin saldırısını önlemek amacıyla önceden müdahalede bulunma

  • önleyiş

    Önleme işi

  • önlü

    Ön tarafı olan

  • önlük

    Herhangi bir iş genellikle de yemek yaparken giysi kirlenmesin diye giyilen, boyundan askılı ve bele bağlanan örtü; iş önlüğü, prostela

  • önlüklü

    Önlük giymiş olan

  • önlüklük

    Önlük yapmaya elverişli (kumaş)

  • önolog

    Şarapla ve şarap yapımıyla ilgilenen kimse

  • önoloji

    Şarapla ve şarap yapımıyla ilgilenen bilim dalı

  • önsel

    Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan; apriori

  • önsellik

    Önsel olma durumu

  • önsezi

    Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını sezme, içe doğma; hissikablelvuku, altıncı duyu, altıncı his

  • önsezili

    Önsezisi olan

  • önü alınmak

    önlenmek

  • önü sıra

    Hemen önünden, çok uzak olmayan bir ara ile

  • önü sıra gitmek

    önünde yürümek

  • önünde ardında gidilmez

    "arkadaşlığına güvenilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • önünde sonunda

    En sonunda; eninde sonunda, evvel ahir

  • önünden

    -den biraz önce

  • önüne arkasına bakmadan

    iyi hesap etmeden, düşüncesizce

  • önüne bakmak

    utanmak, utancından cevap vermemek

  • önüne bir kemik atmak

    birini susturmak için ona küçük bir çıkar sağlamak

  • önüne dikilmek

    gelip karşısında durmak, karşısına dikilmek

  • önüne düşmek

    birinin önünden yürümek

  • önüne gelen

    olur olmaz (kimse)

  • önüne geleni kapar, ardına geleni teper

    arsız, huysuz, geçimsiz kimseler için kullanılan bir söz

  • önüne geçmek

    yolunu kesmek

  • önüne katmak

    önden yürütüp kendisi ardı sıra gitmek

  • önüne çıkmak

    rastlaşmak, karşılaşmak, karşısına çıkmak

  • önünü almak

    önlemek

  • önünü ardını düşünmemek

    sonucun ne olacağını hesaplamamak, ilerisini gerisini düşünmemek

  • önünü kesmek

    yolunu kesmek

  • öp babanın (veya beybabanın) elini

    beklenmedik, elverişsiz bir durum karşısında "şimdi ne olacak?" anlamında kullanılan bir söz

  • öpebilme

    Öpebilmek işi

  • öpebilmek

    Öpme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öperken ısırmak

    güler yüz gösterirken kötülük yapmak

  • öpme

    Öpmek işi

  • öpmek

    Sevgi, saygı, bağlılık, teşekkür belirtmek amacıyla dudaklarını bir şeye veya birine değdirmek

  • öptürme

    Öptürmek işi

  • öptürmek

    Öpme işini yaptırmak veya öpmesine izin vermek

  • öptürtme

    Öptürtmek işi

  • öptürtmek

    Öptürme işini yaptırmak

  • öpücük

    Sevgi göstermek için dudaklarıyla başka birisinin elini yüzünü öpme; öpüş, buse

  • öpücük almak

    fırsatını bulup öpmek

  • öpücük atmak

    el ve mimiklerle öpme hareketi yapmak

  • öpücük beklemek

    öpülmeyi ummak

  • öpücük bırakmak

    hafifçe öpmek

  • öpücük göndermek (veya yollamak)

    parmaklarının iç ucunu öpüp birine atar gibi yaparak onu selamlamak

  • öpücük kondurmak

    hafifçe öpmek

  • öpücük vermek

    öpmesine izin vermek, öptürmek

  • öpücüklere boğmak

    çok öpmek

  • öpücüklere boğulmak

    çok öpülmek

  • öpülme

    Öpülmek işi

  • öpülmek

    Öpme işine konu olmak

  • öpülüş

    Öpülmek işi

  • öpüp başına koymak

    bir nimeti veya kutsal sayılan bir varlığı saygıyla el üstünde tutmak, yüksekte tutmak

  • öpüverme

    Öpüvermek işi

  • öpüvermek

    Ansızın öpmek

  • öpüş

    Öpmek işi

  • öpüşebilme

    Öpüşebilmek işi

  • öpüşebilmek

    Öpüşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öpüşme

    Öpüşmek işi

  • öpüşmek

    Birbirini öpmek

  • öpüştürme

    Öpüştürmek işi

  • öpüştürmek

    Öpüşme işini yaptırmak

  • ördek

    Perde ayaklılardan, evcil ve yabani türleri bulunan su kuşu; badi, badik (Anas)

  • ördek balığı

    Lapinagillerden, Akdeniz ve Avrupa kıyılarında yaşayan, 25-35 santimetre uzunluğunda, çeşitli renkleri olan bir balık (Labrus mixtus)

  • ördek yürüyüşü

    Ördek gibi badi badi yürüme

  • ördekbaşı

    Yeşille lacivert arası renk

  • ördekgagası

    Açık turuncu renk

  • ördekgiller

    Kısa bacaklı, perde ayaklı, süzgeç gagalı su kuşları familyası

  • ördürme

    Ördürmek işi

  • ördürmek

    Örme işini yaptırmak, örmesini sağlamak

  • örebilme

    Örebilmek işi

  • örebilmek

    Örme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öreke

    Eğrilmekte olan yün, keten vb. şeylerin tutturulduğu, bir ucu çatal değnek

  • ören

    Ait olduğu eski uygarlık hakkında fikir edinmemizi sağlayan kültür ve tabiat kalıntılarından oluşan alan

  • örenlik

    Ören durumuna gelmiş yer; ören yeri

  • örfi

    Örfle ilgili

  • örfi hukuk

    Siyasi otoriteye ve halkın yerleşik değerlerine göre işletilen hukuk sistemi

  • örgü

    Örme işi veya biçimi

  • örgücü

    Örgü örüp satan kimse

  • örgücülük

    Örgücünün yaptığı iş

  • örgüleme

    Örgülemek işi

  • örgülemek

    Örgü durumuna getirmek

  • örgülü

    Örgüsü olan, örgü biçiminde bulunan

  • örgülü pilav

    Tavuk eti veya tavuk ciğerinin kısık ateşte pişirilmesinden sonra pirinç, tereyağı, fıstık, un ve yumurta karışımıyla hazırlanan bir pilav türü

  • örgün

    Bir işi gerçekleştirmek amacıyla türlü ve düzenli görevler yapan organlardan oluşan

  • örgün eğitim

    Kişilerin hayata atılmadan, iş ve meslek kollarında çalışmaya başlamadan önce okul veya okul niteliği taşıyan yerlerde, genel ve özel bilgiler bakımından yetişmelerini sağlamak amacıyla belli kanunlara göre düzenlenen eğitim; formel eğitim

  • örgüsüz

    Örgüsü olmayan

  • örgüt

    Ortak bir amacı veya işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kurumların veya kişilerin oluşturduğu birlik; teşekkül, teşkilat

  • örgüt kurmak

    teşkilat oluşturmak, birliği düzenlemek

  • örgüt kültürü

    Çalışan personelin davranışlarını ve çalışılan yerin genel görüntüsünü şekillendiren, simgeler aracılığıyla öğrenilebilen ve öğretilebilen, kuşaktan kuşağa aktarılan, değişebilir nitelikteki değer, düşünce ve kurallar bütünü

  • örgütleme

    Örgütlemek işi; teşkil, teşkilatlandırma

  • örgütlemek

    İnsanları veya işleri örgütlü duruma getirmek; teşkilatlandırmak

  • örgütlendirilme

    Örgütlendirilmek işi; teşkilatlandırılma

  • örgütlendirilmek

    Örgütlendirme işi yapılmak; teşkilatlandırılmak

  • örgütlendirme

    Örgütlendirmek işi

  • örgütlendirmek

    Bir örgüt etrafında toplamak

  • örgütlenebilme

    Örgütlenebilmek işi; teşkilatlanabilme

  • örgütlenebilmek

    Örgütlenme ihtimali veya imkânı bulunmak; teşkilatlanabilmek

  • örgütleniş

    Örgütlenme işi; teşkilatlanış

  • örgütlenme

    Örgütlenmek işi; teşkilatlanma

  • örgütlenmek

    Örgütleme işine konu olmak; teşkilatlanmak

  • örgütleyiş

    Örgütlemek işi

  • örgütleşme

    Örgütleşmek durumu

  • örgütleşmek

    Örgüt durumuna gelmek

  • örgütlü

    Örgütlenmiş olan; teşkilatlı

  • örgütsel

    Örgütle ilgili

  • örgütsel doküman

    Bir örgüte ait bilgi içeren yazılı, basılı ve görüntülü belge

  • örgütsel faaliyet

    Örgüte bağlı olarak yapılan çalışma; örgütsel çalışma

  • örgütsüz

    Örgütlenmiş olmayan; teşkilatsız

  • örgütsüzlük

    Herhangi bir örgütlenmenin bulunmaması durumu; teşkilatsızlık

  • örgütçü

    Örgütleme işleriyle uğraşan kimse; teşkilatçı

  • örgütçülük

    Örgüt kurma işi; teşkilatçılık

  • örk

    Hayvanları çayıra bağlamaya yarayan kalın ip; örük

  • örkleme

    Örklemek işi

  • örklemek

    Hayvanları otlamaları için uzun bir iple çayıra bağlamak

  • örme

    Örmek işi

  • örme kese

    Ahilikte esnafa ait nakit paraların saklandığı kese

  • örmek

    İplik, yün, tel, saz vb.ni birbirine dolayarak veya geçirerek işlemek veya tezgâhta dokumak

  • örmeli

    Örülerek yapılmış

  • örnek

    İncelemek veya denemek üzere insan ve hayvan vücudunun, bitkinin veya nesnenin herhangi bir yerinden alınan doku parçası; numune

  • örnek almak

    bir kimseye huy ve davranışta uymak, birini ölçü olarak benimsemek

  • örnek olmak

    davranışlarıyla başkasını heveslendirmek

  • örnek oluşturmak

    benzerini sunmak

  • örnek vermek

    bir konuyu daha ayrıntılı bir biçimde anlatabilmek için örneklendirmek

  • örneklem

    Bir araştırmada bütünü anlamak için bütünden seçilen araştırma tekniklerinin uygulanacağı grup

  • örnekleme

    Örneklemek işi

  • örneklemek

    Örnek vermek

  • örneklendirme

    Örneklendirmek işi

  • örneklendirmek

    Örneklerle göstermek, örneklerle açıklamak

  • örneklenme

    Örneklenmek işi

  • örneklenmek

    Örnek verilmek

  • örnekleyebilme

    Örnekleyebilmek işi

  • örnekleyebilmek

    Örnekleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • örneklik

    Örnek olarak ayrılmış bulunan; numunelik

  • örneklik etmek

    örnek alınmak, örnek olarak kabul edilmek

  • örnekseme

    Örneksemek işi

  • örneksemek

    Örnek olarak almak

  • örneğini almak

    biçimini çizmek

  • örneğini çıkarmak

    benzerini yapmak veya çizmek

  • örs

    Biçimleri yapılacak işe göre değişen, üzerinde maden dövülen, çelik yüzeyli, demir araç

  • örs kemiği

    Orta kulakta çekiç kemiğiyle üzengi kemiği arasında yer alan ve örse benzeyen küçük bir kemik

  • örs ve çekiç arasında kalmak

    aynı derecede güçlü ve zorlu iki kişi veya düşünce arasında bulunmak

  • örseleme

    Örselemek işi

  • örselemek

    Yıpratmak, eskitmek, hırpalamak, zedelemek

  • örseleniş

    Örselenmek işi

  • örselenme

    Örselenmek işi

  • örselenmek

    Örseleme işine konu olmak

  • örseleyiş

    Örselemek işi

  • ört ki ölem

    insana yapmaktansa ölmeyi tercih ettiren durumlar karşısında “böyle olacağına öleyim daha iyi” anlamında kullanılan bir söz

  • örtbas

    "Bir durumun, bir olayın duyulmamasını, yayılmamasını sağlayan önlemler almak" anlamındaki örtbas etmek ve "bir durum, bir olay duyulmamak, yayılmamak" anlamındaki örtbas olmak deyimlerinde geçer

  • örtebilme

    Örtebilmek işi

  • örtebilmek

    Örtme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • örtenek

    Hayvanların vücudunu örten deri, kıl, tüy, pul vb. dokuların bütünü

  • örtme

    Örtmek işi

  • örtmece

    Söylenmesi kaba, çirkin veya sakıncalı görülen nesnelerin, kavramların, başka kelimelerle daha uygun ve edepli bir biçimde anlatılması; edebikelam

  • örtmek

    Korumak, görünmez duruma getirmek veya gizlemek için üstüne bir şey koymak

  • örttürme

    Öttürmek işi

  • örttürmek

    Örtme işini yaptırmak

  • örtü

    Örtmek için kullanılan şey; destar, kuvertür, serviyet

  • örtü pensi

    Ameliyat yapılacak bölgenin çevresini örten steril örtüleri tutturmada kullanılan, paslanmaz çelikten yapılmış pens; serviyet pensi

  • örtücü

    Örtü yapan veya satan kimse

  • örtük

    Örtülü, kapalı

  • örtüklük

    Örtük olma durumu

  • örtülme

    Örtülmek işi

  • örtülmek

    Örtme işine konu olmak

  • örtülü

    Örtüsü olan

  • örtülü omurgalılar

    Vücutları yassı, göğüs yüzgeçleri büyük, omurlarında kat kat kireçlenmiş çemberleri olan, köpek balıklarının bir alt takımı

  • örtülü ödenek

    Gizli tutulan işlerde harcanmak için yetkililerin emrine verilen para; tahsisatımesture

  • örtülülük

    Örtülü olma durumu

  • örtülüş

    Örtülmek işi

  • örtünme

    Örtünmek işi

  • örtünmek

    Kendi üzerine bir şey örtmek

  • örtünüş

    Örtünmek işi

  • örtüsüz

    Örtüsü olmayan

  • örtüsüzlük

    Örtüsüz olma durumu

  • örtüverme

    Örtüvermek işi

  • örtüvermek

    Ansızın veya çabucak örtmek

  • örtüye sokmak (veya koymak)

    örtünmesini sağlamak

  • örtüş

    Örtmek işi

  • örtüşebilme

    Örtüşebilmek işi

  • örtüşebilmek

    Örtüşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • örtüşme

    Örtüşmek durumu veya biçimi

  • örtüşmek

    Aynı noktalarda ve düzlemlerde kesişmek

  • örtüştürme

    Örtüştürmek işi

  • örtüştürmek

    Örtüşme işini yaptırmak

  • örü

    Örmek işi

  • örücü

    Örme işi yapan kimse

  • örücülük

    Örücünün yaptığı iş

  • örük

    Kendi ipiyle onarılmış kısım

  • örülme

    Örülmek işi

  • örülmek

    Örme işi yapılmak

  • örülü

    Örülmüş olan

  • örülü olmak

    her şeyiyle mükemmel, eksiksiz ve estetik bütünlüğe sahip bulunmak

  • örülüş

    Örülmek işi

  • örüm

    Sürünün gece veya sabaha karşı otlaması

  • örümcek

    Örümcekler takımından, ince bir ağ örerek küçük böcekleri avlayan eklemli bir hayvan; örümce (Araneae)

  • örümcek ağı

    Örümceğin ördüğü ağ

  • örümcek bağlamak

    üzerinde örümcek ağı olmak

  • örümcek kafalı

    Eskiye saplanıp yeniliklere düşman olan, eskiye bağlanıp kalmış olan, geri düşünceli (kimse); kafası örümcekli

  • örümcek kafalılık

    Örümcek kafalı olma durumu

  • örümcek kuşu

    Örümcek kuşugillerden, orta boyda, tüyleri koyu kül rengi, siyah, beyaz, bazısında pembe veya koyu kırmızı benekler bulunan ötücü kuş (Lanius)

  • örümcek kuşugiller

    Örümcek kuşu vb.ni içine alan ötücü kuşlar familyası

  • örümcek kızılı

    Örümcek kuşunun sırt rengi

  • örümcek sarmak

    bir yer örümcek ağları ile dolmak

  • örümceklenme

    Örümceklenmek işi

  • örümceklenmek

    Bir yer örümcek ağlarıyla dolmak

  • örümcekler

    Örümceklerle akrepleri içine alan bir eklem bacaklılar takımı

  • örümcekli

    Örümcek ağlarıyla kaplanmış, örümcek bağlamış

  • örümceksi

    Örümcek ağı gibi ince ve seyrek dokulu olan

  • örümceksi ben

    Sirozun yol açtığı, yüzde ve gövdede görülen kırmızımsı, örümcek biçiminde damar genişlemesi

  • örümceksi zar

    Beyni ve omuriliği örten sert zar ile ince zar arasında bulunan ağ gibi ince, seyrek dokulu zar

  • örümceğimsiler

    Karada yaşayan akrepler, örümcekler, keneler ve uyuz böceklerini içine alan, dört çift ayaklı eklem bacaklılar sınıfı

  • örüntü

    Olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesi

  • örüş

    Örmek işi

  • örüşük

    İç içe geçmiş

  • örüşük kafiye

    Üç mısralı bentlerde kullanılan, her üçlükte birinci ve üçüncü mısraların kendi aralarında, ikinci üçlükten itibaren birinci ve üçüncü mısraların bir üstteki üçlüğün ortadaki mısrasıyla kafiyelendiği kafiye düzeni; örüşük uyak

  • östaki borusu

    Burun boşluğu ile orta kulağı birleştiren boru biçimindeki yol; östaki, östaki tüpü

  • östrojen

    Döl yatağının, döl yolunun ve fallop borularının gelişmesini hızlandıran, kadını cinsel birleşmeye ve çocuk yapmaya hazırlayan, deri ve kemik oluşumunu sağlayan, kalp, dolaşım sistemi ve damarları da koruyan bir tür hormon

  • östrojen tedavisi

    Menopoz sırasında ve daha sonraki yıllarda kalp, kemik ve damarlar üzerinde meydana gelebilecek olumsuz etkileri önleyen bir tedavi

  • öte

    Konuşanın temel olarak aldığı bir şeyden daha uzak olan yer veya şey; mavera, beri karşıtı

  • öte gün

    Geçen gün, yakın günlerden birinde

  • öte yandan

    Diğer taraftan, başka bir yönden, karşılık olarak

  • öteberi

    Önemsiz, ufak tefek şeyler

  • ötebilme

    Ötebilmek işi

  • ötebilmek

    Ötme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ötede beride

    Çeşitli yerlerde, şurada burada

  • öteden beri

    Geçmişten bugüne kadar, başlangıçtan beri

  • öteden beriden

    Çeşitli yerlerden veya şeylerden; şuradan buradan

  • öteki

    Bilinenin, sözü edilenin dışında olan şey; öbürü, öbürkü

  • öteki beriki

    Olur olmaz kimseler

  • öteki dünyayı boylamak

    ahireti boylamak

  • ötekileri

    Ötede bulunanlar, diğerleri, başkaları

  • ötekisi

    Sözü edilenden başkası; diğeri, yekdiğeri

  • öteleme

    Ötelemek işi

  • ötelemek

    Öteye götürmek

  • öteleniş

    Ötelenmek işi

  • ötelenme

    Ötelenmek işi

  • ötelenmek

    Öteleme işi yapılmak

  • öteletme

    Öteletmek işi

  • öteletmek

    Öteleme işini yaptırmak

  • öteleyebilme

    Öteleyebilmek işi

  • öteleyebilmek

    Öteleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ötesi berisi

    Neyi varsa, bütün eşyaları

  • ötesi var mı?

    "daha diyecek var mı?" anlamında kullanılan bir söz

  • ötesi yok

    "diyecek daha bir şey yok" anlamında kullanılan bir söz

  • ötesinde berisinde

    Çeşitli, dağınık yerlerde

  • öteye beriye

    Çeşitli yerlere

  • öteyi beriyi

    Çeşitli yerleri

  • ötleğengiller

    Örnek hayvanı ötleğen olan ötücü kuşlar familyası

  • ötleği

    Bir cins kartal

  • ötme

    Ötmek işi

  • ötmek

    Kuş veya bazı böcekler, değişik tonda ses çıkarmak

  • ötre

    Arap harfli metinlerde bir ünsüzün o, ö, u, ü seslerinden biriyle okunacağını gösteren işaret; zamme

  • öttürme

    Öttürmek işi

  • öttürmek

    Ötmesini sağlamak veya ses çıkarttırmak

  • ötücü

    Güzel öten, ötüşü güzel olan

  • ötücü kuşlar

    Kuşlar sınıfının geniş bir takımı

  • ötücülük

    Ötücü olma durumu

  • ötüm

    Kuşlar vb. için ötmek işi

  • ötüp durmak

    sürekli ötme sesi çıkarmak

  • ötürme

    Ötürmek işi

  • ötürmek

    İshal olmak

  • ötürü

    Bir şeyden dolayı, bir şey yüzünden; dolayı, naşi

  • ötürüklü

    İshalli, amel olmuş (insan veya hayvan)

  • ötüş

    Ötmek işi

  • ötüşme

    Ötüşmek işi

  • ötüşmek

    Birlikte veya karşılıklı ötmek

  • övdürme

    Övdürmek işi

  • övdürmek

    Övmek işini yaptırmak

  • övebilme

    Övebilmek işi

  • övebilmek

    Övme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öveç

    İki üç yaşındaki erkek koyun

  • övgü

    Birini, bir şeyi övmek için söylenen söz veya yazılan yazı; methiye

  • övgücü

    Birini veya bir şeyi öven kimse; övücü

  • övgücülük

    Övgücü olma durumu; övücülük

  • övme

    Övmek işi; sena, medih, sitayiş

  • övmek

    Birinin veya bir şeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltmek, sena etmek; methetmek, yermek karşıtı

  • övülebilme

    Övülebilmek işi

  • övülebilmek

    Övülme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • övülme

    Övülmek işi

  • övülmek

    Övme işine konu olmak

  • övülüş

    Övülmek işi

  • övünce

    Övünmeye yol açan veya hak kazandıran şey

  • övünebilme

    Övünebilmek işi

  • övünebilmek

    Övünme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • övünedurma

    Övünedurmak işi

  • övünedurmak

    Sürekli övünmek

  • övünek

    Övünülecek şey, övünç kaynağı veya sebebi

  • övüngen

    Çok övünen

  • övüngenlik

    Çok övünme durumu

  • övünme

    Övünmek işi; kıvanç, kıvançlanma, övünç, iftihar, tefahür, temeddüh

  • övünmek

    Bir niteliği sebebiyle kendini yücelmiş sayarak bundan abartmalı bir biçimde söz etmek; kıvançlanmak, iftihar etmek

  • övünmek gibi olmasın

    kendini övmeye hazırlanan kimselerce, övünmesini hoş göstermek veya alçak gönüllü görünebilmek için kullanılan bir söz

  • övüntü

    Övünülecek tutum veya davranış

  • övünç duymak

    iftihar etmek, kıvanmak

  • övünç madalyası

    Savaşta ve barışta görevini üstün gayretle ifa ederken görevin tesiri ile yaralanan ve Türk Silahlı Kuvvetleri için övünç vesilesi olan Türk ve yabancı asker kişilere verilen madalya

  • övünç çizelgesi

    Bir okulda davranışları ve derslerindeki başarıları ile dikkat çeken seçkin öğrencilerin adlarının yazıldığı çizelge; iftihar listesi

  • övünüş

    Övünmek işi

  • övüş

    Övmek işi

  • öykü

    Ayrıntılarıyla anlatılan olay

  • öyküleme

    Öykülemek işi

  • öykülemek

    Bir olay dizisini anlatmak

  • öyküleştirme

    Öyküleştirmek işi

  • öyküleştirmek

    Öykü durumuna getirmek

  • öykünmek

    Taklit etmek

  • öykünüş

    Taklit ediş

  • öyle

    Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde

  • öyle (yağma) yok!

    "öyle bir şey olmaz, öyle bir şey yapılmamalı" anlamında kullanılan bir söz

  • öyle de böyle de

    her iki biçimde

  • öyle gelip öyle gitmek

    değişmeden devam etmek

  • öyle gelmek

    sanmak, zannetmek

  • öyle olsun

    peki, pekâlâ

  • öyle veya böyle

    ne olursa olsun, her hâlde, bu durumda

  • öyle ya

    kuşkusuz, tabii, elbette

  • öylece

    Tam öyle; o biçimde, o şekilde

  • öylelikle

    Bu biçimde, en sonunda; öylece

  • öylesi

    Ona benzer, onun gibi

  • öylesine

    Aşırı bir biçimde, fazla, o kadar çok, o derece; öylemesine, usulden

  • öyleyse

    Bu durum karşısında, sonuç olarak denilebilir ki; o hâlde

  • öz

    Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı; iç, nefis (I), derun, ruh, varoluş karşıtı

  • öz anne

    Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan anne

  • öz baba

    Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan baba

  • öz bakım

    Bireyin yemek yeme, giyinme, el ve yüz yıkama gibi ihtiyaçlarını kendisinin yapabilme becerisi

  • öz bakım gücü

    Bireyin yaşamını iyi ve sağlıklı durumda sürdürebilme yeteneği

  • öz bağışıklık

    Bireyin, kendi vücudundan olan ögelere karşı antikor yapması

  • öz belirtim

    Kendini yönetme hakkını belirleme; selfdeterminasyon

  • öz beslenme

    Besinini bağımsız olarak sağlama, inorganik azot, azotlu maddeler ve karbonhidratların sentezini yapabilme; ototrofi

  • öz denetim

    Daha önemli bir amaca ulaşabilmek için kişinin tepkilerini, davranışlarını veya başka amaca yönelme eğilimini denetleyip kısıtlaması; otokontrol

  • öz devinim

    Bir cihaza, bir alete otomatik bir işleyiş kazandırmak için gerekli olan düzen, otomatizm

  • öz dikeni

    Dikenli, tırmanıcı ve kışın yapraklarını dökmeyen bir bitki (Smilax aspara)

  • öz direnç

    Her cismin elektrik akımına karşı gösterdiği direnç

  • öz eleştiri

    Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargı; otokritik

  • öz evlat

    Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan çocuk

  • öz geçmiş

    Bir kimsenin doğumundan yaşadığı güne kadar geçirdiği belli başlı evreleri içeren yazı; hayat hikâyesi, hayat öyküsü, yaşam öyküsü, hâl tercümesi, tercümeihâl, biyografi

  • öz güven

    İnsanın kendine güvenme duygusu

  • öz indükleme

    Bir elektrik devresinde içinden geçtiği akımın değişmeleriyle oluşan indükleme

  • öz itme

    İçine yerleştirilen öz itmeli düzenek yardımıyla otomatik olarak çalışma

  • öz itmeli

    Atmosferde veya uzayda otomatik olarak çalışan düzeneğinin iticiliğiyle hareket eden (cihaz vb.)

  • öz kardeş

    Ana babaları bir olan kardeşlerden her biri

  • öz kaynak

    Dışarıdan yardım almadan kendi imkânları kullanılarak sağlanan maddi varlık

  • öz kedi balığıgiller

    Köpek balıklarının örtülü omurgalılara giren bir familyası

  • öz kesit

    Tomruğun boyu yönünden alınan ve özünden geçen kesit yüzeyi

  • öz odun

    Olgunlaşan ağaç gövdesinin öze yakın bölümü

  • öz saygı

    İnsanın kendine duyduğu saygı; haysiyet, izzetinefis

  • öz su

    Bitki ve hayvan dokularında bulunan sıvı; usare

  • öz tahta

    Tomruğun özünden geçecek biçimde kesilerek alınan tahta

  • öz Türkçe

    Tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırılmış Türkçe

  • öz Türkçeci

    Türkçenin tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırılmasını savunan kimse

  • öz Türkçecilik

    Türkçeyi tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırmaya çalışan yaklaşım

  • öz Türkçeleştirilme

    Öz Türkçeleştirilmek işi

  • öz Türkçeleştirilmek

    Öz Türkçeleştirme işi yapılmak

  • öz Türkçeleştirme

    Öz Türkçeleştirmek işi

  • öz Türkçeleştirmek

    Türkçeyi tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırmak

  • öz yaşam öyküsü

    Bir kişinin kendi yaşam öyküsü üzerine yazdığı yazı veya eser; otobiyografi

  • öz yönetim

    Öğretim kuruluşlarında, öğrencilerin yönetmeliklere ve okul kurallarına göre söz ve karar sahibi olmaları ilkesine dayanan yönetim; otojestiyon

  • öz öğrenim

    Kendi kendini yetiştirme işi; otodidaktik

  • öz öğrenimli

    Bir okula gitmeden kendi kendini yetiştiren; otodidakt

  • öz ışın

    Ağaç gövdesinde yatay yönde besin iletimi yapan ve öz kesitte parıltılı görünen hücreler topluluğu

  • özbeslenen

    Besinini bağımsız olarak sağlayan, inorganik azot, azotlu madde ve CO2'den protein ve karbonhidratların sentezini yapabilen (bitki); kendi beslek, ototrof

  • özbeöz

    Gerçek ve öz olan

  • özcesi

    Özet olarak

  • özdek

    İnsanın çalışmasıyla bir amaç uğruna biçim verdiği veya yararlandığı doğal cisimler, nesneler

  • özden

    Özle, öz varlıkla, gerçekle ilgili

  • özdenlik

    Özden olma durumu

  • özdeyiş

    Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz; vecize, kelamıkibar, aforizm, aforizma, motto

  • özdeş

    Her türlü nitelik bakımından eşit olan, aralarında fark bulunmayan; aynı

  • özdeşleme

    Özdeşlemek işi

  • özdeşlemek

    Özdeş duruma getirmek

  • özdeşleşebilme

    Özdeşleşebilmek işi

  • özdeşleşebilmek

    Özdeşleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özdeşleşme

    Özdeşleşmek işi

  • özdeşleşmek

    Özdeş duruma gelmek

  • özdeşleştirebilme

    Özdeşleştirebilmek işi

  • özdeşleştirebilmek

    Özdeşleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özdeşleştirme

    Özdeşleştirmek işi

  • özdeşleştirmek

    Özdeş duruma getirmek

  • özdeşlik

    Değişen durumlarda aynı kalma, aynı olma

  • özdeştirme

    Özdeştirmek durumu

  • özdeştirmek

    Başka birinin veya bir grubun ölçülerini, beklentilerini benimsemek

  • öze

    Laboratuvarda bakteri üretimi işleminde kullanılan ince telli çubuk

  • özek ağacı

    Hayvanların çektiği arabalarda ön ve arka dingili birbirine bağlayan uzun tahta

  • özek demiri

    Özek ağacını arabaya bağlayan demir

  • özek doku

    Selüloz çeperleri kalınlaşmış, odunlaşmamış olan, değişik görevler yapan hücrelerin oluşturduğu doku; parankima

  • özel

    Yalnız bir kişiye, bir şeye ait veya ilişkin olan; hususi, mahsus (I), spesiyal

  • özel ad

    Belirli bir kişiyi, benzerlerinden farklı özellik taşıyan bir varlığı veya topluluğu gösteren kelime; özel isim: Ahmet, Ankara, Kızılırmak, Özbek, Türkçe vb.

  • özel af

    Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle bir suçlunun cezasının kaldırılması

  • özel dikiş

    Genellikle bir tane dikilen ve özel kesimlere sahip giysi

  • özel dil

    Aynı meslekten olanların veya aynı iş alanında çalışanların kendi aralarında konuştukları dil

  • özel eğitim

    Bireysel ve gelişim özellikleri ile eğitim yeterlilikleri açısından akranlarından anlamlı düzeyde farklılık gösteren bireylerin eğitim ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere geliştirilmiş eğitim programları ve özel olarak yetiştirilmiş personel ile uygun ortamlarda sürdürülen eğitim

  • özel girişim

    Bir konu üzerinde harcanan özel çaba

  • özel girişimci

    Özel girişimcilik yanlısı kimse veya görüş

  • özel girişimcilik

    Ekonomik alanda özel girişimi tercih etme

  • özel gün kartı

    Toplum tarafından önem verilen olay veya düzenlenen toplantı, sergi vb. etkinlikleri anmak üzere çıkarılan kart

  • özel hayat

    Kişinin kendine özgü yaşayışı, yaşama tarzı, kendisini ilgilendiren tutum ve davranışı; öz yaşam, özel yaşam

  • özel kalem

    Kamu veya özel sektördeki üst düzey yöneticinin görüşmelerinin düzenlendiği, gizlilik derecesi bulunan yazışmalarını yapıldığı yer

  • özel kalem müdürlüğü

    Özel kalem müdürü olma durumu

  • özel kalem müdürü

    Kamu veya özel sektördeki üst düzey yöneticinin görüşmelerini düzenleyen, gizlilik derecesi bulunan yazışmalarını yapan kimse; özel kalem

  • özel kesim

    Resmî kesimden ayrı ve bağımsız çalışan grup

  • özel mülkiyet

    Kişinin sahip olduğu taşınır veya taşınmaz mal

  • özel okul

    Devlet yönetiminden ayrı, mülkiyeti kişiye veya bir özel kuruluşa ait eğitim öğretim yeri

  • özel radyo

    Kişi veya kuruluşlara ait radyo istasyonu

  • özel sayı

    Bir süreli yayının belli bir konuya ayrılmış sayısı

  • özel sektör

    Ekonomi alanında özel kişilerin veya kuruluşların yaptığı işlerin bütünü, kamu kesimi dışında kalan iş alanı; özel girişim, özel teşebbüs, hür teşebbüs

  • özel televizyon

    Kişi veya kuruluşlara ait televizyon kanalı

  • özel tiyatro

    Kişi veya kuruluşlara ait tiyatro

  • özel ulak

    Geldiği postanede bekletilmeden özel bir araç veya görevli ile yerine ulaştırılan (mektup, paket vb.); ekspres (II)

  • özelge

    Bir konudaki görüşü ve yapılması gereken uygulamayı bildiren yazı

  • özelik

    Herhangi bir durumu gösterebilme yeteneği

  • özelleşme

    Özelleşmek işi

  • özelleşmek

    Özel bir duruma gelmek

  • özelleştirebilme

    Özelleştirebilmek işi

  • özelleştirebilmek

    Özelleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özelleştirilme

    Özelleştirilmek işi

  • özelleştirilmek

    Özelleştirme işi yapılmak

  • özelleştirme

    Özelleştirmek işi

  • özelleştirmek

    Bir şeyi özel duruma getirmek veya özel olarak kullanmak

  • özellik

    Bir şeyin benzerlerinden veya başka şeylerden ayrılmasını sağlayan nitelik; hususiyet, hasiyet, hassa, mahsusluk, spesiyalite

  • özellikle

    Özel olarak, her şeyden önce; başta, hele, bilhassa, hassaten, hususen, hususuyla, alelhusus, bahusus, mahsus, mahsusen, münhasıran, tahsisen

  • özellikli

    Bir türün, bir olayın karakteristik yönünü veren; spesifik

  • özelliksiz

    Kendine özgü özelliği bulunmayan

  • özeme

    Özemek işi

  • özemek

    Yoğurt, pekmez vb. koyu şeyleri suyla inceltmek, sulandırmak

  • özen

    Bir işin elden geldiğince iyi olması için gösterilen çaba; itina, ihtimam

  • özen göstermek

    bir şeyi özenerek elden geldiğince iyi olmasına gayret ederek yapmak; itina etmek

  • özendirebilme

    Özendirebilmek işi

  • özendirebilmek

    Özendirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özendirici

    Özendiren; teşvikçi, teşvikkâr

  • özendirilme

    Özendirilmek işi

  • özendirilmek

    Özendirme işi yapılmak

  • özendirme

    Özendirmek durumu, işi; teşvik

  • özendirmek

    Özenmesini sağlamak; teşvik etmek

  • özene bezene

    Özenli bir biçimde, itina ile

  • özengenlik

    Özengen olma durumu; amatörlük

  • özeni

    Özenme işi

  • özenilesi

    Özenilen, imrenilen

  • özenilme

    Özenilmek işi

  • özenilmek

    Bir şeye özenti duyulmak

  • özenip bezenmek

    bir işi ayrıntılarına varıncaya değin büyük bir özenle ve titizlikle yapmak

  • özeniş

    Özenmek işi

  • özenle

    Titizlik göstererek

  • özenli

    Özen gösterilerek yapılan (iş); itinalı

  • özenlice

    Özenli bir biçimde; itinalıca

  • özenlilik

    Özenli olma durumu; itinalılık

  • özenme

    Özenmek işi

  • özenmek

    Beğendiği şeye benzemeye çalışmak, o şeyi yapmak için çaba göstermek

  • özensiz

    Özen gösterilmeyen (iş); itinasız

  • özensizce

    Özensiz bir biçimde; itinasızca

  • özensizlik

    Özensiz olma durumu; itinasızlık

  • özenti

    Beğendiği bir durumda olma, beğendiği şeye benzeme çabası

  • özentici

    Birine veya bir şeye benzemeye çalışan (kimse)

  • özenticilik

    Özentici olma durumu

  • özentili

    Özenti ile yapılan

  • özentililik

    Özentili olma durumu

  • özentisiz

    Özenti olmadan, özenti gösterilmeden, özenmeden yapılan

  • özentisizlik

    Özentisiz olma durumu

  • özerk

    Bir üst organa bağlı olmakla beraber kendine ait işleri ayrı bir yasayla kendisi düzenleme ve yönetme yetkisi olan (kuruluş, devlet vb.); muhtar, otonom

  • özerkleşme

    Özerkleşmek durumu

  • özerkleşmek

    Özerk duruma gelmek

  • özerkleştirme

    Özerkleştirmek işi

  • özerkleştirmek

    Özerk duruma getirmek, özerklik vermek

  • özerklik

    Ülkelerin, bölgelerin, toplulukların, kuruluşların kendi kendilerini serbestçe, kendi yasaları ile yönetebilme durumu; muhtariyet, otonomi, otonomluk

  • özet

    Bir yazı veya sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı veya söz; fezleke, hülasa, icmal, telhis

  • özetleme

    Özetlemek işi

  • özetlemek

    Bir yazı, konu, söz veya filmin içeriğini daha az sözle anlatmak, özünü vermek, kısaltmak; hülasa etmek

  • özetleniş

    Özetlenmek işi

  • özetlenme

    Özetlenmek işi

  • özetlenmek

    Özet durumuna getirilmek, hülasa edilmek

  • özetleyebilme

    Özetleyebilmek işi

  • özetleyebilmek

    Özetleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özetleyiş

    Özetleme işi

  • özezer

    Cinsel zevk almak için kendisine eziyet edilmesi gereken veya eziyet çekerek cinsel zevk alan sapkın kimse; mazoşist

  • özezerlik

    Fiziksel acı veya aşağılatıcı davranışlarla doyuma ulaşma biçiminde beliren cinsel sapkınlık; mazoşizm

  • özgeci

    Kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışan (kimse); özgecil, diğerkâm

  • özgecilik

    Özgeci olma durumu; diğerkâmlık

  • özgü

    Birine, bir şeye ait olan; öze, has, mahsus (I)

  • özgü olmak

    birine, bir şeye ait olmak

  • özgül

    Bir türle ilgili, bir türe ilişkin

  • özgül ağırlık

    Bir cismin 1 santimetreküp hacmindeki parçasının ağırlığı; dansite

  • özgüleme

    Özgülemek işi

  • özgülemek

    Bir şey veya bir yeri birine, bir şeye ayırmak, vermek, hasretmek, tahsis etmek

  • özgülenme

    Özgülenmek işi

  • özgülenmek

    Özgüleme işi yapılmak

  • özgüllük

    Özgül olma durumu

  • özgülük

    Özgü olma durumu; mahsusluk

  • özgün

    Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan; orijinal, ibdai

  • özgünleşme

    Özgünleşmek işi

  • özgünleşmek

    Özgün duruma gelmek

  • özgünleştirme

    Özgünleştirmek işi

  • özgünleştirmek

    Özgün duruma getirmek

  • özgünlük

    Özgün olma durumu; orijinalite, orijinallik

  • özgür

    Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olmayan; serbest, hür, azat, azade

  • özgürce

    Özgür bir biçimde; özgürcesine

  • özgürleşebilme

    Özgürleşebilmek durumu

  • özgürleşebilmek

    Özgürleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özgürleşme

    Özgürleşmek durumu

  • özgürleşmek

    Özgür duruma gelmek

  • özgürleştirebilme

    Özgürleştirebilmek durumu

  • özgürleştirebilmek

    Özgürleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özgürleştirme

    Özgürleştirmek durumu

  • özgürleştirmek

    Özgür olmasını sağlamak

  • özgürlük

    Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu; azadelik

  • özgürlüksüz

    Özgürlüğü olmayan; hürriyetsiz

  • özgürlüksüzlük

    Özgürlüğü olmama durumu; hürriyetsizlik

  • özgürlükçü

    Özgürlük yanlısı olan; hürriyetçi, hürriyetperver

  • özgürlükçü demokrasi

    Bireylerin her türlü düşüncesine saygı gösteren, yasak koymayan demokrasi biçimi

  • özgürlükçülük

    Özgürlükçü olma durumu; hürriyetçilik, hürriyetperverlik

  • özişler

    Endüstride, yönetimde ve bilimsel işlerde insan aracılığı olmadan işlerin otomatik olarak yapılması; öz devim, otomasyon

  • özlem

    Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği; özlenti, hasret, tahassür

  • özleme

    Özlemek işi; iştiyak

  • özlemek

    Bir kimseyi, bir yeri veya bir şeyi görmeyi, ona kavuşmayı istemek, göreceği gelmek

  • özlemini duymak

    yürekten istemek, arzu etmek

  • özlemini çekmek

    çok özlemek, hasretini çekmek

  • özlemli

    Özlemi olan, özleyen; hasretli

  • özlemlilik

    Özlemli olma durumu; hasretlilik

  • özlemsiz

    Özlemi olmayan, özlemeyen; hasretsiz

  • özlemsizlik

    Özlemsiz olma durumu; hasretsizlik

  • özlenebilme

    Özlenebilmek işi

  • özlenebilmek

    Özlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özleniş

    Özlenmek işi

  • özlenme

    Özlenmek işi

  • özlenmek

    Özleme işine konu olmak

  • özlentili

    Özlem taşıyan, özlem dolu

  • özletme

    Özletmek işi

  • özletmek

    Özlemesine yol açmak

  • özleyebilme

    Özleyebilmek işi

  • özleyebilmek

    Özleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özleyiş

    Özlemek işi

  • özleşme

    Özleşmek işi; arılaşma

  • özleşmek

    Öz durumuna veya özlü bir duruma gelmek

  • özleştirme

    Özleştirmek işi; arılaştırma, tasfiye

  • özleştirmeci

    Özleştirmecilik yanlısı olan kimse; tasfiyeci

  • özleştirmecilik

    Dili yabancı ögelerden arındırarak kendi imkânlarıyla geliştirmeyi amaçlayan anlayış; tasfiyecilik

  • özleştirmek

    Öz durumuna getirmek, özlü durum kazandırmak

  • özlü

    Özü olan, öz bölümü çokça olan

  • özlü un

    Hamuru yapışkan olan un

  • özlü çamur

    Yapışkan çamur

  • özlük

    Bir şeyin içerik durumu; mahiyet

  • özlük hakkı

    Genel memur statüsü içinde kişinin, kanunların öngördüğü biçim ve koşullarla kazandığı her türlü hakkı

  • özlük işleri

    Bir kuruluşta görevlilerin atanmaları, yükselmeleri ve emeklilikleri vb. kişisel işlemlerin bütünü

  • özlülük

    Özlü olma durumu

  • özne

    Cümlede yüklemin belirttiği işi yapan veya bir oluşa konu olan öge; fail, süje: "Çocuk konuştu." "Çocuk henüz yürüdü." cümlelerinde "çocuk" sözü öznedir

  • özne öbeği

    Birden çok kelimeden oluşan, yapısı ve anlamındaki bütünlük dolayısıyla cümle içinde tek bir özne gibi işlem gören söz dizisi; özne grubu

  • öznel

    Özneye ilişkin olan, öznede oluşan, nesnelerin gerçeğine değil, bireyin düşünce ve duygularına dayanan; enfüsi, subjektif, nesnel karşıtı

  • öznelci

    Öznelcilik yanlısı, öznelciliği benimseyen ve savunan; subjektivist

  • öznelcilik

    Bütün bilgilerin özneye ilişkin ve değer yargılarının bireysel, öznel olduğunu ileri süren öğreti; subjektivizm

  • öznellik

    Öznel olma durumu; subjektiflik, subjektivite

  • özrü kabahatinden büyük

    bir suç veya kabahat için özür dilerken daha büyük suç işleyen kimseler için söylenen bir söz

  • özsel

    Öz ile ilgili

  • özsellik

    Özsel olma durumu

  • özsever

    Kendi benliğine bağlanan, hayran olan (kimse); narsist

  • özseverlik

    Kişinin kendi bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık; narsistlik, narsisizm

  • özveri

    Bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme; fedakârlık

  • özverili

    Özveri ile davranan, özverisi olan; özveren, fedakâr

  • özverilice

    Özverili biçimde, özverili olarak; fedakârca, fedakârcasına

  • özverililik

    Özverili olma durumu; fedakârlık

  • özverisiz

    Özveri ile davranmayan, özverisi olmayan

  • özverisizlik

    Özverisiz olma durumu

  • özçekim

    Cep telefonu vb.nin ön kamerası ile kendisinin veya kendisiyle birlikte bir grubun fotoğrafını çekme

  • özçekim yapmak

    cep telefonu vb.nin ön kamerası ile kendisinin veya kendisiyle birlikte bir grubun fotoğrafını çekmek

  • özçekim çubuğu

    Özçekim yapmak için kullanılan çubuk

  • özü sözü bir (olmak)

    söylediği söz ile yaptığı iş veya davranışları örtüşen, tutarlı olan

  • özümleme

    Özümlemek işi; yapım, temessül, temsil, asimilasyon, anabolizma, yadımlama karşıtı

  • özümleme dokusu

    Bitkilerde, havadaki karbondioksidi karbonhidrata çeviren, genellikle yapraklarda bulunan doku

  • özümlemek

    Canlı varlıklar, dışarıdan aldıkları besinleri, değişikliğe uğratarak yeni bir birleşimle, organizmanın gereksinim duyduğu maddeler durumuna getirmek; temsil etmek

  • özümlenme

    Besini özümlemek işi

  • özümlenmek

    Özümleme işine konu olmak, özümsenmek

  • özümletme

    Özümletmek işi

  • özümletmek

    Özümleme işini yaptırmak

  • özümleyebilme

    Özümleyebilmek işi

  • özümleyebilmek

    Özümleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özümleyiş

    Özümlemek işi

  • özümseme

    Özümsemek işi; içselleştirme, özümleme

  • özümsemek

    Edinilmiş olan bilgileri bireyin öz malı durumuna getirmek; içselleştirmek, özümlemek

  • özümsenme

    Özümsenmek işi; özümlenme

  • özümsenmek

    Özümseme işi yapılmak; özümlenmek

  • özümsetme

    Özümsetmek işi

  • özümsetmek

    Özümseme işini yaptırmak

  • özümseyebilme

    Özümseyebilmek işi

  • özümseyebilmek

    Özümseme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • özümseyiş

    Özümsemek işi

  • özünlü

    Bir şeyin aslında veya gerçeğinde olan, ilinekle ilgili olmayıp özde bulunan; deruni, zatî, dışınlı karşıtı

  • özür

    Bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep; mazeret

  • özür dilemek

    özrünü ileri sürerek bir işi yapmayı istememek, bir işten bağışlanmasını istemek

  • özürlü

    Özrü olan

  • özürlülük

    Özürlü olma durumu

  • özürsüz

    Özrü olmayan

  • özürsüzlük

    Özürsüz olma durumu

  • özüt

    Bir maddenin herhangi bir yolla elde edilmiş olan özü; ekstre

  • öç

    Kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi; intikam, ah

  • öç (veya öcünü) almak (veya çıkarmak)

    yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak

  • öçlenme

    Öçlenmek durumu

  • öçlenmek

    Öç beslemek, öç ile dolu duruma gelmek, hınç beslemek, kin duymak

  • öçlü

    Kin ve intikam dolu, öç alma isteğinde olan

  • öğle

    Güneşin gökyüzünde en yüksek noktada bulunduğu sabahla ikindi arasındaki zaman dilimi; gün ortası, öğlen, öğle vakti, nısfınnehar, zeval

  • öğle ezanı

    Öğle namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; öğle

  • öğle namazı

    Öğle vakti kılınan namaz; öğle

  • öğle tatili

    Çalışma yerlerinde, okullarda öğle vaktinde yemek yeme, dinlenme vb. amaçlarla işe ara verme süresi; öğle arası, öğle paydosu

  • öğle uykusu

    Genellikle öğle yemeğinden sonraki kısa süreli uyku

  • öğle vakti

    Günün öğle saatlerinde; öğleyin, öğlende

  • öğle yemeği

    Öğle saatlerinde yenen yemek

  • öğlenci

    İkili öğretim yapan okullarda öğleden sonra ders gören öğrenci, sabahçı karşıtı

  • öğlencilik

    Öğlenci olma durumu

  • öğlenki

    Öğlene özgü, öğlen olan, öğlen yapılan

  • öğlenleri

    Öğle vaktinde

  • öğleye

    Bugünün öğle saatlerinde

  • öğleye doğru

    Gündüzün öğleye yakın bir zamanında; öğleüstü, öğleüzeri

  • öğleyin

    Günün öğle saatlerinde; öğlende

  • öğrek

    At sürüsü

  • öğrence

    Öğrenmek amacıyla deneme olarak yapma

  • öğrencelik

    Öğrenmek amacıyla yapılan ilk uygulama

  • öğrenci

    Öğrenim görmek amacıyla ders alan kimse; okul çocuğu, mektep çocuğu, mektepli, şakirt, talebe, tilmiz

  • öğrenci belgesi

    Herhangi bir kuruma verilmek üzere hazırlanan, kişinin öğrenci olduğunu gösteren yazılı belge

  • öğrenci bileti

    Öğrencilerin indirimli fiyatla aldığı bilet

  • öğrenci işleri

    Eğitim öğretim kurumlarında öğrencilerin akademik ve öğrenciliğe ilişkin işlemlerinin yapıldığı, kayıtlarının tutulduğu birim

  • öğrenci kimliği

    Öğrencinin kimlik ve öğrenim bilgilerini içeren belge

  • öğrenci yurdu

    Öğrencilerin barınmalarını, beslenmelerini ve çalışmalarını kolayca karşılayabilmeleri için özel olarak yapılmış yer veya bina; talebe yurdu

  • öğrencilik

    Öğrenci olma durumu; talebelik, tilmizlik

  • öğrenebilme

    Öğrenebilmek işi

  • öğrenebilmek

    Öğrenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öğreniliş

    Öğrenilmek işi

  • öğrenilme

    Öğrenilmek işi

  • öğrenilmek

    Öğrenme işi yapılmak

  • öğrenim

    Herhangi bir meslek, sanat veya iş için gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla yapılan çalışma; tahsil

  • öğrenim belgesi

    Bir kimsenin herhangi bir öğretim kurumunda kayıtlı bulunduğunu gösteren belge; sertifika

  • öğrenim düzeyi

    Herhangi bir meslek, sanat veya iş için gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla başarılan öğrenim aşaması

  • öğrenimli

    Öğrenim görmüş, okumuş; tahsilli

  • öğreniverme

    Öğrenivermek işi

  • öğrenivermek

    Çabucak veya kısa sürede öğrenmek

  • öğreniş

    Öğrenmek işi

  • öğrenme

    Öğrenmek işi; istihbar

  • öğrenmek

    Bilgi edinmek; bellemek (I)

  • öğretebilme

    Öğretebilmek işi

  • öğretebilmek

    Öğretme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öğreti

    Bilimde, felsefede bir görüşü bir sistem içinde belli bir anlayışa, düşünceye dayalı olarak oluşturan ilke ve dogmalar bütünü; doktrin

  • öğretici

    Öğretme, yetiştirme ve açıklama niteliğinde olan; didaktik

  • öğreticilik

    Öğretici olma durumu; didaktiklik

  • öğretiliş

    Öğretilmek işi

  • öğretilme

    Öğretilmek işi

  • öğretilmek

    Öğretme işi yapılmak

  • öğretim

    Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi; talim, tedrisat

  • öğretim bilgisi

    Öğretim ilke, yöntem ve yollarına ilişkin genel sorunları inceleyen bilgi dalı

  • öğretim elemanı

    Yükseköğretim kurumlarında eğitim, öğretim faaliyetlerini yürüten uzman, çevirmen, okutman, öğretim görevlisi, araştırma görevlisi, doktor öğretim üyesi, doçent, profesör ünvanı taşıyan kimse; akademisyen

  • öğretim görevlisi

    Yükseköğretim kurumlarında sadece ders vermek ve uygulama yaptırmakla yükümlü olan öğretim elemanı

  • öğretim programı

    Bir okulu bitirmek veya bir alanda uzmanlaşmak için okunması gereken ders ve konuları kapsayan plan; ders programı, müfredat, müfredat programı

  • öğretim yardımcılığı

    Öğretim yardımcısı olma durumu

  • öğretim yardımcısı

    Yükseköğretim kurumlarında belirli süreler için görevlendirilen uzman, çevirmen, araştırma görevlisi veya eğitim öğretim planlamacısı ünvanı taşıyan kimse

  • öğretim üyesi

    Yükseköğretim kurumlarında görevli doktor öğretim üyesi, yardımcı doçent, doçent veya profesör ünvanı taşıyan kimse

  • öğretiş

    Öğretmek işi

  • öğretme

    Öğretmek işi; tedris

  • öğretmek

    Bir kimseye bir konuda bilgi kazandırmak

  • öğretmen

    Mesleği bilgi öğretmek olan kimse; hoca, muallim, muallime

  • öğretmenevi

    Öğretmenlerin barınma, yemek, eğlence vb. gereksinimlerini karşılamak üzere yapılmış bina

  • öğretmenlik

    Öğretmen olma durumu; muallimlik

  • öğün

    Kez, defa

  • öğür

    Öğrenmiş

  • öğür olmak

    çokça birlikte bulunmaktan çok sıkı bir alışkanlık edinmek

  • öğüreceği gelmek

    çok iğrenmek

  • öğürleşme

    Öğürleşmek işi

  • öğürleşmek

    Öğür olmak, birbirine alışmak, istinas etmek

  • öğürlük

    Öğür olma durumu

  • öğürme

    Öğürmek işi

  • öğürmek

    Kusarken veya kusacak gibi olurken "öğürtü" sesi çıkarmak

  • öğürtleme

    Öğürtlemek işi

  • öğürtlemek

    Ayırmak, ayıklamak, seçmek, temizlemek

  • öğürtme

    Öğürtmek işi

  • öğürtmek

    Öğürmesine yol açmak

  • öğürtü

    Öğürmek işi

  • öğürüş

    Öğürmek işi

  • öğüt

    Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz; mevize, nasihat

  • öğüt vermek

    bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek

  • öğütebilme

    Öğütebilmek işi

  • öğütebilmek

    Öğütme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öğütleme

    Öğütlemek işi, nasihat

  • öğütlemek

    Birine bir şeyi yapmasını veya yapmamasını söylemek; nasihat etmek

  • öğütleyebilme

    Öğütleyebilmek işi

  • öğütleyebilmek

    Öğütleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • öğütme

    Öğütmek işi

  • öğütme haznesi

    Mutfaklarda yemek artıklarını atık su borusuna aktarmadan önce küçük parçalara ayıran, eviyeye bağlı araç

  • öğütmek

    Tane durumundaki nesneleri bir araçla ezerek un durumuna getirmek

  • öğütte (veya öğütlerde) bulunmak

    öğüt vermek

  • öğütçü

    Öğüt veren kimse; nasihatçi

  • öğütçülük

    Öğütçü olma durumu

  • öğütücü

    Öğütme özelliği olan

  • öğütücülük

    Öğütücü olma durumu

  • öğütülme

    Öğütülmek işi

  • öğütülmek

    Öğütme işine konu olmak

  • öğütülüş

    Öğütülmek işi

  • öğütüş

    Öğütmek işi

  • öşür

    Toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi; ondalık, aşar

  • öşürcü

    Öşür alan, toplayan görevli; aşarcı

  • öşürcülük

    Öşürcünün yaptığı iş; aşarcılık