Words starting with Ö
1254 dictionary entries are listed for Ö.
Popular Ö entries
More frequently visited entries for this letter.
- özgün
Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan; orijinal, ibdai
- öfkeli
Öfkelenmiş olan; cinli, hiddetli, pürhiddet
- örtenek
Hayvanların vücudunu örten deri, kıl, tüy, pul vb. dokuların bütünü
- özellikle
Özel olarak, her şeyden önce; başta, hele, bilhassa, hassaten, hususen, hususuyla, alelhusus, bahusus, mahsus, mahsusen, münhasıran, tahsisen
- örgüsüz
Örgüsü olmayan
- öpmek
Sevgi, saygı, bağlılık, teşekkür belirtmek amacıyla dudaklarını bir şeye veya birine değdirmek
- ölçtürmek
Ölçme işini yaptırmak
- özerk
Bir üst organa bağlı olmakla beraber kendine ait işleri ayrı bir yasayla kendisi düzenleme ve yönetme yetkisi olan (kuruluş, devlet vb.); muhtar, otonom
- ödüllendirebilme
Ödüllendirebilmek işi
- ölçtürme
Ölçtürmek işi
- ölü sevicilik
Ölü sevici olma durumu; nekrofili
- ölüm fermanı
Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge
- öyle olsun
peki, pekâlâ
- ödünçleme
Ödünçlemek işi; ariyet; istiare
- öküz öldü, ortaklık bozuldu (veya bitti)
"iki ortak veya taraf arasındaki yakınlığın dayandığı sebep yok olduğunda bu yakınlık da çözülür" anlamında kullanılan bir söz
- ölüm gibi
çok büyük sıkıntı, üzüntü
- ölüm tazminatı
Sözleşmeye göre, ölüm hâlinde ölenin geride bıraktıklarına işveren tarafından ödenen para
- ölümle pençeleşmek
can çekişmek
- ölümle öç alınmaz
"düşmanların ölümünden sevinç duymak insanlığa yakışmaz" anlamında kullanılan bir söz
- ölümlü dünya
Üzerinde ölümün var olduğu dünya; fâni dünya
- ölümün soluğunu ensesinde duymak (veya hissetmek)
her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak
- ölümüne susamak
ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak
- ölüş
Ölme işi
- öncel düzen
Ruhla beden arasındaki ilişkinin Tanrı tarafından önceden düzenlendiğini ileri süren öğreti
- öngörü
Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma
- öyle
Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde
- ödevli
Ödev yüklenmiş olan; vazifeli
- öküz arabası
Öküz koşulmuş araba
- ölüm
Bir insan hayatının tam ve kesin olarak sona ermesi; ahiret yolculuğu, son, ebedî uyku, son yolculuk, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat
- ölüm Allah'ın emri
"herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır" anlamında kullanılan bir söz
- ölüm oranı
Bir ülkede toplam nüfusa göre ölüm sayısının oranı
- ölüm orucu
Herhangi bir amaca ulaşmak için sonunda ölümü bile göze alarak tutulan oruç
- ölüm sigortası
Sigortalının ölümü durumunda sigortalayan tarafından ödenmesi kabul edilen parayı gösteren sigorta türü
- ölüme koşmak
kendisini bile bile tehlikeye atmak
- ölümü göze almak
elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak
- önüne geleni kapar, ardına geleni teper
arsız, huysuz, geçimsiz kimseler için kullanılan bir söz
Ö index
1254 word links are rendered on the server.
- ö
Tiksinme veya bıkma anlatan ses
- öbek
Genel olarak yaş, kimyasal yapı, uzay dağılımları ve hızları bakımından benzer özellik gösteren yıldızlar veya yıldız kümeleri
- öbeklenme
Öbeklenmek durumu veya biçimi
- öbeklenmek
Öbek durumuna gelmek, öbek öbek olmak
- öbekleşme
Öbekleşmek durumu
- öbekleşmek
Bir grup oluşturmak, öbek durumunu almak
- öbür dünyayı boylamak
ahireti boylamak
- öbür gün
Yarından sonraki gün
- öbürleri
Ötekiler, öbür kişiler veya şeyler, diğerleri
- öcü
Küçük çocukları korkutmak için uydurulmuş hayalî yaratık; umacı
- öd
Bu ağacın kıyılmış parçalarından yapılan tütsü
- öd ağacı
Dulaptal otugillerden, tropik bölgelerde yetişen, dinî törenlerde yakılan ve yanarken güzel koku veren, odunu ve kabuğu hoş kokulu bir ağaç; öd (II) (Aquilaria agallocha)
- öd kanalı
Karaciğer ve öd kesesi kanallarının birleşmesinden oluşan, safrayı bağırsağa veren kanal; koledok
- ödegeç
Belli bir miktara kadar yapılacak ödemelerde imza ve şifre gerektirmeden kartla ödeme yapma işlemi
- ödem
Dokularda, hücreler arası boşluklarda, bazı iç organlarda genellikle de yüzde, ellerde, ayaklarda aşırı miktarda sıvı birikmesi
- ödem söktürücü
Ödemin vücuttan atılmasını kolaylaştıran veya sağlayan (ilaç vb.)
- ödeme
Ödemek işi; ifa, tediye
- ödeme belgesi
Kredi kartı ile satın alınan mal veya hizmet karşılığında bankanın yetki verdiği iş yeri tarafından düzenlenen, satın alanca imzalanan, ödeme taahhüdünü gösteren belge; slip (I)
- ödeme emri
Ödemelerin yapılabilmesi için yetkili makamca verilen emir; tediye emri
- ödemek
Bir alışveriş ilişkisinde, borcu alacaklıya vermek; tediye etmek
- ödemeli
Değeri ödendikten sonra alıcıya verilecek olan
- ödemli
Ödemi olan
- ödenek
Bir iş için ayrılan belli para; tahsisat
- ödenekli
Ödeneği olan
- ödenekli tiyatro
Kamu genel bütçesinden belirlenmiş kuralları yerine getirerek pay alan özel tiyatro
- ödeneksiz
Ödeneği olmayan
- ödeneksizlik
Ödeneksiz olma durumu
- ödeniş
Ödenmek işi
- ödenme
Ödenmek işi
- ödenmek
Ödeme işine konu olmak
- ödetebilme
Ödetebilmek işi
- ödetebilmek
Ödetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ödetilme
Ödetilmek işi
- ödetilmek
Ödetme işi yapılmak
- ödetme
Ödetmek işi
- ödetmek
Ödeme işini yaptırmak
- ödettirme
Ödettirmek işi
- ödettirmek
Ödetme işini yaptırmak
- ödev
Yapılması, yerine getirilmesi, insanlık duygusu, töre ve yasa bakımından gerekli olan iş veya davranış; vazife
- ödev bilimi
Bir mesleği uygularken uyulması gereken ahlaki değer ve etik kuralları inceleyen bilim dalı; deontoloji
- ödev bilimsel
Ödev bilimi ile ilgili; deontolojik
- ödev bilmek (veya saymak)
bir şey yapmayı kendisi için yerine getirilmesi zorunlu bir iş olarak kabul etmek, borç bilmek
- ödevcil
Ödevine bağlı olan, ödevlerini yerine getirmeyi seven; vazifeşinas
- ödevlendirilme
Ödevlendirilmek işi
- ödevlendirilmek
Ödevlendirme işine konu olmak; vazifelendirilmek
- ödevlendirme
Ödevlendirmek işi
- ödevlendirmek
Birine ödev vermek; vazifelendirmek
- ödevli
Ödev yüklenmiş olan; vazifeli
- ödeyebilme
Ödeyebilmek işi
- ödeyebilmek
Ödeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ödeyiverme
Ödeyivermek işi
- ödeyivermek
Çabucak veya kısa sürede ödemek
- ödeyiş
Ödemek işi
- ödeşme
Ödeşmek işi; fit (II)
- ödeşmek
Birbirine olan borçları ödeyip alacak verecek bırakmamak
- ödeştirme
Ödeştirmek işi
- ödeştirmek
Ödeşme işini yaptırmak
- ödleklik
Ödlekçe davranış
- ödlekçe
Ödleğe yaraşır, ödlek gibi
- ödyometre
Kimyasal tepkimelerde gazların hacim değişmelerini ölçmeye yarayan araç
- ödü bokuna karışmak
çok korkmak
- ödü kopmak (veya patlamak)
çok korkmak
- ödül
Bir başarı karşılığında verilen armağan; mükâfat
- ödül almak
herhangi bir başarı karşısında ödüle layık görülmek
- ödül vermek
ödüllendirmek
- ödüllendirebilme
Ödüllendirebilmek işi
- ödüllendirebilmek
Ödüllendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ödüllendirici
Ödüllendiren (kimse, şey, yaklaşım); mükâfatlandırıcı
- ödüllendiriliş
Ödüllendirilmek işi
- ödüllendirilme
Ödüllendirilmek işi
- ödüllendirilmek
Ödüllendirme işi yapılmak
- ödüllendiriş
Ödüllendirme işi
- ödüllendirme
Ödüllendirmek işi; mükâfatlandırma
- ödüllendirmek
Bir başarıyı veya bir iyiliği ödülle değerlendirmek; mükâfatlandırmak
- ödün
Uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veya savlarının bir bölümünden, karşı taraf yararına vazgeçme; ödünleme, ivaz, taviz
- ödün vermek
ödünle uzlaşma sağlamak
- ödüncü
Ödün veren; tavizci, tavizkâr
- ödüncülük
Ödüncü olma durumu; tavizcilik, tavizkârlık
- ödünleme
Engellenen ve doyurulmayan dilek, istek ve davranışların yarattığı tedirginliği, onların yerine geçebilecek başka dilek, istek ve davranışlarla giderme
- ödünlemek
Ödünle karşılamak; taviz vermek
- ödünlü
Ödün niteliğinde olan, ödün vererek yapılan; ivazlı
- ödünlülük
Ödünlü olma durumu; ivazlılık
- ödünsüz
Ödün niteliğinde olmayan, ödün vermeksizin yapılan; ivazsız, tavizsiz
- ödünsüzce
Ödünsüz bir biçimde; ivazsızca
- ödünsüzlük
Ödünsüz olma durumu; ivazsızlık
- ödünç
İleride geri verilmek veya alınmak şartıyla alınan veya verilen (şey); iare
- ödünç almak
ödünçlemek
- ödünç vermek
geri almak üzere birine mal, para, eşya vb. vermek
- ödünçleme
Ödünçlemek işi; ariyet; istiare
- ödünçlemek
Ödünç olarak almak
- ödünçlenme
Ödünçlenmek işi
- ödünçlenmek
Ödünç alıp vermek
- ödünçleşme
Ödünçleşmek işi
- ödünçleşmek
Karşılıklı ödünç alıp vermek
- ödünü koparmak (veya patlatmak)
çok korkutmak
- öf
Usanç, bezginlik, tiksinti vb. duygular anlatan bir söz
- öfke
Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; kakınç, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap
- öfke baldan tatlıdır
"öfkeye kapıldığında bağırıp çağırmak insanı rahatlatır" anlamında kullanılan bir söz
- öfke ile kalkan ziyanla (veya zararla) oturur
"öfkesine kapılarak iş gören sonunda güç duruma düşer" anlamında kullanılan bir söz
- öfke topuklarına çıkmak
çok öfkelenmek
- öfke yumağı
Aşırı öfke birikimi
- öfke yüzü göstermek
çok sinirlendiğini belli etmek
- öfkeden kudurmak (veya deliye dönmek)
fazla sinirlenmek
- öfkelendirici
Öfkelendirme özelliği olan, öfkelendiren
- öfkelendirme
Öfkelendirmek işi; cinlendirme, hiddetlendirme
- öfkelendirmek
Öfkelenmesine yol açmak; kızdırmak, cinlendirmek, hiddetlendirmek
- öfkelenebilme
Öfkelenebilmek işi
- öfkelenebilmek
Öfkelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öfkeleniş
Öfkelenmek işi; hiddetleniş
- öfkelenme
Öfkelenmek işi; cinlenme, hiddetlenme
- öfkelenmek
Öfkeli duruma düşmek; kızmak, cinlenmek, hiddetlenmek
- öfkeli
Öfkelenmiş olan; cinli, hiddetli, pürhiddet
- öfkelilik
Öfkeli olma durumu; hiddetlilik
- öfkesi başına sıçramak (veya çıkmak veya vurmak)
çok öfkelenmek
- öfkesi burnunda
Çok öfkeli (kimse)
- öfkesi burnunda olmak
çabucak geçen bir öfkeye sahip olmak
- öfkesi kabarmak
çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek
- öfkesini kusmak
kızgınlıkla ağır hakaret etmek
- öfkesini çıkarmak (veya almak)
öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak
- öfkesiz
Öfkelenmeyen; hiddetsiz
- öfkesizlik
Öfkesiz olma durumu; hiddetsizlik
- öfkeye kapılmak
çok sinirlenmek, kızmak, hiddetlenmek
- öge
Bir bütünü oluşturan, bütünden ayrıştırıldığında da kendi başına anlam taşıyan parça; unsur, uzuv, eleman
- öglena
Tatlı sularda yaşayan, kamçı biçimindeki uzantısı ile hareket eden mekik biçimindeki bir hücreli
- öglenagiller
Örnek hayvanı öglena olan kamçılı bir hücreliler sınıfı
- öhö
Bir kimsenin kendi varlığını belli etmek, söylenen bir şey üzerine dikkat çekmek, birine takılmak vb. amaçlarla öksürür gibi yaparak çıkardığı ses
- ökelik
Öke olma durumu
- ökse
Ökse otu saplarından veya çobanpüskülü kabuklarından çıkarılan yapışkan macun
- ökse otu
Ökse otugillerden, elma, armut, ıhlamur, kiraz, erik vb. ağaçların dalları üzerinde asalak olarak yaşayan, üzüme benzer yemiş veren, saplarından ökse çıkarılan bitki; burç (II) (Viscum album)
- ökse otugiller
Taçsız iki çeneklilerden, ökse otu gibi ağaç dalları üzerinde asalak olarak yaşayan bitkileri içine alan bir familya
- ökse çubuğu
Üzerine ökse sürülmüş değnek
- ökseleme
Ökselemek işi
- ökselemek
Ökse ile yakalamak
- ökseme
Öksemek durumu
- öksemek
Özlemek, göreceği gelmek, istemek
- ökseye basmak
dikkatsizlik ederek zarara uğramak veya yanılmak
- öksürme
Öksürmek işi
- öksürmek
Solunum yolları zarlarının rahatsızlığı sebebiyle akciğerlerdeki havayı birdenbire ve gürültülü bir sesle dışarı vermek
- öksürtme
Öksürtmek işi
- öksürtmek
Öksürmesini sağlamak, öksürmesine sebep olmak
- öksürük
Ciğerlerdeki havanın, solunum organlarının kasılması ve zorlanmasıyla ağızdan gürültü ile çıkması
- öksürük olmak
öksürük hastalığına yakalanmak
- öksürük otu
Gövdesi pullarla kaplı, sarı çiçekli, ekin tarlaları için zararlı, çok yıllık ve otsu bir bitki (Tussilago farfara)
- öksürük tutmak
sürekli ve şiddetli öksürmek
- öksürük tıksırık
Sık sık öksürme
- öksürüklü
Öksürüğü olan, sürekli öksüren
- öksürüklü tıksırıklı
Sağlıksız, sağlığı bozuk
- öksürüp tıksırmak
öksürmek
- öksürüş
Öksürmek işi
- öksüz
Anası veya hem anası hem babası ölmüş olan (çocuk)
- öksüz anası
Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten kadın
- öksüz babası
Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten erkek
- öksüz kalmak
anası veya hem anası hem babası ölmüş olmak
- öksüz oğlan (veya çocuk) göbeğini kendi keser
koruyanı, yardım edeni bulunmayan kişi işini kendi başına görmek zorunda kalır
- öksüzdoyuran
Çok büyük bardak, çanak ve bunların içindeki yiyecek ve içecek
- öksüzleşme
Öksüzleşmek durumu
- öksüzleşmek
Öksüz hâle gelmek
- öksüzlük
Öksüz olma durumu
- öksüzsevindiren
Değeri az, cicili bicili şey
- ökçe
Ayakkabının ayak altının yuvarlakça olan kısmına rastlayan yüksek bölümü; topuk
- ökçe çene
Boru anahtarının kola bağlı olan setleri dışa dönük, hareketsiz çenesi
- ökçeli
Ökçesi olan veya ökçesi yüksek olan; topuklu
- ökçesiz
Ökçesi olmayan (ayakkabı)
- öküz
Çift sürmekte, kağnı çekmekte kullanılan, etinden yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığır
- öküz arabası
Öküz koşulmuş araba
- öküz arabası gibi
çok yavaş
- öküz balığı
Dört kısa ayağı ve üst çenesinden aşağıya doğru sarkık iki büyük dişi olan, 6 metre boyunda, foka benzer bir deniz memelisi (Trigia Iyra)
- öküz damı
Öküzlerin barındırıldığı ahır
- öküz gibi
aptal, anlayışsız bir biçimde
- öküz gibi bakmak
karşısındakini rahatsız edercesine bakmak
- öküz soğuğu
Nisan ayında çıkan ve ortalama altı gün süren fırtına; sitteisevir
- öküz öldü, ortaklık bozuldu (veya bitti)
"iki ortak veya taraf arasındaki yakınlığın dayandığı sebep yok olduğunda bu yakınlık da çözülür" anlamında kullanılan bir söz
- öküzburnu
Serçegillerden, gagası uzun ve çok kalın, eti yenir bir kuş (Calao)
- öküze boynuzu yük olmaz (veya ağır gelmez)
"insan kendi yakınlarını ve kendi işlerini yük saymaz" anlamında kullanılan bir söz
- öküzgözü
Birleşikgillerden, sarı renkte, papatyayı andırır bir çiçek ve onun bitkisi; mastı çiçeği, arnika (Arnica montana)
- öküzlük
Budalalık, sersemlik
- öküzün altında buzağı aramak
olmayacak sebeplerle suç ve suçlu bulma çabasında olmak
- öküzün trene baktığı gibi bakmak
aptalca, hiçbir şey anlamadan bakmak
- öl dediği yerde ölmek, kal dediği yerde kalmak
birinin sözünden çıkmamak
- öldürebilme
Öldürebilmek işi; gebertebilme
- öldürebilmek
Öldürme ihtimali veya imkânı bulunmak; gebertebilmek
- öldüresiye
Öldürürcesine
- öldürme
Öldürmek işi; gebertme, katil (II)
- öldürmek
Bir canlının hayatına son vermek; gebertmek, götürmek, nallamak, tepelemek
- öldürtebilme
Öldürtebilmek işi
- öldürtebilmek
Öldürtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öldürtme
Öldürtmek işi
- öldürtmek
Öldürme işini yaptırmak
- öldürücü
Öldüren, ölüme sebep olan, ölüme yol açan
- öldürücülük
Öldürücü olma durumu
- öldürülme
Öldürülmek işi; gebertilme
- öldürülmek
Öldürme işine konu olmak; gebertilmek
- öldürülüş
Öldürülmek işi
- öldürüm
Öldürmek işi
- öldürüş
Öldürmek işi
- ölebilme
Ölebilmek işi
- ölebilmek
Ölme ihtimali bulunmak
- ölenle ölünmez
"çok sevilen birinin ölümünden sonra fazla yas tutulmamalıdır çünkü hayat devam eder" anlamında kullanılan bir söz
- ölesiye
Ölümü göze alacak kadar; ölürcesine
- öleyazma
Öleyazmak işi veya durumu
- öleyazmak
Az kalsın ölmek, ölme tehlikesi atlatmak
- ölgün
Diriliği, canlılığı, tazeliği kalmamış
- ölgünlük
Ölgün olma durumu
- ölme
Ölmek durumu; fevt, kabız, uful
- ölme eşeğim ölme (yaza yonca bitecek)
umutsuz bir bekleyişi anlatmak için söylenen bir söz
- ölme hakkı
İyileşme olasılığı olmayan hastaların veya yaşamını kendi başına sürdüremeyecek ölçüde sakat olan kimselerin yaşamını sona erdirme hakkı; ötanazi
- ölmeden evvel ölmek
Allah yolunda nefsinden ve maddi isteklerinden vazgeçmek
- ölmek
Yaşamaz olmak, hayatı sona ermek, can vermek; cavlamak (II), gitmek, göçmek, gümbürdemek, kakırdamak, kıkırdamak, yürümek, zıbarmak, cartayı çekmek, zartayı çekmek, mortlamak
- ölmek var, dönmek yok!
"neye mal olursa olsun bu iş yapılacak, yapılmasından kaçınılmayacak" anlamında kullanılan bir söz
- ölmemezlik
bk. ölmezlik
- ölmez
Çok dayanıklı, kolay eskimeyen
- ölmez otu
Beyaz, mor veya parlak kızıl renkte çiçek açan otsu bitki (Xeranthemum)
- ölmez çiçek
Basit ve tüylü yapraklı, parlak sarı çiçekleri uzun zaman saklanabilen, özel kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki; sarıçiçek, yayla çiçeği, yayla gülü, altın otu (Helichrysum)
- ölmezoğlu
Çok dayanıklı şey
- ölmüş
Ölen, ölü olan
- ölmüş de ağlayanı yok
çok kötülüğe uğramış, desteği ve yardım edeni bulunmayan kişi için söylenen bir söz
- ölmüşlük
Ölmüş olma durumu
- ölçebilme
Ölçebilmek işi
- ölçebilmek
Ölçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ölçek
Birim kabul edilen herhangi bir şeyin alabildiği kadar ölçü
- ölçek çizgisi
Haritanın ölçeğini göstermek için kenarına çizilen ve her santimetresinin gerçekte kaç kilometreye karşılık olduğunu gösteren doğru
- ölçekleme
Ölçeklemek işi
- ölçeklemek
Herhangi bir bütüne ait parametre ve değerleri kullanıcıya daha anlamlı gelecek biçimde düzenlemek
- ölçeklendirilme
Ölçeklendirilmek işi
- ölçeklendirilmek
Ölçeklendirmek işi yapılmak
- ölçeklendirme
Ölçeklendirmek işi
- ölçeklendirmek
Ölçeklemek işini yapmak
- ölçeklenme
Ölçeklenmek işi
- ölçeklenmek
Ölçeklemek işi yapılmak
- ölçekli
Ölçek farkıyla aynı bütünü veren geometrik şekil veya eleman
- ölçeksiz
Ölçeği olmayan
- ölçeksizlik
Ölçeksiz olma durumu
- ölçer
Ateşi karıştıracak demir kol
- ölçerme
Ölçermek işi
- ölçermek
Sönmekte olan ateşi, lambayı canlandırmak
- ölçme
Ölçmek işi; istimara
- ölçmek
En, boy, hacim, süre gibi nicelikleri kendi cinslerinden seçilmiş bir birimle karşılaştırıp kaç birim geldiklerini belirtmek
- ölçtürme
Ölçtürmek işi
- ölçtürmek
Ölçme işini yaptırmak
- ölçü
Bir niceliği, o nicelik için kabul edilmiş birimlerden birine göre oranlayarak değerlendirme; endaze, mizan
- ölçü almak
herhangi bir şeyin boyutlarını ölçmek
- ölçü bilimci
Ölçü bilimi ile uğraşan kimse
- ölçü bilimi
Ağırlıkları ve ölçüleri inceleyen bilim dalı; metroloji
- ölçü çizgisi
Nota üzerinde her usul birimini diğerinden ayıran diklemesine çizilmiş çizgi
- ölçülebilme
Ölçülebilmek işi
- ölçülebilmek
Ölçülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ölçülen
Bir ölçme işlemine imkân sağlayan fiziksel büyüklük
- ölçülendirme
Ölçülendirmek işi
- ölçülendirmek
Ölçme işlemlerini bir düzlem üzerine aktarmak
- ölçülme
Ölçülmek işi
- ölçülmek
Ölçme işine konu olmak
- ölçülü
Ölçüsü alınmış, ölçülmüş
- ölçülü biçili
Özenli bir biçimde hazırlanmış, iyice hesaplanmış
- ölçülü olmak
dikkatli, hassas, düşünceli olmak
- ölçülük
Ölçü olma durumu
- ölçülülük
Ölçülü, dengeli olma durumu; ılım, itidal
- ölçüm
Ölçmek işi
- ölçümleme
Değerlendirme, değer biçme
- ölçümlemek
Muhakeme etmek
- ölçümleyebilme
Ölçümleyebilmek işi
- ölçümleyebilmek
Ölçümleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ölçümlü
Metre veya metreyi temel olarak alan ölçülerle ilgili; metrik
- ölçünlü dil
Yönetimde, hukukta, eğitimde, ticarette, basın yayın alanlarında gerek sözlü gerekse yazılı olarak kullanılan, ortak kurallara dayanan, sosyal sınıf ve yerel iz taşımayan dil türü; standart dil
- ölçünme
Ölçünmek durumu
- ölçünmek
Bir şeyi uzun uzun düşünüp hesaplamak; teemmül etmek
- ölçüp biçmek
bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye düşünmek, değerlendirmek
- ölçüsüz
Ölçülmemiş, ölçüsü alınmamış olan
- ölçüsüzce
Ölçüsüz bir biçimde
- ölçüsüzlük
Ölçüsüz olma durumu
- ölçüt
Bir yargıya varmak veya değer vermek için başvurulan ilke; ölçü, kıstas, mısdak, miyar, kriter
- ölçütlü
Ölçütü olan
- ölçütsüz
Ölçütü olmayan
- ölçütsüzlük
Ölçütsüz olma durumu
- ölçüye biçiye gelmez
ölçülemez, ölçüye sığmaz
- ölçüyü aşmak
herhangi bir eylem veya düşüncede aşırıya gitmek, haddini aşmak
- ölçüyü kaçırmak
yiyip içmekte veya davranışlarda aşırı gitmek
- ölçüş
Ölçmek işi
- ölçüşebilme
Ölçüşebilmek işi
- ölçüşebilmek
Ölçüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ölçüşme
Ölçüşmek işi
- ölçüşmek
Biriyle yan yana gelerek boy bakımından ölçülmek
- ölçüştürme
Ölçüştürmek işi
- ölçüştürmek
Ölçüşme işini yaptırmak
- ölü
Hayatı sona ermiş, artık yaşamıyor olan; diri karşıtı
- ölü açı
Doğal veya yapay bir engel dolayısıyla gözetlemenin veya atışın mümkün olmadığı yer veya bölge
- ölü dalga
Hızı azalmış olarak gelen dalga
- ölü deniz
Fırtınadan sonra tamamıyla sakin duruma gelmiş deniz
- ölü dil
Günümüzde kullanılmayan, konuşulmayan, elimizde yalnızca belgeleri olan dil
- ölü doku
Bir çarpma veya zedelenme sonucu oluşan yaradaki ölü hücre kümesi
- ölü doğum
Bebeğin ölü doğması durumu
- ölü gibi
hiç kımıldamadan
- ölü gözü gibi
sönük, fersiz (ışık)
- ölü gözü kadar
çok az
- ölü gözünden yaş ummak
hiç olmayacak yerden, mümkün olmayan durumda yardım veya destek beklemek
- ölü helvası
Ölüevinde pişirilip konuklara dağıtılan un veya irmik helvası
- ölü mevsim
Herhangi bir işin, etkinliğin veya hareketliliğin durgunlaşıp yavaşladığı süre; ölü sezon
- ölü nokta
Gözden uzak yer
- ölü renk
Parlaklığı olmayan, donuk renk
- ölü saat
Herhangi bir faaliyet veya iş yapılamayan zaman; ölü zaman
- ölü sevici
Ölü seven, ölü ile cinsel ilişkide bulunan; nekrofil
- ölü sevicilik
Ölü sevici olma durumu; nekrofili
- ölü soyuculuğu
Ölü soyucunun yaptığı iş
- ölü top
Oyunda olmayan top
- ölü yatırım
Ticarette ve sanayide kâr getirmeyen, geleceği veya pazar imkânı bulunmayan yatırım
- ölü yemeği
Cenazeevine komşu veya akrabalar tarafından hazırlanıp getirilen yemek; ölü aşı
- ölü yıkama
Ölüyü cenaze namazı kılınmadan önce dinî usullere göre yıkama; gasil
- ölü yıkayıcı
Ölüyü cenaze namazı kılınmadan önce dinî usullere göre yıkayan kimse; gassal
- ölü yıkayıcılığı
Ölü yıkayıcının yaptığı iş; gassallık
- ölü örtü
Dökülen yaprak ve başka bitki kalıntılarından oluşan örtü
- ölüevi
Cenaze sahibinin evi
- ölüevi gibi
üzüntülü, sessiz
- ölük
Canlılığı azalmış; hâlsiz
- ölülük
Cansız kalma durumu; cansızlık
- ölüm
Bir insan hayatının tam ve kesin olarak sona ermesi; ahiret yolculuğu, son, ebedî uyku, son yolculuk, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat
- ölüm Allah'ın emri
"herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır" anlamında kullanılan bir söz
- ölüm döşeği
Son nefesin verileceği yatak veya yer
- ölüm döşeğinde olmak
son anlarını yaşamak
- ölüm emri
Birinin öldürülmesi gerektiğini bildiren buyruk
- ölüm fermanı
Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge
- ölüm gibi
çok büyük sıkıntı, üzüntü
- ölüm hak miras helal
"ölümün olağan olması gibi mirasın da paylaşılması olağandır" anlamında kullanılan bir söz
- ölüm kalım
Yok olup olmama durumu
- ölüm kalım meselesi
Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele
- ölüm kalım meselesi (veya savaşı) yapmak (veya olmak)
yok olmamak amacıyla mücadeleye girişmek
- ölüm kalım mücadelesine girişmek
yok olmamak için savaşmaya başlamak
- ölüm kaygısı
Ölecek olma düşüncesiyle ortaya çıkan ruhsal gerginlik, düşük düzeyli ölüm korkusu
- ölüm korkusu
Ölme tehlikesiyle yüz yüze gelmekten duyulan korku; can korkusu
- ölüm kâğıdı
Bir kişinin öldüğüne ilişkin verilen belge; vefat ilmühaberi
- ölüm oranı
Bir ülkede toplam nüfusa göre ölüm sayısının oranı
- ölüm orucu
Herhangi bir amaca ulaşmak için sonunda ölümü bile göze alarak tutulan oruç
- ölüm sessizliği
Derin bir sessizlik; ölü sessizliği, ölüm sükûtu
- ölüm sessizliği çökmek
yoğun ve derin bir sessizlik kaplamak
- ölüm sigortası
Sigortalının ölümü durumunda sigortalayan tarafından ödenmesi kabul edilen parayı gösteren sigorta türü
- ölüm tazminatı
Sözleşmeye göre, ölüm hâlinde ölenin geride bıraktıklarına işveren tarafından ödenen para
- ölüm var dirim var
insanın her an ölebileceği veya yaşayabileceği hatırlatılarak önlem almasını öğütleyen bir söz
- ölüm ölüm de hırlamaya ne borcum var?
"sıkıntı, üzüntü, keder, dert veya yoksulluk çekmektense ölüm daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- ölümcül
Ölümle sona erme ihtimali olan veya ölümle sona eren
- ölüme koşmak
kendisini bile bile tehlikeye atmak
- ölümle burun buruna gelmek
ölümle sonuçlanabilecek çok büyük bir tehlike ile karşılaşmak
- ölümle pençeleşmek
can çekişmek
- ölümle öç alınmaz
"düşmanların ölümünden sevinç duymak insanlığa yakışmaz" anlamında kullanılan bir söz
- ölümlü
Sonunda mutlaka ölecek olan; kalımsız, fâni
- ölümlü dünya
Üzerinde ölümün var olduğu dünya; fâni dünya
- ölümlük
Bazı kimselerin, öldüklerinde cenazelerinin kaldırılmasına harcanmak için ayırdıkları para
- ölümlük kalımlık
Zor durumda kalındığında kullanılmak üzere ayrılan (para, mal); ölümlük dirimlik
- ölümlülük
Ölümlü olma durumu; kalımsızlık, fânilik, fena (II)
- ölümsüz
Hiçbir zaman ölmeyecek olan; bengi (I), kalımlı, ölmez, baki, ebedî, layemut
- ölümsüzleşebilme
Ölümsüzleşebilmek durumu
- ölümsüzleşebilmek
Ölümsüzleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ölümsüzleşme
Ölümsüzleşmek durumu; bengileşme, ebedîleşme
- ölümsüzleşmek
Ölümsüz olmak, ölümsüz duruma gelmek; bengileşmek, ebedîleşmek
- ölümsüzleştirebilme
Ölümsüzleştirebilmek işi; ebedîleştirebilme
- ölümsüzleştirebilmek
Ölümsüzleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak; ebedîleştirebilmek
- ölümsüzleştirilme
Ölümsüzleştirilmek işi; ebedîleştirilme
- ölümsüzleştirilmek
Ölümsüz duruma getirilmek; ebedîleştirilmek
- ölümsüzleştirme
Ölümsüzleştirmek işi; ölmezleştirme, ebedîleştirme
- ölümsüzleştirmek
Ölümsüz duruma getirmek; ölmezleştirmek, ebedîleştirmek
- ölümsüzlük
Ölümsüz olma durumu; bengilik, ebedîlik, kalımlılık, ölmezlik, bakilik, beka
- ölümü gör (veya öp)
bir konuda karşısındakini ikna etmek için kullanılan yemin sözü
- ölümü göze almak
elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak
- ölümün soluğunu ensesinde duymak (veya hissetmek)
her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak
- ölümüne
Her türlü olumsuzluğu var gücüyle göze alarak
- ölümüne susamak
ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak
- ölünme
Ölünmek işi veya durumu
- ölünmek
Kendini feda etmek
- ölüp ölüp dirilmek
çok sıkıntı, acı çekmek veya çok ağır hastalık geçirmek
- ölür müsün, öldürür müsün?
çok kızılacak bir durumla karşılaşıldığında söylenen söz
- ölüsü bile yetmek
en zayıf olduğu durumda bile başarılı olmak
- ölüsü kandilli
Kızılan kişiyi aşağılamak amacıyla söylenen bir sövgü sözü; ölüsü kınalı
- ölüsü ortada kalmak
cenazesini kaldıracak kimse bulunmamak
- ölüverme
Ölüvermek işi
- ölüvermek
Ansızın ölmek
- ölüyü güldürmek
çok güldürmek
- ölüş
Ölme işi
- ömre bedel
bir ömre değecek kadar iyi, güzel, değerli olan
- ömrü oldukça
yaşadıkça
- ömrü uzamak
uzun süre yaşamak
- ömrü vefa etmemek
bir sonuca ulaşmadan ölmek
- ömrübillah
Şimdiye değin, hiçbir vakit
- ömrühayat
Geçirilen, yaşanılan bütün süre
- ömrümün varı
gözümün nuru
- ömrünce
Ömrü boyunca, yaşadığı süre içinde
- ömrüne bereket
"ömrün uzun olsun, var ol, sağ ol" anlamında kullanılan bir söz
- ömrüne ömür katmak
sevinmesine, mutlu olmasına sebep olmak
- ömür
Çok hoşa giden şey
- ömür adam
Neşeli, hoşsohbet, komik, eğlendiren ve beğenilen kimse
- ömür boyu
Sağ kalındığı, yaşandığı sürece; ömür boyunca, yaşam boyu, yaşam boyunca, hayat boyu
- ömür geçirmek
yaşamak
- ömür sürmek
iyi ve rahat yaşamak
- ömür törpüsü
Uzun ve üzücü iş
- ömür çürütmek
uzun zaman emek vermiş olmak veya boşuna vakit geçirmiş olmak
- ömürler (veya ömrün bol) olsun
eli öpülenin öpene "çok yaşa" anlamında söylediği bir söz
- ömürlü
Ömrü uzun olan
- ömürlülük
Ömürlü olma durumu
- ömürsün
beklenilmeyen iyi davranışlar karşısında kullanılan bir söz
- ömürsüz
Ömrü kısa olan
- ömürsüzlük
Ömürsüz olma durumu
- ön
Bir şeyin esas tutulan yüzü; uğur (III), arka karşıtı
- ön ad
Kişilere verilen ilk ad; küçük ad
- ön almak
önlemek, engellemek
- ön alım
Bir taşınmaz malın satılması hâlinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme; şufa
- ön alım hakkı
Bir taşınmaz malın satılması hâlinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme hakkı; şufa hakkı
- ön avurt
Avurdun ön bölümü
- ön ayak
Hayvanlarda vücudun önünde bulunan ayaklardan her biri
- ön belirti
Belirtilerin ilki
- ön bilgi
Herhangi bir konuda derinlemesine bir araştırma yapmadan sağlanan birtakım bilgi
- ön buharlaşma
Fırınlanmış boyalarda, boyanın fırınlanmasından önce açık havada belirli bir süre bekletilerek içindeki çözücünün kısmen uçması
- ön büro
Turistik bir tesiste konukların tesise girdikleri andan ayrıldıkları zamana kadar geçen sürede her türlü hizmeti sağlayan birim
- ön damak
Damağın ön bölümü
- ön damak ünsüzü
Dil sırtının ön damağa yaklaşmasıyla oluşan damak ünsüzü: kedi, gelin vb
- ön denetim
Yapılması düşünülen bir işe başlamadan önce gereken araştırmanın ve incelemenin yapılması
- ön deyiş
Bir eserde asıl konu olarak ele alınan olaylardan önce, geçmiş birtakım başka olguları anlatan ilk bölüm; prolog
- ön direk
Futbol maçında topun geldiği kanada yakın olan kale direği
- ön doğru
Bir bilimin kuruluşunda temel görevi görmekle birlikte belikten daha az olma ve tanımlanmayan ilkel gerçek; konut (II), koyut, postulat
- ön ek
Kelimenin önüne getirilen ek: anormal, biçare, nadan vb
- ön eleme
Yarışmalara veya sınavlara katılacak esas kişileri belirlemek için yapılan eleme
- ön göğüs
Böceklerde göğüs gölgesinde bulunan üç halkadan en öndeki
- ön hekim
Staj yapmak üzere hastanelerde çalışan tıp fakültelerinin altıncı sınıf öğrencileri
- ön hekimlik
Ön hekim olma durumu
- ön izleme
Herhangi bir bilgi, belge veya düzenlemenin son şekline karar vermeden önce ekran üzerinde kontrol edilmesi
- ön içki
İştah açmak için yemekten önce içilen alkollü içki; açar, aperitif
- ön kabul
Başvurunun değerlendirilmesinden önce yapılan ilk kabul işlemi
- ön kabul mektubu
Bir isteğin, resmî veya bilimsel bir ziyaretin kabul edildiğini belirten yazı
- ön kayıt
Kesin kabul ve kayıt işlemlerinden önce aday başvurularının kabulü
- ön kesinti
Ücretlerde, serbest meslek gelirlerinde ve sonraki yıllara devredilen taahhüt işlerinde ödemeler sırasında bu ödemelerin belirli bir kısmı ödemeyi yapanlarca tutulduktan sonra kişiler adına vergi dairelerine yatırılan miktar; stopaj
- ön kol
Kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü
- ön kol kemiği
Ön kolun iskeletini oluşturan iki uzun kemikten dışta olanı
- ön kuluçka
Bilim ve teknolojide araştırma, geliştirme ve uygulama sırasında ilk destek evresi
- ön libero
Savunmanın önünde oynayan oyuncu
- ön lisans
Yükseköğretimde iki yıllık lisans programı
- ön oda
Gözde saydam tabaka ile iris arasında kalan boşluk
- ön oluş
Varlığın yoktan oluşmadığını, tohum durumunda, son derece küçük ve tam olarak önceden var olduğunu, sonradan büyüyüp geliştiğini ileri süren teori
- ön proje
Bir projenin hazırlanmış ilk biçimi; avanproje
- ön rapor
Esas rapora dayanak olmak üzere hazırlanmış olan ön bilgi yazısı
- ön ses
Kelime başında bulunan ilk ses
- ön ses düşmesi
Kelime başındaki sesin yitimi: ısıtma > sıtma, yılan > ılan vb
- ön ses türemesi
Kelime başında bir ünlü veya ünsüzün türemesi; protez: limon > ilimon, avlu > havlu vb
- ön sevişme
Sevişmenin cinsel birleşme öncesindeki evresi
- ön seçici
Ön elemeyi yapan (kimse, kurul)
- ön seçim
Genel seçimde aday gösterilecek kişileri belirlemek için bir parti üyesi olan belli sayıdaki delegelerin katılmasıyla yapılan seçim
- ön soruşturma
Yapılacak soruşturmayla ilgili olarak önceden yapılan soruşturma
- ön söz
Kitapların giriş kısmına konulan, o eserin konusunu, amacını, işleniş biçimini anlatan yazı; sunuş, söz başı, ön deyi, dibace, mukaddime
- ön sözleşme
Gelecekteki bir sözleşmenin gerçekleştirilmesi amacıyla geçici olarak yapılan sözleşme; akit vaadi
- ön tasar
Herhangi bir tasarın ilk biçimi
- ön tasım
Vargısı başka bir tasımda küçük veya büyük önerme durumunda olan tasım
- ön teker
Araçların ön düzeninde yer alan tekerlek
- ön uyum
Bir canlı varlığın belli bir ortama kendini uydurma yatkınlığı
- ön yargı
Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı; peşin yargı, peşin fikir, peşin hüküm
- ön yargılı
Ön yargıları olan, ön yargı ile karar veren
- ön yargılılık
Ön yargılı olma durumu
- ön yargısız
Ön yargıları olmayan, ön yargı ile karar vermeyen
- ön yargısızlık
Ön yargısız olma durumu
- ön yaylak
Esas yaylaktan daha aşağıda bulunan, çıkarken veya inerken bir süre hayvan otlatılan ve bir miktar ot biçilip kurutulan yaylak
- ön yüzbaşı
Kıdemi iki rütbe artırılmış yüzbaşı
- ön çalışma
Bir çalışmaya başlayabilmek için yapılması gereken hazırlık; etüt
- ön ödeme
Bir alacağın gerçekleşmesinden önce verilen belirli bir miktar; pey akçesi
- ön ödemeli
Ön ödemesi olan
- ön ödemesiz
Ön ödemesi olmayan
- ön şart
Bir işin çözümlenmesinde ilk önce yerine getirilmesi gereken şart; ön koşul
- önayak
"Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak" anlamındaki önayak olmak deyiminde geçer
- önce
İlk olarak, başlangıçta; evvel, sonra karşıtı
- önce can, sonra canan
"insanlar bencildir, önce kendilerini, sonra yakınlarını düşünürler" anlamında kullanılan bir söz
- önceci
Bir şeyi ilk olarak ve başkalarından önce yapma veya ortaya atma; inisiyatif
- öncecilik
Bir şeyi başkalarından önce yapma işi; inisiyatif
- önceden
Başlarken, başlangıçta, daha önce; evvelce, evvelden, peşinen
- önceden satış
Ürün daha tarladayken, yetiştiği zaman teslim edilmek üzere, önceden pey verilerek yapılan satış; alivre
- önceki
Önce olan; evvelki, evveli
- öncel
Öncelikli olan
- öncel belirleme
Tanrı'nın her şeyi önceden bildiği dogmasına dayanılarak her şeyin önceden Tanrı tarafından düzenlenmiş olduğunu anlatan terim
- öncel düzen
Ruhla beden arasındaki ilişkinin Tanrı tarafından önceden düzenlendiğini ileri süren öğreti
- öncel metin
Metinler arasılığa konu olan önceki metin; araç metin
- önceleme
Öncelemek işi; lanse
- öncelemek
Bir şeyi önceden yapmak, geri bırakmamak, öne almak; takdim etmek
- önceleri
İlk zamanlarda, başlangıç zamanlarında; evvelleri, iptidaları
- öncelik
Bir şeyin başka bir şeyden veya şeylerden daha önce olması veya yapılması durumu; evvellik, rüçhan, takaddüm
- öncelikle
Öne alınarak, diğerlerine göre daha önce olarak
- öncelikli
Önceliği olan, öncelik tanınan, önce yapılması gereken
- önceliklilik
Öncelikli olma durumu
- öncelleme
Öncellemek işi
- öncelleme sürati
Oyun akışının, pozisyon değişimi ve gelişiminin, özellikle de rakip oyuncunun hareketinin önceden veya çok kısa süre içinde saptanabilmesi ile ilgili yeti; sezinleme sürati
- öncellemek
Öncelikli duruma getirmek
- öncesiz
Zamanda başlangıcı olmayan; ezelî
- öncesiz sonrasız
Başlangıcı ve sonu olmayan
- öncesizlik
Öncesi olmama durumu
- öncü
Önden gelen, önde olan, artçı karşıtı
- öncü oyun
Geleneksel tiyatrodan ayrılan, kuruluş ve anlatım yönünden yenilikler getirmek isteyen oyun
- öncü tiyatro
Herhangi bir akımda veya dönemde birtakım yenilikler getiren tiyatro
- öncül
Önde giden, önde olan, kendisinden sonra gelenlere temel olan, artçıl karşıtı
- öncül olmak
kılavuzluk, öncülük etmek
- öncüller
Bir tasımda yargıya ulaştıran ilk iki önerme
- öncüller kümesi
Bir tasımda sonuçtan önce gelen önermelerin tümü
- öncülük
Öncü olma durumu
- öncülük etmek
bir işi başlatmak, bir işin başlamasına önayak olmak
- önde gelmek
önemli durumda olmak
- öndelik
Yapılacak bir hizmet veya satın alınacak bir mal için anlaşmaya göre önceden ödenen miktar; avans
- önden çekişli
Motor gücü sadece ön tekerleklere aktarılan (taşıt)
- önder
Gücü, ünü ve toplumsal yeri dolayısıyla, belli zaman ve durumlar içinde, ilişkili bulunduğu küme veya toplumun tutum, davranış ve etkinliklerini değiştirip yönetme yeteneğini gösteren kimse; öncel, lider, şef, alemdar
- önderlik
Önder olma durumu; öncülük, liderlik
- öne almak
bir şey veya bir kimseye öncelik tanımak
- öne düşmek
önden yürümek
- öne sermek
ortaya koymak, meydana çıkarmak, göstermek
- öne sürmek
birini ilk önce harekete geçmesi için önermek
- öne çıkmak
diğerlerinden daha iyi olmasından dolayı dikkat çekmek
- önem
Bir şeyin nitelik veya nicelik bakımından değeri olma durumu; yer, ehemmiyet
- önem vermek
değer vermek, önemli saymak
- önemli
Önemi olan; mühim, ehemmiyetli, mihver
- önemlice
Önemli sayılabilecek kadar
- önemlilik
Önemli olma durumu; ehemmiyetlilik, mühimlik
- önemseme
Önemsemek işi; mühimseme
- önemsemek
Önemli saymak; önem vermek, mühimsemek
- önemsememezlik
bk. önemsemezlik
- önemsemezce
Önemsemeyen bir biçimde
- önemsemezlik
Önem vermezlik; mühimsemezlik
- önemsemezlik etmek
önemsememek
- önemseniş
Önemsenme işi
- önemsenme
Önemsenmek işi
- önemsenmek
Önem verilmek, üzerinde durulmak
- önemsetme
Önemsetmek işi
- önemsetmek
Önemseme işini yaptırmak
- önemseyebilme
Önemseyebilmek işi
- önemseyebilmek
Önemseme ihtimali veya imkânı bulunmak
- önemseyiş
Önemsemek işi
- önemsiz
Önemi olmayan; ehemmiyetsiz, ufak çapta, yarım yırtık, çurçur
- önemsizce
Önemli sayılmayacak kadar
- önemsizlik
Önemsiz olma durumu; ehemmiyetsizlik
- önerebilme
Önerebilmek işi
- önerebilmek
Önerme ihtimali veya imkânı bulunmak
- önerge
Meclis, kongre vb. resmî bir toplantıda, herhangi bir konu veya sorunla ilgili olarak bir öneride bulunmak için üyelerden biri veya birkaçı tarafından başkanlığa verilen, oya sunularak karar verilmesi istenen yazılı kâğıt; takrir
- önerge vermek
bu tür bir yazıyı ilgili meclis veya kongre başkanlığına sunmak, takrir vermek
- öneri
Bir sorunu çözmek üzere öne sürülen görüş, düşünce; teklif
- öneride bulunmak
önermek, teklif etmek
- önerilebilme
Önerilebilmek işi
- önerilebilmek
Önerilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öneriliş
Önerilmek işi
- önerilme
Önerilmek işi
- önerilmek
Önerme işine konu olmak
- öneriş
Önermek işi
- önerme
Önermek işi
- önermek
Tavsiye etmek
- önerti
Şartlı bir önermenin şartı anlatan ön bölümü: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "duman çıkıyorsa" şartı bir önertidir
- öneze
Avcıların av beklerken hayvanlardan gizlenmek için taş yığınlarından yaptıkları yer; evsin
- öngörebilme
Öngörebilmek işi
- öngörebilmek
Öngörme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öngörme
Öngörmek işi
- öngörmek
Bir işin ilerisini kestirmek veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilmek ve ona göre davranmak
- öngörü
Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma
- öngörülme
Öngörülmek işi
- öngörülmek
İlerisi için kararlaştırılmak, göz önünde tutulmak
- öngörülü
Bir işin ileride nasıl olacağını kestirerek ona göre davranan, öngörüsü olan
- öngörülülük
Öngörülü olma durumu
- önlem
Kötü veya yanlış bir şeyi önleyecek yol; tedbir
- önlem almak
kötü ve yanlış bir durumun ortaya çıkmasına engel olmak amacıyla hazırlık yapmak ve bu amacı gerçekleştirmek için birtakım çarelere başvurmak; tedbir almak
- önleme
Önlemek işi
- önlemek
Bir şeyin olmasına veya yapılmasına engel olmak
- önlenebilme
Önlenebilmek işi
- önlenebilmek
Önleme imkânı veya ihtimali bulunmak
- önleniş
Önlenmek işi
- önlenme
Önlenmek işi
- önlenmek
Önleme işi yapılmak
- önleyebilme
Önleyebilmek işi
- önleyebilmek
Önleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- önleyici vuruş
Dış politikada taraflardan birinin saldırısını önlemek amacıyla önceden müdahalede bulunma
- önleyiş
Önleme işi
- önlü
Ön tarafı olan
- önlük
Herhangi bir iş genellikle de yemek yaparken giysi kirlenmesin diye giyilen, boyundan askılı ve bele bağlanan örtü; iş önlüğü, prostela
- önlüklü
Önlük giymiş olan
- önlüklük
Önlük yapmaya elverişli (kumaş)
- önolog
Şarapla ve şarap yapımıyla ilgilenen kimse
- önoloji
Şarapla ve şarap yapımıyla ilgilenen bilim dalı
- önsel
Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan; apriori
- önsellik
Önsel olma durumu
- önsezi
Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını sezme, içe doğma; hissikablelvuku, altıncı duyu, altıncı his
- önsezili
Önsezisi olan
- önü alınmak
önlenmek
- önü sıra
Hemen önünden, çok uzak olmayan bir ara ile
- önü sıra gitmek
önünde yürümek
- önünde ardında gidilmez
"arkadaşlığına güvenilmez" anlamında kullanılan bir söz
- önünde sonunda
En sonunda; eninde sonunda, evvel ahir
- önünden
-den biraz önce
- önüne arkasına bakmadan
iyi hesap etmeden, düşüncesizce
- önüne bakmak
utanmak, utancından cevap vermemek
- önüne bir kemik atmak
birini susturmak için ona küçük bir çıkar sağlamak
- önüne dikilmek
gelip karşısında durmak, karşısına dikilmek
- önüne düşmek
birinin önünden yürümek
- önüne gelen
olur olmaz (kimse)
- önüne geleni kapar, ardına geleni teper
arsız, huysuz, geçimsiz kimseler için kullanılan bir söz
- önüne geçmek
yolunu kesmek
- önüne katmak
önden yürütüp kendisi ardı sıra gitmek
- önüne çıkmak
rastlaşmak, karşılaşmak, karşısına çıkmak
- önünü almak
önlemek
- önünü ardını düşünmemek
sonucun ne olacağını hesaplamamak, ilerisini gerisini düşünmemek
- önünü kesmek
yolunu kesmek
- öp babanın (veya beybabanın) elini
beklenmedik, elverişsiz bir durum karşısında "şimdi ne olacak?" anlamında kullanılan bir söz
- öpebilme
Öpebilmek işi
- öpebilmek
Öpme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öperken ısırmak
güler yüz gösterirken kötülük yapmak
- öpme
Öpmek işi
- öpmek
Sevgi, saygı, bağlılık, teşekkür belirtmek amacıyla dudaklarını bir şeye veya birine değdirmek
- öptürme
Öptürmek işi
- öptürmek
Öpme işini yaptırmak veya öpmesine izin vermek
- öptürtme
Öptürtmek işi
- öptürtmek
Öptürme işini yaptırmak
- öpücük
Sevgi göstermek için dudaklarıyla başka birisinin elini yüzünü öpme; öpüş, buse
- öpücük almak
fırsatını bulup öpmek
- öpücük atmak
el ve mimiklerle öpme hareketi yapmak
- öpücük beklemek
öpülmeyi ummak
- öpücük bırakmak
hafifçe öpmek
- öpücük göndermek (veya yollamak)
parmaklarının iç ucunu öpüp birine atar gibi yaparak onu selamlamak
- öpücük kondurmak
hafifçe öpmek
- öpücük vermek
öpmesine izin vermek, öptürmek
- öpücüklere boğmak
çok öpmek
- öpücüklere boğulmak
çok öpülmek
- öpülme
Öpülmek işi
- öpülmek
Öpme işine konu olmak
- öpülüş
Öpülmek işi
- öpüp başına koymak
bir nimeti veya kutsal sayılan bir varlığı saygıyla el üstünde tutmak, yüksekte tutmak
- öpüverme
Öpüvermek işi
- öpüvermek
Ansızın öpmek
- öpüş
Öpmek işi
- öpüşebilme
Öpüşebilmek işi
- öpüşebilmek
Öpüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öpüşme
Öpüşmek işi
- öpüşmek
Birbirini öpmek
- öpüştürme
Öpüştürmek işi
- öpüştürmek
Öpüşme işini yaptırmak
- ördek
Perde ayaklılardan, evcil ve yabani türleri bulunan su kuşu; badi, badik (Anas)
- ördek balığı
Lapinagillerden, Akdeniz ve Avrupa kıyılarında yaşayan, 25-35 santimetre uzunluğunda, çeşitli renkleri olan bir balık (Labrus mixtus)
- ördek yürüyüşü
Ördek gibi badi badi yürüme
- ördekbaşı
Yeşille lacivert arası renk
- ördekgagası
Açık turuncu renk
- ördekgiller
Kısa bacaklı, perde ayaklı, süzgeç gagalı su kuşları familyası
- ördürme
Ördürmek işi
- ördürmek
Örme işini yaptırmak, örmesini sağlamak
- örebilme
Örebilmek işi
- örebilmek
Örme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öreke
Eğrilmekte olan yün, keten vb. şeylerin tutturulduğu, bir ucu çatal değnek
- ören
Ait olduğu eski uygarlık hakkında fikir edinmemizi sağlayan kültür ve tabiat kalıntılarından oluşan alan
- örenlik
Ören durumuna gelmiş yer; ören yeri
- örfi
Örfle ilgili
- örfi hukuk
Siyasi otoriteye ve halkın yerleşik değerlerine göre işletilen hukuk sistemi
- örgü
Örme işi veya biçimi
- örgücü
Örgü örüp satan kimse
- örgücülük
Örgücünün yaptığı iş
- örgüleme
Örgülemek işi
- örgülemek
Örgü durumuna getirmek
- örgülü
Örgüsü olan, örgü biçiminde bulunan
- örgülü pilav
Tavuk eti veya tavuk ciğerinin kısık ateşte pişirilmesinden sonra pirinç, tereyağı, fıstık, un ve yumurta karışımıyla hazırlanan bir pilav türü
- örgün
Bir işi gerçekleştirmek amacıyla türlü ve düzenli görevler yapan organlardan oluşan
- örgün eğitim
Kişilerin hayata atılmadan, iş ve meslek kollarında çalışmaya başlamadan önce okul veya okul niteliği taşıyan yerlerde, genel ve özel bilgiler bakımından yetişmelerini sağlamak amacıyla belli kanunlara göre düzenlenen eğitim; formel eğitim
- örgüsüz
Örgüsü olmayan
- örgüt
Ortak bir amacı veya işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kurumların veya kişilerin oluşturduğu birlik; teşekkül, teşkilat
- örgüt kurmak
teşkilat oluşturmak, birliği düzenlemek
- örgüt kültürü
Çalışan personelin davranışlarını ve çalışılan yerin genel görüntüsünü şekillendiren, simgeler aracılığıyla öğrenilebilen ve öğretilebilen, kuşaktan kuşağa aktarılan, değişebilir nitelikteki değer, düşünce ve kurallar bütünü
- örgütleme
Örgütlemek işi; teşkil, teşkilatlandırma
- örgütlemek
İnsanları veya işleri örgütlü duruma getirmek; teşkilatlandırmak
- örgütlendirilme
Örgütlendirilmek işi; teşkilatlandırılma
- örgütlendirilmek
Örgütlendirme işi yapılmak; teşkilatlandırılmak
- örgütlendirme
Örgütlendirmek işi
- örgütlendirmek
Bir örgüt etrafında toplamak
- örgütlenebilme
Örgütlenebilmek işi; teşkilatlanabilme
- örgütlenebilmek
Örgütlenme ihtimali veya imkânı bulunmak; teşkilatlanabilmek
- örgütleniş
Örgütlenme işi; teşkilatlanış
- örgütlenme
Örgütlenmek işi; teşkilatlanma
- örgütlenmek
Örgütleme işine konu olmak; teşkilatlanmak
- örgütleyiş
Örgütlemek işi
- örgütleşme
Örgütleşmek durumu
- örgütleşmek
Örgüt durumuna gelmek
- örgütlü
Örgütlenmiş olan; teşkilatlı
- örgütsel
Örgütle ilgili
- örgütsel doküman
Bir örgüte ait bilgi içeren yazılı, basılı ve görüntülü belge
- örgütsel faaliyet
Örgüte bağlı olarak yapılan çalışma; örgütsel çalışma
- örgütsüz
Örgütlenmiş olmayan; teşkilatsız
- örgütsüzlük
Herhangi bir örgütlenmenin bulunmaması durumu; teşkilatsızlık
- örgütçü
Örgütleme işleriyle uğraşan kimse; teşkilatçı
- örgütçülük
Örgüt kurma işi; teşkilatçılık
- örk
Hayvanları çayıra bağlamaya yarayan kalın ip; örük
- örkleme
Örklemek işi
- örklemek
Hayvanları otlamaları için uzun bir iple çayıra bağlamak
- örme
Örmek işi
- örme kese
Ahilikte esnafa ait nakit paraların saklandığı kese
- örmek
İplik, yün, tel, saz vb.ni birbirine dolayarak veya geçirerek işlemek veya tezgâhta dokumak
- örmeli
Örülerek yapılmış
- örnek
İncelemek veya denemek üzere insan ve hayvan vücudunun, bitkinin veya nesnenin herhangi bir yerinden alınan doku parçası; numune
- örnek almak
bir kimseye huy ve davranışta uymak, birini ölçü olarak benimsemek
- örnek olmak
davranışlarıyla başkasını heveslendirmek
- örnek oluşturmak
benzerini sunmak
- örnek vermek
bir konuyu daha ayrıntılı bir biçimde anlatabilmek için örneklendirmek
- örneklem
Bir araştırmada bütünü anlamak için bütünden seçilen araştırma tekniklerinin uygulanacağı grup
- örnekleme
Örneklemek işi
- örneklemek
Örnek vermek
- örneklendirme
Örneklendirmek işi
- örneklendirmek
Örneklerle göstermek, örneklerle açıklamak
- örneklenme
Örneklenmek işi
- örneklenmek
Örnek verilmek
- örnekleyebilme
Örnekleyebilmek işi
- örnekleyebilmek
Örnekleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- örneklik
Örnek olarak ayrılmış bulunan; numunelik
- örneklik etmek
örnek alınmak, örnek olarak kabul edilmek
- örnekseme
Örneksemek işi
- örneksemek
Örnek olarak almak
- örneğini almak
biçimini çizmek
- örneğini çıkarmak
benzerini yapmak veya çizmek
- örs
Biçimleri yapılacak işe göre değişen, üzerinde maden dövülen, çelik yüzeyli, demir araç
- örs kemiği
Orta kulakta çekiç kemiğiyle üzengi kemiği arasında yer alan ve örse benzeyen küçük bir kemik
- örs ve çekiç arasında kalmak
aynı derecede güçlü ve zorlu iki kişi veya düşünce arasında bulunmak
- örseleme
Örselemek işi
- örselemek
Yıpratmak, eskitmek, hırpalamak, zedelemek
- örseleniş
Örselenmek işi
- örselenme
Örselenmek işi
- örselenmek
Örseleme işine konu olmak
- örseleyiş
Örselemek işi
- ört ki ölem
insana yapmaktansa ölmeyi tercih ettiren durumlar karşısında “böyle olacağına öleyim daha iyi” anlamında kullanılan bir söz
- örtbas
"Bir durumun, bir olayın duyulmamasını, yayılmamasını sağlayan önlemler almak" anlamındaki örtbas etmek ve "bir durum, bir olay duyulmamak, yayılmamak" anlamındaki örtbas olmak deyimlerinde geçer
- örtebilme
Örtebilmek işi
- örtebilmek
Örtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- örtenek
Hayvanların vücudunu örten deri, kıl, tüy, pul vb. dokuların bütünü
- örtme
Örtmek işi
- örtmece
Söylenmesi kaba, çirkin veya sakıncalı görülen nesnelerin, kavramların, başka kelimelerle daha uygun ve edepli bir biçimde anlatılması; edebikelam
- örtmek
Korumak, görünmez duruma getirmek veya gizlemek için üstüne bir şey koymak
- örttürme
Öttürmek işi
- örttürmek
Örtme işini yaptırmak
- örtü
Örtmek için kullanılan şey; destar, kuvertür, serviyet
- örtü pensi
Ameliyat yapılacak bölgenin çevresini örten steril örtüleri tutturmada kullanılan, paslanmaz çelikten yapılmış pens; serviyet pensi
- örtücü
Örtü yapan veya satan kimse
- örtük
Örtülü, kapalı
- örtüklük
Örtük olma durumu
- örtülme
Örtülmek işi
- örtülmek
Örtme işine konu olmak
- örtülü
Örtüsü olan
- örtülü omurgalılar
Vücutları yassı, göğüs yüzgeçleri büyük, omurlarında kat kat kireçlenmiş çemberleri olan, köpek balıklarının bir alt takımı
- örtülü ödenek
Gizli tutulan işlerde harcanmak için yetkililerin emrine verilen para; tahsisatımesture
- örtülülük
Örtülü olma durumu
- örtülüş
Örtülmek işi
- örtünme
Örtünmek işi
- örtünmek
Kendi üzerine bir şey örtmek
- örtünüş
Örtünmek işi
- örtüsüz
Örtüsü olmayan
- örtüsüzlük
Örtüsüz olma durumu
- örtüverme
Örtüvermek işi
- örtüvermek
Ansızın veya çabucak örtmek
- örtüye sokmak (veya koymak)
örtünmesini sağlamak
- örtüş
Örtmek işi
- örtüşebilme
Örtüşebilmek işi
- örtüşebilmek
Örtüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- örtüşme
Örtüşmek durumu veya biçimi
- örtüşmek
Aynı noktalarda ve düzlemlerde kesişmek
- örtüştürme
Örtüştürmek işi
- örtüştürmek
Örtüşme işini yaptırmak
- örü
Örmek işi
- örücü
Örme işi yapan kimse
- örücülük
Örücünün yaptığı iş
- örük
Kendi ipiyle onarılmış kısım
- örülme
Örülmek işi
- örülmek
Örme işi yapılmak
- örülü
Örülmüş olan
- örülü olmak
her şeyiyle mükemmel, eksiksiz ve estetik bütünlüğe sahip bulunmak
- örülüş
Örülmek işi
- örüm
Sürünün gece veya sabaha karşı otlaması
- örümcek
Örümcekler takımından, ince bir ağ örerek küçük böcekleri avlayan eklemli bir hayvan; örümce (Araneae)
- örümcek ağı
Örümceğin ördüğü ağ
- örümcek bağlamak
üzerinde örümcek ağı olmak
- örümcek kafalı
Eskiye saplanıp yeniliklere düşman olan, eskiye bağlanıp kalmış olan, geri düşünceli (kimse); kafası örümcekli
- örümcek kafalılık
Örümcek kafalı olma durumu
- örümcek kuşu
Örümcek kuşugillerden, orta boyda, tüyleri koyu kül rengi, siyah, beyaz, bazısında pembe veya koyu kırmızı benekler bulunan ötücü kuş (Lanius)
- örümcek kuşugiller
Örümcek kuşu vb.ni içine alan ötücü kuşlar familyası
- örümcek kızılı
Örümcek kuşunun sırt rengi
- örümcek sarmak
bir yer örümcek ağları ile dolmak
- örümceklenme
Örümceklenmek işi
- örümceklenmek
Bir yer örümcek ağlarıyla dolmak
- örümcekler
Örümceklerle akrepleri içine alan bir eklem bacaklılar takımı
- örümcekli
Örümcek ağlarıyla kaplanmış, örümcek bağlamış
- örümceksi
Örümcek ağı gibi ince ve seyrek dokulu olan
- örümceksi ben
Sirozun yol açtığı, yüzde ve gövdede görülen kırmızımsı, örümcek biçiminde damar genişlemesi
- örümceksi zar
Beyni ve omuriliği örten sert zar ile ince zar arasında bulunan ağ gibi ince, seyrek dokulu zar
- örümceğimsiler
Karada yaşayan akrepler, örümcekler, keneler ve uyuz böceklerini içine alan, dört çift ayaklı eklem bacaklılar sınıfı
- örüntü
Olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesi
- örüş
Örmek işi
- örüşük
İç içe geçmiş
- örüşük kafiye
Üç mısralı bentlerde kullanılan, her üçlükte birinci ve üçüncü mısraların kendi aralarında, ikinci üçlükten itibaren birinci ve üçüncü mısraların bir üstteki üçlüğün ortadaki mısrasıyla kafiyelendiği kafiye düzeni; örüşük uyak
- östaki borusu
Burun boşluğu ile orta kulağı birleştiren boru biçimindeki yol; östaki, östaki tüpü
- östrojen
Döl yatağının, döl yolunun ve fallop borularının gelişmesini hızlandıran, kadını cinsel birleşmeye ve çocuk yapmaya hazırlayan, deri ve kemik oluşumunu sağlayan, kalp, dolaşım sistemi ve damarları da koruyan bir tür hormon
- östrojen tedavisi
Menopoz sırasında ve daha sonraki yıllarda kalp, kemik ve damarlar üzerinde meydana gelebilecek olumsuz etkileri önleyen bir tedavi
- öte
Konuşanın temel olarak aldığı bir şeyden daha uzak olan yer veya şey; mavera, beri karşıtı
- öte gün
Geçen gün, yakın günlerden birinde
- öte yandan
Diğer taraftan, başka bir yönden, karşılık olarak
- öteberi
Önemsiz, ufak tefek şeyler
- ötebilme
Ötebilmek işi
- ötebilmek
Ötme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ötede beride
Çeşitli yerlerde, şurada burada
- öteden beri
Geçmişten bugüne kadar, başlangıçtan beri
- öteden beriden
Çeşitli yerlerden veya şeylerden; şuradan buradan
- öteki
Bilinenin, sözü edilenin dışında olan şey; öbürü, öbürkü
- öteki beriki
Olur olmaz kimseler
- öteki dünyayı boylamak
ahireti boylamak
- ötekileri
Ötede bulunanlar, diğerleri, başkaları
- ötekisi
Sözü edilenden başkası; diğeri, yekdiğeri
- öteleme
Ötelemek işi
- ötelemek
Öteye götürmek
- öteleniş
Ötelenmek işi
- ötelenme
Ötelenmek işi
- ötelenmek
Öteleme işi yapılmak
- öteletme
Öteletmek işi
- öteletmek
Öteleme işini yaptırmak
- öteleyebilme
Öteleyebilmek işi
- öteleyebilmek
Öteleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ötesi berisi
Neyi varsa, bütün eşyaları
- ötesi var mı?
"daha diyecek var mı?" anlamında kullanılan bir söz
- ötesi yok
"diyecek daha bir şey yok" anlamında kullanılan bir söz
- ötesinde berisinde
Çeşitli, dağınık yerlerde
- öteye beriye
Çeşitli yerlere
- öteyi beriyi
Çeşitli yerleri
- ötleğengiller
Örnek hayvanı ötleğen olan ötücü kuşlar familyası
- ötleği
Bir cins kartal
- ötme
Ötmek işi
- ötmek
Kuş veya bazı böcekler, değişik tonda ses çıkarmak
- ötre
Arap harfli metinlerde bir ünsüzün o, ö, u, ü seslerinden biriyle okunacağını gösteren işaret; zamme
- öttürme
Öttürmek işi
- öttürmek
Ötmesini sağlamak veya ses çıkarttırmak
- ötücü
Güzel öten, ötüşü güzel olan
- ötücü kuşlar
Kuşlar sınıfının geniş bir takımı
- ötücülük
Ötücü olma durumu
- ötüm
Kuşlar vb. için ötmek işi
- ötüp durmak
sürekli ötme sesi çıkarmak
- ötürme
Ötürmek işi
- ötürmek
İshal olmak
- ötürü
Bir şeyden dolayı, bir şey yüzünden; dolayı, naşi
- ötürüklü
İshalli, amel olmuş (insan veya hayvan)
- ötüş
Ötmek işi
- ötüşme
Ötüşmek işi
- ötüşmek
Birlikte veya karşılıklı ötmek
- övdürme
Övdürmek işi
- övdürmek
Övmek işini yaptırmak
- övebilme
Övebilmek işi
- övebilmek
Övme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öveç
İki üç yaşındaki erkek koyun
- övgü
Birini, bir şeyi övmek için söylenen söz veya yazılan yazı; methiye
- övgücü
Birini veya bir şeyi öven kimse; övücü
- övgücülük
Övgücü olma durumu; övücülük
- övme
Övmek işi; sena, medih, sitayiş
- övmek
Birinin veya bir şeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltmek, sena etmek; methetmek, yermek karşıtı
- övülebilme
Övülebilmek işi
- övülebilmek
Övülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- övülme
Övülmek işi
- övülmek
Övme işine konu olmak
- övülüş
Övülmek işi
- övünce
Övünmeye yol açan veya hak kazandıran şey
- övünebilme
Övünebilmek işi
- övünebilmek
Övünme ihtimali veya imkânı bulunmak
- övünedurma
Övünedurmak işi
- övünedurmak
Sürekli övünmek
- övünek
Övünülecek şey, övünç kaynağı veya sebebi
- övüngen
Çok övünen
- övüngenlik
Çok övünme durumu
- övünme
Övünmek işi; kıvanç, kıvançlanma, övünç, iftihar, tefahür, temeddüh
- övünmek
Bir niteliği sebebiyle kendini yücelmiş sayarak bundan abartmalı bir biçimde söz etmek; kıvançlanmak, iftihar etmek
- övünmek gibi olmasın
kendini övmeye hazırlanan kimselerce, övünmesini hoş göstermek veya alçak gönüllü görünebilmek için kullanılan bir söz
- övüntü
Övünülecek tutum veya davranış
- övünç duymak
iftihar etmek, kıvanmak
- övünç madalyası
Savaşta ve barışta görevini üstün gayretle ifa ederken görevin tesiri ile yaralanan ve Türk Silahlı Kuvvetleri için övünç vesilesi olan Türk ve yabancı asker kişilere verilen madalya
- övünç çizelgesi
Bir okulda davranışları ve derslerindeki başarıları ile dikkat çeken seçkin öğrencilerin adlarının yazıldığı çizelge; iftihar listesi
- övünüş
Övünmek işi
- övüş
Övmek işi
- öykü
Ayrıntılarıyla anlatılan olay
- öyküleme
Öykülemek işi
- öykülemek
Bir olay dizisini anlatmak
- öyküleştirme
Öyküleştirmek işi
- öyküleştirmek
Öykü durumuna getirmek
- öykünmek
Taklit etmek
- öykünüş
Taklit ediş
- öyle
Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde
- öyle (yağma) yok!
"öyle bir şey olmaz, öyle bir şey yapılmamalı" anlamında kullanılan bir söz
- öyle de böyle de
her iki biçimde
- öyle gelip öyle gitmek
değişmeden devam etmek
- öyle gelmek
sanmak, zannetmek
- öyle olsun
peki, pekâlâ
- öyle veya böyle
ne olursa olsun, her hâlde, bu durumda
- öyle ya
kuşkusuz, tabii, elbette
- öylece
Tam öyle; o biçimde, o şekilde
- öylelikle
Bu biçimde, en sonunda; öylece
- öylesi
Ona benzer, onun gibi
- öylesine
Aşırı bir biçimde, fazla, o kadar çok, o derece; öylemesine, usulden
- öyleyse
Bu durum karşısında, sonuç olarak denilebilir ki; o hâlde
- öz
Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı; iç, nefis (I), derun, ruh, varoluş karşıtı
- öz anne
Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan anne
- öz baba
Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan baba
- öz bakım
Bireyin yemek yeme, giyinme, el ve yüz yıkama gibi ihtiyaçlarını kendisinin yapabilme becerisi
- öz bakım gücü
Bireyin yaşamını iyi ve sağlıklı durumda sürdürebilme yeteneği
- öz bağışıklık
Bireyin, kendi vücudundan olan ögelere karşı antikor yapması
- öz belirtim
Kendini yönetme hakkını belirleme; selfdeterminasyon
- öz beslenme
Besinini bağımsız olarak sağlama, inorganik azot, azotlu maddeler ve karbonhidratların sentezini yapabilme; ototrofi
- öz denetim
Daha önemli bir amaca ulaşabilmek için kişinin tepkilerini, davranışlarını veya başka amaca yönelme eğilimini denetleyip kısıtlaması; otokontrol
- öz devinim
Bir cihaza, bir alete otomatik bir işleyiş kazandırmak için gerekli olan düzen, otomatizm
- öz dikeni
Dikenli, tırmanıcı ve kışın yapraklarını dökmeyen bir bitki (Smilax aspara)
- öz direnç
Her cismin elektrik akımına karşı gösterdiği direnç
- öz eleştiri
Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargı; otokritik
- öz evlat
Kan bağı ile bağlı olan, üvey olmayan çocuk
- öz geçmiş
Bir kimsenin doğumundan yaşadığı güne kadar geçirdiği belli başlı evreleri içeren yazı; hayat hikâyesi, hayat öyküsü, yaşam öyküsü, hâl tercümesi, tercümeihâl, biyografi
- öz güven
İnsanın kendine güvenme duygusu
- öz indükleme
Bir elektrik devresinde içinden geçtiği akımın değişmeleriyle oluşan indükleme
- öz itme
İçine yerleştirilen öz itmeli düzenek yardımıyla otomatik olarak çalışma
- öz itmeli
Atmosferde veya uzayda otomatik olarak çalışan düzeneğinin iticiliğiyle hareket eden (cihaz vb.)
- öz kardeş
Ana babaları bir olan kardeşlerden her biri
- öz kaynak
Dışarıdan yardım almadan kendi imkânları kullanılarak sağlanan maddi varlık
- öz kedi balığıgiller
Köpek balıklarının örtülü omurgalılara giren bir familyası
- öz kesit
Tomruğun boyu yönünden alınan ve özünden geçen kesit yüzeyi
- öz odun
Olgunlaşan ağaç gövdesinin öze yakın bölümü
- öz saygı
İnsanın kendine duyduğu saygı; haysiyet, izzetinefis
- öz su
Bitki ve hayvan dokularında bulunan sıvı; usare
- öz tahta
Tomruğun özünden geçecek biçimde kesilerek alınan tahta
- öz Türkçe
Tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırılmış Türkçe
- öz Türkçeci
Türkçenin tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırılmasını savunan kimse
- öz Türkçecilik
Türkçeyi tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırmaya çalışan yaklaşım
- öz Türkçeleştirilme
Öz Türkçeleştirilmek işi
- öz Türkçeleştirilmek
Öz Türkçeleştirme işi yapılmak
- öz Türkçeleştirme
Öz Türkçeleştirmek işi
- öz Türkçeleştirmek
Türkçeyi tüm yabancı kelime ve kurallardan arındırmak
- öz yaşam öyküsü
Bir kişinin kendi yaşam öyküsü üzerine yazdığı yazı veya eser; otobiyografi
- öz yönetim
Öğretim kuruluşlarında, öğrencilerin yönetmeliklere ve okul kurallarına göre söz ve karar sahibi olmaları ilkesine dayanan yönetim; otojestiyon
- öz öğrenim
Kendi kendini yetiştirme işi; otodidaktik
- öz öğrenimli
Bir okula gitmeden kendi kendini yetiştiren; otodidakt
- öz ışın
Ağaç gövdesinde yatay yönde besin iletimi yapan ve öz kesitte parıltılı görünen hücreler topluluğu
- özbeslenen
Besinini bağımsız olarak sağlayan, inorganik azot, azotlu madde ve CO2'den protein ve karbonhidratların sentezini yapabilen (bitki); kendi beslek, ototrof
- özbeöz
Gerçek ve öz olan
- özcesi
Özet olarak
- özdek
İnsanın çalışmasıyla bir amaç uğruna biçim verdiği veya yararlandığı doğal cisimler, nesneler
- özden
Özle, öz varlıkla, gerçekle ilgili
- özdenlik
Özden olma durumu
- özdeyiş
Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz; vecize, kelamıkibar, aforizm, aforizma, motto
- özdeş
Her türlü nitelik bakımından eşit olan, aralarında fark bulunmayan; aynı
- özdeşleme
Özdeşlemek işi
- özdeşlemek
Özdeş duruma getirmek
- özdeşleşebilme
Özdeşleşebilmek işi
- özdeşleşebilmek
Özdeşleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özdeşleşme
Özdeşleşmek işi
- özdeşleşmek
Özdeş duruma gelmek
- özdeşleştirebilme
Özdeşleştirebilmek işi
- özdeşleştirebilmek
Özdeşleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özdeşleştirme
Özdeşleştirmek işi
- özdeşleştirmek
Özdeş duruma getirmek
- özdeşlik
Değişen durumlarda aynı kalma, aynı olma
- özdeştirme
Özdeştirmek durumu
- özdeştirmek
Başka birinin veya bir grubun ölçülerini, beklentilerini benimsemek
- öze
Laboratuvarda bakteri üretimi işleminde kullanılan ince telli çubuk
- özek ağacı
Hayvanların çektiği arabalarda ön ve arka dingili birbirine bağlayan uzun tahta
- özek demiri
Özek ağacını arabaya bağlayan demir
- özek doku
Selüloz çeperleri kalınlaşmış, odunlaşmamış olan, değişik görevler yapan hücrelerin oluşturduğu doku; parankima
- özel
Yalnız bir kişiye, bir şeye ait veya ilişkin olan; hususi, mahsus (I), spesiyal
- özel ad
Belirli bir kişiyi, benzerlerinden farklı özellik taşıyan bir varlığı veya topluluğu gösteren kelime; özel isim: Ahmet, Ankara, Kızılırmak, Özbek, Türkçe vb.
- özel af
Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle bir suçlunun cezasının kaldırılması
- özel dikiş
Genellikle bir tane dikilen ve özel kesimlere sahip giysi
- özel dil
Aynı meslekten olanların veya aynı iş alanında çalışanların kendi aralarında konuştukları dil
- özel eğitim
Bireysel ve gelişim özellikleri ile eğitim yeterlilikleri açısından akranlarından anlamlı düzeyde farklılık gösteren bireylerin eğitim ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere geliştirilmiş eğitim programları ve özel olarak yetiştirilmiş personel ile uygun ortamlarda sürdürülen eğitim
- özel girişim
Bir konu üzerinde harcanan özel çaba
- özel girişimci
Özel girişimcilik yanlısı kimse veya görüş
- özel girişimcilik
Ekonomik alanda özel girişimi tercih etme
- özel gün kartı
Toplum tarafından önem verilen olay veya düzenlenen toplantı, sergi vb. etkinlikleri anmak üzere çıkarılan kart
- özel hayat
Kişinin kendine özgü yaşayışı, yaşama tarzı, kendisini ilgilendiren tutum ve davranışı; öz yaşam, özel yaşam
- özel kalem
Kamu veya özel sektördeki üst düzey yöneticinin görüşmelerinin düzenlendiği, gizlilik derecesi bulunan yazışmalarını yapıldığı yer
- özel kalem müdürlüğü
Özel kalem müdürü olma durumu
- özel kalem müdürü
Kamu veya özel sektördeki üst düzey yöneticinin görüşmelerini düzenleyen, gizlilik derecesi bulunan yazışmalarını yapan kimse; özel kalem
- özel kesim
Resmî kesimden ayrı ve bağımsız çalışan grup
- özel mülkiyet
Kişinin sahip olduğu taşınır veya taşınmaz mal
- özel okul
Devlet yönetiminden ayrı, mülkiyeti kişiye veya bir özel kuruluşa ait eğitim öğretim yeri
- özel radyo
Kişi veya kuruluşlara ait radyo istasyonu
- özel sayı
Bir süreli yayının belli bir konuya ayrılmış sayısı
- özel sektör
Ekonomi alanında özel kişilerin veya kuruluşların yaptığı işlerin bütünü, kamu kesimi dışında kalan iş alanı; özel girişim, özel teşebbüs, hür teşebbüs
- özel televizyon
Kişi veya kuruluşlara ait televizyon kanalı
- özel tiyatro
Kişi veya kuruluşlara ait tiyatro
- özel ulak
Geldiği postanede bekletilmeden özel bir araç veya görevli ile yerine ulaştırılan (mektup, paket vb.); ekspres (II)
- özelge
Bir konudaki görüşü ve yapılması gereken uygulamayı bildiren yazı
- özelik
Herhangi bir durumu gösterebilme yeteneği
- özelleşme
Özelleşmek işi
- özelleşmek
Özel bir duruma gelmek
- özelleştirebilme
Özelleştirebilmek işi
- özelleştirebilmek
Özelleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özelleştirilme
Özelleştirilmek işi
- özelleştirilmek
Özelleştirme işi yapılmak
- özelleştirme
Özelleştirmek işi
- özelleştirmek
Bir şeyi özel duruma getirmek veya özel olarak kullanmak
- özellik
Bir şeyin benzerlerinden veya başka şeylerden ayrılmasını sağlayan nitelik; hususiyet, hasiyet, hassa, mahsusluk, spesiyalite
- özellikle
Özel olarak, her şeyden önce; başta, hele, bilhassa, hassaten, hususen, hususuyla, alelhusus, bahusus, mahsus, mahsusen, münhasıran, tahsisen
- özellikli
Bir türün, bir olayın karakteristik yönünü veren; spesifik
- özelliksiz
Kendine özgü özelliği bulunmayan
- özeme
Özemek işi
- özemek
Yoğurt, pekmez vb. koyu şeyleri suyla inceltmek, sulandırmak
- özen
Bir işin elden geldiğince iyi olması için gösterilen çaba; itina, ihtimam
- özen göstermek
bir şeyi özenerek elden geldiğince iyi olmasına gayret ederek yapmak; itina etmek
- özendirebilme
Özendirebilmek işi
- özendirebilmek
Özendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özendirici
Özendiren; teşvikçi, teşvikkâr
- özendirilme
Özendirilmek işi
- özendirilmek
Özendirme işi yapılmak
- özendirme
Özendirmek durumu, işi; teşvik
- özendirmek
Özenmesini sağlamak; teşvik etmek
- özene bezene
Özenli bir biçimde, itina ile
- özengenlik
Özengen olma durumu; amatörlük
- özeni
Özenme işi
- özenilesi
Özenilen, imrenilen
- özenilme
Özenilmek işi
- özenilmek
Bir şeye özenti duyulmak
- özenip bezenmek
bir işi ayrıntılarına varıncaya değin büyük bir özenle ve titizlikle yapmak
- özeniş
Özenmek işi
- özenle
Titizlik göstererek
- özenli
Özen gösterilerek yapılan (iş); itinalı
- özenlice
Özenli bir biçimde; itinalıca
- özenlilik
Özenli olma durumu; itinalılık
- özenme
Özenmek işi
- özenmek
Beğendiği şeye benzemeye çalışmak, o şeyi yapmak için çaba göstermek
- özensiz
Özen gösterilmeyen (iş); itinasız
- özensizce
Özensiz bir biçimde; itinasızca
- özensizlik
Özensiz olma durumu; itinasızlık
- özenti
Beğendiği bir durumda olma, beğendiği şeye benzeme çabası
- özentici
Birine veya bir şeye benzemeye çalışan (kimse)
- özenticilik
Özentici olma durumu
- özentili
Özenti ile yapılan
- özentililik
Özentili olma durumu
- özentisiz
Özenti olmadan, özenti gösterilmeden, özenmeden yapılan
- özentisizlik
Özentisiz olma durumu
- özerk
Bir üst organa bağlı olmakla beraber kendine ait işleri ayrı bir yasayla kendisi düzenleme ve yönetme yetkisi olan (kuruluş, devlet vb.); muhtar, otonom
- özerkleşme
Özerkleşmek durumu
- özerkleşmek
Özerk duruma gelmek
- özerkleştirme
Özerkleştirmek işi
- özerkleştirmek
Özerk duruma getirmek, özerklik vermek
- özerklik
Ülkelerin, bölgelerin, toplulukların, kuruluşların kendi kendilerini serbestçe, kendi yasaları ile yönetebilme durumu; muhtariyet, otonomi, otonomluk
- özet
Bir yazı veya sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı veya söz; fezleke, hülasa, icmal, telhis
- özetleme
Özetlemek işi
- özetlemek
Bir yazı, konu, söz veya filmin içeriğini daha az sözle anlatmak, özünü vermek, kısaltmak; hülasa etmek
- özetleniş
Özetlenmek işi
- özetlenme
Özetlenmek işi
- özetlenmek
Özet durumuna getirilmek, hülasa edilmek
- özetleyebilme
Özetleyebilmek işi
- özetleyebilmek
Özetleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özetleyiş
Özetleme işi
- özezer
Cinsel zevk almak için kendisine eziyet edilmesi gereken veya eziyet çekerek cinsel zevk alan sapkın kimse; mazoşist
- özezerlik
Fiziksel acı veya aşağılatıcı davranışlarla doyuma ulaşma biçiminde beliren cinsel sapkınlık; mazoşizm
- özgeci
Kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışan (kimse); özgecil, diğerkâm
- özgecilik
Özgeci olma durumu; diğerkâmlık
- özgü
Birine, bir şeye ait olan; öze, has, mahsus (I)
- özgü olmak
birine, bir şeye ait olmak
- özgül
Bir türle ilgili, bir türe ilişkin
- özgül ağırlık
Bir cismin 1 santimetreküp hacmindeki parçasının ağırlığı; dansite
- özgüleme
Özgülemek işi
- özgülemek
Bir şey veya bir yeri birine, bir şeye ayırmak, vermek, hasretmek, tahsis etmek
- özgülenme
Özgülenmek işi
- özgülenmek
Özgüleme işi yapılmak
- özgüllük
Özgül olma durumu
- özgülük
Özgü olma durumu; mahsusluk
- özgün
Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan; orijinal, ibdai
- özgünleşme
Özgünleşmek işi
- özgünleşmek
Özgün duruma gelmek
- özgünleştirme
Özgünleştirmek işi
- özgünleştirmek
Özgün duruma getirmek
- özgünlük
Özgün olma durumu; orijinalite, orijinallik
- özgür
Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olmayan; serbest, hür, azat, azade
- özgürce
Özgür bir biçimde; özgürcesine
- özgürleşebilme
Özgürleşebilmek durumu
- özgürleşebilmek
Özgürleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özgürleşme
Özgürleşmek durumu
- özgürleşmek
Özgür duruma gelmek
- özgürleştirebilme
Özgürleştirebilmek durumu
- özgürleştirebilmek
Özgürleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özgürleştirme
Özgürleştirmek durumu
- özgürleştirmek
Özgür olmasını sağlamak
- özgürlük
Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu; azadelik
- özgürlüksüz
Özgürlüğü olmayan; hürriyetsiz
- özgürlüksüzlük
Özgürlüğü olmama durumu; hürriyetsizlik
- özgürlükçü
Özgürlük yanlısı olan; hürriyetçi, hürriyetperver
- özgürlükçü demokrasi
Bireylerin her türlü düşüncesine saygı gösteren, yasak koymayan demokrasi biçimi
- özgürlükçülük
Özgürlükçü olma durumu; hürriyetçilik, hürriyetperverlik
- özişler
Endüstride, yönetimde ve bilimsel işlerde insan aracılığı olmadan işlerin otomatik olarak yapılması; öz devim, otomasyon
- özlem
Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği; özlenti, hasret, tahassür
- özleme
Özlemek işi; iştiyak
- özlemek
Bir kimseyi, bir yeri veya bir şeyi görmeyi, ona kavuşmayı istemek, göreceği gelmek
- özlemini duymak
yürekten istemek, arzu etmek
- özlemini çekmek
çok özlemek, hasretini çekmek
- özlemli
Özlemi olan, özleyen; hasretli
- özlemlilik
Özlemli olma durumu; hasretlilik
- özlemsiz
Özlemi olmayan, özlemeyen; hasretsiz
- özlemsizlik
Özlemsiz olma durumu; hasretsizlik
- özlenebilme
Özlenebilmek işi
- özlenebilmek
Özlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özleniş
Özlenmek işi
- özlenme
Özlenmek işi
- özlenmek
Özleme işine konu olmak
- özlentili
Özlem taşıyan, özlem dolu
- özletme
Özletmek işi
- özletmek
Özlemesine yol açmak
- özleyebilme
Özleyebilmek işi
- özleyebilmek
Özleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özleyiş
Özlemek işi
- özleşme
Özleşmek işi; arılaşma
- özleşmek
Öz durumuna veya özlü bir duruma gelmek
- özleştirme
Özleştirmek işi; arılaştırma, tasfiye
- özleştirmeci
Özleştirmecilik yanlısı olan kimse; tasfiyeci
- özleştirmecilik
Dili yabancı ögelerden arındırarak kendi imkânlarıyla geliştirmeyi amaçlayan anlayış; tasfiyecilik
- özleştirmek
Öz durumuna getirmek, özlü durum kazandırmak
- özlü
Özü olan, öz bölümü çokça olan
- özlü un
Hamuru yapışkan olan un
- özlü çamur
Yapışkan çamur
- özlük
Bir şeyin içerik durumu; mahiyet
- özlük hakkı
Genel memur statüsü içinde kişinin, kanunların öngördüğü biçim ve koşullarla kazandığı her türlü hakkı
- özlük işleri
Bir kuruluşta görevlilerin atanmaları, yükselmeleri ve emeklilikleri vb. kişisel işlemlerin bütünü
- özlülük
Özlü olma durumu
- özne
Cümlede yüklemin belirttiği işi yapan veya bir oluşa konu olan öge; fail, süje: "Çocuk konuştu." "Çocuk henüz yürüdü." cümlelerinde "çocuk" sözü öznedir
- özne öbeği
Birden çok kelimeden oluşan, yapısı ve anlamındaki bütünlük dolayısıyla cümle içinde tek bir özne gibi işlem gören söz dizisi; özne grubu
- öznel
Özneye ilişkin olan, öznede oluşan, nesnelerin gerçeğine değil, bireyin düşünce ve duygularına dayanan; enfüsi, subjektif, nesnel karşıtı
- öznelci
Öznelcilik yanlısı, öznelciliği benimseyen ve savunan; subjektivist
- öznelcilik
Bütün bilgilerin özneye ilişkin ve değer yargılarının bireysel, öznel olduğunu ileri süren öğreti; subjektivizm
- öznellik
Öznel olma durumu; subjektiflik, subjektivite
- özrü kabahatinden büyük
bir suç veya kabahat için özür dilerken daha büyük suç işleyen kimseler için söylenen bir söz
- özsel
Öz ile ilgili
- özsellik
Özsel olma durumu
- özsever
Kendi benliğine bağlanan, hayran olan (kimse); narsist
- özseverlik
Kişinin kendi bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık; narsistlik, narsisizm
- özveri
Bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme; fedakârlık
- özverili
Özveri ile davranan, özverisi olan; özveren, fedakâr
- özverilice
Özverili biçimde, özverili olarak; fedakârca, fedakârcasına
- özverililik
Özverili olma durumu; fedakârlık
- özverisiz
Özveri ile davranmayan, özverisi olmayan
- özverisizlik
Özverisiz olma durumu
- özçekim
Cep telefonu vb.nin ön kamerası ile kendisinin veya kendisiyle birlikte bir grubun fotoğrafını çekme
- özçekim yapmak
cep telefonu vb.nin ön kamerası ile kendisinin veya kendisiyle birlikte bir grubun fotoğrafını çekmek
- özçekim çubuğu
Özçekim yapmak için kullanılan çubuk
- özü sözü bir (olmak)
söylediği söz ile yaptığı iş veya davranışları örtüşen, tutarlı olan
- özümleme
Özümlemek işi; yapım, temessül, temsil, asimilasyon, anabolizma, yadımlama karşıtı
- özümleme dokusu
Bitkilerde, havadaki karbondioksidi karbonhidrata çeviren, genellikle yapraklarda bulunan doku
- özümlemek
Canlı varlıklar, dışarıdan aldıkları besinleri, değişikliğe uğratarak yeni bir birleşimle, organizmanın gereksinim duyduğu maddeler durumuna getirmek; temsil etmek
- özümlenme
Besini özümlemek işi
- özümlenmek
Özümleme işine konu olmak, özümsenmek
- özümletme
Özümletmek işi
- özümletmek
Özümleme işini yaptırmak
- özümleyebilme
Özümleyebilmek işi
- özümleyebilmek
Özümleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özümleyiş
Özümlemek işi
- özümseme
Özümsemek işi; içselleştirme, özümleme
- özümsemek
Edinilmiş olan bilgileri bireyin öz malı durumuna getirmek; içselleştirmek, özümlemek
- özümsenme
Özümsenmek işi; özümlenme
- özümsenmek
Özümseme işi yapılmak; özümlenmek
- özümsetme
Özümsetmek işi
- özümsetmek
Özümseme işini yaptırmak
- özümseyebilme
Özümseyebilmek işi
- özümseyebilmek
Özümseme ihtimali veya imkânı bulunmak
- özümseyiş
Özümsemek işi
- özünlü
Bir şeyin aslında veya gerçeğinde olan, ilinekle ilgili olmayıp özde bulunan; deruni, zatî, dışınlı karşıtı
- özür
Bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep; mazeret
- özür dilemek
özrünü ileri sürerek bir işi yapmayı istememek, bir işten bağışlanmasını istemek
- özürlü
Özrü olan
- özürlülük
Özürlü olma durumu
- özürsüz
Özrü olmayan
- özürsüzlük
Özürsüz olma durumu
- özüt
Bir maddenin herhangi bir yolla elde edilmiş olan özü; ekstre
- öç
Kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi; intikam, ah
- öç (veya öcünü) almak (veya çıkarmak)
yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak
- öçlenme
Öçlenmek durumu
- öçlenmek
Öç beslemek, öç ile dolu duruma gelmek, hınç beslemek, kin duymak
- öçlü
Kin ve intikam dolu, öç alma isteğinde olan
- öğle
Güneşin gökyüzünde en yüksek noktada bulunduğu sabahla ikindi arasındaki zaman dilimi; gün ortası, öğlen, öğle vakti, nısfınnehar, zeval
- öğle ezanı
Öğle namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; öğle
- öğle namazı
Öğle vakti kılınan namaz; öğle
- öğle tatili
Çalışma yerlerinde, okullarda öğle vaktinde yemek yeme, dinlenme vb. amaçlarla işe ara verme süresi; öğle arası, öğle paydosu
- öğle uykusu
Genellikle öğle yemeğinden sonraki kısa süreli uyku
- öğle vakti
Günün öğle saatlerinde; öğleyin, öğlende
- öğle yemeği
Öğle saatlerinde yenen yemek
- öğlenci
İkili öğretim yapan okullarda öğleden sonra ders gören öğrenci, sabahçı karşıtı
- öğlencilik
Öğlenci olma durumu
- öğlenki
Öğlene özgü, öğlen olan, öğlen yapılan
- öğlenleri
Öğle vaktinde
- öğleye
Bugünün öğle saatlerinde
- öğleye doğru
Gündüzün öğleye yakın bir zamanında; öğleüstü, öğleüzeri
- öğleyin
Günün öğle saatlerinde; öğlende
- öğrek
At sürüsü
- öğrence
Öğrenmek amacıyla deneme olarak yapma
- öğrencelik
Öğrenmek amacıyla yapılan ilk uygulama
- öğrenci
Öğrenim görmek amacıyla ders alan kimse; okul çocuğu, mektep çocuğu, mektepli, şakirt, talebe, tilmiz
- öğrenci belgesi
Herhangi bir kuruma verilmek üzere hazırlanan, kişinin öğrenci olduğunu gösteren yazılı belge
- öğrenci bileti
Öğrencilerin indirimli fiyatla aldığı bilet
- öğrenci işleri
Eğitim öğretim kurumlarında öğrencilerin akademik ve öğrenciliğe ilişkin işlemlerinin yapıldığı, kayıtlarının tutulduğu birim
- öğrenci kimliği
Öğrencinin kimlik ve öğrenim bilgilerini içeren belge
- öğrenci yurdu
Öğrencilerin barınmalarını, beslenmelerini ve çalışmalarını kolayca karşılayabilmeleri için özel olarak yapılmış yer veya bina; talebe yurdu
- öğrencilik
Öğrenci olma durumu; talebelik, tilmizlik
- öğrenebilme
Öğrenebilmek işi
- öğrenebilmek
Öğrenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öğreniliş
Öğrenilmek işi
- öğrenilme
Öğrenilmek işi
- öğrenilmek
Öğrenme işi yapılmak
- öğrenim
Herhangi bir meslek, sanat veya iş için gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla yapılan çalışma; tahsil
- öğrenim belgesi
Bir kimsenin herhangi bir öğretim kurumunda kayıtlı bulunduğunu gösteren belge; sertifika
- öğrenim düzeyi
Herhangi bir meslek, sanat veya iş için gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla başarılan öğrenim aşaması
- öğrenimli
Öğrenim görmüş, okumuş; tahsilli
- öğreniverme
Öğrenivermek işi
- öğrenivermek
Çabucak veya kısa sürede öğrenmek
- öğreniş
Öğrenmek işi
- öğrenme
Öğrenmek işi; istihbar
- öğrenmek
Bilgi edinmek; bellemek (I)
- öğretebilme
Öğretebilmek işi
- öğretebilmek
Öğretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öğreti
Bilimde, felsefede bir görüşü bir sistem içinde belli bir anlayışa, düşünceye dayalı olarak oluşturan ilke ve dogmalar bütünü; doktrin
- öğretici
Öğretme, yetiştirme ve açıklama niteliğinde olan; didaktik
- öğreticilik
Öğretici olma durumu; didaktiklik
- öğretiliş
Öğretilmek işi
- öğretilme
Öğretilmek işi
- öğretilmek
Öğretme işi yapılmak
- öğretim
Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi; talim, tedrisat
- öğretim bilgisi
Öğretim ilke, yöntem ve yollarına ilişkin genel sorunları inceleyen bilgi dalı
- öğretim elemanı
Yükseköğretim kurumlarında eğitim, öğretim faaliyetlerini yürüten uzman, çevirmen, okutman, öğretim görevlisi, araştırma görevlisi, doktor öğretim üyesi, doçent, profesör ünvanı taşıyan kimse; akademisyen
- öğretim görevlisi
Yükseköğretim kurumlarında sadece ders vermek ve uygulama yaptırmakla yükümlü olan öğretim elemanı
- öğretim programı
Bir okulu bitirmek veya bir alanda uzmanlaşmak için okunması gereken ders ve konuları kapsayan plan; ders programı, müfredat, müfredat programı
- öğretim yardımcılığı
Öğretim yardımcısı olma durumu
- öğretim yardımcısı
Yükseköğretim kurumlarında belirli süreler için görevlendirilen uzman, çevirmen, araştırma görevlisi veya eğitim öğretim planlamacısı ünvanı taşıyan kimse
- öğretim üyesi
Yükseköğretim kurumlarında görevli doktor öğretim üyesi, yardımcı doçent, doçent veya profesör ünvanı taşıyan kimse
- öğretiş
Öğretmek işi
- öğretme
Öğretmek işi; tedris
- öğretmek
Bir kimseye bir konuda bilgi kazandırmak
- öğretmen
Mesleği bilgi öğretmek olan kimse; hoca, muallim, muallime
- öğretmenevi
Öğretmenlerin barınma, yemek, eğlence vb. gereksinimlerini karşılamak üzere yapılmış bina
- öğretmenlik
Öğretmen olma durumu; muallimlik
- öğün
Kez, defa
- öğür
Öğrenmiş
- öğür olmak
çokça birlikte bulunmaktan çok sıkı bir alışkanlık edinmek
- öğüreceği gelmek
çok iğrenmek
- öğürleşme
Öğürleşmek işi
- öğürleşmek
Öğür olmak, birbirine alışmak, istinas etmek
- öğürlük
Öğür olma durumu
- öğürme
Öğürmek işi
- öğürmek
Kusarken veya kusacak gibi olurken "öğürtü" sesi çıkarmak
- öğürtleme
Öğürtlemek işi
- öğürtlemek
Ayırmak, ayıklamak, seçmek, temizlemek
- öğürtme
Öğürtmek işi
- öğürtmek
Öğürmesine yol açmak
- öğürtü
Öğürmek işi
- öğürüş
Öğürmek işi
- öğüt
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz; mevize, nasihat
- öğüt vermek
bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek
- öğütebilme
Öğütebilmek işi
- öğütebilmek
Öğütme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öğütleme
Öğütlemek işi, nasihat
- öğütlemek
Birine bir şeyi yapmasını veya yapmamasını söylemek; nasihat etmek
- öğütleyebilme
Öğütleyebilmek işi
- öğütleyebilmek
Öğütleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- öğütme
Öğütmek işi
- öğütme haznesi
Mutfaklarda yemek artıklarını atık su borusuna aktarmadan önce küçük parçalara ayıran, eviyeye bağlı araç
- öğütmek
Tane durumundaki nesneleri bir araçla ezerek un durumuna getirmek
- öğütte (veya öğütlerde) bulunmak
öğüt vermek
- öğütçü
Öğüt veren kimse; nasihatçi
- öğütçülük
Öğütçü olma durumu
- öğütücü
Öğütme özelliği olan
- öğütücülük
Öğütücü olma durumu
- öğütülme
Öğütülmek işi
- öğütülmek
Öğütme işine konu olmak
- öğütülüş
Öğütülmek işi
- öğütüş
Öğütmek işi
- öşür
Toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi; ondalık, aşar
- öşürcü
Öşür alan, toplayan görevli; aşarcı
- öşürcülük
Öşürcünün yaptığı iş; aşarcılık