Words starting with Y
4370 dictionary entries are listed for Y.
Popular Y entries
More frequently visited entries for this letter.
- yer bakır gök demir kesilmek
tamamen tükenmek, bitmek, yoksul duruma düşmek
- yanlış
Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu; hata
- yalnız
Yanında başkaları bulunmayan
- yalnızca
Yalnız olarak
- yaşam bilimleri
Biyoloji, tıp, veteriner, diş hekimliği ve eczacılık ile ilgili bilim dallarına verilen genel ad
- yalan yanlış
Gerçek olmayan, yanlış şeylerle dolu; ters pers
- yanlış yere
Boşuna, yanlış olarak
- yavaşlatmak
Yavaşlamasını sağlamak, yavaşlamasına yol açmak, hızını kesmek
- yazım kılavuzu
Bir dilin yazıya geçirilmesiyle ilgili kuralları örnekleriyle birlikte veren ve dildeki kelimelerin yazılışlarını gösteren kitap; imla kılavuzu
- Yalova misketi
Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde sofralık olarak üretilen, beyaz renkli, oval ve iri taneli bir tür üzüm
- yanlış kapı çalmak
isteğinin yapılmayacağı, yersiz sayılacağı bir yere başvurmak
- yer istasyonu
Uzay araştırmalarında yeryüzünde yapılan çalışmaların gerçekleştiği merkez
- yandaş
Birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse; yanlı, tarafçı, taraflı, taraftar
- yağmasa da gürlemek
elinden bir şey gelmese de sözle destek vermek
- yanlıştan dönmek
bir işte yapılanın yanlış olduğunu anlayıp yeni bir uygulamaya geçmek
- yanlışını çıkarmak
yanlışını bulup göstermek
- yuvalama
Yuvalamak işi
- yuvarlanıverme
Yuvarlanıvermek işi
- yülüme
Yülümek işi; tıraş
- yıkmacı
Yıkılması uygun görülen bir yapının yıkılması işini üstlenen ve yıkıntılarını satın alan kimse; yıkıcı
- yanlış çıkmak
yanlış olduğu anlaşılmak
- yırtabilme
Yırtabilmek işi
- yanlış hesap Bağdat'tan döner
"ortaya çıkan bir yanlışlık çok geç de olsa düzeltilebilir" anlamında kullanılan bir söz
- yanlış yunluş
Yanlış bir biçimde
- yararı olmak
yararlı olmak, olumlu etki yapmak
- yanlış ata oynamak
tercihinde yanlış yapmak
- yayabilme
Yayabilmek işi
- yenme
Yenmek işi
- yoklatma
Yoklatmak işi
- yan basmak
bir işte aldanmak
- yere yığılmak
yere düşmek
- yurtsuzluk
Yurtsuz olma durumu
- yüzsüz
Yüzü olmayan
- yan gelmek
bir işe karışmayarak rahatına bakmak, keyfince yaşamak
- yan tutmak
taraflardan yalnızca birini desteklemek, yansız davranmamak
- yanardağ püskürmesi
Yanardağın lav çıkarmaya başlaması
Y index
4370 word links are rendered on the server.
- Y
İtriyum elementinin simgesi
- y kuşağı
1980-1999 yılları arasında doğanlar için kullanılan bir söz
- y, Y
Türk alfabesinin yirmi sekizinci sırasında yer alan ve ye adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından yumuşak, sürtünücü ön damak ünsüzünü gösterir
- ya
Şaşma, şaşkınlık bildiren bir söz
- ya ... ya ...
Birinden birinin olacağı sanılan iki iş için kullanılan bir söz
- ya Allah
bir işe başlarken güç kazanmak için söylenen bir söz
- ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli
"buranın şartlarına uymalı veya buradan ayrılmalı" anlamında kullanılan bir söz
- ya da
Seçeneği, çeşitliliği veya tercihi belirten bir söz
- ya deve ya deveci (veya deve üstündeki hacı)
"ilerisi için verdiğim sözden korkmuyorum, o zamana kadar şartlar değişebilir" anlamında kullanılan bir söz
- ya devlet başa ya kuzgun leşe
"sonunda büyük bir başarıya ulaşmak için yok olma tehlikesi bile göze alınır" anlamında kullanılan bir söz
- ya herrü ya merrü
zor, tehlikeli bir durum karşısında "ne olursa olsun" gibi kötü ihtimalin de göze alındığını anlatan bir söz
- ya huyundan ya suyundan
bazı özellikleri olduğu gibi bir yerden, bir kimseden almış kimseler için kullanılan bir söz
- ya nasip
“bakalım, Allah ne nasip eder” anlamında kullanılan bir söz
- ya Rabbi (veya Rab)
Tanrı’m, Allah’ım
- ya sabır
katlanılması güç durumlarda insanın kendisini sakinleştirmek için söylediği bir söz
- ya sabır çekmek
bir sıkıntıya ses çıkarmadan veya ona karşı bir şey yapmadan katlanmak
- ya ya ya şa şa şa
karşılaşmalarda sporcuların veya seyircilerin 'yaşa' veya 'yaşasın' sözü yerine kullandıkları bir söz
- yaba
Harman savurmakta kullanılan, çatal biçiminde, tahtadan tarım aracı
- yabalama
Yabalamak işi
- yabalamak
Yaba ile atmak veya savurmak
- yaban
İnsan yaşamayan ıssız yer
- yaban arısı
Zar kanatlıların yaban arısıgiller familyasından, arıya benzeyen, iğneli bir böcek; sarıca (Vespa vulgaris)
- yaban arısıgiller
Toplu olarak yaşayan iğneli yaban arıları familyası
- yaban defnesi
İki çeneklilerden, çiçekleri beyaz, sarı veya pembe renkli, orman ve çayırlarda yetişen bir süs bitkisi (Daphne pontica)
- yaban domuzu
Domuzgillerden, domuzdan iri, bağ ve bahçelere zarar veren saldırgan, yabani bir hayvan (Sus scrofa)
- yaban enginarı
Bir tür deve dikeni
- yaban eşeği
Atgillerden, Hazar Denizi dolaylarında yaşayan, eşeğe çok benzeyen yaban hayvanı (Equus onager)
- yaban gülü
Gülgillerden, çiçekleri soluk pembe, beyaz, yemişi parlak kırmızı renkte bir bitki; yabani gül (Rosa canina)
- yaban havucu
Maydanozgillerden, kökleri yenebilen, hayvan yemi olarak da kullanılan, yıllık veya çok yıllık otsu bir bitki; karakavza (Pastinaca sativa)
- yaban inciri
Dutgillerden, Mısır'da yetişen ve kerestesi eski Mısırlılarca mumyalara sanduka yapmakta kullanılmış olan bir ağaç; yabani incir
- yaban kazı
Ördekler familyasından, sazlık alanlarda yaşayan ve yalnız bitki ile beslenen büyük ve göçücü bir kuş; sakar meke (Anser anser)
- yaban kedisi
Kedigillerden, Avrupa, Batı Asya ve Afrika’da yaşayan, kırçıl renkli, ev kedilerinin atası olarak kabul edilen bir kedi türü; dağ kedisi. (Felis silvestris)
- yaban keçisi
Anadolu'nun dağlık bölgelerinde yaşayan, uzun ve kıvrık boynuzlu bir tür keçi
- yaban koyunu
Boynuzlugillerden, Kuzeydoğu Asya, Avrupa ve Anadolu'da yaşayan, büyük boynuzları olan bir tür koyun; argali, muflon (Ovis ammon)
- yaban maydanozu
Baldıranın maydanoza benzeyen bazı türlerine verilen ad
- yaban mersini
Fundagillerden, çiçekleri beyaz veya pembe, yaprakları taneli bir bitki; keçi yemişi, çobanüzümü (Vaccinium myrtillus)
- yaban nanesi
Yabani bir tür nane
- yaban turpu
Turpgillerden, kökü ve yaprakları baharlı, beyaz çiçek açan bir bitki; turp otu, acırga, eşek turpu, yabani turp (Raphanus raphanistrum)
- yaban yasemini
Patlıcangillerden, sulak yerlerde ve çit kenarlarında yetişen, mor çiçekli, çok yıllık bir bitki (Solanum dulcamara)
- yaban ördeği
Ördekgillerden, evcil ördeğe benzeyen, yeşil boyunlu bir tür ördek (Anas boschas)
- yabana atmak
önem vermemek, önemsiz görmek
- yabana gitmek
tanınmayan, bilinmeyen biriyle, bir yabancıyla evlendirilmek
- yabana söylemek
saçma sözler söylemek, boşa konuşmak
- yabancı
Başka bir milletten olan, başka devlet uyruğunda olan (kimse); bigâne, ecnebi
- yabancı dil
Ana dilin dışında olan dillerden her biri
- yabancı gelmek
tanımamak
- yabancı gibi durmak
bir işe karışmamak, ilgi göstermemek, çekinmek
- yabancı kalmak
yabancı gibi durmak
- yabancı saymak (veya tutmak)
yabancı gibi görmek, yabancı olarak benimsemek
- yabancı çıta
Kirişli birleştirmelerde iki tarafa açılan yuvaya uygun ölçü ve biçimde hazırlanmış ince, dar parça
- yabancıl
Uzak, yabancı ülkelerle ilgili, bu ülkelerden getirilmiş; egzotik
- yabancılama
Yabancılamak işi
- yabancılamak
Yabancı gibi görmek, kendinden saymamak
- yabancılaşabilme
Yabancılaşabilmek işi
- yabancılaşabilmek
Yabancılaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yabancılaşma
Yabancılaşmak işi
- yabancılaşmak
Tanımaz, bilmez duruma gelmek, yabancı olmak; bigâne düşmek
- yabancılaştırma
Yabancılaştırmak işi
- yabancılaştırmak
Yabancı duruma getirmek
- yabancıllık
Bir eserde uzak, yabancı ülkelerle ilgili olayları, kişileri, yöresel görüşleri yansıtma; egzotizm, egzotiklik
- yabancılık
Yabancı olma durumu; bigânelik, ecnebilik
- yabancılık duymak
bir kimseye, bir şeye alışamamak
- yabancılık çekmek
bir iş veya çevrede yabancı olmaktan doğan güçlüklere uğramak
- yabancısı olmamak
tanıdık, bildik olmak
- yabani
Doğada yaşayan, evcil olmayan (hayvan); yabanıl, vahşi, evcil karşıtı
- yabani akdiken
Hünnapgillerden, yaprakları almaşık, kırmızı renkli yemişi olan bir bitki (Rhamnus frangula)
- yabani hardal
Çiçekleri kükürt sarısı renkte, çanak yaprakları sarkık, bir yıllık, otsu bir bitki (Sinapis arvensis)
- yabani hayvan
Ehlîleşmemiş, vahşi ve yırtıcı hayvan; vahşi hayvan, yırtıcı hayvan
- yabani incir
İncir ağacının yabani türü
- yabani kimyon
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, Doğu Anadolu'da yetişen, beyaz veya turuncu çiçekli, çok yıllık, otsu bir bitki (Zygophyllum fabago)
- yabani kimyongiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, yabani kimyon, peygamber ağacı vb. bitkileri içine alan bir familya
- yabani kiraz
Ana vatanı Türkiye olan bir tür kiraz (Cerasus microcarpa)
- yabani lahana
Turpgillerden, kumlu yerlerde yetişen ve sebze gibi yenen bir bitki
- yabani marul
Sarı çiçekli, beyaz sütlü, iki yıllık otsu bir bitki; yağ marulu (Lactuca serriola)
- yabani menekşe
Menekşe çiçeğinin yabani bir türü
- yabani mercanköşk
Mercanköşk çiçeğinin yabani bir türü; farekulağı (Origanum vulgare)
- yabani sarımsak
Zambakgillerden, kırlarda yetişen, koyu yeşil yaprakları bahar olarak kullanılan çok yıllık bir tür bitki; köpek sarımsağı, köpek soğanı
- yabanice
Yabani bir biçimde
- yabanileşme
Yabanileşmek işi; yabanıllaşma, vahşileşme
- yabanileşmek
Yabani duruma gelmek; yabanıllaşmak, vahşileşmek
- yabanileştirme
Yabanileştirmek durumu; vahşileştirme
- yabanileştirmek
Yabani duruma getirmek; vahşileştirmek
- yabanilik
Yabani olma durumu; vahşilik
- yabanlık
Bayram gibi önemli günlerde veya konukların yanına çıkarken giyilen yeni giysi; kişilik, adamlık
- yabansı
Abartılı, görülmemiş, duyulmamış; yabanıl
- yabansıma
Yabansımak işi
- yabansımak
Yabansı bulmak, garip ve tuhaf bulmak
- yabantırak
Sulak yerlerde yetişen bir tür dereotu (Anethum graveolens)
- yabanıl
İlkel yaşayan (kimse)
- yabanıllık
Yabanıl olma durumu
- yabgu
Orta Asya'da kurulan ilk Türk devletlerinde kağandan sonra gelen en üst düzeydeki yöneticinin ünvanı
- yad el
Yabancı yer
- yad eller
Baba ocağından uzak yerler
- yad erklik
Dışarıdan gelen yasa veya buyruğa göre davranma, özerklik karşıtı
- yad estetik
Estetiğe aykırı
- yada taşı
Birbirine sürtülünce yağmur yağacağına inanılan koyu yeşil renkli, genellikle yuvarlak, fındık büyüklüğünde bir taş; yağmur taşı
- yadigâr
Ölmüş bir kimsenin ilgilenilmesini istediği ve daima onu anımsatan kimse
- yadigâr bırakmak
hatırlanmak için arkasında bir kimseyi veya bir nesneyi bırakmak
- yadigâr kalmak
bir olayı, bir kimseyi hatırlatan bir nesne, bir özellik bırakılmış olmak
- yadigâr olmak
hatıra olarak kalmak
- yadsıma
Yadsımak işi; yokumsama, inkâr
- yadsımak
Yaptığı bir işi, söylediği sözü veya tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, bilmediğini söylemek, yaptığını saklamak; inkâr etmek
- yadsınma
Yadsınmak işi
- yadsınmak
Yadsıma işi yapılmak
- yadsıyabilme
Yadsıyabilmek işi
- yadsıyabilmek
Yadsıma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yadımlama
Canlı protoplazmayı yapan büyük ve karmaşık yapılı moleküllerin enerji çıkararak yanması; yıkım, katabolizma, özümleme karşıtı
- yadırgama
Yadırgamak işi
- yadırgamak
Kendine yabancı gelen bir kimseye, duruma veya şeye alışamamak, ısınamamak
- yadırganma
Yadırganmak işi
- yadırganmak
Yadırgama işi yapılmak
- yadırganış
Yadırganmak işi
- yadırgatma
Yadırgatmak işi
- yadırgatmak
Yadırgama işini yaptırmak, yadırgamasına yol açmak
- yadırgayış
Yadırgamak işi
- Yafa portakalı
Kalın kabuklu, bir portakal türü
- yafta
Üzerine asıldığı veya yapıştırıldığı şeylerle ilgili bilgi veren yazılı kâğıt parçası
- yaftalama
Yaftalamak işi
- yaftalamak
Yafta asmak
- yaftalanma
Yaftalanmak işi
- yaftalanmak
Yafta asılmak veya yapıştırılmak
- yaftayı yapıştırmak
bir kişiyi, nesneyi veya kavramı araştırmadan, yanlış biçimde değerlendirip tanıtmak
- yahey
Sevinç ve coşma anlatan bir söz
- yahni
Kavrulmuş soğan ve salça ile pişirilen, sade veya sebzeli et yemeği
- yahu
"Hey, bana bak, baksana" anlamlarında bir seslenme sözü
- Yahudi
Hz. Musa'nın dinine bağlı olan kimse; Musevi, Çıfıt
- Yahudi Almancası
Almanya'dan çıkarılan Yahudilerin konuştuğu Almanca; Yiddiş
- Yahudi Arapçası
Arap ülkelerinde yaşayan Yahudilerin konuşup yazdıkları, ölçünlü olmayan Arapça
- Yahudi pazarlığı
Alıcının bir şeyi çok ucuza almak, satıcının çok pahalıya satmak için yaptıkları sıkı pazarlık
- Yahudi takvimi
Yahudilerin kullandığı, milattan 3760 yıl 3 ay önce olduğu düşünülen Yaradılış gününden başlatılan, bir yılı 353 ile 385 gün arasında değişen, on iki aylık takvim
- Yahudice
Yahudilerin kullandığı dil
- Yahudilik
Yahudi olma durumu; Musevilik, Çıfıtlık
- yahut
Bir düşünceden cayıldığında "daha doğrusu, iyisi" anlamlarında kullanılan bir söz
- Yahyalı
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- yahşi
Çok iyi
- Yahşihan
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- yahşilik
Yahşi olma durumu
- yak
Tibet'te, Asya'nın bazı yörelerinde yabani veya evcil olarak yaşayan, kılları uzun bir tür öküz; Tibet öküzü, Tibet sığırı (Bos grunniens)
- yaka
Giysilerin boyna gelen, boynu çeviren bölümü
- yaka bir tarafta, paça bir tarafta
kılığı kıyafeti dağınık bir durumda
- yaka iğnesi
Kadınların yakalarına taktıkları süs iğnesi; broş
- yaka kartı
Kurum ve kuruluşlara dışarıdan gelen kimselerin ziyaretçi olduğunu veya kurum içinde görevli personelin kimliğini göstermek için yakaya takılan resmî kart
- yaka mendili
Erkek ceketlerinde yaka ceplerine süs olarak konulan küçük mendil
- yaka paça
Zorla, isteği dışında
- yaka paça etmek (veya götürmek)
hiçbir itiraz dinlemeden ve zorla, apar topar götürmek
- yaka silkmek
bıkmak, usanmak
- yaka ısırmak
şaşırarak "Allah esirgesin" demek
- yakabilme
Yakabilmek işi
- yakabilmek
Yakma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakacak
Odun, kömür gibi ısı sağlamak amacıyla yakılan madde; mahrukat
- yakadan atmak
savıp kurtulmak
- yakadan geçirmek
evlatlığa kabul etmek
- Yakakent
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- yakalama
Yakalamak işi
- yakalamak
Bir kimseyi veya bir şeyi elle tutmak
- yakalanabilme
Yakalanabilmek işi
- yakalanabilmek
Yakalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakalanma
Yakalanmak işi
- yakalanmak
Yakalama işi yapılmak, ele geçirilmek; tutulmak
- yakalanıverme
Yakalanıvermek işi
- yakalanıvermek
Çok çabuk veya kısa sürede yakalanmak
- yakalanış
Yakalanmak işi
- yakalatabilme
Yakalatabilmek işi
- yakalatabilmek
Yakalatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakalatma
Yakalatmak işi
- yakalatmak
Yakalanmasını sağlamak
- yakalayabilme
Yakalayabilmek işi
- yakalayabilmek
Yakalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakalayıverme
Yakalayıvermek işi
- yakalayıvermek
Çabucak veya kısa sürede yakalamak
- yakalayış
Yakalamak işi
- yakalı
Herhangi bir biçimde yakası olan
- yakalı kamçılılar
Denizlerde veya tatlı sularda yaşayan kamçılı, bir hücreli hayvanlar familyası
- yakalık
Yaka yapılmaya uygun olan şey
- yakalıklı
Yakalığı olan
- yakalıksız
Yakalığı olmayan
- yakamoz
Denizde balıkların veya küreklerin kımıldanışıyla oluşan parıltı
- yakamoz olmak
gizlendiği yer belli olmak
- yakamozlanma
Yakamozlanmak işi
- yakamozlanmak
Denizde yakamozlar oluşmak
- yakamozlu
Yakamozu olan
- yakantop
Birkaç kişilik iki takım arasında bir el topuyla oynanan ve topu karşı takım oyuncusuna vurma temeline dayanan bir oyun türü
- yakarabilme
Yakarabilmek işi
- yakarabilmek
Yakarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakarma
Yakarmak işi; tazarru
- yakarmak
Israrlı bir biçimde istemek; yalvarmak
- yakarış
Yakarmak işi; yakarı
- yakası açılmadık
söylenmesinden kaçınılan (söz, sövgü veya açık saçık nükte)
- yakasına (veya yakasından) asılmak (veya yapışmak)
hesap sormak veya bir şey istemek için tutup bırakmamak
- yakasına sarılmak
istediği şeyi almak veya dövüşmek için birini bırakmamak, zorlamak
- yakasına çökmek
zorlamak, baskı yapmak
- yakasını bırakmamak
bezdirecek kadar üstüne düşmek, rahat vermemek, ısrar etmek
- yakasını kaptırmak
bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak
- yakasız
Yakası olmayan
- yakasız gömlek
Yakası olmayan gömlek
- yakayı (veya yakasını) kurtarmak (veya sıyırmak)
bir işten kurtulmak
- yakayı ele vermek
kaçamayarak ele geçmek, yakalanmak
- yakin
Sağlam, kesin bilgi
- yakinen
Kesin olarak
- yaklaşabilme
Yaklaşabilmek işi
- yaklaşabilmek
Yaklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaklaşma
Yaklaşmak işi; yakınlama, iktiran, mukarenet
- yaklaşma fiili
Oluş veya kılışın neredeyse gerçekleşeceğini göstermek amacıyla bir fiile -e zarf-fiil eki ve yazmak fiili getirilerek oluşturulan tasvir fiili; yaklaşma eylemi, yakınlık eylemi, yakınlık fiili: düşeyazmak, öleyazmak vb
- yaklaşmak
Aradaki mesafeyi azaltacak biçimde ilerlemek, aradaki uzaklığı azaltmak veya büsbütün ortadan kaldırmak için ileri gitmek
- yaklaştırabilme
Yaklaştırabilmek işi
- yaklaştırabilmek
Yaklaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaklaştırma
Yaklaştırmak işi; takrip
- yaklaştırmak
Bir şeyi kendine yakın duruma getirmek
- yaklaşık
Gerçek değeri ve miktarı değil, ondan az fazla veya eksik bir niceliği gösteren, aşağı yukarı bir değerlendirme yapılarak bulunan; takribî
- yaklaşık bilgi
Bilimsel bakımdan geçerli sayılabilecek kadar açık ve nesnel olan fakat bilim geliştikçe yeniden gözden geçirilmesi ve geliştirilmesi gerekecek olan bilgi
- yaklaşık değer
Bir niceliğin gerçek tutarından az eksik veya az artık olan değeri
- yaklaşık olarak
aşağı yukarı, takriben
- yaklaşılabilme
Yaklaşılabilmek işi
- yaklaşılabilmek
Yaklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaklaşılma
Yaklaşılmak işi
- yaklaşılmak
Yaklaşma işi yapılmak
- yaklaşım
Yaklaşmak işi
- yaklaşıverme
Yaklaşıvermek işi
- yaklaşıvermek
Çabucak veya kısa sürede yaklaşmak
- yakma
Yakmak işi
- yakmak
Yanmasını sağlamak veya yanmasına yol açmak, tutuşturmak
- yakmalık
Yakmaya ayrılmış yakacak
- yaktırabilme
Yaktırabilmek işi
- yaktırabilmek
Yaktırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaktırma
Yaktırmak işi
- yaktırmak
Yakma işini yaptırmak
- Yakut
Rusya Federasyonu’na bağlı Yakutistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı bu halkın soyundan olan kimse; Saha
- yakut
Pembe veya erguvan tonları ile karışık koyu kırmızı renkte, saydam bir korindon türü olan değerli taş
- Yakut Türkçesi
Yakut Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Yakutça, Sahaca, Saha Türkçesi
- Yakutiye
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- yakutumsu
Yakutu andıran, yakuta benzeyen, yakut gibi
- yakı
Bazı hastalıkları tedavi etmek amacıyla bir bez üzerine yayılıp deri üzerine uygulanan, beden ısısıyla vücuda yapışan eczalı parça
- yakı açmak
iyileştirmek için bir yarayı açıp işletmek
- yakı ağacı
Kabukları yakı olarak kullanılan defne türünden bir ağaç (Daphne quidium)
- yakı otu
Küpe çiçeğigillerden, kırmızı veya pembe çiçekli, sulak yerlerde yetişen, küçük bir süs bitkisi (Epilobium)
- yakı yakmak (veya vurmak)
yakı yapıştırmak
- yakıcı
Yakma özelliği olan, yakan; muhrik
- yakıcılık
Yakıcı olma durumu
- yakılabilme
Yakılabilmek işi
- yakılabilmek
Yakılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakılma
Yakılmak işi
- yakılmak
Yakma işi yapılmak
- yakılış
Yakılmak işi
- yakım
Yakmak işi
- yakımcı
Türkü yakan kimse
- yakın
Az bir ara ile ayrılmış olan (zaman veya yer), uzak karşıtı
- yakın akraba
Birinci derecede yakınlığı olan akraba
- yakın anlamlı
Anlamları arasındaki ayrım çok az olan (kelimeler)
- yakın anlamlılık
Yakın anlamlı olma durumu
- yakın benzeşme
Kelimede yan yana bulunan iki ünsüzden birinin boğumlanma nitelikleri bakımından diğer ünsüzle kısmen veya tam olarak uyuma girmesi: bıçgu > bıçkı, yurtdaş > yurttaş vb
- yakın benzeşmezlik
Kelimede yan yana bulunan ve boğumlanma noktası bakımından aynı veya benzer olan iki sesten birinin farklılaşması: attar > aktar, hammal > hambal vb
- yakın dost
İçten, samimi kimse
- Yakın Doğu
Akdeniz'in doğu kıyısında, Suriye, Mısır, Lübnan, İsrail, Ürdün'ün oluşturduğu bölge; Yakın Şark
- yakın koruma
Önemli kişi, kurum veya kuruluşları her türlü saldırıya karşı koruma işi
- yakın sesli
Benzer sesli
- yakın takibe almak
yakın takip işini yapmak
- yakın takip
Birini her bakımdan incelemek için izleme
- yakınabilme
Yakınabilmek işi
- yakınabilmek
Yakınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakında
Yakın bir yerde
- yakından
Yakın bir yerden, yakın olarak
- yakından bilmek (veya tanımak)
bir kimseyi, bir şeyi bütün özellikleriyle bilmek veya tanımak
- yakınlarda
Yakın yerlerde, çevrede
- yakınlaşabilme
Yakınlaşabilmek işi
- yakınlaşabilmek
Yakınlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakınlaşma
Yakınlaşmak işi; yakınlama
- yakınlaşmak
Yakın bir duruma gelmek; yaklaşmak, yakınlamak
- yakınlaştırabilme
Yakınlaştırabilmek işi
- yakınlaştırabilmek
Yakınlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakınlaştırma
Yakınlaştırmak işi
- yakınlaştırmak
Yakın bir duruma getirmek, yaklaştırmak
- yakınlık
Yakın olma durumu; mukarenet
- yakınlık derecesi
Akrabalık ilişkisi içindeki sıra
- yakınlık duymak
birine karşı sevgi veya ilgi duymak
- yakınlık görmek
ilgi, sevgi görmek
- yakınlık göstermek
biriyle ilgilenmek, sevgiyle davranmak
- yakınlık kurmak
sıkı ilişki içinde bulunmak, ilgi ve destek vermek
- yakınma
Yakınmak (I) işi
- yakınmak
Kına, yakı vb.ni vücudun bir yerine sürmek, koymak
- yakınmasız
Yakınmadan
- yakınsak
Tek bir noktaya doğru yönelen (ışın)
- yakınsaklık
Yakınsak olma durumu
- yakınsama
Yakınsamak işi
- yakınsamak
Bir şeyin yakın zamanda olacağını düşünmek, olmasını yakın görmek
- yakıntı
Yakılan bir şeyin kalıntısı
- yakınış
Yakınmak işi
- yakıp yıkmak
çok büyük zarar vermek, harap etmek
- yakıt
Doğal gaz, mazot gibi ısı sağlamak amacıyla yakılan madde
- yakıt deposu
Motorlu taşıtlarda yakıt depolamaya yarayan bölüm
- yakıt göstergesi
Motorlu taşıtlarda yakıtın durumunu veya düzeyini göstermeye yarayan alet
- yakıt parası
Binalarda ısınma giderleri için ödenen ücret
- yakıtçı
Yakıt satan kimse
- yakıtçılık
Yakıtçının yaptığı iş
- yakıverme
Yakıvermek işi
- yakıvermek
Çabucak yakmak
- yakış
Yakmak işi
- yakışabilme
Yakışabilmek işi
- yakışabilmek
Yakışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakışma
Yakışmak işi
- yakışmak
Güzel durmak, iyi gitmek, yaraşmak, uygun gelmek
- yakıştırabilme
Yakıştırabilmek işi
- yakıştırabilmek
Yakıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yakıştırma
Yakıştırmak işi
- yakıştırmaca
Herhangi bir sebeple ortaya atılan, uydurma (söz)
- yakıştırmak
Yakışacak bir duruma getirmek, uygun duruma koymak
- yakıştırılma
Yakıştırılmak işi
- yakıştırılmak
Yakıştırma işine konu olmak
- yakışık
Yakışıklı delikanlı
- yakışık almamak
yerinde olmamak, uygun düşmemek
- yakışıklı
Güzel, gösterişli (erkek)
- yakışıklılık
Yakışıklı olma durumu
- yakışıksız
Yakışık almayan, uygunsuz, çirkin, münasebetsiz (tavır, hâl vb.)
- yakışıksız kaçmak
uygun düşmemek, çirkin olmak, münasebetsiz görünmek
- yakışıksızlık
Yakışık almayan davranış veya durum; uygunsuzluk
- yal
Köpek ve sığırlara yedirilmek için un ve kepekle hazırlanan yiyecek
- yalabık
Alevin oynayarak parıldaması
- yalabıma
Yalabımak işi
- yalabımak
Şimşek çakmak
- yalak
Hayvanların su içtikleri taş veya ağaçtan oyma kap
- yalaka olmak
dalkavuklaşmak
- yalakalık etmek
yaranmak amacıyla aşırı derecede dalkavukluk etmek
- yalama
Yalamak işi
- yalama olmak
aşınmak
- yalama uçuş
Yere çok yakın olarak yapılan ustaca uçuş
- yalamak
Bir şeyin üzerinden dilini sürüp geçirmek
- yalamuk
Çam ağacının reçineli kabuğundan çıkan öz suyu
- yalan
Doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz; kaşkariko, kıtır, hilaf, şorolop
- yalan atmak (veya kıvırmak)
yalan söylemek
- yalan dolan
Gerçek dışı söylenen birçok söz
- yalan dünya
Geçici, ölümlü hayat; yalancı dünya
- yalan haber
Gerçek olmayan, uydurma haber
- yalan makinesi
Suçluların suçlarını itiraf etmesi amacıyla özel olarak yapılmış makine
- yalan yanlış
Gerçek olmayan, yanlış şeylerle dolu; ters pers
- yalan yere
gerçeğe uygun olmayarak, doğru olmadığını bile bile
- yalan yere yemin etmek
gerçeğe uygun olmayarak, doğru olmadığını bile bile yemin etmek
- yalan çıkmak
yalan olduğu anlaşılmak
- yalana şerbetli olmak
çekinmeden yalan söyleyebilmek
- yalancı
Yalan söylemeyi huy edinmiş olan kimse; kaltaban
- yalancı ayak
Bir hücreli hayvanlarda hareket ve beslenmeye yarayan protoplazma uzantısı
- yalancı biber
Akdeniz ülkelerinde süs ağacı olarak yetiştirilen, 5-10 metre yüksekliğinde, kışın yaprak dökmeyen bir ağaççık (Schimus mollis)
- yalancı cep
Ceket, yelek vb.nde cebin olması gereken yerde bulunan dikili kapak
- yalancı dolma
Biber, patlıcan, asma yaprağı gibi sebzelerle yapılan, kıymasız dolma; zeytinyağlı dolma
- yalancı gebelik
Kadının gebe olmamasına karşın gebelik belirtilerini duyumsaması
- yalancı ilaç
Hastanın ilaç olarak kabul etmesi için görünüşü tıpatıp ilaca benzetilerek içinde etken madde olmadan hazırlanan, hastayı ruhsal açıdan rahatlatma amacıyla kullanılan bir ürün
- yalancı meyve
Meyve görünümünde yapılmış süs eşyası
- yalancı pehlivan
Yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi görünen kimse
- yalancı safran
Birleşikgillerden, çiçekleri safrana benzeyen bir bitki; papağanyemi, aspur (Carthamus tinctorius)
- yalancı tan
Tan yerinde gün doğmadan beliren, sonradan kaybolan geçici aydınlık; fecrikâzip
- yalancı tanık
Bilgisine başvurulduğunda doğruyu söylemeyen kişi; yalancı şahit
- yalancı taş
Değerli taşların camdan yapılmış taklidi
- yalancı çıkarmak
birinin yalan söylediğini ortaya koymak veya yalan söylememesini sağlamak
- yalancı çıkmak
bilmeyerek yalan söylemiş bulunmak
- yalancı şöhret
Birdenbire ün kazanmış kimse
- yalancılık
Yalancı olma durumu, yalan söyleme huyu
- yalancının evi yanmış, kimse inanmamış
"yalan söylemeyi huy edinen kimsenin sözlerine, gerçeği söylediği zaman bile inanılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- yalancının mumu yatsıya kadar yanar
"söylenen söz yalansa durum çok geçmeden anlaşılır" anlamında kullanılan bir söz
- yalancısı olmak
doğruluğu bilinmeyen bir bilgiyi başkasından duyup iletmek
- yalandan
Gerçek olmayarak, yapmacık bir biçimde, oyun olsun diye; yalancıktan, sureta
- yalanlama
Yalanlamak işi; tekzip
- yalanlamak
Haber veya sözün gerçek olmadığını bildirmek, yalan olduğunu açıklamak; tekzip etmek
- yalanlanma
Yalanlanmak işi
- yalanlanmak
Yalanlama işi yapılmak veya yalanlama işine konu olmak
- yalanlanış
Yalanlanmak işi
- yalanlatma
Yalanlatmak işi
- yalanlatmak
Yalanlama işini yaptırmak
- yalanlayabilme
Yalanlayabilmek işi
- yalanlayabilmek
Yalanlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalanlayış
Yalanlamak işi
- yalanma
Yalanmak işi
- yalanmak
Yalama işi yapılmak veya yalama işine konu olmak
- yalansız
İçinde yalan olmayan
- yalanı ortaya çıkmak
bir kimsenin yalan söylediği anlaşılmak
- yalanı çıkmak
bir kimsenin yalan söylediği anlaşılmak
- yalanını yakalamak (veya tutmak)
bir kimsenin yalan söylediğini anlamak
- yalanış
Yalanmak işi
- yalap yalap
Parıldayarak
- yalatabilme
Yalatabilmek işi
- yalatabilmek
Yalatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalatma
Yalatmak işi
- yalatmak
Yalama işini yaptırmak
- yalayabilme
Yalayabilmek işi
- yalayabilmek
Yalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalayıp geçmek
rüzgâr, dalga vb. sıyırarak, dokunarak hızla geçmek
- yalayıp yutmak
iştahla yemek
- yalayış
Yalamak işi
- yalaz yalaz yanmak
yüksek ateş içinde bulunmak
- yalazlama
Yalazlamak işi
- yalazlamak
Bir şeyi alevden geçirmek
- yalazlanma
Yalazlanmak işi
- yalazlanmak
Ateş alevli bir biçimde yanmak
- yalbırdak
Yarı çıplak
- yaldırak
Parlak, cilalı olan
- yaldız
Eşyaya altın veya gümüş görünüşü vermek için kullanılan, sıvı veya yaprak durumundaki altın, gümüş ve bunların taklidi olan madde
- yaldızcı
Yaldız işleri yapan kimse
- yaldızcılık
Yaldızcının işi
- yaldızlama
Yaldızlamak işi
- yaldızlamak
Bir eşyayı yaldızla kaplamak, yaldız sürerek süslemek
- yaldızlanma
Yaldızlanmak işi
- yaldızlanmak
Yaldızlama işi yapılmak veya yaldızlama işine konu olmak
- yaldızlatma
Yaldızlatmak işi
- yaldızlatmak
Yaldızlama işini yaptırmak
- yaldızlı
Üzerine yaldız sürülmüş, yaldızla süslenmiş
- yaldızlı hap
Kötülüğü örtülerek, gizlenerek verilen şey
- yaldızsız
Üzerine yaldız sürülmemiş, yaldızla süslenmemiş
- yalelli
Uzun ve tekrarlardan oluşan şarkı
- yalelli gibi
usanç verecek biçimde sürüp giden (iş, konuşma vb.)
- yallah
"Haydi, yürü, kalk, git" anlamlarında kullanılan bir söz
- yallah etmek
atma, yollama vb. işleri hızla yapmak
- yallah çekmek
kovmak
- yalman
Kesici ve batıcı araçların kesen veya batan bölümü
- yalnız
Yanında başkaları bulunmayan
- yalnızca
Yalnız olarak
- yalnızcı
Yalnızcılık siyasetini izleyen (devlet); infiratçı
- yalnızcılık
Uluslararası konulara ve anlaşmazlıklara katılmama siyaseti; infiratçılık
- yalnızlaşabilme
Yalnızlaşabilmek işi
- yalnızlaşabilmek
Yalnızlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalnızlaşma
Yalnızlaşmak işi
- yalnızlaşmak
Yalnız duruma gelmek
- yalnızlık
Yalnız olma durumu
- Yalova
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Yalova kaymakamı
Kendini önemli kişi sanan kimse
- Yalova misketi
Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde sofralık olarak üretilen, beyaz renkli, oval ve iri taneli bir tür üzüm
- Yalovalı
Yalova ilinden olan kimse
- Yalovalılık
Yalovalı olma durumu
- yalpa
Rüzgâr veya dalgaların etkisiyle geminin bir sancağa, bir iskeleye yatıp kalkması
- yalpa vurmak
rüzgâr, deniz ve yolun durumu dolayısıyla deniz taşıtları iki yana sallanmak
- yalpa yapmak
yalpalamak
- yalpak
Sarp yer; uçurum
- yalpalama
Yalpalamak işi
- yalpalamak
Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek
- yalpalanma
Yalpalanmak durumu
- yalpalanmak
Sallanmak, bir o yana bir bu yana gidip gelmek
- yalpalatma
Yalpalatmak işi
- yalpalatmak
Yalpalamasına sebep olmak
- yalpalayış
Yalpalamak işi
- yalpı
İki tepe arasındaki düzlük
- yalpık
Derinliği az ve geniş, yayvan olan
- yalpılı
Bir yanı öbüründen yüksek veya kalın
- yaltaklanma
Yaltaklanmak işi
- yaltaklanmak
Birine hoş görünmek için onursuzca davranmak; dalkavukluk etmek, tabasbus etmek
- yaltaklanış
Yaltaklanmak işi
- yaltaklık etmek
yaltaklanmak
- yalvar yakar olmak
çok yalvarmak
- yalvarabilme
Yalvarabilmek işi
- yalvarabilmek
Yalvarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalvarma
Yalvarmak işi
- yalvarmak
Birinden ısrarlı bir biçimde, kendine acındıracak sözlerle, saygılı bir biçimde bir şey istemek
- yalvartma
Yalvartmak işi
- yalvartmak
Yalvarma işini yaptırmak
- yalvarılma
Yalvarılmak işi
- yalvarılmak
Yalvarma işi yapılmak
- yalvarıp yakarmak
çok yalvarmak
- yalvarış
Yalvarmak işi
- yalvarış yakarış
Çok yalvarma, rica ile isteme
- yalvarışlı
Yalvarır bir biçimde
- Yalvaç
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- yalçın
Dik, sarp olan
- yalçınlaşma
Yalçınlaşmak işi
- yalçınlaşmak
Yalçın duruma gelmek
- yalı
Su kıyısında yapılmış büyük, görkemli ev
- yalı ağası
Kıyıları korumakla görevli komutan
- yalı boyu
Su kıyısı
- yalı bülbülü
Konuşkan, çok konuşan kimse
- yalı kazığı gibi
uzun boylu ve iri kemikli (kimse)
- yalı uşağı
Deniz kıyısında doğup büyümüş kimse
- yalı yar
Yüksek kıyılarda dalga aşındırmasıyla oluşan ve aşınma sürdükçe karanın içine doğru gerileyen yar; falez
- Yalıhüyük
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- yalım
Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü
- yalım yalım
Alev alev, ateşten çıkan alevler biçiminde
- yalın
Kınından çıkmış
- yalın ayak
Ayakları çıplak
- yalın ayak, başı kabak
çok perişan bir kılıkta
- yalın durum
Adın, fiile veya ada eksiz olarak bağlanması durumu; yalın hâl, mücerret, nominatif
- yalın isim
Birleşik olmayan ve yapım eki almamış isim: ev, kol, baş, diş vb
- yalın kat
İnce, tek katı olan
- yalın yapıldak
Üstü başı perişan durumda olan (kimse)
- yalın zaman
Ek fiil kullanılmadan kurulan çekimli fiilin belirttiği zaman: Geldin, gelmişsin, geliyorsun gibi
- yalın üslup
Uzatmalardan, parlak hayalî buluşlardan, süslü benzetmelerden, istiarelerden uzak üslup
- yalıngaç
Kabuğu çatlayıp soyulan
- yalıngöz
Bir tür kertenkele
- yalınlaşma
Yalınlaşmak işi
- yalınlaşmak
Sadeleşmek, yalın duruma gelmek
- yalınlaştırma
Yalınlaştırmak işi
- yalınlaştırmak
Yalınlaşma işini yaptırmak
- yalınlık
Yalın olma durumu, birleşik veya karmaşık olmama durumu; sadelik
- yalınç
Birleşik olmayan, yalnız bir maddeden oluşan
- yalıtabilme
Yalıtabilmek işi
- yalıtabilmek
Yalıtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yalıtkan
Elektrik iletkenliği sıfır veya çok zayıf olan (cisim veya madde); yalıtıcı, izolatör, iletken karşıtı
- yalıtkanlık
Yalıtkan olma durumu
- yalıtmak
Elektrik akımının olumsuz etkilerini önlemek için iletkeni kauçuk, lastik, porselen vb. ile kaplamak; izole etmek
- yalıtılma
Yalıtılmak işi
- yalıtılmak
Yalıtma işi yapılmak
- yalıtım
Bir ortamı, bir nesneyi elektrik, ses, ısı, su, nem veya gürültü geçirmeyen maddelerle kaplama işlemi; yalıtma, tecrit, izolasyon
- yalıtımlı
Hava, ısı, ses vb.ni geçirmeyen; hermetik
- yalız
Düz ve parlak (kas)
- yalıçapkını
Yalıçapkınıgillerden, su kıyılarında yaşayan, sırtı mavi ve yeşil, karnı pas rengi bir kuş; emircik, iskele kuşu (Alcedo atthis)
- yalıçapkınıgiller
Örneği yalıçapkını olan omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfına giren bir familya
- yama
Delik ve yırtığı uygun bir parça ile onarma, kapatma
- yama gibi durmak
bulunduğu yere uymamak, eklendiğini belli etmek
- yama küçük, delik büyük
"eldeki imkânlar sorunu çözmek için yeterli değil" anlamında kullanılan bir söz
- yama vurmak
delik, yırtık veya eski bir yere yama koymak, yama koyarak onarmak
- yamacı
Ayakkabı yamayan, onaran kimse
- yamacılık
Yama yapma işi
- yamak
Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek; el ulağı
- yamaklık
Yamak olma durumu; el ulaklığı
- yamaklık etmek
bir işte yardımcı olarak çalışmak
- yamalama
Yamalamak işi
- yamalamak
Yama ile onarmak, yama vurmak
- yamalanma
Yamalanmak işi
- yamalanmak
Yama ile onarılmak, yama vurulmak; yamanmak
- yamalanış
Yamalanmak işi
- yamalma
Yamalmak işi
- yamalmak
Biçimini, rengini doğaya uydurarak saklanmak
- yamalı
Yama vurulmuş, yama ile onarılmış olan
- yamalı bohça
Tutarsız, birbirine uymayan şey
- yamalık
Yama için kullanılan parça
- yamama
Yamamak işi
- yamamak
Yama koyarak onarmak
- yaman
Güç, etki veya beceri bakımından alışılmışın üzerinde olan (kimse)
- yamanabilme
Yamanabilmek işi
- yamanabilmek
Yamanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yamanma
Yamanmak işi
- yamanmak
Kötü bir şey veya kimse birinin üstünde kalmak, birine yük olmak, yükletilmek
- yamatma
Yamatmak işi
- yamatmak
Yamama işini yaptırmak
- yamayabilme
Yamayabilmek işi
- yamayabilmek
Yamama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yamaç
Dağın veya tepenin herhangi bir yanı; bögür, yalpı
- yamaç paraşütü
Rüzgârın yardımıyla yüksek tepe veya yar başlarından boşluğa uçurulmak üzere yapılan paraşüt; parapent
- yampiri
Eğri büğrü, yan yan ve çarpık giden
- yampirilik
Yampiri olma durumu
- yamru yumru
Eğri büğrü, çarpık olan; yamuk yumuk
- yamrulma
Yamrulmak işi
- yamrulmak
Yamru yumru bir duruma gelmek
- yamuk
Bir yana doğru eğik olan
- yamuk yapmak
birine karşı yanlış davranmak
- yamukluk
Yamuk olma durumu
- yamulma
Yamulmak işi
- yamulmak
Yamuk duruma gelmek
- yamyam
Daha çok din, tapınma, büyü vb. amaçlarla insan eti yiyen (kimse)
- yamyamlık
Yamyam olma durumu
- yamyassı
Çok yassı, dümdüz bir biçimde
- yamçı
Bir yüzü uzun tüylü, kalın yünden dokunarak yapılmış yağmurluk
- yamçılı
Yamçısı olan
- yamçısız
Yamçısı olmayan
- yan
Bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; yamaç, kenar, profil
- yan bakmak
beğenmeyerek veya düşmanca bakmak
- yan bakış
Yan gözle bakma
- yan basmak
bir işte aldanmak
- yan cümle
Yüklemine fiilimsi, soru eki, ki bağlacı, dilek kipi veya şartlı birleşik zaman eki getirilerek oluşturulan ve temel cümleye bağlanan cümle; yan tümce
- yan dal
Temel alanı destekleyen veya oluşturan ikinci derecede alanlardan her biri
- yan direk
Takımla oynanan bazı top oyunlarında dikey doğrultuda yerleştirilmiş iki kale direğinden her biri
- yan etki
Tedavi için uygulanan ilacın kişide iyileştirme etkisi dışında sebep olduğu olumsuz etki; yan tesir
- yan flüt
Baş bölümü hafif konik, gövde ve kuyruk bölümündeki parçalar boru şeklinde olan bir tür üflemeli çalgı
- yan gelip oturmak (veya yatmak)
yan gelmek
- yan gelmek
bir işe karışmayarak rahatına bakmak, keyfince yaşamak
- yan gözle bakmak
yan bakmak
- yan kabağı
Birinin yanından ayrılmayan (kimse)
- yan katman dili
Komşu dillerden etkilenen dil veya değişke
- yan keski
Tel ve benzeri nesneleri kesmeye, kablo sıyırmaya yarayan, penseye benzer bir alet
- yan kâğıdı
Ciltli kitaplarda cildi kitaba bağlayan ve gerektiğinde çeşitli motiflerle süslenen ara kâğıt
- yan pala Zeydün
birinin, yeni bir durum karşısında ne yapacağını kestiremeyerek şaşkınlık geçirdiğini anlatmak için kullanılan bir söz
- yan pas
Topla oynanan takım oyunlarında rakip kaleye doğru değil, kenar çizgilere doğru atılan pas
- yan rol
Sinema veya tiyatroda başrol dışındaki ikinci derecedeki rol; yardımcı rol
- yan sanayi
Belirli ürün, parça ve hizmetleri ana sanayi işletmelerinin belirledikleri ölçü, biçim ve ölçünlere uygun olarak üreten üreticilerden oluşan ana sanayiye yardımcı sanayi kolu
- yan tutmak
taraflardan yalnızca birini desteklemek, yansız davranmamak
- yan yan bakmak
göz ucuyla bakmak
- yan yana
Birbirinin yanında olan
- yan yatmak
yana doğru çok eğilmek
- yan yol
Otoyolların kenarında, yerleşim alanları arasında gidiş gelişi sağlayan, ayrılmış özel yol
- yan yüzergiller
Kemikli balıklar takımının dikenli yüzgeçliler alt takımına giren türün belirgin özelliği kalkan ve dil balığında görülen bir familya
- yan çizgisi
Bir yerin yan tarafına çizilen çizgi
- yan çizmek
bir işten kaçmak
- yan ödeme
Bir görevliye aldığı aylık veya ücretten başka türlü sebeplerle ödenen para
- yan ürün
Bir ana ürün elde edilirken ortaya çıkan başka ürün
- yana yakıla
Sızlanarak, sıkıntısını belli ederek, şikâyet ederek
- yana yana
Yanarak
- yana yana istemek
ısrarlı bir biçimde, içtenlikle dilemek
- yanabilme
Yanabilmek işi
- yanabilmek
Yanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yanak
Yüzün göz, kulak ve burun arasındaki bölümü
- yanak yanağa
Yanakları birbirine değecek kadar yakın olarak
- yanaklı
Yanağı olan
- yanal
Yanda olan, yana düşen
- yanal yüzey
Bir cisimde tabanların yüzeyleri dışında, yan kenarların yüzeyi
- yanardağ
Magmanın yer içinden yüzeye çıktığı veya geçmişte çıkmış olduğu, genellikle koni biçiminde, tepesinde bir püskürme ağzı bulunan dağ; volkan
- yanardağ ağzı
Yanardağın tepesinde, yamacında veya eteğinde arka arkaya patlamalar ve püskürtmelerle oluşmuş koni biçiminde delik; krater
- yanardağ bilimci
Yanardağ bilimi ile uğraşan bilim adamı
- yanardağ bilimi
Yanardağları ve yanardağ hareketlerini inceleyen bilim dalı
- yanardağ bölgesi
Yanardağların yoğun olduğu coğrafi kesim
- yanardağ patlaması
Yanardağın püskürmeye başlaması
- yanardağ püskürmesi
Yanardağın lav çıkarmaya başlaması
- yanardöner
Kıpırdadıkça çeşitli renklerde parlayan (kumaş, deri vb.); janjan
- yanardönerlik
Yanardöner olma durumu
- yanay
Bir cismin düşey kesiti; profil
- yanay doğrusu
Yer eksenine dik olan doğru
- yanay düzlemi
Yer düzlemi yer eksenine dik olan düzlem
- yanaz
Ters, huysuz (kimse)
- yanazlık
Yanaz olma durumu
- yanağına kan gelmek
yüzü daha canlı ve renkli olmak, iyi beslenmekten dolayı gürbüz görünmek
- yanağından kan damlamak
çok sağlıklı olduğu benzinden anlaşılmak
- yanaşabilme
Yanaşabilmek işi
- yanaşabilmek
Yanaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yanaşlık
Deniz veya ırmakta iskele
- yanaşma
Yanaşmak işi
- yanaşmak
Bir şeyin, bir kimsenin yanına gelmek
- yanaştırma
Yanaştırmak işi
- yanaştırmak
Yanaşmasını sağlamak
- yanaşık
Yanaşmış durumda olan
- yanaşık düzen
Kişi veya araçların birbirinin yanında ve aynı hizada düzenli duruşu; yanaşık nizam
- yanaşıklık
Yanaşık olma durumu
- yanaşılma
Yanaşılmak işi
- yanaşılmak
Yanaşma işi yapılmak
- yancı
Kahvelerde oynanan oyunları seyreden ve bedavadan yiyip içen kimse
- yancık
Genellikle çobanların kullandığı azık torbası
- yancılık
Yancı olma durumu
- yandan çarklı
Her iki yanında birer çarkı bulunan ve bu çarklarla ağır hareket eden (vapur); padıl
- yandaş
Birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse; yanlı, tarafçı, taraflı, taraftar
- yandaş göçüşme
Kelimede yan yana olan ünsüzlerin yer değiştirmesi: köprü > körpü, sarımsak > sarmısak vb
- yandaşlık
Yandaş olma durumu; yanlılık, tarafçılık, taraflılık, taraftarlık
- yandaşlık etmek
yandaş durumunda olmak
- yandı gülüm keten helva
"kaçırılmış bir fırsat" anlamında kullanılan bir söz
- yandık
Baklagillerden, sıcak ve kurak bölgelerde yetişen, sarımtırak küçük tohumlarından kudret helvasına benzer bir madde elde edilen bitki (Alhagi maurorum)
- yandırma
Yandırmak işi
- yandırmak
Yanmasına sebep olmak
- yangın
Zarara yol açan büyük ateş
- yangın bacayı sarmak
durum olağanüstü kötüye gitmek
- yangın bombası
Yangın çıkarmak için kullanılan türlü biçimlerde bomba
- yangın hortumu
Yangını söndürmek için itfaiye aracından veya yangın musluğundan su aktarmak üzere kullanılan uzun hortum
- yangın kulesi
Yangını görüp haber vermek için yapılan kule
- yangın merdiveni
İtfaiyecilerin yangında ve kurtarma işlerinde kullandıkları merdiven
- yangın musluğu
Cadde ve sokaklarda su şebekesine bağlı olarak belirli yerlere yerleştirilmiş, üzerine hortum takılabilen kalın musluk
- yangın sigortası
Yangın riskine karşı yapılan sigorta
- yangın söndürücü
Yangın söndürmeye yarayan alet; söndürücü
- yangın topu
Duvara belirli aralıklarla yerleştirilen, yangın anında ısının belirli bir sıcaklığa ulaşmasıyla patlayarak yangını söndürmeye yarayan düzenek
- yangın tulumbası
Yangın söndürmek için kullanılan tulumba
- yangın yeri
Yangının meydana geldiği yer
- yangın yerine dönmek
karmakarışık ve dağınık duruma gelmek
- yangın çıkışı
Yangından kaçmak için binalara yapılan çıkış kapısı veya merdiveni
- yangına körükle gitmek
gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak
- yangına vermek
tutuşturmak, bir şeyi bilerek yakmak
- yangından mal kaçırır gibi
bir işte gereksiz telaş ve ivedilik göstererek, herkesten saklamaya çalışarak
- yangını körüklemek
gerginliği, anlaşmazlığı artırmak
- yani
"Demek oluyor ki" anlamında kullanılan bir söz
- yankesici
Bir kimsenin cebinden, çantasından ustalıkla, hissettirmeden bir şeyler çalan kimse; arpacı (II), cep faresi, cepçi, tırtıkçı
- yankesicilik
Yankesici olma durumu; arpacılık (II), cepçilik, tırtıkçılık
- yankı
Sesin yansıtıcı bir yüzeye çarpıp geri dönmesiyle duyulan ikinci ses; akis, aksiseda, aksülamel, inikâs, eko
- yankı bilimi
Fizik biliminin konusu ses olan kolu; akustik
- yankı uyandırmak
bir konu üzerinde düşünülmesine, tartışılmasına yol açmak, ilgi veya tepki yaratmak
- yankı yapmak
ses yansıtıcı bir yüzeye çarpıp ikinci kez duyulmak
- yankıca
Başkasının söylediği sözleri yankı gibi yineleme
- yankıcıl
Yankıdan yararlanarak yönünü bulan (hayvan)
- yankılama
Yankılamak işi
- yankılamak
Sesi geri çevirmek, yankı durumunda geri döndürmek, inikâs etmek
- yankılanabilme
Yankılanabilmek işi; aksedebilme
- yankılanabilmek
Yankılanma ihtimali veya imkânı bulunmak; aksedebilmek
- yankılanma
Yankılanmak işi; aksetme
- yankılanmak
Sesin yansıtıcı bir yüzeye çarpıp geri dönmesiyle ikinci bir ses oluşmak; aksetmek
- yankılanım
Kapalı bir yerde seslerin dağılım biçimi; akustik
- yankılanış
Yankılanmak işi; aksediş
- yankılatabilme
Yankılatabilmek işi; aksettirebilme
- yankılatabilmek
Yankılatma ihtimali veya imkânı bulunmak; aksettirebilmek
- yankılatma
Yankılatmak işi; aksettirme
- yankılatmak
Yankılama işini yaptırmak; aksettirmek
- yankılatılma
Yankılatılmak işi; aksettirilme
- yankılatılmak
Yankılatma işi yapılmak; aksettirilmek
- yankılatılış
Yankılatılmak işi; aksettiriliş
- yankılatış
Yankılatmak işi; aksettiriş
- yankılı
Yankısı olan; akisli, ekolu
- yankılı konuşma
Başka birinin kullandığı söz veya cümleleri anlamsız olarak yankı gibi tekrarlama; ekolali
- yankısız
Yankısı olmayan; akissiz, ekosuz
- yanlama
Yanlamak işi
- yanlamak
Yana yatmak, yana dönmek
- yanlamasına
Yan olarak, yana yatmış biçimde; yan yan
- yanlık
Kahvaltıda ve diğer öğünlerde ana yiyeceğin yanında verilen çerez türü veya domates, salatalık vb. yiyecekler
- yanlış
Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu; hata
- yanlış ata oynamak
tercihinde yanlış yapmak
- yanlış hesap Bağdat'tan döner
"ortaya çıkan bir yanlışlık çok geç de olsa düzeltilebilir" anlamında kullanılan bir söz
- yanlış kapı çalmak
isteğinin yapılmayacağı, yersiz sayılacağı bir yere başvurmak
- yanlış yere
Boşuna, yanlış olarak
- yanlış yunluş
Yanlış bir biçimde
- yanlış çıkmak
yanlış olduğu anlaşılmak
- yanlışlama
Yanlışlamak işi
- yanlışlamacı
Yanlışlamacılık yanlısı olan (kimse)
- yanlışlamacılık
Görüşleriyle var olan düşünceleri geçersiz kılma kuramı
- yanlışlamak
Yanlış olduğunu belirtmek veya ortaya koymak
- yanlışlanabilirlik
Yanlışlanma ihtimali bulunma
- yanlışlanabilirlik ilkesi
Var olan düşüncelerin yanlışlanma ihtimali bulunduğunu ileri süren ilke
- yanlışlanma
Yanlışlanmak durumu
- yanlışlanmak
Yanlışlama işi yapılmak
- yanlışlık
Yanlış davranış, yanlış iş, yanlış sanı; hata, sakamet, falso
- yanlışlıkla
Yanılarak, bilmeyerek
- yanlışsız
Yanlışı olmayan
- yanlışsızlık
Yanlışsız olma durumu
- yanlıştan dönmek
bir işte yapılanın yanlış olduğunu anlayıp yeni bir uygulamaya geçmek
- yanlışını çıkarmak
yanlışını bulup göstermek
- yanma
Yanmak işi
- yanmak
Birleşiminde karbon bulunan maddeler, ısı ve ışık yayarak kül durumuna geçip yok olmak
- yanmaz
Isıya karşı dayanıklı olan, yanmayan
- yanmaz tava
İçinde pişirilen yiyecek malzemesinin yanmamasını veya yapışmamasını sağlayan maddeden yapılmış bir tür tava
- yansı
Isı ve ışık dalgalarının yansıtıcı bir yüzeye çarparak geri dönmesi; akis
- yansıca
Başkasının yaptığı hareket ve davranışları anlamsız olarak tekrarlama; ekopraksi
- yansılama
Türün öteki üyelerinin davranışlarını, öğrenme söz konusu olmadan yapma eğilimi
- yansılamak
Birinin söylediklerini, yaptıklarını alay ederek tekrarlamak
- yansılanma
Yansılanmak işi
- yansılanmak
Yansılama işi yapılmak
- yansılayabilme
Yansılayabilmek işi
- yansılayabilmek
Yansılama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yansıma
Yansımak işi; yansınım, yansılama, aksetme
- yansımak
Işık ve ses dalgaları yansıtıcı bir yüzeye çarparak yön değiştirmek; yansılamak, aksetmek
- yansımalı
Yansıtan veya yansıyan
- yansımalı kelime
Doğadaki insan dışı canlı ve cansız varlıkların çıkardığı seslere benzer seslerle yapılan kelime; yansıma, taklidî kelime, tabiat taklidi, onomatope: horlamak, güm güm, şırıltı, vızıldamak, par par yanmak vb
- yansımasız
Yansıtmayan veya yansımayan
- yansıtabilme
Yansıtabilmek işi; aksettirebilme
- yansıtabilmek
Yansıtma ihtimali veya imkânı bulunmak; aksettirebilmek
- yansıtma
Yansıtmak işi; aksettirme
- yansıtmak
Yansıma yoluyla nesnelerin görüntülerini vermek
- yansıtıcı
Işık, ses, görüntü vb.ni geri göndermek, yansımasını sağlamak amacıyla kullanılan araç; yansıtaç, reflektör
- yansıtıcılık
Yansıtıcı olma durumu
- yansıtılma
Yansıtılmak işi; aksettirilme
- yansıtılmak
Yansıtma işi yapılmak; aksettirilmek
- yansıtılış
Yansıtılmak işi; aksettiriliş
- yansıtım
Yansıtmak işi
- yansıtım aygıtı
Bir film veya belgenin ışık kaynağından çıkan ışınlarla ekran veya perde üzerinde görüntüsünü oluşturulan alet; gösterici, projektör, projeksiyon cihazı, projeksiyon makinesi
- yansıtış
Yansıtmak işi; aksettiriş
- yansıyabilme
Yansıyabilmek işi; aksedebilme
- yansıyabilmek
Yansıma ihtimali veya imkânı bulunmak; aksedebilmek
- yansıyış
Yansımak işi; aksediş
- yansız
Turnusol gibi bir ayıraç karşısında, asit ve alkali tepkisi göstermeyen; nötr
- yansızlaştırma
Yansızlaştırmak işi veya durumu
- yansızlaştırmak
Yansız duruma getirmek
- yansızlık
Asit veya alkali niteliği yok olma, etkisiz hâle gelme; nötralizm
- yantutmaz
Tarafsız, yandaş olmayan
- yantutmazlık
Tarafsız olma durumu
- yanı başı
Yakını, hemen yanı; omuz başı
- yanı başında
Hemen yanında
- yanı gerisinde durmak
birisinin ezici etkisi altında kalıp kendi görevinin gerektirdiklerini yapamamak
- yanı sıra
...nın yanında
- yanıcı
Yanma özelliği olan
- yanıcılık
Yanıcı olma durumu
- yanık
Yanmakta olan
- yanık kokmak
is kokmak
- yanık kremi
Yanığın sebep olduğu ağrıları dindiren ve yaraların iltihaplanmasını engelleyen krem
- yanık rüzgâr
Çabuk dinen, sona eren rüzgâr
- yanık ses
Dokunaklı ses
- yanık sesli
Dokunaklı sese sahip (kimse)
- yanık yağ
Makinelerde kullanılmış ve ömrünü tamamlamış yağların genel adı
- yanık yağ sobası
Atık yağlar ile çalışan, genellikle iş yerlerinde kullanılan bir tür soba
- yanıklık
Yanık olma durumu
- yanıksı
Biraz yanık olan
- yanılabilme
Yanılabilmek işi
- yanılabilmek
Yanılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yanılgı
Yanılma durumu
- yanılgıya düşmek
bilmeden bir yanlışlık yapmak
- yanılma
Yanılmak işi; galat
- yanılmak
Tanımayarak, niteliğini iyi anlamayarak aldanmak
- yanılsama
Yanlış algılama ve duyu yanılması
- yanıltabilme
Yanıltabilmek işi
- yanıltabilmek
Yanıltma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yanıltma
Yanıltmak işi
- yanıltmaca
Yanıltmak için, yanıltacak yolda söz söyleme; mugalata
- yanıltmacı
Yanlış yargılamada bulunan kimse
- yanıltmacılık
Yanıltma işi yapma
- yanıltmak
Yanılmasına yol açmak; şaşırtmak
- yanıltmaç
Karşıdakini yanıltıp başka şey söylemesine yol açacak biçimde düzenlenmiş söz
- yanıltı
Sonucu bakımından çok önemli olmayan yanlışlık; sehiv
- yanıltıcı
Yanıltma özelliği olan; paralojik, sofistike
- yanıltıcılık
Yanıltıcı olma durumu
- yanılış
Yanılmak işi
- yanına almak
yanında çalıştırmak
- yanına bırakmamak (veya koymamak)
cezasız bırakmamak, öç almak
- yanına kalmak
yanına kâr kalmak
- yanına kâr kalmak
cezasız kalmak
- yanına salavatla varılmaz
çok pahalı olan şeyler için kullanılan bir söz
- yanına salavatla yaklaşılmak
birinin yanına korkarak, çekinerek gitmek
- yanına yaklaştırmamak
birinin veya bir şeyin kendi yakınına gelmesine izin vermemek
- yanında
Bir şeye, bir kimseye göre; indinde, nispetle
- yanında olmak
desteklemek, yardımcı olmak
- yanından bile geçmemiş
"o şeyle hiçbir ilgisi yok" anlamında kullanılan bir söz
- yanıp durmak
pişman olmak
- yanıp tutuşmak
güçlü bir aşk ile sevmek
- yanıp yakılmak
sızlanmak, şikâyet etmek
- yanıt
Canlı organizmaların tedavi veya diğer nedenlerle maruz kaldığı maddelere, durumlara karşı gösterdiği tepkime; reaksiyon
- yanıt hakkı doğmak
cevap hakkı doğmak
- yanıt vermek
yanıtlamak, cevaplamak
- yanış
Yanmak işi
- yanışölçer
Yanma verimini ve onu etkileyen etkenleri ölçmekte kullanılan cihaz
- yanşak
Yersiz ve çok konuşan
- yanşaklık
Yanşak olma durumu
- yanşama
Yanşamak işi
- yanşamak
Gevezelik etmek, tatsızlık etmek
- yapabilme
Yapabilmek işi
- yapabilmek
Yapma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapadurma
Yapadurmak işi
- yapadurmak
Yapmayı sürdürmek
- yapak yağı
Yapağının yıkanması sırasında asit karışımı elde edilen yağlı madde
- yapalak
İri bir tür baykuş
- Yaparlu
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- yapay
Doğadaki örneklerine benzetilerek insan eliyle yapılmış veya üretilmiş; yapma, bileşimli, suni, tasni, sentetik, doğal karşıtı
- yapay böbrek
Sonradan takılan böbrek; suni böbrek
- yapay dil
Farklı dilleri konuşan insanların anlaşabilmesi için oluşturulan dil; yapma dil
- yapay dölleme
Suni dölleme
- yapay döllenme
Suni döllenme
- yapay ipek
Sonradan elde edilmiş ipek; suni ipek
- yapay kalp
Sonradan takılan kalp; suni kalp
- yapay solunum
Normal solunumun yeterli olmadığı durumlarda takviye amacıyla alet yardımıyla yaptırılan solunum; suni solunum, suni teneffüs
- yapay zekâ
Bir bilgisayarın, bilgisayar kontrolündeki bir robotun veya programlanabilir bir aygıtın insana benzer biçimde algılama, öğrenme, fikir yürütme, karar verme, sorun çözme, iletişim kurma vb. işlevleri sergileyebilme yeteneği
- yapayalnız
Yanında kimse veya hiçbir şey bulunmayan (kimse); yapyalnız
- yapayalnızlık
Yapayalnız olma durumu
- yapaylaşma
Yapaylaşmak durumu
- yapaylaşmak
Yapay duruma gelmek
- yapaylaştırma
Yapaylaştırmak işi
- yapaylaştırmak
Yapay duruma getirmek
- yapaylık
Yapay olma durumu; sunilik
- yapağı
İlkbaharda kırkılan koyun tüyü; yapak
- yapağıcı
Yapağı alıp satan kimse; yapakçı
- yapağıcılık
Yapağıcının yaptığı iş; yapakçılık
- yapağılı
Yapağısı olan
- yapboz
Kesilmiş resim parçacıklarını birbirine uygun duruma getirerek resmi yeniden oluşturmaya dayanan bir tür oyun
- yapma
Yapmak işi
- yapma (veya yapma yahu)
şaşılacak durumlarda "öyle mi, doğru mu, gerçek mi?" gibi anlamlar bildiren bir söz
- yapma uydu
Herhangi bir gezegenin çevresindeki bir yörüngeye yeryüzünden fırlatılarak yerleştirilmiş insan yapısı nesne; suni peyk
- yapma çiçek
Görünümü çiçeği andıran ve yumuşak maddelerle yapılan süs eşyası
- yapmacık
İçten olmayan (tavır, davranış, duygu); yapma, yapay, sahte, suni, zahirî, sofistike
- yapmacıklı
İçtenliği olmayan, içten olmayan
- yapmacıklık
Yapmacık olma durumu
- yapmacıksız
İçten, içten geldiği gibi; samimi
- yapmadığı kalmamak
kendisi için zararlı olan birçok iş yapmak
- yapmadığını bırakmamak
elinden gelen her türlü kötülüğü yapmak
- yapmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek
- yaprak
Bitkilerde solunum, karbon özümlenmesi, terleme vb. olayların oluştuğu, çoğu klorofilli, yeşil ve türlü biçimdeki bölümler
- yaprak arıları
Çeşitli türleri kurtçuk evresinde, önemli tarım bitkilerine ve orman ağaçlarına zarar veren zar kanatlılar familyası
- yaprak arısı
Yaprak arıları familyasından, zar kanatlıların ortak adı
- yaprak ayası
Yaprağın, yassılaşmış, az veya çok geniş yüzeyli yeşil bölümü
- yaprak aşısı
Bir parça ağaç kabuğuyla birlikte çıkarılmış bir yaprak tomurcuğunun, aşılanacak ağacın kabuğu altına sokulup tutturulmasıyla yapılan aşı
- yaprak biti
Yaprak bitleri familyasından olan böceklerin genel adı; fidan biti
- yaprak bitleri
Duyargaları ve hortumları eklemli, 1 milimetre boyunda, yumuşak vücutlu eş kanatlılar familyası
- yaprak böceği
Sebze ve meyvelere zarar veren böceklerin genel adı; yaprak kurdu
- yaprak dökümü
Sonbaharda ağaçların yaprak dökmesi
- yaprak döner
İçinde sıkıştırılmış et bulunan, piştikten sonra yaprak inceliğinde kesilen döner
- yaprak gibi titremek
aşırı titremek
- yaprak kıkırdak
Dil kemiği ve dil kökünün arkasın¬da, gırtlak boşluğu girişinin önünde yer alan, ince, yaprak şeklindeki kıkırdak
- yaprak kını
Yaprak sapının gövdeye bağlandığı yüzey
- yaprak makinesi
Madenleri bastırıp yaprak durumuna getiren baskı makinesi
- yaprak menteşe
Ortada sabit metal bir mil ile yanlarda iki yapraktan oluşan, kapak ve iç kapılarda kullanılan bir tür menteşe
- yaprak oynamamak (veya kıpırdamamak)
hava rüzgârsız, çok durgun olmak
- yaprak sigarası
Yaprak tütünün dürülerek sarılmasıyla yapılan kalın sigara; puro, sigar
- yaprak taş
İçinde mika parçacıkları bulunan, değişime uğramış şist
- yaprak tütün
Kıyılmamış, yaprak bütünlüğü tam olan, işlenmiş veya işlenmemiş tütün
- yaprak yaprak
Kat kat, üst üste yığılmış olan
- yaprak çay
Çay yapraklarının işleme uğramamış, parçalanmadan kurutulmuş hâli
- yaprakkurusu
Kuru yaprak rengi
- yapraklanma
Yapraklanmak işi
- yapraklanmak
Yaprakları çıkmak, yaprak oluşmak
- Yapraklı
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- yapraklı
Yaprağı olan
- yapraklı kara yosunları
Kayaların, ağaç kabuklarının yüzünde halı tüyleri gibi sık biten kara yosunları
- yapraksı
Yaprak görünüşünde olan
- yapraksız
Yaprağı olmayan
- yaprakçık
Baklagillerde basit, üçlü ve bileşik yaprakları oluşturan küçük yapraklar; yapracık
- yaprakçıklı
Yaprakçığı olan
- yaprakçıl
Yaprakla beslenen hayvan
- yapsat
Konut yapıp satma işi
- yapsatçı
Konut yapıp satan kimse
- yapsatçılık
Yapsatçının işi veya mesleği
- yaptırabilme
Yaptırabilmek işi
- yaptırabilmek
Yaptırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaptırma
Yaptırmak işi
- yaptırmak
Yapmasını sağlamak, yapmasına imkân vermek
- yaptırtabilme
Yaptırtabilmek işi
- yaptırtabilmek
Yaptırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaptırtma
Yaptırtmak işi
- yaptırtmak
Yapmasını sağlamak, yapmasına sebep olmak
- yaptırılma
Yaptırılmak işi
- yaptırılmak
Yaptırma işine konu olmak
- yaptırım
Yaptırmak işi
- yaptırım gücü
Kanun, ahlak gibi kurumların buyruklarının yerine getirilmesini sağlayan güç
- yaptırımcı
Yaptırım gücü bulunan
- yaptırımcılık
Yaptırımcı olma durumu
- yaptırımlı
Yaptırımı olan
- yaptırımsız
Yaptırımı olmayan
- yaptığı hayır, ürküttüğü kurbağaya değmemek
yol açtığı zarar, yaptığı iyilikten büyük olmak
- yaptığı yanına (kâr) kalmamak
yaptığı kötülük karşılıksız kalmak, cezasını görememek
- yapyakın
Çok yakın
- yapyalın
Çok yalın
- yapı
Barınmak veya başka amaçlarla kullanılmak için yapılmış her türlü mimarlık eseri; bina, mimari
- yapı adası
Birbirine bitişik büyük yapılar; blok
- yapı bilgisi
Belirli ölçü ve kurallara göre yapıları tasarlama bilgisi
- yapı bilimi
Tıp, biyoloji, mimarlık, coğrafya vb. alanlar içindeki biçimleri ve biçimlenmeleri inceleyen bilim dalı; biçim bilimi, morfoloji
- yapı bilimsel
Yapı bilimi ile ilgili; morfolojik
- yapı elemanı
Bir yapının bütünü içinde yer alan duvar, çatı, doğrama vb. ögelerden her biri
- yapı kooperatifi
Katılımcıların konut gereksinimini karşılamak amacıyla kurulan ortaklık
- yapı malzemesi
İnşaatın yapımında kullanılan her türlü malzeme
- yapı taşı
Binanın ağırlığını çeken temel taş
- yapı taşı yapıdan (veya yerde) kalmaz
"değerli kimse boşta kalmaz, kendisine bir iş verilir" anlamında kullanılan bir söz
- yapıcı
Yapan, oluşturan, ortaya çıkaran, meydana getiren
- yapıcılık
Yapıcı olma durumu
- yapık
Yeniçerilerin giydikleri üstlük
- yapılabilirlik
Herhangi bir girişimin işletme ve ekonomi yönlerinden durumunu önceden tespit etme; fizibilite
- yapılabilme
Yapılabilmek işi
- yapılabilmek
Yapılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapılagelme
Yapılagelmek işi
- yapılagelmek
Uzun süreden beri yapılıyor olmak
- yapılanabilme
Yapılanabilmek işi
- yapılanabilmek
Yapılanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapılandırabilme
Yapılandırabilmek işi
- yapılandırabilmek
Yapılandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapılandırma
Yapılandırmak işi
- yapılandırmak
Yapılı duruma getirmek
- yapılandırış
Yapılandırmak işi
- yapılanma
Yapılanmak işi
- yapılanmak
Yapı özelliği kazanmak
- yapılanış
Yapılanma işi
- yapılaşma
Yapılaşmak işi
- yapılaşmak
Yapı durumuna gelmek
- yapılaştırma
Yapılaştırmak işi
- yapılaştırmak
Yapılaşma işini yaptırmak
- yapılma
Yapılmak işi
- yapılmak
Yapma işine konu olmak
- yapılı
Yapısı herhangi bir nitelikte olan
- yapılılık
Yapılı olma durumu
- yapılış
Yapılmak işi
- yapım
Yapmak işi; inşa, imal, konstrüksiyon
- yapım eki
Yeni bir kavramı karşılamak üzere kelime sonuna getirilen ek: göz-lük, ev-li; sev-inç, sev-gi; su-la-mak, ac-ık-mak; gör-üş-mek, dön-üş-tür-mek vb
- yapımcı
Bir şeyin yapılmasında, ortaya konulmasında, gerçekleştirilmesinde emeği geçen kimse veya kuruluş
- yapımcılık
Yapımcı olma durumu
- yapımevi
Film yapımı işiyle uğraşmak için kurulmuş ortaklık
- yapıncak
Soğuk havada, açıkta bırakılan atlara örtülen uzun tüylü kebe
- yapınma
Yapınmak işi
- yapınmak
Kendine yapmak veya kendi için yaptırmak
- yapıntı
Gerçekle çeliştiğini, gerçekliğe uymadığını bile bile tasarlanan şey, hayal gücüyle yaratılmış olan şey; tasni
- yapıntıcı
Yapıntıcılık görüşünü benimseyen
- yapıntıcılık
Duyumlar yoluyla gösterilemeyen ve gösterilmeyen her şeyin birer yapıntı olduğunu ancak bu yapıntıların, gerçek olmasalar da düşünme ve yaşamada gerekli olduğunu öne süren görüş
- yapıntılı
Yapıntı niteliğinde olan; musanna
- yapıntısal
Yapıntı ile ilgili, yapıntıya ait
- yapıp etmek
yapmak
- yapısal
Yapı ile, yapılış ile, kuruluş ile ilgili; strüktürel, konstrüktif
- yapısalcı
Yapısalcılık görüşü ve yöntemini benimseyen; strüktüralist
- yapısalcılık
Bilimin her dalında yapıdan yola çıkarak sonuçlara ulaşma yöntemi; strüktüralizm
- yapısallaşma
Yapısallaşmak durumu
- yapısallaşmak
Yapısal duruma gelmek
- yapısallık
Yapısal olma durumu
- yapıverme
Yapıvermek işi
- yapıvermek
Çabucak veya kolaylıkla yapmak
- yapış
Yapmak işi
- yapış yapış
Yapışkan bir madde ile bulanmış
- yapışabilme
Yapışabilmek işi
- yapışabilmek
Yapışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapışak
Yapışkan bir çeşit ot
- yapışkan
Yapışma özelliği olan; lüzucetli, lüzuci
- yapışkan balığı
Başındaki yapışkan bölümle, çeşitli cisimlere tutunarak yaşayan, yaklaşık 1 metre uzunluğunda bir tür balık (Echeneis naucrafes)
- yapışkan otu
Isırgangillerden, duvarlar üzerinde gelişen, yaprakları yapışkan bir bitki (Patrietaria officinalis)
- yapışkanlık
Yapışkan olma durumu; lüzucet
- yapışma
Yapışmak işi
- yapışmak
Yapışkan bir maddeye bulanmış olan bir şey ayrılmayacak bir biçimde bir yere tutunup kalmak
- yapıştırabilme
Yapıştırabilmek işi
- yapıştırabilmek
Yapıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yapıştırma
Yapıştırmak işi
- yapıştırmak
Yapışmasını sağlamak
- yapıştırtma
Yapıştırtmak işi
- yapıştırtmak
Yapıştırma işini yaptırmak
- yapıştırıcı
Yapıştırma özelliği olan, yapıştırmaya yarayan nesne; yapışkan
- yapıştırıcılık
Yapıştırıcı olma durumu
- yapıştırılma
Yapıştırılmak işi
- yapıştırılmak
Yapıştırma işi yapılmak
- yapıştırıverme
Yapıştırıvermek işi
- yapıştırıvermek
Çabucak yapıştırmak
- yapışıcı sap
Duvarlara, ağaçlara yapışarak yükselen sap türü
- yapışık
Bir yere yapışmış olan
- yapışıklık
Yapışık olma durumu
- yapışıverme
Yapışıvermek işi
- yapışıvermek
Çabucak yapışmak
- yara
Keskin bir şeyle veya bir vuruşla vücutta oluşan derin kesik; ceriha
- yara almak
yaralanmak
- yara açmak
vücutta veya bir şeyin yüzünde yara oluşmasına sebep olmak
- yara bandı
Yara üzerine yapıştırılan, özel olarak hazırlanmış, ilaçlı, küçük şerit
- yara bere
Vurma ve incitme sonucu vücudun herhangi bir yerinde oluşan çürük
- yara işlemek
yara kapanmayıp akıntı sürmek
- yara kapanmak
yara iyi olup geçmek
- yara otu
Halk arasında yaralara iyi geldiğine inanılan bitki
- yarabilme
Yarabilmek işi
- yarabilmek
Yarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Yaradan'a kurban (olayım)
bir şeye hayran kalındığında söylenen bir söz
- Yaradan'a sığınmak
Allah'a güvenmek
- Yaradan'a yan bakmak
şaşı olmak, şaşı bakmak
- Yaradancı
Yaradancılık öğretisi yanlısı olan
- Yaradancılık
Allah'a inanmakla birlikte, belli bir dinin dogmalarını ve ilkelerini benimsemeyen, Tanrı'nın evreni yarattıktan sonra onu, kendi yasasına göre işlemek üzere kendi başına bıraktığını öne süren öğreti
- yaradılış
Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet
- yaradılışlı
Doğuştan vücut ve ruh özelliklerinin tümünü üzerinde taşıyan
- yaradılıştan
Doğumla beraber, yaradılıştan beri; anadan doğma, doğuştan, kudretten, taban (II), maderzat
- yaradılışça
Yaradılış bakımından; fıtraten, hilkaten
- yaralama
Yaralamak işi; cerh
- yaralamak
Silah, bıçak vb. bir araçla veya vurarak yara açmak
- yaralanabilme
Yaralanabilmek işi
- yaralanabilmek
Yaralanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaralanma
Yaralanmak işi
- yaralanmak
Yaralama işi yapılmak
- yaralanış
Yaralanmak işi
- yaralayabilme
Yaralayabilmek işi
- yaralayabilmek
Yaralama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaralayış
Yaralamak işi
- yaralı
Yarası olan, yaralanmış (kimse); başlı, mecruh
- yaralı kuşa kurşun sıkılmaz
"birinin düşkünlüğünden yararlanarak ondan öç almak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- yaralı parmağa işememek
en küçük bir yardımı bile esirgemek
- yaralılık
Yaralı olma durumu
- yarama
Yaramak işi
- yaramak
Bir şey yararlı olmak, yarar sağlamak
- yaramamak
gereksiz olmak, boşuna yapılmış olmak
- yaramaz
Uygun ve yararlı olmayan, bir işe yaramayan
- yaramaz olmak
yaramazlaşmak
- yaramazca
Yaramaz bir biçimde
- yaramazlaşma
Yaramazlaşmak işi
- yaramazlaşmak
Çocuk söz dinlememek, rahat durmamak, yasak edilen şeyleri yapmakta ayak diremek; yaramaz olmak
- yaramazlık
Yaramaz olma durumu
- yaramazlık etmek
yaramazca davranmak
- yaranabilme
Yaranabilmek işi
- yaranabilmek
Yaranma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yarandırma
Yarandırmak işi
- yarandırmak
Yaranma işini yaptırmak
- yaranma
Yaranmak işi
- yaranmak
Bir davranışla birini memnun etmek
- yaranış
Yaranmak işi
- yarar
Bir işten elde edilen iyi sonuç; getiri, kazanç, fayda, kâr, avantaj
- yararcı
Yarar peşinde koşan; faydacı, pragmatik
- yararcılık
Ahlaki iş ve davranışlarda yararın ilke edinilmesi
- yararlanabilme
Yararlanabilmek işi; faydalanabilme
- yararlanabilmek
Yararlanma ihtimali bulunmak; faydalanabilmek
- yararlandırma
Yararlandırmak işi; faydalandırma
- yararlandırmak
Yararlanma işini yaptırmak; faydalandırmak
- yararlandırılma
Yararlandırılmak işi; faydalandırılma
- yararlandırılmak
Yararlanma işi yaptırılmak; faydalandırılmak
- yararlanma
Yararlanmak işi; faydalanma, istifade
- yararlanmak
Kendine yarar sağlamak; faydalanmak, istifade etmek, uçlanmak
- yararlanılabilme
Yararlanılabilmek işi; faydalanılabilme
- yararlanılabilmek
Yararlanılma ihtimali veya imkânı bulunmak; faydalanılabilmek
- yararlanılma
Yararlanılmak durumu; faydalanılma
- yararlanılmak
Yararlanma işi yapılmak; faydalanılmak
- yararlanış
Yararlanmak işi; faydalanış
- yararlı
Yarar sağlayan, yararı olan; yarayışlı, faydalı, istifadeli, nafi, müfit
- yararlı kılmak
fayda sağlayan ve üretken duruma getirmek
- yararlı olmak
yarar sağlamak, faydalı olmak
- yararlılık
Yararlı olma durumu; faydalılık, yararlık, yarayışlılık, besalet
- yararsız
Yarar sağlamayan, yararı olmayan, işe yaramayan; yarayışsız, faydasız, beyhude, istifadesiz, nafile
- yararsızca
Yararsız bir biçimde; faydasızca
- yararsızlık
Yararsız olma durumu; faydasızlık, yarayışsızlık, beyhudelik, nafilelik
- yararı dokunmak
yararlı olmak, kâr sağlamak
- yararı olmak
yararlı olmak, olumlu etki yapmak
- yarasa
Yarasalardan, ön ayakları perdeli kanat biçiminde gelişmiş, vücudu yumuşak sık kıllarla kaplı, iskeletleri hafif yapılı, uçabilen memeli hayvan; gece kuşu, vatvat (Vespertilio)
- yarasalar
Yarasa türlerini içine alan memeliler takımı
- yarası olan gocunur (veya gocunsun)
"bir işte sorumlu aranırken kusuru olan kimse telaşa düşer" anlamında kullanılan bir söz
- yarasın!
"afiyet olsun" anlamında kullanılan bir söz
- yarasını deşmek
acıyı, üzüntüyü hatırlatmak, tazelemek
- yaratabilme
Yaratabilmek işi
- yaratabilmek
Yaratma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaratma
Yaratmak işi; halk (II)
- yaratmak
Allah, olmayan bir şeyi var etmek
- yaratıcı
Yaratma yeteneği olan; mucit, kreatif
- yaratıcı zekâ
Yeni fikirler geliştirebilme, sorunları özgün yollarla çözebilme, olan bir şeyi başkalarından farklı yapabilme, olmayan bir şeyi icat edebilme becerilerini içeren zekâ
- yaratıcılık
Yaratıcı olma durumu
- yaratık
Yaratılmış canlı varlık; mahluk
- yaratılabilme
Yaratılabilmek işi
- yaratılabilmek
Yaratılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaratılma
Yaratılmak işi
- yaratılmak
Yaratma işine konu olmak
- yaratılış
Yaratılmak işi
- yaratım
Özel yetenekle ortaya konulan eser veya nesne; yaratı, kreasyon
- yaratımcı
Özel yetenekle bir nesne veya eser ortaya koyan kimse; kreatör
- yaratımcılık
Yaratımcı olma durumu
- yaratımsal
Yaratım ile ilgili
- yaratıverme
Yaratıvermek işi
- yaratıvermek
Çabucak veya kısa sürede yaratmak
- yaratış
Yaratmak işi
- yaraya merhem olmak
zorunlu ihtiyacı karşılamak
- yaraya tuz biber ekmek
bir derdin acısını çoğaltmak
- yarayabilme
Yarayabilmek işi
- yarayabilmek
Yarama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yarayı tazelemek
üzüntüyü, sıkıntıyı, acıyı hatırlatmak, yeniden ortaya çıkarmak
- yarayış
Yaramak işi
- yaraş
Girişken olan (kimse)
- yaraşma
Yaraşmak işi; yaraşık
- yaraşmak
Yakışmak, uymak
- yaraştırma
Yaraştırmak işi; tensip
- yaraştırmak
Uygun görmek; tensip etmek
- yaraşık almak
yaraşmak
- yaraşıklı
Yaraşan, uygun, yakışır
- yaraşıksız
Yaraşık olmayan, yaraşmayan, yakışmayan
- yaraşır
Layık, uygun
- yaraşırlık
Yaraşır olma durumu
- yarbay
Orduda rütbesi binbaşı ile albay arasında olan subay
- yarbaylık
Yarbay olma durumu
- yarda
91,4 santimetrelik İngiliz uzunluk ölçüsü birimi
- yardak
Özellikle kötü işlerde yardım
- yardakçı
Kötü işlerde birine yardım eden kimse; avane
- yardakçılık
Yardakçı olma durumu
- yardakçılık etmek
birine kötü işlerde yardım etmek
- yardan atmak
kazaya uğratmak
- yardım
Kendi gücünü ve imkânlarını başka birinin iyiliği için kullanma; iane, muavenet
- yardım etmek
kendi gücünü, imkânlarını başka birinin iyiliği için kullanmak
- yardım görmek
destek elde etmek, bağış almak
- yardım sandığı
Sosyal yardımlaşmayı güçlendirmek amacıyla kurulan dernek veya kurum
- yardım ve yataklık etmek
yasa dışı eylemlerde bulunan kişileri barındırmak ve işledikleri suça destek olmak
- yardımcı
Yardım eden veya gerektiğinde yardım edecek olan kimse vb.; avane, havari, muavin, muin, yâr, yaver, asistan
- yardımcı ders
Esas eğitimi ve dersleri destekler nitelikte alınan veya okunan ders
- yardımcı doçentlik
Yardımcı doçent olma durumu
- yardımcı fiil
Ad soylu kelimelerle veya bazı fiilimsilerle birleşik fiil kuran etmek, eylemek, kılmak, olmak vb. fiiller; yardımcı eylem: arz etmek, naz eylemek, namaz kılmak, adam olmak, söylemiş olmak vb
- yardımcı hakem
Karşılaşmalarda sayıları, uyarmaları tespit eden ve sonuç ile birlikte tutanağı yazıp imza eden yetkili; yan hakem, yan yargıcı, yardımcı yargıcı
- yardımcı hakemlik
Yardımcı hakem olma durumu; yardımcı yargıcılık
- yardımcı hücre
Kırmızı su yosunlarında döllenmede oluşan bir çekirdeği alarak gelişmeyi sağlayan hücre
- yardımcı kitap
Ders kitabı dışında, ders konularını geniş biçimde açıklayan kitap
- yardımcı madde
İlacın hazırlanmasında taşıyıcı, çözücü veya seyreltici olarak yararlanılan veya ilacın içinde yer alan etken madde dışındaki bileşen
- yardımcı olmak
yardımda bulunmak
- yardımcı oyuncu
Filmde başrolde oynayan oyunculara göre daha kısa rolü bulunan oyuncu
- yardımcı oyunculuk
Yardımcı oyuncu olma durumu
- yardımcılık
Yardımcı olma durumu
- yardımcısız
Yardımcı olmadan
- yardımda bulunmak
yardım etmek
- yardımlaşabilme
Yardımlaşabilmek işi
- yardımlaşabilmek
Yardımlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yardımlaşma
Yardımlaşmak işi; teavün
- yardımlaşmak
Karşılıklı yardımda bulunmak
- yardımsız
Yardım almadan
- yardımsızlık
Yardımsız olma durumu
- yardımına koşmak
güç duruma düşene istekle yardım etmek
- yardırma
Yardırmak işi
- yardırmak
Yarma işini yaptırmak
- yardırış
Yardırmak işi
- yargı
Kavrama, karşılaştırma, değerlendirme vb. yollara başvurularak kişi, durum veya nesnelerin eleştirici bir biçimde değerlendirilmesi; hüküm
- yargı denetimi
Yargı düzeninin sağlanması amacıyla yargı kurulları veya organları tarafından gerçekleştirilen denetim
- yargı gücü
Yargı işini yerine getirebilme gücü; yargı erki
- yargı organları
Yargılama işiyle ilgili kuruluşlar
- yargı yetkisi
Yargılama gücünü veren yetki
- yargı yolu
Mahkemeye başvurma hakkı; muhakeme usulü
- yargı çevresi
Bir mahkemenin yargılama yetkisinin sınırlarını belirleyen coğrafi, resmî alan; yargı alanı, kaza dairesi
- yargılama
Birbirine karşı olan iki tarafı dinleyerek bir yargıya varma; mahkeme, muhakeme
- yargılama usulü
Yargılama işi veya yöntemi; yargı usulü
- yargılamak
Yargıç, bir karara varmak için davalı ile davacıyı dinleyerek sonuca varmak
- yargılamasız
Yargılama yapılmadan
- yargılanabilme
Yargılanabilmek işi
- yargılanabilmek
Yargılanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yargılanma
Yargılanmak işi
- yargılanmak
Yargılama işi yapılmak
- yargılanış
Yargılanmak işi
- yargılatabilme
Yargılatabilmek işi
- yargılatabilmek
Yargılatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yargılatma
Yargılatmak işi
- yargılatmak
Yargılama işini yaptırmak
- yargılayabilme
Yargılayabilmek işi
- yargılayabilmek
Yargılama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yargılayış
Yargılamak işi
- yargılı
Herhangi bir biçimde yargısı olan
- yargısal
Yargı ile ilgili
- yargıya başvurmak
dava açmak
- yargıya gitmek
bir anlaşmazlığı gidermek amacıyla mahkemeye başvurmak
- yargıya varmak
karşılaştırma ve değerlendirme yaparak bir sonuca ulaşmak, anlam vermek
- yargıç
Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse; hâkim
- yargıçlık
Yargıcın görevi; hâkimlik
- yarka
Büyük piliç
- yarlıgama
Yarlıgamak işi
- yarlıgamak
Tanrı, birinin suçunu bağışlamak; mağfiret etmek
- yarma
Yarmak işi
- yarma aşı
Bitki veya ağaçlarda, kalın çaplı anacın tepesi düzgün biçimde kesildikten ve perdahlandıktan sonra, tam orta yerinden 4-5 santimetre derinliğinde açılan yarığa bir kalem yerleştirilerek yapılan bir aşı
- yarma buğday
İri ve gelişigüzel kırılmış, kabuğu çıkarılmış buğday
- yarma gibi
çok iri yarı (kimse)
- yarma harekâtı
İki yanı kapalı, diğer yanları kuşatma veya çevirmeye elverişsiz olan düşman birliğinin savunma düzenini, gedikler açarak bozma amacı güden saldırı; yarma saldırısı, yarma taarruzu
- yarma kereste
Damarları yönünde yarılarak biçimlendirilmiş ağaç
- yarma kütüğü
Üzerinde balta ile odun yarılan kalın kütük
- yarma çorbası
Dövülerek gelişigüzel kırılmış ve kabuğu çıkarılmış buğdaydan yapılan bir çorba türü; yarma aşı (II)
- yarma şeftali
Eti çekirdeğinden kolayca ayrılan şeftali
- yarmak
Uzunlamasına bölüp ayırmak; dilmek
- yarmalama
Yarmalamak işi
- yarmalamak
Uzunlamasına ikiye bölmek
- yarmalık
Yarma yapmak için ayrılmış (buğday vb.)
- yarpuz
Ballıbabagillerden, çiçekleri birbirinden ayrı halka durumunda, nane türünden, kısa saplı, az veya çok tüylü, güzel kokulu bir bitki (Mentha pulegium)
- yarı
Bir bütünü oluşturan iki eşit parçadan her biri; nısıf, nim
- yarı alan
Yarışma veya müsabaka alanını ortadan ikiye bölen orta çizginin iki yanında kalan ve her birinde bir takımın yer aldığı alan; yarı saha
- yarı açık cezaevi
Cezalarının bir kısmını tamamlamış, iyi hâlleri görülen tutukluların geri kalan sürelerini çiftçilik, el sanatları vb. işlerle geçirebilecekleri, dıştan korunmasız olmasına karşın, kaçmaya karşı engelleri olan cezaevi
- yarı ağır sıklet
Boksta 75 kilogramdan 81 kilograma kadar olan ağırlık
- yarı başkalaşma
Böceklerde kurtçuk evresi görülmeyen başkalaşma türü
- yarı başkanlık
Başkanlık sistemi ile parlamenter sistemin birleştiği siyasi sistem
- yarı bel
Bel hizası
- yarı belgesel
Bütünüyle belgesel nitelikli olmayan
- yarı buçuk
Baştan savma, üstünkörü olan
- yarı final
Bir yarışmada çeyrek finale kalan sekiz takım veya yarışmacının dördünün elenmesiyle oluşan grup veya aşama; yarı son, dömifinal
- yarı finalist
Yarı finale yükselen sporcu, takım veya yarışmacı
- yarı gece
Gecenin ortası
- yarı geçirgen
Aynı eritici içindeki iki eriyiği birbirinden ayıran ve eriticiyi geçirdiği hâlde erimiş cisimleri geçirmeyen (çeper)
- yarı geçirgenlik
Yarı geçirgen olma durumu
- yarı gölge
Bir ışık kaynağı önüne konulan saydam olmayan bir cismin, gerisindeki ekran üzerine vuran gölgesinin çevresinde görülen, çok koyu karanlık olmayan bölümü
- yarı göçebe
Hem yerleşik hem de göçebe hayatını birlikte yaşayan topluluk
- yarı göçebelik
Yarı göçebe olma durumu
- yarı hücre
Elektrot ile onun temas ettiği elektolitten oluşan sistem
- yarı iletken
Elektrik akımını tam iletmeyen (metal dışı madde)
- yarı kurak
Yıllık yağışı düzensiz ve yetersiz olan, tarım yapılabilmesi için sulama ihtiyacı duyulan coğrafi bölge
- yarı mamul
Tam işlenmemiş
- yarı orta sıklet
Boksta sporcuların 71 kilogramdan 75 kilograma kadar olan ağırlıkları
- yarı otomatik
Bütünüyle mekanik olmayan (araç, otomobil, silah vb.)
- yarı resmî
Tam resmî olmayan
- yarı sanayileşme
Sanayileşme sistemini tam oturtamamış veya kuramamış olma durumu
- yarı saydam
Işığı geçiren fakat arkasındaki nesnelerin sınırlarını ve biçimini belirgin olarak göstermeyen
- yarı saydamlık
Işığı geçirmekle birlikte arkasındaki nesneyi belirgin olarak göstermeyen nesnelerin özelliği
- yarı yarıya
Yarısı kadar
- yarı yolda bırakmak
yapılan yardımı sonuna kadar sürdürmemek
- yarı ünlü
Boğumlanma noktası ünlüyle ünsüz arasında bulunan ve ünlüye yakın nitelik taşıyan ünsüz: y
- yarıda kalmak
bitmemek, sonuçlanmamak
- yarıda kesmek
tamamlamadan bırakmak
- yarık
Yarılarak açılmış yer; yirik
- yarıklık
Yarık olma durumu
- yarılabilme
Yarılabilmek işi
- yarılabilmek
Yarılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yarılama
Yarılamak işi
- yarılamak
Yarısını bitirmek
- yarılanma
Yarılanmak işi
- yarılanmak
Yarısına varılmak
- yarılma
Yarılmak işi
- yarılmak
Yarma işi yapılmak
- yarılıverme
Yarılıvermek işi
- yarılıvermek
Ansızın yarılmak
- yarım
Bütün bir şeyin ayrıldığı iki eşit parçadan her biri
- yarım adam
Güçsüz, sakat, zayıf adam
- yarım akıllı
Aklı az, aptal olan
- yarım akıllılık
Yarım akıllı olma durumu
- yarım altın
Ön yüzünde ortada kûfi tarzda “Türkiye Cumhuriyeti” yazısı ve altında basıldığı tarih, arka yüzünde ortada Atatürk’ün profil rölyefi, her iki yüzünün kenar çevresinde otuz iki adet yıldız ve çiçek motifleri bulunan, 3,508 g ağırlığında, 22 ayar (916,6 milyem) altın; ellilik, yarımlık
- yarım asalak
Üzerinde yaşadığı konakçı bitkiden bazen hazır besin maddesi alan, gerektiğinde kendi beslek yaşayabilen, klorofilli bitkilerde görülen, tam olmayan asalak; yarı asalak
- yarım ayak
Çocuk oyunlarındaki takım seçiminde ayak atışması sırasında ayağın yere enlemesine konma durumu
- yarım ağızla
İstemeye istemeye; yarım ağız
- yarım baş ağrısı
Kusma, mide bulantısı ile görülen, sempatik sinir sistemi dengesinin bozulmasından ileri gelen baş ağrısı; yarımca, migren
- yarım boy
Resimde belden yukarısı
- yarım daire
Bir dairenin bir yarım çember ve bir çapla sınırlanan yarısı
- yarım daire kanalları
İç kulakta bulunan halka biçimindeki üç kanalın ortak adı
- yarım doğru
Başlangıç denilen bir noktadan çıkıp yalnız bir yönde sonsuza doğru uzayıp giden doğru
- yarım elma, gönül (veya hatır) alma
"armağan küçük de olsa gönül almaya yeter" anlamında kullanılan bir söz
- yarım elmanın yarısı o, yarısı bu
birbirine çok benzeyenler için söylenen bir söz
- yarım gün
Belirli veya alışılmış çalışma saatlerinin yarısı olan süre
- yarım kafiye
Çıkış yerleri birbirine yakın sesteşlerle oluşturulan kafiye; yarım uyak
- yarım kalmak
tamamlanmamak, sonuçlanmamak
- yarım kanatlılar
Böcekler sınıfından, ön kanatları dipten başlayarak yarıdan çoğu sertleşmiş, son bölümleri ve art kanatları zar durumda olan tahtakurusu, bit, su biti, su akrebi, fidan biti, cırcır böceği, kırmız böceği gibi böcekleri içine alan bir alt takım
- yarım kubbe
Mimaride tam kubbe özelliği taşımayan bölüm
- yarım kulak dinlemek
umursamadan, önem vermeden dinlemek
- yarım küre
İki eşit parçaya bölünmüş bir kürenin her parçası
- yarım mesai
Tam gün çalışılmayan, günün belli saatlerinde yapılan iş
- yarım pabuçlu
Pabuçlarının arkasına basmış olan
- yarım pansiyon
Konaklama tesislerinde önceden veya girişte ödenen ücret karşılığında oda ve kahvaltı hizmetleri yanında öğle veya akşam yemeğinden birisinin verilmesine dayanan sistem
- yarım porsiyon
Tam porsiyonun yarısı kadar
- yarım saat
Bir saatin yarısı olan otuz dakikalık zaman
- yarım sağ etmek
sağ yana biraz yönelmek
- yarım seren
Üzerine yan yelkeni açmak için direklerin gerisine eğik olarak konulan seren
- yarım sol etmek
sol yana biraz yönelmek
- yarım yamalak
Kusurlu, eksik olan; çat pat
- yarım çeyrek yürümek
bir omzu aşağıda bir omzu yukarıda kabadayıca yürümek
- yarımada
Bir yanı ana karaya bağlı, diğer yanları suyla çevrili kara parçası
- yarımada mutfak
Duvara monte edilmiş tezgâhtan dikdörtgen şeklinde uzanan, alt kısmında dolap ve çekmece bulunan, bir bölümü masa olarak da kullanılabilen, üç tarafı açık, yarım adaya benzer tezgâhın kullanıldığı mutfak
- yarımca
Vücudun yarısına gelen inme
- yarımcı
Sigarayı yarısına kadar içip zararından korunduğuna inanan tiryaki
- yarımcılık
Yarımcı olma durumu
- yarımlama
Yarımlamak işi
- yarımlamak
Bir işin yarısını yapmak, yarılamak
- yarımlık
Yarım olma durumu
- yarımşar
Yarım yarım, yarım olarak
- yarın
Bugünden sonra gelecek ilk gün; ferda
- yarın öbür gün
İleride, yakın bir zamanda
- yarından tezi yok
gecikmeksizin, hemen
- yarınki
Yarına özgü, yarın olan, yarın yapılan
- yarıntı
Selin oluşturduğu, eğim aşağı uzanan, ince, oluk biçimli çukurlar
- yarıya vermek
tarlayı ekip biçmesi için ortakçıya vermek
- yarıyıl
Bir öğretim yılının ayrıldığı iki dönemden her biri; dönem, sömestir
- yarıyıl sonu
Bir öğretim yılının ayrıldığı iki dönemden her birinin sonu; dönem sonu
- yarıyıl sonu sınavı
Yükseköğretim kurumlarında yarıyıl veya yıl sonunda yapılan sınav; dönem sonu sınavı, dönem sonu imtihanı, yarıyıl sonu imtihanı, final sınavı, final imtihanı, final
- yarıçap
Çemberin herhangi bir noktasıyla merkezini birleştiren doğru parçası; nısıf kutur
- yarış arabası
Yarışa katılan, motoru özel olarak güçlendirilmiş araba; yarış otomobili
- yarış atı
Yarışlar için yetiştirilen at
- yarış etmek
geçmek için uğraşmak
- yarış kayığı
Kayık yarışları için özel olarak yapılan kayık
- yarış tabancası
Yarışı başlatmak, yanlış çıkışları yarışmacılara bildirmek veya yarışı durdurmak için kullanılan ateşli silah
- yarışa girmek
yarışmak
- yarışa kalkmak
yarışmaya başlamak
- yarışabilme
Yarışabilmek işi
- yarışabilmek
Yarışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yarışma
Yarışmak işi; müsabaka
- yarışmacı
Bir yarışmaya katılan kimse; yarışımcı, müsabık
- yarışmacılık
Yarışmacı olma durumu
- yarışmak
Üstünlük kazanmak amacıyla bir yarışmaya katılmak
- yarıştan kopmamak
rahatsızlanmak, rakibi tarafından geçilmek, yenileceği anlaşılmak gibi her türlü olumsuz duruma karşın yarışı bırakmamak
- yarıştırabilme
Yarıştırabilmek işi
- yarıştırabilmek
Yarıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yarıştırma
Yarıştırmak işi
- yarıştırmak
Yarışmalarını sağlamak
- yarışçı
Bir spor dalında birbirini geçmeye çalışanlardan her biri; müsabık
- yarışçılık
Yarışçı olma durumu
- yas
Ölüm veya bir felaketten doğan acı; matem
- yas bağlamak
Yas tutmak
- yas tutmak
çok üzülmek, yasa bürünmek, matem tutmak
- yas çekmek
yas tutmak
- yasa
Olayların gidişinde olağan dışına yer vermeyen, değişmezlik ve mecburiyet gösteren kural
- yasa bürünmek (veya boğulmak veya gömülmek)
yas tutmak
- yasa dışı
Yasalara, yasa kurallarına uymayan; kanun dışı, gayrikanuni, gayrimeşru, illegal
- yasa dışılık
Yasa dışı olma durumu; kanun dışılık, gayrikanunilik, gayrimeşruluk, illegallik
- yasa koyucu
Yasa yapma veya koyma yetkisi olan; kanun koyucu, vazııkanun
- yasa koyuculuk
Yasa koyucunun yaptığı iş; kanun koyuculuk
- yasa sözcüsü
Danıştay savcısı; kanun sözcüsü
- yasa tasarısı
Hükûmet tarafından hazırlanarak yasalaşması için meclise gönderilen kanun metni; kanun tasarısı, kanun layihası
- yasa teklifi
Meclis üyelerinin meclise sunmak üzere hazırladıkları kanun örneği; yasa önerisi, kanun teklifi
- yasa çıkarmak (veya yapmak veya koymak)
bir yasa önerisi, yasama gücü tarafından onaylanmak
- yasak
Bir işin yapılmasına karşı olan yasal veya yasa dışı engel
- yasak aşk
Hukuk, din ve töre bakımından uygun görülmeyen, reddedilen aşk
- yasak bölge
Güvenlik sebebiyle üzerinden uçakların vb. araçların geçme izninin sınırlı olduğu, insanların ve kara taşıtlarının içeriye girişlerinin özel izne bağlı olarak kısıtlandığı, film ve fotoğraf çekilmesinin yasak olduğu yer, bölge; memnu mıntıka
- yasak edilmek
yasaklanmak
- yasak etmek
yapılmamasını istemek, yasaklamak
- yasak ilişki
Gelenek, göreneklere ve yasalara aykırı olarak yaşanan gönül ilişkisi
- yasak kitap
Satışı ve dağıtımı yasaklanmış olan kitap
- yasak meyve
Hz. Âdem ile Havva’ya cennette iken Allah tarafından yasaklanan ve yasağa rağmen yedikleri için cennetten çıkarılmalarına sebep olan meyve; memnu meyve
- yasak olmak
yapılmaması istenmek, yasaklanmak
- yasak savmak
bir nesne, bir gereksinimi geçici olarak karşılamak, şimdilik işe yaramak
- yasak yayın
Devletin vatandaşları için zararlı görüp yasakladığı kitap, dergi vb. yayın; yasaklı yayın
- yasaklama
Yasaklamak işi; men
- yasaklamak
Bir şeyin yapılmamasını buyurmak veya istemek; yasak etmek, menetmek
- yasaklandırma
Yasaklandırmak işi
- yasaklandırmak
Yasaklı duruma getirmek
- yasaklandırılma
Yasaklandırılmak işi
- yasaklandırılmak
Yasaklandırmak işi yapılmak
- yasaklanma
Yasaklanmak işi
- yasaklanmak
Yasak edilmek, yapılmaması buyrulmak veya istenmek, yapılması engellenmek, önlenmek; menedilmek, alıkonulmak, menolunmak
- yasaklanış
Yasaklanmak işi
- yasaklatma
Yasaklatmak işi
- yasaklatmak
Yasaklama işini yaptırmak
- yasaklayabilme
Yasaklayabilmek işi
- yasaklayabilmek
Yasaklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yasaklayıcı
Yasaklama, önleme niteliği olan
- yasaklayıcılık
Yasaklayıcı olma durumu
- yasaklayış
Yasaklamak işi
- yasaklı
Herhangi bir şeyi yapması kendisine yasak edilmiş olan (kimse)
- yasaklık
Yasak olma durumu; memnuluk, memnuiyet
- yasaklılık
Yasaklı olma durumu
- yasaksız
Yasak konulmamış (kimse veya şey)
- yasaksızlık
Yasaksız olma durumu
- yasakçı
Yasağı koyan veya uygulayan kimse
- yasakçı zihniyet
Görevini yapma, sorumluluklarını yerine getirme veya idaresinde bulananları yönetme sürecinde işini yürütmek, sorun çıkmasına engel olmak veya sorunları çözmek için sürekli yasaklar koyan anlayış
- yasakçılık
Yasakçı olma durumu
- yasal
Yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu, yasalara uygun; kanuni (I), meşru, legal
- yasalaşma
Yasalaşmak işi; kanunlaşma, kanuniyet
- yasalaşmak
Yasama meclisleri tarafından onaylanarak yürürlüğe girmek, yasa durumuna gelmek; kanunlaşmak
- yasalaştırabilme
Yasalaştırabilmek işi
- yasalaştırabilmek
Yasalaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yasalaştırma
Yasalaştırmak işi; kanunlaştırma
- yasalaştırmak
Yasa durumuna getirmek, yasaya bağlamak; kanunlaştırmak
- yasalaştırılma
Yasalaştırılmak işi; kanunlaştırılma
- yasalaştırılmak
Yasa durumuna getirilmek; kanunlaştırılmak
- yasallaşma
Yasallaşmak durumu
- yasallaşmak
Yasal duruma gelmek
- yasallaştırabilme
Yasallaştırabilmek işi
- yasallaştırabilmek
Yasallaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yasallaştırma
Yasallaştırmak işi
- yasallaştırmak
Yasal duruma getirmek
- yasallık
Pozitif hukuk normuna uygunluk; kanunilik, legallik
- yasallık ilkesi
Yasalara uygun kurularak yetki alan yönetimin yasalar çerçevesinde ve yasalara aykırı olmamak şartıyla işlemlerde bulunabilmesi, suç ve cezaların ancak yasa ile düzenlenebilmesi, bütün anlaşmazlıkların yasal kurallara bağlı kalarak çözümlenmesine ilişkin temel hukuk ilkesi; kanunilik ilkesi
- yasalı
Yasaya uygun veya yasanın buyurduğu; kanuni (I)
- yasama
Yasa koyma, yasa yapma; teşri
- yasama dokunulmazlığı
Yasama organı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, görevlerini serbestçe yapabilmeleri için adli kovuşturma dışında kalmalarını sağlayan Anayasa ilkesi; milletvekili dokunulmazlığı, teşrii masuniyet
- yasama dönemi
Meclisin iki genel seçim arasında geçirdiği süre
- yasama gücü
Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasa yapma, değiştirme ve kaldırma yetkisi; yasama hakkı, yasama yetkisi, yasama kuvveti, teşrii kuvvet, teşri kuvveti
- yasama yılı
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Ekim'de başlayıp 30 Eylül'de biten çalışma dönemi
- yasamak
Düzen vermek
- yasamalı
Yasa yapma ile ilgili; teşrii
- yasasız
Yasaya bağlı olmayan; kanunsuz
- yasasızlık
Yasasız olma durumu; kanunsuzluk
- yasaya bağlamak
mevcut bir uygulama hakkında gerekli yasal düzenlemeyi yapmak
- yasağı (veya yasakları) çiğnemek
uyulması gereken kurallara uymamak
- yasemin
Zeytingillerden, beyaz, kırmızı veya sarı renkli güzel kokulu çiçekleri olan, 1-2 metre boyunda, süs bitkisi olarak yetiştirilen tırmanıcı bir ağaççık; Mısır yasemini (Jasminum)
- yasevi
Ses ve hareket olmayan yer
- Yasin
Kur'an surelerinden biri
- yaslama
Yaslamak işi; yastama
- yaslamak
Bir şeyi bir yere dokunur duruma getirmek ve bu durumda bırakmak veya tutmak; dayamak, yastamak
- yaslanabilme
Yaslanabilmek işi
- yaslanabilmek
Yaslanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaslandırma
Yaslandırmak işi
- yaslandırmak
Yaslanma işini yaptırmak
- yaslanma
Yaslanmak işi
- yaslanmak
Vücudunu, bedenini, sırtını bir yere dayamak, dayanmak
- yaslanış
Yaslanmak işi
- yaslayabilme
Yaslayabilmek işi
- yaslayabilmek
Yaslama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaslı
Yas tutan (kimse); matemli
- yaslılık
Yaslı olma durumu; matemlilik
- yasma
Yasmak işi
- yasmak
Yayın kirişini gevşetmek
- yassı
Yayvan ve düz; piyata
- yassı balıklar
Bedenleri yandan yassı ve bakışımsız olan kemikli balıklar takımı
- yassı kadayıf
Yuvarlak ve kalın hazır yufka
- yassı solucanlar
Tenya ve kelebek asalağı gibi vücutları yassı ve uzun olan solucanlar takımı
- yassı solungaçlılar
Midye, deniztarağı gibi kavkıları iki çenekli ve çoğu yenilen yumuşakçalar sınıfı
- yassıca
Biraz yassı
- yassılama
Yassılamak işi
- yassılamak
Yassı duruma getirmek
- yassılatma
Yassılatmak işi
- yassılatmak
Yassılama işini yaptırmak
- yassılaşma
Yassılaşmak işi; yassılanma, yassılma
- yassılaşmak
Yassı duruma gelmek; yassılanmak, yassılmak
- yassılaştırma
Yassılaştırmak işi; yassıltma
- yassılaştırmak
Yassı duruma getirmek; yassıltmak
- yassılık
Yassı olma durumu
- yastağaç
Üzerinde hamur açılan veya yemek yenilen kısa ayaklı, genellikle yuvarlak veya dikdörtgen biçiminde bir çeşit tahta
- yastık
Başın altına koymak veya sırtı dayamak için kullanılan, içi yün, pamuk, kuş tüyü, ot vb. malzemeyle doldurulmuş küçük minder
- yastık bıyık
Yana yatmış ve uzamış bıyık
- yastık kılıfı
Yastığa geçirilen koruyucu kılıf
- yastık takoz
Direk başı ile tavan arasına yerleştirilen, tavanın yükünü direğe ileten ve esneklik sağlayan küçük ağaç parçası
- yastıkaltı
Banka veya bir başka yere yatırılmak yerine evde, iş yerinde saklanan taşınabilir (değer)
- yastıklama
Yastıklamak işi
- yastıklamak
Otururken dayanmak için arkasına yastık koymak
- yastıklı
Yastığı olan
- yastıkçık
Küçük yastık
- yasını tutmak
kötü bir olay sonunda acı ve üzüntü duymak
- yat
Kalkan, zırh vb. korunma aracı
- yat borusu
Yatma saatini bildiren boru
- yat kulübü
Yatçılık sporunun gelişmesini ve faaliyetini düzenleyen kuruluş
- yat limanı
Küçük teknelerin ve yatların barınabilmeleri için özel bir mendirekle çevrilen veya bir liman içinde ayrılan deniz alanı; marina
- yatabilme
Yatabilmek işi
- yatabilmek
Yatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yatak
Uyuma, dinlenme vb. amaçlarla üzerine veya içine yatılan eşya; döşek
- yatak banyosu
Yatalak hastaların temiz kalmasını ve rahatlamasını sağlamak için yapılan bir tür sağlık uygulaması
- yatak başlığı
Yatağın baş tarafına yaslanılmak üzere takılan metal, tahta, kumaş vb. malzemeden yapılmış nesne
- yatak liman
Büyük donanmaların barınmasına elverişli liman
- yatak limonu
Toplandıktan sonra saman vb.ne sarılarak uzun süre korunan limon
- yatak mobilya
Boyutları ve şekli insan vücudunun ölçülerine uygun olan ve rahat yatmayı sağlayan, yatma yüzeyi elastik malzemeden yapılmış mobilya
- yatak odası
Yatmak için kullanılan oda
- yatak odası takımı
Karyola, komodin, gardırop vb.nden oluşan mobilya grubu
- yatak takımı
Çarşaf, nevresim, yastık kılıfı vb.nden oluşan takım
- yatak yapmak (veya sermek)
yatacak yer hazırlamak
- yatak yarası
Genellikle yatağa bağımlı hastalarda hareketsizlik, basınç ve duyu kusuruna bağlı olarak deri veya deri altı dokularda oluşan yara
- yatak yorgan yatmak
ağır hasta olmak
- yatak çarşafı
Yatakta şiltenin üzerine serilen çarşaf
- yatak çekmek
çok bitkin ve güçsüz olmak
- yatak örtüsü
Yatağın üzerine serilen örtü
- yatakhane
Okul, fabrika vb. yerlerde yatakların konulduğu yer
- yataklı
Herhangi bir sayıda yatağı olan, yatak alabilen
- yataklı vagon
Kompartımanları tek veya çift yatak alacak biçimde düzenlenmiş vagon; yataklı
- yataklık
Yatak yapmaya uygun
- yataklık yapmak (veya etmek)
suçluları gizlice barındırmak, suçlulara yardım etmek
- yatakçı
Sancak beyleri ve beylerbeyi tarafından geceleyin çarşıları beklemekle görevlendirilen halktan kimse
- yatalak
Felç, sakatlık vb. bir sebeple yataktan kalkamayan (kimse)
- yatalak olmak
yataktan kalkamayacak durumda hasta olmak, felçli duruma gelmek
- yatay
Durgun bir su yüzeyine veya zemine paralel, düşey doğrultusuna dikey olan; ufki
- yatay geçiş
Yükseköğretimde bir okuldan eş değer başka bir okula yönetmeliklere uygun bir biçimde yapılan geçiş
- yatay seren
Üzerine dört köşeli yelken açılan ve bir direğe yatay olarak takılan seren
- yatağa (veya yataklara) düşmek
yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak
- yatağa bağlamak
yataktan kalkamayacak kadar hasta etmek
- yatağa bağlanmak
yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak
- yatağa serilmek
bitkin, yorgun bir durumda yatağa uzanıp yatmak
- Yatağan
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- yatağan
Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı
- yatağına girmek
bir kimseyle cinsel ilişkide bulunmak
- yatağını ayırmak
ayrı yatakta yatmak
- yatkın
Bir işte yeteneği, becerisi olan
- yatkın bulmak
uygun görmek
- yatkınlaşma
Yatkınlaşmak işi
- yatkınlaşmak
Yatkın duruma gelmek
- yatkınlık
Yatkın olma durumu
- yatma
Yatmak işi
- yatmak
Bir yere veya bir şeyin üzerine boylu boyunca uzanmak
- yatmalık
Yatılacak yer veya bölüm
- yatsı
Güneşin batışından yaklaşık olarak iki saat sonrasına karşılık gelen zaman
- yatsı ezanı
Yatsı namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; yatsı
- yatsı namazı
Yatsı vakti kılınan namaz; yatsı
- yatsılık
Yatsı saatlerinde yenilen hafif yemek
- yatsıya doğru
Akşamın yatsıya yakın bir zamanında
- yatuğan
Kanun, santur vb. yatırılarak çalınan sazların ortak adı
- yatçı
Yat turizmiyle uğraşan kimse
- yatçılık
Yatçı olma durumu
- yatı
Gidilen yerde geceyi geçirme
- yatık
Dik olmayan, eğik, yatırılmış bir durumda olan; yatkın
- yatık doğru
Yatık biçimde çizilen doğru
- yatık çit
Kışı çok soğuk geçen ve çok kar yağan bölgelerde, tellerin kopmasını önlemek üzere, kullanılmadığı zaman çit kazıklarından çıkartılarak yere yayılan ve gerektiği zaman yine çit kazıklarına takılan tel çit
- yatılma
Yatılmak işi
- yatılmak
Yatma işi yapılmak
- yatılı
Geceleri de kalınıp yatılan (okul vb.); leyli
- yatılı bölge okulu
Yerleşim yerleri dağınık olan bölgelerde çocuklara eğitim ve öğretim olanağı sağlamak amacıyla belli bir merkezde yatılı ve gündüzlü açılmış olan eğitim kurumu
- yatılılık
Yatılı olma durumu
- yatılış
Yatılmak işi
- yatım
Gemi direklerinin başa veya kıça doğru olan eğimi
- yatıp kalkmak
gecelerini geçirmek
- yatıp kalkıp
her zaman, hep
- yatır
Doğaüstü gücü bulunduğuna ve insanlara yardım ettiğine inanılan kimsenin mezarı
- yatırabilme
Yatırabilmek işi
- yatırabilmek
Yatırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yatırma
Yatırmak işi
- yatırmak
Bir kimsenin bir yere yatmasını sağlamak
- yatırtma
Yatırtmak işi
- yatırtmak
Yatırma işini yaptırmak
- yatırılma
Yatırılmak işi
- yatırılmak
Yatırma işi yapılmak
- yatırım
Yatırmak işi
- yatırım bankası
Yatırım finansmanı ve harcamalarını karşılamak üzere kurulan banka
- yatırım fonu
Tasarruf sahiplerinden katılma belgesi karşılığında toplanan birikimlerden oluşan fonların, sermaye piyasası araçlarında değerlendirilmek üzere bir havuz içerisinde toplanması ve uzmanlar tarafından yönetilmesi temeline dayalı kolektif bir yatırım aracı
- yatırım yapmak
gelir amacıyla bir işe para yatırmak
- yatırımcı
Yatırım yapan kimse
- yatırımcılık
Yatırımcı olma durumu
- yatırış
Yatırmak işi
- yatısız
Geceleri yatılmayan
- yatıverme
Yatıvermek işi
- yatıvermek
Ansızın yatmak
- yatıya kalmak
gidilen yerde geceyi geçirmek
- yatış
Yatmak işi
- yatışma
Yatışmak işi
- yatışmak
Hızı, etkisi azalmak, aşırılığı geçmek
- yatıştırabilme
Yatıştırabilmek işi
- yatıştırabilmek
Yatıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yatıştırma
Yatıştırmak işi
- yatıştırmak
Bir kargaşayı, ayaklanmayı bastırmak
- yatıştırıcı
Yatıştırma özelliği olan, yatıştıran, sakinleştiren
- yatıştırıcılık
Yatıştırıcı olma durumu
- yavan
Yağı az
- yavanlaşma
Yavanlaşmak durumu
- yavanlaşmak
Yavan duruma gelmek
- yavanlaştırma
Yavanlaştırmak işi
- yavanlaştırmak
Yavan duruma getirmek
- yavanlık
Yavan olma durumu
- yavaş
Hızlı olmayan; ağır, aheste, çabuk karşıtı
- yavaş atın tekmesi yavuz olur
"yumuşak huylu kimseler öfkelendiklerinde aşırı davranışlarda bulunurlar" anlamında kullanılan bir söz
- yavaş gel! (veya ol!)
abartarak konuşanlar için kullanılan bir söz
- yavaş tütün
Sert olmayan tütün
- yavaş yavaş
Yavaş bir biçimde; ağır ağır, adım adım, basamak basamak, fıstıki makamla, aheste aheste, aheste beste, az az, azar azar, öyle öyle, perde perde, sepil sepil, siya siya, ucun ucun, ufak ufak, usul usul
- yavaş çekim
Hızı düşürülerek çekilmiş görüntü
- yavaş!
"dikkat et, acele etme!" anlamında kullanılan bir söz
- yavaşlama
Yavaşlamak işi; ahesteleşme
- yavaşlamak
Yavaş gitmeye başlamak, hızını azaltmak, yavaş olmak; ağırlaşmak, ahesteleşmek, hafifleşmek
- yavaşlatabilme
Yavaşlatabilmek işi
- yavaşlatabilmek
Yavaşlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yavaşlatma
Yavaşlatmak işi
- yavaşlatmak
Yavaşlamasını sağlamak, yavaşlamasına yol açmak, hızını kesmek
- yavaşlatılma
Yavaşlatılmak işi
- yavaşlatılmak
Yavaşlatma işi yapılmak
- yavaşlatılmış hareket
Filmde hızlı hareketlerin ayrıntılarını gözlemeye yarayan sinema düzeni
- yavaşlatış
Yavaşlatmak işi
- yavaşlayabilme
Yavaşlayabilmek işi
- yavaşlayabilmek
Yavaşlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yavaşlayış
Yavaşlamak işi
- yavaşlık
Yavaş olma durumu
- yavaştan almak
işi gereken sürede yapmamak
- yavaşça
Oldukça yavaş bir biçimde; usulca, usulcana, usuldan
- yave
Saçma, saçma sapan söz
- yave okumak
gereksiz söz söylemek, boşa konuşmak
- yaverlik
Yaver olma durumu
- yavru
Yeni doğmuş hayvan veya insan; bala
- yavru atmak
gebe hayvan yavrusunu düşürmek
- yavruağzı
Kavuniçi ile pembe arası bir renk
- yavrucak
Çocuklara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz; yavrucuk, yavrucağız
- yavrukurt
İzci çocuk
- yavrulama
Yavrulamak işi
- yavrulamak
Hayvan, doğurmak
- yavrulatma
Yavrulatmak işi
- yavrulatmak
Yavrulama işini yaptırmak
- yavrum!
sevecen bir biçimde söylenen bir seslenme sözü
- yavsı
Bir tür kene
- yavuz hırsız ev sahibini bastırır
biri, suçunu zarar verdiği kimseye yüklediğinde söylenen bir söz
- yavuzca
Yavuz bir biçimde
- Yavuzeli
Gaziantep iline bağlı ilçelerden biri
- yavuzlanma
Yavuzlanmak durumu
- yavuzlanmak
Yavuz gibi olmak, yavuz durumuna gelmek
- yavuzlaşma
Yavuzlaşmak işi
- yavuzlaşmak
Yavuz duruma gelmek
- yavuzluk
Yavuz olma durumu
- yavşak
Bit yavrusu
- yavşan otu
Sıracagillerden, mavi ve beyaz renkte çiçekler açan, kokulu, acı, kaynatılıp suyu ilaç olarak içilen bir bitki; yavşan (Artemisia)
- yay
Ok atmaya yarayan, iki ucu arasına kiriş gerilmiş, eğri ağaç veya metal çubuk
- yay ayraç
Cümledeki anlama eklenen bilgilerin başına ve sonuna getirilen yay biçimdeki işaret; mutariza “( )”
- Yay Burcu
Zodyak üzerinde Akrep Burcu ile Oğlak Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Yay
- yay gibi
yay benzeri eğrilikte, eğri
- yay kabzası
Ok yaylarının elle tutulan, şişkince olan orta kısmı
- yay kolu
Ok yaylarının esneyen uçlarının her iki yanı
- yaya
Yürüyerek giden kimse; piyade (I)
- yaya bırakmak
yarışma söz konusu olan durumlarda geride bırakmak
- yaya geçidi
Caddelerde yayaların karşıya geçmesi için ayrılmış bölüm
- yaya kaldın tatar ağası
istediğini elde edemeyen, başarısızlığa uğrayan kimseler için kullanılan bir söz
- yaya kaldırımı
Sokaklarda, caddelerde yürümek için yapılmış yüksekçe yer; kaldırım, tretuvar
- yaya kalmak
istediği şeyi yapamaz duruma gelmek
- yaya köprüsü
Caddelerde yayaların karşıya geçmesi için yapılmış köprü
- yaya yolu
Sadece yayaların kullanmasına ayrılan yol
- yaya çivisi
Yollarda ve özellikle kavşaklarda yayaların geçeceği bölümü belirtmek için asfalta çakılan çok büyük başlı, parlak çivi
- yayabilme
Yayabilmek işi
- yayabilmek
Yayma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yayalaştırma
Yayalaştırmak işi
- yayalaştırmak
Yolu araç trafiğine kapatıp sadece yayaların kullanımına açmak
- yayalık
Yaya olma durumu
- yayan
Yürüyerek giden
- yayan yapıldak
Yalın ayak bir biçimde
- yaydırma
Yaydırmak işi
- yaydırmak
Yayma işini yaptırmak, yayılmasını sağlamak
- yaygara
Gereksiz olarak yüksek sesle bağırıp çağırma
- yaygara koparmak
yaygarayı basmak
- yaygaracı
Gerekli gereksiz çok bağırıp çağıran; vayvaycı
- yaygaracılık
Yaygaracı olma durumu; vayvaycılık
- yaygarayı basmak
bağırıp çağırmak
- yaygı
Yere veya döşeme üzerine serilen örtü; savan
- yaygı balığı
Serin ve ılık sularda yaşayan beyaz etli bir tür balık
- yaygın
Çoğu kimselerce duyulmuş, öğrenilmiş, kullanılmış veya benimsenmiş olan
- yaygın eğitim
Örgün eğitim imkânlarından yararlanmamış olanlara, gittikleri okuldan erken ayrılanlara veya meslek dallarında daha yeterli duruma gelmek isteyenlere uygulanan eğitim
- yaygın öğretim
Yaygın eğitim sistemi ile gerçekleştirilen öğretim
- yaygınlaşabilme
Yaygınlaşabilmek işi
- yaygınlaşabilmek
Yaygınlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaygınlaşma
Yaygınlaşmak işi
- yaygınlaşmak
Yaygın duruma gelmek, yayılmak
- yaygınlaştırabilme
Yaygınlaştırabilmek işi
- yaygınlaştırabilmek
Yaygınlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaygınlaştırma
Yaygınlaştırmak işi
- yaygınlaştırmak
Yaygın duruma getirmek
- yaygınlık
Yaygın olma durumu
- yayla
Akarsular tarafından parçalanmış yüksek ve geniş düzlük; yaylak, plato
- yayla havası
Yayla gibi yüksek yerlerin serin ve temiz havası
- yayla kebabı
Tereyağı ile kızartılmış pide parçalarının üzerine yoğurt konup karabiber ve tuz ile yoğrulmuş ve şişte kızartılmış köftenin üzerine fırında pişirilmiş kuzu budu parçaları konarak hazırlanan bir tür kebap
- yayla çayırı
Yaylalarda derin ve rutubetli toprağa sahip alanlarda gelişen doğal çayır
- yayla çorbası
Yoğurt, un, yumurta sarısı, yağ vb. maddelerle pişirilen çorba
- yaylacı
Yaz mevsimini yaylada geçiren kimse
- yaylacılık
Yaylacı olma durumu
- Yayladağı
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- Yayladere
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- yaylakiye
Sürü sahiplerinin yaylak sahiplerine verdikleri kira
- yaylama
Yaylamak işi
- yaylamak
Yazın yaylada oturmak, yaylaya çıkmak
- yaylandırma
Yaylandırmak işi
- yaylandırmak
Yaylar aracılığıyla hareketliliğini sağlamak
- yaylanma
Yaylanmak işi
- yaylanmak
Yaylar üzerinde hareket etmek
- yaylı
Yayı olan
- yaylı sazlar
Keman, kemençe, viyolonsel vb. yayla çalınan çalgılar; yaylı çalgılar
- yaylı tambur
Yayla çalınan bir tambur türü
- yaylı terazi
Yay düzeni ile yapılmış tartı aleti
- yaylım
Yayılmak, dağılmak işi
- yaylım ateşi
Birden çok ateşli silahın aynı zamanda ateş etmesi
- yayma
Yaymak işi; tevsi
- yaymacı
Pazarlarda veya sokaklarda sergi açıp ufak tefek eşya veya hırdavat satan kimse
- yaymacılık
Yaymacının yaptığı iş
- yaymak
Bir şeyi açarak, düzelterek bir alanı örtecek biçimde sermek; yazmak (III)
- yaysız
Yayı olmayan
- yayvan
Eni boyundan ve derinliğinden çok olan, basık ve geniş
- yayvan yayvan
Sesleri yayarak, uzatarak
- yayvanlaşma
Yayvanlaşmak işi
- yayvanlaşmak
Yayvan duruma gelmek
- yayvanlık
Yayvan olma durumu
- yayık
Yayılmış, yayvan olan
- yayık ağızlı
Kelimeleri yayarak, uzatarak söyleyen
- yayık dövmek
yayık yaymak
- yayık makinesi
Süt işleme makinesi
- yayık yaymak
sütün ayranını ve yağını ayırmak için yayığı çalkalamak
- yayık yayık
Heceleri uzatarak (konuşmak)
- yayıklama
Yayıklamak işi
- yayıklamak
Yayıkta dövmek
- yayılabilme
Yayılabilmek işi
- yayılabilmek
Yayılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yayılma
Yayılmak işi; intişar, tevessü
- yayılmak
Yayma işine konu olmak veya yayma işi yapılmak
- yayılı
Yayılmış, serilmiş
- yayılım
Yayılmak işi
- yayılıverme
Yayılıvermek işi
- yayılıvermek
Çabucak yayılmak
- yayılış
Yayılmak işi
- yayım
Yaymak işi
- yayımcı
Bir sanatçının, bir yazarın eserini yayıma hazırlayan kimse veya kuruluş; naşir, tabi (II), editör
- yayımcılık
Yayımcının yaptığı iş; naşirlik, tabilik (II), editörlük
- yayımlama
Yayımlamak işi
- yayımlamak
Kitap, gazete, dergi vb. şeyleri basmak ve dağıtmak; çıkarmak, neşretmek
- yayımlanma
Yayımlanmak işi; neşredilme, neşrolunma
- yayımlanmak
Yayımlama işi yapılmak; neşredilmek, neşrolunmak
- yayımlanış
Yayımlanmak işi
- yayımlatabilme
Yayımlatabilmek işi
- yayımlatabilmek
Yayımlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yayımlatma
Yayımlatmak işi
- yayımlatmak
Yayımlanmasına sebep olmak, yayımlanmasına imkân sağlamak
- yayımlayabilme
Yayımlayabilmek işi
- yayımlayabilmek
Yayımlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yayımlayış
Yayımlamak işi
- yayın
Basılıp satışa çıkarılan kitap, gazete vb.; neşriyat
- yayın alanı
Bir radyo veya televizyonun vericisinin kapsadığı alan
- yayın balığı
Yayın balığıgillerden, başı büyük, ağzı geniş, derisi pulsuz, vücudu uzun, lezzetli, iri bir tür tatlı su balığı (Silurus glanis)
- yayın balığıgiller
Örnek hayvanı yayın balığı olan, Amerika, Afrika ve Asya'nın tatlı sularında yaşayan bir familya
- yayın organı
Ait olduğu kuruluşların bilgi ve düşüncelerini yayımlayan televizyon, radyo, dergi ve gazete
- yayındırma
Bir ışığı, pürüzlü bir yüzeyde yansıtma
- yayındırıcı
Işığın yayınmasını sağlamak için ışık kaynağı önüne konulan, değişik yapılarda olabilen yüzey
- yayınevi
Dergi, kitap vb.ni yayımlayan veya satan kuruluş
- yayınlamak
bk. yayımlamak
- yayınma
Işığın, pürüzleri bulunan bir yüzeyin her noktasında yansıyarak pek çok doğrultuda yayılması olayı; yayınım
- yayıntı
Yayılmış, dağılmış şeyler
- yayınık
Pürüzlü yüzeyde yansıyan (ışık)
- yayış
Yaymak işi
- yaz
Kuzey yarım kürede 21 Haziran 23 Eylül, güney yarım kürede 21 Aralık 21 Mart tarihleri arasındaki zaman dilimi, ilkbaharla sonbahar arasındaki sıcak mevsim
- yaz dönemi
Yaz mevsimine rastlayan zaman dilimi
- yaz günü
Sıcaktan kaynaklanan elverişsiz zaman dilimi
- yaz helvası
Hafif olduğu için genellikle yaz mevsiminde yenen, ceviz, un, şeker veya pekmezle yapılan bir helva türü
- yaz kış
Bütün yıl boyunca
- yaz okulu
Çocuk ve gençlerin yaz tatillerini değerlendirmek amacıyla açılan, çeşitli sporlar, etkinlikler ile desteklenen yer
- yaz saati
Bazı ülkelerde, günlerin daha uzun olduğu yaz mevsiminde, saatleri bir veya iki saat ileri alarak elde edilen saat düzeni
- yaz sömestiri
Eğitim ve öğretimde üçüncü yarıyıl
- yaz uykusu
Öğle saatlerinde uyunan uyku
- yaz yağmuru
Ani yağan ve çabuk geçen yağmur
- yaza çıkmak
yaz mevsimine ulaşmak
- yazabilme
Yazabilmek işi
- yazabilmek
Yazma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yazadurma
Yazadurmak işi
- yazadurmak
Yazmaya devam etmek
- yazar
Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse; kalem erbabı, musannif, müellif
- yazar kasa
Satılan malları ve tutarlarını gösteren bir fiş veren, hesabı belleğinde tutan elektronik makine
- yazarlık
Yazar olma durumu; muharrirlik
- yazarlık etmek
yazar olarak çalışmak, hayatını yazarlıkla sürdürmek
- yazarçizer
Yazarlıkla uğraşan (kimse)
- yazarımsı
Yazarı andıran, yazara benzeyen, yazar gibi
- yazboz
İskambil, okey vb. oyunlarda sonuçların yazıldığı kâğıt
- yazboz tahtası
Okullarda dışarı çıkan çocuğun dönüp dönmediğinin anlaşılması için girip çıkarken işaretlenen tahta
- yazboz tahtasına çevrilmek (veya döndürmek)
bir konuda art arda birbirini tutmayan kararlar alınmak
- yazdırabilme
Yazdırabilmek işi
- yazdırabilmek
Yazdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yazdırma
Yazdırmak işi
- yazdırmak
Yazma işini yaptırmak
- yazdırtma
Yazdırtmak işi
- yazdırtmak
Yazdırma işini yaptırmak
- yazdırış
Yazdırmak işi
- yazgı
Allah tarafından insanın başına gelmesi ezelde kararlaştırılmış olan şeyler; yazı (I), alın yazısı, baht, devran, kader, ezelî takdir, hayat (I), kader çizgisi, mukadderat, takdiriilahi, tecelli, fatalite
- yazgıcı
Yazgıcılık yanlısı olan; kaderci, fatalist
- yazgıcılık
Her şeyin, alın yazısına göre önceden belirlenmiş olduğuna, insanın bu önceden belirlenmiş olan alın yazısını değiştiremeyeceğine inanan dünya görüşü; kadercilik, cebriye, fatalizm
- yazgısal
Kadere, mukadderata ait
- yazlama
Yazlamak işi
- yazlamak
Yazı bir yerde geçirmek
- yazlı kışlı
Bütün yıl boyunca
- yazlık
Yazın oturulan yer
- yazlıkçı
Tatilini yazlıkta geçiren kimse
- yazlıkçılık
Yazlıkçı olma durumu
- yazlığa çıkmak
yazı geçirecek bir yere gitmek
- yazma
Yazmak işi; tahrir
- yazma eser
Basım tekniğinin gelişmediği dönemlerde, elle yazılmış eser
- yazma yitimi
Ellerinde, parmaklarında hiçbir sakatlık olmamasına karşın ruhsal sebeplerle yazma melekesini yitirme; agrafi
- yazmacı
Yemeni, yorgan yüzü vb. şeylere elle veya tahta kalıplarla desen yapan kimse
- yazmacılık
Yazmacının işi
- yazmak
Söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmak
- yazı
Düşüncenin belli işaretlerle yazılması
- yazı bilgisi
El yazısından, yazanın karakter ve duygularını anlamayı amaç edinen inceleme yöntemi; grafoloji
- yazı bilimci
Yazı bilimi ile uğraşan kimse; grafolog
- yazı bilimi
El yazısından hareketle o kişinin karakterini ve kimliğini çıkarmayı amaç edinen bilim dalı; grafoloji
- yazı dili
Dilin ağızlarından birinin ölçünlü dil olarak yazıda kullanılan biçimi
- yazı getirmek
yazlık giysiler giymek
- yazı geçirmek (veya çıkarmak)
yaz mevsimini bir yerde geçirmek
- yazı hayatı
Yazarlık süresi veya günleri
- yazı işleri
Bir daire veya kurumda yazışmaların yapıldığı bölüm
- yazı kadrosu
Gazete, dergi vb. bir yayında sürekli yazı yazanların tümü
- yazı karakteri
Bilgisayarda birbiriyle uyumlu büyüklüğe ve biçime sahip, belirli bir özelliği olan harfler dizisi; font (II)
- yazı kurulu
Gazete, dergi vb. bir yayında basılacak yazıları seçen, yazı işlerini yürüten kimselerin oluşturduğu kurul; tahrir heyeti
- yazı kâğıdı
Yazıyı güzel gösteren, mürekkebi dağıtmayan kaliteli bir cins kâğıt
- yazı makinesi
Tuşlara parmakla vurulduğunda harflerin boyalı bir şerit yardımıyla kâğıt üzerine çıkması temeline dayanan, mekanik veya elektrikle çalışan türleri bulunan makine; daktilo, daktilo makinesi
- yazı masası
Üzerinde yazı yazılan, genellikle çekmeceli masa; yazıhane, büro
- yazı tahtası
Genellikle eğitim kurumlarında kullanılan, üzerine yazı yazılan, şekil vb. yapılan tahta
- yazı takımı
Yazı yazmakta kullanılan bütün araç gereç
- yazı tura
Havaya atılan metal bir paranın, düştüğünde üstte kalacak tarafını önceden bilmeye dayanan şans oyunu
- yazı tura atmak
bir oyunda ilk başlayacak olanı tespit etmek amacıyla veya girişilen bir iddiada kazananı belirlemek için metal parayı havada döndürerek atmak ve yere düştüğünde hangi yüzün üste geldiğine bakarak karar vermek
- yazı yaban
Her yer
- yazıcı
İşi yazı yazma olan kimse
- yazıcı cihazı
Bir filmin yazılarının film üzerine basılmasını sağlayan araç
- yazıcı kadın
Gelinlerin yüzünü boyayıp süsleyen kadın
- yazıcılık
Yazıcı olma durumu
- Yazıhan
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- yazık
Acınma, üzüntü anlatan bir söz
- yazık etmek
boş yere zarar vermek
- yazık günah
Büyük üzüntü ve kınama anlatan bir söz
- yazık olmak
boş yere zarar verilmek
- yazıklanma
Yazıklanmak işi; teessüf
- yazıklanmak
Çok üzülmek, acınmak; teessüf etmek
- yazıklar olsun
üzüntü ve kınamanın çokluğunu anlatan bir söz
- yazıla
Devlet dairelerinde yapılan müsveddenin düzeltilmesi yapıldıktan sonra yazılması için verilen "yazılsın" emri
- yazılabilme
Yazılabilmek işi
- yazılabilmek
Yazılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yazılagelme
Yazılagelmek işi
- yazılagelmek
Eskiden beri yazılır olmak
- yazılma
Yazılmak işi; kaydolma
- yazılmak
Yazma işi yapılmak
- yazılı
Yazılmış olan, yazıya geçirilmiş; muharrer, sözlü karşıtı
- yazılı bildirim
Herhangi resmî bir işlemin, ilgili kişiye yazılı olarak bildirilmesi
- yazılı edebiyat
Yazının icadından itibaren üretilmiş ve yazıya geçirilmiş edebî ürünlerin tamamı
- yazılı emir
Kamu hizmeti ve görevlerinin yerine getirilmesi için üstün asta yazılı olarak verdiği veya daha önce sözlü olarak vermiş olduğu emrin yazıyla tekrarlanmış biçimi
- yazılı hani
Hanigillerden, uzunluğu 20-30 santimetre olan, Akdeniz'de yaşayan, eti yenen bir balık (Serranus scriba)
- yazılı hukuk
Yasama organı tarafından kabul edilen ve yayımlanan hukuk
- yazılı kâğıdı
Yazılı sınavda kullanılan ve cevapların yazıldığı kâğıt
- yazılı soru önergesi
Türkiye Büyük Millet Meclisinde yazılı olarak cevaplandırılması istenen soru
- yazılı sınav
Öğrencilerin ve değişik kurumlara alınacak kişilerin bilgi ve becerilerini yazılı olarak ölçmeyi amaçlayan sınav; yazılı, yazılı yoklama, yazılı imtihan
- yazılım
Bir bilgisayarda donanıma hayat veren ve bilgi işlemde kullanılan programlar, yordamlar, programlama dilleri ve belgelemelerin tümü
- yazılım paketi
Genel iş uygulamalarına yönelik olarak tasarlanıp hazırlanan yazılım
- yazılım sistemi
Bir bilgisayar sisteminde denetim işlerini gerçekleştirmek amacıyla geliştirilen yazılım; yazılım dizgesi
- yazılış
Yazılmak işi
- yazım
Bir dilin belli kurallarla yazıya geçirilmesi; imla
- yazım kuralları
Bir dildeki sözcüklerin yazılış biçimlerini belirleyen kurallar
- yazım kılavuzu
Bir dilin yazıya geçirilmesiyle ilgili kuralları örnekleriyle birlikte veren ve dildeki kelimelerin yazılışlarını gösteren kitap; imla kılavuzu
- yazımcı
Yazı yazma işlerini yapan kimse
- yazımcılık
Yazımcının yaptığı iş
- yazın
Yaz mevsiminde, yaz aylarında
- yazının cahili olmak
okuma yazması olmamak, bilgisiz olmak
- yazıp çizmek
yazmak
- Yazır
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- yazıt
Bir kimse veya bir olayın anısını yaşatmak için bir şey üzerine kazılan yazı; kitabe
- yazıt bilimci
Yazıt bilimi ile uğraşan kimse
- yazıt bilimi
Konusu, yazıtları incelemek olan tarihe yardımcı bilim; epigrafi
- yazıverme
Yazıvermek işi
- yazıvermek
Çabucak veya kısa sürede yazmak
- yazıya dökmek
herhangi bir konuyu yazı ile anlatmak
- yazıya gelmemek
yazı ile anlatılamamak
- yazıya geçirmek
yazmak, yazılı duruma getirmek
- yazıyı çıkarmak (veya sökmek)
okuyabilmek
- yazış
Yazmak işi
- yazışabilme
Yazışabilmek işi
- yazışabilmek
Yazışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yazışma
Bir konuda karşılıklı yazı yazma; haberleşme, muhabere
- yazışmak
Yazılı olarak haberleşmek, birbirine yazmak
- yağ
Birleşiminde stearik, oleik, palmitik asitlerle gliserin bulunan ve bunların oranlarına göre kıvamları değişen bitkisel veya hayvansal madde
- yağ aldırma
Yüksek vakum basıncıyla deri altı yağ dokusunun alınması
- yağ asidi
Esterlerle bileşikler yaparak yağ moleküllerini meydana getiren maddeler
- yağ bal olsun
"yenen, içilen şeyler helal ve afiyet olsun" anlamında kullanılan bir söz
- yağ basmak
büyük bir kaba yağ yerleştirmek
- yağ bağlamak
üzerinde yağ birikmek
- yağ bezleri
İçinde yağ bulunan veya yağ salgılayan bezler; yağ bezi
- yağ doku
Vücutta yağ tabakalarını oluşturan doku
- yağ ekletme
Yağ aldırma işlemi sırasında alınan yağların yüzün belli bölgelerine yedirilmesi yoluyla yüze genç bir görünüm kazandırılması
- yağ fıçısı
İçine katı yağ konulan fıçı
- yağ gibi kaymak
kızak, taşıt vb. sarsılmadan hızla gitmek
- yağ göstergesi
Motorlu araçlarda yağın olup olmadığını gösteren alet
- yağ hücresi
Özünde yağ bulunan hücre, liposit
- yağ kandili
İçindeki esans fitil yoluyla yakılarak ortama güzel koku yayan, cam, porselen vb.nden yapılan kandil; yağ lambası
- yağ kesesi
Vücudun değişik yerlerinde oluşan beze
- yağ kutusu
Makine ve otomobil aksamında yağ gereksinimini karşılayan kutu
- yağ lambası
Otomobillerde yağ seviyesi düştüğünde uyarmaya yarayan lamba
- yağ mantısı
Hamuru kalın ve çay tabağı büyüklüğünde bohçalar hâlinde hazırlanan, bol yağlı olarak pişirilen bir mantı türü
- yağ tabakası
Bir yüzey üzerinde yağın oluşturduğu tabaka
- yağ taşı
Kesici aletlerin ağızlarını bilemede gaz yağı, mazot veya zeytinyağı sürülerek kullanılan doğal taş
- yağ tulumu
Çok semiz; yağ fıçısı, yağ küpü
- yağ uru
Yağ dokusunun, bulunduğu yerde büyümesiyle oluşan zararsız ur; lipom
- yağ yakmak
tavada yağı çok ısıtmak
- yağ yakıt
Ham petrolün damıtılması sonunda elde edilen ve yakıt olarak kullanılan ürün
- yağ yedirmek
yağı bir şeyin içine azar azar ekleyerek belli olmaz duruma getirmek
- yağ yeşili
Sarı ve çok az siyahın karışımından ortaya çıkan renk
- yağ çekmek (veya yapmak)
gereksiz biçimde övmek, dalkavukluk etmek
- yağ çubuğu
Motorlu araçlarda motorun yağ seviyesini kontrol etmeye yarayan ve özel göstergesi bulunan ince çubuk
- yağa bala batırmak
bol bol yedirip içirmek, çok iyi ağırlamak
- yağabilme
Yağabilmek işi
- yağabilmek
Yağma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yağcı
Yağ çıkaran veya satan kimse
- yağcılık
Yağ çıkarma veya satma işi
- yağcılık etmek (veya yapmak)
gereksiz biçimde övmek, dalkavukluk etmek
- yağdanlık
Makineleri yağlamakta kullanılan, ince, uzun bir borusu olan yağ kabı
- yağdırabilme
Yağdırabilmek işi
- yağdırabilmek
Yağdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yağdırma
Yağdırmak işi
- yağdırmak
Yağmasını sağlamak
- yağdırılma
Yağdırılmak işi
- yağdırılmak
Yağdırma işi yapılmak
- yağhane
Bitkisel ve hayvansal yağ elde edilen yer
- yağlama
Yağlamak işi
- yağlama yağı
Hareket eden yüzeylerde sürtünmeyi azaltmak amacıyla kullanılan genellikle rafine edilmiş bir yağ türü
- yağlamak
Yağ sürmek
- yağlanma
Yağlanmak işi
- yağlanmak
Yağlama işi yapılmak, yağ sürülmek, yağ konulmak
- yağlanış
Yağlanmak işi
- yağlatma
Yağlatmak işi
- yağlatmak
Yağlama işini yaptırmak
- yağlayabilme
Yağlayabilmek işi
- yağlayabilmek
Yağlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yağlayıcı
Makine, motor vb.ni oluşturan parçaları yağlama işinde kullanılan araç
- yağlayıp ballandırmak
çok överek anlatmak
- yağlayış
Yağlamak işi
- yağlı
Üzerinde veya içinde yağı olan
- yağlı ballı olmak
araları çok iyi olmak, içli dışlı olmak
- yağlı bitki
Özünde yağ bulunan veya yağ salgılayan bir tür bitki
- yağlı boya
Eşyaya renk vermek veya onu dış etkilerden korumak için sürülen, boyanın bazı özel sıvılarla karıştırılmasıyla yapılan kimyasal madde
- yağlı boyacı
Binalarda yağlı boya işleri yapan kimse
- yağlı güreş
Güreşçilerin vücutlarının zeytinyağı ile yağlanmasıyla yapılan bir tür serbest güreş
- yağlı güreşçi
Yağlı güreş yapan sporcu
- yağlı harç
İçinde bol miktarda kireç veya çimento bulunan harç
- yağlı kapı
Çalıştırdığı kişiye bol para, yiyecek, eşya veren aile, kuruluş vb
- yağlı kapıya konmak
rahat, sıkıntısız bir yere girmek, geçimini başkasının üstüne yıkmak
- yağlı kara
İs ile yağın karışımından oluşan, halk arasında yaralara da sürülen tencere kiri
- yağlı kuyruk
Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak
- yağlı kâğıt
Ambalajlamada veya yiyecekleri saklamada kullanılan, malzemeye yapışmayan, suya dayanıklı kâğıt
- yağlı kömür
İçinde %20-30 uçucu madde bulunan, ısı etkisiyle bu maddeler kaybolduktan sonra kok veren kömür
- yağlı müşteri
Bol paralı, çok alışveriş yapan müşteri
- yağlı sele
Herhangi bir kimyasal madde kullanmadan, salamura tipi siyah zeytinle bitkisel yağın bir sele veya çuval içerisinde harmanlanması yöntemiyle yapılan zeytin
- yağlı toprak
Gevşek ve kaygan bir toprak türü
- Yağlıdere
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- yağlık
Yağ için ayrılmış, yağ elde etmeye özgü
- yağlıkçı
Havlu, çevre, çamaşır vb. satan kimse
- yağlılık
Yağlı olma durumu
- yağma
Yağmak işi
- yağma etmek
birçok kimse, zor kullanarak bir malı alıp kaçmak
- yağma gitmek
bir şey çok alıcı bulmak, çok satılmak
- yağma Hasan'ın böreği
"hakkı olan veya olmayan herkesin yararlandığı kaynak" anlamında kullanılan bir söz
- yağma yok
"öyle şey olmaz, buna razı olunmaz" anlamında kullanılan bir söz
- yağmacı
Yağma eden kimse veya ordu
- yağmacılık
Yağma etme işi
- yağmak
Yağmur, kar, dolu gökten düşmek
- yağmalama
Yağmalamak işi; talanlama
- yağmalamak
Yağma etmek; talanlamak
- yağmalanma
Yağmalanmak işi; talanlanma
- yağmalanmak
Yağma edilmek; talanlanmak
- yağmalanış
Yağmalanmak işi
- yağmalatma
Yağmalatmak işi
- yağmalatmak
Yağmalama işini yaptırmak
- yağmalayabilme
Yağmalayabilmek işi
- yağmalayabilmek
Yağmalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yağmasa da gürlemek
elinden bir şey gelmese de sözle destek vermek
- yağmur
Atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne düşen yağışın sıvı durumda olanı; yağar, yağış, baran, bereket, kay (I), rahmet
- yağmur bombası
Kurak mevsimlerde atmosferde yağmur bulutlarının oluşmasını hızlandırmak için atılan bomba
- yağmur borusu
Binalarında çatılarında biriken yağmur suyunu kanalizasyona aktaran boru
- yağmur boşanmak
birdenbire çok yağmur yağmak
- yağmur bulutu
Atmosferde nem yüklü bulutlar
- yağmur duası
Kuraklık zamanlarında yağmur yağması için açık havada toplu olarak olarak yapılan dua
- yağmur kapanı
Meyilli alanlarda plastik örtüler, asfaltlanmış kanaviçe, galvanizli sac, asfalt ve daha birçok benzeri maddeyle kaplanarak yağmur sularının toplanıp depo edildiği ve hayvanların içme suyu gereksinimlerinin karşılandığı basit su toplama düzeni
- yağmur kuşağı
Ekvator'un kuzeyindeki bol yağmur alan bölge
- yağmur kuşu
Yağmur kuşugillerden, bataklık ve su kenarlarında yaşayan, kısa boyunlu, kabarık ve kısa gagalı, ayakları üç parmaklı, küçük bir kuş; altın yağmurcun (Charadrius fluvialis)
- yağmur kuşugiller
Yağmur kuşu, kız kuşu vb. türleri içine alan, ince bacaklı, sivri kanatlı kuşlar familyası
- yağmur mevsimi
Yağmurun bol yağdığı mevsim
- yağmur olsa kimsenin tarlasına düşmez (veya yağmaz)
elinden geldiği hâlde kimseye iyilik etmeyenler için kullanılan bir söz
- yağmur ormanları
Ekvator’dan kutuplara doğru 23° kuzey 27° güney enlemleri arasında bulunan, geniş yapraklı ağaçlardan oluşan, çok fazla yağış aldığı için sürekli nemli olan tropik orman
- yağmur yağarken küpünü doldurmak
fırsat varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek
- yağmur yemek
yağmurda iyice ıslanmak, sırılsıklam olmak
- yağmurdan kaçarken doluya tutulmak
güç bir durumdan kurtulayım derken daha kötüsüyle karşılaşmak
- yağmurlama
Yağmur gibi su püskürtme
- yağmurlamak
Hava yağmura çevirmek, yağmur yağacak gibi olmak
- yağmurlayıcı
Yağmurlama aracı
- yağmurlu
Yağmuru olan, yağmur yağan
- yağmurluk
Yağmurdan korunmak için üste giyilen giysi; trençkot, empermeabl
- yağmursuz
Yağmuru olmayan, yağmur yağmayan
- yağmursuzluk
Yağmursuz olma durumu
- yağsı
Yağı andıran, yağa benzeyen, yağ gibi; yağımsı
- yağsız
Yağı olmayan
- yağsızlık
Yağsız olma durumu
- yağölçer
Sütteki yağlı madde miktarını ölçmeye yarayan alet
- yağılaşma
Yağılaşmak işi
- yağılaşmak
Düşman olarak karşı karşıya gelmek, savaşa tutuşmak
- yağıltı
Derideki yağ ve ter bezleri tarafından salgılanan, lifleri bir kılıf gibi sararak dış tesirlerden koruyan madde
- yağıp gürlemek
birine çok sinirlenmek
- yağır
İki kürek kemiğinin arası
- yağıverme
Yağıvermek işi
- yağıvermek
Ansızın veya çabucak yağmak
- yağız doru
Kızıla çalan siyah tüyleri olan (at)
- yağış
Yağmak işi
- yağış düzeni
Yıllık ortalama yağış tutarının aylara veya mevsimlere dağılışı
- yağış göstergesi
Yağış durumunu ölçen ve gösteren alet
- yağış haritası
Bölgelere göre yağış yoğunluğunu ve türünü gösteren harita
- yağışlı
Yağışı olan
- yağışlılık
Yağışlı olma durumu
- yağışsız
Yağışı olmayan; kurak
- yağışsızlık
Yağış olmama durumu; kuraklık
- yağışölçer
Belirli bir zamanda, belirli bir yere düşen yağış miktarını ölçmeye yarayan alet; yağmurölçer, plüviyometre
- yaş
Doğuştan beri geçen ve yıl birimi ile ölçülen zaman; sin (II)
- yaş akıtmak (veya dökmek)
ağlamak
- yaş almak
yaşı ilerlemiş olmak
- yaş dağılımı
Bir toplumu oluşturan kimselerin yaşlara göre sayısal dağılımı
- yaş günü
Birinin doğduğu günün yıl dönümü
- yaş haddi
Bir görevlinin görevinde kalmasına yasanın izin verdiği en ileri yaş
- yaş ilerlemek
yaşlanmak, ihtiyarlamak
- yaş kesen baş keser
"ağaç kesmek, insan öldürmek kadar büyük bir suçtur" anlamında kullanılan bir söz
- yaş kesim
Tabandan sızma veya toplanma suretiyle yer altından sulanan veya çoğu zaman ıslak durumda olan arazi
- yaş pasta
Krem, krema ve yaş meyvelerle yapılmış pasta
- yaş sebze
Taze sebze
- yaş sınırı
Bazı işlere girebilmek, askerliğe alınabilmek vb. durumlar için önceden belirlenmiş yaş
- yaş tahtaya (veya yere) basmamak
bir işte uyanık davranarak aldanmamak
- yaş yetmiş, iş bitmiş
"yaşı ilerlemiş insandan fayda beklenmez" anlamında kullanılan bir söz
- yaş çayır
Bütün yaz mevsimi boyunca yaş ve rutubetli olan topraklarda gelişen, üç köşeli otlar ve sazların da bulunduğu doğal çayır
- yaş üzüm
Taze üzüm
- yaşa
Hoşnutluk, sevinç vb. duyguları anlatmak için söylenen bir söz; yaşasın, ole, oley
- yaşa takılmak
emekli olmak için gerekli asgari iş gününü tamamladıktan sonra yasaya göre emekli olunacak yaşı beklemek
- yaşam
Doğumla ölüm arasında yaşanan süre; dirim, ömür, hayat (I)
- yaşam bilimleri
Biyoloji, tıp, veteriner, diş hekimliği ve eczacılık ile ilgili bilim dallarına verilen genel ad
- yaşam düzeyi
Yaşama ve geçinme düzeyi; hayat düzeyi, hayat seviyesi
- yaşam koçluğu
Yaşam koçunun yaptığı iş
- yaşam koçu
Kişilerin yaşam niteliğini daha iyi bir duruma getirmek için danışmanlık ve yönlendirme hizmeti veren kimse
- yaşam öyküsel
Öz geçmişle ilgili
- yaşama
Yaşamak işi
- yaşama gücü
Hayatın zorluklarına karşı mücadele etme gücü veya kuvveti; dirim
- yaşama sevinci
Maddi, manevi mutluluk içinde yaşama
- yaşama çabası
Canlı varlıkların bulundukları çevrenin her türlü zorluğu karşısında yaşayabilmek için verdikleri savaş; yaşam savaşı, yaşama savaşı, yaşama uğraşısı
- yaşamaca
Yaşadığı kadar, yaşama süresince
- yaşamak
Canlılığını, hayatını sürdürmek
- yaşamüstü
İnsan ömrünü aşan
- yaşanabilme
Yaşanabilmek işi
- yaşanabilmek
Yaşanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaşanma
Yaşanmak işi
- yaşanmak
Yaşama işi yapılmak
- yaşanmaz olmak
yaşanılacak bir niteliği kalmamak
- yaşanmazlaştırma
Yaşanmazlaştırmak durumu
- yaşanmazlaştırmak
Bir yeri yaşanmaz duruma getirmek
- yaşanmışlık
Yaşanmış olma durumu
- yaşantı
Hayat tarzı, içinde yaşanılan şartların tümü; hayat (I)
- yaşanılabilme
Yaşanılabilmek durumu
- yaşanılabilmek
Yaşanılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaşanılma
Yaşanılmak, yaşanmak işi
- yaşanılmak
Herhangi bir kimse yaşamak
- yaşanılış
Yaşanılmak işi
- yaşanış
Yaşanmak işi veya durumu
- yaşarma
Yaşarmak işi
- yaşarmak
Islanmak, nemlenmek
- yaşartma
Yaşartmak işi
- yaşartmak
Yaşarmasına sebep olmak
- yaşatabilme
Yaşatabilmek işi
- yaşatabilmek
Yaşatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaşatkan
Büyümeyi, çoğalmayı ve hayatın sürmesini sağlayan
- yaşatkan sinir sistemi
Sempatik ve parasempatik sinir sistemlerinin oluşturduğu, kalp kası, düz kas ve salgı bezlerinin işlevlerini düzenleyen sinir sistemi
- yaşatma
Yaşatmak işi
- yaşatmak
Yaşamasını sağlamak veya yaşamasına imkân vermek
- yaşatmamak
herhangi bir yerde barınmasına imkân vermemek
- yaşattırma
Yaşattırmak işi
- yaşattırmak
Yaşatma işini yaptırmak
- yaşatış
Yaşatmak işi
- yaşayabilme
Yaşayabilmek işi
- yaşayabilmek
Yaşama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaşayış
Yaşamak işi
- yaşayışlı
Yaşayışı olan
- yaşlanabilme
Yaşlanabilmek işi
- yaşlanabilmek
Yaşlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yaşlandırma
Yaşlandırmak işi
- yaşlandırmak
Yaşlanma işini yaptırmak; eskitmek
- yaşlanma
Yaşlanmak durumu; ihtiyarlama, karıma, kocama, kocalma, moruklama, moruklaşma
- yaşlanmak
Yaşı ilerlemek; eskimek, farımak, ihtiyarlamak, kağşamak, karımak, kocamak, kocalmak, moruklamak, moruklaşmak
- yaşlanıverme
Yaşlanıvermek durumu
- yaşlanıvermek
Ansızın veya çabucak yaşlanmak
- yaşlanış
Yaşlanmak durumu; ihtiyarlayış
- yaşlara boğulmak
çok ağlamak
- yaşlı
Yaşı ilerlemiş, kocamış (kimse); ak saçlı, ihtiyar (I), kart (I), koca (II)
- yaşlı başlı
Yaşlı, deneyimli ve görgülü olan
- yaşlıca
Biraz yaşlı olan
- yaşlıca başlıca
Yaşı biraz geçkin durumda olan, deneyimli (kimse)
- yaşlık
Yaş olma durumu
- yaşlılık
Yaşlı olma durumu; ihtiyarlık
- yaşlılık bilimi
Yaşlılık ve yaşlanmaya bağlı tüm klinik, biyolojik ve sosyolojik tıbbi sorunlarla ilgilenen bilim dalı; geriatri, gerontoloji
- yaşlılık sigortası
Çalışanlara emekli olduktan sonra aylık veya toptan ödeme sağlayan sigorta türü; ihtiyarlık sigortası
- yaşmak
Başla birlikte yüzün veya ağzın bir kısmını kapatan örtü
- yaşmaklama
Yaşmaklamak işi
- yaşmaklamak
Yaşmakla yüzünü örtmek
- yaşmaklanma
Yaşmaklanmak işi
- yaşmaklanmak
Yaşmakla örtünmek
- yaşmaklı
Yaşmak örtünmüş
- yaşmaksız
Yaşmak örtünmemiş
- yaşta kalmış kavat pabucu gibi
çaresiz, kırgın, üzgün
- yaşça
Yaş bakımından
- yaşı benzemesin
erken ölmüş birine herhangi bir yönden benzetilen bir kimse için "aynı yaşta ölmesin" anlamında söylenen bir söz
- yaşı ne başı ne?
konuşulan iş için genç bir kimsenin yaşının ve deneyiminin elverişli olmadığını anlatan bir söz
- yaşı yerde (veya toprakta) sayılası
"ölsün" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- yaşına başına bakmamak
yaşına uygun davranmamak
- yaşında
bir yaşını henüz bitirmiş
- yaşından başından utanmamak (veya sıkılmamak)
ilerlemiş yaşına karşın uygun olmayan davranışlarda bulunmak
- yaşını başını almak
yaşı ilerlemiş olmak
- yaşını bitirmek (veya doldurmak)
öngörülen belli bir yaş sınırına ulaşmak
- yaşını içine akıtmak
duyduğu acıyı, üzüntüyü sezdirmemek
- yaşıt
Aynı yaşta olan kimselerden her biri; emsal
- yaşıtlık
Yaşıt olma durumu
- Yb
İterbiyum elementinin simgesi
- ye
Türk alfabesinin yirmi sekizinci harfinin adı, okunuşu
- ye kürküm ye!
gösterilen saygının kişiliğe değil, giyim kuşam düzgünlüğüne olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz
- yedek
Gereğinde kullanılmak için elde bulundurulan, asıl karşıtı
- yedek (veya yedekte) çekmek
akıntılı suda kayığı karadan iple çekmek
- yedek akçe
İleride doğacak gereksinim ve zararları karşılamak için kârdan ayrılan para; ihtiyat akçesi
- yedek asker
Askerliğinin bitiminden çağ dışı oluncaya kadar geçen süre içinde bulununan görev
- yedek besinler
Organizmanın sindirdikten sonra kullanmayıp depo ettiği karbonhidrat, yağ, protein vb. maddeler
- yedek lastik
Otomobillerde gerektiğinde kullanılmak üzere genellikle bagajda bulundurulan janta takılı lastik; yedek teker, stepne
- yedek oyuncu
Oyunculardan birinin herhangi bir sebeple takımdan çıkması veya çıkarılması gerektiğinde onun yerine oynayacak oyuncu
- yedek oyunculuk
Yedek oyuncu olma durumu
- yedek parça
Bir makinenin veya aracın işlemez duruma gelen bölümünün yerine konabilecek yeni parça; aksam
- yedek parçacı
Yedek parça yapan veya satan kimse
- yedek parçacılık
Yedek parçacının işi veya mesleği
- yedek soyunmak
karşılaşmaya başlayan oyuncular arasında yer almayıp sonradan oyuna girmek için yedekte beklemek
- yedek subay
Askerliği meslek olarak seçmediği hâlde, yurt ödevi için kanunlara göre belli bir süre orduda subay olarak çalışan kimse
- yedek subaylık
Yedek subay olma durumu
- yedekleme
Yedeklemek işi
- yedeklemek
Bir şeyin yedeğini sağlamak
- yedekleşme
Yedekleşmek işi
- yedekleşmek
Karşılıklı olarak yedeklik etmek
- yedekli
Halk edebiyatında yedeklerle yazılan manzume
- yedeklik
Yedek olma durumu
- yedekte kalmak
karşılaşmaya başlayan oyuncular arasında yer almayıp sonradan oyuna girmek için beklemek
- yedekçi
Bir hayvanı yedeğe alan kimse
- yedekçilik
Yedekçinin yaptığı iş; kolancılık
- yedeğe almak (veya takmak)
bağlayarak ardından çekip götürmek
- yedi
Altıdan sonra gelen sayının adı
- yedi bela
Çok şirret, geçimsiz, küstah kimse
- yedi canlı
Sonucu ölüm olabilecek birçok olaydan sağ çıkan (kimse veya hayvan)
- yedi düvel
Bütün devletler
- yedi düvelle barışık
herkesle iyi geçinen kimse
- yedi göbek
Bir soyun bilinen en büyüğü
- yedi gömlek uzak
Soyca veya yakınlık bakımından bir hayli uzak
- yedi iklim dört bucak
her yer
- yedi kat el
Çok yabancı
- yedi kat yerin dibine geçmek
çok güçlü olarak yere çakılmak
- yedi kubbeli hamam kurmak
büyük hayaller peşinde koşmak
- yedi mahalle
Bütün çevre
- Yedi Uyurlar
Mensup oldukları putperest kavmin zulümlerinden kaçıp Kıtmir adındaki köpekleriyle birlikte bir mağarada yüzlerce yıl uyuduktan sonra uyandıklarına inanılan yedi kişi; Ashabıkehf
- yedialtmışbeşlik
Namlusu 7,65 milimetre çapında olan bir tabanca türü
- yediemin
Birden çok kişi arasında hukuki durumu çekişmeli olan bir malın, çekişme sonuçlanıncaya kadar emanet olarak bırakıldığı kimse
- yedigen
Yedi kenarlı çokgen
- Yedikardeş
Büyükayı'yı oluşturan yedi yıldız
- yedikleri içtikleri ayrı gitmemek
her zaman bir arada olmak ve sıkı ilişki içinde bulunmak
- yediler
Yedi kişilik evliya topluluğu
- yedili
Yedi parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden yedi tane bulunan
- yedilik
Yedisi bir arada, yedi taneden oluşmuş, yedi tane alabilen
- yedilme
Yedilmek durumu
- yedilmek
Yedeğe alınarak götürülmek
- yedinci
Yedi sayısının sıra sıfatı, sırada altıncıdan sonra gelen
- yedincilik
Yedinci olma durumu
- yedirebilme
Yedirebilmek işi
- yedirebilmek
Yedirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yediriliş
Yedirilmek işi
- yedirilme
Yedirilmek işi
- yedirilmek
Yedirme işi yapılmak
- yedirip içirmek
beslemek
- yediriş
Yedirmek işi
- yedirme
Yedirmek işi
- yedirmek
Yemesini sağlamak
- yedirtme
Yedirtmek işi
- yedirtmek
Yedirme işini yaptırmak
- Yedisu
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- yeditaş
Üzerinde yedi adet pırlantası veya elması olan (yüzük, küpe)
- yediveren
Yılda birkaç kez meyve veren veya çiçek açan (asma, gül vb.)
- yediz
Yedisi bir arada doğan (çocuk)
- yediği naneye bak!
"yaptığı yersiz, uygunsuz işe bakın" anlamında kullanılan bir söz
- yediği önünde, yemediği ardında
bolluk, refah içinde yaşayanlar için kullanılan bir söz
- yedişer
Yedi sayısının üleştirme sayı sıfatı
- yedişerli
Yedişer yedişer sıralanmış
- yedme
Yedmek işi
- yedmek
Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek
- yegâh
Klasik Türk müziğinde re perdesi ve bu perdedeki makam
- yegân
Birler, tekler
- yeis
Umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü
- yeis duymak
üzüntü çekmek, kahrolmak
- yeise bürünmek
umutsuz, üzüntülü olmak
- yeise kapılmak
çok üzülmek
- yekdü
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin bir, öbürünün iki benekli olan yüzünün üste gelmesi
- yeke
Kayıkta dümeni kullanmak için dümenin baş tarafına takılan kol
- yekiniş
Yekinmek işi
- yekinme
Yekinmek işi
- yekinmek
Davranmak, olduğu yerden fırlamak, ayağa kalkmak, kalkmak için hareket etmek, kımıldamak
- yekpare
Tek parça olarak, bütün olarak
- yekparelik
Yekpare olma durumu
- yeksan
Bir, aynı düzeyde, eşit olan
- yekvücut
Hep birlikte
- yekvücut olmak
birleşmek, güç birliği yapmak, tek bir yürek olmak
- yekûn çekmek
konuşmaya son vermek
- yel
Romatizma ağrısı
- yel değirmeni
Rüzgâr gücüyle çalışan değirmen
- yel gibi
çok hızlı bir biçimde, çabucak, hızla
- yel gibi gelen sel gibi gider
"emek vermeden ele geçen para çarçur olur gider" anlamında kullanılan bir söz
- yel vermek
rüzgârı veya havayı herhangi bir şeyin üzerine yöneltmek
- yel yeperek
Çok acele, telaşlı bir biçimde, bilinçsizce (koşuşturmak); yel yepelek, yellim yepelek
- yel yeperek yelken kürek
aceleyle, telaşlı bir biçimde
- yel üfürdü, sel (veya su) götürdü
"mal birdenbire ve sebepsiz yere ortadan yok oluverdi" anlamında kullanılan bir söz
- yeldirme
Yeldirmek işi
- yeldirmek
Aceleyle koşturmak, koşuşturmak
- yeldirmeli
Yeldirmesi olan
- yeldirmesiz
Yeldirmesi olmayan
- yele
At, aslan vb. hayvanların ensesinde veya boynunda bulunan ve saça benzeyen uzun kıllar; perçem
- yele vermek
savurmak, boşuna harcamak
- yelek
Kolsuz, önü açık veya düğmeli üst giysisi; delme
- yelekleme
Yeleklemek işi
- yeleklemek
Okun kuyruğuna tüy takmak
- yeleklenme
Yeleklenmek işi
- yeleklenmek
Kanatlanmak, kanat açmak
- yelelenme
Yelelenmek işi
- yelelenmek
Saç hafif hafif dalgalanmak
- yeleli
Yelesi olan (hayvan)
- yelengeç
Kabuğu kendi kendine çatlayıp soyulan (ağaç)
- yelin
İnek, manda, koyun vb. hayvanlarda memenin süt toplanan bölümü
- yelken
Rüzgâr gücünden yararlanmak için geniş bir yüzey oluşturacak biçimde yan yana dikilen ve teknenin direğine uygun bir biçimde takılarak onu hareket ettiren kumaş veya şeritlerin tümü
- yelken açmak
yola çıkmak için hareket etmek
- yelken balığı
Pasifik Okyanusu'nun sıcak bölgelerinde yaşayan, birinci sırt yüzgeci yelkeni andıran bir balık (Poecilia sphenops)
- yelken basmak
yola çıkmak, hareket etmek
- yelken bezi
Yelken yapmaya yarar kalın bez
- yelken dikmek
tekneye yelken takmak
- yelken gemisi
Rüzgârın şişirdiği yelkenlerin yardımıyla yol alan gemi
- yelken gönderi
Yelkenlerin çekildiği direk
- yelken iğnesi
Yelkenleri birbirine tutturmaya yarayan alet
- yelken kulaklı
Dış kulağı iri ve geniş olan; yelken kulak
- yelken yarışı
Yelkenli tekneler arasında yapılan yarışma
- yelkenci
Yelken diken kimse
- yelkencilik
Teknelerle yapılan gezi, spor ve yarışmalar
- yelkenkanat
Sert bir iskeleti olan, hava akımlarına dayanıklı, motorlu veya motorsuz tek kişilik uçuş aracı
- yelkenleme
Yelkenlemek işi
- yelkenlemek
Yelken açıp yola çıkmak
- yelkenleri suya indirmek
direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini benimsemek, kabul etmek
- yelkenli
Yelkeni olan, yelkenle giden deniz veya göl taşıtı; yelken
- yelkenli gemi
Yelkenle yürütülen gemi
- yelkesen
Yarışlarda, rüzgârın etkisinden korunmak için öne takılan siperlik; yelkıran, rüzgârlık
- yelkovan
Saatin, dakikaları gösteren ve akrepten daha uzun olan ibresi
- yelkovangiller
Kuşlar sınıfının, fırtına kuşları takımından bir familya
- yelleme
Yellemek işi
- yellemek
Körük, yelpaze veya başka bir araçla hava akımı, rüzgâr yapmak
- yellendirme
Yellendirmek işi
- yellendirmek
Yellenme işini yaptırmak
- yellenme
Yellenmek işi; carta, kavara (II), osuruk, zarta
- yellenmek
Körük, yelpaze vb. araçların yaptığı yelin etkisinde kalmak
- yelli
Çok yellenen
- yelloz
Ahlaksız, hafifmeşrep, şıllık (kadın)
- yelme
Yelmek işi
- yelmek
Aceleyle, telaşlı bir biçimde koşmak
- yelpaze
Sallandığında küçük bir hava akımı yapan ve özellikle yüzü serinletmeye yarayan, katlanabilir, taşınabilir araç
- yelpazeleme
Yelpazelemek işi
- yelpazelemek
Yelpaze veya bir başka nesne ile yel yapmak
- yelpazelenme
Yelpazelenmek işi
- yelpazelenmek
Kendini yelpaze ile serinletmek
- yelpirdeme
Yelpirdemek işi
- yelpirdemek
Kımıldamak, hafif sallanmak
- yelpirdetme
Yelpirdetmek işi
- yelpirdetmek
Hafifçe sallamak, kımıldatmak
- yelseme
Yelsemek işi veya durumu
- yelsemek
Hava alarak bozulmak, bayatlamak
- yelteniş
Yeltenme işi
- yeltenme
Yeltenmek işi
- yeltenmek
Yapamayacağı bir işe girişmek, özenmek, heves etmek, meyletmek
- yelyutan
Atlarda hava yutmanın yol açtığı bir hastalık
- yelölçer
Rüzgârın veya gaz durumundaki akışkanların akış hızını ölçmeye yarayan aygıt; rüzgârölçer, anemometre
- yem
Hayvanlar için saklanan kışlık yiyecek; yeygi
- yem borusu
Askerlikte hayvanlara yem verme saatinin geldiğini bildirmek için çalınan boru
- yem dökmek (veya koymak)
avlanılacak hayvanları bir yere çekmek için yiyecek dökmek
- yem istemez, su istemez
"elde tutulması hiçbir külfet getirmez" anlamında kullanılan bir söz
- yem kestirmek
yolda durup hayvanlara yem yedirmek
- yem olmak
herhangi bir hayvan tarafından yenilmek
- yem torbası
Hayvanların yem yemesi için başlarına takılan torba
- yem verimi
Belirli genişlikteki bir alanın, belirli bir süre içerisinde ürettiği yeşil ot, doğal veya yapay biçimde kurutulmuş kuru ot veya kuru madde miktarı
- yemci
Yem satan kimse
- yemcilik
Yemci olma durumu
- yeme
Yemek işi
- yeme de yanında yat
çok lezzetli veya çok hoş olan şeyler için söylenen bir söz
- yeme içme
Türlü yiyecek ve içeceklerle beslenme
- yemeden içmeden
vakit geçirmeden, hemen
- yemeden içmeden kesilmek
bir üzüntü veya heyecan sebebiyle yiyemez, içemez duruma gelmek, iştahı kesilmek
- yemek
Yemek yeme, karın doyurma işi
- yemek borusu
Besinleri ağızdan mideye ulaştıran, kasla çevrili, içi mukoza ile kaplı kanal
- yemek dolabı
Yemeğin konulduğu dolap
- yemek duası
Yemeğin öncesinde veya sonrasında Allah’a, verdiği nimetlerden dolayı şükretmek için okunan dua
- yemek hizmeti
Bir kuruluş tarafından yemeğin hazırlanması ve dağıtılması işi
- yemek listesi
Yemek yenilecek yerlerde mevcut yemekleri gösteren liste; menü
- yemek masası
Üzerinde yemek yenilen masa
- yemek odası
Yemek yenilen oda; yemek salonu, salamanje
- yemek seçmek
bazı yemekleri sevmemek
- yemek tablası
Konaklarda yemekleri taşımaya yarayan büyük tahta tepsi
- yemek takımı
Sofrada yeme ve içme için kullanılan tabak, bardak, tuzluk vb.nden oluşan takım; servis takımı
- yemek vermek
konukları yemeğe çağırmak
- yemek yemek
karın doyurmak
- yemek çizelgesi
Kalabalık iş yerleri, yurt, okul vb. yerlerde haftalık veya aylık olarak hazırlanan yemek listesi
- yemek çıkarmak
konuk ağırlamak için yemek yapmak, sunmak
- yemekaltı
Yemekten önce yenilen soğuk yiyecekler; ordövr
- yemekhane
Okul, fabrika, iş yeri vb. yerlerde yemek yenilen büyük salon
- yemekli
Yemek verilen (nişan, düğün, parti vb.)
- yemekli vagon
Trenlerde yolculara yemek servisi yapılan vagon
- yemeklik
Yemek yapmakta kullanılan
- yemeksiz
Yemek verilmeyen
- yemeksizlik
Yemeksiz olma durumu
- yemekçi
Çalışanları, üyeleri, öğrencileri, işçileri çok olan kuruluşlara yemek yapıp satan kimse
- yemekçilik
Yemekçinin yaptığı iş
- yemeni
Kalıpla basılıp elle boyanan, kadınların başlarına bağladıkları tülbent; çember, çit (II), değirmi
- yemenici
Yemeni yapan veya satan kimse
- yemenicilik
Yemenicinin yaptığı iş
- yemenili
Yemeni takmış olan
- Yemenli
Yemen’de yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse
- yemin billah
Tanrı'nın adını anıp yemin ederek
- yemin billah etmek
Tanrı adını anarak ant içmek
- yemin billah vermek
yemin etmek
- yemin etmek
ant içmek
- yemin etsem başım ağrımaz
"gerçek olduğuna korkmadan yemin ederim" anlamında kullanılan bir söz
- yemin içmek
ant içmek
- yemin kasem
Yemin ederek
- yemin töreni
Güvenlik görevlilerinin, askerlerin veya bir makama seçilenlerin göreve başlamadan önce edecekleri yemin için düzenlenen tören
- yemin verdirmek (veya ettirmek)
ant içirmek
- yemin vermek
ant vermek
- yemini basmak
çabuk ve kuvvetli olarak yemin etmek
- yeminli
Açıklamasını yemin ederek yapan
- yeminli mali müşavir
Mesleğinde on yılı tamamladıktan sonra girdiği sınavda başarılı olan, yemin ederek göreve başlayan ve serbest muhasebeci mali müşavirlikten farklı yetkilere sahip muhasebeci; yeminli muhasebeci
- yeminli mali müşavirlik
Yeminli mali müşavir olma durumu; yeminli muhasebecilik
- yeminlilik
Yeminli olma durumu
- yeminsiz
Yemine dayanmayan
- yeminsizlik
Yeminsiz olma durumu
- yemişen
Gülgillerden, meyvesi elmaya benzeyen, yaprakları kısa saplı, yumurtamsı biçimde ve kenarları dişli olan, dikenli bir bitki
- yemişlenme
Yemişlenmek işi
- yemişlenmek
Ağaçlar meyve vermek
- yemişlik
Yemiş konulan, saklanan yer
- yemişçil
Yemişle beslenen (hayvan)
- yemişçilik
Yemişçi olma durumu
- yemleme
Yemlemek işi
- yemlemek
Hayvana yem vermek, beslemek
- yemleniş
Yemlenmek işi
- yemlenme
Yemlenmek işi
- yemlenmek
Yemleme işi yapılmak
- yemlik
Hayvanlara yem verilen yer veya kap
- yemlik arpa
Hayvanlara yiyecek olarak verilen bir tür arpa
- yemlikli
Yemliği olan
- yemliksiz
Yemliği olmayan
- yemyeşil
Her yanı yeşil, çok yeşil
- yen
Giysi kolu
- yendirme
Yendirmek işi
- yendirmek
Yenme işini yaptırmak
- yenebilme
Yenebilmek işi
- yenebilmek
Yenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yenene içilene bakılmamak
bir şey gidere önem verilmeden bol bol harcanmak
- yenge
Bir kimsenin kardeşinin, dayısının veya amcasının karısı; bula
- yengelik
Yenge olma durumu
- yengen
Yemesi hoş yiyecek
- yengen olur!
kadınla yakın ilişkisi olduğunu ima etmek için kullanılan söz
- yengeç
Eklem bacaklılardan, kabuklu, birinci ayak çifti iki kıskaç olarak gelişmiş, suda yaşayan bir böcek; seretan
- Yengeç Burcu
Zodyak üzerinde İkizler Burcu ile Aslan Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Yengeç, Seretan
- Yengeç Dönencesi
Kuzey yarım kürede 21 Haziran günü öğle vaktinde güneş ışınlarının dik geldiği, Ekvator’a göre açı bakımından uzaklığı 23° 27’ olan dönence; Yaz Dönencesi
- yengeç gibi
yan yan yürüyen (kimse)
- yengeçvari
Yengeç yürüyüşüne benzer bir biçimde
- yengi
Birçok emek ve tehlikeli uğraşma pahasına erişilen mutlu sonuç; galibiyet, galebe, zafer
- yeni
Kullanılmamış veya az kullanılmış olan; cedit, eski karşıtı
- yeni baştan
Baştan başlayarak; bir daha, yeniden, tekrar
- yeni dalga
Olaylarla sonuçları birbirine bağlarken daha özgür bir anlatım biçimini tercih eden sinema akımı
- Yeni Dünya
Amerika kıtası
- yeni eleştirici
Yeni eleştiricilik yanlısı olan
- yeni eleştiricilik
Kant sistemine göre eleştiriyi yeni boyutta değerlendiren akım
- yeni gerçekçi
Yeni gerçekçilik yanlısı olan
- yeni gerçekçilik
Eşyanın gerçeğini ışık ve gölgeden yoksun keskin çizgilerle vermeyi amaç edinen resim anlayışı
- yeni izlenimci
Yeni izlenimcilik yanlısı olan
- yeni izlenimcilik
İzlenimcilerin içgüdüye dayanarak yaptıkları, güneş ışığının parçalanmasını bilimsel yöntemli biçimde uygulayan, izlenimcilerin bozdukları yapısal kuruluşa yeniden önem veren, saf renkleri nokta nokta sürüp renk karışımını seyircinin gözünde oluşturmayı amaçlayan resim akımı
- yeni Platoncu
Yeni Platonculuk yanlısı olan; yeni Eflatuncu
- yeni Platonculuk
İskenderiye'de milattan sonra III. yüzyılda ortaya çıkan ve VII. yüzyıla kadar okullarda okutulan felsefe öğretisi; yeni Eflatunculuk, neoplatonizm
- yeni Türk harfleri
Türkiye Cumhuriyeti’nde 1 Kasım 1928’de Arap harflerinin yerine kullanılmaya başlanan ve Latin alfabesine dayanan harfler; yeni yazı
- yeni yeni
Yeni olarak, bugünlerde, çok yakınlarda
- yeni yetme
Toy, acemi
- yeni yıl
Yaşanılan yıldan bir sonraki yıl; yeni sene
- Yeni Zelandalı
Yeni Zelanda’da yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse
- yenibahar
Mersingillerden, Amerika'nın sıcak bölgelerinde yetişen bir bitki (Pimenta officinalis)
- Yenice
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- yenice
Oldukça yeni
- yenici
Yenen, üstün gelen, mağlup eden
- yenicilik
Yenici olma durumu
- yeniden düzenleme
Yeniden örgütlendirme, yeniden teşkilatlandırma; reorganizasyon
- yeniden kurma
Sit alanlarında yıkılmış binaların aslına uygun olarak yeniden yapılması; rekonstrüksiyon
- yeniden tasarımlama
Bir tasarımı gözden geçirerek yeniden düzenleme; restitüsyon
- yeniden yapılanma
Bir kurum, kuruluş veya işletme personel ve çalışma düzeni bakımından yeni bir yapıya kavuşma
- yeniden yeniye
Çok yakın bir süreden beri, çok yakın geçmişte
- yenidoğan
0-28 günlük bebek
- yenidoğan ünitesi
Doğduğunda üst düzey bakım gerektiren bebeklerin araştırma, bakım ve tedavilerinin yapıldığı hastane ünitesi; yenidoğan servisi
- yenidünya
Gülgillerden, Akdeniz çevresinde yetişen, büyük, pürüzsüz ve sert yapraklı bir ağaç (Eriobotrya Japonica)
- Yenifakılı
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- yenik
Yenmiş, aşınmış
- yenik düşmek
yenilmek, mağlup olmak
- yenik saymak
yenilmiş olarak kabul etmek
- yenikli
Fare, kurt vb. tarafından yenilmiş olan
- yenileme
Yenilemek işi
- yenilemek
Eskiyen bir şeyin yerine yenisini koymak, yenisini almak
- yenilenebilir
Yenilenme ihtimali veya imkânı olan
- yenilenebilir enerji
Güneş, rüzgâr vb. kaynaklardan elde edilen enerji
- yenilenebilme
Yenilenebilmek durumu
- yenilenebilmek
Yenilenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yenileniş
Yenilenmek işi
- yenilenme
Yenilenmek durumu
- yenilenmek
Eskiyen bir şeyin yerine yenisi konulmak, yenisi alınmak
- yenilerde
Yakın geçmişte
- yeniletebilme
Yeniletebilmek işi
- yeniletebilmek
Yeniletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yeniletme
Yeniletmek işi
- yeniletmek
Yenileme işini yaptırmak
- yenileyebilme
Yenileyebilmek işi
- yenileyebilmek
Yenileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yenileyiş
Yenilemek işi
- yenileşim
Değişen koşullara uyabilmek için toplumsal, kültürel ve yönetimsel ortamlarda yeni yöntemlerin kullanılmaya başlanması; yenilik, inovasyon
- yenileşimci
Değişen koşullara uyabilmek için toplumsal, kültürel ve yönetimsel ortamlarda yeni yöntemleri kullanmaya başlayan kimse; inovatif
- yenileşimcilik
Yenileşimci olma durumu
- yenileşme
Yenileşmek işi
- yenileşmek
Yeni bir durum almak, yenilik kazanmak, yeniliğe uymak
- yenileştirme
Yenileştirmek işi
- yenileştirmek
Yenileşmesini sağlamak
- yenilgi
Bir yarışmada kaybetme, yenilme; mağlubiyet
- yenilgisiz
Hiç yenilmemiş; namağlup
- yenilgiye uğramak
yenilmek, mağlup olmak
- yenilik
Yeni olma durumu
- yenilik korkusu
Her değişiklikten, her yenilikten ürkme hastalığı
- yenilik yapmak
değişiklik yapmak, değişiklik getirmek
- yenilikçi
Yenilikten yana olan; ceditçi
- yenilikçilik
Yenilikçi olma durumu; ceditçilik
- yenilir yutulur değil (veya olmamak)
yenmeyecek nitelikte olan (yiyecek)
- yeniliş
Yenilmek işi
- yenilme
Yenilmek işi
- yenilmek
Savaş veya yarışmada karşısındakinden aşağı durumda kalmak; kaybetmek, mağlup olmak, alt olmak, sırtı yere gelmek
- yenilmezlik
Yenik duruma düşmeme durumu
- Yenimahalle
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- yenimsi
Yeniyi andıran, yeniye benzeyen, yeni gibi
- Yenipazar
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- yenirce
Kemik ve diş dokusunun harap olması durumu
- Yeniçağa
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- yeniçeri
Kapı kulu teşkilatının piyade sınıfı
- yeniçeri ağası
Yeniçeri Ocağının en yüksek rütbeli subayı ve komutanı
- Yeniçeri Ocağı
Yeniçeri askerlerinin bağlı bulunduğu teşkilat
- yeniçerilik
Yeniçeri olma durumu
- Yenişarbademli
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- yenişebilme
Yenişebilmek işi
- yenişebilmek
Yenişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- Yenişehir
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- yenişme
Yenişmek işi
- yenişmek
Birbirini yenmeye çalışmak
- yenli
Yenleri olan
- yenme
Yenmek işi
- yenmek
Savaş veya yarışmada üstünlük sağlamak, üstün gelmek; utmak (I)
- yensiz
Yenleri olmayan
- yepyeni
Çok yeni, hiç kullanılmamış; gıcır gıcır
- yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk; mahal, mevzi
- yer adı
Yerleşim bölgeleri ile belli bir yöreyi, ırmak, deniz, dağ vb.ni gösteren ad
- yer adı bilimi
Yer adlarını inceleme konusu edinen dil bilimi dalı; toponimi
- yer almak
bir işi hazırlayanlar arasında bulunmak
- yer altı
Yerin yüzeyi altındaki bölümü
- yer altı kaynakları
Petrol, gaz, kömür gibi toprak altında bulunan kıymetli ham maddeler
- yer altı merdiveni
İşlek yollarda yayalar için yolun altına yapılan merdiven
- yer altı suları
Geçirimli kayaç ve katmanlardan sızarak yer çekiminin de etkisiyle yer altına inen ve orada akarak veya birikerek yeni bir düzen kuran sular
- yer altı çarşısı
Yerin yüzeyi altında kurulan dükkânlardan oluşan alışveriş merkezi
- yer alıştırmaları
El ve bütün vücut bölümleri için, yeri bir dayanak yüzeyi veya bir tür araç gibi kullanarak yapılan hareketler
- yer açmak
bir kimseye oturması için yer hazırlamak
- yer bakır gök demir kesilmek
tamamen tükenmek, bitmek, yoksul duruma düşmek
- yer bezi
Zemin temizliğinde kullanılan dayanıklı bez
- yer bilimci
Yer bilimi uzmanı; jeolog
- yer bilimi
Yer yuvarlağının yapısını, birleşimini, evrimini inceleyen bilim; arziyat, jeoloji
- yer bilimsel
Yer bilimle ilgili; jeolojik
- yer bulmak
oturacak yer sağlamak
- yer cücesi
Kısa boylu, çokbilmiş, kurnaz kimse
- yer demir gök bakır
çorak ve sıcak bir yeri niteler
- yer değiştirme
Bir yerden başka bir yere gitme; tebdilimekân
- yer değiştirmek
bulunduğu yerden bir başka yere geçmek
- yer domuzu
Afrika'da yaşayan, uzun kulaklı, uzun burunlu memeli
- yer domuzugiller
Damarlı dişliler takımından yer domuzu familyasının genel adı
- yer elması
Birleşikgillerden, kök sapları yumru durumunda olan bir bitki (Helianthus tuberosus)
- yer etmek
iz bırakmak
- yer fesleğeni
Sütleğengillerden, otsu veya odunsu, sürüngen gövdeli bitki; yaban fesleğeni (Mercurialis)
- yer fıstığı
Baklagillerden, çiçekleri döllendikten sonra toprağa gömülerek meyve veren bir tarım bitkisi; araşit (Arachis hypogaea)
- yer geçidi
Yer altında bulunan geçit
- yer hostesi
Uçağa binecek olan yolcuların bilet işlemlerini yapan veya biniş kartlarını toplayan görevli
- yer istasyonu
Uzay araştırmalarında yeryüzünde yapılan çalışmaların gerçekleştiği merkez
- yer kabul etmez
çok günahkâr
- yer kabuğu
Dünya'nın dışını çepeçevre kaplayan, üzerinde karalar ve denizlerin bulunduğu bölüm; yeryüzü
- yer kaplamak
önemli bir hacim tutmak
- yer kapmak
kalabalık içinde kendine yer bulmak
- yer minderi
Yere serilerek üzerine oturulan yün, pamuk, sünger vb.yle doldurulmuş minder
- yer mumu
Petrol ve terebentin içinde eriyen, doğal hidrokarbonlardan oluşan bir mum türü; ozokerit
- yer odası
Tabanı yerle bir olan oda
- yer sarmaşığı
Gebre otugillerden, nemli yerlerde, duvar diplerinde yetişen bir bitki (Cleome)
- yer sofrası
Yerde kurulan sofra
- yer solucanı
Halkalılardan, nemli topraklarda yaşayan bir solucan (Lumbricus terrestris)
- yer tutmak
yer ayırmak
- yer vermek
önemli saymak, saygı göstermek
- yer yarılıp içine girmek (veya geçmek)
yitirilip bir türlü bulamamak
- yer yatağı
Yere serilen yatak
- yer yer
Parçalar hâlinde; fasla fasla
- yer yerinden oynamak
bir iş çok gürültülü, telaş ve heyecan içinde yapılmak
- yer yurt
Oturulan, yaşanılan yer
- yer zarfı
Yüklemin anlamını yer ilgisiyle belirleyen veya sınırlayan zarf; yer belirteci, mekân zarfı: İçeri giriniz. Yukarı çıkınız
- yer çamı
Yüksekliği 5-10 santimetre olan, limon sarısı renkli, otsu bir bitki; yer servisi (Ajuga chamaepitys)
- yer çekimi
Yer kütlesinin çekimi etkisiyle bir cismin, türlü bölümlerine uygulanan güçlerin bileşkesi; arz cazibesi
- yer çekirdeği
Yer merkezinde toplanmış olan çok yoğun küresel kütle
- yer çevirmek
kullanım hakkı devlet veya özel kişide olan araziyi kendi kullanımına almak
- yer ölçümü
Yerin boyutlarını ve biçimini konu olarak inceleyen bilim; jeodezi
- yer öpmek
bir büyüğün önüne eğilmek
- yer örümceği
Toprak içinde ağla döşeli yuva yapan, büyük bir tür örümcek (Mygale avicularia)
- yer üstü
Yerin yüzeyi üstündeki bölümü
- yeraltı
Gizli ve yasa dışı
- yeraltı dünyası
Yasal olmayan, kirli ve karanlık işlerin gerçekleştirildiği ortam
- yerberi
Dünya çevresinde dolanan bir uydunun gerçek veya görünür yörüngesinin Dünya'ya en yakın noktası
- yerde kalmak
saygı görmemek, yüzüne bakılmamak
- yerden bitme
Kısa boylu; yerden yapma
- yerden göğe kadar
pek çok
- yerden selam
Elin yerlere kadar uzatılmasıyla verilen selam biçimi; yerden temenna
- yerden yere vurmak
birine türlü yönlerden saldırarak onu çok aşağılayıcı bir duruma düşürmek
- yerden yere çalmak
çok hırpalamak
- yere bakan (veya bakıp) yürek yakan
"uysal ve uslu göründüğü hâlde sinsice kötülük yapan" anlamında kullanılan bir söz
- yere bakmak
ihtiyarların ölümü yakın olmak
- yere baktırmak
utandırmak, mahcup etmek
- yere batasıca (veya batsın)
"yok olsun, ölsün" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- yere batmak
yok olmak
- yere göğe koymamak
nasıl ağırlayacağını, nasıl memnun edeceğini bilmemek, çok önem vermek
- yere sağlam basmak
titiz ve dikkatli davranmak
- yere sermek
kötü bir duruma sokmak, yenmek
- yere vurmak
kötü bir duruma sokmak
- yere yönelim
Bitkilerde kök ve sapların, yer çekimi etkisi ile belli bir doğrultu almaları özelliği; yere doğrulum, jeotropizma
- yere yıkılmak
yere düşmek
- yere yığılmak
yere düşmek
- yere çalmak
yere atmak, yere fırlatmak
- yerel
Gözlem yerine veya gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan
- yerel ağ
Bilgisayar ağlarının birbirine bağlanması sonucu ortaya çıkan, sadece sınırlaması ve yöneticisi olan kurum veya iş yeri içinde kullanılan bilgi iletişim ağı; iç ağ
- yerel korozyon
Anot ve katot bölgeleri birbirinden tam olarak ayrılmış hâldeki paslanma
- yerel radyo
Belli bir bölgeye yayın yapan, düşük frekanslı radyo istasyonu
- yerel saat
Güneş’in dünya üzerindeki herhangi bir noktanın meridyeninden geçtiği anı 12:00 olarak kabul eden saat ayarı
- yerel seçim
İl, ilçe ve beldelerde belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi üyelerini belirlemek için yapılan seçim; mahallî seçim
- yerel televizyon
Belirli bir bölgeye yayın yapan televizyon kanalı
- yerel yayın
Belli bir bölgeye radyo ve televizyon aracılığıyla yapılan yayın
- yerel yönetim
İl, belediye veya köy halkının oradaki ortak yerel gereksinimlerini karşılayan ve genel karar organları oradaki halk tarafından seçilen kamu tüzel kişisi; mahallî idare
- yerelleşme
Yerelleşmek işi; yöreselleşme, mahallîleşme
- yerelleşmek
Yerel bir özellik kazanmak; yöreselleşmek, mahallîleşmek
- yerelleştirme
Yerelleştirmek işi; yöreselleştirme
- yerelleştirmek
Yerel duruma getirmek; yöreselleştirmek
- yerey
Yer kabuğunun oluşumu bakımından ele alınan herhangi bir parçası
- yergi
Bir kimseyi, bir toplumu, bir düşünceyi, bir nesneyi, bir göreneği yermek için yazılmış yazı veya söylenmiş söz; hicviye, hiciv, satir
- yergici
Yerme huyu olan kimse; heccav
- yergicilik
Yergici olma durumu
- yeri başka
"daha başka bir değeri olan, önemi olan" anlamında kullanılan bir söz
- yeri gelmek
sırası gelmek, zamanı uygun olmak
- yeri göğü ben yarattım demek
çok gururlu olmak
- yeri göğü birbirine katmak
aşırı telaş yaratmak
- yeri göğü inletmek
yüksek sesle ve olanca güçle bağırmak
- yeri göğü tutmak
her tarafı ele geçirmek, denetim altında bulundurmak
- yeri göğü tırmalamak
çok sancı, acı çekmek
- yeri olmak
uygun olmak
- yeri soğumadan
ayrılan bir kimsenin ardından çok zaman geçmeden
- yeri var!
"uygundur, iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- yeri yurdu belirsiz olmak
belli bir yeri olmamak
- yeri öpmek
yere düşmek, yere serilmek
- yeridir
"layıktır, uygundur, münasiptir" anlamında kullanılan bir söz
- yerilme
Yerilmek işi
- yerilmek
Yerme işine konu olmak
- yerin dibine batırıp çıkarmak
çok utandırmak, rezil etmek
- yerin dibine geçmek (veya batmak veya girmek)
çok utanıp sıkılmak
- yerin kulağı var
gizli konuşulan bir şeyin umulmadık bir yoldan başkalarınca duyulabileceğini anlatan bir söz
- yerinde
İyi, yeterli olan; münasip
- yerinde bulmak
doğru olduğunu kabul etmek
- yerinde duramamak
sürekli kıpırdamak
- yerinde kalmak
başka yere gitmemek
- yerinde olmak
uygun olmak
- yerinde saymak
yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp birini basmak
- yerinde su çıkmak
haklı bir sebep olmadan yerini bırakanlara veya bırakmak isteyenlere kınama ve engelleme amacıyla söylenen bir söz
- yerinde yeller esmek
artık bulunmamak, yok olmak
- yerindelik
Yerinde olma durumu
- yerinden fırlamak
oturulan yerden hızla kalkmak
- yerinden oynamak
yerinden ayrılmak
- yerinden oynatmak
başka yere kaldırmak, yerini değiştirmek
- yerinden yönetim
Merkezî yönetimin bazı hak ve yetkilerinin yerel yönetimlerce kullanılması; ademimerkeziyet
- yerinden yönetimci
Yerinden yönetim yanlısı olan; ademimerkeziyetçi
- yerinden yönetimcilik
Yerinden yönetimci olma durumu; ademimerkeziyetçilik
- yerindirme
Yerindirmek işi
- yerindirmek
Yerinme işini yaptırmak
- yerine
Bir şeyin veya bir kimsenin yerini almak üzere
- yerine gelmek
yapılmak, olmak
- yerine getirmek
istenileni, gerekeni yapmak
- yerine geçmek
görevden ayrılan birinin yerini almak
- yerine koymak
gibi görmek, saymak
- yerine oturmak
iyi yerleşmek
- yerini almak
yerine geçmek
- yerini beğenmek
bitki yerini gelişmesine çok uygun bulmak
- yerini bulmak
uygun, ihtiyaç olan yerde olmak
- yerini doldurmak
görevini başarı ile yapar olmak
- yerini sevmek
yerini beğenmek
- yerini tutmak
bulunmayan bir nesnenin yerini almak, onu aratmamak
- yerini yapmak
bir şey elde etmek amacıyla girişimde bulunmak
- yerini ısıtmak
bir yerde uzun süre kalmak
- yerinme
Yerinmek işi; esef
- yerinmek
Pişman olmak
- Yerköy
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- yerküre
Üstünde yaşadığımız gök cismi; yer, yer yuvarı, yer yuvarlağı
- yerle beraber
yer düzeyinde
- yerle bir etmek
temeline kadar yok etmek, tahrip etmek
- yerle gök bir olsa
"sonu ne olursa olsun" anlamında kullanılan bir söz
- yerle yeksan etmek
yerle bir etmek
- yerlerde sürünmek
çok perişan, acınacak bir durumda bulunmak
- yerlere geçmek
çok utanıp sıkılmak veya kahrolmak
- yerlere kadar eğilmek
aşırı saygı göstermek
- yerleri süpürmek
saç, etek, paça çok uzun olmak
- yerleşebilme
Yerleşebilmek işi
- yerleşebilmek
Yerleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yerleşik
Belli bir yere yerleşmiş; beledi
- yerleşiklik
Yerleşik olanın özelliği
- yerleşilme
Yerleşilmek işi
- yerleşilmek
Yerleşme işine konu olmak veya yerleşme işi yapılmak
- yerleşim
Yerleşmek işi; iskân
- yerleşim alanı
İl, ilçe, köy gibi yerleşim birimlerinin kurulduğu ve yayıldığı alan
- yerleşim belgesi
Yurttaşların bazı resmî işlerini yürütürken gerekli olan oturma belgesi; konut belgesi, ikametgâh belgesi, ikametgâh kâğıdı, ikametgâh ilmühaberi, ikametgâh senedi
- yerleşim merkezi
İl, ilçe, köy gibi halkın bir arada yaşadığı yerler; meskûn mahal
- yerleşke
Bir üniversitenin genellikle kent dışında derslik, öğrenci yurdu gibi her türlü yapı ve etkinlik alanlarıyla toplu bir biçimde bulunduğu yer; kampüs
- yerleşme
Yerleşmek işi
- yerleşmek
Yerine iyice oturmak, yerinde sabit olmak
- yerleştirebilme
Yerleştirebilmek işi
- yerleştirebilmek
Yerleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yerleştirilebilme
Yerleştirilebilmek işi
- yerleştirilebilmek
Yerleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yerleştirilme
Yerleştirilmek işi
- yerleştirilmek
Yerleştirme işine konu olmak; vazedilmek
- yerleştirme
Yerleştirmek işi; konumlama
- yerleştirmek
Yerleşmesini sağlamak
- yerli
Yurt içinde yapılan veya bir yurdun kendine özgü niteliklerini taşıyan
- yerli malı
Ülkede yetiştirilen veya üretilen sebze, meyve veya malların hepsi
- yerli yerinde
Eskiden olduğu yerde
- yerli yerinde olmak
eskiden olduğu yerde bulunmak
- yerli yerine
Kendine ait olan yere
- yerli yerine oturmak
uygun düşmek
- yerli yersiz
Uygun zamanı olup olmadığı düşünülmeden, nereye varacağı düşünülmeksizin; münasebetli münasebetsiz, ölçüsüz
- yerlileşme
Yerlileşmek işi
- yerlileşmek
Yerli duruma getirmek
- yerlileştirme
Yerlileştirmek işi
- yerlileştirmek
Yerlileşme işini yaptırmak
- yerlilik
Yerli olma durumu
- yerme
Yermek işi; zem, zemmetme
- yermek
Kötülüklerini söylemek; zemmetmek
- yermerkezci
Yerin gözlem noktası olarak alınan merkeziyle ilgili; yer merkezli, yer özekçil, jeosantrik
- yermerkezcilik
Yer yuvarlığını evrenin merkezi sayanların görüşü; yer özekçilik, jeosantrizm
- yersel
Yerle ilgili
- yersiz
Barınacak yeri olmayan
- yersiz yurtsuz
Barınacak yeri olmayan
- yersiz yurtsuz kalmak
barınacak bir yeri bulunmamak, oturacak yeri olmamak
- yersizleşme
Yersizleşmek durumu
- yersizleşmek
Yersiz yurtsuz kalmak
- yersizlik
Yeri olmama veya yeri yeterli olmama durumu
- yeröte
Yer çevresinde dolanan bir uydunun yörüngesi üzerinde yere en uzak nokta; evç
- yestehleme
Yestehlemek işi
- yestehlemek
Büyük abdest yapmak
- yetebilme
Yetebilmek durumu
- yetebilmek
Yetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetenek
Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteliği; istidat, kabiliyet
- yetenekli
Yeteneği olan; çaplı, istidatlı, kabiliyetli
- yeteneklice
Yetenekli bir biçimde
- yeteneklilik
Yetenekli olma durumu; istidatlılık, kabiliyetlilik
- yeteneksiz
Yeteneği olmayan; istidatsız, kabiliyetsiz
- yeteneksizce
Yeteneksiz bir biçimde
- yeteneksizlik
Yeteneksiz olma durumu; istidatsızlık, kabiliyetsizlik
- yeter
İhtiyacı karşılayacak kadar, yetecek ölçüde olan; kâfi
- yeter de artar
"fazlasıyla yeter" anlamında kullanılan bir söz
- yeter derecede
yeterli ölçüde
- yeter ki
ancak, şu şartla
- yeter sayı
Bir toplantının, bir oturumun açılabilmesi için orada bulunması gereken üye sayısı; nisap
- yeteri kadar
yetecek ölçüde
- yeterince
Gerektiği kadar, istenildiği kadar, yeter sayıda; kararında, olabildiğince
- yeterli
Bir işi yapma gücünü sağlayan özel bilgisi olan; kifayetli, ehliyetli
- yeterli beslenme
Vücudun yaşaması ve çalışmasını sürdürebilmesi için gerekli enerjinin karbonhidrat, yağ ve proteinlerden sağlanması işi
- yeterli olmak
bir işi yapabilme gücü bulunmak
- yeterlik alanı
Herhangi bir programın başarıya ulaşabilmesi ya da bir mesleğin doğru şekilde yapılabilmesi için ilgili kişinin sahip olması beklenen yeterli bilgi birikimini ve uygulama becerisini içeren özel alan
- yeterlik belgesi
Belli bir alanda uzman olunduğunu belirten belge; ehliyetname
- yeterlik eğitimi
Bir görev dalında veya belli bir konuda ön bilgili ve yetenekli kişilerin, bu bilgi ve yeteneklerini güçlendirmeye yarayan eğitim
- yeterlik fiili
Yeterlik, ihtimal vb. kavramları kazandırmak üzere bir fiile -e zarf-fiil eki ve bilmek fiili getirilerek, olumsuz biçimi için fiilin üzerine -e zarf-fiili ve -me- eki getirilerek oluşturulan tasvir fiili; iktidari fiil
- yeterlik sınavı
Devlet görevlisi olarak alınmada ve bu görevde yükselmede uygulanan sınav; yeterlilik sınavı
- yeterlik önergesi
Bir konu üzerindeki konuşmaların yeterli olduğunu bildirmek için toplantı başkanına verilen yazı
- yeterlilik
Yeterli olma durumu; yeterlik
- yetersiz
Gerekli bilgi ve yeteneği olmayan, yeterliği olmayan; kifayetsiz, ehliyetsiz
- yetersiz kalmak
Herhangi bir işi yerine getirmek veya bir ihtiyacı karşılamak için yeterli seviyede olmamak
- yetersizleşme
Yetersizleşmek durumu
- yetersizleşmek
Yetersiz olmak, yetersiz duruma gelmek
- yetersizlik
Yetersiz olma durumu; ehliyetsizlik, fakirlik, kifayetsizlik, yoksulluk
- yeti
İnsanda bulunan, bir şey yapabilme yeteneği; kuvve, meleke
- yetik
Yetişmiş, erişmiş, büyümüş
- yetim
Babası ölmüş olan (çocuk); babasız
- yetime
Yetim olan kız
- yetimhane
Yetim çocukların barındırıldığı, bakıldığı yer
- yetimi okşamışlar, vay sırtım demiş
öksüzün karnına vurmuşlar (öksüzü dövmüşler) "vay arkam" demiş
- yetimlik
Yetim olma durumu; babasızlık
- yetinebilme
Yetinebilmek durumu
- yetinebilmek
Yetinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetinilme
Yetinilmek işi
- yetinilmek
Yetinme işi yapılmak
- yetiniş
Yetinmek durumu
- yetinme
Yetinmek durumu; kanıklanma, idare, kanaat, iktifa
- yetinmek
Edindiği bir şeyi kendisi için yeter bularak daha çoğuna gerek görmemek, daha çoğunu istememek; kanıklanmak, kanaat etmek, iktifa etmek
- yetirebilme
Yetirebilmek işi
- yetirebilmek
Yetirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetiriş
Yetirmek işi
- yetirme
Yetirmek işi
- yetirmek
Bitirmek, tamamlamak
- yetiş! (veya yetişin!)
yardım istemek için söylenen bir söz
- yetişebilme
Yetişebilmek işi
- yetişebilmek
Yetişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetişek
Yetişmek işi
- yetişilme
Yetişilmek işi
- yetişilmek
Yetişme işi yapılmak
- yetişim
Yetişmek işi
- yetişkin
Yetişmiş, olgunlaşmış
- yetişkin eğitimi
Yetişkin kimselere yönelik eğitim ve öğretim programı
- yetişkinlik
Yetişkin olma durumu
- yetişme
Yetişmek işi
- yetişmek
Ulaşmak, ermek, varmak, vasıl olmak
- yetişmeyesi!
öfke ile söylenen bir ilenme sözü
- yetişmiş
Gereken niteliğe veya olgunluğa erişmiş
- yetişmişlik
Yetişmiş olma durumu
- yetiştirebilme
Yetiştirebilmek işi
- yetiştirebilmek
Yetiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetiştirici
Bir çocuğu, öğrenciyi çeşitli konularda eğiten, ona yol gösteren kimse
- yetiştiricilik
Yetiştirici olma durumu
- yetiştirilebilme
Yetiştirilebilmek işi
- yetiştirilebilmek
Yetiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yetiştirilme
Yetiştirilmek işi
- yetiştirilmek
Yetiştirme işi yapılmak
- yetiştirim
Bir hayvan veya insana herhangi bir amaçla birtakım alışkanlıklar ve beceriler kazandırma işi
- yetiştirme
Yetiştirmek işi
- yetiştirme yurdu
Anne ve babası olmayan veya anne ve babası tarafından bırakılan, haklarında koruma kararı alınan, 7-18 yaşlarındaki çocukların barındırılıp yetiştirildiği eğitim kurumu; çocuk yuvası
- yetiştirmek
Birini, bir şeyi gitmekte veya gitmek üzere olan bir kimse veya şeye ulaştırmak, ulaşmasını sağlamak
- yetke
Yeterliğine herkesi inandırarak bir kimsenin kendisine sağladığı itaat ve güven; sulta, velayet
- yetki
Bir görevi, bir işi yasaların verdiği imkânlara göre, belli şartlarla yürütmeyi sağlayan hak; salahiyet, mezuniyet
- yetki belgesi
Bir makam veya organ adına bir işi, bir konuyu yürütmekle görevli olunduğunu gösteren belge
- yetki devri
Bir makam veya organın sahip olduğu yetkileri başka bir makam veya organa devretmesi
- yetki gasbı
Hukuki bir işlemin yetkisiz bir kimse tarafından ele geçirilmesi
- yetki vermek
yetkilendirmek
- yetkilendirim
Yetkilendirme işi; otorizasyon
- yetkilendirme
Yetkilendirmek işi
- yetkilendirmek
Birini yetkili kılmak
- yetkili
Herhangi bir işte yetkisi olan (kimse); salahiyetli, salahiyettar
- yetkili kılmak
yetkisini kullanma imkânını vermek
- yetkili merci
Sorumlu ve yetkili makam
- yetkili servis
Ticari kuruluşların çeşitli bölgelerde kendilerini temsil etmeleri amacıyla görevlendirdikleri işletme
- yetkili yargıç
Bir davayı görmekle ve yürütmekle sorumlu ve ehliyetli hâkim
- yetkili yargıçlık
Yetkili yargıç olma durumu
- yetkililik
Yetkili olma durumu; salahiyetlilik
- yetkinleşme
Yetkinleşmek işi
- yetkinleşmek
Yetkin bir duruma gelmek
- yetkinleştirme
Yetkinleştirmek işi
- yetkinleştirmek
Yetkinleşme işini yaptırmak
- yetkisiz
Herhangi bir işte yetkisi olmayan; salahiyetsiz
- yetkisizlik
Yetkisiz olma durumu; salahiyetsizlik
- yetme
Yetmek işi
- yetmek
Bir gereksinimi karşılayacak, giderecek nicelikte olmak
- yetmemezlik
bk. yetmezlik
- yetmezlenme
Yetmezlenmek işi
- yetmezlenmek
Yeterli bulmamak
- yetmezlik
Yetmeme durumu
- yetmiş
Altmış dokuzdan sonra gelen sayının adı
- yetmiş iki millet
Bütün insanlar
- yetmişer
Yetmiş sayısının üleştirme sayı sıfatı
- yetmişerli
Yetmişer yetmişer sıralanmış
- yetmişinci
Yetmiş sayısının sıra sıfatı, sırada altmış dokuzuncudan sonra gelen
- yetmişine merdiven dayamak
ileri yaşlara ulaşmak
- yetmişli
Yetmiş parçası bulunan, yetmiş parçadan oluşan
- yetmişlik
Yetmiş tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden yetmiş tane bulunan
- yetti artık (veya gayrı)
bir olaydan veya sözden aşırı derecede sıkıntı duyulduğunu anlatan bir söz
- yevmiye
Her gün
- Yezidi
Musul, Halep ve Bağdat bölgelerinde yaygın bulunan, Tanrı'nın iyiliği, şeytanın kötülüğü temsil ettiğine, Tanrı ile şeytan arasında sürekli bir tartışma olduğuna inanan bir mezhep
- Yezidilik
Yezidilerin bağlı olduğu din inancı
- yezit
Nefret edilen kimseler için kullanılan bir söz
- yezitlik
Yezit olma durumu, yezit gibi davranma
- yeğ
Bir başkasından daha çok beğenilip tercih edilen, üstün görülen; müreccah
- yeğ tutmak
yeğlemek
- yeğen
Birine göre kardeş çocuğu
- yeğen deve
Tüylü dişi deve ile tek hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesiyle üretilen bir tür deve
- yeğinleşme
Yeğinleşmek işi
- yeğinleşmek
Şiddetli duruma gelmek
- yeğinlik
Yeğin olma durumu
- yeğleme
Yeğlemek durumu; tercih
- yeğlemek
Bir şeyi öbürüne göre daha iyi, üstün veya önemli saymak; yeğ tutmak, tercih etmek
- yeğleniş
Yeğlenmek durumu
- yeğlenme
Yeğlenmek durumu
- yeğlenmek
Yeğ tutulmak
- yeğleyebilme
Yeğleyebilmek durumu
- yeğleyebilmek
Yeğleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yeğleyiş
Yeğlemek durumu
- yeğlik
Bir şeyin, başkalarından üstün sayılması; rüçhan
- yeğni
Ciddi olmayan
- yeğrek
Daha iyi, daha üstün
- yeşerebilme
Yeşerebilmek işi
- yeşerebilmek
Yeşerme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yeşerme
Yeşermek işi
- yeşermek
Bitki yaprak vermek; gövermek
- yeşertebilme
Yeşertebilmek işi
- yeşertebilmek
Yeşertme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yeşerti
Yeşermiş yer
- yeşertme
Yeşertmek işi
- yeşertmek
Yeşermesini sağlamak
- yeşil
Sarı ile mavinin karışımından ortaya çıkan, bitki yapraklarının çoğunda görülen renk
- yeşil alan
Şehir içinde park, bahçe vb. yerlere ayrılmış bölüm; yeşil saha
- yeşil biber
Yeşil renkli, taze, sivri veya dolma biber
- yeşil dalga
Trafikte belirli bir hızda gidilmesi durumunda sürekli olarak yeşil ışığa denk gelme durumu
- yeşil kart
Hiçbir sosyal güvencesi olmayan yoksul vatandaşlara devletin sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanmaları için verilen kart
- yeşil kese
Ahilikte esnafa ait vakıf gelirlerinin ve mülklere ait tapuların saklandığı kese
- yeşil kuşak
Ormanlık ve yeşillik alan
- yeşil oy
Çekimser davranıldığını gösteren oy
- yeşil saat
Görüşme yapılabilecek zaman dilimi
- yeşil saha
Futbol oynanan alan
- yeşil salata
Küçük küçük doğranan marul, kıvırcık, aysberg, taze soğan, nane, tere ve salatalığa yağ ve limon karışımı eklenerek yapılan salata; yayla salatası
- yeşil yakalı
Ekonominin çevreyle ilgili kesimlerinde çalışan işçi
- yeşil zeytin
Yeşilken toplanarak salamurası yapılmış olan zeytin
- yeşil çay
Çaygillerden, nemli iklimlerde yetişen bir ağaççık (Thea chinensis)
- yeşil ışık
Trafikte yolun geçişe açık olduğunu gösteren ışık
- yeşil ışık yakmak
uygun olabileceğini, izin verilebileceğini belli etmek
- yeşilbağa
Yeşil renkli bir tür küçük kurbağa; yaprak kurbağası
- yeşilbaş
Ördekgillerden, tüyleri mavi, beyaz, kara, kahverengi, erkeğinin başı yeşil renkli bir tür yaban ördeği (Anas platyrhynchos)
- Yeşilhisar
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- yeşilimsi
Rengi yeşili andıran, yeşile benzeyen; yeşilimtırak
- yeşillendirme
Yeşillendirmek işi
- yeşillendirmek
Yeşillenme işini yaptırmak
- yeşillenme
Yeşillenmek işi
- yeşillenmek
Yeşil duruma gelmek, yeşil olmak; zümrütlenmek
- Yeşilli
Mardin iline bağlı ilçelerden biri
- yeşilli
Yeşili olan
- yeşillik
Yeşil olma durumu
- Yeşilova
Burdur iline bağlı ilçelerden biri
- Yeşilyurt
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- yeşilçekirge
Böcekler sınıfının düz kanatlılar takımından, uzun ince duyargalı, 5-6 santimetre uzunluğunda, yeşil renkte bir tür böcek
- yeşim
Açık yeşil ve pembe renkli, kolay işlenen, değerli bir taş
- yine
Bir kez daha; gene, gine
- yineleme
Bir cümle içinde veya arka arkaya gelen cümlelerde bir kelimenin veya bir parçanın tekrarlanması
- yirik
Üst dudağı yarık olan (kimse)
- yirmi
On dokuzdan sonra gelen sayının adı
- yirmi beşlik
Yirmi beş kuruş veya lira değerinde para
- yirmi binlik
Yirmi bin lira değerinde kâğıt para
- yirmi milyonluk
Yirmi milyon liralık kâğıt para
- yirmibir
Eldeki kâğıtların sayı toplamının yirmi bir olmasına dayalı bir tür iskambil oyunu
- yirmili
Yirmi parçası bulunan, yirmi parçadan oluşan
- yirmilik
Yirmi tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden yirmi tane olan
- yirmilik diş
Yirmi yaş sıralarında altlı üstlü ve sağlı sollu, damakların en gerisinde çıkan azı dişi; akıl dişi, yirmi yaş dişi
- yirminci
Yirmi sayısının sıra sıfatı, sırada on dokuzuncudan sonra gelen
- yirmişer
Yirmi sayısının üleştirme sayı sıfatı
- yirmişerli
Yirmişer yirmişer sıralanmış olan
- yirmişerlik
İçinde yirmi tane bulunan
- yitik
Kaybedilmiş, yitirilmiş
- yitiklik
Yitik olma durumu
- yitip gitmek
görünmez olmak, ortadan kalkmak
- yitirebilme
Yitirebilmek işi
- yitirebilmek
Yitirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yitirilme
Yitirilmek işi
- yitirilmek
Yitirme işi yapılmak
- yitiriverme
Yitirivermek işi
- yitirivermek
Aniden yitirmek
- yitiriş
Yitirmek işi
- yitirme
Yitirmek işi
- yitirmek
Ne olduğunu, nerede bulunduğunu bilememek; kaybetmek
- yitirtme
Yitirtmek işi
- yitirtmek
Yitirmesine neden olmak
- yitiş
Yitmek işi
- yitme
Yitmek işi
- yitmek
Yok olmak, ortadan kalkmak; kaybolmak
- yiv
Bir yüzeyin üzerinde çizgi biçiminde olan, sarmal girinti veya çıkıntı
- yivaçar
Metal çubuk ve borulara diş açan alet; pafta
- yivleme
Yivlemek işi
- yivlemek
Dikerek eklemek
- yivli
Yivi olan, üzerine yiv açılmış olan
- yiyebilme
Yiyebilmek işi
- yiyebilmek
Yeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yiyecek
Yenmeye elverişli olan her şey; kayıt (II)
- yiyici
Yiyen
- yiyicilik
Yiyici olma durumu; irtikâp
- yiyim
Yemek işi
- yiyim yeri etmek (veya yapmak)
bir yeri kendi çıkarına kullanmak
- yiyimli
Zevkle yenen
- yiyinti
Yeme içme
- yiyip bitirmek
tüketmek
- yiyip içmek
karın doyurmak, beslenmek
- yiyiverme
Yiyivermek işi
- yiyivermek
Çabucak yemek
- yiyiş
Yemek işi
- yiyorsa
kendine güveniyorsa, yürekliyse
- yiğit
Güçlü, yürekli olan (kimse); alp, celadetli, yağız, dilaver
- yiğitbaşı
Esnaf loncalarının kararlarını yürüten kimse
- yiğitlendirme
Yiğitlendirmek işi
- yiğitlendirmek
Yiğit duruma getirmek
- yiğitleşme
Yiğitleşmek işi; yiğitlenme
- yiğitleşmek
Yiğitlik etmek; yiğitlenmek
- yiğitlik
Yiğit olma durumu, yiğitçe davranış; erlik, mertlik, besalet, celadet, mürüvvet, şecaat
- yiğitlik etmek
yiğitçe davranmak
- yiğitlik sende kalsın
"her zaman özverili, hoşgörülü ve ılımlı ol" anlamında kullanılan bir söz
- yiğitlik taslamak
yiğitmiş gibi davranmak
- yiğitliğe leke (veya bok) sürmemek
yiğitliğe aykırı davranışta bulunmamak
- yiğitçe
Yiğit gibi, yiğide yaraşır bir biçimde
- yo
"Hayır" anlamında kullanılan bir söz
- yobaz
Dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen (kimse)
- yobazca
Yobaz bir biçimde
- yobazlaşma
Yobazlaşmak işi
- yobazlaşmak
Yobaz duruma gelmek
- yobazlaştırma
Yobazlaştırmak işi
- yobazlaştırmak
Yobazlaşma işini yaptırmak
- yobazlık
Yobaz olma durumu, yobazca davranış
- yoga
Ruhsal yaşama ve bedene egemen olmayı amaçlayan Hint felsefe sistemi
- yogi
Yoga felsefesini uygulayan kimse
- yok
Bulunmayan, mevcut olmayan (nesne, kimse vb.); namevcut, nanay var karşıtı
- yok ananın örekesi
saçma bir söze karşı verilen karşılık
- yok canım
"öyle şey olmaz, hayır, inanmayın" anlamında kullanılan bir söz
- yok devenin başı (veya pabucu veya nalı)
çok abartılı bir söz karşısında kullanılan bir söz
- yok etmek
ortadan kaldırmak, ifna etmek, izale etmek
- yok olmak
ortadan kalkmak, kaybolmak
- yok pahasına
Değerinden çok ucuza; ölü fiyatına
- yok satmak
bir mal, çok satıldığı için çabucak tükenmek
- yok saymak
yokmuş gibi davranmak, varlığını kabul etmemek
- yok yere
Hiçbir gereği ve sebebi olmadan; boku bokuna
- yok yok
"ne istersen var" anlamında kullanılan bir söz
- yok yoksul
Zengin olmayan; yoksul
- yok yılı
Bir tarım ürününden az verim alınan yıl
- yoklama
Yoklamak işi; kontrol
- yoklamacı
Okul, iş yeri, kurum vb. yerlerde yoklamaları alan kimse
- yoklamak
Dokunarak incelemek; yordamlamak
- yoklanma
Yoklanmak işi
- yoklanmak
Yoklama işine konu olmak
- yoklatma
Yoklatmak işi
- yoklatmak
Yoklama işini yaptırmak
- yoklayabilme
Yoklayabilmek işi
- yoklayabilmek
Yoklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yoklayıverme
Yoklayıvermek işi
- yoklayıvermek
Ansızın veya çabucak yoklamak
- yoklayış
Yoklamak işi
- yoklaşma
Yoklaşmak durumu
- yoklaşmak
Yok duruma gelmek
- yokluk
Yok olma, bulunmama durumu; adem, ademiyet, fıkdan
- yokluk çekmek
yoksulluk içinde bulunmak
- yokluklu
Eksik olan
- yokoğluyok
Aranıp da bulunmayan kimse veya şey için kullanılan bir söz
- yoksa
"Aksi takdirde" anlamında kullanılan bir söz
- yoksul
Geçinmekte çok sıkıntı çeken, geçimini güçlükle sağlayan (kimse, toplum, ülke); yoksuz, yokluklu, çulsuz, varlıksız, variyetsiz, yok yoksul, fakir, fukara, beş parasız, parasız, sersefil, zengin, varsıl karşıtı
- yoksullaşma
Yoksullaşmak işi; fakirleşme
- yoksullaşmak
Yoksul duruma gelmek; fakirleşmek
- yoksullaştırma
Yoksullaştırmak işi; fakirleştirme
- yoksullaştırmak
Yoksul duruma getirmek; fakirleştirmek
- yoksulluk
Yoksul olma durumu; fakirlik, fukaralık, beş parasızlık, yokluk, yoksuzluk, variyetsizlik, sefillik, sefalet, fakr, meskenet
- yoksulluk belgesi
Devletin sağladığı nakdî ve ayni yardımlardan yararlanmak üzere mahalle muhtarları tarafından düzenlenen ve muhtaç olanlara verilen belge
- yoksulluk sınırı
Bir ülkede insanların yoksul tanımı içerisine girmesine yol açan gelir düzeyi
- yoksulluk çekmek
sürekli yoksulluk içinde bulunmak
- yoksun
Belli bir şeyden kendisinde olmayan, belli bir şeyin yokluğunu çeken; mahrum
- yoksun bırakmak (veya etmek veya kılmak)
yoksun duruma getirmek, bir şeyin yokluğunu çektirmek
- yoksun kalmak
sahip olunan bir şeyi kaybetmek, kullanamamak
- yoksun olmak
belli bir şeye, sahip olamamak
- yoksunlu
Yokluk bildiren
- yoksunluk
Yoksun olma durumu; mahrumluk, mahrumiyet
- yoksuz
Yok olmuş, yok olan, bulunmayan
- yoksuzluk
Yoksuz olma durumu, bulunmama
- yoktan var etmek
yaratmak, ortaya çıkarmak
- yokum
"söz edilen yerde değilim" anlamında kullanılan bir söz
- yokuş
Aşağıdan yukarıya gittikçe yükselen eğimli yer; çıkış, iniş karşıtı
- yokuş aşağı
Yokuşta aşağıya doğru
- yokuş yukarı
Yokuşta yukarıya doğru
- yokuşlu
Yokuşu olan
- yokuşsuz
Yokuşu olmayan
- yokuşçu
Özellikle tepe ve yamaçlı yollarda başarılı olan bisiklet yarışçısı
- yol
Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık; sırat, tarik
- yol almak
yolda ilerlemek
- yol aramak
çare bulmaya çalışmak
- yol ayrımı
Yolların birbirinden ayrıldığı yer; kavşak
- yol ayrımına gelmek
yolların birbirinden ayrıldığı yerde bulunmak
- yol açmak
yol yapmak
- yol ağzı
Bir yolun başka yollarla kesiştiği yer
- yol bel
Geçilen yer
- yol boyu
Kara yolunda kenar
- yol bulmak
çare bulmak
- yol etmek
o yere sık sık gitmek
- yol evladı
Yolculuk sırasında arkadaşlık eden kimse
- yol gitmek
yolda ilerlemek
- yol görünmek
gitmek gerekmek
- yol göstermek
kılavuzluk etmek, yolu bilmeyene anlatmak, tarif etmek
- yol gözlemek
bir şeyin olmasını ummak
- yol haritası
Belirli bir konuda amaca ulaşmak için yapılması gereken işler bütünü
- yol harçlığı
Bir kimseye yolculuk sırasında kullanması için verilen para
- yol iz bilmek
gideceği yolu ve yeri bilmek
- yol işareti
Trafikte veya yarış yolunda, yolu ve yola ait özellikleri gösteren oklar veya levhalar
- yol kardeşi
Yol kardeşliği kuran iki ailenin fertlerinden her biri
- yol kardeşliği
Evli iki aile arasında kurulan kardeşlik bağı
- yol kesmek
geçmesine engel olmak, durdurmak
- yol kilimi
Dar ve uzun olarak dokunmuş kilim türü
- yol parası
Yolculuk sırasında harcanmak için ayrılmış para
- yol tepmek
çok uzun bir süre yürümek
- yol tutmak
bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak
- yol uğrağı
Geçerken uğranılan, yanından yol geçen yer; çiğnek (I)
- yol vermek
geçmesine izin vermek
- yol vurmak
yol kesmek
- yol yakınken
sezilen veya beliren kötü duruma düşmeden
- yol yapmak
yol oluşturmak
- yol yol
Çizgiler biçiminde; iplik iplik
- yol yol olmak
Çizgiler biçiminde şekil almak
- yol yordam
Uygun olan davranış biçimi; yol yöntem, yol erkân, adap, adap erkân, erkân
- yol yorgunluğu
Yol yorgunu olma durumu
- yol yorgunu
Yoldan geldiği için yorulmuş kimse
- yol yürümek
yolda gitmek
- yol çizmek
bir konuda plan yapmak
- yol şaşmak
yol çatallaşıp karışmak
- yola (veya yollara) düşmek
yola çıkmak, yol almaya başlamak
- yola (veya yoluna) koyulmak
yola düzülmek
- yola dizilmek
yol kenarında sıralanmak
- yola düzülmek
gidilecek yere doğru yola çıkmak
- yola gelmek (veya yatmak)
istenilen biçimde davranışı kabullenmek, düzelmek, uslanmak
- yola getirmek
birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek
- yola gitmek
yolculuğa çıkmak
- yola revan olmak
yola çıkmak
- yola vurmak
yolcu etmek, uğurlamak
- yola çıkmak
araca binmek üzere yolüstünde durmak
- yolbil
Taşıtlarda belirlenen noktaya ulaşmak için yön bulmayı sağlayan aygıt; navigatör
- yolbul
Bir noktadan başka bir noktaya gitmek için en elverişli yolu tayin etme ve planlanan rota üzerinde yolculuğu gerçekleştirme; navigasyon
- yolcu
Yolculuğa çıkmış kimse
- yolcu etmek
yola çıkanı uğurlamak
- yolcu gemisi
Yolcu taşımak üzere yapılmış deniz taşıtı
- yolcu salonu
Liman, istasyon, otogar vb. yerlerde, yolcuların giderken veya gelirken oturma, dinlenme imkânını buldukları yer
- yolcu treni
Kısa veya uzun mesafelerde işleyip bütün ana istasyon ve duraklarda duran ve yolcu taşıyan tren
- yolcu vagonu
Yolcu taşımada kullanılan vagon
- yolcu yolunda gerek
"vakit geçirmeden yola devam edilmeli" anlamında kullanılan bir söz
- yolculuk
Ülkeden ülkeye veya bir ülke içinde bir yerden bir yere gidiş veya geliş; yol, seyahat, sefer
- yolculuk etmek
bir yerden başka bir yere gitmek
- yolda kalmak
kaza, doğal afet vb. sebeplerden olayı yolda ilerleyememek, gideceği yere varamamak
- yoldan (veya yolundan) kalmak
gidilmek istenen yere gidememek
- yoldan çevirmek
gideni durdurmak, gitmesine engel olmak
- yoldan çıkmak
belli bir yol izleyen taşıtlar herhangi bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak
- yoldaş
Yol arkadaşı
- yoldaşlık
Yoldaş olma durumu
- yoldaşlık etmek
bir yolcuya katılmak, birlikte gitmek
- yoldurma
Yoldurmak işi
- yoldurmak
Yolma işini yaptırmak
- yoldurtma
Yoldurtmak işi
- yoldurtmak
Yoldurma işini yaptırmak
- yolgeçen hanı
"Girip çıkanı, geleni gideni çok ve belirsiz olan yer" anlamında kullanılan yolgeçen hanı gibi deyiminde geçer
- yolkesen
Issız yollarda engelleme yapıp soygun düzenleyen; kıray
- yollama
Yollamak işi; izam (I)
- yollamak
Birini yolcu etmek
- yollanma
Yollanmak işi
- yollanmak
Yollama işi yapılmak, gönderilmek
- yollanış
Yollanmak işi
- yollara dökülmek
kalabalık hâlde yolda olmak
- yolları ayrılmak
iki kişi veya topluluk arasında görüş, düşünce ayrılığı ortaya çıkmak, ayrı görüş ve düşünceleri benimsemek
- yolları tutmak
geçecek kimselere engel olmak, bırakmamak
- yollatma
Yollatmak işi
- yollatmak
Yollama işini yaptırmak
- yollayabilme
Yollayabilmek işi
- yollayabilmek
Yollama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yollayış
Yollamak işi
- yollu
Yolu olan
- yollu yordamlı
Yol yordam bilen (kimse)
- yolluk
Yolculuk sırasında yenmek üzere hazırlanan yiyecek; yol azığı
- yolma
Yolmak işi
- yolmak
Bitki, tüy vb.ni çekerek yerinden çıkarmak, çekip koparmak; almak
- yolsuz
Yolu olmayan
- yolsuz kalmak
parasız kalmak
- yolsuz yöntemsiz
Bir kurala, bir yönteme uymayan
- yolsuzluk
Yolsuz olma durumu
- yolu (veya yolunu) şaşırmak
yanlış yola sapmak
- yolu almak
yolun sonuna varmak
- yolu açmak
yolda geçişi önleyen engelleri kaldırmak
- yolu açık olmak
bir iş, önünde engel olmamak
- yolu düşmek
bir yerden geçmesi gerekmek
- yoluk
Yolunmuş olan
- yolun açık olsun
"yolda bir engelle, bir kazayla karşılaşmamanı dilerim" anlamında yolculara söylenen bir iyi dilek sözü
- yoluna bakmak
beklemek
- yoluna baş koymak
bir amaca yönelmek, bütün varlığıyla kendini vermek
- yoluna can (veya canını) vermek
birinin uğruna ölmek
- yoluna girmek
istenilen, gerekli olan biçimde gelişmeye başlamak
- yoluna koymak
istenilen biçime getirmek, düzene koymak
- yoluna sapmak
başvurmak
- yoluna çıkmak
karşılamaya gitmek
- yolunda gitmek (veya yürümek)
olumlu gelişme göstermek
- yolunda görünmek
sorunsuz olduğu anlaşılmak
- yolunma
Yolunmak işi
- yolunmak
Yolma işi yapılmak, çekilip koparılmak
- yolunu beklemek (veya gözlemek)
gelmesini beklemek
- yolunu bilmek
yöntemini biliyor olmak
- yolunu bulmak
yasal olmayan yollardan kazanç sağlamak
- yolunu değiştirmek
gittiği yoldan ayrılarak başka yola geçmek
- yolunu kaybetmek
hangi yoldan gideceğini bilememek
- yolunu kesmek
engel olmak, engellemek
- yolunu sapıtmak
doğru yoldan ayrılmak, kötü yola sapmak
- yolunu tutmak
o yere doğru gitmeye başlamak
- yolunu yapmak
bir işin istediği gibi olması için uygun zemin hazırlamak
- yolunu yitirmek
yolunu kaybetmek
- yolunu çizmek
tercihini belirlemek
- yoluyla
“Aracılığıyla” anlamında kullanılan bir söz
- yolüstü
Yolun hemen kenarı
- yom
İyi talih, iyi haber
- yom tutmak
uğurlu saymak
- yoma
Sabit manevralarda ve gemileri bağlamada kullanılan, üç veya dört kollu halat
- Yomra
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- yonca
Baklagillerden, başak durumundaki çiçekleri kırmızı veya mor renkli, hayvanlara yem olarak yetiştirilen çayır bitkilerinin genel adı (Trifolium)
- yonca yaprağı
Kara yollarında alt yoldan üst yola veya üst yoldan alt yola geçmeyi sağlayan, dört yapraklı yonca biçimindeki kavşak
- yoncalık
Yonca tarlası
- yonga
Kesilen, yontulan veya rendelenen bir şeyden çıkan parça; kamga
- yongalama
Yongalamak işi
- yongalamak
Yonga durumuna getirmek
- yongar
Üç teli olan bağlama
- yont
Başıboş hayvan
- yontabilme
Yontabilmek işi
- yontabilmek
Yontma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yontma
Yontmak işi; yonma
- Yontma Taş Devri
Tarihten önceki zamanların en eski devri; Yontma Taş Çağı
- yontmak
Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek; yonmak
- yontuk
Yontulmuş yer
- yontuk düz
Karaların sel, rüzgâr, akarsu vb. yollarla aşınmış, deniz seviyesine yakın olan, engebeli ve geniş düzlüklerine verilen ad; yalama yazı, peneplen
- yontulma
Yontulmak işi; yonulma
- yontulmak
Yontma işi yapılmak veya yontma işine konu olmak; yonulmak
- yorabilme
Yorabilmek işi
- yorabilmek
Yorma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yordam
Çevik ve çabuk olma
- yordama
Yordamak işi
- yordamak
Bilinen veya gözlenen durumlardan yola çıkarak bilinmeyen veya gözlenmeyen durumlar hakkında tahminde bulunmak
- yordamlama
Yordamlamak işi
- yordamlı
Yakışıklı olan
- yordamsız
Çevik olmayan
- yordurma
Yordurmak işi
- yordurmak
Yorulmasını sağlamak
- yordurtma
Yordurtmak işi
- yordurtmak
Yordurma işini yaptırmak
- yorga
Biniciyi sarsmayan at yürüyüşlerinden biri
- yorgalama
Yorgalamak işi
- yorgalamak
At yorga yürümek, yorga gitmek
- yorgan
Yatakta örtünmeye yarayan, içi pamuk, yün vb. şeylerle doldurularak dikilmiş geniş örtü
- yorgan döşek yatmak
ağır hasta olmak
- yorgan gitti, kavga bitti
"anlaşmazlık sebebi olan şey ortadan kalktığında anlaşmazlık da sona erdi" anlamında kullanılan bir söz
- yorgan ipliği
Yorgan dikmek için kullanılan kalın ve sağlam iplik
- yorgan iğnesi
Yorgan dikmeye yarayan kalın ve uzun bir iğne türü
- yorgan kaplamak
yorgana çarşaf geçirmek
- yorgan kavgası
Bir şeyden çıkar sağlama konusunda anlaşmazlığa düşme
- yorgan yüzü
Yorganı kirden ve dış etkilerden korumak için kumaştan yapılan yüz
- yorgan çarşafı
Yorganın alt yüzüne dikilen çarşaf
- yorgancı
Yorgan, yastık, şilte vb. şeyler diken veya satan kimse
- yorgancılık
Yorgancının işi
- yorgaya kaldırmak
atı, binicisini sarsmayan bir biçimde yürümesi için hareketlendirmek
- yorgun
Çalışma vb. sebeplerle beden veya zihin etkinliği yavaşlayan, yorulmuş olan
- yorgun argın
Çok yorulmuş, gücü kalmamış bir biçimde
- yorgun düşmek
çok yorulmak, bitkin duruma gelmek
- yorgun mermi
Havaya sıkıldıktan sonra hızını kaybederek yere düşen mermi
- yorgunluk
Çalışma vb. sebeplerle bireyin ruh ve beden etkinlikleri açısından verimlilik düzeyinin azalması
- yorgunluk (veya yorgunluğunu) atmak (veya çıkarmak)
dinlenmek
- yorgunluk kahvesi
Dinlenmek amacıyla çalışmaya ara verildiğinde içilen kahve
- yorgunluğunu almak
dinlenmesine sebep olmak
- yorgunu yokuşa sürmek
yapılması güç bir işin, büsbütün güç şartlarda gerçekleştirilmesini istemek
- yorma
Yormak işi
- yormak
Yorgun duruma getirmek
- yortma
Yortmak işi
- yortmak
Sürekli yol yürümek
- yortu
Hz. İsa'nın yaşamını, ölümünü, dirilişini ve azizlerin yaşamlarına yansımış olan erdemlerini anmak üzere kilisenin belirlediği kutsal günler
- yorulabilme
Yorulabilmek işi
- yorulabilmek
Yorulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yorulma
Yorulmak işi
- yorulmak
Yorgun duruma gelmek
- yorulmasız
Yorulmadan
- yoruluverme
Yoruluvermek işi
- yoruluvermek
Çabucak veya kısa sürede yorulmak
- yoruluş
Yorulmak işi
- yorum
Bir yazının veya bir sözün, anlaşılması güç yönlerini açıklayarak aydınlığa kavuşturma; tefsir
- yorum yok
yorumsuz
- yorumcu
Yorum yapan kimse
- yorumculuk
Yorumcu olma durumu
- yorumlama
Yorumlamak işi; tefsir
- yorumlamak
Bir yazıyı veya bir sözü yorum yaparak açıklamak; tefsir etmek
- yorumlanabilme
Yorumlanabilmek işi
- yorumlanabilmek
Yorumlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yorumlanma
Yorumlanmak işi
- yorumlanmak
Yorumlama işi yapılmak veya yorumlama işine konu olmak
- yorumlanış
Yorumlanmak işi
- yorumlatabilme
Yorumlatabilmek işi
- yorumlatabilmek
Yorumlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yorumlatma
Yorumlatmak işi
- yorumlatmak
Yorumlama işini yaptırmak
- yorumlattırma
Yorumlattırmak işi
- yorumlattırmak
Yorumlatma işini yaptırmak
- yorumlayabilme
Yorumlayabilmek işi
- yorumlayabilmek
Yorumlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yorumlayış
Yorumlamak işi
- yorumlu
Yorum içeren
- yorumsuz
Yorum içermeyen
- yorumsuzluk
Yorumsuz olma durumu
- yosma
Şen, güzel, fettan olan (genç kadın)
- yosmaca
Yosmaya yaraşır bir biçimde, yosma gibi
- yosmalık
Yosma olma durumu
- yosun
Çoğu sularda, ağaç veya taşların üzerinde yetişen tallı bitkilerin ilkel yapıdaki örneklerine verilen genel ad
- yosun bağlamak (veya tutmak)
üzerini yosun kaplamak
- yosun külü
Yosunların yakılmasından elde edilen, cam ve sabun sanayisinde kullanılan, soda ve iyot üretiminde değerlendirilen deniz yosunu ürünü
- yosuncul
Yosunla beslenen veya yosunların içinde yaşayan
- yosunlanma
Yosunlanmak durumu
- yosunlanmak
Yosun oluşmak, yosunla kaplanmak
- yosunlaşma
Yosunlaşmak durumu
- yosunlaşmak
Yosunlu duruma gelmek
- yosunlu
Yosunu olan, yosunla kaplanmış olan
- yoz
Doğada olduğu gibi kalarak işlenmemiş olan
- Yozgat
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Yozgatlı
Yozgat ilinden olan kimse
- Yozgatlılık
Yozgatlı olma durumu
- yozlaşma
Yozlaşmak durumu; dejenereleşme, tereddi, dejenerasyon
- yozlaşmak
Kişi, toplum vb. özündeki iyi niteliklerini, değer yargılarını, birtakım dış etkenlerle yitirerek bozulmak, kötüye gitmek; dejenereleşmek, dejenere olmak, tereddi etmek
- yozlaşmışlık
Yozlaşmış olma durumu
- yozlaştırabilme
Yozlaştırabilmek işi
- yozlaştırabilmek
Yozlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yozlaştırma
Yozlaştırmak işi
- yozlaştırmak
Yozlaşmasını sağlamak, yozlaşmasına sebep olmak; dejenere etmek
- yozlaşık
Yozlaşmış
- yozlaşıklık
Yozlaşık olma durumu
- yozluk
Yoz olma durumu; dejenerelik
- yoğ
Eski Türklerde ölüler için yapılan tören
- yoğalma
Yoğalmak işi
- yoğalmak
Varlığı ortadan kalkmak, yok olmak
- yoğaltılma
Yoğaltılmak işi
- yoğaltılmak
Yoğaltma işi yapılmak
- yoğrulabilme
Yoğrulabilmek işi
- yoğrulabilmek
Yoğrulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yoğrulma
Yoğrulmak işi
- yoğrulmak
Yoğurma işi yapılmak veya yoğurma işine konu olmak
- yoğrum
Yoğurmak işi
- yoğun
Hacmine oranla ağırlığı çok olan; kesif
- yoğun bakım
Ağır hastaların tedavisi için uygulanan özel bakım
- yoğunlaşabilme
Yoğunlaşabilmek işi
- yoğunlaşabilmek
Yoğunlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yoğunlaşma
Yoğunlaşmak işi; tekâsüf
- yoğunlaşmak
Yoğun duruma gelmek; tekâsüf etmek, konsantre olmak
- yoğunlaştırabilme
Yoğunlaştırabilmek işi
- yoğunlaştırabilmek
Yoğunlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yoğunlaştırma
Yoğunlaştırmak işi; teksif
- yoğunlaştırmak
Yoğun duruma getirmek; teksif etmek
- yoğunluk
Yoğun olma durumu; sel
- yoğunluklu
Yoğunluğu olan
- yoğunlukölçer
Sıvıların özgül ağırlığını ölçen araç; dansimetre
- yoğurabilme
Yoğurabilmek işi
- yoğurabilmek
Yoğurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yoğurma
Yoğurmak işi
- yoğurmak
Katı veya toz durumundaki bir maddeyi herhangi bir sıvı ile karıştırarak hamur durumuna getirmek
- yoğurt
Maya katılarak koyulaştırılmış beyaz, kıvamlı bir süt ürünü
- yoğurt gibi
koyu ve katılaşmış (nesne)
- yoğurt otu
Kökboyasıgillerden, çiçekli dal uçlarında sütü kestirmekte kullanılan maya bulunan, bir yıllık veya çok yıllık otsu bitki; çobansüzgeci (Galium)
- yoğurt tatlısı
Yumurta, yoğurt ve erimiş yağ karışımının içine toz şeker, un, irmik, kabartma tozu, vanilya ve Hindistan cevizi karıştırılarak hazırlanan bir tatlı türü
- yoğurt çalmak
yoğurt yapmak için süte yoğurt mayası koymak
- yoğurt çorbası
Yoğurt, nane, pirinç ve yağ karışımıyla hazırlanan bir çorba türü
- yoğurthane
Yoğurt yapılan yer
- yoğurtlama
Yoğurtlamak işi
- yoğurtlamak
Yoğurt katmak
- yoğurtlu
İçine yoğurt katılmış, içinde yoğurt bulunan
- yoğurtlu kebap
Dilimlenmiş küçük pide, yoğurt ve etten oluşan bir yemek türü
- yoğurtma
Yoğurtmak işi
- yoğurtmak
Yoğurma işini yaptırmak
- yoğurtçu
Yoğurt yapan veya satan kimse
- yoğurtçuluk
Yoğurt yapma veya satma işi
- yoğuşma
Yoğuşmak işi
- yoğuşmak
Gaz hâlindeki bir madde ısı kaybederek sıvı hâle gelmek
- yoğuşmalı
Su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan suyun yeniden kullanılmasını sağlayan (kombi vb.)
- yoğuşturma
Yoğuşturmak işi
- yoğuşturmak
Gaz hâlindeki bir maddeyı ısısını kaybettirerek sıvı hâle getirmek
- yoğuşturucu
Damıtma işlemi sırasında içinden su akımı geçirildiğinde oluşan buharın, soğutulmasıyla yeniden sıvı hâle dönüştürülmesini sağlayan camdan yapılmış araç
- yudum
Sıvı içiminde ağza alınan miktar; höpürdek
- yudumlama
Yudumlamak işi
- yudumlamak
Yudum yudum içmek, acele etmeden yavaş yavaş içmek
- yudumlanma
Yudumlanmak işi
- yudumlanmak
Yudumlama işi yapılmak
- yudumlatma
Yudumlatmak işi
- yudumlatmak
Yudumlama işini yaptırmak
- yudumlayabilme
Yudumlayabilmek işi
- yudumlayabilmek
Yudumlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yudumlayış
Yudumlamak işi
- yuf
Kınama, üzüntü, nefret bildiren bir söz
- yuf borusu
Boynuzdan yapılan bir boru türü; nefir
- yuf borusu çalmak
kınama, üzüntü ve nefretini bildirmek
- yufka
Oklava ile açılan ince, yuvarlak hamur yaprağı
- yufka açmak
hamuru yufka durumuna getirmek
- yufka ekmeği
Pideden daha ince açılan bir çeşit ekmek
- yufka kebabı
Yufka ile etten yapılan bir kebap türü
- yufka yürekli
Kötü olaylardan çok çabuk etkilenen, üzülen; bağrı yufka
- yufka yüreklilik
Yufka yürekli olma durumu
- yufkacı
Yufka, kadayıf vb.ni yapıp satan kimse
- yufkacılık
Yufkacının işi
- yufkalık
Yufka yapmak için ayrılmış olan
- Yugoslav
Yugoslavya halkından olan kimse
- Yugoslavyalı
Yugoslavya'da yaşayan kimse
- yuh
Birine karşı beğenilmeyen veya öfke duyulan bir durumda haykırılan söz; yuha
- yuh çekmek
beğenilmeyen, tasvip edilmeyen birine veya bir duruma karşı haykırmak
- yuha çekmek
yuh çekmek
- yuhalama
Yuhalamak işi
- yuhalamak
Birine "yuha" diye bağırmak
- yuhalanma
Yuhalanmak işi
- yuhalanmak
Yuhalama işi yapılmak
- yuhalatma
Yuhalatmak işi
- yuhalatmak
Yuhalama işini yaptırmak
- yuhaya tutmak
yuh çekmek
- yuka
Zayıf, ince, hafif olma
- yukarı
Bir şeyin üst bölümü; fevk, mafevk, aşağı karşıtı
- yukarı mahalle
Bir yerleşim bölgesinin yüksek yerlerinde oluşan mahalle
- yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal
aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık
- yukarıda Allah var
“Allah’tan korkarak haklı olduğunu kabul ederim, haksız değilsin” anlamında bir söz
- yukarıdan
Tepeden, üstten
- yukarıdan almak
yumuşaklık göstermemek, ağır önerilerde bulunmak, sert davranmak
- yukarıdan bakmak
kendini karşısındakinden üstün görmek
- yukaç
Yer katmanları kıvrımlarının tümsek bölümü; semer, ineç karşıtı
- yulaf
Buğdaygillerden, en çok hayvan yemi olarak yetiştirilen otsu bitki (Avena sativa)
- yulaf unu
Kurutulmuş yulaf tanelerinin öğütülmesiyle elde edilen un
- yular
Bir yere bağlamak veya çekerek götürmek için hayvanın başlığına veya tasmasına bağlanan ip
- yuları birinin elinde olmak
bir kimsenin davranışları birinin denetiminde, yönetiminde olmak
- yuları eksik
Söz ve davranışlarında incelikten yoksun olan (kimse)
- yuları ele vermek (veya kaptırmak)
birinin sözünden çıkmayacak duruma gelmek, kendi iradesiyle davranmamak
- yuları takmak
birini sözünden çıkamayacak duruma getirmek, egemenliği altına almak
- yuları teslim etmek
yuları ele vermek
- yumabilme
Yumabilmek işi
- yumabilmek
Yumma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yumak
Yuvarlak biçimde sarılmış iplik, yün vb. şey
- yumak yumak
Yuvarlak bir biçimde
- yumaklama
Yumaklamak işi
- yumaklamak
Yumak durumuna getirmek
- yumaklanma
Yumaklanmak işi
- yumaklanmak
Yumak durumuna gelmek
- yumdurma
Yumdurmak işi
- yumdurmak
Yummasını sağlamak
- yumma
Yummak işi
- yummak
Kısarak kapamak, sıkarak kapalı duruma getirmek
- yumru
Yuvarlak, şişkin şey
- yumru köfte
Yağsız kıyma, köftelik bulgur, soğan, maydanoz ve baharat kullanılarak hazırlanan bir tür sulu yemek
- yumru kök
Patates, pancar, yer elması gibi yumru biçiminde olan kök
- yumru top
Yuvarlak olan top
- yumrucuk
Küçük yumru, ufak şişkinlik
- yumruk
Parmakların kapanmasıyla elin aldığı biçim
- yumruk atmak (veya indirmek)
yumrukla vurmak
- yumruk gibi
yumruk büyüklüğünde
- yumruk göstermek
korkutmak, gözdağı vermek
- yumruk hakkı
Zorbalıkla elde edilen şey
- yumruk kadar
çok iri, büyük
- yumruk topu
Boksörlerin düzgün ve çabuk yumruk vurabilmeleri için çalıştıkları, uzunluğu boksörün boyuna göre ayarlanabilen, bir askıya asılı lastik top
- yumruk yumruğa gelmek
yumruklaşmak
- yumruklama
Yumruklamak işi
- yumruklamak
Yumrukla vurmak; sumsuklamak
- yumruklanma
Yumruklanmak işi
- yumruklanmak
Yumrukla vurulmak
- yumruklayabilme
Yumruklayabilmek işi
- yumruklayabilmek
Yumruklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yumruklaşma
Yumruklaşmak işi
- yumruklaşmak
Karşılıklı yumruk atmak, yumruk vurarak dövüşmek
- yumrulanma
Yumrulanmak işi
- yumrulanmak
Yumru durumuna gelmek, yumru gibi olmak
- yumruluk
Yumru olma durumu
- yumruğuna güvenmek
isteklerini yaptırmak için yalnızca bedensel gücüne güvenmek
- yumuk
Yumulmuş olan, yumulmuş gibi duran; yumulu
- yumuk gözlü
Göz kapakları şişkin, gözü kısık olan
- yumuklaşma
Yumuklaşmak işi
- yumuklaşmak
Yumuk duruma gelmek
- yumulma
Yumulmak işi
- yumulmak
Kapanmak, örtülmek
- yumurcak
Yaramaz küçük çocuk
- yumurta
Bir dişinin vücudunda oluşan, yumurtlama ve döllenmeden sonra aynı türden bir canlı oluşturan hücre
- yumurta akı
Yumurta sarısını saran az akışkan, albümince zengin, saydam madde
- yumurta hücresi
Bitkilerde erkek gamet tarafından döllenerek yumurtayı oluşturan dişi gamet; oosfer
- yumurta kapıya dayanmak (veya gelmek)
yapılacak iş için zaman çok daralmak
- yumurta sarısı
Yumurtanın ortasında bulunan sarı bölüm
- yumurta topuk
Orta yükseklikte ve az sivri ayakkabı ökçesi; yumurta ökçe
- yumurta zarı
Yumurtanın kabuğuyla akını birbirinden ayıran ince zar
- yumurtacı
Yumurta alıp satan kimse
- yumurtacık
Canlılarda dişinin, döllenip oğulcuk durumuna gelmesi için çıkardığı üreme hücresi
- yumurtacılık
Yumurtacının yaptığı iş
- yumurtadan daha dün çıkmış
"bilgiçlik taslayan toy kimse" anlamında kullanılan bir söz
- Yumurtalık
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- yumurtalık
Canlılarda dişi üreme hücrelerini veren organ; mebiz
- yumurtaya kulp takmak
bahane bulmakta usta olmak
- yumurtayı çalkamak
hayvan, üstüne oturduğu yumurtayı çevirmek
- yumurtlama
Yumurtlamak işi
- yumurtlamak
Tavuk, kuş, balık vb. yumurta yapmak
- yumurtlatma
Yumurtlatmak işi
- yumurtlatmak
Yumurtlama işini yaptırmak
- yumurtlayabilme
Yumurtlayabilmek işi
- yumurtlayabilmek
Yumurtlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yumurtlayanlar
Yumurtlama yolu ile üreyen hayvanlar
- yumurtlayıverme
Yumurtlayıvermek işi
- yumurtlayıvermek
Aniden yumurtlamak
- yumuşacık
Hoşa giden, istenilen yumuşaklıkta olan, çok yumuşak olan
- yumuşak
Dokunulduğunda veya üzerine basıldığında çukurlaşan, eski biçimini kaybeden, katı karşıtı
- yumuşak ağızlı
Kolay gem alan (hayvan)
- yumuşak buğday
Kırma ve öğütmeye karşı direnci daha az olan, öğütüldüğünde genelde daha ince un meydana getiren ve tane kesiti unsu yapıda, beyaz renkte ve mat görünüşlü olan buğday
- yumuşak damak
Damağın boğaza yakın bölümü
- yumuşak iniş
Uzay araçlarının ve uçakların ustalıkla, yolcuları rahatsız olmayacak bir biçimde yere inişi
- yumuşak karın
Kişilerin, kurumların, ülkelerin konuşulmasından, gündeme getirilmesinden rahatsız olduğu durumlar, konular
- yumuşak su
Az kireçli su
- yumuşak yüzlü
Kendisinden istenilen bir şeyi geri çeviremeyen, hayır diyemeyen (kimse)
- yumuşak yüzlülük
Yumuşak yüzlü olma durumu
- yumuşaklaşma
Yumuşaklaşmak durumu
- yumuşaklaşmak
Yumuşak bir duruma gelmek
- yumuşaklık
Yumuşak olma durumu; mülayemet
- yumuşakça
Yumuşak vücutlu, omurgasız hayvan
- yumuşakçalar
Büyük bir bölümü suda yaşayan, ahtapot, salyangoz, istiridye gibi omurgasız ve yumuşak olan vücutları sert, kalkerli bir örtü ile kaplı, çoğu etçil, bir kısmı otçul, bir kısmı ise asalak olan hayvanlar dalı (Mollusca)
- yumuşama
Yumuşamak işi
- yumuşamak
Sertliği kalmamak, yumuşak duruma gelmek
- yumuşatabilme
Yumuşatabilmek işi
- yumuşatabilmek
Yumuşatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yumuşatma
Yumuşatmak işi veya durumu
- yumuşatmak
Sertliğini gidermek, yumuşak duruma getirmek
- yumuşatıcı
Yumuşamayı sağlayan kimyasal madde
- yumuşatıcılık
Yumuşatıcı olma durumu
- yumuşatılma
Yumuşatılmak işi
- yumuşatılmak
Sertliği giderilmek, yumuşak duruma getirilmek
- yumuşatış
Yumuşatmak işi
- yumuşayabilme
Yumuşayabilmek işi
- yumuşayabilmek
Yumuşama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yumuşayış
Yumuşamak işi veya durumu
- Yunak
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- yunak
Çamaşır yıkanılan veya banyo yapılan yer
- Yunan
Yunanistan’da yaşayan, Helenlerin soyundan olan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Yunanlı
- Yunanca
Yunanistan’da yaşayanlar tarafından kullanılan dil
- Yunanlı
Yunanistan’da yaşayan kimse; Yunanistanlı
- Yunanlılık
Yunanlı olma durumu
- yundusuz
Aklı kıt
- yunma
Yunmak işi
- yunmuş arınmış (veya yıkanmış)
yıkanıp temizlenmiş
- yunus
Balinalardan, ılık ve sıcak denizlerde sürüler durumunda yaşayan, boyları 3 metreye kadar erişebilen, memeli deniz hayvanı (Delphinus)
- Yunusemre
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- yunusgiller
Örnek hayvanı yunus olan, balinaların bir alt familyası
- yunuslar
Daha çok asayişle ilgili olaylara anında müdahale edebilmek için motosikletli ve toplu olarak gezen emniyet grubu
- yurdu
İğnenin deliği
- yurt
Bir halkın hâkim olduğu, üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası; el (III), il, dar (III), vatan
- yurt dışı
Yurt sınırları dışında olan
- yurt edinmek (veya tutmak)
bir yeri kendisine, ailesine yurt olarak kabul etmek, vatan tutmak
- yurt içi
Yurt sınırları içinde olan
- yurt özlemi
Yurttan ayrı kalındığında duyulan özlem; sıla özlemi, daüssıla
- yurtlandırma
Yurtlandırmak işi; iskân
- yurtlandırmak
Bir kimseye veya bir topluluğa yurt sağlamak; iskân etmek
- yurtlanma
Yurtlanmak işi, iskân
- yurtlanmak
Bir yeri yurt edinmek, yurt sahibi olmak
- yurtluk
Bir yerin gelirinin bir kimseye yalnız ölünceye kadar kullanılması şartıyla ayrılması yöntemi
- yurtsal
Yurtla ilgili; vatani
- yurtsama
Yurtsamak işi
- yurtsamak
Yurt özlemi çekmek
- yurtsever
Yurdunu, milletini büyük bir tutku ile seven, bu uğurda her türlü özveriye katlanan (kimse); vatansever, vatanperver
- yurtseverlik
Yurtsever olma durumu; vatanseverlik, vatanperverlik
- yurtsuz
Yurdu olmayan (kimse)
- yurtsuzlaşma
Yurtsuzlaşmak durumu
- yurtsuzlaşmak
Yersiz yurtsuz kalmak, yurdunu kaybetmek
- yurtsuzluk
Yurtsuz olma durumu
- yurttaş
Yurtları veya yurt duyguları bir olanlardan her biri; vatandaş
- yurttaşlık
Yurttaş olma, bir yurtta doğup büyüme veya yaşamış olma durumu; vatandaşlık
- yurttaşlık bilgisi
Devlet ve hükûmet kuruluşlarını, yurttaşlık ödev ve haklarını kapsayan bilgi; yurt bilgisi
- Yusufeli
Artvin iline bağlı ilçelerden biri
- yusufçuk
Dağlık ve ormanlık bölgelerde yaşayan, güvercine benzeyen, ondan daha küçük bir kuş (Turtur auritus)
- yusyumru
Tam bir yumru durumuna gelmiş olan
- yusyuvarlak
Çok yuvarlak
- yutabilme
Yutabilmek işi
- yutabilmek
Yutma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yutak
Ağız ve burun boşluklarıyla gırtlak ve yemek borusu arasındaki boşluk
- yutak iltihabı
Yutağın yangılı hastalığı; farenjit
- yutar hücre
Organik veya inorganik cisimcikleri içine alıp sindirebilen kan hücresi; fagosit
- yutkunabilme
Yutkunabilmek işi
- yutkunabilmek
Yutkunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yutkunma
Yutkunmak işi
- yutkunmak
Tükürüğü yutmak veya bir şey yutuyormuş gibi gırtlağı hareket ettirmek
- yutma
Yutmak işi
- yutmak
Ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek
- yutturabilme
Yutturabilmek işi
- yutturabilmek
Yutturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yutturma
Yutturmak işi
- yutturmaca
Dinleyenin anlamayacağı biçimde yapılan söz oyunu
- yutturmak
Yutma (I) işini yaptırmak veya yutmasını sağlamak
- yutturulma
Yutturulmak işi
- yutturulmak
Yutma (I) işi yaptırılmak
- yutulma
Yutulmak işi
- yutulmak
Yutma işi yapılmak
- yutuluş
Yutulmak işi
- yutum
Yutmak işi
- yutuverme
Yutuvermek işi
- yutuvermek
Ansızın veya çabucak yutmak
- yutuş
Yutmak işi
- yuva
Kuşların ve başka hayvanların barınmak, yumurtlamak, kuluçkaya yatmak, yavrularını büyütmek veya yavrulamak için türlü şeylerden yaptıkları ve türlü biçimlerde hazırladıkları barınak
- Yuva kavunu
Koyu renkli, kalın kabuklu, dayanıklı ve tatlı bir tür kavun
- yuva kurmak
evlenmek
- yuva yapmak
yuva hazırlamak, yuva oluşturmak
- yuvalama
Yuvalamak işi
- yuvalamak
Yuva yapmak
- yuvalanma
Yuvalanmak işi
- yuvalanmak
Ev bark, yuva sahibi olmak, yuva kurmak
- yuvalı
Bir yuva içinde bulunan, yuvası olan
- yuvar
Organizmadaki kan, lenf, süt vb. sıvılarda bulunan, genellikle yuvarlak veya oval küçük cisim
- yuvar yuvar
Yuvarlanır gibi
- yuvarlacık
Küçük ve yuvarlak
- yuvarlak
Top veya küre biçiminde olan; tombul, müdevver
- yuvarlak ağızlılar
Gerçek çenenin yerinde geniş bir emici ağız bulunan, iskeletleri kemikleşmemiş çok ilkel yapılı hayvanlar
- yuvarlak hesap
Yaklaşık olarak bir bütün sayıya tamamlanabilen hesap; toparlak hesap
- yuvarlak konuşmak
bir şeyin ayrıntılarını gereği gibi belirtmeden genel konuşmak
- yuvarlak masa toplantısı
Göz temasının kolaylıkla yapılabilmesi için yuvarlak bir masa etrafında geniş katılımlı gerçekleştirilen toplantı
- yuvarlak sayı
Bütüne tamamlanmış sayı; toparlak sayı, toparlak rakam
- yuvarlak solucanlar
Sert bir kitinle örtülü vücutları halkasız, uzunlamasına yuvarlak ve genellikle ince solucanlar topluluğu
- yuvarlak ünlü
Dudakların yuvarlaklaşması sonucu oluşan ünlü; dudak ünlüsü, yuvarlak vokal
- yuvarlaklaşma
Yuvarlaklaşmak durumu
- yuvarlaklaşmak
Yuvarlak bir biçim almak, yuvarlak duruma gelmek
- yuvarlaklaştırma
Yuvarlaklaştırmak işi
- yuvarlaklaştırmak
Yuvarlak duruma getirmek
- yuvarlaklık
Yuvarlak olma durumu
- yuvarlama
Yuvarlamak işi; tekerleme
- yuvarlamak
Bir şeyi bir yerden kaldırmadan ekseni çevresinde döndürerek yürütmek; tekerlemek
- yuvarlanabilme
Yuvarlanabilmek işi
- yuvarlanabilmek
Yuvarlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yuvarlanan taş yosun tutmaz
"sürekli olarak iş değiştiren bir kimse başarı kazanamaz" anlamında kullanılan bir söz
- yuvarlanma
Yuvarlanmak işi
- yuvarlanmak
Kendi üzerinde dönerek hareket etmek; tekerlenmek
- yuvarlanıp gitmek
eldeki imkânlarla geçinmek
- yuvarlanıverme
Yuvarlanıvermek işi
- yuvarlanıvermek
Ansızın yuvarlanmak
- yuvarlanış
Yuvarlanmak işi
- yuvarlatma
Yuvarlatmak işi
- yuvarlatmak
Yuvarlama işini yaptırmak
- yuvarlayabilme
Yuvarlayabilmek işi
- yuvarlayabilmek
Yuvarlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yuvarlayıverme
Yuvarlayıvermek işi
- yuvarlayıvermek
Ansızın veya çabucak yuvarlamak
- yuvarlayış
Yuvarlamak işi
- yuvarölçer
Özellikle optik camların küresel eğriliğini ölçmeye yarayan araç
- yuvasını bozmak
aile düzenini dağıtmak
- yuvasını dağıtmak
kurulu ev düzenini bozmak
- yuvasını yapmak
birine gereken ceza veya cevabı vermek, hakkından gelmek
- yuvasını yıkmak
birinin eşinden boşanmasına sebep olmak
- yuvaya dönüş
Eski yerine, görevine veya aile ocağına dönüş
- yuvayı yapan dişi kuştur
"evin kadını anlayışlı, idareci ve tutumlu olursa ancak o zaman evde dirlik düzenlik sağlanır" anlamında kullanılan bir söz
- yuvayı yürütmek
evlilik birliğini sürdürmek
- yuvgulama
Yuvgulamak işi
- yuvgulamak
Üzerinden yuvgu geçirmek
- yâd etmek
anmak, hatırlamak
- yâdını uyandırmak
birini hatırlatmak
- yâr beni ansın bir koz ile, o da çürük çıksın
"bir dostun verdiği armağan küçük ve değersiz olsa bile verilen kişinin hatırlandığını göstermesi bakımından çok değerlidir" anlamında kullanılan bir söz
- yâr olmak
yardım etmek, yararlı olmak
- yâran
Dostlar
- yârden mi geçersin, serden mi?
eş değerde iki şeyin birinden vazgeçmek güçlüğü karşısında söylenen bir söz
- yâren
Dostların oluşturduğu topluluk
- yârenbaşı
Yâreni yöneten veya yönlendiren kimse
- yârence
Yâren gibi, yârene benzer bir biçimde
- yârenlik
Yakın arkadaşlık; muhabbet
- yârenlik etmek
ahbapça, dostça konuşmak, sohbet etmek
- yârenliğin gözüne vermek
çok samimi bir şekilde uzun sohbetler yapmak
- yârlik
Yâr olma durumu
- yön
Belli bir noktaya göre olan yer; cihet, taraf
- yön gösterme eki
Kalıplaşmış yer, yön ve zaman adları yapan ek; yön eki: dış-arı, iç-eri; son-ra, taş-ra vb
- yön vermek
yeni bir biçim, yeni bir düzen vermek
- yön zarfı
Yön bildiren zarf
- yönbul
Her türlü arazide harita ve pusula yardımıyla katılımcıların denetim noktalarını bulmaya çalıştıkları bir doğa sporu; oryantiring
- yönder
Herhangi bir iş yerinde farklı görevlerde çalışarak deneyim kazanmış olan, danışan kişinin hedefine ulaşmasını sağlayacak yolu bulmasına yardımcı kimse; mentör
- yönderlik
Yönderin görevi ve mesleği; mentörlük
- yöndeş
Yönü aynı olan, aynı yöne bakan
- yöndeş açılar
İki paralel çizginin bir kesenle kesişmesinden oluşan ve biri içte, biri dışta olarak kesenin aynı tarafında kalan açılar
- yöndeşlik
Yöndeş olma durumu
- yönelebilme
Yönelebilmek işi
- yönelebilmek
Yönelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yönelik
Belli bir yöne çevrilmiş olan; müteveccih
- yönelim
Yönelmek işi
- yönelinme
Yönelinmek işi
- yönelinmek
Yönelme işi yapılmak
- yöneliş
Yönelmek işi; yönleniş
- yönelme
Yönelmek işi; yönlenme
- yönelme durumu
Ad soyundan bir sözü yönelme kavramıyla fiile veya bir edata bağlayan -a / -e ekiyle kurulan durum; yönelme hâli, datif: yol-a, ev-e (kadar), kapı-y-a (bakmak), bahçe-y-e vb
- yönelmek
Belli bir yön tutmak, yüzünü belli bir yöne doğru çevirmek; yönlenmek, bükülmek, teveccüh etmek
- yönelmeli
Yönelme durumunda olan
- yönelmeli tümleç
Yapılan işin anlamını bütünleyen ve yönelme durumunda bulunan tümleç: Çocuklar eve geldi
- yöneltebilme
Yöneltebilmek işi
- yöneltebilmek
Yöneltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yönelteç
Bisikletin ön tekerlek maşası üstüne bağlanmış, iki elle kullanılan yön değiştirme aracı; gidon
- yöneltiliş
Yöneltilmek işi
- yöneltilme
Yöneltilmek işi
- yöneltilmek
Yöneltme işi yapılmak
- yöneltim
Yöneltmek işi
- yöneltiş
Yöneltmek işi
- yöneltme
Yöneltmek işi; tevcih
- yöneltmek
Bir şeye belli bir yön vermek, yönelmesini sağlamak, çevirmek; tevcih etmek
- yönerge
Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli bir esasa dayanarak verilen buyruk; talimat, direktif
- yönetebilme
Yönetebilmek işi
- yönetebilmek
Yönetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yönetici
Yönetme gücünü elinde bulunduran kişi, yöneten kişi; idareci, menajer
- yönetici asistanı
Yöneticinin bazı yetkilerini kullanabilen ve üst düzey sorumluluğa sahip olan yardımcı
- yönetici özeti
Görüşülecek konularda toplantı öncesi yöneticiye sunulan, kısaltılmış açıklamalardan oluşan bilgi notu
- yöneticilik
Yönetici olma durumu; idarecilik
- yönetilebilme
Yönetilebilmek işi
- yönetilebilmek
Yönetilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yönetilme
Yönetilmek işi
- yönetilmek
Yönetmek işi yapılmak, idare edilmek
- yönetim
Yönetmek işi; idare
- yönetim gideri
Genellikle apartmanlarda, kooperatiflerde yönetimle ilgili işlerin yapılması için toplanan para, ücret
- yönetim kurulu
Bir kuruluşu yönetmekle görevlendirilmiş kimselerin hepsi; idare meclisi
- yönetim yeri
Kamu veya özel kurum ve kuruluşların yönetildiği merkez
- yönetimsel
Yönetimle ilgili; yönetsel, idari
- yönetiş
Yönetmek işi
- yönetişim
Resmî ve özel kuruluşlarda idari, ekonomik, politik otoritenin ortak kullanımı
- yönetme
Yönetmek işi
- yönetmek
Bir kurum veya kuruluşun yasalara, kurallara ve belli şartlara uygun biçimde işlemesini sağlamak; idare etmek, tedvir etmek
- yönetmelik
Bir kuruluşun çalışma yöntemini belirleyen kuralların tümü
- yönetmen
Tiyatro ve sinema oyunlarında oyuncuların rollerini dağıtıp oyunu düzenleyen, metin, yorum, dekor, müzik vb. ögeler arasında birlik sağlamaya çalışan kimse; rejisör
- yönetmen yardımcılığı
Yönetmen yardımcısının yaptığı iş
- yönetmen yardımcısı
Yönetmene her konuda yardımcı olmakla görevli kimse; reji asistanı
- yönetmenlik
Yönetmen olma durumu
- yönettirme
Yönettirmek işi
- yönettirmek
Yönetme işini yaptırmak
- yöneylem
Karmaşık sorunların çözümünde ve incelenmesinde bilimsel ve özellikle matematiksel yöntemlerin uygulanışı
- yöneylem araştırması
Herhangi bir problemi yöneylem yöntemine göre araştıran inceleme
- yönlendirebilme
Yönlendirebilmek işi
- yönlendirebilmek
Yönlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yönlendirici
İnsanları kendi bilgileri dışında veya istemedikleri hâlde bilinçli ve amaçlı olarak etkileyen; manipülatör
- yönlendiriliş
Yönlendirilmek işi
- yönlendirilme
Yönlendirilmek işi
- yönlendirilmek
Yönlendirme işi yapılmak
- yönlendiriş
Yönlendirmek işi
- yönlendirme
Yönlendirmek işi; oryantasyon
- yönlendirmek
Bir kimsenin davranış, tutum, yapacağı iş vb. alanlarda izleyeceği yolu göstermek
- yönlü
Yönü olan
- yönlü doğru
Üzerinde bir artı yön belirlenen doğru
- yönseme
Belli bir amaca veya sonuca yönelen, faaliyete dönüşmeyen etki gücü; temayül
- yönsüz
Yönü olmayan
- yönsüzlük
Yönsüz olma durumu
- yöntem
Bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol; yordam, usul (II), prosedür
- yöntem bilgisi
Bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol, usul ve sistemlere ilişkin bilgi
- yöntem bilimi
Özellikle felsefe ve bilim alanında yöntem araştırmak ve yeni yöntemler yaratmak için ilkeler geliştiren bilim; metodoloji
- yöntem bilimsel
Yöntem bilimle ilgili; metodolojik
- yöntemli
Belli bir yönteme dayanılarak yapılan; metotlu, metodik
- yöntemlilik
Yöntemli olma durumu; metotluluk
- yöntemsiz
Bir yönteme dayanmayan; usulsüz, metotsuz
- yöntemsizlik
Yöntemsiz olma durumu; usulsüzlük, metotsuzluk
- yönüyle
-den dolayı, -den ötürü; cihetiyle
- yöre
Bir bölgenin belli bir yer ve çevresini kapsayan sınırlı bölümü; havali, mahal, civar
- yöresel
Belli bir yöre ile ilgili; yerel, mahallî, lokal
- yöresellik
Yöresel olma durumu; mahallîlik
- Yörük
Hayvancılıkla geçinen, genellikle Toroslarda yaşayan göçebe Türk oymağı; Türkmen, Yürük
- Yörük çadırı
Yörüklerin iyi korunmuş, kıldan yapılmış, büyük ve geniş çadırı; çatma
- yörünge
Bir gök cisminin hareketi süresince izlediği yol; mahrek
- yörüngesine oturmak
yapma uydu uzayda istenilen yörüngede hareket etmek
- yüce
Nicelik, nitelik, erdem vb. bakımlardan en üstün olan; ali, muazzez, uca (II), ulvi, mürtefi
- yüce gönüllü
Soylu, asil olan (kimse)
- yüce gönüllülük
Yüce gönüllü olma durumu
- yücelebilme
Yücelebilmek durumu
- yücelebilmek
Yücelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yücelenme
Yücelenmek durumu
- yücelik
Yüce olma durumu; ulviyet
- yüceliş
Yücelmek durumu
- yücelme
Yücelmek durumu; itila, teali
- yücelmek
Yüce bir duruma gelmek; yücelenmek
- yüceltebilme
Yüceltebilmek durumu
- yüceltebilmek
Yüceltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yüceltiliş
Yüceltilmek durumu
- yüceltilme
Yüceltilmek durumu
- yüceltilmek
Yüceltme işine konu olmak veya yüceltme işi yapılmak
- yüceltiş
Yüceltme işi
- yüceltme
Yüceltmek işi
- yüceltmek
Yüce bir duruma getirmek
- yük
Araba, hayvan vb.nin taşıdığı şeylerin hepsi
- yük altına girmek
ağır bir görevi üzerine almak
- yük arabası
Yük taşıyan araba
- yük asansörü
Yüksek katlara yük çıkarmak için yapılan geniş asansör
- yük etmek
ağırlık yapacak bir şeyi üzerinde taşımak
- yük gemisi
Yük taşımak için yapılan özel gemi; şilep
- yük hayvanı
Yük taşımada kullanılan at, eşek vb. hayvanlar
- yük olmak
zahmet, sıkıntı vermek
- yük treni
Yük taşımada kullanılan tren; yük katarı, marşandiz
- yük vagonu
Yük taşımada kullanılan vagon
- yük vurmak
hayvana yük yüklemek
- yüklem
Cümlede iş, oluş ve yargıyı bildiren çekime girmiş kelimenin söz dizimindeki adı; haber, müsnet
- yüklem öbeği
Yüklemle birlikte kurulan söz veya tamlamalar; yüklem birliği, yüklem grubu
- yükleme
Yüklemek işi; tahmil
- yükleme boşaltma
Bir malın taşıma araçlarına yüklenmesi ve taşıttan boşaltılması
- yükleme limanı
Gemilerin yük aldığı liman
- yüklemek
Bir yere, taşınması için belli ağırlıkta eşya veya araç gereç koymak
- yüklenebilme
Yüklenebilmek işi
- yüklenebilmek
Yüklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yüklenici
Başkası için yapı ve ticaretle ilgili bir işi yapmayı üstüne alan kimse; müteahhit, üstenci
- yüklenicilik
Yüklenicinin yaptığı iş; üstencilik
- yüklenilme
Yüklenilmek işi
- yüklenilmek
Yüklemek işi yapılmak
- yükleniş
Yüklenmek işi
- yüklenme
Yüklenmek işi
- yüklenmek
Yükleme işi yapılmak veya yükleme işine konu olmak; yıkılmak
- yükletebilme
Yükletebilmek işi
- yükletebilmek
Yükletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yükletilme
Yükletilmek işi
- yükletilmek
Yükletme işi yapılmak
- yükletme
Yükletmek işi
- yükletmek
Yükleme işini yaptırmak
- yüklettirme
Yüklettirmek işi
- yüklettirmek
Yükletme işini yaptırmak
- yükleyebilme
Yükleyebilmek işi
- yükleyebilmek
Yükleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yükleyici
Yükleme işini yapan kimse
- yükleyiş
Yüklemek işi
- yüklü
Yükü olan, mahmul
- yüklüce
Oldukça çok, bir hayli fazla
- yüklük
Evlerde yatak, yorgan gibi şeyleri koymaya yarayan yer veya büyük dolap; yük, yük odası, musandıra
- yüklülük
Yüklü olma durumu
- yüksek
Altı ile üstü arasındaki uzaklık çok olan, alçak karşıtı
- yüksek adrenalin
Yüksek heyecan ve korkusuzluk hissi
- yüksek atlama
Vücudu, bacakların sıçrama gücü ile yerden keserek bir engelin öte yanına geçirmeye dayanan bir spor dalı
- yüksek basınç
Basınçölçerde 760 mm veya 1013 milibar değerinin üzerindeki basınç
- yüksek fiyat
Değerinden fazla olan fiyat
- yüksek fırın
Sanayide kullanılan, ham demir madeninin eritildiği, ısı derecesi yüksek olan fırın
- yüksek gerilim
Elektrik enerjisi üretildikten sonra bir trafo vasıtasıyla yükseltilen, iletim hatlarıyla taşınan, sonrasında orta ve alçak gerilime dönüştürülen, etkin değeri otuz beş binden yüz elli dört bin volta kadar olan fazlar arası gerilim
- yüksek lisans
Lisans diplomasıyla doktora arasındaki akademik derece
- yüksek oynamak
kumar ve şans oyunlarına çok para ile katılmak
- yüksek perdeden konuşmak
yüksek sesle konuşmak
- yüksek ses
Uzaktan işitilecek nitelikte ses
- yüksek sosyete
Sosyetenin önde gelenleri; yüksek tabaka, cemiyet, kibarlar âlemi
- yüksek teknoloji
Yüksek düzeyde uygulanan teknoloji; ileri teknoloji
- yüksek yaylak
Yerleşim bölgesine uzak mevsimlik olarak kullanılan yaylak
- yükseklerde dolaşmak
elde edilmesi güç şeyler istemek
- yükseklik
Yüksek olma durumu; irtifa
- yükseklik korkusu
Yüksek yerlerde bulunulması durumunda paniğe kapılma, ağlama, baş dönmesi, titreme, terleme, karar verememe, kilitlenme, endişeli veya sinirli olma gibi olumsuz duygulara yol açan aşırı korku; akrofobi
- yükseklikölçer
Bulunulan yerin yüksekliğini gösteren aygıt; altimetre
- yüksekokul
Lisans düzeyinde meslek elemanı yetiştiren yükseköğretim kurumu; akademi
- Yüksekova
Hakkâri iline bağlı ilçelerden biri
- yüksekten almak
olduğundan fazla böbürlenmek, abartılı davranmak
- yüksekten atmak
yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söylemek
- yüksekten bakmak
kendini karşısındakinden üstün görmek
- yüksekten konuşmak
kendini çevresindekilere kabul ettirebilmek için övünerek konuşmak
- yüksekten uçmak
yükseklerde dolaşmak
- yükseköğrenim
Ortaöğrenim düzeyi üstündeki öğrenim; yüksek tahsil
- yükseköğretim
Ortaöğretim sonrasında ön lisans, lisans ve lisansüstü düzeyde planlanıp uygulanan öğretim
- yükselebilme
Yükselebilmek işi
- yükselebilmek
Yükselme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yükselen burç
Kişinin doğduğu anda doğu ufkunda bulunan burç
- yükseliverme
Yükselivermek durumu
- yükselivermek
Çabucak veya ansızın yükselmek
- yükseliş
Yükselmek işi
- yükselme
Yükselmek işi; itila
- yükselmek
Yükseğe çıkmak
- yükseltebilme
Yükseltebilmek işi
- yükseltebilmek
Yükseltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yükselteç
Alçak veya yüksek frekanslı akımların yararlı etkilerini artırmaya yarayan araç; amplifikatör
- yükselti
Yer kabuğu üzerindeki bir yerin deniz seviyesine göre ölçülen yüksekliği; yükseklik, rakım, irtifa
- yükseltiliş
Yükseltilmek işi
- yükseltilme
Yükseltilmek işi
- yükseltilmek
Yükseltme işine konu olmak veya yükseltme işi yapılmak
- yükseltiş
Yükseltmek işi
- yükseltme
Yükseltmek işi
- yükseltmek
Yükseğe çıkarmak, yukarıda bir noktaya taşımak; kaldırmak
- yükselttirme
Yükselttirmek işi
- yükselttirmek
Yükseltme işini yaptırmak
- yüksük
Dikiş dikerken, iğnenin batmasını önlemek için parmak ucuna takılan kesik koni biçiminde gereç
- yüksük kadar
çok az, az miktarda
- yüksük kına
Yalnız bir tek parmağın baş kısmına sürülmüş kına
- yüksük makarna
Yüksük biçiminde olan makarna
- yüksük otu
Sıracagillerden, kalp hastalıklarının iyileştirilmesinde kullanılan bir alkaloit veren, çiçekleri yüksük biçiminde olan bitki (Digitalis purpurea)
- yüksüksü
Yüksüğe benzer, yüksüğü andıran
- yüksünme
Yüksünmek işi
- yüksünmek
Bir işi kendine yük saymak, yük olarak kabul etmek, bir iş karşısında isteksiz davranmak; ağırsamak
- yüksünülme
Yüksünülmek işi
- yüksünülmek
Yüksünme işi yapılmak
- yüksüz
Yükü olmayan
- yüksüzlük
Yüksüz olma durumu
- yükte hafif pahada ağır
taşınması kolay olan değerli (eşya)
- yükçeker
Yükleri bir noktadan başka bir noktaya götürmekte kullanılan araç
- yükümlendirme
Yükümlendirmek işi
- yükümlendirmek
Yükümlülük altına almak
- yükümlenme
Yükümlenmek işi; tekeffül
- yükümlenmek
Bir şeyin sorumluluğunu üzerine almak; tekeffül etmek
- yükümlü
Bir şeyi yapma zorunluluğu olan; memur, mükellef
- yükümlülük
Yapılması zorunlu olan iş veya bir işi yapma zorunluluğu; mecburluk, mükelleflik, yüküm, mecburiyet, mükellefiyet, obligasyon
- yükündürme
Yükündürmek işi
- yükündürmek
Yükünme işini yaptırmak
- yükünme
Yükünmek işi
- yükünmek
Birinin önünde, saygı göstermek için eğilmek veya yere kapanmak
- yükünü almak
taşıyabileceği en ağır yükü yüklenmiş olmak
- yükünü tutmak
çok zengin olmak, zenginleşmek
- yükünü çekmek
bütün ağırlığını taşımak, her türlü eziyete katlanmak
- yülük
Ustura ile kesilmiş (kıl)
- yülüme
Yülümek işi; tıraş
- yülümek
Vücudun fazla kıllarını ustura ile almak; tıraş etmek
- yülünme
Yülünmek işi
- yülünmek
Tıraş olmak
- yün
Koyun tüyü
- yünlü
Yünü olan
- yünsüz
Yünü olmayan
- yüpürme
Yüpürmek işi
- yüpürmek
Telaşlı bir biçimde öteye beriye koşmak
- Yüregir
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- yürek
Herhangi bir şeyden çekinmeme, korkmama, yüreklilik, korkusuzluk durumu
- yürek acısı
Yürekten duyulan acı; iç acısı, kalp acısı
- yürek burkmak
insanın içini acıyla doldurmak, insana çok üzüntü vermek
- yürek burmak
yürek burkmak
- yürek darlığı
Sıkıntı, bunaltı, üzüntü
- yürek istemek
cesaret gerekmek
- yürek karası
İşlenen bir günahtan sonra duyulan sürekli ve üzücü pişmanlık
- yürek paralamak (veya parçalamak)
çok üzmek
- yürek Selânik olmak
çok korkmak ve çok heyecanlanmak
- yürek soğutmak
sevmediği birinin bir felakete uğramasına sevinmek
- yürek tüketmek
yüreği tükenmek
- yürek vermek
yüreklendirmek
- yürek çarpıntısı
Sevgi, merak, kaygı, korku vb. duygular sebebiyle beliren tedirginlik
- yüreklendirme
Yüreklendirmek işi
- yüreklendirmek
Birinin korkusunu atmasını sağlamak
- yüreklenme
Yüreklenmek işi
- yüreklenmek
Korkusuz duruma gelmek
- yürekler acısı
Çok acıklı
- yürekli
Tehlikeyi korkusuzca karşılayan, hiçbir şeyden korkusu olmayan; koçak
- yürekli olmak
cesur olmak, cesaret göstermek
- yüreklilik
Yürekli olma durumu
- yüreklilik göstermek
yürekli olmak
- yüreksi
Yüreği andıran, yüreğe benzeyen, yürek gibi
- yüreksiz
Yürekli olmayan; yalımı alçak
- yüreksizce
Yüreksiz bir biçimde
- yüreksizlik
Yüreksiz olma durumu, yüreksizce davranış
- yüreksizlik göstermek
korkmak, ürküp kaçmak
- yürekten çağırmak
aşırı derecede arzu etmek, istemek
- yüreğe işlemek
çok derin acı uyandırmak
- yüreği ağzına gelmek
birdenbire çok korkmak, aşırı korku veya sevinçten fazlasıyla heyecanlanmak, endişelenmek
- yüreği ağzında
Korku ve heyecan dolu bir durumda
- yüreği bayılmak
karnı çok acıkmak
- yüreği bozulmak
bunalmak, sıkılmak
- yüreği boğazına tıkanmak
sıkılmak, üzülmek, dertlenmek
- yüreği burkulmak
çok üzülmek, çok acı duymak
- yüreği cız etmek (veya cızlamak)
çok acımak, içi sızlamak
- yüreği dar
Çabuk sıkılan (kimse)
- yüreği daralmak
sıkılmak, bunalmak, içi daralmak
- yüreği dayanmamak
acısına katlanamamak, çok acı duymak
- yüreği delik
Dertli olan (kimse)
- yüreği dolu
Kinli, hınçlı olan (kimse)
- yüreği ezilmek
üzülmek, acı duymak
- yüreği ferahlamak (veya hafiflemek)
kaygıdan kurtulmak
- yüreği geniş
Hiçbir şeyi kendine tasa etmeyen (kimse)
- yüreği götürmemek
dayanamamak, katlanamamak
- yüreği göz göz olmak
dert, acı ve sıkıntıdan içi kabarmak, aşırı dertlenmek
- yüreği hop etmek (veya hoplamak veya oynamak)
birdenbire korkup heyecanlanmak
- yüreği kabarmak
içi sıkıntı ile dolup derin soluk alma gereğini duymak
- yüreği kaldırmamak
dayanamamak, katlanamamak
- yüreği kalkmak
heyecanlanmak
- yüreği kan ağlamak
derinden acı duymak, çok üzülmek
- yüreği kanamak
aşırı üzüntüden sarsılmak
- yüreği kararmak
içine karamsarlık ve sıkıntı çökmek
- yüreği katı
Acınacak durumlar karşısında duygusuz kalabilen (kimse)
- yüreği katılmak
ağlamaktan veya soğuktan nefesi tutulmak
- yüreği katılık
Yüreği katı olma durumu
- yüreği parlamak
coşmak, heyecanlanmak
- yüreği parça parça olmak
pek çok acımak
- yüreği parçalanmak
çok acımak
- yüreği pek
Yüreği katı olan (kimse)
- yüreği peklik
Yüreği pek olma durumu
- yüreği rahatlamak
üzüntü ve kaygısı azalmak, kalmamak
- yüreği serinlemek
üzüntüsü bir dereceye kadar azalmak
- yüreği soğumak
düşmanın bir felakete uğramasına sevinmek
- yüreği sıkılmak
içi sıkılmak
- yüreği sıkışmak (veya tıkanmak)
kalp atışları düzensiz olmak
- yüreği sızlamak
çok acımak, çok üzülmek
- yüreği temiz
Temiz yürekli, saf, iyi niyetli olan (kimse)
- yüreği temizlik
Yüreği temiz olma durumu
- yüreği titremek
endişe, korku duymak
- yüreği tükenmek
bir şeyi anlatmak için çokça tekrar etmekten usanmak, yorulmak
- yüreği yanmak
çok acımak
- yüreği yanık
Duygulu, hassas olan (kimse)
- yüreği yanıklık
Yüreği yanık olma durumu
- yüreği yaralı
Felakete uğramış (kimse); yüreği dağlı
- yüreği yaralılık
Yüreği yaralı olma durumu
- yüreği yarılmak
çok korkmak
- yüreği yağ bağlamak
istenilen bir şeyin olmasından ferahlık duymak
- yüreği yerinden oynamak
birdenbire heyecanlanmak veya korkmak
- yüreği yufka
Üzüntülü, acıklı durumlara dayanamayan, merhametli olan (kimse)
- yüreği yufkalık
Yüreği yufka olma durumu
- yüreği çarpmak
kalbi çarpmak veya çalışmak
- yüreği ürpermek
çok korkmak
- yüreği şişmek
can sıkıcı şeyler dinlemekten bunalmak
- yüreğinde bir şeyler kaynamak
içinde şüphe ve endişe uyanmak
- yüreğinden gelmek
bir şeyi isteyerek, severek yapmak
- yüreğinden geçmek
düşünmek
- yüreğine (bir şey) çökmek
derinden ızdırap duymak
- yüreğine daral gelmek
içi sıkılmak, bunalmak, huzursuz olmak
- yüreğine dert olmak
başkasının herhangi bir davranışı, sonradan kendisi için sürekli bir üzüntü kaynağı olmak
- yüreğine dokunmak
üzülmek
- yüreğine inmek
kötü bir olay dolayısıyla fazlaca etkilenmek
- yüreğine işlemek
yüreğe işlemek
- yüreğine kar yağmak
kıskançlık duyarak üzülmek
- yüreğine kurt düşmek
şüphelenmek, içine kurt düşmek
- yüreğine od (veya ateş) düşmek
felakete uğramak, çok üzülmek
- yüreğine oturmak
çok üzmek
- yüreğine saplanmak
aşırı derecede acı duymak, içine oturmak
- yüreğine sinmek
içine sinmek
- yüreğine su serpmek
bir kimseyi kaygı sebebinin ortadan kalkmasıyla veya yeniden umut verecek bir haberle ferahlatmak
- yüreğini ateş almak
aşırı üzülmek, fazla üzüntüden içi yanmak
- yüreğini açmak
kalbini açmak, derdini dökmek, içini dökmek, senli benli konuşmak ve davranmak
- yüreğini boşaltmak (veya dökmek)
derdini, üzüntüsünü anlatarak hafiflemek
- yüreğini dağlamak
acıyla ve özlemle içi yanmak, acıyla kıvranmak
- yüreğini eritmek (veya sızlatmak)
çok üzmek
- yüreğini hoplatmak (veya oynatmak veya kaldırmak)
heyecanlandırmak
- yüreğini kaplamak
endişe ve üzüntü duymak
- yüreğini kemirmek
içini kemirmek, tedirgin olmak
- yüreğini pek tutmak
kendini korkuya kaptırmamak
- yüreğini serinletmek
üzüntüsünü azaltmak
- yüreğini tüketmek
bir şeyi anlayıncaya kadar anlatanı çok yormak
- yüreğinin başı sızlamak
yüreği sızlamak
- yüreğinin yağı (veya yağları) erimek
çok üzülmek
- Yüreğir
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- yürü ense tıraşını göreyim (veya görelim)
görüştüğü kimseye gitmesini söylemek veya görüşmeyi kısa kesmek için kullanılan bir söz
- yürü!
"devam et, git" anlamında kullanılan bir söz
- yürük aksak
Aksak usulünün en hareketlisi
- yürük semai
Türk müziği usullerinden biri; sengin semai
- yürüklük
Yürük olma durumu
- yürüme
Yürümek işi
- yürümek
Adım atarak ilerlemek, gitmek
- yürünme
Yürünmek işi
- yürünmek
Yürüme işi yapılmak
- yürürlük
Gereğinin yapılır olması durumu; meriyet
- yürürlükte bulunmak
bir kanun veya bir karar uygulama alanında olmak
- yürürlükte kalmak
bir kanun veya karar geçerli olmaya devam etmek
- yürürlükte olmak
kanun, karar, iş yapılmakta, uygulanmakta olmak
- yürürlükten kaldırmak
uygulanmaz duruma getirmek
- yürürlükten kalkmak
bir kanun veya karar iptal edilmek
- yürürlüğe girmek
bir kanun, bir karar, bir iş uygulanır, yapılır duruma gelmek
- yürürlüğe konmak
bir kanun veya bir karar uygulama alanına konulmak
- yürürçalar
Kulaklık aracılığıyla müzik dinlemeye yarayan, insanın üzerinde taşıyabileceği teyp
- yürütebilme
Yürütebilmek işi
- yürütebilmek
Yürütme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yürüteç
Yürüme çağına gelen çocukların çabuk yürümelerini sağlayan, dört tekerlekli araç; örümcek, tay tay arabası, yürüten
- yürütme
Yürütmek işi
- yürütme gücü
Kanunları uygulama yetkisi; icra kuvveti
- yürütme kurulu
Bir kuruluşta kanun, tüzük, yönetmelik ve alınan kararları uygulamakla görevli kurul
- yürütmek
Yürüme işini yaptırmak, yürümesini sağlamak
- yürütmeyi durdurma
Bir mahkemece verilen bir kararın yerine getirilmesinin geçici olarak geri bırakılması
- yürüttürme
Yürüttürmek işi
- yürüttürmek
Yürütme işini yaptırmak
- yürütücü
Yürütme yetkisini kullanan (kimse)
- yürütücülük
Yürütücü olma durumu
- yürütülebilme
Yürütülebilmek işi
- yürütülebilmek
Yürütülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yürütülme
Yürütülmek işi
- yürütülmek
Yürütme işi yapılmak veya yürütme işine konu olmak
- yürütülüş
Yürütülmek işi
- yürütüm
Yürütmek işi
- yürütüş
Yürütmek işi
- yürüyebilme
Yürüyebilmek işi
- yürüyebilmek
Yürüme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yürüyen merdiven
Basamakları sürekli olarak dönen bir düzenek üzerine yerleştirilmiş, elektrikle çalışan merdiven
- yürüyüş
Yürümek işi
- yürüyüş düzenlemek
bir olayı protesto etmek veya bir konuya dikkat çekmek amacıyla toplu yürüyüş tertip etmek
- yürüyüş kolu
Belli bir bölgeye ulaşmak veya bulunulan bir bölgeden ayrılmak amacıyla bir kumanda altında, düzenli yürüyüş yapan piyade, zırhlı veya motorlu birliklerin tümü
- yürüyüş yapmak
spor amacıyla yürümek
- yürüyüşe geçmek
bir yerden başka bir yere gitmek için yürümeye başlamak
- yürüyüşe çıkmak
dolaşmaya, gezintiye çıkmak
- yüsrü
Bazı ince işlerin yapımında kullanılan siyah bir ağaç ve bu ağacın kökü
- yüz
Doksan dokuzdan sonra gelen sayının adı
- yüz (veya yüzünün) akı ile çıkmak
bir işi kendi saygınlığını yitirmeden eksiksiz ve başarılı olarak yapıp bitirmek
- yüz aklığı
İftihar edilecek, onurlanacak durum
- yüz aklığı göstermek
bir işte başarıya ulaşmak
- yüz akı
Övünç kaynağı
- yüz binlerce
Pek çok, çok sayıda
- yüz binlik
Yüz bin lira değerinde kâğıt para
- yüz bulmak
ilgi ve yakınlık görmek
- yüz bulunca astar istemek
yüz verince astar istemek
- yüz etmek
ısmarlamak, havale etmek
- yüz geri etmek
geri dönmek
- yüz görümlüğü
Damadın düğün günü geline verdiği armağan
- yüz göstermek
ortaya çıkmak
- yüz göz
"Biriyle gereksiz yere, aşırı derecede senli benli olmak" anlamındaki yüz göz olmak deyiminde geçen bir söz
- yüz havlusu
Yüzü yıkadıktan sonra kurulamak için kullanılan havlu
- yüz kalıbı
Alçı, silikon vb. kullanılarak insan yüzünden alınmış kalıp
- yüz kaplama
Genellikle sert ve orta sert ağaçlardan biçilerek veya kesilerek elde edilen, kontratabla veya yonga levhalarının yüzlerine yapıştırılarak kullanılan, güzel desenli bir kaplama türü
- yüz karası
Utanılacak bir durum veya şey; yüz kiri
- yüz karası olmak
utanılacak bir durum ortaya çıkmak
- yüz kere
Pek çok, çok kez
- yüz kızartmak
sıkılarak yalvarmak
- yüz kızartıcı suç
İnsanlık onuruna yakışmayan suç
- yüz kızdırmak
utanmayı göze almak
- yüz para
İki buçuk kuruş
- yüz sabunu
Yüz yıkamak için kullanılan sabun
- yüz sineği
Çift kanatlılardan, merkezden aşağıya doğru giden siyah benekli turuncu karınlı, dişileri erkeklerden daha büyük olan, at, eşek ve büyükbaş hayvanların yüzünde ve genellikle göz çevresinde görülen, mukus, tükürük veya gözyaşında bulunan proteinle beslenen, uçma gücü yüksek bir tür sinek (Musca autumnalis)
- yüz surat davul derisi (veya mahkeme duvarı)
utanması olmayanlar için söylenen bir söz
- yüz sürmek
aşırı sevgi göstermek için yere eğilmek
- yüz takınmak
yüze verilen biçimle bir duyguyu belirtmek
- yüz tutmak
yönelmek
- yüz verince astar istemek
kendisine gösterilen küçük bir ilgiden şımararak geniş yetki elde etmeye, daha çok yarar sağlamaya çalışmak
- yüz vermemek
ilgi, yakınlık göstermemek
- yüz yapmak
makyaj yapmak
- yüz yazmak
makyaj yapmak
- yüz yazısı
Köylerde gelinin yüzüne yapıştırılan telli, pullu süsler
- yüz yüzden utanır
"insanlar karşı karşıya geldiklerinde daha kolay uzlaşabilirler" anlamında kullanılan bir söz
- yüz yüze bakmak
arada hatır gönül meselesi olduğu için karşılıklı ilişkiyi korumak zorunda bulunmak
- yüz yüze eğitim
Derslik, spor alanı, atölye, laboratuvar vb. ortamlarda öğretmen ve öğrencinin yüz yüze katılımıyla yapılan eğitim biçimi
- yüz yüze gelmek
birden karşılaşmak
- yüz yüze getirmek
karşı karşıya getirmek
- yüz yüze kalmak
aynı ortam içerisinde bulunmak
- yüz yüze yaşamak
sürekli olarak bir arada olmak zorunda bulunmak
- yüz çevirmek
gösterdiği ilgiyi kesmek
- yüz ölçümü
Bir yerin veya bir şeyin yüzeyini ölçme; mesaha
- yüzbaşı
Orduda rütbesi üsteğmenle binbaşı arasında olan subay
- yüzbaşılık
Yüzbaşı olma durumu
- yüzbeşlik
Topçulukta ağır bombardımanda kullanılan bir top türü
- yüzde
Herhangi bir işte aracı olan kimseye, görevinin karşılığı olarak belli bir hesaba göre verilen ücret; yüzdelik
- yüzde işareti
Oranlamanın yüz sayısı ile yapıldığını gösteren işaret (%)
- yüzde yüz
Tam olarak
- yüzdeci
Çalışılan yerden ücret yerine kazançtan yüzde hesabına göre pay alan kimse
- yüzdürebilme
Yüzdürebilmek işi
- yüzdürebilmek
Yüzdürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yüzdürme
Yüzdürmek işi
- yüzdürmek
Yüzmesini sağlamak veya yüzme işini yaptırmak
- yüzdürülme
Yüzdürülmek işi
- yüzdürülmek
Yüzdürme işine konu olmak veya yüzdürme işi yapılmak
- yüze duramamak
birinin hatırından çıkamamak, birinin hatırını kıramamak
- yüze gelmek
çekinmemek
- yüze gülmek
yalandan dost görünmek
- yüze soğurma
Bir gazın veya sıvının, bir katının içine yüzeysel olarak girmesi; soğrumsama
- yüze vurmak
yüzüne vurmak
- yüze çıkmak
bir sıvının üst bölümüne çıkmak
- yüzebilme
Yüzebilmek işi
- yüzebilmek
Yüzme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yüzer
Yüz sayısının üleştirme sayı sıfatı
- yüzer ev
Nehir veya deniz üzerinde kurulan, hareketli konut
- yüzer havuz
Denizde gemi onarımında kullanılan havuz
- yüzerli
Yüzer yüzer sıralanmış
- yüzerlik
Yüz tane alabilen
- yüzey
Bir cismi uzaydan ayıran yaygın bölüm; satıh, yüz (II)
- yüzey araştırması
Arkeolojik yerleşimlerin bulunması, belgelenmesi ve bunların herhangi bir kazı işlemine başvurulmadan bilimsel yöntemlerle incelenmesi, toprak üstündeki kalıntılarının elde edilip yorumlanması
- yüzey bilimci
Yüzey bilimi ile uğraşan; jeomorfolog
- yüzey bilimi
Yeryüzü engebelerini ve aşınma ile ilgili gelişimleri inceleyen bilim; jeomorfoloji
- yüzeyli
Yüzeyi olan
- yüzeysel
Yüzey ile ilgili; sathi
- yüzeyselleşme
Yüzeyselleşmek durumu; yüzeyleşme, sathileşme
- yüzeyselleşmek
Yüzeysel duruma gelmek; yüzeyleşmek, sathileşmek
- yüzeyselleştirme
Yüzeyselleştirmek durumu; yüzeyleştirme, sathileştirme
- yüzeyselleştirmek
Yüzeysel duruma getirmek; yüzeyleştirmek, sathileştirmek
- yüzeysellik
Yüzeysel olma durumu; sathilik
- yüzgeç
Balıklarda ve yüzen memelilerde karın ve göğüste çift, sırt, kuyruk ve anüste tek olarak bulunan, hareketi ve dengeyi sağlayan organ
- yüzgeç ayaklılar
Omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfına giren, morslar ve foklar gibi denizde yaşayan, karada yüzgeçlerini ayak gibi kullanan alt takım
- yüzgeçli
Yüzgeci olan
- yüzleme
Yüzlemek işi
- yüzlemece
Yüz yüze yapılan
- yüzlemek
Kusurunu veya suçunu yüzüne karşı söyleyip birini utandırmak
- yüzlenme
Yüzlenmek işi
- yüzlenmek
Şımarmak, yüz bulmak
- yüzler
Ondalık sayı sisteminde bir sayının sağdan sola doğru üçüncü rakamının bulunduğu yer
- yüzlerce
Pek çok, çok sayıda
- yüzletme
Yüzletmek işi
- yüzletmek
Yüzleme işini yaptırmak
- yüzleşebilme
Yüzleşebilmek işi
- yüzleşebilmek
Yüzleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- yüzleşme
Yüzleşmek işi; muvacehe
- yüzleşmece
Yüz yüze gelerek
- yüzleşmek
Bir iddiayı ileri sürenle, inkâr eden kimseler yüz yüze gelerek sözlerini tekrarlamak
- yüzleştirilme
Yüzleştirilmek işi
- yüzleştirilmek
Yüzleşme işi yaptırılmak
- yüzleştirme
Yüzleştirmek işi
- yüzleştirmek
İki tarafın yüzleşmesini sağlamak
- yüzlü
Yüzü herhangi bir nitelikte olan; benizli, simalı, çehreli, suratlı
- yüzlü yüzlü
Utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden
- yüzlük
Yüz lira değerinde olan para
- yüzlük birimler bölüğü
Yüzden dokuz yüz doksan dokuza kadar olan sayılar bölüğü
- yüzlülük
Yüzlü olma durumu
- yüzme
Yüzmek işi
- yüzme havuzu
Spor, sağlık ve eğlence amacıyla kullanılan, belirli derinlikleri bulunan havuz; pisin
- yüzmek
Kol, bacak, yüzgeç vb. organların özel hareketleriyle su yüzeyinde veya su içinde ilerlemek, durmak; çimmek
- yüzsuyu
Bir kimsenin onuru, haysiyeti
- yüzsuyu dökmek
onurunu sarsacak kadar çok yalvarmak
- yüzsüz
Yüzü olmayan
- yüzsüz yüzsüz
Utanmaz ve pişkin bir biçimde
- yüzsüzce
Utanmaz, sıkılmaz bir biçimde
- yüzsüzleşme
Yüzsüzleşmek işi
- yüzsüzleşmek
Yüzsüz duruma gelmek, yüzsüz olmak
- yüzsüzleştirilme
Yüzsüzleştirilmek işi
- yüzsüzleştirilmek
Yüzsüzleşme işi yaptırılmak
- yüzsüzleştirme
Yüzsüzleştirmek işi
- yüzsüzleştirmek
Yüzsüz duruma getirmek
- yüzyıl
Yüzyıllık süre; asır
- yüzyıllarca
Yüzlerce yıl; asırlarca
- yüzyıllık
Yaklaşık olarak sürerliği yüzyıl olan; asırlık
- yüzü ak
Suçu ve utanılacak bir durumu olmayan (kimse)
- yüzü ak olsun
"sağ olsun" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- yüzü aklık
Yüzü ak olma durumu
- yüzü astarlı
Utanma duygusu olan (kimse)
- yüzü astarsız
Utanma duygusu olmayan veya zayıf olan (kimse)
- yüzü asık
Somurtkan, küskün olan (kimse)
- yüzü asıklık
Yüzü asık olma durumu
- yüzü asılmak
somurtmak
- yüzü açılmak
güzelliği, parlaklığı ortaya çıkmak
- yüzü düşmek
somurtmak
- yüzü görmemek
...-den yoksun olmak, uzak bulunmak
- yüzü gözü açılmak
sıkılmaz, utanmaz bir duruma gelmek
- yüzü gülmek
sevinci yüzünden belli olmak
- yüzü kalmamak
bir kimseden daha önce birçok ricada bulunduğu için yeni bir şey istemeye sıkılmak
- yüzü kara
Utanacak bir durumu olan (kimse)
- yüzü karalık
Yüzü kara olma durumu
- yüzü karışmak (veya allak bullak olmak veya alabora olmak)
can sıkıcı bir durum, yüzünden belli olmak
- yüzü kasap süngeriyle silinmiş
"utanmayan, utanması sıkılması olmayan" anlamında kullanılan bir söz
- yüzü kireç gibi olmak (veya ağarmak)
yüzünde renk kalmamak, rengi solmak
- yüzü kireç kesilmek
yüzünde renk kalmamak
- yüzü kâğıt gibi olmak
kanı çekilip benzi solmak
- yüzü kızarmak
utanmak
- yüzü olmamak
bir şeye dayanamamak
- yüzü pek
Birine söylenmesi güç olan şeyi sıkılmadan söyleyebilen veya kendisinden istenilen şeyleri rahatlıkla geri çevirebilen (kimse)
- yüzü peklik
Yüzü pek olma durumu
- yüzü sararmak
korku, üzüntü, coşku vb. sebeplerle yüzün rengi solmak
- yüzü seçilmemek
açıkça tanınmamak, belli belirsiz görünmek
- yüzü soğuk olmak
ürkütücü olmak
- yüzü suyu hürmetine
"birinin veya bir şeyin hatırına veya varlığına değer verildiği için" anlamında kullanılan bir söz
- yüzü suyuna
yüzü suyu hürmetine
- yüzü sıcak olmak
çok sevilmek, hoşlanılmak
- yüzü tutmamak
bir şey istemeye veya söylemeye çekinmek, cesaret edememek
- yüzü yazılı kalmak
kullanılmak, yenilmek için hazırlanmışken herhangi bir sebeple olduğu gibi dokunulmadan kalmak
- yüzü yerde
Alçak gönüllü olan (kimse)
- yüzü yere gelmek (veya geçmek)
çok utanmak
- yüzü yumuşak
Kendisinden istenilenleri geri çeviremeyen (kimse)
- yüzü yumuşaklık
Yüzü yumuşak olma durumu
- yüzücü
Yüzme sporu yapan kimse
- yüzücülük
Yüzücü olma durumu
- yüzük
Parmağa geçirilen genellikle metal halka
- yüzük kaşı
Yüzük üzerinde taş yerleştirmeye yarayan oyuk bölüm
- yüzük oyunu
Birçok fincandan birinin altına saklanan yüzüğü bulma ilkesine dayanan bir tür oyun; yüzük
- yüzük parmağı
Orta parmak ve serçe parmak arasındaki parmak; adsız parmak
- yüzük takmak
nişanlanmak
- yüzüksü
Yüzüğü andıran, yüzüğe benzer, yüzük gibi
- yüzülme
Yüzülmek işi
- yüzülmek
Yüzme işi yapılmak
- yüzüncü
Yüz sayısının sıra sıfatı, sırada doksan dokuzuncudan sonra gelen
- yüzünden
-den ötürü
- yüzünden akmak
herhangi bir durum yüzünden çok belli olmak
- yüzünden düşen bin parça olmak
öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak
- yüzünden kan damlamak
çok sağlıklı olmak, sağlığı yüzünün renginden belli olmak
- yüzünden okumak
ezbere değil, yazılmış kâğıttan okumak
- yüzünden okunmak
ezbere değil, yazılmış kâğıttan okunmak
- yüzüne bakamaz olmak
utanç, yüreksizlik vb. sebeplerle bir kimsenin karşısına çıkamamak
- yüzüne bakmamak
önem vermemek, ilgilenmemek
- yüzüne bakmaya kıyamamak
biri çok güzel olmak
- yüzüne bakılacak gibi olmak
çok çirkin olmamak
- yüzüne bakılmaz olmak
çok çirkin olmak
- yüzüne bakılır olmak
çirkin sayılmamak
- yüzüne bağırmak
birine öfke ile saygısızca sözler söylemek
- yüzüne bir daha bakmamak
darılıp konuşmamak
- yüzüne duramamak
dayanamamak, bir isteğe hayır diyememek, kıramamak
- yüzüne gözüne bulaştırmak
bir işi becerememek, bozmak
- yüzüne gülmek
dostmuş gibi görünmek
- yüzüne hasret kalmak
birinden veya bir şeyden yoksun kalmak, özlemek
- yüzüne kan gelmek
sağlığı yerine gelmek, benzinin solgunluğu geçmek
- yüzüne karşı
bir kimsenin kendi önünde ve ondan çekinmeden
- yüzüne su çarpmak
yüzünü soğuk su ile yıkamak
- yüzüne tükürseler yağmur yağıyor sanır
çok arsız ve onursuz kimseler için kullanılan bir söz
- yüzüne vurmak (veya çarpmak)
ayıplayarak kusurunu yüzüne söylemek
- yüzüne yazmak
gelinin yüzünü süslemek
- yüzünü ağartmak
beğenilir iş yapmak, iş ve davranışlarıyla yakınlarının övünmesine sebep olmak
- yüzünü buruşturmak (veya ekşitmek)
yüzüne öfke ve hoşnutsuzluk gösteren bir biçim vermek
- yüzünü duvara yapıştırmak
ilgiyi kesmek
- yüzünü gören cennetlik
uzun süre görünmeyen kimseler için söylenen bir söz
- yüzünü görmemek
uzun süre görmemek
- yüzünü gözünü açmak
bir çocuğa veya gence o zamana kadar bilmediği birtakım cinsel bilgiler vermek
- yüzünü güldürmek
birini mutlu etmek, birine iyilik etmek
- yüzünü kara çıkarmak
birini utandırmak
- yüzünü karartmak
birine sinirlenerek somurtmak
- yüzünü kızartmak
bir kimsenin utanmasına sebep olmak, birini utanacak duruma düşürmek
- yüzünü kızartmak (veya kızdırmak)
onuruna, gururuna önem vermeden bir şey istemek, utançla, utanarak istemek
- yüzünü unutmak
uzun süre görmemek, varlığına hasret kalmak
- yüzünü yere getirmek (veya geçirmek)
utandırmak, mahcup duruma düşürmek
- yüzünü şeytan görsün
sevilmeyen bir kimseye karşı duyulan nefreti belirtmek için kullanılan bir söz
- yüzünün derisi kalın
utanması, arlanması olmayan
- yüzünün derisi yere geçmek
yüzü yere gelmek
- yüzünüze güller
iğrenç bir şey anlatılırken söylenen bir söz
- yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmek
uzun sürmüş bir işi bitirmek üzere olmak
- yüzüstü
Yüzü yere gelecek biçimde; yüzükoyun
- yüzüstü bırakmak
birini yapayalnız, kimsesiz, kötü bir durumda bırakmak
- yüzüstü kalmak
bir iş, zamanında yapılmayıp olduğu gibi bırakılmak
- yüzüverme
Yüzüvermek işi
- yüzüvermek
Çabucak veya ansızın yüzmek
- yüzüğü geriye çevirmek
evlenme sözünü geri almak, nişanı bozmak
- yüzüş
Yüzmek işi
- yüğrük
İyi yürüyen, iyi koşan
- yüğrük at yemini artırır
“bir işte üstün çaba gösterenler karşılığını iyi biçimde alırlar” anlamında kullanılan bir söz
- yıkabilme
Yıkabilmek işi
- yıkabilmek
Yıkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıkama
Yıkamak işi; yuma
- yıkama yağlama
Genellikle benzin istasyonlarında bulunan, otomobillerin yağ kontrollerini ve temizliğini yapan servis
- yıkamacı
Oto vb.nin temizleme işlerini yapan (kimse)
- yıkamacılık
Yıkamacının yaptığı iş
- yıkamak
Su veya başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temizlemek; yumak (II)
- yıkamaç
Fotokopi makinelerinde veya fotoğraf basımı işinde kullanılan yıkama aleti
- yıkanabilme
Yıkanabilmek işi
- yıkanabilmek
Yıkanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıkanma
Yıkanmak işi
- yıkanmak
Yıkama işi yapılmak veya yıkama işine konu olmak; yunmak
- yıkanıverme
Yıkanıvermek işi
- yıkanıvermek
Çabucak veya kısa sürede yıkanmak
- yıkanış
Yıkanmak işi
- yıkatma
Yıkatmak işi
- yıkatmak
Yıkama işini yaptırmak
- yıkattırma
Yıkattırmak işi
- yıkattırmak
Yıkatma işini yaptırmak
- yıkayabilme
Yıkayabilmek işi
- yıkayabilmek
Yıkama ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıkayıcı
Yıkama işini yapan kimse
- yıkayıcılık
Yıkayıcının yaptığı iş
- yıkayıverme
Yıkayıvermek işi
- yıkayıvermek
Çabucak yıkamak
- yıkayış
Yıkamak işi
- yıkkınlık göstermek
yıkılmaya yüz tutmak
- yıkma
Yıkmak işi
- yıkmacı
Yıkılması uygun görülen bir yapının yıkılması işini üstlenen ve yıkıntılarını satın alan kimse; yıkıcı
- yıkmacılık
Yıkmacının yaptığı iş
- yıkmak
Kurulu bir şeyi parçalayarak dağıtmak, bozmak; tahrip etmek
- yıktırabilme
Yıktırabilmek işi
- yıktırabilmek
Yıktırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıktırma
Yıktırmak işi
- yıktırmak
Yıkma işini yaptırmak
- yıktırılma
Yıktırılmak işi
- yıktırılmak
Yıkma işi yaptırılmak
- yıkıcı
Bir şeyin zarar görmesine, bozulmasına, yok olmasına, ortadan kalkmasına yol açan; katastrofik
- yıkıcılık
Yıkıcı olma durumu
- yıkık
Yıkılmış olan
- yıkık dökük
Harabeye benzeyen, harabeye dönmüş
- yıkık yıprak
Yıpranmış
- yıkılabilme
Yıkılabilmek işi
- yıkılabilmek
Yıkılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıkılma
Yıkılmak işi; çöküş, yıkıntı, inhidam
- yıkılmak
Yıkma işi yapılmak veya yıkma işine konu olmak
- yıkılıverme
Yıkılıvermek işi
- yıkılıvermek
Ansızın veya çabucak yıkılmak
- yıkılış
Yıkılmak işi
- yıkım
Yıkmak işi
- yıkım olmak
büyük zarara yol açmak
- yıkımcı
Yapıları yıkma işini yapan kimse
- yıkımcılık
Yıkımcı olma durumu
- yıkıntı
Yıkılan bir şeyin parçaları, kalıntıları; enkaz
- yıkıntı olmak
birini çok zarara sokmak
- yıkıverme
Yıkıvermek işi
- yıkıvermek
Çabucak yıkmak
- yıkış
Yıkmak işi
- yıl
Dünya'nın, Güneş çevresinde tam bir dolanım yapması için geçen 365 gün, 5 saat ve 49 dakikalık zaman
- yıl dönümü
Herhangi bir olayın üzerinden bir yıl geçtikten sonra yeni bir yılın başladığı gün; seneidevriye
- yıl halkası
Ağaçta, bir büyüme döneminde oluşan çembersel bölüm
- yıl on iki ay
sürekli olarak, sürekli bir biçimde
- yıl uğursuzun
arsız, yüzsüz kimselerin el üstünde tutulduğu zamanı anlatan bir söz
- yılan
Sürüngenlerden, ayaksız, ince ve uzun olanların genel adı; yerdegezen, uzun hayvan
- yılan balığı
Yılan balığıgillerden, yılana benzeyen, kaygan derili, ince uzun ve eti beğenilen bir balık (Anguilla)
- yılan balığıgiller
Örnek türü yılan balığı olan, karınları yüzgeçsiz balıklar familyası
- yılan derisi
Deri sanayisinde çok tutulan ve ayakkabı, çanta ve kemer yapımında kullanılan deri
- yılan gibi
hain, sevimsiz ve soğuk (kimse)
- yılan gibi sokmak
bir kimseye sinsice kötülük etmek
- yılan gömleği
Yılanların üzerinden her yıl sıyrılarak değişen üst deri; yılan kavı
- yılan hikâyesi
Uzayıp giden, bir türlü sonuca bağlanamayan sorun
- yılan taşı
Rengi ve billur yapısı farklı birçok türü olan, minerallerin başkalaşmasıyla oluşan kütle; serpantin
- yılan çiçeği
Bir tür kıvrımlı eğrelti otu
- yılan çıyan
Zehirli sürüngenler
- yılanbaşı
Atların takımlarına süs olarak takılan bir çeşit deniz böceği kabuğu
- yılancı
Yılan besleyen veya yılan oynatan kimse
- yılancık
Streptokok denilen mikropların bir sıyrığa veya yaraya bulaşarak yaptıkları hastalık; kızılyörük
- yılancıl
En çok yılanla beslenen bir kuş (Threshkiornis aethiopica)
- yılancılık
Yılancının yaptığı iş
- yılandili
Küçük eğrelti otu (Ophioglossum)
- yılaniğnesi
Kemikli balıklar takımının deniziğnesigiller familyasından bir tür balık
- yılankavi
Dolambaçlı, dolanarak giden
- yılankemiği
Yapana hiçbir zaman huzur ve rahat yüzü göstermeyen suç
- yılanlı
Yılanı olan
- yılansız
Yılanı olmayan
- yılanyastığı
Yılanyastığıgillerden, sulak ve nemli yerlerde yetişen, kök sapında süt görünüşünde, yakıcı ve acı bir öz su bulunan, zehirli bir bitki (Dracunculus vulgaris)
- yılanyastığıgiller
Bir çeneklilerden, danaayağı, yılanyastığı vb. cinsleri içine alan bir bitki familyası
- yılanın kuyruğuna basmak
kötü bir kimseye kötülük yapacak fırsat vermek
- yılaşırı
Bir yıl ara ile, iki yılda bir; bienal
- yılbaşı
Ocak ayının birinci günü
- yıldan yıla
Her yıl
- yıldırabilme
Yıldırabilmek işi
- yıldırabilmek
Yıldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıldırak
Parıldayıcı, parıldayan
- yıldırma
Yıldırmak işi
- yıldırmak
Gözdağı vermek
- yıldırılma
Yıldırılmak işi
- yıldırılmak
Yıldırma işine konu olmak
- Yıldırım
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- yıldırım
Gök gürültüsü ve şimşekle görülen, hava ile yer arasındaki elektrik boşalması; saika
- yıldırım aşkı
Birdenbire oluşan aşk
- yıldırım gibi
büyük bir hızla
- yıldırım nikâhı
Özel durumlarda işlemlerin hızlandırılmasıyla yapılan nikâh
- yıldırım takla
Başı yere değdirmeden tek omuz üzerinde, tek elle apansız atılan takla
- yıldırım telgraf
Haberleşmede çok acele gönderilen telgraf
- yıldırım çarpmışa dönmek
apansız kötü bir durum karşısında kalıp ne yapacağını bilememek
- yıldırımla vurulmuşa dönmek
yıldırım çarpmışa dönmek
- yıldırımları üstüne çekmek
bazı davranışlarıyla birçok kimseyi kızdırarak saldırılarına, eleştirilerine yol açmak
- yıldırımlı
Yıldırım oluşan, yıldırım düşen (hava)
- yıldırımsavar
Yıldırımların zararını önlemekte kullanılan, ucunda bakır veya platin bulunan, 5-10 metre uzunluğunda demir çubuk ve bununla toprak veya kuyu arasında çekilen bakır telden oluşan koruma aracı; yıldırımkıran, yıldırımlık, yıldırım siperi, paratoner, siperisaika
- yıldız
Çekirdeğinde oluşan füzyon sonucunda açığa çıkan enerjiyi uzaya ışınım biçiminde yayan, ışıklı gök cisimlerinden her biri
- yıldız akmak (veya kaymak veya uçmak)
yıldız gökyüzünde hızla yer değiştirmek
- yıldız anasonu
Manolyagillerden, Japonya'da yetişen, meyveleri zehirli bir ağaççık (İllicium anisatum)
- yıldız barışıklığı
Karşılıklı iyi geçinme, hoş geçinme
- yıldız falcılığı
Yıldızların etkilerinin incelenmesi yoluyla insanların yazgısını önceden görme ve karakterlerini belirleme uğraşısı; müneccimlik, astroloji
- yıldız falcısı
Yıldızların durum ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan kimse; müneccim, astrolog
- yıldız fiziği
Yıldızların ışığını inceleyen, fizik yapılarını araştıran bilim kolu; astrofizik
- yıldız günü
Dünya'nın yıldızlara göre tam bir dönüşü için geçen süre
- yıldız haritası
Gece gökyüzünde görülen gök cisimlerinin yer aldığı harita
- yıldız kara yel
Kara yel ile kuzey arasında esen yel
- yıldız kümesi
Kütle çekimi altında birbirlerine bağlı yıldızlar topluluğu
- yıldız omurlular
Omurgalı hayvanlardan balıklar sınıfının köpek balıklar takımının bir alt sınıfı
- yıldız poyraz
Kuzeydoğu ile kuzey arasında esen yel
- yıldız rüzgârı
Kuzeyden esen soğuk yel; yıldız yeli
- yıldız saati
Yıldız zamanını gösteren saat
- yıldız sporcu
Bir takımın veya oyunun en iyi, en yetenekli sporcusu
- yıldız tabya
Girintili ve çıkıntılı yapısıyla yıldız meydana getiren tabya
- yıldız taşı
İçinde, ışık altında parlayan mika tanecikleri bulunan, sarı esmer renkte bir kuvars türü
- yıldız tornavida
Yıldız biçimindeki vidaları söküp takmakta kullanılan ucu yıldız şeklinde tornavida
- yıldız yasemini
Zakkumgillerden her mevsim yeşil olma özelliğini koruyan odunsu bir bitki
- yıldız yağmuru
Birçok akan yıldızın birden görünmesi
- yıldız yılı
Dünya'nın bir yıldız ile yeniden aynı doğrultuya gelmesi için geçen süre
- yıldız zamanı
Dünya'nın yıldızlara göre tam bir dönüş süresini temel alan zaman
- yıldız çiçeği
Birleşikgillerden çiçekleri katmerli, yıldız biçiminde ve türlü renkte bir süs bitkisi; dalya (II) (Dahlia)
- yıldızcık
Küçük yıldız
- Yıldızeli
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- yıldızlama
Yıldızlamak işi
- yıldızlamak
Rüzgâr kuzeyden esmeye başlamak
- yıldızları saymak
geceleri uyku uyuyamamak
- yıldızlaşma
Yıldızlaşmak işi
- yıldızlaşmak
Bir işte, bir meslekte üstün başarı göstermek, yıldız durumuna gelmek
- yıldızlı
Üzerinde yıldız bulunan
- yıldızlık
Yıldız olma durumu
- yıldızsı
Yıldızı andıran, yıldıza benzeyen, yıldız gibi; yıldızımsı
- yıldızsız
Bulutlu, kapalı, açık olmayan
- yıldızı (veya yıldızları) barışmamak
görüş, duygu ve düşünce bakımından uyuşmamak
- yıldızı dişi
Herkesçe sevilen
- yıldızı düşük
Şanssız, talihsiz (kimse)
- yıldızı parlamak
başarı yönünden herkesin dikkatini çekecek bir duruma gelmek, ün kazanmak
- yıldızı sönmek
ününü yitirmek
- yılgın
Yılmış, korkmuş olan
- yılgın yılgın
Ürkerek
- yılgınca
Yılgın bir biçimde
- yılgınlık
Yılgın olma durumu
- yılkı
Tabiatta gruplar hâlinde serbest dolaşan yabani at sürüsü
- yılkıcı
Yılkı işiyle uğraşan kimse
- yılkılık
Yılkıya ayrılmış at
- yıllama
Yıllamak işi
- yıllamak
Bir yerde uzun süre kalmak
- yıllandırma
Yıllandırmak işi
- yıllandırmak
Yıllanma işini yaptırmak
- yıllanma
Yıllanmak işi
- yıllanmak
Üzerinden bir veya daha çok yıl geçmek
- yıllanmış şarap gibi
eskidikçe ve yıllandıkça değer kazanan şeyler için kullanılan bir söz
- yıllar yılı
Uzun yıllardan beri
- yıllarca
Yıllar boyu, birçok yıl; senelerce
- yıllatma
Yıllatmak işi
- yıllatmak
Üzerinden çok zaman geçirmek
- yıllık
Bir yıl için; senelik, senevi
- yıllık izin
Herhangi bir iş yerinde en az bir yıl çalışmış olanlara kanunen tanınmış olan izin
- yıllık ortalama
Bir yılın verilerine göre hesaplanan ortalama
- yıllıklı
Ücreti yılda bir verilen; yıllıkçı
- yıllıkçı
Ücreti yılda bir verilen kimse
- yıllığına
... yıl için, ... yıl süreyle
- yılma
Yılmak işi
- yılmak
Bir işten gözü korkup vazgeçmek
- yılmaz
Bir işten gözü korkup vazgeçmeyen, yılmayan
- yılmazlık
Yılmaz olma durumu
- yılık
Çarpık, eğri olan (ağız)
- yılış yılış
Yılışık, ciddiyetsiz hâlde olan
- yılışkan
Hoşa gitmek düşüncesiyle sürekli olarak ve yapmacıklı bir biçimde gülen (kimse)
- yılışkanlık
Yılışkan olma durumu
- yılışma
Yılışmak işi
- yılışmak
Yapmacık davranışlarla hoş görünmeye çalışmak
- yılışık
Yapmacık davranışlarla hoş görünmeye çalışan; yıvışık
- yılışıklık
Yılışık olma durumu
- yılışıkça
Yılışık bir biçimde
- yıprak
Yıpranmış, aşınmış, eski
- yıprama
Yıpramak işi
- yıpramak
Aşınıp eskimek, incelmek
- yıpranma
Yıpranmak işi
- yıpranma payı
Yıpratıcı işlerde çalışanların yaptıkları ağır ve tehlikeli işten dolayı fiilî hizmet yıllarına eklenen süre; fiilî hizmet zammı
- yıpranmak
Zamanla veya çok kullanılma sonucu aşınmak
- yıpranış
Yıpranmak işi
- yıpratabilme
Yıpratabilmek işi
- yıpratabilmek
Yıpratma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yıpratma
Yıpratmak işi
- yıpratmak
Yıpranmış duruma getirmek
- yıpratılma
Yıpratılmak işi
- yıpratılmak
Yıpratma işi yapılmak
- yıpratış
Yıpratmak işi
- yır
İslamlık öncesi sözlü Türk edebiyatında koşma ve türkülere verilen genel ad
- yırtabilme
Yırtabilmek işi
- yırtabilmek
Yırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yırtlak
Göz kuyruğu yırtılmış gibi açık duran (göz)
- yırtma
Yırtmak işi
- yırtmak
Kâğıt, kumaş gibi bükülüp katlanan şeyleri parçalamak
- yırtmaç
Çoğunlukla etek, paça veya kol yeninde, dikilmemiş uzunca açıklık
- yırtmaçlı
Yırtmacı olan
- yırtmaçsız
Yırtmacı olmayan
- yırttırma
Yırttırmak işi
- yırttırmak
Yırtma işini yaptırmak
- yırtıcı
Beslenmek için başka hayvanları parçalayarak yiyen (hayvan); müfteris
- yırtıcı kuş
Ehlîleştirilmemiş vahşi kuşlara verilen genel ad
- yırtıcılar
Örnek hayvanı kartal veya baykuş olan, pençeli, eğri gagalı, etobur kuşlar takımı
- yırtıcılık
Yırtıcı olma durumu
- yırtık
Yırtılmış olan
- yırtık pırtık
Parça parça olmuş, eskiyip parçalanmış
- yırtıklık
Yırtık olma durumu
- yırtıkça
Girişken, becerikli olan
- yırtılma
Yırtılmak işi
- yırtılmak
Yırtma işi yapılmak veya yırtma işine konu olmak
- yırtılmış
Yırtık duruma gelmiş
- yırtılmışlık
Yırtılmış olma durumu
- yırtılış
Yırtılmak işi
- yırtım
Yalnız bir elbiselik, şalvar vb. dikilebilir büyüklükte olan (kumaş)
- yırtınma
Yırtınmak işi
- yırtınmak
Parçalanırcasına bağırmak
- yırtınış
Yırtınmak işi
- yırtış
Yırtmak işi
- yırık
Yırtılmış
- yısa
Birçok kişinin birlikte yaptığı işte birbirlerine gayret vermek için söylenen bir söz
- yısa beraber!
hep birlikte
- yısa etmek
çekmek
- yısa eylemek
birçok kişi birden bir şey çekerken birbirlerine gayret vermek üzere hep birden “yısa!” diye bağırmak
- yısa yısa
Olsun olsun, en çok
- Yıva
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- yıvış yıvış
Laubali bir biçimde
- yıvışma
Yıvışmak işi veya durumu
- yıvışmak
Cıvık bir duruma gelmek
- yıvışık
Islak, kaygan, yapışkan olan
- yıvışıklık
Yıvışık olma durumu
- yığabilme
Yığabilmek işi
- yığabilmek
Yığma ihtimali veya imkânı bulunmak
- yığdırma
Yığdırmak işi
- yığdırmak
Yığma işini yaptırmak
- yığma
Yığmak işi
- yığma bina
Önce duvarların örülüp sonra sütun, kiriş ve hasır betonların döküldüğü bina türü
- yığmak
Bir tepe oluşturacak biçimde üst üste koymak
- Yığılca
Düzce iline bağlı ilçelerden biri
- yığılma
Yığılmak işi; tahaşşüt
- yığılmak
Yığma işine konu olmak veya yığma işi yapılmak
- yığılı
Yığılmış olan
- yığılım
Yığılmak işi
- yığılıp kalmak
birikmek
- yığılıverme
Yığılıvermek işi
- yığılıvermek
Ansızın yığılmak
- yığılış
Yığılmak işi
- yığılışma
Yığılışmak işi
- yığılışmak
Bir yerde birikmek; toplanmak
- yığımlık
Bir sanayi dalında yararlanılan ham, işlenmiş veya yarı işlenmiş maddelerin tümü; stok
- yığın
Bir şeyin yığılmasıyla oluşturulan küme, tepe; tınaz
- yığın bulut
Kesif ve yoğun nitelikli bulut tabakası
- yığın kültürü
Toplumsal yapı ayrılıkları gözetilmeksizin televizyon, radyo, sinema, basın vb. kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan kültür
- yığınak
Bir şeyin biriktiği yer
- yığınla
Çok, pek çok
- yığıntı
Bir araya yığılmış şeyler kümesi
- yığıverme
Yığıvermek işi
- yığıvermek
Çabucak veya ansızın yığmak
- yığış
Yığmak işi
- yığışma
Yığışmak işi
- yığışmak
Bir araya gelip toplanmak, birikmek
- yığışık
Üst üste birikmiş
- yığışım
Molozların çimento durumuna dönüşmesiyle oluşan kütle; konglomera