Back to word index

Words starting with E

2994 dictionary entries are listed for E.

More frequently visited entries for this letter.

E index

2994 word links are rendered on the server.

  • e

    (e:) Başına getirildiği cümledeki kavrama göre çeşitli tonlar alarak birtakım duygular anlatan bir söz

  • e mi!

    "olur mu!" anlamında kullanılan bir tembih veya istek sözü

  • e, E

    Türk alfabesinin altıncı sırasında yer alan ve e adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından ince ünlülerin düz ve geniş olanını gösterir

  • e-nabız

    Vatandaşların bireysel olarak genel ağ tabanlı servis üzerinde görüntüleyip yönetebileceği kişisel sağlık kayıt sistemi

  • e-okul

    Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda öğrenci ve yönetimle ilgili iş ve işlemlerin elektronik ortamda yürütüldüğü ve bilgilerin saklandığı sistem

  • ebabil

    Sağanlardan, kentler ve açık alanlarda yaşayan, kırlangıca göre kanatları daha uzun ve kavisli bir tür kuş; dağ kırlangıcı, vatvat (Apus apus)

  • ebcet

    Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni

  • ebcet hesabı

    Ebcet düzeninden yararlanarak bir kelimeyi rakama çevirme

  • ebe

    Doğum işini yaptıran kadın; lavta (II)

  • ebe olmak

    oyun içinde ebelik yapmak

  • ebebulguru

    Bulgur iriliğinde yağan kar; bulgur

  • ebediyen

    Sonsuz olarak, sonsuzluğa kadar

  • ebediyete intikal etmek

    ölmek

  • ebedî istirahatgâhına uğurlamak (veya tevdi etmek)

    mezara gömmek

  • ebedî uykuya dalmak

    ölmek

  • ebegümeci

    Ebegümecigillerden, mor renkli çiçekleri ilaç, yaprakları sebze olarak kullanılan, kendiliğinden yetişen çok yıllık bir bitki (Malva sylvestris)

  • ebegümecigiller

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, örnek bitkisi ebegümeci olan bir bitki familyası

  • ebeleme

    Ebelemek işi

  • ebelemek

    Oyunda ebe yapmak

  • ebeleyiş

    Ebelemek işi

  • ebeli

    Ebesi olan

  • ebelik

    Ebe olma durumu

  • ebesiz

    Ebesi olmayan

  • ebet

    Sonu olmayan gelecek zaman; sonsuzluk

  • ebeveyn

    Anne ve baba

  • ebleh

    Akılsız, budala, alık olan

  • eblehleşme

    Eblehleşmek durumu

  • eblehleşmek

    Ebleh durumuna gelmek

  • eblehlik

    Ebleh olma durumu; eblehleşme

  • ebonit

    Yüz kısım kauçuğun otuz iki kısım kükürtle işlenmesinden elde edilen plastik madde

  • ebru

    Kâğıt süslemeciliğinde kitre, kola vb. yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış su üzerine, neft yağı ile sulandırılmış yağlı boya damlatılarak yapılan ve kâğıda geçirilen süs

  • ebrucu

    Renkleri karıştırarak süs kâğıtları üzerine ebru yapan sanatçı

  • ebruculuk

    Ebrucunun yaptığı iş

  • ebrulama

    Ebrulamak işi

  • ebrulamak

    Kitre, kola vb. yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış suya neft yağı ile sulandırılmış yağlı boya damlatıp hare, dalga, damar vb. şekiller verdikten sonra üstüne kâğıdı kapatarak ebru yapmak

  • ebrulanma

    Ebrulanmak işi

  • ebrulanmak

    Ebru işi yapılmak

  • ebruli

    Üzerinde değişik renkler bulunan

  • ebrulu

    Üzerine ebru yapılmış (kâğıt, kumaş)

  • Ebucehil karpuzu

    Kabakgillerden, elma büyüklüğündeki meyvesi çok acı ve kabızlık giderici, ishal yapıcı bir bitki; acı dülek, acı elma, acı karpuz, acı kavun (Citrullus colocynthis)

  • Ebussuut

    "Çok kapalı giyinen kız veya kadın" anlamındaki Ebussuut Efendi'nin gelini gibi ve "eskiye çok bağlı, tutucu" anlamındaki Ebussuut Efendi'nin torunu deyimlerinde geçen bir söz

  • ebülyoskop

    Cisimlerin kaynama sıcaklığını tespit etmeye yarayan cihaz

  • ecdat

    Geçmişteki büyükler, atalar

  • ece

    Güzel kadın

  • Eceabat

    Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri

  • ecel

    Hayatın sonu, ölüm zamanı

  • ecel aman verirse

    "ömür yeterse, ölmezsem" anlamında kullanılan bir söz

  • ecel beşiği

    Çok tehlikeli taşıt veya geçit

  • ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane

    "herkesin ölümü için bir sebep vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • ecel teri

    "Çok korkmak, çok sıkılmak, bunalım geçirmek, ölüm duygusuna kapılmak" anlamlarındaki ecel teri (veya terleri) dökmek (veya akmak) deyiminde kullanılan bir söz

  • ecel şerbeti

    "Ölmek" anlamındaki ecel şerbeti içmek deyiminde geçen bir söz

  • ecele çare bulunmaz

    "ölüm dışında, çaresiz gibi görünen her güç işin bir çıkar yolu vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • eceli gelen (veya yaklaşan) köpek cami (veya mescit) duvarına (veya avlusuna) siyer (veya işer)

    "birinin başına kötü bir şey gelmesi kaçınılmaz olduğunda olmadık davranışlarda bulunabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • eceli gelmek

    ölümü veya yok olması kaçınılmaz duruma gelmek

  • eceline susamak

    ölmek istermiş gibi tehlikeli işlere girişmek

  • eceliyle ölmek

    olağan sayılan herhangi bir biçimde ölmek

  • ecinni taifesi

    Cin topluluğu, cinler

  • ecinniler top oynuyor

    "bomboş, kimse yok, ıssız ve sessiz" anlamında kullanılan bir söz

  • ecir sabır dilemek

    başsağlığı dilemek

  • eciş bücüş

    Hiçbir yeri düzgün olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan; çarpık çurpuk, eğri büğrü

  • ecrimisil

    Bir taşınmazın, o taşınmazla ilgili tasarrufta bulunma hak ve yetkisine sahip olmayan bir kişi tarafından, sahibinin rızası dışında kullanılması sonucunda doğan ve geriye dönük talep edilebilecek olan tazminat

  • ecza

    Canlılardaki rahatsızlıkların bozuklukların ve çeşitli hastalıkların tanısı, önlenmesi veya tedavisi için yararlanılan doğal veya sentez yoluyla hazırlanmış madde

  • ecza dolabı

    Evde veya iş yerlerinde, içerisinde ilk yardım için gerekli ilaç ve sağlık malzemelerinin bulundurulduğu dolap

  • ecza kutusu

    Evlerde, otomobillerde ilaçların konulduğu kutu

  • ecza çantası

    İçerisinde ilk yardım için gerekli ilaç ve sağlık malzemesi bulunan çanta; ilk yardım çantası

  • eczacı

    Eczacılık fakültesinden mezun olarak eczacılık mesleğini yapmaya hak kazanmış kimse

  • eczacı kalfası

    Serbest eczane veya kurum eczanelerinde eczacının gözetiminde işlere yardımcı olan kimse; eczacı teknisyeni

  • eczacı mesul müdürü

    Geçici süre için yasal olarak bir serbest eczacının sorumluluğunu üstlenen kimse

  • eczacılık

    Eczacının yaptığı iş; ispençiyari

  • eczalı

    Kimyasal madde ile kaplanmış, karıştırılmış, işlem görmüş

  • eczalı pamuk

    Steril duruma getirilmiş pamuk

  • eczane

    İlaçların hazırlandığı veya hazır ilaçların satıldığı yer

  • eda

    Tavır, üslup, davranış biçimi

  • eda etmek

    borcunu ödemek

  • edalı

    Herhangi bir biçim ve görünüşlü olan

  • edat

    Birlikte kullanıldığı sözler arasında ilgi kurmaya yarayan, anlamı yalnızca bağlamla belirginleşen kelime türü; ilgeç: Ev gibi huzur köşesi olmaz. Çocuk sabaha karşı uyandı

  • edatlı

    Edat bulunduran; ilgeçli

  • edatlı tümleç

    Yüklemin anlamını edat grubuyla tümleyen öge; edat grubu, ilgeçli tümleç: Çocuk gibi (ağlıyor). Geldiğiniz için (sevindim)

  • edeben

    Edep gereği, edebe uyarak

  • edebi edepsizden öğren

    "edepsizin yaptığı işlerin yapılmaması gereken işler olduğunu düşünmekle doğru yolu bulmuş, böylece edebi edepsizden öğrenmiş olursun" anlamında kullanılan bir söz

  • edebilme

    Edebilmek işi

  • edebilmek

    Etme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • edebini takınmak

    edepli davranmaya başlamak

  • edebiyat

    Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı; yazın (II), gökçe yazın

  • edebiyat bilimci

    Edebiyat bilimi ile uğraşan kimse; yazın bilimci

  • edebiyat bilimi

    Edebiyatı bütün yönleriyle araştıran, inceleyen, irdeleyen ve tahlil eden bilim dalı; yazın bilimi

  • edebiyat tarihi

    Bütün edebî hareketleri ve dönemleri, yazarları, şairleri, dil ve üslup özelliklerini açıklayan bilim dalı veya kitap; yazın tarihi

  • edebiyat yapmak

    bir konu üzerinde gereksiz yere süslü sözler söylemek

  • edebiyatsever

    Edebiyata tutkun

  • edebiyatseverlik

    Edebiyatsever olma durumu

  • edebiyatça

    Edebiyata uygun, edebiyata benzer

  • edebiyatçı

    Edebiyatla uğraşan kimse; yazıncı, yazın eri

  • edebiyatçılık

    Edebiyatçının yaptığı iş; yazıncılık

  • edebî

    Edebiyatla ilgili, edebiyata ilişkin; yazınsal

  • edebî dil

    Edebiyat türlerinden biriyle kaleme alınmış, sanat değeri taşıyan eserlerde kullanılan dil; yazın dili

  • edebî eser

    Edebiyat türlerinden biriyle kaleme alınmış, sanat değeri taşıyan eserlerin her biri

  • edebî sanat

    Edebiyatta anlatımı zenginleştirmek, renklendirmek ve daha çarpıcı bir duruma getirmek için temelde benzetme esasına dayalı söz ve manaya bağlı anlatım inceliği ve özelliği

  • edememek

    yapamamak, yapmadan duramamak

  • eden bulur, inleyen ölür

    "nasıl davranırsan öyle karşılık görürsün" anlamında kullanılan bir söz

  • edep

    Toplum töresine uygun davranma

  • edep etmek

    utanmak, sıkılmak

  • edep yahu

    kötü davranışlarda bulunanlara "utan, edebini takın" anlamında kullanılan bir söz

  • edep yeri

    İnsanlarda üreme organlarının bulunduğu yer; etek, ut yeri, avret

  • edeplendirme

    Edeplendirmek işi

  • edeplendirmek

    Edeplenme işini yaptırmak

  • edepleniş

    Edeplenmek işi

  • edeplenme

    Edeplenmek işi

  • edeplenmek

    Uslanmak, ince ve terbiyeli olmak

  • edepli

    Ahlaka uygun bir biçimde

  • edepli edepli

    Uslu olarak

  • edeplilik

    Edepli olma durumu

  • edepsiz

    Utanılacak işleri sıkılmadan yapan, utanmaz, sıkılmaz, terbiyesiz (kimse)

  • edepsizce

    Terbiyesiz olan

  • edeptir söylemesi

    "affedersiniz, söylemesi ayıptır ama" anlamında kullanılan bir söz

  • edevat

    Bir iş için gerekli olan malzemelerin, parçaların tümü

  • Edi

    Birbiriyle iyi anlaşan iki yaşlının baş başa kalışını anlatan Edi ile Büdü, Şakire Dudu deyiminde kullanılan bir söz

  • edi

    İş yapma

  • edibane

    Terbiyeli, nazik olan

  • edibe

    Edebiyatla uğraşan, edebî eser veren kadın

  • edik

    Yumuşak ve renkli sahtiyandan yapılmış yarım konçlu bir tür ayakkabı; lapçın

  • edilebilme

    Edilebilmek işi

  • edilebilmek

    Edilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • edilgen

    Yapılan işten etkilenen; pasif, etken karşıtı

  • edilgen fiil

    Geçişli fiillere -l- veya -n- eki getirilerek kurulan, gerçek öznesi belli olmayan fiil; edilgen eylem: yaz-ıl-mak, oku-n-mak, tanı-n-mak vb

  • edilgen çatı

    Geçişli fiillere -l- veya -n- eki getirilerek kurulan, kim tarafından yapıldığı belli olmayan fiil çatısı: Sergi gezildi. Bebek yıkandı

  • edilgenleşme

    Edilgenleşmek durumu

  • edilgenleşmek

    Edilgen duruma gelmek

  • edilgenleştirme

    Edilgenleştirmek işi

  • edilgenleştirmek

    Edilgen duruma getirmek

  • edilgenleştirtme

    Edilgenleştirtmek işi

  • edilgenleştirtmek

    Edilgenleştirme işini yaptırmak

  • edilgenlik

    Edilgen olma durumu

  • edilgenlik eki

    Edilgen çatı kuran -l- ve -n- ekleri

  • edilgi

    Dışarıdan gelip bir şeyde belli bir değişiklik yapan iş veya bu işin sonucu; infial

  • edilgin

    Hareketi ve etkisi olmayan; pasif

  • edilginlik

    Edilgin olma durumu

  • edilme

    Edilmek işi

  • edilmek

    Etme işine konu olmak; yapılmak

  • edim

    Yapılmış, gerçekleşmiş davranış; amel

  • edim bilimi

    Dili kullanıcı ve bağlam açısından ele alan dil bilimi dalı

  • edimli

    Edimi olan

  • edimsel

    Edim niteliğinde olan, gerçek olarak var olan; fiilî, aktüel, gizli ve tasarımlı karşıtı

  • edimselci

    Edimselcilik öğretisini benimseyen; aktüalist

  • edimselcilik

    Geçmiş jeolojik olayların bugünkülere bakarak açıklanabileceğini ileri süren öğreti; aktüalizm

  • edimsellik

    Edimsel olma durumu

  • edimsiz

    Edimi olmayan

  • edindirme

    Edindirmek işi

  • edindirmek

    Edinme işini yaptırmak

  • edinebilme

    Edinebilmek işi

  • edinebilmek

    Edinme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • edinilebilme

    Edinilebilmek işi

  • edinilebilmek

    Edinilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • edinilme

    Edinilmek işi

  • edinilmek

    Edinme işi yapılmak

  • edinim

    Edinmek işi

  • ediniverme

    Edinivermek işi

  • edinivermek

    Çabucak veya kısa sürede edinmek

  • edinme

    Edinmek işi; iktisap

  • edinmek

    Kendini bir şeye sahip kılmak, bir şeyi elde etmek; iktisap etmek

  • edinti

    Edinilen, kazanılan şey

  • edinç

    Edinilen şey veya şeyler

  • edip

    Edebiyatla uğraşan, edebî eser veren kimse; yazar

  • Edirne

    Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Edirnekâri

    Tahta üzerine boya ve altın yaldız ile yapılan nakış

  • Edirneli

    Edirne ilinden olan kimse

  • Edirnelilik

    Edirneli olma durumu

  • editör

    Yazıları yeniden düzenleyerek yayıma hazırlayan kimse

  • ediverme

    Edivermek işi

  • edivermek

    Çabucak yapmak

  • edna

    Çok aşağı, en alt düzeyde

  • Edremit

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • edvar

    Çağlar, devirler

  • edvar musikisi

    Alaturka klasik müzik

  • efdal

    Yeğ tutulan, tercih edilen

  • efe

    Yiğit, özellikle Batı Anadolu köy yiğidi; zeybek

  • efece

    Efe gibi

  • efekt

    Radyo ve televizyon yayınlarında, tiyatro oyunlarında veya film seslendirmelerinde, hareketleri izlemesi gereken seslerin doğal kaynakların dışında, optik, mekanik, kimyasal yöntemlerle gerçekleştirilmesi

  • efektif

    Banknot ve metal para

  • efektif alış

    Bir yabancı para biriminin ulusal para birimi türünden belirlenen fiyatıyla alımı

  • efektif döviz

    Yabancı ülkelerin nakit biçimindeki para birimi

  • efektif fiyat

    Alıcının bir mal karşılığı olarak ödediği bedel

  • efektif kur

    Efektif dövizin ulusal para birimi karşılığı

  • efektif satış

    Bir yabancı para biriminin ulusal para birimi türünden belirlenen fiyatıyla satışı

  • efektif talep

    Bir malı satın alma gücüne sahip olanın satın alma gücü ile desteklenen isteği

  • efeleniş

    Efelenmek işi

  • efelenme

    Efelenmek işi

  • efelenmek

    Diklenmek, kafa tutmak

  • Efeler

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • efeleşme

    Efeleşmek işi

  • efeleşmek

    Efe durumuna gelmek

  • efelik

    Efe olma durumu

  • efelik etmek

    kabadayılık etmek

  • efendi

    Günümüzde bey ünvanından farklı olarak özel adlardan sonra kullanılan ikinci derecede bir ünvan

  • efendi efendi

    (efe'ndi efe'ndi) Dikkat çekmek veya paylamak amacıyla kullanılan bir seslenme sözü

  • efendi gibi yaşamak

    sıkıntısız, varlık içinde yaşamak

  • efendibaba

    Bazı ailelerde çocukların babaları, gelinlerin kayınpederleri için kullandıkları saygı sözü

  • efendibabacık

    Efendibaba sözünün sevgiyle dolu söylenen biçimi

  • efendice

    Efendi gibi

  • efendicik

    Efendi sözünün sevgiyle dolu söylenen biçimi

  • efendiden bir adam

    terbiyeli, kibar ve ağırbaşlı kimse

  • efendileşme

    Efendileşmek durumu

  • efendileşmek

    Efendi duruma gelmek

  • efendilik

    Efendiye yakışır özellik, efendice davranış

  • efendim

    Bir sesleniş karşısında "buradayım, buyurun" anlamında kullanılan bir söz

  • efendim nerede, ben nerede?

    "ben ne diyorum, siz ne diyorsunuz" anlamında kullanılan bir söz

  • efendime söyleyeyim

    söz söylerken gerekli kelimeyi bulamayan bir kimsenin kullandığı bir söz

  • efil efil

    Hafif, kesintili ve yavaş bir biçimde (rüzgâr esmek, kar yağmak, saç dalgalanmak)

  • efil efil esmek

    yazın rüzgâr yavaş yavaş, serin serin esmek

  • efil efil etmek

    rüzgârda dalgalanmak

  • efildeme

    Efildemek işi

  • efildemek

    Rüzgâr yavaş ve serin bir biçimde esmek

  • efileme

    Efilemek işi

  • efilemek

    Efil efil esmek

  • efkâr

    Herhangi üzücü bir olay sebebiyle hissedilen hüzün

  • efkâr basmak

    hüzünlenmek

  • efkâr dağıtmak

    keyifli bir şey yaparak içinde bulunulan hüzünden uzaklaşmak

  • efkâr etmek

    efkârlanmak

  • efkârlanma

    Efkârlanmak işi

  • efkârlanmak

    Herhangi bir üzücü olay sebebiyle hüzünlenmek

  • efkârlanış

    Efkârlanmak işi

  • efkârlı

    Herhangi üzüntülü bir olay sebebiyle hüzünlenmiş olan

  • efkârlılık

    Efkârlı olma durumu

  • efkârı dağılmak

    keyifli bir şey yaparak içinde bulunulan hüzünden kurtulmak, rahatlamak, huzur bulmak

  • eflak

    Gökler

  • eflake ser çekmek

    çok yüksek olmak

  • eflatun

    Mavi, kırmızı ve çok az beyazın karışımından ortaya çıkan açık mor renk; lila rengi, eflatuni

  • eflatuni

    Bu renkte olan

  • eflatunumsu

    Rengi eflatunu andıran, eflatuna benzeyen; eflatunsu

  • Eflâni

    Karabük iline bağlı ilçelerden biri

  • efradını cami, ağyarını mâni

    "ne eksik ne fazla, eksiği artığı olmayan" anlamında kullanılan bir söz

  • efrat

    Bireyler, fertler

  • efsane

    Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen hayalî hikâye; söylence

  • efsane olmak

    efsane gibi anlatılmak veya anılmak

  • efsaneleşme

    Efsaneleşmek işi

  • efsaneleşmek

    Efsane durumuna gelmek

  • efsaneleştirilme

    Efsaneleştirilmek işi

  • efsaneleştirilmek

    Efsane niteliği kazandırılmak

  • efsaneleştirme

    Efsaneleştirmek işi

  • efsaneleştirmek

    Efsane durumuna getirmek

  • efsaneli

    Efsanesi olan

  • efsanesiz

    Efsanesi olmayan

  • efsanevi

    Efsanelerde geçen, kendisi için efsaneler düzülen veya efsaneyi andırır nitelikte olan (kimse, hayvan, yer); menkıbevi

  • efsanevilik

    Efsanevi olma durumu

  • efsus

    Yazık, eyvah

  • eften püften

    Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz olan

  • egale

    "Bir rekoru yinelemek" anlamındaki egale etmek birleşik fiilinde kullanılan bir söz

  • egavlama

    Egavlamak işi

  • egavlamak

    Bir şeyi ayarlamak, sağlamak

  • egemen

    Yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan; hükümran

  • egemenlik

    Egemen olma durumu

  • eglog

    Kısa kır manzumesi; çoban türküsü

  • egzamalı

    Mayasılı olan

  • egzersiz stres testi

    Kalp damar hastalıklarını araştırmada kullanılan testlerden biri

  • egzersiz yapmak

    alıştırma yapmak

  • egzotik çorba

    Ana malzemesi deniz kırlangıcı, kaplumbağa vb. deniz ürünleri olan bir çorba türü

  • egzoz

    Bu gazın dışarı boşaltılması

  • egzoz gazı

    İçten yanmalı motorlarda yanan akaryakıtın gazı; çürük gaz, egzoz

  • egzozcu

    Egzozu yapan, satan veya onaran kimse

  • egzozculuk

    Egzozcunun yaptığı iş

  • eh

    "Olur, peki veya fena değil" anlamlarında kullanılan bir söz

  • ehem

    Çok önemli

  • ehemmiyet vermek

    önem vermek

  • ehil

    Bir işte yetkili olan, bir işi yapan

  • ehil olmak

    bir işte ustalaşmak, uzman olmak

  • ehlibeyit

    Hz. Muhammed'in kızı, damadı ve torunlarından oluşan ailesi

  • ehlikeyif

    Rahatına düşkün, keyif sahibi olan kimse

  • ehliyetli

    Sürücü belgesi olan

  • ehliyetlilik

    Ehliyetli olma durumu

  • ehliyetsiz

    Sürücü belgesi olmayan

  • ehliyetsizlik

    Ehliyetsiz olma durumu

  • ehven

    Zararı az, en zararsız

  • ehven kurtulmak

    ucuz kurtulmak

  • ehvenişer

    Kötü olanların içinde iyisi

  • ehvenlik

    Ehven olma durumu; ehveniyet

  • ejder

    Büyük boyutlu yılan

  • ejder gibi

    iri yapılı ve korkunç görünüşlü

  • ejder meyvesi

    Kaktüsgillerden, ana vatanı Asya ve Güney Amerika olan, genellikle pembe renkli ve dikenli olan dış kısmı ve sert, susama benzer siyah çekirdekler bulunan iç kısmı beyaz veya kırmızı, etli tropikal bir meyve; pitaya (Hylocereus undatus)

  • ejderha

    Türlü biçimlerde tasarlanan korkunç bir masal canavarı; ejder, dragon

  • ejderha gibi

    ejder gibi

  • ek

    Bir şeyin eksiğini tamamlamak için ona katılan parça; takviye, zeyil

  • ek bent olmak

    şaşırıp ne diyeceğini bilememek

  • ek bileziği

    Boru tesisatlarında tüp veya boruların birbirlerine kaynaklı, kaynaksız veya lehim ile birleştirilmesi için kullanılan, iç taraftan dişli olan bağlantı parçası; manşon

  • ek bütçe

    Yıllık bütçeye sonradan eklenen bütçe

  • ek ders

    Öğretimle görevli bir kimsenin haftalık zorunlu ders yükünün dışında kalan ve ücrete tabi olan ders

  • ek görev

    Bir görevlinin asıl işiyle birlikte veya asıl işi dışında yürüttüğü ikinci görev

  • ek gün

    Bankacılıkta borç senetlerinin, bankalara ödenmesi için vade tarihinden başlayarak tanınan iki gün; opsiyon

  • ek kart

    Banka müşterisinin kendi hesabından kart aracılığıyla harcama yetkisi verdiği ve kendisiyle birlikte müşterek ve müteselsil borçlu olan kişinin kullandığı kart

  • ek kök

    Sapın yanlarından çıkan ince kök

  • ek oylum

    Camilerde yarım kubbelerin iki veya üç yanında küçük yarım kubbelerle yapılan oylum eklemleri

  • ek poliçe

    Sigorta bedelinin yükseltilmesi durumunda önceden hazırlanmış bir poliçeye ek olarak düzenlenen belge; zeyilname

  • ek süre

    Bir alışverişin karara bağlanması için genellikle satıcının alıcıya tanıdığı süre; opsiyon

  • ek tohumun hasını, çekme yiyecek yasını

    "bir girişimden iyi sonuç almak isteyen, o işin temelini sağlam kurmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ek yığılması

    Zamir yapmak için bir ad üzerine iki iyelik eki getirilerek oluşturulan yapı: bir-i-si, kim-i-si, hep(-i)-si vb

  • ek çizgisi

    Porteye sığmayan notaları belirtmek için portenin üst veya alt kısmına eklenen kesik kesik çizgiler; ilave çizgisi

  • ek ödenek

    Aylık ücretlere ek olarak verilen prim veya ikramiye

  • ek-fiil

    Ad soylu kelimelerin yüklem görevinde kullanılmasını sağlayan ekleşmiş fiil; ek-eylem: güzel idim > güzeldim, güzel idin > güzeldin, güzel idi > güzeldi; güzel imişiz > güzelmişiz, güzel imişsiniz > güzelmişsiniz, güzel imişler > güzelmişler; güzelim, güzelsin, güzel/güzeldir; güzel değil-dim, güzel değil-dir vb

  • ek-fiil çekimi

    Ad soylu kelimelerin ek-fiil getirilerek büründüğü biçim: açım, açsın, aç; mutlu idik, mutlu idiniz, mutlu idiler

  • ekarte

    "Saf dışı etmek, konu dışında tutmak" anlamındaki ekarte etmek, saf dışı edilmek, konu dışında tutulmak" anlamındaki ekarte olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz

  • eke

    Yaşlı olan (insan veya hayvan)

  • ekebilme

    Ekebilmek işi

  • ekebilmek

    Ekme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ekelik

    Eke olma durumu

  • eken biçer, konan göçer

    "her davranış doğal sonucuna varır; emek verip ekin eken ürün alır, gezerken bir yerde konaklayan oradan kalkarak başka bir yere gider" anlamında kullanılan bir söz

  • ekici

    Herhangi bir tarım ürününü üreten, tarımla uğraşan çiftçi

  • ekicilik

    Ekicinin yaptığı iş

  • ekili

    Ekilmiş olan; mezru

  • ekiliş

    Ekilmek işi

  • ekilme

    Ekilmek işi

  • ekilmek

    Ekme işi yapılmak

  • ekim

    Ekmek işi

  • ekin

    Tahılın tarlaya atıldığı andan harman oluncaya kadar aldığı durum; firez

  • ekin iti

    Başını dik tutup herkese yüksekten bakan kimse

  • ekin kargası

    Tüyleri parlak, kara ve erguvani parıltılı bir tür karga (Corvus frugilefus)

  • ekinci

    Tahıl yetiştirip satan kimse

  • ekincilik

    Ekincinin yaptığı iş

  • ekinezya

    Papatyagillerden, gövdesi kalın ve tüylü, mızrağa benzer uzun yapraklı, eflatun renkli çiçekler açan, bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan, çok yıllık bitki; kirpi otu (Echinacea)

  • ekini belli etmemek

    eksik, bozuk, yanlış, kusurlu bir işi sağlam ve doğru gibi göstermek

  • ekinli

    Ekini olan

  • ekinlik

    Ekin ekilmiş yer

  • ekinokok

    Etoburların gelişmiş dönemlerinde bağırsaklarında yaşayan bir tür tenya

  • ekinsiz

    Ekini olmayan

  • ekinti

    Ekilen şey

  • Ekinözü

    Kahramanmaraş iline bağlı ilçelerden biri

  • ekip

    Görev bakımından birbirini tamamlayan kimselerin topluluğu; takım, grup, kadro

  • ekip biçmek

    tarım yapmak

  • ekipman yatırımı

    Bir iş için gereken elemanları yetiştirmek, eğitmek için yapılan yatırım

  • ekit

    Vücuda herhangi bir işlevi yerine getirmesi için yerleştirilen doku parçası veya yapay gereç

  • eklem

    Vücut kemiklerinin uç uca veya kenar kenara gelip birleştiği yer; mafsal

  • eklem bacaklılar

    Birbirine eklenmiş halkalardan oluşan, böcekler, örümcekler, kabuklular, çok ayaklılar vb. bölümlere ayrılan hayvan sınıfı; eklemliler

  • eklem kaynaşması

    Oynar eklemlerde oynaklığın kalmamasıyla eklemin işlemez duruma gelmesi; ankiloz

  • ekleme

    Eklemek işi; ulama, izafe, munzam

  • eklemek

    Bir şeyi ekle tamamlamak; beslemek, koymak, ulamak, ilave etmek

  • eklemleme

    Eklemlemek işi

  • eklemlemek

    Eklemle birleştirmek

  • eklemlendirme

    Eklemlendirmek işi

  • eklemlendirmek

    Eklemlenme işini yaptırmak

  • eklemlenme

    Eklemlenmek işi

  • eklemlenmek

    Eklemle birleşmek

  • eklemli

    Eklemi olan

  • eklemsiz

    Eklemi olmayan

  • eklemsizler

    Kolsu ayaklılardan, kavkı çenetleri arasında eklem olmayan bir sınıf

  • eklenebilme

    Eklenebilmek işi

  • eklenebilmek

    Eklenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ekleniverme

    Eklenivermek işi

  • eklenivermek

    Kısa sürede eklenmek

  • ekleniş

    Eklenmek işi

  • eklenme

    Eklenmek işi

  • eklenmek

    Ekleme işi yapılmak

  • eklenti

    Bir şeye eklenmiş olan, ek durumunda bulunan parça

  • eklentiler

    Herhangi bir yapıya göre ayrı bir işlevi bulunan bölümler veya yapılar; müştemilat

  • ekler

    İçi krema ile doldurulmuş bir pasta türü

  • eklesil

    Üniversitelerde öğrencilerin ders seçme veya bırakma işlemi

  • ekletebilme

    Ekletebilmek işi

  • ekletebilmek

    Ekletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ekletme

    Ekletmek işi

  • ekletmek

    Ekleme işini yaptırmak

  • ekleyebilme

    Ekleyebilmek işi

  • ekleyebilmek

    Ekleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ekleyiverme

    Ekleyivermek işi

  • ekleyivermek

    Çabucak veya kısa sürede eklemek

  • ekleyiş

    Eklemek işi

  • ekleşme

    Ekleşmek işi

  • ekleşmek

    Kelime zamanla ek durumuna gelmek

  • ekleştirme

    Ekleştirmek işi

  • ekleştirmek

    Tokat atmak

  • ekli

    Eklenmiş olan

  • ekli püklü

    Ekli, yamalı ve düzensiz

  • ekliptik düzlem

    Bir yıl boyunca Güneş'in gök küre üzerinde çizdiği çemberin yüzeyi

  • ekme

    Ekmek işi

  • ekmeden biçilmez

    "emek vermeden beklenen bir sonuca erişilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmediği yerden biter

    umulmayan ve istenilmeyen yerde karşılaşılan kimseler için kullanılan bir söz

  • ekmek

    Tahıl unundan yapılmış hamurun fırında, sacda veya tandırda pişirilmesiyle yapılan yiyecek; nan, nanıaziz

  • ekmek arası

    Ekmeğin arasına köfte vb. konularak yapılan (yiyecek)

  • ekmek aslanın ağzında

    "geçim sağlayacak bir iş bulmak ve para kazanmak kolay değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmek ayvası

    Gevrek ve sulu bir tür ayva

  • ekmek ağacı

    Dutgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, bol meyve veren, yaprakları beş veya yedi parçalı, çiçekleri küçük bir ağaç (Artocarpus incisa)

  • ekmek dolması

    İçi boşaltılmış somun ekmeğin soğan, maydanoz ve baharat karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma

  • ekmek düşmanı

    Bir ailede geçimin sağlanmasına katılmayan kimse

  • ekmek elden su gölden

    "kendisi çalışmayıp başkasının kazancıyla geçinme durumu" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmek istemez su istemez

    "hiçbir masrafı yoktur" anlamında bir söz

  • ekmek kadayıfı

    Yuvarlak küçük pide biçiminde yapılıp kurutulduktan sonra yumurtaya bulanıp yağda kızartılan bir tür kadayıfa, ateş üzerinde koyu şeker şerbeti çektirilerek hazırlanan tatlı

  • ekmek kapısı

    Geçim sağlayan iş yeri

  • ekmek kavgası

    Geçim sağlamak için çalışıp uğraşma

  • ekmek kaygısı

    Geçim sağlama çabası

  • ekmek küfü

    Ekmek, peynir vb. besinler üzerinde doğal olarak gelişen asklı mantar (Penicillium crustaceum)

  • ekmek mayası

    Ekmek yapımında hamurun mayalanmasını sağlayan madde

  • ekmek parası

    Geçimi sağlayan para veya kazanç

  • ekmek tahtası

    Ekmeklik hamurun fırına sürülmek üzere hazırlandığı ve üzerine konulduğu uzun tahta

  • ekmek tatlısı

    Ekmekten yapılan bir tatlı türü

  • ekmek ufağı

    Ekmek kesilirken veya bölünürken dökülen parçacıklar; ekmek kırıntısı

  • ekmek çarpsın!

    karşısındakini inandırmak için edilen yemin

  • ekmek öpmek

    ekmeği öperek yemin etmek

  • ekmekle oynayanın ekmeğiyle oynanır

    "insanların kazançlarına, rızıklarına engel olanlara bir gün aynı şeyler yapılır" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmeklik

    İçine ekmek konulan kap

  • ekmeksi

    Ekmeği andıran, ekmeğe benzeyen, ekmek gibi; ekmeğimsi

  • ekmeksiz

    Ekmeği olmayan

  • ekmeksizlik

    Ekmeksiz olma durumu

  • ekmekten kaşık olur ama her yoğurdun hakkına değil

    "iyi nitelikli işler kullanılan araç elverişsiz de olsa kolaylıkla yürütülebilir ama her iş elverişsiz araçla yürütülemez" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmekçi

    Ekmek yapan veya satan kimse

  • ekmekçilik

    Ekmekçinin yaptığı iş

  • ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver

    "verilecek ücret ne kadar çok olursa olsun, her iş uzmanına yaptırılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmeğin büyüğü, hamurun çoğundan olur

    "verimin çok olması, kullanılan malzemenin bol olmasına bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ekmeğinden etmek

    işinden çıkarmak, işinden atmak

  • ekmeğinden olmak

    geçimini sağlayan işinden zorunlu olarak ayrılmak

  • ekmeğine göz koymak (veya dikmek)

    birinin geçimini sağlayan işi elinden almaya çalışmak

  • ekmeğine yağ sürmek

    istemediği hâlde birinin işine yarayacak biçimde davranmak

  • ekmeğini eline almak

    geçimini sağlayacak parayı kazanmak

  • ekmeğini kana doğramak

    büyük bir sıkıntı ve üzüntüye katlanmak

  • ekmeğini kazanmak

    geçimini sağlamak

  • ekmeğini taştan çıkarmak

    geçimini sağlamakta çok becerikli olmak

  • ekmeğini yemek

    birisinin işinde çalışarak kendi geçimini sağlamak

  • ekmeğini çıkarmak

    çalıştığı işten geçimini karşılayacak kadar kazanç sağlamak

  • ekmeğiyle oynamak

    birinin geçim kaynağını tehlikeye düşürmek

  • ekol

    Bir bilim ve sanat kolunda ayrı nitelik ve özellikleri bulunan yöntem veya akım; okul

  • ekol kurmak

    bir ekol oluşturmak

  • ekoloji

    Canlıların hem kendi aralarındaki hem de çevreleriyle olan ilişkilerini tek tek veya birlikte inceleyen bilim dalı

  • ekoloji uzmanı

    Ekolojiyle uğraşan kimse; ekolog

  • ekolojik

    Ekolojiyle ilgili olan

  • ekolojik ortam

    Canlılar arasındaki bağlantıların, ilişkilerin kurulduğu yer, çevre; ekoloji

  • ekolojist

    Ekolojizmi savunan kimse

  • ekolojizm

    Olgulara bütünsel olarak ve doğa merkezli bakış açısıyla yaklaşan bir düşünce akımı

  • ekonometri

    Ekonomik olayların açıklanmasında çok sayıda değişkeni göz önüne alarak ve karşılıklı bağıntılar kurarak teorik çalışmaların deneylerle doğrulanmasını sağlayan matematiksel yöntem

  • ekonomi

    İnsanların yaşayabilmek için üretme, ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu faaliyetlerden doğan ilişkilerin bütünü; iktisat

  • ekonomi coğrafyası

    Ekonomik olayların yeryüzünde, bir ülkede veya bir bölgede dağılışını inceleyen coğrafya kolu

  • ekonomi politik

    Toplumsal üretim ilişkilerinin gelişmesine bağlı olarak bu gelişmenin farklı evrelerinde mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve değişim koşullarını etkileyen yasaları saptayan ve irdeleyen bir tür iktisat bilimi

  • ekonomi yapmak

    tutumlu davranmak

  • ekonomik

    Ekonomi ile ilgili olan; iktisadi

  • ekonomik ambargo

    Cezalandırmak amacıyla bir ülkeye ekonomik alanda yaptırım uygulama

  • ekonomik davranmak

    tutumlu davranmak

  • ekonomiklik

    Ekonomik olma durumu

  • ekonomist

    Ekonomi uzmanı; iktisatçı

  • ekonomizm

    Her şeyin ekonomik sebeplerle belirlendiği ve işçi sınıfı mücadelesinin yalnızca ekonomik bir mücadele olduğunu ileri süren düşünce akımı

  • ekose

    Çeşitli renk ve büyüklükteki karelerden oluşan (desen veya kumaş)

  • ekosistem

    Belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran çevrenin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik gösteren ekolojik sistem

  • ekran

    Üzerine bir cismin ışık yoluyla görüntüsü düşürülen, saydam olmayan düz yüzey; görüntülük

  • ekran kartı

    Bilgisayarlarda görüntünün monitöre yansıtılmasını sağlayan ve kaliteyi belirleyen bağdaştırıcı

  • ekran koruyucu

    Bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarda herhangi bir işlem yapılmadığında ekranda beliren görüntü

  • ekran okuma

    Ekran aracılığıyla görüntülenen metni okuma

  • ekran okuyucu

    Bilgisayar, akıllı telefon, tablet gibi cihazların ekranındaki bilgileri sese dönüştürerek kullanıcılara okuyan yazılım veya uygulama

  • ekru

    Krem rengine yakın beyaz

  • eksantrik kayışı

    Motor parçalarının bağlantılarını ve birlikte çalışmasını sağlayan kayış

  • eksantrik mili

    Makine parçalarının çalışmasını yöneten bir tür yuvarlak mil

  • eksantriklik

    Eksantrik olma durumu

  • ekselans

    Bakanlık ve elçilikten başlayarak cumhurbaşkanlığına kadar yükselen, yüksek makam sahibi yabancılara verilen şeref ünvanı

  • eksen

    Bir cismi iki eşit parçaya bölen çizgi; mihver

  • eksen kayması

    Eksenin bir tarafa doğru meyletmesi

  • eksen ülke

    Bir topluluğu, bir paktı kurucu veya yönlendirici ülke

  • eksenli

    Ekseni olan

  • ekser

    Büyük çivi

  • eksi

    Çıkarma işleminde - işaretinin adı; nakıs

  • eksi sayı

    Sıfırdan küçük sayı; negatif sayı

  • eksi uç

    Elektrikle yapılan ayrıştırmada sıvıya batırılıp akımın geçmesini sağlayan metal uçlardan eksi yüklü olanı; katot

  • eksik

    Bir bölümü olmayan; kalık, noksan, natamam

  • eksik artık

    Elde ne varsa

  • eksik doğmak

    vaktinden önce veya organları gelişmeden doğmak

  • eksik etek

    Kadın için kullanılan bir söz

  • eksik etmemek

    her zaman bulundurmak

  • eksik gedik

    Gereksinim duyulan ufak tefek şeyler

  • eksik gedik kapamak

    ufak tefek gereksinimleri karşılamak

  • eksik gelmek

    yetişmemek, yetmemek

  • eksik olma!

    "var ol, sağ ol!" anlamında kullanılan bir söz

  • eksik olmamak

    her vakit ve her fırsatta bulunmak

  • eksik olmasın

    "sağ olsun, var olsun" anlamında kullanılan bir söz

  • eksik olsun

    "gereği yok" anlamında kullanılan bir söz

  • eksik çıkmak

    tartı veya ölçü tam olmamak

  • eksiklenme

    Eksiklenmek durumu

  • eksiklenmek

    Eksiklik duymak

  • eksikli

    Eksiği olan

  • eksiklik

    Eksik olma durumu; eksi, kalıklık, noksan, noksanlık, nakisa

  • eksiksiz

    Eksiği olmayan; tam, tamam, mükemmel, noksansız, tekmil

  • eksiksizce

    Eksiksiz bir biçimde

  • eksiksizlik

    Eksiksiz olma durumu

  • eksilen

    Çıkarma işleminde kendisinden çıkarma yapılan sayı

  • eksiliş

    Eksilmek işi

  • eksilme

    Eksilmek işi; tenakus

  • eksilmek

    Eskisinden daha az, daha eksik duruma gelmek; düşmek

  • eksiltebilme

    Eksiltebilmek işi

  • eksiltebilmek

    Eksiltme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eksilti

    Bir kelime grubunun veya cümlenin, içinden kelime çıkarılarak kullanılması; eksiltim, elips: saban ağacı > saban, cep telefonu > cep; - Nereye gidiyorsun? - Eve

  • eksiltili

    Eksilti durumunda olan (mısra, kelime grubu veya cümle); eliptik

  • eksiltili cümle

    Bazı ögeleri atılarak kısaltılan cümle

  • eksiltilme

    Eksiltilme işi

  • eksiltilmek

    Eksiltme işine veya durumuna konu olmak

  • eksiltim

    Eksiltmek işi

  • eksiltme

    Eksiltmek işi; münakasa, tenkis

  • eksiltmek

    Eksik duruma getirmek, sayısını azaltmak

  • eksiltmeye çıkarmak

    bir işi, istekliler arasında en ucuz fiyat verene bırakmak için ihaleye çıkarmak

  • eksiz

    Eki olmayan

  • eksperlik

    Bilirkişinin görevi

  • ekspertiz

    Bilirkişi tarafından yapılan inceleme

  • ekspoze

    "Sergilemek, gözler önüne sürmek" anlamındaki ekspoze etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • ekspres

    Yalnız belirli duraklarda duran tren, otobüs veya gemi

  • ekspres yol

    Taşıtların hızlarını kesmeden gidebileceği genişlikte, gidiş ve geliş yönleri bölünmüş yol

  • ekstern öğrenci

    Devam zorunluluğu olmayan yükseköğretim kurumlarında okuyan öğrenci

  • ekstra

    En iyi, üstün nitelikli

  • ekstrafor

    Giysilerin etek, kol, yaka parçalarına, perdelerin ucuna geçirilen seyrek dokunmuş keten şerit

  • ekstralık

    Ekstra olma durumu

  • ekstrasistol

    Yürekte normal dışı bir odaktan kaynaklanan ve beklenen zamandan önce ortaya çıkan atma

  • ekstremlik

    Ekstrem olma durumu; sıra dışılık

  • ekti

    Her yiyeceği canı çeken

  • ekti püktü

    Bir eve dadanan asalak kimse

  • ektilik

    Ekti olma durumu

  • ektirme

    Ektirmek işi

  • ektirmek

    Ekme işini yaptırmak

  • Ekvator

    Yerkürenin eksenine dik olarak geçtiği ve yerküreyi iki eşit parçaya böldüğü varsayılan en büyük enlem dairesi; eşlek, istiva hattı

  • ekvator

    Fındık, ceviz vb. meyvelerin ölçümünde kullanılan bir birim

  • Ekvatoral

    Ekvator'la ilgili; eşleksel

  • ekvatoral

    Gök cisimlerinin sağ açıklık ve dik açıklıklarını temel alan kurgu

  • ekvatoral iklim

    Yıl boyunca yaz koşullarının yaşandığı, yıllık sıcaklık farkının az olduğu bir iklim türü

  • ekâbir

    Büyükler, devlet büyükleri, ileri gelenler

  • ekşi

    Sirke veya limon tadında olan

  • ekşi elma

    Sert, sulu ve şeker oranı düşük bir tür elma

  • ekşi maya

    Bir önceki ekşi veya mayalı hamurdan alınıp bir süre fermente edildikten sonra yeni yapılmış bir hamuru mayalamak amacıyla kullanılan maya

  • ekşi surat

    Küskünlük veya hoşnutsuzluk anlatan yüz; ekşi yüz

  • ekşi yemedim ki karnım ağrısın

    çiğ yemedim ki karnım ağrısın

  • ekşi yonca

    Ekşi yoncagillerden, çok yıllık otsu bitki (Oxalis acetosella)

  • ekşi yoncagiller

    İki çeneklilerden yapraklarında kuzukulağı asidi bulunan bir bitki familyası

  • ekşili

    İçinde ekşisi bulunan

  • ekşili çorba

    Nohut, dövme, kırmızı mercimek, patlıcan, sumak ekşisi, sarımsak, yağ ve baharat kullanılarak hazırlanan bir çorba türü

  • ekşilik

    Ekşi olma durumu

  • ekşime

    Ekşimek işi; oksitleme, tahammuz

  • ekşimek

    Ekşi duruma gelmek

  • ekşimikli

    Ekşimiği olan

  • ekşimiksiz

    Ekşimiği olmayan

  • ekşimsi

    Tadı ekşiyi andıran; ekşimtırak

  • ekşimtıraklık

    Ekşimsi olma durumu

  • ekşitilme

    Ekşitilmek işi

  • ekşitilmek

    Ekşitme işi yapılmak

  • ekşitme

    Ekşitmek işi

  • ekşitmek

    Ekşimesine yol açmak

  • el

    Kolun bilekten parmak uçlarına kadar olan, tutmaya ve iş yapmaya yarayan bölümü; dest, pençe

  • el (veya elini) uzatmak

    birinden bir hakkı almaya kalkışmak

  • el (veya elini) yakmak

    ateşten yeni çıkmak, taze olmak

  • el adamı

    Yabancı kimse; elin adamı

  • el almak

    bir sanatı yapmak için ustanın iznini almak

  • el altında

    Kolayca alınabilecek yerde; kolayda

  • el alışkanlığı

    Bir iş veya hareketin birçok kez yapılması ile kazanılan özellik

  • el arabası

    Elle sürülen taş, toprak vb. taşımaya yarayan, tek tekerlekli ve iki kollu, küçük araba

  • el arı düşman gayreti

    "dosta düşmana karşı küçük düşmemek için çaba gösterme" anlamında kullanılan bir söz

  • el atmak

    birisinin işine karışmak, müdahale etmek

  • el ayak (veya etek) çekmek

    uzaklaşmak, kaybolmak

  • el ayak çekilmek

    ortalıkta hiç kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek

  • el aynası

    Elde kullanılan küçük ayna

  • el açmak

    dilenmek

  • el ağzına bakan, karısını tez boşar

    "kişi, özel hayatı ile ilgili ciddi konularda başkasının düşüncesiyle değil kendi düşünceleriyle karar vermelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • el basmak

    kutsal bir şey üzerine el koyarak yemin etmek

  • el bağlamak

    saygı için ellerini göbeğinin üstüne kavuşturup durmak

  • el bebek gül bebek

    nazlı, şımarık bir biçimde

  • el becerisi

    Elle iş yapabilme yeteneği

  • el bende!

    "tekrarlanan oyunda başlama sırası veya hakkı bende" anlamında kullanılan bir söz

  • el bezi

    Kurulama ve temizleme işlerinde kullanılan bez

  • el beğenmezse yer beğensin

    "beğenilmeyen bir kimse olmaktansa ölmek daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz

  • el birliği

    Bir iş yapmak için birleşme, beraberlik, dayanışma

  • el birliği etmek

    birlikte davranmak, dayanışmak

  • el bombası

    Elde taşınabilen ve pimi çekilerek ateşlenen küçük tip bomba

  • el değirmeni

    El gücüyle kullanılan, kahve, karabiber vb.ni öğütmeye yarayan küçük değirmen

  • el değiştirmek

    bir şeyin kullanımı veya mülkiyeti bir kimseden başka bir kimseye geçmek

  • el değmemek

    kullanılmamak, dokunulmamak

  • el dokunulmamak

    daha önce kullanılmamak, el değmemiş olmak

  • el duşu

    Yıkanırken elde tutup su püskürtmeye yarayan araç

  • el el ile, değirmen yel ile

    bir değirmenin çalışabilmesi için rüzgâr ne kadar zorunlu ise insanların başarıya ulaşabilmeleri için birbirlerine yardımcı olmaları o kadar gereklidir

  • el el üstünde olur, ev ev üstünde olmaz

    "her şey birbirinin üstüne konulamaz, birbiriyle birleştirilemez" anlamında kullanılan bir söz

  • el el üstünde oturmak

    herhangi bir iş yapmadan boş oturmak

  • el elde baş başta

    elde bulunan her şeyin tükendiğini anlatan bir söz

  • el elden kalmaz, dil dilden kalmaz

    "bir kişi başkasına vurursa o da ona vurur, başkasına kötü söz söylerse diğeri de kendisine kötü söz söyler" anlamında kullanılan bir söz

  • el elden üstündür (ta arşa kadar)

    "bir kimse, kendisinden üstün bir başkasının da olabileceğini bilmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • el ele

    Birbirinin elini tutarak

  • el ele vermek

    el tutuşmak

  • el eli yıkar, iki el yüzü

    "bir kişi başka bir kişiye yardım ederse o da bu iyiliğin altında kalmaz, güçlenmiş olarak yardımlara koşar" anlamında kullanılan bir söz

  • el elin aynasıdır

    "kişi kendi özelliklerini zaman zaman yabancıdan öğrenir" anlamında kullanılan bir söz

  • el elin eşeğini türkü çağırarak arar

    "insanın kendi sıkıntı ve sorunlarına başkaları gereken önemi vermez, gerektiği kadar ilgilenmez" anlamında kullanılan bir söz

  • el elin nesine, gülerek gider yasına

    "bir kimsenin acısı, başkalarının umurunda değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • el eliyle yılan tutulur

    "kişi kendi işini kendisi yapmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • el emeği

    Elde üretilen

  • el emeği göz nuru

    elde üretilen ve çok emek harcanan iş

  • el erimi

    Çok uzakta olmayan, elin ulaşabileceği uzaklık

  • el ermez, güç yetmez

    bir iş karşısındaki güçsüzlüğü anlatmak için kullanılan bir söz

  • el etek tutmak

    tarikata girmek, derviş olmak

  • el etek öpmek

    bir işi yaptırmak için çok yalvarmak

  • el etmek

    bir kimseyi el işaretiyle çağırmak

  • el falı

    Avuç içindeki çizgilere göre bakılan fal

  • el feneri

    Pille çalışan fener; elektrik feneri

  • el freni

    Duran bir taşıtı, bulunduğu yerde sabitleştirmek, hareket imkânını engellemek için kullanılan ve elle yönetilen fren

  • el frenini çekmek

    çalışması durdurulmuş bir motorlu aracın hareketini önlemek için el frenini uygun konuma getirmek

  • el hareketi

    Duygu ve düşünceyi ifade etmek için elle yapılan hareket

  • el hareketi yapmak

    duygu ve düşünceyi el kullanarak ifade etmek

  • el havlusu

    El ve yüzü kurulamak için kullanılan havlu, küçük havlu

  • el ilanı

    El ile dağıtılan yazılı duyuru

  • el ile gelen düğün bayram

    "herkese birden gelen sıkıntı ve felakete katlanmak, yalnızca bir kişiye gelene katlanmaktan daha kolaydır" anlamında kullanılan bir söz

  • el iyisi olmak

    yakın çevresine değil, yabancılara yardımcı olmayı sevmek

  • el için ağlayan gözden olur

    "başkası için yapılacak fedakârlığın bir sınırı vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • el için kuyu kazan, evvela kendisi düşer

    "başkasına tuzak hazırlayan kimse, bu tuzağa ondan önce kendisi düşer" anlamında kullanılan bir söz

  • el için yanma nâra, yak çubuğunu bak keyfine

    "başkalarının derdini kendine sorun yapıp da kendi rahatını ve düzenini bozma" anlamında kullanılan bir söz

  • el işi

    Makine kullanmadan yapılan örgü, dikiş vb. el ürünü

  • el işi göz nuru

    el emeği göz nuru

  • el işi kâğıdı

    Kesip yapıştırma işlerinde kullanılan bir yüzü parlak renkli kâğıt

  • el işçiliği

    Eşyanın makine kullanmadan yapılan bölümlerine harcanmış işçi emeği

  • el kadar

    çok küçük, küçücük

  • el kaldırmak

    oy verdiğini veya söz istediğini elini kaldırarak belirtmek

  • el kapısı

    Geçimi sağlamak için çalışılan yer

  • el kapısına düşmek

    yabancıya muhtaç olmak

  • el katmak

    bir işe karışmak, müdahale etmek

  • el kazanıyla aş kaynamaz

    "önemli bir iş, başkalarının yardımıyla başarılamaz, iş her an yarıda kalabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • el kazanıyla aş kaynatmak

    başkasının hazırladığı imkânları kendi hesabına kullanarak iş çevirmek

  • el keseri

    Marangozluk işlerinde kullanılan küçük keser

  • el kiri

    Kolayca vazgeçilir, atılır şey

  • el kitabı

    Herkesin kolaylıkla yararlanması için herhangi bir konuda, pratik amaçlarla hazırlanan kitap; manuel

  • el koymak

    bir yolsuzluğu ortaya çıkarmak, incelemek, vaziyet etmek

  • el kılavuzu

    Herhangi bir konuda basit konuları ve bilgileri içeren kitapçık

  • el mi yaman bey mi yaman? el yaman!

    "baştaki ne kadar güçlü görünürse görünsün, asıl güç halktadır" anlamında kullanılan bir söz

  • el notu

    Bilimsel toplantılarda dinleyicilere bildiriyle ilgili dağıtılan kısa notlar

  • el oltası

    İzmarit balığı için kullanılan olta

  • el ovuşturmak

    birinin karşısında ezilip büzülmek

  • el pençe

    el pençe divan

  • el pençe divan

    aşırı saygı göstererek

  • el pençe divan durmak

    saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturmuş bir biçimde

  • el sabunu

    El yıkamak için kullanılan sabun

  • el sanatları

    Makine kullanılmadan, küçük el işi araçlarıyla yapılan işlerin hepsi

  • el sözlüğü

    Elde ve cepte taşınabilen küçük sözlük

  • el sürmemek

    dokunmamak, değmemek

  • el sıkmak

    selamlaşmak için birinin elini tutmak

  • el sıkışmak

    pazarlıkta anlaşmak

  • el tası

    El, yüz yıkanırken su dökünmek veya içinde sabunlu su hazırlanıp el temizlemekte kullanılan tas

  • el tazelemek

    bir işte yorulan kimse yerine başka birini getirmek

  • el telsizi

    Elde taşınabilen telsiz

  • el terazi, göz mizan

    "değerlerini, niteliklerini yaklaşık olarak tahmin edebilen" anlamında kullanılan bir söz

  • el tutmak

    bir iş uzun süre uğraştırmak, vakit kaybettirmek

  • el vergisi, gönül sevgisi

    "bize bir şey verene, armağan edene karşı gönlümüzde sevgi uyanır" anlamında kullanılan bir söz

  • el vermek

    yardım etmek

  • el vurmamak

    bir işi yapmaya yanaşmamak ve başlamamak

  • el yarası onulur, dil yarası onulmaz

    "silahla açılan el yarası çabukça iyi olur ama kötü sözle açılan gönül yarası kolay kolay kapanmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • el yatkınlığı

    İşe alışmış olma durumu

  • el yazması

    Basım tekniğinin gelişmediği dönemlerde elle yazılmış kitap

  • el yazısı

    Kalemle yazılan yazı

  • el yordamıyla

    Görmeden, elle yoklayarak; el yordamı

  • el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanır

    "deneyimsiz kişi kendisinin herkesten üstün olduğunu, her işi yapabileceğini sanır" anlamında kullanılan bir söz

  • el yıkamak

    ilgisini kesmek

  • el âlem

    Yabancılar

  • el âlemin ağzı torba değil ki büzesin

    "başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız" anlamında kullanılan bir söz

  • el çabukluğu

    Bir işi çabuklukla yapabilme ustalığı

  • el çantası

    İçine özel eşya konulan, günlük işlerde veya kısa gezilerde kullanılan çanta

  • el çekmek

    vazgeçmek

  • el çektirmek

    görevinden uzaklaştırmak

  • el çıpı

    İki eli birbirine vurma

  • el çırpmak

    alkışlamak, tempo tutmak

  • el öpenlerin çok olsun!

    eli öpülen kimsenin söylediği iyi dilek sözü

  • el öpmek

    yaşlı veya saygı gösterilmesi gereken kimselerin sağ elinin üstünü önce dudağa, sonra alna götürmek

  • el öpmekle ağız aşınmaz

    "çok önemli bir iş için bir kimseye ricada bulunmak hatta yalvarmak gerekirse, yapılır" anlamında kullanılan bir söz

  • el üstünde tutmak

    bir kimseye çok saygı ve sevgi göstermek

  • el şakası

    Elle yapılan şaka

  • ela

    Açık kestane rengi; ala

  • elaman

    Bezginlik ve sızlanma anlatan bir söz

  • elaman demek

    çok bezmek

  • elaman çekmek

    bezginlik gösterip yakınmak

  • elan

    Şu anda bile

  • elastiklik

    Elastik olma durumu

  • Elbasan tavası

    Önceden haşlanarak hazırlanmış yağsız etin üzerine yoğurt ve çırpılmış yumurta karışımının dökülüp fırında pişirilmesiyle yapılan bir yemek; Elbasan tava

  • Elbeyli

    Kilis iline bağlı ilçelerden biri

  • elbise

    Alt kısmı etek biçiminde, tek parçadan oluşan kadın kıyafeti

  • Elbistan

    Kahramanmaraş iline bağlı ilçelerden biri

  • elci

    Bazı yörelerde mevsimlik tarım işçisi toplayıp işçi ile işveren arasında aracılık yapan kimse

  • elcik

    Bisiklet ve motosiklette dümenin elle tutulan kısımlarına geçirilen, sentetik maddeden yapılan yumuşak kaplama

  • elde

    Çarpma ve toplama işlemlerinde bir sonraki sıranın rakamlarına katılacak olan sayı

  • elde (veya elinde) olmamak

    iradesi dışında gerçekleşmek

  • elde avuçta (bir şey) kalmamak

    mal ve parasını harcayıp bitirmiş olmak

  • elde avuçta (ne varsa)

    sahip olunan mal, para vb. her şey

  • elde bir

    Kesinlikle gerçekleşecek şey

  • elde bulunan beyde bulunmaz

    "beylerde olmayan öyle şeyler vardır ki halkta bulunur" anlamında kullanılan bir söz

  • elde etmek

    bir şeye sahip olmak

  • elde kalmak

    geride kalmak

  • elde tutmak

    sahibi olsun olmasın, bir malı mülkiyeti altında bulundurmak, zilyet olmak

  • eldeki yara, yarasıza duvar deliği

    "bir kimsenin acı ve sıkıntısı başkasına dert gibi görünmez" anlamında kullanılan bir söz

  • eldeli

    Toplama veya çarpmalarda bir sonraki basamağa aktarılan (sayı)

  • elden

    Başkasıyla

  • elden almak

    bir malı pazara çıkarılmadan, aracı olmaksızın sahibinden satın almak

  • elden ayaktan düşmek (veya kesilmek)

    yaşlılık sebebiyle veya sağlığı büsbütün bozularak güçsüz, çalışamaz duruma gelmek

  • elden ağza yaşamak

    günlük kazancı ancak gereksinimlerini karşılayacak kadar olmak

  • elden bırakmamak (veya düşürmemek)

    bir şeyle sürekli ilgilenmek, elden düşürmemek

  • elden ele

    Bir kişiden ötekine

  • elden ele dolaşmak (veya gezmek)

    iyi nitelikleri dolayısıyla çok ilgi görmek, çok beğenilmek

  • elden ele geçmek

    çok sahip değiştirmek

  • elden gel!

    ver!

  • elden geldiği kadar

    yapılabildiği, olabildiği kadar

  • elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz

    "kişi yalnızca kendi kazancına güvenmeli, başkasının yardımını beklememelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • elden gelmemek

    yapamamak, dayanamamak

  • elden geçirmek

    eksiklik veya bozukluklarını gidermek veya denetlemek için incelemek

  • elden gitmek

    bir şeyi yitirmek, o şeyden yoksun kalmak

  • elden kaçmak

    sahip olamamak

  • elden kaçırmak

    elde edilebilecek bir şeyden türlü sebeplerle yararlanamamak

  • elden ne gelir?

    çaresiz bir durumda yapılacak bir şey olmadığını anlatan bir söz

  • elden vefa, zehirden şifa

    "zehirden şifa beklenilmeyeceği gibi yabancılardan da yardım ve iyilik beklenmez" anlamında kullanılan bir söz

  • elden çıkarmak

    bir şeyin sahipliğini başkasına geçirmek, satmak

  • elden çıkmak

    malı olmaktan çıkmak, malı satılmak

  • eldesiz

    Toplamı ve çarpımı dokuzdan büyük olmayan

  • Eldivan

    Çankırı iline bağlı ilçelerden biri

  • eldiven

    Elleri dış etkilerden korumak, temizlik, süs vb. için örgü, kumaş, deri, kauçuk gibi malzemelerden yapılan el giysisi; ellik

  • eldivenli

    Eldiven giymiş olan

  • eldivensiz

    Eldiven giymemiş olan

  • ele almak

    bir şey üzerinde çalışmaya başlamak

  • ele alınmaz

    çok kötü, berbat

  • ele alınır

    oldukça iyi, işe yarar

  • ele avuca sığmamak

    söz dinlememek, baskı altına alınmamak, zapt edilememek

  • ele bakmak

    avuç içindeki çizgilere bakıp kişinin geleceğini okumak, el falına bakmak

  • ele gelmek

    tutulabilmek

  • ele geçirmek

    bir kimseyi yakalamak

  • ele geçmek

    bir kimse yakalanmak

  • ele güne karşı

    yabancılara, herkese karşı

  • ele verir talkını (veya telkini), kendi yutar salkımı

    "kendisinin inanmadığı ve tutmadığı öğütleri başkalarına kolayca verir" anlamında kullanılan bir söz

  • ele vermek

    suçlu bir kimseyi haber verip yakalatmak, ihbar etmek

  • elebaşı

    Kötü, olumsuz iş veya hareketlerde önder olan kimse; sergerde

  • elebaşılık

    Elebaşı olma durumu; sergerdelik

  • eleji

    İçli, acıklı yakarışları, yakınmaları ve melankolik duyguları anlatan şiir

  • elek

    Taneli veya toz durumunda olan maddelerin kalınını incesinden ayırmak veya içindeki yabancı maddelerden ayıklamak için kullanılan, küçük delikli tel, bez vb. gerilmiş kasnak biçimindeki gereç

  • elekleme

    Eleklemek işi

  • eleklemek

    Elekten geçirmek

  • eleklik

    Keçi kılından veya at yelesinden yapılmış iplikle dokunan ve sanayide bazı sıvıları süzmekte kullanılan özel dokuma türü

  • elekten geçirmek

    elemek

  • elektrifikasyon

    Elektrik enerjisini endüstri, ulaşım ve gündelik hayata uygulama; elektriklendirme

  • elektrik

    Maddenin elektron, pozitron, proton vb. parçacıklarının hareketleriyle ortaya çıkan enerji türü

  • elektrik almak

    etkilenmek, etkisi altında kalmak

  • elektrik dinamosu

    Güçlü bir elektromıknatısın kutupları arasında dönen sarımlar biçiminde düzenlenmiş bir iletkenden oluşan ve iletkenin döndürülmesiyle mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren araç

  • elektrik direği

    Elektrik enerji hatlarını taşıyan ağaç veya metal direk

  • elektrik düğmesi

    Elektrik gücünden ışık, ısı, hareket olarak yararlanılırken akımı kesmek veya açmak için kullanılan bir çeşit düğme; elektrik anahtarı

  • elektrik fabrikası

    Elektrik enerjisi üreten ve bu enerjiyi nakil hatlarıyla dağıtan büyük iş yeri

  • elektrik fincanı

    Elektrik tellerinin sarıldığı, akım geçirmeyen porselen

  • elektrik kaynağı

    Elektrik enerjisi kullanılarak yapılan kaynak işlemi

  • elektrik kaçağı

    Bir telden kaçan akım

  • elektrik ocağı

    Elektrik enerjisi ile çalışan ve ısıtma ve pişirme aracı olarak kullanılan alet

  • elektrik santrali

    Su, ısı, rüzgâr, nükleer enerji vb. enerjiler kullanılarak elektrik elde edilen tesis

  • elektrik sayacı

    Kullanılan elektrik enerjisinin miktarını gösteren araç; elektrik saati

  • elektrik teli

    Elektrik akımını kolayca iletebilen ve özellikle bakırdan yapılan tel

  • elektrik vermek

    bir yeri elektrikle donatmak

  • elektrik yayı

    Birbirine değmeyen iki kömür çubuk arasında elektrik akımı sırasında oluşan yay biçimindeki ışık

  • elektrik çarpması

    Elektrik kaçağı olan priz, tel vb.yle temas sonucu meydana gelen şiddetli sarsılma

  • elektrikleme

    Elektriklemek işi

  • elektriklemek

    Üzerinde elektrik gücü bulunmayan bir iletkene, elektrikli başka bir iletkeni yaklaştırmak veya değdirmek yoluyla elektrik gücü vermek

  • elektriklendirme

    Elektriklendirmek işi; elektrifikasyon

  • elektriklendirmek

    Bir yere elektrik sağlamak

  • elektriklenme

    Elektriklenmek işi

  • elektriklenmek

    Elektrik enerjisiyle yüklü duruma gelmek

  • elektrikli

    Elektriği olan, elektrik enerjisiyle yüklü olan, elektrikle işleyen

  • elektrikli basaç

    Kapı, pencere ve elektrikli araçlarda kullanılan sistem açıcı

  • elektrikli battaniye

    İçi elektrik kablolarıyla donatılmış, sıcaklık sağlayan battaniye

  • elektrikli daktilo

    Elektrik enerjisi ile çalışan yazı makinesi

  • elektrikli fırın

    Elektrik enerjisi ile çalışan, genellikle börek, kek vb. yiyeceklerin pişirilmesi için kullanılan mutfak aleti; elektrik fırını

  • elektrikli sandalye

    Bazı ülkelerde ölüm cezasının uygulanmasında kullanılan araç

  • elektrikli soba

    Elektrik enerjisi ile çalışan, ısıtma amacıyla kullanılan bir tür soba; elektrik sobası

  • elektrikli süpürge

    Elektrik enerjisi ile çalışan süpürge; elektrik süpürgesi, süpürge

  • elektrikli tren

    Elektrik enerjisi ile çalışan tren

  • elektrikli zil

    Elektrik gücüyle oluşan titreşim sonucu ses veren zil; elektrik zili

  • elektrikli ısıtıcı

    Elektrik enerjisinin oluşturduğu ısıyı çevreye yayan araç

  • elektriksiz

    Elektriği olmayan, elektrik enerjisiyle yüklü olmayan, elektrikle çalışmayan

  • elektriksizlik

    Elektriksiz olma durumu

  • elektrikçi

    Elektrik işleri yapan usta

  • elektrikçilik

    Elektrikçinin yaptığı iş

  • elektriği kesmek

    elektrik enerjisinin akışına engel olmak

  • elektriği yakmak

    bir yeri aydınlatmak için elektrik enerjisini açıp kullanmak

  • elektrobiyoloji

    Canlılarda görülen elektrik olaylarını inceleyen bilim

  • elektrobiyolojik

    Elektrobiyoloji ile ilgili

  • elektrodinamik

    Elektrik akımlarının dinamik hareketini konu edinen fizik dalı

  • elektrodinamometre

    Elektrik akımının şiddetini ölçen cihaz

  • elektrodiyaliz

    Birtakım koloitlerin ortamdaki öteki parçacıklara oranla gözenekli zarlardan daha kolay geçmesi özelliğine dayanan kimyasal arıtma yönteminin elektrik enerjisiyle hızlandırılmış türü

  • elektroensefalograf

    Beyinde oluşan elektriksel etkinliği kaydeden cihaz

  • elektroensefalografi

    Beyinde oluşan elektriksel etkinliğin kafa derisine konan elektrotlarla çizge hâlinde kaydedilmesi yöntemi; beyin çizgesi yöntemi

  • elektroensefalogram

    Beyinde oluşan elektriksel etkinliğin kafa derisine konan elektrotlarla kaydedilmesi ile oluşturulan çizge; beyin çizgesi

  • elektrofil

    Bir atom veya iyondan elektron alabilen, onunla elektron paylaşabilen madde

  • elektrofon

    Fonograf kayıtlarını okumak ve elektrik akımının aracılığıyla yükselterek sese çevirmek için gerekli araçları içinde toplayan cihaz

  • elektrogitar

    Elektrikten yararlanılarak sesi yükseltilen gitar

  • elektrojen

    Elektrik üreten (sistem)

  • elektrokaplama

    Metal bir malzemeyi kaplamak için kullanılan, suyla inceltilmiş boya dolu havuzda elektrik akımı uygulaması ile boyanın katı kısmının bir defada parça yüzeyine taşındığı bir yöntem

  • elektrokardiyograf

    Kalpte oluşan elektriksel etkinliği kaydeden cihaz; kardiyograf

  • elektrokardiyografi

    Kalpte oluşan elektriksel etkinliğin göğüs duvarının, kolların ve bacakların belli noktalarına konan elektrotlarla çizge hâlinde kaydedilmesi yöntemi; kalp çizgesi yöntemi, elektro, kardiyografi

  • elektrokardiyogram

    Kalpte oluşan elektriksel etkinliğin göğüs duvarının, kolların ve bacakların belli noktalarına konan elektrotlarla oluşturulan çizge; kalp çizgesi, kardiyogram

  • elektrokimya

    Elektrik akımının etkisiyle ortaya çıkan kimyasal değişmeleri ve kimya işlemlerinde oluşan enerjiyi elektrik üretiminde kullanmayı araştıran bilim dalı

  • elektrolit

    Elektroliz işlemiyle çözülen madde

  • elektrolit dengesi

    Hücre içi ve dışı sıvılarında madensel iyonların uygun yoğunlukta bulunması

  • elektroliz

    Bir elektrik akımının etkisiyle ortaya çıkan kimyasal ayrışma

  • elektromanyetik

    Elektromanyetizması bulunan veya bununla ilgisi olan

  • elektromanyetik dalgalar

    Boşlukta yayılabilen, manyetik veya elektrik alanlarından oluşan, yüklü parçacıkların hızlanmasıyla meydana gelen enerji dalgaları

  • elektromanyetik güç

    Manyetik alan içindeki elektrik akışını etkileyen güç

  • elektromanyetizma

    Elektriklenme ile mıknatıslanmanın karşılıklı olarak etkilenmelerinden ortaya çıkan olayların bütünü

  • elektromekanik

    Mekanik ögelerden oluşan ve bunların hareketiyle elektrikli unsurlara bağlı olarak uzakta bulunan aletlerin çalışmasını ve kontrolünü sağlayan tertibat

  • elektrometalürji

    Metalürji ürünlerinin elde edilmesinde ve arıtılmasında termik elektriğin ısı ve elektroliz özelliklerinin kullanılması

  • elektrometre

    Elektrikte kullanılan türlü ölçü cihazları

  • elektromobil

    Elektrik enerjisiyle işleyen otomobil

  • elektromotor

    Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren cihaz

  • elektromıknatıs

    İçinde manyetik akıyı toplayıp arttırıcı bir yumuşak demir bulunan, bobin veya bobinlere doğru akım geçirilerek elde edilen mıknatıs

  • elektron

    Bütün atomlarda bulunan negatif yüke sahip temel parçacık, pozitron karşıtı

  • elektron akışı

    Serbest elektronların yer değiştirmesi

  • elektron demeti

    Aynı enerji kaynağından çıkan ve birbirine yakın yörüngede yayılan elektronlar

  • elektron gazı

    Boş veya gaz dolu bir ortamda, bir iletkenin içinde dolaşan serbest elektronların tümü

  • elektron lambası

    Gaz geçirmeyen bir tüp içindeki boşlukta veya bir gazlı ortamda elektron akımı oluşturan elektronik araç

  • elektron mikroskobu

    Normal ışık yerine bir elektron demeti ile çalışan ve bir milyon kez net büyütebilen özel mikroskop

  • elektronegatif

    Elektrolizde artı kutupta toplanma niteliği olan (cisimler)

  • elektronik

    Serbest elektronların etkisiyle oluşan olayları inceleyen bilim dalı

  • elektronik arşiv

    Bilgi, belge ve yazıların bilgisayar vb. elektronik ortamlarda saklandığı yer; e-arşiv

  • elektronik belge

    Elektronik ortama kaydedilmiş her türlü iş ve işleme ait belge; e-belge

  • elektronik bilet

    Genel ağ üzerinden satın alınabilen seyahat veya tiyatro, sinema vb. etkinliklere ait bilet; e-bilet

  • elektronik defter

    Yevmiye defteri ve defterikebirin elektronik ortamda bulunan ve kullanılan biçimi; e-defter

  • elektronik dergi

    Genel ağda çevrim içi yayımlanan dergi; e-dergi

  • elektronik devlet

    Devlet hizmetlerinin sağlanmasında ve işleyişinde bilgisayar, genel ağ vb. elektronik teknolojilerin kullanıldığı ortam; e-devlet

  • elektronik devre

    Transistor ve diyot benzeri devre elemanları bulunan herhangi bir elektrik devresi; e-devre

  • elektronik fatura

    Elektronik ortamda hazırlanıp sunulan fatura; e-fatura

  • elektronik gazete

    Genel ağda çevrim içi yayımlanan gazete; e-gazete

  • elektronik imza

    Elektronik ortamda bulunan bir belgeye eklenerek imzalayanın kim olduğunu belirlemeye yarayan, imzalayan kişinin ıslak imzasıyla eş değer olan, şifreleme özelliği bulunmayan elektronik veri; sayısal imza, e-imza

  • elektronik içerik

    Ders kitabının eki veya parçası mahiyetinde, elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanmış her türlü eğitim içeriği; e-içerik

  • elektronik kayıt

    Elektronik yöntemlerle erişimi ve işlenmesi mümkün olan en küçük bilgi ögesi; e-kayıt

  • elektronik kitap

    Her türlü bilgisayar, tablet ve cep telefonunda okunabilmesi için özel olarak elektronik ortamda üretilmiş, ses, görüntü ve etkileşimli bağlantıları bulunan kitap; e-kitap

  • elektronik kütüphane

    Kuruluş amaç ve görevlerine uygun bilgi kaynaklarını elektronik ortamlarda depolayan, bilgisayar vb. aracılığıyla erişim sunan kütüphane; dijital kütüphane, e-kütüphane

  • elektronik müze

    Sanat ve bilim eserlerinin halka gösterilmek üzere sergilendiği elektronik ortam; e-müze

  • elektronik müzik

    Elektronik çalgı ve cihazlarla yapılan müzik

  • elektronik posta

    Her türlü bilgisayar, tablet ve cep telefonunda okunup yazılabilmesi için özel olarak elektronik ortamda üretilmiş posta; elektronik ileti, elmek, e-posta

  • elektronik posta kutusu

    Her türlü bilgisayar, tablet ve cep telefonunda okunup yazılabilmesi için özel olarak elektronik ortamda üretilmiş postaların saklandığı bellek alanı; posta kutusu

  • elektronik saat

    Elektrik enerjisi ile çalışan saat

  • elektronik sazlar

    Elektrikten yararlanılarak kullanılan çalgılar

  • elektronik sigara

    Tütün ürünleri yerine kullanılan, içinde çeşitli kimyasallar bulunan, duman yerine buhar oluşturan elektronik cihaz

  • elektronik sözlük

    İçerdiği bilgiler elektronik ortamda sunulan sözlük; e-sözlük

  • elektronik tebligat

    Elektronik ortamda hazırlanıp sunulan her türlü tebligat; e-tebligat

  • elektronik ticaret

    Her türlü malın veya hizmetin alım satımının genel ağ üzerinden yapıldığı ticaret; e-ticaret

  • elektronik çalgılar

    Elektrikten yararlanarak ses gücü yükseltilen çalgılar

  • elektronikçi

    Elektronik işi ile uğraşan kimse

  • elektronikçilik

    Elektronikçinin yaptığı iş

  • elektronlu

    Elektronu olan

  • elektronsuz

    Elektronu olmayan

  • elektropozitif

    Elektrolizde eksi kutupta toplanma niteliği olan (cisimler)

  • elektroradyoloji

    Hastalıkların tanı ve tedavi edilmesinde elektrik ışınlarının uygulanmasını öngören tıp dalı

  • elektrosaz

    Elektrikten yararlanılarak sesi yükseltilen saz

  • elektroskop

    Bir cismin elektriklenmesini ve bu elektriklenmenin derecesini gösteren araç

  • elektrostatik

    Elektriklenmiş cisimler üzerinde elektriği denge durumunda inceleyen fizik dalı

  • elektrostatik serpme

    Zımpara taneciklerinin kâğıt veya beze yapıştırılırken yüksek gerilimli bir elektrostatik alandan yararlanılarak düzenli dağılımını sağlayan yöntem

  • elektrot

    Bir elektrolitin içine daldırılan, artısına anot, eksisine katot denilen iki iletken çubuktan her biri

  • elektrot reaksiyonu

    Elektrolit ve metal ara yüzeyinde yük transferini sağlayan kimyasal reaksiyon

  • elektroteknik

    Elektrik tekniğine ait, elektrik tekniği ile ilgili

  • elektroşok

    Ruh hastalıklarında beyinden kalp atışındaki düzensizliklerde ise göğüs duvarından çok kısa süreli yüksek elektrik akımı geçirerek hastayı iyileştirme yöntemi

  • elekçi

    Elek yapan veya satan kimse

  • elekçilik

    Elekçinin yaptığı iş

  • eleman

    Bir toplulukta çalışan insanların her biri

  • eleman sayısı

    Bir kümedeki varlıkların sayısı

  • elemanlı

    Elemanı olan

  • elemansız

    Elemanı olmayan

  • elemansızlık

    Elemansız olma durumu

  • eleme

    Elemek işi; eliminasyon

  • eleme sınavı

    Başvuranlar arasından belli düzeyde başarı gösterenleri seçmek için düzenlenen sınav

  • elemek

    Elek yardımıyla ayıklamak veya incesini kabasından ayırmak; elekten geçirmek

  • elemeli

    Eleme yapılan

  • element

    Kimyasal yöntemlerle ayrıştırılamayan veya bileşim yoluyla elde edilemeyen madde

  • elemesiz

    Eleme yapılmayan

  • elemge

    Çile durumundaki ipliği yumak yapmak veya masuraya sarmak için kullanılan, bir eksen üzerinde dönen araç

  • elemli

    Kederi olan

  • elemsiz

    Kederi olmayan

  • elemsizlik

    Elemsiz olma durumu

  • eleniş

    Elenmek işi

  • elenme

    Elenmek işi

  • elenmek

    Eleme işine konu olmak veya eleme işi yapılmak; silkelenmek

  • elense

    Güreşte, kolunu hasmın boynuna getirip başparmağı gırtlağa, dört parmağı da enseye geçirerek hasmı yıkmaya dayalı bir oyun

  • elense çekmek (veya etmek)

    güreşte, kolunu hasmın boynuna getirip başparmağı gırtlağa, dört parmağı da enseye geçirerek hasmı yıkmak amacıyla çekmek

  • elenti

    Arpa, buğday vb.nin kalburdan geçirilmiş bölümü

  • elest bezmi

    Allah’ın ezelde ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabını yaptığı ve ruhların da “evet” diye cevap verdikleri ezel meclisi

  • eletme

    Eletmek işi

  • eletmek

    Eleme işini yaptırmak

  • eleyebilme

    Eleyebilmek işi

  • eleyebilmek

    Eleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eleyiş

    Elemek işi

  • Eleşkirt

    Ağrı iline bağlı ilçelerden biri

  • eleştirel

    Eleştiri niteliği taşıyan; eleştiriyel, eleştirisel, tenkitli, tenkidî

  • eleştirellik

    Eleştirel olma durumu; eleştirisellik

  • eleştiri

    Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi; tenkit (I), muaheze

  • eleştirici

    Bir işi bütün incelikleriyle değerlendiren

  • eleştiricilik

    İnsan bilgisinin sınırı üzerine felsefe bilinci ve bu bilincin uyanık tutulması; eleştirimcilik, kritisizm

  • eleştirilebilme

    Eleştirilebilmek işi

  • eleştirilebilmek

    Eleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eleştiriliş

    Eleştirilmek işi

  • eleştirilme

    Eleştirilmek işi

  • eleştirilmek

    Eleştirme işi yapılmak

  • eleştirim

    Eleştirmek işi

  • eleştirimci

    Eleştiricilik yanlısı (kimse)

  • eleştiriş

    Eleştirmek işi

  • eleştirme

    Eleştirmek işi; tenkit

  • eleştirmek

    Bir düşünceyi, bir eseri, bir yargıyı inceleyerek doğruluk veya yanlışlığını ortaya çıkarmak ve gerçek değerini belirtmek; tenkit etmek

  • eleştirmeli

    Eleştirme ile ilgili, eleştirme üzerine olan

  • eleştirmen

    Eleştiri yapan kimse; eleştirmeci, tenkitçi, münekkit

  • eleştirmenlik

    Eleştirmenin işi; eleştirmecilik, tenkitçilik, münekkitlik

  • elhak

    Hiç şüphesiz

  • elhamdülillah

    "Allah'a şükür" anlamında kullanılan bir söz

  • eli (veya elleri) armut devşirmek

    birisini bir iş yaparken öbürü boş durmak

  • eli altında olmak

    bir şey buyruğunda olmak, istediği anda o şeyden yararlanabilmek

  • eli alışmak

    bir işte uzluk, ustalık kazanmak

  • eli ayağı (olmak)

    birinin yardımcısı (olmak), her işine yarar (olmak)

  • eli ayağı (veya ayağına) dolaşmak

    şaşırmak, telaşlanmak

  • eli ayağı buz kesilmek (veya tutmamak)

    güçsüz, dermansız kalmak

  • eli ayağı düzgün

    Bedence kusursuz olan, sakat olmayan (kimse)

  • eli ayağı düzgünlük

    Eli ayağı düzgün olma durumu

  • eli ayağı titremek (veya çözülmek)

    korku, sinir vb. sebeplerle heyecanlanmak

  • eli ayağı tutmak

    beden gücü yerinde olmak

  • eli aza varmamak

    bir şeyi çok alma veya verme alışkanlığında olmak

  • eli ağır

    Yavaş iş gören; ağırelli

  • eli ağırlık

    Eli ağır olma durumu; ağırellilik

  • eli bayraklı

    Şirret, edepsiz, kavgacı olan (kimse)

  • eli bayraklılık

    Eli bayraklı olma durumu

  • eli belinde

    Kavgaya hazır olduğunu belirten (kimse)

  • eli belindelik

    Eli belinde olma durumu

  • eli bol

    Cömert olan

  • eli bolluk

    Cömert olma durumu

  • eli boş

    İşi olmayan, boş gezen (kimse)

  • eli boş dönmek (veya çevrilmek veya geri gelmek)

    umduğunu alamadan dönmek

  • eli boş gelmek

    armağansız gelmek

  • eli boş çıkmak

    umduğunu alamamak, başarısızlığa uğramak

  • eli boşluk

    Eli boş olma durumu

  • eli böğründe

    Başarısız, zavallı olan (kimse)

  • eli böğründe kalmak

    çaresiz durumda elinden bir şey gelmemek

  • eli böğründelik

    Eli böğründe olma durumu

  • eli cebine (veya cüzdanına veya kesesine) gitmemek (veya varmamak)

    çok cimri olmak

  • eli dar

    Maddi olarak sıkıntıda olan (kimse)

  • eli dar (veya darda) olmak

    para sıkıntısı içinde olmak

  • eli darlık

    Eli dar olma durumu

  • eli değmek

    bir şey yapmaya vakit ve fırsat bulmak

  • eli dursa ayağı durmaz

    kıpırdak, hareketli (kimse)

  • eli ekmek tutmak

    geçimini kendi emeğiyle sağlayacak duruma gelmek

  • eli eline değmemek

    herhangi bir yakınlaşma olmamak

  • eli ermek

    yapabilmek, ulaşabilmek

  • eli ermez gücü yetmez

    çaresiz, zavallı

  • eli geniş

    Geçimi iyi olan (kimse)

  • eli genişlemek

    bolca paraya kavuşmak

  • eli gitmek

    bir şeyi kavramak, tutmak istemek

  • eli hafif

    Acıtmadan, tedirgin etmeden iş gören (cerrah, diş hekimi, berber vb.)

  • eli harama uzanmak

    dinî bakımdan yasaklanmış bir işe yönelmek

  • eli işe yatmak

    becerikli, eli yatkın, uz olmak

  • eli kalem tutmak

    yazı yazmayı bilmek

  • eli kolu (eli ayağı) bağlı kalmak (veya olmak)

    bir engel dolayısıyla hiçbir iş yapamaz duruma gelmek

  • eli kolu bağlı durmak

    bir şey yapmadan beklemek

  • eli koynunda

    Boş, işsiz olan (kimse)

  • eli koynunda kalmak

    çaresiz kalmak

  • eli kulağında

    Nerede ise olacak, çok yakında olması beklenilen

  • eli kurusun!

    "eli tutmaz olsun, eli bir iş göremez olsun!" anlamında kullanılan bir ilenme sözü

  • eli kırılmak

    eli, işe yatkın bir duruma gelmek

  • eli kırılsın!

    "eli tutmaz olsun, eli bir iş göremez olsun!" anlamında kullanılan bir ilenme sözü

  • eli mahkûm olmak

    mecbur durumda kalmak

  • eli mahkûmluk

    Eli mahkûm olma durumu

  • eli maşalı

    Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven (kimse)

  • eli maşalılık

    Eli maşalı olma durumu

  • eli nimetli

    Uğurlu, bereketli olan

  • eli olmak

    karışmış olmak, gizli bir ilgisi bulunmak

  • eli para görmek

    eline para geçmek

  • eli selek

    Eli açık, cömert olan (kimse)

  • eli silah tutmak

    silah kullanabilmek

  • eli sopalı

    Şirret, edepsiz, kavgacı olan (kimse)

  • eli sopalılık

    Eli sopalı olma durumu

  • eli uz

    Usta, belli bir işte becerikli, mahir olan (kimse)

  • eli uzun

    Fırsat buldukça öteberi aşıran, hırsız olan (kimse)

  • eli uzunluk

    Eli uzun olma durumu

  • eli varmamak (veya gitmemek)

    bir işi yapmaya gönlü razı olmamak

  • eli yatkın

    Elle yapılan işlerde becerikli olan (kimse)

  • eli yatkınlık

    Eli yatkın olma durumu

  • eli yatmak

    eli alışmak

  • eli yordamlı

    Eli işe yakışır, yatkın olan (kimse)

  • eli yüreğinde

    Heyecanlı bir biçimde

  • eli yüzü düzgün

    Yüzüne bakılır, güzel olan (kimse)

  • eli yüzü düzgünlük

    Eli yüzü düzgün olma durumu

  • eli yüzü temiz

    Yüzüne bakılır, güzel olan (kimse)

  • eli zayıf

    İmkânları az

  • eli çabuk

    Çabuk iş gören, hamarat olan (kimse)

  • eli çabukluk

    Eli çabuk olma durumu

  • eli şakağında

    Düşünceli, kaygılı olan (kimse)

  • elibelinde

    Halı ve kilimlere yapılan, ellerini beline koymuş insan figürünü andıran bir motif türü; eliböğründe, koçboynuzu

  • eliböğründe

    Ahşap yapılarda çıkmaların altına eğik ve aralıklı olarak konulan ahşap destek

  • elif

    Arap alfabesinin ilk harfinin adı, okunuşu

  • elifba

    Elif harfiyle başlayan Arap alfabesi; elifbe

  • elifi elifine

    Tam olarak

  • elifi mertek sanmak

    çok cahil olmak

  • elifin hecesi var, gündüzün gecesi var

    "kolay ve düzgün başlayan bir iş hep öyle sürüp gitmez, güçlüklerle ve aksaklıklarla da karşılaşılabilinir" anlamında kullanılan bir söz

  • elifî

    Bantlarla süslenmiş

  • elimi sallasam ellisi, başımı sallasam tellisi

    elini sallasa ellisi, başını sallasa tellisi

  • elimine

    "Elemek" anlamındaki elimine etmek, "elenmek" anlamındaki elimine olmak (veya edilmek) birleşik fiillerinde geçen bir söz

  • elimsende

    Çocukların birbirine el değdirerek diğer arkadaşını ebe yapma amacıyla oynadıkları bir oyun

  • elin ağzı torba değil ki büzesin

    "başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız" anlamında kullanılan bir söz

  • elinde ... var

    yapar, bilir, bulundurur

  • elinde avucunda nesi varsa

    "maddi olarak sahip olduğu her şey" anlamında kullanılan bir söz

  • elinde bulunmak (veya olmak)

    o şeye sahip bulunmak

  • elinde büyümek

    büyütülmek, bakılmak

  • elinde kalmak

    birinin bakımında, yönetiminde olmak

  • elinde olmak

    bakımı, gözetimi altında olmak

  • elinde patlamak

    bir şey satılamayıp sahibinde kalmak

  • elinde tutmak

    kendi tekelinde bulundurmak, başkalarına kaptırmamak

  • elinden

    yüzünden, -den dolayı

  • elinden (bir şey) düşmemek

    bir şeyle sürekli ilgilenmek

  • elinden (bir şeyi) düşürmemek

    sürekli onunla ilgilenmek

  • elinden almak

    bir şeyden mahrum etmek

  • elinden bir iş (veya şey) gelmemek

    çaresizlikten veya yeteneksizlikten bir iş yapamamak

  • elinden bir kaza (veya sakatlık) çıkmak

    istemeyerek birini yaralamak veya öldürmek

  • elinden geleni ardına (veya arkasına) koymamak

    yapabileceği bütün kötülükleri yapmak

  • elinden geleni yapmak

    gücünün yettiği kadarını yapmak

  • elinden gelmek

    yapabilmek

  • elinden hiçbir şey kurtulmamak

    her şeyi becerebilmek

  • elinden iyi iş gelmek

    becerikli, hünerli olmak

  • elinden iş çıkmamak

    çabuk iş görememek

  • elinden kan çıkmak

    cinayet işlemek

  • elinden kurtulmak

    birinden kaçmayı başarmak

  • elinden tutmak

    yardım etmek

  • eline (veya elinize veya ellerinize) sağlık

    el emeği ile güzel bir şey yapana söylenen iyi dilek sözü

  • eline almak

    bir işin veya yerin yönetimini üstlenmek

  • eline ayağına kapanmak (veya sarılmak veya düşmek)

    birine çok yalvarmak

  • eline ayağına çabuk

    Hamarat, titiz, çalışkan olan (kimse)

  • eline ayağına çabukluk

    Eline ayağına çabuk olma durumu

  • eline ayağına üşenmemek

    her türlü ayak hizmetini yüksünmeden yapmak, hamarat olmak

  • eline ağır

    Elinden çabuk iş çıkmayan (kimse)

  • eline bakmak

    bir kimsenin yardımıyla geçinmek

  • eline doğmak

    yaşlı bir kimse, birini, çocukluğundan beri çok yakından tanımak

  • eline düşmek

    egemenliği, buyruğu altına girmek

  • eline erkek eli değmemiş olmak

    kız, namuslu olmak

  • eline eteğine doğru

    her türlü kötülükten uzak olan, dürüst

  • eline eteğine sarılmak

    çok yalvarmak

  • eline fırsat geçmek

    imkân bulmak

  • eline geçmek

    kazanmak, edinmek, elde etmek

  • eline kalmak

    ondan başka yardım edeni olmamak, yalnız ona muhtaç olmak

  • eline su dökemez

    "değerce ondan çok geride" anlamında kullanılan bir söz

  • eline tutuşturmak

    karşısındakinin isteyip istemediğini düşünmeksizin verivermek

  • eline yüzüne bulaştırmak

    bir işi gerektiği gibi yapamamak, başarısız olmak, becerememek

  • eline çabuk

    Çabuk iş gören (kimse)

  • eline çabukluk

    Eline çabuk olma durumu

  • elini arı kovanına sokmak

    elini taşın altına koymak

  • elini ayağını (veya eteğini) kesmek (veya çekmek)

    uğramaz olmak

  • elini ayağını öpeyim

    "çok yalvarırım" anlamında kullanılan bir söz

  • elini belli etmek (veya göstermek)

    kâğıt, okey vb. oyunlarda elindeki kâğıdı veya taşı, oynayanlara belli edecek biçimde sözle, işaretle açıklayıp oynamak

  • elini kana bulamak (veya bulaştırmak)

    öldürmek

  • elini kolunu bağlamak

    bir şey yapamayacak duruma getirmek

  • elini kolunu sallaya sallaya gelmek

    gelirken hiçbir armağan getirmemek

  • elini kolunu sallaya sallaya gezmek

    ortada görünmemesi gereken kimse pervasızca dolaşmak

  • elini kulağına atmak

    ezan okumak, gazel veya türkü söylemek için elini kulak kepçesinin arkasına koymak

  • elini oynatmak

    parayı esirgememek

  • elini sallasa ellisi (başını sallasa tellisi)

    birinin karşı cinsten birçok insanı kolaylıkla elde edebileceğini anlatan bir söz

  • elini sürmemek

    eliyle dokunmamak

  • elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak

    hiçbir iş yapmamak

  • elini taşın altına koymak (veya sokmak)

    bir konuda sorumluluk üstlenmek

  • elini veren kolunu alamaz

    "yüzsüz kişiler karşılarındakilerden daima bir şeyler isterler, onlardan kurtulmak kolay olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • elini vicdanına koymak

    doğru, yansız, hakça davranmak

  • elini çabuk tutmak

    gerekli önlemi zamanında almak

  • elinin altında (olmak)

    her zaman kolayca alınıp yararlanılabilecek yerde ve yakınlıkta (olmak)

  • elinin hamuruyla erkek işine karışmak

    kadınlar, beceremeyeceği işleri yapmaya kalkışmak

  • elinin körü

    Söylenen şey beğenilmediği zaman “yok canım, daha neler!” anlamında kullanılan bir söz

  • elinin tersiyle itmek

    reddetmek, kabul etmemek

  • elinin tersiyle çarpmak

    ayanın arkasıyla şiddetle tokat atmak

  • elinle ver, ayağınla ara

    ödünç aldığı şeyi geri vermeyi geciktiren veya vermeyenler için söylenen bir söz

  • elips

    Bütün noktalarının belirli iki ayrı noktaya olan uzaklıklarının toplamı birbirine eşit olan kapalı eğri

  • elipsoidal

    Elipsoitle ilgili, elipsoit biçiminde olan

  • elipsoit

    Elipse benzeyen

  • eliptik

    Elips ile ilgili, elips biçiminde olan

  • elitlik

    Elit olma durumu

  • eliyle koymuş gibi

    aramadan, kolayca

  • elk

    Kuzey Avrupa'da yaşayan, geniş dallı boynuzları olan, iri bir tür geyik

  • elkızı

    Eşlerden kadın

  • elle tutulacak tarafı (veya yanı) kalmamak

    sağlam bir yanı kalmamak

  • elle tutulur

    çok açık ve belli

  • elle tutulur gözle görülür (veya dille anlatılır)

    çok belirgin, çok açık

  • elle tutulur tarafı olmamak

    hiçbir değerli veya savunulabilir yanı olmamak

  • elleme

    Ellemek işi

  • ellemek

    Elle dokunmak

  • ellenebilme

    Ellenebilmek işi

  • ellenebilmek

    Ellenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ellenme

    Ellenmek işi

  • ellenmek

    Bir şeye elle dokunulmak

  • ellenmiş dillenmiş

    iffetsizliği yayılmış

  • eller yukarı!

    "ellerini kaldırarak teslim ol" anlamında kullanılan bir söz

  • ellerde gezmek

    elden ele dolaşmak

  • elleri (veya ellerin) dert görmesin

    "ellerine sağlık" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü

  • ellerim yanıma gelsin

    "Allah canımı alsın ki doğru söylüyorum" anlamında kullanılan bir söz

  • elletme

    Elletmek işi

  • elletmek

    Elleme işini yaptırmak

  • ellettirme

    Ellettirmek işi

  • ellettirmek

    Elletme işini yaptırmak

  • elleyebilme

    Elleyebilmek işi

  • elleyebilmek

    Elleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • elleyiş

    Ellemek işi

  • elleçleme

    Elleçlemek işi

  • elleçlemek

    Gümrük gözetimi altındaki eşyanın asli niteliklerini değiştirmeden istiflemek, yerini değiştirmek, büyük kaplardan küçük kaplara aktarmak, kapları yenilemek veya tamir etmek, havalandırmak

  • elleçlenme

    Elleçlenmek işi

  • elleçlenmek

    Elleçlemek işi yapılmak

  • elleşme

    Elleşmek işi

  • elleşmek

    Elle dokunmak

  • elli

    Kırk dokuzdan sonra gelen sayının adı

  • elli binlik

    Elli bin lira değerinde kâğıt para

  • ellibir

    Eldeki dizili kâğıtların sayısal toplamı elli bir olduğunda açılmasına ve geri kalan kâğıtların elden çıkarılmasına dayalı bir tür iskambil oyunu

  • ellik

    Ekin biçerken sol elin parmaklarına geçirilen, eldiven biçiminde, tahtadan yapılan bir araç

  • ellili

    Elli parçası bulunan, elli parçadan oluşan

  • ellilik

    Elli tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden elli tane bulunan

  • ellinci

    Ellinin sıra sıfatı, sırada kırk dokuzuncudan sonra gelen

  • ellişer

    Elli sıfatının üleştirme sayı sıfatı

  • ellişerli

    Ellişer ellişer sıralanmış

  • elma

    Gülgillerden, çiçekleri pembe veya beyaz bir ağaç (Pyrus malus)

  • elma da alma da demesini biliriz

    "şartlara ve yerine göre uygun davranırız" anlamında kullanılan bir söz

  • elma gibi

    kırmızı (yanak)

  • elma sirkesi

    Elma suyundan elde edilen sirke

  • elma suyu

    Elmadan çıkarılan meyve suyu

  • elma yanaklı

    Yanağı kırmızı, parlak, canlı olan (kimse)

  • elma şarabı

    Elma şırasının mayalanmasıyla elde edilen şarap

  • elma şekeri

    Boya katılmış şeker pekmezine batırılarak şekerlenen ve çubuğa takılarak satılan elma

  • elmacı

    Elma yetiştiren veya satan kimse

  • elmacık kemiği

    Yüzün yanakla göz arasında bulunan, az çok çıkıntılı bölümü; elmacık

  • elmacılık

    Elmacının yaptığı iş

  • Elmadağ

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • Elmalı

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • elmalık

    Elma bahçesi

  • elmamsı

    Elmayı andıran, elmaya benzeyen, elma gibi

  • elmanın dibi göl, armudun dibi yol

    “görünüşü birbirine benzeyen her şeye aynı işlem uygulanamaz, her biri özelliğine göre ayrı bir şey ister” anlamında kullanılan bir söz

  • elmas

    Yerin derinliklerinde bulunan, billurlaşmış arı karbon

  • elmas gibi

    çok iyi, çok değerli

  • elmasiye

    Dondurulmuş meyve suyundan yapılan bir pelte türü

  • elmaslı

    Elmas takmış olan

  • elmastıraş

    Üzeri elmas gibi yontulmuş (iyi tür cam, billur)

  • elmasımsı

    Elması andıran, elmasa benzeyen, elmas gibi

  • elmayı çayıra, armudu bayıra

    "elma fidanını düz ve sulak yere, armut fidanını bayıra, su tutmayan yere dikmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • eloğlu

    Yabancı kimse; elin oğlu

  • elti

    Kadına göre kocasının erkek kardeşlerinin eşlerinden her biri

  • elti eltiden kaçar, görümceler bayrak açar

    "eltiler birbirlerinden uzak dururlar, görümceler gelinlerle kavga ederler" anlamında kullanılan bir söz

  • elti eltiye eş olmaz, arpa unundan aş olmaz

    "arpa unundan yemek yapılamadığı gibi eltilerin de iyi geçinmeleri beklenemez" anlamında kullanılan bir söz

  • eltieltiyeküstü

    Birbirine ters duran iki çiçekten oluşan dokuma veya nakış motifi

  • eltilik

    Elti olma durumu

  • elvan

    Renkler

  • elvan elvan

    Türlü türlü olan

  • elveda

    Bir daha kavuşulmayacağı düşünülen bir şeyden ayrılırken kullanılan bir söz

  • elverdiğince

    İmkân dâhilinde olduğu sürece

  • elverir ki

    yeter ki

  • elverişli

    Uygun olan

  • elverişlilik

    Elverişli olma durumu

  • elverişsiz

    Uygun olmayan, uygun gelmeyen

  • elverişsizlik

    Elverişsiz olma durumu

  • elverme

    Elvermek durumu

  • elvermek

    Yetmek, yetecek kadar olmak

  • elyaf

    Genellikle iplik durumuna getirilebilir lifli madde

  • elzem

    Çok gerekli, vazgeçilmez

  • elzemlik

    Elzem olma durumu

  • Elâzığ

    Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Elâzığlı

    Elâzığ ilinden olan kimse

  • Elâzığlılık

    Elâzığlı olma durumu

  • elçek

    Gelinin avuç içine kına yakıldıktan sonra kullanılan, kumaştan yapılmış bir eldiven türü

  • elçekli

    Elçeği olan

  • elçi

    Bir devleti başka bir devlet katında temsil eden kimse; sefir

  • elçilik

    Elçi olma durumu

  • elçilik etmek (veya yapmak)

    elçilik görevinde bulunmak

  • elçilik uzmanı

    Büyükelçilikte, temsil ettiği devletle görevli bulunduğu devlet arasında uzmanlık alanıyla ilgili ilişkileri yürütmekle görevli danışman konumundaki görevli; ataşe

  • elçim

    Bir defada ele alınabilecek kadar az olan nesne

  • elçiye zeval olmaz

    "bir kimseden başka bir kimseye herhangi bir haber ulaştıran, bu aracılığından dolayı sorumlu tutulmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • eman

    Radyoaktif cisimlerde ölçü birimi

  • emanet

    Birine geçici olarak bırakılan ve teslim alınan kişice korunması gereken eşya, kimse vb.; inam, vedia

  • emanet ata binen tez iner

    "ödünç alınmış araçlarla girişilen işler çok kez yürütülemez" anlamında kullanılan bir söz

  • emanet bırakmak (veya etmek veya vermek)

    bir şeyi veya bir kimseyi birine veya bir yere bir süreliğine bırakmak

  • emanet dolabı

    Emanetçinin aldığı para veya eşyayı sakladığı mobilya

  • emanet eşeğin yuları gevşek olur

    "bir kimseye emanet edilen şeyin o kimse tarafından iyi korunmadığı her zaman görülen olaylardandır" anlamında kullanılan bir söz

  • emanet hayvanın (veya eşeğin) kuskunu (veya paldımı) yokuşta kopar

    "eğreti olarak kullanılmak üzere verilen şey uydurma olur, hiç umulmadık bir anda bozulur" anlamında kullanılan bir söz

  • emanete hıyanet olmaz

    "emanet olarak bırakılan şey titizlikle korunmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • emaneten

    Emanet olarak

  • emanetçi

    Ücret karşılığı eşyayı koruyan kimse

  • emanetçilik

    Emanetçinin yaptığı iş

  • emarecik

    Ufak belirti

  • emay

    Bazı maddeleri korumak, belirli bir parlaklık kazandırmak veya boyamak için kullanılan, saydam veya donuk cama benzeyen cila

  • emaye

    Üzeri emayla kaplanmış olan

  • emaylama

    Emaylamak işi

  • emaylamak

    Emayla kaplamak

  • embesil

    Zekâ ve düşünceden tamamen yoksun olan

  • emboli atmak

    Pıhtı, hava, yağ vb nesnelerin oluştuğu yerden ayrılarak kan dolaşımında damarı tıkaması

  • embriyoloji

    Dölüt durumuna gelinceye kadar oğulcuğun geçirdiği gelişim evrelerini inceleyen biyoloji kolu

  • embriyoloji uzmanı

    Embriyoloji alanında çalışan uzman; embriyolog

  • embriyolojik

    Embriyoloji ile ilgili

  • emdirebilme

    Emdirebilmek işi

  • emdirebilmek

    Emdirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • emdirme

    Emdirmek işi

  • emdirmek

    Emmesini sağlamak

  • emdirtme

    Emdirtmek işi

  • emdirtmek

    Emdirmesini sağlamak

  • emdiği (helal) süt haram olmak

    herhangi bir isteğinin yapılmamasından sonra ilenmek

  • emdiği sütü burnundan getirmek

    birisine çok sıkıntı çektirmek

  • eme seme yaramamak

    işe yaradığı kabul edilmemek, makbule geçmemek, takdir edilmemek

  • eme yaramak

    işe yaramak, yararlı olmak

  • emebilme

    Emebilmek işi

  • emebilmek

    Emme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • emek

    Bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü; alın teri

  • emek harcamak

    çaba göstermek

  • emek olmadan yemek olmaz

    "yaşayabilmek, harcayabilmek için çalışıp kazanmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • emek vermek

    bir şeyin meydana gelmesi için özenli bir biçimde ve çok çalışmak

  • emek çekmek

    bir işte çok çalışarak yorulmak

  • emekleme

    Emeklemek işi

  • emekleme çağı

    Bir şeyde henüz olgunluk, deneyim kazanılmamış dönem; emekleme dönemi

  • emeklemek

    Ayağa kalkmadan hem dizleri hem de elleri kullanarak ilerlemek

  • emekli

    Emek harcanarak elde edilen

  • emekli aylığı

    Emeklilere ödenen aylık; emekli maaşı, tekaüt maaşı, tekaüdiye

  • emekli ikramiyesi

    Emekli olma sırasında verilen toplu para; tekaüt ikramiyesi

  • emekli olmak

    belirli bir süre çalıştıktan sonra kanun ile sağlanan haklardan yararlanarak görevinden ayrılmak, tekaüt olmak

  • emeklilik

    Emekli olma durumu; tekaütlük

  • emeklilik çağı

    Emekli olma zamanı

  • emekliye ayrılmak (veya çıkmak)

    emekli olmak, tekaüde sevk olunmak

  • emekliye ayırmak (veya çıkarmak veya çıkartmak)

    kanuna göre aylık bağlayarak bir görevliyi görevinden ayırmak

  • emekliye sevk etmek

    emekliye ayırmak

  • emeksiz

    Emek harcanmadan elde edilen

  • emeksizlik

    Emeksiz olma durumu

  • emektar

    Bir görevde uzun süre kalıp o işe emeği geçmiş olan (kimse)

  • emektarlık

    Emektar olma durumu

  • emekçi

    Geçimini beden gücüyle sağlayan kimse

  • emekçi sınıfı

    Kapitalist sanayi toplumlarında geçimini emeğini satarak sağlayan, makam ve toplumsal etki bakımından alt düzeyde bulunan sınıf; proletarya

  • emekçilik

    Emekçi olma durumu

  • emel

    Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek

  • emel beslemek

    isteği, arzuyu sürekli düşünmek veya güçlendirmek

  • emeline alet etmek

    birini veya bir şeyi kendi istekleri doğrultusunda kullanmak

  • emen

    Bağ çubuğu, ağaç veya sebze dikmek için açılan çukur

  • Emet

    Kütahya iline bağlı ilçelerden biri

  • emeç

    Su ve kara yosunlarının, kökü andıran tutunma organı

  • emeği geçmek

    bir şeyin ortaya çıkması için çalışmış olmak

  • emici

    Emme özelliği olan

  • emici kıllar

    Bitkilerin köklerinde bulunan ve topraktaki besin maddelerini emip beslenmelerine yarayan tek hücreli uzantılar; emici tüyler

  • emik

    Emilmekten çürüyen yer

  • emilebilme

    Emilebilmek işi

  • emilebilmek

    Emilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • emilme

    Emilmek işi

  • emilmek

    Emme işine konu olmak

  • emin

    Şüphesi olmayan

  • emin olmak

    inanmak, güvenmek

  • eminlik

    Emin olma durumu

  • emir

    Belirli bir davranışta bulunmaya zorlayıcı söz; buyruk, buyuru, ferman, irade

  • emir almak

    belirli bir davranışta bulunmaya zorlayıcı söz duymak

  • emir altına almak

    denetimi altına almak

  • emir cümlesi

    Yüklemi emir kipiyle çekimlenmiş cümle

  • emir eri

    Teğmen ve yukarısı üst düzey subayların hizmetinde bulunan er; hizmet eri, emirber

  • emir kipi

    Fiilin bildirdiği oluş ve kılışın gerçekleşmesinin emredildiğini veya istendiğini belirten ve her şahıs için farklı çekimleri bulunan kip; buyurma kipi: gel, gelsin, gelin, gelsinler

  • emir komuta zinciri

    Yapılacak bir iş için ast ve üstler arasında emir alıp verme

  • emir komuta zinciri içinde olmak

    herhangi bir işlem en alt rütbe veya makamdan en üst rütbe veya makama doğru gerçekleşmek

  • emir kulu

    Bir işi, aldığı buyruk gereğince yapmak yükümlülüğünde olan kimse; buyruk kulu

  • emir subayı

    Devlet ve hükûmet başkanlarıyla komutanların yanında bulunan ve onların buyruklarını yazmakla, gereğinde yerine ulaştırmakla görevli subay; yaver

  • emir vermek

    belirli bir davranışta bulunmaya zorlayıcı söz söylemek

  • emirberlik

    Emirber olma durumu

  • Emirdağ

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • Emirgazi

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • emirname

    Yazılı olan buyruk

  • emiş

    Emmek işi

  • emiş gücü

    Elektrik süpürgesi, aspiratör, vidanjör vb. araçların sistemleri vasıtasıyla dışarıdan toz, hava, su gibi şeyleri içlerine çekme gücü

  • emişme

    Emişmek işi

  • emişmek

    Karşılıklı olarak emmek

  • emiştirme

    Emiştirmek işi

  • emiştirmek

    Emişmelerini sağlamak

  • emlak

    Ev, arsa, bahçe vb. taşınamayan mal ve mülklerin ortak adı; gayrimenkul

  • emlak bürosu

    Emlak alım satımı, kiralanması ile uğraşan iş yeri; emlakçı

  • emlak vergisi

    Her yıl belediyelere ödenen ev, dükkân, arsa vb. mülklerin vergisi

  • emlakçı

    Emlak alıp satma işini yapan kimse

  • emlakçılık

    Emlakçının yaptığı iş

  • emleme

    Emlemek işi

  • emlemek

    İlaç sürmek, ilaç vermek

  • emlik

    Emme döneminde olan çocuk

  • emme

    Emmek işi

  • emme basma tulumba

    Hem çeken hem de ileten tulumba; alavere tulumbası

  • emmek

    Tükürük yardımıyla eriterek içine çekmek

  • emmi oğlu

    Dost, arkadaş, teklifsizce davranılabilen kimse

  • emmim dayım kesem, elimi soksam yesem

    "bir kimsenin rahatça harcayabileceği para, başkalarının verdiği değil kendisinin kazandığı paradır" anlamında kullanılan bir söz

  • emniyet

    Polis işleri

  • emniyet altına almak

    korumak

  • emniyet amiri

    İlçenin genel güvenliğinden kaymakama karşı sorumlu olan görevli

  • emniyet durağı

    Su altına dalan kişilerin vurgun yememesi için su yüzüne çıkış mesafesinde sağlık yönünden güvenli bölge

  • emniyet düğmesi

    Patlayıcı ve yanıcı aletlerin güvenle kullanılmasına yardımcı olan, kullanıldığı zaman açık, kullanılmadığında da kapalı tutulan düğme

  • emniyet etmek

    güvenmek

  • emniyet getirmek

    emin olmak

  • emniyet kemeri

    Uçak, otomobil vb.nin koltuklarına yerleştirilmiş olan, yolculuk sırasında kişilerin güvenlik için bellerine taktıkları kemer

  • emniyet kilidi

    Kapı, kasa vb.nde güvenliği sağlayan kilit

  • emniyet pimi

    Ateşli silahlarda güvenli kullanımı sağlayan pim

  • emniyet supabı

    Makinelerde güvenli kullanımı sağlayan alet

  • emniyet vermek

    güven vermek

  • emniyetli

    İnanılır, güvenilir olan

  • emniyetsiz

    İnanılmaz, güvenilmez olan

  • empermeabl

    Su geçirmeyen

  • emperyalist

    Emperyalizm yanlısı olan; yayılmacı, yayılımcı

  • emperyalizm

    Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi; yayılmacılık, yayılımcılık, emperyalistlik

  • empirme

    Değişik renkte boya kullanılarak kumaş üzerine desen ve zemin basma işlemi; emprime

  • empoze

    "Dayatmak" anlamındaki empoze etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • emprezaryo

    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse

  • emraz

    Hastalıklar

  • emredebilme

    Emredebilmek işi; buyurabilme

  • emredebilmek

    Emretme ihtimali veya imkânı bulunmak; buyurabilmek

  • emredilme

    Emredilmek işi; buyrulma, emrolunma

  • emredilmek

    Emretme işi yapılmak; buyrulmak, emrolunmak

  • emrediş

    Emretmek işi; buyuruş

  • emretme

    Emretmek işi; buyurma, emreyleme

  • emretmek

    Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek; buyurmak, emreylemek

  • emretti patrik efendi

    birinin yersiz bir buyruğuna karşı kullanılan bir söz

  • emrihak vaki olmak

    ölmek

  • emrine alınmak

    hizmetine verilmek

  • emrine girmek

    bir kimsenin buyruğu altında bulunmayı kabul etmek

  • emrine vermek

    görevlendirmek, atamak

  • emrivaki yapmak

    oldubittiye getirmek

  • emsal olmak

    örnek olmak

  • emsal oluşturmak

    örnek oluşturmak

  • emsal vermek

    örnek vermek

  • emsalsiz

    Eşi benzeri olmayan, bir benzeri daha bulunmayan

  • emsalsizlik

    Emsalsiz olma durumu

  • emval

    Mallar, para ile alınan şeyler

  • emzik

    Süt çocuklarını oyalamak için ağızlarına verilen kauçuk meme

  • emzik borusu

    Doğrudan doğruya sobaya takılan dirsek boru

  • emzikli

    Emziği olan

  • emziksiz

    Emziği olmayan

  • emzirebilme

    Emzirebilmek işi

  • emzirebilmek

    Emzirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • emzirilme

    Emzirilmek işi

  • emzirilmek

    Çocuğa meme verilmek

  • emziriş

    Emzirmek işi

  • emzirme

    Emzirmek işi

  • emzirmek

    Kadın veya dişi hayvan, memesindeki sütü yavruya vermek

  • emzirtme

    Emzirtmek işi

  • emzirtmek

    Emzirme işini yaptırmak

  • emîr

    Araplarda ve bazı Müslüman ülkelerde bir kavim, şehir veya ülkenin başı

  • en

    Bir yüzeyde boy sayılan iki kenar arasındaki uzaklık; genişlik, arz (II), boy, uzunluk karşıtı

  • en azından

    En azı ile, hiç olmazsa; en azdan

  • en aşağı

    Hiç olmazsa, hiç değilse

  • en kötü günümüz böyle olsun

    mutlu, neşeli ve varlıklı olunduğunda söylenen bir söz

  • en üstünlük derecesi

    Sıfat veya zarflara karşılaştırmaya dayalı olarak kazandırılan en üst anlam derecesi: Sınıfın en çalışkan öğrencisi. En hızlı koşan atlet. Herkesten iyi konuştu

  • Enam

    Kur’an’ın altıncı suresi

  • enam

    Yaratılmış bütün canlılar

  • enayi

    Fazla bön, avanak, budala olan

  • enayi dümbeleği

    Çok enayi

  • enayice

    Enayiye yakışır bir biçimde; enayicesine

  • enayileşme

    Enayileşmek durumu

  • enayileşmek

    Enayi durumuna düşmek

  • enayilik

    Enayi olma durumu

  • enayilik etmek

    enayi gibi davranmak

  • enayiliğine doyma!

    iyi niyetle yaptığı bir davranış sonunda zarar gören kimseye söylenen bir söz

  • enberi

    Bir gök cisminin yörüngesi boyunca, etrafında dolandığı merkezî cisme en yakın olduğu nokta

  • enbiya

    Nebiler

  • endamlı

    Boyu uzun olan

  • endamsız

    Boyu kısa olan

  • endaze

    65 santimetrelik uzunluk ölçüsü

  • endazeleme

    Endazelemek işi

  • endazelemek

    Endaze ile ölçmek

  • endazeyi kaçırmak

    fazla abartmak, ölçüyü kaçırmak

  • endazeyi şaşırmak

    ne yapacağına bir türlü karar verememek, telaşlanmak

  • endeksleme

    Endekslemek işi

  • endekslemek

    Endekse bağlamak

  • endekslenme

    Endekslenmek işi

  • endekslenmek

    Endekse bağlanmak

  • endeksletme

    Endeksletmek işi

  • endeksletmek

    Endekse bağlatmak

  • endeksli

    Endekse bağlanmış

  • endemik

    Sadece bir bölgede yetişen veya yaşayan (bitki, hayvan)

  • ender

    Çok az, çok seyrek

  • enderun

    Klasik dönem Osmanlı saraylarında sultanın hayatını geçirdiği, harem ve hazine dairelerinin bulunduğu iç bölüm

  • enderunlu

    Enderunda eğitim görmüş olan

  • endişe etmek

    tasalanmak, kaygılanmak

  • endişeye düşmek

    tasaya kapılmak, kaygılanmak

  • Endonezyalı

    Endonezya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • endoskop

    İnsan vücudunun herhangi bir boşluğunu, muayeneyi kolaylaştırmak için aydınlatıp görünür duruma getiren alet; içgöreç

  • endoskopi

    Yemek borusu, mide ve onikiparmak bağırsağındaki rahatsızlıkların teşhisinde bazen de tedavisinde kullanılan, vücutta bir kesi yapmadan ucunda kamera ve ışık bulunan esnek bir tüpün ağızdan içeriye sokulması yoluyla yapılan bir yöntem; iç görüm

  • endoskopik

    Endoskopi yöntemi kullanılan; iç görümlü

  • endoskopik ameliyat

    Vücutta bir kesi yapmadan ucunda kamera ve ışık bulunan esnek bir tüpün ağızdan içeriye sokularak yemek borusu, mide ve onikiparmak bağırsağının görüntülenmesi aracılığıyla yapılan ameliyat; endoskopik cerrahi

  • endüstriyel atık

    Sanayi ve üretim tesislerinde bir işlem sırasında veya sonrasında ortaya çıkan atık

  • enek

    İğdiş edilmiş

  • eneme

    Enemek işi

  • enemek

    İğdiş etmek

  • enenme

    Enenmek durumu

  • enenmek

    İğdiş edilmek

  • enerji

    Maddede var olan ve ısı, ışık biçiminde ortaya çıkan güç; erke

  • enerji verimliliği

    İşletmelerde üretim kalitesini ve miktarını, binalarda yaşam standardını, hizmet kalitesini düşürmeden hizmet veya ürün birim tüketiminin azaltılması

  • enerjik

    Enerji ile ilgili

  • enerjiklik

    Enerjik olma durumu

  • Enez

    Edirne iline bağlı ilçelerden biri

  • enez

    Hantal, vurdumduymaz olan

  • enfarktüs

    Bir organı besleyen bir atardamarın tıkanması sonucu gelişen doku ölümü

  • enfeksiyon

    Hastalığa yol açan mikroorganizmaların genel veya yerel olarak organizmada gelişmesi

  • enfekte olmak

    hastalık bulaşmış olmak

  • enfes

    Çok güzel, en güzel, çok nefis

  • enfeslik

    Enfes olma durumu

  • enfiye

    Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz; burun otu

  • enfiye çekmek

    keyiflenmek amacıyla çürütülmüş tütünden yapılan tozu burna nefes yoluyla almak

  • enflasyon

    Dolanımdaki para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesinden ortaya çıkan ve fiyatların toplam yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik parasal süreç; para şişkinliği, parasal şişkinlik

  • enflasyon canavarı

    Yüksek oranda gerçekleşen enflasyon

  • enflasyonist

    Enflasyonla ilgili, enflasyona dayanan, enflasyona bağlı

  • engebe

    Deprem, rüzgâr, sel vb. iç ve dış etmenlerin etkisiyle oluşan yayla, ova, koyak, çukur, dağ vb. biçimlerin bütünü; yüzey şekilleri, arıza, avarız

  • engebeli

    Engebesi olan, engebesi çok olan; arızalı

  • engebelik

    Düz olmayan, engebesi bulunan (yer)

  • engebelilik

    Engebeli olma durumu

  • engebesiz

    Engebesi olmayan; arızasız

  • engel

    Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep; duvar, köstek, mâni (I), mahzur, pürüz, mânia, hail, handikap, kasis, ket

  • engel balığı

    Uskumru cinsinden küçük balık

  • engel olmak

    önlemek, geciktirmek

  • engel tanımamak

    her türlü zorluğa karşın başarılı olmak

  • engel çıkarmak

    bir işin yapılmasını zorlaştırmak

  • engelleme

    Engellemek işi

  • engellemek

    Bir şeyin gerçekleşmesini veya yapılmasını önlemek

  • engelleniş

    Engellenmek işi

  • engellenme

    Engellenmek işi

  • engellenmek

    Engel olunmak

  • engelletme

    Engelletmek işi

  • engelletmek

    Engel olmak

  • engelleyebilme

    Engelleyebilmek işi

  • engelleyebilmek

    Engelleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • engelleyici

    Engelleme özelliği olan (kimse veya şey)

  • engelleyiş

    Engellemek işi

  • engelli

    Engeli olan; mânialı

  • engelli koşu

    Belirli aralıklarla konmuş, değişik yükseklikteki on çitli engelin üzerinden aşılarak sürdürülen koşu

  • engellilik

    Engelli olma durumu

  • engelsiz

    Engeli olmayan; mâniasız

  • engelsizlik

    Engelsiz olma durumu

  • engerek

    Engerekgillerden, başı üç köşeli, rengi siyah veya siyaha yakın, taşlık ve güneşli yerlerde yaşayan zehirli bir yılan (Vipera aspis)

  • engerek otu

    Hodangillerden, türleri süs bitkisi olarak yetiştirilen, yaprakları sert tüylü bir ot (Echium vulgare)

  • engerekgiller

    Örneği engerek olan zehirli yılanlar familyası

  • engin

    Ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş, çok geniş; vâsi

  • engin dallardan murt yememek

    yükseklerden uçmak, burnu büyük olmak

  • engin gönüllü

    Alçak gönüllü olarak

  • enginar

    Birleşikgillerden çok yıllık, dikenli bitki (Cynara scolymus)

  • enginleşme

    Enginleşmek durumu

  • enginleşmek

    Engin bir durum almak

  • enginlik

    Engin olma durumu

  • engizisyon

    Orta Çağ'da, Katoliklerde katı din inançlarına karşı gelenleri cezalandırma

  • enik

    Kedi, köpek vb. çok memeli hayvanların yavrusu

  • enikleme

    Eniklemek işi

  • eniklemek

    Kedi, köpek vb. doğurmak

  • enikonu

    İyiden iyiye, iyice, oldukça

  • enine boyuna

    Gösterişli, iri yarı olan

  • enir

    Bir tür yaban mersini

  • enişte

    Bir kimsenin kız kardeşinin veya kadın hısımlarından birinin kocası

  • enjeksiyon

    Vücutta damar, doku, kanal veya boşluk içine enjektör aracılığıyla sıvı veya ilaç verme

  • enjeksiyoncu

    Enjeksiyon yapan kimse

  • enjekte

    İç itilmiş

  • enjekte etmek

    iç itmek

  • enjektör

    Silindir ve pistondan oluşan ve ucuna iğne takılabilen, sıvı maddeleri vermek veya çekmek için kullanılan tıbbi araç; şırınga

  • enkaz eldiveni

    Kalın kumaş ve deri karışımından yapılan ve enkaz kaldırmada kullanılan eldiven

  • enlem

    Yerküre üzerindeki herhangi bir nokta ile Ekvator arasındaki yayın açı değeri; arz derecesi

  • enlem dairesi

    Aynı enlemdeki noktaların oluşturduğu Ekvator'a paralel daire; arz dairesi

  • enlemesine

    Eni boyuna göre daha fazla olarak

  • enlice

    Eni biraz geniş

  • enlilik

    Enli olma durumu

  • ensar

    Hz. Muhammed'e hicret zamanında yardım eden Medineliler

  • ense

    Boynun arkası

  • ense kulak yerinde olmak

    iri yarı olmak

  • ense kökü

    Ensenin gövde ile birleştiği yer

  • ense yapmak

    hiçbir iş yapmadan yan gelip yatmak

  • ense çukuru

    Ensede boyun hizasında bulunan çukurluk

  • enseleme

    Enselemek işi

  • enselemek

    Kaçan veya saklanan birini yakalamak

  • enselenme

    Enselenmek işi

  • enselenmek

    Yakalanmak, ele geçirilmek

  • enseletme

    Enseletmek işi

  • enseletmek

    Enseleme işini yaptırmak

  • enseleyebilme

    Enseleyebilmek işi

  • enseleyebilmek

    Enseleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ensesi kalın

    Güçlü, istediğini yapabilen, sözü geçer (kimse)

  • ensesi kalınlık

    Ensesi kalın olma durumu

  • ensesinde boza pişirmek

    ısıtmak, kızgın duruma getirmek

  • ensesine binmek

    birine bir işi yaptırmak için sürekli baskı altında bulundurmak

  • ensesine yapışmak

    yakalayıp sıkıştırmak

  • ensest

    Aile içi yasak ilişki

  • enseyi karartmak

    ümitsizliğe kapılmak, karamsarlığa düşmek

  • ensiz

    Eni küçük olan; dar (I)

  • ensizlik

    Ensiz olma durumu

  • enstantane

    Işıklama süresi saniyenin 1/25'i veya daha kısa olan hızlı bir hareketi çekme yöntemi

  • enstitü

    Bir üniversiteye bağlı veya bağımsız bir kuruluş olarak genellikle araştırma yapan ve bazı durumlarda öğretime de yer veren eğitim kurumu

  • enstrümantal müzik

    Yalnız çalgılar için hazırlanmış müzik

  • entari

    Genellikle tek parçalı kadın giyeceği

  • entarilik

    Entari yapılmaya uygun (kumaş)

  • entegre

    Bütünleşmiş

  • entegre olmak

    bütünleşmek

  • entel

    Entelektüel olmaya özenen ancak bunun için gerekli olan niteliği kazanmamış (kimse)

  • entel takılmak

    bir süre entel gibi yaşamaya, onların yaptıklarını yapmaya çalışmak

  • entelektüel

    Fikir sorunlarıyla ilgili

  • entelektüellik

    Entelektüel olma

  • entelekya

    Aristo'ya göre her varlığın erişmeye yöneldiği olgunluk durumu

  • entellik

    Entel olma durumu

  • enteresan

    İlgi çekici; ilginç

  • enteresanlık

    Enteresan olma durumu; ilginçlik

  • enterfon

    İç telefon donanımı

  • enterit

    İnce bağırsak yangısı

  • enternasyonal

    Devletlerin proletaryasının katıldığı uluslararası topluluk

  • enterne

    "Gözaltına almak" anlamındaki enterne etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • enterograf

    Bağırsak kasılmalarını ölçmeye yarayan alet

  • enterosel

    İnce bağırsak fıtığı

  • enterostomi

    Bağırsak düğümünün kesilip alınması

  • entertip

    Basımcılıkta harfleri satır olarak dizen ve döken dizgi makinesi

  • entimem

    Bir veya birden çok öncülü, önceden bilindiği varsayılarak kaldırılmış olan tasımsal çıkarım

  • entipüften

    Değeri olmayan

  • entrika

    Bir işi sağlamak veya bozmak için girişilen gizli çalışma; oyun, desise, dek (II)

  • entrika çevirmek

    entrika ile amacına ermeye çalışmak, dolap çevirmek

  • entrikaya kurban gitmek

    hileli, dalavereli bir iş sonunda zarara uğramak

  • entropi

    İstatistik kurallarına göre yönlendirilen bir haber kaynağının haber içeriklerinin oranı

  • entübasyon

    Hastanın herhangi bir vücut kanalına veya boşluğuna özellikle solunum yoluna tüp yerleştirilmesi işlemi

  • entübe

    Herhangi bir vücut kanalına veya boşluğuna özellikle solunum yoluna tüp yerleştirilmiş (hasta)

  • entübe etmek

    hastanın herhangi bir vücut kanalına veya boşluğuna özellikle solunum yoluna tüp yerleştirmek

  • entübe hasta

    Herhangi bir vücut kanalına veya boşluğuna özellikle solunum yoluna tüp yerleştirilmiş hasta

  • entübe olmak

    herhangi bir vücut kanalına veya boşluğuna özellikle solunum yoluna tüp yerleştirilmiş olmak

  • enva

    Çeşitler

  • envaitürlü

    Çok değişik türleri olan, çeşit çeşit, türlü türlü olan; envaiçeşit, envaiçeşitli

  • envanter

    Bir ticaret kuruluşunun para, mal ve diğer varlıklarıyla genel olarak borçlu ve alacaklı durumlarını, nicelikleri ve değerleriyle ayrıntılı olarak gösterme

  • enzim

    Bir kimyasal tepkimeyi gerçekleştiren ve onu hızlandıran, çoğunlukla protein yapısında olan organik madde

  • enöte

    Bir gök cisminin yörüngesi boyunca, etrafında dolandığı merkezî cisme en uzak olduğu nokta

  • eosen

    Üçüncü Çağ'ın, memelilerin oluştuğu dönemi

  • epe

    Delici kılıçla oynanan, hedef bölgesi bütün vücut olan bir tür kılıç oyunu

  • eper

    Işığa karşı bakıldığında kâğıt tabakasının yapısal görünümü

  • epey

    Az denmeyecek kadar; epeyi, epeyce, epeyice

  • epidemik

    Salgın hastalıkla ilgili

  • epidemiyoloji

    Salgın hastalıkları inceleyen hekimlik dalı

  • epidemiyolojik

    Epidemiyoloji ile ilgili

  • epigram

    Her türlü konuda yapılmış kısa manzume

  • epikerem

    Önertilerinin biri veya her ikisi kanıtıyla birlikte ileri sürülen tasım

  • Epikürcü

    Epikuros'un kurduğu felsefe akımını benimseyen, Epikürcülük yanlısı olan; Epikurosçu

  • Epikürcülük

    Hazlara ve mutluluğa yönelik bir hayatın hedef edinilmesini ileri süren öğreti; Epikurosçuluk

  • epilasyon

    Vücutta istenmeyen tüyleri alma

  • epileptik

    Sara hastalığı ile ilgili

  • epistemolojik

    Bilgi kuramı ile ilgili

  • epitel

    Tek veya çok hücreden oluşan, vücudun bütün dış ve iç yüzeylerini kaplayan doku; epitelyum

  • epizot

    Bir romandaki veya hikâyedeki olay

  • eprime

    Eprimek işi

  • eprimek

    Bozulmak, ekşiyip çürümek

  • epsem

    Ses çıkarmayan, susan

  • epsilon

    Yunan alfabesinin beşinci harfi (e)

  • Er

    Erbiyum elementinin simgesi

  • er

    İşini iyi bilen, yetenekli kimse

  • er ekmeği

    Kocanın getirdiği ekmek

  • er ekmeği, meydan ekmeği

    "kadın, kocasının kazancını rahatça yer" anlamında kullanılan bir söz

  • er geç

    Erken veya geç, her ne vakit olsa

  • er kocar, gönül kocamaz

    "kişi ihtiyarlar ama gönlü taze kalır, sevgisi eksilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • er lokması er kursağında kalmaz

    "insan, gördüğü iyiliği karşılıksız bırakmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • er meydanı

    Güreş meydanı

  • er olan ekmeğini taştan çıkarır

    "azimli kimse geçim yolunu bulmak için en güç işlerle bile uğraşmaktan yılmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • er oyunu üçe kadar

    "birinci ve ikinci denemede başarılamayan iş için son kez üçüncü deneme yapılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • eradikasyon

    Yok etme

  • erat

    Er, onbaşı ve çavuşlara verilen genel ad

  • Erbaa

    Tokat iline bağlı ilçelerden biri

  • erbain

    Rumi takvimde 22 Aralık'tan 31 Ocak gününe kadar süren kırk günlük kış dönemi

  • erbap

    Bir işten anlayan, bir işi iyi yapan kimse

  • erbaş

    İhtiyaçları devletçe karşılanan onbaşı ve çavuş rütbesindeki asker

  • erbaşlık

    Erbaş olma durumu

  • erbin

    Erbiyum oksit (Er2O3) veya erbiyum hidroksit Er(OH)2

  • erbiyum

    Atom numarası 68, atom ağırlığı 167,2 olan, tabiatta çok az bulunan, uygulama alanı olmayan bir element (simgesi Er)

  • erce

    Er gibi, ere yakışır bir biçimde

  • ercik

    Çiçek tozu üreten ve on tanesi çeşitli biçimde birleşerek erkek organı meydana getiren çiçek kısmı

  • Erciş

    Van iline bağlı ilçelerden biri

  • Erdek

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • erdem

    Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı; fazilet

  • Erdemli

    Mersin iline bağlı ilçelerden biri

  • erdemli

    Erdemi olan; yüksek, faziletli, faziletkâr, efdal

  • erdemlilik

    Erdemli olma durumu; faziletlilik

  • erdemsiz

    Erdemi olmayan; faziletsiz

  • erdemsizlik

    Erdemsiz olma durumu; faziletsizlik

  • erden

    Bakire olarak, bakire bir biçimde

  • erdirebilme

    Erdirebilmek işi

  • erdirebilmek

    Erdirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erdirme

    Erdirmek işi

  • erdirmek

    Ermesini sağlamak, ermesine yol açmak

  • erdiğine erer, ermediğine taş atar

    "amacına ulaşamadığında her türlü kötülüğü yapar" anlamında kullanılan bir söz

  • erdişi

    Hem erkek hem dişi gametleri bulunan (birey); erselik, hünsa, hermafrodit

  • erdişilik

    Erdişi olma durumu; erseliklik

  • ere gitmek (veya varmak)

    kadın veya kız evlenmek

  • ere vermek

    kızı evlendirmek

  • erebilme

    Erebilmek işi

  • erebilmek

    Erme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erek bilimi

    Evreni ereklerle araçlar arasında bir ilişkiler dizgesi olarak gören öğreti; teleoloji

  • erek bilimsel

    Erek bilimi ile ilgili; teleolojik

  • ereklilik

    Bir hedefle belirlenmiş olma veya bir hedefe yönelmiş olma durumu

  • ereksel

    Erek niteliğinde olan

  • ereksel neden

    Temelde bulunan erek veya varılmak istenen ereğe götüren sebep

  • ereksellik

    Ereksel olma durumu

  • erekçi

    Erekçilik yanlısı; finalist

  • erekçilik

    Her şeyin bir erekle belirlendiğini, bir ereğe yöneldiğini, her şeyin bir ereklik yasasına göre olup bittiğini benimseyen görüş; finalizm

  • eren

    Olağanüstü sezgileriyle birtakım gerçekleri gördüğüne inanılan kimse

  • Erenler

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • erenlerin sağı solu (belli) olmaz

    ne zaman ne yapacağı belli olmayan kimseler için kullanılan söz

  • Ereğli

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • Erfelek

    Sinop iline bağlı ilçelerden biri

  • erg

    CGS sisteminde, uygulama noktasını, kuvvet yönünde 1 santimetre hareket ettiren 1 dinlik kuvvetin yaptığı işe eşit olan iş birimi: Bir kilogrammetre 981 x 105 erge eşittir

  • Ergani

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • ergen

    Döl verebilecek duruma gelmiş olan; erin, yeni yetme, akil baliğ, baliğ

  • ergen gözüyle kız alma, gece gözüyle bez alma

    "insan hiçbir şeyi incelemeden, gözü kapalı biçimde almamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • ergen olmak

    evlenecek çağa girmek

  • ergen tavrı

    Ergenlik döneminde sergilenen davranış biçimi

  • Ergene

    Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri

  • ergene

    Maden çıkarılan yer

  • ergene karı boşamak kolay

    "bir işin içinde olmayanlar o işteki güçlükleri küçümserler" anlamında kullanılan bir söz

  • ergenleşme

    Ergenleşmek durumu; erinleşme, büluğ

  • ergenleşmek

    Döl verebilecek erişkin duruma gelmiş olmak; erinleşmek, akil baliğ olmak, büluğa ermek

  • ergenlik

    Cinsel organların fizyolojik gelişmesiyle başlayan, büluğa ermişlikle yetişkinlik arasındaki dönem; büluğ çağı, ergenlik çağı, ilk gençlik, yeni yetmelik

  • ergi

    İyi bir şeye erişme durumu

  • ergilik

    Ergi durumu

  • ergime

    Ergimek işi; zeveban

  • ergime noktası

    Bir katının sıvı duruma geçmeye başladığı ve tamamen sıvılaştığı durum arasındaki sıcaklık derecesi veya aralığı

  • ergime yasası

    Ergime kurallarının değişmez oluşumu

  • ergime ısısı

    Bir katının sıvı durumuna geçmesi için verilmesi gereken ısı

  • ergimek

    Dokuma aşınıp incelerek dağılmak

  • ergimiş maden

    Sıvı duruma gelmiş maden

  • ergin

    Olmuş, yetişmiş, kemale ermiş

  • erginleme

    Erginlemek işi

  • erginlemek

    Birini bir konu üzerinde aydınlatıp onu gerekli temel bilgi ve becerilerle donatarak ergin ve yetişmiş kılmak

  • erginlenme

    Erginlenmek işi

  • erginlenmek

    Ergin duruma gelmek

  • erginleşme

    Erginleşmek işi

  • erginleşmek

    Ergin bir duruma gelmek; reşit olmak

  • erginlik

    Ergin olma durumu; rüşt, reşitlik

  • ergitme

    Ergitmek işi

  • ergitmek

    Sıcaklığın yükseltilmesi ile bir cismin veya maddenin katı durumdan sıvı duruma geçişini sağlamak

  • erguvan

    Baklagillerden, eflatunla kırmızı arası renkte çiçek açan, güzel bir süs ağacı; deliboynuz (Cercis siliquastrum)

  • erguvan rengi

    Eflatunla kırmızı arası renk; erguvani

  • erguvangiller

    Almaşık yapraklı ağaç familyası

  • erguvani

    Bu renkte olan

  • ergürme

    Ergürmek işi

  • ergürmek

    Ulaştırmak, eriştirmek

  • erigen

    Çabuk eriyip dağılan

  • erik

    Gülgillerden, beyaz çiçekli bir ağaç (Prunus domestica)

  • erik pestili

    Eriğin kaynatılması ve yufka biçiminde kurutulması ile hazırlanan pestil

  • erik rakısı

    Erik suyunun damıtılmasıyla elde edilen bir rakı türü

  • eriklik

    Erik yetiştirilen bahçe

  • eriksi

    Eriği andıran, eriğe benzeyen, erik gibi

  • eril

    Cinsiyet kategorisinin söz konusu olduğu dillerde erkek cinsten sayılan (kelime); müzekker

  • erillik

    Bazı dillerde kelimelerin eril olma durumu; müzekkerlik

  • erim er olsun da yerim çalı dibi olsun

    "kadının kocasının fakir olması önemli değildir, yeter ki aile sorumluluklarını yerine getirsin" anlamında kullanılan bir söz

  • erim erim

    "Zayıflamak, güçsüz bir duruma gelmek" anlamlarındaki erim erim erimek deyiminde geçen bir söz

  • erime

    Erimek işi

  • erimek

    Katı cisim sıvı içine karışarak sıvı durumuna geçmek

  • erincek

    Tembel, üşenen (kimse)

  • erine göre bağla başını, tencerene göre kaynat aşını

    "davranışlarını içinde bulunduğun koşullara uydur" anlamında kullanılan bir söz

  • erinenin oğlu kızı olmamış

    "bir şeyi elde etmek için çalışmalı, tembel tembel oturmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • erinlik

    Erin olma durumu

  • erinç

    Hiçbir eksiği, üzüntüsü ve acısı olmama durumu

  • erinçli

    Erinci olan

  • erinçsiz

    Erinci olmayan

  • erinçsizlik

    Erinçsiz olma durumu

  • erirlik

    Eriyebilme niteliği veya derecesi

  • eritebilme

    Eritebilmek işi

  • eritebilmek

    Eritme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eriten

    İçinde katı bir madde eriyebilen veya katı bir maddeyi eritebilen (sıvı)

  • eritici

    Bir başka maddeyi eriten, çözündüren cisim

  • eritilme

    Eritilmek işi

  • eritilmek

    Eritme işi yapılmak

  • eritiverme

    Eritivermek işi

  • eritivermek

    Çabucak veya ansızın eritmek

  • eritiş

    Eritmek işi

  • eritme

    Eritmek işi; hal (I)

  • eritme peynir

    Sert peynirlerin eritilip bazen baharat katılmasıyla elde edilen bir peynir türü

  • eritmek

    Erimesini sağlamak, erimesine yol açmak

  • eriyebilme

    Eriyebilmek işi

  • eriyebilmek

    Erime ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eriyik

    İçindeki katı madde erimiş bulunan sıvı; mahlul, solüsyon

  • eriyip bitmek

    üzüntü ve sıkıntıdan çok zayıflamak

  • eriyip gitmek

    yok olmak

  • eriyiverme

    Eriyivermek işi

  • eriyivermek

    Çabucak veya kısa sürede erimek

  • eriyiş

    Erimek işi

  • eriş

    Ermek işi

  • erişebilme

    Erişebilmek işi

  • erişebilmek

    Erişme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erişilebilir gizil güç

    Vücutta bir kas kasılırken, sinirden akım geçerken duyarlı bir aygıtla belirlenebilen düşük güç

  • erişilebilirlik

    Bir bilgisayarın veya genel ağdaki bir sayfaya diğer bilgisayarların ve kullanıcıların ulaşılabilir olması

  • erişilebilme

    Erişilebilmek işi

  • erişilebilmek

    Erişilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erişilme

    Erişilmek işi

  • erişilmek

    Erişme işi yapılmak, ulaşılmak, yetişilmek

  • erişim

    Erişmek işi

  • erişime açmak

    genel ağ üzerinde herhangi bir sayfa, kitap, belge vb.ni ilgililerinin kullanımına sunmak

  • erişkin

    Beden gelişimi tamamlanmış olan; kâhil

  • erişkinlik

    Erişkin olma durumu; kâhillik

  • erişme

    Erişmek işi

  • erişmek

    Varılması zamana, emeğe bağlı olan veya uzakta bulunan bir amaca varmak, ulaşmak

  • erişte

    İnce ince kesilip kurutulan hamur

  • eriştelik

    Erişte yapmaya yarayan

  • eriştirebilme

    Eriştirebilmek işi

  • eriştirebilmek

    Eriştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eriştirilme

    Eriştirilmek işi

  • eriştirilmek

    Eriştirme işi yapılmak

  • eriştirme

    Eriştirmek işi

  • eriştirmek

    Erişmesini sağlamak

  • erk

    Bir bireyin, bir toplumun, başka birey, küme veya toplumları egemenliği, baskısı ve denetimi altına alma, hürriyetlerine karışma ve onları belli biçimlerde davranmaya zorlama yetkisi veya yeteneği

  • erke

    Pozitif bilimlerde iş başarma gücü, bir direnmeyi yenme gücü

  • erkek

    Yetişkin adam; bay (II), er (I), er kişi, kişi

  • erkek anahtar

    Dişi yuvaya giren anahtar

  • erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi?

    "güçlülük ve yüreklilik yalnızca erkeklerde değil kadınlarda da vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • erkek bakır

    Kolay ısınıp geç soğuyan, sert bir bakır türü

  • erkek demir

    Bir tür sert demir

  • erkek erkeğe

    Yalnız erkekler arasında

  • erkek Fatma

    Erkek gibi davranışları olan kadın

  • erkek fiş

    Prize sokulan bacaklı elektrik fişi

  • erkek gibi

    erkeğe yakışır, erkeğe benzer

  • erkek güzeli

    Çok yakışıklı, hoş görünen erkek

  • erkek işi

    Yalnızca erkeğin yapabileceği, daha çok güç, kuvvet isteyen zahmetli iş

  • erkek kardeş

    Bir kimsenin erkek cinsten kardeşi

  • erkek koyun kasap dükkânına yaraşır

    "miskin erkek, yaşamaya layık değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • erkek milleti

    Toplumun erkek cinsten oluşan bölümünün tümü

  • erkek olmak

    kadınken cinsiyet değiştirmek

  • erkek organ

    Bitkilerde taç yaprakların çevrelediği, döllenmeyi sağlayan tek veya birçoğu bir arada bulunan organ

  • erkek sel, kadın göl

    "erkek, parayı bilinçsizce harcama eğiliminde olsa bile kadın buna meydan vermemeli, tutumlu olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • erkek tarafı

    Evlenme sürecinde olan erkeğin ailesi ve akrabaları; oğlan tarafı

  • erkek terzisi

    Erkek elbisesi diken terzi

  • erkeklenme

    Erkeklenmek işi

  • erkeklenmek

    Kabadayılık gösterisinde bulunmak

  • erkekler hamamı

    İçinde sadece erkeklerin yıkandığı veya erkeklere ayrılmış hamam

  • erkekleşme

    Erkekleşmek işi

  • erkekleşmek

    Çocukluk çağından çıkıp erkeklik çağına girmek

  • erkekleştirme

    Erkekleştirmek işi

  • erkekleştirmek

    Erkekleşme işini yaptırmak

  • erkekli

    Erkeği olan

  • erkekli kadınlı

    Kadın erkek hep bir arada yapılan

  • erkeklik

    Erkek olma durumu

  • erkeklik organı

    Erkeğin çiftleşme organı; çük, erkeklik uzvu, kamış, maslahat, sik, yarak, zeker, babafingo, babatorik, penis, fallus

  • erkeklik sende kalsın!

    "karşısındakinin yakışıksız davranışına uyup da tatsızlık çıkarma, efendice davran!" anlamında kullanılan bir söz

  • erkeklik taslamak

    kendini erkek gibi göstermek, erkekçe davranışta bulunmak, kabadayıca davranmak

  • erkeklik öldü mü?

    "haksızlığa karşı koymak, mertlik göstermek gerekiyor" anlamında kullanılan bir söz

  • erkekliğe sığmamak

    mertliğe, yiğitliğe yakışmamak

  • erkekliği kesilmek

    erkek fizyolojik görevini yerine getirememek

  • erkekliğine dokunmak

    yaşadığı bir olay veya durum, gördüğü veya duyduğu bir şey erkeklik gururunu incitmek, onurunu kırmak

  • erkekliğine yedirememek

    mertliğe, yiğitliğe yakıştıramamak

  • erkeksi

    Erkeği andıran, erkeğe benzeyen, erkek gibi; erkeğimsi, maskülen

  • erkeksileşme

    Erkeksileşmek durumu; maskülenleşme

  • erkeksileşmek

    Erkeği andırmak, erkeğe benzemek, erkek gibi davranmak; maskülenleşmek

  • erkeksilik

    Erkeksi olma durumu

  • erkeksiz

    Erkeği bulunmayan

  • erkeksizlik

    Erkeksiz olma durumu

  • erkekçe

    Erkek gibi, erkeğe yakışır bir biçimde

  • erkekçil

    Erkeğe düşkün

  • erken

    Vaktinden önce, alışılan zamandan önce; er (II), geç karşıtı

  • erken boşalma

    Cinsel birleşimlerde bazı fiziksel veya ruhsal nedenlerden dolayı meninin erken gelmesi

  • erken bunama

    Yaşlanmaya bağlı olmaksızın beyin hücrelerinde yozlaşma sonucu ortaya çıkan ilerleyici bellek zayıflığı

  • erken kalkan yol alır, er evlenen döl alır

    "yapacakları işlere erken başlayanlar kazançlı çıkarlar" anlamında kullanılan bir söz

  • erken kalktım işime, şeker kattım aşıma

    "işine sabahleyin erken başlayan kimse başarı elde eder" anlamında kullanılan bir söz

  • erken tanı

    Hastalıkların belirtisiz veya belirtili döneminin başlangıcında ortaya çıkarılması

  • erken uyarı

    Saldırıyı veya doğal felaketi başlangıç sırasında haber veren uyarı

  • erkence

    Oldukça erken

  • erkenci

    Erken davranan (kimse)

  • erkencilik

    Erkenci olma durumu

  • erkenden

    Erken olarak, çok erken; ercecik

  • erkendoğan

    Gebeliğin otuz yedinci haftasından önce doğan (bebek); günsüz, prematüre

  • erketecilik etmek

    gözetlemek

  • erketelik yapmak

    gözetlemek

  • erkeç

    İğdiş edilmiş, üç yaşından büyük erkek keçi

  • erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer

    "kendini bir erkeğe beğendirmek isteyen kadın, ona güzel yemekler hazırlamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • erksiz

    Muktedir olmayan

  • erksizlik

    Muktedir olmama durumu

  • erkân

    Bir topluluğun ileri gelenleri, büyükler, üstler

  • erkân göstermek

    yolunu yordamını öğretmek

  • erkân kürkü

    Padişahın vezirlerine giydirdiği kürk

  • erkân minderi

    Ev ve konaklarda seçkin konukların oturması için yapılmış yer minderi

  • erlik

    Er olma durumu

  • erme

    Ermek işi

  • ermek

    Bir şeye erişmek, ulaşmak

  • Ermenek

    Karaman iline bağlı ilçelerden biri

  • Ermeni

    Ermenistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Ermenistanlı

  • Ermeni gelini gibi kırıtmak

    ağır veya yavaş hareket etmek

  • Ermenice

    Ermeniler tarafından kullanılan dil

  • ermiş

    Hâli, davranışları, üstün vasıfları sebebiyle halk tarafından Allah’ın sevgilisi olduğu kabul edilen, çeşitli kerametler gösteren kimse; eren, aziz, evliya, veli, veliyullah

  • ermişlik

    Ermiş olma durumu; evliyalık, velilik

  • eroin

    Morfinden kimyasal yolla elde edilen uyuşturucu bir madde

  • eroinci

    Eroin bağımlısı kimse; eroinman

  • eroincilik

    Eroinci olma durumu

  • eroinmanlık

    Eroinman olma durumu

  • Eros

    Yunan mitolojisinde aşk tanrısının adı

  • eros

    Ruhsal çözümleme açısından cinsel eğilimler ve bundan doğan isteklerin tümü

  • erosçu

    Roman, hikâye, heykel, resim vb. sanat eserlerinde aşk konusuna ve cinsel ilişkilere geniş yer veren sanatçı

  • erotik

    Cinsel duyumlar veya onlara bağlı olan duyumların uyandırdığı duygu ve coşkularla ilgili olan; kösnül, şehvani, şehevi, erosal

  • erotiklik

    Erotik olma durumu; erosallık

  • erotizm

    Cinsel duygu ve isteklerine çok düşkün olma durumu; kösnüllük, erosçuluk, şehvaniyet

  • erozyon

    Yer kabuğunu oluşturan kayaçların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etmenlerle yıpratılıp yerinden koparılarak eritilmeleri veya bir yerden başka bir yere taşınması olayı; aşınma, aşınım, itikâl

  • erozyona uğramak

    aşınmak

  • erseme

    Ersemek durumu

  • ersemek

    Erkek istemek

  • erteleme

    Ertelemek işi; tehir, tecil, talik

  • ertelemek

    Sonraya bırakmak; tehir etmek, tecil etmek, talik etmek

  • ertelenebilme

    Ertelenebilmek işi

  • ertelenebilmek

    Ertelenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erteleniş

    Ertelenmek işi

  • ertelenme

    Ertelenmek işi

  • ertelenmek

    Daha sonraki bir zamana bırakılmak; kalmak

  • erteletebilme

    Ertelebilmek işi

  • erteletebilmek

    Erteletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erteletim

    Resmî geciktirme; moratoryum

  • erteletme

    Erteletmek işi

  • erteletmek

    Erteleme işini yaptırmak

  • ertelettirme

    Ertelettirmek işi

  • ertelettirmek

    Erteletme işini yaptırmak

  • erteleyebilme

    Erteleyebilmek işi

  • erteleyebilmek

    Erteleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • erteleyiş

    Ertelemek işi

  • ertesi

    Bir günün, haftanın, ayın, mevsimin, yılın ardından gelen (gün, hafta, ay, mevsim, yıl); ferdası

  • ertesi gün hapı

    Korunmasız cinsel ilişki sonrasında 72 saat içinde gebeliğin engellenmesi amacıyla kullanılan bir tür doğum kontrol yöntemi; ertesi sabah hapı

  • Eruh

    Siirt iline bağlı ilçelerden biri

  • erupsiyon

    Yanardağın püskürmesi

  • ervah

    Ruhlar

  • ervahına yuf olsun!

    "yazıklar olsun, Allah kahretsin!" anlamında kullanılan bir ilenme sözü

  • erzak

    Uzun süre saklanabilen yiyeceklerin genel adı

  • erzel

    Pek rezil

  • Erzin

    Hatay iline bağlı ilçelerden biri

  • Erzincan

    Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Erzincanlı

    Erzincan ilinden olan kimse

  • Erzincanlılık

    Erzincanlı olma durumu

  • Erzurum

    Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Erzurumlu

    Erzurum ilinden olan kimse

  • Erzurumluluk

    Erzurumlu olma durumu

  • Es

    Aynştaynyum elementinin simgesi

  • es

    Notada duraklama zamanı ve bunu gösteren işaretin adı

  • es geçmek

    üzerinde durmamak, boş vermek, önemsememek

  • esame

    Adlar; esami

  • esamesi okunmamak

    kendisine değer verilmemek, adı anılmamak

  • esans

    Bitkilerden türlü yollarla çıkarılan veya kimyasal yöntemlerle yapılan, kokulu ve uçucu sıvı; ruh

  • esaret

    Hâkimiyet altında bulunma

  • esarette kalmak

    uzun süre esir olarak bulunmak

  • esas

    Bir şeyin özünü oluşturan ana öge; yapı taşı, asliye

  • esas duruş

    Dimdik, kımıldamaksızın durma; esas vaziyet

  • esas vaziyete geçmek

    hazır ol durumunu almak

  • esasa bağlamak

    belirli bir kurala dayandırmak

  • esasen

    Başından, temelinden, kökeninden

  • esaskız

    Filmin kadın başkarakteri

  • esaslandırma

    Esaslandırmak işi

  • esaslandırmak

    Esaslı duruma getirmek, sağlamlaştırmak

  • esaslanma

    Esaslanmak işi

  • esaslanmak

    Temeli sağlamlaşmak, temelleşmek

  • esaslı

    Köklü, geniş ölçüde etkili, güzel, doğru

  • esaslılık

    Esaslı olma durumu

  • esasoğlan

    Filmin erkek başkarakteri

  • esassız

    Sağlam bir temele dayanmayan, köksüz, asılsız olan

  • esassızlık

    Esassız olma durumu

  • esastan

    Aslına dayalı olarak

  • esastan bozma

    Bir davada yerel mahkemece verilen kararın usul hukukuna uygun biçimsel koşulları taşımasına karşın dava konusu hakkın sübutuna ilişkin koşulların yerine getirilmemiş olması nedeniyle bir üst mahkeme tarafından gerekçeleri de açıklanarak yeniden görüşülmek üzere yerel mahkemeye geri gönderilmesi

  • esası olmamak

    gerçek olmamak, yalan olmak

  • esasına bakarsan

    aslına bakarsan

  • esbak

    Eski, geçmiş, önceki

  • esbap

    Sebepler

  • esebilme

    Esebilmek işi

  • esebilmek

    Esme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • esef

    Olmaması, yapılmaması gereken veya yapılamayan bir şey için duyulan üzüntü

  • esef etmek

    üzülmek

  • esef olunmak

    üzüntü duyulmak

  • eseflenme

    Eseflenmek işi

  • esefli

    Üzüntülü olan

  • eselemek beselemek

    Kandırmak için her türlü yola başvurmak, allem etmek kallem etmek

  • esen

    Ruhsal ve bedensel olarak sağlıklı, sıhhatli olan; salim

  • esen kalmak

    ruhsal ve bedensel olarak sağlıklı, sıhhatli olmak

  • esenleme

    Esenlemek işi

  • esenlemek

    Birine esenlik dileyerek ayrılmak, veda etmek

  • Esenler

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • esenlik

    Esen olma durumu; selamet, hastalık karşıtı

  • esenlikli

    Esenliği olan

  • Esenyurt

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • eser

    Emek sonucu ortaya konan ürün; yapıt

  • eser kalmamak

    hiçbir belirti, iz olmamak

  • eser miktarda

    Belli belirsiz miktarda, çok az ölçüde

  • esericedit

    Resmî yazışmalarda kullanılan, büyük boy yazı kâğıdı; esericedit kâğıdı

  • eserme

    Esermek işi

  • esermek besermek

    emek vererek ortaya çıkarmak

  • esersiz

    Eseri olmayan

  • esersizlik

    Esersiz olma durumu

  • esham

    Paylar

  • esik

    Çukur yer

  • esim

    Yelin esişi

  • esin

    Etkilenme, çağrışım veya içe doğmayla akla gelen yaratıcı duygu, düşünce; ilham

  • esindirme

    Esindirmek işi

  • esindirmek

    Birinde esin uyandırmak; ilham etmek

  • esinleme

    Esinlemek işi

  • esinlemek

    Birine esin duymasını sağlamak; ilham vermek

  • esinlendirme

    Esinlendirmek işi

  • esinlendirmek

    Esinlenme işini yaptırmak

  • esinlenme

    Esinlenmek işi

  • esinlenmek

    Bir şeyden ilham almak, içine doğmak; mülhem olmak

  • esinti

    Belli belirsiz hissedilen hafif yel; hava, nefha

  • esintili

    Esintisi olan

  • esintisiz

    Esintisi olmayan

  • esip gürlemek

    sinirli bir biçimde kızmak, bağırmak

  • esir

    Bir düşünceye veya bir kimseye körü körüne bağlı olan kimse

  • esir almaca

    Karşı takım oyuncularını tutsak ederek kazanılan bir çocuk oyunu

  • esir almak

    tutsak etmek

  • esir düşmek

    tutsak olmak

  • esir etmek

    tutsak durumuna getirmek

  • esir kampı

    Savaşta tutsak olanların toplu olarak gözetim altında bulunduruldukları yer

  • esir olmak

    tutsak olmak

  • esir yatmak

    savaşta düşman eline düşüp uzun süre tutsak kalmak, esarette kalmak

  • esirci

    Köle ve cariye alan ve satan kimse

  • esircilik

    Esircinin yaptığı iş

  • esirgeme

    Esirgemek işi; diriğ

  • esirgemek

    Birini korumak, himaye etmek

  • esirgememek

    feda etmekten çekinmemek, diriğ etmemek

  • esirgememezlik

    bk. esirgemezlik

  • esirgemezlik

    Özveride bulunma

  • esirgeniş

    Esirgenmek işi

  • esirgenme

    Esirgenmek işi

  • esirgenmek

    Esirgeme işi yapılmak

  • esirgeyebilme

    Esirgeyebilmek işi

  • esirgeyebilmek

    Esirgeme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • esirgeyici

    Koruyan, koruyucu

  • esirgeyicilik

    Esirgeyici olma durumu

  • esirgeyiş

    Esirgemek işi

  • esirme

    Esirmek işi

  • esirmek

    Sarhoş olmak

  • esiş

    Esmek işi

  • eskalasyon

    İhalelerde sözleşme fiyatının maliyetlerdeki artışa göre güncellenmesi

  • eskalop

    İnce dövülmüş, yağsız, sinirsiz tavuk veya dana eti

  • eskatologya

    İnsanın ve dünyanın sonunu, öbür dünyayı anlatmaya çalışan tanrı bilimi kolu

  • eski

    Çoktan beri var olan, üzerinden çok zaman geçmiş bulunan; ezelî, ihtiyar (I), yeni karşıtı

  • Eski Anadolu Türkçesi

    XIII-XV. yüzyıllar arasında Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Dönemi’nde yaşayan Oğuz Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Eski Oğuz Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi

  • eski ağza yeni taam

    turfanda bir şey yenilirken söylenen söz

  • eski defterleri kapatmak

    eski olayları yeniden ele almamak

  • eski defterleri yoklamak (veya karıştırmak)

    bir yarar umarak veya başka bir amaçla eski olayları yeniden ele almak

  • eski dost düşman olmaz, yenisinden vefa gelmez

    "aralarında ufak tefek dargınlıklar olsa bile eski dostlar birbirlerine düşman olmazlar, yeni kazanılan dostlarla arada henüz sıkı bir bağ oluşmadığı için bu durum söz konusu değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • Eski Dünya

    Avrupa, Asya ve Afrika'ya topluca verilen ad

  • eski düşman dost olmaz

    "birçok nedenin birbirini izlemesiyle sürüp gelmiş olan eski düşmanlık, dostluğa dönüştürülemez" anlamında kullanılan bir söz

  • eski eserler

    Eski toplulukların bilim, edebiyat, din ve güzel sanatına ilişkin her türlü ürünü veya kalıntısı; asarıatika

  • eski göz ağrısı

    Eski sevgili

  • eski hamam eski tas

    "hiçbir şeyi değişmemiş, eski durumunda kalmış" anlamında kullanılan bir söz

  • eski hayratı da berbat etmek

    bir işi daha iyi bir duruma sokmaya çalışırken büsbütün bozmak

  • eski kafalı

    Günün düşünce ve yaşayışına ayak uyduramayan (kimse)

  • eski kafalılık

    Eski kafalı olma durumu

  • eski kasım

    Anadolu’ya özgü halk takviminde 8 Kasım - 5 Mayıs tarihleri arasındaki dönem

  • eski kimliğine bürünmek

    önceki düşüncelerine dönmek

  • eski kulağı kesiklerden olmak

    görmüş geçirmiş, çok deneyimli olmak

  • eski kurt

    Mesleğinde uzmanlaşmış olan (kimse)

  • eski köye yeni âdet getirmek

    alışılmamış, yadırganan bir yeniliği yapmaya kalkışmak

  • eski püskü

    Çok eski, iyice eski

  • eski toprak

    Yaşlandığı hâlde dinç olan kimse

  • eski tüfek

    Herhangi bir işte eski ve deneyimli olan kimse

  • Eski Türkçe

    VIII-XIII. yüzyıllar arasında Türk devletlerinden Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar tarafından kullanılan Türk dili

  • Eski Uygur Türkçesi

    Eski Uygur Türklerinin VIII-XV. yüzyıllar arasında Ötüken, Turfan ve Kansu bölgelerinde kullandığı konuşma ve yazı dili; Uygurca

  • eski yazı

    Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra kullanmaya başlanan ve 1928 yılında Latin alfabesine dayalı yeni Türk harflerinin kabulüne kadar geçen dönemde benimsenmiş olan Arap alfabesine dayalı yazı sistemi

  • eski çamlar bardak oldu

    "devir değişti, eski tutumların değeri kalmadı" anlamında kullanılan bir söz

  • eskice

    Biraz eski, çok yeni olmayan

  • eskici

    Her türlü eski eşya alım satımıyla uğraşan kimse

  • eskicil

    Konuşulan ve yazılan dilde kullanımdan düşmüş olan (söz veya deyim); arkaik

  • eskicilik

    Eskicinin yaptığı iş

  • eskiden

    Geçmiş zamanlarda, geçmiş çağlarda; geçmişte, zamanında, evveli, mukaddema

  • Eskil

    Aksaray iline bağlı ilçelerden biri

  • eskiler

    Geçmişte yaşayıp belli bir konu hakkında bilgi ve görgü sahibi olan kişiler; kudema

  • eskileşme

    Eskileşmek işi

  • eskilik

    Eski olma durumu; antikite

  • eskime

    Eskimek işi

  • eskimek

    Eski duruma gelmek; eskileşmek, köhnemek

  • Eskimo

    Kuzey Kutbu'nda yaşayan toplulukların adı

  • Eskimoca

    Eskimoların kullandığı dil

  • eskimsi

    Eskiyi andıran, eskiye benzeyen, eski gibi

  • Eskipazar

    Karabük iline bağlı ilçelerden biri

  • eskisi kadar (veya gibi)

    eskiden olduğu gibi, eskiden olduğu biçimde

  • eskisi olmayanın yenisi (veya acarı) olmaz

    "yeni bir şey edinildiğinde eskisi hemen elden çıkarılmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • eskisini aratmamak

    yenisi eskisinin yerini doldurabilmek, yokluğunu sezdirmemek

  • eskitebilme

    Eskitebilmek işi

  • eskitebilmek

    Eskitme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eskitilme

    Eskitilmek işi

  • eskitilmek

    Eskitme işi yapılmak, eski duruma getirilmek

  • eskitme

    Eskitmek işi

  • eskitmek

    Çok kullanarak eskimiş duruma getirmek

  • eskiye rağbet (veya itibar) olsaydı bitpazarına nur yağardı

    "her şeyin yenisi sevilir" anlamında kullanılan bir söz

  • eskiyebilme

    Eskiyebilmek durumu

  • eskiyebilmek

    Eskime ihtimali bulunmak

  • eskiyiş

    Eskimek işi

  • eskiz

    Mimari eserler ve resim için çizimlerle yapılan ön çalışma; taslak

  • Eskişehir

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Eskişehirli

    Eskişehir ilinden olan kimse

  • Eskişehirlilik

    Eskişehirli olma durumu

  • eskort

    Ücretini veren kişinin istediği mekâna gelerek para karşılığı cinsel ilişkiye giren kadın

  • eskortluk

    Araçlarla koruma işi

  • eskortluk etmek

    araçlarla korumak

  • eskrim

    Dürtücü kılıç, kesici kılıç ve delici kılıç adı verilen silahlarla yapılan spor; kılıç oyunu

  • eskrimci

    Eskrim yapan kimse; kılıç oyuncusu

  • eskrimcilik

    Eskrimci olma durumu

  • eslaf

    Bizden öncekiler, geçmişler, ahlaf karşıtı

  • eslek

    Başkasının buyruk ve dileklerini yerine getiren, söz tutan, yumuşak başlı

  • esleme

    Eslemek işi

  • eslemek

    Önem vermek, aldırış etmek

  • esma

    Adlar

  • esmayı üstüne sıçratmak

    davranışlarıyla belayı üstüne çekmek

  • esmayıhüsna

    Allah’ın her an, her yerde ve her zerrede tecelli eden varlığını, birliğini, kâinat üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve bütün yönleriyle erişilmez bir mükemmelliğe sahip bulunduğunu belirten en güzel adlar; esmayışerife

  • esme

    Esmek işi

  • esmek

    Hava bir yönden bir yöne akmak, rüzgâr olmak

  • esmer

    Siyaha çalan buğday rengi

  • esmer amber

    Amber balığının bağırsaklarından çıkarılan amber

  • esmer buğday

    Koyu renkli bir buğday çeşidi

  • esmer küf

    Esmer küfler familyasının asalak hayata uyabilen örnek türü, özellikle arılarda öldürücü gelişmeler doğuran ilkel mantar (Mucor mucedo)

  • esmer küfler

    Asalak yaşayışa uymuş türleri de bulunan yosunumsu mantarlar familyası

  • esmer su yosunları

    Şeritleri bölmeli, koyu renkli su yosunları

  • esmer un

    Esmer buğdaydan elde edilen un

  • esmer şeker

    Kristal şeker yapımı sırasında kristallerin santrifüj ile ayrılmasından sonra kalan şurubun kristallendirilmesi sonucu elde edilen, genellikle kraker ve bisküvilerde kullanılan, çok ince kristalli, koyu renkli, kokulu bir şeker

  • esmerce

    Esmere yakın, biraz esmer olan

  • esmere al bağla, karşısına geç ağla

    "esmer insana kırmızı renkli giysi yakışmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • esmerimsi

    Esmere çalan, esmer gibi

  • esmerleşme

    Esmerleşmek işi

  • esmerleşmek

    Esmer duruma gelmek

  • esmerleştirme

    Esmerleştirmek işi

  • esmerleştirmek

    Esmer duruma getirmek

  • esmerlik

    Esmer olma durumu

  • esna

    Bir işin yapıldığı an, sıra

  • esnaf

    Küçük sermaye ve zanaat sahibi; artizan

  • esnaf ağzı

    Satıcıların müşteri çekmek için çarşı ve pazarda kullandıkları dil

  • esnaf loncası

    Herhangi bir meslek dalında esnafların kurduğu dernek

  • esnaflık

    Esnaf olma durumu

  • esnasında

    Sırasında, olduğu anda

  • esnek

    Bir dış gücün etkisi altında uzama, kısalma, eğrilme vb. biçim değişikliklerine uğradıktan sonra, etkinin kalkmasıyla eski biçimini alabilme özelliğinde olan; elastik, elastiki, streç

  • esnekleşme

    Esnekleşmek durumu

  • esnekleşmek

    Esnek bir durum almak

  • esnekleştirme

    Esnekleştirmek işi

  • esnekleştirmek

    Esnek duruma getirmek

  • esneklik

    Esnek olma durumu; elastikiyet, suples

  • esneme

    Esnemek işi

  • esnemek

    Uykulu, sıkıntılı veya yorgunluk duyulan bir anda ağzı genişçe açarak soluk alıp vermek

  • esnetebilme

    Esnetebilmek işi

  • esnetebilmek

    Esnetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • esnetme

    Esnetmek işi

  • esnetmek

    Esnemesine sebep olmak

  • esneyebilme

    Esneyebilmek işi

  • esneyebilmek

    Esneme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • esneyiş

    Esnemek işi

  • espadril

    Üstü keten, tabanı ipten örme ayakkabı

  • espas

    Basımcılıkta bir kelimenin harflerini ayırmak için kullanılan harflerden daha kısa ve küçük metal çubuk

  • espaslı

    Espası olan

  • Esperanto

    Polonyalı doktor L. Zamenhof tarafından bütün milletlerce kullanılmak için 1887'de hazırlanmış, dil bilgisi on altı kurala dayanan bir yapma dil

  • Esperantocu

    Esperanto yanlısı

  • esperi

    Ava alıştırılamayan bir tür doğan

  • Espiye

    Giresun iline bağlı ilçelerden biri

  • espressivo

    Duygulu, içten olan

  • espresso

    Kaynatılarak koyu kıvamlı duruma getirilen sert İtalyan kahvesi

  • espri

    İnce anlamlı, düşündürürken güldüren söz

  • espri patlatmak

    konuşma sırasında, beklenilmedik anda, ortama uygun hoş, nükteli veya ilginç söz söylemek

  • espri yapmak

    nükteli, şakalı söz söylemek

  • esprili

    Esprisi olan

  • esprililik

    Esprili olma durumu

  • esprisi kalmamak

    ilgi çekici olmaktan çıkmak

  • esprisiz

    Esprisi olmayan

  • espritüel

    Yerinde ve zamanında, güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan (kimse)

  • espritüellik

    Espritüel olma durumu

  • esrar

    Sırlar

  • esrar kumkuması

    Kim olduğu ve neler yaptığı bilinmeyen kimse

  • esrar perdesi

    Bir şeyin anlaşılmasını güçleştiren engel

  • esrar tekkesi

    Toplu ve gizli olarak esrar içilen yer

  • esrar çekmek

    esrar içmek

  • esrara dalmak

    sırlara gömülmek

  • esrarcı

    Esrar yapan, satan veya esrar çeken kimse

  • esrarcılık

    Esrarcının yaptığı iş

  • esrarkeş

    Esrar kullanmayı alışkanlık durumuna getiren kimse, keş (II)

  • esrarkeşlik

    Esrarkeş olma durumu

  • esrarlı

    İçinde esrar bulunan

  • esrarlılık

    Esrarlı (I) olma durumu

  • esre

    Arap harfli metinlerde bir ünsüzün ı, i seslerinden biriyle okunacağını gösteren işaret; kesre

  • esrik devenin çulu eğri gerek

    "kişi, durumuna uygun davranmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • esrime

    Esrimek işi; gaşiy, gaşyolma

  • esrimek

    Herhangi bir sebeple kendinden geçmek; gaşyolmak

  • esritme

    Esritmek işi

  • esritmek

    Sarhoş olmasına yol açmak, sarhoş etmek

  • essah

    Doğru, gerçek olan

  • estampaj

    Metal, tahta vb. üzerine resim basma, çoğaltma yöntemi

  • estağfurullah

    İncelik ve alçak gönüllülük göstermek üzere teşekkür edilen veya övülen bir kimsenin söylediği bir söz

  • estek köstek etmek

    oyalamak, yersiz bahaneler bulmak, işten kaçınmak

  • ester

    Organik asitlerle alkollerin aralarından bir su molekülü ayrılması sonucunda verdikleri madde

  • esterleşme

    Oksijenli asitlerle alkollerin birleşerek ester oluşturması

  • estet

    Sanatsal ürünler arasında güzeli en üstün, en yüce değer sayan kişi

  • estetik

    Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi; güzel duyu, bedii, bediiyat

  • estetik cerrah

    Estetik ameliyat konusunda uzmanlaşmış cerrah

  • estetik cerrahi

    Vücutta meydana gelen bozuklukları düzeltmek, hasarları gidermek için yapılan cerrahi müdahale

  • estetikçi

    Estetikle uğraşan kimse

  • estetikçilik

    Gerçeklik ve yarar kaygılarından sıyrılarak bir sanat veya felsefe konusunu salt güzelliği için sevme kuramı; güzel duyuculuk, estetizm

  • estirilme

    Estirilmek işi

  • estirilmek

    Estirme işi yapılmak

  • estirme

    Estirmek işi

  • estirmek

    Esmesini sağlamak

  • estomp

    Kara kalem resimde çizgiyi veya pastel boyasını yaymak için kullanılan, kendi üzerine sarılmış kâğıt veya deri

  • et

    İnsanlarda, hayvanlarda deri ile kemik arasındaki kas ve yağdan oluşan tabaka

  • et bağlamak

    şişmanlamak

  • et beni

    Deri dokusunun anormal büyüyüp yağlanmasıyla oluşan kabarcık

  • et kanlı gerek, yiğit canlı

    "kebap çok pişirilmemeli, genç de hareketli ve canlı olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • et kesimi

    Hristiyanların büyük perhize girmek üzere oldukları günler; et kırımı, apukurya

  • et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa ne yapılır?

    "bozulan şeyi düzeltecek etken vardır ancak bu etken bozulmuşsa artık düzeltmeden umudu kesmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • et lokması

    Kemiksiz ve yağsız kuşbaşı etten yapılan bir tür yemek

  • et ne kadar arık olsa üstüne ekmek yaraşır

    "bilgili ve görgülü kişi, iş başında ve zengin olmasa da bilgisiz ve görgüsüz kişilerin üstünde yer alır" anlamında kullanılan bir söz

  • et sotesi

    Yağda hafifçe kavrulan küçük küçük doğranmış ete su, domates, biber vb. katılarak yapılan bir yemek türü; et sote

  • et suyu

    İçinde et kaynatılmış su

  • et sığırı

    Eti için beslenen sığır

  • et tavuğu

    Eti için beslenen tavuk

  • et toprak

    Yumuşak, kırmızı ve özlü toprak

  • et tutmak

    et bağlamak

  • et tırnak olmak

    sıkı aile bağı kurmak

  • et tırnaktan ayrılmaz

    "yakın hısımlar arasındaki bağ kolay kolay kopmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • et unu

    Karada yaşayan memeli hayvanların deri, tırnak, boynuz ve kemikleri ile mide, bağırsak muhteviyatı ayrıldıktan sonra geriye kalan et ve diğer yumuşak dokularının veya kansız ve kemiksiz mezbaha artıklarının usulüne göre pişirilip pres edilerek yağları alınıp öğütülmesi ile elde edilen bir ürün

  • et şeftalisi

    Eti çekirdeğinden ayrılmayan bir tür şeftali (Prunus persica duracina)

  • etajer

    Raflı veya çekmeceli, taşınabilir, küçük dolap

  • etalon

    Ağırlık ve uzunluk ölçüleri için kabul edilmiş yasal ölçü modeli

  • etamin

    Pamuk, keten veya ipekten, seyrek dokunmuş delikli bir kumaş türü

  • ete kemiğe dönüştürmek (veya büründürmek)

    canlandırmak

  • etek

    Bedenin belden aşağısına giyilen, değişik biçimlerde, genellikle kadın giysisi; eteklik

  • etek açmak

    kadın, cinsel arzusunu belirtmek

  • etek bağı

    Kadınların iç giysilerinin çarşaf altından görünmemesi için bellerine bağladıkları ince kuşak

  • etek belde

    Bir işi yapmaya hazır olan

  • etek bezi

    Kundak çocuklarının belden aşağısına sarılan bez

  • etek dolusu

    Pek çok, bol bol, alabildiğince fazla

  • etek etek

    Bol bol, pek çok

  • etek kiri

    Kurallara aykırı ilişki

  • etek pisliği

    Kurallara aykırı ilişki

  • etek silkmek

    el etek çekmek

  • etek takmak (veya giymek)

    erkek ar, namus, erdem vb. özellikleri bulunmayan duruma düşmek

  • etek taşı

    Alaturka tuvalette taşın arka bölümü

  • etek öpmek

    yaltaklanmak, dalkavukluk etmek

  • etekleme

    Eteklemek işi

  • eteklemek

    Birinin eteğini saygı göstermek amacıyla öpmek veya öper gibi yapmak

  • etekleri tutuşmak

    çok telaşlanmak

  • etekleri uzamak

    yanlışları düzeltmek, ayıbını kapatmak

  • etekleri zil (veya ıslık veya çalpara) çalmak

    çok sevinmek

  • eteklerini indirmek

    üzerine düşen görevi yerine getirmek

  • eteklerini toplamak

    düzenli, temiz veya namuslu olmak

  • etekleyiş

    Eteklemek işi

  • eteklik

    Bir şeyin aşağıya doğru uzanan yüzü

  • eten

    Yemişlerin yenilen bölümü

  • etene

    Meyve yaprağında yumurtacıkların bağlı olduğu bölüm

  • etenelenme

    Oğulcuk veya eklentileriyle ana arasında kimyasal değiş tokuşu sağlamak amacıyla ilgi kurma

  • etenelenmek

    Oğulcuk veya eklentileriyle ana arasında ilgi kurmak

  • eteneli

    Etenesi olan

  • eteneliler

    Etenesi bulunan memeliler alt sınıfı

  • etenesiz

    Etenesi olmayan

  • etenesizler

    Etenesi bulunmayan basit yapılı memeli hayvanlar

  • eter

    Oksijenli asitlerin alkollerle birleşmesinden oluşan sıvılar

  • eterleme

    Eterlemek işi

  • eterlemek

    Eter buharı koklatarak anestezi yapmak

  • eterleşme

    Eterleşmek işi

  • eterleşmek

    Bir alkol veya bir asit eter durumuna dönüşmek

  • eterleştirme

    Eterleştirmek işi

  • eterleştirmek

    Eter durumuna getirmek

  • eteğe varmak

    yardım istemeye gitmek

  • eteği ayağına dolaşmak

    eli ayağı dolaşmak

  • eteği belinde

    Kıvrak ve hamarat

  • eteği kirlenmek

    kadının namusuna dokunulmak

  • eteğinde namaz kılınmak

    içi dışı çok temiz kişi olmak

  • eteğindeki taşı dökmek

    bütün bildiklerini açıklamak

  • eteğinden ayrılmamak

    peşini bırakmamak

  • eteğinden el çekmek

    etliye sütlüye karışmamak

  • eteğine düşmek (veya sarılmak)

    yalvarıp yakarmak

  • eteğine yapışmak (veya sığınmak)

    birinin koruyuculuğu altına girmek

  • eteğini başına atmak (veya sarmak)

    birini azarlamak, onur kırıcı sözlerle suçlamak

  • eteğini toplamak

    birinin derli toplu olmasını sağlamak, birini düzenli yaşatmak

  • eteğini tutmak

    yardım istemek

  • eteğini çekmek

    günah sayılan işlerden uzak durmak

  • eteğiyle mum söndürmek

    uygun olmayan biçimde iş yapmak, sakar olmak, üstünkörü davranmak

  • etfal

    Çocuklar

  • eti budu yerinde (veya etine dolgun)

    şişmanca, tombul

  • eti kemiği

    esası, ana özelliği, asıl ağırlığı

  • eti kemiğine yapışmak

    çok zayıflamak

  • eti ne, budu ne?

    "yaşı küçük" anlamında kullanılan bir söz

  • eti senin, kemiği benim

    çocuk velilerinin öğretmen, usta vb.ne çocuğun eğitiminde kendisine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenen bir söz

  • etibba

    Hekimler

  • etik

    Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü

  • etiket

    Bir malın tür, miktar, fiyat vb. nitelikleri veya kitap, defter vb. şeylerin kime ait olduğunu belirtmek için üzerlerine konulan küçük kâğıt

  • etiketleme

    Etiketlemek işi

  • etiketlemek

    Satışa çıkarılan mal üzerine etiket koymak

  • etiketleniş

    Etikletlenmek işi

  • etiketlenme

    Etiketlenmek işi

  • etiketlenmek

    Satışa çıkarılan mal üzerine etiket konulmak

  • etiketletme

    Etiketletmek işi

  • etiketletmek

    Etiketleme işini yaptırmak

  • etiketli

    Etiketi olan

  • etiketlik

    Etiket yapmaya yarayan kap

  • etiketsiz

    Etiketi olmayan

  • etiketsizlik

    Etiketsiz olma durumu

  • etiketçi

    Etiket yapıştıran kimse

  • etiketçilik

    Etiketçinin yaptığı iş

  • etil

    Organik birleşiklerin birleşimine giren karbon ve hidrojen atomları grubu

  • etilen

    Yanıcı, renksiz, az kokulu, 0,97 yoğunluğunda karbon ve hidrojen birleşimi

  • Etimesgut

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • etinden et koparmak (veya kesmek)

    çok acı vermek

  • etine dolgun

    Şişman sayılmayan; balıketinde

  • Etiyopyalı

    Etiyopya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Habeş, Habeşî

  • etken

    Etki eden şey; amil, faktör

  • etken fiil

    Doğrudan doğruya öznenin yaptığı işi anlatan, öznesi belli olan fiil; aktif fiil, malum: kurmak, bilmek vb

  • etken madde

    Organizmada yapı ve işlevleri etkileyerek biyolojik bir yanıt veren doğal, yapay veya yarı yapay kimyasal madde; etkili madde

  • etkenlik

    Etken olma durumu; amillik

  • etki

    Bir kimse veya nesnenin başka bir kişi veya şey üzerindeki etkileme gücü; yardım, tesir, rol

  • etki bırakmak

    kuvvetli bir biçimde etkilemek

  • etki etmek

    etkilemek

  • etkileme

    Etkilemek işi; tesir

  • etkilemek

    Etkiye uğratmak; tesir etmek

  • etkilenebilme

    Etkilenebilmek işi

  • etkilenebilmek

    Etkilenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • etkileniş

    Etkilenmek işi

  • etkilenme

    Etkilenmek işi

  • etkilenmek

    Etkiye uğramak; müteessir olmak

  • etkileyebilme

    Etkileyebilmek işi

  • etkileyebilmek

    Etkileme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • etkileyici

    Etkileyebilecek özellikte olan; vurucu, karizmatik

  • etkileyicilik

    Bir kimsenin kişiliği etrafında oluştuğu kabul edilen ve niteliği kolay açıklanamayan, hayranlık uyandıran etkileyici güç; karizma, karizmatiklik

  • etkileyiş

    Etkilemek işi

  • etkileşebilme

    Etkileşebilmek işi

  • etkileşebilmek

    Etkileşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • etkileşim

    Birbirini karşılıklı olarak etkileme işi

  • etkileşimli

    Etkileşimi olan; interaktif

  • etkileşimlilik

    Etkileşimli olma durumu; interaktiflik

  • etkileşimsiz

    Etkileşimi olmayan

  • etkileşimsizlik

    Etkileşimsiz olma durumu

  • etkileşme

    Etkileşmek işi

  • etkileşmek

    Karşılıklı olarak birbirini etkilemek

  • etkileştirme

    Etkileştirmek işi

  • etkileştirmek

    Etkileşme işini yaptırmak

  • etkili

    Etkisi olan; tesirli, müessir, patetik

  • etkili olmak

    etkisi duyulmak, etkisini göstermek, tesirli olmak

  • etkililik

    Etkili olma durumu; tesirlilik, müessiriyet

  • etkime

    Etkimek işi; tesir

  • etkimek

    Etkide bulunmak; tesir etmek

  • etkin

    Hareket hâlinde olan; faal, aktif

  • etkin okul

    Eğitim etkinliklerinin planlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi konularında öğrencilere geniş çapta katılma imkânı sağlayan okul

  • etkin pişmanlık

    Bir kişinin işlemiş olduğu suçtan dolayı kendi hür iradesi ile sonradan pişman olması ve suç teşkil eden fiilin meydana getirmiş olduğu olumsuzlukları gidermesi veya ceza adaletine olumlu hareketleri ile katkıda bulunması

  • etkin öğretim

    Okullarda öğrencilerin katılım ve uygulamalarını önde tutan öğretim yaklaşımı

  • etkinci

    Toplumsal veya politik değişim meydana getirmek, belirli sorunlara dikkat çekmek için özel amaçlı etkinlik gerçekleştiren kimse; aktivist

  • etkincilik

    Toplumsal veya politik değişim meydana getirmek, belirli sorunlara dikkat çekmek için özel amaçlı etkinlik gerçekleştirme; aktivizm

  • etkinleşebilme

    Etkinleşebilmek durumu; aktifleşebilme

  • etkinleşebilmek

    Etkinleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • etkinleşme

    Etkinleşmek durumu; aktifleşme

  • etkinleşmek

    Canlı, hareketli, etkin duruma gelmek; aktifleşmek

  • etkinleştirici

    Herhangi bir organın daha verimli çalışmasını veya herhangi bir aracın daha iyi iş görmesini sağlayan madde; aktifleştirici

  • etkinleştirme

    Etkinleştirmek durumu; aktifleştirme, aktivasyon

  • etkinleştirmek

    Etkin duruma getirmek; aktifleştirmek

  • etkinlik

    Etkin olma durumu; aktiflik, faallik

  • etkinlik merkezi

    Konser, konferans, sempozyum vb. etkinliklerin yapılabildiği geniş alan

  • etkisini göstermek

    etkisini ortaya koymak, belli etmek

  • etkisiz

    Etkisi olmayan; kuvvetsiz, tesirsiz, nötr

  • etkisiz hâle getirmek

    etkisizleştirmek

  • etkisizce

    Etkisiz bir biçimde

  • etkisizleşme

    Etkisizleşmek işi

  • etkisizleşmek

    Etkisiz duruma gelmek

  • etkisizleştirebilme

    Etkisizleştirebilmek işi

  • etkisizleştirebilmek

    Etkisizleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • etkisizleştirme

    Etkisizleştirmek işi; pasifikasyon

  • etkisizleştirmek

    Etkisiz, etki yapamaz duruma getirmek

  • etkisizlik

    Etkisiz olma durumu; tesirsizlik

  • etle tırnak arasına girilmez

    "aile anlaşmazlıklarında bir yanı tutmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • etle tırnak gibi

    birbirlerine candan bağlı, sıkı ilişkili

  • etlenme

    Etlenmek işi

  • etlenmek

    Şişmanlamak, semirmek

  • etli

    İçinde et bulunan

  • etli bitki

    Kurak ortamda yaşayan ve dokuları içinde bol su depo eden, yaprakları ve sapları kalın bitki

  • etli butlu

    Oldukça şişman; bıllık bıllık

  • etli canlı

    Dolgun vücutlu, sağlıklı, güçlü

  • etli meyve

    Ortası etli ve sulu olan yemiş

  • etli pide

    Kuşbaşı et ve sebze ile hazırlanan iç malzemesinin ince açılmış hamur üzerine yayılarak fırında pişirilmesi ile yapılan pide; etli ekmek

  • etlik

    Kış için etinden kıyma, kavurma, pastırma ve sucuk yapılan semiz hayvan

  • etlilik

    Etli olma durumu

  • etliye sütlüye karışmamak

    toplum içindeki çeşitli hareketlerden uzak durmak, hiçbir şeyle ilgilenmemek, tartışmalı konulardan kaçınmak

  • etme

    Etmek işi

  • etme (veya etme yahu)

    şaşılacak durumlarda "öyle mi, doğru mu, gerçek mi?" gibi anlamlar bildiren bir söz

  • etme bulma dünyası

    "kötülük eden kötülük bulur" anlamında kullanılan bir söz

  • etme eyleme

    bir davranış karşısında "yapma" anlamında kullanılan bir söz

  • etme, bulursun

    “başkasına yaptığın kötülükler bir gün senin başına da gelir” anlamında kullanılan bir söz

  • etmediğini bırakmamak (veya komamak)

    elinden gelen her türlü kötülüğü yapmak

  • etmek

    Bir işi yapmak; eylemek

  • etmen

    Birlikte veya ayrı ayrı etkisini gösteren ve belli bir sonuca götüren güçlerden, şartlardan, ögelerden her biri; faktör

  • etnik

    Kavimle ilgili; budunsal, kavmî

  • etniklik

    Bir sosyal grubun ırk, dil veya kültür kimliği; etnisite

  • etnisiteci

    Kendi ırk, dil veya millî kimliğini öne çıkaran, üstün tutan

  • etnisitecilik

    Etnisiteci olma durumu

  • etnograf

    Etnografya uzmanı; budun betimci

  • etnografik

    Etnografya ile ilgili

  • etnografya

    Kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim; budun betimi, kavmiyat

  • etobur

    Dişleri et yiyecek biçimde gelişmiş, omurgalı, memeli (hayvan); etçil, karnivor

  • etoburlar

    Dişleri et yiyecek biçimde gelişmiş omurgalı memeli hayvanlardan bir takım; etçiller

  • etokrasi

    Yalnızca ahlak üzerine kurulu yönetim biçimi

  • etol

    Genellikle kürkten, gösterişli kumaşlardan veya yün örgüden yapılmış omuz atkısı

  • etoloji

    Hayvanların davranışlarını kendi doğal çevrelerinde ve deney düzeneğine sokmadan karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim dalı

  • etolojik

    Etoloji ile ilgili

  • etraf

    Yanlar, taraflar

  • etraflı

    Ayrıntılı, eksiksiz, kapsayıcı olan

  • etraflıca

    Derinlemesine, ayrıntılı olarak

  • etraflılık

    Etraflı olma durumu

  • etrafı boş bulmak

    kendisini engelleyecek kimse olmamak

  • etrafında dört (veya pervane gibi) dönmek (veya pervane olmak)

    isteğini elde etmek için birinin yanından ayrılmayıp gönlünü etmeye çalışmak

  • etrafını almak (veya sarmak)

    çevresinde toplanmak, ortaya almak, kuşatmak

  • etriye

    Dikme kiriş bağlantılarında direnci sağlayan sargı

  • etsel

    Ete ait

  • etsiz

    Eti olmayan

  • etsiz kelem

    Zeytinyağlı olarak yapılmış lahana sarması

  • etten duvar örmek

    korumak amacıyla çevresinde kalabalık insan birikmek

  • etten önce çömleğe düşmek

    bir işte bilgisiz veya yetkisiz olmasına rağmen herkesten önce ortaya atılmak

  • ettirebilme

    Ettirebilmek işi

  • ettirebilmek

    Ettirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ettirgen

    İşi başkasına yaptıran veya yapılmasına yol açan

  • ettirgen fiil

    İşi başkasına yaptırmayı bildiren, -dır-, -r-, -t- ekleri getirilerek kurulan fiil; ettirgen eylem, faktitif: içirmek (iç-ir-), yazdırmak (yaz-dır-), söyletmek (söyle-t-) vb

  • ettirgen çatı

    Öznenin fiilin bildirdiği işi başkasına yaptırdığını gösteren, -dır-, -r-, -t- ekleriyle kurulan çatı: içirmek (iç-ir-), yazdırmak (yaz-dır-), söyletmek (söyle-t-) vb

  • ettirgenlik

    Ettirgen olma durumu

  • ettirilme

    Ettirilmek işi

  • ettirilmek

    Ettirme işi yapılmak

  • ettirme

    Ettirmek işi

  • ettirmek

    Etme işini yaptırmak

  • ettirtme

    Ettirtmek işi

  • ettirtmek

    Ettirme işini yaptırmak

  • ettiği hayır, ürküttüğü kurbağaya değmemek

    yol açtığı zarar, yaptığı iyilikten büyük olmak

  • ettiği yanına (kâr) kalmak

    yaptığı kötülük karşılıksız kalmak, cezasını görememek

  • ettiğini bulmak (veya çekmek)

    yaptığı kötü davranışın karşılığını görmek

  • ettiğini yanına bırakmamak

    yapılan kötü davranışa karşılık vermek

  • ettiğiyle kalmak

    yapmak istediği kötülüğü başarıya ulaştıramayan kimse, başarısızlığın üzüntüsü ve utancı içinde kalmak

  • etyaran

    Genellikle parmaklarda olan, derinlere kadar işleyen dolama; kurlağan

  • etyememezlik

    bk. etyemezlik

  • etyemez

    Genellikle et ve et türevlerini yemeyen kimse; vejetaryen

  • etyemezlik

    Etyemez olma durumu; vejetaryenlik

  • etçik

    Küçük et parçası

  • etüt

    Herhangi bir konuda yapılan inceleme, araştırma

  • etüt etmek

    incelemek, araştırmak

  • etüt odası

    Okullarda etüt için ayrılmış bölüm

  • etüv

    Yiyecekleri, nesneleri yüksek ısıyla sterilize ve dezenfekte etmekte kullanılan kapalı araç

  • Eu

    Evropiyum elementinin simgesi

  • ev

    Bir kimsenin veya ailenin içinde yaşadığı yer; bark, ev bark, beyit, dar (IV), hane, mekân

  • ev adamı

    Evine bağlı erkek

  • ev alma, komşu al

    "komşuluk ilişkileri, iyi komşuya sahip olma çok çok önemlidir" anlamında kullanılan bir söz

  • ev altı

    Eski evlerde ambar, ahır olarak kullanılan zemin katı

  • ev açmak

    ayrı bir eve yerleşmek, ayrı bir eve geçmek

  • ev bark

    Aile bireylerinin tümü

  • ev bark yıkmak

    karı kocayı birbirinden ayırmak

  • ev bozmak

    karı koca ayrılmak

  • ev ekmeği

    Evde kullanılan fırınlarda veya tandırlarda mayalı hamurdan yapılan ekmek

  • ev ekonomisi

    Evin bakımı, geçimi ve yaşayışı ile ilgili bilim dalı

  • ev ev dolaşmak (veya gezmek)

    her eve uğrayarak dolaşmak

  • ev eşyası

    Evde kullanılan değişik nitelikli eşyaların bütünü

  • ev gezmesi

    Akraba veya komşulara oturup sohbet etmek amacıyla yapılan ziyaret

  • ev halkı

    Bir evde yaşayanların hepsi; evladüiyal

  • ev işi

    Ev içinde gündelik olarak yapılan her türlü iş

  • ev işletmek

    genelev sahibi olmak

  • ev kadınlığı

    Ev kadını olma durumu; ev hanımlığı

  • ev kadını

    Dışarıda herhangi bir işte çalışmayıp kendi ev işlerini gören kadın; ev hanımı

  • ev sahibi

    Evi veya konutu yasalara göre tasarrufu altında bulunduran, evin sahibi olan kimse

  • ev sahipliği

    Ev sahibi olma durumu

  • ev sahipliği yapmak

    konukları güler yüzlü davranıp iyi ağırlamak

  • ev sineği

    Çift kanatlılardan, kül renkli, insan ve hayvanlardan ter emen, dizanteri, tifo, kolera vb. mikropları taşıyan bir tür eklem bacaklı (Musca domestica)

  • ev tutmak

    ev kiralamak

  • ev yemeği

    Evde yapılan yemek

  • ev çizgileri

    Yıldız haritasını otuzar derecelik on iki eşit bölüme ayıran çizgilerin her biri

  • evaze

    Etek ucuna doğru genişleyen (giysi)

  • evcara

    Klasik Türk müziğinde bir makam

  • evcek

    Bütün ev halkı birlikte; evce

  • evci

    Tatil günlerini evinde geçiren yatılı öğrenci, er vb

  • evci çıkmak

    tatil günlerinde okul, kışla vb.nden eve gelmek

  • evcik

    Küçük, sevimli ev

  • evcil

    Eve ve insana alışmış, kendisinden yararlanılabilen (hayvan); ehlî, yabani karşıtı

  • evcil hayvan

    Evde bakılabilen, insana alışmış olan, evcilleştirilmiş hayvan

  • Evciler

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • evcilik

    Genellikle kız çocuklarının ev işlerini örnek alarak oynadıkları oyun

  • evcilleşme

    Evcilleşmek işi; ehlîleşme

  • evcilleşmek

    Evcil bir duruma gelmek; ehlîleşmek

  • evcilleştirebilme

    Evcilleştirebilmek işi

  • evcilleştirebilmek

    Evcileştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evcilleştirilme

    Evcilleştirmek işi; ehlîleştirilme

  • evcilleştirilmek

    Evcil duruma getirilmek; ehlîleştirilmek

  • evcilleştirme

    Evcilleştirmek işi; ehlîleştirme

  • evcilleştirmek

    Evcil bir duruma getirmek; ehlîleştirmek

  • evcillik

    Evcil olma durumu

  • evcimen

    Evine, ailesine çok bağlı (kimse)

  • evcimenlik

    Evcimen olma durumu

  • evde kalmak

    evlenme çağı geçmiş olmak

  • evdeci

    Çiftliklerde işçilere yemek hazırlayan aşçı

  • evdeki pazar (veya hesap) çarşıya uymaz

    "önceden tasarlanan bir iş umulduğu gibi sonuçlanmaz, düşünüldüğü gibi olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • evdeş

    Aynı evde oturanlardan her biri

  • evdeşlik

    Evdeş olma durumu

  • eve çıkmak

    aileden ayrılıp ayrı bir evde oturmak

  • evelallah

    Allah'a güvenerek; evvelallah

  • eveleme geveleme

    Evelemek gevelemek işi; eveleme develeme

  • evelemek gevelemek

    Bir sözü tam söylememek, ağzının içinde mırıldanmak; evelemek develemek

  • evet

    “Öyledir” anlamında kullanılan bir doğrulama veya onaylama sözü; olur, oldu, tamam, ya (II), beli, ha (I), he (II)

  • evet efendimci

    Kendine özgü bir düşüncesi olmadığından veya hoş görünmek için karşısındakinin her sözüne "evet efendim" diyen kimse

  • evet efendimcilik

    Evet efendimci olma durumu

  • evetleme

    Evetlemek işi

  • evetlemek

    Evet demek, onaylamak

  • evham

    Kuruntular

  • evhamlanma

    Evhamlanmak işi; vehmetme

  • evhamlanmak

    Yersiz korkuya, kuşkuya düşmek, kuruntuya kapılmak; vehmetmek

  • evi ev eden avrat

    "bir evin dirlik ve düzenini kadın sağlar" anlamında kullanılan bir söz

  • evi sırtında

    Yeri yurdu olmadan herhangi bir yerde yaşayan

  • evin

    Bir şeyin içindeki öz; lüp

  • evin bağlamak

    ürün tanelenmek, tane bağlamak, olgunlaşmak

  • evinlenme

    Evinlenmek işi

  • evinlenmek

    Buğday, arpa vb. olgunlaşmak

  • evinli

    Özlü ve dolgun (tohum)

  • evinsiz

    Boş, kof olan

  • evire çevire

    İyice, istediği gibi, adamakıllı bir biçimde

  • evirebilme

    Evirebilmek işi

  • evirebilmek

    Evirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evirgen

    İşini bilen, ölçülü ve hesaplı iş gören

  • evirip çevirmek

    iyice, istediği gibi, adamakıllı gözden geçirmek

  • evirme

    Bir önermenin konusunu yüklem, yüklemini de konu durumuna getirerek vargısı doğru olan yeni bir önerme çıkarma; akis

  • evirmek

    Döndürmek, çevirmek

  • evirtik

    Evirtime uğramış

  • evirtim

    Evirtmek işi; evirme, akis

  • evirtme

    Evirtmek işi

  • evirtmek

    Sakkarozu glikoz ve levüloza çevirmek

  • eviye

    Mutfakta musluk altında bulaşık yıkamaya yarayan tekne

  • eviye sifonu

    Mutfaklarda bulaşık yıkamaya yarayan teknenin altına konan ve pis suları ana atık su kanalına aktaran araç

  • eviç

    Klasik Türk müziğinde bir tür birleşik makam

  • evkaf

    Vakıflar

  • evla

    Daha iyi

  • evladiyelik

    Uzun yıllar eskimeden kalacak kadar dayanıklı (eşya)

  • evladı ben doğurdum ama gönlünü ben doğurmadım

    "bir kimse evladına emredip birçok şey yaptırır ancak onun gönlüne hükmedemez" anlamında kullanılan bir söz

  • evladın var mı derdin var

    "çocuklarının sıkıntıları, hastalıkları ana baba için sürekli derttir" anlamında kullanılan bir söz

  • evlat

    Belli bir özelliğe sahip veya belli bir gruptan olma

  • evlat acısı

    Çocuğu ölen kişinin duyduğu üzüntü; ciğer acısı, ciğer yarası

  • evlat edinmek

    yasayla belirtilmiş şartlar içinde bir kimseyi evlat olarak nüfusuna geçirmek

  • evlatlı

    Evladı olan

  • evlatlık

    Evlat olma durumu

  • evlatsız

    Evladı olmayan

  • evlatsızlık

    Evlatsız olma durumu

  • evlek

    Tarlanın, tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri

  • evlekleme

    Evleklemek işi

  • evleklemek

    Sürülecek tarlayı eşit bölümlere ayırmak

  • evlendirebilme

    Evlendirebilmek işi

  • evlendirebilmek

    Evlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evlendirilme

    Evlendirilmek işi

  • evlendirilmek

    Evlenmesi sağlanmak

  • evlendirme

    Evlendirmek işi; everme

  • evlendirmek

    Evlenmesini sağlamak; evermek, yapmak

  • evlenebilme

    Evlenebilmek işi

  • evlenebilmek

    Evlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evlenenle ev alana Allah yardım eder

    "evlenene ve ev yapana herkesin kolaylık göstermesi, onlara Allah'ın yardımının dolaylı olarak ulaşıyor olması demektir" anlamında kullanılan bir söz

  • evlenilme

    Evlenilmek işi

  • evlenilmek

    Evlenme işi yapılmak

  • evleniş

    Evlenmek işi

  • evlenme

    Evlenmek işi; izdivaç, teehhül, tezevvüç

  • evlenmek

    Erkekle kadın, aile kurmak için yasaya uygun olarak birleşmek; izdivaç etmek

  • evlenmek barklanmak

    evlenerek bir aile kurmak

  • evlerden ırak (veya uzak)

    ölüm veya kötü bir durumdan söz edilirken dinleyenlerin aynı durumla karşılaşmamalarını dilemek için söylenen bir söz

  • evlere şenlik

    beğenilmeyen, olumsuz karşılanan bir durum, bir davranış karşısında söylenen bir söz

  • evli

    Evlenmiş olan (kadın veya erkek)

  • evli barklı

    Evlenmiş, çocukları olan (kimse)

  • evli evine, köylü köyüne

    "artık dağılalım, herkes evine, işine gitsin" anlamında kullanılan bir söz

  • evlilik

    Evli olma durumu; dünyaevi, destiizdivaç

  • evlilik birliği

    Karı ve kocadan oluşan topluluk

  • evlilik dışı

    Yasal olmayan, yasaya uygun olmayan; gayrimeşru

  • evlilik sözleşmesi

    Boşanma durumunda, evlenmeden önce edinilen malların tarafların kendisine ait olduğunu, evlilikten sonra edinilen malların ise karı kocaya eşit olarak paylaştırılması gerektiğini içeren sözleşme

  • evlilik yüzüğü

    Evlilik bağını gösteren, genelikle sol elin yüzük parmağına takılan yüzük

  • evlinin bir evi var, kiracının bin evi var

    "evi olan yalnızca kendi evinde oturur, evi olmayan ise beğendiği evde oturur" anlamında kullanılan bir söz

  • evliya gibi

    uysal (kimse)

  • evliya otu

    Baklagillerden, hayvanlara yedirilmek için ekilen bir bitki; eşek otu (Onobrychis)

  • evrak

    Resmî kurumlarda işlem gören belgeler

  • evrak dolabı

    Dosyaları, diğer yazı ve belgeleri saklamakta kullanılan dolap

  • evrak kayıt

    Resmî kurumlarda işlem gören belgelerin kayıtlarının tutulduğu birim; evrak

  • evrak kayıt defteri

    Resmî kurumlarda evrakın tarih ve numara verilerek kaydedildiği defter

  • evrak çantası

    İçinde belge veya dosya bulunan ve taşınabilen, kösele, deri, kumaş vb. yapılan özel kap; cilbent, serviyet

  • evrat

    Müslümanlarca belirli zamanlarda okunması âdet olan dualar ve Kur'an ayetleri

  • evrat çekmek

    okunması âdet olan duaları ve Kur'an ayetlerini sürekli tekrarlamak

  • evre

    Bir olayda birbiri ardınca görülen, bir işte birbiri ardınca beliren, gelişen değişik durumların her biri; basamak, safha, merhale, mertebe

  • evreleme

    Evrelemek işi

  • evrelemek

    Evrelere ayırmak

  • evrelendirme

    Evrelendirmek işi

  • evrelendirmek

    Evrelemek işini yaptırmak

  • evrelenme

    Evrelenmek işi

  • evrelenmek

    Evrelemek işi yapılmak

  • Evren

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • evren

    Gök varlıklarının bütünü; kâinat, cihan, âlem, kozmos

  • evren doğumu

    Evrenin oluşumu, kökeni, doğuşu ve yaradılışı ile ilgili kuram; kozmogoni

  • evrensel

    Evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili; kozmik

  • evrenselleşebilme

    Evrenselleşebilmek işi

  • evrenselleşebilmek

    Evrenselleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evrenselleşme

    Evrenselleşmek işi

  • evrenselleşmek

    Evrensel duruma gelmek

  • evrenselleştirebilme

    Evrenselleştirebilmek durumu

  • evrenselleştirebilmek

    Evrenselleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • evrenselleştirilme

    Evrenselleştirilmek işi

  • evrenselleştirilmek

    Evrensel duruma getirilmek

  • evrenselleştirme

    Evrenselleştirmek işi

  • evrenselleştirmek

    Evrensel duruma getirmek

  • evrensellik

    Evrensel olma durumu; âlemşümullük, cihanşümullük

  • evrik

    Başka bir önermeye, teoreme veya probleme göre terimleri ters durumda olan (önerme, teorem veya problem)

  • evrile çevrile

    Döndürülerek, evrilip çevrilerek

  • evrilim

    Evrilmek işi

  • evrilip çevrilmek

    döndürülmek

  • evrilir

    Konu ile yüklemin birbirinin yerine geçmesiyle doğruluğu bozulmayan (önerme): "Her insan güler" evrilir bir önerme sayılır çünkü "her gülen insandır" yargısı yanlış olmaz

  • evrilme

    Evrilmek işi

  • evrilmek

    Bir biçimden başka bir biçime doğal olarak dönmek

  • evrim

    Zaman içinde birdenbire olmayan, kesintisiz, niteliksel ve niceliksel gelişme süreci

  • evrimci

    Evrimcilik yanlısı olan kimse

  • evrimcilik

    Evrimi temel alan doğa bilimi ve felsefe öğretisi

  • evrimleşme

    Evrimleşmek durumu

  • evrimleşmek

    Evrim geçirmek

  • evrişik

    Evirme yoluyla elde edilen (önerme): "Her insan güler" önermesinin evrişiği, "her gülen insandır" biçiminde olur

  • evropiyum

    Atom numarası 63, atom ağırlığı 122 olan, yalnız tuzları ve bir tek oksidi bulunan, parlak gri renkte bir element (simgesi Eu)

  • evsaf

    Nitelikler

  • evsel atık

    Evde kullanımdan düşmüş, eskimiş, yıpranmış veya çöp durumuna gelmiş maddeler

  • evseme

    Evsemek durumu

  • evsemek

    Evini, yurdunu özlemek

  • evsiz

    Evi olmayan

  • evsiz barksız

    Başını sokacak yeri olmayan; odsuz ocaksız

  • evsizlik

    Evsiz olma durumu

  • evvel

    İlk gelen, ilk olan

  • evvel zaman içinde, kalbur saman içinde

    "çok zaman önce" anlamında bir tekerleme

  • evvela

    Her şeyden önce, ilk önce

  • evvela can, sonra canan

    "insanlar bencildir, önce kendilerini, sonra yakınlarını düşünürler" anlamında kullanılan bir söz

  • evvelemirde

    İlk önce, ilk iş olarak, her şeyden önce

  • evveliyat

    Bir işin önceki evreleri

  • evvelki

    İki önceki (gün, hafta, ay, yıl); evvelsi

  • evvelsi

    Önce olan

  • evç

    En yüce yer

  • ey

    Kendisine söz söylenilen kimse veya kimselerin dikkati çekilmek istendiğinde adın başına getirilen ve uzatılabilen bir seslenme sözü; hay

  • eyalet

    Çoğunlukla valilerce yönetilen ve yönetim bakımından bir tür bağımsızlığı olan yönetim bölgesi

  • eyer

    Binek hayvanlarının sırtına konulan, oturmaya yarayan nesne

  • eyer boşaltmak

    cirit oyununda hedef olmaktan kurtulmak için eyer üzerinde sağa sola eğilmek

  • eyer kaltağı

    Eyerin tahtadan yapılan kafes biçimindeki bölümü

  • eyer kapatmak (veya kapamak)

    eyeri atın sırtına koyup bağlamak

  • eyer kaşı

    Eyerlerin ön ve arka taraflarındaki çıkıntılı bölüm

  • eyer kolanı

    Eyeri atın sırtına bağlamak için kullanılan, deri veya keçi kılından örülmüş bağ

  • eyer takımı

    Eyer, dizgin, üzengi, başlık vb. parçaların hepsine verilen isim

  • eyer vurmak

    eyeri hayvanın sırtına koyup bağlamak

  • eyerci

    Eyer yapıp satan kimse

  • eyercilik

    Eyercinin yaptığı iş

  • eyere de gelir semere de

    "her işe yarar, her türlü işi görebilir" anlamında kullanılan bir söz

  • eyeri boş kalmak

    atın binicisi ölmek

  • eyeri ters kapamak

    binicisi ölen ata matem işareti olarak eyeri tersine koymak

  • eyerleme

    Eyerlemek işi

  • eyerlemek

    Eyeri atın sırtına koyup bağlamak, eyer vurmak

  • eyerlenme

    Eyerlenmek işi

  • eyerlenmek

    Eyer vurulmak

  • eyerletme

    Eyerletmek işi

  • eyerletmek

    Eyerleme işi yaptırılmak

  • eyerleyiş

    Eyerlemek işi

  • eyerli

    Eyer vurulmuş, sırtına eyer konulmuş (at)

  • eyersiz

    Eyer vurulmamış, sırtına eyer konulmamış (at)

  • eylem

    Eylemek işi; fiil

  • eylem koymak

    eylem yapmak

  • eylem planı

    Bir işin amacına uygun bir biçimde gerçekleştirilebilmesi veya bir durumun daha ileriye götürülebilmesi için yapılan düzenleme

  • eylem yapmak

    bir durumu değiştirme veya daha ileriye götürme yönünde harekette bulunmak

  • eylemci

    Eylem yapan ve eylemlere katkılan kişi

  • eylemcilik

    Eylemci olma durumu

  • eylemde bulunmak

    eylem yapmak

  • eyleme

    Eylemek işi

  • eyleme geçmek

    tasarlanan bir işi uygulamaya başlamak

  • eylemek

    Bir kişiden veya bir şeyden yoksun bırakmak

  • eylemli

    Eylem durumunda olan; fiilî

  • eylemlilik

    Eylemli olma durumu

  • eylemsel

    Eylem durumunda olan, eylemle ilgili

  • eylemsiz

    Eylemi olmayan

  • eylemsizlik

    Eylemsiz olma durumu

  • eylemsizlik ilkesi

    Bir kuvvet etki etmediği hâlde cismin durması veya düzgün doğrusal bir hareket yapması ilkesi

  • eyleyebilme

    Eyleyebilmek işi

  • eyleyebilmek

    Eyleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eylül

    Yılın dokuzuncu ayı; ilkgüz

  • Eynesil

    Giresun iline bağlı ilçelerden biri

  • eytam

    Yetimler

  • eytişimsel

    Diyalektik ile ilgili

  • eyvah

    Beklenmedik, kötü, hoşa gitmeyen bir haber veya olay karşısında duyulan acınma, üzülme, telaş bildiren söz

  • eyvahlar olsun

    vah vah, pek yazık

  • eyvallah

    "Allah'a ısmarladık" anlamlarında kullanılan bir seslenme sözü

  • eyvallah demek

    hoş görerek kabul etmek veya edilmek

  • eyvallah etmemek

    birinden yardım istememek, gönül borcu olmamak, boyun eğmemek

  • eyvallahı olmamak

    kimseye gönül borcu, minneti olmamak

  • eyvan

    Genel olarak binaların ortasında bulunan ve iç avluya açılan, üstü çoğunlukla tonozla örtülü, üç tarafı kapalı, bir tarafı tamamen açık yer; ayvan

  • eyyam

    Günler

  • eyyam ağası

    Her durum ve zamanda fırsat kollayarak büyüklere yaranan kimse; eyyam efendisi, eyyam reisi

  • eyyam görmek (veya sürmek)

    iyi günler geçirmek, mutlu zamanlar yaşamak

  • eyyam ola!

    "havanın iyi olmasını dilerim" anlamında kullanılan bir söz

  • eyyamcı

    Gününü dilediğince geçiren, gününü gün eden kimse

  • eyyamcılık

    Eyyamcı olma durumu

  • Eyyübiye

    Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri

  • Eyüp sabrı

    Hz. Eyüp’ün insanlara örnek olan acılara katlanma gücü

  • Eyüpsultan

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • ez de suyunu iç

    değersiz, yararsız şeyler için kullanılan bir söz

  • eza cefa etmek

    eziyet etmek

  • eza duymak

    üzüntü çekmek, üzülmek

  • eza vermek

    üzmek

  • ezan

    Müslümanlıkta namaz vaktini bildirmek için müezzinin yüksek sesle yaptığı çağrı

  • ezan vakti

    Ezan okunma zamanı; ezan saati

  • ezani

    Ezanla ilgili

  • ezansız

    Ezan okunmayan (yer)

  • ezansızlık

    Ezansız olma durumu

  • ezber

    Bir metni veya bir sözü eksiksiz tekrarlayabilecek biçimde akılda tutma

  • ezber bozmak

    birinin sahip olduğu düşüncenin yanlış olduğunu göstermek

  • ezber etmek

    ezberlemek

  • ezber okumak

    bir metni veya sözü herhangi bir yere bakmadan bellekte kalan biçimiyle söylemek

  • ezberci

    Dersini veya herhangi bir konuyu anlamadan kelime kelime belleğinde tutan kimse

  • ezbercilik

    Ezberci olma durumu

  • ezberden

    Ezberleyerek, ezberlemiş olarak

  • ezberden okumak

    daha önceden belleğine aldığı için herhangi bir yere bakmadan söylemek

  • ezberden yapmak

    bir yere bakmadan bellekte kalan biçimiyle yapmak

  • ezbere

    Ezberleyerek, bir yerden okumayarak, bir yere bakmayarak

  • ezbere almak

    dikkat etmeden satın almak

  • ezbere anlatmak

    okunan bir şeyi olduğu gibi, bozmadan anlatmak

  • ezbere bilmek

    bir yerin her yanını iyice bilmek

  • ezbere iş görmek

    incelemeden gelişigüzel yapmak

  • ezbere konuşmak

    bilmeden, aslını arayıp sormadan konuşmak

  • ezbere yapmak

    ezberden yapmak

  • ezberinde olmak

    aklında tutmuş olmak

  • ezberleme

    Ezberlemek işi; hıfız

  • ezberlemek

    Çok tekrar edilen bir şeyi iyice öğrenmiş olmak

  • ezberlenme

    Ezberlenmek işi

  • ezberlenmek

    Ezberleme işi yapılmak

  • ezberletebilme

    Ezberletebilmek işi

  • ezberletebilmek

    Ezberletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ezberletme

    Ezberletmek işi

  • ezberletmek

    Ezberlemesini sağlamak

  • ezberlettirme

    Ezberlettirmek işi

  • ezberlettirmek

    Ezberleme işi yaptırmak

  • ezberleyebilme

    Ezberleyebilmek işi

  • ezberleyebilmek

    Ezberleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ezberleyiş

    Ezberlemek işi

  • ezcümle

    Özet olarak

  • ezdirme

    Ezdirmek işi

  • ezdirmek

    Ezme işini yaptırmak

  • ezdirtme

    Ezdirtmek işi

  • ezdirtmek

    Ezdirme işini yaptırmak

  • ezebilme

    Ezebilmek işi

  • ezebilmek

    Ezme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ezel

    Başlangıcı belli olmayan zaman; öncesizlik

  • ezel ebet

    Ezelden ebede kadar

  • ezelî rekabet

    Kişi, kurum veya takımlar arasında süregelen çekişme

  • ezelîlik

    Ezelî olma durumu; ezeliyet

  • ezercesine

    Ezer bir biçimde

  • ezgi

    Belli kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi; ahenk, haz, nağme, melodi, şanson

  • ezgilenme

    Ezgilenmek durumu

  • ezgilenmek

    Ezgi özelliğini kazanmak

  • ezgileşme

    Ezgileşmek işi

  • ezgileşmek

    Ezgi durumuna gelmek

  • ezgileştirme

    Ezgileştirmek işi

  • ezgileştirmek

    Ezgi durumuna getirmek

  • ezgili

    Ezgisi olan; melodik

  • ezgin

    Paraca durumu bozuk olan (kimse)

  • ezgince

    Ezgin bir biçimde olan

  • ezginlik

    Ezgin olma durumu

  • ezgisel

    Ezgiye özgü

  • ezgisellik

    Ezgisel olma durumu

  • ezgiç

    Boyaları ezmeye yarayan demir veya porselen alet

  • ezici

    Ezme işini yapan (kimse veya şey)

  • ezici çoğunluk

    İnsan sayısı bakımından büyük üstünlük; kahir ekseriyet

  • ezicilik

    Ezici olma durumu

  • ezik

    Çarpma, dövülme vb. sebeplerle vücutta oluşan bere

  • ezik büzük

    Ezilmiş ve büzülmüş olan

  • eziklik

    Ezik olma durumu

  • eziklik duymak

    kendini mahcup hissetmek

  • ezile büzüle

    Utangaçlıkla, sıkılganlıkla

  • ezilebilme

    Ezilebilmek işi

  • ezilebilmek

    Ezilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ezilgen

    Kolayca ezilip toz durumuna gelen

  • ezilip büzülmek

    güç bir duruma düşüp davranışlarıyla utandığını belli etmek

  • eziliverme

    Ezilivermek işi

  • ezilivermek

    Çabucak veya kısa sürede ezilmek

  • eziliş

    Ezilmek işi

  • ezilme

    Ezilmek işi

  • ezilmeden yenilmek

    başa baş bir karşılaşma çıkararak az farkla yenilmek

  • ezilmek

    Ezme işine konu olmak

  • ezilmiş

    Ezik duruma gelmiş

  • ezilmişlik

    Ezilmiş olma durumu

  • ezimevi

    Tohumların ezilip yağının çıkarıldığı yer

  • Ezine

    Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri

  • Ezine peyniri

    Koyun, keçi ve inek sütlerinin mevsimine göre belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde edilen, erime ve dağılmayı engellemek için yapımında deniz tuzu kullanılan, tam yağlı, beyaz peynir

  • ezinti

    Açlık etkisiyle midede duyulan tedirginlik

  • ezip büzmek

    tamamen değiştirerek kullanılmaz veya anlaşılmaz duruma getirmek

  • eziverme

    Ezivermek işi

  • ezivermek

    Çabucak veya kısa sürede ezmek

  • eziyet

    Yersiz ve gereksiz olarak çektirilen üzüntü, işkence, sıkıntı veya zorluk; üzgü, cevir, eza cefa, sıklet, ukubet

  • eziyet etmek

    sıkıntı vermek, canını yakmak

  • eziyet vermek

    zahmet çektirmek

  • eziyet çekmek

    zahmet ve sıkıntıya uğramak

  • eziyetli

    Eziyet çekerek yapılan; zahmetli

  • eziyetsiz

    Eziyet çekmeden yapılan; zahmetsiz

  • ezme

    Ezmek işi

  • ezme boya

    Yağ veya başka bir maddeyle ezilerek hamur durumuna getirilmiş boya

  • ezmek

    Üstüne basarak veya bir şey arasına sıkıştırarak yassılaştırmak, biçimini değiştirmek

  • ezofori

    İki gözde görme bozukluğu

  • ezogelin çorbası

    Et veya tavuk suyuna kırmızı mercimek, yağ, nane, karabiber, kırmızıbiber karıştırılarak pişirilen ve Anadolu'da yaygın olan bir çorba türü

  • ezoterik sembol

    Ezoterik örgütlerin kendi aralarında kullandıkları sembol

  • ezoterik örgüt

    Ezoterik anlayışı benimseyen örgüt

  • ezoterik öğreti

    Ezoterik anlayışı benimseyen öğreti

  • eçhel

    Çok cahil, çok bilgisiz

  • eğdirebilme

    Eğdirebilmek işi

  • eğdirebilmek

    Eğdirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğdiriş

    Eğdirme işi

  • eğdirme

    Eğdirmek işi

  • eğdirmek

    Eğme işini yaptırmak

  • eğdirtme

    Eğdirtmek işi

  • eğdirtmek

    Eğdirme işini yaptırmak

  • eğe

    Göğüs kafesini oluşturan, arkadan omurgaya, önden de göğüs kemiğine eklenen uzun, yassı ve eğri kemiklerden her biri; kaburga

  • eğebilme

    Eğebilmek işi

  • eğebilmek

    Eğme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğeleme

    Eğelemek işi

  • eğelemek

    Eğe ile düzleştirmek, aşındırmak

  • eğelenme

    Eğelenmek işi

  • eğelenmek

    Eğeleme işi yapılmak

  • eğer

    Şart anlamını güçlendirmek için şartlı cümlelerin başına getirilen bir söz; şayet

  • eğik

    Eğilmiş olan, dik veya düz olmayan

  • eğik biçme

    Ekseni tabanına dikey olmayan biçme

  • eğik düzlem

    Bir cismi yükseğe çıkarmak için gerekli gücü ayarlamada kullanılan eğik, düz yüzey

  • eğik silindir

    Ekseni tabanına dikey olmayan silindir

  • eğik yazı

    Üstten sağa doğru eğik olan basım harfi; yatık yazı, italik

  • eğik çizgi

    Düz olmayan çizgi

  • eğiklik

    Eğik olma durumu; eğim, yamukluk, meyil

  • Eğil

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • eğilebilme

    Eğilebilmek işi

  • eğilebilmek

    Eğilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğilen baş kesilmez

    "kusurunu anlayıp özür dileyen kişi bağışlanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • eğilim

    Eğilmek işi

  • eğilimli

    Eğilimi olan; meyyal, tandanslı

  • eğilimlilik

    Eğilimli olma durumu

  • eğilimsiz

    Eğilimi olmayan

  • eğilimsizlik

    Eğilimsiz olma durumu

  • eğilinme

    Eğilinmek işi

  • eğilinmek

    Eğilme işi yapılmak

  • eğilip bükülmek

    bir kimsenin karşısında sıkıntı, utanç vb. duygularını açığa vuracak hareketlerde bulunmak

  • eğiliş

    Eğilmek işi

  • eğilme

    Eğilmek işi

  • eğilmek

    Bir yana doğru eğik duruma gelmek

  • eğim

    Eğilmiş olma durumu

  • eğimli

    Eğimi olan; meyilli

  • eğimlilik

    Eğimli olma durumu

  • eğimsiz

    Eğimi olmayan

  • eğimsizlik

    Eğimsiz olma durumu

  • eğimölçer

    Bir yüzey, düzlem, yol veya cihazın yatay düzleme oranla eğimini ölçen araç; klinometre

  • eğinik

    Eğilmiş olan; eğik

  • eğinme

    Eğinmek durumu

  • eğinmek

    Gönül vermek

  • eğinti

    Eğelenen bir şeyden dökülen ince toz

  • eğir

    Arıların çıkardığı bir salgı türü

  • eğir mumu

    Kışın arıların kovan deliklerine sıvadıkları madde

  • eğir otu

    Dere ve durgun su kenarlarında yetişen, 50-125 santimetre yüksekliğinde, çok yıllık ve otsu bir bitki; eğir kökü (Acorus calamus)

  • Eğirdir

    Isparta iline bağlı ilçelerden biri

  • eğirme

    Eğirmek işi

  • eğirmek

    Yün, pamuk vb.ni iğ ile büküp iplik durumuna getirmek

  • eğirmen

    Elde yün eğirmeye yarayan, iki yassı ve silindirik bir çubuktan oluşan, üst ucu ip bağlamak için çentikli olan, döndürülerek bükülen iplerin çapraz şekilde sarılmasıyla yumak oluşturan, ağaçtan yapılmış araç; kirmen

  • eğirtme

    Eğirtmek işi

  • eğirtmek

    Eğirme işi yaptırmak

  • eğitebilme

    Eğitebilmek işi

  • eğitebilmek

    Eğitme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğitici

    Eğitimi sağlayan, eğitmeye elverişli veya eğiten değerleri bulunan; eğitsel

  • eğitici etkinlik

    Okul yöneticilerinin denetimi altında temizlik, çevre koruma, düşünce geliştirme gibi ders dışı yürütülen çalışma; eğitsel etkinlik

  • eğitici film

    Öğretime destek olmak amacıyla hazırlanmış belli konularda bilgi içeren film türü; eğitsel film

  • eğitici oyun

    Bireylerin zihinsel, toplumsal ve bedensel gelişmelerine katkı sağlamak amacıyla hazırlanmış, eğitici ve öğretici nitelik taşıyan tiyatro eseri; eğitsel oyun

  • eğiticilik

    Eğitici olma durumu

  • eğitilebilme

    Eğitilebilmek işi

  • eğitilebilmek

    Eğitilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğitiliş

    Eğitilmek işi

  • eğitilme

    Eğitilmek işi

  • eğitilmek

    Eğitme işine konu olmak

  • eğitim

    Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme; terbiye

  • eğitim alanı

    Günün belirli saatlerinde silah ve beden eğitimi yapılan yer; talimhane

  • eğitim almak

    belli bir bilim dalı veya sanat kolunda yetişmek

  • eğitim ataşesi

    Büyükelçiliklerde eğitim ve öğretim konularıyla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi

  • eğitim bilimci

    Eğitim bilimi ile uğraşan kimse; pedagog

  • eğitim bilimi

    Öğretim ve eğitimi kurallara bağlayan bilim kolu; eğitim, pedagoji

  • eğitim bilimsel

    Eğitim bilimi ile ilgili; pedagojik

  • eğitim dönemi

    Herhangi bir konuda bilgi ve becerileri geliştirmek için ayrılan süre

  • eğitim enstitüsü

    İlk ve orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek için kurulmuş yüksekokul

  • eğitim kurumu

    Öğrencilerin eğitim ve öğretimlerinin yapıldığı yer

  • eğitim programı

    Eğitimi düzenleyen ve yönlendiren sistem

  • eğitim uçağı

    Pilot, pilot adayı vb. hava personelinin uçuş eğitimi için tasarlanmış uçak

  • eğitim vermek

    belli bir bilim dalı veya sanat kolunda yetiştirmek

  • eğitim yerleşkesi

    Değişik tür ve derecedeki birden fazla okul ve kurumla bunlara bağlı pansiyon, yatakhane, yemekhane, kütüphane, spor alanları, rehberlik ve sağlık ünitesi, konferans salonu, çok amaçlı salon ve benzeri yerleri içerisinde bulunduran alan; eğitim kampüsü

  • eğitim öğretim planlamacısı

    Yükseköğretim kurumlarında eğitim ve öğretimin planlanmasıyla görevli öğretim yardımcısı

  • eğitim öğretim yılı

    Eğitim ve öğretimin başladığı tarihten sonraki eğitim ve öğretim yılının başladığı tarihe kadar geçen süre; öğretim yılı

  • eğitimci

    Eğitim işiyle uğraşan kimse; terbiyeci

  • eğitimcilik

    Eğitimci olma durumu; terbiyecilik

  • eğitimli

    Eğitim görmüş, eğitilmiş

  • eğitimlilik

    Eğitimli olma durumu

  • eğitimsel

    Eğitimle ilgili; terbiyevi, pedagojik

  • eğitimsiz

    Eğitim görmemiş, eğitilmemiş

  • eğitimsizlik

    Eğitimsiz olma durumu

  • eğitiş

    Eğitmek işi

  • eğitme

    Eğitmek işi; terbiye etme, oryantasyon

  • eğitmek

    Birinin akla uygun, fiziksel ve moral gelişmesi üzerine etki yaparak çeşitli davranış yatkınlıkları, bilgi ve görgü aşılayarak önceden tespit edilmiş amaçlara göre onun belirli bir yönde gelişmesini sağlamak; terbiyelemek, terbiye etmek

  • eğitmen

    Eğitim işiyle uğraşan kimse

  • eğitmenlik

    Eğitmenin işi

  • eğitsel kol

    Öğrencilerin çeşitli alanlarda kendilerini yetiştirmelerini amaç edinen çalışma kolu

  • eğitsellik

    Eğitsel olma durumu

  • eğiç

    Yemiş koparırken dalları eğerek çekmeye veya kovandan bal almaya yarayan araç

  • eğiş

    Eğmek işi

  • eğlek

    Sürünün yazın öğle sıcağında dinlendiği gölgelik

  • eğleme

    Eğlemek işi

  • eğlence

    Eğlenme işi; âlem, cümbüş, sefahat, zevk

  • eğlenceli

    Eğlendiren, hoşa giden; cümbüşlü

  • eğlencelik

    Şekerleme, badem, fıstık, kabak çekirdeği vb. şeyler

  • eğlencesiz

    Eğlencesi olmayan

  • eğlencesizlik

    Eğlencesiz olma durumu

  • eğlendirebilme

    Eğlendirebilmek işi

  • eğlendirebilmek

    Eğlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğlendiri

    Gazino, bar vb. yerlerde müşterileri oyalamak, eğlendirmek amacıyla yapılan ilgi çekici gösteri; atraksiyon

  • eğlendiriş

    Eğlendirmek işi

  • eğlendirme

    Eğlendirmek işi

  • eğlendirmek

    Eğlenmesini sağlamak, eğlenmesine yol açmak

  • eğlenebilme

    Eğlenebilmek işi

  • eğlenebilmek

    Eğlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eğlenilme

    Eğlenilmek işi

  • eğlenilmek

    Eğlenme işi yapılmak

  • eğleniş

    Eğlenmek işi

  • eğlenme

    Eğlenmek işi

  • eğlenmek

    Neşeli, hoşça vakit geçirmek

  • eğlenti

    Neşeli ve hoşça vakit geçirilen toplantı

  • eğleşme

    Eğleşmek, oyalanmak işi; tevakkuf

  • eğleşmek

    Oyalanmak, eğlenmek; kalmak, tevakkuf etmek

  • eğme

    Eğmek işi

  • eğmek

    Düz olan bir şeyi eğik duruma getirmek

  • eğmeç

    Çay veya ırmağın kıvrım yaptığı yer

  • eğmeçli

    Eğmeci olan; kavisli, mukavves

  • Eğmür

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • eğrelti otu

    Eğrelti otugillerden, kumlu yerlerde yetişen, 150 santimetre kadar yükselebilen, tıpta bağırsak kurtlarını düşürmek için kullanılan çok yıllık ve otsu bir bitki; aşkmerdiveni, eğrelti, fujer (Dryopteris filix-mas)

  • eğrelti otugiller

    Damarlı çiçeksizlerden, örneği eğrelti otu olan bir bitki topluluğu

  • eğreti

    Belirli bir süre sonra kaldırılacak olan, bir şeyin yerine geçici olarak kullanılan

  • eğreti almak

    ödünç almak

  • eğreti ata binen tez iner

    ödünç ata binen tez iner

  • eğreti kuyruk tez kopar

    "temeli olmayan işlere güvenilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • eğreti oturmak

    çok kısa süre kalacakmış gibi bir yere ilişmek

  • eğreti vermek

    ödünç vermek

  • eğretileme

    Eğretilemek işi

  • eğretilemek

    Ödünç almak

  • eğretilik

    Eğreti olma durumu

  • eğretiye almak

    bir yapının alt bölümünü onarmak için üstünü destekler üzerinde durdurmak

  • eğrez

    Eğirdir Gölü'nde yaşayan bir balık

  • eğri

    Doğru veya düz olmayan, düzgünlüğünü yitirerek eğrilmiş, çarpık olan; münhani, doğru karşıtı

  • eğri (veya eğri gözle) bakmak

    birine içinden kötü düşünceler geçirerek bakmak

  • eğri büğrü

    Yer yer eğrilmiş ve bükülmüş olan; çarpık çurpuk, çarpuk çurpuk

  • eğri büğrülük

    Eğri büğrü olma durumu

  • eğri gemi doğru sefer

    "kullanılan araç yetersiz ancak yapılan iş isteğe uygun" anlamında kullanılan bir söz

  • eğri oturup doğru konuşalım

    "birisine karşı tutumumuz ne olursa olsun doğruyu söylemeliyiz" anlamında kullanılan bir söz

  • eğri söz

    Kötü söz

  • eğri sözlü

    Sözü kötü olan

  • eğri sözlülük

    Eğri sözlü olma durumu

  • eğrice

    Az eğri olan

  • eğrili

    Eğrisi olan

  • eğrilik

    Eğri olma durumu

  • eğriliş

    Eğrilmek işi

  • eğrilme

    Eğrilmek işi; inhina

  • eğrilmek

    Eğri duruma gelmek

  • eğriltme

    Eğriltmek işi; eğritmek

  • eğriltmek

    Eğri duruma getirmek; eğritmek

  • eğrim

    Eğri, dalgalı olan

  • eğrisi doğrusuna gelmek

    olmayacak gibi görünen bir iş, bir girişim, rastlantı sonucu olumlu bitmek

  • eğrisiyle doğrusuyla

    Her şeyiyle

  • eğriye eğri doğruya doğru

    "gerçek neyse aynen belirtilmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • Birbirinin aynı olan veya birbirine çok benzeyen iki şeyden her biri

  • eş anlam

    Birbiriyle aynı veya yakın olan anlam

  • eş anlamlı

    Anlamları aynı veya birbirine çok yakın olan (kelimeler); anlamdaş, müradif, müteradif, sinonim

  • eş anlamlılık

    Eş anlamlı olma durumu; anlamdaşlık

  • eş bacaklılar

    Denizlerde, karalarda ve tatlı sularda, başka hayvanların asalağı, asalakların ara konakçısı veya özgür olarak yaşayan kabuklular takımı

  • eş basınç

    Hava basınçları eşit olan yeryüzü noktalarını birleştirdiği varsayılan eğri; izobar, izobar eğrisi

  • eş basınçlı

    Basıncı hep aynı kalan

  • eş başkan

    Bir kurul, toplantı veya kongrenin başkanlığını yapanlardan her biri

  • eş başkanlık

    Eş başkan olma durumu

  • eş biçim

    Başka bir şeyin biçim veya yapı bakımından aynısı olan şey; izomorf

  • eş biçim birimi

    Bir ek biçim biriminin farklı ses çevrelerinde büründüğü biçimlerden her biri; alomorf: -dır-/-dir-/-dur-/-dür-/-tır-/-tir/-tur-/-tür- vb

  • eş biçimli

    Biçim, yapı bakımından birbirinin benzeri veya aynısı olan; izomorfik

  • eş biçimlilik

    Benzer yapıda olan maddeler arasındaki billurlaşma benzerliği; izomorfizm

  • eş cinsel

    Duygusal veya cinsel olarak kendi cinsine ilgi duyan kimse; homoseksüel

  • eş cinsellik

    Kendi cinsinden kimselerle cinsel ilişkide bulunma durumu; homoseksüellik

  • eş deprem

    Çeşitli yerlerde aynı hızla duyulmuş olan deprem

  • eş değer

    Değer yönünden birbirine eşit olan; muadil

  • eş değerli

    Değerleri eşit olan

  • eş değerlik

    Eş değer olma durumu; muadelet

  • eş değerlilik

    Eş değerli olma durumu

  • eş dizim

    Anlam ve söz dizimi bakımından aralarında yakın ilişki bulunan, belli bir kullanım sıklığına sahip iki veya daha çok dil biriminin oluşturduğu bağlamsal birliktelik

  • eş dizimli

    Anlam ve söz dizimi bakımından birbirleriyle ilişkili olup aynı dizimde yer alan (dil birimleri)

  • eş dizimlilik

    Anlam ve söz dizimi bakımından birbirleriyle yakından ilişkili, belli bir kullanım sıklığına sahip iki veya daha çok dil biriminin aynı dizimde kullanılması

  • eş dost

    Tanıdıklar

  • eş eksenli

    Eksen ölçüleri eşit olan (motor)

  • eş eksenlilik

    Eş eksenli olma durumu

  • eş güdüm

    Belli bir amaca ulaşmak için türlü işler arasında bağlantı, ilişki, düzen ve uyum sağlama; koordinasyon

  • eş güdümcü

    Türlü işler arasında düzen ve uyum sağlayan kimse; koordinatör

  • eş güdümcülük

    Eş güdümcünün yaptığı iş; koordinatörlük

  • eş güdümleme

    Eş güdümlemek işi

  • eş güdümlemek

    Belli bir amaca ulaşmak için türlü işler arasında bağlantı, ilişki, düzen ve uyum sağlamak

  • eş güdümlü

    Aralarında eş güdüm bulunan; koordine

  • eş güdümlülük

    Eş güdümlü olma durumu

  • eş kanatlı

    Kabuklu bitler, yaprak bitleri ve ağustos böcekleri gibi bitki sağlığı yönünden çok önemli familyaları içine alan, zarsı kanatları bir boyda, hortumlu böcekler takımının bir alt takımı

  • eş merkezli

    Merkezleri aynı olan (iki veya daha çok şekil)

  • eş merkezlilik

    Eş merkezli olma durumu

  • eş sıcak

    Sıcaklığı eşit olan (yeryüzü noktası); izoterm

  • eş sıcak eğrisi

    Sıcaklığın yeryüzünde veya bir bölgedeki dağılışını göstermek amacıyla düzenlenen haritalarda, eşit sıcaklıktaki yerleri birleştiren iç içe eğrilerden her biri; izoterm eğrisi

  • eş tutmak

    talimde veya oyunda ikişer olmak için arkadaş seçmek

  • eş yapı

    Bol yağmur yağan orman bölgelerinde büyüyen ağaçların gövdelerindeki bölümler arasında belirli yapısal özellik farklarının bulunmaması durumu

  • eş yapım

    İki tarafın ortak olarak oluşturduğu yapım

  • eş yükselti

    Yeryüzünde yüksekliği eşit olan noktalar; izohips

  • eş yükselti eğrisi

    Yeryüzündeki yükseklikleri gösteren haritalarda eşit yükseklikteki noktaları birleştiren çizgilerden her biri; izohips eğrisi

  • eş zaman

    Aynı zaman içinde hareket eden; eş sürem, senkron, asenkron karşıtı

  • eş zamanlı

    Başlamalarıyla bitmeleri arasında geçen zaman eşit olan (olaylar); eş anlı, eş süremli, senkronik

  • eş zamanlı dil bilimi

    Bir dilin zaman içindeki değişme ve gelişmesi sırasında, belirli bir dönemde ortaya çıkan olgularını inceleyen dil bilimi

  • eş zamanlılık

    Belli bir evrede görülen dil bilimi olgularının, olaylarının özelliği; eş anlılık, eş süremlilik, senkroni, senkronizm

  • eş ölçüm

    Noktalar arasındaki uzaklığı olduğu gibi koruyan noktasal dönüşüm; izometri

  • eşantiyon

    Bir malın niteliğini belirtmek, özelliklerini göstermek amacıyla parasız verilen veya gönderilen mal

  • eşarp

    Kadınların başlarına, boyunlarına bağladıkları değirmi ve uzun kumaş

  • eşek

    Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı; merkep, karakaçan, uzun kulaklı (Equus asinus)

  • eşek arısı

    Zar kanatlılar takımından, zehirli iğnesi olan bir tür iri yaban arısı (Vespa crabro)

  • eşek at olmaz, ciğer et olmaz

    "soysuz kişi soylu olmaz, bayağı şey üstün nitelik kazanmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez

    "aptal kişi bile başına gelen felaketten ders alır, o felakete yol açan şeylerden kendisini korur" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek cenneti

    Ölüm sonrasındaki dünya

  • eşek davası

    Bir dik üçgende hipotenüsün karesinin dik kenarların kareleri toplamına eşit olduğunu kanıtlayan teorem

  • eşek derisi gibi

    derisi çok kalın

  • eşek eşeği ödünç kaşır

    "çıkarcı, başkasına yardım ederken ileride onun da kendisine yardım edeceğini düşünür" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek gibi

    kaba, düşüncesiz

  • eşek hoşaftan ne anlar (suyunu içer, tanesini bırakır)

    "bilgisiz, görgüsüz kimse ince, güzel şeylerin zevkine varamaz, değerini ölçemez" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek inadı

    Söylediğinden veya yaptığından dönmeme, çok direnme

  • eşek kadar

    büyük, iri, aşırı derecede gelişmiş

  • eşek kocamakla tavla başı olmaz

    "anlayışsız kişi ne kadar yaşlanırsa yaşlansın baş olacak bir olgunluğa ulaşamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek kulağı kesilmekle küheylan olmaz

    "aslında niteliksiz olan bir şeye ne yapılsa değişmez" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek kuyruğu gibi ne uzar ne kısalır

    durumunda, çalışmasında hiçbir gelişme görülmeyen kimseler için kullanılan bir söz

  • eşek marulu

    Papatyagillerden, tek bir sapın üzerinden yayılan yaprakları soluk yeşil renkte, ufak çiçekli, A, B ve C vitaminleri ile kalsiyum, demir, fosfor gibi mineraller içeren, iki yıllık bir bitki (Sonchus arvensis)

  • eşek maydanozu

    Maydanozgillerden iki yıllık otsu bir bitki (Anthriscus silvestris)

  • eşek sudan gelinceye kadar dövmek

    adamakıllı dövmek

  • eşek sıpası

    Sövgü bildiren bir söz

  • eşek çamura çökerse sahibinden gayretlisi olmaz

    "bir kimsenin işi bozulduğunda, durumunu düzeltmek için en büyük çabayı kendisinin göstermesi gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • eşek şakası

    Başka birine yapılan ağır şaka

  • eşekbaşı

    Yetkisi önemsenmeyen, gücünü gerektiği gibi göstermeyen kimse

  • eşekleşme

    Eşekleşmek durumu

  • eşekleşmek

    Çok anlayışsız ve kaba davranışlarda bulunmak

  • eşeklik

    Anlayışsızlık ve kaba davranış

  • eşeklik etmek

    anlayışsızlık etmek, kaba davranmak

  • eşekoğlueşek

    Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse

  • eşeksi

    Eşeği andıran, eşeğe benzeyen, eşek gibi; eşeğimsi

  • eşekten düşmüşe (veya düşmüş karpuza) dönmek

    çok şaşırmak, donup kalmak

  • eşekçe

    Kaba bir biçimde olan

  • eşekçi

    Eşeklerle yük taşıyan veya insan gezdiren kimse; merkepçi

  • eşekçilik

    Eşekçinin yaptığı iş; merkepçilik

  • eşelek

    Elma, armut, ayva vb. meyvelerin yenmeyen iç bölümü

  • eşeleme

    Eşelemek işi

  • eşelemek

    Toprak, kül gibi toz durumunda bulunan şeyleri hafifçe kazıp karıştırmak

  • eşelenme

    Eşelenmek işi

  • eşelenmek

    Eşeleme işi yapılmak

  • eşeletme

    Eşeletmek işi

  • eşeletmek

    Eşelemesini sağlamak

  • eşelettirme

    Eşelettirmek işi

  • eşelettirmek

    Eşelemesini sağlamak

  • eşelmobil

    Üretilen mal değerlerinin iniş çıkışına göre tespit edilen ücret ödeme düzeni

  • eşey

    Bir organizmanın dişi veya erkek olarak sınıflandırılmasını sağlayan görev, yapı ve karakter topluluğu

  • eşeyli

    Erkek veya dişi eşeyden birine sahip olan, diğer eşey olmadan üreyemeyen cinsliği olan

  • eşeyli üreme

    İki bireyin bir araya gelmesini gerekli kılan ve gametlerin birbirleriyle döllenmesini sağlayan üreme biçimi

  • eşeylilik

    Eşeyli canlının durumu

  • eşeysiz

    Eşeyi olmayan; cinsliksiz

  • eşeysiz üreme

    Eşey hücreleri oluşturmaksızın, bölünme yoluyla çoğalma

  • eşeğe altın semer vursalar yine eşektir

    "insanlık değerinden yoksun kişi, kılık kıyafetle, makam ve mevkiyle değer kazanmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış

    "kaba ve ahmak kişinin hoşa gitsin diye söylediği sözler ve yaptığı işler, kaba ve incitici olur" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeğe gücü yetmeyip semerini dövmek

    güçlü birine kızıp da ondan alamadığı hıncını çevresindekilerden çıkarmak

  • eşeği dama çıkaran yine kendi indirir

    "yanlış yapan kimse, yanlışı yine kendisi düzeltir" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeği düğüne çağırmışlar, "ya su lazımdır ya odun" demiş

    bir işi yapmamak için bahane bulmayı anlatan bir söz

  • eşeği sahibinin dediği yere bağla da varsın kurt yesin

    "sana emanet edilen bir işi sahibinin isteğine uygun olarak yap, kötü bir sonuç ortaya çıkarsa sen sorumlu olmazsın" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeği yoldan çıkaran sıpanın oynaması

    "çocuklarının düzensiz davranışı, anne babayı rahatsız eder" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek (veya koymak)

    bir şeyi birinin aklına getirmek

  • eşeğin kuyruğu gibi

    her zaman aynı durumda kalan, hiç değişikliğe uğramayan

  • eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme; kimi uzun der, kimi kısa

    "kimseyi ilgilendirmeyen işleri kendi kendine karar verip yapmalısın" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeğin ölümü köpeğe ziyafettir (veya düğündür)

    "bir kişinin uğradığı zarar kimi zaman bir başkası için çıkar kaynağı olur" anlamında kullanılan bir söz

  • eşeğini sağlam kazığa bağlamak

    işini güven altına almak

  • eşhas

    Kişiler

  • eşi benzeri (veya manendi veya menendi) olmamak (veya bulunmamak veya yok)

    benzeri olmamak

  • eşik

    Kapı boşluğunun alt yanında bulunan alçak basamak; asitane

  • eşik (veya eşiğini) atlamak

    herhangi bir konuyu doyasıya yaşayarak belli bir olgunluğa ulaşmak

  • eşik (veya eşiğini) aşındırmak

    işini yaptırmak için bir yere çok gidip gelmek

  • eşilme

    Eşilmek işi

  • eşilmek

    Eşme işine konu olmak

  • eşinme

    Eşinmek işi

  • eşinmek

    Hayvan, ayağıyla yeri kazmak

  • eşit

    Yapı, değer, boyut, nicelik ve nitelik bakımından birbirinden ne artık ne eksik olan (iki veya daha çok şey); müsavi

  • eşit tutmak

    ayrım yapmamak, bir saymak

  • eşit çenetli

    İki çenedi birbirine eşit olan (yumuşakça)

  • eşitleme

    Eşitlemek işi

  • eşitlemek

    Eşit duruma getirmek

  • eşitleniş

    Eşitlenmek işi

  • eşitlenme

    Eşitlenmek işi

  • eşitlenmek

    Birbiriyle eşit duruma gelmek

  • eşitleyebilme

    Eşitleyebilmek işi

  • eşitleyebilmek

    Eşitleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eşitleşme

    Eşitleşmek işi

  • eşitleşmek

    Eşit duruma gelmek

  • eşitleştirme

    Eşitleştirmek işi

  • eşitleştirmek

    Eşit duruma getirmek

  • eşitlik

    İki veya daha çok şeyin eşit olması durumu; müsavilik, uygunluk, müsavat, muadelet

  • eşitlik derecesi

    Kavramların gibi, kadar edatları veya -ca eki kullanılarak eşit ölçüde olduklarının gösterilmesi: Ahmet kadar Ali de çalıştı. Öğrenciler arı gibi çalışıyor. Çocukça davranmayın

  • eşitlik durumu

    Ad soylu sözlerde eşitlik veya benzerlik bildiren, gibi, kadar edatları veya -ca eki ile kurulan durum; eşitlik hâli

  • eşitlik eki

    Kelimeye “gibi, göre” anlamları katan -ca eki: bence (ben-ce)

  • eşitsiz

    Eşit olmayan; müsavatsız

  • eşitsizlik

    İki veya daha çok şeyin eşit olmaması durumu; müsavatsızlık

  • eşitçi

    Eşitçilik yanlısı olan; müsavatçı

  • eşitçilik

    İnsanların özellikle hukuk, siyaset ve ekonomi bakımlarından eşitliğini isteyen öğretilerin genel adı; müsavatçılık

  • eşiverme

    Eşivermek işi

  • eşivermek

    Çabucak veya ansızın eşmek

  • eşiğine yüz sürmek

    bir dilekte bulunmak için bir kişiye yalvarmaya gitmek

  • eşkenar

    Kenarları eşit olan

  • eşkenar dörtgen

    Dört kenarı da birbirine eşit olan dörtgen; main

  • eşkenar üçgen

    Üç kenarı da birbirine eşit olan üçgen

  • eşkin

    Atın dörtnal ile tırıs arasındaki hızlı yürüyüşü

  • eşkinci

    Savaşa giden eyalet askeri

  • eşkincilik

    Eşkinci olma durumu

  • eşkinli

    Hızlı ve düzenli giden (at)

  • eşkinsiz

    Hızlı ve düzenli gitmeyen (at)

  • eşkâl

    Dıştan görünüş

  • eşkıya

    Dağda, kırda yol kesen hırsızlar, haydutlar

  • eşkıya gibi

    yüzü, bakışları ve kılığı korkunç olan

  • eşkıyaca

    Eşkıyaya yakışır

  • eşkıyalık

    Eşkıya olma durumu

  • eşkıyalık etmek

    eşkıyaya yaraşır biçimde davranmak

  • eşleme

    Eşlemek işi; bağlaşım

  • eşlemek

    Benzer iki şeyi bir araya getirmek

  • eşlemeli

    Eşlemesi yapılmış (film)

  • eşlemesiz

    Görüntü ve ses kuşakları veya ses kuşakları arasında eşleme bulunmayan (film)

  • eşlenik

    Herhangi bir biçimde birbiriyle oranlı bulunan (nokta, çizgi, sayı)

  • eşlenme

    Eşlenmek işi

  • eşlenmek

    Eşleme işine konu olmak

  • eşleşebilme

    Eşleşebilmek işi

  • eşleşebilmek

    Eşleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eşleşme

    Eşleşmek işi

  • eşleşmek

    Birbiriyle eş olmak, eş tutmak

  • eşleştirebilme

    Eşleştirebilmek işi

  • eşleştirebilmek

    Eşleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • eşleştirme

    Eşleştirmek işi

  • eşleştirmek

    Eşleşmesini sağlamak

  • eşli

    Eşi olan

  • eşlik

    Eş olma durumu

  • eşlik etmek

    bir solist, bir çalgı veya orkestra ile birlikte müzik icra etmek, refakat etmek

  • eşlikçi

    Eşlik eden

  • eşlikçilik

    Eşlikçi olma durumu

  • eşlilik

    Eşli olma durumu

  • Eşme

    Uşak iline bağlı ilçelerden biri

  • eşme

    Eşmek işi

  • eşmek

    Toprağı veya toprak gibi yumuşak bir şeyi biraz kazmak

  • eşofman

    Genellikle spor çalışmalarında giyilen, pamuklu veya sentetik kumaştan, iki parçalı giysi

  • eşraf

    Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler

  • eşraflık

    Eşraf olma durumu

  • eşref

    Çok onurlu, çok şerefli

  • eşref saati

    Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman

  • eşreflik

    Eşref olma durumu

  • eşsiz

    Eşi benzeri olmayan veya eşi benzeri görülmemiş olan; bulunmaz, yekta

  • eşsizlik

    Eşsiz olma durumu

  • eştirme

    Eştirmek işi

  • eştirmek

    Eşmesini sağlamak

  • eşya

    Türlü amaçlarla kullanılan, insan yapısı, taşınabilir cansız nesneler; pılı pırtı, yük

  • eşyalı

    Eşyası olan

  • eşyasız

    Eşyası olmayan

  • eşyasızlık

    Eşyasız olma durumu