Words starting with İ
3306 dictionary entries are listed for İ.
Popular İ entries
More frequently visited entries for this letter.
- iç evlilik
Evlenecek kimsenin eşini, kendi boy veya soyu içinden seçmesi kuralına dayalı evlilik biçimi; içten evlilik, endogami
- iddia
Kendinde olmayan bir yeteneği, bir durumu varmış gibi gösterme
- idman
Vücudun gücünü ve dayanıklılığını artırmak, taktik çalışmaları yapmak, maçlara hazırlanmak için yapılan uygulama; çalışım, hazırlık çalışması, antrenman
- incitilmek
İncitme işi yapılmak
- iskelet mobilya
Oturma grubuna giren koltuk, kanepe, sandalye, kolçaklı sandalye, sallanan koltuk vb. mobilyanın masif ağaç malzemeden yapılan esas taşıyıcı kısımları
- iddiaya girmek (veya tutuşmak)
karşıt iddialarda bahse girişmek
- Iğdırlılık
Iğdırlı olma durumu
- iddia makamı
Savcılık makamı
- ikbal düşkünlüğü
İkbal düşkünü olma durumu
- imrenmek
Beğenilen, hoşlanılan bir şeyi edinme veya bir yiyeceği yeme isteğini duymak
- işçibaşı
Bir iş yerinde çalışan işçilerin başı olan ve onları denetleyen kimse; başçı
- iddia etmek
sözünde direnmek, bir iddia ileri sürmek
- iddianame
Savcılığın soruşturma sonunda elde ettiği kanıtları ve iddialarını içinde topladığı, mahkemede okunan yazı; savca
- idman yapmak
beden hareketleri yapmak
- iletişim araçları
Toplumda sözlü veya yazılı haber alma imkânını sağlayan teknik araçlar; yayın organı, medya
- ilgi görmek
ilgi çekmek
- irfanlı
İrfan sahibi (kimse)
- işsiz güçsüz kalmak
bulunduğu iş yerinden ayrılarak boşta bulunmak
- işi iş, kaşığı gümüş
"işi tam istediği yolda" anlamında kullanılan bir söz
- insan beşer, kuldur şaşar
"kişinin zaman zaman şaşırmasını, yanılmasını hoş görmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- ishal
Olağandan daha çok, daha sık ve sulu dışkı çıkarma; sürgün, ötürük, iç sürme, cır cır, amel, linet, kabız karşıtı
- itin kuyruğunda
pek çok, pek bol
- iki kat olmak
iki büklüm olmak
- iş bilenin, kılıç kuşananın
at binenin, kılıç kuşananın
- iştikak
Yarılmış bir şeyin bir bölümünü alma
- ispirto
İçki için kullanılan bir söz
- imtihan etmek
bilgi derecesini ölçmek
- insan ayaktan, at tırnaktan kapar
"birçok hastalık insana ayağını üşütmesi, ata da tırnağı yoluyla gelir" anlamında kullanılan bir söz
- insan konuşa konuşa, hayvan koklaşa koklaşa
"insanlar konuşarak birbirlerini daha iyi anlarlar" anlamında kullanılan bir söz
- insan çeşit çeşit, yer damar damar
"toprağın her kesimi ayrı ayrı nitelikler taşıdığı gibi insanlar da birbirlerinden farklı özelliklere sahiptirler" anlamında kullanılan bir söz
- iyi nasihat verilir, iyi ad verilmez
"bir kimse başkalarına iyi öğüt verebilir ama ün veremez, kişi ünü ancak kendisi kazanabilir" anlamında kullanılan bir söz
- ikili eğitim
Okul öncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında ayrı gruplarla sabah ve öğleden sonra yapılan eğitim
- ilginçleşme
İlginçleşmek durumu
- ilminden anlamak
herhangi bir şeyin uzmanı olmak
- inandırabilme
İnandırabilmek işi
- insan
Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı; adam, âdem, âdemoğlu, insanoğlu, kişioğlu, beniâdem, benibeşer, fâni, in (II)
İ index
3306 word links are rendered on the server.
- I
İyot elementinin simgesi
- iade
Alınmış bir şeyi geri verme
- iade etmek
geri vermek, geri çevirmek
- iadeiitibar
Yitirilen saygınlığı yeniden elde etme
- iadeiziyaret
Daha önce yapılan ziyarete ziyaretle karşılık verme
- iadeli
Divan edebiyatında her beytin son sözünü sonraki beytin ilk sözü yapma biçiminde ortaya çıkan söz sanatı; iade
- iadeli taahhütlü
Alıcıya imza karşılığı teslim edilen, teslim edilemediği durumlarda göndericiye geri gönderilen (mektup, paket); iadeli
- iadesiz
İadesi olmayan
- iare
Ödünç verme
- iaşe
Yedirip içirme, besleme, bakma
- iaşe etmek
yedirip içirmek, beslemek
- iaşe ve ibate
Yedirip içirme ve barındırma
- ibadet
İnsanın Allah’a veya inandığı güce kulluğunu göstermek üzere yaptığı hareketler; namaz niyaz, taat
- ibadet de gizli, kabahat de
ibadet Allah’la kul arasındadır, gösteriş için yapılmamalı, işlenen suçlar, ayıplar açığa vurulmamalıdır” anlamında kullanılan bir söz
- ibadet etmek
bir dinin buyruklarını yerine getirmek
- ibadullah
Tanrı'nın kulları
- ibare
Bir düşünceyi anlatan bir veya birkaç cümlelik söz
- ibaret
Oluşan, meydana gelen
- ibaret olmak (veya kalmak)
-den oluşmak, meydana gelmek
- ibate etmek
barındırmak
- ibda
Yaratma, yoktan var etme
- ibik
Horoz, hindi vb.nin tepesinde bulunan kırmızı deri uzantısı
- ibikli
İbiği olan
- ibiksi
İbiği andıran, ibiğe benzeyen, ibik gibi
- ibis
Leyleksilerden, Afrika ve Batı Asya'nın sulak yerlerinde yaşayan bir kuş; Mısır turnası (İbis aethiopica)
- ibiş
Orta oyununda çoğu kez aptal uşak rolünü oynayan komedyen
- ibiş gibi
yüz ve davranışları gülünç olan (kimse)
- iblağ
Ulaştırma, eriştirme
- iblağ etmek
ulaştırmak, eriştirmek
- iblis
Kötü, düzenci kimse
- iblisçe
Şeytana yakışır
- iblisçi
İblise bağlanan ve tapınan
- iblisçilik
İblisçi olma durumu
- iblisçilik etmek
iblisçe davranmak
- ibne
Edilgin eş cinsel erkek; homoseksüel
- ibnelik
İbne olma durumu
- ibnelik etmek
kazık atmak, aldatmak
- ibra etmek
aklamak
- ibraz
Ortaya koyma, gösterme, meydana çıkarma
- ibraz etmek
ortaya koymak, göstermek, meydana çıkarmak
- ibre
Ölçü aletleri, saat ve göstergelerde sayı veya işaret göstermeye yarayan hareketli iğne
- ibre birinden yana dönmek
herhangi bir konuda birisi avantajlı duruma geçmek
- ibret
Kötü bir olaydan alınması gereken ders, uyarıcı sonuç
- ibret almak
ders almak
- ibret olmak
ders olmak
- ibretamiz
İbret verici, ibret dolu
- ibretiâlem
Başkalarına örnek olan şey
- ibretlik
Ders alınacak nitelikte olan
- ibrik
Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
- ibriksi
İbriği andıran, ibriğe benzeyen, ibrik gibi
- ibriksi kıkırdak
Soluk borusunda bulunan halkamsı kıkırdağın arka bölümü üzerine oturmuş, üçgen piramit şeklinde küçük iki kıkırdak
- ibrikçi
İbrikle su taşıyan kimse
- ibrikçibaşı
Saraylarda leğen, ibrik vb. abdest aletlerine bakmakla görevli kimselerin başı
- ibrikçilik
İbrikçinin yaptığı iş; ibriktarlık
- ibrişim
Kalınca bükülmüş ipek iplik
- ibzal
Esirgemeden bol bol verme, yapma veya söyleme
- ibzal etmek
esirgemeden bol bol vermek, yapmak veya söylemek
- icabet
Bir çağrıyı yerine getirme, bir çağrıya gitme
- icabet etmek
çağrı üzerine gitmek, katılmak
- icabına bakmak
gereğini yerine getirmek
- icabında
Gerekince, gerekirse
- icap etmek
gerekmek
- icap ettirmek
gerektirmek
- icapçı
Nöbeti hastane yerine evde tutan ve her an hastaneden çağrılmayı bekleyen doktor
- icapçı olmak
icapçı olarak görevli olmak
- icapçılık
İcapçının yaptığı iş
- icara vermek
kiraya vermek
- icat
Gerçekmiş gibi gösterme çabası
- icat etmek
o zamana kadar kimsenin bilmediği, henüz yapmadığı bir şey yaratmak; bulmak
- icat çıkarmak
hoş görülmeyen yeni bir huy, davranış göstermek
- icatçı
İcat eden, bulan kimse; bulucu
- icatçılık
İcatçı olma durumu
- icaz
Az sözle çok şey anlatma
- icazet almak
izin, onay almak
- icazet vermek
izin, onay vermek
- icazetname
Herhangi bir konuda verilen izin belgesi
- icbar
Zorlama, zorunda bırakma
- icbar etmek
birine istemediği bir işi zorla yaptırmak, zorlamak, zorunda bırakmak
- icma
İslam bilginlerinin bir konuda fikir birliği etmeleri
- icmal etmek
özetlemek
- icra
Yapma, yerine getirme
- icra etmek
yapmak
- icraat
Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar
- icraata geçmek
uygulamaya veya çalışmaya başlamak
- icraatçı
Uygulayan, çalışan, yapan kimse
- icraatçılık
İcraatçı olma durumu
- icracı
Bir buyruğu yerine getiren kimse
- icracılık
İcracının yaptığı iş
- icraya vermek
alacağın borçludan alınabilmesi için icraya başvurmak
- idadi
Lise derecesindeki okul
- idam
Kanunun verdiği hükümle öldürme, yok etme
- idam cezası
İnsan öldürme vb. bir suça karşılık verilen ve suçlunun asılarak öldürülmesiyle sonuçlanan ceza; ölüm, ölüm cezası, idam
- idam edilmek (veya olunmak)
hakkında verilen ölüm cezası hükmü yerine getirilerek öldürülmek
- idam etmek
hakkında verilen ölüm cezası hükmünü yerine getirmek. getirerek öldürmek; asmak
- idame
Sürdürme, devam ettirme
- idame ettirmek
sürdürmek, devam etmesini sağlamak
- idamlık
Ölüm cezası ile cezalandırılmış olan (kimse)
- idare
Yönetme, çekip çevirme; güdüm, yönetim
- idare amiri
Kurum veya kuruluşlarda yönetim birimlerinden sorumlu kimse
- idare etmek
yönetmek, çekip çevirmek
- idare hukuku
Kamu yönetimi içinde yer alan kuruluşları ve bunların işleyişlerini, kişilerle ilişkilerini ve sorumluluklarını inceleyen, düzenleyen hukuk dalı
- idare kandili
Az ışık veren küçük gaz lambası; idare lambası, şinanay
- idare mahkemesi
İptal, tam yargı davalarıyla genel hizmetlerden birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaları çözümleyen mahkeme
- idarece
İdare yönünden, idare tarafından
- idareci
İdare eden, hoşgörülü
- idarecilik
İdareci olma durumu
- idarehane
Gazete, dergi vb. yayım kurumlarında yazı işlerine bakılan yer, yönetim yeri
- idareimaslahat
Bir işi, gerektiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma
- idareimaslahat etmek
bir işi günün şartlarına göre yapmak
- idareimaslahat politikası
Bir işi, gerektiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma tutumu
- idareimaslahatçı
Bir işi sağlam bir temele oturtmadan o günün şartlarına göre yapan kimse
- idareimaslahatçılık
İdareimaslahatçı olma durumu
- idareli
İdare etmesini bilen, iyi yöneten
- idarelilik
İdareli olma durumu
- idaresini bilmek
yerine göre harcamak, tutumlu davranmak
- idaresiz
İdare etmesini bilmeyen, gevşek, beceriksiz (kimse)
- idaresizlik
Gevşeklik, beceriksizlik
- idareten
Belli bir süre için, geçici olarak
- idari bütçe
Devlet giderlerinin, devletin siyasi ve idari kuruluşuna göre dağıtılması sonucunda oluşan bütçe türü
- iddia
Kendinde olmayan bir yeteneği, bir durumu varmış gibi gösterme
- iddia etmek
sözünde direnmek, bir iddia ileri sürmek
- iddia makamı
Savcılık makamı
- iddiacı
Dediğinde, iddiasında haksız da olsa direnen, inatçı (kimse)
- iddiacılık
İddiacı olma durumu
- iddialaşma
İddialaşmak işi
- iddialaşmak
Karşılıklı iddiaya girmek
- iddialı
Bir iddiası olan
- iddialıca
İddialı bir biçimde
- iddialılık
İddialı olma durumu
- iddianame
Savcılığın soruşturma sonunda elde ettiği kanıtları ve iddialarını içinde topladığı, mahkemede okunan yazı; savca
- iddiasız
Bir iddiası olmayan
- iddiasızca
İddiasız bir biçimde
- iddiasızlık
İddiasız olma durumu
- iddiaya girmek (veya tutuşmak)
karşıt iddialarda bahse girişmek
- ideal
Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan
- idealist
İdealizm öğretisine bağlı filozof
- idealistlik
İdealist olma durumu
- idealize
"İdealleştirmek" anlamındaki idealize etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- idealizm
Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve varlığı insan düşüncesinin kurduğunu kabul eden öğretilerin genel adı
- idealleştirme
İdealleştirmek işi
- idealleştirmek
İdeal duruma getirmek; idealize etmek
- ideallik
İdeal olma durumu
- idealsiz
İdeali olmayan
- idealsizlik
İdealsiz olma durumu
- ideografi
Kavram yazı sistemi
- ideolog
Bir felsefi veya toplumsal öğretiye sistemli biçimde bağlanan kimse
- ideoloji
Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü
- ideolojik
İdeoloji ile ilgili
- idil
Kır yaşamı içinde aşk konusunu işleyen kısa şiir
- idman
Vücudun gücünü ve dayanıklılığını artırmak, taktik çalışmaları yapmak, maçlara hazırlanmak için yapılan uygulama; çalışım, hazırlık çalışması, antrenman
- idman yapmak
beden hareketleri yapmak
- idmana çıkmak
idman yapılacak alana toplu olarak gitmek
- idmancı
İdman yapan
- idmanlı
Düzenli idman yaparak çeviklik kazanmış olan (kimse); antrenmanlı
- idmanlılık
İdmanlı olma durumu; antrenmanlılık
- idmansız
Düzenli veya hiç idman yapmamış olan, idmanı olmayan, çevikliği olmayan; ham, antrenmansız
- idmansızlık
İdmansız olma durumu; hamlık, antrenmansızlık
- idol
Çok tanrılı dinlerde tapınılacak nesne
- idrak
Bir zamana veya olaya erişme
- idrak etmek
akıl erdirmek, anlamak, kavramak
- idrar
Böbreklerde kandan süzülerek idrar yolları aracılığıyla dışarıya atılan sıvı; sidik, küçük abdest, küçük
- idrar borusu
Sidiği böbreklerin her birinden sidik torbasına akıtan bir çift kanal; sidik borusu
- idrar söktürücü
İdrarın vücuttan atılmasını kolaylaştıran veya sağlayan (ilaç vb.); sidik söktürücü, müdrir
- idrar torbası
Vücuttan dışarıya atılacak olan idrarın toplandığı bölüm; sidik kavuğu, sidik torbası, idrar kesesi, kavuk, mesane
- idrar yolu
İdrar torbaları ve siyeğin ortak adı; sidik yolu
- idrar zoru
İdrar torbasında biriken idrarı dışarı atma zorluğu; sidik zoru
- ifa
Bir işi yapma, yerine getirme
- ifa etmek
yapmak, yerine getirmek
- ifade
Bir duyguyu yüz aracılığıyla anlatan belirtilerin, mimiklerin bütünü
- ifade etmek
anlatmak
- ifade vermek
bir olayla ilgili olarak gördüğünü, bildiğini yetkili veya ilgili kimseye söylemek
- ifadelendirme
İfadelendirmek işi
- ifadelendirmek
Anlamlandırmak, bir şey anlatır duruma getirmek
- ifadeli
Belli bir ifade taşıyan
- ifadesini almak
sorguya çekmek
- ifadesiz
Belli bir ifade taşımayan
- ifadesizlik
İfadesiz olma durumu
- iffet
Cinsel konularda ahlak kurallarına bağlılık
- iffetli
İffetini koruyan, iffet sahibi; sili (II), afif, afife
- iffetlilik
İffetli olma durumu; sililik, afiflik, afifelik
- iffetsiz
İffetini korumayan; malın gözü, silisiz
- iffetsizlik
İffetsiz olma durumu; silisizlik
- ifham etmek
anlatmak
- ifildeme
İfildemek işi
- ifildemek
Hafifçe titremek
- iflah
Kötü, güç bir durumdan kurtulma, iyi bir duruma gelme; onma
- iflah bırakmamak
güç kuvvet bırakmamak
- iflah etmek
kötü bir durum veya hastalıktan kurtarmak
- iflah olmamak
onmamak, düzelmemek
- iflahı kesilmek
gücü tükenmek
- iflahını kesmek
gücünü tüketmek, bir daha düzelemeyecek bir duruma getirmek
- iflas
Borçlarını ödeyemediği mahkeme kararı ile tespit ve ilan olunan iş adamının durumu; batkı
- iflas bayrağını çekmek (veya borusunu çalmak)
ticarette batmak
- iflas davası
İflas işlerine bakan mahkemelerde açılan dava
- iflas etmek
bir kimse veya kuruluş için mahkeme kararıyla anaparasını yitirdiği açıklanmak; batmak
- iflas masası
İflas eden kişi veya kuruluşun alacak ve borçlarını belirlemeye aynı zamanda düzenlemeye yetkili birim
- ifna
Yok etme
- ifna etmek
yok etmek
- ifrat
Herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık, tefrit karşıtı
- ifrat derecede
Aşırı ölçüde
- ifrat tefrit
Olumlu ve olumsuz anlamda en uç noktalar
- ifrat tefritte kalmak (veya bulunmak)
herhangi bir konuda çok ileri gitmek veya geride kalmak
- ifrata kaçmak
çok ileri gitmek, aşırı davranmak
- ifrata vardırmak
bir şeyin ölçüsünü kaçırmak
- ifratlı
İfratı bulunan, aşırıya kaçan
- ifratsız
İfratı bulunmayan, aşırıya kaçmayan
- ifraz
Bir arazinin bölünmesi, parsellere ayrılması
- ifraz etmek
bir araziyi bölmek, parsellere ayırmak
- ifrazat
Vücuttan çıkan kan, irin, ter vb. şeyler, salgılar
- ifrağ
Bir şeyi başka bir biçime çevirme
- ifrit
Doğu masal ve efsanelerinde kötü, korkunç cin
- ifrit etmek
çok kızmasına yol açmak, öfkelendirmek
- ifrit kesilmek (veya olmak)
çok öfkelenmek, çok kızmak
- ifritleşme
İfritleşmek durumu
- ifritleşmek
Ortalığı birbirine katan, kötü ve zarar verici hâle dönmek
- ifsat
Düzeni bozma, karışıklık çıkarma
- ifta
Bir sorunu fetva ile çözme
- iftar
Oruç açma, oruç bozma
- iftar etmek
iftar yemeği yemek
- iftar sofrası
Ramazanda oruç açmak için hazırlanmış sofra
- iftar tabağı
Ramazanda genellikle lokantalarda iftar açmak için bir tabağa dizilen ve yemek öncesi yenilen soğuk yiyecekler
- iftar topu
İftar zamanını bildirmek amacıyla atılan top
- iftar vakti
Ramazanda oruç açma zamanı; iftar, iftar zamanı
- iftar yemeği
Ramazanda iftarda yenilen yemek; iftar
- iftarlık
Ramazanda iftar açmak için ilk ağızda yenilecek ve içileceklerin tümü; iftariye, iftariyelik
- iftihar etmek
övünmek
- iftihara geçmek
okuldaki başarısı ve iyi davranışları sebebiyle üstün öğrenci seçilmek, övünç çizelgesinde yer almak
- iftiharla geçmek
bir sonraki sınıfa üstün başarısını gösteren belge alarak geçmek
- iftira
Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme; kara (II), bühtan
- iftira atmak
iftira etmek
- iftira etmek
bir suçu birinin üzerine atmak, kara çalmak, kara sürmek, bühtan etmek
- iftira çalmak
iftira etmek
- iftiraya uğramak
kasıtlı ve asılsız suç yüklenmek
- iftitah
Açma, açılma
- iftitah olunmak
açılmak
- iftitah tekbiri
Namaza başlarken söylenen tekbir; başlama tekbiri
- ifşa
Gizli bir şeyi açığa çıkarma, yayma
- ifşa etmek
gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak, ilan etmek, afişe etmek, reklam etmek
- ifşaat
Gizli bir şeyi ortaya çıkarmak için yapılan açıklamalar
- iglu
Çoğunlukla kar bloklarından kubbe biçiminde yapılan ve yalnızca Mackenzie Irmağı deltası ile Labrador arasında kalan bölgede rastlanan Eskimo kulübesi
- iguana
İguanagillerden, 1-2 metre boyunda, Amerika'nın tropikal bölgelerinde yaşayan, sırtında dikenli çıkıntılar bulunan, pullu, büyük sürüngen; Hint kertenkelesi (Iguana tuberculara)
- iguanagiller
Sürüngenler sınıfından, örnek hayvanı iguana olan bir familya
- ihale
Bir işin kimin tarafından daha ucuz yapılacağının anlaşılması için istekliler arasında açılan fiyat kırma işi; eksiltme
- ihale etmek
bir işi en uygun görülene bırakmak
- ihaleye çıkarılmak
eksiltmeye veya artırmaya çıkarılmak
- iham
Kuruntuya düşürme
- ihamlı
İmalı, kinayeli olan
- ihanet
Arkadan vurma, hainlik etme
- ihanet etmek
arkadan vurmak, hainlik etmek
- ihanete uğramak
aldatılmak, sadakatsizlik görmek
- ihata
Kavrayış, anlayış
- ihata etmek
çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, sarmak
- ihatalı
Alanı geniş
- ihbar
Bildirme, bildirim, haber verme
- ihbar etmek
bildirmek, haber vermek
- ihbarcı
Haber veren, bildiren kimse
- ihbariye
Kaçak malı haber verenlere ödenen ücret
- ihbarlama
İhbarlamak işi
- ihbarlamak
İhbar etmek
- ihbarlı
Önceden bildirilmiş, haber verilmiş
- ihdas
Ortaya çıkarma, meydana getirme
- ihdas etmek
ortaya çıkarmak, meydana getirmek
- ihkakıhak
Bir hakkı hukuk kurallarına uygun bir biçimde teslim etme
- ihlak
Helak etme, yok etme
- ihlal
Bozma, zarar verme
- ihlal etmek
bozmak, zarara uğratmak
- ihlas
Temiz sevgi ve yürekten bağlılık
- ihlaslı
İhlası yerinde ve sağlam olan (kimse)
- ihlaslıca
İhlaslı bir biçimde
- ihlaslılık
İhlaslı olma durumu
- ihlassız
İhlası yerinde ve sağlam olmayan (kimse)
- ihlassızca
İhlassız bir biçimde
- ihlassızlık
İhlassız olma durumu
- ihmal
Gereken ilgiyi göstermeme, önem vermeme; boşlama, savsaklama, savsama
- ihmal edilmek
gereken ilgiden yoksun bırakılmak
- ihmal etmek
savsamak, savsaklamak, boşlamak
- ihmalkâr
İşlerine önem vermeyip onları gelişigüzel yapıveren veya daha sonraya bırakan; savsak, ihmalci
- ihmalkârlık
İhmalkâr olma durumu; ihmalcilik
- ihracat
Bir ülkenin ürettiği malları başka bir ülkeye veya ülkelere satması; dış satım
- ihracatçı
İhracat işleriyle uğraşan kimse; dış satımcı, ihraççı
- ihracatçılık
İhracatçının yaptığı iş; dış satımcılık
- ihrakiye
Ülkenin karasuları ve karasuları bitişiğinde deniz vasıtalarına veya hava meydanlarında yerli ve yabancı uçaklara vergili veya vergisiz sağlanan yakıt ve madenî yağ
- ihram
Hacca giden Müslüman erkeklerin dikişsiz, beyaz bir peştamal ve omuza atılan bir havludan, kadınların ise bolca bir elbiseden ibaret olan kıyafetleri
- ihrama girmek
hac görevini yerine getirmek üzere ihram giymek ve dinî olarak yapılması yasak olmayan bazı şeyleri kendisine yasaklamak
- ihramdan çıkmak
hac görevini tamamladıktan sonra giyilen ihramı çıkarmak ve nefse konan yasakları kaldırmak
- ihraz
Kazanma, elde etme, erişme
- ihraz etmek (veya eylemek)
kazanmak, elde etmek, erişmek
- ihraç
Çıkarma, dışarıya atma
- ihraç etmek
yurt dışına mal veya hizmet satmak
- ihraççı
Hisse senedi, tahvil vb. kıymetli kâğıtları dış piyasaya satmaya yetkili kuruluş
- ihsan
İyilik etme, iyi davranma
- ihsan etmek (veya buyurmak)
bağışta bulunmak, bağışlamak
- ihsanıhümayun
Padişah tarafından yeteneği veya başarısı dolayısıyla birine verilen görev, rütbe, ödül
- ihsas
Üstü kapalı anlatma; sezdirme, ima
- ihsas etmek
sezdirmek, ima etmek
- ihsasırey
Görüş veya kararı önceden hissettirme, oyu önceden açıklama
- ihsasırey etmek
görüş veya kararı önceden hissettirmek, oyunu önceden açıklamak
- ihtar
Bir şeyi birine hatırlatma
- ihtar etmek
uyarmak, dikkatini çekmek
- ihtarda bulunmak
ihtar etmek
- ihtarname
Resmî ihtar yazısı; protesto
- ihtarname çekmek
yasal yollarla yazılı uyarı göndermek
- ihtida
Doğru yola girme, hidayete erme
- ihtida etmek
başka bir dinden çıkıp Müslüman olmak
- ihtikan
Kanın vücudun bir yerinde toplanması
- ihtilafa düşmek
anlaşamamak, bozuşmak, uyuşamamak
- ihtilaflı
Uyuşmazlığa sebep olan, anlaşmazlık konusu olan
- ihtilafsız
Uyuşmazlığa sebep olmayan, anlaşmazlık konusu olmayan
- ihtilal
Bir ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek amacıyla kanunlara uymaksızın cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi; devrim
- ihtilalci
İhtilal yanlısı ve ihtilal yapan kimse; devrimci
- ihtilalcilik
İhtilalci olma durumu; devrimcilik
- ihtilas
Bir malı açıkça sahibinden veya evinden hızla kapıp alma
- ihtilat
Karşılaşıp görüşme
- ihtilat etmek (veya yapmak)
hastalık başka bir hastalığa dönmek
- ihtilattan menetmek
bir hükümlünün başkasıyla görüşmesini yasaklamak
- ihtilaç etmek
çırpınmak
- ihtimal
Bir şeyin olabilmesi durumu, olabilirlik; olasılık
- ihtimal ki
olabilir ki
- ihtimal vermek
bir şeyin gerçekleşebileceğini, olabileceğini düşünmek
- ihtimal vermemek
bir şeyin gerçekleşeceğini, olabileceğini hiç düşünmemek
- ihtimam
Özenli bakım
- ihtimam etmek (veya göstermek)
özen göstermek, dikkatle davranmak
- ihtira
Daha önce benzeri olmayan bir şey icat etme; türetme
- ihtira beratı
Bilinen araç, gereçlerle ve yaratıcı güçle yeni bir şey bulana, bulduğu şeyden bir süre yalnız kendisinin yararlanması için devletçe verilen belge
- ihtira etmek
icat etmek
- ihtiras
Aşırı, güçlü istek
- ihtiraslı
Aşırı istekli
- ihtiraslıca
İhtiraslı bir biçimde
- ihtiraslılık
İhtiraslı olma durumu
- ihtirassızlık
İhtirassız olma durumu
- ihtisar
Sözü kısa kesme, kısaltma
- ihtisas yapmak
belli bir konuda özel eğitim görmek, uzmanlaşmak, ihtisaslaşmak
- ihtisaslaşma
İhtisaslaşmak işi
- ihtisaslaşmak
Herhangi bir konuda uzmanlaşmak
- ihtiva
İçine alma, içinde bulundurma; içerme
- ihtiva etmek
içine almak, içinde bulundurmak, içermek, kapsamak
- ihtiyaca cevap vermek
gereksinimi karşılamak
- ihtiyacı olmak
gereksinmek
- ihtiyar
genç karşıtı
- ihtiyar delikanlı
Yaşlı olmasına karşın dinç, canlı, hareketli ve etkin bir hayat süren kimse
- ihtiyar etmek
yaşlandırmak, kocaltmak
- ihtiyar heyeti
Köy tüzel kişiliğinde, muhtar başkanlığında görev yapan kişilerden oluşan yetkili organ; ihtiyar meclisi
- ihtiyar olmak
yaşlanmak
- ihtiyarca
Biraz yaşlıca
- ihtiyarcık
Yaşlılara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- ihtiyarlamak
Yaşlı görünüşü almak, yaşlı görünmek
- ihtiyarlatma
İhtiyarlatmak işi
- ihtiyarlatmak
Yaşlanmasına sebep olmak
- ihtiyarlık
Her bakımdan güçsüzlük, yetersizlik, zayıflık
- ihtiyarsız
Düşünmeksizin, elde olmadan
- ihtiyarsızca
İhtiyarsız bir biçimde
- ihtiyat
Herhangi bir konuda ileriyi düşünerek ölçülü davranma; sakınma
- ihtiyat etmek
tedbirli ve ölçülü davranmak
- ihtiyat kaydı ile
doğruluğu şüpheli görülerek
- ihtiyat kuvvetleri
Savaş sırasında harekâtın gelişmesine etkide bulunmak için her an savaşa girebilecek biçimde hazır bulundurulan birlikler
- ihtiyat tedbiri
İlerisi düşünülerek alınan önlem; ihtiyati tedbir
- ihtiyaten
Her duruma, her ihtimale karşı, ilerisini düşünerek
- ihtiyati
İlerisi düşünülerek yapılan
- ihtiyatilik
İhtiyati olma durumu
- ihtiyatkârlık
İhtiyatlı olma durumu
- ihtiyatlı
Herhangi bir konuda ileriyi düşünerek ölçülü davranan, önlem alan; sakıngan, ihtiyatkâr
- ihtiyatlı bulunmak
beklenmedik sonuçlara karşı hazırlıklı olmak
- ihtiyatlı davranmak
uyanık olmak, düşünerek davranmak
- ihtiyatlı olmak
herhangi bir konuda ileriyi düşünerek ölçülü davranmak
- ihtiyatlıca
İhtiyatlı bir biçimde
- ihtiyatlılık
İhtiyatlı olma durumu; sakınganlık
- ihtiyatsız
İhtiyatlı davranmayan
- ihtiyatsızca
İhtiyatsız bir biçimde
- ihtiyatsızlık
İhtiyatsız olma durumu
- ihtiyatsızlık etmek
önlem almadan davranmak
- ihtiyaç
Güçlü istek
- ihtiyaç duymak
bir kimseyi veya bir şeyi gerekli saymak
- ihtiyaç molası
Uzun yolculuklarda dinlenme vb. ihtiyaçları karşılamak için yapılan duraklama
- ihtiyaçlı
İhtiyacı olan
- ihtiyaçlılık
İhtiyaçlı olma durumu
- ihtiyaçsız
İhtiyacı olmayan
- ihtiyaçsızca
İhtiyaçsız bir biçimde
- ihtiyaçsızlık
İhtiyaçsız olma durumu
- ihtizaz etmek
titreşmek
- ihvan
Yakın dostlar, samimi arkadaşlar
- ihya
Yeniden canlandırma, diriltme
- ihya etmek
canlandırmak
- ihya olmak
daha iyi bir duruma gelmek
- ihzar
Hazırlama, hazır etme
- ihzar müzekkeresi
Mahkemece yapılan çağrıya uymayanların kolluk gücüyle mahkemeye gelmesini sağlamak için verilen yazılı emir
- ihzari
Hazırlık niteliğinde olan
- ihzarlı
Mahkemece yapılan çağrıya uymadığı için kolluk gücüyle mahkemeye getirilmiş olan
- ikame
Bir şeyi başka bir şeyin yerine koyma, yerine kullanma
- ikame etmek
yerine koymak
- ikame mal
Birbirlerinin yerine geçen, konulabilen mal
- ikamet
Bir yerde oturma
- ikamet etmek
bir yerde oturmak
- ikamete memur edilmek
sürgün cezasıyla belli bir yerde oturmaya mecbur edilmek
- ikametgâhsız
İkametgâhı olmayan
- ikaz etmek
uyarmak, dikkat çekmek
- ikaz lambası
Taşıtlarda ısı, benzin, yağ vb.ndeki aksamalarla ilgili sürücüyü uyaran ışıklı gösterge
- ikaz yeleği
Doğal afet zamanlarında enkaz kaldırılırken görevlilerin her an görülebilmeleri için giydikleri, fosforlu şeritleri bulunan yelek
- ikbal
Baht açıklığı veya yüksek bir makama, duruma erişmiş olma durumu
- ikbal düşkünlüğü
İkbal düşkünü olma durumu
- ikbal düşkünü
İyi bir yaşantısı varken gözden düşerek yoksulluğa mecbur kalan (kimse)
- ikbal görmek
iyi ve parlak makamlarda bulunmak, gün görmek
- ikbali sönmek
daha önce iyi olan durumu veya işi bozulmak
- ikballi
İkbale ermiş olan, talihi olan
- ikbalsiz
İkbale ermemiş olan, talihi olmayan
- ikdam
Gayretle çalışma, sürekli uğraşma
- ikebana
Belli kuralları olan Japon çiçek düzenleme sanatı
- iki
Birden sonra gelen sayının adı; dü
- iki ahbap çavuş
her yerde hep birlikte görülen, birbirinden ayrılmayan iki arkadaş
- iki anlamlı
İki anlama gelen
- iki anlamlılık
İki anlama gelme durumu
- iki arada bir derede (kalmak)
sıkışık, zor şartlar altında (kalmak)
- iki arada kalmak
birbirine karşıt iki kişi arasında ne yapacağını bilemeyerek şaşırmak
- iki aslan bir posta sığmaz
"bir ülkede iki baş egemen olamaz" anlamında kullanılan bir söz
- iki at bir kazığa bağlanmaz
"ayrı ayrı düşünceleri ve kişilikleri bulunan iki kişi bir arada yaşayamaz, bir işi birlikte yapamazlar" anlamında kullanılan bir söz
- iki ateş arasında kalmak
zor bir durumda karar verememek
- iki ayaklı
İki ayağı olan (hayvan veya eşya)
- iki ayaklılık
İki ayaklı olma özelliği veya durumu
- iki ayağını bir pabuca sokmak (veya koymak)
birini bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak
- iki baş bir kazanda kaynamaz
iki at bir kazığa bağlanmaz
- iki başlı
İki başı olan
- iki başlılık
İki başlı olma durumu
- iki baştan olmak
bir şey, her iki tarafın aynı şeyi istemesiyle, iyi niyetiyle gerçekleştirilebilmek
- iki büklüm
Beli bükük, öne doğru eğik (kimse)
- iki büklüm olmak
yorgunluk, hastalık, yaşlılık vb. nedenlerle beli bükülmek, öne doğru eğilmek
- iki cambaz bir ipte oynamaz
"kurnazlıkta eşit olan iki kimse birbirlerini aldatamaz" anlamında kullanılan bir söz
- iki cami arasında kalmış beynamaz
iki yoldan hangisini tutacağını şaşırmış kimse
- iki canlılık
İki canlı olma durumu
- iki cihan
İslam inancına göre dünya ve ahiret
- iki deliye bir uslu koymuşlar
"birbirleriyle anlaşamayan, kavga eden iki kişinin arasını bulacak bir akıllının olması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- iki dilli
İki ayrı dilde olan
- iki dillilik
İki dilli olma durumu
- iki dinle bir söyle
"çok konuşmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- iki dirhem bir çekirdek
çok güzel ve özenli giyinmiş
- iki düzlemli
İki düzlemin kesişmesinden oluşan (açı)
- iki el bir baş için
"ancak kendi geçimini sağlayabilenler, başkalarına yardım edecek bir durumda değildir" anlamında kullanılan bir söz
- iki eli (birinin) yakasında olmak
kıyamette ondan davacı olmak
- iki eli (kızıl) kanda olsa
"elindeki iş ne kadar önemli olursa olsun" anlamında kullanılan bir söz
- iki eli böğründe kalmak
çaresiz kalıp ne yapacağını bilememek
- iki eli yanına düşmek
büyük bir şaşkınlıkla olduğu yerde donakalmak
- iki eli yanına gelmek
ölmek
- iki eli şakaklarında düşünmek
derin derin düşünmek
- iki elim yanıma gelecek
doğru söylendiği kanıtlanmak istendiğinde "öleyim ki doğru söylüyorum" anlamında kullanılan bir söz
- iki emini bir yemin aralar
"birbirinin doğruluğuna güvenerek birlikte iş yapmakta olan iki kişiden biri, hile yapmadığına arkadaşını inandırmak için yemin ediyorsa artık güven bozulmuş demektir, ayrılmaları gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- iki evcikli
Erkek ve dişi çiçekleri ayrı ayrı bitkilerde bulunan (bitki)
- iki eşeyli
Erkek ve dişi eşey organları bir arada bulunan; iki cinslikli
- iki fazlı
Aralarında devrenin dörtte biri kadar faz farkı olan (aynı frekans ve genlikte iki alternatif akım veya gerilim)
- iki geçeli
Karşılıklı iki sıra olarak
- iki gönül bir olunca samanlık seyran olur
"birbirini sevenler için zenginlik önemli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- iki gözü iki çeşme
sürekli ağlar durumda
- iki gözü iki çeşme ağlamak
sürekli veya çok ağlamak
- iki gözüm
Okşayıcı bir seslenme sözü
- iki gözüm kör olsun
doğru söylendiği kanıtlanmak istendiğinde söylenen yemin sözü
- iki gözüm önüme aksın
doğru söylendiği kanıtlanmak istendiğinde söylenen yemin sözü
- iki günün başı
aradan zaman geçmeden, sık sık
- iki hırtı bir pırtı
aşırı yoksulluğu anlatan bir söz
- iki kaptan bir gemiyi batırır
"bir işi, iki kişi yürütemez" anlamında kullanılan bir söz
- iki kapılı han
dünya
- iki kardeş savaşmış, ebleh buna inanmış
"iki kardeş arasındaki anlaşmazlık geçicidir, bu durumu gerçek ve sürekli sanmak saflıktır" anlamında kullanılan bir söz
- iki karpuzu bir koltuğa sığdırmak
aynı anda iki işi veya görevi yapmak
- iki kat olmak
iki büklüm olmak
- iki katlı
İki katı olan; dubleks
- iki kere iki dört eder
"gerçekliğinden şüphe edilmeyecek kadar açık" anlamında kullanılan bir söz
- iki kulak bir dil için
"çok dinleyip az söylemeli" anlamında kullanılan bir söz
- iki lafı (veya sözü) bir araya getirememek
düşündüğünü doğru dürüst ifade edememek
- iki lakırtı etmek
iki çift laf etmek
- iki lakırtıyı bir araya getirmek
meramını kısaca, düzgün ve açık bir biçimde anlatmak
- iki nokta
Kendisinden sonra örnek verilecek veya açıklama yapılacak cümlenin sonuna konulan noktalama işareti (:)
- iki paralık
Çok az
- iki paralık etmek
rezil etmek, utanılacak duruma düşürmek
- iki paralık olmak
rezil olmak, utanılacak duruma düşmek
- iki parmaklı
İki parmağı olan (hayvan)
- iki rahmetten (veya iyilikten) biri
"çok acı çeken ağır hastalar için ya iyileşsin ya ölüp kurtulsun, böyle çekmesin" anlamında kullanılan iyi dilek sözü
- iki satır laf etmek (veya konuşmak)
dostça biraz söyleşmek
- iki seksen uzanmak
bir çarpma, vurma sonucu boylu boyunca yere serilmek
- iki söz bir pazar
"uzun boylu pazarlık etmeden" anlamında kullanılan bir söz
- iki takla bir bakla
çok süratli namaz kılma
- iki tek
"İçki içmek" anlamına gelen iki tek atmak veya iki tek içmek deyimlerinde geçen bir söz
- iki terimli
Toplama (+) veya çıkarma (-) işaretiyle birbirine bağlanan iki terimden oluşan cebirsel anlatım
- iki testi tokuşunca biri elbet kırılır
"kavgaya tutuşan iki kişiden biri elbette yenilir ve zarara uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- iki tımar bir yem yerine geçer
"atı sık sık tımar etmek, onu yemle beslemek kadar önemlidir" anlamında kullanılan bir söz
- iki ucu boklu değnek
elle tutulacak tarafı olmayan, ne yapılırsa yapılsın sonucu berbat, olumsuz, çirkin iş veya durum
- iki ucunu bir araya getirememek
gelirle gideri denkleştirememek, işleri düzene koyamamak
- iki yakası bir araya gelmemek
geçim sıkıntısından bir türlü kurtulamamak, borçtan kurtulamamak
- iki yakasını bir araya getirememek
maddi sıkıntıdan kurtulup rahata erememek
- iki yaşamlı
Hem suyun içinde hem karada yaşayabilen; iki yaşayışlı, amfibik
- iki yaşamlılar
Hem suyun içinde hem de karada yaşayabilen canlılar; iki yaşayışlılar, amfibi
- iki yüzlü
İki tarafı olan
- iki çenekli
Tohumlarında iki çenek bulunan, kapalı tohumlu bitki
- iki çenekliler
Tohumlarında iki çenek bulunan kapalı tohumlu bitkiler sınıfı
- iki çenetli
Çatladığında kabuğu iki çenete ayrılan (meyve)
- iki çenetliler
İki çenetli kabuklular sınıfı
- iki çift laf (veya lakırtı veya söz) etmek
birkaç söz söylemek
- iki çıplak bir hamama yakışır
"iki yoksul kimsenin birbiriyle evlenmesi uygundur" anlamında kullanılan bir söz
- iki ölç, bir biç
"bir iş yapılırken ayrıntıları ve sonuçları iyice düşünülmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- iki şekilli
Birbirinden farklı iki biçimde billurlaşan
- ikibuçukluk
Maçlarda top toplayan çocuklara ödenen iki buçuk lira sebebiyle verilen ad
- ikici
İkicilik felsefesini kabul eden; düalist
- ikicilik
Tekçiliğe karşı olarak her şeyde ruh ve madde, iyilik ve kötülük gibi iki karşıt ilkenin varlığını kabul eden dünya görüşü; düalizm
- ikide bir
Sıklıkla, sürekli bir biçimde; ikide birde, vırt zırt
- ikile!
"defol git, kaybol" anlamlarında kullanılan bir söz
- ikilem
İki önermesi bulunan ve her iki önermenin vargısı olan tasım; kıyasımukassem, dilemma
- ikilemde kalmak
iki şey arasında karar verememek
- ikileme
İkilemek işi
- ikileme düşmek
iki şey arasında kararsız kalmak
- ikilemek
Bir şeyin sayısını ikiye çıkarmak; çiftlemek
- ikilemli
İkilemi olan
- ikilemsiz
İkilemi olmayan
- ikilenme
İkilenmek işi
- ikilenmek
İkileme işi yapılmak
- ikiletme
İkiletmek işi
- ikiletmek
İkilemesine yol açmak
- ikileşik
İkişer ikişer ayrılıp bölünen; dikotomik
- ikileşim
İki eşit parçaya ayrılmak üzere büyüme noktasından ikiye bölünerek dallanma; dikotomi
- ikileşme
İkileşmek işi
- ikileşmek
Sayısı ikiye çıkmak
- ikili
İki parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden iki tane bulunan
- ikili averaj
Aynı puana sahip iki takımın kendi aralarında oynamış oldukları maçların sonuçlarına bakılarak sağlanan üstünlük
- ikili bahis
En az beş atın katıldığı ve üzerine bahis konulan bir koşuda birinci ve ikinci olan atları sırasıyla, altıdan fazla atın katıldığı koşuda ise sırasız olarak tahmin etme biçiminde oynanan oyun; ikili
- ikili eğitim
Okul öncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında ayrı gruplarla sabah ve öğleden sonra yapılan eğitim
- ikili mücadele
Topu kazanmak için rakip iki oyuncu arasında geçen çekişme
- ikili oynamak
karşı olan taraflardan her ikisini de desteklemek
- ikili sigorta
Bir sigorta ortaklığının sigorta ettiği paranın bir bölümünü, olabilecek zarara karşı, başka bir ortaklığa yeniden sigorta ettirmesi işi; reasürans
- ikili sıkıştırma
Topa hâkim rakip oyuncuyu iki adamla savunma
- ikili yatak
İki kişinin yatabileceği tek parça yatak
- ikili çatı
İki görevde de kullanılabilen çatı: alınmak, toplanmak, sanılmak sözlerinin hem dönüşlü hem de edilgen çatı olarak kullanılması gibi
- ikilik
İki değişik kullanımı veya uygulaması olma durumu
- ikinci
İki sayısının sıra sıfatı
- ikinci adres
Bir kimsenin işi ve evinden sonra en çok bulunduğu, uğradığı yer
- ikinci ayak
Altılı ganyanda yer alan ikinci koşu
- ikinci bahar
İleri yaşlarda gelen mutluluk
- ikinci baharı yaşamak
ileri yaşlarda mutluluk, refah ve esenlik içinde bulunmak
- ikinci el
Kullanılmış (araç vb.); elden düşme
- ikinci gelmek
bir yarışmada birinciden sonraki dereceyi almak
- ikinci kaptan
Takımlarda birinci kaptanın karşılaşmaya çıkmadığı durumlarda kaptanlık görevini yürüten sporcu
- ikinci kaptanlık
İkinci kaptanın yaptığı iş
- ikinci mevki
Gemi, tren vb. taşıtlarda veya tiyatro, sinema vb. yerlerde daha az para ödenen ve daha az hizmet alınan mevki; ikinci sınıf
- ikinci plana düşmek
bir kimsenin veya topluluğun gözünde eski önemini, değerini yitirmek
- ikinci planda kalmak
geride kalmak, arkada kalmak
- ikinci planda olmak
daha geride, daha arkada olmak
- ikinci sınıf
Derecelendirmede ikinci sırada olan
- ikinci yarı
Karşılaşmalarda iki devreden sonuncusu; ikinci devre
- ikinci zar
Bitkilerde tohumu örten zarların dıştan ikincisi
- ikinci çeyrek
Basketbolda onar dakikalık bölümlerden ikincisi
- ikinci öğretim
Yükseköğretim kurumlarında normal örgün öğretimin bitiminden sonra yapılan örgün öğretim
- ikincil
Sırada önem bakımından ikinci derecede olan; yan, tali, sekunder
- ikincil grup
Birbirleriyle ilişkileri kişisel olmayan, resmî ilişkilere dayanan etkileşmelerle ilişki içine giren, ikiden fazla insanın oluşturduğu topluluk
- ikincil ileti
Metinde kastedilen ve geride kalan ikinci anlam
- ikincilik
İkinci olma durumu
- ikincilleştirme
İkincilleştirmek durumu
- ikincilleştirmek
İkincil duruma getirmek
- ikindi
İnsanın gölgesinin iki katına çıktığı andan güneşin batışına kadar geçen zaman dilimi
- ikindi ezanı
İkindi namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; ikindi
- ikindi namazı
İkindi vakti kılınan namaz; ikindi
- ikindiden sonra dükkân açmak
bir işe başlamakta geç kalmak
- ikindiye
Bugünün ikindi saatlerinde
- ikindiye doğru
Gündüzün ikindiye yakın bir zamanında; ikindiüstü, ikindiüzeri
- ikindiyin
Günün ikindi saatlerinde
- ikirciklenmek
Kararsız olmak
- ikircikli
Kararsız bir biçimde
- ikircil
İki anlama da gelen ve iki türlü yorumlanabilecek nitelikte olan; iki anlamlı
- ikisi bir kapıya çıkmak
aynı sonuca varmak, aynı sonucu doğurmak
- ikisini bir kazana koysalar kaynamazlar
"aralarındaki anlaşmazlık o kadar büyüktür ki onları uzlaştırma çaresi bulunamaz" anlamında kullanılan bir söz
- ikitek
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde ayrı ayrı oturaklarda ve sadece birer küreği olan tekne
- ikitelli
İki teli olan saz
- ikiyüzlü
Özü sözü bir olmayan; yüze gülücü, yalabık, riyakâr, mürai
- ikiyüzlülük
İnandığı, düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama; yüze gülücülük, riya, riyakârlık, mürailik
- ikiz
İkisi bir arada doğan (çocuk)
- ikiz anlam
Bir anlatımın, iki türlü anlam verecek biçimde kurulmuş olması
- ikiz anlamlı
Kendisinden iki anlam çıkarılabilen; ikizli
- ikiz anlamlılık
İkiz anlamlı olma durumu
- ikiz doğurmak
ikiz bebek dünyaya getirmek
- ikiz villa
Birbirine bitişik olarak yapılmış iki villa
- ikiz yatak
Karyolasız olarak kullanılan, üst üste konulmuş iki yatak biçiminde üretilmiş yatak
- ikiz ünlü
Aynı nefes baskısı altında boğumlanan ve yan yana bulunan bir ünlü ile yarı ünlünün oluşturduğu çift ünlü; diftong
- ikiz ünsüz
Bir hecede aynı ünsüzün yan yana gelmesi
- ikizkenar
İki kenarı eşit olan
- ikizkenar yamuk
Paralel olmayan iki kenarı eşit yamuk
- ikizkenar üçgen
Yalnız iki kenarı birbirine eşit olan üçgen
- ikizleşme
İkiz duruma gelme
- ikizli
İkizleri olan (ana)
- ikizlik
İkiz olma durumu
- ikizlilik
İkizli olma durumu
- ikiçifte
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde ikişer küreği olan tekne
- ikişer
İki sayısının üleştirme sayı sıfatı
- ikişer olmak
ikişer ikişer sıraya dizilmek
- ikişerli
İkişer ikişer sıralanmış
- iklil
Çiçeklerin taç kısmı
- iklim
Yeryüzünün herhangi bir yerinde hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yılların ortalamasına dayanan durumu; abuhava
- iklim bilimci
İklim bilimi uzmanı; klimatolog
- iklim bilimi
İklimleri inceleyen bilim; klimatoloji
- iklimleme
Yapıların sıcaklık, nem ve temizliğini sağlamaya, gerekli hava akımını gerçekleştirmeye ilişkin işlem; iklimlendirme
- ikmal
Bir şeyi sona erdirme
- ikmal etmek
eksik bir şeyi tamamlamak
- ikmal gemisi
Denizde gemilerin veya denizaltıların ihtiyacını gideren gemi
- ikmal yapmak
yiyecek, içecek, cephane vb. sağlamak
- ikmale bırakmak
sınıfı geçirmeyip bütünlemeye bırakmak
- ikmale kalmak
bütünlemeye kalmak
- ikna
Bir konuda birinin inanmasını sağlama, inandırma, kandırma
- ikna etmek
inandırmak
- ikna olmak
inanmak, kanmak
- ikon
Bir programı, veriyi, görüntüyü veya filmi simgeleyen ekran üzerindeki resimcik
- ikona
Ortodokslarda İsa, Meryem veya ermişlerin tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılmış dinî içerikli resimleri; ikon
- ikonografi
İkonların tanıtılması ve açıklanması
- ikrah
İsteği dışında bir şey yaptırma
- ikrah etmek
tiksinmek, iğrenmek
- ikrah gelmek
tiksinmek, iğrenmek
- ikrah getirmek
tiksinmeye, iğrenmeye başlamak
- ikram
Konuğu ağırlama
- ikram etmek
konuğu bir şeyle ağırlamak, konuğa bir şey sunmak
- ikram görmek
ağırlanmak
- ikramcı
İkramda bulunmayı seven; mükrim
- ikramcılık
İkramcı olma durumu
- ikramda bulunmak
bir şey ikram etmek
- ikramiye
Bir yerde çalışan kimselere genellikle kazançtan dağıtılan veya iyi çalıştıkları için aylık dışında verilen para
- ikramiyeli
İkramiyesi olan
- ikramiyesiz
İkramiyesi olmayan
- ikrar
Saklamayıp doğruca söyleme, açıkça söyleme
- ikrar etmek
açıkça söylemek
- ikrar vermek
söz vermek
- ikrardan dönmek
verdiği sözden caymak
- ikraz
Borç veya ödünç verme
- ikraz etmek
borç veya ödünç vermek
- iksa
Bir hendek veya temel çukuru kazılırken yandaki toprakları tutmak için yere yan yana çakılan ve kavramalarla birbirine tutturulan kalın tahtalarla kurulan düzen; bağın
- iksir
İç ferahlatıcı ilaç veya sıvı
- ikta
Bir kişinin mülkiyetinde olmayıp devlete ait olan toprakların vergilerinin veya gelirlerinin asker veya sivil erkâna hizmet ve maaşlarına karşılık verilmesi
- iktibas
Ödünç alma
- iktibas etmek
ödünç almak
- iktidar
Bir işi yapabilme, bir direnmeyi yenme gücü; erk
- iktidar ortağı
Devletin yönetiminde görev alan partilerden her biri
- iktidar partisi
Devletin yönetiminde olan parti
- iktidara gelmek
devlet yönetiminde yetkiyi ele almak
- iktidara geçmek
iktidara gelmek
- iktidarda olmak
devlet yönetiminde yetkiyi elinde bulundurmak
- iktidardan düşmek
devlet yönetiminde yetkiyi başka bir partiye bırakmak zorunda kalmak
- iktidari
İktidarla ilgili, güçle ilgili
- iktidarlı
Güçlü, nüfuzlu olan
- iktidarlılık
İktidarlı olma durumu
- iktidarsız
Gücü, yeteneği olmayan, beceriksiz, yetersiz olan
- iktidarsızca
İktidarsız bir biçimde
- iktidarsızlaşma
İktidarsızlaşmak durumu
- iktidarsızlaşmak
İktidarsız duruma gelmek
- iktidarsızlaştırma
İktidarsızlaştırmak işi
- iktidarsızlaştırmak
İktidarsızlaşmasına yol açmak
- iktidarsızlık
İktidarsız olma durumu
- iktifa etmek
yetinmek
- iktiran
Bir yere ulaşma, erişme
- iktiran etmek
ulaşmak, erişmek
- iktisaden
Ekonomik olarak, ekonomi bakımından
- iktisadiyat
Bir devletin ekonomik durumu
- iktisap etmek
edinmek
- iktisat etmek
para artırmak, tutumlu davranmak, tasarruf etmek
- iktisatlı
Aşırı harcama yapmayan (kimse)
- iktisatlılık
İktisatlı olma durumu
- iktisatsız
Aşırı harcama yapan (kimse)
- iktisatsızlık
İktisatsız olma durumu
- iktisatçılık
İktisatçı olma durumu
- iktiza etmek
gerekmek
- il
Ülkenin vali yönetimindeki bölümü; vilayet
- ila
Belirtilen sayıların da dâhil edildiği aralığı anlatan söz
- ilah
Bir alanda yaratıcılığı ile hayranlık uyandıran, çok beğenilen, çok tutulan kimse
- ilah gibi
çok yakışıklı (erkek)
- ilahi
Tanrı ile ilgili olan, Tanrı'ya özgü olan; tanrısal, lahuti, rahmani
- ilahi aşk
Allah aşkı
- ilahlaşma
İlahlaşmak işi
- ilahlaşmak
İlah durumuna veya biçimine gelmek
- ilahlaştırma
İlahlaştırmak durumu veya biçimi
- ilahlaştırmak
İlah durumuna veya biçimine getirmek
- ilam
Bir davanın mahkemece nasıl bir hükme bağlandığını gösteren resmî belge
- ilam etmek
bildirmek
- ilan
Açıkça bildirme, açıkça duyurma
- ilan etmek
bir durumu yayım yoluyla duyurmak
- ilan vermek
çeşitli basın yayın organlarıyla bir durumu duyurmak, açıklamak
- ilancı
Ticari bir amaçla geniş topluluklara tanıtılmak istenen bir şeyi basın ve yayım yoluyla duyuran
- ilancılık
İlancının yaptığı iş
- ilanen
Duyuru yoluyla
- ilanihaye
Sonsuza kadar
- ilanıaşk
Karşı cinse aşkını bildirme işi
- ilanıaşk etmek
bir erkek bir kadına veya bir kadın bir erkeğe kendisini sevdiğini söylemek
- ilarya
Gümüş balığının küçüğü
- ilave
Ekleme, ulama
- ilave etmek
eklemek, ulamak
- ilaveli
Eki olan
- ilaveten
Ek olarak, ek yoluyla, ekleyerek
- ilaç
Bir hastalığı iyi etmek veya önlemek için türlü yollarla kullanılan madde; daru, em, ot
- ilaç almak
yutmak
- ilaç bilimi
İlaçlarla biyolojik sistemler arasındaki ilişkiyi, ilaçların etkilerini ve tedavide kullanım biçimlerini inceleyen bilim dalı; farmakoloji
- ilaç gibi
işe yarar, her derde deva
- ilaç gibi gelmek
iyileşmeyi veya çözümü kolaylaştırmak
- ilaç için olsun
bir şeyin hiç bulunmadığını anlatmak için kullanılan bir söz
- ilaç için yok
hiç yok
- ilaç yapmak (veya hazırlamak)
gerekli maddeleri kullanarak reçetede belirtilen dozda ilacı ortaya koymak
- ilaç yazmak
reçete yazmak
- ilaçlama
İlaçlamak işi
- ilaçlamak
İlaç sürmek
- ilaçlanma
İlaçlanmak işi
- ilaçlanmak
İlaçlama işi yapılmak
- ilaçlanış
İlaçlanmak işi
- ilaçlı
İçinde ilaç bulunan
- ilaçlık
İlaç yapmak için ayrılmış, ilaç yapmaya yarar
- ilaçsız
İlacı olmayan; biilaç
- ilaçsızlık
İlaçsız olma durumu
- ilca
Zorlama, zorunda bırakma
- ilca etmek
zorlamak, zorunda bırakmak
- ile
Kelimenin sonuna geldiğinde birliktelik, beraberlik, araç, neden veya durum anlatan cümleler yapmaya yarayan bir söz
- ilek
İncirin döllenmesini sağlayan sinek
- ilelebet
Sonsuza değin, sonsuzluğa kadar; sürgit
- ilenilme
İlenilmek işi
- ilenilmek
İlenme işi yapılmak
- ileniş
İlenmek işi
- ilenme
İlenmek işi; kargıma, kargışlama, inkisar, intizar
- ilenmek
Birinin kötü bir duruma düşmesi dileğini gönlünden geçirmek veya açıkça söylemek; beddua etmek, kargımak, kargışlamak, intizar etmek
- ilençli
İçinde beddua barındıran
- ilençsiz
İçinde beddua barındırmayan
- iler tutar yeri olmamak (veya kalmamak)
çok dağınık, kötü, bozuk veya berbat bir duruma gelmek
- ileri
Herhangi bir şeye göre daha ötede olan yer, geri karşıtı
- ileri (veya ileriye) gitmek
söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak, gereksiz, aşırı davranışta bulunmak
- ileri almak
öne almak
- ileri atılmak (veya çıkmak)
öne doğru çıkmak
- ileri gelen
Bir topluluğun önemli, sözü dinlenir, saygın kişisi
- ileri gelmek
oluşmak, meydana gelmek
- ileri geri
Ayrıntıları düşünülmeyen
- ileri geri etmemek
uzun boylu tartışmamak, sorgu sual etmemek
- ileri geri konuşmak (veya söz etmek veya laflar etmek)
yersiz ve gönül kıracak biçimde konuşmak
- ileri geçmek
öne geçmek
- ileri görüş
Olayların akışından gelecekte olması muhtemel olanları kestirebilme; vizyon
- ileri görüşlü
İleri görüşü olan (kimse)
- ileri görüşlülük
İleri görüşlü olma durumu
- ileri götürmek
bir durum veya davranışta ölçüyü aşmak
- ileri gözetleyici
Düşman birliklerini bulunduğu noktadan gözetleyerek bombardımanın başarılı yapılması için gerekli koordinatları veren kişi
- ileri gözetleyicilik
İleri gözetleyicinin yaptığı iş
- ileri karakol
Keşif ve gözetleme amacıyla sınıra yakın, en uç noktada bulunan birlik
- ileri sürmek
öne doğru yürütmek
- ileri uç
Futbolda ileri hat; forvet
- ileri uç oyuncusu
Futbolda görevi karşı tarafa top sürmek ve gol atmak olan ileri uçtaki oyuncu; akıncı, hücumcu, hücum oyuncusu, muhacim, forvet
- ileri varmak
ileri gitmek
- ileri vites
Vitesteki dişlilerden otomobilin ileri gitmesini sağlayan dişli
- ilerici
İlerlemeden yana olan, ileri düzeydeki toplumsal ve siyasi gelişmeleri benimsemiş olan (düşünce, kimse vb.); terakkiperver, gerici karşıtı
- ilericilik
İlerici olma durumu; terakkiperverlik
- ileride
Gelecekte, gelecek zamanda
- ilerisine gitmek
bir işin sonuna kadar gitmek
- ilerisini gerisini düşünmemek
sonucun ne olacağını hesaplamamak
- ilerisini gerisini hesaplamamak
herhangi bir konuda çok ve ayrıntılı düşünmeden hareket etmek, tedbirsizce, ihtiyatsızca davranmak
- ileriyi görmek
uzağı görmek
- ilerlek
İlerlemiş, ileriye varmış
- ilerleme
İlerlemek işi; terakki, tefeyyüz
- ilerlemek
Bulunduğu yerden daha ileriye gitmek, yol almak
- ilerletebilme
İlerletebilmek işi
- ilerletebilmek
İlerletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ilerletme
İlerletmek işi
- ilerletmek
İlerlemesini sağlamak, ilerlemesine yol açmak
- ilerleyebilme
İlerleyebilmek işi
- ilerleyebilmek
İlerleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ilerleyici benzeşme
Bir kelimede sonraki sesin boğumlanma noktası bakımından önceki sese benzemesi: yok-dur > yoktur vb
- ilerleyiş
İlerlemek işi
- iletebilme
İletebilmek işi
- iletebilmek
İletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ileti
Yazı veya sözle verilen, gönderilen bilgi; mesaj
- iletilebilme
İletilebilmek işi
- iletilebilmek
İletilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iletiliş
İletilmek işi
- iletilme
İletilmek işi
- iletilmek
İletme işi yapılmak
- iletim
İletmek işi
- iletiş
İletmek işi
- iletişim
Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması; bildirişim, haberleşme, komünikasyon
- iletişim araçları
Toplumda sözlü veya yazılı haber alma imkânını sağlayan teknik araçlar; yayın organı, medya
- iletişim ağı
İletişim araçlarının birbirleriyle ortak bağlantı kurma veya iş birliği sağlama durumu veya düzeni
- iletişim kurmak
bilgi, haber vb. alışverişi yapmak
- iletişim merkezi
Bildirişim ve haberleri toplama ve değerlendirme bürosu
- iletişim ortamı
Bildirişim, haberleşme veya komünikasyon imkânlarının sağlandığı ortam; medya
- iletişim uzmanlığı
İletişim uzmanının yaptığı iş; iletişimcilik
- iletişim uzmanı
Kurum ve kuruluşlarda yönetimle ilgili işlemlerin ve kararların iletişim kanallarıyla kamuoyuna bildirilmesini sağlayan ve geri bildirimlerini değerlendiren kimse; iletişimci
- iletişimli
İletişimi olan
- iletişimlilik
İletişimli olma durumu
- iletişimsiz
İletişimi olmayan
- iletişimsizlik
İletişimsiz olma durumu
- iletken
Akım, ısı, ses vb.ni geçiren (madde); nâkil, yalıtkan karşıtı
- iletken damarlar
Bitkilerde hücrelere besin maddelerini ileten borucuklar
- iletkenlik
İletken olma durumu
- iletki
Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç; açıölçer, mastara, minkale
- iletme
İletmek işi
- iletmek
Götürmek, ulaştırmak, nakletmek, geçirmek
- ilga
Bir şeyin varlığını ortadan kaldırma
- ilga etmek
bir şeyin varlığını ortadan kaldırmak
- Ilgaz
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- ilgi
İki şey arasında bulunan herhangi bir bağlılık; alaka, taalluk
- ilgi alanı
Bir kişi veya kuruluşun ilgilendiği konular
- ilgi durumu
Ad görevindeki sözün taşıdığı kavramı başka bir kavrama -(n)ın ekiyle bağlayan durum; tamlayan durumu, genitif: kitab-ın (kapağı), ev-in (damı), araba-nın (sileceği), okul-un (kapısı), yüz-ün (rengi) vb
- ilgi duymak
bir işe, bir olaya, bir kimseye önem vermek, yakınlık duymak
- ilgi görmek
ilgi çekmek
- ilgi göstermek
ilgisini esirgememek, belli etmek
- ilgi odağı olmak
çevrenin yoğun dikkatini üzerinde toplamak
- ilgi toplamak
ilgisini yoğunlaştırmak, belli etmek
- ilgi çekici
İlgiyi, dikkati üzerinde toplayan
- ilgi çekicilik
İlgi çekici olma durumu
- ilgi çekmek (veya uyandırmak)
çevresinde ilgiyi, dikkati ve merakı üzerine toplamak
- ilgilendirebilme
İlgilendirebilmek işi
- ilgilendirebilmek
İlgilendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ilgilendiriş
İlgilendirmek işi
- ilgilendirme
İlgilendirmek işi; alakalandırma
- ilgilendirmek
İlgisini çekmek, önem vermek; alakalandırmak, ırgalamak
- ilgilenebilme
İlgilenebilmek işi
- ilgilenebilmek
İlgilenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ilgileniş
İlgilenmek işi
- ilgilenme
İlgilenmek işi; alakalanma
- ilgilenmek
İlgi göstermek; alakalanmak
- ilgili
İlgilenmiş olan, ilgisi bulunan; alakalı, alakadar, müntesip
- ilgililik
İlgili olma durumu; alakadarlık, alakalılık
- ilginç
İlgi uyandıran, ilgi ve dikkat çekici olan; enteresan
- ilginçleşme
İlginçleşmek durumu
- ilginçleşmek
İlginç duruma gelmek
- ilginçlik
İlginç olma durumu; enteresanlık
- ilgisini kesmek
bir kimse veya şeyle bütün bağlarını koparmak, ilişkisi kalmamak, alakayı kesmek
- ilgisini çekmek
ilgisini, dikkatini ve merakını üzerinde toplamak, alaka duymak
- ilgisiz
İlgisi olmayan veya ilgilenmeyen; kayıtsız, aldırmaz, alakasız, lakayıt, bigâne
- ilgisizce
İlgisiz bir biçimde; ilgisizcesine, alakasızca, alakasızcasına
- ilgisizlik
İlgisiz olma durumu; aldırmazlık, alakasızlık, kayıtsızlık, lakayıtlık, bigânelik
- Ilgın
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- ilhak
Egemenliği altına alma
- ilhak etmek
egemenliği altına almak
- ilham
Allah tarafından peygamberlerin ve seçkin kulların gönlüne verilen ilahi düşünce veya duygu
- ilham almak
esinlenmek
- ilham etmek (veya vermek)
içe doğmasına sebep olmak, esindirmek
- ilham kaynağı
Esinlenmeyi ve içe doğmayı sağlayan şey
- ilham kaynağı olmak
hayal dünyasını beslemek
- ilham perisi
Sanatçılara esin verdiği varsayılan kişi
- ilhan
İran Moğollarında hükümdarın ünvanı
- ilhanlık
İlhan olma durumu
- ilik
Giysi, yorgan çarşafı, yastık kılıfı vb.nin gereken belirli yerlerine düğmenin geçirilebilmesi için iplikle örülerek, parça geçirilerek veya biye ile yapılan küçük yarık
- ilik gibi
çok lezzetli, iyi pişmiş (et)
- ilikleme
İliklemek işi; düğmeleme
- iliklemek
Bir şeyin düğmesini iliğine geçirmek; düğmelemek
- ilikleniş
İliklenmek işi
- iliklenme
İliklenmek işi; düğmelenme
- iliklenmek
İlikleme işi yapılmak; düğmelenmek
- iliklerinde duymak
benliğinde yoğun bir biçimde hissetmek
- ilikleyiş
İliklemek işi
- ilikli
İliği olan
- iliksi
İliği andıran, iliğe benzeyen
- iliksiz
İliği olmayan
- ilikçi
İlik açan kimse
- ilikçilik
İlikçinin yaptığı iş
- ilim
Ayrıntı, özellik, nitelik
- ilinek
Ortaya çıkması, belirmesi için başka bir öze ihtiyaç duyan şey; araz
- ilineksel
İlinekle ilgili olan, özle ilgili olmayan
- ilinti
İnsanlar arasındaki bağ
- ilintileme
İlintilemek işi
- ilintilemek
Bir şeyle ilgili kılmak
- ilintili
İlgisi, ilişkisi, bağı, ilintisi olan
- ilintililik
İlintili olma durumu
- ilintisiz
İlgisi, ilişkisi, bağı, ilintisi olmayan
- ilintisizlik
İlintisiz olma durumu
- iliği kemiği donmak
çok üşümek
- iliği kemiği ısınmak
üşümüşken vücudu iyice ısınmak
- iliğine (veya iliklerine) işlemek (veya geçmek)
çok ıslanmak
- iliğine (veya iliklerine) kadar
iyice, en son sınırına dek
- iliğine kadar ıslanmak
çok ıslanmak
- iliğini kemirmek
çok etkilemek
- iliğini kurutmak
canından bezdirecek kadar sıkıntı vermek
- ilişik
İliştirilmiş, eklenmiş, bağlanmış
- ilişikli
İlişiği olan, ilişkin
- ilişiklik
İlişik olma durumu
- ilişiklilik
İlişikli olma durumu
- ilişiksiz
İlişiği olmayan
- ilişiksizlik
İlişiksiz olma durumu
- ilişilme
İlişilmek işi
- ilişilmek
İlişme işi yapılmak
- ilişiverme
İlişivermek işi
- ilişivermek
Çabucak ilişmek
- ilişiği kalmamak
var olan ilgisi, bağlılığı artık olmamak
- ilişiği olmamak
bağlantısı olmamak
- ilişiğini kesmek
hiçbir ilgisi kalmamak, bağlantılarını koparmak
- ilişken
Deniz dibinde batık ve atıkların oluşturduğu tabaka
- ilişkenli
İlişken özellik bulunduran
- ilişki
İki şey arasında karşılıklı ilgi; bağ (I), ilinti, ilişik, münasebet, rabıta, temas
- ilişki kurmak
bağlantı sağlamak, ilgi sağlamak
- ilişkilendirebilme
İlişkilendirebilmek işi
- ilişkilendirebilmek
İlişkilendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- ilişkilendirme
İlişkilendirmek işi
- ilişkilendirmek
İlişkili duruma getirmek
- ilişkili
İlişkisi olan; münasebetli
- ilişkililik
İlişkili olma durumu
- ilişkin
“İlgisi, ilişiği olan” anlamlarında kullanılan bir söz; değgin, merbut, müteallik
- ilişkinlik
İlişkin olma durumu
- ilişkisel
İlişkiyle ilgili
- ilişkisiz
İlişkisi olmayan
- ilişkisizlik
İlişkisiz olma durumu
- ilişkiye girmek
bağlantı kurmak
- ilişme
İlişmek işi
- ilişmek
Bir şeye hafifçe dokunmak
- iliştirebilme
İliştirebilmek işi
- iliştirebilmek
İliştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iliştirilebilme
İliştirilebilmek işi
- iliştirilebilmek
İliştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iliştirilme
İliştirilmek işi
- iliştirilmek
İliştirme işi yapılmak, eğreti takılmak, hafifçe tutturulmak
- iliştiriverme
İliştirivermek işi
- iliştirivermek
Çabucak iliştirmek
- iliştirme
İliştirmek işi
- iliştirmek
İlişmesini sağlamak
- ilk
Zaman, sıra, yer ve önem bakımından ötekilerden önce gelen; öncel, son karşıtı
- ilk ağızda
İlk iş olarak, her şeyden önce
- ilk ağızdan
Kaynağından
- ilk bakışta
Görür görmez
- ilk dördün
Ay'ın, yeni ay evresinden bir hafta sonra yarım daire biçiminde göründüğü evre
- ilk elden
Baştan başlayarak
- ilk gençlik
Deneyimsizlik, toyluk
- ilk gösteri
Sahneye konulan tiyatro, konser vb.nin ilk temsili; prömiyer
- ilk gösterim
Yeni çekilmiş bir filmin davetliler ve filmde görev alan sanatçılar tarafından ilk kez bir arada izlenmesi; ön gösterim, gala
- ilk göz ağrısı
İlk çocuk
- ilk gün zarfı
Posta pulunun veya pul serisinin satışa sunulacağı ilk gün için hazırlanan, çoğunlukla üzerinde o güne özel damgası bulunan zarf; özel gün zarfı, filateli zarf
- ilk planda
İlk olarak
- ilk sezi
Bir konuda edinilen ilk ve yalın bilgi
- ilk tasarım
Bir tasarımın hazırlanmış ilk biçimi
- ilk vuran okçudur
"amaca başkalarından önce ulaşan, işinin ehlidir ve kazançlı çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- ilk yardım
Kaza, hastalık, yangın, deprem vb. tehlikeli ve ani durumlarda hastaya kesin tedavi öncesi, olay yerinde uygulanan ilk ve ivedi işlem; sıhhi imdat
- ilk yardım hastanesi
Aniden rahatsızlananlar veya kazada yaralananlara ilk tıbbi müdahalenin yapılabileceği nitelikte donatılan hastane
- ilk yarı
Karşılaşmalarda iki devreden ilki; ilk devre
- ilk çeyrek
Basketbolda onar dakikalık bölümlerden birincisi
- ilk önce
En başta; ilkten
- ilk örnek
Örneklik eden biçim veya nesne; prototip
- ilkah etmek
döllemek
- ilkbahar
Kuzey yarım kürede 21 Mart-21 Haziran arası, güney yarım kürede 24 Eylül-21 Aralık tarihleri arsındaki zaman dilimi, kışla yaz arasındaki mevsim; bahar, erken bahar, evvel bahar, ilkyaz, nevbahar
- ilkbahar ekinoksu
Kuzey yarım kürede gece ve gündüzün eşit olduğu ilkbaharın ilk günü
- ilkbahar noktası
İlkbaharda gündüz gece eşitliği anında Güneş'in gök Ekvator'u çemberi üzerinde bulunduğu nokta
- ilke
Temel düşünce, temel inanç; umde, prensip
- ilkeci
İlkelerine bağlı kimse
- ilkecilik
İlkeci olma durumu
- ilkel
İlk durumunda kalmış olan, gelişmesinin başında bulunan; ilkelce, iptidai, primitif
- ilkel kalmak
gelişmemek, ilk durumunda kalmak
- ilkel memeliler
Bazı sınıflandırmalara göre memeliler sınıfının tek delikliler ile soyu tükenmiş olan bazı ilkel yapılı memelileri içine alan bir alt sınıfı
- ilkel toplum
Yazılı kültürü bulunmayan, sanayileşmemiş, şehirleşmemiş tarım toplumu
- ilkelce
(ilke'lce) İlkel bir biçimde
- ilkelci
İlkelcilik yanlısı olan (sanatçı); primitivist
- ilkelcilik
Avrupa sanatının çağımıza kadar geçirdiği gelişmelerden habersiz görünen, ilkel ulusların sağlam, kaba, saf, yalın biçimli sanatını benimseyen görüş; primitivizm
- ilkeleşme
İlkeleşmek işi
- ilkeleşmek
İlke durumuna gelmek
- ilkeleştirme
İlkeleştirmek işi
- ilkeleştirmek
İlke durumuna getirmek
- ilkelleşme
İlkelleşmek işi
- ilkelleşmek
İlkel bir durum almak
- ilkelleştirme
İlkelleştirmek işi
- ilkelleştirmek
İlkel duruma getirmek
- ilkellik
İlkel olma durumu; iptidailik, primitiflik
- ilkesel
İlke ile ilgili
- ilkesellik
İlkesel olma durumu
- ilkin
Başta, başlangıçta
- ilklik
İlk olma durumu
- ilkokul
Öğrenim çağındaki çocukları ortaokula hazırlayan eğitim öğretim kurumu; beş, ilk mektep, iptidai, iptidai mektep
- ilköğrenim
Ortaöğrenimden önceki öğrenim dönemi
- ilköğretim
Örgün eğitim sisteminin temel bilgi ve becerileri kazandıran ilk basamağı
- illa
Ne olursa olsun, hangi şartta olursa olsun; ille, illaki
- illallah
Usanç ve bezginlik anlatan bir söz
- illallah dedirtmek
bezdirmek, usandırmak
- illallah demek (veya etmek)
usanmak, bıkmak, bezmek
- illet
Hastalık derecesine varan alışkanlık
- illet etmek
sakatlamak
- illet olmak
çok sinirlenmek, çok kızmak
- illetli
Hastalığı olan
- illetlilik
İlletli olma durumu
- illiyet bağı
Hukuki sonuç ile sonucu ortaya çıkaran olguların arasındaki bağ; illiyet
- ilme
İlmek işi
- ilmek
İpe halka şekli verilerek yapılan düğüm; ilmik, din (IV)
- ilmekleme
İlmeklemek işi; ilmikleme
- ilmeklemek
İpe halka şekli vererek düğüm atmak; ilmiklemek
- ilmekli
Kolay çözülür biçimde düğümlenmiş; ilmikli
- ilmeksiz
Kolay çözülemeyen biçimde düğümlenmiş, ilmiksiz
- ilmihâl
İslam dininin kurallarını öğretmek için yazılmış kitap
- ilmik atmak
ilmik yapmak
- ilmiklenme
İlmiklenmek işi
- ilmiklenmek
İlmekle tutturulmak
- ilminden anlamak
herhangi bir şeyin uzmanı olmak
- ilmini almak
bir işin özelliklerini, işleyişini en ince ayrıntılarına kadar iyice öğrenmek
- ilmiye
Din işleriyle uğraşan hocalar sınıfı
- ilmühaber
Birinin yer, hâl, medeni durum vb.ni gösteren resmî belge
- ilsizleşme
İlsizleşmek durumu
- ilsizleşmek
Yurtsuz, vatansız kalmak
- iltibasa yol açmak
karışıklığa sebep olmak
- iltica etmek
sığınmak
- iltifat
Birine güler yüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma
- iltifat etmek
ilgilenmek, saygı göstermek
- iltifatkâr
Güler yüz gösteren, hoş davranan; mültefit
- iltifatlı
Yüze gülen, gönül alan
- iltihak etmek
katılmak
- iltihap
Vücudun mikroplara karşı koymak için herhangi bir yerine fazla kan hücumu ile orada şişkinlik, kırmızılık, ısı ve ağrı ile beliren irin toplaması; yangı, enflamasyon
- iltihaplanma
İltihaplanmak işi; yangılanma
- iltihaplanmak
Bir doku veya bir organda iltihap oluşmak; yangılanmak
- iltihaplı
İltihabı olan; yangılı, iltihabi
- iltihapsız
İltihabı olmayan; yangısız
- iltimas
Birine herhangi bir konuda öncelik ve ayrıcalık tanıma
- iltimas etmek (veya geçmek)
kayırmak, korumak
- iltimaslı
Kayırılarak yapılan (iş)
- iltiması olmak
arkası, kayırıcısı olmak
- iltisak
Bağlantılı olma
- iltisaki
İltisakla ilgili olan
- iltisaklı
Bağlantılı olan
- iltizam
Birinin veya bir şeyin tarafını tutma
- iltizam etmek
keseneğe almak
- iltizami
İsteyerek, bilerek yapılan
- ilzam
Tartışma veya yargılamada delillerle karşı tarafı cevap veremez duruma getirme; susturma
- ilzam etmek
susturmak
- ilçe
Yönetim bakımından yurt bölümlemesinde ilden sonra gelen bölüm; kaymakamlık, kaza
- ilçeli
Aynı ilçeden olan (kimse)
- ima
Dolaylı olarak anlatma, üstü kapalı olarak belirtme; işaretleme, anıştırma, ihsas
- ima etmek
dolaylı anlatmak, anıştırmak, ihsas etmek
- imal
Ham maddeyi işleyip mal üretme
- imal etmek
ham maddeyi işleyerek bir mal üretmek
- imalat
Ham madde işlenerek yapılan her türlü mal
- imalathane
Ham maddeleri işleyerek piyasaya çıkacak duruma getiren iş yeri; yapımevi
- imalatçı
İmalat yapan kimse
- imalatçılık
İmalatçının yaptığı iş
- imale
Aruz vezninde kısa okunması gereken heceyi ölçüye uydurmak için uzun okuma, zihaf karşıtı
- imale etmek
eğmek, çevirmek
- imale yapmak
kısa heceyi uzun okumak
- imalı
Üstü kapalı, örtülü (söz veya davranış)
- imam
Cemaatle kılınan namazlarda en önde duran ve namaz kılınırken kendisine uyulan kimse
- imam evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz
"bir şey alınması imkânı olmayan yerden, bir şeyler vermesini beklemek boştur" anlamında kullanılan bir söz
- imam nikâhlı
İmam nikâhı olan
- imam nikâhı
İslami kurallara göre kıyılan nikâh
- imam osurursa cemaat sıçar
"yöneticilerin kötü bir iş yapmaları, onların buyruğundakilerin daha kötü bir iş yapmalarına yol açar" anlamında kullanılan bir söz
- imama uymak
imamın arkasında ona uyarak namaz kılmak
- imambayıldı
Bütün olarak kızartılmış ve ortası yarılmış patlıcanın içine soğan, sarımsak ve domatesli iç konularak yapılan zeytinyağlı yemek
- imame
Tespihlerin baş tarafına geçirilen uzunca parça
- imameci
İmame yapan ve satan kimse
- imamevi
Kadınlara özgü cezaevi
- imamkayığına binmek
ölmek
- imamlık
İmam olma durumu; imamet
- imamın abdest suyu gibi
soğuk veya sıcak olması gerekirken ılık olan içecekler için kullanılan bir söz
- iman
Güçlü inanç, inan
- iman etmek
Tanrı'ya inanmak
- iman getirmek
gönül rızasıyla Müslümanlığı kabul etmek
- iman sahibi
İnanmış, iman etmiş (kimse)
- imana gelmek
Müslümanlığı kabul etmek
- imana getirmek
Müslümanlığı kabul ettirmek
- imanlı
İmanı olan, iman etmiş olan; itikatlı, mümin
- imanlıca
İmanlı bir biçimde
- imanlılık
İmanlı olma durumu
- imansız
İnsafsız, acımasız
- imansız gitmek
Tanrı'ya inanmadan ölmek
- imansız peynir
Yağı alınmış peynir
- imansızca
İmansız bir biçimde
- imanı gevremek
(imanı) çok yorulmak veya sıkıntı çekmek
- imanı yok
(imanı) acımasız, insafsız
- imanım
(imanım) "kardeş, arkadaş" anlamında kullanılan bir seslenme sözü
- imanına kadar
(imanına) ağzına kadar, son kertesine kadar, tıka basa, alabildiğince
- imar etmek
bayındır durumuna getirmek, bayındırlaştırmak, geliştirmek
- imara açılmak
yapılaşma yasağı olan bir yerin üzerine yapı yapılmasına izin vermek
- imarcı
İmarla uğraşan kimse
- imarcılık
İmarcının yaptığı iş
- imarethane
Yoksullara ve öğrencilere yiyecek dağıtmak için kurulmuş hayır kurumu; imaret
- imbat
Yazın, gündüz denizden karaya doğru esen mevsim rüzgârı; deniz yeli
- imbik
Damıtmaya yarayan, damıtma işinde kullanılan araç; damıtıcı
- imbikten çekmek
damıtmak
- imdada (veya imdadına) koşmak (veya yetişmek veya erişmek)
çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek
- imdat
Tehlikede olana yapılan yardım
- imdat dilemek
yardım beklemek, medet ummak
- imdat etmek
tehlikede olan birine yardım etmek
- imdat freni
Tehlike anında yolcuların aracı durdurabilmesi için görünür bir yerde bulunan fren
- imdat kolu
Tehlike anında yolcuların aracı durdurabilmesi veya kapıları açabilmesi için görünür bir yerde bulunan durdurma veya açma kolu
- imdat ummak
yardım beklemek
- imdat çekici
Tehlike anında aracın camını kırıp dışarı çıkabilmek için aracın görünür bir yerinde bulundurulan kırma aleti
- imdatçı
İmdada gelen, yardıma koşan kimse
- imdi
Buna göre, şu hâlde, artık
- imece
Kırsal topluluklarda köyün zorunlu ve isteğe bağlı işlerinin köylülerce eşit şartlarda emek birliğiyle gerçekleştirilmesi
- imece günü bulutlu, görmeyene ne mutlu
"zamanın elverişli olup olmadığına bakmadan yardıma gelenleri bulunan iş sahibine ne mutlu" anlamında kullanılan bir söz
- imeceye girmek
imece yoluyla yapılacak çalışmaya katılmak
- imge
Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey; hayal
- imgeci
İmgeyi öne alan, imgeye önem veren (kimse, düşünce vb.)
- imgecilik
İmgeci olma durumu
- imgelem
Geçmiş yaşantılara özgü ögelerle şimdiki yaşantı arasında bağ kurma gücü; hayal gücü, imajinasyon
- imgeleme
İmgelemek işi; tahayyül
- imgelemek
Bir şeyin imgesini zihinde canlandırmak, hayal etmek
- imgelenme
İmgelenmek işi
- imgelenmek
İmgeleme işine konu olmak
- imgeli
İmgeye dayanan, imgesi olan
- imgesel
İmge ile ilgili
- imgesellik
İmgesel olma durumu
- imha
Ortadan kaldırma, yok etme
- imha ateşi
Bir savaşta düşman ordusunu yok etmek amacıyla karadan, havadan ve denizden açılan ateş
- imha etmek
ortadan kaldırmak, yok etmek
- imik
Animasyon film müziklerini oluşturan yapısal özelliklerin kültürel mesajları ve izleri içerdiğini belirtme
- imkân
Yararlanılan uygun şart veya durum
- imkân vermek
bir işin olmasına elverişli ortamı hazırlamak
- imkânsız
Olma ihtimali bulunmayan; gayrikabil, gayrimümkün
- imkânsızca
İmkânsız bir biçimde
- imkânsızlaşma
İmkânsızlaşmak durumu
- imkânsızlaşmak
İmkânsız bir duruma gelmek
- imkânsızlaştırma
İmkânsızlaştırmak işi
- imkânsızlaştırmak
Îmkânsız duruma getirmek
- imkânsızlık
İmkânsız olma durumu; gayrikabillik, gayrimümkünlük
- imkânı yok
olma ihtimali bulunmayan
- imla
Söyleyerek birine yazdırma
- imla etmek
birine söyleyip yazdırmak
- imlaya gelmemek
bir şey veya düşünce düzenlenemeyecek kadar karışık olmak, yönteme uyamayacak bir durumda olmak
- imlek
Bir kurum veya kuruluşun kendine seçtiği, bazı ticaret eşyası üzerine konulan, o eşyayı üreten veya satanı tanıtan resim, harf vb. özel işaret; logo
- imleme
İmlemek işi; ima
- imlemek
İm koymak, imle göstermek
- imleç
Fiziksel bir olayı kendiliğinden tespit edip çizen araç; kaydedici
- imlik
Kitap sayfaları arasına konulan ve okunan yeri belirlemekte kullanılan ince, uzun karton parçası
- imparator
Bir imparatorluğu yöneten kimse; ilhan
- imparator mantarı
Çalılık ve geniş yapraklı ağaçların bulunduğu orman zemininde sonbahar aylarında yetişen, gelişimine çanakçık içinde başlayan, sapında sabit bir halka bulunan, şapkası turuncu tonlarında, bazitli bir tür mantar; Sezar mantarı, duvaklıca (Amanita caesarea)
- imparator otu
Maydanozgillerden, baharlı ve yakıcı olan kökü hekimlikte kullanılan bir ot (Peucedaum imperatoria)
- imparatoriçe
İmparator eşi
- imparatoriçelik
İmparatoriçe olma durumu
- imparatorluk
İmparator olma durumu; ilhanlık
- imrahor
Padişah ahırlarına ve onlarla ilgili gereçlere bakmakla görevli kimse
- imren
Görülen bir şeyi veya benzerini edinme isteği
- imrence
Herkesçe imrenilen şey veya kimse
- imrendirme
İmrendirmek işi
- imrendirmek
İmrenmesine yol açmak
- imrenilme
İmrenilmek işi
- imrenilmek
İmrenme işi yapılmak
- imreniş
İmrenmek işi
- imrenme
İmrenmek işi; imrenti, gıpta, özenç
- imrenmek
Beğenilen, hoşlanılan bir şeyi edinme veya bir yiyeceği yeme isteğini duymak
- imroz
Gökçeada ve kısmen Çanakkale ilinde yetiştirilen vücudu beyaz, baş ve ayaklarda siyah lekeler bulunan, küçük cüsseli, uzun ve ince kuyruklu, kaba karışık ve uzun yapağılı bir tür koyun
- imsak
Oruca başlama zamanı
- imsak etmek
bir şeyden el çekerek nefsine hâkim olmak
- imsak vakti
Orucun başlama zamanı
- imsakiye
Ramazanda imsak vaktini ve namaz vakitlerini gösteren çizelge
- imtihan
Güç, direnme, dayanışma gerektiren, sonucunda deneyim kazandıran zor bir durum
- imtihan etmek
bilgi derecesini ölçmek
- imtihan olmak
bilgisi ölçülmek
- imtihan vermek
sınanmak
- imtihana çekmek
bilgisini ölçmek
- imtina etmek
bir şeyi yapmaktan çekinmek
- imtisal
Bir örneğe göre davranma, uyma, benzemeye çalışma
- imtisal etmek
uymak, benzemeye çalışmak
- imtisas
Emme, emerek çekme, soğurma
- imtiyaz
Fabrika kurmak, maden işletmek vb. için bir kişi veya kuruluşa devlet tarafından verilen özel izin
- imtiyaz hakkı
Bir sistem, ürün veya markanın imtiyaz sahibinin belirli süre, koşul ve sınırlar içinde, belirli bir bedel karşılığında, bağımsız yatırımcılara sistem ve markasını kullandırmasına dayanan, uzun vadeli ve sürekli bir iş ilişkisi
- imtiyaz sahibi
İmtiyaz hakkına sahip kimse
- imtizaç
Karşısındakiyle iyi geçinme
- imtizaç etmek
bağdaşmak, uyuşmak
- imza
Bir kimsenin herhangi bir belgeyi yazdığını veya onayladığını belirtmek için her zaman aynı biçimde kullandığı işaret
- imza (veya imzasını) atmak
imzalamak
- imza etmek
imzalamak
- imza günü
Yazarların eserlerini okurlarına hatıra olarak imzaladıkları gün
- imza kâğıdı
İş yerlerinde çalışanların giriş ve çıkışlarının denetlenmesi amacı ile üzerine imzalarını attıkları kâğıt
- imza sahibi
Bir yere imza atan kimse
- imza sirküleri
Bir resmî daire veya ticari kuruluşta imza atmaya yetkili kimselerin imza örneklerini öncelik sırasına göre içeren imza belgesi
- imza toplamak
bir dilekçeyi veya öneriyi, destekleyenlere imzalatmak
- imza töreni
Antlaşma veya sözleşmelerde ilgili tarafların belgelere imza atması ve birbirlerini kutlaması
- imza vermek
imza atmak
- imza çizelgesi
Kurum ve kuruluşlarda çalışanların veya görevlilerin devam durumunu gösteren çizelge
- imzalama
İmzalamak işi
- imzalamak
Bir yazı veya belgeye imzasını yazmak, imza atmak; akdetmek
- imzalanma
İmzalanmak işi
- imzalanmak
İmzalama işi yapılmak
- imzalanış
İmzalanmak işi
- imzalatabilme
İmzalatabilmek işi
- imzalatabilmek
İmzalatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- imzalatma
İmzalatmak işi
- imzalatmak
İmza attırmak
- imzalatılabilme
İmzalatılabilmek işi
- imzalatılabilmek
İmzalatılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- imzalayabilme
İmzalayabilmek işi
- imzalayabilmek
İmzalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- imzalayış
İmzalamak işi
- imzalı
İmza edilmiş
- imzasız
İmza edilmemiş
- imzasızlık
İmzasız olma durumu
- imzayı basmak (veya çakmak)
imzalamak, imza etmek
- In
İndiyum elementinin simgesi
- in
Yaban hayvanlarının kendilerine yuva edindikleri kovuk
- in cin
hiç kimse
- in cin top oynamak
hiçbir canlı varlık bulunmamak
- in cin yok
hiç kimse yok
- in gibi
dar ve karanlık (yer)
- in misin, cin misin
genellikle masallarda "insan mısın, cin misin?" anlamında kullanılan bir söz
- inadı tutmak
çok direnmek
- inadım inat olmak
söylediğinden veya yaptığından vazgeçmemek, çok direnmek
- inadına
Terslik olsun diye
- inal
Kendisine inanılan kimse
- inan
İnanmak işi
- inan olsun
"bana inanınız" anlamında kullanılan bir söz
- inanabilme
İnanabilmek işi
- inanabilmek
İnanma ihtimali bulunmak
- inanca vermek
güvence vermek
- inancı
İnancılığı savunan; fideist
- inancılık
Temel gerçeklerin akılla kavranamayacağını ancak inan yoluyla elde edilebileceğini savunan öğretilerin genel adı; imaniye, fideizm
- inandırabilme
İnandırabilmek işi
- inandırabilmek
İnandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- inandırma
İnandırmak işi
- inandırmak
İnanmasını sağlamak
- inandırıcı
İnandıran, inandırma özelliği olan; doyurucu
- inandırıcılık
İnandırıcı olma durumu
- inandırılma
İnandırılmak işi
- inandırılmak
İnanması sağlanmak
- inandırıverme
İnandırıvermek işi
- inandırıvermek
Çabucak inandırmak
- inanma
İnanmak işi
- inanmak
Bir şeyi doğru olarak benimsemek
- inanmazlık
İnanmaz olma durumu
- inanç
Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma; itikat
- inançlı
İnancı olan, bir şeye bütün varlığıyla inanmış bulunan; inanlı, itikatlı
- inançlıca
İnançlı bir biçimde
- inançlılık
İnançlı olma durumu
- inançsız
İnancı olmayan; imansız, inansız, itikatsız
- inançsızca
İnançsız bir biçimde
- inançsızlık
İnançsız olma durumu; imansızlık, inansızlık, itikatsızlık
- inanılma
İnanılmak işi
- inanılmak
İnanma işi yapılmak
- inanılmaz
İnanılması çok güç veya imkânsız olan
- inanılmazlık
İnanılmaz olma durumu
- inanılır gibi (veya şey) değil
çok şaşırılan, hayret edilen veya hayranlık duyulan bir olayla karşılaşıldığında söylenen bir söz
- inanırlık
İnanılabilir bir şeyin niteliği
- inanıverme
İnanıvermek işi
- inanıvermek
Çabucak inanmak
- inanış
İnanmak işi
- inat
Bir konuda direnme, ayak direme; direnim
- inat etmek
direnmek, diretmek, ayak diremek
- inatla
Ayak direyerek
- inatlaşma
İnatlaşmak işi; dayatışma
- inatlaşmak
Karşılıklı inat etmek; dayatışmak
- inatçı
Ayak direyen, direnen; aksi, direngen, inat, inatçı, pek başlı, anut, muannit
- inatçı keçi
Çok inat eden kimse
- inatçılık
İnatçı olma durumu; aksilik, direngenlik, inatlık, anutluk, muannitlik
- inayet etmek (veya eylemek)
lütfetmek
- inayet ola
"Allah versin" anlamında, dilencileri savmak için kullanılan bir söz
- inayette bulunmak
lütfetmek
- ince
Kendi cinsinden olanlara göre dar ve kalınlığı az olan; cılız, narin, kalın karşıtı
- ince ayar
"Olayların istenilen doğrultuda gelişmesi için girişimde bulunmak" anlamında ince ayar vermek ve ince ayar çekmek deyimlerinde kullanılan bir söz
- ince ayrım
Küçük ayrıntı; çalar, nüans
- ince bağırsak
Sindirim borusunun mideden kalın bağırsağa kadar olan yiyeceklerin sindirilmesi görevini yapan bölümü
- ince donanma
Hafif gemilerden kurulmuş donanma
- ince düşünceli
Ayrıntılı bir biçimde düşünen
- ince düşüncelilik
İnce düşünceli olma durumu
- ince düşünmek
ayrıntılı bir biçimde düşünmek
- ince eleyip (veya eğirip) sık dokumak
bir şeyi bütün ayrıntılarıyla araştırmak, gözden veya elden geçirmek
- ince gül yağı
Su buharı dağıtmasıyla elde edilen soluk sarı renkli, gül kokulu bir sıvı
- ince iş
Özenli ve hesaplı davranış
- ince karın ağrısı
Huzursuzluk, rahatsızlık veren iş, olay veya düşünce
- ince kesim
Kemikleri ince ve zayıf
- ince saz
Türk müziğinde keman, ney, tambur, kemençe, ut, kanun, daire vb. çalgılardan ve okuyuculardan oluşan, fasıl yapan topluluk
- ince ses
Titreşim sayısı çok olan ses; tiz ses, yüksek ses
- ince sıva
Kaba sıva üzerine ince kum ve çimento karışımıyla yapılan düzgün sıva
- ince tutkal
Uygun sıvılarla akıcılığı artırılmış sıvı tutkal
- ince yapılı
Narin, nazik, zayıf; inceden
- ince yağ
Yakıt olarak veya yağlamada kullanılan akışkan nitelikteki mineral yağ
- ince zar
Beyni, omuriliği saran zarların en altta olanı
- ince ünlü
Dilin ön damağa doğru kabarmasıyla oluşan ünlü; ön ünlü: e, i, ö, ü
- incecik
Çok ince
- incecikten
Belli belirsiz bir biçimde
- inceden inceye
Ayrıntılara inerek, önem vererek, titizce
- incekara
İnce kabuklu, siyah renkli bir üzüm çeşidi
- inceldiği yerden kopmak
sonucu neye varırsa varsın
- incelebilme
İncelebilmek işi
- incelebilmek
İncelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inceleme
İncelemek işi; tetkik
- incelemeci
İnceleme yapan kimse
- incelemecilik
İncelemeci olma durumu
- incelemek
Bir işi veya bir şeyi ele alıp özelliklerini, ayrıntılarını inceden inceye, özenli bir biçimde anlamaya, öğrenmeye çalışmak; tetkik etmek
- incelenebilme
İncelenebilmek işi
- incelenebilmek
İncelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inceleniş
İncelenmek işi
- incelenme
İncelenmek işi
- incelenmek
İnceleme işi yapılmak
- inceletebilme
İnceletebilmek işi
- inceletebilmek
İnceletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inceletiş
İnceletmek işi
- inceletme
İnceletmek işi
- inceletmek
İnceleme işini başkasına yaptırmak, birinin incelemesini sağlamak
- incelettirme
İncelettirmek işi
- incelettirmek
İnceletmesini sağlamak
- inceleyebilme
İnceleyebilmek işi
- inceleyebilmek
İnceleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inceleyici
İnceleyen, araştırma yapan kimse; müdekkik
- inceleyicilik
İnceleyici olma durumu
- inceleyiş
İncelemek işi
- incelik
İnce olma durumu
- inceliş
İncelmek işi
- incelme
İncelmek işi
- incelmek
İnce duruma gelmek
- inceltebilme
İnceltebilmek işi
- inceltebilmek
İnceltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inceltici
Boyaların ve verniklerin yoğunluğunu azaltmak ve uygulama kolaylığı sağlamak amacıyla kullanılan uçucu sıvı; tiner
- inceltiş
İnceltmek işi
- inceltme
İnceltmek işi
- inceltmek
İnce duruma getirmek
- incerek
Zayıfa yakın, incecik
- inci
İstiridye gibi bazı kavkılı deniz hayvanlarının içerisinde oluşan, değerli, küçük, sert, sedef renginde süs tanesi
- inci (veya inciler) döktürmek
bir konuda önemli, anlamlı ve güzel söz söylemek
- inci balığı
Sazangillerden, pullarından inci yapılan küçük bir balık (Alburnus alburnus)
- inci gibi
küçük, temiz, güzel ve düzgün
- inci taşı
Feldspat cinsinden, suyu az ve eridiği zaman inciye benzeyen taneleri olan, grinin tonlarından siyaha kadar değişik renklerde volkanik bir kaya; perlit
- inci çiçeği
Zambakgillerden, temren biçimindeki yaprakları arasında, ince bir sap üzerinde küçük çan biçiminde beyaz çiçekler açan bir süs bitkisi; müge (Convallaria majalis)
- incik
Bazı bölgelerde diz, ayak bileği, baldır veya kaval kemikleri
- incik boncuk
Değersiz ufak tefek süs eşyası
- incik kemiği
Diz kapağından topuğa kadar olan kemik
- incik yahnisi
İncik eti, yağ, soğan ve baharat kullanılarak hazırlanan bir tür tencere yemeği
- incili
İnci takınmış olan
- inciniş
İncinmek işi
- incinme
İncinmek işi
- incinmek
Çarpma, sıkışma, burkulma vb. etkenlerle vücudun bir yeri ağrı verir duruma gelmek
- incir
Dutgillerden, asıl yurdu Akdeniz kıyıları olan, yaprakları geniş dilimli bir ağaç (Ficus carica)
- incir kuşu
Kuyruksallayangillerden, en çok incir ve başka yemişlerle beslendiği için zararlı sayılan ve avlanılan küçük bir kuş (Anthus trivialis)
- incir çekirdeği doldurmamak
çok az veya çok önemsiz olmak
- incirlik
İncir yetiştirilen alan; yemişlik
- incirsi meyve
Gerçek bir meyve olmayan, yumurtalıklardan değil çiçeklikten oluşan incire benzer meyve
- inciruyutması
Küçük parçalar hâlinde doğranmış incire süt katılıp muhallebi kıvamına gelinceye kadar karıştırılarak hazırlanan bir tür tatlı
- incitebilme
İncitebilmek durumu
- incitebilmek
İncitme ihtimali veya imkânı bulunmak
- incitici
İncinme, üzülme, kırılma duygusu veren
- incitilme
İncitilmek işine konu olma
- incitilmek
İncitme işi yapılmak
- incitiş
İncitmek işi
- incitme
İncitmek işi
- incitmek
İncinmesine yol açmak
- incizap
Bir şeyin cazibesine tutulup ona ilgi duyma
- indi
Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanamayıp yalnız bir kişinin kendi kanısına dayanan
- indibindi
Dolmuş taşımacılığında belli bir alan içinde yapılan en kısa yolculuk
- indifa
Başkaldırma, isyan etme, ayaklanma
- indifa etmek
yanardağ, püskürmek
- indifai
Püsküren (yanardağ)
- indirebilme
İndirebilmek işi
- indirebilmek
İndirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- indirgeme
İndirgemek işi; irca, redüksiyon
- indirgemek
Daha kolay ve yalın duruma getirmek
- indirgen
Oksit durumundaki cisimlerin oksijenini alma veya daha düşük bir oksitleme derecesine indirme özelliği olan (madde)
- indirgenebilir
Daha düşük bir oksitleme derecesine indirilebilen
- indirgenebilirlik
İndirgenebilir olma durumu
- indirgeniş
İndirgenmek işi
- indirgenlik
İndirgen olma durumu
- indirgenme
İndirgenmek işi
- indirgenmek
İndirgeme işi yapılmak
- indirgeyebilme
İndirgeyebilmek işi
- indirgeyebilmek
İndirgeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- indirgeyici
İndirgeme işini yapan, yapabilecek özellikleri taşıyan madde
- indirgeyiş
İndirgemek işi
- indiriliş
İndirilmek işi
- indirilme
İndirilmek işi
- indirilmek
İndirme işi yapılmak
- indirim
Fiyatta yapılan değer düşürümü; tenzilat, iskonto
- indirim merkezi
Mağazaların seri sonu mallarını ucuz olarak sattığı alışveriş yeri
- indirim saatleri
Mağaza veya barlarda günün değişik saatlerinde yapılan indirim anları
- indirim yapmak
fiyatta değer düşürümü yapmak, iskonto yapmak
- indirimli
Fiyatında değer düşürümü yapılmış; tenzilatlı, iskontolu
- indirimli satış
Sanayi odalarının onayıyla belirli bir süre için yapılan değer düşürümlü satış
- indirimsiz
Fiyatında değer düşürümü yapılmamış; tenzilatsız, iskontosuz, tam tarife
- indirimsizlik
İndirimsiz olma durumu
- indiriverme
İndirivermek işi
- indirivermek
Çabucak veya kısa sürede indirmek
- indiriş
İndirmek işi
- indirme
İndirmek işi; tenzil
- indirmek
Yüksekten, sarp ve kötü yerden veya yukarıdan aşağıya inmesini sağlamak
- indirmelik
Damadın anne ve babası tarafından düğün başlangıcında geline bağ, bahçe, mal vb. bağışlama âdeti
- indirtebilme
İndirtebilmek işi
- indirtebilmek
İndirtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- indirtme
İndirtmek işi
- indirtmek
İndirmesini sağlamak
- indis
Bir harf üzerine konulan işaret
- indiyum
Atom numarası 49, atom ağırlığı 114,8 olan, gümüş parlaklığında, kurşundan daha kolay ezilen yumuşak bir element (simgesi In)
- indükleme
İndüklemek işi
- indükleme akımı
İndükleme yoluyla elde edilen elektrik akımı
- indükleme makinesi
İndüklemeyle oluşan elektrik akımlarını üreten makine
- indüklemek
Kapalı bir devreyi, şiddeti her an değişen bir manyetik alanın içine koyarak onun üzerinde bir elektrik akımı oluşturmak
- indükleç
İndükleme akımı elde etmeye yarayan araç
- indükleçli
İndükleci olan
- inebilme
İnebilmek işi
- inebilmek
İnme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inebolukütüğü
Karadeniz'de kereste taşımakta kullanılan bir tür küçük mavna
- inek
Dişi sığır; sarıkız
- inek yağı
İnek sütünden yapılan katı yağ
- inekhane
İneklerin barındığı yer
- inekleme
İneklemek işi
- ineklemek
Çok çalışmak, ezberleyerek öğrenmek
- inekli
İneği olan
- ineklik
İnek ahırı
- inekçi
Sütünü ve süt ürünlerini satmak için inek besleyen kimse
- inekçilik
İnekçinin yaptığı iş
- infak
Nafaka verip bir kimsenin geçimini sağlama
- infaz
Bir kararı, bir yargıyı yerine getirme; uygulama, yürütüm
- infaz etmek
yargı kararını yerine getirmek, uygulamak
- infaz masası
Suçu sabit olan kişilerin yakalanarak haklarında mahkemece verilmiş olan kararın yerine getirilmesini sağlayan güvenlik birimi
- infaz memuru
Suçu sabit olan kişilerin yakalanarak haklarında mahkemece verilmiş olan kararın yerine getirilmesini sağlayan güvenlik memuru
- infaz ve koruma başmemurluğu
İnfaz ve koruma başmemuru olma durumu; başgardiyanlık
- infaz ve koruma başmemuru
İnfaz ve koruma memurlarının başı; başgardiyan
- infaz ve koruma memurluğu
İnfaz ve koruma memuru olma durumu; gardiyanlık
- infaz ve koruma memuru
Cezaevlerinde düzeni, tutukluların kurallara uygun biçimde davranmalarını sağlamakla görevli kimse; gardiyan
- infazcı
Öldürme veya cezalandırma işini yapan kimse
- infazcılık
İnfazcının yaptığı iş
- infial
Kızgınlık, öfke duyma
- infial duymak
kızgınlık duymak, öfkelenmek
- infial uyandırmak
karşısındakinde kızgınlık, öfke oluşturmak
- infiale kapılmak
kızgınlık, öfke duymak
- infilak
Güçlü bir biçimde patlama
- infilak etmek
patlamak
- infinitezimal
Sonsuz küçük dizi nicelikleri inceleyen (matematik kolu)
- infirat
Topluluktan ayrı durma
- infisah
Yürürlükten çıkma
- infisah etmek
bozulmak
- informel
Biçimsel olmayan
- inginlik
İngin olma durumu
- inha
Resmî bir göreve atama veya bir üst aşama için yazılan yazı
- inha etmek
atamak için öneride bulunmak
- inhilal etmek
dağılmak
- inhimak
Bir şeye aşırı düşkünlük gösterme, kapılma
- inhina
Birine baş eğme, yumuşaklık gösterme
- inhiraf etmek
sapmak
- inhisar
Tek başına sahip olma
- inhisar etmek
yalnız ... üzerine olmak, yalnız ... için olmak, -den dışarı çıkmamak, bir şeyle sınırlanmak
- inhisara (veya inhisarına) almak
tekeline almak
- inhisarında olmak
tekelinde olmak
- inhitat
Son bulma, yıkılıp dağılma
- inhitat etmek
çökmek, gerilemek
- inik
İnmiş, indirilmiş
- inik deniz
Gelgit sırasında sular çekildiğinde denizin durumu
- inikat
Toplanma; birleşim
- inikâs
Piyasada tepki veya etki
- inikâs etmek
yansımak
- inildeyiş
İnildemek işi
- inilme
İnilmek işi
- inilmek
İnme işi yapılmak
- inilti
İnleme sırasında çıkan sesin adı; enin
- iniltili
İnleme sesiyle yüklü, inlemeli
- inim inim
"Sürekli olarak inlemek, çok sıkıntıda olmak" anlamlarındaki inim inim inlemek ve "birini büyük sıkıntıya sokmak" anlamındaki inim inim inletmek deyimlerinde geçen bir söz
- inisiyatif
Bir kişinin gerekli kararları başkalarının görüşüne başvurmadan kendiliğinden, anında alabilme ve sorumluluğu üstlenebilme gücü
- inisiyatifi ele almak (veya geçirmek)
karar verme yetkisini kullanmak
- inisiyatifini kullanmak
gerekli kararları öncelikle almak
- inisyal
İlk satırın ilk harfinin büyük puntoda ve süslü yazılarla dizilme işlemi
- iniverme
İnivermek işi
- inivermek
Çabucak veya kısa sürede inmek
- iniş
İnmek işi
- iniş aşağı
İnişte aşağıya doğru
- iniş takımları
Uçağın yere inişini sağlayan donanımlar
- inişli
İnişi olan, bayır aşağı
- inişli çıkışlı
Hem inişi hem çıkışı olan (yol); inişli yokuşlu
- inkisar
Gönül kırılması
- inkisar etmek (veya inkisarda bulunmak)
ilenmek
- inkisara uğramak
kırılmak
- inkisarı tutmak
ilenci gerçekleşmek
- inkişaf
Meydana çıkma, aşikâr olma
- inkişaf etmek
gelişmek
- inkâr
Yaptığını, söylediğini, tanık olduğunu saklama, gizleme; yadsıma
- inkâr etmek
yaptığı bir işi, söylediği sözü veya tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, bilmediğini, görmediğini söylemek, yaptığını saklamak, yadsımak
- inkârcı
İnkâr eden
- inkârcılık
İnkârcı olma durumu
- inkârdan gelmek
inkâr etmek
- inkıbaz
Büzülüp toplanma
- inkılap
Toplum düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirmek için yapılan köklü değişiklik, iyileştirme; devrim
- inkılap etmek
bir durumdan başka bir duruma dönüşmek
- inkılapçı
İnkılap yanlısı kimse; devrimci
- inkılapçılık
İnkılapçı olma durumu; devrimcilik
- inkıraz
Bir soy veya topluluğun bireylerinden hiçbiri kalmayacak şekilde tükenmesi, son bulması
- inkıraz bulmak
bir aileden veya soydan kimse kalmamak
- inkıraz gelmek
yok olmak
- inkıraza uğramak
yok olmak
- inkıtaya uğramak
kesilmek
- inkıyat
Boyun eğme
- inkıyat etmek
boyun eğmek
- inleme
İnlemek işi; inildeme
- inlemek
Acı, üzüntü belirten kesik sesler çıkarmak; inildemek
- inletme
İnletmek işi
- inletmek
İnlemesine yol açmak
- inleyebilme
İnleyebilmek işi
- inleyebilmek
İnleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- inleyiş
İnlemek işi
- inme
İnmek işi
- inme inmek
vücudun bir yerinde hareket ve hissetme kalmamak, felç gelmek, felç inmek, nüzul inmek
- inmek
Yüksekten veya yukarıdan aşağıya doğru gelmek
- inmeli
Bir tarafında inme bulunan; felçli, mefluç, nüzullü
- inorganik
Cansız olan
- inorganik kimya
Canlıların dışında, yer kabuğunu oluşturan bütün kimyasal maddeleri inceleyen kimya dalı
- inorganik öge
Besinlere koruyucu olarak eklenen asit türü
- insaf
Acımaya, vicdana veya mantığa dayanan adalet
- insaf etmek
acımak, hakkını tanımak
- insafa gelmek
acımasız ve haksız tutumdan vazgeçmek
- insaflı
İnsafı olan
- insaflı çıkmak
anlayışlı, hoşgörülü olduğu belli olmak
- insaflıca
İnsaflı bir biçimde
- insaflılık
İnsaflı olma durumu
- insafsız
İnsafı olmayan
- insafsızca
İnsafsız bir biçimde; insafsızcasına
- insafsızlık
İnsafsız olma durumu, insafsızca davranma
- insafsızlık etmek
acımamak, insafsızca davranmak
- insafına kalmış
bir şeyin bir kimsenin doğruluğuna, adaletine ve isteğine bağlı olduğunu belirten bir söz
- insan
Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı; adam, âdem, âdemoğlu, insanoğlu, kişioğlu, beniâdem, benibeşer, fâni, in (II)
- insan ayaktan, at tırnaktan kapar
"birçok hastalık insana ayağını üşütmesi, ata da tırnağı yoluyla gelir" anlamında kullanılan bir söz
- insan ayağı değmemiş (veya basmamış)
içine insan girmemiş, içinde insan olmayan
- insan beşer, kuldur şaşar
"kişinin zaman zaman şaşırmasını, yanılmasını hoş görmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- insan biçimci
İnsan biçimcilik yanlısı; antropomorfist
- insan biçimcilik
İnsanın niteliklerinin başka bir varlığa, özellikle Tanrı'ya aktarılması; antropomorfizm
- insan doğduğu yerde değil doyduğu yerde
"insan doğduğu yeri değil geçimini sağladığı yeri yurt edinir" anlamında kullanılan bir söz
- insan eli değmemiş (veya dokunmamış)
bakımsız kalmış yer
- insan eti yemek
birini çekiştirmek
- insan evladı
İyi insan, iyi kimse; âdem evladı
- insan gibi
insanlara yaraşır biçimde
- insan gönlünün artığını söyler
"insanlar şaka yaparken içlerinden geçeni yansıtırlar" anlamında kullanılan bir söz
- insan insanın şeytanıdır
"uygunsuz arkadaş, insanı doğru yoldan saptırır, kötülüğe sürükler" anlamında kullanılan bir söz
- insan içine çıkamaz olmak
mahcup olmak, çok utanmak
- insan içine çıkmak
toplum içine karışmak, başkalarıyla ilişki kurmak
- insan kendini beğenmese çatlar
"herkes kendini beğenir; bu, kendi aklını beğenmesinin sonucudur" anlamında kullanılan bir söz
- insan konuşa konuşa, hayvan koklaşa koklaşa
"insanlar konuşarak birbirlerini daha iyi anlarlar" anlamında kullanılan bir söz
- insan kurusu
Çok zayıf (kimse)
- insan kuş misali
uzakça bir yere gidildiğinde söylenen bir söz
- insan kıymetini insan bilir
"bir kimsenin ne kadar değerli olduğunu ancak o kimsenin değerini ölçebilecek nitelikteki insanlar anlar" anlamında kullanılan bir söz
- insan müsveddesi
Bir insanda bulunması gerekli niteliklerden yoksun olan (kimse)
- insan sözünden, hayvan yularından tutulur
"yularından tutulan hayvan başka yöne sapamadığı gibi insan da söylediği sözün dışına çıkamaz" anlamında kullanılan bir söz
- insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur
"kişinin çocukluğundaki huyları, özellikleri yaşlılığında da değişmez" anlamında kullanılan bir söz
- insan yükü (veya eti) ağırdır
"hiç kimse başka bir kimseye yük olmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- insan çeşit çeşit, yer damar damar
"toprağın her kesimi ayrı ayrı nitelikler taşıdığı gibi insanlar da birbirlerinden farklı özelliklere sahiptirler" anlamında kullanılan bir söz
- insanca
İnsana yakışan, insana özgü olan, insanla ilgili; insani
- insancıl
İnsan seven; insancı
- insancıllaşma
İnsancıllaşmak işi
- insancıllaşmak
İnsancıl duruma gelmek
- insancıllık
Eski Yunan ve Latin kültürünü en yüksek kültür örneği olarak alan ve Orta Çağın skolastik düşünüşüne karşı XIV. yüzyılda doğan felsefe, bilim ve sanat görüşü; beşeriyetçilik, insancılık, hümanistlik, hümanizm, hümanizma
- insanda akıl bırakmamak (veya koymamak)
düşünceleri karmakarışık yapmak, kararsızlığa yol açmak
- insangiller
Yaşayan insanı kapsayan familya
- insani
İnsanla ilgili, insana özgü
- insani yardım
Doğal afet zamanlarında insanın temel gereksinimleri olan sağlık, barınma vb. konularda yapılan yardım
- insaniyet gütmek
insana yakışır bir biçimde yaşamayı ve düşünmeyi gerçekleştirmeye çalışmak
- insaniyet namına
"insanlığa yakışır duygulara uyarak" anlamında kullanılan bir söz
- insaniyetli
İnsanlığı olan; mürüvvetli
- insaniyetlilik
İnsaniyetli olma durumu
- insaniyetsiz
İnsanlığı olmayan; mürüvvetsiz
- insaniyetsizlik
İnsaniyetsiz olma durumu; mürüvvetsizlik
- insanlaşma
İnsanlaşmak durumu
- insanlaşmak
İnsanca davranma özelliği kazanmak, insana yaraşır biçimde davranmak
- insanlı
Çevresinde, içinde insan bulunan
- insanlık
İnsan olma durumu; insaniyet
- insanlık dışı
İnsanca olmayan, insana veya insanlığa yakışmayan
- insanlık etmek
insana yaraşır biçimde davranmak
- insanlık hâli
Her insanda görülebilen, olağan karşılanması gereken durum; insan hâli
- insanlık sende kalsın
adamlık sende kalsın
- insanlık suçu
İnsanlığa karşı işlenen kabahat
- insanlıktan çıkmak
çok zayıflamış olmak
- insanlılık
İnsanlı olma durumu
- insanlığa sığmamak
insanı insan yapan, insanın doğasını oluşturan niteliklere yakışmamak
- insanmerkezci
İnsanmerkezcilik öğretisini benimseyen; insaniçinci, antroposantrist
- insanmerkezcilik
İnsanı evrenin merkezi sayan, bütün öbür yaratıkların insan için yaratılmış olduklarını söyleyen dinî nitelikli öğreti; insaniçincilik, antroposantrizm
- insanoğlu çiğ süt emmiş
"insanlardan tam bir doğruluk beklenmez" anlamında kullanılan bir söz
- insansever
İnsanseverlik yanlısı olan
- insanseverlik
İnsanları, insanca davranmayı, iyilik yapmayı hedef alan düşünce, görüş vb
- insansı
İnsana benzeyen, insanı andıran; insanımsı, antropoit
- insansılar
Maymunları ve insangilleri içine alan maymunlar alt takımı; insanımsılar, antropoitler
- insansılık
İnsansı olma durumu; insanımsılık
- insansız
İçinde insan bulunmayan
- insansız bölge
Coğrafi şartları bakımından insanın yaşamasına uygun olmayan arazi
- insansız hava aracı
Uzaktan kumanda ile veya kendiliğinden belli bir uçuş planı üzerinden otomatik olarak hareket edebilen, keşif, gözetleme, görüntüleme, nakliye, yangın söndürme vb. maksatlarla kullanılan hava aracı; insansız araç
- insansızlık
İnsansız olma durumu
- insanüstü
İnsan gücünü ve yeteneklerini aşan; fevkalbeşer
- insanın adı çıkacağına canı çıksın
"insanın haklı veya haksız yere adı bir defalık kötüye çıktı mı ondan sonra yaptıkları hep o gözle değerlendirilir" anlamında kullanılan bir söz
- insanın alacası içinde, hayvanın alacası dışında
"hayvanın rengi dışındadır, bellidir ancak insanın ne düşündüğü, ne yapmak istediği kısacası içyüzü belli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- insanın eti yenmez, derisi giyilmez, tatlı dilinden başka nesi var?
"insan kendisini ancak tatlı diliyle sevdirebilir" anlamında kullanılan bir söz
- insektaryum
Bilimsel amaçlarla böcek inceleme, saklama, koruma yeri
- insicam
Benzer nesneler arasındaki veya bir bütünü oluşturan parçalar arasındaki uyum; bağdaşım
- insolent
Küstah, arsız, terbiyesiz
- insülin
Pankreas tarafından salgılanan, kan şekeri düzeyini ayarlayan, birçok hücre için büyüme faktörü olarak görev yapan, protein yapılı bir hormon
- insülin iğnesi
Kanda şeker oranını düzenlemek amacıyla yapılan iğne
- intak
Konuşturma, söyletme
- intan
Kokuşma, kötü kokma
- intani
Mikropla oluşan
- intaniye
Mikropla bulaşan hastalıklar
- intaniyeci
Mikroplu hastalıklar uzmanı
- intaç
Bir işi sonuçlandırma, sona erdirme, bitirme
- intaç etmek
sonuçlandırmak, bitirmek
- integral
Parçalardan oluşmuş bütün
- integral denklemi
Bir değişkenin bilinmeyen fonksiyonunu ve bu fonksiyonun bulunduğu belirli integrali birbirine bağlayan denklem
- integral hesapları
Sonsuz integrallerin bulunması ve onların uygulanması ile ilgili yöntemleri kullanan matematik dalı
- integralleme
Türevi bilinen bir fonksiyonu bulma işlemi; integrasyon
- integrasyon
Bir diferansiyel denklemi çözme işlemi
- intelijans
Aydın, seçkin kimse
- intelijansiya
Bir ülkenin aydınlar sınıfı
- interferon
Hücrelerin virüslere karşı oluşturdukları özel savunma maddesi
- interkinez
Çekirdeğin iki bölünme devresi arasındaki dinlenme durumu
- interkoneksiyon
Birçok elektrik şebekesi arasında bağlantı kurma
- intermezzo
Serbest bir biçimde yazılmış olan ve kendi kendine bir bütün oluşturan müzik eseri
- inti
Peru'nun para birimi
- intibak
Bir memurun belli bir dereceye yerleştirilmesi
- intibak etmek
uymak, alışmak
- intibak ettirmek
bir memuru hak ettiği dereceye yerleştirmek
- intibaksız
Yaşadığı çevreye veya duruma uymakta güçlük çeken
- intibaksızlık
İntibaksız olma durumu
- intifa etmek
asılanmak
- intifa hakkı
Başkasına ait bir maldan yararlanma, başkasına ait bir malı kullanma hakkı
- intifada
Filistin halkının başkaldırısı
- intiha
Son, sona erme, sonu gelme
- intihabat
Seçimler
- intihal
Başkalarının yazılarından bölümler, dizeler alıp kendisininmiş gibi gösterme veya başkalarının konularını benimseyip değişik bir biçimde anlatma; aşırma
- intihalci
Başka bir yazarın eserinden konu veya biçim alan kimse; aşırmacı
- intihalcilik
İntihalci olma durumu; aşırmacılık
- intihap etmek
seçmek
- intihar
Bir kimsenin toplumsal ve ruhsal nedenlerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi
- intihar etmek
kendini öldürmek
- intihar saldırısı
Kendini öldürmeye dayanan bireysel saldırı
- intikal
Bir yerden başka bir yere geçme; geçiş
- intikal etmek
yer değiştirmek
- intikam almak
öç almak
- intikamcı
Öç almaya çalışan
- intikamcılık
İntikamcı olma durumu
- intisap etmek
bağlanmak
- intizam
Düzenli, düzgün olma
- intizamlı
Düzgün, düzenli bir biçimde
- intizamlıca
İntizamlı bir biçimde
- intizamlılık
İntizamlı olma durumu
- intizamperver
İntizama düşkün, çok düzenli (kimse)
- intizamsızca
İntizamsız bir biçimde
- intizar
Birinin gelmesini, bir şeyin olmasını bekleme, gözleme
- intizar etmek
beklemek, gözlemek
- intişar
Gazete veya dergi çıkma, yayımlanma
- intişar etmek
yayılmak, dağılmak
- inzal
İndirme, indirilme
- inzibat
Gözaltında tutma
- inzibati
Sıkı düzeni sağlayıcı, düzene bağlayıcı, insan davranışlarını sınırlayıcı, düzenleyici, baskı altına alıcı
- inzibatlık
İnzibatın işi
- inzibatsız
Disiplini olmayan
- inzibatsızlık
Düzensiz, başıboş olma
- inzimam etmek
katılmak (I)
- inziva
Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
- inzivaya çekilmek
toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak
- inç
Uzunluğu 2,54 santimetre olan İngiliz uzunluk ölçü birimi; parmak, pus (II)
- inşa
Yapı kurma, yapı yapma, kurma
- inşa etmek
kurmak, yapmak
- inşaat
Yapma işi; yapım
- inşaat çivisi
Çapı 2-7 milimetre, boyu 4-20 santimetre arasında değişen, başlı ve tepesi tırtıllı çivi
- inşaatçı
Yapı işlerini yöneten teknik görevli
- inşaatçılık
İnşaatçının yaptığı iş
- inşallah
“Allah isterse” anlamında kullanılan bir söz
- inşallahla maşallahla
"çaba harcamadan" anlamında kullanılan bir söz
- inşat
Şiir okuma, şiir söyleme
- inşat etmek
bir şiiri, bir edebiyat eserini yüksek sesle okumak
- inşirah
İç açılması, gönül açılması, ferahlık
- inşirah bulmak
iç açılmak, ferahlamak
- ip
Asarak öldürme cezası
- ip atlamak
ipin iki ucunun tutularak çevrilmesiyle, ipe ayağını ve başını değdirmeden zıplamak
- ip cambazı
İki direk arasında, yüksekte gerilmiş ip üzerinde gösteriler yapan cambaz
- ip inceldiği yerden kopar
"bir durum, en zayıf yerinden patlak verir" anlamında kullanılan bir söz
- ip iskelesi
Temel uygulaması için yapı tabanının bir metre kadar dışına çepeçevre çekilen ahşap çerçeve; telaro
- ip koptuğu yerden bağlanır
"iki kişi arasındaki kırgınlığın giderilebilmesi için kırgınlık nedeninin ortadan kaldırılması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- ip merdiven
İpten örülmüş, çoğunlukla gemilerde kullanılan merdiven; örcin
- ip takmak
birinin kötülüğü için çalışmak
- ip torba
Pazardan alınan yiyeceklerin konduğu file
- ip torbalı
Elinde pazar filesi olan
- ipe dizmek
boncuk vb.ni ipliğe geçirmek
- ipe gelesice
"asılarak öl" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- ipe gitmek
ölüme gitmek
- ipe sapa gelmemek
akla yakın olmamak veya birbirini tutmamak
- ipe un sermek
geçersiz birtakım nedenler ileri sürerek istenilen işi yapmaktan kaçınmak
- ipe çekmek
asarak öldürmek
- ipek
İpek böceği kozaları çözülerek çıkarılan ve dokumacılıkta kullanılan çok ince, esnek ve parlak tel; harir
- ipek ağacı
Ekvatoral bölgelerde yetişen, kerestesi ipek görünüşünde, sarı parıltılı, değerli bir mobilya ağacı; ipek gülü, gülibrişim (Albizia julibrissin)
- ipek baskı
Fotoğrafın ipek kumaş üzerine yansıtılması ve mürekkeple kâğıda bastırılması yöntemi
- ipek böcekçiliği
İpek ipliği veya ipek böceği yumurtası elde etmek amacıyla ipek böceği yetiştirme ve koza elde etme işi
- ipek böceği
Kanatları pullu böcekler sınıfından, ördüğü kozalardan ipek elde edilen, dut yaprağı ile beslenen bir cins kelebeğin tırtılı; ibrişim kurdu (Bombyx mori)
- ipek böceği kelebeği
Tırtıllarının ördüğü kozalardan ipek elde edilen kelebeklere verilen genel ad
- ipek gibi
çok ince, parlak ve yumuşak
- ipek çiçeği
Semizotugillerden, güzel çiçek açan bir bitki cinsi (Portulaca grandiflora)
- ipekhane
Kozaların, ipek çilesi durumuna getirilmesi için işlendiği yer
- ipekli
İpekten yapılmış veya içinde ipek bulunan (kumaş)
- ipeksi
İpeğe benzer, ipek gibi; ipeğimsi
- ipeksi mat
Cila veya vernikle ağaç üzerinde oluşturulan, ipeği andıran yarı parlak görünüş; ipek matı
- ipekçi
İpek böceği yetiştiren veya ipek satan kimse
- ipekçilik
İpekçinin yaptığı iş
- ipham
Gizli tutma
- ipi (birinin) eline geçmek
yönetimi başkasının eline geçmek, kontrolü başkasının elinde bulunmak
- ipi koparmak
bağlı bulunduğu kuruluşla veya yakınlığı bulunan kişi ile ilişkisini kesmek
- ipi kırmak
savuşup gitmek
- ipi kırık
Serseri, sorumsuz (kimse)
- ipi sapı yok
birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız
- ipi çözmek
ilgisini kesmek
- ipi çürük
Güvenilmez (kimse)
- ipil ipil
Parlak bir ışıkla yanarak, bir sönüp bir parlayarak
- ipildeme
İpildemek işi
- ipildemek
Parlak bir ışıkla yanmak, bir sönüp bir parlamak
- ipileme
İpilemek işi
- ipilemek
Az ışıkla yanmak
- ipilti
Hafif esinti
- ipin ucunu kaçırmak
yönetimde veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü yitirmek
- ipince
Çok ince, incecik
- ipini koparmak
başıboş kalmak
- ipini kırmak
azmak, ele avuca sığmaz bir durum almak
- ipini çekmek
birini ölçülü davranmaya zorlamak
- ipipullah
“Elinde avucunda hiçbir şey kalmamış kimse” ve “hiç kimsesi kalmamış kimse” anlamlarındaki ipipullah sivri külah deyiminde geçen bir söz
- ipiyle kuyuya inilmez
"kendisine güvenilmez" anlamında kullanılan bir söz
- ipka
Yerinde, önceki durumunda bırakma
- ipka etmek
yerinde bırakmak, kaldırmamak, değiştirmemek
- iple çekmek
sabırsızlıkla beklemek
- iplemek
Saygı göstermek, değer vermek
- ipleri birinin elinde olmak
bir işi el altından yönetmek
- iplicik
Sığırların soluk borularına yerleşen ve ara konakçısız bulaşan, en çok 8 santimetre uzunluğunda akciğer kıl kurdu (Dictyocaulus viviparus)
- iplik
Pamuk, keten, yün, ipek, naylon vb. dokuma maddelerinin uzun, ince liflerinden her biri; ip
- iplik kurdu
İpsiler sınıfına bağlı türlerden her biri
- iplik sarmak
ipliği makara, bobin vb. bir yere dolamak
- iplik çekmek
kumaştan iplik çıkarmak
- iplikhane
Ham bitki liflerinin iplik yapıldığı yer
- ipliklenme
İpliklenmek işi
- ipliklenmek
Tel tel olmak, lif lif olmak
- ipliksi
İpliği andıran, ipliğe benzeyen, iplik gibi; ipliğimsi
- iplikçi
İplik yapan veya satan kimse
- iplikçik
Çok ince ip
- iplikçilik
Dokuma liflerini iplik durumuna getirmek için yapılan işlemlerin bütünü
- ipliği pazara çıkmak
kötü nitelik ve suçları ortaya çıkmak
- ipotek altında tutmak
tutuda bırakmak
- ipotek etmek
tutuya koymak
- ipotekleme
İpoteklemek işi
- ipoteklemek
Tutuya bırakmak
- ipoteği çözmek (veya kaldırmak)
tutudan kurtarmak
- ipsi
İpi andıran, ipe benzeyen, ip gibi
- ipsi solucanlar
Solucanların, çoğu insan ve hayvanlarda asalak olarak yaşayan, ince uzun vücutlu bir sınıfı; ipsiler, iplik solucanlar
- ipsiz
İpi olmayan
- ipsiz sapsız
Birbirini tutmaz, anlamsız bir biçimde olan
- ipsizlik
İpsiz olma durumu
- iptal
Yararlıktan, kullanıştan kaldırma, silme, bozma
- iptal etmek
kullanıştan kaldırmak
- ipten almak
idamdan kurtarmak
- ipten kazıktan kurtulmuş
her türlü kötülüğü yapacak yaradılışta olan (kimse)
- ipten kuşak kuşanmak
yoksul düşmek
- iptida
Bir işe başlama
- iptidailik
İptidai olma durumu
- iptizal
Bayağılaşma, ayağa düşme
- ipucu
İnsanı aradığı gerçeğe ulaştırabilecek belirti
- ipucu vermek
aranılan gerçeğe ulaştırabilecek şeyle ilgili, onu bulmaya yarayan bilgi vermek
- ipçi
İp üreten, yapan veya satan kimse
- ipçik
Bitkilerin erkek organlarında başçığı çiçeğe bağlayan ince sap
- ipçilik
İpçinin yaptığı iş
- Ir
İridyum elementinin simgesi
- irade
Bir şeyi yapıp yapmama konusunda kişinin kendi kendine karar verebilme ve bunu uygulama gücü
- irade beyanı
Bir sonuca yönelmiş irade açıklaması
- irade buyurmak
irade etmek
- irade dışı
Yapılması istenmediği hâlde yapılan (davranış); istenç dışı, ihtiyarsız, iradesiz, istençsiz, gayriiradi
- irade etmek
istemek, dilemek
- irade yitimi
Karar verme, dikkat, istekli kımıldama vb. zihin veya beden etkinliğine ilişkin işleri yapamamaktan doğan sinir yorgunluğunda görülen bir belirti; irade kaybı, abuli, istenç yitimi
- iradeci
İradecilik yanlısı; istenççi, iradi, volontarist
- iradecilik
Akla ve bilime değil de iradeye üstünlük tanıyan, ruhsal olayların ve bilgi sürecinin temelinde iradeyi gören bilim dışı öğreti; istenççilik, iradiye, volontarizm
- iradeli
İradesi olan
- iradelilik
İradeli olma durumu; istençlilik
- iradesini takınmak
kendine gelmek, toparlanmak
- iradesiz
İradesi olmayan; istençsiz
- iradesizce
İradesiz bir biçimde; istençsizce
- iradesizlik
İradesiz olma durumu; istençsizlik, gayriiradilik
- iradımesel
Bir düşünceyi atasözleri, özdeyiş vb. ile güçlendirme
- Iraklı
Irak'ta yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- irap
"Hiçbir değeri ve önemi yok" anlamındaki irapta mahalli yok ve iraptan mahalsiz deyimlerinde geçen bir söz
- irat
Gelir getiren mülk
- irat etmek
söylemek
- irca
Eski biçimine çevirme
- irca etmek
eski biçime sokmak, çevirmek, döndürmek
- irdeleme
İrdelemek işi
- irdelemek
Bir konunun incelenmesi ve eleştirilmesi gereken bütün yönlerini birer birer incelemek, araştırmak, tetkik ve tetebbu etmek, mütalaa etmek
- irdeleniş
İrdelenmek işi
- irdelenme
İrdelenmek işi
- irdelenmek
İrdeleme işine konu olmak
- irdeleyebilme
İrdeleyebilmek işi
- irdeleyebilmek
İrdeleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- irdeleyiş
İrdelemek işi
- irfan
Bilme, anlama, sezme
- irfanlı
İrfan sahibi (kimse)
- iri
Olağandan daha hacimli, olağanı aşan büyüklüğü olan; müşekkel, ince karşıtı
- iri iri
Çok büyük, çok iri
- iri kıyım
İri kıyılmış
- iri laf
Abartılı söz
- iri yapılı
Uzun boylu ve etine dolgun (kimse); iri kıyım, iri yarı
- iri yapılılık
İri yapılı olma durumu
- iribaş
Kuyruksuz kurbağanın yumurtadan yeni çıkmış kurtçuğu
- irice
İriye yakın, biraz iri
- iridyum
Atom numarası 77, atom ağırlığı 193,1, yoğunluğu 22,4 olan ve platin filizlerinde bulunan değerli bir element (simgesi Ir)
- irileşme
İrileşmek işi
- irileşmek
İri bir duruma gelmek
- irileştirme
İrileştirmek işi
- irileştirmek
İrileşmesine yol açmak
- irili ufaklı
Büyük küçük karışık
- irilik
İri olma durumu
- irin
Organizmanın herhangi bir yerinde iltihaplanma sonunda ölmüş hücre artıklarından ve bozulmuş akyuvarlardan oluşan, mikroplu veya mikropsuz, genellikle sarımtırak renkte koyuca sıvı; cerahat, ufunet
- irinlenme
İrinlenmek işi; iltihaplanma, cerahatlenme
- irinlenmek
Yarada irin oluşmak; iltihaplanmak, cerahatlenmek
- irinli
İrin toplamış; cerahatli
- irinsiz
İrin toplamamış; cerahatsiz
- irinti
Elek ve kalbur üzerinde kalan iri taneler
- iris
Saydam tabaka ile göz merceği arasında bulunan, ince, kasılabilen bir zardan oluşan, gözün renkli bölümü
- irite
"Sinirlendirmek, rahatsız etmek" ve tıp alanında "tahriş etmek, kaşındırmak" anlamında irite etmek birleşik fiilinde kullanılan bir söz
- irkebilme
İrkebilmek işi
- irkebilmek
İrkme ihtimali veya imkânı bulunmak
- irkiliş
İrkilmek işi
- irkilme
İrkilmek işi
- irkilmek
Ürkerek geri çekilir gibi olmak
- irkilti
Ürkerek geri çekilme; irkinti (II)
- irkiltme
İrkiltmek işi
- irkiltmek
İrkilmesine sebep olmak
- irkinti
Su birikintisi
- irkme
İrkmek işi
- irkmek
Birikmek, toplanmak
- irmik
Sert buğdaydan elde edilen, taneleri iri, glütence zengin un
- irmik helvası
İrmik, çam fıstığı, yağ ve şeker karışımıyla hazırlanan bir tatlı türü
- ironi
Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme
- ironik
İroniye dayalı
- ironiklik
İronik olma durumu
- irsaliye
Bir yere gönderilen eşyanın listesi; gönderme belgesi
- irsaliye faturası
Gönderme belgesinde bulunan bilgileri de içeren fatura
- irsen
Kalıtım yoluyla
- irtibat kurmak
bağlantı sağlamak
- irticai
Gericilikle ilgili, gerici (davranış, tutum)
- irtidat
Bir kimsenin kendi iradesiyle İslam dininden çıkması
- irtidat etmek
İslam dininden çıkmak
- irtifa tahtası
Gök cisimlerinin yüksekliğini ölçmeye yarayan, dairenin dörtte biri şeklinde tahtadan yapılan bir alet
- irtifak hakkı
Başkasının arsa, yol, bahçe vb. taşınmaz malından belirli bir yolda yararlanma hakkı
- irtihal etmek
ölmek
- irtikâp
Kötü iş yapma, kötülük etme
- irtisam
Resmi çıkma, resmi çizilme
- irtişa
Rüşvet alma, rüşvet yeme
- irşat
Doğru yolu gösterme, uyarma
- irşat etmek
doğru yolu göstermek, uyarmak
- is
Dumanın değdiği yerde bıraktığı kara leke
- isabet
Hedefe varma, hedefi vurma
- isabet almak
vurulmak, yaralanmak
- isabet etmek
nişan alınan yere değmek, rastlamak
- isabet oldu
"yerinde, tam isteğe uygun" anlamında kullanılan bir söz
- isabetli
Yerine düşmüş, yerinde, uygun
- isabetlilik
İsabetli olma durumu
- isabetsiz
Yerinde olmayan, uygun düşmeyen, yersiz
- isabetsizlik
İsabetsiz olma durumu
- isal etmek
ulaştırmak
- ise tutmak
dumana tutup karartmak
- isfendan
Bu ağaçtan yapılan
- ishal
Olağandan daha çok, daha sık ve sulu dışkı çıkarma; sürgün, ötürük, iç sürme, cır cır, amel, linet, kabız karşıtı
- ishal olmak
amel olmak, sürgün olmak, bağırsakları bozulmak
- ishalli
İshali olan
- isilik
Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartı; ısırgın
- isim
Kişi, insan
- isim babası
Bir ürüne veya bir kavrama ilk defa ad veren kişi
- isim hakkı
Bir ticarethanenin veya malın adını kullanma karşılığında talep edilen hak; patent hakkı
- isim koymak (veya takmak veya vermek)
adlandırmak
- isim yapmak
ad yapmak
- isimlik
Üzerine ad yazılan tahta, plastik vb. nesne
- isin yanına varan is, misin yanına varan mis kokar
"kişi kiminle arkadaşlık ederse ondan kendisine birtakım huylar geçer" anlamında kullanılan bir söz
- iskalarya
Yelkenli gemilerde direklere çıkmak için direkleri tutan yan halatlar üzerinde merdiven oluşturmak amacıyla düzenli aralıklarla yatay olarak bağlanmış ince halatlardan veya demir çubuklardan yapılmış basamaklar
- iskambil
Bu kâğıt destesiyle oynanan oyun
- iskambil falı
İskambil kâğıtlarına anlam verilerek bakılan fal
- iskambil kâğıdı
Belli oyunları oynamakta kullanılan, bir tarafında rakamlar ve şekiller bulunan 52 ince kartın her biri; iskambil, kart (II), kâğıt, oyun kâğıdı
- iskambil kâğıdı gibi devrilmek
birer birer ve birbiri ardı sıra aynı yöne doğru devrilmek
- iskandil
Denizin derinliğini ölçme
- iskandil etmek
deniz derinliğini ölçmek
- iskarpela
Tahta, metal veya taşı işlemeye yarayan çelik araç
- iskarpin
Ökçeli, konçsuz ayakkabı
- iskarto
Yapağı kırıntısı
- iskele
Deniz taşıtlarının yanaştığı, çoğu tahta ve betondan yapılmış, denize doğru uzanan yer
- iskele alabanda
Dümeni sol yana doğru sonuna kadar çevirme komutu
- iskele almak
gemi merdivenleri kaldırılıp harekete hazırlanmak
- iskele babası
Yanaşan gemileri bağlamak için rıhtıma konmuş dökme demir veya betondan silindir
- iskele kelepçesi
İnşaatın dış yüzeyine kurulan iskeleyi birbirine bağlamaya yarayan bağlantı parçaları
- iskelet
İnsan ve hayvan bedeninin kemik çatısı; kadit, teşrih
- iskelet gibi
çok zayıf
- iskelet mobilya
Oturma grubuna giren koltuk, kanepe, sandalye, kolçaklı sandalye, sallanan koltuk vb. mobilyanın masif ağaç malzemeden yapılan esas taşıyıcı kısımları
- iskelete dönmek
çok zayıflamak
- iskeleti çıkmak
çok zayıflamak
- iskemle
Arkalıksız sandalye
- iskete
Serçegillerden, gagaları dişli, zararlı böcek ve kurtlarla beslenen, güzel sesli bir kuş (Parus ater)
- iskonto
Senedin saymaca değeri üzerinden yapılan indirim
- iskonto etmek (veya yapmak)
indirim yapmak
- iskontolu
Bir bölümü söylenmemiş sayılan
- iskorbüt
C vitamini eksikliğinden ileri gelen ve dermansızlık, zayıflık, diş etlerinin iltihabı vb. belirtilerle kendini gösteren hastalık
- iskorpit
İskorpitgillerden, iri başlı, yüzgeçlerinde yakıcı dikenleri bulunan, eti beğenilen bir balık (Scorpaena scrofa)
- iskorpitgiller
Omurgalılardan, örnek hayvanı iskorpit olan, sırt yüzgeçleri zehirli bezlere bağlı güçlü dikenlerle donanmış, bütün denizlerde rastlanan balıklar sınıfı
- iskorçina
Birleşikgillerden, lezzetli kökleri sebze olarak kullanılan, Akdeniz Bölgesi'nde çok yetiştirilen bir bitki (Scorzonera)
- iskota
Yelkenleri açmak ve tutmak için alt köşelerine bağlanan halat, zincir ve palangadan oluşan donanım
- iskân belgesi
Yeni yapılarda oturulabilirlik belgesi
- iskân bölgesi
Bir yerleşim yerinde yapılaşmaya izin verilen alan
- iskân etmek
yurtlandırmak
- iskâna açmak
kadastrosunu, planlarını ve altyapısını bitirip bir bölgeyi inşaat yapmaya hazır duruma getirmek
- isleme
İslemek işi
- islemek
İse tutup karartmak
- islenme
İslenmek işi
- islenmek
İsli duruma gelmek
- isli
İsi olan, islenmiş, is bulaşmış
- isli küf
Toprakta ve gübreliklerde çürükçül yaşamakla birlikte kulak, burun, akciğer asalağı olarak da gelişebilen asklı mantar (Aspergillus fumigatus)
- islim arkadan gelsin
istim arkadan gelsin
- islim kebabı
Beyaz veya kırmızı etin dilimlenmiş ve kızartılmış patlıcana bohça gibi sarılarak fırında pişirilmesiyle hazırlanan bir kebap türü
- islim tutmak
istim tutmak
- ismen
Adını belirterek, adını söyleyerek, adını vererek
- ismet
Ahlak kurallarına bağlı kalma durumu; sililik
- ismetli
Ahlak kurallarına bağlı
- ismetsiz
Ahlak kurallarına aykırı davranan
- ismi (bile) olmamak
adı (bile) olmamak
- ismi geçmek
adı geçmek
- ismi gibi bilmek
adı gibi bilmek
- ismi lazım değil
"adının anılması gerekmiyor" anlamında kullanılan bir söz
- ismi var cismi yok
sözü edilen ancak gerçekte var olmayan
- ismi çıkmak
adı çıkmak
- ismini bağışlamak
adını bağışlamak
- ismini cismini almak
adını, kimliğini belirleyip kaydetmek
- ismini cismini bilmemek
tanımamak
- ismini vermek
adını vermek
- ismiyle müsemma
Fiziksel yapısıyla veya karakteriyle adı örtüşen
- isnaden
Bir kimseye, düşünceye veya sebebe dayanarak
- isnat
Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya sebebe dayandırma, yükleme; atfetme
- isnat etmek
dayandırmak
- isnat grubu
Sıfatların addan sonra gelmesiyle oluşan ve genellikle deyim olarak kullanılan kelime grubu
- isot
Kırmızı, acı biber
- ispanya
Boyacılıkta kullanılan tebeşir tozu
- ispanyolet
Pencere kanatlarını kapadıktan sonra sürgülemeye yarayan ve ortasında her iki yana işleyen tutacak yeri bulunan uzun demir sürgü
- ispanyolet kilit
Elbise dolabı, büro dolabı vb. eşyaların kapaklarına takılan, sürgü kolları ile kapağın altından ve üstünden kilitleme yapan bir gömme kilit türü
- ispari
İzmaritgillerden, kurşun renginde bir balık (Sargus annularis)
- Isparta
Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Isparta gülü
Isparta yöresinde yetişen kendine özgü kokusu ve değişik renkleri ile tanınan bir gül türü
- Isparta halısı
Isparta yöresinde el tezgâhlarında dokunan bir halı türü
- Ispartalı
Isparta ilinden olan kimse
- Ispartalılık
Ispartalı olma durumu
- ispat etmek
kanıtlamak
- ispati
İskambil kâğıdında sinek
- ispatlı şahitli
Doğruluğu tam olarak kanıtlanmış
- ispendek
Levrek balığının küçüğü
- ispenç
Bodur bir cins horoz veya tavuk
- ispenç horozu
Ufak tefek olduğu hâlde kabadayılık taslayan kimse
- ispermeçet
Balinalardan ve özellikle ispermeçet balinasının başından çıkarılan, mum yapımı ve kozmetik sanayisinde kullanılan beyaz bir madde
- ispermeçet balinası
Balinalardan, büyüklüğü bakımından balinaya benzeyen, alt çenesindeki geniş dişiyle ondan ayrılan deniz memelisi; kadırga balığı, kaşalot (Physeter catodon)
- ispinoz
İspinozgillerden, gagası kısa ve koni biçiminde, sırt tüyleri yeşilimtırak mavi, boynu ve karnı kırmızı renkte, güzel sesli bir kuş (Fringilla coelebs)
- ispinozgiller
Kanarya, saka, serçe, ispinoz vb. ötücü kuşları içine alan göçmen kuşlar familyası
- ispir
At veya araba uşağı
- ispiralya
Gemi kamaralarını aydınlatmak için güvertelerde açılan küçük yuvarlak camlı kaporta
- ispirto
İçki için kullanılan bir söz
- ispirtocu
İspirto içen kimse
- ispirtoculuk
İspirtocu olma durumu
- ispirtolu
İspirtosu olan
- ispirtoluk
İspirto yakan küçük ocak; ispirto ocağı
- ispirtosuz
İspirtosu olmayan
- ispiyon
Birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyip başkalarına bildirerek çıkar sağlama; ispiyonlama, gammazlama
- ispiyoncu
Birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyip başkalarına bildirerek çıkar sağlayan kimse; gammaz
- ispiyonculuk
İspiyoncu olma durumu; gammazlık
- ispiyonlama
İspiyonlamak işi; ispiyon, gammazlama
- ispiyonlamak
Birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek yetkili kişilere bildirmek; gammazlamak
- ispiyonlanma
İspiyonlanmak durumu; gammazlanma
- ispiyonlanmak
İspiyon işi yapılmak; gammazlanmak
- ispiyonlatma
İspiyonlatmak işi
- ispiyonlatmak
İspiyonlamasını sağlamak
- israf
Gereksiz yere para, zaman, emek vb.ni harcama; savurganlık
- israf etmek
gereksiz yere harcamak, savurganlık etmek, tutumsuzluk etmek
- israfa kaçmak
gereksiz yere aşırı harcamalarda bulunmak
- istadya
Uzakta bulunan iki noktanın arasını ölçmekte kullanılan araç
- istanbulin
Tanzimattan Meşrutiyete kadar Türkiye'de kullanılan, yakası kapalı bir tür erkek ceketi
- istasyon
Tren, metro durağı
- istasyon yapmak
duraklamak, beklemek
- istatistik
Bir sonuç çıkarmak için verileri yöntemli bir biçimde toplayıp sayı olarak belirtme işi; sayımlama (I)
- istatistiksel
İstatistiğe dayanan; sayımlamalı, istatistiki
- istatistikçi
İstatistik uzmanı, istatistikle uğraşan kimse; sayımlamacı
- istatistikçilik
İstatistikçi olma durumu
- istavrit
Uskumrugillerden, pulsuz ve az kılçıklı bir balık (Trachurus trachurus)
- istavroz
Sıhhi tesisatta kullanılan dört girişli bağlantı borusu
- istavroz çıkarmak
haç çıkarmak
- istediği gibi
kendi düşünce, görüş ve dileğine göre
- istediği gibi at koşturmak (veya oynatmak)
keyfince, istediği gibi davranmak
- istediğini söyleyen istemediğini işitir
"bir kimseye hakaret etmek, ağır sözler söylemek doğru değildir, o da ağır sözlerle karşılık verir" anlamında kullanılan bir söz
- istek
Bir şeye karşı içten gelen yönelme duygusu; gönül, arzu, heves, kasıt
- istek (veya isteğini) uyandırmak
istemesine, arzu duymasına yol açmak
- istek duymak
bir şeye karşı eğilim duymak, arzulamak
- istek kipi
Fiilin bildirdiği oluş ve kılışın gerçekleşmesinin istendiğini -a, -a bilir mi, -sana vb. yapılarla kuran kip: göreyim, göresin, göre; gelsenize, gelsene, gelir misin; oturunuz, oturabilir miyim vb
- isteka
Bilardo oyununda toplara vurmak için kullanılan sopa; bilardo sopası
- isteklendirici
İstek uyandıran; teşvikçi, teşvikkâr
- isteklendirme
İsteklendirmek işi; heveslendirme, teşvik, motivasyon
- isteklendirmek
Birinde bir şey yapma isteğini uyandırmak; heveslendirmek, teşvik etmek, motive etmek
- istekleniş
İsteklenmek işi; hevesleniş
- isteklenme
İsteklenmek işi; heveslenme
- isteklenmek
Bir şeye karşı istek duymak; heveslenmek
- istekli
Bir şeye karşı isteği olan; arzulu, hevesli, talipli, heveskâr, talepkâr, müştehi
- isteklilik
İstekli olma durumu; arzululuk, heveslilik, heveskârlık, talepkârlık
- isteksiz
Bir işi yapmaya isteği olmayan; arzusuz, hevessiz
- isteksizce
İstek göstermeksizin; isteksiz, arzusuzca, hevessizce
- isteksizlik
İsteksiz olma durumu; arzusuzluk, hevessizlik
- istem
Tüketicinin piyasadan mal çekmesi
- istem dışı
Bilmeden ve istemeden yapılan
- istem dışılık
İstem dışı olma durumu; gayriihtiyarilik
- isteme
İstemek işi; arzulama, istem
- istemek
İstek duymak; arzulamak
- istemem diyenden korkmalı
"bir şeyi istemem diyen, fırsat bulduğunda o şeyi elde etmek için aşırı hırs gösterir" anlamında kullanılan bir söz
- istemesini bilmek
istediğini uygun bir dille söylemek
- istemli
Yapılıp yapılmaması insanın kendi isteğine bağlı olan
- istemlilik
İstemli olma durumu
- istemseme
İradeyi etkileyebilecek güçte olmayan, gelip geçici isteme
- istemsiz
İstenmeden yapılan
- istemsizlik
İstemsiz olma durumu
- istenilebilme
İstenilebilmek işi
- istenilebilmek
İstenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- isteniş
İstenmek işi; arzulanış
- istenme
İstenmek işi; istenilme, arzulanma
- istenmek
İsteme işi yapılmak; istenilmek
- istenmeyen durum
Karşılaşılması beklenilmeyen durum
- istenmeyen kişi
Bulunduğu ülkenin yasa ve düzenlemelerine uymadığı durumda ilgili devletçe çalışması istenmeyen diplomat; istenmeyen adam
- ister
Cümledeki görevleri aynı olan kelimelerin ayrı ayrı her birinin başına getirilerek herhangi birinin onanmasında sakınca olmadığını anlatan bir söz
- ister istemez
Zorunlu olarak, elinde olmadan; çaresiz, çarnaçar
- ister misin?
"ya olursa" anlamında kullanılan bir söz
- isteri nöbeti
İsteri sıkıntısının yaşandığı süre
- istetiş
İstetmek işi
- istetme
İstetmek işi; arzulatma
- istetmek
İstemesini sağlamak; arzulatmak
- istettirme
İstettirmek işi
- istettirmek
İstetmesini sağlamak
- isteyebilme
İsteyebilmek işi; arzulayabilme
- isteyebilmek
İsteme ihtimali veya imkânı bulunmak; arzulayabilmek
- isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara
"birinden bir şey isteyen utanır ancak isteği yerine getirmeyen daha çok utanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- isteyiş
İstemek işi; arzulayış
- isteşme
İsteşmek işi
- isteşmek
Karşılıklı sevgi belirtileri göstermek; flört etmek
- istiane
Yardım isteme
- istiane etmek
yardım istemek
- istiap
İçine alma, sığdırma
- istiap etmek
içine almak, sığdırmak
- istiap haddi
Deniz, kara ve hava taşıtlarının yük ve yolcu miktarlarını belirleyen sınır
- istiare
Bir şeyi anlatmak için ona benzetilen başka bir şeyin adını eğreti olarak kullanma; eğretileme
- istibat etmek
uzaksamak
- istibdat
Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi
- istical etmek
ivmek, acele etmek
- isticar etmek
kiralamak
- istidaname
Resmî bir makama yazılan dilekçe yazısı
- istidlal
Bir konuda kanıtlara dayanarak sonuç çıkarma
- istidlal etmek
kanıtlara dayanarak bir sonuca varmak
- istif
Eşya veya başka nesnelerin düzgün bir biçimde üst üste konulmasıyla oluşan yığın
- istif etmek
yıkılmayacak bir biçimde, düzgünce yerleştirmek
- istifa
Kendi isteğiyle işten veya bir hizmetten ayrılma; çekilme
- istifa etmek
işinden çekilmek
- istifade etmek
yararlanmak
- istifadesiz kılmak
yararsız bir duruma getirmek
- istifaen
İstifa ederek, istifa yoluyla
- istifayı basmak
herhangi bir sebeple görevinden ani bir biçimde çekilmek
- istifayı dayamak
istifa etmek
- istifini bozmamak
aldırış etmeyip durum ve davranışını değiştirmemek
- istifleme
İstiflemek işi
- istiflemek
Düzgün bir biçimde üst üste yığmak
- istifleniş
İstiflenmek işi
- istiflenme
İstiflenmek işi
- istiflenmek
İstifleme işi yapılmak
- istifleyebilme
İstifleyebilmek işi
- istifleyebilmek
İstifleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- istifleyiş
İstiflemek işi
- istifra etmek
kusmak
- istifsar
Bir şeyin açıklanmasını, aydınlığa kavuşmasını isteme, anlamaya çalışma
- istifsarıhatır
Hâl hatır sorma
- istifçi
Malları, eşyayı istif eden görevli
- istifçilik
İstifçinin yaptığı iş
- istihale
Biçim değiştirme
- istihale etmek
biçim değiştirmek
- istihare
Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp namaz kıldıktan sonra dua okuyarak uyuma
- istihareye yatmak
girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını göreceği rüyadan anlamak için abdest alıp namaz kıldıktan sonra dua okuyarak uyumak
- istihbar
Haber ve bilgi alma
- istihbar etmek
haber almak, duymak, öğrenmek
- istihbarat
Yeni öğrenilen bilgiler, haberler
- istihbarat dairesi
Haber alma işlerinin yürütüldüğü iş yeri
- istihbarat servisi
Haber alma işlerini gizlice yürüten iş yeri; gizli servis
- istihdam
Bir görevde, bir işte kullanma
- istihdam etmek
bir görevde, bir işte kullanmak
- istihfaf
Küçümseme, hor görme
- istihfaf etmek
küçümsemek, hor görmek
- istihkak
Hakkı olma, hak kazanma
- istihkar etmek
hakeret etmek, aşağılamak
- istihkâm
Düşman saldırısını durdurmak, düşmana karşı savunma yapmak amacıyla düzenlenmiş yer
- istihkâm sınıfı
Savaşan birliklerin saldırısını kolaylaştıran, savunma gücünü artıran, yapı işleriyle uğraşan teknik askerî sınıf
- istihkâmcı
İstihkâm sınıfında olan kimse
- istihkâmcılık
İstihkâmcının yaptığı iş
- istihlak etmek
tüketmek
- istihraç etmek
sonuç çıkarmak
- istihsal
Elde etme
- istihsal etmek
elde etmek
- istihza
Gizli veya kinayeli bir biçimde alay
- istihza etmek
gizli veya kinayeli bir biçimde alay etmek, alaya almak
- istihzalı
İstihzası olan
- istihzasız
İstihzası olmayan
- istika
Ayakkabıların altını parlatmak için kunduracıların kullandığı kemik; isteka
- istikamet vermek
yön vermek, yöneltmek
- istikametlendirme
İstikametlendirmek işi
- istikametlendirmek
Bir tarafa yönelmesini sağlamak
- istikametlenme
İstikametlenmek işi
- istikametlenmek
Bir tarafa yönelmek
- istikbal etmek
karşılamak
- istikrah etmek
tiksinmek, iğrenmek
- istikrar
Aynı kararda olma, aynı biçimde sürme, bir düzende devam etme; stabilizasyon
- istikrar bulmak
aynı kararda olmak, aynı biçimde sürmek, bir düzende devam etmek
- istikrarlı
İstikrarı olan; stabilize
- istikrarlıca
İstikrarlı bir biçimde
- istikrarlılaştırma
İstikrarlılaştırmak durumu
- istikrarlılaştırmak
İstikrarlı duruma getirmek
- istikrarlılık
İstikrarlı olma durumu
- istikrarsız
İstikrarı olmayan
- istikrarsızca
İstikrarsız bir biçimde
- istikrarsızlaştırma
İstikrarsızlaştırmak durumu
- istikrarsızlaştırmak
İstikrarsız duruma getirmek
- istikrarsızlaştırılma
İstikrarsızlaştırılmak durumu
- istikrarsızlaştırılmak
İstikrarsız duruma getirilmek
- istikrarsızlık
İstikrarsız olma durumu
- istikraz etmek
borçlanmak
- istikşaf
Keşif ve araştırmaya çalışma, ayrıntısını ortaya çıkarma
- istikşaf etmek
keşfetmeye çalışmak
- istikşafi
Araştırmayla ilgili, tanımayla ilgil
- istikşafi görüşme
Ön görüşme, araştırma ve tanıma görüşmesi
- istila
Bir ülkeyi silah gücüyle ele geçirme
- istila etmek
bir ülkeyi silah gücüyle ele geçirmek
- istilacı
İstila eden (kimse, devlet)
- istilacılık
İstilacı olma durumu
- istilzam etmek
gerektirmek
- istim
Gücünden yararlanmak için elde edilen buhar; islim
- istim arkadan gelsin
"önce istenilen iş yapılsın, gereken şartlar sonradan yerine getirilsin" anlamında kullanılan bir söz
- istim tutmak
gerekli koşulların olgunlaşmasını beklemek
- istim üstünde olmak
buharla işleyen araçlar kalkmaya hazır duruma gelmek
- istimal etmek
kullanmak
- istimara
Bir kabın hacmini veya alabileceği miktarı hesaplama
- istimator
Gümrüklerde mallara değer biçen görevli
- istimdat
Yardım isteme, yardıma çağırma
- istimdat etmek
yardım istemek, yardıma çağırmak
- istimlak etmek
kamulaştırmak
- istimzaç
Bir kimsenin huyunu, kişiliğini tanımak için araştırma
- istimzaç etmek
anket yapmak
- istinabe
Davanın görülmekte olduğu mahkemeye gönderilmek için başka bir yerde bulunan bir tanığın oradaki mahkeme tarafından ifadesinin alınması
- istinaden
Bir görüşe, bir düşünceye dayanarak, güvenerek
- istinaf
Mahkemenin verdiği kararı kabul etmeyerek bir üst mahkemeye götürme
- istinaf mahkemesi
Sulh ve asliye mahkemeleri vb. ilk derece mahkemeler ile temyiz mahkemeleri arasında yer alan ikinci derecede yüksek mahkeme
- istinat
Birinden, bir şeyden kuvvet alma
- istinat duvarı
Toprak veya yapının kaymasını önlemek için yapılan, direnç sağlayan duvar
- istinat etmek
dayanmak
- istinat ettirmek
dayamak, dayandırmak
- istinga
Yelkenleri toplamak için kullanılan halat
- istinga etmek
yelkenleri toplamak
- istinkâf
Çekinme, geri durma, sakınma
- istinkâf etmek
çekinmek, geri durmak, sakınmak
- istinsah
Yazma bir eseri el yazısıyla kopyalama
- istinsah etmek
yazma bir eseri el yazısıyla kopyalamak
- istintak
Sorguya çekme
- istintak etmek
sorguya çekmek
- istintaç
Sonuç çıkarma
- istintaç etmek
sonuç çıkarmak
- istirahat etmek
dinlenmek (I)
- istirahatgâh
Dinlenme yeri
- istirdat
Geri alma
- istirham
Yalvarma, merhamet dileme
- istirham etmek
yalvarmak, dilemek, rica etmek
- istirhamda bulunmak
istirham etmek
- istiridye
Yassı solungaçlılar sınıfından, ılıman ve sıcak denizlerde yaşayan, güçlü kaslarla birbiri üzerine kapanan iki çenedi olan, içinde inci oluşan, eti beğenilen bir deniz yumuşakçası (Ostrea edulis)
- istiskal
Soğuk davranışlarla hoşlanmadığını belli etme
- istiskal etmek
hoşnutsuzluğunu belli ederek soğuk davranmak
- istismar
Birinin iyi niyetini kötüye kullanma
- istismar etmek
işletmek, yararlanmak
- istismarcı
Birinin iyi niyetini kötüye kullanan (kimse)
- istismarcılık
İstismarcı olma durumu
- istisna
Bir kimse veya bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma
- istisna etmek
ayrı tutmak, dışarıda bırakmak
- istisnai
Ayrı tutulmuş, benzerlerine uymayan, kural dışı olan; ayrıklı, istisnalı
- istisnasız
İstisnası olmadan; ayrıksız, bilaistisna
- istisnasızca
İstisnasız bir biçimde; ayrıksızca
- istisnasızlık
İstisnasız olma durumu; ayrıksızlık
- istitrat
Sırası gelmişken söylenen söz
- istiva
Birden çok şeyin birbirine eşit ve denk olması
- istizah
Herhangi bir konuda açıklayıcı bilgi isteme, bir sorunun açıklanmasını isteme
- istizah etmek (veya eylemek)
sorulan soruya açıklayıcı bilgi istemek
- istizan
Yetki isteme
- istizan etmek (veya eylemek)
yetki istemek
- istiğfar
Tanrı'dan suçlarının bağışlanmasını dileme
- istiğfar etmek
tövbe etmek
- istiğna
Önerilen bir işe karşı nazlanma, nazlı davranma
- istişare etmek
danışmak
- istop
Ebenin topu havaya atması, diğerlerinin kaçışması ve ebe tarafından diğer oyuncuların topla vurulması biçiminde oynanan bir oyun
- istop etmek
durmak, çalışmamak
- istralya
Gemide direk ve çubukları baş tarafından yani burundan tutan halat
- istrongilos
İzmaritgillerden, Akdeniz'de yaşayan, eti lezzetli bir balık (Smaris vulgaris)
- isyan bayrağı (veya bayrağını) açmak (veya çekmek)
karşı gelmek, başkaldırmak
- isyan etmek
başkaldırmak
- isyanları oynamak
isyan etmek
- it
Aşağılık niyetlerle yaltaklanan veya davranışları kötü olan kimse için kullanılan bir sövgü sözü
- it ağzını kemik tutar
"aşağılık bir kimsenin ağzını kapamak için ona bir çıkar sağlamak yeter" anlamında kullanılan bir söz
- it canlı
Zora, sıkıntıya dayanan, dayanıklı (kimse)
- it dalaşı
İki ülkeye ait savaş uçaklarının birbiri çevresinde burgu gibi dönüşlerle taciz için manevra yapması
- it derisinden post olmaz
"aşağılık kimse veya şey, yüce ve temiz bir amaca hizmet edemez" anlamında kullanılan bir söz
- it değmekle deniz pis olmaz
"doğruluğuna, dürüstlüğüne herkesin inandığı bir kimse, aşağılık kimselerin atmak istedikleri çamurla kirletilemez" anlamında kullanılan bir söz
- it dişi domuz derisi
sevilmeyen iki kişi arasındaki anlaşmazlıktan duyulan hoşnutluğu anlatan bir söz
- it elli
Ayakları dışarıya dönük (hayvan)
- it gibi çalışmak
çok çalışmak
- it hıyarı
Kabakgillerden, çok yıllık, sarı çiçekli, meyvelerinin öz suyu kabızlık giderici olarak kullanılan bir bitki; acı hıyar, eşek hıyarı, karga düleği (Ecballium elaterium)
- it ite (buyurur), it de kuyruğuna
"işi yapmak istemeyen onu mutlaka başkasına ısmarlar" anlamında kullanılan bir söz
- it iti ısırmaz
"aynı düşüncede ve aynı yapıda olan insanlar birbirlerine zarar vermezler, birbirlerini korurlar" anlamında kullanılan bir söz
- it izi at izine karışmak
at izi it izine karışmak
- it kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış
"başkasının korumasıyla iş yapan akılsız kişi, desteklendiğini unutarak kendi gücüne inanır" anlamında kullanılan bir söz
- it kopuk
Değersiz, terbiyesiz, aşağılık kimse
- it sürü, para kazan
"ekmek parası kazanmak için it sürümek gibi bir iş tutmak bile ayıp değildir" anlamında kullanılan bir söz
- it sürüsü kadar
çok kalabalık
- it ulur, birbirini bulur
"aşağılık bir kimse bir konu üzerinde sesini yükselttiğinde aynı amacı güdenler onun etrafında toplanırlar" anlamında kullanılan bir söz
- it ölüsü gibi
çok ağır
- it ürür, kervan yürür
"gerçekleşmesi doğal olan işler engellenemez" anlamında kullanılan bir söz
- it üzümü
Patlıcangillerden, 20-50 santimetre yüksekliğinde, bazı ilaçların yapımında kullanılan bir yıllık otsu bir bitki; köpek üzümü, tilki üzümü (Solanum nigrum)
- ita
Verme, ödeme
- ita amiri
Ödemeye yetkili kimse; amiriita
- itaat
Söz dinleme, boyun eğme, buyruğa uyma
- itaat etmek
söz dinlemek, boyun eğmek, verilen buyruğa uymak
- itaatli
Söz dinleyen, buyruğa uyan; itaatkâr, muti
- itaatlilik
İtaatli olma durumu; itaatkârlık
- itaatsiz
Söz dinlemez, buyruk dinlemez, kendi başına buyruk olan (kimse)
- itaatsizce
İtaatsiz bir biçimde
- itaatsizlik
İtaatsiz olma durumu
- itaatsizlik etmek
söz dinlememek, boyun eğmemek, buyruğa uymamak
- itap
Paylama, azarlama
- itap etmek
paylamak, azarlamak
- itburnu
Yaban gülünün meyvesi
- ite atsan yemez
"çok kötü, berbat" anlamında kullanılan bir söz
- ite kaka
Kaba ve hoyrat bir biçimde iterek
- ite ot, ata et vermek
ata et, ite ot vermek
- itebilme
İtebilmek işi
- itebilmek
İtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- itekleme
İteklemek işi
- iteklemek
Sürekli olarak itmek, kakmak
- iteleme
İtelemek işi
- itelemek
Sürekli itmek, arka arkaya itmek; iteklemek
- itelenme
İtelenmek işi
- itelenmek
İteleme işi yapılmak
- iteleyebilme
İteleyebilmek işi
- iteleyebilmek
İteleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iterbiyum
Atom numarası 70, atom ağırlığı 173,04 olan değerli bir element (simgesi Yb)
- iteği
Un elerken dökülmemesi için yere serilen örtü
- itfa etmek
söndürmek
- itfaiye
Yangın söndürme kuruluşu
- itfaiye aracı
Yangın söndürmek üzere özel olarak donatılmış motorlu araç; itfaiye
- itfaiyeci
Yangın söndürme kuruluşunda görevli kimse; yangıncı
- itfaiyecilik
İtfaiyecinin yaptığı iş; yangıncılık
- ithaf
Birinin adına sunma, armağan etme
- ithaf etmek
birinin adına sunmak, armağan etmek
- ithaf yazısı
Bir kitabın veya eserin bir kimseye sunulduğunu belirten yazı; ithafname
- ithafen
İthaf yoluyla
- ithal
İçine alma
- ithal etmek
içine almak
- ithal malı
Yurt dışından getirilen mal
- ithalat
Başka bir ülkeden mal getirme veya satın alma; dış alım
- ithalatçı
İthalatla uğraşan kimse; dış alımcı
- ithalatçılık
İthalatçının yaptığı iş; dış alımcılık
- itham etmek
suçlamak, suçlu görmek
- ithamda bulunmak
itham etmek
- ithamname
Suçlama yazısı
- iti
İtici güç, ilham verici
- iti an, taşı eline al (veya çomağı hazırla)
"saldırgan biriyle karşılaşma olasılığı bulunan kimse kavgaya hazır olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- iti ite kırdırmak
kötülüğü kötülük aracılığıyla ortadan kaldırmak
- iti öldürene sürütürler
"çığırından çıkmış olan bir işin düzeltilmesi, buna yol açan kimseye düşer" anlamında kullanılan bir söz
- itibar
Borç ödemede güvenilir olma durumu; kredi
- itibar etmek
saygı göstermek, saymak, değer vermek
- itibar görmek
sayılmak, kendisine değer verilmek
- itibar mektubu
Bir kimseye kredi açılabileceğini bildiren mektup
- itibara almak
göz önünde tutmak, hesaba katmak
- itibardan düşmek
saygınlığını yitirmek
- itibaren
-den başlayarak, -den beri
- itibari hizmet zammı
Ağır ve tehlikeli işlerde çalışan görevlilerin fiilî hizmet sürelerine eklenen süre
- itibari sayfa
Saymaca sayfa
- itibarlı
Kredisi olan
- itibarlıca
İtibarlı bir biçimde
- itibarlılık
İtibarlı olma durumu
- itibarsız
İtibarı, değeri olmayan
- itibarsızca
İtibarsız bir biçimde
- itibarsızlaşma
İtibarsızlaşmak işi
- itibarsızlaşmak
İtibarsız duruma gelmek, saygınlığını, değerini yitirmek
- itibarsızlaştırma
İtibarsızlaştırmak işi
- itibarsızlaştırmak
İtibarsız duruma getirmek
- itibarsızlık
İtibarsız, değersiz olma durumu
- itibarın sağ olsun
özellikle alışverişlerde kişiye güven duyulduğunda söylenen söz
- itibarıyla
Söylenen zamanın öncesini kastederek
- itici
İtme işini yapan
- iticilik
İtici olma durumu
- itidal sahibi
Ölçülü, ılımlı (kimse)
- itidalini kaybetmek
aşırılığa kapılmak, soğukkanlılığını yitirmek
- itidalini muhafaza etmek
kendini aşırılığa kaptırmamak, kendini tutmak
- itidalsiz
Aşırılığa kaçan, ılımlı olmayan
- itidalsizlik
İtidalsiz olma durumu
- itikat
Bir dinin ibadet dışında kalan inanç kısmı
- itikatlılık
İtikatlı olma durumu
- itikâf
Bir kenara çekilme, ortalıkta görünmeme
- itila etmek
yücelmek
- itilaf etmek
anlaşmak
- itilafçı
Anlaşma, uyuşma yanlısı olan kimse
- itilafçılık
İtilafçı olma durumu
- itiliş
İtilmek işi
- itilme
İtilmek işi
- itilmek
İtme işi yapılmak
- itilmişlik
İtilmiş olma durumu
- itimat etmek (veya beslemek)
güvenmek
- itimat telkin etmek
güven vermek
- itimatsız
Başkalarına güveni olmayan; güvensiz
- itin ahmağı baklavadan pay umar
"aptal kişi, eline geçme olasılığı bulunmayan bir nimeti bekler" anlamında kullanılan bir söz
- itin götüne (veya kıçına) sokmak
rezil etmek
- itin kuyruğunda
pek çok, pek bol
- itina etmek
özenmek, özen göstermek
- itinayla
Özen göstererek
- itiraf
Başkaları tarafından bilinmesi sakıncalı görülen bir gerçeği saklamaktan vazgeçip açıklama, söyleme, bildirme
- itiraf etmek
başkaları tarafından bilinmesi sakıncalı görülen bir gerçeği saklamaktan vazgeçip açıklamak, söylemek, bildirmek
- itirafçı
İtiraf eden kimse
- itirafçılık
İtirafçı olma durumu
- itiraz
Bir düşünce veya kararı benimsemeyerek karşı çıkma
- itiraz etmek
bir düşünce veya kararı benimsemeyerek karşı çıkmak, karşı çıkmak
- itirazcı
Her şeye karşı çıkan, itiraz eden; muteriz
- itirazcılık
İtirazcı olma durumu
- itirazlı
İtiraz edilmiş olan
- itirazsız
İtiraz etmeden, karşı çıkmadan
- itirazsızca
İtirazsız bir biçimde
- itirazsızlık
İtirazsız olma durumu
- itiverme
İtivermek işi
- itivermek
Ansızın itmek
- itiyat etmek
alışkanlık etmek
- itizar
Özür dileme
- itizar etmek
özür dilemek
- itiş
İtmek işi
- itiş kakış
İterek
- itişe kakışa
Sürekli itişip kakışarak
- itişip kakışmak
birbirini itmek
- itişme
İtişmek işi
- itişmek
Birbirini itmek
- itiştirme
İtiştirmek işi
- itiştirmek
İtişmelerine yol açmak
- itkuyruğu
Kenarları düz şerit gibi yapraklı ve saplarının ucu koçanı andıran, başak çiçekli, otsu bir bitki (Phleum)
- itlaf
Öldürme, yok etme, telef etme
- itlaf etmek
öldürmek, yok etmek, telef etmek
- itle dalaşmaktan çalıyı dolaşmak yeğdir
"edepsiz kimse ile uğraşmamak için onun bulunduğu yerden uzaklaşmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- itle yatan bitle kalkar
“kötü kimselerle düşüp kalkan kişiye az çok kötü huy bulaşır” anlamında kullanılan bir söz
- itle çuvala girilmez
"edepsiz ve saldırgan bir kimse ile bir konu üzerinde tartışmak ve kavgaya tutuşmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- itlenme
İtlenmek işi
- itlenmek
Aşağılık niyetlerle yaltaklanmak veya terbiyesizce davranmak; itleşmek
- itleşme
İtleşmek işi
- itlik
İtçe davranış
- itmam etmek
bitirmek, tamamlamak
- itme
İtmek işi
- itmek
Bir şeyi güç uygulayarak ileri götürmek
- itoğluit
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- itriyum
Atom numarası 39, atom ağırlığı 88,92, yoğunluğu 4,6 olan, seryum filizlerinde bulunan, gri renkli, değerli bir element (simgesi Y)
- itriyumlu
Özünde itriyum bulunduran
- ittifak
Oy birliği
- ittifak etmek
bağlaşmak
- ittihat
Aynı düşünce etrafında toplanma
- ittihat etmek
aynı düşünce etrafında toplanmak
- ittihatçı
Aynı düşünce etrafında toplanma yanlısı olan kimse
- ittihatçılık
İttihatçı olma durumu
- ittihaz
Sayma, tutma, ... olarak görme
- ittihaz etmek
saymak, tutmak, ... olarak görmek
- ittirebilme
İttirebilmek işi
- ittirebilmek
İttirmeye gücü yetmek
- ittirme
İttirmek işi
- ittirmek
İtmesini sağlamak
- ittisal
Dokunma, değme, temas etme
- itçe
Terbiyesiz bir biçimde
- ivdirme
İvdirmek işi
- ivdirmek
Hareket durumunda olan bir nesnenin hareketini çabuklaştırmak
- ivedi
Acele olarak
- ivedilenme
İvedilenmek işi
- ivedilenmek
Tez canlılık etmek, acele etmek, istical etmek
- ivedileşme
İvedileşmek işi
- ivedileşmek
İvedi duruma gelmek
- ivedileştirme
İvedileştirmek işi
- ivedileştirmek
İvedi duruma getirmek
- ivedilik
Çabuk, hemen yapılma gerekliği, yapılması gerekme durumu; istical, müstaceliyet
- ivedilikle
Çabukça, acele olarak
- iven kız ere varmaz, varsa da baht bulmaz
"acele eden kız eşini iyi seçemeyeceği için mutlu olamaz" anlamında kullanılan bir söz
- ivesi
Genellikle Güneydoğu Anadolu'da yetiştirilen, başı kahverengi, kirli sarı veya siyah olan, vücudu beyaz, yapağısı kaba ve karışık olan, süt verimi yüksek bir tür koyun
- iveğen
Ani başlayan ve birden şiddetlenen (hastalık); akut
- ivgi
Ağaç oymaya yarar kesici araç
- ivinti yeri
Akarsuların, yataklarındaki çok eğimli bölgelerde köpürerek kaya döküntüleri arasından hızla aktıkları yer
- ivme
İvmek işi
- ivme kazanmak
hızlanmak
- ivmek
Çabuk davranmak; acele etmek
- ivmeleniş
İvmelenmek işi
- ivmelenme
İvmelenmek işi
- ivmelenmek
Hareket, olay vb. hızlanmak, hızını artırmak; hız kazanmak
- ivmeyazar
Bir hareketin ivmesini çizerek belirleyen araç; akselerograf
- ivmeölçer
Bir hareketin ivme niceliğini belirten, makinelerde çalışma sırasında oluşan titreşimleri gösteren araç; akselerometre
- iyelik eki
Kelimenin belirttiği nesnenin, kavramın kime veya neye ait olduğunu bildiren ek
- iyesi olmak
sahip olmak
- iyi
İstenilen, beğenilen nitelikleri taşıyan, beğenilecek biçimde olan; yavuz, kötü karşıtı
- iyi etmek
iyileştirmek, hastalıktan kurtarmak
- iyi evlat babayı vezir, kötü evlat rezil eder
"babaya ün kazandıran da el içine çıkamayacak bir duruma düşüren de çocuklarının tutumlarıdır" anlamında kullanılan bir söz
- iyi gelmek
yaramak
- iyi gitmek
bir iş yolunda olmak
- iyi gözle bakmamak
hakkında iyi düşünmemek
- iyi gün
Refah ve huzur içinde geçen zaman
- iyi gün dostu
Dostlarının sıkıntılı zamanlarında onlardan kaçan kimse
- iyi gün dostu olmak
dostlarının sıkıntılı zamanlarında onlardan kaçmak
- iyi hoş (ama)
bir görüşe karşıt bir düşünceyi söylerken kullanılan bir söz
- iyi huylu
Sonu iyi, tehlikesiz (hastalık); iyicil
- iyi huyluluk
İyi huylu olma durumu; iyicillik
- iyi hâl
Bir kimsenin yaşayışında kötü ve sakıncalı bir durum olmama hâli; hüsnühâl
- iyi hâl belgesi
Bir kimsenin yaşayışında kötü bir şey bulunmadığını veya sabıkasız olduğunu göstermek üzere resmî kuruluşlarca verilen belge; hüsnühâl kâğıdı
- iyi insan sözünün üstüne gelir
"yokluğunda kendisinden söz edilen kimse konuşmanın üzerine gelirse o iyi insandır" anlamında kullanılan bir söz
- iyi iş (doğrusu)
beğenilmeyen bir olay, bir durum karşısında şaşkınlığı anlatan bir söz
- iyi kalpli
Başkaları için hep iyilik düşünen; iyi yürekli
- iyi kalplilik
İyi kalpli olma durumu
- iyi karşılamak
kabul etmek, beğenmek, benimsemek
- iyi ki
güzel bir rastlantı olarak, çok yerinde
- iyi nasihat verilir, iyi ad verilmez
"bir kimse başkalarına iyi öğüt verebilir ama ün veremez, kişi ünü ancak kendisi kazanabilir" anlamında kullanılan bir söz
- iyi niyet
Herhangi bir kimse veya konuda hiçbir kötü düşünce beslememe; sağistem, hüsnüniyet, hüsnüzan
- iyi niyetli
İyi niyet sahibi
- iyi niyetlilik
İyi niyetli olma durumu
- iyi olacak hastanın doktor (veya hekim) ayağına gelir
"Tanrı kötü bir durumun iyiliğe dönmesini dilemişse bunu yapacak kimse işin üstüne gelir" anlamında kullanılan bir söz
- iyi olmak
hastalıktan kurtulmak, iyileşmek
- iyi saatte olsunlar
cinler, periler
- iyi söylemek
övmek
- iyi yüreklilik
İyi yürekli olma durumu
- iyice
İyiye yakın
- iyicene
Tam olarak, adamakıllı
- iyiden iyiye
Adamakıllı, çok iyi, gereği gibi; domuzuna
- iyileşme
İyileşmek işi
- iyileşmek
İyi duruma gelmek
- iyileştirebilme
İyileştirebilmek işi
- iyileştirebilmek
İyileştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iyileştirme
İyileştirmek işi; ıslah
- iyileştirmek
İyileşmesini sağlamak, sağlığına kavuşturmak; tedavi etmek
- iyilik
İyi olma durumu; salah
- iyilik bilmek
kendisine yapılan iyiliği unutmamak
- iyilik eden iyilik bulur
"iyilik eden kimseye zamanı geldiğinde başkaları da iyilik ederler" anlamında kullanılan bir söz
- iyilik et denize at, balık bilmezse Halik bilir
"karşılık beklemeden iyilik yap" anlamında kullanılan bir söz
- iyilik etmek
yararlı işler yapmak, yardımcı olmak
- iyilik görmek
maddi, manevi yardım görmek
- iyilik iki baştan olur
"birbiriyle ilişkileri bulunan iki kişinin iyi geçinebilmeleri için yalnızca birinin iyi olması yetmez" anlamında kullanılan bir söz
- iyilik perisi
Maddi, manevi yardımda bulunan (kimse)
- iyilik sağlık
"Nasılsınız?" sorusuna karşılık olarak sağlıklı ve iyi durumda olunduğunu anlatan bir söz; iyilik güzellik
- iyilikbilir
İyilik gördüğü kimseye hainlik etmeyen, aldığı yardımı inkâr etmeyen
- iyilikbilirlik
İyilikbilir olma durumu
- iyilikbilmez
İyilik gördüğü kimseye hainlik yapan, aldığı yardımı inkâr eden; nankör, ekmeği dizinde, tuz ekmek düşmanı
- iyilikbilmezlik
İyilikbilmez olma durumu
- iyilikle
Tatlı dille, iyi davranışla
- iyiliksever
İyilik yapmayı kendisine ülkü edinmiş (kimse)
- iyilikseverlik
İyiliksever olma durumu
- iyilikçi
Herkesin iyiliğini isteyen, herkese iyilik etmesini seven
- iyilikçilik
İyilikçi olma durumu
- iyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı
"iyiliğe karşı iyiliği herkes yapabilir, önemli olan kötülüğe karşı iyilik yapabilmektir" anlamında kullanılan bir söz
- iyiliğe kemlik etmek
iyilik yapan birine kötülükle karşılık vermek
- iyiliği dokunmak
yararlı olmak, yararını görmek
- iyimser
Genellikle her düşünce ve işi iyi olarak değerlendiren; nikbin, optimist, kötümser karşıtı
- iyimserlik
Genellikle her düşünce ve işi iyi olarak değerlendiren bir tutum veya kişilik özelliği; nikbinlik, optimizm
- iyisi mi
yapılacak olanın en doğrusu, en uygun olanı
- iyisinden
En iyi biçimde
- iyisiyle kötüsüyle
Hayatta karşılaşılabilen iyi kötü bütün yönleriyle
- iyiye iyi, kötüye kötü demek
hatır için söz söylememek, dürüst olmak
- iyiye çekmek
bir düşünce veya olayı olumlu yönüyle değerlendirmek
- iyodoiyodür
İyot ve potasyum iyodür bileşimi
- iyodür
İyodun bir element veya bir birleşikle verdiği birleşim
- iyon
Bir veya daha çok elektron kazanmış veya yitirmiş bir atom veya bir atom grubundan oluşmuş elektrik yüklü parçacık; yükün
- iyon yuvarı
Yer atmosferindeki atom ve moleküllerin güneş ışınlarıyla iyonlaştığı 80-400 kilometre yükseklikler arasındaki katman; iyonosfer
- iyonik
İyonlardan oluşan, iyonlarla ilgili
- iyonlaşma
Moleküllerin parçalanmasıyla, atomlara, moleküllere, molekül gruplarına elektron katılması veya çıkarılmasıyla iyonların oluşması; iyonlanma
- iyonlaştırma
İyonlaştırmak işi
- iyonlaştırmak
Bir ortamda iyonlar oluşturmak
- iyot
Atom numarası 53, atom ağırlığı 126,92 olan, tabiatta, deniz suyunda sodyum iyodür durumunda rastlanılan, bazı deniz bitkilerinde de çokça birikmiş olarak bulunan, mavimtırak esmer renkte katı bir element (simgesi I)
- iyot gibi açıkta kalmak
ortada kalmak
- iyot gibi ortaya (veya açığa) çıkmak
istemediği hâlde asıl niyeti ortaya çıkmak
- iyotlama
İçme sularındaki mikropların iyot etkisiyle giderilmesi
- iyotlu
İyot içeren
- iyotlu tuz
Homojen karıştırılmış en az %0,007 iyot içeren yemek tuzu (NaCl)
- iz
Bir şeyin geçtiği veya önce bulunduğu yerde bıraktığı belirti; çığır, nişan, nişane
- iz bırakmak
etkisini kalıcı duruma getirmek
- iz düşümlü
İz düşümü olan
- iz düşümsel
Bir düzlem üzerine iz düşürülen biçimlerin bozulmasından kalan (özellikler)
- iz düşümü
İz düşümü düzlemi denilen bir düzlem üzerinde, bazı geometri kurallarına uyularak bir cismin gösterilmesi; irtisam, mürtesem
- iz sürmek
izlemek, arkasından gitmek, takip etmek
- izabe
Madenleri ergitme, sıvı durumuna getirme
- izabe fırını
Maden ergitme ocağı
- izabe noktası
Madenin sıvı duruma getirildiği derece
- izafe
Bir şeyi başka bir şeye veya bir nedene bağlama
- izafe etmek
bir şeyi başka bir şeye veya bir nedene bağlamak
- izafeten
Bir şeye veya kimseye bağlanarak, dayanarak, ilişki kurarak, mal edilerek
- izah etmek
açıklamak, ayrıntılı bilgi vermek
- izahat
Açıklamalar
- izahat vermek
açıklamalarda bulunmak, ayrıntılı bilgi vermek
- izahatta bulunmak
izahat vermek
- izale
Yok etme, giderme
- izale etmek
yok etmek, gidermek
- izaleişüyu
Bir mülk üzerindeki ortaklığı giderme
- izam etmek
büyütmek, abartmak
- izansızca
Anlayışsıza yakışan
- izanı yok
anlayışı kıt olan
- izaz etmek
ağırlamak
- izazuikram
Saygı gösterme ve ağırlama
- izaç
Bunaltma, tedirgin etme, baş ağrıtma, can sıkma
- izaç etmek
bunaltmak, tedirgin etmek, baş ağrıtmak
- izbandut
Görünüşü ve davranışı ile korku veren (iri yarı adam)
- izbandut gibi
çok iri, cüsseli (erkek)
- izbe
Basık, loş, nemli, kuytu (yer)
- izbelik
İzbe yer
- izbiro
Çeşitli yükleri yukarı çekmek için halattan yapılmış sapan
- izci
İz güderek aradığını bulabilen kimse; keşşaf
- izcilik
İzci olma durumu; keşşaflık
- izdiham
Aşırı kalabalık
- izdivaç etmek
evlenmek
- izdüşüren
Bir biçimin bir düzlem üzerindeki iz düşümünde, biçimin her noktasını iz düşümüyle birleştiren (doğru)
- izhar
Belirtme, gösterme, açığa vurma
- izhar etmek
açığa vurmak, belirtmek, göstermek
- izi belirsiz olmak
iz bırakmadan ortadan kaybolmak
- izi silinmek
ortadan yok olmak, kaybolmak
- izin
Bir şey yapmak için verilen veya alınan özgürlük; cevaz, destur, icazet, müsaade, ruhsat
- izin almak
bir şey yapmak için onay sağlamak
- izin istemek
bir şeyi gerçekleştirmek amacı ile onay almaya kalkmak
- izin koparmak
güçlükle izin almak
- izin vermek
birini bir şey yapmada serbest bırakmak
- izin çıkmak
bir şey yapmada serbest bırakılmak
- izinden yürümek
birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek
- izine basmak
gözden uzaklaştırmayarak ne yaptığını gözetlemek
- izine dönmek
bir karar veya yargıdan geri dönmek, bir karardan vazgeçmek, rücu etmek
- izine düşmek
av hayvanlarının, gittiği yolu izleyerek arkalarından gitmek
- izine uymak
düşünce ve davranışlarını benimsemek
- izini düşürmek
iz düşümünü çıkarmak
- izini kaybetmek
bir kimse hakkında bilgi alamamak
- izinli
İzin alarak belli bir süre için bir yerden ayrılmış
- izinli saymak
izin vermek
- izinli çıkmak
izin alarak belli bir süre için bir yerden ayrılmak
- izinlilik
İzinli olma durumu
- izinname
Bırakma veya çıkarma kâğıdı
- izinsiz
Ceza olarak hafta sonu veya tatil günü çıkmasına izin verilmeyen (asker veya yatılı öğrenci)
- izinsiz cezası
Askere, yatılı öğrenciye verilen hafta sonu veya tatil günü dışarı çıkmama cezası; izinsiz
- izinsiz kalmak
izin cezası alarak okuldan veya kışladan dışarı çıkamamak, izinsiz cezası almış olmak
- izinsizlik
İzinsiz olma durumu
- izlek
Bir edebî eserde işlenen konunun anlamca ortaya koyduğu ana yönelim
- izleksel
İzleğe dayalı
- izlem
İzlemek işi
- izlemci
İzlem oluşturan kimse; stratejist
- izlemcilik
İzlemcinin yaptığı iş
- izleme
İzlemek işi; takip
- izlemek
Birinin veya bir şeyin arkasından gitmek; takip etmek
- izlemsel
İzlem ile ilgili; stratejik
- izlenebilme
İzlenebilmek işi
- izlenebilmek
İzlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- izlenim
Bir durum veya olayın duyular yolu ile insan üzerinde bıraktığı etki; intiba
- izlenim (veya izlenimi) bırakmak (veya vermek)
etki bırakmak
- izlenimci
İzlenimcilik yanlısı olan (sanat veya sanatçı); empresyonist
- izlenimcilik
Doğayı, gerçekte olduğu gibi bütün ayrıntılarına bağlı kalarak değil, ondan edinilen izlenimin ölçüsüne göre anlatan, doğrudan doğruya gerçeği, nesneyi değil de onun sanatçıda uyandırdığı duyumları veren sanat akımı; empresyonizm
- izleniş
İzlenmek işi
- izlenme
İzlenmek işi
- izlenmek
İzleme işi yapılmak; takip edilmek
- izletebilme
İzletebilmek işi
- izletebilmek
İzletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- izletilme
İzletilmek işi
- izletilmek
İzlenmesi sağlanmak
- izletiş
İzletmek işi
- izletme
İzletmek işi
- izletmek
İzlemesini sağlamak
- izlettirme
İzlettirmek işi
- izlettirmek
İzletmesini sağlamak
- izleyebilme
İzleyebilmek işi
- izleyebilmek
İzleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- izleyici
İzleme işini yapan kimse; seyirci
- izleyicilik
İzleyici olma durumu
- izleyiş
İzlemek işi
- izli mermi
Atıcıya çatışma sırasında şarjördeki merminin azaldığını belli etmek amacıyla şarjöre konulan, ucunda kırmızı veya turuncu renkte işareti olan mermi
- izmarit
İzmaritgillerden, pullu ve kılçıklı bir tür küçük balık (Maena smaris)
- izmaritgiller
Örnek hayvanı izmarit olan kemikli balıklar familyası
- izmihlal
Yok olup bitme
- izne çıkmak (veya ayrılmak)
bir iş yerinde üst makamların onayıyla belli bir süre için görevinden ayrılmak
- izninizle
"izniniz olursa, müsaade ederseniz" anlamında kullanılan bir söz
- izole
Yalıtılmış olan
- izole bant
Elektrik akımının başka tarafa geçmesini önlemek için teli sarmakta kullanılan bant
- izole etmek
yalıtmak
- izomer
Aynı oranlarda birleşmiş aynı elementlerden oluşan fakat moleküllerinde atom gruplaşmaları değişik olduğu için birbirlerinden farklı özellikler gösteren (maddeler)
- izomeri
Cisimlerin niteliği
- izomerik
İzomeri ile ilgili olan
- izomerleşme
Bir maddenin, bunun izomeri olan başka bir maddeye doğrudan doğruya veya kimyasal bir etkiyle geçmesi
- izotop
Atom numarası aynı, kütle numarası farklı olan atomlar
- izzetinefis
Kişinin kendine verdiği değer
- izzetinefsine dokunmak
onuruna dokunmak
- izzetinefsine yedirememek
onursuz kalmayı kabul edememek, düşkünlüğü veya zavallılığı reddetmek
- iç
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer; dâhil, dış karşıtı
- iç (veya içini) dökmek
derdini anlatmak, iç dünyasındaki duygu ve düşüncelerini bir bir anlatmak
- iç asalak
Konakçının içinde yaşayan asalak
- iç açmak
gönle ferahlık vermek, gönlü ferahlatmak
- iç ağa
Vezirlerin gözde uşağı
- iç barış
Ailede veya toplumda sağlanmış iç huzur
- iç bayıltıcı
Etkileme özelliği olan, kendinden geçiren, bayıltan
- iç bağlamak
iç tutmak
- iç başkalaşım
Püskürük magmaların, soğurdukları kültelerin etkisi altında, birleşimlerinden oluşan başkalaşım
- iç bellek
Bilgisayarın giriş çıkış kanalları kullanılmaksızın erişebildiği bellek
- iç borç
Devletin veya çeşitli kuruluşların yurt içinde piyasaya sürdüğü tahvil, bono vb. ile aldığı borç
- iç borçlanma
Devletin veya çeşitli kuruluşların yurt içinde piyasaya tahvil, bono vb. sürerek borç alma işi
- iç bulantısı
Midede oluşan bulantı; gaseyan
- iç bölge
Bir limanı ithalat ve ihracat etkinlikleri bakımından besleyen, ona çeşitli ulaşım yollarıyla bağlı, dar veya geniş bölge; art bölge, hinterlant
- iç cep
Palto, pardösü, ceket gibi giysilerin iki ön parçasına açılan cep
- iç cümle
Bir cümle içinde tümleç gibi kullanılan başka bir cümle; iç tümce
- iç denetim
Bir kurumun çalışmalarını geliştirmek, onlara değer katmak amacı güden bağımsız, nesnel bir güvence ve danışmanlık işi; denetişim
- iç denetçi
İç denetim görevlisi
- iç denetçilik
İç denetçinin yaptığı iş
- iç denge
Ruhsal durum, psikolojik yapı
- iç deniz
Boğazlarla ana denize bağlı olan deniz; dâhilî deniz
- iç deri
Bitkilerin kök, sap ve yapraklarında kabuğun iç bölümü; endoderm
- iç donu
Pantolon içine giyilen uzun don; dizlik
- iç dünya
Bireyin ruhsal yaşamının bütünü
- iç ek
Bazı dillerde kelime kökünün içine giren ek
- iç etek
Kadınların giysi altına giydikleri etek; jüpon
- iç etmek
eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeyerek kendine mal etmek
- iç evlilik
Evlenecek kimsenin eşini, kendi boy veya soyu içinden seçmesi kuralına dayalı evlilik biçimi; içten evlilik, endogami
- iç ezan
Cuma namazında hatibin minbere çıktığı sırada cami içinde okunan ezan
- iç gezegen
Yörüngesi yer yörüngesinin içinde kalan Merkür, Venüs gezegenleri
- iç geçirmek
derin soluk alarak üzüntüsünü belli etmek
- iç göbek
Çiçeklerin dişi organında yumurtacık ile kabuğu arasındaki bağ
- iç göç
Bir ülke sınırları içinde genellikle küçük yerleşim bölgelerinden büyük kentlere geçici veya sürekli kalmak üzere göç etme
- iç güveyilik
İç güveyi olma durumu
- iç güveyisi
Eşinin ailesinin evinde oturan damat; iç güveyi
- iç güveyisi girmek
karısının ailesinin evinde oturmak üzere evlenmek
- iç güveyisi iç ağrısı
"iç güveyisi misafir gibidir, evdekiler sürekli olarak onu ağırlamaya çalışır ve bu durumdan da rahatsız olurlar" anlamında kullanılan bir söz
- iç güveyisinden hâllice
"nasılsın" sorusuna "eh işte, fena değil" anlamında verilen karşılık
- iç gıcıklamak
istek uyandırmak
- iç hastalıkları
Vücudun iç hastalıklarıyla ilgili hekimlik kolu; dâhiliye
- iç hastalıkları uzmanı
İç hastalıklarıyla ilgilenen hekim; dâhiliyeci, dâhiliye mütehassısı
- iç hat
İş yerlerinde bulunan santrallerde iş yeri içindeki bağlantıyı sağlayan haberleşme ağı
- iç hatlar
Yurt içi ulaşımını sağlayan yol
- iç içe
Biri ötekinin içinde veya birine ötekinden geçilen
- iç içe girmek (veya geçmek)
karmakarışık olmak
- iç içelik
İç içe olma durumu
- iç işleri
Bir ülkenin kendine özgü işleri
- iç kafiye
Beyitlerin dize ortasındaki kelimeleri arasında kullanılan kafiye; iç uyak
- iç kapak
Kitabın dış kapaktan sonra gelen, adını ve bazı özelliklerini içeren sayfa
- iç kavuz
Buğdaygil çiçeğinin erkek ve dişi organlarını içerisinde tutan ve başakçık eksenine aşağıdan ve dış taraftan bağlanmış olan kavuz
- iç kulak
Kulağın işitme sinirlerinin bulunduğu bölümü; dolambaç
- iç kuyu
Yer altında, ocak katları arasında bulunan ve ağzı yer üstüne açılmayan kuyu türü
- iç lastik
Arabalarda dıştaki koruyucu lastiğin içinde bulunan ve hava ile doldurulan lastik; şambrel
- iç merkez
Depremin başladığı yer olarak kabul edilen nokta
- iç mimar
Bir yapıyı, kullanım ve estetik bakımından ele alıp insanın fiziksel ve ruhsal özelliklerine uygun olarak tasarlayan kimse; dekoratör
- iç mimarlık
Bir yapıyı, kullanım ve estetik bakımından ele alıp insanın fiziksel ve ruhsal özelliklerine uygun olarak tasarlama; iç mimari, dekoratörlük
- iç odun
Ağaç gövdesinin kendi çevresinde bulunan, sertleşmiş ve odunlaşmış hücrelerden oluşan, genellikle koyu renkli bölümü
- iç organlar
Vücutta bulunan kalp, akciğer, karaciğer vb. organların genel adı
- iç oğlanı
Osmanlı Devleti'nde, saraylarda türlü devlet hizmetleri için aday olarak yetiştirilen genç; celep
- iç pazar
Ülke içinde yapılan satış
- iç pilav
Tavla zarı büyüklüğünde doğranmış kuzu ciğeri, fıstık, pirinç, kuş üzümü, yağ ve baharat kullanılarak pişirilen bir pilav türü
- iç plazma
Bir hücreli canlılarda protoplazmanın merkez bölümü
- iç politika
Bir devletin kendi sınırları içinde kamu işlerinin örgütlenmesine ve yönetime ilişkin uyguladığı siyaset
- iç saha
Spor takımlarının kendi sahası
- iç salgı
Vücuttaki salgı bezlerinin doğrudan doğruya kana karışmak üzere çıkardıkları salgı; endokrin
- iç salgı bezi
Salgısı bir boşaltım kanalı yerine doğrudan doğruya kana karışan bez
- iç salgı bilimi
İç salgı bezlerinin gelişmelerini, işlevlerini, hastalıklarını inceleyen biyoloji ve tıp dalı; endokrinoloji
- iç salgı bilimsel
İç salgı bilimi ile ilgili; endokrinolojik
- iç savaş
Bir ülke içinde çıkan savaş; iç harp, dâhilî harp
- iç ses
Kelimenin ön sesle son sesi arasında kalan ses veya sesler
- iç spiker
Televizyon ekranında görülmeyen, sesi duyulan sunucu
- iç su
Denizlerden uzak bölgelerde bulunan göl veya göletler
- iç ters açı
İki paralel doğruyu kesen üçüncü bir doğrunun iki yanında ve paralellerin içinde altlı üstlü ortaya çıkan dört açıdan her biri
- iç turizm
Halkın yurt içinde gerçekleştirdiği turizm
- iç tutmak
yemişin içi oluşmak
- iç tüzük
Bir kuruluş, meclis, kurum vb.nin iç işlerini düzenleyen tüzük; dâhilî nizamname
- iç vuruş
Futbolda ayağın iç kısmıyla yapılan vuruş
- iç yarıçap
Düzgün bir çokgenin içine çizilen dairenin yarıçapı
- iç yönetmelik
Bir kuruluş, meclis, kurum vb.nin iç işlerini düzenleyen talimat; dâhilî talimatname
- iç yüz
Bir şeyin iç tarafı
- iç yıkama
Taşıtların paspas, koltuk, bagaj, döşeme vb. kısımlarına yapılan temizlik işlemi
- iç zar
Çiçek tozunu saran iki zardan içte olanı
- iç çamaşırı
Fanila, külot, sütyen gibi tene, içe giyilen giysi
- iç çekmek
üzüntüyle derinden soluk almak
- iç çokgen
Bütün köşeleri aynı çember üzerinde olan çokgen
- iç ısı
Yer yuvarlağının içindeki ısı
- içbükey
Yüzeyi düzgün ve pürüzsüz çukur biçiminde olan; obruk, mukaar, konkav
- içdenetir
Güvenlik amacıyla bina girişlerinde bulunan, bedendeki veya çantaların içindeki silah, bıçak vb. tehlikeli eşyaların belirlenmesini sağlayan aygıt
- içe bakış
Deneğin bilincinde olanları izleyerek ruhsal süreçlerin özellik ve nitelikleri hakkında bilgi vermesi durumu
- içe dönük
Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan (kimse)
- içe dönüklük
İçe dönük olma durumu
- içe kapalı
Dış dünyaya karşı ilgi ve ilişkisi güçsüz, içine kapanık (ülke, topluluk vb.)
- içe kapalılık
İçe kapalı olma durumu
- içe kapanık
Dış dünyaya karşı ilgi ve ilişkisi güçsüz, içine kapanık (kimse); içine kapanık
- içe kapanıklık
İçe kapanık olma durumu; içine kapanıklık
- içebilme
İçebilmek işi
- içebilmek
İçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- içecek
Soğuk ve sıcak olarak içilebilen, su, çay, meşrubat vb. içeceklerin tümü
- içecek suyu olmak
bir yere gitmesi kısmet olmak
- içerebilme
İçerebilmek işi
- içerebilmek
İçerme ihtimali veya imkânı bulunmak
- içeri
İç taraf, içteki bölüm, dışarı karşıtı
- içeri (veya içeriye) atmak (veya almak veya tıkmak)
hapsetmek
- içeri girmek
bir iş veya alışverişte zarar etmek
- içeride olmak
zarar etmiş olmak, borçlanmış olmak
- içeriden evlenmek
iç evlilik yapmak
- içeriden çıkmak
hapisten kurtulmak, serbest kalmak
- içerik
Bir şeyin içinde bulunanların bütünü; muhteva, mazruf
- içerikli
Herhangi bir niteliği, özelliği içeren; muhtevalı
- içeriksel
İçerikle ilgili
- içeriksiz
İçeriği olmayan
- içeriksizlik
İçeriksiz olma durumu
- içeriye dalmak
kapalı bir yere hızlıca girmek
- içeriye düşmek
hapse girmek
- içerlek
Yanındakilerden daha içeride, daha geride bulunan
- içerleme
İçerlemek işi
- içerlemek
İçin için öfkelenmek
- içerleyiş
İçerlemek işi
- içerme
İçermek işi; tazammun, ihtiva
- içermek
İçine almak, içinde bulundurmak; ihtiva etmek
- içgörü
Kendi duygularını, kendi kendini anlayabilme yeteneği
- içgüdü
Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış; insiyak, sevkitabii
- içgüdüsel
İçgüdü ile ilgili; içgüdülü, insiyaki
- içgüdüsellik
İçgüdüsel olma durumu
- içi alaylı, dışı kalaylı
"dışı süslü, güzel görünüşlü ancak içi berbat" anlamında kullanılan bir söz
- içi almamak
midesi kabul etmemek
- içi açılmak
güzel bir şey karşısında sıkıntısı dağılmak, ferahlamak
- içi bayılmak
çok acıkmak
- içi beni yakar, dışı eli (veya seni) yakar
"dış görünüşü ile başkalarının hoşuna giden bir şeyin veya durumun gerçekte kötü yönleri olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- içi boş
İçinde bir şey bulunmayan
- içi boşalmak
önemi ve anlamı kalmamak
- içi bulanmak
kusacak gibi olmak
- içi burkulmak
bir şeye çok üzülmek
- içi cız etmek
ansızın içi sızlamak
- içi dar
Beklemeye dayanamayan, tez canlı, sabırsız (kimse)
- içi daralmak
sıkılmak, bunalmak
- içi dayanmamak
acıklı bir durumu kaldıramamak
- içi dışı bir
Düşündüğünü açıkça söyleyen, gizli bir düşüncesi olmayan, ikiyüzlü olmayan, özü sözü bir (kimse)
- içi dışı bir (olmak)
düşündüğünü açıkça söyleyen, gizli bir düşüncesi olmayan, ikiyüzlü olmayan
- içi dışına çıkmak
kusmak
- içi erimek
kaygı duymak, çok üzülmek
- içi ezilmek
üzülmek, yüreği burkulmak
- içi ezim ezim ezilmek
çok üzülmek
- içi fesat
Her an kötülük düşünen
- içi geniş
Sabırlı, rahat, huzurlu, gamsız, tasasız (kimse)
- içi geçmek
istemeden kısa bir süre uyuyuvermek
- içi gitmek
içi sürmek
- içi götürmemek
acıklı bir durum karşısında dayanamamak
- içi hop etmek
birdenbire heyecanlanmak
- içi içine geçmek
tedirgin olmak
- içi içine sığmamak
telaş, sabırsızlık, coşkunluk göstermekten kendini alamamak
- içi içini yemek
istediğini yapamama yüzünden üzülmek
- içi kabul etmemek
bir şeyden midesi bulanmak
- içi kalkmak (veya kabarmak)
iğrenmek
- içi kan ağlamak
çok üzüntü duymak
- içi kapanmak
sıkılmak, bunalmak
- içi kararmak
sıkılmak, bunalmak
- içi kazınmak (veya kıyılmak)
açlıktan midesinde eziklik duymak
- içi kağşamak
isteksiz ve gönülsüz olmak
- içi paralanmak (veya parçalanmak)
birine acıyarak çok üzülmek
- içi pır pır etmek
heyecanlanmak, hafifçe duygulanmak
- içi rahat etmek
kaygı duyulacak bir konu bulunmadığını öğrenerek ferahlamak
- içi sürmek
ishal olmak
- içi sıkılmak
bunalmak
- içi sızlamak
çok üzülmek
- içi titremek
özen göstermek
- içi vık vık (veya fık fık veya pır pır) etmek
sabırsızca, tedirgin davranmak
- içi yanmak
çok susamak
- içi yağ bağlamak
yüreği yağ bağlamak
- içi çekmek
istek duymak
- içi çıfıt çarşısı
Her işte aklından türlü kötülükler geçiren, içi fesat dolu olan
- içi ısınmak
hoşlanmak, sevmek
- içici
İçme işini yapan (kimse)
- içicilik
İçici olma durumu
- içilebilme
İçilebilmek işi
- içilebilmek
İçilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- içiliş
İçilmek işi
- içilme
İçilmek işi
- içilmek
İçme işi yapılmak
- içim
İçmek işi; içiş
- içimli
İçimi herhangi bir nitelikte olan
- içimlik
İçilecek miktarda olan
- için
Amacıyla, maksadıyla
- için için
İçten gelerek
- için için gülmek (veya gülümsemek)
belli etmeden, gizli gizli gülmek
- için için kaynamak
aşırı heyecan, gözü peklik ve hareket içindeyken bunu belli etmemek
- için için yanmak
ateşin yanması sürmek, farkına varılmadan yanmak
- içinde
Süresince, zarfında
- içinde duymak
hissetmek, varlığını algılamak
- içinde kaybolmak
göze çarpmamak
- içinde olmak
herhangi bir özellik yaradılışında var olmak
- içinde yüzmek
olumlu veya olumsuz bir durumun aşırı derecesinde bulunmak
- içindeki ateş yalazlanmak
sıkıntısı, derdi bir kat daha artmak
- içindekiler
Bir kitabın, derginin baş veya sonuna konulan, konu başlıklarını sayfa numaralarıyla gösteren liste; fihrist
- içinden bir şeyler kopmak
içi ezilmek
- içinden gelmek
bir şeyi yapmak için içten bir istek duymak
- içinden geçirmek
bir şeyi yapmayı düşünmek
- içinden geçmek
düşünmek, aklından geçmek
- içinden gülmek
sezdirmeden eğlenmek
- içinden kan gitmek
içi kan ağlamak
- içinden konuşmak
kimsenin duymayacağı kadar alçak sesle konuşmak
- içinden okumak
ses çıkarmadan okumak
- içinden olmak
bir yerin merkezinde yaşamak veya orada doğmuş bulunmak
- içinden yanmak
çok istemek, sabırsızlık göstermek
- içinden çıkmak
karışık bir işin güçlüklerini yenebilmek, üstesinden gelmek
- içine almak
kapsamak
- içine ateş atmak
aşırı acı, sıkıntı veya üzüntü verecek davranışta bulunmak
- içine ateş düşmek
büyük bir acı ve üzüntünün etkisi altına girmek
- içine atmak
sıkıntısını kimseye belli etmemek
- içine baygınlıklar çökmek
sıkıntı, fenalık basmak
- içine daralma gelmek
sıkıntı basmak, sıkılmak
- içine dert olmak
bir şeyi yapamamaktan dolayı üzülmek
- içine dokunmak
dertlendirmek, üzmek
- içine doğmak
bir işin olacağını veya olduğunu hiçbir belirtiye dayanmadan önceden sezinlemek, malum olmak
- içine etmek (veya sıçmak)
bozup berbat etmek
- içine fenalık gelmek (veya basmak)
ruhu daralmak, sıkılıp bunalmak
- içine hüzün çökmek
kederlenmeye, hüzünlenmeye başlamak
- içine işlemek
duygulanmak, etkilenmek, dokunmak
- içine konuşmak
kızgınlığını yanındakilerin duymayacağı biçimde kısık sesle, kendi kendine söylemek
- içine kurt düşmek
kendisine zararı dokunacak bir durum meydana geleceğinden kuşkulanmak
- içine kuşku çökmek
içten içe şüphesi yoğunlaşmak
- içine oturmak
çok etkilenmek, çok üzülmek
- içine sinmek
isteğince olduğu için huzur ve mutluluk duymak
- içine sokacağı gelmek
birini çok sevmek
- içine su serpilmek
ferahlamak
- içine tükürmek
bir şeyi bozup berbat etmek
- içine çekilmek (veya kapanmak)
dış dünyaya karşı ilgi ve ilişkisini kesmek
- içine çekmek
soluk almak
- içini acıtmak
üzmek, üzülmesine sebep olmak
- içini açmak
derdini anlatmak, içini dökmek
- içini bayıltmak (veya kıymak)
tatlı, ağır gelip artık yiyememek
- içini boşaltmak
sıkıntı ve derdini söylemek
- içini burkmak
üzülmek
- içini dondurmak
şaşırtmak, ürpertmek
- içini dökmek
sıkıntı ve derdini anlatmak
- içini ezmek
üzüntüsünü, sıkıntısını duymak
- içini karartmak
bunalıma veya sıkıntıya sokmak, endişeye düşürmek
- içini kemirmek
bir üzüntüden rahatsızlık duymak, tedirgin olmak
- içini kurt yemek (veya kemirmek)
sürekli bir kaygı içinde bulunmak
- içini okumak
birinin gizli, saklı düşüncelerini anlamak
- içini parçalamak (veya parça parça etmek)
çok üzülmek, aşırı derecede sıkılıp harap olmak
- içini sarmak
sürekli aynı konuyu düşünmek, hep onunla meşgul olmak
- içini sıkmak
sıkıntı vermek
- içini sızlatmak
üzülmesine sebep olmak
- içini yakmak
çok üzülmek
- içini yemek
şüphe içinde kıvranarak çok üzülmek
- içini çekmek
iç çekmek
- içini çürütmek
ruhunu karartmak, bezdirmek, yıldırmak
- içini ısıtmak
hoş, tatlı ve huzur verici duygular uyandırmak, coşku vermek
- içinin ateşi küllenmek
sıkıntıdan kurtulmak
- içinin yağı erimek
telaş veya kaygı ile üzülmek
- içirebilme
İçirebilmek işi
- içirebilmek
İçirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- içirik
Yatak doldurmaya yarayan yün, pamuk, kıtık vb. şeyler
- içirilme
İçirilmek işi
- içirilmek
İçmesi sağlanmak
- içiriş
İçirmek işi
- içirme
İçirmek işi
- içirmek
İçmesine yol açmak, içmesini sağlamak
- içirtme
İçirtmek işi
- içirtmek
İçmesine sebep olmak
- içit
İçilecek şey
- içiverme
İçivermek işi
- içivermek
Çabucak veya kısa sürede içmek
- içki
İçinde alkol bulunan içecek; dem (I), tütsü
- içki psikozu
Alışkanlık hâlinde ve aşırı derecede içki kullanmanın insanda yarattığı ağır bunalım
- içki sofrası
İçki içilen sofra; içki masası
- içki âlemi
İçkili yemek eğlentisi; içki sefası
- içkici
İçki yapan veya satan kimse
- içkicilik
İçkicinin yaptığı iş
- içkili
İçki içmiş olan
- içkin
Varlığın içinde bulunan, varlığın yapısına karışmış olan; mündemiç
- içkinlik
İçkin olma durumu
- içkisiz
İçki içmemiş olan
- içkisizlik
İçkisiz olma durumu
- içlem
Bir kavramın çağrıştırdığı kapsama giren niteliklerin veya taşıdığı özelliklerin bütünü; tazammun
- içlendirme
İçlendirmek işi
- içlendirmek
İçlenmesine yol açmak
- içleniş
İçlenmek işi
- içlenme
İçlenmek işi veya durumu
- içlenmek
İçli bitkiler tanelenmek, iç tutmak
- içler acısı
Çok acıklı, üzüntü veren
- içli
İçi dolu (taneli sebze veya kuru yemiş)
- içli dışlı
Senli benli, aşırı teklifsiz; sıkı fıkı, yağlı ballı
- içli dışlı olmak
karşılıklı olarak candan ve içten davranmak, teklifsiz görüşmek
- içli dışlı tanımak
yakından, bütün özellikleriyle bilmek
- içli dışlılık
İçli dışlı olma durumu
- içli köfte
Yağsız kıyma ile ince bulgur iyice yoğrulup içi oyularak yumurta biçiminde hazırlanan ve içerisine kavrulmuş soğanlı kıyma konduktan sonra haşlanan veya kızartılan bir köfte türü
- içlik
İçe giyilen çamaşır
- içlilik
Duygulu olma durumu; duygululuk
- içme
İçmek işi
- içme suyu
İçilebilecek nitelikte olan su
- içmek
Bir sıvıyı ağza alıp yutmak
- içre
İçerisinde
- içrek
İçe ait, içe özgü olan; bâtıni, ezoterik
- içreklik
İçe ait bilginin belirli bir insan topluluğunun dışında kimseye bildirilmemesi, yalnızca sınırlı, dar bir çevreye aktarılması gerektiğini savunan anlayış; bâtınilik, ezoterizm
- içrekçi
Ele alınan konuyu içeriden kavramaya çalışan
- içsel
İçle ilgili, içe ilişkin; dâhilî
- içsellik
İçsel olma durumu
- içsiz
İçi olmayan (taneli sebze veya kuru yemiş)
- içten
Her türlü çıkar düşüncesinden uzak; ılım ılım, içtenlikli, kalpten, yürekten, kalbî, samimi
- içten içe
Gizli gizli, belli etmeden
- içten pazarlıklı
Öfkesini, kinini kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan
- içten pazarlıklılık
İçten pazarlıklı olma durumu
- içtenlik
İçten olma durumu, içten davranış; samimilik, samimiyet
- içtenlikle
Her türlü çıkar düşüncesinden uzak olarak, karşısındakine güvenerek, kendine yakın bularak, temiz yürekle, içten bir biçimde; açık açık, candan yürekten, canıgönülden, canıyürekten, samimiyetle, halisane
- içtenliksiz
İçten olmayan; içtensiz, samimiyetsiz
- içtenliksizlik
İçtenliksiz olma durumu; içtensizlik, samimiyetsizlik
- içtihat
Yasada veya örf ve âdet hukukunda uygulanacak kuralın açıkça ve tereddütsüz olarak bulunmadığı konularda, yargıcın veya hukukçunun düşüncelerinden doğan sonuç
- içtikleri su ayrı gitmemek
sıkı fıkı dost, arkadaş olmak
- içtima
Askerlerin silahlı ve donatılmış olarak toplanmaları
- içtima etmek
toplanmak
- içtinap etmek
sakınmak
- içyağı
Geviş getiren hayvanların karın boşluğunda iç organlarını saran kalın yağ
- içyüz
Herkesçe bilinmeyen, anlaşılmayan ve görünenden büsbütün başka olan neden veya nitelik; bâtın, mahiyet, zamir (II)
- içörgü
Üç boyutlu eklemeli imalat tekniğiyle üretilen parçanın işlevselliğini arttırmak, hafifliğini sağlamak amacıyla içerisini doldurmak için kullanılan üç boyutlu desen
- iğ
Pamuk, yün vb.nden iplik eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri ve çengelli olan, alt kısmında ağırşak bulunan, ağaçtan yapılmış araç; cehre
- iğ ağacı
Ana yurdu Asya'nın dağlık bölgeleri olan, bazı türlerinde yaprakları kışın dökülen, odunu tornacılık ve kaplamacılıkta kullanılan, kömürü ile kara kalem resim yapılan küçük bir ağaç (Euonymus)
- iğ iplik
Mitoz bölünme sırasında oluşan iğ biçimindeki uzantı; iğ
- iğ yağı
Yüksek hızlı ve az yüklü parçaların yağlanmasında kullanılan, düşük viskoziteli bir yağ
- iğbirar
Birinden beklenilen davranışı göremeyince kırılma
- iğci
İğ kullanan, yapan veya satan kimse
- iğcilik
İğcinin yaptığı iş
- iğde
İğdegillerden, kokulu, sarı çiçekleri olan, çalı biçiminde bir ağaç (Elaeagnus)
- iğdegiller
İki çeneklilerden, örneği iğde olan bitki familyası
- iğdemir
Marangozlukta ağaç delmek için kullanılan çelik araç
- iğdiş
Erkeklik bezleri çıkarılarak veya burularak erkeklik görevi yapamayacak duruma getirilmiş (hayvan ve özellikle at)
- iğdiş etmek
hayvanlarda erkeklik bezlerini çıkarmak veya körletmek; burmak, enemek
- iğdiş ettirmek
hayvanlarda erkeklik bezlerini çıkarttırmak veya körlettirmek; burdurmak, enetmek
- Iğdır
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Iğdırlı
Iğdır ilinden olan kimse
- Iğdırlılık
Iğdırlı olma durumu
- iğfal
Bir kadını aldatma, baştan çıkarma
- iğfal etmek
aldatmak
- iğlik
İçinde herhangi bir sayıda iğ bulunan
- iğne
Dikiş dikmeye yarayan, ince, ucu sivri, bir ucunda iplik geçecek deliği bulunan çelik araç
- iğne ardı
İğneyi, çıkış noktasının gerisinden saplayıp daha ileriden çıkararak yapılan aralıksız dikiş veya nakış türü
- iğne atsan yere düşmez
çok kalabalık
- iğne deliği
İğnenin kalın ve delici olmayan tarafındaki iplik geçirmeye uygun delik; iğneyurdu
- iğne deliği gibi
küçücük
- iğne deliğinden geçmek
aşırı derecede zayıflamak
- iğne deliğinden Hindistan'ı seyretmek
küçük bir olaydan büyük anlamlar çıkarmak
- iğne deliğine girmek
kimsenin bulamayacağı bir biçimde gizlenmek, saklanmak
- iğne ile kuyu kazmak
yetersiz araçlarla, sürekli ve sabırlı bir biçimde çalışıp çok güç olan veya çok ağır yürüyen bir işi başarmaya çalışmak
- iğne ipliğe dönmek
çok zayıflamak
- iğne olmak
iğne ile vücuduna ilaç verilmek
- iğne oyalı
İğne oyası olan
- iğne oyası
İğneyle değişik biçimli veya düğümlü ilmekler oluşturularak ve bunlar birleştirilerek yapılan oya
- iğne yapmak (veya vurmak)
iğne ile vücuda sıvı bir ilaç vermek
- iğne yaprak
Çam türlerinde görülen, ince uzun, sivri uçlu yaprak
- iğne yemek
iğne olmak
- iğne yutmuş ite (veya maymuna) dönmek
zayıf ve bitkin duruma gelmek
- iğne üstünde oturmak
diken üstünde oturmak
- iğneci
Hastalara iğne yapan kimse
- iğnecik
Bazı omurgasız hayvanlarda rastlanan silis veya kalkerden oluşmuş, iğne biçiminde küçük çıkıntı
- iğnecilik
İğnecinin yaptığı iş
- iğneden ipliğe
Ne kadar eşya varsa
- iğneleme
İğnelemek işi
- iğnelemek
İğne ile tutturmak
- iğnelenme
İğnelenmek işi
- iğnelenmek
İğneleme işi yapılmak veya iğneleme işine konu olmak
- iğneletme
İğneletmek işi
- iğneletmek
İğne vurdurmak
- iğneleyici
Onur kırıcı, incitici, üzüntü verici, kinayeli (söz veya davranış)
- iğneleyicilik
İğneleyici olma durumu
- iğneleyiş
İğneleme işi
- iğneli
İğnesi olan
- iğneli fıçı
Çok sıkıntı ve üzüntü veren durum veya şey
- iğneli söz
Dokunaklı, kırıcı söz
- iğnelik
Üzerine iğne saplanan küçük yastık; iğnedenlik, iğne yastığı, iğnedan, iğnedanlık
- iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır
"başkasına zararı dokunacak bir davranışı yapmadan önce iyi düşün, kendi kendini eleştir" anlamında kullanılan bir söz
- iğrendirme
İğrendirmek işi
- iğrendirmek
İğrenmesine yol açmak
- iğrenebilme
İğrenebilmek işi
- iğrenebilmek
İğrenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- iğrengen
Her şeyden iğrenme huyu olan; iğrengeç
- iğrengenlik
İğrengen olma durumu
- iğrenilme
İğrenilmek işi
- iğrenilmek
İğrenme işi yapılmak
- iğreniş
İğrenmek işi
- iğrenme
İğrenmek işi; iğrenti
- iğrenmek
Mide bulandırıcı bir his duymak, tiksinmek
- iğrenç
İnsanda iğrenme duygusu uyandıran, tiksindiren; cife, müstekreh
- iğrençleşme
İğrençleşmek durumu
- iğrençleşmek
İğrenç duruma gelmek
- iğrençlik
İğrenç olma durumu
- iğsi
İğ şeklinde olan, iği andıran
- iğtinam
Ganimet yoluyla alma, yağmalama
- iğtişaş
Karışıklık, kargaşa
- iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma
- iş (birinde) bitmek
işin bitmesi veya sorunun çözümü birine bağlı olmak
- iş (birinden) bitmek
işin sonuçlanması ondan beklenilmek
- iş (birine) kalmak
işin bitmesi için asıl gayret birine düşmek
- iş (veya işler) becermek
yapılması kolay olmayan, beklenmeyen veya makbul sayılmayan bir şey (şeyler) yapmak
- iş adamlığı
İş adamı olma durumu
- iş adamı
Kazanç sağlamak amacıyla ticaret veya sanayiye yatırım yapan kişi
- iş alanı
Çalışılacak, kazanç sağlanacak dal
- iş almak
yapılması kesinleşen bir işi üstlenmek, taahhüt altına girmek
- iş amana binince kavga uzamaz
"kavga edenlerden biri aman dilerse çekişme sona erer" anlamında kullanılan bir söz
- iş anlatılıncaya kadar baş elden gider
"kızışmış bir kavgada veya herhangi bir olayda meram anlatmaya fırsat kalmadan olacak olur" anlamında kullanılan bir söz
- iş ayağa düşmek
iş, sorumsuz ve yetkisiz olanların elinde kalmak
- iş açmak
uğraştırıcı, gereksiz bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmak
- iş başa düşmek
kendi işini kendi görmek zorunda kalmak
- iş bilenin, kılıç kuşananın
at binenin, kılıç kuşananın
- iş bilimi
İnsanın, makinenin ve çevrenin bir arada uyumlu ve verimli bir biçimde çalışmasını inceleyen bilim dalı; ergonomi
- iş bilmek
becerikli olmak
- iş birlikli
İş birliği ile, ortaklaşa yapılan
- iş birlikçi
Herhangi bir alanda çıkar sağlama amacını güden veya kuruluşlarla ilişki kuran kimse, kuruluş vb
- iş birlikçilik
İş birlikçi olma durumu
- iş birliği
Amaç ve çıkarları bir olanların oluşturdukları çalışma ortaklığı; teşrikimesai
- iş birliği yapmak (veya etmek)
amaç ve çıkarları bir olanlarca çalışma ortaklığı kurulmak
- iş bitirmek
bir işi iyi bir sonuca ulaştırmak
- iş bölümü
Bir işi, iki veya daha çok kişi arasında bölme
- iş bırakmak
çalışanlar toplu hâlde işlerini terk etmek, çalışmayı durdurmak
- iş dayıya düştü
gayret dayıya düştü
- iş değil
bir şeyin çok kolay olduğunu belirten bir söz
- iş donu
İş yaparken giyilen giysi
- iş düşmemek
birinin iş yapması gerekmemek
- iş edinmek
bir şeyi görev, meslek olarak kabul etmek
- iş eri
Elinden iyi iş gelen, becerikli kimse
- iş etmek
birine beklemediği bir davranışta bulunarak zarar vermek
- iş gezisi
Karşılıklı iş ilişkilerini düzenlemek amacıyla bir ülke veya şehre yapılan seyahat; çalışma gezisi, iş seyahati
- iş görmek
iş yapmak
- iş göstermek
yapması için birine iş vermek, iş buyurmak
- iş gücü
Bir insanın yararlı şeyler üretmek için harekete geçirmek zorunda olduğu fiziksel ve düşünsel yetilerinin tümü
- iş günü
Tatil günleri dışında kalan, çalışılmak üzere yasayla belirlenmiş gün; çalışma günü
- iş güç sahibi
Bir işi, bir görevi olan (kimse)
- iş güçlüğü
İş kolunun zor koşullarından kaynaklanan durum
- iş hanı
Birden çok iş yerinin bulunduğu çok katlı bina
- iş hayatı
Belli bir iş veya mesleği yürüten kimselerin uğraşmakta oldukları alan
- iş inada binmek
bir işi yapmakta direnmek
- iş insanın aynasıdır
"bir kimsenin nasıl bir kişi olduğu yaptığı işlerden anlaşılır" anlamında kullanılan bir söz
- iş işlemek
nakış yapmak
- iş işten geçmek
bir işi gerçekleştirme imkânı kalmamış olmak
- iş kadını
Kazanç sağlamak amacıyla ticaret veya sanayiye yatırım yapan kadın
- iş karıştırmak
fesat sokmak
- iş kazası
İş yerinde meydana gelen ve işçiye bedensel veya ruhsal yönden zarar veren olay
- iş ki
yeter ki
- iş kolu
Ekonomik etkinliklerin sınıflandırılması sonucu birbirine benzeyen veya aynı nitelikte olan çalışma dallarından her biri
- iş merkezi
İş yerlerinin yoğun olduğu bölge
- iş mi?
yapılan bir şeyin beğenilmediğini, küçümsendiğini bildiren bir söz
- iş ola
yaptığı iş beğenilmediğinde "sanki iş görmüş gibi" anlamında kullanılan bir söz
- iş olacağına varır
bir soruna aldırmamayı, ne yapılırsa yapılsın yine aynı sonuca ulaşılacağını anlatan bir söz
- iş olsun diye
bir şey yapmış gibi görünmek için
- iş sarpa sarmak
iş, içinden çıkılması zor bir duruma girmek
- iş sözleşmesi
İşçilerle işveren arasındaki ilişkileri düzenleyen yöntem ve şartları kapsayan sözleşme; iş akdi, hizmet akdi
- iş tutmak
çalışmak
- iş vermek
birine yapacak iş göstermek
- iş yapmak
çalışmak
- iş yeri
Bir görevin yapıldığı yer; ofis
- iş yok
"o şeyden yarar beklememeli" anlamında kullanılan bir söz
- iş çatallanmak
bir işte güçlükle karşılaşmak
- iş çevirmek
gizli, dolambaçlı bir iş yapmak
- iş çıkarmak
çok iş yapmak
- iş çığırından çıkmak
bir iş amacından saparak düzeltilmesi güç bir durum almak
- iş şirazesinden çıkmak
düzenini kaybetmek, çığırından çıkmak
- işar
Yazı ile bildirme
- işaret
Bir anlam yükletilen ve bir şeyi bildirmeye, anlatmaya yarayan şekil, anlamlı iz; bel (I), im, delalet
- işaret dili
İşitme engellilerin kendi aralarında iletişim kurabilmek için kullandıkları, el ve yüz hareketlerini oluşan görsel dil
- işaret etmek
bir şeyi, bir durumu el, yüz hareketleriyle anlatmak, göstermek
- işaret fişeği
Bulunulan yeri belli etmek için havaya atılan, renkli ışık saçan fişek
- işaret parmağı
Elde, başparmaktan sonraki parmak; gösterme parmağı, şehadet parmağı, salavat parmağı
- işaret sıfatı
Adları gösterme yoluyla belirten sıfat; gösterme sıfatı: Bu kitap, şu adam, o çocuk vb
- işaret vermek
bir araç kullanarak bir şeyi belli etmek
- işaret zamiri
Adları gösterme yoluyla belirten zamir; gösterme zamiri
- işaret çakmak
işaret etmek
- işaretleme
İşaretlemek işi
- işaretlemek
Bir şeye işaret koymak, bir şeyi işaretle belirtmek
- işaretleniş
İşaretlenmek işi
- işaretlenme
İşaretlenmek işi
- işaretlenmek
Bir şeye işaret konulmak
- işaretletme
İşaretletmek işi
- işaretletmek
İşaretlemesini sağlamak
- işaretleyebilme
İşaretleyebilmek işi
- işaretleyebilmek
İşaretleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işaretleyiş
İşaretlemek işi
- işaretleşme
İşaretleşmek işi
- işaretleşmek
Birbirine işaret etmek
- işaretli
İşareti olan, işaretle belirlenmiş olan
- işaretsiz
İşareti olmayan
- işaretsizlik
İşaretsiz olma durumu
- işaretçi
İşaret veren kimse veya nesne
- işaretçilik
İşaretçi olma durumu
- işari oy
Parmak veya el kaldırarak verilen oy
- işba
Karnını doyurma
- işbaşı
İş yerlerinde işe başlama
- işbaşı yapmak
iş yerinde işe başlamak
- işbaşına gelmek
yönetici olmak
- işbaşında eğitim
Bir gözlemci nezaretinde işe alıştırma, staj yaptırma gibi öğrenciyi veya adayı çalışma ortamında eğitme faaliyeti
- işbu
Bu, özellikle bu
- işe almak
iş yerinde çalıştırmaya başlatmak
- işe bak!
şaşırılacak bir durum karşısında kullanılan bir söz
- işe girişmek (veya koyulmak)
bir işi yapmaya başlamak
- işe girmek
göreve, çalışmaya başlamak
- işe karışmak
herhangi bir konuda katkıda bulunmak, görev almak
- işe koşmak
birine iş yaptırmak
- işe sarılmak
kendini tamamen bir şeye veya işe vermek
- işe uygun
Yapılan işe elverişli olan
- işe uygunluk
İşe uygun olma durumu
- işe yaramak
kendisinden faydalanılmak, bir yerde kullanılmak
- işeme
İşemek işi
- işemek
İdrar torbasında biriken sidiği dışarı atmak, çiş yapmak; çöğdürmek
- işetme
İşetmek işi
- işetmek
İşemesini sağlamak, işemesine yol açmak; çiş yaptırmak
- işeyebilme
İşeyebilmek işi
- işeyebilmek
İşeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işeyiş
İşemek işi
- işgal
Bir yeri ele geçirme
- işgal etmek
bir yeri ele geçirmek
- işgalci
İşgal eden, ele geçiren
- işgalcilik
İşgalci olma durumu
- işgaliye
Pazar yerlerinde, toplu ticari iş yerlerinde satıcının işgal ettiği yer için ödediği ücret veya kira bedeli; işgaliye resmi
- işgüzar
Gereği yokken, genellikle kendini göstermek için işe karışan (kimse)
- işgüzarca
İşgüzara yakışacak bir biçimde
- işgüzarlık
İşgüzar olma durumu
- işgüzarlık etmek
işgüzarca davranmak
- işi (bir şeye) vurmak
işi değiştirmek
- işi ...-e dökmek
işi değiştirip bir başka biçime çevirmek
- işi ...-e vurmak
gerekenden başka biçimde davranmak, ... gibi görünmek
- işi ahbaplığa dökmek
yerli yersiz yakınlık göstermek
- işi aksi gitmek
istenilen sonucu elde edememek
- işi Allah'a kalmak
güç şartlar altında, kimseden yardım umudunun kalmadığı bir durumda bulunmak
- işi anlamak
gizli bir şeyi, bir sorunu anlamak
- işi azıtmak
yanlış ve aşırı yollara sapmak
- işi başından aşmak (veya aşkın olmak)
pek çok işi olmak
- işi bitmek
işi sona ermek
- işi bozmak
yapılan anlaşmayı, verilen sözü tutmamak
- işi bozulmak
yapmakta olduğu işten gereği kadar kazanç sağlayamaz olmak
- işi ciddiye almak
soruna önem vermek
- işi duman
İşi ve durumu kötü olan (kimse)
- işi düşmek
birinin yardımına gereksinim duymak
- işi gücü bırakmak
yaptığı işten uzaklaşmak
- işi ileri götürmek
beklenenden daha aşırı davranışlar içine girmek
- işi iş olmak
işi yolunda olmak
- işi iş, kaşığı gümüş
"işi tam istediği yolda" anlamında kullanılan bir söz
- işi kotarmak
işin üstesinden gelmek
- işi ne?
ne işi var?
- işi olmak
yapacak bir şeyi bulunmak
- işi pişirmek
aralarında gizlice anlaşmak
- işi rast gitmek
şans yardımıyla işi iyi, istediği gibi olmak
- işi resmiyete dökmek
bir iş veya duruma resmî bir nitelik vermek
- işi savsaklamak
işi yavaşlatmak, gereken önemi göstermemek
- işi sağlama almak
işin gerçekleşmesi ve bozulmaması için gerekli önlemleri almak
- işi tatlıya bağlamak
sorunlu bir işi, iyi bir biçimde çözmek
- işi temizlemek
sorunu çözmek
- işi tıkırında
İşi çok uygun, çok iyi
- işi uzatmak
bir işi sonuçlandırmamak
- işi yokuşa sürmek (veya koşmak)
işi zorlaştırmak
- işi yoluna koymak
işi yapılabilir duruma getirmek
- işi yolunda (veya tıkırında) gitmek (veya olmak)
iş düzenli ve istenilen biçimde yürümek
- işi çiş etmek
işi bozmak, becerememek
- işi çıkmak
başka bir işle meşgul olmak
- işi üç nalla bir ata kaldı
"eline geçen imkân henüz yapmak istediği şeyi gerçekleştirmesini sağlayacak kadar değil ama yine de umutlanıyor" anlamında kullanılan bir söz
- işi şakaya dökmek
ciddi başlayan bir sözü veya davranışı şakaya çevirmek
- işin alayında olmak
bir işe gereken önemi vermemek
- işin başı
bir işin en önemli noktası
- işin doğrusu
açıkçası
- işin fenası
işin kötüsü
- işin garibi
işin tuhafı
- işin içinde iş var
"işin içyüzü göründüğü gibi değil, başka" anlamında kullanılan bir söz
- işin içinden çıkamamak
başaramamak, sorunu çözümleyememek
- işin içinden çıkmak (veya sıyrılmak)
bir şeyi anlamak, bir sorunu çözümlemek
- işin içyüzünü bilmek
bir olayın veya durumun altında yatan sebebi bilmek
- işin kolayına kaçmak
derinliğine araştırmadan basit olarak düşünmek, yüzeyde kalmak, tembellik etmek
- işin kurdu
bir işin en ince ayrıntısını bilen, deneyimli, uzman (kimse)
- işin kurdu olmak
belirli bir konuyla ilgili her şeyi bilmek, uzmanlaşmak
- işin kötüsü
işin kötü yanı
- işin mi yok
"boş ver, önemseme" anlamında kullanılan bir söz
- işin ortasını bulmak
ortak bir noktada anlaşmak
- işin rengi değişmek
konu başka biçimde gelişmek
- işin tuhafı
şaşılacak olan, garip olan şey şu ki
- işin ucu birine dokunmak
birisi bir işten dolaylı olarak zarar görmek
- işin yoksa şahit ol, paran çoksa kefil ol
"tanıklık boş oturan kimselerin, kefillik ise parası çok olan kimselerin işidir" anlamında kullanılan bir söz
- işin üstesinden gelmek
güç bir işi başarmak, sonuçlandırmak
- işinden olmak
görevini yitirmek, görevinden atılmak
- işine bak!
"görevini, işini sürdür" anlamında kullanılan bir söz
- işine gelmek
çıkarına, amacına, düşüncesine uygun olmak
- işine göre
çıkarına uygun
- işine hor bakan boynuna torba takar
"işini küçümseyen kişi para kazanamaz, para kazanamayanın sonu ise dilenciliktir" anlamında kullanılan bir söz
- işine koyulmak
işini yapmayı sürdürmek
- işini bilmek
nereden, nasıl yararlanacağını bilmek, çıkarını bilmek
- işini bitirmek
öldürmek
- işini görmek
görevini yapmak
- işini kış tut da yaz çıkarsa bahtına
"başladığın bir işte her zaman güçlüklerle karşılaşacağını varsay ki sonunda hayal kırıklığına uğramayasın, iyi sonuçlar aldığında sevinesin" anlamında kullanılan bir söz
- işini uydurmak
kurnaz, açıkgöz davranarak işine istediği gibi biçim vermek
- işini yoluna koymak
işi veya görevi olumlu olarak yürütmek, sıkıntı çekmeden gerçekleştirmek
- işinin adamı
çalıştığı işte başarı sağlayan, işinin gerektirdiği nitelikleri taşıyan kimse
- işitebilme
İşitebilmek işi
- işitebilmek
İşitme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işitilebilme
İşitilebilmek işi
- işitilebilmek
İşitilme ihtimali bulunmak
- işitiliş
İşitilmek işi
- işitilme
İşitilmek işi
- işitilmemiş
O güne değin duyulmamış olan
- işitilmemişlik
İşitilmemiş olma durumu
- işitim
İşitme duyusu, işitme yetisi
- işitiş
İşitmek işi
- işitme
İşitmek işi
- işitme engelli
Doğduktan sonra çeşitli sebeplerden dolayı işitme sorunu yaşayan ancak çoğunlukla konuşabilen (kimse)
- işitme engellilik
İşitme engelli olma durumu
- işitme kesesi
Suda yaşayan bazı omurgasız hayvanlardan, işitme taşını içinde bulunduran akışkan sıvılı organ; otosist
- işitme taşı
Omurgalılarda ve bazı omurgasızlarda denge organı olan, iç kulakta bulunan kalker parçacıkları; otolit
- işitmek
Kulakla algılamak; duymak
- işitmezlik
İşitmez olma durumu
- işitmezliğe getirmek (veya işitmezlikten gelmek)
işitmemiş, duymamış gibi davranmak, aldırmamak
- işitsel
İşitimle ilgili
- işitsel zekâ
Sesleri algılayabilme, iyi tanıyabilme, seslerden yeni ritimler elde edebilme ve müzik aleti çalabilme becerileri olan zekâ; müziksel zekâ, ritmik zekâ
- işittirebilme
İşittirebilmek işi
- işittirebilmek
İşittirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işittirme
İşittirmek işi
- işittirmek
İşitmesini sağlamak; duyurmak
- işkembe
Geviş getirenlerin ilk ve en büyük mide bölümü
- işkembe çorbası
Temizlenmiş ve önceden haşlanmış işkembenin küçük küçük doğranmasından sonra un, sirke, sarımsak karıştırılarak hazırlanan bir çorba türü
- işkembeci
İşkembe veya işkembe çorbası satan kimse
- işkembecilik
İşkembecinin yaptığı iş
- işkembeden atmak (veya söylemek)
uydurarak söylemek
- işkembeli
İşkembesi olan
- işkembesi geniş
Hoş görülmeyecek şeyi de hoş gören, hazımlı (kimse); işkembesiz
- işkembesini düşünmek
öncelikle karın doyurmayı düşünmek
- işkembesini şişirmek
oburca yemek
- işkembesiz
İşkembesi olmayan
- işkence
Bir kimseye fiziksel veya manevi olarak yapılan aşırı eziyet
- işkence etmek (veya yapmak)
maddi veya manevi eziyet çektirmek
- işkenceci
İşkence yapan kimse
- işkencecilik
İşkenceci olma durumu
- işkenceli
İşkence ile dolu bir biçimde
- işkencesiz
İşkencesi olmayan
- işkenceye sokmak
fiziksel veya manevi sıkıntı vermek, zora sokmak
- işkilli büzük dingilder
"gizli bir ayıbı olanlar herhangi bir sözden alınarak kendilerini ele verirler" anlamında bir söz
- işkilli olmak
kuşkucu durumda olmak
- işkilsiz
Kuşku barındırmayan
- işkilsizlik
Kuşku barındırmama durumu
- işkâl
Güçleştirme, zorlaştırma, çetinleştirme
- işkâl etmek
güçleştirmek, zorlaştırmak, çetinleştirmek
- işlek
Çok işleyen, canlı, hareketli olan
- işleklik
İşlek olma durumu
- işlem
Bir işi sonuçlandırmak için yapılan iş veya uygulamaların hepsi; muamele
- işlem görmek
herhangi bir mal, kıymetli kâğıt, döviz vb. piyasada alınmak, satılmak, değiştirilmek
- işlem hacmi
Borsada günlük gerçekleştirilen alım satımların toplam tutarı
- işlemci
Bilgisayarın ve programların işletilmesini sağlayan birim; merkezî işlem birimi
- işlemcilik
İşlemci olma durumu
- işleme
İşlemek işi
- işleme koymak
bir işin gerçekleşmesi için gerekli olan işlemleri başlatmak
- işlemeci
Elle oyma, nakış vb. yapan kimse
- işlemecilik
İşlemecinin yaptığı iş
- işlemek
Bir şeye emek vererek onu daha elverişli bir duruma getirmek
- işlemeli
Üstünde işlemeler bulunan
- işlememezlik
bk. işlemezlik
- işlemezlik
Makinenin çalışmadan, işlemeden durması
- işlemsel
İşlemle ilgili
- işlenebilme
İşlenebilmek işi
- işlenebilmek
İşlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işleniş
İşlenmek işi
- işlenme
İşlenmek işi
- işlenmek
İşleme işi yapılmak
- işlenti
İşleme yöntemi
- işler arapsaçına dönmek
işler çok karmaşık bir hâl almak
- işler açılmak
piyasa canlanmak
- işler becermek
zararlı, gizli işler yapmak
- işlerlik
Gereken sonucu verecek nitelikte çalışma durumu
- işletebilme
İşletebilmek işi
- işletebilmek
İşletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işletilebilme
İşletilebilmek işi
- işletilebilmek
İşletilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işletiliş
İşletilme işi
- işletilme
İşletilmek işi
- işletilmek
İşletme işi yapılmak
- işletim
İşletmek işi
- işletim sistemi
Tüm donanım birimlerinin ve uygulama yazılımlarının yönetimini ve denetimini sağlayarak bilgisayarın daha kolay kullanılmasını sağlayan yazılım bütünü
- işletiş
İşletmek işi
- işletme
İşletmek işi
- işletme defteri
Yalnız gelir ve giderlerin yazıldığı defter
- işletme şirketi
Gaz, su, elektrik vb. hattını veya donanımını işleten şahıs, firma, halk şirketi veya kuruluş
- işletmeci
Bir fabrikayı veya gelir getiren bir kuruluşu yöneten kimse; operatör
- işletmecilik
İşletmecinin yaptığı iş
- işletmek
İşlemesini sağlamak; çalıştırmak
- işletmen
Bilgisayar vb. teknik aletleri işleten kimse; operatör
- işletmenlik
İşletmenin yaptığı iş; operatörlük
- işlettirme
İşlettirmek işi
- işlettirmek
İşletmesini sağlamak
- işlev
Bir şey veya kimsenin yapısı veya konumu gereği yaptığı iş, kendine özgü olan iş görme yetisi; görev, fonksiyon
- işlevci
İşlevi yerine getiren kimse veya nesne
- işlevcilik
Toplumu, her bir ögesi belli bir işlev yapan karşılıklı bağlılıklar ve etkileşimler düzeni olarak gören, toplumu tek başına belirleyen herhangi bir temelin bulunmadığını savunan akım; görevcilik, görevselcilik, fonksiyonalizm
- işlevsel
İşlevle ilgili
- işlevsellik
İşlevsel olma durumu; fonksiyonellik
- işlevsiz
İşlevi olmayan
- işlevsizlik
İşlevsiz olma durumu
- işleyebilme
İşleyebilmek işi
- işleyebilmek
İşleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- işleyen demir pas tutmaz (veya ışıldar)
"tembel tembel oturan kimse hantallaşır, iş yapma yeteneğini yitirir, çalışan kimse gittikçe açılır, daha yararlı işler yapar" anlamında kullanılan bir söz
- işleyiş
İşlemek işi
- işli
Üzeri nakışlı
- işmar
El, göz veya baş ile yapılan işaret
- işmar etmek (veya geçmek)
el, göz veya baş ile işaret etmek
- işporta
Gezici satıcıların mallarını koymaya yarayan yayvan sepet veya bu işi gören, ona benzer araç; sergi
- işporta malı
Değersiz, niteliksiz olan (mal)
- işportacı
İşporta ile mal satan kimse
- işportacılık
İşportacının yaptığı iş
- işportaya düşmek
değerini yitirmek, herkes tarafından kullanılmak
- işret
İçki içme
- işsever
İşine düşkün; işkolik
- işsiz
İşi olmayan
- işsiz güçsüz
Yapacak hiçbir işi olmayan veya iş tutmayan
- işsiz güçsüz kalmak
bulunduğu iş yerinden ayrılarak boşta bulunmak
- işsiz güçsüzlük
İşsiz güçsüz olma durumu
- işsizlik
İşsiz olma durumu
- işsizlik maaşı
Bir iş yerinde sigortalı çalışırken kendi istek ve kusuru dışında işini yitirenlere belirli bir süre ödenen maaş
- işsizlik sigortası
Bir iş yerinde sigortalı çalışırken kendi istek ve kusuru dışında işini yitirenlere uğradıkları gelir kayıplarını kısmen de olsa karşılamayı amaçlayan, devlet tarafından kurulan zorunlu bir sigorta türü
- iştah
Yemek yeme isteği; iştiha
- iştah açmak
yemek isteğini artırmak
- iştah dişin dibindedir
"bir şey yemeyi istemeyen kimse, yiyecekten bir parça tattığında iştahının açıldığını görür" anlamında kullanılan bir söz
- iştah kapamak (veya kesmek)
yemek isteğini azaltmak
- iştaha gelmek
arzulamak
- iştahla
Büyük bir istekle
- iştahlandırma
İştahlandırmak işi
- iştahlandırmak
İştahını uyandırmak, iştahlanmasını sağlamak
- iştahlanma
İştahlanmak işi
- iştahlanmak
İştahı uyanmak veya artmak
- iştahlı
Çok yemek yiyen, yemek isteği çok olan; boğazlı, müştehi
- iştahlıca
İştahlı bir biçimde
- iştahlılık
İştahlı olma durumu
- iştahsız
Yemek yeme isteği olmayan; boğazsız
- iştahsızca
İştahsız bir biçimde
- iştahsızlık
İştahsız olma durumu
- iştahı açılmak
yemek isteği artmak
- iştahı kabarmak
isteği çoğalmak, heveslenmek
- iştahı kapanmak (veya kesilmek)
yemek isteği yok olmak
- iştahı olmak
yemek isteği fazla olmak
- iştahı yerinde olmak
yemesi, içmesi ve yaşaması düzenli olmak
- işte
Bir şey gösterilirken veya bir şeye işaret edilirken söylenen bir söz; aha, ahacık, nah
- işte o kadar
"bu böyledir, böyle olması gerekir” anlamında söylenen sözün kesin olduğunu bildiren bir söz
- işte öyle
“durum budur” anlamında kullanılan söz
- işten (bile) değil
çok kolay
- işten el çektirmek
görevden uzaklaştırmak
- işten güçten kalmak
herhangi bir sebeple çalışamamak
- işten güçten vakit bulamamak
çok yoğun çalıştığı için zaman ayıramamak
- işteş
İşte ortak olanlardan her biri
- işteş fiil
Karşılıklı veya toplu olarak birden çok özne tarafından yapılan ve çoğu kez -ş- ekiyle kurulan fiil; müşareket fiili: gülüşmek, öpüşmek
- işteş çatı
Fiilin karşılıklı veya toplu olarak birden çok özne tarafından yapıldığını bildiren ve -ş- ekiyle kurulan çatı; müşareket: görüşmek (gör-üş-mek), koşuşmak (koş-uş-mak) vb
- işteşlik
İşteş olma durumu
- iştial
Tutuşma, parlama, alevlenme
- iştial etmek
tutuşmak, parlamak, alevlenmek
- iştigal
Uğraşma, ilgilenme, meşgul olma
- iştigal etmek
uğraşmak, ilgilenmek, meşgul olmak
- iştihar
Ün salma, tanınma
- iştikak
Yarılmış bir şeyin bir bölümünü alma
- iştira etmek
satın almak
- iştirak
Bir işte yer alma; paydaşlık etme
- iştirak etmek
katılmak
- iştirakçi
Ortaklık eden, ortak olan
- iştirakçilik
İştirakçi olma durumu
- iştiyak
Güçlü istek, güçlü arzu
- iştiyak duymak
göreceği gelmek, özlemek
- iştiyaklı
İştiyakı olan
- işveren
İşçileri ücretle çalıştıran gerçek veya tüzel kişi; çalıştıran, patron (I)
- işveren vekili
İşveren adına ve hesabına, işin veya görülen hizmetin bütününün yönetim görevini yapan kimse
- işveren vekilliği
İşveren vekilinin yaptığı iş
- işverenlik
İşveren olma durumu
- işçelik
Küçük ölçekli iş kurmak için kullanılan kredi; mikrokredi
- işçi
Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse
- işçi sigortası
İşçinin sağlığını, geleceğini güvence altına almak amacıyla kazançlarından bir bölümü kesilerek yapılan sigorta
- işçibaşı
Bir iş yerinde çalışan işçilerin başı olan ve onları denetleyen kimse; başçı
- işçibaşılık
İşçibaşı olma durumu, işçibaşının görevi; başçılık
- işçilik
İşçi olma durumu
- işçimen
İşini çok seven, işini severek yapan kimse