Words starting with D
5614 dictionary entries are listed for D.
Popular D entries
More frequently visited entries for this letter.
- deneme
Denemek işi
- denemek
Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için bir insanı, bir nesneyi veya bir düşünceyi sınamak; tecrübe etmek
- dolayabilme
Dolayabilmek işi
- dalavere çevirmek (veya dalaveresini döndürmek)
yalan dolanla gizlice kötü iş görmek, düzenbazlık etmek
- doğan anası olma, doğuran anası ol
"bir çocuk, annesinin değerini ancak kendisi de çocuk sahibi olduktan sonra anlar" anlamında kullanılan bir söz
- dipleme
Diplemek işi
- dosdoğru
Çok doğru
- dürtücü kılıç
Eskrimde kullanılan, namlusu düz ve yuvarlak, ucu düğmeli kılıç; flöre
- demode
Modası geçmiş olan
- doğmadık çocuğa don biçilmez
"ele geçeceği, ortaya çıkacağı daha belli olmayan şey için önceden hazırlık yapmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- düğün aşıyla dost ağırlanmaz
"ağırlamanın değeri, özel olarak hazırlanmasında, bir fedakârlık yapılmasındadır" anlamında kullanılan bir söz
- deli saraylı gibi
acayip biçimde giyinen, takıp takıştıran (kimse)
- değişen yıldız
Parlaklığı zamana bağlı olarak değişme gösteren yıldız
- dili yatkınlık
Dili yatkın olma durumu
- dişilik organı
Dişinin çiftleşme organı; am
- damlama
Damlamak işi
- denizkadayıfı
Esmer su yosunlarından bir deniz bitkisi (Alaria esculenta)
- duygulanış
Duygulanma durumu; hisleniş
- dünya bir, işi bin
"bu dünyada insanın hatır ve hayaline gelmeyen türlü türlü durumlar ortaya çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- düvesimek
Boğa, dişi istemek
- düğümlemek
Düğüm yapmak
- dikine tıraş
Karşısındakini sinirlendirecek biçimde söylenilen yalan, aşırı palavra
- dediğim dedik, öttürdüğüm (veya çaldığım) düdük
bir insanın sözünde direndiğini anlatan bir söz
- denizineği
Amerika ve Afrika'nın tropikal kıyı sularında yaşayan, 2-3 metre boyunda deniz memelisi (Hydrodamalis gigas)
- demir yumruk
Güçlü kuvvetli (kimse)
- debriyaj
Motorlu taşıtlarda kavrama yöntemi ile kenetlenmiş iki mili birbirinden ayıran ve çekici mili hareket düzeninde tutarak çekilen milin durmasını ve bu işlem sonunda aracın hareketini sağlayan düzenek
- deniz feneri
Kıyıların tehlikeli yerlerinde, bazı kaya ve adacıkların üzerinde geceleri deniz taşıtlarına yol gösteren, tepesinde güçlü bir ışık kaynağı olan ışık kulesi; fener
- ders programı
Okullarda eğitim ve öğretim etkinliklerinin bir hafta içinde hangi gün ve saatlerde yapılacağını gösteren çizelge; program
- devlet oğul, mal tahıl, mülk değirmen
"en büyük mutluluk ve zenginlik, çocuk sahibi olmak; en gerekli mal, tahıl; en değerli mülk, değirmendir" anlamında kullanılan bir söz
- dekan
Üniversitelerde bir fakültenin yönetiminden sorumlu profesör
- deneycilik
Bilginin gözlem, deneme veya duyular ile elde edilebileceğini ileri süren geleneksel öğreti; görgücülük, ampirizm, akılcılık karşıtı
- doğduğuna pişman olmak
anasından doğduğuna pişman olmak
- durup dinlenmeden
Arası kesilmeksizin, arka arkaya, sürekli olarak
- dünya ölümlü, gün akşamlı
"hiçbir durum sürekli değildir, her iyi durumun bir sonu vardır" anlamında kullanılan bir söz
- dışlaştırmak
Dışa vurmak
- durum
Bir şeyin içinde bulunduğu koşulların hepsi; yer, vaziyet (I), hâl, hâlet, keyfiyet, mevki, manzara, pozisyon
D index
5614 word links are rendered on the server.
- D
Döteryum elementinin simgesi
- d, D
Türk alfabesinin beşinci sırasında yer alan ve de adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından yumuşak, patlayıcı diş eti ünsüzünü gösterir
- Dadacı
Dadacılık akımına bağlı olan; Dadaist
- Dadacılık
Savaşa ve toplumsal düzensizliğe karşı başkaldırmadan doğan bir sanat akımı; Dadaizm
- dadanabilme
Dadanabilmek işi
- dadanabilmek
Dadanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dadandırma
Dadandırmak işi
- dadandırmak
Dadanmasına yol açmak
- dadanma
Dadanmak işi
- dadanmak
Tadını aldığı, hoşlandığı bir şeyi sık sık istemek
- dadanış
Dadanmak işi
- Daday
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- dadaş
Erkek kardeş
- dadaşlık
Dadaş olma durumu
- dadı
Evlerde çocuğa bakan kimse; daye, taya
- dadı olmak
çocuk bakıcılığını üstlenmek
- dadılı
Dadısı olan
- dadılık
Dadının yaptığı iş; tayalık
- dadılık etmek
çocuk bakıcılığı ile uğraşmak
- dah etmek
sürmek, yürütmek
- daha
Var olana, elde bulunana ek olarak
- daha da
karşılaştırma derecesini vurgular
- daha daha
Başka başka olarak
- daha iyisi can sağlığı
"bulunabileceklerin en iyisi oldu" anlamında kullanılan bir söz
- daha neler!
"hiç öyle şey olur mu?" anlamında kullanılan bir söz
- dahası
Fazlası, ilavesi
- dahası var
bir konuda bilinmesi gereken başka şeyler de olduğunu anlatmak için kullanılan bir söz
- dahil
Bir işe karışmış olma, karışma
- dahletme
Dahletmek işi
- dahletmek
Karışmak, burnunu sokmak
- dahli olmak
bir işe karışmış olmak, bir işte parmağı olmak
- daim
Sürekli, sonsuz olan
- daim etmek (veya eylemek)
sürekli kılmak
- daim olmak
sürekli olmak, sürüp gitmek, devam etmek
- daima
Her vakit, sürekli olarak; daim
- daire
Konut olarak kullanılan bir yapının bölümlerinden her biri
- daire başkanlığı
Daire başkanı olma durumu
- daire başkanı
Devlet işlerini yöneten kurum ve kuruluşlarda, her bir idari birimin başkanı
- daire kesmesi
Bir dairenin iki yarı çapı ile aralarındaki yayın çevrelediği alan; daire dilimi
- daire parçası
Bir dairenin kirişi ile o kirişin yayı arasında kalan parça
- daireli
Dairesi olan
- dairesel
Daire ile ilgili
- dairesellik
Dairesel olma durumu
- dairesiz
Dairesi olmayan
- dakik
Düzenli işleyen, aksamayan
- dakika
Bir saatlik zamanın altmışta biri
- dakika başı
Çok sık bir biçimde
- dakikalarca
Uzun süre
- dakikalık
Belli bir dakika süresince yapılan veya olan
- dakikası dakikasına
Tam olarak
- dakikası dakikasına uymamak
her an başka bir ruh durumu göstermek
- dakikasına
... dakika için
- dakikasında
Hemen o anda
- daksil
Daktilo, bilgisayar, tükenmez veya dolma kalemle yazılan yazılardaki yanlışları düzeltmek için kullanılan sıvı veya şerit biçiminde kapatıcı
- daktilo etmek
yazı makinesiyle yazmak
- daktilo kâğıdı
Daktilo yazıları için kullanılan kâğıt
- daktilo masası
Üzerinde daktilo ile yazı yazılan özel masa
- daktilo şeridi
Daktilodaki harflerin kâğıt üzerine yazılmasını sağlayan karbonlu şerit
- daktilograf
Yazı makinesi ile yazı yazan kimse; daktilo
- daktilografi
Yazı makinesi ile yazı yazma işi
- daktiloluk
Daktilograf olma durumu
- daktiloskopi
Parmak izine dayanarak kimlik belirleme yöntemi
- daktilotekni
Suçlunun parmak izlerini belirlemeye, kimliğini araştırıp bulmaya yarayan yöntemlerin bütünü
- daktiloya çekmek
yazı makinesiyle yazmak
- dal
Ağacın gövdesinden ayrılan kollardan her biri
- dal budak salmak
karmaşık bir biçimde yayılıp genişlemek
- dal gibi
ince uzun yapılı
- dal gibi kalmak
vücudu çok zayıflamak
- dal sürmek
yayılmak, kaplamak
- dal vermek
dayanmak, yaslanmak
- dala çıka
büyük güçlüklerle
- dalabilme
Dalabilmek işi
- dalabilmek
Dalma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dalak
Midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin üstünde, yassı, uzunca, akyuvar üreten ve yıpranmış alyuvarları toplayan, damarlı, gevşek bir dokudan oluşmuş organ
- dalak kestirmek
sıtmadan büyümüş dalağı eski bir yöntemle tedavi ettirmek
- dalak otu
Ballıbabagillerden, Akdeniz çevresinde kuru yerlerde yetiştirilen, yüz kadar türü bulunan, güçlendirici, uyarıcı ve yara sağaltıcı olarak kullanılan otsu veya odunsu bitki; duvarsedefi (Teucrium chamaedrys)
- dalalet
Sapkınlık, doğru yoldan ayrılma
- dalalete düşmek
doğru yoldan ayrılmak, sapkınlık etmek
- dalama
Dalamak işi
- dalamak
Köpek, kurt vb. hayvanlar dişlemek, ısırmak; haşlamak
- Dalaman
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- dalanma
Dalanmak işi
- dalanmak
Dalama işine konu olmak
- dalanış
Dalanmak işi
- dalavere
Yalan dolanla gizlice görülen kötü iş, gizli oyun; kolpo
- dalavere çevirmek (veya dalaveresini döndürmek)
yalan dolanla gizlice kötü iş görmek, düzenbazlık etmek
- dalavereci
Yalan dolanla iş gören, çıkarı için hileye başvuran kimse; taklacı, kolpocu, aferist
- dalaverecilik
Dalavereci olma durumu; taklacılık, kolpoculuk
- dalay lama
Lamaların (II) en büyüğü
- dalayış
Dalamak işi
- dalağı şişmek
uzun süreli ve hızlı koşmak sebebiyle dalakta ağrı oluşmak
- dalaş
Kavga, gürültülü bağrışıp çağrışma
- dalaşabilme
Dalaşabilmek işi
- dalaşabilmek
Dalaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dalaşma
Dalaşmak işi
- dalaşmak
Köpekler boğuşup birbirini ısırmak
- dalaştırma
Dalaştırmak işi
- dalaştırmak
Dalaşmasına yol açmak
- dalbastı
Bir tür iri, aşılı kiraz
- dalcık
Ana dalın kollarından her biri, küçük dal
- daldalanma
Daldalanmak işi
- daldalanmak
Gölgeli yere saklanmak
- daldan dala
Oradan oraya, düzensiz, kararsız bir biçimde
- daldan dala konmak
sık sık iş, konu veya düşünce değiştirmek
- daldırabilme
Daldırabilmek işi
- daldırabilmek
Daldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- daldırma
Daldırmak işi
- daldırmak
Dalma işini yaptırmak, dalmasına sebep olmak
- daldırtma
Daldırtmak işi
- daldırtmak
Daldırmasını sağlamak
- daldırılabilme
Daldırılabilmek işi
- daldırılabilmek
Daldırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- daldırılma
Daldırılmak işi
- daldırılmak
Daldırma işine konu olmak
- daldırılış
Daldırılmak işi
- daldırıverme
Daldırıvermek işi
- daldırıvermek
Ansızın daldırmak
- daldırış
Daldırmak işi
- daldız
Marangozların kullandığı ağaç oymaya yarayan oluklu demir alet
- dalfes
Üstünde sarık bulunmayan fes
- dalfidan
Taze ve yeni fidan
- dalfidan boylu
Boyu ince, uzun ve yeni dal gibi olan
- dalga
Deniz veya göl gibi geniş su yüzeylerinde genellikle rüzgâr, deprem vb.nin etkisiyle oluşan kıvrımlı hareket
- dalga bandı
Hem radyo hem de optik dalgaları kapsayan bant
- dalga boyu
Yan yana iki dalga sırtı arasında kalan ve uzunluğu yerine göre birkaç metreden birkaç yüz metreye kadar ulaşabilen yatay uzaklık; dalga uzunluğu
- dalga dalga
Kıvrım kıvrım olan (saç)
- dalga genliği
Dalganın en yüksek noktası ile sıfır noktası arasındaki nicelik; genlik
- dalga geçmek
üzerinde durulması gereken işle ilgilenmeyerek başka şeyler düşünmek veya yapmak
- dalga hızı
Dalga boyunun dalga periyoduna oranı
- dalga kuşağı
Aynı frekansı içeren dalgalar bütünlüğü
- dalga oyuğu
Dik kıyılarda yarın alt bölümünde bulunan, dalgaların çarparak oydukları in biçimli oyuk
- dalga periyodu
Dalgaların arka arkaya iki tepesinin belli bir noktadan geçiş sıklığı
- dalga saymak
boş ve aylak durmak
- dalga sırtı
Dalganın iki yanındaki çukurlar arasındaki yüksek kesimi
- dalga tepesi
Dalganın en yüksek noktası
- dalga yüksekliği
Denizlerde dalga çukuru ile dalga tepesi arasındaki düşey mesafe
- dalga çukuru
Birbiri ardından gelen iki dalga arasında oluşan çukur bölge
- dalgacı
İşine gereken önem ve dikkati göstermeyen (kimse)
- dalgacı Mahmut
Yapılması gerekli bir işi ciddiye almayan kimse
- dalgacık
Küçük dalga
- dalgacılık
Dalgacı olma durumu
- dalgakıran
Kıyıdaki yapıları, tekneleri, dalgaların yıpratıcı etkisinden korumak veya gemilerin yük alıp boşaltmasını sağlamak amacıyla liman ve iskele önlerine yapılan uzun set
- dalgalanabilme
Dalgalanabilmek işi
- dalgalanabilmek
Dalgalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dalgalandırabilme
Dalgalandırabilmek işi
- dalgalandırabilmek
Dalgalandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dalgalandırma
Dalgalandırmak işi; çalkandırma
- dalgalandırmak
Dalgalı duruma getirmek, dalgalanmasını sağlamak; çalkandırmak
- dalgalandırılma
Dalgalandırılmak işi
- dalgalandırılmak
Dalgalanması sağlanmak
- dalgalandırış
Dalgalandırmak işi
- dalgalanma
Dalgalanmak işi; temevvüç
- dalgalanmak
Üzerinde dalga oluşmak; çalkalanmak, talazlanmak
- dalgalanmaya bırakmak
paranın gerçek değerini bulması için girişimde bulunmadan beklemek
- dalgalanıverme
Dalgalanıvermek işi
- dalgalanıvermek
Çabucak veya ansızın dalgalanmak
- dalgalanış
Dalgalanmak işi
- dalgalı
Dalgası olan
- dalgalı akım
Bir çevrimde akış yönü sürekli değişen akım; alternatif akım
- dalgalı akım üreteci
Dalgalı elektrik akımı veren üreteç; alternatör
- dalgalı borçlar
Devletin bir bütçe dönemi içinde gelirlerin giderleri karşılamadığı zamanlarda sağlamış olduğu kısa vadeli krediler
- dalgalı kur
Döviz paritesinin alış ve satış değerlerinin serbest piyasa kurallarına göre Merkez Bankasının müdahalesi olmaksızın belirlenmesi
- dalgasına taş atmak
işini bozmak, keyfini kaçırmak
- dalgasını taşlamak
birinin işini bozmak
- dalgasız
Dalgası olmayan
- dalgasızca
Dalgasız bir biçimde
- dalgasızlık
Dalgasız olma durumu
- dalgaya düşmek (veya gelmek)
yanılmak, dalgınlıkla unutmak
- dalgaya getirmek
dalgınlığından yararlanarak birini kandırmak
- dalgayı başa almak
gemi veya sandalın başını dalgaların geldiği yöne çevirmek
- dalgaölçer
Oluşan dalgaların yüksekliğini ve derinliğini ölçen alet
- dalgın
Çevresinde olup bitenleri fark edemeyecek kadar düşünceye dalan
- dalgın dalgın
Çevresiyle ilgilenmeden, düşünceli olarak
- dalgınca
Dalgın bir biçimde, dalgın olarak
- dalgınlaşabilme
Dalgınlaşabilmek işi
- dalgınlaşabilmek
Dalgınlaşma ihtimali bulunmak
- dalgınlaşma
Dalgınlaşmak işi
- dalgınlaşmak
Dalgın duruma gelmek
- dalgınlaştırma
Dalgınlaştırmak işi
- dalgınlaştırmak
Dalgın duruma getirmek
- dalgınlık
Dalgın olma durumu
- dalgınlığına gelmek
dalgınlık dolayısıyla fark edememek
- dalgınlığına getirmek
birinin dalgınlığından yararlanıp kendi isteğini gerçekleştirmek
- dalgıç
Deniz dibine inilebilecek özel donanımla su altında çalışmayı meslek edinen kimse; balık adam, kurbağa adam
- dalgıç böcekler
Sivrisinek kurtçuklarına saldırarak yok eden, durgun sularda yaşayan kın kanatlılar familyası
- dalgıç elbisesi
Dalgıçların su altında hareketlerini engellemeden vücutlarını çeşitli etkenlerden korumak için özel olarak yapılmış elbise
- dalgıç gözlüğü
Su altında görmeyi sağlayan ve içine su girmeyecek biçimde yapılmış gözlük
- dalgıç kuşları
Gagaları bir kılıfla örtülü, kanatları ve kuyruğu kısa, ayakları perdeli, iyi yüzen ve dalan bazı kuşları içine alan kuşlar takımı
- dalgıç kuşu
Dalgıç kuşlarından, Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde yaşayan bir kuş türü (Colymbus glacialis)
- dalgıç kuşugiller
Kuşlar sınıfının dalgıç kuşları takımına giren bir familyası
- dalgıç tüpü
Dalgıçların su altında uzun süre kalmaları için solunum yapmalarını sağlayan tüp
- dalgıçlık
Dalgıcın mesleği; balık adamlık
- dalkavuk
Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse; kaytak, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı, kılbaz, huluskâr, mütebasbıs
- dalkavuklaşma
Dalkavuklaşmak işi
- dalkavuklaşmak
Dalkavukça davranmaya başlamak
- dalkavukluk
Dalkavukça davranış; kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, yaltakçılık, yaltaklık, huluskârlık, tabasbus
- dalkavukluk etmek
gereksiz biçimde övmek
- dalkavukça
Dalkavuk gibi; yaltakça, huluskârane
- dalkurutan
Kabuk altındaki odun katında oyuklar açarak dişbudak sürgünlerini ve zeytin dallarını kurutan kın kanatlı böcek (Hylesinus oleiperda)
- dalkılıç
Kılıcını çekmiş olarak; yalın kılıç
- dalkıran
Kabuk böcekleri familyasından, fındık ağaçlarında yaşayan kın kanatlı böcek (Anisandrus dispar)
- dallama
Dallamak işi
- dallamak
Bir işten alıkoymak, el çektirmek, pasifleştirmek
- dallamalık
Dallama olma durumu
- dallanabilme
Dallanabilmek işi
- dallanabilmek
Dallanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dallandırma
Dallandırmak işi
- dallandırmak
Dallanmasına yol açmak
- dallandırılma
Dallandırılmak işi
- dallandırılmak
Dallanmasına yol açılmak, dallanması sağlanmak
- dallandırıp budaklandırmak
bir işi, bir sorunu büyüterek karışık duruma getirmek
- dallandırış
Dallandırmak işi
- dallanma
Dallanmak işi
- dallanmak
Dal vermek
- dallanıp budaklanmak
bir iş, bir sorun büyüyerek karışık duruma gelmek
- dallanıverme
Dallanıvermek işi
- dallanıvermek
Çabucak dallanmak
- dallanış
Dallanmak işi
- dalları basmak
ağaçta dalları eğecek kadar çok meyve olmak
- dallı
Dalları olan
- dallı budaklı
Karışık bir duruma girmiş olan
- dallı güllü
Çok renkli, canlı olan
- dalma
Dalmak işi
- dalmak
Suyun içine bütün vücuduyla ve hızla girmek
- dalsı
Dalı andıran, dala benzeyen, dal gibi
- dalsız
Dalı olmayan
- daltaban
Yalın ayak olan (kimse)
- daltabanlık
Daltaban olma durumu
- dalya
Bir şey sayılırken birim olarak alınan sayıya gelindiğinde söylenen uyarma sözü
- dalyan
Deniz, göl ve ırmakların kıyılara yakın yerlerinde ağ ve kazıklarla oluşturulan, balık avlama yeri
- dalyan ağı
Huni biçiminde oldukça dar gözlü balık ağı
- dalyan gibi
boylu boslu
- dalyan köftesi
İçine bezelye, havuç ve haşlanmış yumurta konularak rulo biçiminde hazırlanan bir köfte türü
- dalyan sepeti
Dalyanın denizden yana olan dip tarafındaki açıklığı kapamak için kullanılan büyük sepet
- dalyan tarlası
Dalyanın, deniz içinde kurulu bulunduğu alan
- dalyan yeri
Sabit veya yüzer dalyan kurmaya elverişli avlanma yeri
- dalyan çorbası
Çeşitli taze balıklardan yapılan bol soğanlı çorba
- dalyancı
Dalyan sahibi olan kimse
- dalyancılık
Dalyancının yaptığı iş
- dalyarak
“Budalalığı yüzünden her zaman densizlik, küstahlık eden (kimse)” anlamında kullanılan bir hakaret sözü
- dalyaraklık
Dalyarak olma durumu
- dalyasan
Sarıkların omuz üzerine dökülen ucu
- dalöğle
Tam öğle vaktinde; dalöğlen
- dalıcı
Dalma özelliği olan
- dalına basmak
hoşlanmadığı şeyleri yaparak birini kızdırmak
- dalına binmek
bir kimseye bir iş yaptırmak için asılmak, musallat olmak, sıkıştırmak
- dalınç
Kendinden geçercesine sessiz bir coşkuya dalma; istiğrak, meditasyon
- dalıp gitmek
bir düşünce veya hayal ile bulunduğu ortamdan uzaklaşmak
- dalıp çıkmak
deniz, göl vb. yerlerde suyun içinde kaybolup yeniden görünmek
- dalıverme
Dalıvermek işi
- dalıvermek
Çabucak veya ansızın dalmak
- dalız
İç kulaktaki kemik dolambacın orta bölümü
- dalış
Dalmak işi
- dam
Yapıları dış etkilerden korumak amacıyla üzerlerine yapılan çoğu kiremit kaplı bölüm
- dam aktarma
Damın kiremitlerini elden geçirip kırıklarını değiştirme
- dam altı
Barınılacak, sığınılacak yer
- dam koruğu
Dam koruğugillerden, bir veya çok yıllık türleri olan, ılık iklimlerde yetişen otsu bir bitki (Sedum)
- dam koruğugiller
İki çeneklilerden örnek bitkisi dam koruğu olan bir bitki familyası
- dam yandı, içindeki sıçan da (birlikte) yandı
"bu, büyük bir kayıp ancak eskiden yol açtığı rahatsızlık da sona erdi" anlamında kullanılan bir söz
- dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı
yersiz ve saçma sözler karşısında söylenen bir söz
- dama
Karelere ayrılmış zemin üzerinde on altı taşla iki kişi arasında oynanan oyun
- dama demek
bir taşı rakip tarafın birinci hanesine kadar yürütüp her türlü oynama üstünlüğü olan dama hâline getirmek
- dama tahtası
Üzerinde dama oynanan tahta
- dama taşı
Dama oynanan taş
- dama taşı gibi oynatmak
birini sık sık bir yerden bir yere göndermek veya atamak
- dama taşına dönmek
sürekli yer değiştirmek
- dama çıkmak
cinsel istekleri artmak
- damacana
Su vb. sıvıları taşımaya yarayan, dar ağızlı, şişkin karınlı, genellikle hasır veya plastik sepet içinde korunan büyük şişe
- damacı
Dama oyuncusu
- damak
Ağız boşluğunun tavanı
- damak eteği
Damağın kemiksiz ve yumuşak olan arka bölümü
- damak tadı
Yiyeceklerden alınan lezzet
- damak ünsüzü
Dil sırtının ön veya art damağa yaklaşması veya dokunmasıyla oluşan ünsüz: g, ğ, k, ŋ
- damaklı
Damağı olan
- damaklı diş
Damağı ile birlikte hazırlanan takma diş
- damaksı
Boğumlanma noktası damakta bulunan (ses)
- damaksıl
Damakla ilgili
- damaksıllaşma
Bir sesin boğumlanma noktasının değişerek damak sesine dönüşmesi: yine > gine, ödün > öyün / öğün vb
- damaksıllaşmak
Bir kelimede art damaktan çıkan bir ünsüz veya kalın bir ünlü ön damağa kayıp yumuşamak ve incelmek: yana > yine, alma > elma vb
- damaksız
Damağı olmayan
- Damal
Ardahan iline bağlı ilçelerden biri
- damalı
Üstünde dama tahtasındaki gibi kareler bulunan
- damar
Canlı varlıklarda kanın veya besleyici sıvıların dolaştığı kanal
- damar damar
Çok damarlı
- damar görüntüleme
Damar içine X ışınlarını geçirmeyen bir madde verildikten sonra damarların filminin alınması; anjiyo, anjiyografi
- damar sertliği
İç katmanında yağ ve çeşitli gözelerin toplanması sonucu atardamarların duvarının kalınlaşması ve esnekliğini kaybetmesi
- damar tabaka
Göz küresinin içinde ince kan damarlarından oluşan iç katman
- damar tıkanıklığı
Atardamar veya toplardamar kanının pıhtılaşması veya yağ parçacıklarının oluşması sonucunda meydana gelen tıkanma; emboli
- damarcık
Küçük damar
- damardan girmek
karşısındaki kişiyi en fazla etkileyebilecek noktadan konuya girmek
- damardaraltan
Damarların kas tabakasını büzerek kanın dolaşımını çabuklaştıran veya düzenleyen (sinir, madde)
- damargenişleten
Damarların kas tabakasını gevşeterek çapını büyüten (sinir, madde)
- damarlandırma
Damarları yetersiz olan bir organa yeni damarlar eklemeyi amaçlayan ameliyat
- damarlanma
Bir organın, bir bölgenin damarlarının belirginleşmesi durumu
- damarlanmak
Damarlı duruma gelmek
- damarlı
Damarı olan
- damarsız
Damarı olmayan
- damarsızlık
Damarsız olma durumu
- damarı (veya damarları) kabarmak
bir huy veya duygu güçlü bir biçimde ortaya çıkmak
- damarı bozuk
Huysuz, sinirli, aksi, geçimsiz (kimse); damarsız
- damarı kurusun!
birinin huysuzluğuna öfkelenildiğinde söylenen bir ilenme sözü
- damarı tutmak (veya depreşmek veya kabarmak)
kötü huyu, aksiliği depreşmek, inatlaşmak
- damarına (veya damarlarına) işlemek
kötü bir huy, vazgeçilmez bir biçimde yerleşmek
- damarına basmak
birini, duyarlı olduğu bir konuda kızdırmak
- damarına girmek
birinin hoşlanacağı şeyler yaparak kendisini ona sevdirmek
- damarına çekmek
soyunun özelliklerini taşımak
- damarını bulmak
hoşlanabileceği biçimde davranıp uysallığını sağlamak
- damasko
Çoğunlukla döşemelik olarak kullanılan, keten ve ipek karışımı bir kumaş türü
- damat
Evlenmekte olan bir erkeğe, evlenme töreni sırasında verilen ad; güvey, güveyi, eloğlu
- damat girmek
aileye güveyi olarak katılmak
- damatlık
Damat olma durumu; güveyilik
- dambıl
Kol egzersizi yapmak için kullanılan, ortasında tutmak için özel bir yeri bulunan, iki ucunda sabit veya değiştirtilebilir ağırlıkları olan, demir veya plastikten üretilen bir tür spor aleti; el ağırlığı
- damdan düşen, damdan düşenin hâlini (veya hâlinden) bilir
"iyi bir durumdayken kötü duruma düşen kimse, başına aynı durum gelen kimsenin derdini iyi anlar" anlamında kullanılan bir söz
- damdan düşer gibi
birdenbire ve yersiz olarak
- damdan düşercesine
birdenbire ve yersiz olarak
- damdan çardağa atlamak
hiçbir mantık bağı kurmadan konudan konuya geçmek
- damdazlak
Saçı olmayan (kimse)
- damdazlak kalmak
elde hiçbir şeyi kalmamış duruma gelmek
- damga
Bir şeyin üzerine bir nişan, bir işaret basmaya yarayan araç
- damga harcı
Kamuya ait mal ve hizmetlere vatandaşın katkı payı olarak ödediği vergi
- damga pulu
Resmî işlemlerde belgelere yapıştırılan pul
- damga vergisi
Kişiler veya kuruluşlar arası hukuki işlemlerin geçerliliğini belgeleyen kâğıtlardan alınan vergi
- damga vurmak
damgalamak
- damga yemek
biri kötü bir yargıya veya nitelenmeye uğramak
- damgacı
Damga vurmakla görevli kimse
- damgacılık
Damgacının yaptığı iş
- damgalama
Damgalamak işi
- damgalamak
Bir şeyin üzerine damga ile işaret yapmak, damga vurmak
- damgalanabilme
Damgalanabilmek işi
- damgalanabilmek
Damgalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- damgalanma
Damgalanmak işi
- damgalanmak
Damgalama işine konu olmak
- damgalanıverme
Damgalanıvermek işi
- damgalanıvermek
Çabucak damgalanmak
- damgalanış
Damgalanmak işi
- damgalatma
Damgalatmak işi
- damgalatmak
Damgalama işini yaptırmak
- damgalayabilme
Damgalayabilmek işi
- damgalayabilmek
Damgalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- damgalayıverme
Damgalayıvermek işi
- damgalayıvermek
Çabucak damgalamak
- damgalayış
Damgalamak işi
- damgalı
Damgası olan, damgalanmış olan
- damgasız
Damgalanmamış, damgası olmayan
- damla
Yuvarlak biçimde, çok küçük miktarda sıvı; katre
- damla damla
Damlalar biçiminde
- damla hastalığı
Organizmadaki ürik asidin atılmayarak vücudun bazı yerlerinde, özellikle ayak başparmağında, topuk ve eklem yerlerinde birikmesinden ileri gelen, ağrı ve şişlerle ortaya çıkan hastalık; nikris, gut
- damla inmek
felç olmak
- damla sakızı
İri taneli, parlak ve çok sevilen bir sakız türü
- damla taş
Tıraş edilmeyerek yuvarlak ve cilalı bırakılmış, değerli veya yarı değerli taş
- damla taşı
Yapılarda süs ögesi olarak kullanılan damla biçiminde taş
- damlacık
Küçük damla
- damlalık
Bir sıvıyı damla damla akıtmak için bir ucuna kauçuktan yapılmış başlık geçirilmiş, öbür ucu sivri, cam veya plastikten araç
- damlalıklı
Damlalığı bulunan (şişe vb.)
- damlama
Damlamak işi
- damlamak
Damla durumunda tane tane düşmek
- damlatabilme
Damlatabilmek işi
- damlatabilmek
Damlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- damlatma
Damlatmak işi
- damlatmak
Damla damla akıtmak
- damlatılabilme
Damlatılabilmek işi
- damlatılabilmek
Damlatılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- damlatılma
Damlatılmak işi
- damlatılmak
Damlatma işi yapılmak
- damlatıverme
Damlatıvermek işi
- damlatıvermek
Çabucak veya ansızın damlatmak
- damlatış
Damlatmak işi
- damlaya damlaya göl olur
"azar azar olagelen şeyler birikerek önemli bir niceliğe ulaşacağı için küçümsenmemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- damlaya uğramak
yüreğine inmek, felç olmak
- damlayabilme
Damlayabilmek işi
- damlayabilmek
Damlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- damlayıverme
Damlayıvermek işi
- damlayıvermek
Ansızın damlamak
- damlayış
Damlamak işi
- damlı
Damı olan
- damper
Bir şasinin üzerine takılmış, inip kalkan kasası olan, kendinden hareketli, yükü boşaltan düzen
- damperli
Damperi olan
- dampersiz
Damperi olmayan
- damsız
Damı olmayan
- damsızlık
Damsız olma durumu
- damıtabilme
Damıtabilmek işi
- damıtabilmek
Damıtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- damıtma
Damıtmak işi; taktir
- damıtmak
Bir sıvıyı buhar durumuna getirdikten sonra soğutup yabancı maddelerden arınmış hâlde yeniden damla damla elde etmek; imbikten geçirmek, taktir etmek
- damıtıcı
Endüstride türlü ham maddeleri damıtan kimse
- damıtık
Damıtma yoluyla, damıtılarak elde edilmiş olan; mukattar
- damıtılabilme
Damıtılabilmek işi
- damıtılabilmek
Damıtılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- damıtılma
Damıtılmak işi
- damıtılmak
Damıtma işi yapılmak veya damıtma işine konu olmak
- damıtılış
Damıtılmak işi
- damıtım
Damıtmak işi
- damıtımevi
Damıtma işlemlerinin yapıldığı yer
- damıtış
Damıtmak işi
- damızlık
Yalnız dölü alınmak için yetiştirilen yüksek nitelikli (hayvan)
- dan dan
Kaba, kırıcı bir biçimde
- dan dun
Karşılıklı atılan silahların sesi
- dan dun konuşmak (veya etmek)
yerli yersiz, ileri geri konuşmak
- dana
İneğin, sütten kesildikten sonra bir yaşına kadar olan yavrusu
- dana derisi
Kesilen dananın derisi
- dana eti
Dananın kesilip parçalanmış eti
- dana humması
Buzağıyı doğurduktan sonra inekte ortaya çıkan bir hastalık türü
- danaayağı
Yılanyastığıgillerden, yaprakları lekeli bir bitki (Arum)
- danaburnu
Toprak içinde yaşayıp bitkilere, köklerini keserek zarar veren bir böcek; kök kurdu (Gryllotalpa vulgaris)
- danacı
Dana çobanlığı yapan kimse
- danadili
Sayfaların dar olan üst kenarından birleştirilmiş bir cönk türü
- danakıran otu
Salepgillerden, nemli çayır ve ormanlarda yetişen bir bitki (Epipactis)
- danalar gibi bağırmak (veya böğürmek)
çok kuvvetle bağırmak, haykırmak
- dananın kuyruğu kopmak
beklenen veya korkulan sonuç gerçekleşmek
- Danca
Danimarkalılar tarafından kullanılan dil
- dandik
Düşük nitelikli (uyuşturucu madde vb.)
- dandikleşme
Dandikleşmek işi
- dandikleşmek
Dandik bir duruma gelmek
- dandiklik
Dandik olma durumu
- dandini
(da'ndini) Düzensiz, karışık, darmadağınık olan
- dandini bebek
Yaşına yakışmayacak davranışlarda bulunan kimse
- dang
Başta, kaslarda ve oynaklarda ağrılar yapan, vücutta kızıl lekeler gösteren, ateşli ve salgın bir hastalık
- dangadak
Damdan düşer gibi
- dangalak
Akılsız, düşüncesiz kimse
- dangalaklaşma
Dangalaklaşmak işi
- dangalaklaşmak
Dangalak gibi davranmaya başlamak
- dangalaklık
Dangalak olma durumu
- dangalakça
Dangalağa yakışır
- dangıl dungul
Kaba saba, yersiz ve lüzumsuz bir biçimde
- dangırdama
Dangırdamak işi
- dangırdamak
Yüksek sesle, bağıra bağıra konuşmak
- Danimarka kırmızısı
Kılları kırmızı, ortalama 600 kilogram ağırlığında, iri yapılı, sert koşullara uyum sağlayan bir sütçü sığır ırkı
- Danimarkalı
Danimarka’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- daniska
Çok iyi, en iyi, en güzel, en seçkin
- daniskasını bilmek
en iyisini, en âlâsını bilmek
- daniskasını yapmak
bir işi her yolu deneyerek gerçekleştirmek
- danişment
Tanzimattan önce, kadıların yanında yetişmek üzere görevlendirilen kimse
- dank
"Bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak" anlamında dank etmek veya dank demek birleşik fiillerinde kullanılan bir söz
- dans
Müziğin temposuna uyularak yapılan ve estetik değer taşıyan düzenli vücut hareketleri; raks
- dans etmek
müzik temposuna uyarak estetik değer taşıyan vücut hareketleri yapmak
- dans salonu
Dans etmek için gidilen, halka açık yer
- danslı
Dans edilen
- danssız
Dans edilmeyen
- dansçı
Dans eden kişi
- dansçılık
Dansçının yaptığı iş
- dansör
Dans etmeyi meslek edinmiş erkek
- dansörlük
Dansörün işi veya mesleği
- dansöz
Dans etmeyi meslek edinmiş kadın
- dansözlük
Dansözün işi veya mesleği
- dantel
Her türlü iplikle örülen veya bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince ve ağ görünümünde örgü; tentene
- dantel ağacı
Dulaptal otugillerden, Antil Adaları'nda yetişen, sünger gibi kullanılan, kabuk lifleri dantele benzeyen bir ağaç (Lagetta)
- dantelli
Danteli olan; tenteneli
- dantelsiz
Danteli olmayan; tentenesiz
- danış
Önemli bir konuda birkaç kişinin bir arada konuşması
- danışabilme
Danışabilmek işi
- danışabilmek
Danışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- danışan
Herhangi bir güçlük veya sorunun çözümü için alanın uzmanlarından yardım isteyen kimse
- danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış
"bilmediği şeyi bir bilene soran, en zor işlerin bile üstesinden gelir; sormayan ise güçlükler içinde yuvarlanır gider" anlamında kullanılan bir söz
- danışma
Danışmak işi; müşavere, istişare, meşveret
- danışma bürosu
Bazı kuruluşların işleriyle ilgili olarak sorulacak soruları cevaplamak üzere açılmış büro
- danışma kurulu
Herhangi bir kurumun çalışma alanlarını ilgilendiren konuların danışılıp tartışıldığı kurul; istişare heyeti
- danışma meclisi
1982 yılındaki Anayasa’yı hazırlayan ve Kurucu Meclisi oluşturan organlardan biri
- danışmak
Bir iş için bilgi veya yol sormak, görüş almak; istişare etmek, müracaat etmek, meşveret etmek
- danışman
Kurum ve kuruluşlarda danışmanlık yapmak üzere görevlendirilen, alanında uzman kimse; müşavir
- danışmanlık
Danışmanın yaptığı görev; müşavirlik
- danışık
Olmayan bir durumu varmış gibi göstermek veya olduğundan başka anlatmak için önceden yapılan anlaşma; muvazaa
- danışıklı
Gerçekte olmadığı hâlde bir anlaşma sonunda öyle gösterilen; muvazaalı
- danışıklı dövüş
Başkalarını aldatmak veya atlatmak için önceden yapılmış gizli anlaşmaya dayanan davranış
- danışıklık
Danışıklı olma durumu
- danışılabilme
Danışılabilmek işi
- danışılabilmek
Danışılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- danışılma
Danışılmak işi
- danışılmak
Danışma işi yapılmak
- dapdar
Çok dar
- dapdaracık
Çok dar
- dar
İçine alacağı şeye oranla ölçüleri yetersiz olan; sıkı, geniş ve bol karşıtı
- dar aralık
Borsada hisse senetlerinin alım satım emirlerinin verilmesi sırasında geçen kısa süre
- dar açı
Ölçüsü 90 dereceden küçük olan açı
- dar etmek
bir kimseyi sıkıntıya sokmak
- dar etmek (veya bulmak)
zor ulaşmak
- dar gelirli
Geliri normal bir geçim sağlamaya yetişmeyen, geçim sıkıntısı çeken (kimse)
- dar gelirlilik
Dar gelirli olma durumu
- dar gelmek
sıkıntı ve huzursuzluk vermek
- dar görüşlü
Yeni ve değişik görüşleri benimsemeyen, anlayış göstermeyen (kimse); kısa görüşlü
- dar görüşlülük
Dar görüşlü olma durumu; kısa görüşlülük
- dar hat
Dar demir yolu
- dar kafalı
Kavrayışı az, anlayışı kıt, yenilikleri benimseyecek yetenekten yoksun (kimse)
- dar kafalılık
Dar kafalı olma durumu
- dar kaçmak
istemediği bir çevreden kendini dışarı atmak
- dar paça
Eni normal ölçüden daha dar olan pantolon veya şalvar paçası
- dar zaman
Çok kısa bir süre; dar vakit
- dar ünlü
Alt çenenin az açılmasıyla oluşan ünlü: ı, i, u, ü
- dara
Kabıyla birlikte tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı
- dara boğmak
birinin güç durumundan yararlanmak
- dara dar
Güçlükle, ancak, son dakikada; gücün
- dara düşmek
para sıkıntısına düşmek
- dara gelmek
aceleye gelmek
- dara getirmek
aceleye getirmek
- daraban
Kalp vuruşu, kalp atışı
- daracık
Çok dar
- daral
“İçinde bulunulan durumdan veya konudan sıkılmak, bunalmak” anlamındaki daral gelmek deyiminde geçen bir söz
- daralabilme
Daralabilmek işi
- daralabilmek
Daralma ihtimali veya imkânı bulunmak
- daralma
Daralmak işi; darlaşma
- daralmak
Dar duruma gelmek; darlaşmak
- daraltabilme
Daraltabilmek işi
- daraltabilmek
Daraltma ihtimali veya imkânı bulunmak
- daraltma
Daraltmak işi
- daraltmak
Dar duruma getirmek
- daralttırma
Daralttırmak işi
- daralttırmak
Daraltma işini yaptırmak
- daraltı
Dar gibi görünme veya olma
- daraltıcı
Boruların çaplarını daraltmakta kullanılan bağlantı parçası
- daraltılabilme
Daraltılabilmek işi
- daraltılabilmek
Daraltılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- daraltılma
Daraltılmak işi
- daraltılmak
Daraltma işi yapılmak
- daraltılış
Daraltılmak işi
- daraltıverme
Daraltıvermek işi
- daraltıvermek
Çabucak daraltmak
- daraltış
Daraltmak işi
- daralıverme
Daralıvermek işi
- daralıvermek
Çabucak veya ansızın daralmak
- daralış
Daralmak işi
- darasını almak
içine bir şey konulacak kabın ağırlığını tartmak
- darasını düşmek
kabın ağırlığını hesaba katmamak
- darasız
Darası alınmamış
- daraya atmak (veya çıkarmak)
değer vermemek
- darağacı
İdam cezası alanları asmak için kurulan sehpa; idam sehpası, yağlı ilmek, yağlı ip, yağlı urgan
- darağacına çekmek
idam cezası alan bir kimseyi asmak
- daraş
Dar, kasvetli olan (yer)
- daraşlık
Sıkıntılı ortam, durum
- darbe
Vücut üzerine bir cisimle yapılan sert vuruş
- darbe (veya darbeyi) yemek
gücü sarsılmak
- darbe almak
kötü bir duruma düşmek
- darbe vurmak (veya indirmek)
iyi olan bir durumu kötüye dönüştürmek
- darbe yapmak
ülkede bir grup tarafından örgütlü bir biçimde silah zoruyla baskı kurularak veya seçim dışındaki demokratik usulleri kötüye kullanarak mevcut hükûmeti istifa ettirmek veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirmek
- darbe üstüne darbe vurmak
üst üste birinin canını sıkan bir şeyler söylemek veya yapmak
- darbeci
Vuran, çarpan kimse
- darbecik
Hafifçe vuruş
- darbecilik
Darbeci olma durumu
- darbeleme
Darbelemek işi
- darbelemek
Vurmak, çarpmak
- darbetme
Darbetmek işi
- darbetmek
Vurmak, çarpmak
- darboğaz
Piyasalarda üretimin, kredilerin, döviz imkânlarının, sürümün, ham madde arzının ve malzeme stoklarının gereksinim düzeyi altına düştüğü sıkıntılı durum
- darbuka
Toprak veya madenden yapılan, bir yanı açık, vurmalı çalgı
- darbukacı
Darbuka çalan kimse
- darbukacılık
Darbukacının işi veya mesleği
- darca
Biraz dar, pek geniş olmayan
- darda bulunmak
bir şeyin sıkıntısını çekmek
- darda kalmak
paraca sıkıntı içine girmek
- dardağan
Palmiye cinsinden bir ağaç (Celtis tournefortii)
- Darende
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- Dargeçit
Mardin iline bağlı ilçelerden biri
- dargın
Darılmış olan (kimse)
- dargın durmak
küskün durumda olmak
- dargınlaşma
Dargınlaşmak işi
- dargınlaşmak
Dargın bir durum almak
- dargınlık
Dargın olma durumu
- darlaşabilme
Darlaşabilmek işi
- darlaşabilmek
Darlaşma ihtimali bulunmak
- darlaştırabilme
Darlaştırabilmek işi
- darlaştırabilmek
Darlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- darlaştırma
Darlaştırmak işi
- darlaştırmak
Dar duruma getirmek
- darlaştırılabilme
Darlaştırılabilmek işi
- darlaştırılabilmek
Darlaştırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- darlaştırılma
Darlaştırılmak işi
- darlaştırılmak
Dar duruma getirilmek
- darlık
Dar olma durumu; daraşlık
- darmadağın
Çok dağınık ve karışık; darmadağınık, tarumar
- darmadağın etmek
dağıtmak, karıştırmak
- darmadağın olmak
dağınık ve karışık duruma gelmek
- darmadağınlık
Darmadağın olma durumu; darmadağınıklık, tarumarlık
- darmaduman etmek
karmakarışık bir duruma getirmek
- darmaduman olmak
karmakarışık bir duruma gelmek
- darmstadtiyum
Atom numarası 110, atom ağırlığı 271 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen yapay bir element (simgesi Ds)
- darphane
Madenî para basılan yer
- dart
Hedef noktaları dairesel olarak belirlenmiş nişan tahtasına küçük okların atılmasıyla oynanan bir oyun türü; oklama
- Darvinci
Darvincilik görüşünü benimseyen
- Darvincilik
Darvin tarafından geliştirilen, canlı türlerinin doğal ayıklanma sonucu, evrim yoluyla basit organizmalardan türediğini ileri süren görüş
- darülbedayi
Güzel sanatlar kuruluşu
- darüleytam
Yetimlerin barındığı yer
- darı
Buğdaygillerden, kuraklığa dayanıklı bir bitki; akdarı (Panicum miliaceum)
- darı darına
Güçlükle ve son anda, güç hâl ile; dar darına
- darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz
"kötü gereçle iyi iş görülemez" anlamında kullanılan bir söz
- Darıca
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- darıfülfül
Doğu Hint Adaları'nda yabani olarak yetişen, tırmanıcı, meyveleri 6 santimetre uzunluğunda, 7 milimetre çapında, koni biçiminde, açık esmer renkli, yakıcı ve keskin lezzetli, iştah açıcı bir bitki (Fructus Piperis longi)
- darılabilme
Darılabilmek işi
- darılabilmek
Darılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- darılgan
Çabuk alınıp darılan (kimse)
- darılganlık
Çabuk alınıp darılma durumu
- darılma
Darılmak işi
- darılmaca
"Sakın darılma" anlamında kullanılan darılmaca yok veya darılmaca gücenmece yok deyiminde geçen bir söz
- darılmak
Herhangi birinin hoşa gitmeyen bir söz veya davranışı yüzünden görüşmez olmak; kakımak
- darıltma
Darıltmak işi
- darıltmak
Darılmasına sebep olmak
- darılıverme
Darılıvermek işi
- darılıvermek
Çabucak darılmak
- darılışma
Darılışmak işi
- darılışmak
Karşılıklı birbirine darılmak
- darısı ... başına (veya darısı başına)
bir başarı, bir mutluluk başkası için istendiğinde söylenen bir söz
- dasdaracık
Çok dar
- dasit
Kuvarslı diyorit birleşiminde olan bir sızıntı kütlesi
- data
Aslında kendileri ekonomik olmayan ancak ekonomi dünyasını dışarıdan kuşatan veya çerçeveleyen, nüfus, teknik bilgi, hukuk düzeni ve yönetim biçimi ögelerinden her biri
- Datça
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- dav
Postu, kaplan postu gibi çizgili bir tür Afrika zebrası (Hippotigris burchelli)
- dava
Korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına yapılan başvuru
- dava (veya davayı) kaybetmek
açılan davada haksız veya suçlu bulunmak
- dava (veya davayı) kazanmak
açılan davada haklı veya suçsuz bulunmak
- dava (veya davayı) yitirmek
dava kaybetmek
- dava adamı
Bir ülkü uğrunda sürekli çalışan kimse
- dava arkadaşı
Aynı ülküyü benimseyenlerden her biri
- dava etmek (veya açmak)
hukuksal korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurmak
- dava gideri
Dava açılırken ödenen ücret ile avukatlık giderleri; yargılama gideri, mahkeme masrafı
- dava görmek
açılan davaları incelemek ve sonuca bağlamak
- dava vekili
Avukat sayısı beşten az olan yerlerde avukat yetkisini taşıyan meslek adamı
- dava vekilliği
Dava vekili olma durumu
- davacı
Dava eden kimse; savlayıcı, müddei
- davacı olmak
dava etmek
- davacılık
Davacı olma durumu
- davacın kadı olursa yardımcın Allah olsun
"seni yargılayacak kişi, senden davacı olan kişi ise elbette kendisini haklı çıkaracak ve sana ağır ceza verecektir" anlamında kullanılan bir söz
- davadaş
Aynı düşüncelere sahip, aynı davayı güdenlerden her biri
- davalaşma
Davalaşmak durumu
- davalaşmak
Birbiri aleyhinde mahkemeye başvurmak
- davalaştırma
Davalaştırmak işi
- davalaştırmak
Dava hâline getirmek
- davalı
Dava edilen (kimse); mahkemeli, müddeaaleyh, müddeialeyh
- davalık
Davayı gerektiren
- davalık olmak
birbirinden şikâyetçi olup mahkemeye başvurmak
- davalılık
Davalı olma durumu
- davar
Koyun ve keçiye verilen ortak ad
- davar gütmek
sürüyü otlatmak, korumak ve gerektiğinde süt sağmak
- davasını gütmek
sürekli olarak bir konuyu savunmak veya gündemde tutmak
- davaya bakmak
açılan davayı incelemek, araştırmak ve sonuçlandırmak
- davet
Yemekli toplantı
- davet etmek
çağırmak
- davet olunmak
çağrılmak
- davete icabet etmek
çağrılı olduğu yere gitmek
- davetiye
Bir toplantıya, bir yere çağırmak üzere düzenlenen davet yazısı; çağrılık
- davetiye çıkarmak
olumsuz bir şeyin meydana gelmesi için gerekli şartları hazırlamak
- davetkâr
Çekici, cazibeli (bakış, davranış vb.)
- davetkârlık
Davetkâr olma durumu
- davetname
Bir iş için gönderilen davet yazısı
- davetsiz
Çağrılmayan
- davetsiz gelen döşeksiz oturur
"çağrılmadan bir yere giden kimse iyi bir ağırlanma beklememelidir" anlamında kullanılan bir söz
- davetsiz misafir
Çağrılmayan ve beklenmedik zamanda gelen kimse
- davetsizlik
Davetsiz olma durumu
- davetçi
Çağrıda bulunan kimse; çağrıcı
- davetçilik
Davetçi olma durumu
- davgana
İnce, dar boyunlu küçük testi, toprak sürahi
- davlumbaz
Mutfak duvarlarında ocak, fırın vb.nin dumanlarını ve kokularını toplayıp bacaya vermeye yarayan aspiratör ile donatılmış, piramidimsi biçimde çıkıntı
- davranabilme
Davranabilmek işi
- davranabilmek
Davranma ihtimali veya imkânı bulunmak
- davrandırma
Davrandırmak işi
- davrandırmak
Birinin davranmasını sağlamak
- davranma
Davranmak işi
- davranma!
"kımıldama!" anlamında kullanılan bir tehdit sözü
- davranmak
Bir kimseye veya bir şeye karşı belli tavır takınmak
- davranılabilme
Davranılabilmek işi
- davranılabilmek
Davranılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- davranılma
Davranılmak işi
- davranılmak
Davranma işi yapılmak
- davranış
Davranma işi; tutum, davranım, muamele, hareket
- davranış bozukluğu
İnsan davranışlarının ruhsal dengesizlik nedeniyle normal seyrinin dışına çıkması
- davranış çizelgesi
Küçük yaştaki çocuklarda olumlu davranışları geliştirmek amacıyla hazırlanmış, uyulması gereken temel davranışları gösteren çizelge; davranış tablosu
- davranışsal
Davranışla ilgili
- davranışçılık
Psikolojinin inceleme konusunun davranış olduğuna inanan, bilincin psikolojinin araştırma alanına girdiğini inkâr eden görüş
- davudi
Kalın, tok ve gür (ses)
- davul
Büyük ve enlice bir kasnağın iki yanına deri geçirilerek yapılan, tokmak ve değnekle çalınan çalgı; tabl
- davul birinin boynunda, tokmak bir başkasının elinde
"sorumluluk birinde olmasına karşın bir başkasının sözü geçiyor" anlamında kullanılan bir söz
- davul dengi dengine diye çalar
"evlenecek kimselerin birbirlerine denk olması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- davul gibi
şiş ve gergin
- davul çalmak (veya dövmek)
davula vurarak ses çıkarmak
- davul çalsan işitmez
ağır işiten veya işitmekte güçlük çekenler için kullanılan bir söz
- davulcu
Davul çalan kimse
- davulculuk
Davulcunun yaptığı iş
- davultozu
Elde edilmesi imkânsız nesne
- davulu biz çaldık, parsayı başkası topladı
"biz çalıştık, uğraştık, başkası yararlandı" anlamında kullanılan bir söz
- davulun sesi uzaktan hoş gelir
"işin içinde olmayanlar o işi kolay veya kârlı sanırlar" anlamında kullanılan bir söz
- davya
Dişçinin kullandığı kerpeten
- dayak
Bir insanı veya bir hayvanı dövme işi; sopa, patak, kötek
- dayak arsızı
Dayaktan korkmaz olmuş, dayak yemeye alışmış (kimse); tokat arsızı
- dayak atmak
dövmek, sopa ile dövmek
- dayak cennetten çıkmıştır
"dayağın yola getirici bir etkisi vardır" anlamında kullanılan bir söz
- dayak düşkünü
Dayağa layık olan, dövülmeyi hak eden (kimse)
- dayak kaçkını
Dayak yemeye alışmış, dayaktan korkmayan (kimse)
- dayak yemek
dövülmek
- dayaklama
Dayaklamak işi
- dayaklamak
Yıkılmaması için bir şeye destek koymak
- dayaklanma
Dayaklanmak işi
- dayaklanmak
Dayaklama işi yapılmak
- dayaklı
Dayak atılan
- dayaklık
Dayağı hak eden (kimse)
- dayaksız
Dayağı olmayan
- dayalı
Dayanmış olan
- dayalı döşeli
Döşemesi ve eşyası eksiksiz
- dayama
Dayamak işi
- dayamak
Bir yerden, bir kimseden yararlanmak, güç almak
- dayamsız döşemsiz
Yaşamak için gerekli olan nesneler olmayan (yer)
- dayanabilme
Dayanabilmek işi
- dayanabilmek
Dayanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayanak
Dayanılacak şey; dayanç, istinatgâh, mesnet
- dayanak noktası
Yapılarda bir bölümün ağırlığını taşımaya yarayan öge
- dayanaklı
Dayanağı olan
- dayanaklık
Dayanak, destek olma durumu
- dayanaklık etmek
dayanak, destek olmak
- dayanaklılık
Dayanaklı olma durumu
- dayanaksız
Dayanağı olmayan
- dayanaksızlık
Dayanaksız olma durumu
- dayandırabilme
Dayandırabilmek işi
- dayandırabilmek
Dayandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayandırma
Dayandırmak işi
- dayandırmak
Dayanmasını sağlamak; istinat ettirmek
- dayanma
Dayanmak işi; irtifak, istinat, metanet
- dayanma gücü
Bir kimseye veya zor bir duruma katlanabilme sınırı; takat sınırı
- dayanma ömrü
Bir malzemenin kopmasına, kırılmasına ve görevini yapamaz duruma gelmesine kadar göstermiş olduğu direnç; dayanım ömrü
- dayanmak
Bir yere yaslanmak, kendini dayamak
- dayanıklı
Dayanabilen; pek canlı, metîn, mukavemetli, mukavim, stabil
- dayanıklılık
Dayanıklı olma durumu; dayanıklık, dayantı, metînlik, metanetlilik
- dayanıksız
Dayanmayan, sağlam olmayan; ömürsüz, metanetsiz, mukavemetsiz
- dayanıksızlaşma
Dayanıksızlaşmak işi
- dayanıksızlaşmak
Dayanıksız bir duruma gelmek
- dayanıksızlık
Dayanıksız olma durumu; metanetsizlik
- dayanılabilme
Dayanılabilmek işi
- dayanılabilmek
Dayanılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayanılma
Dayanılmak işi
- dayanılmak
Dayanma işi yapılmak
- dayanılmaz
Karşı konulamaz veya karşı çıkılamaz (kimse veya şey); tahammülfersa
- dayanılmazlaşma
Dayanılmazlaşmak işi
- dayanılmazlaşmak
Dayanılmaz bir duruma gelmek
- dayanılmazlık
Dayanılmaz olma durumu
- dayanım
Bir varlığın dış etkilere karşı direnme özelliği
- dayanış
Dayanmak işi
- dayanışabilme
Dayanışabilmek işi
- dayanışabilmek
Dayanışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayanışma
Dayanışmak işi; tesanüt
- dayanışmacı
Dayanışmacılıktan yana olan; solidarist
- dayanışmacılık
Bir topluluğun bütün bireyleri arasında bir dayanışma bulunmasını toplu durumda yaşamanın gereklerinden sayan ve bireycilikle ortaklaşacılık arasında yer alan öğreti; solidarizm
- dayanışmak
Bir topluluğu oluşturan kişiler bir şeyi gerçekleştirmek için duygu, düşünce ve çıkar birliği göstermek, birbirini kollamak; mütesanit olmak
- dayanışmalı
Aralarında dayanışma bulunan
- dayanışık
Üyeleri arasında dayanışma bulunan (millet, topluluk, sınıf vb.); mütesanit
- dayatabilme
Dayatabilmek işi
- dayatabilmek
Dayatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayatma
Dayatmak işi
- dayatmacı
İstediğini yaptırmada baskı uygulayan, direten
- dayatmacılık
Dayatmacı olma durumu
- dayatmak
Dayama işini yaptırmak
- dayattırma
Dayattırmak işi
- dayattırmak
Dayatma işini yaptırmak
- dayatılabilme
Dayatılabilmek işi
- dayatılabilmek
Dayatılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayatılma
Dayatılmak işi
- dayatılmak
Dayatma işine konu olmak
- dayatılış
Dayatılmak işi
- dayatıverme
Dayatıvermek işi
- dayatıvermek
Ansızın veya çabucak dayatmak
- dayatış
Dayatmak işi
- dayayabilme
Dayayabilmek işi
- dayayabilmek
Dayama ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayayıp döşemek
evi, odayı mobilya vb. ile döşemek
- dayayıverme
Dayayıvermek işi
- dayayıvermek
Çabucak dayamak
- dayayış
Dayamak işi
- dayağa idmanlı olmak
dayak yemeye alışmış olmak
- daylak
Dişi deve
- dayı
Annenin erkek kardeşi
- dayı kızı
Dayının kızı
- dayı oğlu
Dayının oğlu; dayızade
- dayılanabilme
Dayılanabilmek işi
- dayılanabilmek
Dayılanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dayılanma
Dayılanmak işi
- dayılanmak
Güç gösterisinde bulunmak
- dayılanış
Dayılanmak işi
- dayılık
Dayı olma durumu
- daz
Çıplak olan (toprak)
- dazkır
Ot bitmeyen, tuzlu, kıraç, kurak, yarı bozkır, yarı çöl özelliği gösteren yer
- dazkırlaşma
Dazkırlaşmak durumu
- dazkırlaşmak
Doğal olaylar veya insanların etkisiyle yeryüzü bölgesi çıplaklaşmak ve kelleşmek
- Dazkırı
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- dazlak
Başında saçı olmayan (kimse, baş); daz
- dazlaklaşma
Dazlaklaşmak durumu
- dazlaklaşmak
İnsanın tepesindeki saçı dökülmüş olmak, dazlak duruma gelmek
- dazlaklık
Dazlak olma durumu
- dazlama
Dazlamak işi
- dazlamak
Güç beğenmek, güç beğenir olmak
- dazlayan daza düşer, kel başlı kıza düşer
"evleneceği kişiyi seçmekte titizlik gösteren kimse çoğu kez istemediği, beğenmediği biriyle karşılaşır" anlamında kullanılan bir söz
- dağ
Yer kabuğunun çıkıntılı, yüksek, eğimli yamaçlarıyla çevresine hâkim ve oldukça geniş bir alana yayılan bölümü; cebel (II)
- dağ (veya dağlar) gibi (veya kadar)
çok büyük, çok iri, çok güçlü
- dağ (veya dağları) devirmek
çok zor işleri başarmak
- dağ adamı
Kaba saba, görgüsüz kimse; dağdan inme
- dağ alası
Eti kırmızı bir tür küçük alabalık (Salmo alpinus)
- dağ anası
Çok iri kadın; dağlar anası
- dağ ardında olsun da yer altında olmasın
"yaşasın da uzakta olsun" anlamında kullanılan bir söz
- dağ ayısı
Dağlarda yaşayan yabani ve tehlikeli ayı cinsi
- dağ başı
Dağın zirvesi, doruğu
- dağ başına harman yapma, savurursun yel için, sel önüne değirmen yapma, öğütürsün el için
"yapacağın iyi bir işi, sonunu hesaplamadan yapma" anlamında kullanılan bir söz
- dağ başına kış gelir, insanın başına iş gelir
"dağ başında kışın fırtına eksik olmadığı gibi kişinin yaşamında da yıpratıcı olaylar eksik olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- dağ başından duman eksik olmaz
"büyük adamların, büyük iş yapanların her zaman üzüntüleri, sıkıntıları vardır" anlamında kullanılan bir söz
- dağ bilimi
Yeryüzü biçimlerini genellikle de dağların özelliklerini ve dış görünüşlerini inceleyen bilim; orografya
- dağ birliği
Dağ şartlarına göre eğitilmiş askerî birlik
- dağ dalak otu
Yüksekliği 5-10 santimetre olan, yere yatık ve çiçekleri soluk sarı renkli bir tür dalak otu (Teucrium montana)
- dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz
"aynı evde oturan iki aile arasında er geç birtakım anlaşmazlıklar çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur
"ne kadar uzak düşmüş olurlarsa olsunlar, insanlar günün birinde birbirleriyle karşılaşabilirler" anlamında kullanılan bir söz
- dağ doğura doğura bir fare doğurmuş
büyük şeyler beklenen bir işten önemsiz bir sonuç alındığında söylenen bir söz
- dağ elması
Yabani olan elma
- dağ eteği
Dağ yamacının alt bölümü
- dağ evi
Şehirlerin kirli havasından uzaklaşmak, tabiat varlıklarından ve güzelliklerinden yararlanmak için dağlık bölgelerde yapılmış ev
- dağ gölü
Dağlar arasındaki çukur alanlarda, akan suların birikimi ile oluşan göl
- dağ havası
Yüksek yerlerdeki serin ve temiz hava
- dağ iklimi
Yüksek bölgelerde görülen, günlük ve mevsimlik sıcaklık farkları fazla olan iklim
- dağ ispinozu
İspinozgillerden, ağaçlık yerlerde yaşayan, sırtı kara benekli, karnı beyaz, erkeğinin gerdanı portakal renginde olan bir kuş (Fringilla Montifringilla)
- dağ kestanesi
Amerika'nın sıcak bölgelerinde yetişen sert yapılı ağaç (Sloane berteriana)
- dağ keçisi
Boynuzlugillerden, ufak sürüler hâlinde yaşayan, çok çevik bir tür antilop; elik, yağmurca (Rupicapra tragus)
- dağ kolu
Sıradağların farklı yönlere doğru uzanan bölümlerinden her biri
- dağ köyü
Dağlık yerlerde kurulmuş yerleşim yeri
- dağ lalesi
Düğün çiçeğigillerden, mor renkli, çan biçimli tüylü çiçekleri olan otsu bir bitki; anemon (Anemone vulgaris)
- dağ merası
Dağlar arasında hayvan otlatmaya elverişli bölge; dağ otlağı
- dağ nanesi
Yüksekliği 20-50 santimetre arasında olan, sık beyaz tüylü, kuvvetli nane kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki (Cyclotrichium niveum)
- dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar
"yenilmesi imkânsız gibi görünen zorlukların da üstesinden gelinir" anlamında kullanılan bir söz
- dağ oluşu
Yer kabuğunun belli yerlerinde kıvrılma, kırılma ve yükselme olayları sonucu dağların oluşunu inceleyen bilim kolu; orojeni
- dağ serçesi
Serçegillerden, orman ve bahçelerde yaşayan sırtı kahverengi, karnı kül rengi ve beyaz olan bir tür serçe; ağaç serçesi (Passer montanus)
- dağ sıçanı
Kemiriciler takımının sincapgiller familyasından, postu beğenilen bir tür memeli (Marmota marmota)
- dağ taş
Her yer, her taraf
- dağ topu
Katır sırtında taşınan küçük top
- dağ yürümezse abdal yürür
"büyüklük taslayan birinde bitecek bir işimiz varsa biz onun ayağına gidip işimizi görmeliyiz" anlamında kullanılan bir söz
- dağ çamı
Dağda yetişen bir tür çam
- dağ çayırı
Dağlık bölgelerde derin ve rutubetli toprağa sahip alanlarda gelişen doğal çayır
- dağ çileği
Dağda yetişen çilek; yaban çileği
- dağa kaldırmak
birini, herhangi bir amaçla, zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada tutmak
- dağa çıkmak
eşkıyalık etmek
- dağar
Ağzı yayvan, dibi dar toprak kap
- dağarcık
Meşin torba
- dağarcıkta bir şey kalmamak
her şeyi tüketmek, bitirmek
- dağarcığı yüklü
Bilgisi çok olan
- dağarcığına atmak
bir bilgiyi eski bilgilerine katmak, zihnine yerleştirmek
- dağarcığındakini çıkarmak
hazırladığı bir sözü söylemek
- dağbaşı
Yasaların veya toplum kurallarının uygulanamadığı yer
- dağcı
Dağa tırmanma sporu yapan kimse; alpinist
- dağcıl
Dağ şartlarına ve iklimine göre yetiştirilen (bitki)
- dağcılık
Dağa tırmanma sporu; alpinizm
- dağda bağın var, yüreğinde dağın var
"malı, mülkü veya evladı olanlar kaygı ve tasadan uzak olamazlar" anlamında kullanılan bir söz
- dağda büyümüş
kaba ve görgüsüz kimse
- dağda gez belde gez, insafı elden bırakma
"eşkıya dahi olsan insafı elden bırakma" anlamında kullanılan bir söz
- dağdan gelip bağdakini kovmak
sonradan geldiği bir yerde, kendinden önce gelen kişinin yerini almaya çalışmak
- dağdağa
Gürültü, patırtı, telaş, karmakarışık durum
- daği
Dağlık bölgelerde söylenen türkülerin makamı
- dağlama
Dağlamak işi
- dağlama resim
Tahta üzerine kızgın demirle yapılan bir resim türü; yakma resim, pirogravür
- dağlamak
Kızgın bir demirle hayvan derisine damga vurmak
- dağlanma
Dağlanmak işi
- dağlanmak
Dağlama işine konu olmak
- dağlanıverme
Dağlanıvermek işi
- dağlanıvermek
Çabucak dağlanmak
- dağlanış
Dağlanmak işi
- dağlara düşmek
büyük bir üzüntü dolayısıyla insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşamak
- dağlara taşlara
kötü bir durumdan söz edilirken "hepimizden ırak olsun" anlamında kullanılan bir söz
- dağların misafir aldığı mevsim
yaz mevsimi
- dağların şenliği (veya gelin anası)
kaba, anlayışsız kimse
- dağlatma
Dağlatmak işi
- dağlatmak
Dağlama işini yaptırmak
- dağlatış
Dağlatmak işi
- dağlayabilme
Dağlayabilmek işi
- dağlayabilmek
Dağlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- dağlayıverme
Dağlayıvermek işi
- dağlayıvermek
Çabucak dağlamak
- dağlayış
Dağlamak işi
- dağlağı
Dağlama aracı
- dağlı
Dağlık bölge halkından olan
- dağlık
Birçok dağın bulunduğu, dağlarla kaplı (bölge)
- dağlılık
Dağlı olma durumu
- dağlıç
Kıvırcık koç ile Karaman koyununun birleşmesinden doğan melez koyun
- dağılabilme
Dağılabilmek işi
- dağılabilmek
Dağılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dağılma
Dağılmak işi; infisah, inhilal
- dağılmak
Toplu durumdayken ayrılıp birbirinden uzaklaşmak
- dağılım
Dağılarak birbirinden ayrılma
- dağılıverme
Dağılıvermek işi
- dağılıvermek
Çabucak veya ansızın dağılmak
- dağılış
Dağılmak işi
- dağıntı
Karışık, gelişigüzel atılmış öteberi
- dağınık
Geniş bir alana yayılmış olan
- dağınık gözenek
Ağaç başkesitindeki gözeneklerin dengeli düzende dağılım gösterme durumu
- dağınık ışık
Bir sahnenin genel olarak aydınlanmasını sağlayan veya sahnenin aydınlanma derecesini artırmakta kullanılan ışık
- dağınıklık
Dağınık olma durumu
- dağınıkça
Biraz dağılmış, dağınık gibi
- Dağıstanlı
Dağıstan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- dağıtabilme
Dağıtabilmek işi
- dağıtabilmek
Dağıtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dağıtma
Dağıtmak işi; tefviz, tevzi
- dağıtmak
Toplu durumda bulunanları birbirinden uzaklaştırmak veya ayırmak
- dağıttırma
Dağıttırmak işi
- dağıttırmak
Dağıtma işini yaptırmak
- dağıtıcı
Mektup, gazete vb. şeyleri dolaşarak dağıtan kimse; müvezzi
- dağıtıcı kablo
Elektrik, sinyal, ses vb.ni birden fazla hedefe ayrı ayrı ileten kablo
- dağıtıcılık
Dağıtıcının yaptığı iş; distribütörlük
- dağıtık
Kendinden geçmiş, sarhoş olan
- dağıtılabilme
Dağıtılabilmek işi
- dağıtılabilmek
Dağıtılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dağıtılma
Dağıtılmak işi
- dağıtılmak
Dağıtma işi yapılmak
- dağıtılıverme
Dağıtılıvermek işi
- dağıtılıvermek
Çabucak dağıtılmak
- dağıtılış
Dağıtılmak işi
- dağıtım
Dağıtmak işi
- dağıtım bürosu
Dağıtım işinin yapıldığı büro
- dağıtımcı
Dağıtım işiyle uğraşan kimse veya kuruluş
- dağıtımcılık
Dağıtımcının yaptığı iş
- dağıtımevi
Dağıtım işiyle uğraşan kuruluş merkezi
- dağıtıverme
Dağıtıvermek işi
- dağıtıvermek
Çabucak veya ansızın dağıtmak
- dağıtış
Dağıtmak işi
- Db
Dubniyum elementinin simgesi
- de
Türk alfabesinin beşinci harfinin adı, okunuşu
- debelenebilme
Debelenebilmek işi
- debelenebilmek
Debelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- debeleniş
Debelenmek işi
- debelenme
Debelenmek işi
- debelenmek
Bir acının etkisiyle veya bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak
- debi
Bir akarsuyun herhangi bir kesiminden saniyede geçen suyun hacmi; akım
- debil
Bedensel ve zihinsel bakımdan güçsüz
- debillik
Genellikle vücut yapısı ile ilgili aşırı ve sürekli güçsüzlük
- debimetre
Bir borudan akan gaz veya sıvının hacim ve kütle cinsinden debisini kontrol eden, düzenleyen ve ölçen araç
- debriyaj
Motorlu taşıtlarda kavrama yöntemi ile kenetlenmiş iki mili birbirinden ayıran ve çekici mili hareket düzeninde tutarak çekilen milin durmasını ve bu işlem sonunda aracın hareketini sağlayan düzenek
- Deccal
Dinî inanışlara göre kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan yalancı, aldatıcı ve kötü yaradılışlı kimse
- deccal
Yalancı, fesat, dedikoducu (kimse)
- deccallık
Deccal olma durumu
- dedantör
Ocak, fırın, soba vb. araçlarda kullanılan likit gazın akışını düzenleyen aygıt
- dede
Torunu olan erkek; büyükbaba, büyükpeder
- dede (veya dedesi) koruk yer, torununun dişi kamaşır
"eskilerin yaptığı yanlış işlerden daha sonrakiler de zarar görür" anlamında kullanılan bir söz
- dededen kalma
Dedenin miras olarak bıraktığı (mal, mülk, eşya)
- dedektif
Suç sayılan bir işi veya bu işi yapanı ortaya çıkarmakla görevli kimse; hafiye, polis hafiyesi
- dedektiflik
Dedektif olma durumu
- dedektör
Gaz, mayın, radyoaktif mineral, manyetik dalga vb.ni bulmaya, tanımaya yarayan cihaz; algılayıcı, algıç, bulucu
- dedelik
Dede olma durumu; büyükbabalık
- dedi mi
(dedi' mi) olduğu zaman, olduğunda
- dedikodu
Başkalarını çekiştirmek ve kınamak üzere yapılan konuşma; kov (I), gıybet, kılükal, laf
- dedikodu etmek (veya yapmak)
birini çekiştirmek
- dedikodu kumkuması
İşi gücü dedikodu olan kimse
- dedikodu sermayesi olmak
dedikodusu yapılacak duruma gelmek
- dedikodu çıkarmak
birisi hakkında dedikodu ortaya atmak
- dedikoducu
Çok dedikodu yapan; kovcu, gıybetçi, dillek, lakırtıcı
- dedikoduculuk
Dedikoducu olma durumu; kovculuk, gıybetçilik, dilleklik
- dedikodulu
Dedikodusu olan
- dedikodusuz
Dedikodusu olmayan
- dedindi
“daha önceden söylemiştin” anlamında kullanılan bir söz
- dedirme
Dedirmek işi
- dedirmek
Demek zorunda bırakmak
- dedirtebilme
Dedirtebilmek işi
- dedirtebilmek
Söylemesini sağlamak
- dedirtme
Dedirtmek işi
- dedirtmek
Demek zorunda bıraktırmak
- dediği dedik
Her istediğini yaptıran, söylediği sözden dönmeyen (kimse)
- dediği çıkmak
dediği şey gerçekleşmek
- dediğim dedik, öttürdüğüm (veya çaldığım) düdük
bir insanın sözünde direndiğini anlatan bir söz
- dediğim dedikçi
Her isteğini yaptıran, inatçı, iddiacı kimse
- dediğim dedikçilik
Dediğim dedikçi olma durumu
- dediğinden (dışarı) çıkmak
sözünü dinlememek
- dediğine gelmek
birinin düşüncesini önce kabul etmezken sonradan doğru bulup kabul etmek
- defaat
Kezler
- defakto
Uygulamada olan
- defalarca
Pek çok kez; defaatle
- defedilebilme
Defedilebilmek işi
- defedilebilmek
Defedilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- defediverme
Defedivermek işi
- defedivermek
Çabucak kovmak
- defi
Taraflardan birinin kendisine açılan davada borçtan kurtulmak için başvurduğu her türlü yol
- defibela
Başa gelen belayı savma
- defibela kabîlinden
bir belayı savarcasına
- defibratör
Yongaları liflerine ayrıştıran özel alet
- defigam
Üzüntüyü, sıkıntıyı atma
- defigam etmek
üzüntüyü, sıkıntıyı atmak
- defihacet
Küçük veya büyük abdest bozma
- defihacet etmek
küçük veya büyük abdest bozmak
- defile
Giyecekleri tanıtmak amacıyla mankenlerin yaptıkları gösteri; giyim gösterisi
- defin
Ölüyü gömme
- defin ruhsatı
Ölünün gömülmesi için belediye veya hükûmet doktorundan alınan izin
- define
Toprak altına gömülerek saklanmış para veya değerli şeyler; gömü
- defineci
Gömü bulmak umuduyla kazı yapan veya yaptıran kimse; define avcısı
- definecilik
Definecinin yaptığı iş
- Defne
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- defne
Defnegillerden, yaprakları güzel kokulu ve yaz kış yeşil olan bir ağaç; develik (II) (Laurus nobilis)
- defne yaprağı
Baharat olarak kullanılan defnenin yaprağı
- defne yağı
Defnenin meyvesinden ve yapraklarından elde edilen, özellikle veteriner hekimlikte kullanılan, kokulu, acı lezzetli bir yağ türü
- defnediliş
Defnedilmek işi
- defnedilme
Defnedilmek işi
- defnedilmek
Defnetme işi yapılmak
- defnediş
Defnetmek işi
- defnegiller
Örnek bitkisi defne olan, iki çeneklilerin ayrı taç yapraklılarından, yaprakları kokulu birçok türü içine alan bir bitki familyası
- defnetme
Defnetmek işi
- defnetmek
Ölüyü gömmek, toprağa vermek
- defneyaprağı
Hanigillerden, lüferin küçük boylularına verilen özel bir ad (Pomatomus saltatrix)
- defnolunma
Defnolunmak işi
- defnolunmak
Ölü gömülmek, toprağa verilmek
- defol!
"savuş git, uzaklaş" anlamında kullanılan bir söz
- defolma
Defolmak işi
- defolmak
Savuşmak, çekilip gitmek
- defolu
Defosu olan, bozuk, kusurlu, ayıplı olan (kumaş, giysi, mal vb.); özürlü
- defoluş
Defolmak işi
- deforme
Biçimsizleşmiş
- deforme olmak
biçimsizleşmek
- defosuz
Defosu olmayan
- defter
Genellikle hafif bir kapak içerisinde, yazı yazmak için bir araya tutturulmuş kâğıt yaprakları
- defter açmak
para yardımı veya gönüllü toplamaya girişmek
- defter emini
Bir ilin tapu işlerine bakan en üst düzeydeki görevli
- defter tutmak
işlem veya hesapları düzenli olarak bir deftere geçirmek
- defterci
Defter yapan veya satan kimse
- deftercilik
Deftercinin yaptığı iş
- defterdar
Bir ilin para işlerini yöneten en üst düzeydeki görevli
- defterdarlık
Defterdar olma durumu
- defterden (veya defterinden) silmek
birinin adını anmaz olmak, dost saymaz olmak
- defterhane
Osmanlı Devleti sınırlarındaki bütün toprak kayıtlarını içine alan ana defterlerin bulunduğu ve bunlara özgü işlerin görüldüğü daire
- defteri dürülmek
ölmek
- defteri kapamak (veya kapatmak)
söz konusu işi artık yapmaz olmak
- defterihakani
Osmanlı Devleti'nde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü
- defterinde olmamak
sahip bulunmamak, tabiatında bulunmamak
- defterinde yazmamak
kitabında yer almamak
- defterini dürmek
öldürmek
- degaj
Futbolda kalecinin topu sert bir ayak vuruşuyla uzağa atması; degajman
- degaj yapmak
futbolda kaleci topu sert bir vuruşla gücü yettiğince uzağa atmak
- degaje
Hafif açık olan
- degaje yaka
Hafif açık, esnek kıvrımı önde çukur oluşturan yaka
- deh
Binek veya koşum hayvanlarını yürütmek için söylenen bir söz; dah
- deha
İnsan zekâsının, insan kişiliğinin erişebileceği en yüksek düzey; dâhilik
- dehalet
Birinin merhametine sığınma
- dehdeh
Çocuk dilinde at
- dehhaş
Aşırı korku verici, dehşet saçıcı
- dehleme
Dehlemek işi
- dehlemek
Hayvanı "deh" diyerek yürütmek
- dehlenme
Dehlenmek işi
- dehlenmek
Dehleme işi yapılmak
- dehletme
Dehletmek işi
- dehletmek
Dehleme işini yaptırmak
- dehliz
Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
- dehşet
Bir tehlike veya korkunç bir şey karşısında duyulan ürküntü
- dehşet saçmak
ortalığa korku vermek
- dehşete düşürmek
çok korkutmak, dehşete kapılmasına sebep olmak
- dehşete kapılmak (veya düşmek)
çok korkmak
- dehşetlenme
Dehşetlenmek işi
- dehşetlenmek
Dehşete kapılmak
- dehşetli
Korku veya ürküntü veren
- deist
Deizm yanlısı
- deizm
Tanrı'yı yalnızca ilk sebep olarak kabul eden, evreni bir Tanrı'nın yarattığına inanmakla beraber yaratıcının evrene hiçbir müdahalesi olmadığını ve olmayacağını savunan, vahyi reddeden görüş
- dejenere
Bozunmuş
- dejenere etmek
soysuzlaştırmak
- dejenere olmak
soysuzlaşmak
- dek
Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı veya yeri gösteren bir söz; kadar, değin (I)
- dekadan
XIX. yüzyıl sonlarında Fransa'da natüralistlere karşı çıkan sembolizm akımına öncülük etmiş olan sanatçı
- dekadanlık
Dekadan olma durumu
- dekagram
On gram ağırlığında bir ölçü birimi
- dekalitre
On litre hacminde bir ölçü birimi
- dekalitrelik
Belli bir dekalitre hacminde olan
- dekametre
10 metre uzunluğunda bir ölçü birimi
- dekametrelik
Belli bir dekametre uzunluğunda olan
- dekan
Üniversitelerde bir fakültenin yönetiminden sorumlu profesör
- dekan yardımcılığı
Dekan yardımcısı olma durumu
- dekan yardımcısı
Fakültelerde dekana yardım eden öğretim üyesi
- dekanlık
Dekan olma durumu
- Dekartçı
Dekart felsefesini benimseyen
- Dekartçılık
Dekart'ın felsefesi
- dekaster
10 metreküplük hacim ölçüsü birimi
- dekatlon
Sırayla atletizmin on dalı olan 100 metre koşusu, uzun atlama, gülle atma, yüksek atlama, 400 metre koşusu, 110 metre engelli koşu, disk atma, sırıkla yüksek atlama, cirit atma ve 1500 metre koşusu biçiminde düzenlenen ve iki gün süren atletizm yarışması
- dekatloncu
Dekatlon yarışmalarına katılan atlet
- deke düşmek
hileye, oyuna gelmek
- deklanşör
Bir devre kesicinin işleyişini etkileyerek açılmasını önleyen düzen
- deklarasyon
Bir konunun kamuoyuna duyurulması için yapılan açıklama
- deklare
Gümrüklerde vergi konusu olacak eşya vb.ni resmî makama bildirme
- deklare etmek
gümrüklerde vergi konusu olacak eşya vb.ni resmî makama bildirmek
- dekolte konuşmak
açık saçık konuşmak
- dekoltelik
Dekolte olma durumu
- dekor
Tiyatro, sinema ve televizyonda sahneye konulan eserin yazıldığı yerin ve geçtiği çağın özelliklerini belirleyen perde, aksesuar vb. ögelerin bütünü
- dekorasyon
Bir iç mekânı meydana getiren ögelerin, yüzeylerin güzellik ve kullanım açısından düzenlenmesi işlemi
- dekoratif
Dekor olarak kullanılan, süslemeye yarayan; süsleyici
- dekoratör
Tiyatro, opera vb. dekorlarını tasarlayan sanatçı
- dekorcu
Mesleği dekor yapmak olan sanatçı
- dekorculuk
Dekorcunun yaptığı iş
- dekore
"Bir yere süsleme amacıyla düzen vermek" anlamındaki dekore etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- dekovil
Ray aralığı 60 santimetre veya daha az olan, araçları buhar, hayvan veya insan gücüyle yürütülen küçük demir yolu
- dekovil hattı
İki ray arası 60 cm veya daha kısa olan küçük demir yolu hattı
- dekreşendo
Porte altında bulunan ve müzik parçası çalınırken sesin kuvvetliden hafife doğru gideceğini belirten işaret
- dekstrin
Nişastanın bölünmesinden elde edilen zamklı bir madde (C6H10O5)
- delalet etmek
yol göstermek
- deldirebilme
Deldirebilmek işi
- deldirebilmek
Deldirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deldirilme
Deldirilmek işi
- deldirilmek
Deldirme işi yaptırılmak
- deldiriş
Deldirmek işi
- deldirme
Deldirmek işi
- deldirmek
Delme işini yaptırmak
- deldirtme
Deldirtmek işi
- deldirtmek
Deldirme işini yaptırmak
- delebilme
Delebilmek işi
- delebilmek
Delme ihtimali veya imkânı bulunmak
- delegasyon
Herhangi bir topluluğu temsil etmekle görevli yetkili kurul
- delege
Kendisine yetki verilerek bir yere veya birinin katına gönderilen kimse; murahhas
- delegelik
Delegenin görevi; murahhaslık
- delgeç
Mukavva, kâğıt, kayış, maden vb.nde delik açmaya yarayan araç; delecek, zımba
- delgiç
Ucu sivri demirli, ağaçtan tutacak yeri olan ve tütün dikmeye yarayan araç
- deli
Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan
- deli alacası
Birbirini tutmayan parlak renklerden oluşan
- deli arlanmaz, soyu arlanır
"densizce, delice iş yapanlar yaptıklarından utanacak durumda değillerdir ama ailesi, yakınları onların davranışlarından üzüntü duyarlar, utanırlar" anlamında kullanılan bir söz
- deli bal
Arıların zehirli çiçeklerden topladıkları bal; acı bal
- deli balta
Acımasız, gaddar, zalim olan (kimse)
- deli baltalık
Deli balta olma durumu
- deli bayrağı açmak
âşık olmak
- deli bozuk
Günü gününe, sözü sözüne uymayan, dengesiz (kimse)
- deli bozukluk
Deli bozuk olma durumu
- deli dana (veya danalar) gibi dönmek
ne yapacağını bilemeyerek şaşkınca davranmak
- deli dana hastalığı
Büyükbaş hayvanlarda görülen, bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık
- deli deli akanı, bura bura tıkarlar
"aşırı ve ölçüsüz davrananlara karşı önleyici, sert tedbirler alınır" anlamında kullanılan bir söz
- deli deliden hoşlanır, imam ölüden
"kişi, kendisine benzeyen veya yarar sağlayacağı kimseden hoşlanır" anlamında kullanılan bir söz
- deli deliyi görünce çomağını (veya değneğini) saklar (veya gizler)
"saldırgan kimse, kendisi gibi birine saldırmaktan çekinir" anlamında kullanılan bir söz
- deli divane
Çılgın, aşırı deli (kimse)
- deli divane olmak
aşırı derecede ilgi göstermek
- deli divane âşık olmak
aşırı derecede sevmek
- deli dolu
İlerisini gerisini düşünmeden davranan, rastgele konuşan, patavatsız (kimse); uçuk (I), uçuk kaçık
- deli doluluk
Deli dolu olma durumu; uçuk kaçıklık
- deli etmek
çılgına çevirmek
- deli fişek
Delişmen ve atak (kimse)
- deli fişeklik
Deli fişek olma durumu
- deli gibi
deliye yaraşır davranışta, delicesine
- deli gömleği
Kendilerine ve etrafa zarar vermelerini önlemek için tehlikeli ve saldırgan akıl hastalarına giydirilen, önde çapraz olarak kavuşturulan kollarının kapalı uçlarından çıkan uzun bağlarla arkadan bağlanarak hastayı rahat hareket edemez duruma getiren, sağlam ve kalın kumaştan yapılmış gömlek
- deli ile çıkma yola, başına getirir bela
"deli, kendisiyle arkadaşlık edenin başına çeşit çeşit dert açar" anlamında kullanılan bir söz
- deli kızın çeyizi gibi
bir arada sergilenen ve birbirine yakışmayan (eşya)
- deli olmak
birini çok sevmek
- deli olmak işten değil
densiz davranışlar, güç durumlar veya duyulan öfke karşısında düşülen çaresizliği anlatan bir söz
- deli orman
Çok sık ve gür orman
- deli otu
Turpgillerden, bahçelere süs olarak dikilen bir bitki; kuduz otu (Alyssum)
- deli pösteki sayar gibi
çok karışık, çok ayrıntılı, sıkıcı bir işle uğraşma
- deli Raziye gibi
delice davranışlarda bulunan
- deli saraylı gibi
acayip biçimde giyinen, takıp takıştıran (kimse)
- deli saçması
Anlamsız, tutarsız, delice söylenmiş söz
- deli çıkmak
çıldırmak
- deli ırmak
Akıntısı çok hızlı olan ırmak
- delibaş
Koyunlarda ve danalarda görülen tehlikeli bir hastalık
- Delice
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- delice
Davranışları aşırı, deli gibi olan; delimsirek
- delice doğan
Kartalgillerden, hafif ince ve uzun gövdesi mavimsi siyah renkte, kuyruğunun üstü ve paçaları kızıl, kanatları, kuyruğu siyah olan, çok hızlı uçarak tarla kuşlarını avlayan küçük, yırtıcı bir tür doğan (Falco subbuteo)
- delicesine
Aşırı bir biçimde; delice
- delici
Delen, delme işini yapan kimse veya nesne
- delici kılıç
Eskrimde kullanılan delici özelliğe sahip bir kılıç türü; epe
- delicilik
Delici olma durumu
- delicoş
Hareketlerinde ve sözlerinde ölçülü olmayan, kabına sığmayan, çok coşkulu
- deliden al uslu haberi
"deli, sır saklamasını bilmediği için haberin doğrusu ondan alınır" anlamında kullanılan bir söz
- delik
Dar, küçük açıklık
- delik büyük, yama küçük
"eldeki imkânlar gerekenden çok az" anlamında kullanılan bir söz
- delik deşik
Her yanı deliklerle dolu
- delik deşik etmek
bir canlının vücudunda bir araçla birçok yara, kesik açmak
- delik deşik olmak
bir canlının vücudunda bir araçla birçok yara, kesik oluşmak
- delik eğirmek
hapse girmek, tutuklanmak
- delikanlı
Çocukluk çağından çıkmış genç erkek
- delikanlıca
Delikanlıya yakışır
- delikanlılaşma
Delikanlılaşmak işi
- delikanlılaşmak
Delikanlı olmak
- delikanlılık
Delikanlı olma durumu
- delikleşme
Delikleşmek işi
- delikleşmek
Delikler, girintiler oluşmak
- delikli
Deliği veya delikleri olan
- delikli boncuk (veya taş) yerde kalmaz
"az çok işe yarayan her şeyin isteklisi bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- delikliler
Delikli ve sert bir kabukla kaplı bir hücreli hayvanlar takımı
- deliksiz
Deliği olmayan
- delil
İnsanı aradığı gerçeğe ulaştırabilecek iz
- delilendirme
Delilendirmek işi
- delilendirmek
Delilenme işini yaptırmak
- delilenme
Delilenmek işi
- delilenmek
Deli gibi davranmak
- delilik
Deli olma durumu; çatlaklık, cinnet, cünun
- deliliğe vurmak
kendini deli gibi göstermek
- deliliği tutmak
delice davranmak
- delilli
Delili olan
- delilsiz
Delili olmayan
- delilsizlik
Delilsiz olma durumu
- delinebilme
Delinebilmek işi
- delinebilmek
Delinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- delinin eline değnek vermek
kötülük yapabilecek bir kimsenin davranışlarını kolaylaştırmak
- deliniverme
Delinivermek işi
- delinivermek
Çabucak veya ansızın delinmek
- deliniş
Delinmek işi
- delinme
Delinmek işi
- delinmek
Delme işi yapılmak
- delirebilme
Delirebilmek işi
- delirebilmek
Delirme ihtimali bulunmak
- deliriverme
Delirivermek işi
- delirivermek
Ansızın delirmek
- deliriş
Delirmek işi
- delirme
Delirmek işi
- delirmek
Deli olmak, aklını yitirmek, çıldırmak; dellenmek, kaçırmak
- delirtebilme
Delirtebilmek işi
- delirtebilmek
Delirtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- delirtilebilme
Delirtilebilmek işi
- delirtilebilmek
Delirtilme ihtimali bulunmak
- delirtilme
Delirtilmek işi
- delirtilmek
Deli edilmek, çıldırtılmak
- delirtme
Delirtmek işi
- delirtmek
Deli etmek, çıldırtmak
- deliverme
Delivermek işi
- delivermek
Çabucak veya ansızın delmek
- deliye bal tattırmışlar, çarşıda katran bırakmamış
"aklı kıt olan kimse, bir kez hoşuna gitmiş olan şeye benzettiği nesneyi, gerçekten ona benzemese de elde etmeye çalışır" anlamında kullanılan bir söz
- deliye dönmek
çok sevinmek
- deliye her gün bayram
her fırsattan yararlanarak bayrammış gibi davrananlara ve her şeyi eğlenceli yönden alanlara söylenen bir söz
- deliye taş atma, başını yarar
"davranışlarında çılgınlık bulunan kimseye dokunma yoksa sana öyle çılgınca saldırır ki yaptığına pişman olursun" anlamında kullanılan bir söz
- deliğe tıkmak
tutuklamak, hapsetmek
- delişmen
Sözleri ve davranışları ölçüsüz olan
- delişmence
Delişmene yakışır biçimde
- delişmenlik
Delişmen olma durumu
- delişmenlik etmek
delişmence davranmak
- dellenme
Dellenmek durumu
- dellenmek
Çok öfkelenmek, öfkeden deliye dönmek
- delme
Delmek işi
- delmece
Delecek biçimde
- delmek
Delik açmak, delik duruma getirmek
- delta
Yunan alfabesinin dördüncü harfi (Δ)
- delta kası
Omuz başında bulunan üçgen biçimindeki kas
- dem
Hazırlanan çayın renk ve koku bakımından istenilen durumu
- dem dökmek
kadınlar aybaşında kan yitirmek
- dem tutmak
bir çalgıya başka bir çalgı veya sesle eşlik etmek
- dem vurmak
bir şeyden söz etmek, konu açmak
- dem çekmek
kuşlar uzun ve güzel ezgiler çıkarmak
- demagoji yapmak
laf cambazlığı yapmak
- demagojik
Laf cambazlığı ile ilgili
- demarke
Sıyrılmış, boşta kalmış
- demarke olmak
sıyrılmak, boşta kalmak
- deme
Demek işi; eyitme
- deme gitsin
"anlatılması güç, anlatılamaz" anlamında kullanılan bir söz
- deme!
(de'me) "gerçek mi?", "yok canım!" anlamında kullanılan bir şaşma sözü
- demediğini bırakmamak (veya koymamak)
birisi için kırıcı, ağır, ileri geri konuşmak
- demek
Söylemek, söz söylemek; eyitmek
- demek istemek
bir şeyi anlatmak istemek
- demek ki (veya demek oluyor ki)
sonuç olarak denilebilir ki
- demek olmak
anlamına geliyor olmak
- demem o (ki)
"benim söylemek istediğim" anlamında kullanılan bir söz
- dememek
koşullar ne olursa olsun aldırış etmemek
- demet
Çiçek veya bitkilerin bir araya getirilip bağlanmış biçimi; bağ (I), bağlam
- demetleme
Demetlemek işi
- demetlemek
Demet yapmak, demet durumunda ayırıp bağlamak
- demetleniş
Demetlenmek işi
- demetlenme
Demetlenmek işi
- demetlenmek
Demet yapılmak
- demetletiş
Demetletmek işi
- demetletme
Demetletmek işi
- demetletmek
Demet yaptırmak
- demetleyiş
Demetlemek işi
- demetli
Demet biçiminde olan
- demetçi
Demet yapan kimse
- demetçik
Küçük demet
- demetçilik
Demetçinin yaptığı iş
- demevi
Öfkeli, sinirli olan
- demeç
Yetkili bir kimsenin bir konuda yayın organlarına yaptığı açıklama; beyanat
- demeç vermek
yetkili bir kimse bir konuda yayın organlarına açıklama yapmak; beyanat vermek
- demin
Biraz önce; demincek, deminden
- deminden beri
Biraz önceki zamandan bu ana kadar
- demini almak
çay iyice demlenmiş olmak
- deminki
Biraz önce adı geçen, biraz önce olan, biraz önce yapılan
- demir
Atom numarası 26, atom ağırlığı 55,847, yoğunluğu 7,8 olan, 1510 °C'de eriyen, mavimtırak esmer renkte, özellikle çelik, döküm ve alaşımlar durumunda sanayide kullanılmaya en elverişli element (simgesi Fe)
- demir almak
gemi yola çıkmak için çıpasını denizden çekmek, gitmeye hazırlanmak
- demir atmak
gemi çıpasını denize salmak
- demir ağacı
İki çeneklilerden, ana yurdu Avustralya olan bir veya iki evcikli bir ağaç (Casuarina)
- demir bilek
Güçlü kuvvetli (kimse)
- demir boru
Demirden yapılmış türlü ebatlardaki boru
- demir dikeni
Toprak üzerinde yatık olarak bulunan, boynuz biçiminde dikenli çiçekleri küçük ve açık sarı renkli bir tür bitki; çobançökerten (Tribulus terrestris)
- demir eksikliği
Vücudun ihtiyaç duyduğu demirin çeşitli nedenlerle olması gereken değerin altına düşmesi sonucu ortaya çıkan belirti
- demir gibi
çok sağlam
- demir kapı
Irmaklarda gemilerin geçmesine engel olan kayalık yer
- demir korkuluk
Bahçe, balkon ve özel alanların güvenliğini sağlamak ve sınırları belli etmek amacıyla belli aralıklarla birbirlerine bağlanmış demir çubuklardan oluşan çit; demir parmaklık
- demir kırı
Siyah, beyaz karışık griye yakın renkte at donu
- demir leblebi
Başa çıkılması güç kimse
- demir nemden, insan gamdan çürür
"nem demiri nasıl paslandırıp çürütürse gam da insanı öylece yıpratır" anlamında kullanılan bir söz
- demir oksit
Demirin hem doğada görülen hem de sentetik olarak yapılan, değişik kimyasal değer ve renkte bulunabilen oksit biçimi
- demir pası
Demirde oluşan pas
- demir perde
Sahne ile izleyicilerin bulunduğu salonu yangın tehlikesinde birbirinden ayıran, demirden yapılmış perde
- demir rengi
Bu renkte olan
- demir resmi
Geminin bir limanda demirlemek için ödediği vergi
- demir sülfat
Sülfürik asidin kimyasal formülü Fe2(SO4)3 olan demir tuzu ve bunun hidrojenle işlenmiş biçimi
- demir taramak
gemi rüzgâr veya akıntı yüzünden çıpasını sürümek
- demir tatlısı
Hamuru yağda kızdırılmış demir kalıplarla şekillendirilen bir tür şerbetli tatlı
- demir tavında dövülür
"her iş zamanında ve uygun durumda yapılır" anlamında kullanılan bir söz
- demir testeresi
Metal kesimi için üretilmiş, ince dişli bir testere türü
- demir yeri
Limanlarda gemilerin demir atmasına ayrılmış yer
- demir yolcu
Demir yolu görevlisi
- demir yolculuk
Demir yolcunun yaptığı iş
- demir yolu
Lokomotif, vagon vb. demir tekerlekli taşıtların üzerinde hareket ettiği, paralel iki ray döşenerek yapılan bir yol türü; demir hat, şimendifer
- demir yumruk
Güçlü kuvvetli (kimse)
- demir üzerinde
demirini almış ve kalkmaya hazır (gemi)
- demir ıslanmaz, deli uslanmaz
"her nesnenin, her kişinin değiştirilemeyen bir özelliği vardır" anlamında kullanılan bir söz
- demirbaş
Bir yerde kullanılan, bir yere kayıtlı olan, bir görevliden öbürüne teslim edilen dayanıklı eşya
- demirbaştan düşmek
demirbaş listesinden çıkarmak, kaydını silmek
- Demirci
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- demirci
Demir satan, demir eşya yapan veya onaran kimse
- demirci mengenesi
Kızgın demiri tutmak için kullanılan kıskaç
- demircilik
Demircinin yaptığı iş
- demire vurmak
demir zincirle bağlamak
- demirhindi
Baklagillerden, odunu oldukça sert olan, sıcak iklimlerde yetişen bir ağaç (Tamarindus indica)
- demirhindi şerbeti
Demirhindiden yapılan bir şerbet türü; demirhindi
- Demirköy
Kırklareli iline bağlı ilçelerden biri
- demirleme
Demirlemek işi
- demirlemek
Kapı ve pencerenin kol demirini takmak, kapatmak
- demirlenme
Demirlenmek işi
- demirlenmek
Demirleme işine konu olmak
- demirletilme
Demirletilmek işi
- demirletilmek
Demirlemesi sağlanmak
- demirletme
Demirletmek işi
- demirletmek
Demirleme işini yaptırmak
- demirleyebilme
Demirleyebilmek işi
- demirleyebilmek
Demirleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- demirleyiş
Demirlemek işi
- demirleşme
Demirleşmek işi
- demirleşmek
Demir durumuna gelmek
- demirli
İçinde metal veya karışım durumunda demir bulunan
- Demirperde
İkinci Dünya Savaşı sonrası soğuk savaş döneminde, Batılı ülkelerin kendilerini Doğu Bloku ülkelerinden ayıran sınıra ve bu ülkelere taktıkları ad
- demirsi
Demiri andıran, demire benzeyen, demir gibi; demirimsi
- demirsiz
Demiri bulunmayan, içinde demir olmayan
- demirsizlik
Kanda beliren demir yetersizliği
- demirî
Bu renkte olan
- Demirözü
Bayburt iline bağlı ilçelerden biri
- demiurgos
Eflatun felsefesinde evreni yaratan, yaratıcı Tanrı
- demkeş
Dem çeken, güzel ses çıkaran (güvercin)
- demleme
Demlemek işi; demlendirme
- demleme çay
Çaydanlık, çay makinesi vb.nde demlenerek hazırlanan çay
- demlemek
Çay, kahve, bitki çayları vb.ni kaynar suyun içine attıktan sonra renk ve koku vermesi için bir süre bekletmek; demlendirmek
- demlendiriliş
Demlendirilmek işi
- demlendirilme
Demlendirilmek işi
- demlendirilmek
Demlenmesi sağlanmak
- demlendiriş
Demlendirmek işi
- demlenebilme
Demlenebilmek işi
- demlenebilmek
Demlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- demleniş
Demlenmek işi
- demlenme
Demlenmek işi
- demlenmek
Demleme işi yapılmak
- demletebilme
Demletebilmek işi
- demletebilmek
Demletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- demletme
Demletmek işi
- demletmek
Demleme işini yaptırmak
- demleyebilme
Demleyebilmek işi
- demleyebilmek
Demleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- demleyiverme
Demleyivermek işi
- demleyivermek
Çabucak demlemek
- demleyiş
Demlemek işi
- demli
Çok demlenmiş, koyu (çay)
- demlik
İçerisinde çay demlenen porselen veya metalden yapılmış küçük çaydanlık
- demlik poşet
Demlik için üretilen, içinde çay bulunan, ipsiz torbacık
- demlilik
Demli olma durumu
- demode
Modası geçmiş olan
- demode olmak
modası geçmek, gözden düşmek, değerini yitirmek
- demodeleşme
Demodeleşmek işi
- demodeleşmek
Modası geçmek
- demodelik
Demode olma durumu
- Demokles
"Her an gerçekleşebilecek tehlike" anlamındaki Demokles'in kılıcı deyiminde geçen bir söz
- demokrasi
Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi; el erki, demokratlık
- demokrat
Demokrasi yanlısı
- demokratik
Demokrasiye uygun
- demokratikleşebilme
Demokratikleşebilmek durumu
- demokratikleşebilmek
Demokratik hâle gelebilmek
- demokratikleşme
Demokratikleşmek işi
- demokratikleşmek
Demokrasiye uygun biçime girmek
- demokratikleştirebilme
Demokratikleştirebilmek işi
- demokratikleştirebilmek
Demokratik hâle getirebilmek
- demokratikleştirilme
Demokratikleştirilmek işi
- demokratikleştirilmek
Demokratik olması sağlanmak
- demokratikleştirme
Demokratikleştirmek işi
- demokratikleştirmek
Demokrasiye uygun biçime getirmek
- demokratiklik
Demokratik olma durumu
- demokratlaşabilme
Demokratlaşabilmek işi
- demokratlaşabilmek
Demokratlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- demokratlaşma
Demokratlaşmak işi
- demokratlaşmak
Demokrasi ilkelerini uygulamak, demokrasiye uygun yapıyı kurmak
- demokratlık
Demokrat olma durumu
- demoralize
Morali bozulmuş
- demoralize etmek
moralini bozmak
- demoralize olmak
morali bozulmak
- Demre
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- denden işareti
Bir çizelgede alt alta gelen aynı söz veya söz gruplarının tekrar yazılmasını önlemek için kullanılan noktalama işaretinin adı; denden (“)
- denebilme
Denebilmek işi
- denebilmek
Denme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denek
Üzerinde deney yapılan canlı veya şey
- denek taşı
Bir kimse veya nesnenin değerini anlamaya yarayan şey
- deneklik
Denek olma durumu
- deneme
Denemek işi
- deneme hayvanı
Meranın verimi veya mera üzerinde uygulanan ıslah ve düzenleyim işlemlerinin etkileri hakkında bilgi edinmek amacıyla otlatılan ve canlı ağırlık artışı veya süt verimi devamlı biçimde ölçülen hayvan
- deneme sınavı
Gerçek sınavlara hazırlık amacıyla yapılan, katılımcıların kendilerini denedikleri sınav; deneme imtihanı
- deneme tahtası
Üzerinde bilgisizce tedavi, onarım vb. işler yapılan kimse veya şey
- deneme tahtasına dönmek
kendisi üzerinde bilgisizce tedavi, onarım vb. işler yapılmak
- deneme tahtasına çevirmek
bir şey üzerinde bilgisizce tedavi, onarım vb. işler yapmak
- deneme yayını
Radyo, televizyon vb. haberleşme araçlarının başlangıçta işe alışmak ve daha verimli olmak üzere yaptıkları kısa süreli yayın
- denemeci
Deneme yazarı
- denemecilik
Denemecinin yaptığı iş
- denemek
Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için bir insanı, bir nesneyi veya bir düşünceyi sınamak; tecrübe etmek
- denenebilme
Denenebilmek işi
- denenebilmek
Denenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denenme
Denenmek işi
- denenmek
Deneme işine konu olmak
- denet
Denetleme işi
- denetici
Bir işlemin istenilen ölçülerde yürütülmesini denetim altına alan cihaz
- denetilme
Denetilmek işi
- denetilmek
Denetleme işine konu olmak
- denetim
Denetlemek işi
- denetim noktası
Denetleme yapılan yer
- denetimci
Denetim işini yapan kimse
- denetimcilik
Denetimci olma durumu
- denetimli
Denetlenmiş olan
- denetimli serbestlik
Şüpheli, sanık veya hükümlünün toplum içinde denetim ve takibinin yapıldığı, iyileştirilmesi ve topluma kazandırılması için ihtiyaç duyulan her türlü hizmet, program ve kaynakların sağlandığı alternatif bir ceza ve infaz sistemi
- denetimlilik
Denetimli olma durumu
- denetimsiz
Denetlenmiş olmayan
- denetimsizlik
Denetimsiz olma durumu
- denetleme
Denetlemek işi
- denetleme kurulu
Devlet kuruluşlarında denetim işini yapmakla görevli üyelerin oluşturduğu kurul; denetim kurulu, teftiş heyeti, teftiş kurulu
- denetleme yapmak
kontrol etmek
- denetlemek
Bir işin doğru ve usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını incelemek; murakabe etmek, teftiş etmek, kontrol etmek
- denetlenebilme
Denetlenebilmek işi
- denetlenebilmek
Denetlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denetlenme
Denetlenmek işi
- denetlenmek
Denetleme işine konu olmak
- denetletebilme
Denetletebilmek işi
- denetletebilmek
Denetletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denetletme
Denetletmek işi
- denetletmek
Denetleme işini yaptırmak
- denetlettirme
Denetlettirmek işi
- denetlettirmek
Denetletme işini yaptırmak
- denetleyebilme
Denetleyebilmek işi
- denetleyebilmek
Denetleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denetleyiverme
Denetleyivermek işi
- denetleyivermek
Çabucak veya ansızın denetlemek
- denetleyiş
Denetlemek işi
- denetme
Denetmek işi
- denetmek
Denemesini sağlamak
- denetmen
Belli firmaların, kuruluşların kendi talepleri üzerine gidip yapılan iş ve ürünlerin mevzuata uygun olup olmadığını denetleyerek ihracat, ithalat veya uygunluk izni veren kimse
- denetmenlik
Denetmenin yaptığı iş
- denettirme
Denettirmek işi
- denettirmek
Denetme işini yaptırmak
- denetçi
Denetlemeyle görevli kimse; kontrolcü, murakıp, kontrolör
- denetçilik
Denetçinin yaptığı iş; kontrolcülük, murakıplık, kontrolörlük
- deney
Bilimsel bir gerçeği göstermek, bir yasayı doğrulamak, bir varsayımı kanıtlamak amacıyla yapılan işlem; tecrübe
- deney kabı
İçinde kimya deneyleri yapılan özel kap
- deney tüpü
Çoğunlukla kimyasal deneylerde kullanılan bir ucu kapalı cam boru
- deneyci
Deneycilik yanlısı olan; görgücü, ampirist
- deneycilik
Bilginin gözlem, deneme veya duyular ile elde edilebileceğini ileri süren geleneksel öğreti; görgücülük, ampirizm, akılcılık karşıtı
- deneyebilme
Deneyebilmek işi
- deneyebilmek
Deneme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deneyim
Bir kimsenin belli bir sürede veya hayat boyu edindiği bilgilerin tamamı; deney, tecrübe, eksperyans
- deneyim kazanmak
deneyimli duruma gelmek
- deneyimci
Deneyimi ön plana çıkaran kimse
- deneyimcilik
Deneyimci olma durumu
- deneyimleme
Deneyimlemek işi
- deneyimlemek
Herhangi bir iş veya konuyla ilgili olarak bire bir uygulama ve deneme yapmak; tecrübe etmek
- deneyimlenme
Deneyimlenmek işi
- deneyimlenmek
Deneyimleme işi yapılmak; tecrübe edilmek
- deneyimli
Deneyim kazanmış olan; dünya görmüş, tecrübeli, anaç
- deneyimlilik
Deneyimli olma durumu; tecrübelilik
- deneyimsel
Deneyime dayanan; tecrübi, ampirik
- deneyimsiz
Deneyimi olmayan; tecrübesiz
- deneyimsizce
Deneyimsiz bir biçimde; tecrübesizce
- deneyimsizlik
Deneyimsiz olma durumu; tecrübesizlik
- deneyiverme
Deneyivermek işi
- deneyivermek
Çabucak veya ansızın denemek
- deneyiş
Denemek işi
- deneyleme
Deneylemek işi
- deneylemek
Deney yapmak
- deneyli
Deneye başvurulan
- deneysel
Deneye başvurularak yapılan, deneyle olan, deneyle ilgili; tecrübi, ampirik
- deneyselci
Deneyselcilik öğretisini benimseyen; eksperimantalist
- deneyselcilik
Gerçek bilginin ancak deney yoluyla elde edilebileceğini, bilgilerimizin varsayıma dayanan bir nitelik taşıdığını, gerçeğin insan yaşantısının bir ürünü olarak düşünülmesi gerektiğini, değerler ile ahlaklılığın mutlak değil, toplumsal olduğunu ileri süren öğreti; eksperimantalizm
- deneysellik
Deneyle ilgili olma durumu
- deneysiz
Deneye başvurulmayan
- deneysizlik
Deneysiz olma durumu
- deneyüstü
Deneyle kazanılması imkânsız, akılla ilgili olan bilgi; transandantal
- deneyüstücü
Deneyüstücülük yanlısı; transandantalist
- deneyüstücülük
İnsan bilgisinin niteliğini ve ilkelerini akıl yoluyla çözmek amacıyla deney alanının ötesine gitmeye çalışan anlayış; mütealiye, transandantalizm
- denge
Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli; muvazene, balans
- denge fiyatı
Piyasalarda arz ve talep miktarlarının eşitlendiği fiyat
- denge kalası
Aletli jimnastik dalında kullanılan, 1,20 metre yüksekliğinde, 5 metre uzunluğunda, 10 santimetre yürüme yüzeyi olan, piramit biçiminde, iki ayak üzerinde duran, düzgün kalastan yapılmış denge aracı
- denge taşı
Omurgalıların özellikle de memelilerin iç kulak keseciğinde bulunan kalsiyum tuzu
- dengeci
Denge ögesini ön planda tutan
- dengecilik
Dengeci olma durumu
- dengeleme
Dengelemek işi; muvazene
- dengelemek
Dengeli duruma getirmek
- dengelenebilme
Dengelenebilmek işi
- dengelenebilmek
Dengelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dengelenme
Dengelenmek işi
- dengelenmek
Dengesi sağlanmak; terazilenmek
- dengeleyebilme
Dengeleyebilmek işi
- dengeleyebilmek
Dengeleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dengeleyici
Denge sağlayan, dengeleme özelliği olan kimse veya şey
- dengeleyicilik
Dengeleyici olma durumu
- dengeli
Dengesi olan; kararlı, muvazeneli, stabil
- dengeli beslenme
Sağlık için gerekli olan besinleri belirli ölçülerde ve düzenli olarak alma
- dengeli kılmak
dengeli duruma getirmek
- dengelice
Dengeli bir biçimde
- dengelik
Denge sağlayan alet
- dengelilik
Dengeli olma durumu
- dengesi bozulmak
dik durumdan düşecek duruma gelmek
- dengesini kaybetmek
dik durumdayken kontrolünü kaybederek düşmek
- dengesiz
Dengesi olmayan; kararsız, muvazenesiz
- dengesiz beslenme
Besinleri gereğinden az veya çok ölçülerde ve düzensiz olarak alma
- dengesizce
Dengesiz bir biçimde
- dengesizleşebilme
Dengesizleşebilmek işi
- dengesizleşebilmek
Dengesizleşme ihtimali bulunmak
- dengesizleşme
Dengesizleşmek işi
- dengesizleşmek
Dengesiz duruma gelmek
- dengesizleştirebilme
Dengesizleştirebilmek işi
- dengesizleştirebilmek
Dengesizleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dengesizleştirilme
Dengesizleştirilmek işi
- dengesizleştirilmek
Dengesiz duruma getirilmek
- dengesizleştirme
Dengesizleştirmek işi
- dengesizleştirmek
Dengesiz duruma getirmek
- dengesizlik
Bir şeyde denge bulunmaması durumu; muvazenesizlik
- dengeyi sağlamak
iki kişi, durum veya olay arasında orta yolu bulmak, uyum sağlamak
- dengeşik
Dümen sisteminde yelpazenin itme merkezinin yakınına konulan ek dümen
- dengi dengine
uygun olanıyla
- dengine getirmek
punduna getirmek
- dengiyle karşılamak
kendisine yapılan bir işin karşılığını aynı değerde iş yaparak vermek
- deni
Alçak, kötü, kişiliksiz (kimse)
- denilebilme
Denilebilmek işi
- denilebilmek
Denilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denilme
Denilmek işi
- denilmek
Ad verilmek
- denim
Kot vb. yapımında kullanılan bir tür pamuklu kumaş
- deniz
Yer kabuğunun çukur bölümlerini kaplayan, birbiriyle bağlantılı, tuzlu su kütlesi; bahir, derya
- deniz akıntısı
Deniz suyunun bazı etkilerle belirli bir yönde yer değiştirmesi
- deniz alası
Kemikli balıklar takımının alabalıkgiller familyasından denizlerde yaşayan bir tür alabalık (Salmo trutta marina)
- deniz altı
Deniz altında bulunan
- deniz ataşesi
Büyükelçiliklerde askerî konularla ilgilenmek üzere görevlendirilen, Deniz Kuvvetlerine bağlı olarak çalışan elçilik görevlisi
- deniz aynası
Denizin dibini açık ve seçik görebilmek için özel olarak yapılmış cam alet
- deniz banyosu
Denize girip yüzme, yıkanma
- deniz basması
Çöken bir kara parçasına deniz sularının dolması
- deniz bilimci
Deniz bilimi ile uğraşan kimse
- deniz bilimi
Okyanus ve denizlerin fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri üzerine deneysel araştırmalar yapan bilim kolu; ana deniz bilimi, oşinografi
- deniz bindirmek
denizde birden fırtına çıkmak
- deniz birliği
Deniz kuvvetleri içinde yer alan, savunma, ulaştırma vb. görevleri olan askerî birlik; bahriye birliği
- deniz boyu
Deniz kıyısı
- deniz buzu
Kutuplara yakın yerlerde soğuk havanın etkisiyle denizlerin üstünde oluşan buz
- deniz dalgasız olmaz, gönül sevdasız olmaz
"her denizde az çok dalga bulunduğu gibi her gönülde de bir sevda vardır" anlamında kullanılan bir söz
- deniz dalgasız olmaz, kapı halkasız
"her nesnenin kendisine özgü nitelikleri, kendisinden ayrılmayan özellikleri vardır" anlamında kullanılan bir söz
- deniz depremi
Denizin dibinde meydana gelen yer sarsıntısı
- deniz durmak (veya düşmek)
denizdeki fırtına geçmek
- deniz feneri
Kıyıların tehlikeli yerlerinde, bazı kaya ve adacıkların üzerinde geceleri deniz taşıtlarına yol gösteren, tepesinde güçlü bir ışık kaynağı olan ışık kulesi; fener
- deniz geçişi
Denizden geçen gaz boru hattının deniz altında kalan kısmı
- deniz hamamı
Sahilden biraz açığa suya dayanıklı keresteden kazıklar çakılarak oluşturulan, ortası havuz şeklinde, etrafı tahtayla çevrili, içerisinin görülmemesi için üzeri brandayla örtülü, sahile iskeleyle bağlı özel denize girme alanı; deniz banyosu
- deniz haritası
Denizlerin konumlarını ve özelliklerini gösteren harita
- deniz hukuku
Devletler hukukunda denizin türlü bölümlerinin durumunu düzenleyen ve devletlerin bu bölümler üzerindeki yetkilerini belirten antlaşma, gelenek vb. niteliğindeki kuralların bütünü
- deniz iklimi
Denize yakın bölgelerde görülen, günlük ve mevsimlik sıcaklık farkları az olan iklim
- deniz kabuğu
İstiridye gibi çenetli deniz canlılarının kabuğu
- deniz kaplumbağaları
Denizde yaşayan, ayakları yüzgeç biçimindeki kaplumbağalar
- deniz kaplumbağası
Denizlerde yaşayan ve ayaklarını yüzgeç gibi kullanan bir deniz hayvanı
- deniz kenarında dalga eksik olmaz
"içinde çeşitli olayların geçmesi doğal olan bir ortamda zaman zaman sert çatışmaların, fırtınaların çıkması da olasıdır" anlamında kullanılan bir söz
- deniz kurdu
Deneyimli, eski denizci, usta denizci
- deniz kuvvetleri
Bir ülkeyi denizden gelecek saldırılara karşı korumak için oluşturulan askerî kuruluşlar
- deniz kızı
Denize yakın kayalıklar üzerinde şarkı söyleyen, başı ve göğsü kadın biçiminde, belden aşağısı balık kuyruklu olduğu varsayılan doğaüstü yaratık
- deniz marulu
Sığ sularda bulunan, ince levhaya benzeyen yaprakları olan yeşil su yosunu (Ulva lactuca)
- deniz mavisi
Deniz renginde koyuca mavi
- deniz menekşesi
Bir tür çan çiçeği
- deniz mili
1.852 metrelik bir uzunluk ölçüsü birimi
- deniz motoru
Deniz yollarında yolcu taşımaya yarayan pervaneli ve patenli motorlu gemi
- deniz otobüsü
Feribottan daha hızlı giden, yolcularla birlikte araçları da kapalı mekânda taşıyan bir deniz taşıtı
- deniz piyadesi
Çıkarma harekâtında kıyıya ulaşacak tarzda eğitilen deniz kuvvetlerine özgü sınıf
- deniz rezenesi
Maydanozgillerden, deniz kumsallarında bol olarak yetişen, güzel kokulu bir bitki; denizibiği, deniz teresi (Crithmum maritimum)
- deniz salyası
Denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını oluşturan mikroskobik bitkilerin ve bazı mikroorganizmaların gelişen olumsuz şartlara tepki olarak ürettiği kalın, yapışkan salgı; müsilaj
- deniz sarmaşığı
Kıyı bölgelerinde ve kumluk alanlarda yetişen, sürünücü, beyaz sütlü, çok yıllık otsu bir bitki (Convolvulus soldanella)
- deniz seviyesi
Kara ile denizin kesiştiği ve yüksekliğin sıfır olarak kabul edildiği nokta
- deniz suyu
Bileşiminde değişik tuzlar ve gazlar bulunan su
- deniz turnası
Levrekgillerden, sıcak ve ılık denizlerle okyanuslarda, 100 metre derinliğe kadar olan orta sularda yaşayan, balık yiyen ve insanlara da saldırabilen, keskin dişli, lezzetli ve yağlı bir tür balık; barakuda (Sphyraena)
- deniz tutmak
deniz taşıtlarında sallantıdan etkilenmek
- deniz tutması
Dalgaların etkisiyle sallantıların insanda yarattığı baş dönmesi ve kusma biçiminde kendini gösteren rahatsızlık
- deniz uçağı
Su üzerinden havalanabilecek ve uçuştan sonra yine su üzerine inebilecek biçimde düzenlenmiş hava taşıtı
- deniz yolu
Deniz taşıtlarının izlemek zorunda oldukları yol
- deniz yolu ile
vapur vb. taşıtlar ile
- deniz yolu ulaşımı
Liman ve iskeleler arasında deniz taşıtlarıyla yapılan taşıma işi
- deniz yosunu
Denizlerde biten ve genellikle kıyılarda ve kayalıklarda yoğun olarak görülen bir bitki türü; erişte
- deniz yüksekliği
Yeryüzünün bir noktasının deniz yüzeyine olan dikine uzaklığı
- deniz yılanı
Yılanlar takımından, çok zehirli, kürek biçiminde yassı kuyruklu, Hint ve Pasifik okyanuslarında yaşayan bir hayvan (Hydrophis)
- deniz çulluğu
Kıyı bölgelerinde yaşayan bir tür çulluk
- deniz çıkmak
denizde fırtına olmak
- deniz üssü
Stratejik bölgelerde deniz kuvvetlerinin harekâtları yönettiği ve birimlerini konuşlandırdığı askerî merkez
- denizaltı
Deniz yüzeyinin altında ve üstünde yol alabilen savaş veya araştırma gemisi; tahtelbahir
- denizaltıcı
Denizaltılarda görevli kimse
- denizaltıcılık
Denizaltıcının yaptığı iş
- denizanası
Sölenterlerden, yassı bir diske benzeyen, saydam, serbestçe yüzebilen deniz hayvanı; pelte, medüz
- denizaslanı
Amerika'nın kuzeybatı kıyılarında yaşayan ve sık renk değiştiren etçil bir tür memeli
- denizatı
Başı at başına benzeyen, suda dik duran, kuyruk yüzgeci olmayan, 10-15 santimetre boyunda bir deniz hayvanı (Hippocampus hippocampus)
- denizayısı
Boyu 1,5-2 metre olan, uzun ve yumuşak tüylü postu beğenilen, bitkiyle beslenen bir deniz memelisi (Arctocephalus ursinus)
- denizaşırı
Denizlerin ötesinde bulunan
- denizci
Denizle ilgili işlerde çalışan kimse
- denizcilik
Denizcinin yaptığı iş
- denizde kum, onda para
"parası çok kimse, zengin" anlamında kullanılan bir söz
- denizdeki balığın karada komisyonculuğunu yapmak
gerçekte bulunmayan bir konu üzerinde varmış gibi savunuculuğunu yapmak, hayalî konularda gereksiz söz söylemek
- denizdeki balığın pazarlığı olmaz
"henüz elde olmayan bir nesnenin alımı, satımı üzerinde konuşulmaz" anlamında kullanılan bir söz
- denizden (veya denizi) geçip çayda boğulmak
bir işte büyük güçlükleri yendikten sonra önemsiz bir sebeple başarısızlığa uğramak
- denizden çıkmış balığa dönmek
sudan çıkmış balığa dönmek
- denize açılmak
kıyıdan çok uzaklaşmak
- denize düşen yılana sarılır
"güç bir duruma düşenlerin bundan kurtulmak için her türlü çareye başvurmaları olağandır" anlamında kullanılan bir söz
- denize indirmek
genellikle yeni yapılan bir aracı kızaklar yardımıyla karadan suya salıvermek
- denize çıkmak
gezi veya av için kıyıdan ayrılmak
- denizgergedanı
Balinagillerden, 8-10 metre boyunda, erkeğinin üst çenesinde iki uzun diş bulunan bir deniz memelisi (Monodon monoceros)
- denizgülleri
Sölenterlerden, vantuzuyla deniz dibine tutunarak veya akıntıda yüzerek yaşayan, ağzının çevresinde birçok kısa dokunacı ve zehirli kesesi bulunan deniz hayvanları sınıfı; denizşakayıkları
- denizgülü
Sölenterlerden, deniz altındaki kayaçlara vantuzuyla tutunarak veya kendini akıntıya bırakıp yüzerek yaşayan, gövdesi silindir biçiminde olup güle benzeyen, ağız çevresinde çok sayıda kısa dokunacı bulunan, yanından geçen canlıları ince kıllı, zehirli kapsülleriyle veya dokunaçlarıyla felç ederek avlayan bir tür deniz hayvanı; deniz şakayığı (Actinia equina)
- denizhıyarları
Örnek hayvanı denizhıyarı olan derisi dikenliler sınıfı; holotüritler (Holothurion)
- denizhıyarı
Denizhıyarlarından, boyu 30 santimetre kadar olabilen, yuvarlak ve yumuşak vücutlu, derisi dikenli bir hayvan; denizpatlıcanı (Holothuria tubulosa)
- denizineği
Amerika ve Afrika'nın tropikal kıyı sularında yaşayan, 2-3 metre boyunda deniz memelisi (Hydrodamalis gigas)
- deniziğnesi
Yüzünün ön bölümü yuvarlak, vücudu ince ve uzun bir deniz balığı (Syngnathus acus)
- denizkadayıfı
Esmer su yosunlarından bir deniz bitkisi (Alaria esculenta)
- denizkedisi
Tüm başlılar takımından, vücudu ince uzun, büyük başlı, derin ve büyük denizlerde yaşayan bir balık; denizmaymunu (Chimaera monstrosa)
- denizkestanesi
Hareket edebilen dikenlerle örtülü, yuvarlak kalker kabuklu, derisi dikenlilerden bir yumuşakça (Echinus esculentus)
- denizkozalağı
Konik biçimli kabuğunda bir yarık bulunan, karından bacaklı yumuşakça (Conus)
- denizkulağı
Yassı kabuklu, içi sedefli, 10 santimetre uzunluğunda bir deniz yumuşakçası (Haliotis)
- denizkızı
Solunumunu hem akciğer hem de solungaçlarıyla yapan, arka üyeleri olmayan, otçul amfibyumlar sınıfından bir hayvan
- denizlaleleri
Derisi dikenlilerden, vücutları bir sapla deniz dibine bağlı veya yüzerek yaşayan, gövdesi laleye benzeyen, ağzının çevresinde birçok kolu bulunan deniz hayvanları sınıfı; denizleylakları, denizzambakları, saçyıldızları
- denizlalesi
Derisi dikenlilerden, koni biçimindeki ağzının etrafında tüylü, uzun kolları olan, bazıları salgıladığı kireçten, laleye benzer bir sap üzerinde deniz dibinde vantuzuyla sabit olarak ve toplu bir biçimde bazıları da kollarıyla suda yüzerek yaşayan, kopan parçalarını yenileyebilen, plankton ve organik atıklarla beslenen, bitkiye benzeyen, omurgasız bir tür deniz hayvanı; denizleylağı, denizzambağı, saçyıldızı (Crinoidea)
- Denizli
Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- denizlik
Kayıklarda bordayı aşan dalgaların içeriye girmesine engel olan eğik tahta
- Denizlili
Denizli ilinden olan kimse
- Denizlililik
Denizlili olma durumu
- denizpalamudu
Kıyı kayalarının üzerinde yapışık olarak yaşayan, beyaz kalkerli plakalarla çevrili, koni biçiminde, küçük, kabuklu bir böcek; denizpelidi (Balanus)
- denizpırasası
Denizlerde yetişen bir tür yosun
- deniztarağı
İki çenetli kabuklu bir tür yumuşakça (Pecten)
- deniztavşanı
Karından ayaklılardan, kabuğu küçük ve içeride, dokunaçları kulak biçiminde, geniş ve etli olan bir deniz yumuşakçası (Cyclopterus lumpus)
- denizyıldızları
Örnek hayvanı denizyıldızı olan derisi dikenliler sınıfı
- denizyıldızı
Denizyıldızlarından, yıldız biçiminde beş kolu olan, kayalıklar üzerinde yaşayan, derisi dikenli bir hayvan (Aster)
- denizörümceği
Eklem bacaklılardan, kıyılarda yosunlar üzerinde yaşayan, 10-18 santim uzunluğunda, yuvarlak ve kalın kabuklu, uzun bacaklı bir tür yengeç (Maja squinado)
- denizüzümü
Yüksekliği 1-2 metre olan, dik dallı, dalları yeşil renkli, yaprakları pulsu ve kın biçiminde dalları sarmış, çalı görünüşünde, meyvesi bezelye büyüklüğünde, kırmızı ve nadiren sarı renkli, çok yıllık bir bitki (Ephedromajor)
- denizısırganları
Salgıladıkları sıvılarla insan derisinde ısırgan etkisi uyandıran, iri medüzleri içine alan sölenterler sınıfı
- denk
Yük hayvanlarının sağ ve soluna konulan iki yük parçasından her biri
- denk bütçe
Gelir ve giderleri eşit olan bütçe
- denk düşmek
uygun vakit ve fırsat olmak
- denk gelmek
uygun düşmek, uygun gelmek
- denk getirmek
uygun zamanını ve durumunu bulmak, rastlatmak
- denk küme
Bire bir eşlenebilen, eleman sayıları eşit küme
- denk yapmak
denk durumuna getirmek
- denklem
İçinde yer alan bazı niceliklere ancak uygun bir değer verildiği zaman sağlanabilen eşitlik; muadele
- denkleme
Denklemek işi
- denklemek
Denk duruma getirmek
- denklemler sistemi
İki veya daha çok denklemden oluşan ve hepsinin birlikte ortak çözümü istenen takım
- denklenme
Denklenmek işi
- denklenmek
Denk yapılmak
- denkleşme
Denkleşmek durumu
- denkleşmek
Birbirine denk olmak, denk duruma gelmek
- denkleştirebilme
Denkleştirebilmek işi
- denkleştirebilmek
Denkleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denkleştirilebilme
Denkleştirilebilmek işi
- denkleştirilebilmek
Denkleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- denkleştirilme
Denkleştirilmek işi
- denkleştirilmek
Denk duruma gelmesi sağlanmak
- denkleştiriverme
Denkleştirivermek işi
- denkleştirivermek
Çabucak denkleştirmek
- denkleştirme
Denkleştirmek işi
- denkleştirmek
Birbirine denk duruma getirmek
- denklik
Denk olma durumu; teadül, akreditasyon
- denklik belgesi
Bir ülkedeki eğitim kurumlarından alınan belgenin başka bir ülkedeki ile eş değer olduğunu gösteren belge
- denktaş
Denk, eşit olan
- denktaşlık
Denktaş olma durumu
- denkçi
Denk işleri ile uğraşan veya denk yapan kimse
- denkçilik
Denkçinin yaptığı iş
- denli
Ağırbaşlı, sözleri ve davranışları ölçülü olan (kimse)
- denli densiz
Uygunsuz, yakışıksız ve saygısız bir biçimde
- denlilik
Denli olma durumu
- denme
Denmek işi
- denmek
Ad verilmek
- densimetre
Bitkilerin dış kısımları ile toprak üzerinde kapladıkları alanı çeşitli büyüklüklerdeki halkalar yardımı ile ölçen bir alet
- densiz
Yakışıksız ve saygısızca davranan (kimse)
- densizce
Densize yaraşır
- densizlenme
Densizlenmek durumu
- densizlenmek
Densizlik etmek
- densizleşebilme
Densizleşebilmek işi
- densizleşebilmek
Densizleşme ihtimali bulunmak
- densizleşme
Densizleşmek işi
- densizleşmek
Yakışıksız ve saygısızca davranır duruma gelmek
- densizlik
Densiz olma durumu, densizce davranış
- densizlik etmek
yakışıksız ve saygısızca davranmak
- dentin
Dişin kemiğe benzer yapıdaki temel tabakası
- denyo
Günü gününe, sözü sözüne uymayan, dengesiz (kimse)
- denyoluk
Denyo olma durumu
- deodorant
Vücudun belli bölgelerinden hoş olmayan kokuların çıkmaması için sıkılarak kullanılan güzel kokulu madde
- depara geçmek
koşuya veya yarışa hızla başlamak
- depara kalkmak
koşu veya yarış içinde hızını birdenbire artırmak
- depderin
Çok derin
- deplase
"Yerini değiştirmek" anlamındaki deplase etmek, "yeri değişmek." anlamındaki deplase olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
- deplasman
Belirli bir durumda yüzen geminin teknesinin taşırdığı suyun ton olarak hacmi
- deplasmana gitmek (veya çıkmak)
dış sahaya gitmek
- depo
Korunmak, saklanmak veya gerektiğinde kullanılmak için bir şeyin konulduğu yer; ardiye, hazne
- depo etmek
yığmak, biriktirmek
- depocu
Depoya bakan görevli
- depoculuk
Depocunun yaptığı iş
- depolama
Depolamak işi
- depolamak
Saklamak veya korumak amacıyla depoya koymak, depo etmek, depoda biriktirmek
- depolanabilme
Depolanabilmek işi
- depolanabilmek
Depolanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- depolanma
Depolanmak işi
- depolanmak
Depolama işi yapılmak
- depolanış
Depolanmak işi
- depolatma
Depolatmak işi
- depolatmak
Depolama işini yaptırmak
- depolatılma
Depolatılmak işi
- depolatılmak
Depolanması sağlanmak
- depolayabilme
Depolayabilmek işi
- depolayabilmek
Depolama ihtimali veya imkânı bulunmak
- depolayış
Depolamak işi
- depolitizasyon
Grup, kurum veya eylemin siyasal niteliğini yitirmesi
- depozito
Kabıyla birlikte satılan bir malın kabı için alınan ve kap geri getirildiğinde alıcıya verilen para
- depozitolu
Depozitosu olan
- depozitosuz
Depozitosu olmayan
- deprem
Yer kabuğundaki hareketlerin meydana getirdiği enerjinin boşalması sonucunda oluşan sarsıntı; yer sarsıntısı, hareket, zelzele
- deprem bilimci
Deprem bilimiyle uğraşan kimse; sismolog
- deprem bilimi
Depremleri, yer sarsıntılarını inceleyen bilim; sismoloji
- deprem bilimsel
Deprem bilimi ile ilgili; sismolojik
- deprem bölgesi
Depremlerin meydana geldiği hareketli fay hatlarının bulunduğu bölge
- deprem konteyneri
Doğal afet zamanlarında kullanılmak üzere gereksinim duyulabilecek çadır, battaniye, ilk yardım ve kurtarma malzemelerini barındıran, yerleşim merkezlerinde belirli noktalara konulan özel büyük dolap
- deprem kuşağı
Depremlerin oluştuğu belli bir düzlemde yer alan bölgeler
- deprem merkezi
Depremde kırılmaların başladığı ve birikmiş enerjinin çevreye yayıldığı nokta; deprem ocağı, deprem odağı, hiposantır
- deprem ortası
Depremin gerçekleşmesine neden olan fay kırılmasının tam olarak gerçekleştiği yer; merkez üs, episantır
- depreme
Depremek işi
- depremek
Hareket etmek, yerinden oynamak
- depremsiz
Deprem görülmeyen (bölge)
- depremsizlik
Depremsiz olma durumu
- depremzede
Depremde zarar görmüş kimse
- depremölçer
Depremlerin yerini, süresini, şiddetini tespit ederek bir dizi kırık çizgi çeken, çok duyarlı aygıt; depremçizer, depremyazar, sismograf
- deprenebilme
Deprenebilmek işi
- deprenebilmek
Deprenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- depreniş
Deprenmek işi
- deprenme
Deprenmek işi
- deprenmek
Kımıldamak, hareket etmek, sarsılmak
- depresif
Ruhsal çöküntü içinde bulunan
- depresyon geçirmek
bunalım geçirmek
- depresyona girmek
bunalıma girmek
- depresyonda olmak
bunalımda olmak
- depreşebilme
Depreşebilmek işi
- depreşebilmek
Depreşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- depreşiverme
Depreşivermek işi
- depreşivermek
Çabucak nüks etmek
- depreşme
Depreşmek durumu
- depreşmek
Yeniden ortaya çıkmak, tekrar uyanmak; nüks etmek
- depreştirebilme
Depreştirebilmek işi
- depreştirebilmek
Depreştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- depreştirme
Depreştirmek işi
- depreştirmek
Depreşmesine sebep olmak
- der demez
Hemen o sırada
- der oğlu der
bir şeyin sürekli söylendiğini anlatan bir söz
- derakap
Hemen arkasından
- derbeder
Yaşayışı ve davranışı düzensiz (kimse)
- derbederce
Derbedere yakışır bir biçimde; derbedercesine
- derbederlik
Derbeder olma durumu
- Derbent
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- derbent
Sınırlarda bulunan küçük kale
- derbentçi
Geçit yerlerini korumakla görevli kimse
- derbentçilik
Derbentçinin yağtığı iş
- derbi
Aynı şehrin takımları arasında oynanan oyun
- dercep
Hakkı olmayan parayı veya malı zimmetine geçirme
- dercep etmek
hakkı olmayan parayı veya malı zimmetine geçirmek
- dercetme
Dercetmek işi
- dercetmek
Bir araya getirmek
- derde (veya derdine) derman olmak (veya em vermek)
soruna çözüm bulmak, sıkıntıyı geçirmeye çare göstermek
- derde (veya dertlere) düşmek
sorunla karşılaşmak
- derde düçar olmak
kötü bir duruma düşmek
- derdest
Aranan birini veya kaçma ihtimali bulunan kişiyi yakalama, ele geçirme
- derdest etmek
yakalamak
- derdi başından aşkın (olmak)
birçok sorunu bulunan
- derdi günü
çok ilgilenilen, üzerinde çok düşünülen, çok önem verilen şey
- derdi veren devasını da verir
"her sıkıntının, üzüntünün bir çaresi vardır" anlamında kullanılan bir söz
- derdin yoksa söylen, borcun yoksa evlen
"derdi olmayan kimse önemsiz şeyleri kendisine dert edinerek söylenir, borcu olmayan kimse de evlenirken birçok şey satın almak zorunda kaldığı için borçlanır" anlamında kullanılan bir söz
- derdine deva bulmak
sıkıntıyı çözümlemek, atlatmak, çaresizliği yenmek
- derdine düşmek
yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak
- derdine yanmak
kendi durumuna üzülmek
- derdini deşmek (veya depreştirmek)
derdini hatırlatıp yeniden üzülmesine yol açmak
- derdini dökmek
derdini, sıkıntılarını ayrıntılı olarak anlatmak, dile getirmek
- derdini Marko Paşa'ya anlat
"yakınmanı dinleyecek kimse yok" anlamında kullanılan bir söz
- derdini söylemeyen (veya anlatmayan) derman bulamaz
"insan sıkıntısını başkasına açıklayarak giderebilir" anlamında kullanılan bir söz
- derdini çekmek
üzüntüsüne katlanmak
- dere
Çaydan küçük, yazın kuruyan veya suyu azalan küçük akarsu
- dere tepe
İnişli çıkışlı yer
- dere tepe düz gitmek
engelleri aşarak gitmek
- dere yatağı
Genellikle yazın kuruyan küçük akarsuyun yatağı
- derebeyi
Topraklarını derebeylik düzenine göre yöneten kimse; kont
- derebeylik
Derebeyi olma durumu
- derebilme
Derebilmek işi
- derebilmek
Derme ihtimali veya imkânı bulunmak
- Derebucak
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- derece
Ölçü aletlerinin ölçeğinde belirtilmiş bulunan başlıca bölümlerden her biri
- derece almak
başarı göstererek ödül kazanmak
- derece derece
Farklı düzeylerde olan
- dereceleme
Derecelemek işi
- derecelemek
Derecelere ayırmak
- derecelendirebilme
Derecelendirebilmek işi
- derecelendirebilmek
Derecelendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derecelendirilebilme
Derecelendirilebilmek işi
- derecelendirilebilmek
Derecelendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derecelendirilme
Derecelendirilmek işi
- derecelendirilmek
Derecelendirme işi yapılmak
- derecelendirme
Derecelendirmek işi
- derecelendirmek
Dereceleme işini yaptırmak
- dereceleniş
Derecelenmek işi
- derecelenme
Derecelenmek işi
- derecelenmek
Dereceli bir biçim almak
- dereceli
Derecesi olan
- derecesiz
Derecesi olmayan
- dereceye girmek
yarışma, sınav vb.nde üst sıralarda yer almak
- Derecik
Hakkâri iline bağlı ilçelerden biri
- derecik
Küçük dere
- derede tarla sel için, tepede harman yel için
"elden çıkarmak istemediğimiz şeyleri tehlikeye açık durumlardan uzak tutmalıyız" anlamında kullanılan bir söz
- dereden tepeden konuşmak
ilgisiz konulardan söz etmek
- dereke
Aşağı derece
- derekeye düşmek
küçülmek
- Dereli
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- dereotu
Maydanozgillerden, ince yapraklı, bazı yemeklere konulan güzel kokulu bir bitki (Anethum)
- Derepazarı
Rize iline bağlı ilçelerden biri
- dereyi geçerken at değiştirilmez
"bir yöntemden başka bir yönteme geçiş tehlikeli bir durum veya zamanda yapılmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- dereyi görmeden paçaları sıvamak
gerektiğinden çok önce veya henüz ortada hiçbir şey yokken hazırlanmaya kalkışmak
- dergi
Siyaset, edebiyat, teknik, ekonomi vb. konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın; bülten, mecmua
- dergici
Dergi yayımıyla uğraşan kimse
- dergicilik
Dergicinin yaptığı iş
- dergilik
Genel ağda zengin dergi seçenekleri sunan dergi okuma platformu
- derhatır etmek
hatırlamak
- deri
İnsan ve hayvan vücudunu kaplayan tüy, kıl veya pulla kaplı tabaka
- deri altı
Derinin altında bulunan
- deri altı tabaka
Derinin altında yer alan yağ ve yağ dokusu tabakası; yağ tabakası
- derici
Belirli bir amaçla kullanmak için hayvan derisini işleyen kimse
- dericilik
Dericinin yaptığı iş
- Derik
Mardin iline bağlı ilçelerden biri
- derili
Derisi olan
- derilme
Derilmek işi
- derilmek
Derme işine konu olmak
- derimsi
Deriye benzeyen, deriyi andıran
- derin
Dibi yüzeyinden veya ağzından uzak olan
- derin bakış
Ayrıntılara yoğunlaşan, düşünülen şeyin özündekilerini görmeye çalışan bakış
- derin bakışlı
Derin bakışı olan
- derin derin
Uzun bir biçimde
- derin derin düşünmek
çok fazla düşünmek
- derin devlet
Devletin çıkarlarını gözetip kolladığı varsayılan örtülü güç
- derin dondurucu
Bozulabilecek yiyecekleri niteliklerini bozmadan çok düşük ısılarda dondurarak uzun süre saklamak için kullanılan araç; dondurucu, donduraç, dipfriz
- derin soğutma
Bir tür soğutma tekniği
- derin soğutucu
Çok yüksek soğutucu özelliği olan bir buzdolabı türü
- derin uyku
Uyanılması güç uyku; ağır uyku, deliksiz uyku, daluyku, taş uykusu
- derin uykuya dalmak
derin bir biçimde uyumak
- Derince
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- derince
Biraz derin
- derinden
En ince ayrıntısına kadar
- derinden derine
Uzaklardan
- derine inmek
bir konu üzerinde çok ve ayrıntılı araştırma yapmak
- Derinkuyu
Nevşehir iline bağlı ilçelerden biri
- derinlemesine
Ayrıntılı olarak, ayrıntılarıyla; derinliğine, uzun, uzun boylu
- derinletme
Derinletmek işi
- derinletmek
Derin duruma getirmek
- derinleşebilme
Derinleşebilmek işi
- derinleşebilmek
Derinleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derinleşiverme
Derinleşivermek işi
- derinleşivermek
Çabucak veya ansızın derinleşmek
- derinleşme
Derinleşmek durumu
- derinleşmek
Derin duruma gelmek
- derinleştirebilme
Derinleştirebilmek işi
- derinleştirebilmek
Derinleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derinleştirilebilme
Derinleştirilebilmek işi
- derinleştirilebilmek
Derinleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derinleştirilme
Derinleştirilmek işi
- derinleştirilmek
Derin duruma getirilmek
- derinleştirme
Derinleştirmek durumu; tamik
- derinleştirmek
Derin duruma getirmek
- derinlik
Bir şeyin dip tarafının yüzeye, ağza olan uzaklığı
- derinlik kayaçları
Yer kabuğunun derinlerinde, büyük kütleler biçiminde katılaşmış magma kayaçları
- derinlik ölçümü
Basınç değişiminden yararlanarak suyun derinliğini ölçme işlemi; batimetri
- derinlikli
Derinliği olan
- derinliksiz
Derinliği olmayan
- derinlikölçer
Basınç değişiminden yararlanarak suyun derinliğini ölçen aygıt; batimetre
- derinti
Gelişigüzel toplanmış eşya
- derisi dikenliler
Beşli bakışımlı denizkestaneleri, denizhıyarları, denizyıldızları, deniz yılanları ve denizlalelerini içine alan deniz hayvanları dalı
- derisi kemiklerine yapışmak
çok zayıflamak
- derisine sığmamak
çok kibirli olmak
- derisini yüzmek
derisini soymak, sıyırmak
- derivasyon
Irmak vb.nin yatağını değiştirme
- derişik
Derişmiş olan; mütemerkiz, mütekâsif, konsantre, seyreltik karşıtı
- derişiklik
Derişik olma durumu
- derişme
Derişmek işi
- derişmek
Bir nokta dolayında toplanmak; temerküz etmek
- deriştirme
Deriştirmek işi
- deriştirmek
Derişme işini yaptırmak
- derk etmek
anlamak
- derken
Dendiği hâlde
- derkenar
Sayfa kenarına kaydedilen yazı; çıkma
- derkenar etmek
bir kitabın sayfalarının veya yazının kenarına not düşmek
- derlem
Bir dilin türlü kullanım alanlarından derlenmiş örneklerinin dil bilgisi ve kuramsal dil bilimi araştırmalarında kullanılmak üzere bilgisayar tarafından okunabilecek biçimde bir araya getirilmiş kümesi; bütünce, korpus
- derleme
Derlemek işi; tedvin
- derlemek
Seçme yaparak toplamak, bir araya getirmek; tedvin etmek
- derlendirme
Derlendirmek işi
- derlendirmek
Derlenme işini yaptırmak
- derlenebilme
Derlenebilmek işi
- derlenebilmek
Derlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derlenip toparlanmak
kendi kendine çeki düzen vermek, dağınıklıktan, düzensizlikten kurtulmak
- derleniş
Derlenmek işi
- derlenme
Derlenmek işi
- derlenmek
Derleme işi yapılmak, toplanmak, düzene girmek
- derletilme
Derletilmek işi
- derletilmek
Derleme işi yaptırılmak
- derletme
Derletmek işi
- derletmek
Derleme işini yaptırmak
- derleyebilme
Derleyebilmek işi
- derleyebilmek
Derleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- derleyici
Derleme yapan kimse; derlemeci
- derleyicilik
Derleyicinin yaptığı iş; derlemecilik
- derleyip toplamak (veya toparlamak)
dağınık olan şeyleri bir araya getirip düzenlemek, düzene sokmak
- derleyiverme
Derleyivermek işi
- derleyivermek
Çabucak derlemek
- derleyiş
Derlemek işi
- derli toplu
Dağınık olmayan, düzen verilmiş
- derli topluluk
Derli toplu olma durumu
- derman
Bir hastalığı iyileştiren ilaç
- dermanı kesilmek
takati kesilmek
- dermason
İnce kabuklu, battal boy fasulyeden biraz küçük, tadı lezzetli bir tür fasulye
- dermatit
Deride görülen her çeşit iltihaplı hastalık
- dermatolojik
Dermatoloji ile ilgili
- derme
Dermek işi
- derme çatma
Gelişigüzel toplanmış, aralarında uygunluk bulunmayan
- derme çatmalık
Derme çatma olma durumu
- dermek
Bir araya getirmek, toplamak
- dermeyan
Ortada, ortaya konmuş
- dermeyan etmek
bir düşünce ileri sürmek, ortaya koymak
- dermokozmetik
Belirli cilt problemlerinin düzeltilmesinde veya cildin korunmasında, yaşlılık belirtileri gibi sorunların önlenmesinde veya hafifletilmesinde kullanılan, krem, losyon, tonik, serum, jel, köpük, maske vb. ürünlere verilen genel ad
- dernek
Belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için kurulan yasal topluluk; cemiyet, deri (II)
- dernek kurmak
dernek oluşturmak
- dernekevi
Bir dernek veya kuruluşun üyelerinin buluşmaları için ayrılmış yer; lokal
- dernekleşme
Dernekleşmek işi
- dernekleşmek
Dernek kurmak
- Dernekpazarı
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- dernekçi
Dernek üyesi olan kimse
- dernekçilik
Dernekçi olma durumu
- derneşik
Derli toplu, düzenli olan
- derpiş
Öngörme, göz önünde tutma, aklından geçirme
- derpiş etmek
öngörmek, göz önünde tutmak, aklından geçirmek
- ders
Öğretmenin öğrenciye belirli bir sürede verdiği bilgi
- ders (veya dersi) asmak
dersten kaçmak, derse gitmemek
- ders almak
bir konu üzerinde bir öğrenci yetkili bir kimseden bilgi edinmek
- ders dışı
Ders saati ve konusu dışında olan
- ders görmek
bir konu üzerinde bir öğrenci yetkili bir kimseden bilgi edinmek
- ders içi
Ders saati ve konusu içinde olan
- ders notu
Eğitim amacıyla derslerde kullanılmak üzere hazırlanmış görsel veya yazılı malzeme
- ders olmak
kötü bir olay bir daha yapmamak üzere örnek olmak, ibret olmak
- ders programı
Okullarda eğitim ve öğretim etkinliklerinin bir hafta içinde hangi gün ve saatlerde yapılacağını gösteren çizelge; program
- ders vermek
öğretmek, yetiştirmek
- ders yapmak
sınıfta belli bir programa bağlı olarak herhangi bir konuyu işlemek
- ders yılı
Derslerin başladığı tarihten kesildiği tarihe kadar geçen ve iki dönemi kapsayan süre
- ders çalışmak
belli bir konuyu öğrenmek üzere kaynakları kullanarak çalışmak
- dersbaşı
Öğrencilerin tatil sonrası yeni öğretime başlaması
- dersbaşı etmek (veya yapmak)
tatil sonrası öğrenciler yeni öğretime başlamak
- dershane
Öğrencilere okul dışında para ile ders veren özel kuruluş
- dershaneci
Dershane işleten kimse
- dershanecilik
Dershanecinin yaptığı iş
- dersiam
Osmanlılar döneminde müderrislerin camilerde verdikleri ders
- dersiz topsuz
Düzensiz, karmakarışık olan
- derslik
Öğrencilerin, bir öğretmenin gözetimi altında, anlatma, araştırma, küme çalışması vb. yollarla ve türlü eğitim araç ve gereçlerinden de yararlanarak ders yaptıkları yer; sınıf, dershane
- derslikli
Dersliği olan
- dert
Sızlanma ile karışık dilek
- dert anlatmak
derdini dökmek
- dert ağlatır, aşk söyletir
"derdi olan acı çeker, ağlar; âşık olan kimse de içindeki duyguları dışa vurup ferahlamak için durmadan söylenir" anlamında kullanılan bir söz
- dert babası
Herkesin derdini rahatlıkla, çekinmeden, bir çözüm yolu bulabilir ümidiyle anlattığı kimse
- dert değil
"önemsemeye, üzülmeye değmez" anlamında kullanılan bir söz
- dert dökmek
derdini anlatmak
- dert etmek (veya edinmek)
bir sorunu veya durumu üzüntü konusu yapmak
- dert eğirmek
içinden çıkılması güç bir sorunla uğraşmak zorunda kalmak
- dert gider amma yeri boş kalmaz
"insan bir dertten kurtulduğunda onun yerine başka bir dert geleceğini iyi bilmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- dert küpü
Sorunları, sıkıntıları çok olan kimse
- dert ortağı
Aynı derdin sıkıntısı içinde bulunanlardan her biri
- dert sahibi
Üzüntüsü, sorunu olan
- dert yanmak
derdini sızlanarak anlatmak
- dert, çekene göredir
"bir derdin ağırlığı, hafifliği ona uğrayan kimsenin etkilenme derecesiyle ölçülür" anlamında kullanılan bir söz
- dertlenebilme
Dertlenebilmek işi
- dertlenebilmek
Dertlenme ihtimali bulunmak
- dertlenilme
Dertlenilmek işi
- dertlenilmek
Dertlenme işi yapılmak
- dertleniş
Dertlenmek işi
- dertlenme
Dertlenmek işi
- dertlenmek
Üzüntüye kapılmak, dertli duruma gelmek
- dertleşebilme
Dertleşebilmek işi
- dertleşebilmek
Dertleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dertleşiş
Dertleşmek işi
- dertleşme
Dertleşmek işi
- dertleşmek
Rahatlamak ve çözüm bulmak amacıyla dertlerini karşılıklı anlatmak
- dertli
Derdi olan; yaralı
- dertlilik
Dertli olma durumu
- dertop
Büzülmüş, toplanmış olan
- dertop edilmek
toplanıp bir araya getirilmek, büzülmek
- dertop etmek
toplayıp bir araya getirmek, toparlamak
- dertop olmak
toplanıp büzülmek, toplu hâlde olmak
- dertsiz
Derdi olmayan
- dertsiz baş terkide gerek
"insan ancak öldükten sonra dertten kurtulabilir" anlamında kullanılan bir söz
- dertsiz başını derde sokmak
bir derdi yokken gereksiz yere üzüntü veren bir işe girişmek
- dertsiz kul olmaz
"derdi olmayan kimse yoktur, herkesin az çok bir derdi vardır" anlamında kullanılan bir söz
- dertsizlik
Dertsiz olma durumu; gailesizlik
- deruhte etmek
üstlenmek
- deruni
İçle ilgili
- derviş
Bir tarikata girmiş, onun kurallarına ve törelerine bağlı kimse; torlak
- dervişin fikri ne ise zikri de odur
"insan, önem verip düşündüğü şeyi konuşmaktan kendisini alamaz" anlamında kullanılan bir söz
- dervişlik
Derviş olma durumu
- dervişçe
Dervişe yakışır bir biçimde; dervişane
- derya
Bilgili kimse
- derya gibi
çok bilgili
- deryadil
Her şeyi hoş gören, çok sabırlı
- derz
Duvar taşlarının veya tuğlalarının harçla doldurulup üzerinden mala çekilerek düzeltilen aralığı
- derç
Bir araya getirme
- desen
Tahta, çini, kumaş, kâğıt vb. yüzeylerin üzerine yapılan çizim
- desenci
Desen ile uğraşan kimse
- desencilik
Desencinin yaptığı iş
- desenleme
Desenlemek işi
- desenlemek
Desen yaparak çizmek
- desenli
Üzerinde desen bulunan
- desenli kaplama
Ağacın yıl halkalarının kaplama yüzeyinde güzel görünüşlü çizgiler oluşturmasıyla elde edilen bir kaplama türü
- desensiz
Üzerinde desen bulunmayan
- desibel
Ses şiddetini gösteren birimin onda biri
- desigram
Bir gramın onda biri ağırlığında bir ölçü birimi
- desilitre
Bir litrenin onda biri hacminde bir ölçü birimi
- desilitrelik
Belli bir desilitre hacminde olan
- desimetre
Bir metrenin onda biri uzunluğunda bir ölçü birimi
- desimetrelik
Belli bir desimetre uzunluğunda olan
- desinatör
Mesleği desen yapmak olan kimse
- desinatörlük
Desinatörün yaptığı iş
- desister
Bir sterin onda biri
- despot
Bir ülkeyi zora ve baskıya dayanarak yöneten kimse
- despotlaşabilme
Despotlaşabilmek işi
- despotlaşabilmek
Despotlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- despotlaşma
Despotlaşmak işi
- despotlaşmak
Despot biri durumuna gelmek
- despotluk
Despot olma durumu; despotizm
- despotluk etmek
despotça davranmak
- despotya
Eskiden Balkanlarda müstakil prenslik
- despotça
Despota yakışır; despotik
- destan
Tarih öncesi tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanlarla ilgili olağanüstü olayları konu alan şiir; epope
- destan düzmek
kahramanlık hikâyesi veya herhangi bir olayı anlatan şiir yazmak
- destan gibi
uzun yazılmış (mektup)
- destan yazmak
olağanüstü kahramanlık, yararlık veya başarı göstermek
- destancı
Destan yazan veya anlatan kimse
- destancılık
Destancının yaptığı iş
- destanlaşabilme
Destanlaşabilmek işi
- destanlaşabilmek
Destanlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- destanlaşma
Destanlaşmak durumu
- destanlaşmak
Olağanüstü kahramanlık ve başarı göstermek
- destanlaştırma
Destanlaştırmak işi
- destanlaştırmak
Destan olarak anlatmak
- destanlaştırılma
Destanlaştırılmak işi
- destanlaştırılmak
Destan olarak anlatılmak
- destanlı
Destanı olan, içinde destan bulunan
- destanlık
Destan olabilecek nitelikte olan
- destansal
Destanla ilgili, destana özgü
- destansı
Destan niteliğinde olan, destana benzeyen, destan gibi; destanımsı, destani, epik, lejander
- destansız
Destanı olmayan, içinde destan bulunmayan
- destari
Sarıkla ilgili
- destarlı
Sarığı olan; sarıklı
- deste
Kılıç, bıçak vb.nin elle tutulacak yeri
- destegül
Mevlevi dervişlerinin sema ederken giydikleri, boyu bel hizasında, yakasız, göğsü açık, kolları bileklere kadar dar gömlek
- destek
Bir şeyin yıkılmaması için konulan eğik veya düz ağaç; dayak (II), payanda
- destek doku
Vücutta destek görevi gören bağ, kıkırdak ve kemik dokularına verilen ortak ad
- destek görmek
yardım edilmek
- destek olmak
güç sağlamak, yardımcı olmak
- destek oyun
Halk oyunlarında adım ve biçimsel yapı açısından doruk noktaya ulaşmayı sağlayan oyunu pekiştiren ikincil oyun
- destekleme
Desteklemek işi; tutma, terviç
- destekleme alımı
Bir ürünün değerini belli bir düzeyden aşağı düşürmemek için devletçe yapılan satın alma işi
- desteklemek
Destek koymak
- desteklenebilme
Desteklenebilmek işi
- desteklenebilmek
Desteklenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- destekleniş
Desteklenmek işi
- desteklenme
Desteklenmek işi; beslenme
- desteklenmek
Destekleme işine konu olmak; beslenmek
- destekletme
Destekletmek işi
- destekletmek
Destekleme işini yaptırmak
- destekleyebilme
Destekleyebilmek işi
- destekleyebilmek
Destekleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- destekleyici
Bilim, sanat, kültür veya spor alanlarında yapılacak herhangi bir etkinliğin maddi yönünü üstlenen kimse veya kurum; sponsor
- destekleyicilik
Destekleyicinin yaptığı iş; sponsorluk
- destekleyiş
Desteklemek işi
- destekleşme
Destekleşmek işi
- destekleşmek
Birbirlerini desteklemek
- destekli
Desteği olan
- destekli bütçe
Dayanağı olan bütçe; konsolide bütçe
- desteklilik
Destekli olma durumu
- desteksiz
Desteği olmayan, desteklenmemiş
- desteksiz atmak
abartılı konuşmak, yalan söylemek
- desteksizlik
Desteksiz olma durumu
- destekçi
Destek veren, destek olan kimse
- destekçilik
Destekçi olma durumu
- desteleme
Destelemek işi
- destelemek
Deste durumuna getirmek, deste yapmak
- desteleniş
Destelenmek işi
- destelenme
Destelenmek işi
- destelenmek
Desteleme işi yapılmak
- desteletme
Desteletmek işi
- desteletmek
Deste durumuna getirtmek
- desteleyebilme
Desteleyebilmek işi
- desteleyebilmek
Desteleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- desteleyici
Biçilmiş ekini deste yapan işçi; desteci
- desteleyicilik
Desteleyicinin yaptığı iş; destecilik
- destinasyon
Varılacak olan yer
- destur
(destu:r) "Yol verin, savulun, izin verin" anlamlarında kullanılan bir söz
- destur almak
izin almak
- destur vermek
izin vermek
- desturlu
İzni olan
- destursuz
İzni olmayan
- destursuz atmak
kolay yalan söyleyebilmek, palavra atmak
- destursuz bağa gireni sopa ile kovarlar
"bir yere izinsiz girmek veya bir işe izinsiz el atmak kötü karşılanır" anlamında kullanılan bir söz
- destursuzluk
Destursuz olma durumu
- desturun
İğrenç veya ayıp bir söz söylemek zorunda kalındığında "affedersiniz" anlamında kullanılan bir söz
- deterjan
Petrol türevlerinden elde edilen, temizleme özelliği bulunan, toz, sıvı veya krem durumunda olabilen kimyasal madde; arıtıcı
- deterjancı
Deterjan üreticisi
- deterjancılık
Deterjancının yaptığı iş
- determinant
Birkaç bilinmeyenli birinci dereceden eşitlik sistemlerini çözmede kullanılan yardımcı cebirsel anlatım
- detone
Kusurlu olan
- detone olmak
bir sazı yanlış çalmak veya söylemek
- detonelik
Detone olma durumu
- dev
Korkunç, çok iri ve olağanüstü güçlü masal yaratığı
- dev adımlarla ilerlemek
çok çabuk ilerlemek, üst üste başarılar göstermek
- dev anası
Masallarda geçen dişi dev
- dev aynası
Nesneleri olduğundan çok büyük gösteren ayna
- dev dalga
Deniz tabanında oluşan depremin yarattığı büyük dalga; tsunami
- dev gibi
iri ve korkunç
- dev köpek balığıgiller
Omurgalı hayvanlardan balıklar sınıfının köpek balıkları takımının bir alt familyası
- devaimisk
Güzel kokulu bir helva türü
- devalüasyon
Paranın altın veya yabancı bir paraya göre değerinin düşürülmesi, satın alma gücünün azalması; değer düşürümü
- devalüe
"Değerini düşürmek" anlamındaki devalüe etmek, "değeri düşürülmek" anlamındaki devalüe olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
- devam
Sürme, sürüp gitme, kesilmeme, bitmeme
- devam etmek
başlanmış bir iş sürmek
- devam ettirmek
başlanmış bir işi sürdürmek
- devamlı
Sürekli, bitmeyen, kesintiye uğramayan
- devamlı otlatma
Bir meranın otlatma mevsimi içerisinde bitkilere dinlenme imkânı verilmeden aralıksız bir biçimde hayvanlara otlatılması
- devamsız
Okuluna düzenli bir biçimde devam etmeyen
- devamsızlık
Okuluna düzenli bir biçimde devam etmeme
- devasa
Dev gibi, çok büyük
- devasalık
Devasa olma durumu
- devasız
İyileştirilemeyen, ilacı bulunamayan
- devasızlık
Devasız olma durumu
- devce
Dev gibi
- deve
Geviş getiren memelilerden, boynu uzun, sırtında bir veya iki hörgücü olan, yük taşımakta kullanılan hayvan (Camelus)
- deve bir akçeye, deve bin akçeye
"çok ucuza alınmayan bir şey gerekli olduğunda çok pahalıya alınabilir" anlamında kullanılan bir söz
- deve boynuz ararken kulaktan olmuş
"elindekiyle yetinmeyip daha çoğunu arayan, elindekinden de olur" anlamında kullanılan bir söz
- deve büyüktür amma beşini bir eşek yeder
"insan görünüşte büyük olmakla akıl büyük olmaz, bir akıllı birçok az akıllıyı arkasından sürükler" anlamında kullanılan bir söz
- deve dikeni
Birleşikgillerden, yol ve tarla kenarlarında yetişen, 30-100 santimetre yüksekliğinde, 1-2 yıllık ve otsu bir bitki; kangal (II), karayandık, meryemana dikeni, peygamber dikeni, sütlü kengel (Silybum marianum)
- deve dişi
İri taneli (nar, mısır vb.)
- deve dişi gibi
iri görünüşlü
- deve döşlü
Karnı içeriye çekik (at)
- deve gibi
uzun boylu
- deve güreşi
Tülü cinsi erkek develer arasında açık meydanlarda, daha çok kış aylarında yapılan, galibiyete develerin birbirini kaçırtmasıyla, bağırtmasıyla veya yıkmasıyla ulaşılan bir tür yarışma
- deve hamuru
Yenilmesi ve sindirilmesi güç yiyecek
- deve kini
Bitip tükenmek bilmeyen kin
- deve kolu
Çöl nitelikli bölgelerde taşıma işlerinde kullanılmak için develerden kurulmuş askerî ulaştırma birlikleri
- deve kuşu
Kısa kanatları uçmaya elverişli olmayan fakat uzun bacaklarıyla çok hızlı koşabilen iri bir kuş (Struthio camelus)
- deve kuşu gibi (yüke gelince kuş, uçmaya gelince deve)
uygun şartlarda terslik çıkaran
- deve kuşu gibi başını kuma sokmak (veya gömmek)
bir tehlike, bir olay karşısında yararlı olmayacağı apaçık ortada olan kaçamak bir yola sapmak
- deve kuşuluk
Deve kuşu gibi olma veya davranma işi
- deve kuşuluk etmek
deve kuşu gibi başını kuma sokup gerçeklerden uzak duracağını sanmak
- deve Kâbe'ye gitmekle hacı olmaz
"gerekli niteliklerden yoksun olan kişi, biçimsel işler yapmakla kişiliğine değer kazandıramaz" anlamında kullanılan bir söz
- deve nalbanda bakar gibi
hiç görmediği, bilmediği bir şeye bakar gibi
- deve olmak
para veya yiyecek kaybolmak
- deve tüyü
Deveden elde edilen yün, kıl
- deve tımarı
Özensiz, üstünkörü yapılan
- deve yapmak (veya etmek)
başkasının malını kendine mal etmek
- deve yerine deve çöker
"değerli bir kimseden boşalacak yeri ancak o değerde olan başka bir kimse doldurabilir" anlamında kullanılan bir söz
- deve yükü
Bir devenin taşıyabileceği yük miktarı
- deve yürekli
Çok korkak (kimse)
- deve yüreklilik
Deve yürekli olma durumu
- deve, deve yerine çöker
"yitirilen değerli kimsenin, elden çıkan değerli şeyin yeri boş kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- deveboynu
S veya U biçiminde boru
- deveci
Deve sahibi, deve kiralayan kimse
- deveci armudu
Dayanıklı, sert ve iri bir tür armut
- deveci ile görüşen kapısını yüksek açmalı
"yüksek makam sahibi kimselerle ilgisi olanlar durumlarının gerektirdiği özveriyi göze almalıdırlar" anlamında kullanılan bir söz
- devecilik
Devecinin yaptığı iş
- devede kulak
Bir bütüne göre ufak bir parça
- devede kulak (veya kulak gibi) kalmak
çok az önemi olmak, söz etmeye değer bulmamak
- deveden büyük fil var
"herhangi bir konuda söz sahibi olanlardan daha büyük, daha yetkili biri mutlaka vardır" anlamında kullanılan bir söz
- devegiller
Çift toynaklılardan, örnek hayvanı deve olan memeli hayvanlar familyası
- devegözü
İri ve siyah taneli bir tür üzüm
- Develi
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- develik
Özellikle Güneydoğu Anadolu'daki evlerin alt katında bulunan, develerin korunduğu veya bağlandığı bölüm
- developman
Fotoğrafçılıkta kullanılan, kimyevi bir tür banyo maddesi
- devenin derisi eşeğe yük olur
"zengin ne kadar fakir düşse de yoksula göre yine varlıklıdır" anlamında kullanılan bir söz
- devetabanı
Birleşikgillerden, geniş yapraklı bir süs bitkisi (Phlodentron)
- devetüyü
Bu renkte olan
- deveye bindikten sonra çalı ardına gizlenilmez
"herkesin gözü önündeki bir olayı şöyle böyle yorumlarla gizlemeye çalışmak boşunadır" anlamında kullanılan bir söz
- deveye burç gerek olursa boynunu uzatır
"kişi kendisine gerek olan şeyi elde etmek için yorgunluğa katlanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- deveye hendek atlatmak
birine yapılması çok zor, hemen hemen imkânsız olan işleri yaptırabilmek
- deveyi düze çıkarmak
güçlükleri giderip işleri yoluna koymak
- deveyi havuduyla yutmak
eline geçen ve hakkı olmayan şeyleri kendi menfaati için kullanmak
- deveyi yardan uçuran bir tutam ottur
"gözü doymayan hırslı insanlar küçük bir çıkar için bütün varlığını tehlikeye atar" anlamında kullanılan bir söz
- devimsel
Devinim durumunda olan; hareki
- devimselcilik
Beliren ve gelişen şeylerin kendiliklerinden etkin olduklarını, gelişmelerini sağlayan gücün dışarıdan gelmeyip kendileriyle özdeş bulunduğunu ileri süren öğreti; gürecilik, dinamizm, mekanikçilik karşıtı
- devimsellik
Devimsel olma durumu
- devindirebilme
Devindirebilmek işi
- devindirebilmek
Devindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devindirilebilme
Devindirilebilmek işi
- devindirilebilmek
Devindirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devindiriliş
Devindirilmek işi
- devindirilme
Devindirilmek işi
- devindirilmek
Devinmesi sağlanmak
- devindirme
Devindirmek işi
- devindirmek
Devinmesine yol açmak
- devinebilme
Devinebilmek işi
- devinebilmek
Devinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devinim
Devinmek işi; hareket
- devinimli
Devinimi olan; devimli
- devinimsiz
Devinimi olmayan; devimsiz
- deviniş
Devinmek işi
- devinme
Devinmek işi
- devinme olayı
Dünya’nın dönme ekseninin, tutulum düzleminin normal doğrultusuna denk düşen ortalama konumunun çevresinde çok yavaş olarak dönmesi; presesyon
- devinmek
Vücudu oynatmak veya kıpırdatmak; hareket etmek
- devir
Bir şeyin kendi ekseni etrafında yaptığı dolanma hareketi
- devir açmak
tarihte özellik taşıyan yeni bir çağ başlatmak
- devirebilme
Devirebilmek işi
- devirebilmek
Devirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deviriverme
Devirivermek işi
- devirivermek
Çabucak veya ansızın devirmek
- deviriş
Devirmek işi
- devirli
Eşit zaman aralıkları ile ardışık olarak tekrarlanan (hareket); devrî
- devirme
Devirmek işi
- devirmek
Ayakta veya dik duran bir şeyi düşürmek, yatay duruma getirmek
- devirtme
Devirtmek işi
- devirtmek
Devirme işini yaptırmak
- devitken
Herhangi bir hareketi sağlayan; muharrik
- devitkenlik
Devitken olma durumu; muharriklik
- devitme
Devitmek işi
- devitmek
Hareket durumuna getirmek
- devlet
Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık; ülke
- devlet adama ayağıyla gelmez
"zenginlik ve talih kişiyi kendiliğinden gelip bulmaz, çalışıp çabalamakla elde edilir" anlamında kullanılan bir söz
- devlet adamı
Devlet yönetiminde söz sahibi kişi
- devlet baba
"Koruyucu, kollayıcı" anlamında devleti anlatan bir söz
- devlet bakanı
Bazı resmî kuruluşların yönetimini başbakan adına üstlenen hükûmet üyesi
- devlet bankası
Bazı ülkelerde devletten aldığı sermaye ile kurulan, yönetimde devletin atadığı kişiler bulunan, devletin izniyle para bastırıp piyasaya sürme hakkı bulunan banka
- devlet başkanı
Yönetim şekline göre devletin en üst yöneticisi
- devlet dili
Bir devletin sınırları içerisinde yönetimde, hukukta, eğitimde ve ticarette gerek sözlü gerekse yazılı iletişimde kullanılan, genellikle kanunla belirlenen dil; resmî dil
- devlet düşkünü
Bolluk ve mutluluk içindeyken sonradan fakir düşmüş (kimse)
- devlet kapısı
Devletin kurum ve kuruluşları; hükûmet kapısı
- devlet kuşu
Beklenmedik bir iyilik, iyi talih; talih kuşu
- devlet nişanı
Gördükleri önemli işlerden dolayı kişileri onurlandırmak için devletçe verilen anmalık; nişan
- devlet oğul, mal tahıl, mülk değirmen
"en büyük mutluluk ve zenginlik, çocuk sahibi olmak; en gerekli mal, tahıl; en değerli mülk, değirmendir" anlamında kullanılan bir söz
- devlet ricali
Yüksek makamlardaki devlet adamları
- devlet sanatçısı
Sanata olan katkıları ve yaptıkları hizmetler sonucunda bazı sanatçılara devlet tarafından verilen ünvan
- devlet sırrı
Devletin güvenliği, ulusal varlığı, bütünlüğü, anayasal düzeni ve dış ilişkilerini içeren, kamuya açıklanmaması gereken çok gizli bilgi veya belge
- devlet tahvili
Devletin aldığı genellikle uzun vadeli borçlar karşılığında özel ve tüzel kişilere verdiği ve sahibinin devletten alacaklı olduğunu gösteren kıymetli kâğıt veya belge
- devlethane
Nezaket gereği olarak "ev" anlamında kullanılan bir söz
- devletle
"Güle güle" anlamında kullanılan bir esenleme sözü
- devletler arası
Birden çok devleti kapsayan veya birçok devletle ilgili olan
- devletli
Mutluluk ve refah içinde olan (kimse)
- devletçi
Devletçilik yanlısı
- devletçilik
Bir milletin yönetimle ve ekonomiyle ilgili işlevlerinin devletçe birleşik bir yönetim altında bütünleştirilmesi siyaseti ve öğretisi, liberalizm karşıtı
- devleşebilme
Devleşebilmek işi
- devleşebilmek
Devleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devleşme
Devleşmek işi veya durumu
- devleşmek
Çok büyümek, irileşmek
- devleştirebilme
Devleştirebilmek işi
- devleştirebilmek
Devleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devleştirme
Devleştirmek işi
- devleştirmek
Dev duruma getirmek, aşırı ölçüde geliştirmek
- devoniyen
Birinci Çağın dördüncü dönemi ve bu dönemde oluşmuş yer tabakaları
- devralabilme
Devralabilmek işi
- devralabilmek
Devralma ihtimali veya imkânı bulunmak
- devralma
Devralmak işi
- devralmak
Bir şeyi devir yoluyla almak, teslim almak
- devralış
Devralmak işi
- devran
Zaman, çağ
- devre
Belirlenmiş zaman dilimi; fasıl
- devre arası
Futbol, basketbol vb.nde karşılaşma sırasında dinlenme süresi; yarı
- devre dışı
Elektrik donanımındaki enerji akımının bir noktada kesilme durumu
- devre dışı kalmak
konudan uzak düşmek, konuyla ilgilenememek
- devre dışı tutmak (veya bırakmak)
konudan uzaklaştırmak, ilgilenmemesini sağlamak
- devre kesici
Devrenin aşırı yüklenmesi durumunda akımı kesen araç
- devre mülk
Özellikle tatil beldelerinde sadece belli dönemlerde kullanılmak üzere satın alınan ve değişik kişilerce de kullanılabilen müstakil ev veya daire
- devre voltajı
Galvanik anotlu sistemlerde, anot ve zemin potansiyeli ile sistem potansiyeli arasındaki fark; devre potansiyeli
- devredilebilirlik
Bir hakkın karşılıklı veya karşılıksız olarak başkasına geçirilebilme durumu
- devredilebilme
Devredilebilmek işi
- devredilebilmek
Devredilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devrediliş
Devredilmek işi
- devredilme
Devredilmek işi; devrolma, devrolunma
- devredilmek
Devretme işi yapılmak; devrolmak, devrolunmak
- devredilmezlik
İnsan haklarının niteliklerinden birini belirtmek için kullanılan terim
- devrediş
Devretmek işi
- Devrek
Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri
- Devrekâni
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- devren
Devir yoluyla, devrederek
- devretme
Devretmek işi
- devretmek
Dönmek, dolaşmak
- devreye alınmak
işin içine girmesi sağlanmak
- devreye girmek
ilgilenmek, karışmak, araya girmek
- devreye sokmak
işin içine girdirmek, karıştırmak
- devridaim
Tam ve sürekli dönüş veya dolaşım
- devridaim pompası
Özel bir düzenekle suyun dönmesini sağlayan cihaz
- devrihindi
Türk müziğinde bir küçük usul
- devrik
Katlanıp kendi üzerine bükülmüş
- devrik cümle
Yüklemi sonda olmayan cümle; devrik tümce
- devrikebir
Türk müziğinde bir büyük usul
- devriklik
Devrik olma durumu
- devrilebilme
Devrilebilmek işi
- devrilebilmek
Devrilme ihtimali bulunmak
- devrileyazma
Devrileyazmak işi
- devrileyazmak
Devrilecek duruma gelmek
- devriliverme
Devrilivermek işi
- devrilivermek
Çabucak veya ansızın devrilmek
- devriliş
Devrilmek işi
- devrilme
Devrilmek işi
- devrilmek
Devirme işi yapılmak
- devrim
Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik
- devrimci
Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik yapan kimse
- devrimcilik
Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik yapma
- devrirevan
Türk müziğinde bir büyük usul
- devriye
Osmanlılarda ilmiye sınıfından olan kimselere verilen derece
- devriye gezmek
kolluk kuvvetleri kamu düzenini korumak için şehirde dolaşmak
- devriâlem
Dünyayı dolaşma
- devrî
Devirle ilgili; çevrimsel
- devşirebilme
Devşirebilmek işi
- devşirebilmek
Devşirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devşirilebilme
Devşirilebilmek işi
- devşirilebilmek
Devşirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- devşirilme
Devşirilmek işi
- devşirilmek
Devşirme işi yapılmak
- devşirim
Devşirmek işi
- devşirimli
Düzenli olarak derlenmiş
- devşirimsiz
Düzenli olarak derlenmemiş
- devşiriş
Devşirmek işi
- devşirme
Devşirmek işi
- devşirmeci
Devşiren, toplayan, bir araya getiren
- devşirmecilik
Devşirmeci olma durumu
- devşirmek
Bir araya getirmek, derlemek; toplamak
- devşirtilme
Devşirtilmek işi
- devşirtilmek
Devşirme işi yaptırılmak
- devşirtme
Devşirtmek işi
- devşirtmek
Devşirme işini yaptırmak
- deyi
Dil, söz, işaret, mimik vb. anlatım araçlarının bütünü; logos
- deyim
Genellikle gerçek anlamından az çok ayrı, kendine özgü bir anlam taşıyan kalıplaşmış söz öbeği; tabir
- deyimleşebilme
Deyimleşebilmek işi
- deyimleşebilmek
Deyimleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deyimleşme
Deyimleşmek işi
- deyimleşmek
Deyim özelliği kazanmak
- deyimleştirme
Deyimleştirmek işi
- deyimleştirmek
Deyim durumuna getirmek, deyim özelliği kazandırmak
- deyip de geçmemek
önemsemek
- deyiverme
Deyivermek işi
- deyivermek
Çabucak veya ansızın demek
- deyiş
Deme, söyleme işi
- deyişme
Âşıklık geleneğinde âşıkların yarışma amacı gütmeden karşılıklı saz eşliğinde şiir söylemesi
- deyyus
Karısının veya kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman (kimse)
- deyyusluk
Deyyus olma durumu
- dezavantaj
Avantajlı olmama durumu
- dezenfeksiyon
Canlı ve cansız yüzeylerde hastalık yapma özelliği olan bakteri, virüs vb. mikroorganizmaların kimyasal maddeler kullanılarak etkisizleştirilmesi veya yok edilmesi işlemi
- dezenfektan
Canlı ve cansız yüzeylerde hastalık yapma özelliği olan bakteri, virüs vb. mikroorganizmaları kırma özelliği olan (madde)
- dezenfekte
Hastalık yapma özelliği olan mikroorganizmalardan temizlenmiş olan
- dezenfekte etmek
hastalık yapma özelliği olan mikroorganizmalardan temizlemek
- dezenfekte olmak
hastalık yapma özelliği olan mikroorganizmalardan temizlenmek
- değdirebilme
Değdirebilmek işi
- değdirebilmek
Değdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değdirilebilme
Değdirilebilmek işi
- değdirilebilmek
Değdirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değdiriliş
Değdirilmek işi
- değdirilme
Değdirilmek işi
- değdirilmek
Değmesi sağlanmak
- değdiriverme
Değdirivermek işi
- değdirivermek
Çabucak değdirmek
- değdiriş
Değdirmek işi
- değdirme
Değdirmek işi
- değdirmek
Değmesini sağlamak, değmesine yol açmak
- değebilme
Değebilmek işi
- değebilmek
Değme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değer
Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık; fehamet, kadir (I), kıymet
- değer analizi
Bir ürünün her parçasının veya ekonomik işlemin her basamağının sistemli bir biçimde çözümlenip katma değerinin hesaplanması ve maliyetle ilişkisinin meydana çıkarılması işi
- değer artırma
Fiyatını yükseltme
- değer biçmek
bir şeyin değerini belirtmek, bir şeye değer koymak
- değer düşümüne uğramak
değersizleşmek
- değer düşürme
Fiyatını indirme, değerini aşağıya çekme
- değer katma
Bir paranın değerini altına ve dövize göre yeniden ayarlama; revalüasyon
- değer kuramı
Değerlerin önem sıralarını ve bu arada en yüksek değeri araştırarak bir değer ölçüsü bildiren felsefe kuramı
- değer vermek
değerli saymak, önem vermek
- değer yargısı
Bir değerlendirme getiren yargı
- değerbilir
Değeri olan şeyleri, kimseleri koruyan veya sayan (kimse); kadirbilir, kadirşinas, nimetşinas
- değerbilirlik
Değerbilir olma durumu; kadirbilirlik, kadirşinaslık, nimetşinaslık
- değerbilmez
Değeri olan şeyleri, kimseleri korumayan veya saymayan, iyilikbilmez (kimse); kadirbilmez
- değerbilmezlik
Değerbilmez olma durumu; kadirbilmezlik
- değerleme
Değerlemek işi
- değerlemek
Değer belirtmek
- değerlendirebilme
Değerlendirebilmek işi
- değerlendirebilmek
Değerlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değerlendirilebilme
Değerlendirilebilmek işi
- değerlendirilebilmek
Değerlendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değerlendiriliş
Değerlendirilmek işi
- değerlendirilme
Değerlendirilmek işi; kıymetlendirilme
- değerlendirilmek
Değerlendirme işi yapılmak; kıymetlendirilmek
- değerlendiriverme
Değerlendirivermek işi
- değerlendirivermek
Çabucak değerlendirmek
- değerlendirme
Değerlendirmek işi; kıymetlendirme
- değerlendirmek
Bir şeyi yerinde ve yararlı bir yolda kullanmak
- değerlenebilme
Değerlenebilmek işi
- değerlenebilmek
Değerlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değerleniverme
Değerlenivermek işi
- değerlenivermek
Çabucak değerlenmek
- değerleniş
Değerlenmek işi
- değerlenme
Değerlenmek işi; kıymetlenme
- değerlenmek
Değer kazanmak, değeri artmak, değer sağlamak; kıymetlenmek
- değerler dizisi
Belirli bir alanda çalışan bilim adamlarının paylaştığı ortak değerler ve anlayışlar dizisi; paradigma
- değerli
Değeri olan veya değeri yüksek olan; ağır, kıymetli, kıymettar, muteber, zikıymet
- değerli kâğıt
Üzerinde herhangi bir değer bulunan ve elinde bulunduranın her an yarar sağlayabileceği para
- değerlilik
Değeri olma durumu; kıymetlilik, kıymettarlık
- değersiz
Değeri olmayan veya değeri çok az olan; derme çatma, kıymetsiz
- değersizleşebilme
Değersizleşebilmek işi
- değersizleşebilmek
Değersizleşme ihtimali bulunmak
- değersizleşme
Değersizleşmek işi
- değersizleşmek
Değersiz duruma gelmek
- değersizleştirebilme
Değersizleştirebilmek işi
- değersizleştirebilmek
Değersizleştirme ihtimali bulunmak
- değersizleştirme
Değersizleştirmek işi
- değersizleştirmek
Değersiz duruma getirmek
- değersizlik
Değersiz olma durumu; değer düşümü, kıymetsizlik
- değeç
Değişik elektrik çevrimi veya araçları arasında bağlantı kurmaya yarayan ve bir elektromıknatısla uzaktan kumanda edilen çevrim kesici
- değil
İsim cümlelerini olumsuz yapmak için kullanılan bir söz
- değil mi (ki)
“madem, mademki, olduğuna göre” anlamında iki cümleyi birbirine bağlayan bir söz
- değil mi?
bir hüküm bildiren cümlenin sonunda kullanılan ve o cümlenin belirttiği hususun onaylanmasını isteyen bir soru ifadesi
- değinebilme
Değinebilmek işi
- değinebilmek
Değinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değinilebilme
Değinilebilmek işi
- değinilebilmek
Değinilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değiniliş
Değinilmek işi
- değinilme
Değinilmek işi
- değinilmek
Değinme işine konu olmak
- değiniverme
Değinivermek işi
- değinivermek
Çabucak değinmek
- değiniş
Değinmek işi
- değinme
Değinmek işi; değini
- değinmek
Bir konuyu ele alarak ondan kısaca söz etmek; dokunmak (I), temas etmek
- değirme
Değirmek işi
- değirmek
Duyurmak, bildirmek, ulaştırmak
- değirmen
İçinde öğütme işi yapılan yer
- değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan
"karı koca arasında karşılıklı sevgi bulunmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- değirmen taşı
Değirmende, dönerek taneleri ezen yuvarlak taş
- değirmen taşının altından diri çıkar
"en ağır şartlarda bütün güçlükleri yener" anlamında kullanılan bir söz
- değirmenci
Değirmen işleten kimse; kırmacı
- değirmencilik
Değirmencinin yaptığı iş
- değirmenden gelenden poğaça umarlar
"başka bir yerden gelen kimseden, geldiği yerle ilgili, küçük de olsa bir armağan beklenir" anlamında kullanılan bir söz
- Değirmendere fındığı
İnce kabuklu, uzunca, yağı az ve taze taze tüketilen bir tür fındık
- değirmene gelen nöbet bekler
"bir şeyden birçok kimse yararlanacaksa herkes geliş sırasıyla işini görmek üzere beklemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- değirmenin suyu nereden geliyor?
"bu işin masrafını karşılayacak para nasıl kazanılıyor?" anlamında kullanılan bir söz
- değirmenlik
Değirmende öğütülmek için ayrılmış (tahıl)
- değirmi
Yuvarlak olan
- değirmi sakal
Değirmi bir biçimde kesilmiş sakal
- değirmileme
Değirmilemek işi
- değirmilemek
Yuvarlak biçime sokmak
- değirmileşme
Değirmileşmek işi
- değirmileşmek
Değirmi duruma gelmek
- değirmilik
Değirmi olma durumu; yuvarlaklık
- değiş
Değmek işi
- değiş etmek
bir şey verip yerine başka bir şey almak
- değiş tokuş etmek
birbiriyle değiştirmek
- değişebilme
Değişebilmek işi
- değişebilmek
Değişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değişen yıldız
Parlaklığı zamana bağlı olarak değişme gösteren yıldız
- değişici
Biçimden biçime giren
- değişicilik
Değişici olma durumu
- değişik
Değiştirilmiş olan; muaddel
- değişiklik
Değişik olma durumu; başkalık
- değişiklik yapmak
değiştirmek
- değişiklik önergesi
Bazı kanun maddelerinin amaca daha uygun olması için Türkiye Büyük Millet Meclisine yapılan öneri; değişiklik teklifi
- değişim
Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü; değişme
- değişim yönetimi
Hızla değişen bir ortamda ayakta kalabilmek ve rakiplerin önüne geçebilmek için şirketin kendini yenilemesi, değişim fırsatlarını çözümleyip ortaya çıkan potansiyeli değerlendirmesi ve en uygun stratejinin belirlenip bunun uygulanması için yeniden örgütlenme ve yapılanma işi
- değişimli
Değişme özelliği gösteren
- değişimli ünsüzler
Bulundukları çevre şartına bağlı olarak tonluluk veya tonsuzluk bakımından birbirinin yerine geçebilen ünsüzler: p/b, ç/c, t/d, k/g
- değişimsiz
Değişme özelliği göstermeyen
- değişinimci
Değişinimcilik yanlısı; mutasyonist
- değişinimcilik
Canlı bir varlıktaki soya çekimin, genlerin bazı özel durumlarının yitirilmesi, yeniden oluşması veya değişmesi yüzünden aniden değişebileceğini ve bu değişmenin, türlerin oluşmasında ana yol olduğunu ileri süren kuram; mutasyonizm
- değişiverme
Değişivermek işi
- değişivermek
Çabucak veya ansızın değişmek
- değişiş
Değişmek işi
- değişke
Bir dil içindeki her türlü çeşitlenme; varyant
- değişken
Değişme özelliği gösteren, çok değişen, değişebilir; mütehavvil
- değişken maliyet
Belirli bir dönem içindeki toplam ham madde, vasıtasız işçilik, enerji tüketimi, fabrika malzemesi, amortisman ve komisyon ögelerinin değişiminden oluşan maliyet
- değişkenlik
Değişken olma durumu
- değişkin
Değişikliğe uğramış; muaddel
- değişkinlik
Değişkin olma durumu
- değişme
Değişmek işi
- değişmek
Başka bir biçim veya duruma girmek; tahavvül etmek
- değişmemezlik
bk. değişmezlik
- değişmez
Aynen kalan, değişikliğe uğramayan
- değişmez maliyet
Toplam faiz, komisyon, kira ve emlak vergisi, amortisman, genel imalat, yönetim ve satış masrafları vb. ögelerin belirli bir dönem içindeki değişmeyen maliyeti
- değişmezlik
Değişmez olma durumu
- değiştirebilme
Değiştirebilmek işi
- değiştirebilmek
Değiştirmeye ihtimali veya imkânı bulunmak
- değiştirge
Bir değişiklik yapılması için verilen önerge; tadil teklifi
- değiştirici
Değiştirme işini yapan kimse veya nesne
- değiştirilebilme
Değiştirilebilmek işi
- değiştirilebilmek
Değiştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- değiştiriliverme
Değiştirilivermek işi
- değiştirilivermek
Çabucak veya ansızın değiştirilmek
- değiştiriliş
Değiştirilmek işi
- değiştirilme
Değiştirilmek işi
- değiştirilmek
Değiştirme işi yapılmak
- değiştirim
Değiştirmek işi
- değiştiriverme
Değiştirivermek işi
- değiştirivermek
Çabucak veya ansızın değiştirmek
- değiştiriş
Değiştirmek işi
- değiştirme
Değiştirmek işi; tebdil
- değiştirmek
Başka bir biçime sokmak, değişikliğe uğratmak
- değiştirtme
Değiştirtmek işi
- değiştirtmek
Değiştirme işini yaptırmak
- değme
Değmek işi
- değme gitsin
"anlatılması güç, anlatılamaz" anlamında kullanılan bir söz
- değme keyfine
söz konusu işten çok hoşlanıldığını anlatmak için kullanılan bir söz
- değme sarhoşa yıkılana kadar gitsin
"kendi aklını beğenip başkasını dinlemeyen kimseyi gittiği yanlış yoldan döndürmeye kalkmayın, bırakın cezasını çeksin" anlamında kullanılan bir söz
- değmek
Aralık kalmayıncaya kadar birbirine yaklaşarak dokunmak
- değmesin yağlı boya!
genellikle bir şey taşınırken kalabalıktan yol istemek için "açılın, çekilin, yol verin!" anlamında kullanılan bir söz
- değnek
Elde taşınacak incelikte düzgün ağaç; çevgen
- değnek gibi
çok zayıf ve ince
- değnekleme
Değneklemek işi
- değneklemek
Değnekle vurmak
- değnekçi
Taksi, dolmuş vb.nin duraklarında yolcuların binişi ve taşıtların sıra düzenini sağlayan kimse; kâhya
- değnekçilik
Değnekçinin yaptığı iş
- deşarj olmak
akü, pil gücünü yitirmek
- deşebilme
Deşebilmek işi
- deşebilmek
Deşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deşeleme
Deşelemek işi
- deşelemek
Güçlü bir biçimde deşmek, karıştırmak
- deşeleyiş
Deşelemek işi
- deşifre
Çözülmüş, açıklanmış
- deşifre etmek
bir şifreyi veya güç bir yazıyı çözmek, okuyup anlamak
- deşifre olmak
gizli durum açığa çıkmak
- deşik
Deşilmiş olan
- deşilebilme
Deşilebilmek işi
- deşilebilmek
Deşilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- deşilme
Deşilmek işi
- deşilmek
Deşme işi yapılmak
- deşiverme
Deşivermek işi
- deşivermek
Çabucak deşmek
- deşme
Deşmek işi
- deşmek
Bir yeri oymak, delmek, kazmak
- diaspora
Herhangi bir ulusun veya inanç mensuplarının ana yurtları dışında azınlık olarak yaşadıkları yer
- diba
Altın ve gümüş işlemeli bir tür ipek kumaş
- dibe vurmak
en kötü duruma düşmek
- dibek
Taştan veya ağaçtan yapılmış büyük havan
- dibek gibi
bütün ağırlığıyla
- dibi görünmek
içindeki şey bitmiş olmak
- dibi görünmeyen sudan geçme
"bir işe girişirken her yönünü iyice araştır" anlamında kullanılan bir söz
- dibi kırmızı mumla (veya bal mumuyla) mı çağırdım
"üzerinde önemle durmuyorum, önemsiz buluyorum" anlamında kullanılan bir söz
- dibine darı ekmek
bir şeyi sonuna kadar tüketmek, bitirmek
- dibine kadar
en ince ve gizli noktasına kadar
- dibini boylamak
batmak
- dibini bulmak
içindekini tüketmek
- dibini kurcalamak (veya karıştırmak)
koz olarak kullanabilecek bir şeyler bulmak için araştırmak, sorup öğrenmek
- dibini tutmak
yemek pişerken tencerenin dibine yapışmak
- Dicle
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- didik didik
Didiklenmiş biçimde
- didik didik aramak
ayrıntılı bir biçimde aramak
- didik didik etmek (veya yemek)
didiklemek
- didik didik olmak
didiklenmek
- didikleme
Didiklemek işi
- didiklemek
Çekiştirerek veya ısırarak parçalamak
- didikleniş
Didiklenmek işi
- didiklenme
Didiklenmek işi
- didiklenmek
Didikleme işi yapılmak
- didikletme
Didikletmek işi
- didikletmek
Didikleme işini yaptırmak
- didikleyebilme
Didikleyebilmek işi
- didikleyebilmek
Didikleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- didikleyiş
Didiklemek işi
- didilme
Didilmek işi
- didilmek
Ditme işi yapılmak
- Didim
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- didingen
Çok gayret eden
- didinilme
Didinilmek işi
- didinilmek
Didinme işi yapılmak
- didiniş
Didinmek işi
- didinme
Didinmek işi
- didinmek
Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
- didişebilme
Didişebilmek işi
- didişebilmek
Didişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- didişim
Konuşma ve tartışmayı bir araç değil, bir amaç sayan felsefe yöntemi; eristik
- didişip durmak
sürekli olarak birbirini hırpalamak
- didişken
Didişmekten hoşlanan
- didişme
Didişmek işi
- didişmek
El veya sözle birbirini hırpalamak
- didon
Halkın İstanbul'daki yabancılara, özellikle Fransızlara verdiği ad; didona
- didon sakal
Yalnız çenede olan sivri sakal
- didon sakallı
Yalnız çenesinde sivri sakalı olan; didona sakallı
- difana
Üç katlı bir balık ağı
- difenbahya
Yapraklarının güzelliği nedeniyle sera ve salonlarda yetiştirilen bir süs bitkisi
- diferansiyel
Dönemeçlerde önden çeken araçlarda ön, arkadan çeken araçlarda arka tekerleklerin ayrı hızla dönmesini sağlayan bir dişli aygıt
- diferansiyel denklem
İçinde bir değişkenin bilinmeyen bir fonksiyonu ve bu fonksiyonun değişkene göre çeşitli basamaklardan türevleri bulunan denklem
- diferansiyel hesap
Değişkenlerin sonsuz küçük dizi farklarındaki artma değerlerini bulmaya yarayan hesap
- difteri
Çoğunlukla çocuklarda görülen, burun, boğaz, yutak çeperine yerleşen mikropların yol açtığı bulaşıcı hastalık; kuşpalazı
- difterili
Difteriye yakalanmış olan
- diftonglaşma
Diftong durumuna gelme işi
- diftonglaşmak
Diftong durumuna gelmek
- Digor
Kars iline bağlı ilçelerden biri
- dijital dönüşüm
Para ve zaman tasarrufu sağlamak üzere bilgi teknolojilerinin aracılığıyla iş süreçlerinin ve bilgilerin elektronik ortama taşınması; sayısal dönüşüm
- dijital imza
Belgenin içeriğine göre her defasında değişen, çeşitli şifreleme yöntemleri ile güvenilirliği sağlanmış bir tür elektronik imza
- dijital ortam
Bilgisayar, tablet, cep telefonu vb. elektronik aygıtlar aracılığıyla okunup yazılabilen her türlü bilgi için veri kaydı amacıyla kullanılan kayıt ortamı veya veri taşıyıcı
- dik
Yatay bir düzleme göre yer çekimi doğrultusunda bulunan, eğik olmayan
- dik açı
Birbirini kesen iki doğrunun oluşturduğu açılar eşit olduklarında, bu açıların her biri
- dik açıklık
Bir gök cisminin gök eşleğinden olan açısal uzaklığı; yükselim
- dik biçme
Ekseni tabanına dikey olan biçme
- dik dik bakmak
çok sert bir biçimde, sert sert, öfkeli öfkeli bakmak
- dik duruşlu
Vücudu düzgün yapılı olan
- dik duruşluluk
Dik duruşlu olma durumu
- dik rüzgâr
Geminin yoluna karşı esen yel
- dik silindir
Ekseni tabanına dikey olan silindir
- dik yamuk
Kenarlarından biri tabanlarına dik olan yamuk
- dik âlâsı
Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
- dik üçgen
Bir açısı 90o olan üçgen
- dikbaşlı
İnatçı, bildiğinden dönmeyen, başkasına boyun eğmeyen (kimse); dikkafalı
- dikbaşlılık
Dikbaşlı olma durumu; dikkafalılık
- dikdörtgen
Açıları dik olan paralel kenar; mustatil
- dikdörtgensel
Dikdörtgen benzeri, dikdörtgen gibi
- dikdörtgensel bölge
Dikdörtgenin sınırladığı düzlemsel bölge
- dikebilme
Dikebilmek işi
- dikebilmek
Dikme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dikelebilme
Dikelebilmek işi
- dikelebilmek
Dikelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dikeliş
Dikelmek işi
- dikelme
Dikelmek işi
- dikelmek
Ayakta durmak
- dikeltme
Dikeltmek işi
- dikeltmek
Dik duruma getirmek, dik duruma gelmesini sağlamak
- diken
Bazı bitkilerin dal, yaprak, meyve kabuğu vb. bölümlerinde ve bazı hayvanların derisinde bulunan sert, ucu sivri ve batıcı çıkıntılardan her biri
- diken battığı yerden çıkar
"zarar hangi yönden geldiyse ancak o yönden giderilir" anlamında kullanılan bir söz
- diken diken
Dikeni bol
- diken diken olmak
dik duruma gelmek, dikleşmek
- diken üstünde oturmak (veya olmak)
bir yerde tedirginlik duymak
- dikence
Dikenli balıkgillerden bir tür küçük tatlı su balığı (Gasterostsus pungitius)
- dikencik
Küçük diken
- dikencikli
Ucu sivri olan
- dikenleşme
Dikenleşmek işi
- dikenleşmek
Diken durumu almak, diken gibi olmak
- dikenli
Dikenli olan
- dikenli balık
Dikenli balıkgillerden, tatlı sularda yaşayan, göğüs veya karın yüzgeçleri dikenlerden oluşmuş küçük bir balık (G. aculeatus)
- dikenli balıkgiller
Balıklar sınıfının kemikli balıklar takımına giren bir familya
- dikenli meyan
Yüksekliği 1-2 metre olan, beyazımsı mor çiçekli, tüysü yapraklı çok yıllık bir bitki; acı meyan (Glycyrrhiza echinata)
- dikenli salyangoz
Karından bacaklılar sınıfından, ılık ve tropik denizlerde yaşayan, kabuğu üzerinde birçok dikeni olan bir yumuşakça; iskerlet (Murex)
- dikenli tel
Üzerinde yer yer diken gibi sivri çıkıntıları olan ve bir yeri korumak, geçişi güçleştirmek için kullanılan tel
- dikenli yol
Zorluk, sıkıntı ve üzüntü ile dolu olan süreç
- dikenli yüzgeçliler
Kemiksi balıklar takımının bir alt familyası (Acanthodii)
- dikenlice
Biraz dikenli
- dikenlik
Dikenli bitkileri çok olan yer
- dikensi
Dikene benzer, dikeni andıran, diken gibi; dikenimsi
- dikensi çıkıntı
Omurların, sırt boyunca alt alta duran kemik çıkıntıları
- dikensiz
Dikeni olmayan
- dikensiz gül olmaz
"iyi veya güzel olan her şeyin az çok sıkıntı veren bir yanı da bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- dikey
Başka bir doğru ile kesiştiğinde onunla birlikte dik açı oluşturan (doğru çizgi); amudi
- dikey geçiş
İki yıllık meslek yüksekokullarından mezun olanların, belirli koşulları yerine getirerek fakültelerde okuma hakkı elde etmesi
- dikeyleşme
Dikeyleşmek işi
- dikeyleşmek
Dikey duruma gelmek
- dikeylik
Dikey olma durumu
- dikeç
Bağ çubuğu dikmek için delik açmaya yarayan demir
- dikgen
Birbiriyle veya kesim noktasındaki teğetleriyle dik açı yapacak biçimde kesişen
- dikici
Tarımla uğraşan kimse; çiftçi
- dikicilik
Dikicinin yaptığı iş
- dikilebilme
Dikilebilmek işi
- dikilebilmek
Dikilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- Dikili
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- dikili
Dikilmiş olan
- dikili taş
Önemli bir olayın durumu veya bir zaferin anısı için dikilmiş tek parça yüksek taş; obelisk
- dikilip durmak
bir yerde kısa bir süre ayak üstünde durmak
- dikilip kalmak
bir yerde kısa bir süre ayakta beklemek
- dikiliverme
Dikilivermek işi
- dikilivermek
Ansızın veya çabucak dikilmek
- dikiliş
Dikilmek işi
- dikilme
Dikilmek işi
- dikilmek
Dikme işi yapılmak
- dikim
Giysi dikmek işi
- dikimevi
Giysi ve çamaşır dikilen iş yeri; dikimhane
- dikine
Dikey olarak; diklemesine
- dikine gitmek
kimsenin sözünü dinlemeyerek kendi bildiğini yapmak
- dikine tıraş
Karşısındakini sinirlendirecek biçimde söylenilen yalan, aşırı palavra
- dikit
Mağaralarda tavandan damlayan kireçli suların katılaşmasıyla tabandan yukarıya doğru oluşan kalker birikintisi; stalagmit
- dikiverme
Dikivermek işi
- dikivermek
Ansızın veya çabucak dikmek
- dikiz aynası
Taşıtlara veya yol dönemeçlerine arka tarafı görebilmek için konulan ayna
- dikiz etmek (veya geçmek)
gözetlemek
- dikize almak
gözetlemek
- dikiş
Dikmek işi
- dikiş atmak
yarılan veya yırtılan deriyi dikişle bir araya getirip tutturmak
- dikiş iğnesi
Dikiş dikmek için özel olarak yapılmış iğne
- dikiş makinesi
Dikiş dikme işlerinde kullanılan, kol veya elektrik gücüyle çalıştırılan alet
- dikiş okuması
Çingene kavgalarının en uzun ve en ağza alınmaz tekerlemesine verilen ad
- dikiş payı
Kumaş biçerken kumaşın kenarından dikiş yerine kadar bırakılan bölüm
- dikiş tutturamamak
bir işte veya bir yerde herhangi bir sebeple uzun süre kalamamak
- dikişini almak
dikilmiş yaranın ipliklerini kesip çıkarmak
- dikişli
Dikişi olan, dikiş yapılmış
- dikişsiz
Dikişi olmayan
- dikkat
Duygularla düşünceyi bir şey üzerinde toplama
- dikkat (veya dikkati) çekmek
ilgi toplamak
- dikkat etmek
duygularla düşünceyi bir şey üzerinde toplamak, uyanık davranmak
- dikkat kesilmek
bütün dikkatini bir şey üzerinde toplamak
- dikkat çekmek
"dikkat" komutunu yüksek sesle söylemek
- dikkate almak
göz önünde bulundurmak, hesaba katmak, gereğini düşünmek
- dikkate şayan
üzerinde durulmaya, ilgilenilmeye, düşünülmeye değer olan
- dikkati calip olmak
dikkati çeken kimse veya şey olmak
- dikkatinden kaçmamak
fark etmek, gözüne çarpmak
- dikkatine çarpmak
farkına varmak, dikkatini çekmek
- dikkatini toplamak
duygu ve düşünceyi bir konu veya yapılan iş üzerinde yoğunlaştırmak
- dikkatini çekmek
uyarmak
- dikkatini çekmemek
birinin ilgisini uyandırmamak
- dikkatli
Dikkat eden, özen gösteren (kimse)
- dikkatli olmak
dikkat etmek, dikkat göstermek
- dikkatlice
Dikkatli bir biçimde
- dikkatlilik
Dikkatli olma durumu
- dikkatsiz
İşinde dikkatli davranmayan; savruk
- dikkatsizce
Dikkatsiz bir biçimde
- dikkatsizlik
Dikkatsiz olma durumu; savrukluk
- dikkatsizlik etmek
dalgınlık etmek
- dikkuyruk
Uzun kuyruğu arkaya veya yukarıya doğru dikili duran, başı büyük ve geniş, gaagsı mavi, küçük bir ördek (Oxyura leucocephala)
- dikleniş
Diklenmek işi
- diklenme
Diklenmek işi
- diklenmek
Birinin söylediklerine veya yaptıklarına karşı gelmek; dikelmek, dinelmek
- dikleşebilme
Dikleşebilmek işi
- dikleşebilmek
Dikleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dikleşme
Dikleşmek işi veya durumu
- dikleşmek
Dik duruma gelmek; dikelmek
- dikleştirme
Dikleştirmek işi veya durumu
- dikleştirmek
Dik duruma getirmek
- diklik
Dik olma durumu
- dikliğine
Dik olarak
- dikme
Dikmek işi
- dikmek
Bir cismi dik olarak durdurmak
- Dikmen
Sinop iline bağlı ilçelerden biri
- dikmen
Koni biçiminde tepe
- dikse
Ağaçsız yerlerde, kuş yakalamak için üstüne ökse yerleştirilen ağaç
- diksiyon
Seslerin, sözlerin, vurguların, anlam ve heyecan duraklarını kurallarına uygun olarak söyleme biçimi
- dikta
Hiçbir şart olmaksızın körü körüne uyulması gereken buyruk
- diktacı
Yönetimde dikta yanlısı olan
- diktacılık
Diktacı olma durumu
- diktafon
Bir tür ses alma cihazı
- diktatoryal
Diktatörlükle ilgili, diktatörlüğe ait
- diktatör
Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse
- diktatörce
Diktatöre yakışır
- diktatörlük
Diktatör olma durumu; diktatorya
- diktatörlük etmek
diktatörce davranmak, zorbalık etmek
- dikte
Bir başkasına o anda söyleyerek yazdırma; yazdırım
- dikte etmek
yazdırmak için söylemek
- diktirebilme
Diktirebilmek işi
- diktirebilmek
Diktirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- diktirilme
Diktirilmek işi
- diktirilmek
Dikme işi yaptırılmak
- diktirme
Diktirmek işi
- diktirmek
Dikme işini yaptırmak
- diktirtme
Diktirtmek işi
- diktirtmek
Diktirmesini sağlamak
- dikçe
Dik olarak
- dil
Ağız boşluğunda, tatmaya, yutkunmaya, sesleri boğumlamaya yarayan etli, uzun, hareketli organ; tat alma organı
- dil (veya diller) dökmek
kandırmak, inandırmak veya yararlanmak için tatlı sözler söylemek
- dil adası
Bir dilin veya ağzın yayıldığı alanda farklı dil veya ağız özellikleri bulunan dar bölge
- dil akrabalığı
Bir ana dilden türeyen diller arasındaki yakınlık ilişkisi
- dil altı bezleri
Dilin altında bulunan tükürük bezleri
- dil atlası
Dillerin veya lehçelerin yayılış alanlarını gösteren atlas
- dil ağız vermemek
ağız dil vermemek
- dil balığı
Kemikli balıklar takımından, pullu, santimetre büyüklüğünde, yassı bir balık (Solea vulgaris)
- dil bilgisel
Dil bilgisiyle ilgili
- dil bilgiselleşme
Dil bilgiselleşmek durumu; gramerleşme
- dil bilgiselleşmek
Dilin gelişim süreci içinde bir bağımsız biçim birimi, asıl anlam ve görevinin dışında bağımlı biçim birimi olarak kullanılmaya başlanmak; gramerleşmek
- dil bilgiselleştirilme
Dil bilgiselleştirme işi yapılmak; gramerleştirilme
- dil bilgiselleştirilmek
Dil bilgisel duruma getirilmek; gramerleştirilmek
- dil bilgiselleştirme
Dil bilgiselleştirmek işi; gramerleştirme
- dil bilgiselleştirmek
Dilin gelişim süreci içinde bir bağımsız biçim birimini asıl anlam ve görevinin dışında bağımlı biçim birime dönüştürmek; gramerleştirmek
- dil bilgisi
Bir dilin ses, biçim ve cümle yapısını inceleyip kurallarını tespit eden bilim; gramer
- dil bilimci
Dil bilimiyle uğraşan kimse; dilci, lengüist, filolog
- dil bilimi
Dillerin yapısını, gelişmesini, dünyada yayılmasını ve aralarındaki ilişkileri ses, biçim, anlam ve cümle bilgisi bakımından genel veya karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim; genel dil bilimi, lisaniyat, lengüistik, filoloji
- dil bilimsel
Dil bilimiyle ilgili; filolojik
- dil bir karış
saygısızca karşılık verenler için kullanılan bir söz
- dil birliği
Lehçe ve ağız farklarını gidererek aynı dili kullanan toplumlar arasında ortak bir yazı dilinde ve alfabede birleşilmiş olma durumu
- dil cambazı
Düşüncelerini çok iyi anlatan, güzel konuşan kimse
- dil coğrafyası
Yeryüzünde dillerin yayıldığı alanları inceleyen bilim dalı
- dil dalaşı etmek
ağız dalaşı etmek
- dil felsefesi
Dilin özü, kökeni, anlamı, yapısı üzerine araştırmalar yapan felsefe dalı
- dil içi çeviri
Bir dilin tarihî dönemlerindeki biçimleriyle yazılmış bir metnin günümüz diliyle ifade edilmesi
- dil laboratuvarı
Yabancı dil öğretiminde, kayıtlı dil malzemesiyle ders yapılan yer; laboratuvar
- dil oğlanı
Tanzimat'tan önce yabancı elçilerin devlet erkânı ile görüşmelerinde Türkçe çevirmenlik yapmak üzere yetiştirilen kimse
- dil pelesengi
Söz arasında yerli yersiz söylenen ve tekrarlanan söz
- dil peyniri
Koyun sütünden yapılan, yağlı, lezzetli, tuzsuz peynir
- dil sürçmesi
Ağızdan yanlış söz çıkma; sürçülisan
- dil tutmak (veya almak)
sorguya çekmek için düşman askeri yakalamak
- dil tutukluğu
Dilin iyi çalışmamasından ileri gelen söyleme güçlüğü; anartri
- dil uzatmak
bir kimse veya bir şey için kötü söylemek
- dil yarası
Acı sözün yarattığı kırgınlık
- dil çıkarmak
alay etmek, eğlenmek
- dil öğrenimi
Bir dili öğrenme işi
- dil öğretimi
Bir dili öğretme işi
- dilaltı
Genellikle kalp hastalıklarında hızlı ve kesin etki sağlamak için dilin altına konularak emilen ilaç
- dilbasar
Hekimlerin boğazı görebilmek için dili bastırdıkları araç; abeslang
- dilbaz
Güzel söz söyleyen, konuşmasıyla ikna eden
- dilbazlık
Dilbaz olma durumu
- dilber
Alımlı, güzel kadın
- dilberdudağı
İçine bol miktarda ceviz parçaları konup dudağa benzer bir biçimde kapatılarak hazırlanan bir hamur tatlısı
- dilberlik
Dilber olma durumu
- dilce
Dil bakımından
- dilci
Dille ilgili araştırmalar yapan kimse
- dilcik
Buğdaygillerde, yaprak ayası ile yaprak kınının birbirinden ayrıldığı yerde bulunan sivri uçlu, küçük, saydam çıkıntı
- dilcilik
Dilcinin yaptığı iş
- dildaş
Aynı dili konuşanlardan her biri
- dildaşlık
Dildaş olma durumu
- dilden dile
Sözlü bir biçimde
- dilden dile aktarılmak
sözlü olarak yayılmak
- dilden dile dolaşmak
birçok kişi tarafından konuşulmak
- dilden dile geçmek
kişiler arasında çok konuşulur olmak
- dilden düşmez olmak
herkes tarafından sürekli tekrar edilir olmak
- dilden gelen elden gelse her fukara padişah olur
"kişi her söylediğini yapamaz, her dilediğini elde edemez" anlamında kullanılan bir söz
- dile (veya dillere) düşmek
hakkında dedikodu yapılmak
- dile gelen ele gelir
"insanlar yapacakları işler hakkında önce konuşurlar, sonra da o işi gerçekleştirirler" anlamında kullanılan bir söz
- dile gelmek
dile düşmek
- dile getirmek
konuşturmak
- dile kolay
Anlatılması kolay ancak yapılması veya katlanılması çok güç
- dile vermek
gizli tutulması gereken bir şeyi açığa vurmak, duyurmak, yaymak
- dilebilme
Dilebilmek işi
- dilebilmek
Dilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dilediği gibi
kendi düşünce, görüş ve isteğine göre
- dilek
Bir kimsenin dilediği, olmasını istediği şey; temenni, murat
- dilek kipi
Fiilin bildirdiği oluş ve kılışın gerçekleşmesinin arzu edildiğini belirten ve -sa ekiyle kurulan kip; inşa
- dilekçe
Bir dileği bildirmek için resmî makamlara sunulan, imzalı ve adresli, pullu veya pulsuz yazı; istida, arzuhâl
- dileme
Dilemek işi; rica
- dilemek
Birinden bir şeyin yapılmasını istemek; rica etmek
- dilenci
Geçimini dilenerek sağlayan kimse; geda
- dilenci bir olsa şekerle beslenir
"yardım bekleyen bir tane olsa umduğundan aşırı şeyler verilerek sevindirilir ancak bunların sayısı çok olduğundan hepsine aynı cömertlik gösterilemez" anlamında kullanılan bir söz
- dilenci vapuru
Bütün iskelelere uğrayarak sefer yapan vapur
- dilenci çanağı
Dilencilerin sadakalarını topladığı küçük, çukur kap
- dilencilik
Dilencinin yaptığı iş
- dilencilik etmek
dilenmek
- dilencinin torbası dolmaz
"şundan bundan yardım dileyerek geçinmeye çalışanların istekleri bitmez" anlamında kullanılan bir söz
- dilenciye borçlu olma, ya düğünde ister ya bayramda
"çıkarından başka bir şey düşünmeyen kimse ile ilişki kurma, seni nerede rahatsız edeceği belli olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- dilenciye hıyar vermişler de eğri diye beğenmemiş
"hem gereksinim duyduğu konuda yardım istiyor hem de yapılan yardımı küçümsüyor" anlamında kullanılan bir söz
- dilendirilme
Dilendirilmek işi
- dilendirilmek
Dilenme işi yaptırılmak
- dilendirme
Dilendirmek işi
- dilendirmek
Dilenecek duruma getirmek
- dilenebilme
Dilenebilmek işi
- dilenebilmek
Dilenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dilenemez dilenci
Yoksulluğa düştüğü hâlde durumunu kimseye açmayan kimse
- dileniş
Dilenmek işi
- dilenme
Dilenmek işi
- dilenmek
Sadaka istemek
- diletme
Diletmek işi
- diletmek
Dilenme işini yaptırmak
- dileyebilme
Dileyebilmek işi
- dileyebilmek
Dileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dileyiş
Dilemek işi
- dilhun
İçi kan ağlayan, çok üzüntülü (kimse)
- dili (veya dilinin) döndüğü kadar
söyleyebildiği kadar, anlatma gücünün elverdiği ölçüde
- dili alışmak
çok kullandığı bir söze alışmak
- dili açılmak
herhangi bir sebeple konuşmayan kimse konuşmaya başlamak
- dili ağırlaşmak
hastalık sebebiyle güçlükle söz söyleyebilmek, güçlükle konuşmak
- dili bağlı
Konuşamayan
- dili bağlılık
Dili bağlı olma durumu
- dili bir karış dışarı çıkmak (veya sarkmak)
koşmaktan, yürümekten dolayı çok yorulmak
- dili bir karış olmak
fazla konuşmak, her söze karşılık vermek
- dili bozuk
Bir dili doğru ve düzgün konuşamayan (kimse)
- dili bozukluk
Dili bozuk olma durumu
- dili boğazına akmak
konuşamaz olmak, sesi soluğu çıkmamak
- dili damağına yapışmak (veya dili damağı kurumak)
çok susamak
- dili dolaşmak
korku, heyecan, hastalık, utangaçlık, sarhoşluk gibi sebeplerle şaşırarak söyleyeceğini karıştırmak
- dili durmak
susmak, dedikodu etmemek
- dili durmamak
sürekli konuşmak
- dili dönmemek
bir sözü doğru, düzgün söylemeyi becerememek
- dili ensesinden çekilsin!
bıktıracak kadar çok konuşan veya kötü sözler söyleyenler için kullanılan bir ilenme sözü
- dili kurusun!
"söz söyleyemez olsun!" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- dili kılıçtan keskin olmak
kırıcı ve ağır konuşmak
- dili olsa da söylese (veya anlatsa)
"cansız nesneler konuşabilseler bazı olaylara tanıklık da edebilirler" anlamında kullanılan bir söz
- dili pabuç kadar
saygısızca ve gönül kırıcı bir biçimde konuşan
- dili sürçmek
konuşma sırasında kelimeleri yanlış söylemek
- dili tutuk
Serbestçe, kolaylıkla konuşamayan (kimse)
- dili tutukluk
Dili tutuk olma durumu
- dili tutulmak
sevinç, korku, şaşkınlık vb. sebeplerle birdenbire söz söyleyemez olmak
- dili uzamak
haddini bilmeden konuşmak
- dili uzun
İncitici sözler söyleyen, küstah, saygısız (kimse)
- dili uzunluk
Dili uzun olma durumu
- dili varmamak
bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak
- dili yanmak
üzüntü ve eziyet çekmek, zarara uğramak
- dili yatkın
Yabancı bir dili kolaylıkla öğrenme yeteneği olan
- dili yatkınlık
Dili yatkın olma durumu
- dili zifir
Gönül kırıcı sözler söyleyen (kimse)
- dili zifirlik
Dili zifir olma durumu
- dili çözülmek
konuşamayan veya susan kişi konuşmaya başlamak
- dilim
Bir bütünden kesilmiş veya ayrılmış ince, yassı parça
- dilim dilim etmek
dilimlemek
- dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim
"kişinin başına ne gelirse dilini tutmamasından gelir" anlamında kullanılan bir söz
- dilimleme
Dilimlemek işi
- dilimlemek
Dilimlere ayırmak, dilim dilim etmek
- dilimlenebilme
Dilimlenebilmek işi
- dilimlenebilmek
Dilimlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dilimleniş
Dilimlenmek işi
- dilimlenme
Dilimlenmek işi
- dilimlenmek
Dilimlere bölünmek veya ayrılmak
- dilimletme
Dilimletmek işi
- dilimletmek
Dilimleme işini yaptırmak
- dilimleyebilme
Dilimleyebilmek işi
- dilimleyebilmek
Dilimleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dilimleyiş
Dilimlemek işi
- dilin kemiği yok
"insan doğru veya yanlış her şeyi söyleyebilir" anlamında kullanılan bir söz
- dilinde tüy bitmek
tekrar tekrar söylemekten usanmak, bıkmak
- dilinden (veya dilden) düşürmemek
sürekli olarak aynı kişiden veya şeyden söz etmek, sık sık anmak
- dilinden anlamak
bir canlının çıkardığı seslerden veya onun davranışlarından ne anlatmak istediğini anlamak
- dilinden kurtulamamak
sürekli olarak bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak
- diline (veya dile) dolamak (veya takmak)
aynı şeyi durmadan ve her yerde tekrarlamak
- diline biber sürerim
ağzına biber sürerim
- diline düşmek
yermek veya alay etmek amacıyla birinin kötü veya yanlış davranışını sürekli söylemek
- diline kira istemek
ağzına kira istemek
- diline pelesenk etmek
diline dolamak
- diline sağlam olmak
saklanacak konuları açığa vurmamak
- diline sağlık
ağzına sağlık
- diline virt etmek
diline dolamak
- dilini ballamak
güzel sözler söylemek
- dilini bağlamak
bir kimseyi herhangi bir sebeple söz söyleyemez duruma getirmek, susmak zorunda bırakmak
- dilini değdirmemek
hiç yememek veya içmemek
- dilini eşek arısı soksun
hoşa gitmeyen bir şey konuşan kimseye söylenen bir ilenme sözü
- dilini kedi (veya fare) mi yedi?
"neden konuşmuyorsun?" anlamında kullanılan bir söz
- dilini kesmek (veya kesip oturmak)
susmak
- dilini kısıp oturmak
eskiye göre daha az konuşarak hayatını sürdürmek
- dilini tutamamak
sonunu düşünmeden gelişigüzel konuşmak
- dilini tutmak
sonunu düşünmeden gelişigüzel konuşmaktan sakınmak
- dilini yutmak
sevinç, korku, heyecan vb. sebeplerle konuşamaz olmak
- dilinin altında bir şey olmak
birinin açıkça söylemediği sözler olmak
- dilinin altındaki baklayı çıkarmak
söyleyemediği şeyi artık söylemek
- dilinin cezasını (veya belasını) çekmek (veya bulmak)
ölçüsüz, düşüncesiz konuşma yüzünden zarar görmek
- dilinin ucuna gelmek
söyleyecek duruma gelmek
- dilinin ucunda
bir söz hatırlanacak gibi olup da hatırlanamadığında söylenen bir söz
- dilinin ucuyla
içten, yürekten olmayarak, laf olsun diye
- diliniş
Dilinmek işi
- dilinme
Dilinmek işi
- dilinmek
Dilme işi yapılmak
- diliverme
Dilivermek işi
- dilivermek
Çabucak dilmek
- diliyle sokmak
bir kimseye ağır ve kırıcı sözler söylemek
- diliyle tutulmak (veya yakalanmak)
suçunu, kendi konuşması ile açığa vurmak
- diliş
Dilmek işi
- dillendirebilme
Dillendirebilmek işi
- dillendirebilmek
Dillendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dillendiriliş
Dillendirilmek işi
- dillendirilme
Dillendirilmek işi
- dillendirilmek
Dillendirme işi yapılmak
- dillendiriş
Dillendirmek işi
- dillendirme
Dillendirmek işi
- dillendirmek
Biri hakkında dedikodu yapılmasına sebep olmak
- dilleniş
Dillenmek işi
- dillenme
Dillenmek işi
- dillenmek
Çocuk konuşmaya başlamak
- dillerde dolaşmak (veya gezmek)
her yerde sözü edilmek
- dillere destan
Anlatıla anlatıla bitirilemeyen
- dillere destan olmak
herkes tarafından konuşulur olmak
- dilleşme
Dilleşmek işi
- dilleşmek
Karşılıklı tatlı tatlı söyleşmek
- dilli
Dili olan
- dilli düdük
Söğüt, kavak vb. ağaçların ince dallarından veya kamıştan yapılan bir düdük türü
- dillilik
Dilli olma durumu
- dilme
Dilmek işi
- dilmek
Bir bütünü ince ve yassı parçalara ayırarak kesmek
- dilotu
"Çok konuşmak" anlamındaki dilotu yemek deyiminde geçen bir söz
- Dilovası
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- dilsel
Dille ilgili
- dilsever
Ana dilini öne çıkaran, dil bilinci olan (kimse)
- dilseverlik
Dilsever olma durumu
- dilsi
Dili andıran, dile benzeyen, dil gibi
- dilsiz
Konuşma engeli olan, konuşamayan; ahraz
- dilsizin dilinden anası anlar
"başkalarının kolay kolay anlayamadıkları şeyi, her gün onunla uğraşan kimse çok kolay anlar" anlamında kullanılan bir söz
- dilsizlik
Dilsiz olma durumu
- dilüviyum
Bugünkü ırmakların Dördüncü Çağ'dan kalma en eski alüvyonları
- dimdik
Çok dik; mum direk
- dimdik ayakta durmak
karşılaşılan her zorluğa rağmen yıkılmamak, sorunların üstesinden gelebilmek
- dimdik durmak
tam dik durumda olmak
- dimi
Sıkı dokunmuş bir tür pamuklu kumaş
- diminuendo
Müzik parçasının başında ">" işaretiyle gösterilen nota terimi
- dimnit
Erken olgunlaşan ince kabuklu bir tür siyah üzüm
- Dimyat
"Aşırı hırs göstererek elindekini de yitirmek" anlamındaki Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak deyiminde geçen bir söz
- dimyat
Seyrek ve yuvarlak taneli bir tür üzüm
- din
Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum; diyanet
- din adamı
Mesleği dinle ilgili işler olan görevli
- din ataşesi
Büyükelçiliklerde dinî konularla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi
- din baronu
Dinî duyguları kendi çıkarı için sömürüp zenginleşen kimse
- din birliği
Aynı din etrafında oluşturulan inanç gücü
- din doruğu
Dağın en yüksek yeri
- din dışı
Dinle ilişiği olmayan; ladinî
- din felsefesi
Dinin ilkelerinin özünü ve anlamını temellendirmeyi amaçlayan felsefe dalı
- dinamik
Hareketli, her an değişebilen, duruk karşıtı
- dinamik analiz
Çözümleme konusu yapılan veya modele dâhil edilen değişkenlerin zaman içindeki değişmelerinin de dikkate alındığı yöntem
- dinamikleşme
Dinamikleşmek durumu
- dinamikleşmek
Dinamik duruma gelmek
- dinamikleştirme
Dinamikleştirmek işi
- dinamikleştirmek
Dinamik duruma getirmek
- dinamiklik
Dinamik olma durumu
- dinamit
Nitrogliserin ile yapılan patlayıcı bir madde
- dinamit lokumu
Kauçuk ve jelatin kıvamında olan, nitrogliserin içeren bir dinamit türü
- dinamitleme
Dinamitlemek işi
- dinamitlemek
Dinamitle havaya uçurmak
- dinamitlenme
Dinamitlenmek işi
- dinamitlenmek
Dinamitle havaya uçurulmak
- dinamitçi
Dinamit üreten, satan veya patlatılma işinde çalışan kimse
- dinamitçilik
Dinamitçinin yaptığı iş
- dinamizm
Davranışları canlı ve hareketli olan canlının özelliği
- Dinar
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- dinar
Bahreyn, Cezayir, Irak, Karadağ, Kuveyt, Libya, Sırbistan, Tunus ve Ürdün'ün para birimi
- dince
Dinî bakımdan, dine göre
- dinci
Dinî görüşleri her alana yaymak isteyen kimse
- dincilik
Dincinin olma durumu
- dindar
Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı, dinin emirlerini yerine getiren (kimse); mütedeyyin
- dindarlaşma
Dindarlaşmak işi
- dindarlaşmak
Dindar duruma gelmek
- dindarlık
Dindar olma durumu; mütedeyyinlik
- dindaş
Aynı dinden olan kimse
- dindaş olmak
aynı dinden olmak
- dindaşlık
Dindaş olma durumu
- dinden imandan olmak
dinî inancını yitirmek
- dinden imandan çıkmak
kendini kontrol edemeyecek kadar çok öfkelenmek, çok sinirlenmek
- dindirebilme
Dindirebilmek işi
- dindirebilmek
Dindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dindirilme
Dindirilmek işi
- dindirilmek
Dinmesi sağlanmak
- dindiriverme
Dindirivermek işi
- dindirivermek
Çabucak veya ansızın dindirmek
- dindiriş
Dindirmek işi
- dindirme
Dindirmek işi
- dindirmek
Dinmesini sağlamak
- dindirtme
Dindirtmek işi
- dindirtmek
Dindirme işini yaptırmak
- dine
Konaklama yeri
- dinebilme
Dinebilmek işi
- dinebilmek
Dinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinek
Dinlenmek için durulan yer
- dinelme
Dinelmek işi
- dinelmek
Ayakta durmak
- dinen
Din bakımından
- dineri
İskambil kâğıtlarındaki işaretlerden karo
- dingi
Bir çifte kürekli küçük savaş gemisi sandalı
- dingil
Tekerleklerin merkezinden geçen ve taşıtın altına enlemesine yerleştirilmiş mil; eksen, aks
- dingildek
Tabanı üzerinde hareketsiz duramayıp sallanan
- dingildeklik
Dingildek olma durumu
- dingildeme
Dingildemek işi
- dingildemek
Hafifçe sallanmak, yerinden oynamak
- dingildetme
Dingildetmek işi
- dingildetmek
Dingildemesini sağlamak
- dingilli
Dingili olan
- dingillik
Dingil olma durumu
- dingilsiz
Dingili olmayan
- dingin
Sakin, durgun olan
- dinginci
Dingincilik görüşünü benimseyen; sekinci
- dingincilik
Tam bir gönül rahatlığı, tutkusuzluk içinde bütün arzulardan sıyrılmış olarak direnç göstermeden kendini Tanrı ibadetine vermeyi ve tanrısal ruh dinginliği kazanmayı amaçlayan dünya görüşü; sekincilik
- dinginleşebilme
Dinginleşebilmek işi
- dinginleşebilmek
Dinginleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinginleşme
Dinginleşmek durumu
- dinginleşmek
Dingin duruma gelmek
- dinginleştirme
Dinginleştirmek işi
- dinginleştirmek
Dingin duruma gelmesini sağlamak
- dinginlik
Dingin olma durumu; sükûnet
- Dingo
"Girenin çıkanın belli olmadığı yer" anlamındaki Dingo'nun ahırı sözünde geçer
- dini bir uğruna
Müslümanlık için
- dini bütün
Dinine çok bağlı, inancı sağlam olan, dinin buyruklarını eksiksiz yerine getiren
- dini bütünlük
Dini bütün olma durumu
- dini gibi bilmek
çok iyi bilmek
- dini imanı para
tek düşüncesi para olan kimseler için kullanılan bir söz
- dinim hakkı için (veya aşkına)
"dinimi tanık tutarım" anlamında kullanılan bir ant sözü
- dinime küfreden (veya söven veya dahleden) bari Müslüman olsa
başkalarını eleştirirken kendisi de aynı yanlışı yapan kimse için kullanılan bir söz
- dinine yandığım
öfke, kızgınlık vb. duyguları belirtmek için kullanılan bir ilenme sözü
- diniverme
Dinivermek işi
- dinivermek
Çabucak veya ansızın dinmek
- diniş
Dinmek işi
- dink
Pirinci kabuğundan ayırmak veya bulgur dövmek için kullanılan dibek
- dinleme
Dinlemek işi
- dinleme cihazı
Çok küçük boyutlu, üzerinde mikrofonu bulunan ve belli bir ortamda bulunan seslerin gizli bir şekilde elde edilmesinde kullanılan elektronik aygıt; böcek
- dinleme salonu
Müzik, tiyatro eserlerini dinletmek, radyo televizyon yayınları yapmak veya ses kaydetmek amacıyla akustiği sağlanmış salon; oditoryum
- dinlemek
İşitmek için kulak vermek
- dinlendirebilme
Dinlendirebilmek işi
- dinlendirebilmek
Dinlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinlendirilme
Dinlendirilmek işi
- dinlendirilmek
Dinlenmesi sağlanmak
- dinlendirme
Dinlendirmek işi
- dinlendirmek
Dinlenmesini sağlamak; gölgelendirmek
- dinlenebilme
Dinlenebilmek işi
- dinlenebilmek
Dinlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinlenilme
Dinlenilmek işi
- dinlenilmek
Dinlenme işi yapılmak
- dinleniş
Dinlenmek işi
- dinlenme
Dinlenmek (I) işi; istirahat
- dinlenme salonu
İstirahat etmek, dinlenmek için ayrılmış salon
- dinlenmek
Güç kazanmak için çalışmaya ara vermek, yorgunluğunu gidermek; soluklanmak, istirahat etmek
- dinlenmelik
Bir gösteri veya toplantı binasında, temsil veya toplantı aralarında kullanılan dinlenme yeri; fuaye
- dinletebilme
Dinletebilmek işi
- dinletebilmek
Dinletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinleti
Sanat eserlerini bir topluluğa çalma veya söyleme
- dinletilme
Dinletilmek işi
- dinletilmek
Dinleme işi yaptırılmak
- dinletiş
Dinletmek işi
- dinletme
Dinletmek işi
- dinletmek
Dinlemesini sağlamak, söz geçirmek
- dinleyebilme
Dinleyebilmek işi
- dinleyebilmek
Dinleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinleyici
Söylenen veya çalınan bir şeyi dinleyen kimse
- dinleyicilik
Dinleyici olma durumu
- dinleyiverme
Dinleyivermek işi
- dinleyivermek
Bir biçimde dinlemek
- dinleyiş
Dinlemek işi
- dinli
Dinî inancı olan
- dinlilik
Dinli olma durumu
- dinme
Dinmek işi
- dinmek
Sona ermek, bitmek, durmak
- dinozor
Dinozorlar takımından, boyu 20 metre kadar olabilen, ilk çağlarda yaşamış, günümüze fosilleri kalmış bir sürüngen
- dinozorlar
Omurgalı hayvanlardan sürüngenler sınıfına giren, soyu tükenmiş bir takım
- dinozorlaşma
Dinozorlaşmak işi
- dinozorlaşmak
Dinozor gibi davranmak
- dinsiz
Dinî inancı olmayan
- dinsizin hakkından imansız gelir
"acımasız olan kişiyi, kendisinden daha acımasız biri yola getirir" anlamında kullanılan bir söz
- dinsizleşebilme
Dinsizleşebilmek işi
- dinsizleşebilmek
Dinsizleşme ihtimali bulunmak
- dinsizleşme
Dinsizleşmek işi
- dinsizleşmek
Dinsiz duruma gelmek
- dinsizleştirilme
Dinsizleştirilmek işi
- dinsizleştirilmek
Dinsiz duruma getirilmek
- dinsizleştirme
Dinsizleştirmek işi
- dinsizleştirmek
Dinsiz duruma getirmek
- dinsizlik
Dinsiz olma durumu
- dinç
Gücü ve sağlık durumu yerinde; tendürüst, tüvana
- dinçleşebilme
Dinçleşebilmek işi
- dinçleşebilmek
Dinçleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinçleşme
Dinçleşmek işi; dincelme, dinçlenme
- dinçleşmek
Dinç duruma gelmek; dincelmek, dinçlenmek
- dinçleştirebilme
Dinçleştirebilmek işi
- dinçleştirebilmek
Dinçleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dinçleştirme
Dinçleştirmek işi; dinceltme
- dinçleştirmek
Dinç duruma gelmesini sağlamak; dinceltmek
- dinçlik
Dinç olma durumu
- dinî
Dinle ilgili, din üzerine; dinsel
- dinî bayram
Kökeni ve kuralları dine dayanan ve o dinin mensuplarınca kutlanan gün veya günler
- dip
Oyuk veya çukur bir şeyin en alt bölümü; derin
- dip ağı
Palamut vb. balıkları avlamak için denizin dibine atılan ağ
- dip balıkçılığı
Dipte yaşayan su ürünlerinin avlanılma işi
- dip bucak
Ayrıntılı bir biçimde
- dip dibe
Yan yana sıkışmış olarak
- dip doruk
Baştan aşağı, dipten tepeye kadar
- dip koçanı
Hesap çıkarmaya, gerektiğinde koparılan parça ile karşılaştırma yapmaya yarayan ve yaprakları deftere bağlı olan bölüm
- dip sos
Yoğurt, süt, mayonez vb. ile kekik, nane gibi baharatların karıştırılmasıyla elde edilen, kızartma, cips gibi yiyeceklerle tüketilen bir sos; daldırma sos
- dip çizgisi
Basketbolda oyun alanının çember yönüne rastlayan sınırını belli eden karşılıklı çizgiler
- dipdinç
Çok sağlıklı, çok canlı
- dipdiri
Çok diri, çok canlı
- diplarya
Pisi balığının küçüğü
- dipleme
Diplemek işi
- diplemek
Bitkiyi kökünden sökmek
- dipli
Dibi olan
- dipli bucaklı
Ayrıntılı bir biçimde
- diploit
İki kromozom takımı taşıyan hücre veya organizma
- diploma
Bir kimseye herhangi bir okulu veya öğrenim programını başarıyla tamamladığını, bir derece veya ünvanı kullanmaya hak kazandığını, bir iş, sanat veya meslek dalında çalışabilme yetkisi elde ettiğini belirtmek için bir öğretim kurumu tarafından düzenlenip verilen resmî belge; icazet, icazetname, şehadetname
- diplomalı
Diploması olan
- diplomalılık
Diplomalı olma durumu
- diplomasi
Uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü
- diplomasız
Diploması olmayan
- diplomasızlık
Diplomasız olma durumu
- diplomat
Dış politikayla uğraşan ve ülkesini temsil etmekle görevlendirilen kimse
- diplomatik
Diplomasi ile ilgili
- diplomatik dil
Diplomasi alanında kullanılan dil
- diplomatik pasaport
Devletin belirli kademelerinde çalışan üst düzey görevlilere ve belirli şartlara tabi olmak üzere bu kişilerin ailelerine Dışişleri Bakanlığı tarafından görev süreleri boyunca verilen pasaport; siyah pasaport
- diplomatik yol
Diplomasi alanında tutulan yöntem, belirlenen tarz
- diplomatlık
Diplomat olma durumu
- diplomatça
Diplomata yakışan
- dipnot
Metin içinde geçen herhangi bir bilgi ile ilgili olarak sayfa altına, çalışmanın sonuna konulan açıklama veya kaynak bilgisi; haşiye
- dipnot düşmek
eklemek, açıklama yapmak
- dipsiz
Dibi olmayan
- dipsiz doruksuz
Abartılı olan
- dipsiz kile, boş ambar
para, mal tutmayanın durumunu veya bir iş için boş yere uğraşıldığını anlatan bir söz
- dipsiz kuyu
Sonuç alınmayan
- dipsiz testi
Eline geçen para veya malı hesapsızca, boş yere harcayan
- dipsizlik
Dipsiz olma durumu
- dipçik
Tüfek vb. silahların namlu gerisinde bulunan, atış sırasında silahın omza dayanmasını veya tabancanın elle kavranmasını sağlayan taban bölümü
- dipçikleme
Dipçiklemek işi
- dipçiklemek
Dipçikle vurmak
- dipçikleniş
Dipçiklenmek işi
- dipçiklenme
Dipçiklenmek işi
- dipçiklenmek
Dipçikle vurulmak
- dipçikletme
Dipçikletmek işi
- dipçikletmek
Dipçikleme işini yaptırmak
- dipçikleyiş
Dipçiklemek işi
- dipçikli
Dipçiği olan (tüfek)
- dirayet
İnce şeyleri kavrayış
- dirayetli
Dirayeti olan
- dirayetlilik
Dirayetli olma durumu
- dirayetsiz
Dirayeti olmayan
- dirayetsizlik
Dirayetsiz olma durumu
- direk
Ağaçtan veya demirden yapılan uzun ve kalın destek
- direk gibi
sağlam, iri yapılı
- direkli
Direği olan
- direklik
Direk yapmaya elverişli (ağaç)
- direksiyon
Taşıta istenilen yönü vermeye ve taşıtı belirli bir doğrultuda götürmeye yarayan düzenek; yönelteç
- direksiyon kırmak
aracı istenilen yöne çevirebilmek için direksiyonu o yöne hızla döndürmek
- direksiyon sallamak
motorlu taşıt kullanmak
- direksiyon sınavı
Sürücü belgesi almak isteyenler için bir eğitmen ve gözetmen eşliğinde yapılan, araç tanıma bilgisi ve sürüş becerilerinin ölçüldüğü sınav; direksiyon imtihanı
- direksiyona geçmek
aracı kullanmak üzere sürücü yerine oturmak
- direksiz
Direği olmayan
- direkt
Doğru olarak, hiçbir yerde durmadan
- direktif almak
talimat almak, emredilmek
- direktif vermek
talimat vermek, emretmek, buyurmak
- direktör
Şirketlerin bir veya birden fazla biriminin başında bulunup sevk ve idaresini yürüten kişi
- direktörlük
Direktörün görevi ve makamı
- direkçi
Alamana kayıklarında direğe çıkarak gözcülük yapan kimse
- direkçilik
Direkçinin yaptığı iş
- direme
Diremek işi
- diremek
Bir şeyi dikine koymak, dayamak, durdurmak
- direnebilme
Direnebilmek işi
- direnebilmek
Direnme ihtimali veya imkânı bulunmak
- direnilebilme
Direnilebilmek işi
- direnilebilmek
Direnilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- direnilme
Direnilmek işi
- direnilmek
Direnme işi yapılmak
- direnim
Direnmek işi
- direniş
Direnmek işi
- direnişçi
Karşı koyan, dayanan kimse
- direnişçilik
Direnişçi olma durumu
- direnme
Direnmek işi; bekinme
- direnmek
Kendisine zor kullanılarak kabul ettirilmek istenen durumu, düşünceyi reddetmek, bu duruma karşı koymak; bekinmek, inat etmek, mukavemet etmek, taannüt etmek
- direnç
Dayanma, karşı koyma gücü; dayanırlık, mukavemet
- dirençli
Direnci olan
- dirençlilik
Dirençli olma durumu
- dirençsiz
Direnci olmayan
- dirençsizleşme
Dirençsizleşmek işi
- dirençsizleşmek
Dirençsiz bir duruma gelmek
- dirençsizlik
Dirençsiz olma durumu
- diretebilme
Diretebilmek işi
- diretebilmek
Diretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- diretiş
Diretmek işi
- diretken
Diretme özelliği olan, direten (kimse)
- diretkenlik
Diretken olma durumu
- diretme
Diretmek işi
- diretmek
Herhangi bir düşüncede, bir istekte veya bir durumda ayak diremek
- direy
Belli bir bölgede yaşayan hayvanların tümü; fauna
- direşmek
Sebat etmek
- dirgen
Genellikle harmanda sapları yaymaya yarayan demirden, çatallı bir tarım aracı; çatal, diren
- dirgenleme
Dirgenlemek işi; direnleme
- dirgenlemek
Dirgenle yaymak; direnlemek
- dirhem
Okkanın dört yüzde birine eşit olan, 3,207 gramlık eski bir ağırlık ölçüsü
- dirhem dirhem
Çok az ölçüde
- dirhemle söylemek (veya konuşmak)
çok az ve zorla konuşmak
- diri
Güçlü olan; zinde
- diri diri
Canlı canlı, taptaze olan
- diri kalmak
dinç, sağlıklı görünmek
- diri örtü
Ormanlık bölgelerde ağaçların altında yeşeren çalı, çırpı veya odunsu bitkiler
- dirice
Biraz diri
- dirijabl
İçerisi gazla doldurulmuş, istenilen yere yöneltilebilen balon
- diriksel
Diri ile, canlı ile ilgili, canlılar üzerinde olan; diril (I)
- diril
Şilte yüzü veya gömlek yapmaya yarar pamuklu bir kumaş
- diril ısı
Hayvanların vücut ısısı; diriksel ısı
- dirilebilme
Dirilebilmek işi
- dirilebilmek
Dirilme ihtimali bulunmak
- dirileşme
Dirileşmek işi
- dirileşmek
Bitkin, pörsümüş veya solmuşken yeniden diri duruma gelmek
- dirilik
Diri olma durumu; zindelik
- diriliverme
Dirilivermek işi
- dirilivermek
Çabucak veya ansızın dirilmek
- diriliş
Dirilmek işi
- dirilme
Dirilmek işi
- dirilmek
Güçlenip canlanmak
- diriltebilme
Diriltebilmek işi
- diriltebilmek
Diriltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- diriltiverme
Diriltivermek işi
- diriltivermek
Çabucak veya ansızın diriltmek
- diriltiş
Diriltmek işi
- diriltme
Dirilmesini sağlama
- diriltmek
Dirilmesini sağlamak
- dirim konisi
Gelişme durumundaki fidan veya yaprakların sürgen dokulu ucu
- dirim kurgu
Canlılar dünyasını özellikle beynin çalışmasını taklit eden elektronik aletlerden yararlanmayı konu edinen bilim dalı
- dirimli
Hayatı olan (canlı)
- dirimlik
Hayat, yaşam, sağlık
- dirimselci
Dirimselcilik öğretisini benimseyen
- dirimselcilik
Hayat olaylarını fiziksel, kimyasal güçlerle değil de özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti
- dirimsellik
Dirimsel olma durumu
- diriğ etmek
esirgemek
- dirlik
Yaşayış, hayat, sağlık, varlık, geçim
- dirlik düzenlik
Aile üyeleri veya bir arada çalışan kimseler arasında iyi geçinme durumu
- dirlik yüzü görmemek
rahata kavuşamamak
- dirliksiz
Dirliği olmayan
- dirlikçi
Dirlik sahibi olan kimse
- dirsek
Kol ile ön kol arasındaki eklemin arka yanı
- dirsek dirseğe
Çok sıkışık bir durumda, yan yana bir biçimde
- dirsek kemiği
Ön kolun iskeletini oluşturan iki uzun kemikten iç yanda olanı
- dirsek teması
Bir amaç uğruna dayanışma içinde bulunma, ilişki içerisine girme
- dirsek çevirmek
daha önce iş birliği yaptığı kişiyi uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak
- dirsek çürütmek
okumak için çok emek sarf etmek
- dirsekleme
Dirseklemek işi
- dirseklemek
Dirsekle vurmak, dirsekle itmek
- dirseklenme
Dirseklenmek işi
- dirseklenmek
Dirsek biçiminde kıvrılmak, dirsek oluşturmak
- dirseklik
Koltuk, kanepe vb.nde dirsekleri dayamaya elverişli bölüm
- dirsizlik
Dirlik düzenlikten uzak durum
- disfazi
Sinir merkezlerindeki bir bozukluktan dolayı konuşma bozukluğu veya güçlüğü
- disiplin
Bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı veya yazısız kurallarına titizlik ve özenle uyması durumu; sıkı düzen, düzence, düzen bağı, inzibat, zapturapt
- disiplin cezası
Disiplin suçlarından birini işleyen kimseye davranışlarının ağırlık derecesine göre verilen ceza
- disiplin kurulu
Disiplin kurallarına aykırı davranan kimselerin suçlarını tespit ederek uygun cezaları vermekle görevli kurul; inzibat meclisi
- disiplin suçu
Eğitim ve iş hayatında bir kimsenin disiplin yönetmeliğine aykırı davranışı
- disipline
"Sıkı düzen ve denetim altına alınmak, zapturapt altına alınmak, denetim altında tutulmak" anlamlarında disipline edilmek, "sıkı düzen ve denetim altına almak, zapturapt altına almak" anlamlarında disipline etmek, "kendi kendine veya dış etkilerle düzen ve denetim altına girmek" anlamında disipline olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
- disipline girmek
disiplinli bir biçimde yaşamaya başlamak
- disiplinler arası
Belirli bir kavramın, sorunun veya konunun farklı disiplinlerin bakış açılarıyla değerlendirildikten sonra bir bütün hâline getirilmesi yaklaşımı
- disiplinler arasılık
Disiplinler arası olma durumu
- disiplinli
Disiplini olan
- disiplinlilik
Disiplinli olma durumu
- disiplinsiz
Disiplini olmayan
- disiplinsizce
Disiplinsiz bir biçimde
- disiplinsizlik
Disiplinsiz olma durumu
- disk
Disk atmada kullanılan, erkekler için 2, kadınlar için 1 kilogram ağırlığında, genellikle metal bir çember ile çevrelenmiş tahta ağırşak
- disk atma
Diski en uzağa atma esasına dayalı atletizm dalı
- disk zımpara
Mermer ve metal maddeleri kesmeye veya temizleyip parlatmaya yarayan alet
- diskalifiye
Yarış dışı bırakılmış
- diskalifiye etmek
yarış dışı bırakmak
- diskalifiye olmak
yarış dışı bırakılmak
- disket
Bilgisayardaki işlemlerin kaydedildiği manyetik araç
- diskjokey
Radyo ve diskoteklerde müzik yayınlarını plak veya ses bantları aracılığıyla yöneten kimse
- diskjokeylik
Diskjokeyin işi
- diskotek
Plak, ses bandı koleksiyonu
- diskur
Nutuk verme
- diskur geçmek (veya çekmek)
nutuk verir gibi konuşmak
- diskçalar
Özel yöntemlerle yoğun disk üzerine kaydedilen müzikleri dinlemeye yarayan araç
- diskçi
Disk atan kimse
- diskçilik
Diskçi olma durumu
- disleksi
Fiziksel, ruhsal vb. herhangi bir bozukluğu olmayan bazı çocukların okuma, heceleme, yazma, konuşma, akıl yürütme ve aritmetik becerilerinde zorluklar yaşamasına sebep olan öğrenme güçlüğü
- dispersiyon eriyik
Çok ince katı taneciklerin su vb. sıvılarda erimeden dağılması durumu
- dispeç
Bir ortak avaryada deniz kazasından sonra gemi, yük ve navlunla ilgili kimselerin uğradıkları zararların ve bunlar tarafından yapılan masrafların nasıl, kimler tarafından ve ne oranda karşılanacağını belirlemek için yapılan işlem
- dispeççi
Dispeç işiyle uğraşan uzman
- dispeççilik
Dispeççinin yaptığı iş
- disponibilite
Bankalarda mevcut nakit ve derhâl paraya çevrilebilecek kıymet
- disprosyum
Atom numarası 66, atom ağırlığı 162,5, yoğunluğu 8,54 olan, 1500 °C'de eriyen, açık yeşil renkte çözeltiler veren, az bulunan bir element (simgesi Dy)
- ditilme
Ditilmek işi
- ditilmek
Ditme işi yapılmak
- ditiramp
Eski Yunanların Dionysos şerefine okudukları tören şarkısı
- ditme
Ditmek işi
- ditmek
Yün, pamuk vb.ni tellere ayırarak kabartmak
- diva
Sinema, tiyatro, müzik, dans, bale vb. sanatlara emek vermiş, alanında uzmanlaşmış ve tanınmış olan kadın sanatçı
- dival
Altı mukavva ile beslenmiş, üstü sırmalı işleme
- divan
Yüksek düzeydeki devlet adamlarının kurduğu büyük meclis
- divan durmak
el pençe divan durmak
- divan edebiyatı
XIII-XIX. yüzyıllar arasında dil, konu, işleniş bakımından Arap, Fars etkisi altında gelişmiş Türk edebiyatı
- divan kalemi
Sadrazam buyruklarının ve fermanlarının yazıldığı yer
- divane
Deli, kaçık, budala olan
- divane olmak
deli divane olmak
- divaneleşme
Divaneleşmek işi
- divaneleşmek
Divane duruma gelmek
- divaneleştirme
Divaneleştirmek işi
- divaneleştirmek
Divane duruma getirmek
- divanelik
Divane olma durumu
- divanesi olmak
bir şeye çok düşkün olmak
- divaneye dönmek
çok üzülmek
- divanhane
Geniş sofa
- divani
Divan kaleminden çıkan ferman, berat vb. belgelerde kullanılmış olan yazı
- divani kırması
Divani yazının basitleştirilmiş bir türü
- divançe
Küçük divan
- divanıharp
Askerî mahkeme
- divit
Hokkadaki mürekkebe batırılarak yazı yazmaya yarayan ve değişik uçları olan bir tür kalem
- divitin
Bir yüzü havlı, pamuklu veya yünlü kumaş
- Divriği
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- diyabaz
Feldspatlardan bir plajiyoklaz ile ojitten oluşmuş yeşil renkli bir kütle
- diyabet bilimi
Şeker hastalığını inceleyen bilim dalı; diyabetoloji
- diyabet uzmanı
Şeker hastalığı alanında uzmanlaşmış hekim; diyabetolog
- diyabetik
Şeker hastalığı ile ilgili
- Diyadin
Ağrı iline bağlı ilçelerden biri
- diyafon
İş yerlerinde, apartmanlarda, taksi duraklarında kısa süreli karşılıklı konuşmayı sağlayan araç
- diyafram
Göğüs ve karın boşluklarını birbirinden ayıran ince ve geniş kas
- diyafram nefesi
Akciğerlerin havayla doldurulup diyafram kasının harekete geçirilmesine dayanan soluk alma biçimi
- diyagonal
Eğri bir biçimde dokunmuş kumaş
- diyagram
Herhangi bir olayın değişimini gösteren grafik
- diyakoz
Hristiyanlıkta papazın yardımcısı olan din adamı
- diyalaj
Piroksen cinsinden, doğal kalsiyum, magnezyum ve demir silikatı
- diyalektik
Gerçekliği ve onun çelişmelerini incelemeye yarayan ve bu çelişmeleri aşmayı sağlayan yolları aramayı öngören akıl yürütme yöntemi; eytişim, cedel
- diyalektikçi
Diyalektik yöntemini uygulayan kişi
- diyalel
Bir önermeyi başka bir önerme ile tanıtlamak yoluyla yapılan sofizm, üstü örtülü bir tür kısır döngü
- diyaliz
Vücut sıvılarındaki istenmeyen maddelerin yarı geçirgen zar aracılığıyla vücuttan uzaklaştırılması temeline dayanan bir çözümleme veya arıtma yöntemi
- diyaliz makinesi
Kan diyalizi yapmaya yarayan araç
- diyalize girmek
diyaliz makinesine bağlanmak
- diyalog
Karşılıklı konuşma
- diyalog kurmak
anlaşma ve uyum sağlayacak yolda karşılıklı konuşmak
- diyanet
Din kurallarına tam bağlı olma durumu
- diyanet işleri
Dinle ilgili işler
- diyapazon
Titreştirildiğinde ana seslerden birini veren, U biçiminde, küçük bir çelik araç
- diyar
Bazı nitelik veya değerleri taşıyanların çok bulunduğu yer; yurt
- Diyarbakır
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Diyarbakırlı
Diyarbakır ilinden olan kimse
- Diyarbakırlılık
Diyarbakırlı olma durumu
- diyarıgurbet
İş, eğitim vb. sebeplerle göç edilen yabancı yer
- diyastaz
Nişastayı dekstrin ve glikoz durumuna getiren, tükürükte ve pankreasın salgısında bulunan bir enzim
- diyastol
Sistolden sonra kulakçıkların veya karıncıkların genişlemesi
- diyatome
Silisli sert kabukları olan ve fosilleri, kalın yer katmanları oluşturan bir algler familyası
- diye
Adında
- diyebilme
Diyebilmek işi
- diyebilmek
Deme ihtimali veya imkânı bulunmak
- diyecek yok
"eleştirilecek bir yanı yok, söz yok" anlamında kullanılan bir söz
- diyet
İslam hukukuna göre, öldürme ve yaralamalarda suçlunun ödemek zorunda olduğu para veya mal; kan akçesi, kan pahası, kan parası, kefaret
- diyet uzmanı
Kişinin sağlığını korumak ve düzeltmek amacıyla beslenmesini düzene koymasını sağlayan kişi; diyetisyen
- diyetetik
Kötü beslenmenin yol açtığı hastalıkları, yiyeceklerin besin değerlerini inceleyen sağlık bilgisi dalı
- diyetli
İçinde diyet bulunan
- diyetsiz
İçinde diyet bulunmayan
- diyez
Bir sesin yarım ton inceltileceğini gösteren nota işareti
- diyoptri
Optik sistemlerin yakınsaklık birimi
- diyorit
Özellikle plajiyoklazdan oluşan, saydam, üstü tanecikli derinlik kayacı
- diyot
Yalnızca bir yönde akım geçiren devre
- diz
Kaval, baldır ve uyluk kemiğinin birleştiği yer
- diz bağı
Dizde çorabın tutturulduğu bağ
- diz boyu
Dize kadar olan
- diz dize
Dizleri birbirine değecek biçimde birbirine yakın olarak
- diz kapağı
Dizin diz kapağı kemiği ile kaplı bölümü
- diz kapağı kemiği
Dizin önünde bulunan, kapak biçiminde oynar kemik; diz ağırşağı, oynak kemiği
- diz yastığı
Taşıtlarda kaza anında diz bölümüne gelebilecek çarpmaların sonuçlarını azaltmaya yönelik hava basınçlı yastık
- diz çökmek
dizlerini yere koyarak oturmak
- diz üstü
Boyu dizlerin üst kısmına gelen (etek, pantolon, çorap vb.)
- diz üstü çökmek
dizleri yere gelecek biçimde eğilmek veya oturmak
- dizanteri
Ağrılı ve kanlı ishalle beliren, bağırsakta yaralara yol açan bulaşıcı, salgın hastalık; kanlı ishal
- dizanterili
Dizanteriye yakalanmış olan (kimse)
- dizdar
Kale bekçisi, kale muhafızı
- dizdirebilme
Dizdirebilmek işi
- dizdirebilmek
Dizdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizdirilebilme
Dizdirilebilmek işi
- dizdirilebilmek
Dizdirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizdirilme
Dizdirilmek işi
- dizdirilmek
Dizdirme işi yapılmak
- dizdirme
Dizdirmek işi
- dizdirmek
Dizme işini yaptırmak
- dize
Şiirin satırlarından her biri; mısra
- dize gelmek
baş eğmek, boyun eğmek
- dize getirmek
kendisine karşı geleni yenerek buyruğuna uyacak duruma getirmek
- dizebilme
Dizebilmek işi
- dizebilmek
Dizme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizel motoru
Ateşleme işi buji yerine havanın sıkıştırılması sonucu elde edilen ısıdan yararlanılarak yapılan içten yanmalı bir motor türü; dizel
- dizeleme
Dizelemek işi
- dizelemek
Dize durumuna getirmek
- dizeleşme
Dizeleşmek işi
- dizeleşmek
Dize durumuna gelmek
- dizeleştirebilme
Dizeleştirebilmek işi
- dizeleştirebilmek
Dizeleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizeleştirme
Dizeleştirmek işi
- dizeleştirmek
Dize durumuna getirmek
- dizeli
Dizesi olan
- dizelik
Dizeden oluşan
- dizge
Bir bütün oluşturacak biçimde birbirine bağlı ögelerin bütünü; cümle, manzume, sistem
- dizgeleşme
Dizgeleşmek işi
- dizgeleşmek
Dizge niteliği kazanmak
- dizgeleştiriş
Dizgeleştirmek işi
- dizgeleştirme
Dizgeleştirmek işi
- dizgeleştirmek
Dizge niteliği kazandırmak
- dizgi
Basım için harfleri, kelimeleri, satırları, sayfalar oluşturacak biçimde düzenleme; tertip
- dizgi yeri
Dizgi işlerinin yapıldığı yer; mürettiphane
- dizgici
Basımevinde dizgi işiyle uğraşan kimse; dizici, dizmen, mürettip
- dizgicilik
Dizgicinin yaptığı iş; mürettiplik
- dizgin
Gemin uçlarına bağlanarak hayvanı yöneltmeye yarayan kayış
- dizgin boşaltmak
atı hızlı bir biçimde sürmek
- dizgin vurmak
ata dizgin bağlamak
- dizgine gelmek
düzelmek, belli bir disipline ve sisteme girmek
- dizginini kesmek
üzerindeki baskıyı artırmak
- dizginini çekmek
birinin aşırı davranışlarına engel olmak
- dizginleme
Dizginlemek işi
- dizginlemek
Ata dizgin takmak veya atı yürütmek için dizginini oynatmak
- dizginlenebilme
Dizginlenebilmek işi
- dizginlenebilmek
Dizginlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizginleniş
Dizginlenmek işi
- dizginlenme
Dizginlenmek işi
- dizginlenmek
Dizginleme işi yapılmak veya dizginleme işine konu olmak
- dizginleri (veya dizginlerini) ele almak
işi kendisi yönetmeye başlamak
- dizginleri ele vermek
başkasının yönetimini kabullenmek
- dizginleri gevşetmek
birinin üzerindeki baskıyı azaltmak
- dizginleri koparmak
her türlü bağ ve baskıdan kurtulmak
- dizginleri salıvermek
başıboş bırakmak
- dizginletme
Dizginletmek işi
- dizginletmek
Dizginleme işini yaptırmak
- dizginleyebilme
Dizginleyebilmek işi
- dizginleyebilmek
Dizginleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizginleyiş
Dizginlemek işi
- dizginsiz
Dizgini olmayan
- dizi
Herhangi bakımdan bir bütün oluşturan şeylerin tümü; seri (I)
- dizi (veya dizinin) dibinden ayrılmamak
yanından hiç gitmemek, ayrılmamak
- dizi dizi
Peş peşe dizilmiş
- dizi eylem
Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlemlerin bütünü; operasyon
- dizi film
Bölümler hâlinde yayımlanan ve çoklukla aralarında konu bütünlüğü olan film; dizi, televizyon dizisi
- dizi pusulası
Resmî bir kurumda görevli memurun kurum adına yaptığı harcamaların ayrıntılı dökümünü gösteren belge
- dizicilik
Dizicinin yaptığı iş
- dizilebilme
Dizilebilmek işi
- dizilebilmek
Dizilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dizileme
Dizilemek işi
- dizilemek
Dizi durumunda sıralamak
- dizili
Dizilmiş olan, sıralanmış; mürettep
- diziliverme
Dizilivermek işi
- dizilivermek
Çabucak veya ansızın dizilmek
- diziliş
Dizilmek işi
- dizilme
Dizilmek işi
- dizilmek
Dizi durumuna getirilmek, dizme işi yapılmak
- dizim
Dizilme işi
- dizim dizim
Peş peşe dizilmiş; düzüm düzüm
- dizimli
Dizilmiş olan
- dizimlilik
Dizilmiş olma durumu
- dizin
Bir kitabın veya derginin kişi, konu, yer adı vb. bakımından içindekileri yer numarasıyla belirten ve eserin arkasında yer alan alfabetik liste; endeks, indeks, fihrist
- dizini (veya dizlerini) dövmek
pişmanlık duymak
- dizinleme
Dizinlemek işi
- dizinlemek
Dizinini yapmak
- dizinlenme
Dizinlenmek işi
- dizinlenmek
Dizini yapılmak
- diziverme
Dizivermek işi
- dizivermek
Çabucak veya ansızın dizmek
- diziş
Dizmek işi
- dizleme
Dizlemek işi
- dizlemek
Dize kadar batmak
- dizleri kesilmek (veya tutmamak)
dizlerinde derman, güç kalmamak
- dizlerine kapanmak
çok yalvarmak
- dizlerine kara su inmek
beklemekten veya yorgunluktan güçsüz kalmak
- dizlerinin bağı çözülmek
korkudan ayakta duramayacak duruma gelmek
- dizlik
Korumak amacıyla dize geçirilen şey
- dizme
Dizmek işi
- dizmek
Bazı nesneleri iplik, tel vb.ne geçirmek
- dizyem
Sıcaklıkölçerde santigradın onda biri
- dizüstü bilgisayar
Bilgisayarın her türlü donanımı ile küçültülerek taşınabilir duruma getirilmiş biçimi; dizüstü
- diş
Çene kemiklerinin üstüne dizili, ısırıp koparmaya ve çiğnemeye yarayan sert, beyaz organlardan her biri
- diş aynası
Dişleri muayeneye yarayan ayna; odontoskop
- diş açmak
madenî boruları birbirine birleştirebilmek amacıyla özel aletle sarmal yiv ve set oluşturmak
- diş ağrısı
Diş bölgesinde oluşan hastalıktan meydana gelen ağrı; odontalji
- diş bademi
Kabuğu ince olduğu için dişle kırılabilen bir badem türü; sakız bademi
- diş bilemek
kötülük yapmak için fırsat beklemek, hıncını gösterir bir durum almak
- diş buğdayı
Çocuk ilk dişini çıkardığında kaynatılıp üzerine toz şeker ile dövülmüş ceviz vb. ekilerek yakınlara dağıtılan buğday
- diş diş
Çıkıntıları olan
- diş eti
Diş köklerini kaplayan kalın kırmızımtırak et
- diş eti ünsüzü
Dil ucunun diş etine dokunmasından oluşan ünsüz: j, ş
- diş eti-damak ünsüzü
Dil ucunun, üst diş etleriyle ön damağa dokunmasından oluşan ünsüz; diş-damak ünsüzü: c, ç, z, s, n, j, ş
- diş eti-dudak ünsüzü
Alt dudağın üst dişlere dokunmasıyla oluşan dudak ünsüzü; diş-dudak ünsüzü: f, v
- diş fırçası
Dişleri temizlemede kullanılan bir fırça türü
- diş geçirememek
gücü yetmemek
- diş geçirmek
zorla veya inatla istediğini yaptırmak
- diş göstermek
güçlü olduğunu, saldırıya geçebileceğini durumuyla belli etmek, tehdit etmek
- diş gıcırdatmak
öfkesini davranışlarıyla göstermek
- diş hekimi
Diş, ağız bakımıyla ve hastalıklarıyla uğraşan hekim; dişçi, diş doktoru, diş tabibi
- diş hekimliği
Diş, ağız bakımıyla ve hastalıklarıyla uğraşan tıp dalı; dişçilik, diş tababeti
- diş ipi
Diş ara yüzeylerini temizlemek amacıyla kullanılan, ince ipek liflerinden üretilen, çoğu zaman mumla kaplanmış, büklümsüz özel bir ip türü
- diş kirası
Sarayda, zengin konaklarında iftardan sonra konuklara verilen armağan veya para
- diş macunu
Dişleri temizlemede kullanılan macun
- diş odacığı
Dişin taç kısmında diş özünün bulunduğu boşluk
- diş otu
Diş otugillerden, kurak ve çorak yerlerde yetişen, çok yıllık ve otsu bir bitki; Mısır anasonu, kurşun otu (Plumbago europea)
- diş otugiller
Bitişik taç yapraklı iki çeneklilerden, örneği diş otu olan ve genellikle sıcak ve kurak yerlerde yetişen bitkilerden oluşan familya
- diş plağı
Diş taşının oluşumuna sebep olan tabaka
- diş tacı
Dişlerin diş etlerinin dışında kalan bölümü
- diş taşı
Diş köklerinde oluşan kireçsi taş tabaka; küfeki, tartar
- diş çıkarmak
çene kemikleri içinde bulunan diş, diş etini deldikten sonra ağız boşluğuna doğru sivrilmek
- diş özü
Dişlerin, katılgan doku, damar ve sinirlerden oluşmuş iç bölümü
- diş ünsüzü
Dil ucunun üst diş etlerine dokunmasıyla oluşan ünsüz: d, t, c, ç
- dişbudak
Zeytingillerden, kerestesi sert ve değerli bir ağaç; demircik (Fraxinus excelsior)
- dişe diş
Var olan bütün gücünü kullanarak
- dişe dokunmak
işe yarar olmak, önemli olmak, yerinde ve anlamlı olmak
- dişe dokunur (olmak)
işe yarar, belirtilmeye değer, önemli (olmak)
- dişeme
Dişemek işi
- dişemek
Diş çıkarmak
- dişeği
Taşları yontmak için kullanılan dişli bir tür çekiç
- dişeğileme
Dişeğilemek işi
- dişeğilemek
Dişeği ile değirmen taşı üzerinde diş yapmak, değirmen taşının dişlerini bilemek
- dişi
Yumurta oluşturan veya yavru doğuran (birey)
- dişi bakır
Kolay işlenebilen bakır
- dişi demir
Yumuşak bir demir türü
- dişi klişe
Yazısı oyma olan klişe
- dişi organ
Çiçeklerde yumurtalığı içine alan, döllenme sonucu meyve ve tohumları oluşturan organ
- dişil
Cinsiyet kategorisinin söz konusu olduğu dillerde dişi cinsten sayılan (kelime); müennes
- dişileşme
Dişileşmek durumu
- dişileşmek
Dişiye özgü davranışta bulunmak
- dişileştirme
Dişileştirmek işi
- dişileştirmek
Dişi duruma getirmek
- dişilik
Dişi cinsten olma durumu; müenneslik
- dişilik organı
Dişinin çiftleşme organı; am
- dişilleştirme
Dişilleştirmek işi
- dişilleştirmek
Cinsiyet kategorisinin söz konusu olduğu dillerde bir kelimeyi dişil duruma getirmek
- dişillik
Bazı dillerde kelimelerin dişil olma durumu; müenneslik
- dişinden tırnağından artırmak
yiyecek giderlerini kısarak para biriktirmek
- dişindirik
İpe ilmik atarak hayvanın ağzına takılan gem
- dişine göre
gücünün yeteceği, altından kalkabileceği bir durumda
- dişine kestirmek
birini alt edeceğine veya dövebileceğine inanmak
- dişine vurmak
ısırmak, dişlemek
- dişini sökmek
kötülük edemeyecek duruma getirmek
- dişini sıkmak
darlığa, sıkıntıya dayanmak, katlanmak
- dişini tırnağına takmak
çok büyük güçlüklere, sıkıntılara katlanmak
- dişinin kovuğuna bile gitmemek
yiyecek çok az gelmek
- dişisel
Şuh olan
- dişisellik
Dişisel oma durumu
- dişiyle tırnağıyla
Bütün gücünü kullanarak
- dişlek
Dişleri dışarıya doğru çıkık olan (kimse)
- dişleklik
Dişlek olma durumu
- dişleme
Dişlemek işi
- dişlemek
Bir şeyin bir parçasını ısırmak veya koparmak
- dişlenebilme
Dişlenebilmek işi
- dişlenebilmek
Dişlenme ihtimali bulunmak
- dişleniş
Dişlenmek işi
- dişlenme
Dişlenmek işi
- dişlenmek
Dişleme işine konu olmak, dişle ısırılmak
- dişleri dökülmek
yaşlanmak, ihtiyarlamak
- dişletme
Dişletmek işi
- dişletmek
Dişleme işini yaptırmak
- dişleyebilme
Dişleyebilmek işi
- dişleyebilmek
Dişleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dişleyiverme
Dişleyivermek işi
- dişleyivermek
Çabucak veya ansızın dişlemek
- dişleyiş
Dişlemek işi
- dişli
Dişleri olan
- dişli tırnaklı
Saldırgan olan
- dişlik
Boks vb. oyunlarda oyuncuların dişlerini ve dudaklarını korumak için dişlerine yerleştirdikleri kauçuk koruyucu
- dişlilik
Dişli olma durumu
- dişsiz
Dişi olmayan
- dişsizlik
Dişsiz olma durumu
- dişten tırnaktan artırmak
dişinden tırnağından artırmak
- dişçi koltuğu
Diş hekimi muayenehanesinde bulunan, aşağı, yukarı ve geriye hareket eden, birtakım donanımlara sahip özel koltuk
- dişçik
Çok küçük diş
- do
Gam (II) dizisinde "si" ile "re" arasındaki ses
- do anahtarı
Portedeki notaların ince do aralığında olacağını gösteren işaret
- dobra
Anlaşılır
- dobra dobra
Sakınmadan, çekinmeden, apaçık biçimde
- dobralık
Dobra olma durumu
- Dodurga
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- dogma
Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi
- dogmacı
Dogmacılık yanlısı olan; inakçı
- dogmacılık
Öne sürülen öğreti ve ilkeleri eleştirmeden doğru olarak benimseyen ve benimsediği varsayımlardan katı bir yöntemle önermeler türeten anlayış; inakçılık, dogmatizm
- dogmalaşma
Dogmalaşmak işi
- dogmalaşmak
Dogma durumuna gelmek
- dogmalaştırabilme
Dogmalaştırabilmek işi
- dogmalaştırabilmek
Dogmalaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dogmalaştırma
Dogmalaştırmak işi
- dogmalaştırmak
Bir inancı dogma durumuna getirmek
- dogmalaştırılabilme
Dogmalaştırılabilmek işi
- dogmalaştırılabilmek
Dogmalaştırılma ihtimali bulunmak
- dogmalaştırılma
Dogmalaştırılmak işi
- dogmalaştırılmak
Dogma durumuna getirilmek
- dogmatik
Deney bilgisini, deneye dayanan kanıtları hiçe sayarak kanılarını inanç öğretilerinden çıkaran (düşünce biçimi); inaksal
- dogmatik felsefe
Eleştirmeciliğin ve kuşkuculuğun tersine olarak her türlü inkâr ve kuşkunun üstünde tutulan birtakım ilkeleri benimseyen felsefe
- dok
Gemilerin yükünün boşaltıldığı veya onarıldığı, üstü örtülü havuz
- doksan
Seksen dokuzdan sonra gelen sayının adı
- doksan kapının ipini çekmek
içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak
- doksanar
Doksan sıfatının üleştirme sayı sıfatı
- doksanarlı
Doksanar doksanar sıralanmış
- doksanlı
Doksan parçası bulunan, doksan parçadan oluşan
- doksanlık
Doksan tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden doksan tane
- doksanıncı
Doksanın sıra sıfatı, sırada seksen dokuzuncudan sonra gelen
- doktor
Bir fakülteyi veya bir yüksekokulu bitirdikten sonra belli bir bilim dalında en yükseköğrenim basamağına vardığını, geçirdiği özel sınavla ve başarılı bir eserle gösterenlere verilen akademik ünvan
- doktor doktor gezmek (veya dolaşmak)
tedavide çabuk ve kesin sonuç almak ümidiyle birçok doktora başvurmak
- doktor öğretim üyesi
Yükseköğretim kurumlarında doktora sonrası öğretim üyeliğinin ilk basamağında olan öğretim üyesi; yardımcı doçent, yardımcı doçent doktor
- doktora
Bir fakülte veya yüksekokulu bitirdikten sonra o bilim dalında sınav ve bilimsel bir eserle erişilen derece, basamak
- doktora görünmek
muayene olmak
- doktora yapmak
yüksek lisans öğretiminden sonra üst düzeyde öğretim yapmak
- doktoralı
Doktorası olan
- doktorasız
Doktorası olmayan
- doktorculuk
Çocukların hasta ve doktor rolüne girerek oynadıkları oyun; doktorluk
- doku
Bir vücudun veya bir organın yapı ögelerinden birini oluşturan hücreler bütünü; nesiç
- doku bilimci
Doku bilimiyle uğraşan kimse; histolog
- doku bilimi
Canlılardaki dokuların oluşum, evrim ve birleşimini inceleyen bilim dalı; histoloji
- doku bilimsel
Doku bilimi ile ilgili; histolojik
- doku bozukluğu
Yara, darbe, iltihap, ur vb. sebeplerle bir organda ortaya çıkan bozukluk; yıpranma, lezyon
- doku ekimi
Vücuda herhangi bir işlevi yerine getirmesi için doku yerleştirme; implant
- doku uyuşmazlığı
Doku naklinde hücre zarlarındaki proteinlerin uyumsuzluğu
- dokulu
Dokusu olan
- dokuma
Dokumak işi; nesiç, tekstil
- dokuma tezgâhı
Dokuma işinin yapıldığı makine veya araç
- dokumacı
Kumaş dokuyan veya dokuma ticareti yapan kimse; dokuyucu
- dokumacılık
Dokumacının yaptığı iş; dokuyuculuk, tekstil
- dokumahane
Dokuma tezgâhlarının bulunduğu ve çalıştığı yer
- dokumak
Tezgâhta ipliği, çözgü ve atkı durumunda kullanarak kumaş yapmak
- dokumalı
Dokuması olan
- dokunabilme
Dokunabilmek işi
- dokunabilmek
Dokunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dokunaklı
Etkili, insanın içine işleyen; yakıcı (I), müessir
- dokunaklılık
Dokunaklı olma durumu
- dokunaç
Birçok omurgasız hayvanın başında bulunan, dokunmaya, tutmaya yarayan hareketli uzantı
- dokunca
Kötülüğe yol açan, sağlığı bozan şey
- dokunca görmek
zarara uğramak, harap olmak
- dokundurabilme
Dokundurabilmek işi
- dokundurabilmek
Dokundurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dokundurma
Dokundurmak işi
- dokundurmak
Dokunmasını sağlamak
- dokundurtma
Dokundurtmak işi
- dokundurtmak
Dokundurma işini yaptırmak
- dokunduruş
Dokundurmak işi
- dokunma
Dokunmak (I) işi; değinti, temas
- dokunma duyusu
Deri üzerine yapılan değme, vurma, bastırma, çekme vb. etkileri alan duyu
- dokunmak
Nesnelerin sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık vb. niteliklerini derinin altındaki sinir uçları aracılığıyla duymak; yordamlamak, temas etmek
- dokunmalı
Ekranına parmak veya özel kalemle dokunularak kullanılan (televizyon, bilgisayar, cep telefonu vb.)
- dokunmasız
Dokunmadan, ele alınmadan kullanılabilen
- dokunsal
Dokunum ile ilgili olan
- dokunulma
Dokunulmak işi
- dokunulmak
Dokunma işine konu olmak
- dokunulmamazlık
bk. dokunulmazlık
- dokunulmaz
İlişilmez, el sürülmez, taarruzdan korunmuş
- dokunulmazlık
Dokunulmaz, ilişilmez, karışılmaz olma durumu; masuniyet
- dokunulmazlığını kaldırmak
anayasa veya uluslararası gelenekler gereğince, kişiye tanınan ilişilmez olma durumunu ortadan kaldırmak
- dokunum
Çevremizdeki nesnelerin sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık vb. niteliklerini derimiz aracılığıyla bildiren duyarlık yeteneği; lamise
- dokunuverme
Dokunuvermek işi
- dokunuvermek
Çabucak dokunmak
- dokunuş
Dokunmak (I) işi
- dokurcuk
Desenli veya yollu dokunmuş yün kumaş
- dokurcun
Ot veya ekin yığını
- dokusuz
Dokusu olmayan
- dokutma
Dokutmak işi
- dokutmak
Dokuma işini yaptırmak
- dokuyabilme
Dokuyabilmek işi
- dokuyabilmek
Dokuma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dokuyuş
Dokumak işi
- dokuz
Sekizden sonra gelen sayının adı
- dokuz at bir kazığa bağlanmaz
"bir işin başına, tanınmış, o işten anlayan birçok kimse birden getirilmemelidir, bunlar anlaşamaz ve birbirlerine düşerler" anlamında kullanılan bir söz
- dokuz ayın çarşambası bir araya gelmek
birçok iş birden ortaya çıkıp sıkışık bir durum yaratmak
- dokuz babalı
“Babası belli olmayan, birçok erkekle düşüp kalkan bir anadan doğan (kimse)” anlamında kullanılan bir hakaret sözü
- dokuz canlı
Kolay kolay ölmeyen
- dokuz canlılık
Dokuz canlı olma durumu
- dokuz doğurmak
merakla, heyecan içinde, sabırsızlıkla beklemek
- dokuz körün bir değneği
birçok kimsenin tek yardımcısı, tek dayanağı
- dokuz köyden kovulmuş
geçimsizliği veya başka davranışları yüzünden birçok yerden atılmış
- dokuz yorgan eskitmek (veya paralamak)
çok uzun yaşamak
- dokuzaltmışbeşlik
Namlusu 9,65 milimetre çapında olan bir tabanca türü
- dokuzar
Dokuz sayısının üleştirme sayı sıfatı
- dokuzarlı
Dokuzar dokuzar sıralanmış
- dokuzgen
Dokuz kenarı olan çokgen
- dokuzlu
Dokuz parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden dokuz tane bulunan
- dokuzluk
Dokuzu bir arada, dokuz taneden oluşmuş, dokuz tane alabilen
- dokuzsekizlik
İçinde dokuz adet sekizlik nota veya sus bulunan ritim ölçüsü
- dokuztaş
Dokuz taşla oynanan ve taşların yerleri ile yürütme yolları çizgilerle gösterilen oyun; dokurcun
- dokuzuncu
Dokuz sayısının sıra sıfatı, sırada sekizinciden sonra gelen
- dokuzunculuk
Dokuzuncu olma durumu
- dolaba girmek (veya gelmek)
aldatılmak, oyuna gelmek
- dolabilme
Dolabilmek işi
- dolabilmek
Dolma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolabı bozulmak
kurduğu iş düzeni bozulmak
- dolak
Tozluk yerine bacaklara ayak bileğinden dize kadar dolanan ensiz ve uzun kumaş parçası
- dolaksız
Dolağı olmayan, büzgüsü bulunmayan
- dolam
Dolama işinin her defası
- dolama
Dolamak işi
- dolama otu
Dolama otugillerden, çiçekleri küçük, yeşil veya beyaz bir bitki (Paronychia serpilifolia)
- dolama otugiller
İki çeneklilerden, örnek bitkisi dolama otu olan ve içine kasık otunu da alan karanfilgillerin alt familyası
- dolamak
İplik, şerit, tel vb. nesneleri bir şeyin üzerine döndürerek sarmak
- dolamaç
Dolambaçlı yol
- dolambaç
Dolanarak giden, dönerek uzanan yolun kıvrıntısı
- dolambaçlı
Dolambacı olan
- dolambaçsız
Dolambacı olmayan
- dolamık
Bir tür avcı tuzağı
- dolan taşı
Mineralleri gözle görülebilen, benekli ve yeşilimtırak renkli gabro ile bazalt arası püskürük kütle
- dolanabilme
Dolanabilmek işi
- dolanabilmek
Dolanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolandırabilme
Dolandırabilmek işi
- dolandırabilmek
Dolandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolandırma
Dolandırmak işi; söğüşleme
- dolandırmak
Dolanma işini yaptırmak
- dolandırıcı
Birini aldatarak mal veya parasını alan kimse; ayyar, tokatçı
- dolandırıcılık
Dolandırıcı olma durumu; ayyarlık, tokatçılık
- dolandırılma
Dolandırılmak işi
- dolandırılmak
Dolandırma işine konu olmak
- dolandırılış
Dolandırılmak işi
- dolandırış
Dolandırmak işi
- dolanma
Dolanmak işi
- dolanmak
Bir şeyin çevresine sarılmak
- dolantı
Gezip dolaşılan yer, alan
- dolanık
Birbirine dolanmış
- dolanım
Mal veya paranın elden ele dolaşması; dolaşım, sirkülasyon, para dolaşımı
- dolanım hızı
Paranın herhangi bir işlem sonunda el değiştirme temposu
- dolanıp durmak
sürekli olarak aynı yerde gezinmek
- dolanıverme
Dolanıvermek işi
- dolanıvermek
Çabucak veya kısa zamanda dolanmak
- dolanış
Dolanmak işi
- dolap
Genellikle tahtadan yapılmış, bölme veya çekmelerine eşya konulan kapaklı mobilya
- dolap beygiri
Kuyudan su çekip bahçe ve bostanları sulamaya yarayan çarklı düzeni döndüren at, eşek veya katır; bostan beygiri
- dolap beygiri gibi dönüp durmak (veya dolaşmak)
dar bir çevrede hep aynı işi yapmak
- dolap çevirmek (veya döndürmek)
hile ve dalavere ile iş yapmak
- dolaplama
Dolaplamak işi
- dolaplamak
Rutubetini ayarlamak, fazla yağını ve bağlanmamış boyasını uzaklaştırmak, parlaklık vermek amacıyla dolap içinde talaş, kaolin, alçı vb. ile birlikte döndürerek deriyi tabaklamak
- dolaplanma
Dolaplanmak durumu
- dolaplanmak
Dolaplamak işi yapılmak
- dolaplatma
Dolaplatmak işi
- dolaplatmak
Dolaplamak işini yaptırmak
- dolaplı
Dolabı olan
- dolapsız
Dolabı olmayan
- dolapçı
Dolap yapan veya satan kimse
- dolapçılık
Dolapçı olma durumu
- dolar
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada vb. ülkelerin para birimi
- dolay
Bir yeri saran başka yerlerin bütünü; civar
- dolay kutupsal
Kutup yakınında olan
- dolayabilme
Dolayabilmek işi
- dolayabilmek
Dolama ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolaylama
Tek kelimeyle belirtilebilecek bir kavramı güçlü ve etkin bir anlatım için birden fazla kelimeyle anlatma: Atatürk yerine büyük kurtarıcı veya Ankara yerine Türkiye'nin kalbi demek gibi
- dolaylı
Doğrudan doğruya olmayan, dolayısıyla olan; vasıtalı, bilvasıta, endirekt
- dolaylı anlatmak
anıştırmak, ima etmek
- dolaylı tümleç
Yüklemin anlamını çeşitli yönlerden tümleyen ve yönelme, kalma, çıkma durumlarından birinde bulunan veya edat alan tümleç; yer tamlayıcısı
- dolaylı vergi
Yükümlüsü önceden bilinmeyen, malı satın alanı yükümlendiren, tüketiciden alınan vergi
- dolaylılık
Dolaylı olma durumu
- dolaysız
Doğrudan doğruya olan; vasıtasız, bilavasıta
- dolaysız vergi
Yükümlüsü önceden bilinenden doğrudan doğruya alınan vergi
- dolaysızlık
Dolaysız olma durumu
- dolayı
Çevrede, etrafta bulunan
- dolayı dolayı
Dönerek
- dolayısıyla
Dolaylı olarak, doğrudan ilgili olmayarak
- dolayış
Dolamak işi
- dolaşabilme
Dolaşabilmek işi
- dolaşabilmek
Dolaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolaşma
Dolaşmak işi; tur
- dolaşmak
Doğru gitmeyip yolu uzatmak
- dolaştırabilme
Dolaştırabilmek işi
- dolaştırabilmek
Dolaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dolaştırma
Dolaştırmak işi; dolandırma
- dolaştırmak
Dolaşma işini yaptırmak; dolandırmak
- dolaştırılma
Dolaştırılmak işi
- dolaştırılmak
Dolaştırma işine konu olmak
- dolaşık
Karışık olan (saç, ip vb.)
- dolaşıklık
Dolaşık olma durumu
- dolaşıksız
Dolaşık olmayan
- dolaşılma
Dolaşılmak işi
- dolaşılmak
Dolaşma işi yapılmak
- dolaşım
Dolaşmak işi; sirkülasyon
- dolaşım ortaklığı
Müşterilerine yurt dışında da hizmet verebilmek için cep telefonu firmalarının başka ülkelerin iletişim firmalarıyla kurduğu iş birliği
- dolaşıverme
Dolaşıvermek işi
- dolaşıvermek
Çabucak veya kısa zamanda dolaşmak
- doldurabilme
Doldurabilmek işi
- doldurabilmek
Doldurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doldurboşalt
Oyunun son dakikalarında galip olan takım tarafından oyalama amacıyla topu uzun paslarla rakip kale önüne gönderme
- doldurma
Doldurmak işi; haşiv
- doldurmak
Dolmasını sağlamak, dolu duruma getirmek; kaplamak
- doldurtabilme
Doldurtabilmek işi
- doldurtabilmek
Doldurtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doldurtma
Doldurtmak işi
- doldurtmak
Doldurma işini yaptırmak
- doldurulma
Doldurulmak işi; imla
- doldurulmak
Dolu bir duruma getirilmek
- dolduruverme
Dolduruvermek işi
- dolduruvermek
Çabucak ve kısa zamanda doldurmak
- dolduruş
Doldurmak işi
- dolduruşa gelmek (veya kapılmak)
olumsuz yönde yönlendirilmek, kışkırtılmak
- dolduruşa getirmek
birini çeşitli yollarla pohpohlayarak yönlendirmek, kışkırtmak, gaza getirmek
- dolduruşçu
İnsanı dolduruşa getirmeyi alışkanlık edinen kimse
- dolduruşçuluk
Dolduruşçu olma durumu
- Dolgan
Rusya Federasyonu’nun kuzeyinde yer alan Taymır Yarımadası’nda yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Dolgan Türkçesi
Dolgan Türklerinin kullandığı dil; Dolganca
- dolgu
Bir oyuğun, bir kovuğun içine doldurulan madde
- dolgu maddesi
Boyada uygulama ve film oluşturma özelliklerini ayarlamak ve boyaya bazı fiziksel özellikler eklemek için kullanılan talk, barit ve kalsit gibi mineral tozu
- dolgu yapmak
doldurmak
- dolgulu
İçinde dolgu maddesi olan, doldurulmuş
- dolgun
Dolarak biçimi yuvarlaklaşmış
- dolgun ücret
Yüksek ve tatmin edici ücret; dolgun maaş
- dolgunca
Biraz şişman
- dolgunlaşma
Dolgunlaşmak işi
- dolgunlaşmak
Dolgun duruma gelmek
- dolgunlaştırma
Dolgunlaştırmak işi
- dolgunlaştırmak
Dolgunlaşma işini yaptırmak
- dolgunluk
Dolgun olma durumu
- dolma
Dolmak işi
- dolma biber
Dolma yapmaya uygun bir tür büyük biber; dolmalık biber
- dolma kalem
İçine mürekkep doldurularak kullanılan yazı kalemi; stilo
- dolma otu
Dolma otugillerden, çiçekleri küçük, yeşil veya beyaz bir bitki (Paronychia serpilifolia)
- dolma otugiller
İki çeneklilerden, örnek bitkisi dolma otu olan ve içine kasık otunu da alan karanfilgillerin alt familyası
- dolma yutmak
kanıp aldanmak
- dolmacı
Dolma yapan veya satan kimse
- dolmacılık
Dolmacının yaptığı iş
- dolmak
Dolu duruma gelmek
- dolmalık
Dolma yapmaya yarar
- dolmen
İkisi dikili, üçüncüsü de bunların üzerine kapak gibi yatırılmış üç büyük taştan oluşturulmuş Taş Devri mezarı
- dolmuş
Boş yeri kalmamış; meşbu
- dolmuş durağı
Dolmuşların yolcu indirip bindirdiği yer
- dolmuş uçak
Belirli merkezler arasında belli bir tarifeye bağlı olmaksızın sefer yapan ucuz tarifeli uçak
- dolmuş yapmak
dolmuşla yolcu taşımak
- dolmuşa gelmek (veya binmek)
dolduruşa gelmek
- dolmuşçu
Dolmuş işleten kimse
- dolmuşçuluk
Dolmuşçunun yaptığı iş
- dolomit
Kalsiyum ve magnezyumlu karbonat birleşiminde bir mineral
- dolu
Havada su buğusunun birden yoğunlaşıp katılaşmasından oluşan, türlü irilikte, yuvarlak veya düzensiz biçimli buz parçaları durumunda yere hızla düşen bir yağış türü; kırcı
- dolu serpme
Zımpara üretiminde tanecikler arasında belirli boşluklar kalmayacak biçimde düzenlenen tane yapıştırma işlemi
- doludizgin
Son hızla, çok hızlı bir biçimde
- doludizgin gitmek
son hızla koşmak
- dolukma
Dolukmak işi
- dolukmak
Göz yaşarmak, ağlayacak duruma gelmek
- doluluk
Dolu olma durumu
- dolum
Doldurmak işi
- dolunay
Ay'ın tam bir daire olarak dolgun, parlak görüldüğü evre; ayın on dördü, bedir
- dolup taşmak
gereğinden çok olmak, gereğinden çok kaplamak
- dolusu
Dolduracak kadar
- doluverme
Doluvermek işi
- doluvermek
Çok çabuk veya kısa zamanda dolmak
- doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı
içinden çıkılmayan güç bir durum karşısında söylenen bir söz
- doluş
Dolmak işi
- doluşma
Doluşmak işi
- doluşmak
Bir yerde toplanmak, bir araya gelmek
- doluşulma
Doluşulmak işi; dolunma
- doluşulmak
Topluca bir yere girilmek; dolunmak
- domalan
Bozkır ve benzeri arazilerde ilkbahar aylarında yetişen, gelişimini toprak altında tamamlayan, gövdesi yumru biçiminde, asklı bir tür mantar; yer mantarı, keme (Terfezia arenaria)
- domalma
Domalmak işi
- domalmak
Elleri, diz ve dizlerden aşağısını yere değdirerek kalçayı havaya kaldırıp durmak
- domaltma
Domaltmak işi
- domaltmak
Domalmasını sağlamak
- domalış
Domalmak işi
- Domaniç
Kütahya iline bağlı ilçelerden biri
- domates
Patlıcangillerden, yaprakları tüylü, çiçekleri salkım durumunda, vitamince zengin bir bitki (Lycopersion esculentum)
- domates dolması
İçi oyulmuş kırmızı domatesin soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma
- domates salçası
Yemeklere tat ve lezzet vermek için domatesten yapılan salça
- domates suyu
Domatesin sıkılmasıyla elde edilen içecek
- domates çorbası
Ana maddesi domates suyu olan çorba
- dombra
İki telli bir Türk çalgısı
- domdom kurşunu
Baş tarafı haç biçimi çentilmiş, çarptığı yerde tehlikeli yaralar açan bir tür tüfek kurşunu; domdom
- domine
“Baskın duruma gelmek, hükmetmek” anlamlarındaki domine etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- domino
Üzerleri noktalarla işaretli dikdörtgen biçiminde yirmi sekiz taşla masa üzerinde oynanan bir oyun
- dominyon
İngiliz Uluslar Topluluğu'na üye olmalarının ve İngiliz Krallığı'na bağlı bulunmalarının yanı sıra kendi kendilerini yöneten ülkelere verilen genel ad
- domur domur
Boncuk gibi iri taneler durumunda
- domuz
Çift parmaklılardan, eti, yağı, derisi veya kılı için beslenen, evcil hayvan; hınzır (Susacrofa domestica)
- domuz arabası
Ağır yükleri yakın yerlere taşımak için kullanılan, ufak tekerlekli, üstü düz, alçak araba
- domuz ayrık otu
Buğdaygillerden, tarıma zararlı bir bitki (Cynodon dactylon)
- domuz balığı
Yunusgillerden bir tür memeli (Phocaena communis)
- domuz derisi
Çanta ve ayakkabı yapımında kullanılan bir tür sağlam deri
- domuz dikeni
Yaprakları sapsız ve dikenli, çiçekleri etli, otsu bir bitki
- domuz gibi
kötü huylu ve hain
- domuz gibi tıkınmak (veya yemek)
oburcasına çok yemek
- domuz gribi
Bir virüsün sebep olduğu, solunum yolları enfeksiyonu ile meydana çıkan, bazen öldürücü olan hastalık
- domuz otu
Kumsallarda ve kayalıklarda yetişen sarı çiçekli ot
- domuz yağı
Domuzdan çıkarılan yağ
- domuzayağı
Tüfek namlusundan sıkıyı çıkarmaya yarar çengelli çubuk
- domuzbağı
Başın el ve ayaklarla birlikte hareket edemeyeceği biçimde bağlanmasıyla yapılan işkence biçimi
- domuzdamı
Maden kuyularında, çökme tehlikesi olan yerlerde her yanı direklerle örülen boşluk
- domuzdan (bir) kıl çekmek (veya koparmak)
sevilmeyen veya eli sıkı olan birinden bir şey alabilmek
- domuzdan toklu çıkmaz (veya doğmaz)
"kötü huylu kimsenin çocuğu melek huylu olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- domuzgiller
Çift parmaklılar takımının, geviş getirmeyenler alt takımına giren bir familya
- domuzlan
Kın kanatlılardan bir böcek (Brachynus crepitans)
- domuzlaşma
Domuzlaşmak işi
- domuzlaşmak
Hainlik etmek, aksilik etmek
- domuzluk
Hainlik, haincesine inatçılık
- domuzluk etmek
hainlik etmek, haince davranmak
- domuztırnağı
Palanganın takılması için kullanılan, bir yanı çatal biçiminde çift tırnaklı, öbür yanı halkalı demir kanca
- domuzun kuyruğunu kes yine domuz
"yaradılıştan kötü olan kişinin şu, bu yönünü düzeltseniz de mayasındaki bozukluğu gideremezsiniz" anlamında kullanılan bir söz
- domuzuna
İnat olsun diye
- don
Hava sıcaklığının sıfırdan aşağı düşmesiyle suların buz tutması
- don gömlek
Üzerinde sadece iç çamaşırı var denilecek kadar soyunmuş durumda
- don gömlek kalmak
her şeyini kaybetmek
- don kesmek
bitki soğuktan bozulmak, donmak
- don tutmak
buz tutmak, donmak
- don yağı
Normal sıcaklıkta katı durumda bulunan ve içyağlarının eritilmesiyle elde edilen hayvansal yağ
- don yağı gibi
konuşmayan, hareketsiz (kimse)
- don yağının tortusu gibi kalmak (veya oturmak)
çevresindekilerle iletişim kurmadan ilgisiz ve donuk kalmak
- don çekmek
donmak
- don çözülmek
hava ısınarak buzlar erimeye başlamak
- dona çekmek
hava, suları donduracak derecede soğumak
- donabilme
Donabilmek işi
- donabilmek
Donma ihtimali veya imkânı bulunmak
- donakalma
Donakalmak durumu
- donakalmak
Şaşırıp bir süre ne yapacağını, ne diyeceğini bilememek
- donam
Bir evin kapı, pencere, tavan, döşeme vb. bölümleri
- donanabilme
Donanabilmek işi
- donanabilmek
Donanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- donanma
Donanmak işi
- donanma gecesi
Bayramlarda, sevinçli günlerde bayrak, ışık kullanılarak, havai fişek atılarak yapılan şenlik; donanma, donanma şenliği
- donanmak
Giyinip kuşanmak, süslenmek
- donanmasız
Donanması olmayan
- donanmasızlık
Donanmasız olma durumu
- donanım
Bir gemi direğine, bir yelkene veya başka bir parçaya bağlı bulunan halat ve makara vb. manevra araçları
- donanım kilidi
Bilgisayarda bazı programların izinsiz kullanılmasını engelleyen kilit
- donanımlı
Belli bir donanıma sahip olan (araç vb.)
- donanımsız
Belli bir donanıma sahip olmayan (araç vb.)
- donanış
Donanmak işi
- donatabilme
Donatabilmek işi
- donatabilmek
Donatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- donatma
Donatmak işi; teçhiz
- donatmak
Birinin giyimini sağlamak
- donattırma
Donattırmak işi
- donattırmak
Donatma işini yaptırmak
- donatılma
Donatılmak işi
- donatılmak
Donatma işine konu olmak veya donatma işi yapılmak
- donatılı
Donatısı olan
- donatım
Donatmak işi
- donatımcı
Bir film veya tiyatro eseri için gerekli sahne donatımı işini yöneten kimse
- donatısız
Donatısı olmayan
- donatış
Donatmak işi
- donayazma
Donayazmak durumu
- donayazmak
Donma tehlikesi atlatmak, az kalsın donmak
- dondurabilme
Dondurabilmek işi
- dondurabilmek
Dondurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dondurma
Dondurmak işi; buydurma
- dondurmacı
Dondurma yapan veya satan kimse
- dondurmacılık
Dondurmacının yaptığı iş
- dondurmak
Donmasını sağlamak; buydurmak
- dondurucu
Donduran
- dondurulma
Dondurulmak işi
- dondurulmak
Dondurma işine konu olmak veya dondurma işi yapılmak
- dondurulmuş
Soğutucu aracılığıyla buzlu duruma getirilmiş
- dondurulmuşluk
Dondurulmuş olma durumu
- donkişotluk
Gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışma durumu
- donlu
Donu olan
- donma
Donmak işi; buyma
- donma derecesi
Bir maddenin akışkan durumdan katı duruma geçtiği derece
- donma noktası
Eriyik durumda bulunan bir metalin kendi özelliğine bağlı olarak donmaya başladığı andaki ısı derecesi
- donmak
Sıvı, soğuğun etkisiyle katı duruma gelmek; buymak
- donmuş sebze
Daha sonra kullanılmak üzere bir kap içinde dondurulmuş taze sebze
- donra
Saç kepeği
- donsuz
Don giymemiş olan
- donsuzluk
Donsuz olma durumu
- donsuzun gönlünden dokuz top bez geçer
"bir şeyden yoksun olan kişinin gönlünden hep o şeyden bol bol edinmek geçer" anlamında kullanılan bir söz
- donuk
Donmuş olan
- donuk donuk
Canlılığı olmayarak
- donuklaşma
Donuklaşmak durumu
- donuklaşmak
Donuk duruma gelmek
- donuklaştırma
Donuklaştırmak işi
- donuklaştırmak
Donuk duruma getirmek
- donukluk
Donuk olma durumu
- donuna etmek (veya kaçırmak veya doldurmak veya yapmak)
küçük veya büyük abdestini donuna etmek
- donup kalmak
donakalmak
- donut
Simit gibi delikli veya deliksiz biçimde olan, şeker ve yağla yapılan bir tür tatlı çörek
- donuverme
Donuvermek işi
- donuvermek
Kısa sürede donmak
- dopdolu
Büsbütün dolu
- dopdoluluk
Dopdolu olma durumu
- doping
Bir spor yarışması sırasında vücuda ek enerji sağlamak için kullanılan uyarıcı ilaç
- doping yapmak
bazı bedensel özellikleri değiştiren veya artıran bir uyarıcı maddeyi çok az miktarda almak
- dopingleme
Doping yapma
- dopinglemek
Doping yapmak
- dore
Bu renkte olan
- dorse
Kara taşıma araçlarındaki kasa
- doru
Çeşitli tonları bulunan kızıl kahve at rengi; yağız
- doruk
Dağ, ağaç vb. yüksek şeylerin tepesi, en yüksek yeri; zirve, şahika
- doruk dal
Aşıdan gelişen sürgünün dik uzaması ile oluşan ve ağacın gövdesini meydana getiren dal
- doruk noktası
Bir gelişmede gelinen en önemli, heyecanlı veya etkili durum
- doruk toplantısı
Devlet katındaki en yetkili kişilerin bir araya gelerek yaptıkları görüşme; zirve toplantısı
- doruk çizgisi
Dağların doruk noktalarını birbirine bağlayan ve bitişik iki havzayı ayıran sınır
- doruklama
Doruklamak işi
- doruklamak
Bir kabı tepeleme doldurmak
- doruklu
Doruğu belli bir biçimde olan
- doruksuz
Doruğu olmayan
- dorum
Deve yavrusu
- dosdoğru
Çok doğru
- dosdoğruluk
Dosdoğru olma durumu
- dost
Sevilen, güvenilen, gönüldaş, iyi anlaşılan kimse; yâr, düşman karşıtı
- dost acı söyler
"yakınlarımız, eksikliklerimizi çekinmeden söylerler" anlamında kullanılan bir söz
- dost ağlatır, düşman güldürür
"dost olan kimsenin söylediği söz, acı da olsa insanın iyiliği içindir." anlamında kullanılan bir söz
- dost başa, düşman ayağa bakar
"iyi bir görüntü verebilmek için her zaman temiz giyinip kuşanmak gereklidir" anlamında kullanılan bir söz
- dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur
"dostlarını olabildiğince çoğalt, düşmanlarını olabildiğince azalt" anlamında kullanılan bir söz
- dost canlısı
Arkadaş canlısı
- dost dostun ayıbını yüzüne söyler
"gerçek dost uyarmak, kusurun düzeltilmesini sağlamak amacıyla ayıbı yüze karşı söyler" anlamında kullanılan bir söz
- dost dostun eyerlenmiş atıdır
"gerçek dost, arkadaşının sıkışık zamanında yardımına koşmaya hazır durumdadır" anlamında kullanılan bir söz
- dost edinmek (veya kazanmak)
bir kişiyi dost olarak kabul etmek
- dost ile ye, iç alışveriş etme
"alışverişte iki taraf da kendi çıkarını düşündüğünden iki dost arasındaki alışveriş dostluğu bozabilir" anlamında kullanılan bir söz
- dost kara günde belli olur
"gerçek dost üzüntülü, sıkıntılı günlerde insanı yalnız bırakmaz" anlamında kullanılan bir söz
- dost kazığı
Dost bilinen kimseden gelen zarar veya kötülük
- dost olmak
yakınlık kurmak, ahbap olmak
- dost sözü acıdır
"dost olan kimsenin söylediği söz, acı da olsa insanın iyiliği içindir" anlamında kullanılan bir söz
- dost tutmak
erkek veya kadın evlilik dışı ilişki kurmak
- dosta düşmana karşı
ele güne karşı
- dostlar alışverişte görsün (diye)
"gösteriş olsun, iş görüyor densin (diye)" anlamında kullanılan bir söz
- dostlar başına
bir şeyi dostları için de dilemek amacıyla kullanılan bir iyi dilek sözü
- dostlar başından ırak
sözü edilen kötü bir durumla yakınların karşılaşmaması için söylenen iyi dilek sözü
- dostlar şehit, biz gazi
tehlikeli işleri başkalarına bırakıp kendileri sonuçtan yararlanmak için bir kenara çekilenlerin bencilliğini anlatan bir söz
- dostlaşma
Dostlaşmak durumu
- dostlaşmak
Dost durumuna gelmek, dost olmak
- dostluk
Dost olma durumu; mihribanlık, ülfet
- dostluk (veya muhabbet) kantarla, alışveriş (veya hesap) miskalle
"iş ilişkilerine dostluk karıştırılmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- dostluk başka, alışveriş başka
"iki kişi arasındaki dostluk, alışverişte birinin ötekine özverili davranmasını gerektirmez" anlamında kullanılan bir söz
- dostluk etmek
yakınlık kurmak, dost gibi candan davranmak
- dostluk kurmak
yakınlık, ahbaplık kurmak
- dostluk okkayla, alışveriş dirhemle
"dostluğun değeri ölçülemez, alışverişse ölçülü yapılmalı" anlamında kullanılan bir söz
- dostsuz
Dostu olmayan
- dostsuzluk
Dostsuz olma durumu
- dostun attığı taş baş yarmaz
"dostun acı sözü veya sert davranışı insana ağır gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- dostça
Dosta yakışır, dost gibi
- dosya
Aynı konu, aynı kimse, aynı işle ilgili belgeler bütünü
- dosya açmak (veya hazırlamak)
bir kimse, konu veya işle ilgili yeni bir dosya düzenlemek
- dosyalama
Dosyalamak işi
- dosyalamak
Yazıları, belgeleri dosyaya koymak
- dosyalanma
Dosyalanmak işi
- dosyalanmak
Dosyalama işi yapılmak veya dosyalama işine konu olmak
- dosyası dürülmek
defteri dürülmek
- dosyası kabarmak (veya kabarık olmak)
yaptığı yanlış işleri çoğalmak
- Down sendromu
Yirmi birinci kromozom çiftinde fazladan bir kromozom olması sebebiyle hafif veya orta seviyede zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğiyle belirgin kromozom hastalığı
- doyabilme
Doyabilmek işi
- doyabilmek
Doyma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doyasıya
Doyuncaya kadar yiyerek; doya doya
- doygu
Yaşamayı sağlayacak besin; rızık
- doygun
Her türlü gereksinimini gidermiş, tatmin olmuş; müstağni
- doygunlaşma
Doygunlaşmak işi
- doygunlaşmak
İyice doymak, doygun bir duruma gelmek
- doygunluk
Doygun olma durumu; gönül tokluğu, istiğna, tatmin
- doyma
Doymak işi; doyunma
- doyma noktası
Doyuma ulaşma sınırı
- doymak
İsteği kalmayıncaya kadar yemek, yeteri kadar yemiş olmak, açlığı kalmamak; doyunmak
- doymamazlık
bk. doymazlık
- doymamış yağ asidi
Oda sıcaklığında sıvı biçimde bulunan, bir veya daha fazla karbonu hidrojenle bağlanmayan asit; doymamış yağ
- doymazlık
Doymaz olma durumu
- doymuş
Bir şey yiyerek tok duruma gelmiş
- doymuş yağ asidi
Bitkisel veya hayvansal kaynaklarda bulunan, hidrojen içeriğine bağlı olarak oda sıcaklığında dahi katılığını koruyan, 12 ila 20 arası çift sayıda karbon atomu içeren asit; doymuş yağ
- doymuşluk
Doymuş olma durumu
- doyulma
Doyulmak durumu
- doyulmak
Doymak işi yapılmak
- doyum
Eldekinden hoşnut olma durumu; işba
- doyum noktası
İstek ve gereksinimlerin en üst sınırı
- doyum olmamak
bir şeyden bıkılmamak
- doyuma ulaşmak
istek ve gereksinimlerinin en üst düzeyini elde etmek
- doyumevi
Gösterişsiz, küçük lokanta
- doyumlu
Doymuş, doyumu olan
- doyumluk
Doyulacak miktarda olan
- doyumluluk
Doyumlu olma durumu
- doyumsuz
Tatmin olmayan
- doyumsuzca
Doyumsuz bir biçimde
- doyumsuzluk
Doymama durumu
- doyurabilme
Doyurabilmek işi
- doyurabilmek
Doyurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doyuran
Bir sıvının içinde eriyerek onu doyma durumuna getiren (madde)
- doyuran buhar
Kendi sıvısı ile doyma durumunda olan buhar
- doyurma
Doyurmak işi
- doyurmak
Açlığını gidermek
- doyurucu
Doyurma özelliği bulunan
- doyurucu bulmak
yeterli görmek
- doyurucu gelmek
yeterli olmak
- doyuruculuk
Doyurucu olma durumu
- doyurulma
Doyurulmak işi
- doyurulmak
Doyurma işine konu olmak
- doyuruş
Doyurmak işi
- doyuverme
Doyuvermek işi
- doyuvermek
Çabucak doymak
- doyuş
Doymak işi
- doz
Bir ilacın bir defada veya bir günde alınması gereken miktarı; dozaj
- dozaj
Bir birleşiğe veya bir karışıma girecek madde miktarlarının belirtilmesi; düzem
- dozer
Tırtıllı veya lastik tekerlekli yol yapım makinesi; yoldüzler
- dozu kaçmak
dozunu kaçırmak
- dozunu ayarlamak
ilacın ölçüsünü aşmamak, gerektiği kadar vermek
- dozunu kaçırmak
ilaçta ölçüyü tutturamamak
- doçent
Üniversitelerde profesörden önceki basamakta bulunan öğretim üyesi
- doçentlik
Doçent olma durumu
- doğa
Kendi kuralları çerçevesinde sürekli gelişen, değişen canlı ve cansız varlıkların hepsi; tabiat, natür
- doğa bilimci
Tabiatın çeşitli özellikleri üzerinde çalışan, araştırma yapan; tabiiyeci, tabiatçı
- doğa bilimleri
Konusu tabiat, tabiat olayları ve kanunları olan fizik, kimya, gök bilimi, biyoloji vb. bilimler; tabiat bilimleri
- doğa dışı
Doğaya aykırı, tabiata aykırı; gayritabii
- doğa kanunu
Doğa olayları arasındaki değişmez ilişkilere ve oranlara verilen ad; doğa yasası, tabiat yasası, tabiat kanunu
- doğa yürüyüşü
Belli kurallar ve grup anlayışı içinde doğada yapılan uzun yürüyüşler
- doğa zekâsı
Doğa olaylarını çözümleyebilme, bunlardan çıkarımlar yapabilme, doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme, davranışlarını yorumlayabilme becerilerini içeren zekâ
- doğabilme
Doğabilmek işi
- doğabilmek
Doğma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğacı
Doğacılık yanlısı olan; natürist
- doğacılık
Toplumsal kuruşların ve yaşayış biçiminin doğaya dönük olmasını amaç edinen öğreti; natürizm
- doğal
Doğada olan, doğada bulunan
- doğal afet
İnsan eliyle önlenemeyen sel, fırtına, deprem, dolu vb. felaketlerin her biri; tabii afet, katastrof
- doğal ayıklanma
Darvinciliğe göre doğada ve toplumda canlı türlerin arasındaki var olma savaşını en güçlülerin, çevreye en iyi uyabilenlerin kazandıklarını, güçsüzlerin, çevreye uyamayanların ise ortadan kalktıklarını savunan öğreti
- doğal dil
İnsanların duygularını, düşünce ve isteklerini bildirmek için kullandıkları dillerin her biri
- doğal dil işleme
Herhangi doğal bir dilde yazılmış metindeki yazım yanlışlarını düzeltmek veya metnin bilgisayar tarafından okunmasını, anlaşılmasını, özetinin çıkarılmasını, seslendirilmesini, yazılı veya sesli sorularının yanıtlanmasını, diller arasında çevirisinin yapılabilmesini sağlamak için o dilin özelliklerini bilgisayara tanıtma ve işlenebilecek biçime dönüştürme
- doğal gaz
Yer kabuğunun içinde bulunan, yakıt olarak önem sıralamasında ham petrolden sonra ikinci sırayı alan ve petrolün bir cinsi olan yanıcı gaz; gaz (II)
- doğal gaz sobası
Doğal gaz veya likit petrol gazı ile çalışan, ısıtma amacıyla kullanılan bir tür soba
- doğal konuşucu
Bir dili ana dili olarak konuşan kimse
- doğal olarak
elbette, beklenildiği gibi, işin gereği olarak
- doğal sayı
0, 1, 2, 3, ... sayılarından her biri
- doğalcı
Doğalcılık yanlısı olan; tabiiyeci, tabiiyun, natüralist
- doğalcılık
Gerçeğin doğaya uygun biçimde yansıtılmasını amaçlayan sanat akımı; natüralizm
- doğallaşma
Doğallaşmak işi; tabiileşme
- doğallaşmak
Doğal duruma gelmek; tabiileşmek
- doğallaştırma
Doğallaştırmak işi; tabiileştirme
- doğallaştırmak
Doğal duruma getirmek; tabiileştirmek
- doğallık
Doğal olma durumu; tabiilik, tabiiyet (I), natürellik
- doğallıkla
Doğal olarak
- doğan
Kartalgillerden, sırtı kül rengi ve enine çizgili, küçük kuş, fare vb. ile beslenen ve alıştırılarak kuş avında kullanılan yırtıcı bir kuş (Falco peregrinus)
- doğan anası olma, doğuran anası ol
"bir çocuk, annesinin değerini ancak kendisi de çocuk sahibi olduktan sonra anlar" anlamında kullanılan bir söz
- doğancı
Avcı doğan yetiştiren ve avda kullanan kimse
- doğancıbaşı
Osmanlı Devleti’nde doğancıların yöneticisi olan kimse
- doğancılık
Doğancının yaptığı iş
- Doğanhisar
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- Doğankent
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- Doğanyol
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- Doğanyurt
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- Doğanşar
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- Doğanşehir
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- doğasever
Doğanın kirlenmesine ve tahrip edilmesine karşı çıkan (kimse)
- doğaseverlik
Doğasever olma durumu
- doğayazma
Doğayazmak işi
- doğayazmak
Ansızın doğmak
- doğaç
Sözü birdenbire, düşünmeden, içine doğduğu gibi söyleme; irtical
- doğaçlama
Doğaçlamak işi; emprovizasyon
- doğaçlama tiyatro
Önceden yazılmış metne dayanmayan, taslağı önceden kararlaştırılmış olan halk tiyatrosu; tuluat tiyatrosu
- doğaçlama yapmak
doğaçlamak
- doğaçlamak
Birdenbire ve içine doğduğu gibi söylemek, irticalen dile getirmek
- doğaötesi
Duyularımızla algılayamadığımız varlıkların sebeplerini ve temellerini araştıran felsefe; fizikötesi, metafizik
- doğaüstü
Doğa kanunlarına uymayan, doğa kanunlarıyla açıklanamayan; tabiatüstü
- doğaüstücü
Doğaüstücülük yanlısı; tabiatüstücü, sürnatüralist
- doğaüstücülük
Doğa kanunlarıyla açıklanamayan olayların ve gerçeklerin varlığına inanmak gerektiğini ileri süren öğreti; tabiatüstücülük, sürnatüralizm
- doğdurma
Doğdurmak işi
- doğdurmak
Doğuncaya kadar beklemek
- doğduğuna bin pişman
anasından doğduğuna bin pişman
- doğduğuna pişman etmek
anasından doğduğuna pişman etmek
- doğduğuna pişman olmak
anasından doğduğuna pişman olmak
- doğma
Doğmak işi
- doğma büyüme
Doğduğundan beri
- doğmadık çocuğa don biçilmez
"ele geçeceği, ortaya çıkacağı daha belli olmayan şey için önceden hazırlık yapmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- doğmak
Dünyaya gelmek
- doğram
Doğrama sonucu ortaya çıkan parça
- doğrama
Doğramak işi
- doğramacı
Ahşap doğrama yapan kimse
- doğramacılık
Doğramacının yaptığı iş
- doğramak
Keserek parçalamak veya elle küçük parçalara ayırmak
- doğranma
Doğranmak işi
- doğranmak
Kesilmek, parça parça edilmek
- doğranış
Doğranmak işi
- doğratma
Doğratmak işi
- doğratmak
Doğrama işini yaptırmak
- doğrayabilme
Doğrayabilmek işi
- doğrayabilmek
Doğrama ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğrayış
Doğramak işi
- doğru
Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı
- doğru akım
İletken bir devre üzerinde yön değiştirmeyen sürekli elektrik akımı
- doğru açı
180 derecelik açı
- doğru bildiği yoldan ayrılmamak (veya şaşmamak)
her ne olursa olsun inandığı ilkelere bağlı kalmak
- doğru bulmak
uygun görmek, onamak
- doğru doğru dosdoğru
"en doğrusu şudur ki" anlamında kullanılan bir söz
- doğru durmak
dik durmak
- doğru dürüst
Kusursuz, yanlışsız olan
- doğru orantı
Birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan iki büyüklük arasındaki bağıntı
- doğru orantılı
Birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan
- doğru oturmak
uslu oturmak
- doğru parçası
Doğru üzerinde iki nokta ile sınırlanmış parça
- doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar
doğru olmakla birlikte başkalarının işine gelmeyen sözleri söyleyenlerin sevilmediğini anlatan bir söz
- doğru söz acıdır
"eksikleri, yanlışları, yolsuzlukları bütün çıplaklığıyla ortaya koyan ve eleştiren söz, bu işi yapanlara acı gelir" anlamında kullanılan bir söz
- doğru söz yemin istemez
"sözün doğruluğunda kuşku yoksa yemine gerek yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- doğru yol
Her türlü kötülükten uzak olan tutum; hak yolu
- doğru çıkmak
gerçek olduğu anlaşılmak
- doğruca
Doğruya yakın
- doğrucu
Her şeyin doğrusunu söylemeyi huy edinmiş olan; harbici
- doğrucu Davut
Her şeyin doğrusunu yapmayı veya söylemeyi huy edinmiş kimse
- doğruculuk
Doğrucu olma durumu; harbicilik
- doğrudan
Aracısız olarak, herhangi bir aracı kullanmadan; elden, vasıtasız
- doğrudan doğruya
Dolaysız, araçsız, aracısız, araya başka bir şey girmeden; bizzat, direkt
- doğrulabilme
Doğrulabilmek işi
- doğrulabilmek
Doğrulmak elinde olmak
- doğrulama
Doğrulamak işi; teyit, tasdik, konfirmasyon
- doğrulamak
Bir şeyin doğru olduğunu ortaya koymak, desteklemek; gerçeklemek, teyit etmek, tasdik etmek
- doğrulanabilirlik
Doğrulanma ihtimali bulunma
- doğrulanabilirlik ilkesi
Bir önermenin bilimselliğinin, muhtemel gözlem önermeleriyle doğrulanabilir mantıksal bir yapıya sahip olmasına bağlı olduğunu öne süren ilke
- doğrulanma
Doğrulanmak işi
- doğrulanmak
Doğrulama işine konu olmak veya doğrulama işi yapılmak; gerçeklenmek
- doğrulatabilme
Doğrulatabilmek işi
- doğrulatabilmek
Doğrulatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğrulatma
Doğrulatmak işi
- doğrulatmak
Herhangi bir bilginin doğru olduğunu teyit etmek
- doğrulayabilme
Doğrulayabilmek işi
- doğrulayabilmek
Doğrulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğrulayış
Doğrulamak işi
- doğrulma
Doğrulmak işi
- doğrulmak
Eğik veya eğri bir şey, düz bir duruma gelmek
- doğrultabilme
Doğrultabilmek işi
- doğrultabilmek
Doğrultma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğrultma
Doğrultmak işi
- doğrultmak
Doğrulmasını sağlamak, doğru duruma getirmek
- doğrultman
Bir nokta veya bir çizginin hareketine yön vererek bu hareketi yöneten şey
- doğrultmaç
İki yönlü bir dalgalı akımı, bir yönlü doğru akıma çevirmeye yarayan aygıt; redresör
- doğrultu
Tutulan, izlenen yol
- doğrultuş
Doğrultmak işi
- doğrulu
Bir doğru boyunca olan; müstakim
- doğruluk
Doğru ve dürüst olma durumu, doğru olana yakışır davranış; dürüstlük
- doğruluverme
Doğruluvermek işi
- doğruluvermek
Aniden doğrulmak
- doğruluş
Doğrulmak işi
- doğrunun yardımcısı Allah'tır
"işlerinde doğruluktan ayrılmayan kişiye Tanrı her zaman yardım eder" anlamında kullanılan bir söz
- doğrusal
Çizgiyle ilgili olan; çizgisel
- doğrusal cebir
Matematiğin vektörler, vektör uzayları, doğrusal dönüşümler, doğrusal denklem takımları ve matrisleri inceleyen alanı; lineer cebir
- doğrusal denklem
Birinci dereceden bir veya daha çok değişkenli denklem
- doğrusu
Gerçeği söylemek gerekirse, gerçek şu ki
- doğrusunu ararsan
“doğrusunu söylemek gerekirse” anlamında kullanılan bir söz
- doğrusuz
Doğrusu olmayan
- Doğu
Güneşin doğduğu yöndeki ülkeler veya uygarlıklar bölgesi; Şark, Batı karşıtı
- doğu
Bulunulan yerde sola kuzey, sağa güney alındığında yüzün dönük olduğu yön; gün doğusu, maşrık, şark, batı karşıtı
- Doğu bilimci
Doğu bilimi uzmanı; Şarkiyatçı, müsteşrik, oryantalist
- Doğu bilimi
Avrupa'ya göre doğuda yer alan ulusların dillerini, tarihlerini, kültür ve törelerini inceleyen bilim; Şarkiyat, oryantalizm
- Doğu Bloku
Doğu Avrupa ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturduğu, 1990'lı yılların başında dağılan siyasi blok
- doğu kayını
Doğu bölgelerinde yetişen bir tür kayın ağacı
- doğu noktası
Güneş diski merkezinin 21 Mart'ta ve 23 Eylül'de ufukta doğduğu nokta
- Doğubayazıt
Ağrı iline bağlı ilçelerden biri
- Doğucu
Doğu kültür ve uygarlığından yana olan; Şarkçı
- Doğuculuk
Doğucu olma durumu; Şarkçılık
- Doğulu
Doğu ülkelerinden olan (kimse); Şarklı
- Doğululaşma
Doğululaşmak durumu; Şarklılaşma
- Doğululaşmak
Doğu uygarlığını benimsemek; Şarklılaşmak
- Doğululaştırma
Doğululaştırmak işi; Şarklılaştırma
- Doğululaştırmak
Doğulu duruma getirmek; Şarklılaştırmak
- Doğululuk
Doğulu olma durumu; Şarklılık
- doğum
Doğmak işi; tevellüt, veladet
- doğum günü
Bir kimsenin doğduğu gün
- doğum ilmühaberi
Çocuk doğunca resmî görevliler tarafından hazırlanan belge
- doğum izni
Çalışan kadınlara doğum öncesi başlayıp doğumdan sonraki belli bir süreye kadar verilen yasal izin
- doğum kontrolü
Doğumların sınırlandırılması veya istemeyerek gebe kalmanın önlenmesi için uygulanan yöntemlerin bütünü
- doğum odası
İçinde doğum yapılan hastane odası
- doğum oranı
Bir ülkedeki doğumların sayısal durumu
- doğum sancısı
Doğum yaparken duyulan sancı
- doğum tarihi
Bir kimsenin doğduğu tarih
- doğum yapmak
doğurmak
- doğum yeri
Bir kimsenin doğduğu yer
- doğumevi
Doğum yapılan sağlık kuruluşu; doğumhane
- doğumlu
... yılında doğmuş; tevellütlü
- doğumsal
Doğumdan, soydan gelen
- doğurabilme
Doğurabilmek işi
- doğurabilmek
Doğurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğuranlar
Hayvanların yavru doğurma yoluyla üreyen sınıfı
- doğurgan
Çok doğuran
- doğurganlaşma
Doğurganlaşmak işi
- doğurganlaşmak
Doğurgan duruma gelmek
- doğurganlaştırma
Doğurganlaştırmak işi
- doğurganlaştırmak
Doğurgan duruma getirmek
- doğurganlık
Doğurgan olma durumu
- doğurgu
Ortaya çıkan sonuç
- doğurma
Doğurmak işi; tevlit
- doğurmak
Yavru dünyaya getirmek; vermek, doğum yapmak
- doğurtabilme
Doğurtabilmek işi
- doğurtabilmek
Doğurtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- doğurtma
Doğurtmak işi
- doğurtmak
Doğurmasını sağlamak, doğurmasına yardım etmek
- doğurucu
Yeni düşünceleri ortaya koyan (kimse); üretken
- doğuruculuk
Doğurucu olma durumu
- doğuruverme
Doğuruvermek işi
- doğuruvermek
Ansızın doğurmak
- doğuruş
Doğurmak işi
- doğuverme
Doğuvermek işi
- doğuvermek
Ansızın doğmak
- doğuş
Doğmak işi
- doğuştan
Kişinin doğduğu andan beri var olan, doğuşla birlikte gelen; fıtri
- doğuştancı
Doğuştancılık yanlısı
- doğuştancılık
Herhangi bir canlı türünün yapısal ve görevsel gelişiminde yaşantı, öğrenme vb. edinilmiş faktörlere değil, kalıtımla ilgili olanlara ağırlık ve öncelik veren görüş; fıtriye, nativizm
- dragon
Batı ordularında, atlı veya yaya olarak çarpışan asker sınıfı
- drahmi
Yunanistan'ın para birimi
- drahoma
Hristiyan ve Musevilerde gelinin damada verdiği para veya mal
- draje
Üstü şekerli, renkli ve parlak bir madde ile kaplanmış hap
- dram
Sahnede oynanmak için yazılmış oyun; drama
- dramatik
Sahne oyununa özgü olan
- dramatikleşme
Dramatikleşmek durumu
- dramatikleşmek
Dramatik bir durum almak
- dramatikleştirme
Dramatikleştirmek işi
- dramatikleştirmek
Dramatik duruma getirmek
- dramatiklik
Dramatik olma durumu
- dramatize
Radyo, televizyon veya sahne oyunu biçimine getirilen (edebî eser)
- dramatize etmek
bir edebî eseri radyo, televizyon veya sahne oyunu biçimine getirmek
- dramaturg
Tiyatro için oyun seçmek, oyunları irdelemek, sahnelenmesi işine yardım etmek, oyuncu seçmede, malzemelerin hazırlanmasında danışmanlık yapmak gibi görevleri bulunan kimse
- dramaturgluk
Dramaturg olma durumu
- dramaturji
Oyun yazma ve yönetme bilgisi
- dren
Ameliyat sonrası vücut içinde kalan doku artıklarını ve sıvıları dışarı atmak veya yara üzerindeki iltihabı akıtmakta kullanılan bükülgen tüp; akıtaç
- drenaj
Toprakta bitkilerin yetişmesine zararlı olan fazla suların akıtılması; akaçlama
- dretnot
XX. yüzyılın başlarında kullanılan bir zırhlı tipi
- drezin
Demir yollarında yol kontrol ve bakımı için kullanılan küçük araba
- dreç
Ağlı kepçe, tarama ağı
- drift
Sürücünün aracın arkadan kayma açısının öne göre daha fazla olması esasını kullanıp viraj içerisinde direksiyonu ters yönde çevirerek gerçekleştirdiği araç sürme tekniği
- drift atmak
genellikle gösteri amaçlı olarak aracın arka tarafını kontrollü biçimde kaydırarak virajı almak
- drog
Hayvan ve bitkilerden kurutularak veya özel metotlarla toplanarak elde edilen, eczacılık ve kısmen sanayide kullanılan ham veya yarı ham madde
- drosera
Droseragillerden, topuz biçimindeki yapraklarının üst yüzeyi, böcekleri yakalayan yapışkan tüyler ile örtülü otsu bir bitki (Drosera rotundifolia)
- droseragiller
İki çeneklilerden, örnek bitkisi drosera olan bitki familyası
- Ds
Darmstadtiyum elementinin simgesi
- dua
Allah'a yalvarma, bir şeyin olmasını veya olmamasını isteme; alkış
- dua (veya duasını) almak
iyi yapılan bir işle birinin hoşnutluğunu kazanmak
- dua etmek
Allah'a yalvarmak
- duacı
Allah'a yalvaran kimse
- duahan
Dua okuyucu
- dualı
İçinde dua olan
- duası tutmak
duası gerçekleşmek
- duasız
Dua okumayan, dua etmeyen
- duasızlık
Duasız olma durumu
- duayen
Kordiplomatikte kıdemlilik bakımından başta gelen diplomat
- duba
Yük taşımak veya köprü kurmak için kullanılan altı düz bir tür deniz aracı
- duba gibi
çok şişman
- dubar
Kefalgillerden, 30-40 santimetre uzunluğunda, eti lezzetli bir tür balık (Mugil cephalus)
- dubara
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de iki benekli olan yüzünün üste gelmesi
- dubaracı
Dubarayla iş gören kimse; düzenbaz
- dubaracılık
Dubaracının yaptığı iş; düzenbazlık
- dublaj
Yabancı bir filmin dilini, olabildiğince eş zamanlı olarak seslendirme yoluyla yerli dile çevirme veya yerli bir filmin dilini yabancı dile çevirme
- duble
Belirli miktarın veya büyüklüğün iki katı
- duble etmek
astar geçirmek
- duble paça
Kumaşın dışa katlanarak dikilmesiyle oluşturulan paça türü
- duble paçalı
Paçası duble paça biçiminde olan
- dubleks daire
Apartmanlarda içeriden birbirine merdivenle bağlanan iki katlı daire
- dubleks ev
İçeriden birbirine merdivenle bağlanan iki katlı ev
- dublör
Bazı önemsiz veya tehlikeli sahnelerde asıl oyuncunun yerine çıkan, yapı ve yüz bakımından bu oyuncuyu andıran kimse; benzer
- dublörlük
Dublör olma durumu
- dubniyum
Atom numarası 105, atom ağırlığı 262 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen, kaliforniyum ile azot atomlarının reaksiyonu sonucu elde edilen yapay bir element (simgesi Db)
- dudak
Ağzın, dişleri örten ve dışarıya doğru az veya çok kıvrılan üst ve alt kenarlarından her biri; lep
- dudak (veya dudağını) bükmek
bir şeyi beğenmediğini, küçümsediğini belli etmek, umursamamak, pek aldırış etmemek
- dudak (veya dudağını) büzmek
ağlayacak gibi olmak
- dudak benzeşmesi
Dudak ünsüzlerinin veya ünlülerinin düz ünlüleri etkileyip yuvarlaklaştırması
- dudak dudağa gelmek (veya kalmak)
öpüşmek
- dudak eşlemesi
Sözlendirmede, perdedeki görüntüde yer alan dudak hareketlerine uygun ses çıkarma
- dudak kalemi
Rujun daha kalıcı olmasını sağlayan ve dudak çizgilerini belirlemeye yarayan kalem
- dudak payı bırakmak
bardak, fincan vb. kapları, ağzına kadar doldurmayıp dudağın yanaşabileceği kadar boş bir yer bırakmak
- dudak sarkıtmak
somurtmak
- dudak tiryakisi
İçtiği sigaranın dumanını içine çekmeksizin dışarı üfleyen tiryaki
- dudak ucuyla söylemek
belli belirsiz anlatmak, isteksizce söylemek
- dudak yarığı
Tavşan dudağı
- dudak çukuru
Üst dudağın ortasındaki oluk
- dudak ünsüzü
Ağız boşluğundan gelen havanın dudaklara çarpıp patlamasıyla veya dudakların aralığından sızmasıyla oluşan ünsüz
- dudak ısırmak
hayran kalmak
- dudaklı
Dudağı olan
- dudaksıl
Boğumlanma noktası dudaklarda bulunan ünlü veya ünsüz
- dudaksıllaşma
Düz ünlülerin yuvarlaklaşması veya ünsüzlerin dudak ünsüzlerine dönmesi olayı: divar > duvar, konşı > komşu vb
- dudaksız
Dudağı olmayan
- dudağını (veya dudaklarını) ısırmak
yakışıksız bir durum karşısında şaşmak
- dudağının ucuna gelmek
hemen söyleyecek durumda olmak
- dudu
Kadınlara verilen bir ünvan
- dudu dilli
Çok konuşan, tatlı dilli olan (kadın)
- duetto
Bir kadın ve bir erkek sesin sözleri dönüşümlü olarak okudukları hafif müzik parçası
- duhul
İçeri girme
- duka
Dük ünvanının eskiden kullanılan biçimi
- dukalık
Bir dukanın yönetiminde bulunan ülke
- dul
Eşi ölmüş veya eşinden boşanmış kadın veya erkek
- dul kalmak
kadın veya erkeğin eşi ölmek
- dulaptal otu
Dulaptal otugillerin örnek bitkisi olan, Kuzeydoğu Anadolu dağlarında yetişen, çiçekleri güzel kokan, çalı görünüşünde, çok yıllık bir bitki (Daphne mezereum)
- dulaptal otugiller
Örnek bitkisi dulaptal otu olan, taçsız iki çeneklilerden bir familya
- dulavrat otu
Birleşikgillerden, hekimlikte kullanılan bir bitki (Arctium tomentosum)
- dulda
Yağmur, güneş ve rüzgârın etkileyemediği gizli, kuytu yer; siper
- dulda tutmak
örtünmek, koruyacak biçimde sarınmak
- duldalama
Duldalamak işi
- duldalamak
Korumak, siper altına almak
- duldalanma
Duldalanmak işi
- duldalanmak
Korumak, siper altına girmek
- duldalı
Duldası olan
- duldasız
Duldası olmayan
- Dulkadiroğlu
Kahramanmaraş iline bağlı ilçelerden biri
- dulluk
Dul olma durumu
- duluk
Yüzün şakakla çene arasındaki yanı
- Duma
Rus parlamentosunun alt kanadı
- duman
Bir maddenin yanması ile çıkan ve içinde katı zerrelerle buğu bulunan değişik renklerde gaz; tütün
- duman almak
sis kaplamak, sis bürümek
- duman altı etmek
bulunulan yerin havasını esrar, sigara vb. dumanıyla doldurmak
- duman altı olmak
esrar, sigara vb. içilen bir yerin havasından etkilenmek
- duman attırmak
kötü duruma düşürmek, geride bırakmak, birini yıldırmak
- duman etmek
dağıtmak, bozmak, yok etmek
- duman olmak
işi, durumu berbat olmak
- duman rengi
Koyu kül rengi; füme
- duman vermek
çok duman çıkarmak
- dumana boğmak
duman içinde bırakmak
- dumanlama
Dumanlamak işi
- dumanlamak
Dumanlı duruma getirmek
- dumanlanma
Dumanlanmak durumu
- dumanlanmak
Dumanlı duruma gelmek
- dumanlı
Dumanı olan, duman çıkaran
- dumanlılık
Dumanlı olma durumu
- dumansız
Dumanı olmayan, duman çıkarmayan
- dumansız baca olmaz, kahırsız koca olmaz
"dumanı olmayan baca olamayacağı gibi karısına sıkıntı vermeyen koca da olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- dumansızlık
Dumansız olma durumu
- dumanı doğru çıksın
"iyi ve güzel olmasa bile yönteme uygun olsun" anlamında kullanılan bir söz
- dumanı tepesinden çıkmak
çok öfkelenmek
- dumanı üstünde
Çok taze (sebze, meyve, yemek vb.)
- Dumlupınar
Kütahya iline bağlı ilçelerden biri
- dumur etmek
dumura uğratmak
- dumura uğramak
bir organ beslenemeyerek zayıflamak
- dumura uğratmak
dumura uğramasına sebep olmak
- dun
Alçak olan
- dupduru
Çok duru
- dur durak (veya dur dinlen veya dur otur) yok
durup dinlenmeden sürekli çalışmayı anlatan bir söz
- dur! (veya durun!)
"biraz zaman geçsin" anlamıyla cümlelerin başına gelen bir söz
- durabilme
Durabilmek işi
- durabilmek
Durma ihtimali veya imkânı bulunmak
- duradur
Çok uzak
- durak
Tren, tramvay, otobüs, minibüs vb. genel taşıtların durmak zorunda olduğu veya durabileceği yer
- durakalma
Durakalmak işi
- durakalmak
Ne yapacağını bilemez bir biçimde durup kalmak
- duraklama
Duraklamak işi; duralama
- duraklamak
Hareket durumundayken kısa bir süre için durmak veya arada bir durmak; duralamak
- duraklatma
Duraklatmak işi
- duraklatmak
Bir şeyin duraklamasını sağlamak
- duraklatış
Duraklatmak işi
- duraklayış
Duraklamak işi
- duraklı
Durağı olan
- duraklı dalga
Bütün noktaları aynı anda, zıt ve aynı fazlı titreşimler yapan dalga; kararlı dalga
- duraklık
Durak olma durumu
- duraksama
Duraksamak işi; tereddüt
- duraksamak
Ne yapmak veya ne demek gerektiğini kestiremeyerek duraklamak; tereddüt etmek
- duraksamalı
Duraksayan; tereddütlü
- duraksamasız
Duraksaması olmayan; tereddütsüz
- duraksatma
Duraksatmak işi
- duraksatmak
Duraksama işini yaptırmak
- duraksayış
Duraksamak işi
- duraksız
Otobüs mola vermeden, duraklarda durmadan (gitmek)
- duraksızlık
Duraksız olma durumu
- dural
Hep aynı durumda ve değişmeden kalan
- duralama
Konuşma organlarının belirli bir süre aynı durumda kalarak hecedeki bir sesi çıkarması
- duralatma
Duralatmak işi
- duralatmak
Duralama işini yaptırmak
- duralayış
Duralamak işi
- durallık
Dural olma durumu
- duran top
Atış yapmak üzere bekletilen ve hareketsiz olan futbol topu
- durayazma
Durayazmak işi
- durayazmak
Duracak gibi olmak
- Durağan
Sinop iline bağlı ilçelerden biri
- durağan
Yerini değiştirmeyen; hareketsiz, sabit
- durağan elektrik
Kimyasal olarak enerjinin depo edildiği akümülatörün ürettiği elektrik
- durağanlaşma
Durağanlaşmak durumu
- durağanlaşmak
Durağan duruma gelmek
- durağanlık
Durağan olma durumu
- durdu durdu, turnayı gözünden vurdu
"uzun süre bekledi ancak sonunda isteğini elde etti" anlamında kullanılan bir söz
- durdurabilme
Durdurabilmek işi
- durdurabilmek
Durdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- durdurma
Durdurmak işi; tevkif
- durdurmak
Durmasını sağlamak; bastırmak, çevirmek, eğlemek, yenmek (I)
- durdurtma
Durdurtmak işi
- durdurtmak
Durmasını sağlamak, durmasına yol açmak
- durdurulma
Durdurulmak işi
- durdurulmak
Durdurma işi yapılmak
- durduruverme
Durduruvermek işi
- durduruvermek
Çabucak durdurmak
- durduruş
Durdurmak işi
- durduğu yerde (veya durduk yerde)
hiçbir emek harcamadan
- durgu
Bir müzik eserinde, bitiş etkisi yapan armonik zincirlemeler bütünü
- durgun
Neşesiz, keyifsiz, sessiz olan
- durgun şişkinlik
Ekonomideki durgunluk ve enflasyonun aynı anda yaşanması; stagflasyon
- durgunlaşma
Durgunlaşmak durumu
- durgunlaşmak
Durgun bir duruma gelmek
- durgunlaştırma
Durgunlaştırmak işi
- durgunlaştırmak
Durgun duruma getirmek
- durgunluk
Durgun olma durumu; duraklık, nekahet
- durgunluk çökmek
sessiz, sakin duruma girmek
- durma
Durmak işi; vakfe
- durmadan
Ara vermeden, kesintisiz, sürekli olarak; dursuz duraksız
- durmak
Hareketsiz durumda olmak
- durmaksızın
Hiç durmadan, ara vermeden
- durmalı çıkış
Bisiklet yarışlarında bir yardımcının kol itişiyle yapılan çıkış
- durmuş oturmuş
Olgun, davranışları tutarlı (kimse)
- durmuş oturmuşluk
Durmuş oturmuş olma durumu
- duromer plastik
Sıkı ağ yapılı moleküllerden oluşan sert ve katı plastik türü
- Dursunbey
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- duru
Bulanıklığı olmayan; berrak
- durucu
Durmakta ısrarlı, kalıcı olan
- duruculuk
Durucu olma durumu
- duruk
Hareketi olmayan, belirli bir süre değişmeyen; statik, dinamik karşıtı
- durukluk
Duruk olma durumu
- durulama
Durulamak işi
- durulamak
Yıkanmış şeyleri duru sudan geçirmek
- durulanma
Durulanmak işi
- durulanmak
Yıkanmış şeyler duru sudan geçirilmek
- durulaşma
Durulaşmak durumu
- durulaşmak
Duru bir duruma gelmek
- durulaştırma
Durulaştırmak işi
- durulaştırmak
Durulaşma işini yaptırmak
- durulma
Durulmak durumu
- durulmak
Duru duruma gelmek
- durultma
Durultmak işi
- durultmak
Duru duruma getirmek
- duruluk
Duru olma durumu
- duruluverme
Duruluvermek durumu
- duruluvermek
Ansızın durulmak
- durum
Bir şeyin içinde bulunduğu koşulların hepsi; yer, vaziyet (I), hâl, hâlet, keyfiyet, mevki, manzara, pozisyon
- durum almak
belli bir duruş biçimine geçmek
- durum eki
Adın bir adla veya fiille ilgisini kuran ek; hâl eki
- durumdan ders çıkarmak
içinde bulunulan şartları değerlendirerek yanlış adım atmamak
- durumdan vazife çıkarmak
içinde bulunulan şartları değerlendirerek sorumluluk yüklenmek
- durumu bozulmak
maddi durumu kötüleşmek
- durumu düzelmek
maddi durumu iyileşmek
- durumunu açmak
içinde bulunulan durumu açıklamak
- durup dinlenmeden
Arası kesilmeksizin, arka arkaya, sürekli olarak
- durup durup
Belli aralıklarla tekrarlayarak
- durup dururken
Gereği veya nedeni yokken; yekten
- duruverme
Duruvermek işi
- duruvermek
Ansızın durmak
- duruş
Durmak işi
- duruşma
Davacı ile davalının yargıç karşısında hazır bulundukları yargılama evresi; dava, murafaa
- dut
Dutgillerden, kuzey yarım kürenin genellikle ılıman bölgelerinde yetişen, yapraklarıyla ipek böceği beslenen ağaç (Morus)
- dut gibi olmak
çok sarhoş olmak
- dut kurusu
Dutun kurutulması ile elde edilen kuru yemiş
- dut kurusu ile yâr sevilmez
"ancak büyük fedakârlıklarla elde edilebilecek güzel bir şey, fedakârlık yapılmadan elde edilemez" anlamında kullanılan bir söz
- dut pekmezi
Dutun ezilmesi ve şırasının kaynatılması sonunda elde edilen bir pekmez türü
- dut yemiş bülbüle dönmek
neşe ve konuşkanlığını yitirmek, susmak
- dutgiller
Dut, incir vb. cinsleri içine alan iki çeneklilerden bir bitki familyası
- dutluk
Dut ağaçlarının çok olduğu yer
- dutçu
Dut yetiştiren veya satan kimse
- dutçuluk
Dutçunun yaptığı iş
- duvak
Gelinin başını, bazen de yüzünü örten dantel veya tülden örtü; bürük
- duvak düşkünü
Evlenmeye çok istekli olan
- duvaklama
Duvaklamak işi
- duvaklamak
Başını ve yüzünü duvakla örtmek
- duvaklanma
Duvak örtünme
- duvaklanmak
Duvak örtünmek
- duvaklı
Başı ve yüzü duvakla örtülü
- duvaksız
Duvağı olmayan
- duvakçı
Duvak yapan veya satan kimse
- duvakçılık
Duvakçının yaptığı iş
- duvar
Bir yapının yanlarını dışa karşı koruyan, iç bölümlerini birbirinden ayıran, taş, tuğla vb. gereçlerden yapılan veya örülen dikey düzlem; örek, cidar
- duvar ayağı
Yapılarda süs ögesinin dışında görevi olmayan, duvara yapışık, üzerinde yukarıdan aşağıya yivler bulunan yarım ayak
- duvar dayağı
Yıkılmaması için duvara eğik olarak konulan destek ağaç
- duvar dişi
İleride eklenecek duvarın iyice tutunması için duvarın bir yerinde bırakılan tuğla çıkıntıları; ekleme dişi
- duvar gazetesi
Duvara asılan, çoğunlukla elle, yazı makinesi veya bilgisayar ile yazılan okul veya dernek gazetesi
- duvar gibi
ağır işiten veya işitmekte güçlük çeken
- duvar halısı
Duvara asmak üzere dokunmuş, üzerinde genellikle resim işlenmiş olan ince halı
- duvar ilanı
Sokak ve caddelere bakan duvarlara yapıştırılarak veya asılarak yapılan duyuru
- duvar kâğıdı
Duvarları süsleyip güzelleştirmek için yüzeylerine yapıştırılan düz veya desenli kâğıt
- duvar pası
İki oyuncunun rakip oyuncuya topu kaptırmadan birbirlerine atmaları ve alan kazanmaları
- duvar resmi
Duvar yüzeyi üzerinde mum boyası, sulu boya, yağlı boya, mozaik, kazıma vb. tekniklerle yapılan resim
- duvar saati
Duvara asılı saat
- duvar sarmaşığı
Yaprak dökmeyen, gövde yaprakları saplı, üst yüzü koyu, alt yüzü açık yeşil renkli, sert ve derimsi, küçük çiçekli, meyvesi bezelye tanesi büyüklüğünde etli, sarı veya morumsu siyah renkli bir bitki (Hedera helix)
- duvar takvimi
Duvara asılan, günlük veya aylık durumu ayrı kâğıtlarla gösteren takvim
- duvar topu
Özel bir odada tek başına veya iki kişiyle oynanan, topu bir raketle duvardaki belirli bölgeye atıp dönüşte çizgilerle belirlenmiş oyun alanına düşürme esasına dayanan bir oyun
- duvar yapmak
baraj yapmak
- duvar yazısı
Duvarlara yazılan her türlü yazı
- duvar çekmek
duvar örmek
- duvarcı
Duvar ören nitelikli işçi
- duvarcılık
Duvarcının yaptığı iş
- duvarlı
Duvarı olan
- duvağına doymamak
yeni gelinken ölmek veya kocasından ayrılmak
- duy
Elektrik ampulünün takıldığı bakır veya pirinçten yivli yer
- duy priz
İçerisinde aydınlatmak amacıyla kullanılan duyun yanı sıra elektrik akımı almaya yarayan bir düzeneği de bulunduran alet
- duyabilme
Duyabilmek işi
- duyabilmek
Duyma ihtimali veya imkânı bulunmak
- duyar
Beden üzerinde uyarıldığında hızlı ve güçlü tepkilere yol açan
- duyar kat
Film tabanı üzerinde yer alan, ışığa karşı duyarlığı olan gümüş bromürlü ecza tabakası
- duyarga
Önceden belirlenmiş ışığı veya nesneyi algılayıp gerekli hareketi başlatan aygıt; sensör
- duyargalı
Duyargası olan
- duyargalılar
Bir çift duyargası bulunan, böceklerle çok ayaklıları içine alan eklem bacaklılar topluluğu
- duyarlı
Dış etkenlere karşı duyarlığı olan; duygun, hassas
- duyarlı konak
Savunma sisteminde oluşan zayıflık nedeniyle mikroorganizmalarla mücadele edemeyip hastalığa yakalanma riski olan veya yakalanan kimse
- duyarlık
Zayıf bir etkiye karşı, tepki gösterebilme yeteneği
- duyarlıklı
Duyarlığı olan; hassasiyetli
- duyarlılaşma
Duyarlılaşmak durumu
- duyarlılaşmak
Duyarlı duruma gelmek
- duyarlılık
Duyarlı olma durumu; duygunluk, duyarlık, hassaslık, hassasiyet
- duyarsız
Duyarlı olmayan
- duyarsızca
Duyarsız bir biçimde
- duyarsızlaşma
Duyarsızlaşmak durumu
- duyarsızlaşmak
Duyarlı olma yeteneği kalmamak
- duyarsızlaştırma
Duyarsızlaştırmak işi
- duyarsızlaştırmak
Duyarlılığını ortadan kaldırmak, duyarsız duruma getirmek
- duyarsızlık
Duyarsız olma durumu
- duygan
Aşırı duygulu
- duygu
Duyularla algılama; his, ihtisas (I)
- duygu durumu bozukluğu
İç veya dış etmenlere göre dalgalanma gösteren neşelilik, öfkelilik, konuşma, düşünme, harekette hızlanma, benlik kabarması, aşırı güçlülük, büyüklük duyguları ve sanrıları gibi ruhsal süreçlerin uzun süreli ve olağandışı şiddette yaşanıyor olması; benlik ikileşmesi, iki uçlu bozukluk, bipolar bozukluk, manik depresif bozukluk
- duygu karmaşası
Kişiliğin oluşma ve gelişme evrelerinde ortaya çıkan ve ömür boyu davranışları olumsuz yönde etkileyebilen bilinç dışı dürtü ve güdüler bütünü; kompleks
- duygu sömürüsü
Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen davranışlar bütünü
- duygu sömürüsü yapmak
istediğini yapmasını sağlamak amacıyla karşısındaki kişinin kendisine acımasını sağlamak
- duygu uyanmak
bir duygu oluşmak
- duyguca
Duygu bakımından
- duygudaş
Bir konuda duyguları diğer bir kişiyle aynı olan kimse
- duygudaşlık
Aynı duyguları paylaşma; empati
- duygulandırma
Duygulandırmak işi; hislendirme
- duygulandırmak
Duygulanmasını sağlamak, duygulanmasına sebep olmak; hislendirmek
- duygulanma
Duygulanmak durumu; hislenme, ihtisas (I), tahassüs
- duygulanmak
Bir olay, bir görünüm karşısında birdenbire güçlü duyguların etkisinde kalmak; hislenmek
- duygulanım
Etkilenme, duygulanma; teessür
- duygulanıverme
Duygulanıvermek durumu
- duygulanıvermek
Çabucak duygulanmak
- duygulanış
Duygulanma durumu; hisleniş
- duygularını açmak
hissettiklerini anlatmak
- duygulu
Duygusu, duyarlığı çok olan, kolay duygulanan; içli, duyar, inceden, hisli
- duygululuk
Tepkilerin öncelikle duygulara dayanması durumu; hislilik
- duygusal
Duygularla ilgili, duygulara dayanan; hissî
- duygusal düşünme
Bilgiye dayalı düşünmenin karşısında, duygusal boyutu ön planda olan düşünme
- duygusal zekâ
Duyguları doğru algılayabilme, değerlendirebilme, kontrol altında tutabilme, yönlendirebilme, kişisel istek ve hayaller oluşturabilme becerilerini içeren zekâ; içsel zekâ
- duygusallık
Duygusal olma durumu
- duygusuz
Duygusu, duyarlığı olmayan; hissiz
- duygusuzluk
Duygusuz olma durumu; hissizlik
- duyma
Duymak işi; işitme, istihbar, sem (II)
- duymak
Bilgi almak, öğrenmek, haber almak
- duymazlanma
Duymazlanmak durumu
- duymazlanmak
İlgilenmek istemediği için duymamış gibi davranmak
- duymazlık
Duymamış gibi davranma durumu
- duymazlıktan gelmek
ilgilenmek istemediği için duymamış gibi davranmak
- duysal
Duyuyla alınan
- duyu
İnsanların ve hayvanların, dış dünyanın uyaranlarını görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma organlarıyla algılama yeteneği; his
- duyulabilme
Duyulabilmek işi
- duyulabilmek
Duyulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- duyulan geçmiş zaman
İçinde bulunulan zamandan önce olup bitenin beş duyu ile fark edildiğini bildiren ve -mış ekiyle kurulan zaman; öğrenilen geçmiş zaman, belirsiz geçmiş zaman, -miş’li geçmiş zaman; naklî mazi: ağla-mış, gel-miş vb
- duyulma
Duyulmak durumu
- duyulmak
Duyma işine konu olmak; işitilmek
- duyulmamış
O güne kadar karşılaşılmamış, şaşılası
- duyulmamışlık
Duyulmamış olma durumu
- duyulur duyulmaz
haber öğrenilir öğrenilmez
- duyuluş
Duyulmak işi
- duyum
Doğruluğu kesin olarak bilinmeyen haber
- duyum almak
bir konu hakkında haber almak, bilgi edinmek
- duyum eşiği
Bir uyarımın, duyulabileceği en aşağı derecesi
- duyum ikiliği
Bir duyunun başka nitelikte bir duyum uyandırması, bir sesin aynı zamanda bir renk duygusu vermesi; sinestezi
- duyumcu
Duyumculuk yanlısı
- duyumculuk
Her bilginin temelinde duyumların bulunduğu ileri sürülen öğretilerin genel adı; sansüalizm
- duyumlu
Duyumu olan
- duyumsal
Duyu organları ile ilgili
- duyumsallık
Duyumsal olma durumu
- duyumsama
Duyumsamak durumu
- duyumsamak
Duyular aracılığıyla bir şeyi algılamak
- duyumsamazlık
Duygusuzluk az ve yavaş tepki gösteren, bunun sonucu duygulandırıcı sebeplere karşı ilgisiz kalan insanın niteliği
- duyumsatma
Duyumsatmak işi
- duyumsatmak
Duyumsamasına sebep olmak
- duyumsayış
Duyumsamak durumu
- duyumsuz
Duyumu olmayan
- duyumsuzluk
Duyumsuz olma durumu
- duyumölçer
Derinin duyarlığını ölçmeye yarayan alet
- duyurabilme
Duyurabilmek işi
- duyurabilmek
Duyurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- duyurma
Duyurmak işi
- duyurmak
Duymasını sağlamak
- duyurtma
Duyurtmak işi
- duyurtmak
Duyurma işini yaptırmak
- duyuru
Herhangi bir olguyu, bir işi, bir durumu duyurmak için yayımlanan yazılı veya sözlü haber; car (I), ilan, anons
- duyuruda bulunmak
duyurmak
- duyurulma
Duyurulmak işi
- duyurulmak
Duyulmasını sağlamak
- duyurum
Duyurmak işi; sirküler
- duyurumluk
Duyuruların üzerine yazıldığı veya yapıştırıldığı düz levha; duyuru tahtası, ilan panosu, ilan tahtası
- duyuruş
Duyurmak işi
- duyusal
Duyu ile ilgili
- duyusallık
Duyusal olma durumu
- duyuverme
Duyuvermek işi
- duyuvermek
Beklemediği bir anda duymak
- duyuüstü
Duyularla verilmeyen
- duyuş
Duymak işi
- duş
Temizlik veya tedavi amacıyla suyu yüksekten üzerine doğru püskürtme yoluyla yıkanma
- duş kabini
Duş veya banyo küvetinin etrafına takılan, suyun dışarıya sıçramasını önleyen, buharın içeride kalmasını sağlayan, alüminyum veya plastikten yapılmış çerçevelerine cam, mika vb. plastik malzeme yerleştirilmiş, ön panelleri bir ray üzerinde hareket edebilen bir kabin türü; duşa kabin, banyo kabini
- duş teknesi
Duş yapmak amacıyla banyonun bir köşesine yerleştirilmiş, derinliği fazla olmayan tekne
- duşak
Hayvanın iki ayağını iple bağlayarak yapılan köstek
- duşaklama
Duşaklamak işi
- duşaklamak
Hayvanın iki ayağını duşakla bağlamak
- duşlu
Duşu olan
- duşsuz
Duşu olmayan
- Dy
Disprosyum elementinin simgesi
- dâhi
Olağanüstü yeteneği ve yaratıcı gücü olan kimse; deha, öke
- dâhice
Dâhiye yakışır bir biçimde; dâhiyane
- dâhil
İçinde, ... ile birlikte
- dâhil etmek
içine almak, katmak
- dâhil olmak
katılmak, girmek veya içinde olmak
- dâhilen
İç taraftan
- dâhiliye
Devlet yönetiminde iç işleri
- dâhiliye subayı
Askerî okul, askerî hastane vb. kuruluşlarda iç yönetimde görevli subay
- dâhilî
İçle ilgili
- Döger
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- döke döke
Dökerek
- döke saça
Bir şeyi yararsız biçimde harcayarak
- dökebilme
Dökebilmek işi
- dökebilmek
Dökme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dökme
Dökmek işi
- dökme demir
İçinde % 2'den % 6'ya kadar karbon bulunan bir demir karbon alaşımı; font (I), pik (I)
- dökme gaz
Yakıt olarak kullanılmak üzere konutlardaki veya iş yerlerindeki depolara doldurulan sıvılaştırılmış gaz
- dökme su ile değirmen dönmez
taşıma su ile değirmen dönmez
- dökme yük
Bir çuval, sandık, kap veya ambalaj içinde bulunmayan mal; dökme
- dökme yük gemisi
Özellikle dökme yük taşımak amacıyla yapılmış tekne
- dökme çay
Demliğe dökülerek kullanılan çay
- dökme çimento
Hazır beton yapma yerlerinde kullanılmak üzere torbalanmadan özel araçlarla taşınan çimento
- dökmek
Sıvı veya tane durumunda olan şeyleri bulundukları kaptan başka bir yere boşaltmak
- döktürebilme
Döktürebilmek işi
- döktürebilmek
Döktürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döktürme
Döktürmek işi
- döktürmek
Dökme işini yaptırmak
- döktürtme
Döktürtmek işi
- döktürtmek
Döktürme işini yaptırmak
- döktürüş
Döktürmek işi
- dökük
Dökülmüş
- döküklük
Dökük olma durumu
- dökülebilme
Dökülebilmek işi
- dökülebilmek
Dökülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dökülgen
Dökülme özelliği olan
- dökülme
Dökülmek işi
- dökülmek
Dökme işi yapılmak veya dökme işine konu olmak
- dökülü
Dökülmüş
- dökülüp saçılmak
soyunmak, çok açılmak
- dökülüverme
Dökülüvermek işi
- dökülüvermek
Çabucak veya kısa sürede dökülmek
- dökülüş
Dökülmek işi
- döküm
Kalıba dökme işi ve bunun yapılış yöntemi
- döküm (veya dökümünü) almak
ayrıntılı hesap listesini toplu olarak göstermek
- döküm çıkarmak
bütün hesap işlemlerini bir listeye yazmak
- dökümcü
Döküm işleri yapan kimse; dökmeci
- dökümcülük
Dökümcünün yaptığı iş; dökmecilik
- dökümevi
Fabrikalarda döküm yapılan yer; dökümhane
- dökümleme
Dökümlemek işi
- dökümlemek
Bir işin dökümünü yapmak
- dökümlü
Niteliğinden ötürü kolayca istenilen biçim verilebilen (kumaş); dökük
- dökünme
Dökünmek işi
- dökünmek
Kendi üstüne dökmek
- döküntü
Dökülmüş, saçılmış şeyler
- döküntülü
Döküntüsü olan
- döküntülük
Döküntü olma durumu
- döküntüsüz
Döküntüsü olmayan
- dökünüş
Dökünmek işi
- döküp saçmak
bir şeyi yararsız biçimde harcamak
- döküverme
Döküvermek işi
- döküvermek
Aniden dökmek
- döküş
Dökmek işi
- döl
Canlıların üremesi sonucu ortaya çıkan yeni birey veya bireylerin bütünü; soy sop, zürriyet
- döl almak
cins bir hayvandan yararlanarak iyi cins yavru almak
- döl ayı
Hayvanların yavruladıkları ay
- döl döş
Çocuklar ve torunlar; soy sop
- döl döş sahibi olmak
çocuk ve torunları bulunmak
- döl eşi
Memelilerde ana ile dölüt arasında kan alıp verme işini sağlayan organ; son, eş, meşime, etene, plasenta
- döl kesesi
İçinde embriyo veya fetüsün bulunduğu amniyon sıvısı ile dolu boşluğu çeviren zar; amniyon
- döl vermek
yavru vermek, üremek
- döl yatağı
Memelilerde dölün ana karnındayken içinde bulunduğu organ; ana rahmi, oğulduruk, uşak yatağı, hazne, rahim (I), karın, meşime, uterus
- döl yolu
Döl yatağının ağzından dışarıya doğru uzanan yol; vajina
- dölek
Ağırbaşlı, uslu, ağır davranışlı olan
- dölleme
Döllemek işi; ilkah
- döllemek
Erkek gamet bir yumurtacıktaki dişi gametle kaynaşmayı sağlayarak yumurtacığı tam bir hücre durumuna getirmek; tohumlamak, ilkah etmek
- döllendirme
Döllendirmek işi
- döllendirmek
Döllenme işini yaptırmak
- dölleniş
Döllenmek işi
- döllenme
Erkek gametle dişi gametin kaynaşmasıyla yumurtacığın oğulcuk durumuna gelmesi; aşılanma, ilkah
- döllenmek
Dölleme işine konu olmak
- döllenmesiz
Döllenmemiş olan
- döllenmesiz üreme
Döllenmemiş yumurtanın gelişmesiyle oluşan üreme biçimi; partenogenez
- dölleyebilme
Dölleyebilmek işi
- dölleyebilmek
Döllenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döllü döşlü
Çocuk ve torun sahibi olan
- dömivole
Futbolda topun yere vurup sektiği anda, ayakla yapılan vuruş
- döndürebilme
Döndürebilmek işi
- döndürebilmek
Döndürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döndürme
Döndürmek işi; irca, tahvil, taklip
- döndürmek
Dönmesini sağlamak
- döndürtme
Döndürtmek işi
- döndürtmek
Döndürme işini yaptırmak
- döndürülme
Döndürülmek işi
- döndürülmek
Döndürme işine konu olmak
- döndürüş
Döndürmek işi
- döne dolaşa
uzun süre gezerek
- dönebilme
Dönebilmek işi
- dönebilmek
Dönme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dönek
İnanç ve düşüncesini değiştiren, sözüne güvenilmeyen (kimse); caygın, kaypak, kahpe
- döneklik
Dönek olma durumu; kaypaklık
- dönekçe
Dönek gibi
- dönel
Bir eksen çevresinde dönerek oluşmuş
- döneleme
Dönelemek işi
- dönelemek
Dolaşmak, dolaşıp durmak
- dönelme
Dönelmek işi
- dönelmek
En yüksek noktaya çıktıktan sonra alçalmaya başlamak
- dönem
Belli özellikleri olan zaman parçası; periyot
- dönemeç
Bir yolun yön değiştirdiği yer; bük (I), büklüm, büküntü, kıvrım, kıvrıntı, viraj
- dönemeçli
Dönemeci olan; virajlı
- dönemeçsiz
Dönemeci olmayan; virajsız
- dönence
Güneş ışınlarının yılda bir kez dik açı ile geldiği Ekvator’un 23° 27’ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki çemberden her biri; medar, tropika
- dönencel
Dönence ile ilgili
- dönencel ay
Ay'ın ilkbahar noktasından geçen saat dairesinden art arda iki geçişi arasındaki 27 gün 1 saat 43 dakikalık süre
- dönencel yıl
Güneş'in ilkbahar noktasından art arda iki geçişi arasındaki 365 gün 5 saat 48 dakika 46 saniyelik süre
- dönenme
Dönenmek işi
- dönenmek
Olduğu yerde veya bir şeyin çevresinde dönmek
- döner
Dönmekte olan, dönen, dönecek biçimde düzenlenen
- döner ayna
Arkalı önlü ayna, iki tarafı da aynalı cam
- döner kapı
Üç veya dört kanatlı, düşey ekseni çevresinde dönerek geçiş sağlayan kapı
- döner kavşak
Yol ortalarına inşa edilmiş, aksi yöne veya sola dönüşleri sağlayan ada
- döner koltuk
Sağa veya sola 360 derece dönmesine izin veren tek bir merkezî bacağı olan bir tür koltuk
- döner kule
Kendi ekseni etrafında yavaşça dönen kule
- döner sahne
Bir oyunun sergilenmesi sırasında kolayca dönüp seyircilerin önüne geçebilecek, kullanıma hazır sahne
- döner sermaye
Kamu maliyesi alanında belirli ve sürekli bir amacın elde edilmesi için genel veya katma bütçeden bir miktar paranın, azaltılmamak şartı ile kuruluşa veya bu kuruluşla ilgili işletmelere verilmesi; mütedavil sermaye
- dönerci
Döner yapıp satan kimse
- dönercilik
Dönercinin yaptığı iş
- döneç
Dalgalı akımlı elektrik motor veya dinamolarında hareketli bölüm; rotor
- döngel orucu
Sürekli olarak aç kalma
- döngü
Herhangi bir olayın birden fazla tekrarlanması
- dönme
Dönmek işi; deveran
- dönme dolap
Eğlence alanlarında, bir eksen çevresinde yukarıdan aşağı dönen ve oturma yerleri olan eğlence aracı; dolap
- dönme ekseni
Dönen bir cismin her noktasının çizdiği çemberlerin merkezlerinden geçen doğru
- dönmek
Kendi ekseni üzerinde veya başka bir şeyin dolayında hareket etmek
- dönmeli
Bir tür halı motifi
- dönmelik
Dönme olma durumu; mühtedilik
- dönük
Dönmüş, çevrilmiş (kimse)
- dönülme
Dönülmek işi
- dönülmek
Dönme işi yapılmak
- dönüm
Dönmek işi
- dönüm noktası
Bir olayın yeni bir duruma geçme zamanı
- dönümlerce
Birçok dönüm
- dönümlük
Dönüm ölçüsünde olan
- dönüp dolaşmak
uzun süre gezmek
- dönüp geriye bakmak
eskiyi hatırlamak, geçmişi gözden geçirmek
- dönüverme
Dönüvermek işi
- dönüvermek
Ansızın veya kısa sürede dönmek
- dönüş
Dönmek işi
- dönüşebilme
Dönüşebilmek işi
- dönüşebilmek
Dönüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dönüşlü
Dönüşü olan; mutavaat
- dönüşlü fiil
Etkisi özneye yönelen ve çoğu kez -n- bazen de -l- veya -ş- çatı ekleriyle kurulan fiil; mutavaat fiili: sevinmek, yorulmak, iyileşmek vb
- dönüşlü çatı
Fiilin etkisinin özneye yöneldiğini bildiren, çoğu kez -n-, bazen de -l- veya -ş- ekleriyle kurulan çatı: sevinmek (sev-in-mek), yorulmak (yor-ul-mak), sıkışmak (sık-ış-mak) vb
- dönüşlülük
Dönüşlü olma durumu
- dönüşlülük zamiri
Yapılan işin yapana döndüğünü gösteren, kişi kavramını pekiştiren ve kişilere göre çekimlenebilen “kendi” sözü: kendim, kendin, kendisi vb
- dönüşme
Dönüşmek işi
- dönüşmek
Bir biçimden, bir durumdan başka bir biçime veya duruma geçmek; tahavvül etmek
- dönüşsüz
Dönüşü olmayan
- dönüşsüzlük
Dönüşsüz olma durumu
- dönüştürme
Dönüştürmek işi; tahvil
- dönüştürmek
Dönüşmesini sağlamak; tahvil etmek
- dönüştürücü
Aynı frekansta fakat yoğunluğu, gerilimi genellikle farklı olan bir veya birçok değişik akım dizgesini, değişik bir akım dizgesine dönüştüren elektromanyetik indükleçli duruk araç; trafo, transformatör
- dönüştürülebilme
Dönüştürülebilmek işi
- dönüştürülebilmek
Dönüştürülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dönüştürülme
Dönüştürülmek işi
- dönüştürülmek
Dönüştürme işine uğramak
- dönüştürüm
Dönüştürmek işi; tahvil
- dönüşü olmayan yola girmek
asla bırakılmayacak, vazgeçilmeyecek bir durumda olmak
- dönüşüm
Bir durumdan başka bir duruma geçme; şekil değiştirme, tahavvül, transformasyon
- dönüşümcü
Dönüşümcülük yanlısı; transformist
- dönüşümcülük
Yaşayan türlerin yalın biçimlerden karmaşık biçimlere doğru evrimle gelişerek ortaya çıktığını öne süren öğreti; transformizm
- dönüşümlü
Değişen, sıra ile olan
- dönüşüverme
Dönüşüvermek işi
- dönüşüvermek
Aniden dönüşmek
- döper
Bazı iskambil oyunlarında farklı renklerden benzer iki kart yanında farklı renklerden benzer iki kart daha bulunması durumu
- döpiyes
Etek ceketten oluşan iki parçalı kadın giysisi
- dörder
Dört sayısının üleştirme sayı sıfatı
- dörderli
Dörder dörder sıralanmış
- dördün
Ay vb. gök cisimlerine ait daire biçimindeki görünümlerinin yarısının aydınlık olduğu evre; yarım ay, terbi
- dördüncü
Dört sayısının sıra sıfatı, sırada üçüncüden sonra gelen
- dördüncü ayak
Altılı ganyanda yer alan dördüncü koşu
- dördüncü hakem
Futbolda, oyun öncesi sahanın hazırlanmasında, oyuncu değişikliklerinde, oyuna eklenen sürelerin gösterilmesinde, teknik alanların ihlalinde orta hakeme yardımcı olan hakem
- dördüncülük
Dördüncü olma durumu
- dördüz
Dördü bir arada doğan (çocuk)
- dördüz yumrucuklar
Beyinle beyincik arasında bulunan dört kabartının adı
- dördüzleme
Eski Yunan tiyatrosunda üçü trajedi, sonuncusu yerme dramı olan dört sahne eserinden oluşan bölüm
- dört
Üçten sonra gelen sayının adı; cihar
- dört ayak
Dört ayaklı hayvan
- dört ayak üstüne düşmek
tehlikeli bir durumdan zarar görmeden kurtulmak
- dört ayaklılar
Sürüngenleri ve memelileri içine alan bir sınıf
- dört başı mamur
Her bakımdan istenildiği gibi olan
- dört bir taraf (veya yan)
her yan, bütün çevre
- dört bucak
Her taraf, her yer
- dört duvar arasında kalmak
evde, kapalı bir yerde kalmak zorunda olmak
- dört dönmek
telaş içinde çare aramak
- dört dörtlük
Tam, kusursuz olan
- dört elle sarılmak (veya yapışmak)
bir işe büyük bir özen ve önem vererek girişmek
- dört göz
Gözlüklü kimse
- dört göz bir evlat için
"anne ve babanın bütün emek ve didinmesi evlat içindir" anlamında kullanılan bir söz
- dört gözle beklemek (veya bakmak)
çok isteyerek veya özleyerek beklemek
- dört işlem
Toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeden oluşan, matematiğin dört temel işlemi; amalierbaa
- dört kaşlı
Bıyığı yeni terleyen (delikanlı)
- dört kolluya binmek
ölmek
- dört köşe
Kare biçiminde olan
- dört yanı deniz kesilmek
çaresiz ve umutsuz kalmak
- dört yol
Dört yönden gelen yolların birleştiği yer
- dört yol ağzı
Dört yönden gelen yolların birleştiği kavşak
- dört yüzlü
Dört yüzü olan, çok yüzlü
- dört üstü, murat üstü
işi her zaman yolunda olanlar için söylenen bir söz
- dörtcihar
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de dört benekli olan yüzünün üste gelmesi
- Dörtdivan
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- dörtgen
Dört kenarlı çokgen; dörtkenar
- dörtköşe
Keyifli, sevinçli olan
- dörtköşe olmak
çok keyiflenmek, çok zevk almak
- dörtleme
Dörtlemek işi
- dörtlemek
Bir şeyin sayısını dörde çıkarmak
- dörtlü
Dört parçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden dört tane bulunan; murabba (I)
- dörtlü final
Dört takımın katılımı ile oynanan final maçları
- dörtlü ganyan
At yarışlarında aynı gün üzerine bahis konulan ve birbiri ardınca düzenlenen dört koşunun birincilerini tahmin etme biçiminde oynanan oyun
- dörtlük
Birbirine dik iki çap boyunca dörde bölünmüş dairenin her bir dilimi
- dörtnal
Atın en hızlı koşma biçimi
- dörtnala
At dörtnal koşarak
- dörtnala kaldırmak
dörtnal koşturmaya başlamak
- dörtnala kalkmak
dörtnal koşmak
- dörtnalayı tutturmak
çok hızlı bir biçimde gitmek
- dörttek
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde ikişer tek küreği olan tekne
- Dörtyol
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- dörtçeker
Çekiş gücünü ön ile arka tekerlekler arasında belli oranda eşit olarak dağıtan sistem
- dörtçekerli
Dörtçeker özelliği bulunan (taşıt)
- dörtçifte
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde dörder küreği olan tekne
- döteryum
Çekirdeğinde bir proton ve bir nötron bulunduran hidrojen atomunun bir izotopu; ağır hidrojen (simgesi D)
- dövdürme
Dövdürmek işi
- dövdürmek
Dövme işini yaptırmak
- dövdürtme
Dövdürtmek işi
- dövdürtmek
Dövdürme işini yaptırmak
- dövdürtülme
Dövdürtülmek işi
- dövdürtülmek
Birine dövdürülmek
- dövdürülme
Dövdürülmek işi
- dövdürülmek
Dövme işi yaptırılmak
- dövebilme
Dövebilmek işi; pataklayabilme
- dövebilmek
Dövme ihtimali veya imkânı bulunmak; pataklayabilmek
- döveç
Ağaçtan yapılmış havan
- döviz
Ülkeler arası ödemelerde kullanılabilecek para, çek, poliçe vb. her türlü ödeme aracı
- döviz işlemi
Yerli paranın herhangi bir yabancı paraya veya yabancı bir paranın yerli paraya çevrilmesi işi
- döviz kaçırmak
yurt dışına izinsiz döviz çıkarmak
- döviz kuru
Yabancı paranın millî paraya karşı değeri
- dövizzede
Bankalara dövizle borçlanıp borcunu ödeyemeyerek edindiği malı yok pahasına elinden çıkarmak zorunda kalan kimse
- dövme
Dövmek işi; pataklama, sopalama
- dövme demir
Doğada cevheri bol miktarda bulunan, çok düşük karbon içeriğine sahip bir demir alaşımı; ak demir
- dövme yapmak
vücuda dövme işlemek
- dövmeci
Kullanılmadan önce dövülmesi gereken maden filizlerini veya diğer maddeleri döven işçi
- dövmecilik
Dövmecinin yaptığı iş
- dövmek
Tokat, yumruk, tekme vurarak canını acıtmak; benzetmek, girişmek, hırpalamak, pataklamak, silkelemek, sopalamak, ufalamak
- dövmeli
Dövmesi olan
- dövmelik
Mısır ve buğday dövmeye yarayan, yarma buğday yapan bir araç
- dövmesiz
Dövmesi olmayan
- dövülgen
Dövülerek levha durumuna geçebilen (maden)
- dövülgenlik
Madenin dövülgen olma niteliği
- dövülme
Dövülmek işi; pataklanma, sopalanma
- dövülmek
Dövme işine konu olmak; pataklanmak, sopalanmak
- dövülüş
Dövülmek işi
- dövünme
Dövünmek işi
- dövünmek
Aşırı üzüntü, çaresizlik, pişmanlık duyarak çırpınmak, kendi kendini dövmek; vurunmak
- dövünüş
Dövünmek işi
- dövüş
Dövmek işi
- dövüş çekiş
Kavga edip çekiştirerek, itişip kakışarak
- dövüşebilme
Dövüşebilmek işi
- dövüşebilmek
Dövüşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dövüşken
İyi dövüşen veya dövüşmeyi seven; vuruşkan
- dövüşkenlik
Dövüşken olma durumu; vuruşkanlık
- dövüşme
Dövüşmek işi
- dövüşmek
Karşılıklı birbirini dövmek
- dövüştürebilme
Dövüştürebilmek işi
- dövüştürebilmek
Dövüştürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dövüştürme
Dövüştürmek işi
- dövüştürmek
Dövüşmelerini sağlamak
- dövüşçü
Dövüşmeyi seven kimse
- dövüşçülük
Dövüşçü olma durumu
- döş
Kaburga altı
- döşek
Gemi gövdesinde, su basıncı, çarpma, karaya oturma vb. durumlarda darbeleri karşılayabilecek, yük ve makinelerin ağırlığına dayanabilecek dirençteki yapı gereci
- döşekli
Döşeği olan
- döşeksiz
Döşeği olmayan
- döşeli
Döşenmiş olan; mefruş
- döşeme
Döşemek işi
- Döşemealtı
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- döşemeci
Koltuk, kanepe, divan vb. ev eşyalara kumaş kaplayan kimse
- döşemeci çivisi
Özellikle mobilya döşemeciliğinde kullanılan büyük başlı, gövdesi kare kesitli, sivri uçlu ve siyah renkli çivi
- döşemecilik
Döşemecinin yaptığı iş
- döşemek
Bir tabanı, tahta, karo, mermer vb. yapı gereçleriyle kaplamak
- döşemeli
Döşemesi olan
- döşemelik
Yapılarda tabana döşemek için kullanılan (gereç)
- döşemesiz
Döşemesi olmayan
- döşemli
Döşemi olan
- döşemsiz
Döşemi olmayan
- döşenebilme
Döşenebilmek işi
- döşenebilmek
Döşenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döşeniş
Döşenmek işi
- döşenme
Döşenmek işi
- döşenmek
Döşeme işi yapılmak
- döşetebilme
Döşetebilmek işi
- döşetebilmek
Döşetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döşetilme
Döşetilmek işi
- döşetilmek
Döşetme işi yaptırılmak
- döşetme
Döşetmek işi
- döşetmek
Döşeme işini yaptırmak
- döşeyebilme
Döşeyebilmek işi
- döşeyebilmek
Döşeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- döşeyiş
Döşemek işi
- döşeğe düşmek
yatağa düşmek
- döşgömü
Hayvanın ön iki bacağı ile göbek arasındaki etten yapılan pastırma
- döşlü
Döşü olan
- dübel
Vidanın daha sağlam yerleşmesi için duvarlarda açılan deliğe önceden çakılan plastik yuva
- dübeş
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de beş benekli yüzünün üste gelmesi
- düden
Kireç taşının yaygın olduğu bölgelerde kirecin erimesi sonucu oluşan doğal kuyu
- düdük
İçinden hava veya buhar geçirildiğinde keskin ses çıkaran ve işaret vermek için kullanılan araç
- düdük gibi
çok dar, daracık (giysi)
- düdük gibi kalmak
yapayalnız kalmak
- düdük makarnası
İçi delik makarna
- düdükleme
Düdüklemek işi
- düdüklemek
Aldatmak, kandırmak
- düdüklü
Düdüğü olan
- düdüklü tencere
Buhar basıncından yararlanarak yemeği çabuk ve sağlıklı olarak pişiren bir tür metal tencere; düdüklü
- düdükçü
Düdük yapan veya satan kimse
- düdükçülük
Düdükçünün yaptığı iş
- düello
İki kişi arasında, tanıklar önünde yapılan silahlı vuruşma
- düellocu
Düello yapan kimse
- düelloculuk
Düellocu olma durumu
- düet
İki ses veya iki müzik
- dügâh
Türk müziğinde bir birleşik makam
- dük
Avrupa ülkelerinde prensten sonra gelen en yüksek soyluluk ünvanı
- dükkân
Esnafın perakende satış yaptığı, küçük zanaat sahiplerinin çalıştıkları yer; işletme, iş yeri
- dükkâncı
Dükkân işleten kimse
- dükkâncılık
Dükkâncının yaptığı iş
- düklük
Dük olma durumu
- Düldül
Hz. Ali'ye Hz. Muhammed tarafından armağan edilen binek hayvanının adı
- düldül
Mekanik olarak çalışan oyuncak çocuk arabası
- dülek
Olmamış kavun veya karpuz
- dülger
Yapıların kaba ağaç işlerini yapan kimse
- dülger balığı
Kemikli balıklar takımından, başı büyük, ağzı geniş, vücudu yassı ve söbe, üstü dikenli pullarla kaplı bir balık; peygamber balığı (Zeus faber)
- dülgerlik
Dülgerin işi
- dümbelek
Ağzına deri gerilmiş, çanak biçiminde, darbukaya benzer bir tür çalgı; dümbüldek
- dümbeleklik
Dümbelek olma durumu
- dümbelekçi
Dümbelek çalan veya satan kimse
- dümbelekçilik
Dümbelekçinin yaptığı iş
- dümdüz
Çok düz
- dümdüzlük
Dümdüz olma durumu
- dümen
Hava ve deniz taşıtlarında, taşıta istenilen yönü vermeye ve belirli bir doğrultuda götürmeye yarayan hareketli parça
- dümen bedeni
Dümen boğazını oluşturmak için boydan boya konulan parça
- dümen boğazı
Dümenin, dümen yelpazesinden yukarı kalan bölümü
- dümen kullanmak
bir işi kurnazca yönetmek
- dümen kırmak
yön değiştirmek
- dümen neferi
Gemilerde dümeni kullanan kimse
- dümen suyu
Gemi giderken arkasında bıraktığı köpüklü iz
- dümen suyunda gitmek
birine bağımlı olmak, her şeyde ona uyarak davranmak
- dümen tutmak
teknenin gideceği yolu gözleyerek dümeni yönetmek
- dümen yapmak
dalavere, hile ile birini kandırmak, aldatmaya çalışmak
- dümen yelpazesi
Geminin ileri veya geri hareketinden meydana gelen su akıntısının baskı yaptığı dümen yüzeyi
- dümen çevirmek
hileye, düzene başvurmak
- dümenci
Gemilerde dümeni kullanan kimse
- dümencilik
Dümencinin yaptığı iş
- dümenden
Yalancıktan, gösteriş olarak
- dümenevi
Dümen boğazının geçmesi için kıç bodoslamasının üst ucuna ve teknenin kümbet olan bölümüne açılmış oval delik
- dümeni elinde tutmak
yönlendirici durumda olmak
- dümeni eğri
Yan yan yürüyen (kimse)
- dümeni kırmak
çekip gitmek, kaçmak, uzaklaşmak
- dümenine bakmak
şartlar ne olursa olsun çıkarını gözetmek
- dümenini bozmak
hileli işe engel olmak
- dümenini elinde tutmak
yönetmek, istediği yöne doğru götürmek
- dümensiz
Dümeni olmayan
- dümtek
Klasik Türk müziğinde tempo
- dümtek tutmak
tempo tutmak
- dün
Bugünden bir önceki gün
- dün bir, bugün iki
"herhangi bir şeye başladığından beri çok az zaman geçtiği hâlde" anlamında kullanılan bir söz
- dün cin olmuş, bugün adam çarpıyor
"işinde ustalaşmadan hile yollarına başvuruyor" anlamında kullanılan bir söz
- dün öleni dün gömerler
"bir üzüntü sürdürülmemeli, unutulmaya çalışılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- dünden
Bir önceki günden
- dünden bugüne
Çabucak yapılarak veya söylenerek
- dünden hazır (veya razı) olmak
kendisine yapılan bir öneriyi seve seve ve hemen kabul etmek
- dünden ölmüş
Çalışma hevesi kalmamış (kimse)
- dünit
Temel maddesi olivin olan iri taneli kayaç
- dünkü
Düne özgü, dün olan, dün yapılan
- dünkü çocuk
Deneyimi az, toy, acemi kimse
- Dünya
Güneş'e yakınlık bakımından üçüncü gezegen
- dünya
İnsanoğlunun üzerinde yaşadığı toprak ve denizlerin tümü; acun, yeryüzü, küre (I), âlem, arz (III), cihan, darıdünya, devran, zemin
- dünya (veya dünyalar) birinin olmak
çok sevinmek
- dünya ahret kardeşim (veya bacım) (olsun)
bir kişiye kardeşlik duygusundan başka bir gözle bakılmadığını anlatan bir söz
- dünya başına dar olmak (veya gelmek)
çok sıkılmak, büyük bir çaresizlik içinde kalmak
- dünya başına yıkılmak
çok sıkılmak, umutlarını yitirmek
- dünya bir araya gelse
"dünyadaki bütün insanlar engel olmaya kalksa bile" anlamında kullanılan bir söz
- dünya bir, işi bin
"bu dünyada insanın hatır ve hayaline gelmeyen türlü türlü durumlar ortaya çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- dünya durdukça durasın!
"çok yaşa, Tanrı sana sonsuz bir ömür versin!" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- dünya görmüş
Çok gezmiş, çok yer görmüş
- dünya görüşlü
Dünya görüşü olan
- dünya görüşü
Evrenin ve hayatın anlamını, amacını, değerini, insan varlığını ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce; felsefe
- dünya gözü ile görmek
ölmeden önce görmek
- dünya gözüne zindan olmak (veya görünmek veya kesilmek)
büyük bir karamsarlık ve umutsuzluk içinde olmak
- dünya güzeli
Çok güzel (kimse)
- dünya kadar
pek çok
- dünya kelamı
Tanrı sözünden başka söz
- dünya kelamı etmek
konuşmak
- dünya malı
Varlık, servet
- dünya malı dünyada kalır
"insan öldüğü zaman malını öbür dünyaya götüremez, bu nedenle gerek kendisi için gerekse hayırlı işler için para harcamaktan kaçınmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- dünya nimeti
İnsanların dünyada yiyeceği, içeceği, kullanacağı imkânların tümü
- dünya penceresi
"Göz" anlamında kullanılan bir söz
- dünya Süleyman'a bile kalmamış
"insan ne kadar zengin olursa olsun bu dünyadan göçüp gidecektir, bu nedenle dünyaya bel bağlamamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- dünya tükenir, yalan tükenmez
"dünyada çok sayıda yalancı vardır, bunları huylarından vazgeçirmek de imkânsızdır" anlamında kullanılan bir söz
- dünya varmış
sıkıntılı bir durumdan kurtulan kimsenin söylediği söz
- dünya yüzü görmemek
kapalı bir yerde sürekli kalmak
- dünya yıkılsa umurunda değil
"hiçbir şeyle ilgilenmez, sorumsuz, kaygısız" anlamında kullanılan bir söz
- dünya ölümlü, gün akşamlı
"hiçbir durum sürekli değildir, her iyi durumun bir sonu vardır" anlamında kullanılan bir söz
- dünyacı
Dünyacılık yanlısı kimse; seküler (II), sekülarist
- dünyacılık
Bilimsel gelişme, rasyonelleşme ve modernleşme ile birlikte dinin bireysel alışkanlıklardan sosyal kurumlara varıncaya dek hayatın bütün boyutları üzerindeki etkisinin azalmasını savunan öğreti; sekülarizm
- dünyada
Hiçbir zaman, hiçbir biçimde
- dünyada tasasız baş bostan korkuluğunda bulunur
"bu dünyada tasasız olan insan yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- dünyadan el etek (veya elini eteğini veya elini ayağını) çekmek
bir kenara çekilip çevresiyle ilgisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmamak, dünya işleriyle ilgilenmez olmak
- dünyadan geçmek (veya el çekmek)
bir kenara çekilip toplum yaşamına karışmamak
- dünyadan haberi olmamak
çevresinde olup bitenleri bilmemek
- dünyadan çekilmek
ölmek, hayatı son bulmak
- dünyaevine girmek
evlenmek
- dünyalara değişmemek
her şeyden daha fazla sevmek
- dünyalı
Dünyaya ait olan
- dünyalık
Geçimi sağlayan para, mal mülk gibi şeylerin tümü
- dünyalığı doğrultmak
yaşamı süresince yetecek parayı kazanmak
- dünyanın ... sı
pek çok
- dünyanın dört bucağı
dünyanın her yanı, her yönü
- dünyanın kaç bucak (veya köşe) olduğunu göstermek (veya anlamak)
dünyada ne gibi güçlükler olduğunu bildirmek (veya anlamak), insanın başına neler gelebileceğini öğretmek veya öğrenmek
- dünyanın sonu
bütün olanakların sona erdiği, her şeyin bittiği an
- dünyanın sonu değil
"her şey daha bitmedi, umut var" anlamında bir söz
- dünyanın tadını çıkarmak
bütün zevklerden yararlanmak, mutlu ve rahat yaşamak
- dünyanın ucu uzundur
insanın yaşadıkça türlü durumlarla, çeşitli olaylarla karşılaşabileceğini anlatan bir söz
- dünyanın öbür ucu
çok uzak yer
- dünyasallaşma
Dünyaya ait olma, dünyanın her tarafına yayılmış olma
- dünyasından geçmek
her şeye karşı ilgisiz duruma gelmek
- dünyaya gelmek
insan, doğmak
- dünyaya getirmek
doğurmak
- dünyaya gözlerini açmak
doğmak
- dünyaya gözlerini kapamak (veya yummak)
ölmek
- dünyaya kazık çakmak (veya kakmak)
çok uzun ömürlü olmak, çok yaşamak
- dünyaya yuf borusu öttürmek
ölmek
- dünyayı anlamak
dünyada neler olduğunu öğrenmek, deneyimi artmak
- dünyayı ben yarattım demek (veya havasında olmak)
aşırı mağrur olmak, büyüklenmek
- dünyayı görmemek
bir konuya veya bir işe aşırı odaklanıp çevre ile ilgilenmemek
- dünyayı haram etmek
bir yeri yaşanılmaz duruma getirmek
- dünyayı sel bassa ördeğe vız gelir
"birçok kimse için felakete yol açan bir olay, bazı insanları ilgilendirmez" anlamında kullanılan bir söz
- dünyayı tozpembe görmek
üzücü durumlara bile iyimser gözle bakmak
- dünyayı tutmak
çok yayılmak, her yere dağılmak
- dünyayı zindan (veya zehir) etmek (veya dünyayı başına dar etmek)
bir kimseyi çok sıkıntılı bir duruma sokmak
- dünyevi
Bu dünya ile ilgili; dünyasal, uhrevi karşıtı
- dünyevileşme
Dünyevileşmek durumu; dünyasallaşma
- dünyevileşmek
Dünyaya ait olmak, dünya ile ilgili duruma gelmek; dünyasallaşmak
- dünyevilik
Dünyevi olma durumu; dünyasallık
- dünür
Eşlerin baba ve analarının birbirlerine göre durumu
- dünür düşmek
bir kızı evlenmek üzere başkası için istemek
- dünür gezmek
evlenecek erkek için kız aramaya çıkmak
- dünür gitmek
evlenecek kimse için kız istemeye gitmek
- dünürcü
Kız istemeye giden kimse
- dünürcülük
Dünürcü olma durumu
- dünürcülüğe gitmek
kız istemeye gitmek
- dünürlük
Dünür olma durumu
- düpedüz
Çok düz ve doğru bir biçimde, dümdüz olarak
- dürbün
Uzaktaki cisimlerin görüntülerini büyütmeye veya yaklaştırmaya yarayan, objektif ve oküler adlı iki mercekten oluşan optik alet; bakaç
- dürbünlü
Dürbünü olan
- dürbünün tersiyle bakmak
bir şeyi küçümsemek, olduğundan çok daha az önemli görmek
- dürebilme
Dürebilmek işi
- dürebilmek
Dürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- dürme
Dürmek işi
- dürmece
Bağlarda, tomurcuk, yaprak ve salkım yiyerek yaşayan, sarımsı gece kelebeği (Sparganothis pilleriana)
- dürmek
Bir şeyi kıvırıp silindir biçiminde kendi üzerine sarmak
- dürteleme
Dürtelemek işi
- dürtelemek
Dürter gibi yapmak, hafifçe dürtmek
- dürtme
Dürtmek işi
- dürtmek
Ucu sivri bir şeyle veya elle hafifçe itmek
- dürtü
Bedensel veya ruhsal dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı türlü tepkilere sürükleyebilen içten gelen gerilim
- dürtücü kılıç
Eskrimde kullanılan, namlusu düz ve yuvarlak, ucu düğmeli kılıç; flöre
- dürtükleme
Dürtüklemek, işi
- dürtüklemek
Üst üste birkaç kez dürtmek
- dürtülme
Dürtülmek işi
- dürtülmek
Dürtme işine konu olmak veya dürtme işi yapılmak
- dürtüş
Dürtmek işi
- dürtüşleme
Dürtüşlemek işi
- dürtüşlemek
Birkaç kez dürtmek
- dürtüşme
Dürtüşmek işi
- dürtüşmek
Birbirini dürtmek
- dürtüştürme
Dürtüştürmek işi
- dürtüştürmek
Kısa aralıklarla sık sık dürtmek
- Dürzi
Suriye'nin Havran bölgesinde, Lübnan'ın bazı bölgelerinde ve buralara yakın bölgelerde yaşayan ve kendilerine özgü mezhepleri olan bir topluluk
- dürzü
Ağır hakaret ve küfür sözü
- dürü
Dürülmüş şey
- dürülme
Dürülmek işi
- dürülmek
Dürme işine konu olmak veya dürme işi yapılmak
- dürülü
Dürülmüş, kıvrılmış
- dürülüş
Dürülmek işi
- dürüm
Dürmek işi
- dürüm dürüm
Sövgü sözü olarak kullanılan dürzü sözcüğünün anlamını pekiştiren bir söz
- dürüm ekmeği
Dürüm yapmakta kullanılan ekmek
- dürümcü
Dürüm yapan veya satan kimse
- dürümcülük
Dürümcünün yaptığı iş
- dürümleme
Dürümlemek işi
- dürümlemek
Dürüm biçiminde sarmak, kıvırmak
- dürüst
Sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan, doğru (kimse)
- dürüst oyun
Kurallara ve karşılıklı hoşgörüye bağlı kalınarak oynanan oyun
- dürüşt
Sert, gücendirici, kırıcı olan
- düse
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de üç benekli olan yüzünün üste gelmesi
- düstur
Genel kural
- düstur edinmek
ilke veya kural olarak kabul etmek
- düttürü
Dar ve kısa giysi
- düttürü Leylâ
Açık saçık, tuhaf, dar ve kısa giyinmiş kadın
- düve
Ortalama 12 aylıktan ilk buzağısına sahip oluncaya kadarki döneminde olan dişi sığır
- düvel
Devletler
- düven
Harmanda ekinlerin sapı ve tanelerini ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, alt yüzünde keskin çakmak taşları dikine çakılı bulunan, kızak biçiminde araç
- düven dişi
Düvenin altına dikine çakılan keskin taş
- düven sürmek (veya dövmek)
düvenle ekinlerin tanelerini başaklarından çıkarmak
- düvenci
Harman zamanı düven sürmek için tutulan çocuk
- düvencilik
Düvencinin yaptığı iş
- düvesime
Düvesimek durumu
- düvesimek
Boğa, dişi istemek
- düyek
Türk müziğinde bir usul
- düyun
Borçlar
- düz
Yatay durumda olan, eğik ve dik olmayan; yeksan
- düz baskı
Basım işlerinde kâğıt, plastik film vb. malzemelerin ön veya üst yüzeyine yapılan baskı
- düz baskıcı
Düz baskı yapan kimse
- düz baskıcılık
Düz baskıcının yaptığı iş
- düz duvara tırmanmak
çocuk, çok yaramazlık yapmak
- düz flüt
Plastik veya ağaçtan yapılan, baş, gövde ve kuyruk bölümlerinden oluşan bir tür üflemeli çalgı; blok flüt
- düz kanatlılar
Uzunluğuna katlanan alt kanatları, az çok sert olan üsttekiler tarafından örtülen, dört kanatlı böcekler takımı
- düz paça
Kumaşın içe katlanarak dikilmesiyle oluşturulan paça türü
- düz paçalı
Paçası düz paça biçiminde olan
- düz rakı
İçinde anason, sakız vb. kokulu maddeler olmayan üzüm rakısı; düz (II), düziko
- düz ünlü
Dudakların düz ve yayvan duruma getirilmesiyle oluşan ünlü: a, e, ı, i
- düzayak
İçinde merdiven veya inilip çıkılacak bölüm bulunmayan (ev, yol)
- Düzce
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- düzce
Oldukça düz
- Düzceli
Düzce ilinden olan kimse
- Düzcelilik
Düzceli olma durumu
- düzdürme
Düzdürmek işi
- düzdürmek
Düzme işini yaptırmak
- düze inmek
eşkıyalıktan vazgeçmek
- düzebilme
Düzebilmek işi
- düzebilmek
Düzme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzelebilme
Düzelebilmek işi
- düzelebilmek
Düzelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzeliş
Düzelmek işi
- düzelme
Düzelmek durumu
- düzelmek
Kötü, bozulmuş bir durumdayken düzenli duruma gelmek
- düzeltebilme
Düzeltebilmek işi
- düzeltebilmek
Düzeltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzelti
Düzeltme işi; tashih
- düzelti yapmak
düzeltmek, doğrultmak
- düzeltici
Düzeltme işini yapan nesne
- düzeltici jimnastik
Yaşama ve çalışma şartlarının etkisiyle oluşan vücut bozukluklarını ve aksaklıklarını önlemek veya gidermek için uygulanan özel beden eğitimi türü
- düzelticilik
Düzelticinin yaptığı iş; musahhihlik
- düzeltilebilme
Düzeltilebilmek işi
- düzeltilebilmek
Düzeltilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzeltilme
Düzeltilmek işi
- düzeltilmek
Düzeltme işine konu olmak veya düzeltme işi yapılmak
- düzeltim
Düzeltmek işi
- düzeltiş
Düzeltmek işi
- düzeltme
Düzeltmek işi
- düzeltme işareti
Yazılışları aynı, okunuşları ve anlamları farklı olan Doğu kökenli sözleri birbirinden ayırt etmek için uzun ünlülerinde; Doğu kökenli bazı sözlerdeki g, k ünsüzleri ile özel adlardaki l ünsüzünü ince okutmak için bu harflerden sonra gelen a ve u ünlülerinde; Doğu kökenli bazı sözlerdeki aitlik anlamı içeren i ünlüsünde kullanılan işaret (^); inceltme işareti, uzatma işareti, şapka işareti, şapka: âdet, âlem, âşık; kâğıt, tezgâh; Selânik, Halûk; tarihî, dinî vb
- düzeltmeci
Düzeltmecilik yanlısı; ıslahatçı, reformcu, reformist
- düzeltmecilik
Eldeki imkânlarla, ihtilale başvurmadan toplum düzeninin daha iyi duruma getirilebileceğini, sosyal adaletin sağlanabileceğini ileri süren siyasi sistem; ıslahatçılık, reformculuk
- düzeltmek
Düzgün duruma getirmek
- düzeltmen
Basılmak üzere dizilmekte olan bir eserin provalarını düzeltme ile görevli kimse; düzeltici, musahhih
- düzelttirme
Düzelttirmek işi
- düzelttirmek
Düzeltme işini yaptırmak
- düzeme
Düzemek işi
- düzemek
Herhangi bir karışımı istenilen orana göre hazırlamak, karışımın dozunu belirlemek
- düzen
Belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş olan durum; nizam, sistem
- düzen açıklaması
Bir tiyatro eserinin metninde dekor, giysi vb. ile oyuncuların görünüşleri, davranışları üzerine yapılan açıklama
- düzen kurmak
işler duruma getirmek
- düzen teker
Makinelerde, hareketin hızını düzgün tutmaya, çalışmayı düzenlemeye yarayan büyük çaplı çark; volan
- düzen vermek (veya düzene koymak veya düzene sokmak)
düzenlemek, dağınıklıktan kurtarmak
- düzenbaz
Yalan dolanla iş gören, çıkarı için hile yapan; entrikacı, dessas, dubaracı, kampanacı
- düzenbazlık
Düzenbaz olma durumu; entrikacılık, dessaslık, dubaracılık
- düzenek
Belli bir sonuca ulaşmak için karmaşık bir biçimde düzenlenmiş organ veya parçalar birleşimi; tertibat, mekanizma, sistem
- düzenleme
Düzenlemek işi; tertip, organizasyon
- düzenlemeci
Düzenleme yapan kimse
- düzenlemecilik
Düzenlemecinin yaptığı iş
- düzenlemek
Düzenli, düzgün duruma getirmek, düzen vermek; tanzim etmek
- düzenlenebilme
Düzenlenebilmek işi
- düzenlenebilmek
Düzenlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzenleniş
Düzenlenmek işi
- düzenlenme
Düzenlenmek işi
- düzenlenmek
Düzenli, düzgün duruma getirilmek
- düzenletebilme
Düzenletebilmek işi
- düzenletebilmek
Düzenletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzenletme
Düzenletmek işi
- düzenletmek
Düzenleme işini yaptırmak
- düzenlettirme
Düzenlettirmek işi
- düzenlettirmek
Düzenletme işini yaptırmak
- düzenleyebilme
Düzenleyebilmek işi
- düzenleyebilmek
Düzenleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düzenleyici
Herhangi bir işi, kuruluşu gerçekleştirip düzenli sonuç alınmasını üstlenen kimse; organizatör, aranjör
- düzenleyicilik
Düzenleyicinin yaptığı iş
- düzenleyim
Devlete ve kişilere ait ormanların, önceden hazırlanıp kabul edilmiş esaslara uygun olarak işletilmesi; amenajman
- düzenleyiş
Düzenleme işi
- düzenleşik
Düzenleri birbirine uygun
- düzenleşim
Aynı sıradaki nesne veya kavramların birbirinin yanında oluşu
- düzenli
Yerli yerinde, kararlı, tertipli olan; muntazam, ıttıratlı
- düzenli ordu
En küçük biriminden en büyük birliğine kadar her türlü donanıma sahip askerî güç
- düzenlilik
Düzenli olma durumu; sistemlilik
- düzensiz
Düzeni bozuk, karışık olan; tertipsiz, ıttıratsız, gayrimuntazam, gayrinizami, aritmik
- düzensiz göç
Hedef ülkeye yasa dışı yollardan gelme veya yasal yollarla gelip yasal süre içerisinde o ülkeden çıkmama durumu
- düzensiz göçmen
Hedef ülkeye yasa dışı yollardan gelen veya yasal yollarla gelip yasal süre içerisinde o ülkeden çıkmayan kimse
- düzensizlik
Düzensiz olma durumu; ıttıratsızlık, gayrimuntazamlık, gayrinizamilik
- düzenti
Bir şeyi, bir durumu olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen; mizansen
- düzentileme
Yönetmenin oyuncuları oyuna uygun bir uyum içine sokması için yaptığı hazırlık, çalışma; mizansen
- düzey
Bir yüzeyin veya bir noktanın yüksekliğindeki yatay sınır; seviye
- düzeyli
Düzeyi, değeri olan; seviyeli
- düzeylilik
Düzeyli olma durumu
- düzeysiz
Düzeyi, değeri düşük, bayağı olan; seviyesiz
- düzeysizce
Düzeysiz bir biçimde; seviyesizce
- düzeysizlik
Düzeyi, değeri düşük, bayağı olma durumu; seviyesizlik
- düzeç
Bir yüzeyin eğiklik derecesini anlamaya yarayan araç; tesviye aleti
- düzeçleme
Aynı düzeye getirme, yüzey ayrımlarını ölçme; tesviye
- düzgülü
Düzgüye uygun
- düzgün
Doğru ve pürüzsüz; muntazam
- düzgünce
Düzgün bir biçimde
- düzgüncü
Düzgün yapan veya satan kimse
- düzgüncülük
Düzgüncünün yaptığı iş
- düzgünlü
Yüzüne düzgün sürmüş olan
- düzgünlük
Düzgün olma durumu
- düzgünsüz
Yüzüne düzgün sürmemiş olan
- düzgüsel
Kurallarla, yasalarla ilgili olan, kural, yasa koyan; normatif
- düzgüsüz
Düzgüye uymayan, düzgüsü olmayan; anormal
- düzine
Aynı cinsten on iki parçanın oluşturduğu takım
- Düziçi
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- Düzköy
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- düzlek yapı
Yatay duruşlu tabakaların geniş yer tuttuğu düzlük; masa
- düzlem
Üzerinde girinti ve çıkıntı olmayan
- düzlem geometri
Bir düzlem içinde kalan, iki boyutlu olan şekli inceleyen geometri
- düzlem küre
Yeryüzünü bütünüyle bir düzlem üzerinde göstermek amacıyla hazırlanmış harita
- düzlemek
Düz duruma getirmek; tesviye etmek
- düzlemli
Düzlemi olan
- düzlemsel
Düzlem niteliğinde olan
- düzlemsellik
Düzlemsel olma durumu
- düzlenme
Düzlenmek durumu
- düzlenmek
Düz duruma getirilmek
- düzletme
Düzeltmek işi
- düzletmek
Düz duruma getirmek
- düzleşme
Düzleşmek durumu
- düzleşmek
Düz duruma gelmek; düzelmek
- düzleştirme
Düzleştirmek işi
- düzleştirmek
Düzleşme işini yaptırmak
- düzlük
Düz olma durumu
- düzme
Düzmek işi
- düzmecelik
Düzmece olma durumu
- düzmek
Bir gereksinimi karşılamak amacıyla birçok şeyi birbirini tamamlayacak biçimde bir araya getirmek
- düztaban
Doğal ayak kemerinin kaybolması ile oluşan yapısal bozukluk
- düztabanlık
Düztaban olma durumu
- düzyazı
Şiir olmayan söz ve yazı; nesir, mensur, inşa
- düzülme
Düzülmek işi
- düzülmek
Düzme işine konu olmak veya düzme işi yapılmak
- düçar
Uğramış, yakalanmış, tutulmuş
- düçar olmak
uğramak, yakalanmak, tutulmak
- düğme
Giyecek, yorgan vb.nin bazı yerlerine ilikleyici veya süs olarak dikilen kemik, metal, sedef gibi sert maddelerden yapılmış küçük tutturma aracı
- düğme pil
Saat, baskül, oyuncak vb.nde kullanılan, yassı ve yuvarlak pil
- düğmeci
Düğme, fermuar, boncuk vb. yapan veya satan kimse
- düğmecilik
Düğmecinin yaptığı iş
- düğmek
Düğüm yapmak
- düğmeli
Düğmesi olan
- düğmesiz
Düğmesi olmayan
- düğmük atmak
düğümlemek
- düğü
Elendikten sonra geriye kalan en ince bulgur
- düğüm
İplik, ip, halat vb. bükülebilir şeyleri kıvırıp kendi üzerine veya birbirine dolayarak yapılan boğum; düğmük
- düğüm atmak
düğümlemek
- düğüm düğüm
Çok düğümlü
- düğüm düğüm olmak (veya düğümlenmek)
çok karışık bir duruma gelmek
- düğüm noktası
Bir şeyin sonuçlanması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken güç yanı
- düğüm vurmak
düğümlemek
- düğüm üstüne düğüm vurmak (atmak)
parasını pintilik ederek saklamak
- düğümcük
Ufak düğüm
- düğümleme
Düğümlemek işi
- düğümlemek
Düğüm yapmak
- düğümlenme
Düğümlenmek durumu
- düğümlenmek
Düğümle bağlanmak
- düğümleyebilme
Düğümleyebilmek işi
- düğümleyebilmek
Düğümleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düğümlü
Düğümlenmiş olan
- düğümsüz
Düğümü olmayan
- düğümü (veya düğümünü) çözmek
anlaşılmaz bir şeyi anlaşılır duruma getirmek
- düğün
Evlenme veya sünnet dolayısıyla yapılan tören, eğlence; toy (II), cemiyet
- düğün alayı
Düğüne katılanların çalgı eşliğinde hep birlikte yürümesiyle oluşan topluluk
- düğün aşıyla dost ağırlanmaz
"ağırlamanın değeri, özel olarak hazırlanmasında, bir fedakârlık yapılmasındadır" anlamında kullanılan bir söz
- düğün bayram etmek
çok sevinmek, neşelenmek
- düğün dernek
Evlenme dolayısıyla yapılan kutlama töreni ve eğlence
- düğün dernek, hep bir örnek
olayların veya yapılan işlerin hep birbirine benzediğini anlatan bir söz
- düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü
gösterilen yakınlığın, iltifatın gizli bir nedeni olduğu düşünüldüğünde söylenen bir söz
- düğün hamamı
Düğünden bir gün önce gelin ve yakınlarının hamama giderek eğlenmeleri
- düğün olur iki kişiye, kaygısı düşer deli komşuya
"akılsız kişi, başkalarının eğlence programlarında bir aksama olmasın diye çabalar" anlamında kullanılan bir söz
- düğün pilavı
Düğünlerde özel olarak pişirilen pilav
- düğün pilavıyla dost ağırlanmaz
başkasının kesesinden veya elinden ikramda bulunulmaz
- düğün salonu
Kiralanarak içinde eğlence ve toplantı yapılan salon
- düğün yahnisi
Hafifçe kavrulan bol soğan içinde kemikli kuzu etinin ağır ateşte pişirilmesiyle hazırlanan, az sulu yemek türü
- düğün çiçeği
Düğün çiçeğigillerin örnek bitkisi; turnaayağı, sütlüce (Ranunculus)
- düğün çiçeğigiller
İki çeneklilerden, bazı türleri süs bitkisi olarak kullanılan bir familya
- düğün çorbası
Et, un, yoğurt katılarak özellikle düğünlerde yapılan ve üzerine kızgın yağ dökülen bir çorba türü
- düğüncü
Düğün sahibi; toycu
- düğüncübaşı
Düğünü yöneten kimse
- düğüncülük
Düğüncü olma durumu
- düğünevi
Düğün yapan aile
- düğünevi gibi
sevinçli ve telaşlı bir kalabalık bulunan (yer)
- düğünsüz
Düğün olmadan, düğün yapmadan
- düğününde kalburla (veya elekle) su taşımak
bir yardımına karşılık olarak bekâr bir kimseye çok büyük bir yardımda bulunma sözü vermek
- düğürcük
İnce bulgur
- düş
Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü; rüya
- düş azması
Uykuda cenabet olma; ihtilam
- düş görmek
rüya görmek
- düş uykudan sonra olur
"bir işin temeli gerçekleşmedikçe ayrıntılarına sıra gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- düşe kalka
Zor bir biçimde
- düşebilme
Düşebilmek işi
- düşebilmek
Düşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşenin dostu olmaz
"varlıklı kişi yoksullaşınca çevresindeki dostlarından kimse kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- düşes
Dükün karısı
- düşeslik
Düşes olma durumu
- düşey
Yer çekimi doğrultusunda olan; şakuli
- düşey düzlem
İz düşümü düzlemi
- düşey çember
Bir yerin düşeyini sınırlayan çember
- düşeyazma
Düşeyazmak işi
- düşeyazmak
Düşme tehlikesi atlatmak
- düşeylik
Düşey olma durumu
- düşeş
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de altı benekli olan yüzlerinin üste gelmesi
- düşeş atmak
tavlada zarlar altı altı gelmek
- düşkün
Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı; tutkun
- düşkün olmak
çok önem, değer vermek
- düşkünleşme
Düşkünleşmek durumu
- düşkünleşmek
Düşkün duruma gelmek
- düşkünlük
Düşkün olma durumu; iptila, nikbet, tiryakilik, zaaf
- düşlem
Düş yoluyla beliren görüntü
- düşleme
Düşlemek işi
- düşlemek
Bir şeyi, bir kimseyi, bir durumu istenilen biçimde tasarlamak, zihinde canlandırmak
- düşlemli
Düşlemi olan
- düşlemlilik
Düşlemli olma durumu
- düşlemsel
Düşlemle ilgili
- düşlemsellik
Düşlemsel özellik taşıma, düşlemsel olma durumu
- düşlemsiz
Düşlemi olmayan
- düşlemsizlik
Düşlemi olmama durumu
- düşleyebilme
Düşleyebilmek işi
- düşleyebilmek
Düşleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşleyiş
Düşlemek işi
- düşman
Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse; yağı, hasım, husumetli, dost karşıtı
- düşman (veya düşmanı) kesilmek
düşman olmak, düşman gibi görmek
- düşman ağzı
Düşmanın uydurduğu söz
- düşman başına
durumun kötü olduğunu göstermek için kullanılan bir söz
- düşman düşmana gazel (veya Yasin) okumaz
"düşmandan ancak kötülük beklenir" anlamında kullanılan bir söz
- düşman olmak
kin beslemeye başlamak
- düşman çatlatmak
iyi durum ve başarılarla düşmanı kıskandırmak veya kızdırmak
- düşmanca
Düşman gibi, düşmana yakışır; husumetli
- düşmanlaşma
Düşmanlaşmak işi
- düşmanlaşmak
Düşman durumuna girmek
- düşmanlaştırma
Düşmanlaştırmak işi
- düşmanlaştırmak
Düşmanlaşmasına yol açmak
- düşmanlık
Düşmanca duygu veya davranış; yağılık, hasımlık, adavet, muhasamat, husumet
- düşmanı denize dökmek
düşmanı denize kadar sürüp yok etmek
- düşmanın karınca ise de hor bakma
"düşmanın ne kadar güçsüz olursa olsun dikkat et, uyanık ol" anlamında kullanılan bir söz
- düşme
Düşmek işi; sukut
- düşmek
Yer çekiminin etkisiyle boşlukta, yukarıdan aşağıya inmek
- düşmez kalkmaz bir Allah
"insanların talihsizliklere uğraması olağandır" anlamında kullanılan bir söz
- düşsel
Düş ile ilgili; hayalî
- düşsellik
Düşsel olma durumu
- düşsüz
Düşü olmayan
- düşsüzlük
Düşsüz olma durumu
- düşçü
Düşleyen
- düşçülük
Düşçü olma durumu
- düşük
Yaşayabilecek duruma gelmeden doğan yavru; düşüt, ceninisakıt, bağan, sakıt
- düşük tutmak
az olarak belirlemek
- düşük yapmak
çocuk düşürmek
- düşüklük
Düşük olma durumu
- düşün
Duyularla değil, zihinsel olarak tasarlanan, biçim verilen, canlandırılan nesne veya olay; düşünüm, fikir
- düşün düşün, boktur işin
kötü bir durumdan çıkar yol bulunamadığı zaman söylenen bir söz
- düşünce
Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik; mütalaa, fikir, ide, idea, mülahaza
- düşünce hayatı
Bir kimsenin veya bir topluluğun düşüncelerinin tamamı; fikir hayatı, tefekkür dünyası
- düşünce özgürlüğü
Düşüncenin dış baskı ve yasaklarla sınırlandırılmaması; fikir hürriyeti
- düşüncel
Gerçekte olmayıp yalnızca düşüncede, tasarım içinde var olan
- düşüncelenme
Düşüncelenmek işi
- düşüncelenmek
Düşünceye dalmak, dalıp gitmek
- düşünceli
Düşüncesi olan
- düşüncelilik
Düşünceli olma durumu
- düşüncellik
Düşüncel olma niteliği
- düşüncesini açmak
görüşünü bildirmek
- düşüncesini okumak
bir kimsenin ne düşündüğünü anlamak
- düşüncesiz
Düşüncesi olmayan
- düşüncesizce
Düşüncesiz bir biçimde
- düşüncesizlik
Düşüncesizce davranma durumu
- düşüncesizlik etmek
düşüncesizce davranmak
- düşünceye dalmak
derin derin düşünmek
- düşünceye varmak
bir görüşe veya karara varmak, bir inanca ulaşmak
- düşündürebilme
Düşündürebilmek işi
- düşündürebilmek
Düşündürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşündürme
Düşündürmek işi
- düşündürmek
Düşünmesine sebep olmak, düşünmesine yol açmak
- düşündürmelik
Düşündürmeye yol açan şey
- düşündürtme
Düşündürtmek işi
- düşündürtmek
Düşündürmesine sebep olmak
- düşündürücü
Düşünmeye sebep olan, düşünmeye yol açan
- düşündürücülük
Düşündürücü olma durumu
- düşünebilme
Düşünebilmek işi
- düşünebilmek
Düşünme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşünme
Düşünmek işi; tefekkür
- düşünme yasaları
Doğru olması gereken bir düşünmenin belli şartlar altında nasıl gerçekleştiğini gösteren kurallar
- düşünmek
Aklından geçirmek, göz önüne getirmek; kurmak
- düşünsel
Düşünce ile ilgili, düşünce sonucu ortaya çıkan, düşünceye dayanan; fikrî
- düşünsellik
Düşünsel olma durumu
- düşünülebilme
Düşünülebilmek işi
- düşünülebilmek
Düşünülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşünülme
Düşünülmek işi
- düşünülmek
Düşünme işine konu olmak
- düşünüp (veya düşünmek) taşınmak
konuyu bütün yönleriyle inceleyip ona göre davranmak, iyice düşünmek
- düşünür
Genel sorunlar üzerine yeni ve kendine özgü düşünceleri olan kimse; düşünücü, mütefekkir
- düşünürlük
Düşünür olma durumu; düşünücülük
- düşünüverme
Düşünüvermek işi
- düşünüvermek
Çabucak düşünmek
- düşünüş
Düşünmek işi
- düşüp kalkmak
erkek kadınla veya kadın erkekle yasa ve töre dışı yakın ilişki kurmak
- düşürebilme
Düşürebilmek işi
- düşürebilmek
Düşürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- düşürme
Düşürmek işi
- düşürmek
Düşmesine yol açmak, düşmesine sebep olmak
- düşürtme
Düşürtmek işi
- düşürtmek
Düşürmesini sağlamak
- düşürttürme
Düşürttürmek işi
- düşürttürmek
Düşürtme işini yaptırmak
- düşürülme
Düşürülmek işi; ıskat
- düşürülmek
Düşürme işine konu olmak veya düşürme işi yapılmak
- düşürüm
Düşürmek işi
- düşürüverme
Düşürüvermek işi
- düşürüvermek
Çabucak veya kısa sürede düşürmek
- düşürüş
Düşürmek işi
- düşüverme
Düşüvermek işi
- düşüvermek
Ansızın veya kısa sürede düşmek
- düşüş
Düşmek işi
- dıbır dıbır
Hafif ve düzenli bir biçimde ses çıkararak
- dıbır dıbır yürümek
hafif ve düzenli biçimde ses çıkararak yürümek
- dımbırdatma
Dımbırdatmak işi
- dımbırdatmak
Saz, cura, tambur vb. çalgılar çalmak
- dımdızlak
Saçı dökülmüş (kimse)
- dımdızlak ortada kalmak
elindeki her şeyi, imkânlarını yitirmek
- dımdızlak ortalıkta bırakmak
her türlü varlıktan, olanaktan mahrum kılmak, yokluğa mecbur etmek
- dımışki
Sarımtırak yeşil renkte, çok iri ve uzun tanelerinin uçları koni biçiminde olan bir tür üzüm
- dıramudana
Denizden esen bir rüzgâr türü
- dırdır
Bezdirici bir biçimde söylenme; dırıltı
- dırdırcı
Bezdirici söz etme alışkanlığı olan, geveze, yerli yersiz konuşan (kimse)
- dırdırcılık
Dırdırcı olma durumu
- dırdırlanma
Dırdırlanmak işi
- dırdırlanmak
Dırdır etmek
- dırlanma
Dırlanmak işi
- dırlanmak
Herkesi tedirgin edecek, bezdirecek biçimde söylenmek
- dırlaşma
Dırlaşmak işi
- dırlaşmak
Kavga etmek, ağız kavgası etmek; dilleşmek
- dırıltı çıkarmak (veya etmek)
çekişmeye yol açmak
- dızdık
Akrabalığın uzak olduğunu anlatan dızdığının dızdığı deyiminde geçen bir söz
- dızdız
Ağustos böceklerinin çıkardığı ses
- dızdızcı
Basit makinelerle fazla özenilmeden kâğıtlara renkli olarak basılan paraları piyasaya süren kimse
- dızdızcılık
Dızdızcının yaptığı iş
- dızlama
Dızlamak işi
- dızman
İri yapılı, uzun boylu, şişman olan
- dığan
Yağ tavası
- dığdık
Akrabalığın uzak olduğunu anlatan dığdığının dığdığı deyiminde geçen bir söz
- dığdığı
Konuşurken "r" leri "ğ" gibi söyleyen (kimse)
- dış
Herhangi bir cisim veya alanın sınırları içinde bulunmayan yer; öte, hariç, iç karşıtı
- dış asalak
Konakçının üzerinde yaşayan ve çoğunlukla kan emen asalak
- dış açı
İki doğruyu kesen bir doğrunun bu doğruların dışında kalacak biçimde yaptığı açı
- dış ağ
Yerel ağlarla birbirine bağlı birçok bilgisayarın genel ağı kullanarak birbirleriyle iletişim kurduğu ağ
- dış başkalaşım
Magmanın sokulmasıyla, komşu kayaçların uğradığı başkalaşma; egzomorfizm
- dış bellek
Bilgisayarın ana belleğinin dışında olan, giriş çıkış ara birimi üzerinden erişebildiği verilerin ve programların tutulduğu bellek
- dış beslenme
Besinini organik maddelerden sağlama; heterotrofi
- dış borç
Devletin veya çeşitli kuruluşların dış ülkelerden kredi yoluyla sağladığı borç
- dış borçlanma
Devletin veya çeşitli kuruluşların yurt dışındaki kuruluşlardan borç alma işi
- dış deri
Sinir sistemini ve duygu organlarını oluşturan, oğulcuğun dış yüzünü örten tabaka; ektoderm
- dış dünya
Ülke dışı
- dış evlilik
Evlenecek kimsenin eşini kendi boy veya soyunun dışından seçmesi kuralına dayalı evlilik biçimi; dışarıdan evlenme, dıştan evlilik, egzogami
- dış gebelik
Döllenmiş bir yumurtanın döl yatağı dışında oluşması ve gelişmesi
- dış gezegen
Yörüngesi yer yörüngesinin dışında kalan gezegen
- dış gezi
Ülke sınırları dışına yapılan gezi
- dış güçler
Ekonomi ve politika açısından güçlü devletler
- dış hat
İş yerlerinde bulunan santrallerde iş yerinin dışarıyla bağlantısını sağlayan haberleşme ağı
- dış hatlar
Yurt dışı ulaşımını sağlayan yol
- dış işleri
Bir devletin başka devletlerle ilgili işleri; hariciye
- dış kapı
Binayı sokaktan ayıran giriş kapısı
- dış kapının mandalı
uzak akraba
- dış kavuz
Buğdaygillerde başakçığın en altında, bazı türlerde çiçeğin bütün organlarını içerisine alacak bir biçimde gelişmiş olan kavuz
- dış kredi
Ekonomik durumu iyi olan ülkelerden sağlanabilecek kredi
- dış kulak
Kulağın, kulak kepçesi ve dış kulak yolundan oluşan bölümü
- dış kutsal
Kutsallıkla ilgisi bulunmayan, kutsallığa ne uygun ne de karşıt olan
- dış lastik
Bazı kara taşıtlarında iç lastiği koruyan kalın lastik
- dış merkezli
Dış merkezlikle ilgili olan; eksantrik
- dış merkezlik
Bir elips ve hiperbolde, odaklar arasındaki uzaklığın büyük eksen uzunluğu ile olan oranı
- dış merkezlilik
Dış merkezli olma durumu
- dış odun
Kabukla olgun ağaç bölümleri arasında bulunan, tam olgunlaşmadığı için marangozlukta kullanılması sakıncalı olan odun bölümü
- dış pazar
Bir ülkenin mal satabildiği yabancı ülke
- dış pazarlama
Başka ülkelere birtakım ürünleri satma, bu yolla ticaret yapma
- dış piyasa
Başka ülkelerde oluşan ve var olan alışverişe dayalı ticaret imkânı
- dış plazma
Bir hücre içerisindeki sitoplazmanın farklılaşmış dış katı
- dış politika
Bir devletin sınırları ötesindeki devletlere uyguladığı siyaset
- dış saha
Spor takımlarının kendi sahaları dışında oynaması durumu; deplasman
- dış sahaya gitmek (veya çıkmak)
spor takımları kendi şehirleri dışında maç yapmaya gitmek
- dış ses
Sinema ve televizyonda görüntüsü olmayan kişiye ait söz
- dış ters açı
İki paralel doğruyu kesen üçüncü bir doğrunun iki yanında, paralellerin dışında altlı üstlü oluşan dört açıdan her biri
- dış ticaret
Bir devletin yabancı devletlerle yaptığı alışveriş, ithalat ve ihracatın tamamı
- dış ticaret açığı
Yabancı ülkelerden alınan malların tutarının satılandan daha fazla olması sonunda ortaya çıkan borç tutarı; cari açık
- dış yarıçap
Düzgün bir çokgenin köşelerinden geçen dairelerin yarı çapı
- dış yüz
Bir şeyin dışarıdan görünüşü; zahir
- dış yıkama
Taşıtların kaporta, teker, jant, çamurluk vb. kısımlarının kir, çamur vb.nden arındırılması
- dış zar
Aynı irilikte olmayan, kütin durumuna gelmiş çiçek tozu tanecikleri
- dış âlem
İnsanın kendi çevresi dışındaki dünya
- dış çevre
Canlının dışında olan ve kendisinin de bilinçli veya bilinçsiz olarak tepkide bulunduğu uyaranların hepsi
- dış çizgiler durumu
Ayrı ayrı birliklerin çevreden merkeze ulaşan yollarla düşman üzerinde birleşmesi
- dış çokgen
Kenarları bir dairenin çember çizgisi üzerine gelen çokgen
- dışa dönük
Dışla ilişkisi olan
- dışa dönüklük
Dışa dönük olma durumu
- dışa vurmak
belli etmek
- dışa vurum
Ruhsal olayların belli işaret veya tasvirlerle yansıtılması, insan ruhunun algılanabilecek biçimde kendini dışa yansıtması; ifade, dış vurum
- dışa vurumcu
Eserlerinde hikâye etmeye, tahkiyeye ağırlık veren yazar; anlatımcı, dış vurumcu, ekspresyonist
- dışa vurumculuk
Olayların, varlıkların gerçekten olduğu gibi değil de sanatçının iç dünyasına göre anlatılması anlayışına dayanan sanat akımı; anlatımcılık, dış vurumculuk, ekspresyonizm
- dışarlık
Yaşadığı yerden başka bir yere giderken giyilen kıyafet
- dışarı
Dış çevre, dış yer, içeri karşıtı
- dışarı atmak
kovmak
- dışarı vurmak
belli etmek, açıklamak
- dışarı çıkmak
kapalı bir yerden dışarı gitmek
- dışarıya iz vermemek
belli etmemek, hissettirmemek
- dışbeslenen
Besinini organik maddelerden sağlayan; heterotrof
- dışbükey
Yüzeyi tümsek, çıkık ve şişkin olan; tümsekli, muhaddep, konveks
- dışbükeylik
Dışa doğru çukur, şişkin veya kabarık olma durumu
- dışkı
Sindirim sonunda anüs yoluyla dışarıya atılan besin artığı; bok, büyük, büyük abdest, kaka, pislik, kazurat, necaset
- dışkılama
Dışkılamak işi
- dışkılamak
Dışkıyı dışarı atmak
- dışkılayabilme
Dışkılayabilmek işi
- dışkılayabilmek
Dışkılama ihtimali veya imkânı bulunmak
- dışkılık
Bazı omurgalılarda, özellikle keseliler, sürüngenler ve kuşlarda, bağırsak ile sidik ve üreme kanallarının açıldığı yer
- dışkısever
Dışkılarda yaşayan hayvanlar
- dışlama
Dışlamak işi; burunlama, ötekileştirme
- dışlamak
Bir kimse veya bir toplum, bir kimse, bir durum, bir düşünce vb.ni yok saymak, ilgilenmemek; burunlamak, ötekileştirmek
- dışlanabilme
Dışlanabilmek işi
- dışlanabilmek
Dışlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- dışlanma
Dışlanmak işi; ötekileşme, ötekileştirilme
- dışlanmak
Dışarıda tutulmak, bir yere veya topluluğa alınmamak; ötekileşmek, ötekileştirilmek
- dışlanış
Dışlanmak işi
- dışlayabilme
Dışlayabilmek işi
- dışlayabilmek
Dışlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- dışlayıverme
Dışlayıvermek işi
- dışlayıvermek
Çabucak dışlamak
- dışlayış
Dışlamak işi
- dışlaştırma
Dışlaştırmak işi
- dışlaştırmak
Dışa vurmak
- dışlaştırtma
Dışlaştırtmak işi
- dışlaştırtmak
Dışlaştırma işini yaptırmak
- dışrak
Herkesin öğrenmesinde sakınca görülmeyen, gizli kapalı olmayan (her türlü bilgi, öğreti), içrek karşıtı
- dışrakçı
Ele alınan konuyu dışarıdan kavramaya çalışan
- dışsal
Dışla ilgili, dışa ilişkin
- dışsallaşma
Dışsallaşmak işi
- dışsallaşmak
Dışla ilgili, dışa ilişkin olmak
- dıştan
Aslında olmayıp sonradan ve dışarının etkisiyle ortaya çıkan (düşünceler)
- dışı eli yakar, içi beni yakar
"görünüşe aldanmamalı" anlamında kullanılan bir söz
- dışı kalaylı, içi alaylı
"dışı süslü, güzel görünüşlü ancak içi berbat" anlamında kullanılan bir söz
- dışına çıkmak
tanınan hak ve yetkileri aşmak
- dışında
-den başka, sayılmazsa
- dışında bırakmak
hariç tutmak
- dışında kalmak
karışmamak, ilgilenmemek
- dışınlı
Bir şeyin, bir düşüncenin aslında ve gerçeğinde olmayıp onun dışında kalan, öze bağlı olmayıp arızi olan; öz dışı, özünlü karşıtı