Words starting with O
1616 dictionary entries are listed for O.
Popular O entries
More frequently visited entries for this letter.
- orijinal
Fabrikası tarafından yapılan, taklit olmayan (araç ve gereç)
- otantik
Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan; orijinal
- odun bilimsel
Odun bilimi ile ilgili; ksilolojik
- oynatma
Oynatmak işi
- orta
Bir şeyin kenarlarından merkeze doğru yaklaşık olarak aynı uzaklıkta olan yer
- ortak (veya kuma) gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş
"bir erkeğin karıları birbirleriyle anlaşabilirler ancak kardeşlerin karıları geçinemezler" anlamında kullanılan bir söz
- otel
Yolcu ve turistlere geceleme, konaklama imkânı sağlamak amacıyla kurulmuş işletme
- oğlan anası, evin binası
“ailenin adını sürdürecek çocuğu doğurduğu için oğlan anasının yeri başkadır” anlamında kullanılan bir söz
- ok yılanı
Başı pullu, boyu 2 metre kadar olan zehirli ve tehlikeli bir yılan
- ortak kat
Birtakım tam sayıların katı olabilecek sayı
- okul taşıtı
Öğrencileri okula götürüp getiren servis aracı
- operasyona çıkmak
harekât gerçekleştirmek
- orman köyü
Orman arazisi içinde veya yakınında kurulmuş köy
- ortak etmek
bir şeyi paylaşmaya razı olmak, katılmaya onay vermek
- ortak olmak
bir şeyi paylaşmak veya bir şeye katılmak
- ortalık ağarmak
sabah olmaya başlamak
- oğlan derdi kız derdi, bahar derdi yaz derdi
"hayatın her devresinin ve her varlığın kendine göre sıkıntıları vardır” anlamında kullanılan bir söz
- oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü
torunun erkek evlattan olursa “oğul balı”, kız evlattan olursa “bahçe gülü” diye sevildiğini anlatan bir söz
- od ocak
Mal, mülk, maddi zenginlik
- okyanus iklimi
Orta kuşak kıtalarının batı kıyılarında, batı rüzgârlarının ve sıcak su akıntılarının etkisiyle gelişen bir iklim türü
- omfazit
Piroksen grubundan, yeşil renkli doğal silikat
- on paraya on takla (veya taklak) atmak
az bir miktar kazanabilmek için bile onursuzca bir sürü şey yapmak
- onur
İnsanın kendine karşı duyduğu saygı; alicenaplık
- ornitolojik
Kuş bilimi ile ilgili
- ortak
Birlikte iş yapan, ortaklaşa yararlarla birbirlerine bağlı kimselerden her biri; şerik, partner
- ortalık yatışmak
toplum içindeki düzensizlik ve kargaşa sona erip düzenli yaşayış yeniden başlamak
- ortalığı birbirine katmak
kargaşa çıkarmak
- ortalığı kırıp geçirmek
herkesi heyecana sürüklemek
- oturulabilme
Oturulabilmek işi
- oylatma
Oylatmak işi
- oyuncuktan
Oyun olsun diye
- oğlan dayıya, kız halaya çeker
“oğlan çocuğunun yüzü de huyu da dayısına, kız çocuğunun ise halasına benzer” anlamında kullanılan bir söz
- oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti
“her şeye makul görünen bir mazeret bulunur” anlamında kullanılan bir söz
- o duvar senin, bu duvar benim
birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatan bir söz
- olagelmek
Öteden beri sürüp gelmek
- oluşuvermek
Aniden oluşmak
O index
1616 word links are rendered on the server.
- O
Oksijen elementinin simgesi
- o
Şaşma, beğenme vb. duyguları belirten bir seslenme sözü
- o ara
O sıra
- o açıdan
Bilinen görüşten, anlayıştan
- o biçim
(kadın için) orospu
- o bu
Bazı kimseler veya nesneler
- o dakika
O anda, hemen
- o denli
çok
- o duvar senin, bu duvar benim
birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatan bir söz
- o gün bugün(dür)
o zamandan beri
- o kadar
çok aşırı
- o kapı (veya mahalle) senin bu kapı (veya mahalle) benim
sürekli gezip dolaşmayı anlatan bir söz
- o saat
Hemen, o anda; o saatte
- o sırada
İçinde bulunulan zamanda; o aralık
- o takdirde
O durumda, öyle olunca
- o taraflı olmamak
konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak
- o tarakta bezi olmamak
o şeyle ilişiği bulunmamak
- o yolda
Öyle, o gidiş ve düzenle
- o yolun yolcusu
toplumun ahlak anlayışına göre kötü bir hayat sürdüren kimse
- o yönden
Ondan dolayı
- o yüzden
Ondan dolayı
- o, O
Türk alfabesinin on sekizinci sırasında yer alan ve o adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından kalın, yuvarlak ve geniş ünlüyü gösterir
- oba
Göçebelerin konak yeri
- obabaşı
Obanın başı olan kimse
- oberj
Şehir merkezinin dışında sade, basit kurulmuş konaklama yeri
- obez
Çok şişman, aşırı kilolu
- obezite
Aşırı kiloluluk, hastalık ölçüsüne varan şişmanlık
- obezlik
Obez olma durumu
- objektif
Fotoğraf makinesi, mikroskop, dürbün vb. optik aletlerde cisimlerden gelen ışınları alıp ekran üzerine aktaran mercek veya mercek sistemi
- objektif olmak
tarafsız davranmak
- obligasyon
Ödünç sermaye
- obruk
Yer altı suyunun karbondioksit ile birleşimi sonucu oluşan karbonik asit nedeniyle toprağın çökmesi sonucu oluşan derin çukur
- obruk peyniri
Geleneksel yöntemlerle mayalandırılan ve birkaç ay obrukta bekletilen tulum peyniri
- obruk önlüler
Kurbağaların kuyruk omurlarının merkez bölgelerinin ön tarafları içe çökük olan alt takımı
- obruklanma
Obruklanmak durumu
- obruklanmak
Kuyu çökmek
- obruklaşma
Obruklaşmak durumu
- obruklaşmak
Kuyu çökmek
- obruklu
Obruğu olan
- obrukluk
Çok çukurlu, obruklu yer
- obturatoryus
Tıkanmış
- obua
Orkestrada çift kamışlı, altı delikli, on anahtarlı, tahtadan yapılmış üflemeli çalgı
- obuacı
Obua çalan kimse
- obur
Gereğinden çok yemek yiyen, doymak bilmeyen (kimse)
- oburca
Doymak bilmez bir biçimde; oburcasına
- oburlaşma
Oburlaşmak işi
- oburlaşmak
Obur duruma gelmek
- oburluk
Obur olma durumu
- obuz
Basık, düz yer
- obüs
Tank biçiminde veya kamyon, jip vb. bir araçla taşınabilir türleri olan, yüksek ve alçaktan mermi atabilen, orta menzilli, kısa namlulu ateşli silah
- ocak
Ateş yakmaya yarayan, pişirme, ısıtma, ısınma vb. amaçlarla kullanılan yer; ocaklık
- ocak anası
Eski Türk inanışında ve masallarda ocağı koruduğuna inanılan kadın
- ocak açmak
bahçede fide veya fidan dikmek için yer hazırlamak
- ocak ağası
Osmanlı döneminde Yeniçeri Ocağının en büyük komutanı
- ocak bastırmak
kazanın altındaki ateşi öne çekerek ısıtmayı en aza indirmek
- ocak beytülmalcisi
Yeniçeri Ocağı’na mensup olup da ölen kimselerin mal ve eşyalarını satarak bedelini orta sandığına yatıran memur
- ocak bezirgânı
Yeniçeri Ocağı’nın mali işleri, alışverişleri, sınırlardaki yeniçerilerin ulufeleriyle uğraşan görevli
- ocak boşaltıcısı
İtici bir kol yardımıyla kok kömürünün ocaktan boşaltılmasını sağlayan makine
- ocak erkânı
Yeniçeri ağası başkanlığında toplanan divana katılanlara verilen ad
- ocak halkı
Yeniçeri Ocağı’na mensup kimse
- ocak katı
Belirli bir düzeyde hazırlanmış galeri ağının tümü
- ocak kaşı
Ocağın içinde üstüne kazan, tencere oturtmaya yarayan yer
- ocak kâtibi
Ocaklıların defterlerini tutan bağımsız bir kalemin şefine verilen ad
- ocak sanatı
Babadan oğula geçen, aileden öğrenilen sanat
- ocak siperi
Ateşin sıçrayıp tehlike oluşturmasını önlemek için bir ocağın veya şöminenin önüne yerleştirilen madenî sacdan yapılan ızgara
- ocak takımı
Kömür yakan kazanlarda, ateşi kuvvetlendirmek, külleri dışarı almak, duman borularını temizlemek vb. işlerde kullanılan araç gereç
- ocak taşı
Kömür yakan kazanlarda, ateşi kuvvetlendirmek, külleri dışarı almak, duman borularını temizlemek vb. işlerde kullanılan araç gereç
- ocak yıkmak
aileyi dağıtmak, yuvayı yıkmak
- ocakayı
Sığırlarda asalaklara bağlı olarak görülen ve hayvanı öldüren bir hastalık
- ocakbaşı
isim, Ateş yanan yerin çevresi
- ocakeşeği
Ocakta odunları dayayarak çatmaya yarayan üç ayaklı demir araç
- ocaklı
Ocağı olan, içinde ocağı bulunan
- ocaklık
Bir yapının temelini veya çatısını oluşturan büyük kereste, temel direği
- ocaklık demiri
Geminin tehlike anında kullanılan büyük demiri; cankurtaran demiri
- ocaklık punteli
Sandalları asmaya yarayan ve gemilerin bordalarında bulunan dikme; matafora
- ocaksız
Ocağı olmayan
- ocakçı
Ocak bacaları temizleyicisi
- ocakçılık
Ocakçı olma, ocakçının işi
- ocağı batmak
yuvası yıkılmak veya soyu tükenmek
- ocağı kör kalmak
soyu tükenmek, soyunu devam ettirecek bir çocuğu olmamak
- ocağı sönmek
aile dağılmak, yok olmak
- ocağı tütmek
soyu devam etmek
- ocağı uyarmak
ocağı ateşlemek
- ocağı yanmak
ocağı tütmek
- ocağın yansın (veya sönsün veya yıkılsın)
“adın sanın, soyun sopun, ailen kalmasın” anlamında ilenme sözü
- ocağına düşmek
istemediği hâlde birinin yardımına muhtaç kalmak
- ocağına incir (veya darı) dikmek (veya ekmek)
birinin evini barkını dağıtmak
- ocağına su dökmek
adını, soyunu kurutmak, ocağını söndürmek. ocağını söndürmek birinin evinin barkının, ailesinin yok olmasına, dağılmasına sebep olmak
- ocağını yeşertmek
soyunu devam ettirmek
- ocuma
Ocumak işi
- ocumak
Bir şeyden soğumak
- od
Cehennem ateşi
- od düştüğü yeri yakar
ateş düştüğü yeri yakar
- od getir ocağına, dolan gel bucağına
“insanın evi gibisi yoktur, bütün özeni oraya göstermesi gerekir” anlamında kullanılan bir söz
- od ocak
Mal, mülk, maddi zenginlik
- od ocak olmak
ev bark sahibi olmak
- od vermek
zehirlemek
- od yok ocak yok
evi barkı olmama
- oda
Evin veya herhangi bir yapının oturma, çalışma, yatma gibi işlere yarayan, banyo, salon, giriş vb. dışında kalan, bir veya birden fazla çıkışı olan bölmesi; göz
- oda hapsi
Askerî ceza hukukunda kapısında nöbetçi bulunan odadan dışarı çıkmama biçiminde uygulanan bir ceza türü
- oda hizmetçisi
Birinin özel hizmetini gören kimse; vale
- oda kethüdası
Yeniçeri Ocağında yeniçeri ağalarının hizmetinde bulunan, kul oğlanlarını koruyan, suç işleyenleri cezalandıran yüksek rütbeli görevli
- oda müziği
Az sayıda çalgı için ve özel toplantılarda çalınmak amacıyla bestelenmiş müzik
- oda spreyi
Havasız kalan veya havası ağırlaşan odalara güzel ve hoş koku veren bir sprey türü
- oda yakmak
ateşe vermek
- oda çeşmesi
Osmanlı saray ve konaklarında el yıkamak ve abdest almak için odalarda bulunan, üzerlerinde nakışlar, çiniler veya kitabeler bulunan çeşme
- odabaşı
Hanlarda çalışan uşakların başı
- odacık
Küçük oda
- odacıklı
Birçok bölmeye ayrılmış olan
- odak
Bir ışık veya ısı kaynağından yayılan ışınların bir mercekten geçtikten veya çukur bir aynadan yansıdıktan sonra toplandığı yer; mihrak, fokus
- odak noktası
Bir mercekten geçen paralel ışınların kırıldıktan veya çukur bir aynadan yansıdıktan sonra birleştiği nokta
- odak uzunluğu
Fotoğraf objektifinde ve mercekte, optik merkezle odak arasındaki mesafe
- odak ölçümü
Fotoğraf objektifi, mercek gibi bir optik dizgenin odaklarının belirlenmesi
- odaklama
Odaklamak işi; fokuslama
- odaklamak
İyi görüntü elde etmek, görüntüyü tam odak noktasına düşürmek için alıcı merceğini ayarlamak; fokuslamak
- odaklanabilme
Odaklanabilmek işi
- odaklanabilmek
Odaklanma imkânı olmak
- odaklandırma
Odaklandırmak işi
- odaklandırmak
Odaklanma işini yaptırmak
- odaklanma
Odaklanmak işi; fokuslanma
- odaklanmak
Odaklama işine konu olmak; fokuslanmak
- odaklanış
Odaklanmak işi
- odaklayabilme
Odaklayabilmek işi
- odaklayabilmek
Odaklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- odaklayıcı
Odaklamayı sağlayan araç; odaklama aygıtı, odaklama cihazı
- odaklaşma
Odaklaşmak durumu
- odaklaşmak
Bir ışık demeti veya elektron akışı bir noktada toplanmak
- odaklaştırma
Odaklaştırmak işi
- odaklaştırmak
Bir ışık demetini veya elektron akışını bir noktaya toplamak
- odaksız
Herhangi bir şeye odaklanmamış, odağı olmayan
- odalı
Herhangi bir sayıda odası olan
- odalı yeniçeriler
Kalelerde muhafızlık eden kapıkulu yeniçerileri
- odalık
Bir erkeğin nikâhsız olarak aldığı kadın
- odaşık
Aynı odada oturan veya çalışanlardan her biri
- oddan gömlek
ateşten gömlek
- odeon
Eski Yunan’da müzikli eserlerin temsili için kurulmuş tiyatro
- oditoryum
Antik Roma'da halkın şairleri dinlemek üzere toplandığı yer
- odograf
Geçilen veya geçilecek yolun güzergâh çizgisi
- odografi
Yolların ve sokakların ayrıntılı olarak çizilmesi
- odolyograf
Yolların kayganlığını ölçen alet
- odolyometri
Yolların kayganlığını ölçme tekniği veya bilgisi
- odometre
Bir bisiklet veya dört tekerlekli aracın katettiği mesafeyi ölçmek için kullanılan bir araç
- odontatrofi
Dişlerin kusurlu gelişimi
- odontektomi
Diş çekilmesi
- odontit
Diş iltihabı
- odontoblast
Diş özünün çeper kısmında bulunan farklılaşarak dentini oluşturacak olan hücrelerden her biri
- odontofobi
Diş çektirme korkusu
- odontoglif
Dişleri kazıyarak temizleme aleti
- odontografi
Bozukluk olan veya tedavi gören dişleri gösteren şema
- odontoit
Diş biçiminde olan
- odontoit çıkıntı
İkinci boyun omurundaki büyük dikey çıkıntı
- odontojen
Diş etinin içine doğru ilerleyen bir madde
- odontojenez
Dişlerin oluşumu
- odontojenik
Diş oluşumuyla ilgili
- odontoklast
Süt dişleri köklerinin erimesine sebep olan bir tür hücre
- odontoklazi
Diş kırılması
- odontoksi
Dişlerdeki düzensizlik
- odontolit
Fosil kemiklerden veya dişlerden oluşan hidratlı alüminyum fosfata verilen ad
- odontoliz
Dişlerin eriyerek kaybolması
- odontolog
Diş cerrahisiyle uğraşan kimse; diş cerrahı
- odontoloji
Dişlerdeki hücrelerin ve dokuların görevlerini, yapısal ve işlevsel değişikliklerini inceleyen bilim dalı
- odontoloksi
Dişlerin düzensizliği, çarpık dişlilik
- odontom
Diş hücrelerinde oluşan ur
- odontometre
Pulun kenarındaki tırtılların tipini ve sayısını ölçmeye yarayan dereceli küçük ölçek
- odontonozoloji
Diş hastalıklarını konu edinen bilim dalı
- odontopati
Diş hastalıklarının tümü
- odontoraji
Diş çekildikten sonra diş çukurunun kanaması
- odontosi
Dişin yumuşaması
- odontoterapi
Diş tedavilerine verilen genel ad
- odontotomi
Dişi kesme
- odontotripi
Dişi delme, içinden cerahat çıkarma
- odorimetri
Koku alma duyusunun ölçümü
- odotakimetre
Otomobillerde hem kilometre saati hem de hızı gösteren cihaz
- odsuz ocaksız
Yoksul olan (kimse)
- odun
Yakılmak için kesilmiş, parçalanmış ağaç
- odun bilimi
Odunun yapısını, fiziksel, mekanik ve kimyasal özelliklerini inceleyen bilim dalı; ksiloloji
- odun bilimsel
Odun bilimi ile ilgili; ksilolojik
- odun biti
Evlerde kitap bitleriyle birlikte görülen, oldukça hızlı koşan bir tür bit
- odun damarları
Bitkilerde besi suyunu yapraklara ve öteki organlara ileten ve zarları odunlaşmış hücrelerden meydana gelen ince borular; odunsu damarlar
- odun gibi
söz ve davranışlarında incelikten yoksun
- odun kalbi
Odunsu bitkilerin gövdelerinin merkezî kısmında bulunan, iletim işi görmeyen odunsu kısım
- odun kömürü
Odunun kömürleştirilmesiyle elde edilen, kalori değeri düşük kömür; mangal kömürü
- odun lifi
Yaşlanan ağaçta sertleşen ve besin iletimi yapmayan gözeler
- odun ruhu
Odunun havasız ortamda kuru kuruya ısıtılmasıyla oluşan, büyük miktarda metil alkol içeren sıvı madde; metanol
- odun sobası
Sadece odun yakılmasına elverişli bir soba türü
- odun özü
Odunda besi suyunu taşıyan, bitkiye destek olan, bileşiminde glikozitler bulunan katı maddelerden her biri
- oduncu
Odun kesen veya satan kimse
- oduncul
Odunla beslenen böcek
- odunculuk
Oduncunun yaptığı iş
- oduncunun gözü omcada
"herkes işine yarayan şeyi elde etmeye çalışır" anlamında kullanılan bir söz
- odundan geçirmek
dayak atmak
- odunlaşma
Bazı bitki hücrelerinin odun özü denilen bir kimyasal madde alarak odunsu bir duruma girmeleri olayı
- odunlaşmak
Bitkiler odun durumuna gelmek
- odunlu
Odunu olan
- odunlu kâğıt
İçinde bir miktar odun hamuru bulunan kâğıt türü
- odunluk
Odun konulan yer
- Odunpazarı
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- odunsu
Odunu andıran, oduna benzeyen, odun gibi; odunumsu
- odunsuz
Odunu olmayan
- odunsuz kâğıt
İçinde selülozu fazla bulunan, renkli baskılara daha uygun olan bir tür kâğıt
- odyofon
Geniş bir yüzey üzerine ses dalgalarını alan, sertleştirilmiş kauçuk veya verniklenmiş karton levhadan meydana gelen ve sesleri kuvvetlendirmeye yarayan akustik alet
- odyofrekans
Alternatif akımların saniyede 50 ila 10.000 devir arasında değişen ve telefonda duyulabilir sesler üreten frekansı
- odyogram
İşitme eşiğinin frekansa göre değişimlerini gösteren grafik
- odyometre
İşitme organı ve duyma sisteminin niteliklerini değerlendiren, insan kulağının işitme duyarlılığını test ederek ölçen aygıt
- oerstedit
Bileşiminde demir, kalsiyum ve magnezyum da bulunan titanlı zirkon çeşidi
- oerstit
Kalıcı mıknatıslanma özelliği taşıdığı için mıknatıs yapımında kullanılan, titan ve kobaltlı özel çelik
- Of
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- of
Sıkıntı, bezginlik, usanç, acı, yorgunluk vb. duyguları belirten bir söz
- of bile dememek
şikâyetçi olmamak, şikâyet etmemek
- of çekmek
oflamak
- ofansif
Atağa dayalı
- ofis
Bir işletmeyi veya hizmeti yönetmek üzere düzenleme faaliyetlerinin yapıldığı alan
- oflama
Oflamak işi
- oflamak
"Of" diyerek sıkıntı, bezginlik, usanç, acı veya yorgunluk duyduğunu belli etmek
- oflaya puflaya
Sıkıntıdan veya bunalmadan dolayı “of, puf” sesi çıkararak
- oflayıp puflamak
"of, puf" diyerek sıkıntısını, acısını dışa vurmak
- oflayış
Oflamak işi
- oflaz
İyi, güzel, mükemmel
- ofris
Salepgillerden, genellikle kalkerli topraklarda yetişen, çiçekleri sinek, örümcek gibi birtakım böcekleri andıran, yumrulu, otsu bir tür orkide (Ophrys)
- ofsayt
Futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusunun kafasının, vücudunun veya ayağının bir bölümünün topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunması durumu
- ofsayta düşmek
futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusunun kafası, vücudu veya ayağının bir bölümü topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunmak
- ofsaytta kalmak
ofsayta düşmek
- ofset
Bir kalıba çıkarılan izleri önce kauçuğa, kauçuktan da kâğıda geçirmeye dayalı, çift kopyalı baskı yöntemi
- ofsetçi
Ofsetle uğraşan
- ofsetçilik
Ofsetçinin yaptığı iş
- oftalmoskop
Gözün içini muayene etmek için kullanılan gereç
- oh
Sevinç, beğenme, hayranlık, rahatlama vb. duyguları belirten bir söz
- oh demek
rahata ermek, rahata kavuşmak, rahat bir soluk almak
- oh olsun!
kötü duruma düşenlere "çok iyi olmuş" anlamında kullanılan bir söz
- oh çekmek
birinin kötü duruma düşmesine sevinmek
- oha
Büyükbaş hayvanları durdurmak için kullanılan bir seslenme sözü
- ohlama
Ohlamak işi
- ohlamak
Oh sesini çıkarmak
- ohm
Üzerinde hiçbir elektromotor kuvvet bulunmayan ve iki ucu arasına bir voltluk potansiyel farkı uygulandığında bir amper şiddetinde akım geçmesine yol açan iletkenin direncine eş değer elektrik direnci birimi
- oje
El ve ayak tırnaklarına sürülen, türlü renklerde boya; tırnak cilası
- ojeleme
Ojelemek işi
- ojelemek
Oje sürmek
- ojeli
İçinde oje bulunan (şişe vb.)
- ojesiz
İçinde oje bulunmayan (şişe vb.)
- ojit
Feldspatla birlikte bazaltların temelini oluşturan, tanecikli, cam parlaklığında olan, siyah renkli volkan taşı
- ok
Yayla atılan, ucunda sivri bir demir bulunan ince ve kısa tahta çubuk
- ok atmak
oku fırlatmak
- ok gibi (yerinden) fırlamak
birden ve hızlıca ileri atılmak
- ok meydanı
Ok atma ustalığı edinilen veya ok atma yarışı yapılan alan
- ok meydanında buhurdan yakmak
geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak
- ok yaydan (veya yayından) çıkmak
geri dönülemeyecek bir iş yapmak
- ok yılanı
Başı pullu, boyu 2 metre kadar olan zehirli ve tehlikeli bir yılan
- okaliptus
Mersingillerden, asıl yurdu Avustralya olan, boyu 100 metreyi aşabilen, toprağın suyunu çekerek yerin bataklık duruma gelmesini önleyen, sert ve reçineli odunu bina yapımında ve yakacak olarak kullanılan, beyaz, sarı veya kırmızı çiçekli, her zaman yeşil bir ağaç; sıtma ağacı (Eucalyptus globulus)
- okapi
Geviş getirenlerden, Kongo'da bataklık ormanlarda yaşayan, büyük bir antilop boyunda, zürafa gibi uzun boyunlu, tıknaz gövdeli, gövdesi kızıl kestane renginde, ön bacakları ve vücudunun arka tarafı beyaz çizgili, uzun ve ince kuyruklu, geviş getiren memeli bir hayvan (Okapia johnstoni)
- okarina
Orta Doğu, Uzak Doğu, Orta Amerika ve Güney Amerika’da kullanılan, seramikten yapılmış bir tür flüt
- okey
Plastik, tahta, mika vb. maddelerden yapılmış taşlar kullanılarak dört kişiyle oynanan ve konkene benzeyen bir tür oyun
- okeyci
Okey oynayan kimse
- okka
1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi; kıyye
- okka her yerde dört yüz dirhem
konuşulan bir gerçeğin açıklığını ve tartışma götürmezliğini anlatmak için söylenen bir söz
- okkalama
Okkalamak işi
- okkalamak
Bir şeyin ağırlığını yaklaşık olarak anlayabilmek için elle yoklamak
- okkalı
Kiloca fazla olan, ağır çeken
- okkalı kahve
Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konulmuş kahve
- okkalık
Herhangi bir okka ağırlığında veya oylumunda olan
- okkanın altına gitmek
haksız yere ezilmek, bir zarar veya ceza görmek
- oklama
Oklamak işi
- oklamak
Ok gibi fırlamak
- oklanma
Oklanmak işi
- oklanmak
Okla vurulmak
- oklava
Hamur açmakta kullanılan, silindir biçiminde, uzunca, ince değnek
- oklava yutmuş gibi
baston (veya baston yutmuş) gibi
- oklu kirpi
Kemirgenlerden, kirpiye benzeyen, tehlike karşısında uzun dikenlerini fırlatan bir hayvan (Hystrix cristata)
- okluk
İçine ok konulan ve sırtta taşınan meşinden yapılmış ok kılıfı; okdanlık, sadak
- okra
Zayıf düşmüş hayvanların derilerinin altında yaşayan ve hastalanmalarına yol açan bir tür kurtçuk
- okrama
Okramak işi
- okramak
Acıkmış, susamış olan at yiyecek veya su gördüğü zaman kişnemek
- okruk
İnsan boğmakta kullanılan yağlı ip
- oksalat
Billurları idrarda bulunabilen ve idrar yolunda taş yapan kalsiyum oksalatın kısa biçimi
- oksalik
Kuzukulağı vb. bitkilerde rastlanan, özellikle temizleme maddesi olarak kullanılan asit; kuzukulağı asidi, oksalik asit
- okside
Paslanmış
- okside etmek
paslandırmak
- okside olmak
paslanmak
- oksijen
Atom numarası 8, atom ağırlığı 16 olan, hidrojenle birleşerek suyu oluşturan, rengi, kokusu ve tadı olmayan, havada beşte bir oranında bulunan bir gaz; müvellidülhumuza (simgesi O)
- oksijen çadırı
Hava geçirmeyen bir dokumadan veya plastikten yapılan, bir kimseyi normal havadan ayırıp saf oksijen veya karbojen etkisi altında bulundurmaya yarayan alet
- oksijenleme
Oksijenlemek işi
- oksijenlemek
Bir maddenin birleşimine oksijen katmak
- oksijenlenme
Oksijenlenmek işi
- oksijenlenmek
Oksijen ile birleşmek
- oksijenli
Birleşiminde oksijen bulunan
- oksijenli su
Hidrojen peroksidin (H2O2) sulu çözeltisi
- oksijensiz
Bileşiminde oksijen içermeyen
- oksilit
Suyla birleştiğinde oksijen açığa çıkaran, birleşiminde nikel ve bakır tozları bulunan sodyum ve potasyum peroksit
- oksimoron
Zıt anlamlı iki kelimenin bir arada kullanılması
- oksit
Oksijenin bir element veya kökle birleşmesiyle oluşan madde
- oksitleme
Oksitlemek işi; ekşime, yükseltgeme
- oksitlemek
Oksit durumuna getirmek, oksijenle birleştirmek; yükseltgemek
- oksitleniş
Oksitlenmek işi
- oksitlenme
Oksitlenmek işi; yükseltgenme
- oksitlenmek
Oksijenle birleşerek oksit durumuna gelmek; yükseltgenmek
- oksitleşme
Oksitleşmek işi
- oksitleşmek
Bir element veya birleşik okside dönüşmek
- oksitli
Bileşiminde oksit bulunan
- oksu
Biçimi oka benzeyen (yaprak)
- oktan
Formülü C8H18 olan doymuş hidrokarbonlara verilen ad
- oktant
Yıldızların birbirlerine olan uzaklıklarını veya ufuk çizgisinden 450o C’lik yükseklikteki yıldızları gözlemeye yarayan alet
- oktav
Sekiz sesten oluşan ses dizisinde kalın do sesiyle ince do sesi arasındaki uzaklık
- oktrua
Şehre giren bazı mallardan alınan vergi
- okul
Her türlü eğitim ve öğretimin toplu olarak yapıldığı yer; mektep
- okul başarı puanı
Ortaokul ve liselerde sınıf seviyesinde alınan yıl sonu başarı puanlarının aritmetik ortalaması
- okul kaçağı
Derslere girmeyip okul dışında vakit geçiren öğrenci; mektep kaçağı
- okul kooperatifi
Okulda öğrencilerin kalem, defter, kitap, yiyecek vb. gereksinimlerini karşılayan kuruluş ve satış yeri
- okul sonrası
Okul çağından sonraki çağ
- okul taşıtı
Öğrencileri okula götürüp getiren servis aracı
- okul öncesi
Çocuğun okul çağına girmesinden önceki çağı
- okuldan ayrılmak
öğrenime son vermek
- okuldaş
Aynı okulda okuyan kimseler
- okuldaşlık
Okuldaş olma durumu
- okullar arası
Birçok okul ile ilgili olan
- okullaşma
Okullaşmak durumu
- okullaşmak
Okul durumuna gelmek
- okullu
Bir okula devam eden kimse, öğrenci
- okullu olmak
okula yazılmak, öğrenime başlamak
- okullulaşma
Okullulaşmak durumu
- okullulaşmak
Bir yerde okula giden öğrenci sayısı artmak
- okulluluk
Okullu olma durumu
- okulu asmak (veya kırmak)
okuldan kaçmak, derslere girmemek
- okuma
Okumak işi; kıraat
- okuma bayramı
Öğrenimin ilk yılında öğrencilerin okumaya başlamasını kutlamak amacıyla yapılan tören
- okuma günü
Bir yazarın konuklara kitabının tanıtımını yaptığı, kitaptan bölümler okuduğu gün
- okuma kitabı
Okuma becerisini kazandırmak amacıyla hazırlanan ve içinde değişik metinler bulunan kitap
- okuma saati
Zamanın okumaya ayrılan belli bir bölümü; okuma vakti
- okuma yazma
Okuma ve yazma bilgisi
- okuma yitimi
Görmede hiçbir bozukluk olmadığı hâlde okuma yetisinin yok olması; aleksi
- okumak
Bir metni sadece harf ve işaretlere bakıp anlamak veya metni seslendirmek
- okumayı sökmek
okula yeni başlayan öğrenci, verilen eğitim sonrası okumaya başlamak, okuma becerisini kazanmak
- okume
Afrika’da yetişen, parlak, yumuşak ve hafif kerestesi mobilyacılıkta kullanılan, iyi boya ve cila tutan, öz odunu mor, dış odunu pembe renkli bir ağaç (Aucoumea)
- okumuş
Okuyarak bilgisini genişletmiş, öğrenim görmüş (kimse)
- okumuş olmak
öğrenim görmüş olmak
- okumuş olmak için okumak
okumuş gibi görünmek, öyle farz edilmek
- okumuşluk
Okuryazar, öğrenim görmüş olma durumu
- okunabilme
Okunabilmek işi
- okunabilmek
Okunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- okunaklı
Açık ve düzgün harflerle yazılmış, kolaylıkla okunabilen (yazı)
- okunaklılık
Okunaklı olma durumu
- okunaksız
Açık ve düzgün harflerle yazılmamış, kolaylıkla okunamayan (yazı)
- okunaksızlık
Okunaksız olma durumu
- okunma
Okunmak işi
- okunmak
Okuma işine konu olmak
- okuntu
Küçük armağanlarla yapılan düğün çağrısı
- okunulma
Okunulmak işi
- okunulmak
Okuma işi yapılmak; okunmak
- okunuş
Okunmak işi
- okurluk
Okur olma durumu
- okuryazar
Okuması yazması olan, öğrenim görmüş (kimse)
- okuryazarlaşma
Okuryazarlaşmak işi
- okuryazarlaşmak
Okuryazar hâle gelmek
- okuryazarlık
Okuryazar olma durumu
- okus pokus
Sihirbazların gösterilerini yaparken kullandıkları bir söz
- okutabilme
Okutabilmek işi
- okutabilmek
Okutma ihtimali veya imkânı bulunmak
- okutma
Okutmak işi
- okutmak
Okumasını, öğrenim görmesini sağlamak
- okutman
Yükseköğretim kurumlarında ortak, zorunlu dersleri okutmak için görevlendirilen, uygulamalı çalışmaları yöneten öğretim elemanı; lektör
- okutmanlık
Okutmanın görevi; lektörlük
- okutturabilme
Okutturabilmek işi
- okutturabilmek
Okutturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- okutturma
Okutturmak işi
- okutturmak
Okutma işini yaptırmak
- okutulma
Okutulmak işi
- okutulmak
Okutma işine konu olmak
- okutuş
Okutmak işi
- okuyabilme
Okuyabilmek işi
- okuyabilmek
Okuma ihtimali veya imkânı bulunmak
- okuyucu
Sürekli olarak gazete, dergi vb. okuyan; okur, kari
- okuyuculuk
Okuyucu olma durumu
- okuyup üflemek
dinî inanca göre bir duayı okuduktan sonra, üfleyerek ruhlara yollamak
- okuyuverme
Okuyuvermek işi
- okuyuvermek
Çabucak veya kısa sürede okumak
- okuyuş
Okumak işi
- okyanus
Kıtaları birbirinden ayıran deniz; ana deniz, umman
- okyanus iklimi
Orta kuşak kıtalarının batı kıyılarında, batı rüzgârlarının ve sıcak su akıntılarının etkisiyle gelişen bir iklim türü
- okyanus mavisi
Bu renkte olan
- okyanus çukuru
3000-4000 metre derinlikten 6000-7000 metre derinliğe kadar devam eden deniz dibi çukuru
- Okyanusyalı
Okyanusya kıtasında yaşayan kimse
- Okyanusyalılık
Okyanusyalı olma durumu
- okçu
Ok yapan veya satan kimse
- okçuluk
Ok yapma veya satma işi
- oküler
Optik aletlerinde objektiften aldığı ışınları göze veren mercek sistemi
- okşama
Okşamak işi; okşantı
- okşamak
Sevgi, şefkat belirtisi olarak elini bir şeyin üzerinde yavaş yavaş gezdirmek veya ona hafifçe vurmak; sevmek, sıvazlamak
- okşamalık
Gönül okşayıcı özelliği olan
- okşanma
Okşanmak işi
- okşanmak
Okşama işine konu olmak
- okşanış
Okşanmak işi
- okşatma
Okşatmak işi
- okşatmak
Okşama işini yaptırmak
- okşayabilme
Okşayabilmek işi
- okşayabilmek
Okşama ihtimali veya imkânı bulunmak
- okşayıverme
Okşayıvermek işi
- okşayıvermek
Çabucak veya ansızın okşamak
- okşayış
Okşama işi
- ol
O gösterme sıfatı
- ola ki
olabilir ki, belki
- olabildiğince
Olabildiği kadar
- olabilir
Olma ihtimali bulunan; olur
- olabilirlik
Olabilir olma durumu; olurluk, mümkünlük
- olabilme
Olabilmek işi veya durumu
- olabilmek
Olma, gerçekleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- olacak
Olması, yapılması uygun olan
- olacak gibi değil
"olamaz, olmuyor, olacağa benzemiyor" anlamında kullanılan bir söz
- olacak o kadar
"kabul edilebilir ölçüde" anlamında kullanılan bir söz
- olacakla öleceğe çare bulunmaz
"insanın alnına yazılmış olan şeyler önlenemez" anlamında kullanılan bir söz
- oladurma
Oladurmak işi
- oladurmak
Olmaya başlayıp sürmekte olmak
- olagelme
Olagelmek işi veya durumu
- olagelmek
Öteden beri sürüp gelmek
- olamamazlık
bk. olamazlık
- olamaz
Olmasını önleyecek derecede güçlü engelleri bulunan; olanaksız
- olamazlık
Olamaz olma durumu
- olan (veya olup) biten
meydana gelen olaylar, ortaya çıkan durum veya oluşan her şey
- olan oldu
"iş işten geçti, artık yapacak bir şey kalmadı" anlamında kullanılan bir söz
- olanak
Olabilecek durumda bulunma
- olanak sağlamak (veya tanımak)
bir işin olmasına elverişli ortamı hazırlamak
- olanaklı
Olma ihtimali bulunan; kabil
- olanaklılık
Olanaklı olma durumu
- olanaksızlaşma
Olanaksızlaşmak işi
- olanaksızlaşmak
Olanaksız duruma gelmek
- olanaksızlaştırma
Olanaksızlaştırmak işi
- olanaksızlaştırmak
Olanaksız duruma getirmek
- olanaksızlık
Olanaksız olma durumu
- olanca
Bütün, elde bulunanın hepsi; son
- olasıcı
Olasıcılık yanlısı olan; probabilist
- olasıcılık
Bilginin ancak olasılık değeri olduğunu, kesin doğrunun bilinemeyeceğini, bilginin yalnız olasılığa erişebileceğini ileri süren teoriye dayalı kuşkucu öğreti; probabilizm
- olasılık
Bir şeyin olabilmesi durumu, olabilirlik; ihtimal
- olasılık hesabı
Bir olayın gerçekleşme ihtimalinin yüzdesini bulmaya yarayan kuralları inceleyen matematik dalı; ihtimaliyet hesabı, ihtimaller hesabı
- olasıya
Olabileceği ölçüde, olabileceği kadar
- olay
Ortaya çıkan, oluşan durum, ilgi çeken veya çekebilecek nitelikte olan her türlü iş; hadise, vaka
- olay yapmak
bir durumu, hareketi gereğinden fazla büyütmek; sorun çıkarmak
- olay yaratmak
ortada herhangi bir sebep yokken bir olaya yol açmak
- olay çıkarmak
hoş olmayan bir durum yaratmak; hadise çıkarmak
- olayazma
Olayazmak işi
- olayazmak
Az kalsın olmak
- olaycık
Küçük, önemsiz olay
- olaylama
Roman, hikâye, tiyatro eseri vb. edebî türlerde olayları oluşturma, yansıtma
- olaylaştırma
Olaylaştırmak durumu
- olaylaştırmak
Olay durumuna getirmek
- olaylı
Olayı olan, olay çıkmış olan; hadiseli
- olaysız
Olayı olmayan, hiçbir olay çıkmamış olan; hadisesiz
- olaysızlık
Olaysız olma durumu
- olayın üstüne gitmek
olayı etraflıca araştırmak
- olağan
Sık sık olan, olagelen, doğal biçimde olan, olmadık karşıtı
- olağanlaşabilme
Olağanlaşabilmek durumu
- olağanlaşabilmek
Olağanlaşma ihtimali ve imkânı bulunmak
- olağanlaşma
Olağanlaşmak durumu
- olağanlaşmak
Olağan duruma gelmek
- olağanlaştırma
Olağanlaştırmak işi
- olağanlaştırmak
Olağan duruma getirmek
- olağanlık
Olağan olma durumu
- olağanüstü
Alışılmıştan, benzerlerinden farklı olan; fevkalade
- olağanüstü hâl
Doğal afet veya salgın hastalıklar karşısında felakete uğrayanların kurtarılması, meydana gelen hasar ve zararın karşılanması; ağır ekonomik bunalım karşısında ekonominin iyileştirilmesi; kamu düzenini bozan şiddet hareketlerinin karşısında güvenliğin ve asayişin sağlanması amacıyla kanunla belirlenmiş belli bir süre için devlet tarafından özel tedbirlerin alınması durumu; fevkalade hâl
- olağanüstülük
Olağanüstü olma durumu; fevkaladelik, harikuladelik
- olcay
Baht, talih, şans
- oldu bilmek (veya saymak)
sorunu çözülmüş bilmek
- oldu olacak
hiç olmazsa
- oldu olacak, kırıldı nacak
"her şey olup bitti, iş işten geçti" anlamında kullanılan bir söz
- oldu olanlar
"hoş olmayan, kötü birtakım olaylar oldu" anlamında kullanılan bir söz
- oldubitti
Başkasına karışma fırsatı vermeden bir işi aceleye ve kargaşalığa getirip sonuca bağlama; olupbitti, emrivaki
- oldubittiye getirmek
geri dönülmesi güç veya olanaksız bir durum yaratmak; emrivaki yapmak
- oldum olası
Eskiden beri, kendimi bildiğimden beri; oldum bittim, oldum olasıya
- oldurgan
Geçişli değilken bir ekle geçişli duruma getirilen (fiil)
- oldurma
Oldurmak işi veya durumu
- oldurmak
Olmasını sağlamak
- oldurtma
Oldurtmak işi
- oldurtmak
Oldurma işini yaptırmak
- olduğu gibi
nasıl ise öyle; aynen
- olduğu kadar
kabul edilebilir düzeyde
- olefin
Etilen gibi yapısına başka bir öge veya kök sokulabilen, karbonlu hidrojenlerin genel adı
- oleik asit
Yağlarda gliserin ile birlikte bulunan, rengi, kokusu, tadı olmayan, 4 °C'de billur durumunda katılaşan sıvı bir madde; oleik
- olein
Sıvı yağlarda ve margarinlerde bulunan oleik asidin bir esteri
- oleometre
Yağların yoğunluğunu ölçmeye yarayan sıvıölçer
- olgu
Birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç; vakıa, fenomen
- olgucu
Olguculukla ilgili olan, olguculuk yanlısı; pozitivist
- olguculuk
Araştırmalarını olgulara, deneylere, gerçeklere dayayan, fizikötesi açıklamaları kuramsal olarak olanaksız ve yararsız gören Auguste Comte'un açtığı felsefe çığırı; pozitivizm
- olgun
Yenecek duruma gelmiş (meyve)
- olgun odun
Ağaç gövdesinin öz odun ile dış odun arasında oluşan, ağaç işleri gereci olarak en üstün niteliği taşıyan bölümü
- olgunca
Olgun gibi, olguna benzer
- olgunlaşabilme
Olgunlaşabilmek işi
- olgunlaşabilmek
Olgunlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- olgunlaşma
Olgunlaşmak işi; tekemmül, tekâmül
- olgunlaşmak
Meyve olgun duruma gelmek
- olgunlaştırabilme
Olgunlaştırabilmek işi
- olgunlaştırabilmek
Olgunlaştırma ihtimali bulunmak
- olgunlaştırma
Olgunlaştırmak işi
- olgunlaştırmak
Olgun duruma getirmek; oldurmak, pişirmek
- olgunluk
Meyvelerin olgun, yenilebilir olma durumu
- olgunluk göstermek
olgun birine yakışır biçimde davranmak
- olgunluk imtihanı
Lise son sınıf öğrencilerinin lise bitirme sınavlarından sonra üniversiteye girebilmeleri için bazı derslerden girdikleri yeterlik sınavı
- olgunluk çağı
İnsan hayatında beden ve ruhsal yeteneklerinin en yetkin olduğu dönem; olgunluk yaşı
- olgusal
Olguya ilişkin
- olgusallık
Olgusal olma durumu
- oligark
Oligarşi düzeni içinde yer alan, çok zengin yönetici veya iş adamı
- oligarşi
Siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim, aristokrasinin daralmış biçimi; takım erki
- oligoklaz
Billur kütlelerde serpme durumunda bulunan, beyazımtırak bir feldspat türü
- oligosen
Üçüncü Çağ'ın miyosen ile eosen arasındaki dönemi
- olijist
Kızıl renkli, kayaçlarda rastlanan doğal demir oksit
- olimpik
Olimpiyatlarla ilgili, olimpiyat ölçülerinde olan
- olimpiyat
Her dört yılda bir başka ülkede yapılan uluslararası spor yarışmaları
- olivin
Sarımsı yeşil renkli, cam parıltılı, magnezyum ve demirli silikat; peridot
- olma
Olmak işi
- olmadık
Daha önce olmamış, olağan karşıtı
- olmak
Meydana gelmek, vuku bulmak
- olmamazlık
bk. olmazlık
- olmamış
Olgunlaşmamış, ham olan
- olmamışlık
Olmamış olma durumu
- olmayacak duaya âmin demek
gerçekleşmeyecek, sonuç vermeyecek işlerle uğraşmak
- olmaz
İmkânsız, gerçekleşemez, gayrimümkün olan
- olmaz olmaz
"olamayacak, imkânsız şey yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- olmazlanma
Olmazlanmak durumu
- olmazlanmak
Yapmak istememek
- olmazlı
Olması ihtimal dışı olan
- olmazlık
Olmazlı olma durumu
- olmazsa olmaz
Kesinlikle olması gereken
- olmuş
Olgunlaşmış, ergin
- olmuş armut gibi eline düşmek
emeksiz ve zahmetsizce eline geçmek
- olmuşluk
Olmuş olma durumu
- olsa olsa
Son ihtimal olarak
- olta
Genellikle, bir olta takımının ava hazır bütünü
- olta atmak
balık yakalamak için oltayı denize, nehre, göle atmak
- olta balığı
Olta ile avlanan balık
- olta iğnesi
Oltanın ucuna takılan ve biçimlerine göre değişik adlarla anılan küçük çengel
- olta takımı
Olta ile balık avlamada kullanılan iğne, zoka vb. gereçlerin bütünü
- oltacı
Balık avlamada kullanılan gereçleri satan kimse
- oltacılık
Olta yapma veya satma işi
- oltaya düşmek
hileyle karşı karşıya kalmak
- oltaya gelmek
aldatılmak
- oltaya takılmak
balık yakalanmak
- oltaya vurmak
balık yakalanmak
- oltayı yutmak
aldanmak
- Oltu
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- Oltu kebabı
Oltu yöresine özgü, şişe geçirilip yatay olarak kızartılan ve küçük küçük kesilen bir kebap türü; cağ kebabı, yatık döner
- Oltu taşı
Çeşitli süs eşyalarının yapımında kullanılan kara kehribar; oksidiyon taşı, kara kehribar
- Oltu tozu
Pire otunun kurutulup toz durumuna getirilmesiyle pire öldürücü olarak kullanılan toz
- oluk
Bir şeyin akmasına yarayan üst yanı açık boru
- oluk gibi akmak
çok bol ve arası kesilmeden gelmek
- oluk oluk
Pek çok
- oluklaşma
Oluklaşmak işi
- oluklaşmak
Oluk durumuna girmek, oluk görünümü almak
- oluklu
Oluğu olan
- olukçuk
Küçük oluk
- olumlama
Olumluluğu ortaya koyma; icap
- olumlanma
Olumlanmak durumu
- olumlanmak
Olumlu duruma gelmek veya getirilmek
- olumlu
Gözetilen amaca veya beklenilene uygun, yararlı; müspet, pozitif
- olumlu cümle
Yargının gerçekleştiğini, gerçekleşeceğini veya gerçekleşmesi gerektiğini anlatan cümle; olumlu tümce: Çocuk okula gitti. Öğrencinin bilgisiz olduğu anlaşılıyordu vb
- olumlu fiil
Bir işin, bir davranışın, bir oluşun gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini anlatan fiil; olumlu eylem: Söylemiş, yazacak vb
- olumluluk
Olumlu olma durumu; müspetlik
- olumsal
Olması kadar olmaması da mümkün bulunan, zorunlu karşıtı
- olumsallık
Olumsal olma durumu
- olumsuz
Gözetilen amaca veya beklenilene uygun olmayan; menfi, negatif
- olumsuz cümle
Yargının gerçekleşmediğini veya gerçekleşmeyeceğini anlatan cümle; olumsuz tümce: Çocuk hasta değilmiş. Parası yok. Gelmezseniz biz de gitmeyiz vb
- olumsuz fiil
Olumsuzluk kavramı veren fiil; olumsuz eylem: Söylememeliydi, hastalanmaz, gelmeyince, yorgun değildir gibi
- olumsuzlama
Olumsuzlamak işi
- olumsuzlamak
Olumsuz olduğunu kabul etmek, düşünmek
- olumsuzlanma
Olumsuzlanmak durumu
- olumsuzlanmak
Olumsuz duruma gelmek veya getirilmek
- olumsuzlaşma
Olumsuzlaşmak durumu
- olumsuzlaşmak
Olumsuz duruma gelmek
- olumsuzlaştırma
Olumsuzlaştırmak işi
- olumsuzlaştırmak
Olumsuz duruma getirmek
- olumsuzluk
Olumsuz olma niteliği veya durumu; menfilik, nefiy
- olumsuzluk edatı
Kökü isim olan bir kelimeye veya sıfat-fiil eki almış fiile olumsuzluk kavramı veren değil veya yok sözleri: Hava güzel değil. Oraya gidecek değilim. Bebeğin susacağı yok
- olumsuzluk eki
Kökü fiil olan bir kelimeye olumsuzluk kavramı veren -ma eki: Gelmemek, ağlamasın vb
- olumsuzluk kelimesi
Cümle içinde art arda kullanılan iki veya daha çok özneyi, tümleci, yüklemi, aralarından bazılarına olumsuzluk kavramı vererek birbirine bağlayan veya yüklemin olumsuz çekimini sağlayan değil kelimesi
- olunabilme
Olunabilmek işi veya durumu
- olunabilmek
Olunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- olunma
Olunmak işi veya durumu
- olunmak
Olma işine konu olmak
- olup olacağı
"hepsi bu kadar" anlamında kullanılan bir söz
- olupbittiye getirmek
oldubittiye getirmek
- Olur
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- olur
Onay, tasdik, yapabilme izni
- olur a!
belirsizlik, olasılık anlamı katan bir söz
- olur almak
yetkili makamdan bir uygulamayı yapabilmek için yazılı izin almak
- olur ki
belki, muhtemelen
- olur olmaz
Rastgele, sıradan, kimliği, niteliği belirsiz kişi
- olur vermek
yetkili makam bir uygulamanın yapılabilmesi için yazılı izin vermek
- olur şey (veya iş) değil
"olamaz veya gerçekleşmesi beklenmez" anlamında kullanılan bir söz
- oluru
Pazarlıkta olabilecek en düşük fiyat
- oluruna bakmak
bir işin yapılabilirliğini araştırmak, yapmaya çalışmak
- oluruna bırakmak
işi belli bir amaca göre değil de kendi akışı içinde yürütmek
- oluruyla yetinmek
elde olanları yeterli bulmak, kanaat etmek
- oluverme
Oluvermek işi veya durumu
- oluvermek
Çabucak veya kısa sürede olmak
- oluş
Olmak işi; vuku
- oluşabilme
Oluşabilmek işi
- oluşabilmek
Oluşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oluşma
Oluşmak işi; oluş, tekevvün, teşekkül
- oluşmak
Belli bir varlık kazanmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek; teşekkül etmek
- oluşturabilme
Oluşturabilmek işi
- oluşturabilmek
Oluşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oluşturma
Oluşturmak işi
- oluşturmak
Oluşmasını sağlamak, meydana getirmek, teşekkül ettirmek, tekvin etmek
- oluşturtma
Oluşturtmak işi
- oluşturtmak
Oluşturma işini yaptırmak
- oluşturulabilme
Oluşturulabilmek işi
- oluşturulabilmek
Oluşturulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oluşturulma
Oluşturulmak işi
- oluşturulmak
Oluşması sağlanmak, teşekkül ettirilmek
- oluşturuverme
Oluşturuvermek işi
- oluşturuvermek
Çabucak veya kısa sürede oluşturmak
- oluşuk
Oluşmuş olan
- oluşum
Oluşmak işi; teşekkül, teşkil
- oluşumcu
Oluşumculuk yanlısı olan
- oluşumculuk
İnsanın ruh dünyasında oluşan ve gelişen bir durumun yaşla geliştiğini ileri süren görüş
- oluşuverme
Oluşuvermek işi
- oluşuvermek
Aniden oluşmak
- olçum
Hekimlik taslayan kimse
- om
Kemiklerin toparlak ucu
- ombra
Doğrama işlerini kahverengiye boyamakta kullanılan toprak boya
- ombre yapmak
krepe balyaj yapmak
- ombre yaptırmak
krepe balyaj yaptırmak
- omca
Kalça kemiğinin bir bölümü
- omentum
İnsanın iç organlarını saran, karnın ön duvarını kaplayan zar
- omfazit
Piroksen grubundan, yeşil renkli doğal silikat
- omlet
Çırpılmış yumurtayla sade olarak yapılabilen veya içine peynir, kıyma vb. katılarak tavada pişirilen bir yemek
- omnibüs
Şehirlerde yolcu taşıyan atlı araba
- omnivor
Hem et hem ot ile beslenen canlı
- omur
Omurgayı oluşturan kemiklerden her biri; fıkra
- omurga
Sırt boyunca uzanarak vücuda destek sağlayan, kemikten, kıkırdaktan veya her ikisinden oluşan, içinde omuriliği barındıran kemik yapı
- omurgalı
Omurgası bulunan
- omurgalılar
Memelileri, kuşları, amfibyumları, sürüngenleri, yuvarlak ağızlıları ve balıkları içine alan hayvanlar âlemi (Vertebrata)
- omurgasız
Omurgası bulunmayan
- omurgasızlar
Omurgasız, çok hücreli hayvanlar âlemi (Protostomia)
- omurilik
Omurga içinde bulunan kanal boyunca uzanan, boz madde ve ak maddeden oluşan sinir dokusu; murdarilik
- omuz
Boynun iki yanında, kolların gövdeye bağlandığı bölüm; çiğin, dal (II)
- omuz atmak (veya vurmak)
sataşmak amacıyla bir kimsenin omzuna vurmak
- omuz başı
Kol ile omzun birleştiği yer
- omuz bezi
Gazı çıkarılmak için kucağa alındığında bebeklerin kusmuğunun omza akmasını önlemek için kullanılan bez
- omuz eklemi
Kol kemiğinin başını kürek kemiğinin yuva çukuruyla birleştiren eklem
- omuz kaldırmak
bilmez gibi davranmak
- omuz omuza
Çok sıkışık bir durumda, yan yana
- omuz omuza vermek
dayanışma içinde olmak
- omuz silkmek
aldırmamak, önem vermemek
- omuz vermek
omzuyla dayanmak
- omuz öpüşmek
eşit derecede olmak
- omuzda taşımak
çok saygı göstermek, yüceltmek, övmek
- omuzdaş
Aynı amaçla ve birlikte hareket eden kimse; ayaktaş, hempa
- omuzdaşlık
Omuzdaş olma durumu; ayaktaşlık, tesanüt, hempalık
- omuzlama
Omuzlamak işi
- omuzlamak
Omzuna almak, omzuna vurmak
- omuzlanma
Omuzlanmak işi
- omuzlanmak
Omuzlama işine konu olmak
- omuzları çökmek
bitkin, perişan ve yıkılmış bir durumda olmak
- omuzlayabilme
Omuzlayabilmek işi
- omuzlayabilmek
Omuzlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- omuzlayış
Omuzlamak işi
- omuzlu
Omzu olan
- omuzluk
Gemilerde baş ve kıç bölümlerinin her bir yanı
- omuzundaki ağır yükü hafifletmek
üzerinde olan sorumluluklarını azaltmak
- omzuna atmak
ceket vb. şeyleri tam olarak giymeden sırtına koymak
- omzuna binmek
yük olmak, ağırlık vermek
- on
Dokuzdan sonra gelen sayının adı
- on ayaklılar
Istakoz, yengeç, karides vb. türleri içine alan, beş çift bacaklı, bir kısmı kıskaçlı, etçil, eklem bacaklı kabuklular takımı
- on binlik
On bin lira değerinde kâğıt para
- on birli
Dizeleri on bir heceli şiir
- on defa (veya kere)
pek çok
- on milyonluk
On milyon liralık kâğıt para
- on para
Çok az (para)
- on para etmemek
hiçbir değeri olmamak
- on para on aslanın ağzında
"para kazanmak çok güçleşti" anlamında kullanılan bir söz
- on paralık
Değeri çok az veya değersiz
- on paralık etmek
birine hakarette bulunmak
- on parasız
Parası olmayan
- on parasızlık
On parasız olma durumu
- on paraya on takla (veya taklak) atmak
az bir miktar kazanabilmek için bile onursuzca bir sürü şey yapmak
- on parmağı boğazında olmak
isteği yapılmadığında sıkıntıya düşmesini istemek
- on parmağında on hüner (veya marifet) olmak
elinden her iş gelmek, çok becerikli olmak
- on parmağında on kara
herkesi lekelemek huyu olanlar için kullanılan bir söz
- ona
O zamirinin yönelme durumu eki almış biçimi
- ona buna
Herkese
- ona buna dil uzatmak
herkes için ileri geri konuşmak
- ona göre hava hoş
işin öyle veya böyle yapılmasının veya sonucunun birisini hiç etkilemediğini anlatan bir söz
- onaltılık
Birlik notanın on altıda biri uzunluğunda nota
- onama
Onamak işi, uygun bulma; tasvip
- onamak
Bir işi doğru ve uygun bulmak; tasvip etmek
- onanma
Onanmak işi
- onanmak
Onama işine konu olmak
- onar
On sayısının üleştirme sayı sıfatı
- onarabilme
Onarabilmek işi
- onarabilmek
Onarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- onarlı
Onar onar sıralanmış
- onarma
Onarmak işi
- onarmak
Bozulmuş, eskimiş olan bir şeyi düzeltip işler veya kullanılır duruma sokmak, işe yarar duruma getirmek; tamir etmek
- onartma
Onartmak işi
- onartmak
Onarma işini birine yaptırmak, tamir ettirmek
- onarıcı
Onarma işini yapan kimse; tamirci
- onarıcılık
Onarıcı olma durumu
- onarılma
Onarılmak işi
- onarılmak
Onarma işine konu olmak, onarma işi yapılmak
- onarım
Onarmak işi; tamirat, tamir
- onarım görmek
onarılmak
- onarımcı
Onarma işini yapan kimse
- onarımcılık
Bozulmuş olan nesneleri onarıp yararlı bir duruma getirme
- onarıverme
Onarıvermek işi
- onarıvermek
Çabucak ve kolayca onarmak
- onarış
Onarmak işi
- onat
Özenli, düzgün, uygun olan
- onatma
Onatmak işi
- onatmak
Onama işini yaptırmak
- onay
Uygun bulma; tasdik, icazet
- onay (veya onayını) almak
onaylanmasını sağlamak, kabul veya tasdik ettirmek
- onaya sunmak
onay için yüksek makama iletmek
- onayabilme
Onayabilmek işi
- onayabilmek
Onama ihtimali veya imkânı bulunmak
- onaylama
Onaylamak işi; tasdikleme, konfirmasyon, sertifikasyon
- onaylamak
Yapılan bir işi doğru ve yerinde bularak kabul etmek; tasdik etmek, tasdiklemek
- onaylanma
Onaylanmak işi; tasdiklenme
- onaylanmak
Onaylama işi yapılmak veya onaylama işine konu olmak; tasdiklenmek, tasdik edilmek
- onaylanış
Onaylanma işi; tasdikleniş
- onaylatabilme
Onaylatabilmek işi; tasdikletebilme
- onaylatabilmek
Onaylatma ihtimali veya imkânı bulunmak; tasdikletebilmek
- onaylatma
Onaylatmak işi; tasdikletme
- onaylatmak
Onaylama işini birine yaptırmak; tasdikletmek, tasdik ettirmek
- onaylattırma
Onaylattırmak işi; tasdiklettirme
- onaylattırmak
Onaylatma işini yaptırmak; tasdiklettirmek
- onaylattırılma
Onaylattırılmak işi; tasdiklettirilme
- onaylattırılmak
Onaylattırma işi yapılmak; tasdiklettirilmek
- onaylatılma
Onaylatılmak işi; tasdikletilme
- onaylatılmak
Onaylatma işi yapılmak; tasdikletilmek
- onaylatış
Onaylatmak işi
- onaylayabilme
Onaylayabilmek işi; tasdikleyebilme
- onaylayabilmek
Onaylama ihtimali veya imkânı bulunmak; tasdikleyebilmek
- onaylayış
Onaylamak işi
- onaylı
Onaylanmış olan; tasdikli, musaddak
- onaysız
Onaylanmamış; tasdiksiz
- onaşma
Onaşmak durumu
- onaşmak
Karşılıklı rıza göstermek, razı olmak
- onbaşı
On ere kumanda eden asker, erin üstündeki ilk rütbe
- onbaşılık
Onbaşı olma durumu
- onbeşli
Rumi takvime göre 1899 veya 1900 yılında doğanlar arasından Birinci Dünya Savaşı'na çağrılan (kimse)
- onca
O kadar, o denli
- oncası
O kadarı
- onculayın
Ona göre, onun gibi
- ondalık
Temel olarak on sayısını alan; aşar, aşari
- ondalık kesir
Paydası 10 veya 10'un herhangi bir kuvveti olan kesir: 0,3 (onda üç), 0,15 (yüzde on beş), 0,007 (binde yedi) gibi
- ondalık sayı
Payda olarak 10 veya 10'un herhangi bir kuvvetini alan kesirli sayı
- ondalık sistem
Temel birimlerin katları ve askatları, bu birimlerin ondalık kuvvetleri olan uzunluk ve ağırlık ölçümlerinde kullanılan sistem; desimal
- ondalıkçı
Onda bir pay alarak çalışan kimse
- ondan
o sebeple
- Ondokuzmayıs
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- ondurma
Ondurmak işi
- ondurmak
İyileştirmek, şifa vermek
- ondörtlük
On dört mermi atan bir tabanca türü
- ondülasyon
Saçları kıvırma, dalgalı hâle getirme
- ondüle
Dalgalı, kıvrımlı, kıvrılmış (saç)
- ondüleli
Ondülesi olan (saç)
- ondülesiz
Ondülesi olmayan
- ondülin
Çatılarda kiremit altı levhası veya baraka vb. yapılarda çatı örtüsü olarak kullanılan özel levha
- onejit
Hidratlı doğal oksit
- ongen
On açısı, on kenarı olan çokgen
- ongun
Çok verimli, bol, eksiksiz
- ongun besi suyu
Yapraklarda yeni maddelerle zenginleştikten sonra bitkiyi beslemek için her yana inen besi suyu
- onikiparmak bağırsağı
Mideden sonra gelen ince bağırsağın ilk bölümü
- onikitelli
Tambura cinsinden, on iki teli olan bir halk çalgısı
- Onikişubat
Kahramanmaraş iline bağlı ilçelerden biri
- onkolog
Onkolojiyle ilgilenen bilim insanı
- onkoloji
Urları inceleyen tıp dalı
- onkolojik
Onkoloji ile ilgili
- onlar
Ondalık sayı sistemine göre yazılan bir tam sayıda sağdan sola doğru ikinci basamak
- onlarca
Onlara göre, onların düşüncesince
- onlardan
karşı taraftan olan (kimse)
- onlarsız
Onlar olmaksızın
- onlarınki
Onların olan, onlarla ilgili olan
- onlu
On tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden on tane bulunan
- onluk
On tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden on tane bulunan
- onluk bozma
Onluğu, on tane birliğe çevirme
- onma
Onmak durumu; şifa
- onmadık
Talihi yaver gitmeyen, başı beladan kurtulmayan
- onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar
"zamanında olduğunda büyük yarar sağlayacak bir durum, zamanı geçtikten sonra gerçekleşirse zarar bile verebilir" anlamında kullanılan bir söz
- onmak
Daha iyi bir duruma girmek; salah bulmak
- onomastik
Her türlü özel adın ortaya çıkışı, yapısı ve anlam değişmelerini inceleyerek özel adların ortaya çıkış geleneğini belirlemeyi amaçlayan dil bilimi kolu
- ons
Genellikle gümüş, altın ve platin gibi kıymetli metallerin veya elmas, yakut gibi değerli taşların kütlelerinin ölçülmesi için kullanılan, Fransa'da 30,59 g, İngiltere'de 28,349 g ağırlığında bir ağırlık ölçüsü birimi
- onsuz
O olmaksızın
- ontogenez
Birey oluş
- ontolojik
Varlık bilimi ile ilgili, varlık bilimine ait
- ontolojizm
Tanrı bilgisinin insan için doğal olduğunu ileri süren kuram
- onu bunu bırak
"bahane arama, mazeret ileri sürme" anlamında kullanılan bir söz
- onulma
Onulmak işi
- onulmak
Onma işine konu olmak
- onum
Kötü bir durumdan kurtulma
- onuncu
On sayısının sıra sıfatı, sırada dokuzuncudan sonra gelen
- onunculuk
Onuncu olma durumu
- onunki
Onun olan, onunla ilgili olan
- onur
İnsanın kendine karşı duyduğu saygı; alicenaplık
- onur duymak
onurlanmak
- onur kurulu
Bir kuruluş veya derneğin üyeleri arasında çıkan onur davalarını gören veya bu kuruluş veya derneğin ilkelerine aykırı davranan üyelerin bu davranışlarını inceleyip karara bağlayan kurul; haysiyet divanı
- onurlanma
Onurlanmak işi
- onurlanmak
Onur duymak
- onurlu
Onuru olan veya onurunu üstün tutan; haysiyetli, alicenap
- onurluk
Bir başarıyı veya durumu ödüllendirmek amacıyla verilen türlü biçimlerde levha; plaket
- onurluluk
Onurlu olma durumu
- onursal
Saygı için verilen veya övünç için kabul edilen; fahri (başkanlık, üyelik, profesörlük vb. ünvan)
- onursal başkan
Bir kuruluşa onur vermek için sorumluluğu veya yetkisi olmadan başkan seçilen kimse
- onursallık
Onursal olma durumu; fahrilik
- onursuz
Onuru olmayan veya onura aykırı davranışlarda bulunan; haysiyetsiz
- onursuzca
Onursuz bir biçimde
- onursuzluk
Onursuz olma durumu; haysiyetsizlik
- onuruna ... vermek
birine saygı göstermek için yemek, toplantı vb. ağırlamada bulunmak
- onuruna dokunmak
birinin gururunu, haysiyetini incitmek
- onuruna yedirememek
bir kimse, kendine duyduğu saygıyla bağdaşmayan ve onur kırıcı olay veya davranışlar karşısında tepkide bulunmak, kendine yedirememek
- onurunu okşamak
kişiliğini yüceltecek sözler söylemek veya davranışlarda bulunmak
- oosit
Büyüme evresini tamamlamış fakat henüz döllenebilecek duruma gelmemiş dişi gamet
- opak
Donuk, mat (renk)
- opal
Silisin hidratlı ve jelatinli bütün türlerini kapsayan değerli bir mineral; panzehir taşı
- opalin
Opali andıran camdan yapılmış vazo, kupa vb
- opalleşme
Saydam bir camın, özündeki kristallerin çökmesiyle opal renge girmesi
- opera
Sözlerinin bütünü veya çoğu şarkılı olarak söylenen müzikli tiyatro eseri
- operacı
Opera sanatçısı
- operacılık
Opera sanatçılığı
- operakomik
Konuşmalı ve şarkılı bölümlerin bir arada bulunduğu oyun
- operasyon
Güvenlik güçlerince suçluların yakalanması için düzenlenen eylemler bütünü
- operasyona çıkmak
harekât gerçekleştirmek
- operasyonel
Operasyonla ilgili
- operatris
Kadın operatör
- operatör
Santrale bakan kimse
- operatörleşme
Operatörleşmek işi
- operatörleşmek
Operatör olmak, operatör gibi davranmak
- operatörlük
Operatör olma durumu
- operet
Eğlenceli, hafif konulu, içinde bestesiz konuşmalar bulunan sahne eseri
- operetçi
Operet metni yazan, besteleyen veya operette rol alan sanatçı
- opsiyonel
İsteğe bağlı
- opsiyonellik
Opsiyonel olma durumu
- opsiyonlu
Seçme süresi olan
- opsiyonlu sözleşme
Oyuncuların kesin bir süre için imzalayarak yaptırımlarına bağlı kaldıkları, süresi bittiğinde her iki tarafın koşullarda anlaşması durumunda takım tarafından ek bir süreyle uzatılan sözleşme
- opsiyonsuz
Seçme süresi olmayan
- optik
Görme ile ilgili olan
- optik kaydırma
Alıcının değişir odaklı merceğinin yakından uzağa veya uzaktan yakına doğru odaklanmasıyla elde edilen sonuç; zum
- optik okuyucu
Kalem ile işaretlenen belgelerdeki bilgileri, laboratuvar, sınav sonuçları vb.ni okuyan ve bilgisayara aktaran aygıt
- optikçilik
Optikçinin yaptığı iş
- optimal
En uygun
- optimallik
Optimal olma durumu
- optimist
Çocuklar için düzenlenen, tek yelkenli, tek kişilik yarış
- optimizasyon
En uygun duruma getirme
- optimum
En uygun, en elverişli
- optimumluk
Optimum olma durumu
- optisyen
Göz hekimi tarafından belirlenen gözlük veya lensin hastanın gözüne uygunluğunu belirleyen, optik camların montajını yapıp satışını gerçekleştiren, hastanın yüz hatlarına uygun çerçeve modelini seçmesine yardımcı olan kimse
- optisyenlik
Optisyenin yaptığı iş
- optometri
Görmeyi inceleyen optik veya fizik dalı
- opus
Bestecinin, besteleniş sırasına göre numaralanmış müzik eseri
- ora
Anlatana veya söyleyene uzakta olan yer; orası
- oracık
Hemen o yer, bulunduğu yer
- orada burada
Her yerde
- oradan buradan
"Belli bir sıra gözetmeksizin, karışık olarak" anlamında kullanılan bir söz
- oradan oraya
Bir yerden başka bir yere
- orak
Yarım çember biçiminde yassı, ensiz ve keskin metal bir bıçakla, buna bağlı bir saptan oluşan ekin, ot vb. biçme aracı; kalıç
- orak işi
Orakla ekin, ot vb. biçme
- oraklaşma
Oraklaşmak işi
- oraklaşmak
Orak biçimini almak
- orakçı
Ücret karşılığı ekin biçen kimse
- orakçılık
Orakçının işi
- oral
Ağız yoluyla
- oralarda olmamak
işi sezmemiş gibi davranmak, anlamazlıktan gelmek
- oralı
O yerden olan
- oralı (bile) olmamak
önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek
- oralı buralı
Değişik yerlerden olan
- oralılık
Oralı olma durumu
- oramiral
Deniz kuvvetlerinde, kara kuvvetlerindeki orgeneralin dengi olan en yüksek rütbeli amiral
- oramirallik
Oramiral olma durumu
- oran
Büyüklük, nicelik, derece bakımından iki şey arasında veya parça ile bütün arasında bulunan bağıntı; nispet, rasyo
- oran dışı
İki tam sayının bölümü olmayan (sayı)
- oranca
Oran bakımından, orana göre
- orangutan
Maymunlar takımının Sumatra ve Borneo’da yaşayan, kahverengi kıllı, sivri başlı, küçük kulaklı, kalın dudaklı bir memeli türü
- oranla
Herhangi bir şeye göre, herhangi bir şeyle kıyaslayarak; nispetle, nispeten
- oranlama
Oranlamak işi; kıyas
- oranlamak
Ölçmek, hesaplamak, hesap etmek
- oranlayabilme
Oranlayabilmek işi
- oranlayabilmek
Oranlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- oranlı
Kendinde oran bulunan; nispetli, mütevazin
- oranlılık
Oranlı olma durumu
- oransız
Kendinde oran bulunmayan; nispetsiz
- oransızlık
Oransız olma durumu; nispetsizlik
- orantı
Bir şeyi oluşturan parçaların kendi aralarında ve parçalarla bütün arasında bulunan uygunluk; oran, tenasüp
- orantılama
Orantılamak işi veya durumu
- orantılamak
Orantılı olarak düşünmek veya değerlendirmek
- orantılanma
Orantılanmak işi veya durumu
- orantılanmak
Orantılı olarak düşünülmek
- orantılı
Aralarında orantı bulunan; mütenasip
- orantılılık
Orantılı olma durumu
- orantısız
Orantısı olmayan
- orantısızlık
Orantısız olma durumu
- orası
O yönü
- orası senin, burası benim dolaşmak (veya gezmek)
durmadan gezip dolaşmak
- orasına burasına
dağınık olarak, gelişigüzel bir biçimde
- oratoryo
Solo sesler, koro ve orkestra için yazılmış, oyun ögesi bulunmayan, kutsal nitelikte müzik eseri
- orcik
Şekerle kaplanmış ceviz içi
- ordinaryüs
Türk üniversitelerinde 1960 öncesinde, en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilen ünvan
- ordinat
Bir noktanın uzaydaki yerini belirten sıralının ikinci bileşeni
- ordino
Bir poliçenin arkasına ciro edildiği kişiye ödenmesi için yazılan havale emri
- Ordu
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- ordu
Bir devletin silahlı kuvvetlerinin tümü; askeriye, leşker
- ordu donatım
Silahlı kuvvetlerin savaş araç gereç vb. gereksinimlerini sağlamakla görevli sınıf
- ordu komutanı
Bir orduya komuta eden ve genellikle orgeneral rütbesinde olan asker
- ordu merkezi
Ordu karargâhının bulunduğu yer
- orducu
Savaş alanına gitmek için yola çıkan Osmanlı ordusunun her türlü gereksinimini sağlamak için birlikte giden zanaatçılar ve esnaf
- orduevi
Kara, deniz ve hava subay ve astsubaylarının buluştukları, sosyal gereksinimlerini karşılayabilecek biçimde yapılmış lokal veya yapı
- ordugâh
Ordunun konakladığı yer
- Ordulu
Ordu ilinden olan kimse
- Ordululuk
Ordulu olma durumu
- ordusuz
Ordusu olmayan
- ordusuzluk
Ordusuz olma durumu
- ordövr arabası
Ordövrlerin servisinde kullanılan küçük el arabası
- ordövr tabağı
İçine genellikle soğuk mezelerin konduğu özel olarak hazırlanmış tabak
- orfoz
Hanigillerden, Ege ve Akdeniz'de bulunan, eti beyaz ve lezzetli, 10 kilogramdan 50 kilograma kadar ağırlığı olan bir tür balık (Epinepheles gigas)
- org
Klavyeli büyük ve küçük borulardan yapılmış, körüklerden elde edilen havanın bu borulardan geçmesiyle değişik ses tonları verebilen, genellikle kilise çalgısı; erganun
- organ
Vücudun, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş bölümü; aza, örgen, uzuv
- organ bağışı
Bireylerin bilinçli bir biçimde ve özgür iradesiyle,organlarının bir veya birkaçını başka hastaların tedavisinde kullanılması adına bağışlanması
- organ mafyası
Yasal olmayan yollarla organ sağlayıp satan kimse veya grup
- organ nakli
İşlevini yitirmiş bir organın yerine sağlam bir organı koyma; organ aktarımı, transplantasyon
- organ yetmezliği
Herhangi bir organın işlevini yerine getirememesi durumu
- organel
Hücre içerisinde bulunan kendi içinde özelleşmiş yapı
- organik
Doğal yolla yapılan
- organik bağ
Bir teşkilat veya tüzel kişilikle arada bulunan ilişki
- organik kimya
Karbon birleşiklerinin incelenmesini konu alan kimya bölümü; uzvi kimya
- organik kütle
Birleşimindeki ögelerin büyük ve belirgin bölümü canlı varlıklardan oluşan kayaç
- organik tarım
İlaç vb. kimyasal maddeler kullanmadan yapılan üretim biçimi; ekolojik tarım
- organik öge
Besinlere koruyucu olarak eklenen organik asitler ve bunların tuzları
- organik ürün
Geliştirici veya olgunlaştırıcı bir kimyasal madde kullanılmadan doğal ortamda yetiştirilen ürün
- organiklik
Organik olma durumu
- organikçi
Organik kimya uzmanı
- organizasyon
Devlet, idare, toplum vb.nin düzenleniş biçimi
- organize
Kuruluşları ortak bir amaç için bir araya getirme, birleştirme
- organize etmek
düzenlemek
- organize olmak
düzenlenmek
- organize sanayi
Birbirini bütünleyen, değişik sanayi kollarının ve kuruluşlarının oluşturduğu iş alanı
- organize suç
Çeşitli kişi ve örgütlerce planlanıp işlenen suç
- organizma
Canlı bir varlığı oluşturan organların bütünü; uzviyet
- organlaşma
Organlaşmak işi
- organlaşmak
Canlılarda organlar oluşmak
- organlık
Organ olma durumu
- organoleptik
Cisimlerin duyu organlarını etkileme yeteneği
- organtin
Seyrek dokunmuş, ince, sert bir kumaş
- organze
İpek veya keten iplikle dokunmuş, tülbent inceliğinde bir tür kolalı kumaş
- orgazm
Cinsel uyarım ve zevkin en yüksek noktası; doyum
- orgcu
Org çalan kimse
- orgculuk
Orgcunun yaptığı iş
- orgeneral
Asıl görevi ordu komutanlığı olan rütbesi en yüksek general
- orgenerallik
Orgeneral olma durumu
- Orhaneli
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- Orhangazi
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- origami
Genellikle kare kâğıt parçalarını kesmeden ve yapıştırıcı kullanmadan sadece katlayıp çeşitli canlı ve cansız figürler oluşturularak yapılan kâğıt katlama sanatı
- orijin
Soy sop
- orijinal
Fabrikası tarafından yapılan, taklit olmayan (araç ve gereç)
- orijinalite
Alışılagelenden değişik, şaşırtıcı nitelikte olma durumu
- orijinallik
Orijinal olma durumu
- orkestra
Yaylı, üflemeli ve vurmalı çalgılar topluluğu
- orkestra çukuru
Opera vb. müzikli gösterilerde izleyenlerin sahneyi görmesini engellemeyecek biçimde en öndeki koltuk sırası ile sahne arasında bulunan, orkestranın yer aldığı boşluk
- orkestra şefi
Konser sırasında orkestra içindeki müzik aletlerini çalanlar ile müzik eserini seslendirenleri yöneten kişi; maestro
- orkestra şefliği
Orkestra şefinin yaptığı iş; maestroluk
- orkestracı
Orkestrada görevli kimse
- orkestracılık
Orkestracının yaptığı iş
- orkestralama
Bir çalgı topluluğu için yazılmış parçanın notalarını, çalgıların tını farklarını göz önünde tutarak bu topluluğu oluşturan çalgılar arasında paylaştırma sanatı
- orkestralı
Orkestrası olan
- orkestrasız
Orkestrası olmayan
- orkide
Salepgillerden, doğada, çiçeklerinin güzelliği dolayısıyla camekânlarda da yetiştirilen, birtakım bitki türlerinin ortak adı
- orkit
Er bezlerinin iltihaplanıp şişmesi
- orlon
Yapay dokuma ipliği
- orman
Ağaçlarla örtülü geniş alan
- orman evi
Orman muhafaza memurunun evi
- orman gibi
gür, çok (saç, kaş vb.)
- orman gülü
Avrupa, Asya dağlarında yetişen açelyaya benzer bitki
- orman işletmesi
Ormanla ilgili işleri yürüten kamu kurumu
- orman kanunu
Yasaların uygulanamaması sonucu oluşan durum
- orman kaçkını
Kaba, görgüsüz kimse
- orman kebabı
Ceviz iriliğinde kemiksiz koyun eti, havuç, patates, bezelye ve soğan kullanılarak hazırlanan bir kebap türü
- orman kibarı
Kaba, görgüsüz, bayağı kimse için alay yollu kullanılan bir söz
- orman kuşağı
Sıralı ormanların oluşturduğu dizi; orman dizisi
- orman köylüsü
Orman köyünde yaşayan kimse
- orman köyü
Orman arazisi içinde veya yakınında kurulmuş köy
- orman sıçanı
Ormanlık bölgede yaşayan bir tür sıçan (Mus sylvaticus)
- orman tavuğu
Orman tavuğugillerden, kuşların özellikle Avrupa ve Asya'da yaşayan siyah tüylü türlerinin ortak adı
- orman tavuğugiller
Dünyanın soğuk ve ılıman bölgelerinde yaşayan, mat veya parlak renkli, orman tavuğu, çil ve çayır tavuğunu içine alan bir familya
- orman taşlamak
bir kimsenin düşüncesini dolaylı olarak öğrenmeye çalışmak
- orman yeşili
Koyu yeşil renk
- orman çayırı
Orman içerisindeki açıklıklarda veya orman ağaçlarının altında yetişen doğal çayır
- ormancı
Ormanı korumakla görevli kimse; orman muhafaza memuru
- ormancık
Küçük orman
- ormancılık
Orman işi ile uğraşma
- ormanlaşma
Orman durumuna gelme
- ormanlaşmak
Orman durumuna gelmek
- ormanlaştırma
Ormanlaştırmak işi
- ormanlaştırmak
Orman durumuna getirmek
- ormanlık
Ormanı çok olan, ormanla kaplı veya orman gibi olan (yer)
- ormansız
Ormanı olmayan
- ormansızlaşma
Ormansızlaşmak durumu
- ormansızlaşmak
Çeşitli sebeplerle ormanını yitirmek, ormansız kalmak,
- ornatma
Ornatmak işi, ikame etme
- ornatmak
Bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak; ikame etmek
- ornitolojik
Kuş bilimi ile ilgili
- orospu
Kolay elde edilen, düşük ahlaklı kadın
- orospu bohçası
Derli toplu olmayan, düğümleri gelişigüzel yapılmış, içi kötü düzenlenmiş bohça
- orospu böreği
El ayası büyüklüğünde hazırlanmış hamurun içine kıyma konarak tavada pişirilen börek türü
- orospu çocuğu
“Ahlâksız, dönek” anlamında kullanılan bir küfür sözü; orostopol
- orostopolluk
Kurnazca iş, dalavere, dolap
- orsa
Yelkenleri rüzgârın estiği yöne çevirmekte kullanılan, her iki taraftan yelkenin ortasına bağlanan ip
- orsa alabanda
Gemiyi birdenbire rüzgârın üstüne çevirme
- orsa boca
Geminin bazen rüzgâr yönüne yaklaşarak, bazen ondan uzaklaşarak yol alması
- orsalama
Orsalamak işi
- orsalamak
Gemi rüzgâr alan tarafa dönmek
- Orta
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- orta
Bir şeyin kenarlarından merkeze doğru yaklaşık olarak aynı uzaklıkta olan yer
- orta ağırlık
Boksta 71 kilogramdan 75 kilograma kadar olan boksörlerin ayrıldığı kategori; orta sıklet
- orta baklası
Hiçbir özelliği olmayan, sıradan olan
- orta baklası olmak
sıradanlaşmak
- orta boy
Orta büyüklükte olan
- orta boylu
Orta yükseklikte, boyda olan
- orta dalga
Dalga boyu 200-600 metre arasında değişen dalga; küçük dalga
- orta damar
Bitki yapraklarının tam ortasında bulunan ve yan damarlara göre daha kalın olan damar
- orta deri
Dış deri ve iç deri arasındaki hücre katmanı; mezoderm
- orta dikme
Bir doğru parçasına orta noktasında dik olan doğru
- orta direk
Çadırda veya çeşitli yapılarda merkezî ağırlığı yüklenen ve dengeli dağılımı sağlayan direk
- Orta Doğu
Güneybatı Asya'da, tarihsel ve kültürel yakınlığı olan ülkelerin oluşturduğu coğrafi bölge; Orta Şark
- orta elçi
Büyükelçiden önceki elçilik aşaması
- orta gerilim
Yüksek veya çok yüksek gerilimleri alçak gerilime bağlayan, küçük yerleşkeler veya sanayi bölgelerine elektrik taşıma işleminde kullanılan, etkin değeri binden otuz beş bin volta kadar olan fazlar arası gerilim
- orta hakem
Futbol karşılaşmasını yöneten hakem
- orta hizmetçisi
Bir evin temizlik işlerine bakan hizmetçi
- orta hâlli
Gelir düzeyi ne düşük ne de yüksek olan
- orta hâllilik
Orta hâlli olma durumu
- orta işi
Bir evin temizlik işlerinin bütünü; orta hizmeti
- orta kaldırım
Taşıt trafiğinin yoğun olduğu yollarda yayaların karşıdan karşıya daha kolay geçmesi için yolun ortasında düzenlenmiş kaldırım; refüj
- orta karar
Orta derecede, biraz uygun
- orta karın
Göbeğin üstünde kalan karın bölgesi
- orta kat
İki kat arasında kalan kat
- orta katı kiraya vermek
gebe kalmak
- orta kulak
Kulak zarı, çekiç, örs, üzengi kemiklerinin bulunduğu, dış kulakla iç kulak arasındaki bölüm
- orta kulak boşluğu
Dış kulakla iç kulak arasındaki boşluk
- orta kulak iltihabı
Orta kulakta oluşan iltihaplı hastalık
- orta kuşak
Toplumda genç kuşak ile yaşlı kuşak arasında yer alan yaş grubu
- orta malı
Herkesin yararlandığı (nesne)
- orta masası
Değişik sayıdaki kısa ayaklar üzerine yatay olarak yerleştirilmiş tablası olan, genellikle oturma grubu ile kullanılan mobilya
- orta nokta
Futbol, hentbol vb. oyunlarda başlama vuruşunun yapıldığı yer; nokta
- orta oyunculuğu
Orta oyuncusunun sanatı
- orta oyuncusu
Orta oyununda oynayan sanatçı
- orta oyunu
Sahne, perde, dekor, suflör kullanmadan halkın ortasında oynanan Türk halk tiyatrosu
- orta parmak
El parmaklarının sağdan ve soldan üçüncü olanı
- orta saha
Futbol, hentbol vb. oyunlarda topun oynandığı sahanın orta bölümü
- orta sandığı
Ahilikte kamunun hakkı ve kamuya harcanacak miktar göz önünde tutularak esnafın veya sanatkârın teşkilatı adına kazancının bir bölümünü bağışladığı sandık
- orta terim
İki öncülü içine alan terim
- orta uç
Orta bölgenin en ilerisi
- orta uç oyuncusu
Futbolda ileri uçta, hücum hattının ortasında oynayan oyuncu; santrfor
- orta yaylak
Tarım yapılan veya yerleşim yeri olan bölge sınırının üstünde yer alan, genellikle deniz seviyesinden 1200-1600 metre yükseklikteki yaylak
- orta yaşlı
Ne genç ne de yaşlı olan
- orta yaşlılık
Orta yaşlı olma durumu
- orta yol
Çözüme açık, herkes tarafından kabul edilebilir olan davranış ve tutum
- orta yolcu
Orta yolu seçen, orta yoldan yana olan kimse
- orta yolculuk
Orta yolcu olma durumu
- orta yuvar
Yer hava yuvarında kat yuvarının üzerinde, sıcaklığın azaldığı yaklaşık 60-80 kilometre arasındaki katman; mezosfer
- orta yuvarlak
Futbol, basketbol vb. oyunların sahasında ortada bulunan ve başlama vuruşu veya atışının yapıldığı noktanın merkez olduğu alan; santra, santra yuvarlağı
- orta şekerli
Ne az ne de çok şekeri olan
- orta şerit
Yolun veya caddenin ortasında yer alan, yol çizgileriyle ayrılmış bölüm
- Ortaca
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- ortada
Sonucu belli olmayan (karşılaşma)
- ortada bırakmak
birini çok güç bir durumdayken terk etmek
- ortada fol yok yumurta yok
fol yok yumurta yok
- ortada kalmak
yersiz kalmak, barınacak yer bulamamak
- ortada olmak
Bir iş yapması gereken kişi belli olmamak
- ortadan kaldırmak
saklamak
- ortadan kalkmak
yok olmak
- ortadan kaybolmak
saklanmak, bulunmaz olmak
- ortadan söylemek
herkesin içinde, belli bir kimseyi amaçlamadan konuşmak
- ortadan sır olmak
kaybolmak, arkada iz bırakmadan gitmek
- Ortahisar
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- ortak
Birlikte iş yapan, ortaklaşa yararlarla birbirlerine bağlı kimselerden her biri; şerik, partner
- ortak (veya kuma) gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş
"bir erkeğin karıları birbirleriyle anlaşabilirler ancak kardeşlerin karıları geçinemezler" anlamında kullanılan bir söz
- ortak bölen
İki veya daha çok sayıyı bölen sayı
- ortak dil
Lehçeleri veya dilleri farklı olan topluluklar arasında iletişim aracı olarak kullanılan dil
- ortak dolaylı tümleç
Birden çok yükleme bağlı olan dolaylı tümleç
- ortak etmek
bir şeyi paylaşmaya razı olmak, katılmaya onay vermek
- ortak fark
Bir aritmetik dizide bir ögeyi elde etmek için ondan öncekine katılan sayı
- ortak gider
Kat mülkiyetinde her dairenin aylık giderlere eşit ölçüde katılma payı
- ortak hesap
Birden fazla kişi veya kuruluşun kullandığı banka hesabı
- ortak kat
Birtakım tam sayıların katı olabilecek sayı
- ortak mülkiyet
Malların ortak kullanımı
- ortak nesne
Birden çok yüklemin bağlı bulunduğu nesne
- ortak olmak
bir şeyi paylaşmak veya bir şeye katılmak
- ortak yapım
İki veya daha çok yapımcının iş birliğinden doğan film çalışması
- ortak yaşama
Başka türden iki canlının dengeli ve sıkı bir iş birliği ile birbirinden yararlanarak yaşamaları durumu
- ortak yüklem
Birden çok öznenin bağlı bulunduğu yüklem
- ortak zarf tümleci
Birden çok yükleme bağlı olan zarf tümleci
- ortak çarpan
İki veya ikiden artık sayıyı çarpan sayı
- ortak ölçülmez sayılar
Aralarında ortak tam bölen bulunmayan sayılar
- ortak özne
Birden çok yüklemin bağlı bulunduğu özne
- ortaklaşa
Ortak olarak, el birliğiyle; ortakça, müştereken, kolektif
- ortaklaşacı
Ortaklaşacılık yanlısı olan; kolektivist
- ortaklaşacılık
Üretim araçlarından kişisel sahipliği kaldırıp ortak kullanmayı ve toplum içinde her türlü harekette ortak davranışı savunan öğreti; kolektivizm
- ortaklaşalık
El birliği etme durumu
- ortaklaşma
Ortaklaşmak işi; kolektifleşme
- ortaklaşmak
Ortak olarak davranmak; kolektifleşmek
- ortaklaştırma
Ortaklaştırmak işi; kolektifleştirme
- ortaklaştırmak
Ortak duruma getirmek; kolektifleştirmek
- ortaklık
Ortak olma durumu; iştirak, müşareket, şeriklik
- ortaklık etmek
ortak olma durumuna gelmek
- ortaklık kurmak
şirket, kumpanya açmak veya çalıştırmak
- ortaklık senedi
Anonim şirketlerde veya kooperatiflerde her ortağın üyelik haklarını gösteren ada yazılı senet
- ortaklık sözleşmesi
Ortak ticari kuruluşların oluşumunda ortaklık şartlarını içeren belge
- ortakyaşar
Ortak yaşama durumunda bulunan (canlı)
- ortakyaşarlık
Ortakyaşar olma durumu
- ortakçı
Ortakçılık yapan kimse; yarıcı, maraba
- ortakçılık
Toprağın işlenmesi sonucunda elde edilecek ürünün, toprak sahibi ile toprağı işleyen arasında koşulları önceden belirlenen özel sözleşmeye göre paylaşılmasına dayanan işletme biçimi; yarıcılık, marabacılık
- ortakçılık etmek
ortakçı olmak
- Ortaköy
Aksaray iline bağlı ilçelerden biri
- ortalama
Ortalamak işi
- ortalamak
Ortasını bulmak, ortasına varmak
- ortalamasına
Ortalayarak
- ortalatma
Ortalatmak işi
- ortalatmak
Ortalama işini yaptırmak
- ortalayabilme
Ortalayabilmek işi
- ortalayabilmek
Ortalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- ortalı
Ortası olan
- ortalık
Bulunulan yer, çevre; piyasa
- ortalık ağarmak
sabah olmaya başlamak
- ortalık düzelmek
toplum içindeki karışıklık yok olmak, tedirginlik kalmamak, maddi durum düzelmek
- ortalık kararmak
akşam olmak
- ortalık karışmak
toplumda veya devletler arasında düzensizlik baş göstermek
- ortalık sütliman olmak
sakinleşmek, durulmak
- ortalık yatışmak
toplum içindeki düzensizlik ve kargaşa sona erip düzenli yaşayış yeniden başlamak
- ortalık yer
Göz önünde olan, açıklık alan
- ortalıkta
Göz önünde, meydanda
- ortalıkçı
Lokanta, gazino, pastane vb. yerlerde ayak işlerine bakan kimse
- ortalığı ... götürmek (veya almak)
kaplamak
- ortalığı birbirine katmak
kargaşa çıkarmak
- ortalığı gürültüye (veya patırtıya veya velveleye) vermek
gereksiz bir telaşa düşürmek
- ortalığı kırıp geçirmek
herkesi heyecana sürüklemek
- ortam
Canlı bir varlığın içinde bulunduğu doğal veya maddi şartların bütünü; âlem
- ortam yaratmak
imkân sağlamak
- ortama ayak uydurmak
çevreye uyum sağlamak
- ortama uymak
çevreye uyum sağlamak
- ortanca
Yaş bakımından üç kardeşin büyüğü ile küçüğü arasında bulunan
- ortancalı
Ortancası (II) olan
- ortanın sağı
Ilımlı siyasi görüşe göre, sosyal alanla ilgili sosyal yapıyı koruma veya olduğu gibi sürdürme eğiliminde bulunan partilerin benimsedikleri görüş
- ortanın solu
Ilımlı siyasi görüşe göre, sosyal alanla ilgili köklü değişimleri gerçekleştirmek çabasında bulunan partilerin benimsedikleri görüş
- ortaokul
Öğrencilere örgün eğitim sisteminin temel bilgi ve becerilerini kazandırarak onları ortaöğretime hazırlayan eğitim öğretim kurumu; orta mektep
- ortasını bulmak
ılımlı derecesini bulmak, uzlaştırmak
- ortay
Bir düzlem şeklin aynı yöndeki paralel bütün kirişlerini eşit parçalara bölen (çizgi)
- ortaya almak
her yanını çevirmek, kuşatmak
- ortaya atmak
söylemek, ileri sürmek
- ortaya atılmak
ileri sürülmek, herkesin bilgisine sunulmak
- ortaya balgam atmak
bir iş kıvamındayken, biri herkesin zihnini bulandıracak bir söz söylemek
- ortaya dökmek
çıkarmak, göstermek
- ortaya konuşmak
sözü hiç kimseyi hedef almadan söylemek
- ortaya koymak
herkesin görebileceği yere koymak
- ortaya sürülmek
anlatılmak, belirtilmek, söylenmek
- ortaya yayılmak
herkes tarafından duyulmak
- ortaya çıkarmak
delilleriyle göstermek, ispat etmek
- ortaya çıkmak
yokken var olmak, meydana çıkmak, türemek
- ortaöğrenim
İlköğrenim ile yükseköğrenim arasında görülen öğrenim dönemi
- ortaöğretim
İlköğretim ile yükseköğretim arasında yer alan eğitim öğretim basamağı; orta tedrisat
- ortez
Kemikteki biçim bozukluğunu düzelten, bozukluğun ekleme vereceği yükü azaltan veya felçli kasa destek veren araç
- Ortodoks
Ortodoksluğa mensup olan kimse
- Ortodoksluk
Ortodoks olma durumu
- ortodonti
Diş hekimliğinin, dişleri çenelerin üzerine estetik ve görev bakımlarından düzenli bir biçimde yerleştirmekle uğraşan kolu
- ortoklaz
Dik açı biçiminde ayrıtları olan, billurları parça hâlinde dilinen bir tür potasyum feldspat; ortoz
- ortoklazlı
Ortoklaz içeren
- ortopedi
Kemikler, eklemler, kaslar, kirişler, sinirler gibi hareketi sağlayan organların bozukluklarını düzelten, tedavi eden cerrahi kolu
- ortopedik
Ortopedi ile ilgili olan
- ortopedist
Ortopedi uzmanı
- orucunda olmak
herhangi bir şeyi yemez içmez olmak
- orun
Özel yer
- orunlama
Bir konunun yerine onunla benzerlikleri olan bir başka konuyu anlatma
- oruç
Tanrı'ya ibadet amacıyla yeme, içme vb. şeylerden belli bir süre kendini alıkoyma
- oruç açmak
vakit geldiğinde oruç bozmak; iftar etmek
- oruç bozmak
bir şey yiyerek, içerek orucunu sona erdirmek
- oruç tutmak
oruç ibadetini yerine getirmek
- oruç yemek
oruç tutmamak
- oruçlu
Oruç tutan (kimse); niyetli, ağzı kilitli
- oruçluluk
Oruçlu olma durumu
- oruçsuz
Oruç tutmayan (kimse)
- oryantal
Doğu medeniyeti ile ilgili, Doğu medeniyetini hatırlatan
- oryantallik
Oryantal olma durumu
- Os
Osmiyum elementinin simgesi
- Osmancık
Çorum iline bağlı ilçelerden biri
- Osmaneli
Bilecik iline bağlı ilçelerden biri
- Osmangazi
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- Osmani
Osmanlılarla ilgili
- Osmaniye
Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Osmaniyeli
Osmaniye ilinden olan kimse
- Osmaniyelilik
Osmaniyeli olma durumu
- Osmanlı
1299 yılında Osman Gazi tarafından Anadolu’da kurulan, Asya, Avrupa, Afrika kıtalarında hüküm sürdükten sonra Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde sona eren Türk devletinde yaşayan kimse; Osmani
- Osmanlı kadını
Otoriter kadın
- Osmanlı tokadı
Sert ve etkili tokat
- Osmanlı tokadı atmak
bir kimseye sert ve etkili bir biçimde tokat atmak
- Osmanlı tokadı yemek
sert ve etkili bir biçimde tokat atılmak
- Osmanlı Türkçesi
XIV-XX. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı ülkelerde kullanılmış olan konuşma ve yazı dili; Osmanlıca (I)
- Osmanlıca
Osmanlının tavrı ve hareketleri gibi
- Osmanlıcacı
Osmanlı Türkçesi dersi veren kimse
- Osmanlıcacılık
Osmanlı Türkçesinden yana olan kimsenin tutumu
- Osmanlıcı
Osmanlıcılık düşünce akımını benimseyen
- Osmanlıcılık
Osmanlılık düşüncesini benimseyen ve yayan düşünce akımı
- Osmanlılık
Osmanlı olma durumu
- osmiyum
Atom numarası 76 olan, 5027 °C'de kaynayan, 3050 °C'de eriyen, mavi renkte, platin filizlerinde bulunan çok kırılgan bir element (simgesi Os)
- osmiyumlu
Bileşiminde osmiyum içeren (madde)
- osurgan
Çok yellenen
- osurgan böceği
Kendisini, çıkardığı pis bir koku ile savunan bir böcek (Brachynus crepitans)
- osurma
Osurmak işi
- osurtma
Osurtmak işi
- osurtmak
Osurma işini yaptırmak
- osuruğu cinli
Çabuk ve olmayacak şeylere bile kızıp öfkelenen (kimse)
- osuruş
Osurmak işi
- ot
Toprak üstündeki bölümleri odunlaşmayıp yumuşak kalan, ilkbaharda bitip bir iki mevsim sonra kuruyan küçük bitkiler
- ot gibi
bilgisiz, görgüsüz, değersiz olan
- ot gibi yaşamak
amaçsız, beklentisiz gün geçirmek
- ot tutunmak
vücuttaki istenmeyen kılları düşürmek için ilaç sürünmek
- ot yoldurmak
çok zor bir iş gördürmek, çok uğraştırmak
- otacı
Çeşitli bitkilerle tedavi uygulayan kişiler için halk arasında "hekim" veya "eczacı" anlamında kullanılan bir ünvan
- otacılık
Otacının yaptığı iş
- otalama
Otalamak işi
- otalamak
Zehirlemek, ağılamak
- otama
Otamak işi, tedavi
- otamak
Bitkinin yaprak veya köklerini vererek bir hastalığı iyi etmeye çalışmak, tedavi etmek; otalamak
- otantik
Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan; orijinal
- otantiklik
Otantik olma durumu
- otarma
Otarmak işi
- otarsi
Bir ülkede ekonomik alandaki gereksinimleri kendi kendine karşılamaya yönelen tutum
- otağ
Büyük ve süslü çadır; çerge
- otağcı
Otağ yapan veya satan kimse
- otağcılık
Otağcı olma durumu
- otel
Yolcu ve turistlere geceleme, konaklama imkânı sağlamak amacıyla kurulmuş işletme
- otel faresi
Otel, motel vb. yerlerde hırsızlık yapan kimse
- otelci
Otel sahibi kimse
- otelcilik
Otel sahibi olma durumu
- otistik
Otizmle ilgili
- otizm
Üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan, kişinin sosyal etkileşimine ve iletişimine zarar veren bir gelişim bozukluğu; içe yöneliklik
- otizmli
Otizm belirtileri gösteren (kimse); otist, otistik
- otlak
Hayvan otlatılan yer; salmalık, yaylak, mera, örü (II), yaylım
- otlakiye
Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi
- otlaklama
Yaz mevsiminde hayvanları yaylada otlatma işi
- otlakçı
Çok sigara içmesine karşın satın almayıp sürekli başkalarından sigara isteyen kimse
- otlakçılık
Başkalarının sırtından geçinme durumu
- otlakçılık etmek
başkalarının sırtından geçinmek
- otlama
Otlamak işi
- otlamak
Hayvan, dolaşarak yerdeki ot, çimen, yaprak vb.ni yemek; yayılmak
- otlanma
Otlanmak işi
- otlanmak
Hayvan otlamak
- otlatabilme
Otlatabilmek işi
- otlatabilmek
Otlatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- otlatma
Otlatmak işi
- otlatma sistemi
Bir meradan beklenen en fazla yararı, özellikle bitki örtüsüne bir zarar vermeden elde etmek ve bununla birlikte meranın her tarafının aynı derecede otlatılmasını sağlamak için uygulanan bir otlatma planı
- otlatmak
Hayvanı veya sürüyü otlayabileceği bir yere götürmek, otlamaya bırakmak, otlamasını sağlamak; otarmak
- otlatılma
Otlatılmak işi
- otlatılmak
Otlatma işi yapılmak
- otlu
Otu olan
- otlu bağa
Siyah renkli kurbağa (Bufa)
- otlu peynir
Güzel kokulu otların, özellikle yaban sarımsağının içine katılmasıyla yapılan bir tür beyaz peynir
- otluk
Otu bol olan yer
- Otlukbeli
Erzincan iline bağlı ilçelerden biri
- oto yıkama
Taşıtların içinin, dışının veya her ikisinin birden temizlenmesi, yıkanması işlemi
- oto yıkamacı
Taşıtların iç ve dışını temizleyen, yıkayan (kimse)
- oto yıkamacılık
Oto yıkamacının yaptığı iş
- otobiyografik
Öz yaşam öyküsüne dayalı
- otobur
Otla beslenen (hayvan); otçul, bitkicil, herbivor
- otoburluk
Otobur olma durumu; otçulluk
- otobüs
Yolcu taşıyan, motorlu büyük taşıt
- otobüsçü
Otobüs işletmecisi
- otobüsçülük
Otobüs işletmeciliği
- otoerotizm
Kişinin kendi vücudu üzerinde cinsel etkinliklerde bulunma sapıncı
- otofokus
Otomatik olarak yapılan odaklama
- otogar
Şehirler arası çalışan motorlu taşıtların yolcularını aldıkları ve indirdikleri yer
- otogaz
Taşıtlarda yakıt olarak kullanılan sıvılaştırılmış petrol gazı
- otograf
Bir yazarın veya kişinin kendi elinden çıkan (yazı)
- otografi
Yağlı mürekkeple özel kâğıda çizilen şekillerin litografya tekniği ile taş üzerine yazılması
- otokar
Toplu geziler için yapılmış büyük otobüs
- otoklav
Vida ve cıvatalarla tutturulmuş basit bir kapağı olan, iç basınca dayanıklı kap
- otokrasi
Hükümdarın, bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi
- otokrat
Siyasal kudreti elinde bulunduran (hükümdar)
- otokratik
Otokrasi ile ilgili
- otokratlık
Otokrat olma durumu
- otokuaför
Taşıtların iç aksamında detaylı temizlik ve taşıt üzerinde pasta cila uygulaması yapan iş yeri
- otoman
Bir tür ipekli kumaş
- otomat
Canlı bir varlığın yapabileceği bazı işleri yapan mekanik veya elektrikli araç
- otomatik
Mekanik yollarla hareket ettirilen veya kendi kendini yöneten (alet)
- otomatik olarak
kendiliğinden
- otomatik sigorta
Fazla akım geçtiğinde manyetik veya termik mekanizmalarla devreyi açan alet
- otomatikleşme
Otomatikleşmek işi
- otomatikleşmek
Otomatik duruma gelmek
- otomatikleştirme
Otomatikleştirmek işi
- otomatikleştirmek
Otomatikleşme işini yaptırmak
- otomatiklik
Otomatik olma durumu
- otomatikman
Otomatik olarak; otomatik
- otomatizm
öz devinim
- otomatiğe almak (veya bağlamak)
kendi kendine yeniden düzene sokmak
- otomatiğe geçmek
otomatik olarak çalışmaya başlamak
- otomobil
Motorlu, dört tekerlekli kara taşıtı
- otomobil kolçağı
Otomobillerin ön ve arka koltukları arasında kolları yaslamaya yarayan, açılır kapanır özelliği bulunan parça
- otomobilci
Otomobil alıp satan kimse
- otomobilcilik
Otomobilcinin işi
- otomotiv
Motorlu taşıt yapımıyla uğraşan endüstri kolu
- otopark
Taşıtların trafik bakımından uygun olan ve belli bir süre bırakıldıkları açık veya kapalı yer; park yeri, park
- otoparkçı
Otopark işleten kimse
- otoparkçılık
Otopark işletmeciliği
- otoplasti
Eksik bir organa, kişinin başka bir yerinden parça alıp eklemek yoluyla yapılan onarım
- otoportre
Kişinin kendisinin yaptığı portresi
- otopsi
Ölüm sebebini belirlemek amacıyla bir cesedi inceleme işi; ölü açımı
- otoray
Ray üzerinde işleyen motorlu taşıma aracı
- otorite
Yaptırma, yasak etme, emretme, itaat ettirme hakkı veya gücü; yetke, sulta, velayet
- otorite sağlamak (veya temin etmek)
yetki kurmak veya yetki sahibi olmak
- otoriteli
Emretme, yaptırma gücüne sahip olan (kimse); yetkeli, otoriter
- otoritesiz
Emretme, yaptırma gücüne sahip olmayan (kimse)
- otoritesizlik
Otoritesiz olma durumu
- otosansür
Kişinin veya kurumların kendi kendilerini kısıtlaması
- otoskop
Dış kulak yolunu ve kulak zarını muayeneye yarayan alet
- otostop
Bir yayanın yoldan geçen bir otomobili durdurarak binmesi ve gideceği yere para vermeden gitmesi
- otostop yapmak
otostop yoluyla yolculuk yapmak
- otostopçu
Otostop yapan kimse
- otostopçuluk
Otostop yapma işi
- otoyol
Hızlı bir trafik akımı sağlamak amacıyla yapılan, çok şeritli, çift yönlü, geniş yol; otoban
- otsu
Ot gibi olan, gövdesi odunlaşmayan, kısa ömürlü (bitki); otsul
- otsu topluluk
Gövdesi odunlaşmayan kısa ömürlü bitki topluluğu
- otsuz
Otu olmayan
- otu çek köküne bak
"kişinin kimliğini öğrenmek için soyunu sopunu bilmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- oturabilme
Oturabilmek işi
- oturabilmek
Oturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oturacak
Sandalye, tabure, kanepe gibi üstüne oturulan şey
- oturak
Oturulacak yer veya şey
- oturak kündesi
Güreşte bir elin arkadan iki bacak arasından, ötekinin de önden getirilerek kasık üzerinde kilitlenmesi biçimindeki kündeleme
- oturak âlemi
Anadolu'nun bazı yörelerinde, sadece erkeklerin katıldığı, çalgılı, içkili eğlence
- oturakalma
Oturakalmak işi
- oturakalmak
Oturup kalmak
- oturaklı
Sağlam, gösterişli
- oturaklılık
Oturaklı olma durumu
- oturma
Oturmak işi; kuut
- oturma banyosu
Rahatsızlıkları gidermek için makat bölgesinin sıcak suya sokulmasıyla yapılan işlem
- oturma belgesi
Bazı ülkelerde çalışan veya ticaret yapan kimselere verilen oturma izni belgesi
- oturma grevi
Bir isteği gerçekleştirmek amacıyla, işçilerin iş yerlerinden ayrılmaksızın görev yapmaktan kaçınmaları
- oturma grubu
Koltuk, kanepe, sandalye, kolçaklı sandalye, sallanan koltuk vb. mobilyalardan oluşan takım
- oturma izni
Resmî makamlarca belli bir bölgede oturmak üzere verilen izin
- oturma mobilyası
Boyutları ve şekli insan vücudunun ölçülerine uygun olan ve rahat oturmayı sağlayan, oturma yüzeyi elastik veya elastik olmayan malzemeden yapılan mobilya
- oturma odası
Ev halkının oturması için ayrılmış oda
- oturmak
Vücudun belden yukarısı dik duracak biçimde ağırlığı kaba etlere vererek bir yere yerleşmek
- oturmalık
Sağlam bir taban oluşturmak için temel ile birlikte belli bir yüksekliğe ulaşmış yapının oturduğu bölüm; oturma duvarı, subasman
- oturmuş
Yerleşik, yerleşmiş, güçlenmiş; stabil
- oturmuşluk
Benimsenmiş, yerleşmiş olma durumu
- oturtabilme
Oturtabilmek işi
- oturtabilmek
Oturtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oturtma
Oturtmak işi
- oturtmak
Oturma işini yaptırmak
- oturtmalık
Yapının toprak üstünde kalan, 1 metre kadar yükseklikte, bütün yapı boyunca devam eden, üstüne gelen duvarlardan birkaç santim dışarı çıkıntılı ana temel duvarı
- oturtturma
Oturtturmak işi
- oturtturmak
Oturtma işini yaptırmak
- oturtulma
Oturtulmak işi
- oturtulmak
Oturtma işine konu olmak
- oturtum
Bir müzik parçasının seslendirilişinde insan sesleri ile çalgıların görevlendiriliş düzeni
- oturulabilme
Oturulabilmek işi
- oturulabilmek
Oturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oturulma
Oturulmak işi
- oturulmak
Oturma işi yapılmak
- oturum
Bir meclis veya kurulun çözümlenmesi gereken sorunları görüşüp tartışmak için yaptığı birleşimlerden her biri; celse
- oturup kalkmak
hareket etmek
- oturuverme
Oturuvermek işi
- oturuvermek
Ansızın veya çabucak oturmak
- oturuş
Oturmak işi
- oturuşma
Oturuşmak işi
- oturuşmak
Yatışmak, hızı azalmak
- otuz
Yirmi dokuzdan sonra gelen sayının adı
- otuz iki dişe keman çaldırmak
içecek çok soğuk olmak
- otuzar
Otuz sayısının üleştirme sayı sıfatı
- otuzarlı
Otuzar otuzar sıralanmış
- otuzbeşlik
İçinde sıvı maddelerden, 0,35 cl ölçüsünde bulunan şişe
- otuzikilik
Bir notanın otuz ikide biri değerinde olan nota
- otuzlu
Otuz parçası bulunan, otuz parçadan oluşan
- otuzluk
Otuz tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden otuz tane bulunan
- otuzuncu
Otuz sayısının sıra sıfatı, sırada yirmi dokuzuncudan sonra gelen
- otyiyenler
Bitki yiyerek beslenenler
- otçu
Köylerde hekimlik yapan kimse
- otçullar
Bitki yiyerek beslenen canlılar; otoburlar
- ova
Çevrelerine göre çukurda kalmış, çoğunlukla alüvyonla örtülü, eğimi az, akarsuların derine gömülmediği, geniş veya dar düzlük; yazı (II)
- Ovacık
Karabük iline bağlı ilçelerden biri
- oval
Biçimi yumurta gibi olan; yumurtamsı, söbe, beyzi
- ovalama
Ovalamak işi
- ovalamak
Ellerini bir şeye veya birbirine sürtmek
- ovalanma
Ovalanmak işi
- ovalanmak
Ovalama işine konu olmak
- ovalatma
Ovalatmak işi
- ovalatmak
Ovalama işini yaptırmak
- ovallik
Oval olma durumu
- ovalı
Ovada yaşayan, ova halkından olan
- ovalık
Ovası olan, ovalarla kaplı
- ovasız
Ovası olmayan
- ovdurma
Ovdurmak işi
- ovdurmak
Ovma işini yaptırmak
- ovdurtma
Ovdurtmak işi
- ovdurtmak
Ovdurma işini yaptırmak
- overlok
Kumaş, halı, kilim vb.nin kenarına makine ile yapılan sıkı, zikzaklı dikiş
- overlokçu
Overlok yapan kimse
- overlokçuluk
Overlok yapma işi
- ovma
Ovmak işi; friksiyon
- ovmak
Bir şeyin üzerine bastırarak el gezdirmek
- ovmaç
Hamuru ovalayarak yapılan kırıntılarla pişirilmiş çorba
- ovogon
Su yosunu, mantar gibi ilkel bitkilerde dişi cinslik hücresi
- ovogon dağarcığı
Çiçeksiz bitkilerin çoğunda üreme organlarını barındıran boşluk
- ovolit
İç içe mineral kabuklardan oluşan balık yumurtası biçiminde kalker
- ovulma
Ovulmak işi
- ovulmak
Ovma işine konu olmak
- ovunma
Ovunmak işi
- ovunmak
Ovma işi yapılmak
- ovuşturma
Ovuşturmak işi; delk
- ovuşturmak
Bir şeyi bastırarak başka bir şey üzerinden geçirmek
- oy
Bir toplantıya katılanların, bir sorunla ilgili birkaç seçenekten birini tercih etmesi; rey
- oy birliği
Bir toplantıda oylamaya katılan bütün üyelerin aynı yönde oy kullanmış olması durumu
- oy hakkı
Kişilere tanınan oy verme yetkisi
- oy pusulası
Seçimlerde adaylara veya partilere ait özel şekilleri içeren, üzerine oya ait işaret konulan resmî belge; oy kâğıdı
- oy sandığı
Seçimlerde oy pusulalarının içine atıldığı mühürlü sandık
- oy vermek (veya kullanmak)
herhangi bir konuya ait tercihini belirtmek, rey vermek
- oy çokluğu
Bir toplantıda oylamaya katılanların yarıdan fazlasının aynı yönde oy kullanmış olmaları durumu
- oya
Genellikle ipek ibrişim kullanarak iğne, mekik, tığ veya firkete ile yapılan ince dantel
- oya ağacı
Doğal olarak Çin ve Japonya'da yetişen, en çok 6-7 metre boyunda, gövde kabuğu kavlar hâlinde dökülen, çiçekleri kırmızı, beyaz veya lavanta renginde, dekoratif amaçlı olarak yetiştirilen bir ağaç; Hint leylağı (Lagerstromeia indica)
- oya gibi
ince, güzel, zarif
- oya koymak (veya sunmak)
bir konuda sonucu belirlemek için oy verilmesini istemek, sağlamak
- oya çiçeği
Koyu menekşe veya pembe renkte çiçekler açan süs bitkisi (Lagerstroemia indica)
- oyabilme
Oyabilmek işi
- oyabilmek
Oyma ihtimali bulunmak
- oyacı
Oya yapan veya satan kimse
- oyacılık
Oya yapma ve satma işi
- oyalama
Oyalamak işi
- oyalamak
Belirli bir süre birinin dikkat ve ilgisini başka bir şey üzerine çekmek; meşgul etmek, bekletmek, eğlemek
- oyalanabilme
Oyalanabilmek işi
- oyalanabilmek
Oyalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oyalandırma
Oyalandırmak işi
- oyalandırmak
Oyalanmasına yol açmak, oyalanmasını sağlamak
- oyalanma
Oyalanmak işi; eğlenme
- oyalanmak
Oyalama işine konu olmak; meşgul olmak
- oyalantı
Oyalanmak için yapılan şey
- oyalanış
Oyalanmak işi
- oyalayabilme
Oyalayabilmek işi
- oyalayabilmek
Oyalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- oyalı
Kenarına oya yapılmış veya geçirilmiş
- oyculuk
Oy alabilmek için türlü yollara başvurma işi
- oydaş
Aynı düşüncede, aynı inançta olan, aynı düşünceyi savunanlardan her biri; düşündeş, fikirdeş
- oydaş olmak
biriyle aynı düşüncede, aynı inançta olmak
- oydaşlık
Düşünce birliği içerisinde olma; düşündeşlik
- oydaşma
Düşünce birliği içerisinde olma
- oydaşmak
Düşünce birliği içerisinde olmak
- oydurma
Oydurmak işi
- oydurmak
Oymasını sağlamak
- oylama
Oy kullanma işi
- oylamak
Oya koymak veya oya sunmak
- oylamaya geçmek
oy verme işlemine başlamak
- oylamaya koymak
bir toplantıdaki oy sayısını belirlemek, oy verilmesini istemek, oya sunmak
- oylanma
Oylanmak işi
- oylanmak
Oylama işi yapılmak
- oylanış
Oylanmak işi
- oylatma
Oylatmak işi
- oylatmak
Oylama işini yaptırmak
- oylayabilme
Oylayabilmek işi
- oylayabilmek
Oylama ihtimali veya imkânı bulunmak
- oylaşmak
Müzakere etmek
- oylum
İçi oyulmuş, çukur duruma getirilmiş
- oylum oylum
Oymalı, girintili çıkıntılı bir biçimde
- oylumlama
Oylumlamak işi
- oylumlamak
Resim ve heykelde ögelere oylum duygusu ve biçim vermek
- oylumlu
Büyük, geniş
- oyma
Oymak işi
- oyma akıl
Yer etmiş, uzun deneyimler sonunda kabul görmüş nasihat
- oyma baskı
Çinko, bakır, tahta vb. levhalara kazıma ile yapılan, kitap resimleme yerine başlı başına sergilenmek üzere resimleri kâğıda basma tekniği; estamp
- oymacı
Oyma işleri yapan sanatçı
- oymacılık
Oyma yapma sanatı
- oymak
İzcilikte küçük birlik
- oymakbaşı
Oymakların lideri, önde geleni
- oymalı
Oymaları bulunan, oymalarla süslenmiş olan
- oymalı yaprak
Meşe yaprağı gibi kenarları girintili çıkıntılı olan yaprak
- oynak
Hareket, canlılık veren
- oynaklık
Oynak olma durumu
- oynakça
Biraz oynak
- oynama
Oynamak işi
- oynamak
Vakit geçirme, eğlenme, oyalanma vb. amaçlarla bir şeyle uğraşmak
- oynanabilme
Oynanabilmek işi
- oynanabilmek
Oynanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oynanma
Oynanmak işi
- oynanmak
Oynama işine konu olmak; sergilenmek
- oynanış
Oynanmak işi
- oynatabilme
Oynatabilmek işi
- oynatabilmek
Oynatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- oynatma
Oynatmak işi
- oynatmak
Oynamasını sağlamak
- oynattırma
Oynattırmak işi
- oynattırmak
Oynatma işini yaptırmak
- oynatılma
Oynatılmak işi
- oynatılmak
Oynatma işine konu olmak
- oynatım
Oynatmak işi
- oynatımcı
Oynatım işiyle uğraşan kimse
- oynatımcılık
Oynatımcının yaptığı iş
- oynatıverme
Oynatıvermek işi
- oynatıvermek
Ansızın veya çabucak oynatmak
- oynatış
Oynatmak işi
- oynayabilme
Oynayabilmek işi
- oynayabilmek
Oynama ihtimali veya imkânı bulunmak
- oynayıverme
Oynayıvermek işi
- oynayıvermek
Ansızın veya çabucak oynamak
- oynayış
Oynamak işi
- oynaş
Aralarında toplumca hoş karşılanmayan ilişkiler bulunan kadın veya erkekten her biri; aşna fişne
- oynaşlık
Oynaşın yaptığı iş; aşna fişnelik
- oynaşlık etmek
aralarında evlilik dışı ilişki bulunmak
- oynaşma
Oynaşmak işi
- oynaşmak
Birbiriyle oynamak
- oysa
Aralarında karşıtlık, aykırılık bulunan iki cümleyi “tersine olarak, aksine” anlamlarıyla birbirine bağlayan bir söz; oysaki, hâlbuki
- oyuk
Oyulmuş, içi boş ve çukur olan yer
- oyuklu
Oyuğu olan, oyukları bulunan
- oyulga
Elle yapılan kalın, seyrek dikiş
- oyulgalama
Oyulgalamak işi; oyulgama
- oyulgalamak
Gelişigüzel dikmek; oyulgamak
- oyulgalanma
Oyulgalanmak işi
- oyulgalanmak
Kumaş gelişigüzel dikilmek
- oyulgama
Elle yapılan kalın, seyrek, gelişigüzel dikiş
- oyulganma
Oyulganmak işi
- oyulganmak
Oyulgalama işi yapılmak
- oyulma
Oyulmak işi
- oyulmak
Oyma işi yapılmak
- oyuluş
Oyulmak işi
- oyum
Oyma işi
- oyumlama
Oyumlamak durumu veya biçimi
- oyumlamak
Bitki kök salmak, tutmak
- oyun
Yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence; baziçe
- oyun alanı
Çocukların oynayabilmesi için özel olarak hazırlanmış bölüm, yer
- oyun almak
oyunda kazanmak, sayı sahibi olmak
- oyun bağlamak
güreşte rakibe bir oyun uygulayıp onu sonuçlandırmadan beklemek
- oyun bozmak
tasarlanmış bir işi yersiz ve vakitsiz olarak karıştırmak, planları altüst etmek
- oyun dışı kalmak
sakatlanma, ceza alma vb. sebeplerle oyundan çıkmak
- oyun etmek
kurnazlıkla birini aldatmak
- oyun havası
Kıvrak ritimli ezgi
- oyun konsolu
Dışarıdan bilgisayar veya televizyon ekranına bağlanarak çeşitli oyunlar oynamaya yarayan alet; konsol
- oyun kurmak
bir yarışmayı kazanmak için belirli bir taktik uygulamak
- oyun kurucu
Karşılaşmada oyuna yön veren oyuncu; eksen oyuncu
- oyun kâğıdı
Yetenek ve zekâ geliştirici oyunları oynamakta kullanılan, bir veya iki tarafında şekiller bulunan kartın her biri
- oyun masası
Üzerinde çeşitli oyunlar oynanan, genellikle kumaşla kaplanmış masa
- oyun oynamak
birini aldatmak, kandırmak
- oyun salonu
Oyun masalarının bulunduğu geniş oda
- oyun vermek
oyunda kaybetmek
- oyun yapmak
güreşte rakibe oyun uygulamak
- oyun yazarlığı
Oyun yazma işi
- oyun yazarı
Tiyatro, radyo ve televizyonda sahnelenmek veya oynanmak üzere piyes, skeç türü eserler kaleme alan sanatçı
- oyun çıkarmak
oyunu istenilen ve planlanan şekilde oynamak
- oyuna gelmek
aldatılmak
- oyuna getirmek
birini tuzağa düşürmek, aldatmak
- oyuna kurban gitmek
bir hile, düzen sonunda zarara, iftiraya uğramak
- oyuna çıkmak
oyun için sahneye çıkmak
- oyunbaz
Oynamayı seven
- oyunbazlık
Düzencilik, hilecilik
- oyunbozan
Birlikte yapılmasına karar verilen bir işten tek taraflı cayan (kimse); mızıkçı
- oyunbozanlık
Oyunbozan olma durumu; mızıkçılık, ordubozanlık
- oyunbozanlık etmek
birlikte yapılması planlanan bir işten çekilmek
- oyuncak
Oyun aracı
- oyuncaklı
Oyuncağı olan
- oyuncakçı
Oyuncak yapan veya satan kimse
- oyuncakçılık
Oyuncak yapma veya satma işi
- oyuncu
Herhangi bir takımda oynayan sporcu
- oyuncu kadrosu
Televizyon ve sinema dizi ve filmlerinde oynayan oyuncuların tümü
- oyuncuktan
Oyun olsun diye
- oyunculuk
Oyun oynama işi
- oyunlaştırma
Oyunlaştırmak işi
- oyunlaştırmak
Tiyatro türünden olmayan herhangi bir eseri teknik yönden oynanabilir duruma getirmek
- oyunlaştırılma
Oyunlaştırılmak işi
- oyunlaştırılmak
Oyun biçimine getirilmek
- oyuntu
Oyulmuş bölüm
- oyunu almak
oyunu kazanmak
- oyunun kurallarını bilmek
yapılan işlerin nasıl, kimler tarafından ve hangi ilişkilerle sonuçlandırıldığına ilişkin bilgisi olmak
- oyuverme
Oyuvermek işi
- oyuvermek
Çabucak veya kısa sürede oymak
- oyuş
Oymak işi
- ozalit
Yüzeyi ışığa karşı duyarlı bir madde ile kaplı kâğıt üzerine, kalıptan çekilmiş resim kopyası
- ozalitçi
Ozalit yapan veya çıkaran kimse
- ozalitçilik
Ozalitçinin yaptığı iş
- ozon
Molekülünde üç atom bulunan oksijenden oluşan, ağır kokulu, gaz durumundaki basit element (O3)
- ozon tedavisi
Lokal veya genel banyo, pansuman veya iğneyle ozon ve oksijen vererek yapılan tedavi
- ozon yuvarı
Atmosferin 15-40 kilometre arasında bulunan tabakası; ozonosfer
- ozon ölçüm
Havada ve oksijen içindeki ozonu ölçmek işi
- ozonlama
Ozonlamak işi
- ozonlama cihazı
Ozonlanmış oksijen elde etmeye yarayan, duyarlı bir alet; ozonlayıcı
- ozonlamak
Oksijeni ozon durumuna getirmek
- ozonlaşma
Ozonlaşmak durumu
- ozonlaşmak
Ozon durumuna gelmek
- ozonlaştırıcı
Ozonlu oksijen veya hava hazırlayan alet
- ozonlu
Bileşiminde ozon bulunan
- ozonoliz
Ozonla ayrışma
- ozonoskop
Ozonun varlığını tespit etmeye yarayan düzenek
- ozonölçer
Atmosferdeki ozon niceliğini tespit etmeye yarayan alet; ozonometre
- ozonür
Ozonun çift bağlı organik maddelerle meydana getirdiği katılma bileşiği
- ozuga
Tropikal Afrika ve ormanlık alanlarda yetişen ince dokulu bir tür ağaç (Saccoglottis gabonensis)
- oğlak
Keçi yavrusu
- Oğlak Burcu
Zodyak üzerinde Yay Burcu ile Kova Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Oğlak, Cedi
- Oğlak Dönencesi
Güney yarım kürede 21 Aralık günü öğle vaktinde güneş ışınlarının dik geldiği, Ekvator’a göre açısal uzaklığı 23° 27’ olan dönence; Kış Dönencesi
- oğlaklama
Oğlaklamak işi
- oğlaklamak
Keçi, yavrulamak
- oğlan
Erkek çocuk
- oğlan anası, evin binası
“ailenin adını sürdürecek çocuğu doğurduğu için oğlan anasının yeri başkadır” anlamında kullanılan bir söz
- oğlan ağrısı
Doğum sırasında çekilen sancı
- oğlan dayıya, kız halaya çeker
“oğlan çocuğunun yüzü de huyu da dayısına, kız çocuğunun ise halasına benzer” anlamında kullanılan bir söz
- oğlan derdi kız derdi, bahar derdi yaz derdi
"hayatın her devresinin ve her varlığın kendine göre sıkıntıları vardır” anlamında kullanılan bir söz
- oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti
“her şeye makul görünen bir mazeret bulunur” anlamında kullanılan bir söz
- oğlancı
Hemcinsleriyle cinsel ilişkide bulunan erkek; luti, kulampara
- oğlancık
Oğullara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- oğlancılık
Erkeklerin hemcinsleriyle cinsel ilişkide bulunma durumu; lutilik, kulamparalık, livata
- oğlanevi
Evlenme sürecinde erkek tarafı; erkekevi
- oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü
torunun erkek evlattan olursa “oğul balı”, kız evlattan olursa “bahçe gülü” diye sevildiğini anlatan bir söz
- oğul
Erkek evlat; mahdum, zade
- oğul almak
başka bir kovandan ayrılan arılarla yeni bir kovan kurmak
- oğul balı
Oğulun yaptığı bal
- oğul otu
Ballıbabagillerden, çok dallı, beyaz çiçekli, kokulu, yaprakları likör ve ilaç yapımında kullanılan, çok yıllık ve otsu bir bitki; kovan otu, melisa (Melissa officinalis)
- oğul oğul
Gruplar hâlinde, bölük bölük
- oğul uşak
Çocuklar ve torunlar
- oğul vermek
kovandaki arıların bir bölümü kovandan ayrılıp ayrı bir kovana gitmek
- oğul çıkarmak
kovandaki arıların bir bölümü yeni bir kovan meydana getirmek
- oğulcuk
Oğlanlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- oğulduruk
Bitkinin dibinden çıkan filiz
- oğullanma
Oğullanmak durumu
- oğullanmak
Oğullu olmak, çocuklu duruma gelmek
- oğullu
Oğlu olan
- oğulluk
Oğul olma durumu
- oğulsuz
Oğlu olmayan
- Oğuz
Tarihte Selçuklu ve Osmanlı Devletlerini kurmuş, günümüzde Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, İran ve başka ülkelerde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- oğuz
İyi huylu (kimse)
- Oğuz Türkçesi
Oğuz Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Oğuzca, Batı Türkçesi
- Oğuzeli
Gaziantep iline bağlı ilçelerden biri
- Oğuzlar
Çorum iline bağlı ilçelerden biri