Words starting with H
3267 dictionary entries are listed for H.
Popular H entries
More frequently visited entries for this letter.
- herkesin bir derdi var, değirmencininki su
"herkesin kendi yaşayışı ile ilgili bir derdi vardır, bir kişinin derdi ötekininkine benzemez" anlamında kullanılan bir söz
- herhâlde
Büyük bir ihtimalle; yalım, herhâl
- herkes aklını pazara çıkarmış, yine kendi aklını almış
"insanlar kendi akıllarını başkalarının aklından üstün görürler" anlamında kullanılan bir söz
- hoparlör
Elektrik dalgalarını ses dalgasına çeviren ve gerektiğinde sesi yükseltmeye yarayan alet
- herkes
İnsanların bütünü; cümle, cemi cümle, cümle âlem, dünya âlem, yediden yetmişe, yedi mahalle, yedi düvel
- herkes gider Mersin'e, biz gideriz tersine
bir işin bilerek ters yapıldığını, yolunda yapılmadığını anlatan bir söz
- her şey
O anda bulunanların bütünü
- her şeyin vakti var, horoz bile vaktinde öter
“her şey zamanında yapılmalıdır” anlamında kullanılan bir söz
- her gün
Süreklice, sürekli olarak; günde
- her şeyin yenisi, dostun eskisi
“dostluk eskidikçe güç ve değer kazanır” anlamında kullanılan bir söz
- herkes bildiğini okur
"başkaları ne söylerse söylesin, herkes kendi düşünüşüne göre iş yapar" anlamında kullanılan bir söz
- hemofili
Kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluğa bağlı kanama hastalığı
- herkes kendi ayıbını bilmez
"insan kendi kusurunu göremez, bilemez" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin ağzı torba değil ki büzesin
"başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin tenceresi kapalı kaynar
"bir kimsenin durumu, içinde bulunduğu yaşayış şartları başkalarınca gereği gibi bilinemez" anlamında kullanılan bir söz
- her şey dâhil
Konaklama tesislerinde önceden veya girişte ödenen ücret karşılığında oda, kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin yanı sıra tüm gün boyunca içecek ikramının, sauna, havuz vb. hizmetlerin tamamının verilmesine dayanan sistem
- herkesin arşınına göre bez vermezler
"genel kurallar herkesin istek ve ihtiyacına göre bozulamaz" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin hamuru ekmeğine göredir
"bir iş için yapılacak hazırlık, gereksinim ölçüsünde olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- herkes evinde ağadır
"herkesin kendi evinde, kendi çevresinde saygınlığı vardır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin aklı bir olsa koyuna çoban bulunmaz
"herkes aynı şeyi bilse ve yapabilseydi, geri kalan işleri yapacak kimse bulunamazdı" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin geçtiği köprüden sen de geç
"herkesin tuttuğu yoldan sen de git" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin gönlünde bir aslan yatar
her yiğidin gönlünde bir aslan yatar
- hüthüt
Hazreti Süleyman ile Belkıs arasında haberleşmeye aracılık eden bir kuş
- haddelemek
Madenleri haddeden geçirerek birtakım işlemler sonucu istenilen biçime getirmek
- hayal etmek
bir şeyi zihinde tasarlayıp canlandırmak, hayallemek
- herkes davul çalar ama çomağı makama uyduramaz
"herkes iş yapar ama o işin gerektirdiği ustalığı gösteremez" anlamında kullanılan bir söz
- herkes kaşık yapar ama sapını ortaya (veya doğru) getiremez
"herkes bir iş yapar ancak istenildiği kadar güzel ve kusursuz olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- herkes kendi ölüsü için ağlar
"hiç kimse başkasının acısını içinde duymaz, onun yüreğini sızlatan ancak kendi acısıdır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin ettiği yoluna gelir
"bir kimse başkasına ne yaparsa kendisi de aynı şeyle karşılaşır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin yorulduğu yere han yapılmaz
herkesin arşınına göre bez vermezler
- hayran
Çok beğenen, hayranlık duyan (kimse)
- haber portali
Genel ağdaki haber kaynağı
- hasredebilmek
Hasretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- havyar kesmek
çalışmadan vakit geçirmek, vakti boşa harcamak
- her şeyin yokluğu yokluktur
“insana gerekli olan şey küçük ve değersiz de olsa yokluğunda kendini belli eder” anlamında kullanılan bir söz
- heykelci kalemi
Heykelcilerin taş, kil, alçı vb. gereçleri biçimlendirmek için kullandıkları kesici, düzeltici ve yontucu araç
H index
3267 word links are rendered on the server.
- H
Hidrojen elementinin simgesi
- h, H
Türk alfabesinin onuncu sırasında yer alan ve he adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından sert, sızıcı gırtlak ünsüzünü gösterir
- Ha
Hahniyum elementinin simgesi
- ha
İstek uyandırmak için kullanılan bir söz
- ha ... ha ...
Neredeyse, hemen yakında
- ha babam (ha)
karşısındakinin çabasını artırmak için kullanılan bir söz
- ha babam de babam
durmaksızın, sürekli
- ha bire
durmadan, ara vermeden, arka arkaya, sürekli olarak
- ha bugün ha yarın
neredeyse, kısa bir süre içinde
- ha deyince
istenilen anda
- ha gayret
kuvvet vermek, cesaretlendirmek, yardım etmek için söylenen bir söz
- ha hoca Ali ha Ali hoca
değişik gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte aynı olduğunu anlatan bir söz
- ha şunu bileydin
"bunu çoktan anlaman, bilmen gerekirdi" anlamında kullanılan bir söz
- ha şöyle
yapılan bir işin beğenildiğini anlatan bir söz
- habanera
Çok kıvrak bir Küba dansı
- habbe
Tahıl tanesi; evin
- habbesi kalmadı (veya yok)
"kalmadı, bitti, tükendi" anlamında kullanılan bir söz
- habbeyi kubbe yapmak
önemsiz bir şeyi abartmak
- haber
Bir olay, bir olgu üzerine edinilen bilgi; çav (I), selen
- haber (veya haberi) patlatmak
çok önemli bir haberi ilk kez açıklamak
- haber ajansı
Yurt ve dünya olaylarını toplayıp yayımlayan kuruluş
- haber almak
kendisine bildirilmek, öğrenmek, bilgi edinmek
- haber atlamak
gazetecilikte bir haberi vaktinde yayımlayamamak
- haber bülteni
Radyonun, televizyonun ve çeşitli haber ajanslarının günün iç ve dış olayları konusunda kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yayımladıkları kısa metin
- haber bürosu
Bağlı bulundukları iletişim organlarına bölgesel ve yerel haberleri iletmekle görevli birim
- haber etmek
haber vermek, duyurmak
- haber geçmek
teleks, telefon vb. ile bilgi iletmek
- haber göndermek
herhangi bir araçla bildirmek
- haber kaynağı
Haber değeri olan bilginin alındığı kişi veya yer
- haber merkezi
Bir yayın organının haberleri derleyip toparlamak ve değerlendirmekle sorumlu ve yükümlü haber birimi
- haber olmak
haberi yapılmak, habere konu olmak
- haber portali
Genel ağdaki haber kaynağı
- haber salmak (veya yollamak)
haber göndermek
- haber stüdyosu
Ses düzeni, ses geçirmezlik özelliği ile radyo, televizyon vb. yayın organlarında yalnız haber okunmak için ayrılmış özel bölüm veya oda
- haber uçurmak
gizlice haber göndermek
- haber vermek
bildirmek, haber ulaştırmak
- haber yapmak
haber hazırlamak
- haber çıkmamak
biri veya bir şey için beklenen bilgi gelmemek
- haberci
Haber getiren kimse; ulak
- habercilik
Habercinin yaptığı iş
- haberdar etmek
haber vermek, bildirmek
- haberdar olmak
haber almak
- haberdarlık
Haberdar olma durumu
- haberden haber vermek
bir kimse veya bir konuda bilgi istemek
- haberi olmak
bilgisi olmak, bilmek
- haberin olsun!
birine herhangi bir konuda uyarıda bulunmak için söylenen bir söz
- haberlere çıkmak
haber bülteninde yer almak, haberlere konu olmak
- haberleşebilme
Haberleşebilmek işi
- haberleşebilmek
Haberleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- haberleşilme
Haberleşilmek işi
- haberleşilmek
Haberleşme işi yapılmak
- haberleşme
Haberleşmek işi; iletişme, muhabere, enformasyon
- haberleşmek
Bir durumu karşılıklı olarak iletmek, karşılıklı olarak haber alıp vermek; iletişmek, muhabere etmek
- haberleştirme
Haberleştirmek işi
- haberleştirmek
Haberleşme işini yaptırmak
- haberli
Bir olay veya durum üzerine bilgisi olan, haberi olan; agâh, haberdar
- haberli olmak
öğrenmiş olmak, haber almış bulunmak
- haberlik
Haber durumunda olan
- haberlilik
Haberli olma durumu
- habersiz
Haberi olmayan, haber almamış, hiçbir bilgisi olmayan; bihaber
- habersizce
Haber vermeden, haberi olmadan; habersiz, gizlice
- habersizlik
Habersiz olma durumu; bihaberlik
- habeş
Derisinin rengi çok koyu esmer olan (kimse)
- habis
Kötü, alçak, soysuz (kimse)
- habislik
Habis olma durumu
- habitat
Yerleşme, oturma
- habitus
Bitkinin yerindeki durumu, dallanması, köklerinin toprak içerisindeki dağılmasını belirten morfolojik görünüş
- hac
Genellikle tek tanrılı dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olanlarca yılın belli aylarında ziyaret edilmesi
- hacamat
Vücudun herhangi bir yerini hafifçe çizip üzerine boynuz, bardak veya şişe oturtarak kan alma
- hacamat baltası
Hacamat için kullanılan kesici küçük araç
- hacamat etmek
hacamat yoluyla kan almak
- hacamat şişesi
Hacamat yapmak için kullanılan, ağzı dibinden dar şişe
- hacamatlama
Hacamatlamak işi
- hacamatlamak
Hafifçe yaralamak
- hacamatçı
Hacamat yapan kimse
- hacamatçılık
Hacamatçının yaptığı iş
- hacca gitmek
Müslümanlıkta, hac amacıyla Mekke'ye gitmek
- haccetme
Haccetmek işi
- haccetmek
Müslümanlıkta hac zamanında Kâbe'yi ziyaret ve tavaf etmek
- hacet
Herhangi bir şey için gerekli olma; ihtiyaç, gereklilik, lüzum
- hacet dilemek
istekte bulunmak
- hacet görmek
gerekli bulmak, gerekli saymak
- hacet kalmamak
gereği olmamak
- hacet kapısı
Dua etmek veya dilekte bulunmak için gidilen türbe, mezar vb.; hacet penceresi
- hacet tepesi
Üzerinde yapılan duanın kabul olunacağına inanılan tepe
- hacet yeri
Dua edilip dilek dilenen yer
- hacet yok
"gerekliği yok, gerekli değil, istemez" anlamında kullanılan bir söz
- haceti olmak
tuvalete gitmesi gerekmek
- hacetini yapmak (veya görmek)
küçük veya büyük abdestini yapmak
- hacim
Bir cismin uzayda doldurduğu boşluk; oylum, cirim, sıygı
- hacimce
Hacim bakımından
- hacimli
Hacmi olan; oylumlu
- hacimlice
Biraz hacimli; oylumluca
- hacimlilik
Hacimli olma durumu
- hacimsiz
Hacmi olmayan; oylumsuz
- hacimsizlik
Hacimsiz olma durumu; oylumsuzluk
- hacir altına almak
kısıtlamak
- Hacivat
Karagöz oyununda kendini halktan üstün görme, bilgiçlik taslama, kitap dili kullanma vb. özentileri olan kimse
- haciz
Bir alacağın ödenmesi için borçlunun parasına, aylığına veya malına icra dairesi tarafından el konulması
- haciz gelmek
borçlunun malına el koyma kararı alınmak
- haciz koymak (veya komak)
borçlunun malına el koymak
- hacizli
Haciz altına alınmış; mahcuz
- haczetme
Haczetmek işi
- haczetmek
Bir alacağın ödenmesi için borçlunun geçim ve mesleğinde gerekli olan şeyler dışında kalan para, aylık veya malına icra dairesi el koymak
- hacı
Din buyruklarını yerine getirmek için hacca gitmiş Müslüman
- hacı bekler gibi beklemek
büyük bir sabırsızlıkla beklemek
- hacı devesi
Tek hörgüçlü deve
- hacı fışfış
Karagöz oyununda Arap halkından olanlar için kullanılan alaylı söz; hacı fitil, hacı kandil
- hacı hacıyı Mekke'de, derviş dervişi tekkede bulur
"hedefleri, amaçları aynı olanların yolları aynı noktada kesişir" anlamında kullanılan bir söz
- hacı olmak
hacca gidip haccın gereklerini yapmak
- hacı yağı
Gül yağından çıkarılan ve bilhassa hacılar tarafından kullanılan keskin ve ağır bir esans
- hacıağa
Gereksiz, yersiz para harcayan taşralı zengin
- hacıağalık
Hacıağa olma durumu
- hacıağalık etmek
gereksiz yere, gösteriş için bol para harcamak
- hacıbaba
Yardımsever, sevecen tavırlı ihtiyar
- Hacıbektaş
Nevşehir iline bağlı ilçelerden biri
- Hacılar
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- hacılık
Hacı olma durumu
- hacısı hocası
Kim varsa, herkes, hepsi
- hacıyatmaz
Dibine konan ağırlık sebebiyle yatırılmak istense de hep dik duran oyuncak
- had
İnsanın yetki ve değeri
- had safha
Son aşama, son nokta
- hadde
Madenleri tel durumuna getirmek için kullanılan ve türlü çapta delikleri olan çelik araç
- hadde fabrikası
Som demire çubuk, köşebent, levha, ray vb. biçimler verilen fabrika
- haddeci
Hadde işiyle uğraşan kimse
- haddecilik
Haddecinin yaptığı iş
- haddeden geçirmek
madenleri tel durumuna getirmek için haddeyi kullanmak
- haddehane
Büyük yassı levhaların eritildiği, merdanelerden geçirildiği yer
- haddeleme
Haddelemek işi
- haddelemek
Madenleri haddeden geçirerek birtakım işlemler sonucu istenilen biçime getirmek
- haddelenme
Haddelenmek işi
- haddelenmek
Haddeleme işi yapılmak
- haddi hesabı yok
sayılamayacak kadar çok, sınırsız, ölçüsüz
- haddi olmamak
hakkı veya yetkisi olmamak
- haddikifaye
Yeterli olma
- haddikifayeyi bulmak
yeterince olmak
- haddinden fazla
Gereğinden çok, aşırı
- haddine mi (veya haddine mi düşmüş)
"onun bunu yapmaya yetkisi veya yeteneği yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- haddini aşmak
ölçüyü kaçırmak, aşırı gitmek
- haddini bildirmek
sert bir karşılıkla uslandırmak, yola getirmek, cezalandırmak
- haddini bilmek
kendi değer ve yeteneğinin farkında olmak
- haddini bilmeyene bildirirler
"çevresindekileri hiçe sayarak yetkili olmadığı konularda yüksekten atanlara sert karşılıklarla gereken dersler verilir" anlamında kullanılan bir söz
- hademeihayrat
Camilerde gönüllü çalışan, getirgötür işlerini yapan kimse
- hadi canım
teşvik, gayretlendirme sözü
- hadi canım oradan
inanmama sözü
- hadi canım sen de
haydi canım sen de
- hadi hadi
"Kısa kes, işi uzatma, bizi aldatamazsın" anlamlarında kullanılan bir söz
- hadi oradan
haydi oradan
- Hadim
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- hadim
Hizmet eden
- hadis
Hz. Muhammed'in sözleri; hadisişerif
- hadisat
Olaylar, hadiseler
- hadise çıkarmak
olay çıkarmak
- hadiseli
Olaylı bir biçimde
- hadisesiz
Olaysız bir biçimde
- hadsiz hesapsız
Sayılamayacak derecede çok
- hadım
Erkeklik bezleri çıkarılmış veya köreltilmiş erkek; abelardize
- hadım etmek
erkeklik bezlerini çıkarmak veya köreltmek, burmak, enemek
- hadımlaştırma
Hadımlaştırmak işi
- hadımlaştırmak
Eneyerek kısırlaştırmak
- hadımlık
Hadım olma durumu
- haf
Hücumcularla savunucular arasında yer alan oyuncu
- hafakan
Sıkıntı, çarpıntı; afakan
- hafakanlar basmak (veya boğmak)
sıkıntıdan bunalmak
- hafazanallah
Kötü bir durumdan uzak bulunmayı dilemek için "Allah bizi korusun" anlamında kullanılan bir söz
- hafif
Tartıda ağırlığı az gelen; yeğni, ağır karşıtı
- hafif atlatmak
kötü bir durumdan çok az bir zararla kurtulmak
- hafif gelmek
ağırlığı fazla olmamak
- hafif güverte
Ana güverteyi güneşten korumak için yapılan özel güverte; tente güvertesi
- hafif hafif
Yavaş yavaş, ağır ağır
- hafif hapis cezası
Ayrı hücreye kapatılmaksızın çektirilen hapis cezası
- hafif makineli
Elde taşınabilen mitralyöz
- hafif raylı sistem
Yüksek kapasite ile çalışan ve toplu taşıma için kullanılan bir kentsel tramvay sistemi; modern dekovil
- hafif rüzgâr
Rüzgâr çizelgesinde hızı 7-10 deniz mili olan ve kuvveti 3 ile gösterilen rüzgâr
- hafif sanayi
Çeşitli tüketim malları üreten sanayi
- hafif sıklet
Güreşte 68, boks ve halterde 67,5 kilogram olarak belirlenmiş ağırlık; horoz ağırlık, horoz sıklet
- hafif tertip
Şöyle böyle, biraz, aşırılığa kaçmadan
- hafif uyku
Derin olmayan, kolayca uyanılabilen uyku
- hafif yollu
Üstü kapalı, kısa bir açıklamayla, hissettirmeden
- hafife almak
küçümsemek, önemsememek
- hafifleme
Hafiflemek işi; yeğnilme
- hafiflemek
Herhangi bir sebeple eski ağırlığı azalmak; yeğnilmek
- hafifletebilme
Hafifletebilmek işi
- hafifletebilmek
Hafifletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hafifletici sebep
Suçun hafiflemesine sebep olan durum veya olay; hafifletici neden
- hafifletilme
Hafifletilmek durumu; hafifleştirilme
- hafifletilmek
Hafifletme işi yapılmak; hafifleştirilmek
- hafifletme
Hafifletmek işi; hafifleştirme, yeğniltme, tahfif
- hafifletme kemeri
Yapılarda, kapı ve pencere gibi açıklık kısımların üzerine gelecek yükü azaltmak amacıyla bunların üst kısımlarına yapılan kemer
- hafifletmek
Hafiflemesine yol açmak; hafifleştirmek, yeğniltmek, tahfif etmek
- hafifleyebilme
Hafifleyebilmek işi
- hafifleyebilmek
Hafifleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hafifleyiş
Hafiflemek işi
- hafifleşme
Hafifleşmek işi
- hafifleşmek
Hafif duruma gelmek
- hafiflik
Hafif olma durumu; yeğnilik
- hafiflik etmek
yakışıksız bir davranışta bulunmak veya söz söylemek
- hafifmeşrep
Davranışları ile içinde bulunduğu toplumun ahlak anlayışına ters düşen
- hafifmeşreplik
Hafifmeşrep olma durumu
- hafifseme
Hafifsemek işi; yeğnileme, yeğniseme, istihfaf
- hafifsemek
Bir kimseyi veya bir şeyi önemsememek; yeğnilemek, yeğnisemek, istihfaf etmek
- hafifsenme
Hafifsenmek işi
- hafifsenmek
Hafifsemek işi yapılmak
- hafifseyiş
Hafifsemek işi
- hafiften
Hafifçe, belli belirsiz, yavaş yavaş
- hafiften almak
önemsiz bulup üzerine düşmemek, yeterince ilgilenmemek
- hafifçe
Hafif olarak, hafif bir biçimde, belli belirsiz
- Hafik
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- hafit
Erkek torun
- hafiye takmak
dedektife izletmek
- hafiye takılmak
polis izlemeye almak
- hafiyelik
Hafiye olma durumu
- hafniyum
Atom numarası 72, atom ağırlığı 178,6 olan, az rastlanır bir element (simgesi Hf)
- hafriyat
Toprağı kazma; kazı (I)
- hafriyat kamyonu
Hafriyat atıklarını taşıyan kamyon
- hafriyat makinesi
Çeşitli amaçlarla toprağı kazmak için özel düzenekleri bulunan araç
- hafriyat toprağı
Kazı alanından çıkan toprak
- hafriyatçı
Hafriyat işi ile uğraşan kimse
- hafriyatçılık
Hafriyatçının yaptığı iş
- hafta
Birbiri ardınca gelen yedi günlük dönem
- hafta başı
Haftanın ilk günü
- hafta içi
Haftanın cumartesi ve pazar dışında kalan günleri; hafta arası
- hafta sekiz, gün dokuz
"tedirgin edercesine sık sık" anlamında kullanılan bir söz
- hafta sonu
Haftanın son günleri, genellikle cumartesi ve pazar
- hafta tatili
Kanuna göre haftanın tatil olması gereken günü
- haftalarca
Uzun süre
- haftalık
Haftada bir ödenen para
- haftalıkçı
Ücretini haftadan haftaya alan kimse; haftalıklı
- haftalığına
… hafta süresince
- haftaya
Gelecek hafta
- hafız
Kur'an'ı bütünüyle ezbere bilen kimse
- hafızali
Seyrek taneli, kalın kabuklu, etli ve parlak altın sarısı renginde büyük taneli bir tür üzüm
- hafızalı
Hafızası olan
- hafızalılık
Hafızalı olma durumu
- hafızasını yormak
çok düşünmek, hatırlamaya çalışmak
- hafızasız
Hafızası olmayan
- hafızasızlık
Hafızasız olma durumu
- hafızayı yoklamak
hatırlamaya çalışmak
- hafızlama
Hafızlamak işi
- hafızlamak
Durmadan çalışmak, ezberlercesine okumak
- hafızlık
Hafız olma durumu
- hafızlık okulu
Hafız yetiştiren okul; hafızlık mektebi
- hafızıkütüp
Kütüphane memuru
- hah
Olması istenen veya beklenen bir şey olur olmaz duyulan sevinci ve onama duygusunu anlatan bir söz
- hah şöyle
ha şöyle
- haham
Yahudi din adamı
- hahambaşı
Bir ülkedeki Yahudi topluluğunun dinî başkanı
- hahambaşılık
Hahambaşının görevi
- hahamhane
Hahamların çalıştığı yer
- hahamlık
Hahamın ünvanı ve görevi
- hahha
Alaylı, yapmacıklı gülerken çıkan ses
- hahniyum
Atom numarası 105 olan, kaliforniyum atomlarının, azot çekirdekleriyle bombardımanından elde edilmiş yapay element (simgesi Ha)
- haile
Çok acıklı olay
- hain
Hıyanet eden (kimse); çıyan, mayası bozuk
- haince
Kötü niyetli
- hainleşme
Hainleşmek işi
- hainleşmek
Haince davranır duruma gelmek
- hainlik
Hain olma durumu; çıyanlık
- hainlik etmek (veya yapmak)
birine haince davranmak, kötülük etmek
- haiz
Bir şeyi olan, elinde bulunduran, taşıyan
- haiz olmak
(bir şeyi) elinde bulundurmak, taşımak
- haje
Afrika'da yaygın olarak bulunan bir tür kobra (Naja haje)
- hak
Doğru, gerçek
- hak (veya hakkını) yemek
başkalarının hakkını vermemek
- hak aramak
kendisine ait olduğunu düşündüğü şeyi elde etmeye çalışmak
- hak deyince akan sular durur
"bir anlaşmazlıkta adalet, tarafsızlık, hakkaniyet devreye girdiğinde kimsenin söyleyecek sözü kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- hak ediş
Bir üretim veya yapım sırasında hak edilmiş durum veya para; istihkak
- hak etmek
bir emek karşılığı hakkı olan şeyi elde etmek, hak kazanmak
- Hak getire
"yoktur, bulunmaz, ne arar" anlamında kullanılan bir söz
- hak iddia etmek
kendi hakkı olduğunu ileri sürmek
- hak ihlali
Bir kimseye kanunlarla belirlenen bazı hakları engelleme; hak kısıtlaması
- hak kazanmak
emeğin karşılığını alabilecek duruma gelmek
- hak söylemek
doğru söylemek
- hak vermek
birinin düşüncesini, davasını, iddiasını doğru bulmak
- hak yerini bulur (veya yerde kalmaz)
"haksızlık er geç ortaya çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- hakan
Türk, Moğol ve Tatar hanları için "hükümdarlar hükümdarı" anlamında kullanılan bir ünvan
- hakani senet
Padişah tarafından verilen kullanım hakkı
- hakanlık
Hakan olma durumu
- hakaret
Onur kırma, onura dokunma; tahkir
- hakaret etmek
bir şeyi veya bir kimseyi aşağılık ve değersiz gösterecek biçimde davranmak
- hakaret görmek
ağır veya küçültücü davranış görmek, aşağılanmak
- hakaret saymak
bir sözü veya davranışı hakaret olarak kabul etmek
- hakaretamiz
Hakaret içeren, hakaret dolu
- hakarete uğramak
hakaret görmek, küçültücü söz veya davranışa maruz kalmak
- hakarette bulunmak
hakaret etmek, aşağılamak
- Hakas
Rusya Federasyonu’na bağlı Hakas Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Hakas Türkçesi
Hakas Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Hakasça
- hakem
Tarafların aralarındaki anlaşmazlığı çözmek için yetkili olarak seçtikleri ve üzerinde anlaştıkları kişi; yargıcı
- hakem atışı
Futbolda hakemin sakatlık vb. durumlarda oyunu durdur¬duktan sonra tekrar başlatmak için oyunun durduğu yerde, iki rakip oyuncu arasında topu yere bırakması
- hakem dörtlüsü
Bir futbol maçında görevli hakem ve yardımcı hakemlerin hepsine birden verilen isim
- hakem heyeti
Bazı ülkelerde yurttaşlardan seçilmiş ve mahkemede yargı görevini yapan geçici kurul; yargıcılar kurulu, jüri
- hakem kararı
Özellikle güreş ve boksta hakem veya hakemler verdiği karar
- hakemli
Hakemi olan
- hakemli dergi
Yazıları hakemin denetiminden geçtikten ve onaylandıktan sonra yayımlanan dergi
- hakemlik
Hakemin görevi; yargıcılık
- hakeza
Benzer biçimde
- hakikat olmak
gerçek duruma gelmek, gerçekleşmek
- hakikatlilik
Hakikatli olma durumu
- hakikatsiz
Gerçek olmayan
- hakikatsiz çıkmak
yakınlığı ve bağlılığı sürekli olmamak
- hakiki
Niteliği değişmemiş, aslına uygun olan
- hakiki adam
Ahlaklı, erdemli insan
- hakikilik
Hakiki olma durumu
- hakim
Her şeyi bilen (Tanrı)
- hakir
Aşağı görülen, değersiz
- hakir görmek
önemsememek, değer vermemek, küçümsemek, küçük görmek, hor görmek
- Hakk'a dayanmak
gücünü Allah’tan almak
- Hakk'a sığınmak
kötülüklerden, fenalıklardan Allah’ın koruması altına girmek
- Hakk'a yönelmek
Allah yoluna girmek
- Hakk'ın rahmetine kavuşmak (veya Hakk'a kavuşmak veya Hakk'a yürümek)
ölmek
- hakkaniyet
Hak ve adalete uygunluk; nasfet
- hakketmek
Yazı ve şekilleri kazıyarak silmek
- Hakkâri
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Hakkârili
Hakkâri ilinden olan kimse
- Hakkârililik
Hakkârili olma durumu
- hakkı geçmek
birinin payından başkası almış olmak
- hakkı için
kutsal şeyleri anlatan kelimelerden sonra getirilerek ant içmek için söylenen bir söz
- hakkı olmak
payı, alacağı, hissesi olmak
- hakkı tanımak
izin vermek
- hakkı var
"doğru düşünüyor, doğru söylüyor, doğru davranıyor" anlamında kullanılan bir söz
- hakkı çiğnenmek
(birisi) hak kaybına uğratılmak
- hakkı ödenmemek
birinin iyiliklerine, emeklerine karşılık olarak ne yapılsa az olmak
- hakkına razı olmak
hak ettiği kadarını kabul etmek
- hakkında
İlgili olarak; üzerine, için
- hakkından gelmek
zor bir işi başarı ile sona erdirmek
- hakkından vazgeçmek
hakkını istememek, bağışlamak
- hakkını aramak
hakkı olduğuna inandığı şeyi elde etmeye çalışmak
- hakkını helal etmek
hakkını, emeğini bağışlamak
- hakkını kaybetmek
kendisine ait olan bir şeyden mahrum kalmak
- hakkını vermek
gereğini bütün olarak yerine getirmek
- hakkını çiğnemek
(birini) hak kaybına uğratmak
- hakkıyla
Gereği gibi; iyice
- haklama
Haklamak işi
- haklamak
Bozmak, perişan etmek, yenmek
- haklayabilme
Haklayabilmek işi
- haklayabilmek
Haklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- haklaşma
Haklaşmak biçimi veya durumu
- haklaşmak
İki taraf birbirine hakkını verip alacak verecekleri kalmamak, ödeşmek
- haklı
Hakka uygun, doğru, yerinde olan; muhik
- haklı bulmak
davasını, iddiasını, düşüncesini, davranışını doğru bulmak, yerinde görmek
- haklı olmak
davası, iddiası, davranışı, düşüncesi adalete uygun olmak
- haklı söz, haksızı Bağdat'tan çevirir
"doğru söz, yanlış yolda çok ilerlemiş kişiyi bile yola getirir" anlamında kullanılan bir söz
- haklı çıkmak
davasının, iddiasının, düşüncesinin veya davranışının doğru olduğu anlaşılmak
- haklılık
Haklı olma durumu
- haksever
Doğru bildiği şeyden ayrılmayan (kimse); hakperest
- hakseverlik
Haksever olma durumu; hakperestlik
- haksız
Hak ve adalete uygun olmayan
- haksız bulmak
bir iddiayı, düşünceyi, davranışı doğru ve yerinde bulmamak
- haksız yere
Haksız olarak, hak etmediği hâlde
- haksızca
Hakka, adalete uymayan
- haksızlık
Hak ve adalete aykırılık
- haksızlık etmek
adalete aykırı davranmak, gadretmek
- haksızlığa uğramak
adalete aykırı bir duruma düşmek, haksızlıkla karşılaşmak
- haktanır
Herkesin hakkını gözeten (kimse); hakşinas
- haktanırlık
Haktanır olma durumu; hakşinaslık
- hakça
Adalete uygun bir biçimde, doğrulukla; adilane
- hakçası
Doğrusu, doğru olanı
- hal
Çözme, çözülme
- hala
Babanın kız kardeşi; bibi
- hala kızı
Halanın kızı
- hala oğlu
Halanın oğlu; halazade
- halalık
Hala olma durumu; bibilik
- halas olmak
kurtulmak
- halat
Pamuk, kenevir, Hindistan cevizi gibi bitkisel liflerin veya çelik tellerin sarılmasıyla oluşan kolların bir arada bükülmesiyle elde edilen kalın ip
- halat fitili
Özellikle çelik halatların merkezini oluşturan bitkisel halat
- halat tamburu
Halatın sarıldığı silindir biçimindeki araç
- halat çekme
Bir halatı birer ucundan tutan iki tarafın birbirini çekmesiyle yapılan yarışma
- halat ızgarası
Güvertede halat yığınının hızlı kurumasını, altında su birikmemesini sağlayan tahta ızgara
- halatçı
Halat yapıp satan kimse
- halatçılık
Halatçının yaptığı iş
- halavet
Sevimlilik, şirinlik, tatlılık
- halay
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde genellikle davul ve zurna eşliğinde toplu olarak oynanan bir halk oyunu
- halay çekmek (veya tepmek)
halay oyunu oynamak
- halayıklı
Halayığı olan
- halayıklık
Halayık olma durumu
- halayıktan kadın olmaz, gül ağacından odun
"her şey, kendisinden beklenen görevi yapabilecek niteliklere sahip olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- halaza
Ekinler biçilirken tarlaya dökülen tanelerden ertesi yıl kendiliğinden yetişen ekin
- Halaç
Orta İran’da yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Halaç Türkçesi
Halaç Türklerinin kullandığı konuşma dili; Halaçça
- haldır haldır
Hızla ve ses çıkararak
- hale
Bazı yıldızların, özellikle ayın çevresinde görülen geniş ve aydınlık teker; ayla, ayevi, ağıl (II)
- halebi
Genellikle kumaş ölçmekte kullanılan, uzunluğu 50-70 santimetre arasında olan bir ölçü birimi
- halebi orada ise arşın burada
bir iddiayı veya sözü abartılmış bularak kanıtını istemek için kullanılan bir söz
- haledilme
Haledilmek işi
- haledilmek
Tahttan indirilmek
- halef
Birinin ardından gelip onun makamına geçen kimse; arda, ardıl, selef karşıtı
- halef selef
Biri ötekinin makamını alan
- halef selef olmak
biri ötekinin makamını almak, yerine geçmek
- halef seleflik
Halef selef olma durumu
- halel gelmek
bozulmak, zarara uğramak
- halel getirmek
zarar vermek
- halel vermek
bozmak, sarsmak
- haleldar
Bozulmuş, bozuk
- haleldar etmek
bozmak, sarsmak
- haleldar olmak
bozulmak, sarsılmak
- halelendirme
Halelendirmek işi; halkalandırma
- halelendirmek
Bir yer veya şeyin üstünde ışık halkası oluşturmak; halkalandırmak
- halelenme
Halelenmek işi
- halelenmek
Ay'ın çevresinde ışık halkası oluşmak; ağıllanmak
- haleli
Halesi olan
- haletme
Haletmek işi
- haletmek
Tahttan indirmek
- halfa
Buğdaygillerden, lifleri ip, çuval ve kâğıt yapımında kullanılan bir bitki (Sitipa tenacissima)
- Halfeti
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- halhal
Kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik
- halife
Hz. Muhammed'in vekili olarak Müslümanların imamlığını ve din koruyuculuğunu yapmakla görevli kimse
- halifelik
Halife olma durumu
- halile
Sıcak iklimlerde yetişen, tohumları iç sürdürücü olarak kullanılan bir bitki
- Haliliye
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- halim
Yumuşak huylu (kimse)
- halim selim
Yumuşak huylu ve doğru (kimse)
- halimlik
Halim olma durumu
- halimlik selimlik
Halim selim olma durumu
- halislik
Halis olma durumu
- halisüddem
Katışıksız, safkan
- halita
Birden çok ögeden oluşmuş karmaşık bir bütün
- haliç
Gelgit akıntılarının etkisiyle akarsu ağzının huni biçiminde genişleyen kısmı
- halk
Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu; cumhur, folk
- halk adamı
İçinden çıktığı halk kesiminin bütün özelliklerini yakından bilen, halk tarafından sevilen kimse
- halk ağzı
Aynı dil içinde ses, şekil, söz dizimi ve anlamca farklılıklar gösterebilen, belli yerleşim bölgelerine özgü olan konuşma dili
- halk bilgisi
Halk biliminin, çevreyi oluşturan canlı, cansız doğal nesnelerle ilgili inanç ve uygulamaları konu alan dalı
- halk bilimci
Halk bilimiyle ilgili araştırma, derleme, inceleme yapan kimse; folklorcu, folklorist
- halk bilimcilik
Halk bilimcinin yaptığı iş
- halk bilimi
Bir ülkede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalı; folklor, halkiyat
- halk bilimsel
Halk bilimi ile ilgili; folklorik
- halk dili
Belli bir bölgede veya çevrede yaşayanlar tarafından kullanılan ortak dil
- halk edebiyatı
Adı belli olan veya olmayan kimselerin, halk ozanlarının yarattıkları şiir, destan, hikâye vb. türleri içine alan edebiyat
- halk ekmeği
Belediyelerce indirimli fiyata satılan ekmek
- halk etmek
yaratmak
- halk günü
Vali, belediye başkanı vb.nin sorunlarını dinlemek için halkla görüştüğü gün
- halk müziği
Yazılı hiçbir kurala dayanmadan yalnızca işitme yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan, halkın ortak malı olan geleneksel müzik türü; folk müziği
- halk odası
Küçük yerleşim bölgelerinde toplu görüşme için yapılmış küçük yer, oda
- halk okulu
Halk için gerekli olan bilgilerin verildiği okul
- halk otobüsü
Kentlerde ulaşım hizmeti veren özel sektöre ait toplu taşıma aracı
- halk oylaması
Halkın türlü siyasi ve toplumsal sorunlar karşısında olumlu veya olumsuz görüşünü belirlemek için başvurulan oylama; plebisit, referandum
- halk ozanlığı
Halk ozanı olma durumu; halk şairliği, saz şairliği, âşıklık
- halk ozanı
Halk içinde yetişen, deyişlerini genellikle sazla söyleyen, sözlü şiir geleneğine bağlı ozan; halk şairi, saz şairi, âşık
- halk sağlığı
Bireylerin sağlığının korunmasını konu edinen bilim dalı
- halk yardakçılığı
Halkı kışkırtmak işi
- halk yardakçısı
Halkı kışkırtan, kötü yola sevk eden kimse
- halk şiiri
Toplum arasından çıkan ve geleneksel yöntemlere ve ilkelere bağlı olarak halk ozanları tarafından yazılıp söylenen veya anonimleşmiş edebî tür; deyiş
- halka
Çeşitli metallerden veya tahtadan yapılmış çember
- halka dizilişli
Aynı eksen çevresinde dizilmiş
- halka dönük
Halk için olan
- halka dönüklük
Halka dönük olma durumu
- halka inmek
halkın anlayışı ve görüşü düzeyinde olmak
- halka olmak
bir çember biçiminde dizilmek
- halka oyunları
El ele tutuşup çember biçiminde dizilerek oynanan oyunlar
- halka verir talkını (veya telkini), kendi yutar salkımı
ele verir talkını (veya telkini), kendi yutar salkımı
- halka yay
Boru anahtarının iyi tutmasını sağlayan ve çevreyle anahtar kolu arasına konulan sarmal yay
- halkacı
Halka yapan veya satan kimse
- halkacık
Küçük boyutlardaki halka
- halkacılık
Halkacının yaptığı iş
- halkalama
Halkalamak işi
- halkalamak
Bir şeyi kıvırarak halka biçimine getirmek
- halkalanma
Halkalanmak işi
- halkalanmak
Halka biçiminde oluşmak
- halkalanış
Halkalanmak işi
- halkalayış
Halkalamak işi
- halkalı
Halkası olan
- halkalı damar
Bitkilerin gelişmesine yarayan halka biçimindeki damar
- halkalı gözler
Çevresindeki tenin rengi koyu olan gözler
- halkalılar
Sülüklerle solucanları içine alan sınıf
- halkamsı
Halkayı andıran, halkaya benzeyen, halka gibi
- halkamsı kıkırdak
Soluk borusunun en üst kıkırdağı üzerine oturarak gırtlağın alt tarafını oluşturan, gırtlağı oluşturan diğer kıkırdakların da üzerine bulunduğu kıkırdak; yüzüksü kıkırdak
- Halkapınar
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- halkasız
Halkası olmayan
- halkavi
Halka biçiminde olan
- halkevi
Halkı eğitip millî birliğe ve ülküye yöneltmek amacıyla açılan kuruluş
- halkoyu
Büyük bir topluluğun türlü siyasi ve toplumsal sorunlardaki görüşünün alınması ve ona göre uygulamaya girişilmesi için yapılan oylamada halkın bildirdiği olumlu veya olumsuz oy
- halkçı
Halkın yararı için uğraşan kimse; popülist
- halkçılık
Bireyler arasında hiçbir hak ayrılığı görmeme, topluluk içinde hiçbir ayrıcalık kabul etmeme görüş ve tutumu; popülizm
- hallaç
Yünü, pamuğu yay veya tokmak gibi bir araçla kabartma, ditme işini yapan kimse; atımcı
- hallaç pamuğu gibi atmak
toplu durumda bulunan kişi veya nesneleri darmadağın etmek
- hallaçlık
Hallacın yaptığı iş; atımcılık
- halledebilme
Halledebilmek işi
- halledebilmek
Halletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hallediliş
Halledilmek işi
- halledilme
Halledilmek işi
- halledilmek
Halletme işine konu olmak
- hallediverme
Halledivermek işi
- halledivermek
Çabucak halletmek
- hallediş
Halletmek işi
- halletme
Halletmek işi
- halletmek
Güç görünen bir olay veya duruma çözüm yolu bulmak
- hallettirme
Hallettirmek işi
- hallettirmek
Halletmesini sağlamak
- hallihamur
Birbirine karışma
- hallihamur olmak
birbirine karışmak
- hallolma
Hallolmak durumu
- hallolmak
Çözümlenmek, sonuçlanmak
- hallolunma
Hallolunmak durumu
- hallolunmak
Çözülmek, sonuca bağlanmak
- halloluş
Hallolmak işi
- halojen
Madenlerle birleştiğinde tuz verebilen flor, klor, brom ve iyot elementleri
- halt
Uygunsuz söz söyleme, uygunsuz iş yapma
- halt etmek
uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak
- halt karıştırmak
halt etmek
- halt yemek
halt etmek
- halter
Birbirine metal sapla bağlanmış iki gülle veya disklerden yapılmış araç
- halterci
Halter sporu yapan kimse
- haltercilik
Haltercinin yaptığı iş
- haluk
Temiz huylu, iyi ahlaklı
- halvet
Issız yerde yalnız kalma
- halvet gibi
çok sıcak (yer, oda)
- halvet olmak
birisi veya birileriyle yalnız görüşmek amacıyla içeriye başkasını veya başkalarını almamak
- halvethane
Başkasının giremediği, baş başa kalınan yer
- Halveti
İbadetlerini ıssız yerlerde yapan bir tarikat
- halüsinasyon görmek
gerçekte olmayan birtakım olayları yaşadığını sanmak
- halı
Yere veya mobilya üstüne serilmek, duvara gerilmek için, genellikle yünden dokunan, kısa ve sık tüylü, nakışlı, kalın yaygı
- halı altına süpürmek
çözümlenemeyen sorunların görüşülmesini ertelemek, gözden uzak etmek
- halı saha
Futbol oynanmak üzere zemini halı vb. özel bir maddeyle kaplı ve etrafı tel örgüyle çevrili alan
- halıcı
Halı dokuyan veya satan kimse
- halıcılık
Halı dokuma sanatı veya sanayisi
- halıhane
Halı dokunan yer
- ham
Yenecek kadar olgun olmayan (meyve)
- ham besi suyu
Kökler tarafından topraktan emilip yapraklara kadar çıkan besi suyu
- ham bez
Fabrikadan çıkmış, işlenmemiş kumaş
- ham ervah
Yersiz, yakışıksız söz ve davranışları olan kimse
- ham ervahlık
Ham ervah olma durumu
- ham gaz
İşlenmemiş gaz
- ham hayal
Gerçekleşmeyecek düşünce veya ümit
- ham hum
"Belirsiz, önemsiz, boş birtakım sözler söylemek" anlamına gelen ham hum etmek, "düzenle veya el çabukluğu ile yapılan, kimsenin akıl erdiremediği iş" anlamındaki ham hum şorolop deyimlerinde geçen bir söz
- ham madde
Bir ürün elde edilmesinde kullanılan temel bileşenlerin işlenip elde edilmesinden önceki durumu
- ham payı
Zıvanalı geçmeleri sağlamlaştırmak amacı ile zıvanadan genellikle üçte biri oranında çıkarılan parça
- ham çıkmak
kavun, karpuz kesildiğinde olgunlaşmamış olduğu anlaşılmak
- hamak
İki ağaç veya direk arasına asılarak kurulan, içine yatılarak sallanılabilen, ağ, bez vb.nden yapılmış yatak; ağ yatak
- hamal
Sırtında yük taşıyarak geçinen kimse; sırtçı, taşıyıcı, yükçü
- hamal camal
Hamal vb. kimse
- hamal sırığı
Sırık hamallarının kullandığı ağaç
- hamala semeri yük olmaz
"insana kendi işi ağır gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- hamalbaşı
Hamallara başkanlık eden kimse
- hamallık
Hamal olma durumu; sırtçılık, taşıyıcılık, yükçülük, hamaliye
- hamallığını etmek (veya yapmak)
bir işin önemsiz fakat ağır ve yorucu yükünü taşımak
- hamam
Yıkanılacak yer; ısıdam, sıcak
- hamam anası
Kadınlar hamamında natırları yöneten kadın; ana kadın
- hamam bohçası
Kadınların hamama giderken çamaşırlarını veya eşyalarını koyduğu bohça
- hamam böceği
Hamam böceğigillerden, kirli yerlerde üreyen zararlı bir böcek (Blatta orientalis)
- hamam böceğigiller
Düz kanatlılar takımına giren, örnek hayvanı hamam böceği olan bir familya
- hamam gibi
çok sıcak
- hamam kesesi
Hamamda kiri çıkarmak için kullanılan kıldan veya kenevirden örülmüş, ele geçirilebilen kese
- hamam nalını
Hamamda giyilen yüksek ökçeli nalın
- hamam odası
Eski konaklarda hamamların yanındaki soyunma odası
- hamam otu
Vücuttaki gereksiz kılları almak amacıyla çamur kıvamına getirilip sürülen toz
- hamam takımı
Hamamda kullanılan havlu, kese, lif vb. şeyler
- hamam tası
Banyo ve hamamlarda çeşmeden veya kurnadan su alıp dökünmeye yarayan yayvan kap
- hamam çadırı
Eskiden savaşlarda askerlerin yıkanması için kullanılan, keçeden yapılan çadır
- hamama giren terler
"bir işe girişen, o işin güçlüklerini veya masraflarını göze almalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- hamamcı
Hamam işleten kimse
- hamamcı olmak
boy abdesti alması gerekmek
- hamamcılık
Hamamcının yaptığı iş
- hamamlık
Bazı evlerde yıkanmak için ayrılmış, çoğunlukla içi ve yanları çinko kaplı, dolaba benzer yer
- Hamamözü
Amasya iline bağlı ilçelerden biri
- hamamın namusunu kurtarmak (veya temizlemek)
görünüşünü kurtarmaya yönelen birtakım yetersiz çarelere başvurarak kötü bilinen bir yere onur kazandırmaya çalışmak
- hamarat
Çalışkan, becerikli, elinden iyi iş gelen
- hamaratlaşma
Hamaratlaşmak işi
- hamaratlaşmak
Hamarat duruma gelmek, hamarat olmak
- hamaratlık
Hamarat olma durumu
- hamaratça
Hamarat bir biçimde, hamarat gibi
- hamaset
Yiğitlik, kahramanlık, cesaret
- hamasi
Yiğitlerden ve yiğitliklerden söz eden (destan, şiir)
- hamasilik
Hamasi olma durumu
- hamayıl
Omuzdan çapraz olarak bele inen bağ; hamaylı
- Hamburg misketi
Marmara ve Orta Anadolu'da sofralık ve kurutmalık olarak üretilen, orta kalın kabuklu, siyah renkli bir tür üzüm
- hamburger
İki parça yuvarlak ekmeğin arasına yerleştirilen köfte ile yapılan bir sandviç türü
- hamburgerci
Hamburger yapan veya satan kimse
- hamburgercilik
Hamburgercinin yaptığı iş
- hamdediş
Hamdetmek işi
- hamdetme
Hamdetmek işi
- hamdetmek
Tanrı'ya şükretmek
- hamdolsun
"Tanrı'ya şükürler olsun" anlamında hoşnutluk anlatan bir söz
- hamdüsena
Tanrı'ya olan şükran duygularını bildirme
- hamil
Elinde bulunduran, üzerinde taşıyan
- hamil olmak
üzerinde bulundurmak, taşımak
- hamilelik
Hamile elbisesi
- hamilen
Üzerinde taşıyarak
- hamilikart
Tavsiye edildiği üzerinde yazılı olan kartı, pusulayı taşıyan kimse
- haminne
Ailede yaşlı ve saygı duyulan kadın
- hamisiz
Koruyucusu, kayıranı olmayan
- hamiyet
Bir insanın kendi yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası
- hamiyetli
Hamiyeti olan, hamiyet sahibi; hamiyetperver
- hamiyetperverlik
Hamiyet sahibi olma
- hamiyetsiz
Hamiyeti olmayan
- hamiyetsizlik
Hamiyetsiz olma durumu
- hamla
Küreklerin bir kez suya daldırılıp çıkarılması
- hamlacı
Büyük sandal ve kayıklarda kıçtan birinci oturakta kürek çeken kimse
- hamlacılık
Hamlacının yaptığı iş
- hamlacılık etmek
büyük sandal ve kayıklarda kıçtan birinci oturakta kürek çekmek
- hamlama
Hamlamak durumu
- hamlamak
Uzun süre idman yapmama, hareket etmeme yüzünden gücünü veya çevikliğini yitirmek
- hamlaşma
Hamlaşmak durumu
- hamlaşmak
Ham duruma gelmek
- hamle
İleri atılma, saldırma
- hamle etmek (veya yapmak)
atılmak, saldırmak
- hamletme
Hamletmek işi
- hamletmek
Bir sebebe yüklemek, yormak
- hamlık
Ham olma durumu
- hamse
Divan edebiyatında beş mesnevinin bir araya gelmesinden oluşan eser
- hamsi
Hamsigillerden, Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa kıyılarında avlanan, 10-12 santimetre boyunda, ince uzun bir balık (Engraulis encrasicholus)
- hamsi buğulama
Hamsinin fırında pişirilen yemeği
- hamsi çorbası
Hamsi ile yapılan çorba
- hamsigiller
Kemikli balıkların hamsi, ringa, sardalya, tirsi balıklarını içine alan bir familyası
- hamsikuşu
Baharat, un ve yumurtaya bulanarak yapılan hamsi tavası
- hamsili pilav
Hazırlanan iç pilavın üzerine ayıklanıp temizlenmiş hamsilerin konulması ve fırında pişirilmesiyle yapılan bir pilav türü
- hamsin
Erbainden sonra gelen, 31 Ocak'ta başlayan elli günlük kış dönemi
- hamt
Tanrı'ya şükretme
- hamule
Kâğıt dolgu maddesi
- Hamur
Ağrı iline bağlı ilçelerden biri
- hamur
Unun su veya başka sıvılarla yoğrulmuş durumu
- hamur açmak
yoğrulmuş hamuru inceltip yufka durumuna getirmek
- hamur boya
Ressamın boya tablası üzerinde, resmine sürmek için hazırladığı hamur kıvamındaki yağlı boya
- hamur gibi
yorgunluktan eli ayağı tutmayan
- hamur işi
Hamurdan yapılan yiyeceklerin genel adı
- hamur tahtası
Üzerinde hamur açılan kısa ayaklı, genellikle yuvarlak veya dikdörtgen biçiminde bir çeşit tahta; senit
- hamur tatlısı
Hamurla yapılan tatlıların genel adı
- hamur teknesi
İçinde hamur yoğurmaya yarayan özel kap
- hamur tutmak
hamur hazırlamak
- hamur çorbası
Hamur ile yapılan çorba
- hamurcu
Fırında hamur yoğuran işçi; hamurkâr
- hamurculuk
Hamurcunun yaptığı iş; hamurkârlık
- hamurlama
Hamurlamak işi
- hamurlamak
Hamur sürmek
- hamurlanma
Hamurlanmak işi
- hamurlanmak
Hamura bulanmak
- hamurlaşma
Hamurlaşmak işi
- hamurlaşmak
Hamur kıvamı almak, gevşemek
- hamursu
Hamuru andıran, hamura benzeyen, hamur gibi; hamurumsu
- hamursuz
Hamursuz Bayramı dolayısıyla Yahudilerin yapıp yedikleri bir tür mayasız çörek
- Hamursuz Bayramı
Yahudilerin Mısır'dan çıkışlarını anmak amacıyla her yıl kutladıkları bayram
- hamut
Araba koşumunda atların boyunlarına geçirilen ağaç veya üstüne meşin geçirilmiş çember
- Han
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- han
Doğu ülkelerinde yerli beyler ve Kırım girayları için kullanılan ünvan
- han gibi
gereğinden çok geniş olan (yer)
- han hamam sahibi (olmak)
malı mülkü çok, varlıklı kimse (olmak)
- han kapısından teğelti atmak
defetmek, kovmak
- Hanak
Ardahan iline bağlı ilçelerden biri
- hanay
İki ve daha çok katlı ev
- Hanbeli
İslamiyet'in dört Sünni mezhebinden biri
- Hanbelilik
Hanbeli olma durumu
- hancı
Han işleten kimse
- hancı sarhoş yolcu sarhoş
"kimin ne yaptığı belli değil" anlamında kullanılan bir söz
- hancılık
Hancının yaptığı iş
- handan
Gülen, neşeli olan (kimse)
- handanlık
Handan olma durumu
- handikap
At yarışlarında binicilerle eyerin toplam ağırlığının, atların koşuyu kazanma şansını etkileyecek biçimde ayarlanması
- handikaplı
Engeli olan
- handikapsız
Engeli olmayan
- hane
Ev halkı
- hanedan
Hükümdar, devlet büyüğü vb. bir kişiye dayanan soy, büyük aile
- hanedanlık
Hanedandan olma durumu
- Hanefi
İslamiyet'in dört Sünni mezhebinden biri
- Hanefilik
Hanefi olma durumu
- hanek
Söz, konuşma
- haneli
Herhangi bir sayıda evi olan
- hanelik
Herhangi bir sayıda evi olan; evlik
- hanendelik
Hanende olma durumu; şarkıcılık, okuyuculuk
- hangar
Uçak, araba, tarım aracı vb. nesneleri barındırmaya yarar kapalı yer
- hangar gibi
çok büyük ve geniş (yer)
- hangi
İki veya daha çok şeyden bir tanesini belirtecek bir cevap istemek için kullanılan soru sıfatı; ne (II)
- hangi akla hizmet ediyor?
"ne gibi bir düşünce ile böylesine olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor?" anlamında kullanılan bir söz
- hangi bir
Bilinmeyen, belli olmayan
- hangi biri
Çok olanlardan hangisi
- hangi dağda kurt öldü?
birisinden beklenmeyen bir davranış görüldüğünde şaşma ve sitem bildirmek için kullanılan bir söz
- hangi gün vardır akşam olmadık
"sona ermeyecek hiçbir iyi durum, yıldızı sönmeyecek hiçbir ünlü yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- hangi peygambere kulluk edeceğini şaşırmak
kimin sözünü yerine getireceğini bilemeyerek şaşkınlık içinde kalmak
- hangi rüzgâr attı?
bir yere uzun süre uğramamışken beklenmedik bir zamanda gelenlere sitem yollu söylenen bir söz
- hangi taş pekse (veya katıysa), başını ona vur
"kendi kusurun yüzünden zor bir duruma düştüğünde kendini suçla ve başkalarından yardım isteme" anlamında kullanılan bir söz
- hangi taşı kaldırsan altından çıkar
"her işten anlar veya anladığı iddiasında bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- hangisi
"Kim, hangi şey" anlamlarında kullanılan bir söz
- Hani
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- hani
"Nerede, ne oldu, nerede kaldı" anlamlarında kullanılan bir söz
- hani ya
hani
- hani yok mu
dikkati arkadan gelen söze çekmek için söylenen bir söz
- hanidir
ne vakittir, epey zamandır, çoktan beri
- hanigiller
İyi bilinen türleri hani ve yazılı hani olan kemikli balıklar takımı
- hanlık
Han olma durumu
- hant hant
"Bir şeye aşırı istek duymak" anlamındaki hant hant ötmek deyiminde geçen bir söz
- hantal
Kocaman, iri, kaba
- hantallaşma
Hantallaşmak işi
- hantallaşmak
Hantal bir duruma gelmek
- hantallık
Hantal olma durumu
- hanuman
Ev bark, ocak
- hanumanını yıkmak
ocağını yıkmak, evini barkını dağıtmak
- hanut
Özellikle turist kafilelerini alışveriş etmeleri için belirli dükkânlara götürme işinden alınan yüzde
- hanutçu
Hanut karşılığında turistleri belirli dükkânlara götüren kimse
- hanutçuluk
Hanutçunun yaptığı iş
- Hanya
"Bir işin gerçek yönünü anlayarak aklı başına gelmek, akıllanmak" anlamındaki Hanya'yı Konya'yı anlamak (veya bilmek, görmek) deyiminde geçen bir söz
- hançer
Ucu eğri ve sivri, kamaya benzer, silah olarak kullanılan bir bıçak türü
- hançerleme
Hançerlemek işi
- hançerlemek
Hançerle yaralamak veya öldürmek
- hançerlenme
Hançerlenmek işi
- hançerlenmek
Hançerle yaralanmak veya öldürülmek
- hançerletme
Hançerletmek işi
- hançerletmek
Hançerleme işini yaptırmak
- Hanönü
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- hanım
Kız ve kadınlara verilen ünvan; bayan, hatun, leydi
- hanım evladı
Nazlı büyütülmüş, çıtkırıldım kimse
- hanım hanımcık
Oturaklı davranışları olan (kadın veya kız)
- hanım hanımcıklık
Hanım hanımcık olma durumu
- hanım iğnesi
Kadınların ince el işlerinde kullandıkları iğne
- hanımanne
İhtiyar kadınlara bir seslenme sözü
- hanımağa
Aile işlerinde söz, itibar sahibi olan, sevgi ve saygı duyulan, genellikle çift çubuk, geniş arazi sahibi, varlıklı kadın
- hanımcık
Hanımlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- hanımefendi
Saygı belirtmek için kadın adlarının sonuna getirilen veya bu adların yerine kullanılan bir ünvan
- hanımefendilik
Hanımefendi olma durumu ve özelliği
- hanımeli
Hanımeligillerden, tırmanıcı, korularda, çalılıklarda yetişen bir bitki (Lonicera caprifolium)
- hanımeligiller
İki çeneklilerden, örneği hanımeli olan bir bitki familyası
- hanımgöbeği
Bir tür hamur tatlısı
- hanımlaşma
Hanımlaşmak durumu
- hanımlaşmak
Hanım durumuna gelmek
- hanımlık
Hanım olma durumu
- hanımparmağı
Parmak biçiminde bir tür hamur tatlısı
- hap
Kolayca yutulabilmesi için toparlak duruma getirilmiş ilaç; komprime
- hap almak
hap içmek
- hap etmek
yemek, yutmak
- hapazlamacı
Yasal olmayan yoldan kazanç elde eden kimse
- hapazlamacılık
Hapazlamacı olma durumu
- hapis
Bir yere kapatıp salıvermeme
- hapis giymek
hapis cezasına çarptırılmak
- hapis kalmak
mahkûm olarak hapiste yatmak
- hapis oyunu
Pulların zar atıldıkça yerleştirildiği bir tür tavla oyunu
- hapis yatmak
hükümlü olduğu süreyi hapishanede geçirmek
- hapishane kaçkını
Kılık kıyafetine dikkat etmeyen, bakımsız, perişan (kimse)
- hapishane kaçkını gibi
kılık kıyafetine dikkat etmeyen (kimse)
- hapislerde çürümek
çok uzun süre hapis yatmak
- hapislik
Hapiste bulunma durumu veya süresi
- haplama
Haplamak işi
- haplamak
Birisine içmesi için uyuşturucu özelliği olan hap temin etmek
- haplanma
Haplanmak durumu
- haplanmak
Uyuşturucu özelliği olan hap içmiş olmak
- haploit
Olgun bir üreme hücresinde bulunan kromozom takımı
- hapsedebilme
Hapsedebilmek işi
- hapsedebilmek
Hapsetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hapsediliş
Hapsedilmek işi
- hapsedilme
Hapsedilmek işi
- hapsedilmek
Hapsetme işi yapılmak
- hapsediş
Hapsetmek işi
- hapsetme
Hapsetmek işi
- hapsetmek
Bir suçluyu hapishaneye koymak
- hapsettirme
Hapsettirmek işi
- hapsettirmek
Hapsedilmesine yol açmak
- hapsolma
Hapsolmak durumu
- hapsolmak
Bulunduğu yerden dışarı çıkamamak
- hapsoluş
Hapsolmak işi
- haptetme
Haptetmek işi
- haptetmek
Karşısındakini susturmak, cevap veremez durumunda bırakmak
- hapçı
Uyuşturucu madde özelliği taşıyan haplara düşkün olan kimse
- hapçılık
Hapçı olma durumu
- hapı yutmak
kötü bir duruma düşmek
- hapır hupur
İştahlı ve gürültülü bir biçimde (yemek); hapır hapır
- hapşu
Hapşırırken çıkan ses
- hapşırabilme
Hapşırabilmek işi; aksırabilme
- hapşırabilmek
Hapşırma ihtimali veya imkânı bulunmak; aksırabilmek
- hapşırma
Hapşırmak işi; aksırma
- hapşırmak
Burun zarlarının gıcıklanması ile solunum kaslarının birdenbire kasılmasıyla ağız ve burundan hızlı, gürültülü soluk boşaltmak; aksırmak
- hapşırtabilme
Hapşırtabilmek işi; aksırtabilme
- hapşırtabilmek
Hapşırma etkisi veya ihtimali bulunmak; aksırtabilmek
- hapşırtma
Hapşırtmak işi; aksırtma
- hapşırtmak
Birinin hapşırmasına sebep olmak; aksırtmak
- hapşırık
Herhangi bir sebeple burun zarının gıcıklanması sonucu solunum kaslarının birdenbire kasılmasıyla ağız ve burundan hızlı, gürültülü soluk boşalması olayı; aksırık
- hapşırıklı
Hapşırığa tutulmuş, sık sık hapşıran; aksırıklı
- hapşırıverme
Hapşırıvermek işi; aksırıverme
- hapşırıvermek
Beklenmedik bir zamanda hapşırmak; aksırıvermek
- hapşırış
Hapşırmak işi; aksırış
- har
"Düşüncesizce ve hesapsızca harcamak, bol bol harcayıp tüketmek" anlamlarındaki har vurup harman savurmak deyiminde geçen bir söz
- har gür
Tartışıp çekişme
- har har
Hırıltılı olarak
- har hur
Karışıklık ve anlaşmazlık
- hara
Atların yetiştirildiği ve bakımlarının yapıldığı, hayvanların rahatça hareket etmelerini sağlayan alanların bulunduğu tesis
- harabat
Harabeler
- harabati
Maddi şeylere değer vermediği için üstüne başına özenmeyen
- harabatilik
Harabati olma durumu
- harabe
Yıkılmış veya yıkılmaya yüz tutmuş yapı; yıkı
- harabelik
Harap olmuş yer
- haraca bağlamak
bir kimseyi veya bir yeri belli zamanlarda kendisine belli miktarda para vermeye zorlamak
- haraca kesmek
zorbalıkla para koparmak veya çıkar sağlamak
- harakiri
Karnını bıçakla deşme yoluyla kendini öldürme
- harala gürele
Telaş ile
- haram
Din kurallarına aykırı olan, dinî bakımdan yasak olan, helal karşıtı
- haram etmek
bir kimseye bir şeyden umduğu yarar ve rahatı tattırmamak
- haram lokma
Dinin kurallarına veya toplumun geleneklerine aykırı olarak elde edilen şey
- haram olmak
bir şeyden gereği gibi yararlanamamak
- haram olsun!
"hayrını görme, görmesin!" anlamında kullanılan bir söz
- haram para
Hak edilmemiş biçimde, özellikle yasa dışı yollardan kazanılan para
- haram yemek
toplumun gelenek ve göreneklerine veya dinî kurallarına aykırı olarak bir şeyi kendi yararına kullanmak, sahiplenmek
- harama uçkur çözmek
nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunmak
- haramlık
Haram olma durumu
- haramsız
Haram olmayan, haram karışmamış
- haramzade
Soysuz, ahlaksız kimse
- haramın temeli olmaz
"haram kazanç, bir işe yaramadan telef olur gider" anlamında kullanılan bir söz
- haranı
Büyük tencere
- harap
Bayındırlığı kalmamış, yıkılacak duruma gelmiş; yıkkın, viran
- harap düşmek
kötü bir durumla karşı karşıya kalmak
- harap etmek
harap duruma getirmek
- harap olmak
harap duruma gelmek, haraplaşmak, perişan olmak
- haraplaşma
Haraplaşmak işi
- haraplaşmak
Harap duruma gelmek, viran olmak, perişan olmak
- haraplık
Harap olma durumu; yıkkınlık, harabi, harabilik, harabiyet
- harar
Çoğu kıldan dokunmuş, büyük çuval
- harar gibi
içine çok şey alabilen, geniş, büyük (eşya)
- hararet
Susama, susuzluk
- hararet basmak
çok susamak
- hararet kesmek (veya söndürmek)
susuzluğu gidermek
- hararet vermek
susatmak
- hararetlendirme
Hararetlendirmek işi
- hararetlendirmek
Hararetlenmesine yol açmak
- hararetlenme
Hararetlenmek işi
- hararetlenmek
Isısı artmak
- hararetli
Isısı, sıcaklığı fazla olan
- hararetlilik
Hararetli olma durumu
- haraza
Kavga, gürültü, karışıklık
- haraç
Bir yerden, bir kimseden zorbalıkla alınan para; baç
- haraç mezat satmak
açık artırma ile satmak
- haraç yemek (veya almak)
başkasının sırtından geçinmek
- haraçlı
Haraca bağlanmış, vergi ödeyen
- haraççı
Haraç alan kimse
- haraççılık
Haraççı olma durumu
- haraşo
Bir tür yün örgüsü
- harbe
Kısa mızrak
- harbi
Ateşli silahların içini temizlemekte kullanılan çubuk; harbe
- harbi konuşmak
dosdoğru, gerçeği gizlemeden konuşmak
- harbilik
Ateşli silahlarda harbinin yerleştirildiği yer
- harbiye
Savaşla ilgili işler
- harbiye nazırı
Millî savunma bakanı
- harbiyeli
Harp okulu öğrencisi
- harbiyelilik
Harbiyeli olma durumu
- harbî
Savaşla ilgili
- harcama
Harcamak işi; sarf
- harcama kalemi
Muhasebe işlemleri içinde en fazla satın alınan maddelerin bütünü
- harcama yapmak
harcamak
- harcamak
Bir iş görmek veya bir şey satın almak için parayı elden çıkarmak; ezmek, sarf etmek
- harcanabilme
Harcanabilmek işi
- harcanabilmek
Harcanma ihtimali bulunmak
- harcanma
Harcanmak işi
- harcanmak
Harcama işi yapılmak, harcama işine konu olmak
- harcanılma
Harcanılmak işi
- harcanılmak
Harcanma işi yapılmak
- harcanış
Harcanmak işi
- harcatma
Harcatmak işi
- harcatmak
Harcamasına yol açmak
- harcatılma
Harcatılmak işi
- harcatılmak
Harcatma işi yapılmak
- harcayabilme
Harcayabilmek işi
- harcayabilmek
Harcama ihtimali veya imkânı bulunmak
- harcayıverme
Harcayıvermek işi
- harcayıvermek
Çabucak harcamak
- harcayış
Harcamak işi
- harcetme
Harcetmek işi
- harcetmek
Harcama yapmak
- harcı olmamak
bir iş, birinin yapabileceği nitelikte olmamak
- harcıâlem
Herkesin alabileceği, herkesin kullanabileceği, herkesin işine yarayan, her keseye uygun
- harcıâlem olmak
çok tanınmak, yaygın olarak bilinmek
- hardal
Turpgillerden, Kuzey Afrika’nın, Avrupa’nın ve Asya’nın bazı bölgelerinde yetişen, çiçekleri sarı renkte, meyveleri kısa, sivri, dört köşeli, siyah veya koyu kahverengi renkli tohumları hekimlikte kullanılan, bir yıllık bir bitki; siyah hardal (Brassica nigra)
- hardal gazı
Deriyi tahriş ederek solunum yollarını ve gözleri etkileyen, yiyeceklerle birlikte alınması durumunda yemek borusu ve bağırsaklarda ağır yaralar açan kimyasal silah
- hardal rengi
Kirli sarı renk
- hardal yakısı
Halk hekimliğinde, kâğıda yapıştırılan hardal tozunun nemlendirilip ağrılı yere uygulanması biçiminde kullanılan ağrı giderici malzeme
- hardaliye
İçine hardal katılarak yapılan üzüm şırası
- hardallı
Hardalı olan
- hardallık
Hardal yapımında kullanılan malzeme
- hardalsı
Hardala benzeyen, hardalı andıran, hardal gibi; hardalımsı
- hardalsız
Hardalı olmayan
- hare
Bazı nesne, canlı, göz vb.nde dalgalanır gibi görünen parlak çizgiler; meneviş, dalgır
- hareke
Arap alfabesiyle yazılmış metinlerde üstüne ve altına konulduğu ünsüzlerin birer ünlü ile okunmasını sağlayan işaret
- hareke koymak
harekelemek
- harekeleme
Harekelemek işi; harekelendirme
- harekelemek
Arap alfabesiyle yazılmış metinlerde ünlü ile okunabilmesi için ünsüzlerin altına veya işaret koymak; harekelendirmek
- harekeli
Hareke konulmuş
- harekesiz
Hareke konulmamış
- hareket
Vücudu oynatma, kıpırdatma veya kımıldanma
- hareket dairesi
Demir yollarında hareket işlerini düzenleyen, izleyen daire
- hareket etmek
yola gitmek, yola çıkmak
- hareket hastalığı
Gemi, uçak veya arabada yapılan seyahat sırasında mide bulantısı ve sıkıntı biçiminde görülen bir tür rahatsızlık; taşıt tutması
- hareket noktası
Bir iş, bir yolculuk vb.nin başladığı yer
- harekete geçirmek (veya getirmek)
bir işin yapılmasına sebep olmak, kımıldatmak, canlandırmak
- harekete geçmek
bir işi yapmaya başlamak, bitirmek amacı ile bir işe girişmek
- harekete girişmek
harekete geçmek
- hareketlendirebilme
Hareketlendirebilmek işi
- hareketlendirebilmek
Hareketlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hareketlendirme
Hareketlendirmek işi
- hareketlendirmek
Hareketlenmesine yol açmak
- hareketleniş
Hareketlenmek işi
- hareketlenme
Hareketlenmek işi
- hareketlenmek
Hareket kazanmak, harekete geçmek
- hareketli
Hareketi olan, yer değiştirebilen; devingen, oynak, müteharrik, mobilize
- hareketlilik
Hareketli olma durumu; dalga, devingenlik
- hareketsiz
Hareket etmeyen, yerinden kımıldamayan, durgun olan; durağan
- hareketsizlik
Hareketsiz olma durumu
- harekât
Davranışlar, işler
- hareleme
Harelemek işi; menevişleme
- harelemek
Bir yüzeyde renk dalgalanmaları oluşturmak; menevişlemek
- harelenme
Harelenmek işi; menevişlenme
- harelenmek
Kımıldadıkça üzerinde parlak çizgiler görünmek, dalgalanmak; menevişlenmek
- hareli
Haresi olan; menevişli
- harem
Saray ve konaklarda kadınlara ayrılan bölüm, selamlık karşıtı
- harem ağası
Osmanlı saraylarında ve büyük konaklarda haremle selamlık arasında hizmet gören zenci köle; hadım ağası, tavaşi
- harem kâhyası
Sarayda haremin alışverişine bakan erkek görevli
- harem selamlık
Kadın ve erkeğin ayrı ayrı oturması
- harem selamlık olmak
bir yerde kadın erkek ayrı oturmak
- Haremeyn
Müslümanlarca kutsal sayılan Mekke ve Medine şehirleri
- haremlik
Harem olma durumu
- haresiz
Haresi olmayan; menevişsiz
- Harezm Türkçesi
XIII-XIV. yüzyıllarda Türkistan’da Harezm bölgesinde kullanılmış olan konuşma ve yazı dili; Harezmce
- harf
Dildeki bir sesi gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlerden her biri; kod
- harf atmak
tanımadığı bir kadına uygunsuz sözler söyleyerek yaklaşmaya çalışmak
- harfendaz
Onur kırıcı söz söyleyen
- harfendazlık
Harfendaz olma durumu
- harfi harfine
Tamamen gerçekte olduğu gibi; harfiyen
- harfleme
Harflemek işi
- harflemek
Harf harf söylemek
- harhara
Gürültülü ses
- harhara kopmak
gürültü, horultu duyulmak
- harharalı
Gürültüsü olan
- harharyas
Harharyasgillerden, boyu 2 metreyi bulan çok tehlikeli bir tür köpek balığı (Carcharhinus lamia)
- harharyasgiller
Köpek balıkları takımına giren bir familya
- haricen
Dıştan, dışarıdan
- hariciye
Ameliyatla tedavi edilen hastalıklar
- hariciye nazırı
Dışişleri bakanı
- hariciyeci
Ameliyatla tedavi eden hekim
- hariciyecilik
Hariciyecinin yaptığı iş
- haricî
Dışla ilgili, dıştan olan
- harika
Yaradılışın ve imkânların üstünde nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran
- harikalar yaratmak
hayranlık uyandıracak başarılar kazanmak
- harikalık
Harika olma durumu
- harim
Girilmesi yabancıya yasak olan, kutsal tutulan, korunulan yer
- harimiismet
Kutsal sayılan, korunulan yer, ocak
- harita
Coğrafya, tarih, dil, nüfus vb. konularda yeryüzünün bütününün veya bir bölümünün belirli bir oranda küçültülerek bir düzlem üzerine çizilmiş hâli
- harita metot defteri
Harita çizimleri için kullanılan metot defteri
- haritacı
Harita yapan kimse; kartograf
- haritacılık
Haritacının yaptığı iş
- haritada olmak
göz önünde bulundurulması gerekmek
- haritadan silinmek
bir ülke, başka devletin egemenliği altına girmek
- haritalık
Haritaların saklandığı yer
- hariç
Yabancı ülke
- hariç olmak
bir işin içinde olmamak
- hariçten gazel okumak (veya atmak)
bir konuyu iyice bilmeden görüş ve düşünce ileri sürmek
- harlak
Harıltı ile akan su, çağlayan
- harlama
Harlamak işi
- harlamak
Ateş için kuvvetlenmek, harlı bir biçimde yanmak
- harlatma
Harlatmak işi; harlandırma
- harlatmak
Ateşi kuvvetlendirmek; harlandırmak
- harlı
Kuvvetli bir biçimde
- harman
Biçildikten sonra tahıl demetlerinin üzerinden düven geçirilerek tanelerin başaklarından ayrılması işi
- harman döven öküzün ağzı bağlanmaz
"çalışanın emeğinin karşılığı verilmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- harman dövmek
ekin tanelerini saptan ayırma işini yapmak
- harman dövmek keçinin işi değil
"önemli işler herkese yaptırılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- harman etmek (veya yapmak)
birçok çeşitten birer parça alıp yeni bir birleşim oluşturmak
- harman savurmak
tahılı samandan ayırmak için dövülmüşünü rüzgâra karşı savurmak
- harman sonu
Harmandan sonra kalan, toprakla karışmış tahıl
- harman sonu dervişlerin
herhangi bir paylaşmada veya işte sona kalanların kazançlı çıkmaları durumunda söylenen bir söz
- harman sonu dervişlerindir
"herkesin bol bol yararlandığı şeylerin artakalanından alçak gönüllüler yararlanır" anlamında kullanılan bir söz
- harman yakarım diyen orağa yetişmemiş
"başkasına kötülük yapmayı tasarlayan kimse, kötülüğünü yapmaya fırsat bulmadan cezasını görür" anlamında kullanılan bir söz
- harman yel ile, düğün el ile
"her işin gerçekleşmesi birtakım koşulların bulunmasına bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz
- harman yeri
Üzerinde harman dövülen, sıkıştırılmış sert toprak alan; harmanlık
- harman çevirmek
harmanlamak
- harmancı
Harman işi ile uğraşan (kimse)
- Harmancık
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- harmancılık
Harmancının yaptığı iş
- harmanda dirgen yiyen sıpa, yılına kadar acısını unutmaz
"uygunsuz davranışlarından dolayı cezalandırılanlar uzun süre aynı davranışı göstermezler" anlamında kullanılan bir söz
- harmandalı
Ege Bölgesi'nde oynanan bir tür zeybek oyunu
- harmani
Bütün vücudu saran, kolsuz ve bazen kukuletalı bir tür üst giysisi; harmaniye
- harmanlama
Harmanlamak işi
- harmanlamak
Harman etmek
- harmanlanma
Harmanlanmak işi
- harmanlanmak
Tütün, çay, içki vb.nin birkaç çeşidi birbirine katılıp karıştırılmak
- harmanlanış
Harmanlanmak işi
- harmanlatma
Harmanlatmak işi
- harmanlatmak
Harman yaptırmak
- harmanlayış
Harmanlamak işi
- harmanlık
Harman için gerekli eşya
- harmanı kaldırmak
harman işini bitirmek
- harmonyum
Dış görünüşü piyanoya benzeyen, körüğü ayakla işletilen küçük org; armonyum
- harp akademisi
Türk Silahlı Kuvvetlerine komutan ve kurmay subay yetiştiren okul
- harp açmak
savaş açmak
- harp dairesi
Millî Savunma Bakanlığında savaş gereçleri ile uğraşan daire
- harp malulü
Savaşta sakat kalmış asker
- harp okulu
Türk Silahlı Kuvvetlerine subay yetiştiren yüksekokul; harbiye
- harp zengini
Savaş sırasında yolsuz kazançlar sağlayarak kısa sürede zengin olan kimse
- Harput köftesi
Kıyma, ince bulgur ve fesleğen benzeri değişik baharatlarla hazırlanan sulu yemek
- Harran
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- harrangürra
Özensiz bir biçimde
- hars
Tarla sürme
- hart
Birden ve sert bir biçimde (ısırmak, yemek)
- hart hurt
Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkararak (yemek)
- hart hurt etmek
korkutmak amacıyla sert ve yüksek sesle konuşmak
- harta
"Sırasız, saygısız davranışlarda bulunmak" anlamındaki hartası hurtası olmamak deyiminde geçen bir söz
- hartadak
Ansızın ve sertçe (ısırmak, kapmak)
- hartama
Kiremit yerine kullanılan veya kiremit altına konulan ince tahta
- harç
Harcanan para
- harçlı
Yapılması için harç ödenen
- harçlık
Ufak tefek gereksinimler için harcanacak para
- harçsız
Harcı olmayan
- harçsızlık
Harçsız olma durumu
- harı başına vurmak
çok kızmak
- harı geçmek
ateşin etkisi azalmak
- harıl harıl
Aralıksız olarak
- harılanma
Harılanmak durumu
- harılanmak
Hayvan huysuzlanmak, huysuzluk etmek
- harıldama
Harıldamak işi
- harıldamak
Gürültüyle ve sürekli olarak akmak
- harıltı
Harıldama sırasında çıkan sesin adı
- harım
Sebze ve meyve bahçesi
- harın
Bir şeyden huylanıp yürümeyen, geri geri giden (hayvan)
- has
Hükümdara özgü olan
- has olmak
özgü olmak
- has un
Kepeğinden bütünüyle ayrılmış birinci sınıf un
- Hasanbeyli
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- Hasandede üzümü
Kırıkkale çevresinde ve özellikle Hasandede yöresinde yetiştirilen, beyaz renkli, yuvarlak, seyrek taneli, iri çekirdekli, sulu, uzun ve etli bir tür üzüm
- Hasankeyf
Batman iline bağlı ilçelerden biri
- Hasanpaşa köftesi
Kaşar, maydanoz ve soğan karışımı ile hazırlanarak özel bir sosla fırında pişirilen köfte
- hasar
Herhangi bir olayın yol açtığı kırılma, dökülme, yıkılma gibi zarar
- hasar almak
hasara uğramak
- hasara uğramak
zarar görmek, harap olmak
- hasarlı
Hasara uğramış
- hasarlılık
Hasarlı olma durumu
- hasarsız
Hasarı olmayan
- hasarsızca
Hasarsız bir biçimde
- hasarsızlık
Hasarsız olma durumu
- hasat
Ürün kaldırma, ekin biçme işi
- hasatçı
Ürün kaldırma, toplama, ekin biçme işi ile uğraşan kimse
- hasatçılık
Hasatçının yaptığı iş
- hasbelkader
Rastlantı sonucu olarak, tesadüfen
- hasbetenlillah
Tanrı için, Tanrı uğruna, Tanrı rızası için, karşılık beklemeksizin
- hasbi
Gönüllü ve karşılıksız yapılan
- hasbi geçmek
bir şeye önem vermemek, ilgi göstermemek
- hasbihâl etmek
söyleşmek, karşılıklı konuşmak, sohbet etmek
- hasbünallah
“Allah bize yeter” anlamında, ne yapılacağı bilinmeyecek kadar âciz kalınan durumlarda şaşkınlık ifadesi olarak kullanılan bir söz
- hasebi nesebi belli değil
soyu sopu belirsiz
- haseki
Osmanlı Devleti'nde bir görevde eskimiş olanlara verilen ünvan
- haseki sultan
Padişahtan çocuğu olan karavaş
- hasekiküpesi
Düğün çiçeğigillerden bir süs bitkisi (Aquilegia)
- hasenat
Yararlı, iyi, güzel işler
- hasep
Kişinin kendine özgü olan ve kişisel özelliklerinden doğan değeri
- haset etmek
kıskanmak
- hasis
Bayağı, adi olan
- hasislik
Hasis davranış
- hasislik etmek
cimrice davranmak
- hasiyet
Yiyecek ve içeceğin yararı, etki
- hasiyetli
Yararlı, etkili (yiyecek ve içecek)
- Hasköy
Muş iline bağlı ilçelerden biri
- haslet
İnsanın yaradılışından gelen özellik, huy
- haslık
Has olma durumu
- haspa
Kızlara, kadınlara şaka yollu söylenen bir söz
- hasredebilme
Hasredebilmek işi
- hasredebilmek
Hasretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hasrediş
Hasretmek işi
- hasret bırakmak
gerektiği anda bir şeyin yokluğunu hissettirmek
- hasret gidermek
özleme son vermek, kavuşmak
- hasret gitmek
özlemini çektiği, sevdiği bir yere veya kimseye kavuşamadan ölmek
- hasret kalmak
özlemek
- hasret çekmek
özlem duymak
- hasretini çekmek
çok özlemek
- hasretlik
Sevilen bir şey veya kimseden ayrı kalma durumu, ayrılık
- hasretme
Hasretmek işi
- hasretmek
Bir şeyin bütününü birine, bir şeye ayırmak, vermek
- hasrolma
Hasrolmak işi
- hasrolmak
Bir şeyin bütünü birine, bir şeye ayrılmak, verilmek
- hasrolunma
Hasrolunmak durumu
- hasrolunmak
Bir şey bütünüyle birine verilmek, ayrılmak
- Hassa
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- hassa askeri
Hükümdarı korumakla görevli askerî sınıf
- hassas
Duyum ve duyguları algılayan
- hassas olmak
duyarlı davranmak
- hasse
Patiska cinsinden, patiskaya göre daha sık dokunmuş, kalın beyaz bez
- hassiyum
Atom numarası 108, atom ağırlığı 269 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen yapay bir element (simgesi Hs)
- hasta
Hastalık, kaza veya yaralanma dolayısıyla fizik veya ruh sağlığı bozulmuş ve tedavi edilmesi gereken (kimse, hayvan, organ); rahatsız, sayrı, sökel, alil, pestil
- hasta bakıcı
Hekimin tedavi ile ilgili buyruklarını yerine getirip hastaya bakan, hemşirelere yardım eden kimse
- hasta bakıcılık
Hasta bakıcının yaptığı iş
- hasta bezi
Dışkı ve idrar kaçırma sorunu yaşayan, yatarak tedavi gören ve tedavisine ayakta devam edilen kişiler için kullanılan bir tür bez
- hasta etmek
hasta olmasına yol açmak
- hasta hakları
Sağlık hizmeti verilirken temel insan haklarının güvenceye alınmasını, insan onuru ve bütünlüğünün korunmasını amaçlayan haklar
- hasta kâğıdı
Kişinin tedavi olmak amacıyla kurum doktoruna veya hastanede ilgili birime gönderilmesini sağlayan belge
- hasta ol benim için, öleyim senin için
"kişi kendisi için bir fedakârlıkta bulunan kimseye karşı sırası geldiğinde daha büyük fedakârlıkta bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- hasta olmak (veya düşmek)
hastalanmak
- hasta olmayan sağlığın kadrini bilmez
"insanlar sağlığın değerini ancak hastalıkta acı çekip iyileştikten sonra anlarlar" anlamında kullanılan bir söz
- hastaca
Biraz hasta
- hastalanabilme
Hastalanabilmek işi
- hastalanabilmek
Hastalanma ihtimali bulunmak
- hastalandırma
Hastalandırmak işi
- hastalandırmak
Hasta etmek, hastalanmasına sebep olmak
- hastalanma
Hastalanmak işi
- hastalanmak
Sağlığı bozulmak, esenliği yerinde olmamak; rahatsızlanmak, hasta olmak
- hastalanış
Hastalanmak işi
- hastalık
Organizmada birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla sağlığın bozulması durumu; rahatsızlık, çor, dert, sayrılık, illet, maraz, maraza, zor, esenlik karşıtı
- hastalık almak (veya kapmak veya hastalığa tutulmak)
bulaşıcı bir hastalığa yakalanmak
- hastalık hastası
Kendisinin sürekli hasta olduğunu düşünen kuruntulu (kimse)
- hastalık kantarla girer, miskalle çıkar
"hastalık birden ve çok zorlu gelir ama yavaş yavaş iyileşir" anlamında kullanılan bir söz
- hastalık sağlık bizim için
"insan sağ, esen olabildiği gibi hasta da olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- hastalık tablosu
Hastanın yatağının başında bulunan ve hastalığın seyrini gösteren levha
- hastalıklı
Vücut direnci az olan, çabuk hastalanan; çorlu, öksürüklü, mariz
- hastalıklılık
Hastalıklı olma durumu
- hastamsı
Hastaya benzer, hasta gibi
- hastane
Hastalara yatarak veya ayakta tanı, tedavi ve bakım hizmetlerinin hekim, hemşire ve diğer sağlık çalışanları tarafından verildiği sağlık kuruluşu; sayrılarevi, darüşşifa, şifahane
- hastane enfeksiyonu
Hastanedeyken vücuda geçen mikroorganizmaların yol açtığı, genellikle hastanede yatılan süre içinde bazen de taburcu olduktan sonra ortaya çıkan enfeksiyon
- hastane gemisi
Savaş, afet vb. durumlarda hasta bakımı için ayrılan özel donanımlı gemi
- hastanelik
Hastaneye kaldırılacak durumda olan
- hastanelik etmek
birini aşırı derecede dövmek
- hastanelik olmak
hastanede tedavi görmeyi gerektirecek kadar hastalanmak
- hastaneye kaldırmak (veya yatırmak)
tedavi amacıyla hastaneye götürmek
- hastaya bakmaktan hasta olması yeğdir
"ağır bir hastaya bakmak o denli güçtür ki, kimi zaman hasta olmak bundan daha kolay görünür" anlamında kullanılan bir söz
- hastaya döşek sorulmaz
"bir kişiye, onsuz yapamayacağı belli olan bir şeyin gerekli olup olmadığı sorulmaz" anlamında kullanılan bir söz
- hasıl
Olan, ortaya çıkan, görünen
- hasıl etmek
ortaya çıkarmak
- hasıl olmak
ortaya çıkmak, türemek
- hasıla
Bir işten elde edilen sonuç
- hasılatlı
Gelir getiren
- hasım
Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf
- hasımca
Hasım gibi davranarak
- hasımlık
Hasım olma durumu
- hasır
Saz, kabuk, yaprak vb. bir bitki maddesiyle örülmüş taban veya tavan örtüsü
- hasır altı
"Bir işi isteyerek, bilerek ve haksız olarak yürütmemek, örtbas etmek" anlamındaki hasır altı etmek deyiminde geçen bir söz
- hasır otu
Hasır otugillerden, bataklıklarda yetişen düz, ince uzun ve dayanıklı olan yaprakları kıtık yapmaya, hasır ve zembil örmeye yarayan bir saz; su kamışı, kofa, kiliz, kova (II) (Typha)
- hasır otugiller
Su kıyılarında yetişen, örneği hasır otu olan bir bitki familyası
- hasır çelik
İnşaatlarda düz yüzeylere atılacak betonun içine konulan, hasır biçiminde örülmüş malzeme; hasır demir
- hasırcı
Hasır ören veya satan kimse
- hasırcılık
Hasırcının yaptığı iş
- hasırlama
Hasırlamak işi
- hasırlamak
Hasırla döşemek, üstünü hasırla örtmek
- hasırlanma
Hasırlanmak durumu
- hasırlanmak
Hasırla döşenmek, üstü hasırla örtülmek
- hasırlı
Hasırı olan, hasırla kaplanmış olan
- hat
Ulaşım sağlayan bir taşıtın uğradığı yerlerin bütünü
- hat bekçisi
Demir yolunu, telefon ve telgraf hatlarını gözetleyip korumakla görevli kimse
- hat çekmek (veya döşemek)
telefon, telgraf tellerini döşemek veya direklere germek
- hata
İstemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış
- hata etmek (veya eylemek veya işlemek veya yapmak)
yanlışlık yapmak, yanılgıya düşmek
- hatalı
Hatası olan, yanlışlığı bulunan
- hatalı yürüme
Basketbolda bir oyuncunun topu sektirmeden veya sektirip tuttuktan sonra her iki ayağını da oynatarak adım atması sonucunda meydana gelen hata; steps
- hatalılık
Hatalı olma durumu
- hatasıyla savabıyla
Yanlışlarıyla doğrularıyla, her şeyiyle
- hatasız
Hatası olmayan, yanlışlığı bulunmayan
- hatasız kul olmaz
"insan yanılmamak için ne kadar dikkat ederse etsin yine yanılır" anlamında kullanılan bir söz
- hatasızca
Hatasız bir biçimde
- hatasızlık
Hatasız olma durumu
- Hatay
Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- hataya düşmek
yanılmak
- Hataylı
Hatay ilinden olan kimse
- Hataylılık
Hataylı olma durumu
- hatif
Sesi işitilen fakat kendisi görülmeyen
- hatiften gelmek
gaipten ses gelmek
- hatim
Kur'an'ın tamamını okuma
- hatim duası
Kur'an'ın tamamı okunduktan sonra yapılan dua
- hatim indirmek
Kur'an'ı başından sonuna kadar okuyup bitirmek, hatmetmek
- hatim sürmek
okunan Kur'an'ı, önündeki Kur'an'dan takip etmek
- hatime çekmek
son vermek
- hatip
Cuma ve bayram namazından önce camilerde hutbe okuyan kimse
- hatmetme
Hatmetmek işi
- hatmetmek
Kur'an'ın tamamını okumak
- hatmi
Ebegümecigillerden, bazı cinslerinin kök ve çiçekleri hekimlikte kullanılan, çok yıllık otsu bir süs bitkisi; ağaçküpesi (Althaea officinalis)
- hatta
“Bile, dahi, üstelik, bundan başka, hem de” anlamlarında anlamı kuvvetlendirmek için kullanılan bir söz; velev ki
- hattat
Hat sanatını kendisine meslek olarak edinen kimse
- hattatlık
Hattatın yaptığı iş
- hattıhareket
Tutulan yol, tutulacak yol, davranış, tutum
- hatun
Kişinin karısı
- hatuncuk
Küçük hatun
- hatıl
Ağırlığı yatay olarak dağıtmak ve duvarların düşey doğrultudaki çatlamalarını önlemek için yatay olarak boydan boya yerleştirilen ahşap, tuğla veya beton bağlama ögesi
- hatıllama
Hatıllamak işi
- hatıllamak
Duvarı hatılla güçlendirmek
- hatır
Düşünme, akılda tutma
- hatır (veya hatırını) saymak
gerekli saygıyı göstermek
- hatır almak
gönül almak
- hatır belasına
Birine duyulan sevgi ve saygı dolayısıyla
- hatır eylemek
hatırlamak
- hatır gönül bilmek (veya saymak veya tanımak)
kişilere karşı gösterilmesi gereken saygı kurallarına uymak
- hatır gönül yapmak
birini tutum ve davranışlarıyla mutlu etmek
- hatır gönül yıkmak (veya kırmak)
kişilere karşı gösterilmesi gereken saygı kurallarına uymamak
- hatır hutur
Değişik biçimlerde ses çıkararak (kesmek, yemek, koparmak, kaşımak vb.); hatır hatır
- hatır için çiğ tavuk yemek
bir kişiyi gücendirmemek için yapılması güç olan şeyleri bile yapmak
- hatır senedi
Gerçek bir ticari işleme ve bir alacağa dayanmayan, gerçek duruma uymayan, yalnız herhangi bir kişiye para sağlamak amacıyla düzenlenerek imzalanan senet
- hatır sormak
hâl hatır sormak
- hatıra
Bir kimseyi veya olayı anımsatan nesne; andaç, anmalık, bergüzar, yadigâr
- hatıra (veya hatır ve hayale) gelmemek
bir şeyin gerçekleşeceği, olacağı hiç düşünülmemek
- hatıralı
Hatırası olan
- hatıramsı
Hatırayı andıran, hatıraya benzeyen, hatıra gibi
- hatırasız
Hatırası olmayan
- hatırat
Anılar
- hatırlılık
Hatırlı olma durumu
- hatırsız
Saygın olmayan
- hatırsızca
Hatırsız bir biçimde
- hatırsızlık
Hatırsız olma durumu
- hatırı için
bir kimsenin gönlü hoş olsun diye
- hatırı kalmak
gücenmek, kırılmak
- hatırı sayılır
oldukça çok
- hatırına bir şey gelmesin
bir düşüncede, sözde veya davranışta kötü bir amaç güdülmediğini anlatan bir söz
- hatırına gelmek
hatırlamak, aklına gelmek
- hatırına getirmek
hatırlamasına yol açmak
- hatırında kalmak
unutmamak, hatırlamak
- hatırında olmak
unutmamış olmak
- hatırında tutmak
unutmamak
- hatırından (veya hatır ve hayalinden) geçmemek
aklına gelmemek, düşünmemek
- hatırından çıkmamak
sevdiği, saydığı birinin isteğini reddetmeyip gönlünü kırmaktan çekinmek
- hatırını hoş etmek
sevindirmek, memnun etmek
- hatırını kırmak
üzmek, gücendirmek
- hatırını sormak
hâl hatır sormak
- hatırşinas
Saygılı, hatır sayan, hatır kırmayan
- hatırşinaslık
Hatırşinas olma durumu
- hav
Kadife, çuha, yün vb.nin yüzeyindeki ince tüy; ülger
- hav hav
Köpekleri çağırmak için kullanılan bir seslenme sözü
- hava
Hava yuvarını oluşturan, bütün canlıların solunumuna yarayan, renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı
- hava akımı
Atmosferde havanın değişik sebeplerle yer değiştirmesi
- hava almak
açık havada gezmek
- hava ambulansı
Hastanın bulunduğu yere karadan yeterince hızlı ulaşılamadığında veya hastanın sağlık kuruluşuna hızlı bir biçimde götürülmesi gerektiğinde kullanılan hava aracı
- hava aralığı
Benzinli motorların bujilerinin elektrotları veya buji tırnakları arasında bulunan boşluk
- hava atmak
herhangi bir üstünlüğünden dolayı şişinmek, caka yapmak
- hava atışı
Basketbolda oyunu başlatmak için hakemin iki takımdan birer oyuncunun arasında topu havaya atması; başlama atışı
- hava açmak (veya açılmak)
bulutlar dağılmak
- hava barajı
Savaş sırasında yerleşim yerlerinin uçaklar tarafından bombalanmasını engellemek amacıyla gökyüzünde oluşturulan balon perde
- hava basmak
hava vermek
- hava basıncı
Yer yuvarını çevreleyen havanın yeryüzündeki bir alana uyguladığı kuvvet
- hava birliği
Hava kuvvetleri içinde yer alan, savunma, ulaştırma, uçak bakımı vb. görevleri olan askerî birlik
- hava bozmak
havada yağmur, kar, dolu veya fırtına başlamak
- hava boşluğu
Yeryüzündeki engebelerin havada doğurduğu yoğunluk farkları
- hava bulanmak
gökyüzü bulutla kaplanıp yağmur yağacak duruma gelmek
- hava burçları
Astrolojide doğada bulunan ateş, hava, toprak ve su elementlerine göre yapılan sınıflamada hava grubu içine giren İkizler, Terazi ve Kova burçları
- hava cıva
Değer ve önemi olmayan, boş şey
- hava deliği
Bir şeyin içindeki havanın yenilenmesine yarayan delik; nefeslik
- hava değişimi
Hastaların daha çabuk iyileşmesi, yorgunlukların giderilmesi vb. amaçlarla yapılan çevre değişikliği; hava tebdili, tebdilihava
- hava değiştirmek
iklimi değişik bir yere gidip bir süre oturmak
- hava durumu
Belli bir yerde, belli bir anda sıcaklık, rüzgâr, nem, yağış gibi özellikler bakımından hava yuvarının durumu; hava şartları
- hava düzenleyicisi
Kapalı yerlerde sıcaklık yönünden istenilen hava şartlarını sağlayan araç
- hava fena esmek
ortamla ilgili her türlü şart kötü durumda olmak
- hava gazı
Maden kömüründen çıkarılan, yakılarak ışık veya ısı sağlanan gaz
- hava gazı beki
Hava gazı ile çalışan lambanın ucu
- hava gazı fırını
Hava gazı ile çalışan fırın
- hava gemisi
Havada yolcu taşımaya yarayan, sert gövdeye sahip, gazla yükselen ve pervanelerle hareket eden araç; zeplin
- hava girdabı
Motor vb. aletlerin oluşturduğu güçlü hava akımı
- hava haritası
Gözlem sonuçlarını gösteren hava durumu haritası; sinoptik harita
- hava hoş
"bir şeyin olmasıyla olmaması arasında fark yok" anlamında kullanılan bir söz
- hava hukuku
Havada ulaşımı düzenlemek için konulmuş hukuk kurallarının bütünü
- hava indirme
Hava kuvvetlerine ait birliklerin hava yoluyla gerçekleştirdiği harekât
- hava iyi esmek
ortamla ilgili her türlü şart uygun durumda olmak
- hava kanalı
Havayı bir yerden başka bir yere iletmekte kullanılan kanal, boru
- hava kapanmak
gökyüzü bulutlarla örtülmek
- hava kapağı
Bir kanaldan geçen havanın niceliğini ayarlayan kapak
- hava kararmak
güneşin batmasıyla ortalık kararmak
- hava kazması
Gemi kurtarmada basınçlı hava kullanarak deniz dibini kazan, temizleyen, oyan araç
- hava kaçırmak
nesneler içindeki havayı tutamayıp dışarıya vermek
- hava kesesi
Balıklarda, iç organların üzerinde bulunan ve su içinde balığın dengede durmasını sağlayan tek veya iki bölmeli balon biçiminde organ; yüzme kesesi
- hava kuvvetleri
Ülkenin havadan savunulmasını sağlamak için uçak, helikopter, balon vb. araçlardan ve bunlarla ilgili yer hizmetlerinden, kuruluşlarından oluşturulan teşkilat
- hava köprüsü
Zorunlu durumlarda iki şehir veya ülke arasında hava yoluyla sağlanan sürekli ulaşım
- hava mili
1852 metrelik bir uzunluk ölçüsü
- hava muhalefeti
Hava koşullarının elverişsiz olması
- hava musluğu
Radyatörlerde oluşan havanın dışarı atılmasını sağlayan musluk
- hava oyunu
Bir mal fiyatının yükseleceği umuduyla o maldan, sözde ileride teslim alınmak üzere, bir parti satın almak ve vakti geldiğinde bu malın değerine göre fiyat farkını satıcıdan almak veya ödemek şeklinde girişilen bir oyun türü
- hava parası
Bir yeri kira ile tutabilmek için sahibine veya çoğunlukla içindeki kiracıya açıktan verilen para; peştamallık
- hava patlamak
fırtına çıkmak
- hava sahası
Bir devletin yalnız kendisinin kullanma hakkı olduğu, başka devletlerin ancak ilgili devletten izin alarak yararlanabileceği gökyüzü parçası
- hava süzgeci
Otomobillerde motora ve hava kompresörüne giden havayı süzmeye yarayan alet
- hava tahminciliği
Hava tahmincisinin yaptığı iş
- hava tahmincisi
Havanın gelecek gün veya hafta içindeki durumunu birtakım verilere dayanıp yaklaşık olarak ortaya koyan ve bunu haber kanallarına ileten kimse; meteorolog
- hava tahmini
Meteorolojik gözlemler yoluyla bir bölgede gelecek günlere ait hava durumunun nasıl olacağına ilişkin öngörü; hava raporu
- hava taksi
Belli bir ücret karşılığı kiralanabilen, müşterilerini şehir trafiğine girmeden hızlı ve konforlu bir biçimde istedikleri yere ulaşmasını sağlayan hava aracı
- hava taşıtı
Hava taşımacılığında kullanılan insanlı veya insansız her türlü araç; hava aracı
- hava trafik kontrolörü
Hava araçlarının havadaki ve havaalanındaki trafiğinin emniyetli, düzenli, hızlı bir şekilde akışını sağlayan kimse
- hava vermek
tekerlek vb. cisimleri hava ile şişirmek, şişkinliğini artırmak, hava basmak
- hava yapmak
kalorifer peteğinde sıvının yerine hava dolmak
- hava yastıklı
Hava yastığı olan
- hava yastığı
Taşıtlarda kazanın neden olacağı zararları azaltmaya yönelik hava basınçlı yastık
- hava yolu
Hava taşıtlarının uçuş sırasında izlemeye zorunlu oldukları yol
- hava yolu ile
uçak vb. taşıtlar ile
- hava yolu ulaşımı
Hava taşıtlarıyla yolcu, yük vb. taşıma işi; hava ulaşımı
- hava yuvarı
Yer yuvarını kuşatan çeşitli gaz katmanlarından oluşan örtü; hava küre, atmosfer
- hava çalmak
her biri, birbiriyle çelişen, birbirine uymayan davranış ve düşüncede bulunmak
- hava çarpmak
iklim ve rüzgâr olumsuz etkilemek
- hava çekici
Basınçlı hava ile çalışan büyük çekiç
- hava üssü
Askerî havacılıkla ilgili plan ve programları düzenleyen merkez
- havaalanı
İçerisindeki bina, tesis ve donatımlar dâhil uçakların iniş, kalkış ve yer hareketlerini yaparken kullanabilmeleri amacıyla belirlenmiş, ülke içindeki uçuşların yapıldığı saha
- havacı
Hava kuvvetlerine bağlı subay, astsubay veya er
- havacılık
Havacının yaptığı iş
- havacıva
Sığırdiligillerden, Akdeniz Bölgesi'nde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki (Alkanna tinctoria)
- havacıva merhemi
Halk hekimliğinde kırık, yanık vb.nin tedavisinde kullanılan, havacıvadan yapılan merhem
- havacıva muşambası
Halk hekimliğinde kırıkların tedavisinde kullanılan, üzerine balmumu, yumurta, sabun vb. sürülen bez
- havada kalmak
yerden yüksekte bulunmak
- havadan
Boş, değersiz
- havadan gelmek
herhangi bir emek harcamadan sahip olunmak
- havadan nem kapmak
en küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak
- havadan sudan
Boş, önemsiz şeylerden
- havadar
Havası bol, temiz olan (yer); yeleken, yeleç
- havadarlık
Havadar olma durumu
- havadis
İlgi ile karşılanabilecek haber
- havai
Hava ile ilgili, havada bulunan
- havai fişek
Gece yapılan törenlerde yakılarak havaya uçurulan, renkli ışıklar saçan fişek
- havai hat
Maden işletmeciliği, haberleşme, dağcılık vb. alanlarda ulaşımı sağlamak için bir hat boyunca dikilmiş direkler arasına gerilen tel, yol
- havai mavi
Göğün rengi, açık mavi
- havailik
Havai olma durumu
- havaiyat
Boş, değersiz iş ve sözler
- havalanabilme
Havalanabilmek işi
- havalanabilmek
Havalanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- havalandırabilme
Havalandırabilmek işi
- havalandırabilmek
Havalandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- havalandırma
Kapalı bir yerin havasını değiştirmek amacıyla dışarıdan temiz hava girişini veya çeşitli araçlarla hava akımını sağlama işlemi
- havalandırmacı
Havalandırma işini yapan görevli kimse
- havalandırmak
Kapalı bir yerin pencere ve kapılarını açarak havalanmasını sağlamak
- havalandırmalı
Havalandırması olan
- havalandırıcı
Kapalı bir yerin sürekli ve doğal olarak havalandırılmasını sağlayan alet veya düzen
- havalandırılma
Havalandırılmak işi
- havalandırılmak
Havalandırma işi yapılmak
- havalanma
Havalanmak işi
- havalanmak
Temiz hava alması sağlanmak, havası değiştirilmek
- havalanış
Havalanmak işi
- havalara uçmak
çok sevinmek
- havale
Bir işi bir başkasının sorumluluğuna bırakma, ısmarlama, devretme
- havale etmek
bir şeyin alınmasını, yapılmasını bir kimseye bırakmak, ısmarlamak, devretmek
- havale gelmek
postane veya banka yoluyla para gelmek
- havale geçirmek
ateşli veya ateşsiz çırpınma nöbetine tutulmak
- havale göndermek (veya yollamak)
postane, banka vb. aracılığıyla birine para ödenmesini sağlamak
- havaleli
Havalesi olan
- havalimanı
Uluslararası veya şehirler arası hava yolu ulaşımı için gerekli teknik ve ticari kuruluşların bütünü; hava meydanı
- havalı
Herhangi bir nitelikte havası olan
- havalı direksiyon
Hidrolik düzen ile kolayca hareket sağlayabilen motorlu taşıt direksiyonu
- havalı fren
Hava basıncı ile yönetilen pistonlu fren
- havalı korna
Küçük bir elektrikli aracın ürettiği basınçlı havayla ses çıkartan taşıt düdüğü
- havalı tulumba
Özellikle tanker kurtarmada kullanılan ve basınçlı hava ile çalışan araç
- havalık
Bir yerin sürekli olarak havalanmasını sağlayan bacamsı delik
- havalık borusu
Bina içi atık su tesisatındaki açık hava basıncını sabit tutmak için yapılan boru hattı
- havalılık
Havalı olma durumu
- havan
İçinde bir şey dövüp ufalamaya yarayan, tahta, taş, maden veya plastikten yapılan kap
- havan batsın
"böbürlenmen boşa çıksın" anlamında kullanılan bir söz
- havan dövücünün hınk deyicisi
"başkasına yardım edecek veya yüreklendirecek gücü olmadığı hâlde öyle görünüp yardakçılık eden kimse" anlamında kullanılan bir söz
- havan topu
Üstün atış gücüne sahip bir tür kısa namlulu top; havan
- havanda su dövmek
boşuna uğraşmak
- havaneli
Havanda bir şeyi dövmeye yarayan tokmak
- havanın gözü yaşlı
"nerede ise yağmur yağacak" anlamında kullanılan bir söz
- havari
Hz. İsa'nın öğüt ve inançlarını yayma işiyle görevlendirdiği on iki yardımcısından her biri; apotr
- havarilik
Havari olma durumu
- havas
Nitelikler, özellikler
- havası olmak
bir kimsenin albenisi veya cana yakınlığı olmak
- havasına uymak
bulunduğu çevre ve ortamı benimsemek
- havasını almak
kalorifer peteğinde oluşan havayı boşaltarak sıvı maddenin dolmasını sağlamak
- havasını bulmak
keyiflenmek, neşelenmek
- havasını teneffüs etmek
içinde hissetmek
- havasız
Havası olmayan, hava almayan
- havasızlık
Havasız olma durumu
- havaya girmek
hazır olmak
- havaya gitmek
hiçbir şeye yaramamak, boşa gitmek
- havaya pala (veya kılıç) sallamak
boşuna, gereksiz çaba harcamak
- havaya savurmak
gereksiz yere harcamak
- havaya uçmak
patlama dolayısıyla zarar görmek
- havayı bozmak
bir topluluğun keyfini kaçırmak
- havayı koklamak
bir yere göz atmak
- havhav
Çocuk dilinde köpek
- havi
İçinde bulunduran, kapsayan
- havi olmak
içinde bulundurmak, içine almak, kapsamak, içermek
- havit
İçine pul konulması için hazırlanmış, pulu kaplayarak rutubet, nem vb. dış etkilerden koruyan, ön yüzü saydam, arka yüzü zamklı kılıf
- havlama
Havlamak işi; ürüme
- havlamak
Köpek bağırmak; ürümek
- havlanma
Havlanmak durumu
- havlanmak
Üzerinde hav oluşmak
- havlatma
Havlatmak işi
- havlatmak
Havlamasına sebep olmak
- havlayabilme
Havlayabilmek işi
- havlayabilmek
Havlama yeteneği bulunmak
- havlayış
Havlamak işi
- havlu
Vücudun çeşitli yerlerinin kurulanmasına yarayan dokuma bez; silgi
- havlu atmak
çalıştırıcı, sporcusunun karşılaşmayı terk ettiğini bildirmek için ringe havlu fırlatmak
- havlucu
Havlu dokuyan veya satan kimse
- havluculuk
Havlucunun yaptığı iş
- havluluk
Havlu asmak için özel olarak yapılmış araç
- havlı
Havı olan
- havlıcan
Zencefilgillerden, aynı adla anılan kök sapları baharat olarak kullanılan güzel kokulu bir bitki (Alpinia officinarum)
- havra
Çok gürültülü yer
- Havran
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- Havsa
Edirne iline bağlı ilçelerden biri
- havsala
Kuşun kursağı
- havsalası almamak
aklı kabul edememek
- havsalası dar
Anlama kabiliyeti olmayan, anlayışı kıt (kimse)
- havsalası geniş
Anlama kabiliyeti olan, anlayışlı (kimse)
- havsalasına sığmamak
aklı almamak, kavrayamamak
- havut
Deve semeri
- havuz
Su biriktirme, yüzme, çevreyi güzelleştirme vb. amaçlarla altı ve yanları mermer, beton benzeri şeylerden yapılarak içine su doldurulan, genellikle üstü açık yer
- havuzcu
Otelde havuzla ilgili işlere bakan görevli
- havuzcuk
İdrar borularının böbrekle birleştikleri yerde huni biçimindeki genişlik
- havuzculuk
Havuzcunun yaptığı iş
- havuzlama
Havuzlamak işi
- havuzlamak
Gemiyi onarmak için havuza çekmek
- havuzlanma
Havuzlanmak işi
- havuzlanmak
Gemi, onarılmak için havuza çekilmek
- havuzlu
Havuzu olan
- havuzsuz
Havuzu olmayan
- havuç
Maydanozgillerden, koni biçimindeki etli kökü için sebze olarak yetiştirilen, iki yıllık otsu bir kültür bitkisi; pürçekli, yeregeçen (Daucus carota)
- havuç suyu
Havuç meyvesinin sıkılması ile elde edilen meyve suyu
- Havva
Dinî inanışlara göre dünya üzerindeki ilk kadın; Havva Ana
- havvaanaeli
Küçük beyaz çiçekli bir yıllık bir bitki; fatmaanaeli, meryemanaeli, mercananaeli (Anastatica hierochuntia)
- havya
Madenlerle yapılan kaynak işlerinde lehimi eritmek için ateşle veya elektrikle kızdırılarak kullanılan, çoğunlukla çekiç biçiminde ucu bakır alet
- havyar
Genellikle mersin balığının salamura edilmiş yumurtası; balık yumurtası
- havyar kesmek
çalışmadan vakit geçirmek, vakti boşa harcamak
- Havza
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- havza
Suları aynı deniz, göl veya nehre akan, dağ veya tepelerle sınırlanmış kara parçası
- hay
İyi dilek, azarlama, şaşma, sevinç vb. duyguları bildirmede kullanılan bir söz
- hay Allah!
şaşkınlık bildiren bir söz
- hay hayı gitmek vay vayı kalmak
sağlığını, gençliğini yitirerek yakınır duruma gelmek
- hayal
Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey; imge, hülya
- hayal dünyası
Bir kimsenin hayal gücünün meydana getirdiği şeylerle dolu olan ve gerçeğin dışında kalan iç dünyası; hayal âlemi
- hayal dünyasında yaşamak
insan gerçeğin dışında kalan iç dünyasında yaşıyor olmak
- hayal etmek
bir şeyi zihinde tasarlayıp canlandırmak, hayallemek
- hayal gibi
ince, zarif olan
- hayal gücü
Zihnin hayal yaratma yetisi; muhayyile
- hayal kurmak
gerçekleşmesi istenen, özlenen şeyi düşünmek
- hayal kırıklığı
Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü; inkisarıhayal, sukutuhayal
- hayal kırıklığı yaratmak
beklentileri karşılayamamaktan dolayı üzüntüye yol açmak
- hayal kırıklığına uğramak
çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden üzüntü duymak
- hayal meyal
Belli belirsiz, açık seçik olmayan
- hayal olmak
gerçekleştirilememek
- hayal oyunu
Karagöz oyunu
- hayalat
Hayaller
- hayalci
Bir şeyi gerçekleşmiş gibi kabul edip zihninde tasarlayan kimse; ütopist
- hayalcilik
Hayalci olma durumu; hayalperestlik, hayalperverlik
- hayale dalmak
dış dünyadan uzaklaşarak gerçekleşmesi istenilen şeyleri veya hatıraları düşünmek
- hayale kapılmak
hayallerin etkisi altında kalmak
- hayalen
Hayalî olarak
- hayalet
Gerçekte var olmadığı hâlde bazen görüldüğü sanılan peri, hortlak vb. görüntüler; görüntü, fantom
- hayalhane
Karagöz oynatılan yer
- hayali kırılmak
çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden üzüntü duymak
- hayalinden geçirmek
olmasını istemek, düşünmek
- hayalleme
Hayallemek işi
- hayallemek
Hayal etmek
- hayallenme
Hayallenmek işi
- hayallenmek
Hayale gelmek, hayalde canlanmak
- hayalli
Hayali olan
- hayalsiz
Hayal edemeyen, hayali olmayan
- hayalî
Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan; fantastik, ütopik
- hayalî fener
Resimli camları olan ve bu resimleri duvara yansıtan fenere benzer araç
- hayalî fenere dönmek
çok zayıflamak
- hayalî ihracat
Mal ihraç ediyormuş gibi göstererek alınan fatura karşılığının vergi iadesini haksız olarak devletten tahsil etme
- hayalîleşme
Hayalîleşmek durumu
- hayalîleşmek
Hayalî bir duruma gelmek
- hayalîlik
Hayalî olma durumu; fantastiklik
- hayat
Canlı, sağ olma durumu
- hayat adamı
Hayatta başarılı olan, zorlukların üstesinden gelebilen, becerikli kimse
- hayat arkadaşlığı
Hayat arkadaşı olma durumu
- hayat arkadaşlığı etmek
evlilik dolayısıyla birlikte yaşamak
- hayat dersi
İbret veya örnek alınacak gerçek olay
- hayat dolu
Neşeli, canlı, yaşama isteği çok olan; yaşam dolu
- hayat felsefesi
Hayatı anlama ve algılama biçimi; yaşam felsefesi
- hayat geçirmek
yaşamak, varlığını sürdürmek
- hayat hikâyesi
Bir kişinin hayatı boyunca geçirdiği önemli olaylar ve evrelerin bütünü; hayat öyküsü
- hayat kadınlığı
Hayat kadını olma durumu
- hayat kadını
Para karşılığında erkeklerle cinsel ilişkiye giren ve bu işi meslek edinen kadın; orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması
- hayat memat meselesi (yapmak veya olmak)
ölüm kalım meselesi
- hayat mücadelesi
Hayatta karşılaşılan her türlü zorluğa göğüs gererek gösterilen yaşama gayreti; hayat kavgası, yaşam kavgası
- hayat okulu
Yaşanılan çevre ve zamanda karşılaşılan olayların tümü
- hayat pahalılığı
Yiyecek, içecek, giyecek vb. geçim maddelerinin pahalı olması
- hayat sigortası
Bir kimsenin, yaşlılık çağında kendisine veya mirasçılarına para ödenmesi şartıyla yaptığı sigorta anlaşması; yaşam güvencesi, yaşam sigortası
- hayat standardı
Bir toplumda bireylerin mal ve hizmetlerden yararlanabilme, gereksinimlerini karşılayabilme düzeyi; yaşam standardı
- hayat tarzı
Bir insan topluluğunun bir yerde yaşamasını sağlayan ve geleneklerce belirlenmiş uygulamaların tümü; yaşam biçimi, yaşayış biçimi
- hayat vermek
canlılık vermek, canlandırmak
- hayat şartları
Hayat boyunca karşılaşılabilecek her türlü sosyal ve ekonomik durum; yaşam koşulları
- hayata atılmak
geçim sağlamak üzere çalışmaya başlamak
- hayata bağlamak
yaşamayı sevdirmek
- hayata dönmek
yaşama sevincini tekrar kazanmak
- hayata geçirmek
uygulanır duruma getirmek, canlılık kazandırmak
- hayata gözlerini yummak (veya kapamak)
ölmek
- hayata karıştırmak
hayatla bağlantısını sağlamak, yaşama sevincini geri kazandırmak
- hayata küsmek
bezgin, kötümser olmak, yaşama isteğini yitirmek
- hayatağacı
Beyinciğin kesitinde dıştaki boz madde bölümüne yayılarak dallanma gösteren ak maddenin oluşturduğu ağaç biçimi
- hayati
Hayatla ilgili veya hayata bağlı olan; dirimlik, dirimsel, yaşamsal
- hayatiyet
Canlılığını sürdürme durumu, yaşama gücü; yaşarlık
- hayatiyetli
Yaşama gücüyle dolu
- hayatta olmak
yaşamak
- hayatı cehennem etmek
büyük üzüntü ve sıkıntı vermek
- hayatı gitmiş, mematı kalmış
“yaşam sevinci bitmiş, her şeye karşı isteksiz duruma girmiş” anlamında bir söz
- hayatı kaymak
başına telafisi mümkün olmayan kötü işler gelmek, mahvolmak
- hayatın sillesini (veya tokadını) yemek
birçok sıkıntıyla karşılaşmak, çok zor durumlara düşmek
- hayatına girmek
yaşamında yer almak
- hayatından çıkarmak
ilgisini, ilişkisini tamamen kesmek
- hayatını (birine) borçlu olmak
biri tarafından ölümden kurtarılmış olmak
- hayatını kazanmak
geçimini sağlamak
- hayatını vermek
ölmek
- hayatını yaşamak
her türlü baskıdan uzak, dilediğince, gönlünce yaşamak
- hayatını zehir etmek (veya zehre çevirmek)
hayatını çekilmez bir duruma getirmek, hayatını mahvetmek
- hayatının baharında olmak
hayatının en güzel dönemini yaşıyor olmak
- hayatının baharını yaşamak
hayatının en güzel günlerini yaşamak
- haybe
Boş, işe yaramaz, anlamsız iş
- haybeci
İşsiz güçsüz, bedavadan geçinen kimse
- haybecilik
Haybeci olma durumu
- haybeden
Zahmet çekmeden
- haybeye kürek çekmek
boşu boşuna uğraşmak
- haycı
Avlanmak istenen hayvanı veya sürüyü ürkütüp avcıya doğru yönlendiren kimse
- haycılık
Haycı olma durumu
- hayda
Hayvanları harekete geçirmek için kullanılan söz
- haydalama
Haydalamak biçimi
- haydalamak
Hayvanı hızlandırmak için "hayda" diye seslenmek
- haydalanma
Haydalanmak durumu veya biçimi
- haydalanmak
Hayvan daha hızlı gitmesi için dehlenmek
- haydama
Haydamak işi
- haydamak
Hayvanı sürmek; dehlemek
- haydan gelen huya gider
"kolay ve emeksiz kazanılan şeyler elden kolay çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- haydari
Dervişler tarafından hırka altına giyilen yakasız, kolsuz, aba veya çuhadan yapılmış hırka
- haydari yaka
Yelek, hırka vb. giysilerin açık V harfi biçimindeki yakası
- haydi
İsteklendirmek, çabukluk belirtmek için kullanılan bir söz; hadi
- haydi canım sen de
"böyle şey olmaz, sana inanmam" anlamında kullanılan bir söz
- haydi haydi
Kolaylıkla, rahatlıkla
- haydi oradan
kovmak, azarlamak için kullanılan bir söz
- haydin
Birden çok kişiyi isteklendirmek ve harekete geçirmek için kullanılan bir seslenme sözü
- haydindi
"Çabuk ol, acele et" anlamında kullanılan bir söz
- haydisene
Haydi sözünün buyurma, dilek bildiren pekiştirmeli biçimi; hadisene
- haydut
Silahlı soygun yapan, yol kesen kimse; harami, şaki
- haydut gibi
insana korku veren, iri yarı (kimse)
- haydutluk
Haydut olma durumu; haramilik, şakilik, şekavet
- haydutluk etmek
haydut gibi davranmak
- hayfa
"Eyvah, yazık, heyhat" anlamlarında kullanılan bir söz
- hayhay
"İsteyerek, seve seve, elbette" anlamlarında onama bildiren bir söz
- hayhuy
Boş ve sonuçsuz iş veya çaba
- haykırabilme
Haykırabilmek işi
- haykırabilmek
Haykırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- haykırma
Haykırmak işi; haykırı, haykırış
- haykırmak
Telaş, şikâyet vb. sebeplerle yüksek sesle bağırmak
- haykırtma
Haykırtmak biçimi veya durumu
- haykırtmak
Haykırmasına yol açmak
- haykırtı
Acı acı bağırma sesi
- haykırışma
Haykırışmak durumu
- haykırışmak
Karşılıklı haykırmak
- haylama
Haylamak işi
- haylamak
At gibi hayvanları sürmek için seslenmek
- haylaz
Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunan (kimse)
- haylazca
Haylaz gibi, haylaza yakışır bir biçimde
- haylazlaşma
Haylazlaşmak durumu
- haylazlaşmak
Haylaz bir duruma gelmek
- haylazlık
Haylaz olma durumu
- haylazlık etmek
haylazca davranışlarda bulunmak
- hayli
(ha'yli)
- Haymana
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- haymana
Hayvanların serbestçe salındığı çayırlık
- haymana beygiri
"İşsiz güçsüz dolaşmak" anlamındaki haymana beygiri gibi dolaşmak deyiminde geçen bir söz
- haymana öküzü
İri yarı ve tembel, işe yaramaz kimse; haymana mandası
- hayra alamet değil
uğursuz sayılacak bir olay için kullanılan bir söz
- hayra karşı
giden bir kimseye, “hayırlı şeylerle, iyiliklerle karşılaş” anlamında söylenen bir söz
- hayra yormak
rüya veya olayı iyi bir durumun belirtisi saymak
- Hayrabolu
Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri
- hayran
Çok beğenen, hayranlık duyan (kimse)
- hayran etmek (veya bırakmak)
hayranlık duygusu uyandırmak, çok beğenilmek
- hayran olmak (veya kalmak)
çok beğenmek
- hayranlık
Hayran olma durumu
- hayranlık duymak
çok beğenmek, tutkuyla bağlanmak
- Hayrat
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- hayrat
Sevap kazanmak için yapılan iyilik
- hayret
Beklenmedik, garip bir şeyin sebep olduğu şaşkınlık, şaşırma
- hayret etmek
şaşmak, şaşırmak, şaşakalmak
- hayrete (veya hayretlere) düşmek
şaşakalmak, şaşırmak
- hayretle
Şaşkın bir biçimde
- hayretler içinde bırakmak
şaşırtmak
- hayretme
Hayretmek durumu
- hayretmek
Yararı olmak
- hayrette (veya hayretler içinde) kalmak
şaşakalmak, şaşırmak
- hayrette bırakmak
şaşmasına sebep olmak
- hayretten donakalmak
çok şaşırmak, inanamamak
- hayrola
"Ne var, ne oluyor" anlamında kullanılan bir söz
- hayrulhalef
Hayırlı çocuk, hayırlı evlat
- hayrı dokunmak
yararlı olmak
- hayrı olmamak
iyiliği dokunmamak, yarar sağlamamak
- hayrını gör
yeni alınan bir şey için "güle güle kullan" anlamında kullanılan bir söz
- haysiyetine dokunmak
onuru incinmek
- haysiyetli
Değeri, saygınlığı olan
- haysiyetlilik
Haysiyetli olma durumu
- haysiyetsiz
Değeri, saygınlığı olmayan
- haysiyetsizce
Haysiyetsiz bir biçimde
- haysiyetsizlik
Haysiyetsiz olma durumu, haysiyetsizce davranış
- Hayta
Toroslarda yaşayan bir Yörük aşireti
- hayta
Osmanlıların ilk dönemlerinde eyalet askerlerinin uç boylarında görevli sınıflarından biri
- haytalık
Hayta olma durumu
- haytalık etmek
serserice davranışlarda bulunmak
- hayvan
Duygu ve hareket yeteneği olan, içgüdüleriyle hareket eden canlı yaratık
- hayvan bilimci
Hayvan bilimi uzmanı; zoolog
- hayvan bilimi
Biyolojinin, hayvanların yapı, görev, davranış ve sınıflandırmaları, yeryüzündeki dağılışlarıyla uğraşan bilim dalı; hayvanat, zooloji
- hayvan bilimsel
Hayvan bilimi ile ilgili; zoolojik
- hayvan gibi
hayvana benzer biçimde
- hayvan koklaşa koklaşa, insan konuşa konuşa
insan konuşa konuşa, hayvan koklaşa koklaşa
- hayvan kömürü
Kan ve kemik gibi organik maddelerden yapılıp hekimlikte kullanılan kömür
- hayvan yemi
Genellikle büyükbaş hayvanları beslemek için kullanılan besin maddesi
- hayvanat
Hayvanlar
- hayvanat bahçesi
Genellikle her tür hayvanın doğal şartlarda beslendiği, korunduğu, sergilendiği büyük bahçe
- hayvanca
Çok kaba ve hoyrat; hayvani
- hayvancağız
Kendisine şefkat ve acıma duyulan hayvan; hayvancık
- hayvancık
Ancak mikroskopla görülebilen çok küçük hayvan
- hayvancıl
Hayvan seven
- hayvancılık
Evcil hayvanlara bakma ve yetiştirme işi
- hayvanlaşma
Hayvanlaşmak durumu
- hayvanlaşmak
İnsanlık erdemlerini yitirmek, kaba bir duruma gelmek
- hayvanlaştırma
Hayvanlaştırmak durumu
- hayvanlaştırmak
Hayvan durumuna getirmek
- hayvanlık
Hayvan olma durumu; hayvaniyet
- hayvanlık etmek
hayvanca davranmak
- hayvanoğluhayvan
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- hayvansal
Hayvanla ilgili; hayvani
- hayvansal yağ
Memeli vaya kanatlı hayvanların dokularından elde edilen, iç yağı ve kuyruk yağının da dâhil olduğu ürünler; hayvani yağ
- hayvansever
Hayvanları seven, haklarını koruyan, onlara iyi davranan
- hayvanseverlik
Hayvansever olma durumu
- hayvansı
Hayvanı andıran, hayvana benzeyen, hayvan gibi; hayvanımsı
- hayvanın alacası dışında, insanın alacası içinde
"hayvanların işe yarayıp yaramayacakları görünüşlerinden belli olur ancak insanların kötü huylu olup olmadıkları dışarıdan anlaşılamaz " anlamında kullanılan bir söz
- hayâlı
Utanma duygusuna sahip
- hayâsız
Utanma duygusu olmayan, sıkılmayan
- hayâsızca
Hayâsıza yakışan
- hayâsızlık
Utanma duygusu olmama durumu
- hayıf
Haksızlık yapma
- hayıflanma
Hayıflanmak işi
- hayıflanmak
Yapılamayan bir şey için üzüntü duymak
- hayıflanış
Hayıflanmak işi
- hayır
"Yok, öyle değil, olmaz" anlamlarında onamama, inkâr bildiren bir söz
- hayır (veya hayrını) görmemek
bir şey kendisine yararlı olmamak
- hayır beklememek
iyilik ummamak, yararlı olacağını sanmamak
- hayır dememek
bir şeyi geri çevirmemek
- hayır dile komşuna, hayır gele başına
"sen başkaları için iyi şeyler dile ve yap ki başkaları da senin için iyi şeyler dilesin, yapsın" anlamında kullanılan bir söz
- hayır dua
Bir kimsenin iyiliğini isteyen dua
- hayır dua etmek
iyi dileklerde bulunmak
- hayır duasını almak
kendisi için iyi dilekte bulunulmak
- hayır gelmemek
yararlı olmamak
- hayır haber
İyi, sevindirici, hayırlı haber
- hayır hasenat
Yararlı güzel şeyler
- hayır işlemek
dine ve insanlığa uygun, iyi bir davranışta bulunmak
- hayır kalmamak
işe yarar durumu kalmamak, artık işe yaramaz olmak
- hayır sahibi
Hayırsever kimse
- hayır yok
"bir şey yararlı değil" anlamında kullanılan bir söz
- hayırdır inşallah
anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için kullanılan bir söz
- hayırla anmak (veya yâd etmek)
ölmüş bir kimsenin ardından iyi konuşmak
- hayırlaşma
Hayırlaşmak durumu
- hayırlaşmak
Pazarlıkta anlaştıktan sonra birbirlerine hayır dilemek
- hayırlı
Yararı, hayrı olan
- hayırlı olsun
"güle güle kullan" anlamında kullanılan bir söz
- hayırlılık
Hayırlı olma durumu
- hayırlısı ile
hayırlı olanı dilemek için söylenen bir söz
- hayırlısı olsun
"en iyisi olsun" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- hayırsever
Yoksullara, düşkünlere, yardıma muhtaç olanlara iyilik ve yardım etmesini seven; iyicil, vergili, yardımsever, hayırhah, hayırperver
- hayırseverlik
Hayırsever olma durumu; yardımseverlik, hayırhahlık, hayırperverlik
- hayırsız
Yararı olmayan, hayrı olmayan
- hayırsızca
Hayırsız bir biçimde
- hayırsızlık
Hayırsız olma durumu
- hayız
Kadınlarda aybaşı hâli
- hayızdan nifastan kesilmek
menopoza girmek
- haz
Bir şeyin insanda uyandırdığı hoşlanma duygusu
- haz almak
hoşlanmak, keyif almak
- haz duymak
hoşlanmak
- haz vermek
hoşlanmasını sağlamak
- haza
Tam anlamıyla, mükemmel bir biçimde
- hazakatli
Hazakat sahibi
- hazandide
Solgun, sararmış, solmuş
- Hazar
VI-X. yüzyıllar arasında Hazar Denizi'nin ve Kafkasların kuzeyinde yaşamış bir Türk boyu veya bu boydan olan kimse
- Hazar Türkçesi
Hazar Türklerinin kullandığı dil; Hazarca
- hazari
Barışla ilgili, seferî karşıtı
- hazcı
Hazcılığı benimseyen ve savunan; hedonist
- hazcılık
Zevki, insan hayatının tek değer ve amacı sayan, haz veren her şeyin iyi olduğunu kabul eden öğreti; hedonizm
- hazfetme
Hazfetmek işi
- hazfetmek
Ortadan kaldırmak
- hazine
Altın, gümüş, mücevher vb. değerli eşya yığını, büyük servet; hazne
- hazine bonosu
Maliyenin her yıl bütçe kanunu ile aldığı yetkiye dayanarak aynı kanunla belirlenen sınırı aşmamak üzere çıkardığı ve bankalara iskonto ettirdiği en çok bir yıl vadeli borç senedi
- hazine çadırı
Sefer sırasında savaş hazinelerinin muhafaza edildiği çadır
- hazinedar
Bir hazineyi bekleyen, yöneten kimse
- hazinedarlık
Hazinedarın yaptığı iş
- haziran
Yılın altıncı ayı
- haziran böceği
Mayıs böceklerinden, tarım bitkilerine çok zarar veren kın kanatlı bir böcek (Amphimallus solstitialis)
- hazire
Cami, türbe, tekke vb. yerlerde çevresi parmaklıklarla çevrili mezar yeri
- hazmedebilme
Hazmedebilmek işi
- hazmedebilmek
Hazmetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hazmediş
Hazmetmek işi
- hazmetme
Hazmetmek durumu
- hazmetmek
Hoşa gitmeyen bir davranışı karşılıksız bırakmak, içine atmak
- hazret
Yüce kabul edilen kimselerin adlarının başına saygı, övme, yüceltme amacıyla getirilen ünvan
- hazretleri
saygı duyulan kişilerin adlarını veya makamlarını gösteren söze başka ünvanlarla birlikte getirilen bir söz
- Hazro
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- hazzını çıkarmak
zevkini çıkarmak
- hazım
Benimseme, kabul etme
- hazımlı
Yersiz davranışlara, dokunaklı sözlere aldırmayan, içi geniş (kimse)
- hazımlılık
Hazımlı olma durumu
- hazımsız
Yediklerini kolay sindiremeyen
- hazımsızca
Hazımsız bir biçimde
- hazımsızlık
Sindirim sisteminin iyi çalışmaması durumu
- hazır
Bir iş yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; anık (I), amade, müheyya
- hazır beton
Yapı işlerinde kullanılmak üzere beton santrallerinde hazırlandıktan sonra karmaçlarla taşınan karışım
- hazır bulunmak (veya olmak)
bir yerde var olmak, kendi bulunmak
- hazır değer
Önceden belirlenmiş değer
- hazır etmek
hemen kullanabilecek duruma getirmek
- hazır giyim
Standart ölçülere göre seri olarak hazırlanmış ve satışa sunulmuş giyim eşyası
- hazır kahve
Granül hâline getirilen kahveye sıcak su veya süt eklenerek hazırlanan içecek
- hazır kıta
Gerektiği anda kullanılmak ve görevlendirilmek üzere hazır bulundurulan birlik
- hazır mama
Anne sütüne yakın özellikler içeren, fabrikasyon besin
- hazır mezarın ölüsü
her hizmeti başkalarından bekleyen tembeller için söylenen bir söz
- hazır ol duruşu
Vücudun baş dik, göğüs ileride, omurga ve bacaklar gergin, topuklar bitişik, kollar doğal yerinde, avuçlar uyluklarda olarak ayakta bulunduğu durum
- hazır ol!
esas duruşa geçilmesi için verilen komut
- hazır olmak
hazır durumda bulunmak
- hazır para
Elde mevcut para
- hazır yemek
Kısa sürede hazırlanan ve yemek için az zaman harcanan hafif yiyecek
- hazır yiyici
Önceden kazanılmış varlığı harcayan (kimse)
- hazır yiyicilik
Hazır yiyici olma durumu
- hazır çorba
Önceden hazırlanmış ve paket hâlinde satışa sunulmuş çorba
- hazır şimdi
“şu anda, şimdi” anlamında kullanılan bir söz
- hazıra dağlar dayanmaz
"sürekli harcama, en büyük birikimleri bile eritir" anlamında kullanılan bir söz
- hazıra konmak
başkasının emeğiyle ortaya çıkmış bir şeyden yararlanmak
- hazırcevap
Gerektiğinde çabuk, yerinde cevaplar bulup veren (kimse)
- hazırcevaplık
Hazırcevap olma durumu
- hazırcı
Hazır giysi satılan (yer)
- hazırcılık
Hazırcı olma durumu
- hazırda olmak
yararlanılabilecek bir durumda, el altında olmak
- hazırdan yemek
çalışıp kazanmaksızın elindekini harcamak
- hazırlama
Hazırlamak işi; anıklama, istihzar
- hazırlamak
Bir şeyi kullanılacak, yararlanılacak duruma getirmek; anıklamak
- hazırlanabilme
Hazırlanabilmek işi
- hazırlanabilmek
Hazırlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hazırlanma
Hazırlanmak işi
- hazırlanmak
Hazır duruma getirilmek
- hazırlanış
Hazırlanmak işi
- hazırlatma
Hazırlatmak işi
- hazırlatmak
Hazır duruma getirmek
- hazırlattırma
Hazırlattırmak işi
- hazırlattırmak
Hazırlatmasını sağlamak
- hazırlayabilme
Hazırlayabilmek işi
- hazırlayabilmek
Hazırlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- hazırlayıverme
Hazırlayıvermek işi
- hazırlayıvermek
Çabucak hazırlamak
- hazırlayış
Hazırlamak işi
- hazırlop
Başkası tarafından hazırlanmış, sağlanmış
- hazırlopçu
Emek çekmeden başkası tarafından hazırlanmış şeylerin üzerine konan, hazırlopa alışmış olan (kimse)
- hazırlopçuluk
Hazırlopçu olma durumu
- hazırlık
Hazırlanmak için gereken şey veya durumların bütünü; tedarik
- hazırlık devresi
Hazırlık dönemi
- hazırlık dönemi
Hazırlanmak için geçen süre; hazırlık devresi
- hazırlık görmek (veya yapmak)
hazır olmak için gereken şeyleri toplamak veya durumları sağlamak
- hazırlık sınıfı
Öğrencilere, belli bir öğretim programını izlemek veya belli bir okulda okumak için gerekli temel anlayış, bilgi ve becerileri kazandırmak amacıyla bir okula, bir üniversiteye bağlı olarak açılan öğretim öncesi sınıf; hazırlık
- hazırlıklı
Bir şey için önceden hazırlanmış olan; tedarikli
- hazırlıklı olmak (veya bulunmak)
hazırlanmış olmak
- hazırlıklılık
Hazırlıklı olma durumu
- hazırlıksız
Bir şey için önceden hazırlanmamış olan; tedariksiz
- hazırlıksız olmak (veya bulunmak)
hazırlanmamış olmak
- hazırlıksız yakalanmak
ani gelişen bir olayla beklenmedik bir biçimde karşılaşmak
- hazırlıksızca
Hazırlıksız bir biçimde
- hazırlıksızlık
Hazırlıksız olma durumu
- hazırun
Bir toplantıya katılanlar
- hazırun cetveli
Bir toplantıya katılanları gösteren liste
- haç
Doksan derecelik açılarla birbirini kesen iki doğru parçasından oluşarak Hz. İsa’nın çarmıhtaki duruşunu temsil eden Hristiyanlık sembolü; istavroz, put (I), salip
- haç çıkarmak
Hristiyanlar, sağ ellerini alın, karın, iki omuz başı ve göğüs hizasına götürerek haç biçiminde tapınma işaretini yapmak, istavroz çıkarmak
- haçlama
Haçlamak işi
- haçlamak
Çarmıha germek
- Haçlı
Haçlı seferlerine katılan kimse; ehlisalip
- haçlı
Haçı olan
- Haçlı seferleri
Avrupa’da yaşayan Hristiyanların XI-XIII. yüzyıllar arasında Kudüs ve civarını Müslümanlardan almak için giriştikleri sekiz seferden her biri
- Haçlılar
Haçlı seferlerine çıkarken göğüslerine ve kalkanlarına, dönerken de sırtlarına kırmızı birer haç işareti koyan Hristiyan orduları
- haçvari
Haça benzeyen
- haçı suya atma
Ortodoks Hristiyanların Hz. İsa’nın vaftizini kutlamak için her yıl 6 Ocak’ta suya haç atmaları ve yüzme yarışıyla o haçı çıkarmaları biçiminde yaptıkları dinî tören
- haşa
Bir durum veya davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan bir söz
- haşa huzurdan (veya huzurunuzdan)
uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan bir söz
- haşa sümme haşa
"öyle olmasına ihtimal yok, öyle değildir" anlamında kullanılan bir söz
- haşadı çıkmak
bozulmak, işe yaramaz duruma gelmek
- haşarı
Çok yaramaz, ele avuca sığmayan (çocuk)
- haşarıca
Biraz haşarı
- haşarılaşma
Haşarılaşmak işi
- haşarılaşmak
Haşarı davranışlarda bulunmak
- haşarılık
Haşarı olma durumu
- haşat
Darmadağınık, işe yaramaz, bozuk, kötü
- haşat etmek
bozmak, kullanılmaz duruma getirmek
- haşat olmak
bozulmak, kullanılamaz duruma gelmek
- haşatlık
Haşat olma durumu
- haşerat
Değersiz ve zararlı kimseler
- haşhaş
Gelincikgillerden, kapsüllerinden afyon elde edilen, tohumlarından yağ çıkarılan bir yıllık ve otsu bir kültür bitkisi (Papaver somniferum)
- haşhaş ezmesi
Haşhaş tohumlarının ezilmesi ile elde edilen, sarı ve siyah çeşitleri bulanan ve çoğunlukla pasta, börek gibi hamur işlerinin içine konulan bir yiyecek
- haşhaş yağı
Haşhaştan çıkarılan ve yiyecek olarak kullanılan yağ
- haşhaşhane
Haşhaşın işlendiği yer
- haşin
Sert, kırıcı, gönül kırıcı
- haşinleşme
Haşinleşmek işi
- haşinleşmek
Sertleşmek, gönül kırıcı davranışlarda bulunmak
- haşinlik
Haşin olma durumu, haşin davranış
- haşir
Toplanma, bir araya gelme
- haşiv
Yazıyı veya konuşmayı gereksiz ayrıntılarla uzatma
- haşiye
Bir eseri daha iyi açıklamak için yazılan kitap
- haşiş
Hint kenevirinden çıkarılan esrar
- haşlak
Kızgın, kaynar, çok sıcak
- haşlaklık
Haşlak olma durumu
- haşlama
Haşlamak işi
- haşlamak
Bir şeyi kaynar suya daldırmak
- haşlamlılar
Bir hücrelilerden, vücutlarında hareketi sağlayan kirpiğimsi titrek tüyleri veya beslenme işini gören çekmeleri olan, çoğu sularda yaşayan ve sadece mikroskopla görülebilen hayvanlar sınıfı
- haşlanma
Haşlanmak işi
- haşlanmak
Haşlama işi yapılmak
- haşlanış
Haşlanmak işi
- haşlatma
Haşlatmak işi
- haşlatmak
Haşlamasını sağlamak
- haşlayabilme
Haşlayabilmek işi
- haşlayabilmek
Haşlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- haşmetli
Hükümdarlara verilen ünvan
- haşviyat
Sözde ve yazıda gereksiz olan bölümler
- haşyet
Korku, korkma
- haşıl
Dokumacılıkta kullanılan unlu veya çirişli sıvı
- haşıllama
Haşıllamak işi
- haşıllamak
Dokumayı unlu veya çirişli sıvıya batırmak
- haşıllı
Haşıl içine konulmuş
- haşılsız
Haşıl içine konulmamış
- haşır huşur
Sert ve kuru şeyler haşırdayarak, haşırtılı ses çıkararak; haşır haşır
- haşır neşir
Kaynaşma, bir arada olma
- haşır neşir etmek
kaynaştırmak, bir arada bulundurmak
- haşır neşir olmak
kaynaşmak, bir arada bulunup uğraşmak
- haşırdama
Haşırdamak işi
- haşırdamak
Kâğıt, kolalı kumaş vb. sert şeyler birbirine sürtünürken kalın ve boğuk ses çıkarmak
- haşırtı
Haşırdama sırasında çıkan sesin adı
- haşırtılı
Haşırtısı olan, haşırdayan
- He
Helyum elementinin simgesi
- he
Türk alfabesinin onuncu harfinin adı, okunuşu
- he demek
onamak
- heba
Hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme
- heba etmek
boşuna harcamak, ziyan etmek
- heba olmak
boşa gitmek, ziyan olmak
- hebenneka
Zeki ve becerikli olmadığı hâlde kendini öyle sanan kimse
- hece
Bir soluk hamlesiyle çıkarılan ses veya ses birliği; seslem
- hece tekleşmesi
Kelime içinde art arda gelen benzer veya aynı hecelerden birinin düşmesi; hece yutumu, haploloji
- hece vurgusu
Bir kelimede bir hecenin öteki hecelerden daha baskılı söylenişi
- hece ölçüsü
Belirli sayıdaki hece kümelerine dayanan şiir ölçüsü; parmak hesabı, hece, hece vezni
- hececi
Hece ölçüsüyle şiir yazan şair
- hececilik
Hececi olma durumu
- heceleme
Hecelemek işi
- hecelemek
Bir kelimenin hecelerini teker teker söylemek
- heceletme
Heceletmek işi
- heceletmek
Hecelemesini sağlamak
- hecelettirme
Hecelettirmek işi
- hecelettirmek
Heceletme işini yaptırmak
- heceleyiş
Hecelemek işi
- heceli
Herhangi bir sayıda hecesi olan
- hecelik
Hece miktarında olan
- hecin
Devegillerden, sırtında besin depo etmeye yarayan tek hörgücü bulunan, hızlı yürüyen, susuzluğa dayanıklı bir tür memeli (Camelus dromedarius)
- hedef
Nişan alınacak yer; nişangâh
- hedef almak
nişan almak
- hedef değiştirmek
herhangi bir hedefi takip etmekten vazgeçerek atış için başka bir hedefe yönelmek
- hedef göstermek
birini kötü bir durumda kalması için hedef hâline getirmek
- hedef gütmek
asıl amaç olarak belirlemek
- hedef kitle
Verilmek istenen mesajın ulaşması hedeflenen grup veya topluluk
- hedef olmak
hoş olmayan herhangi bir davranışa uğramak
- hedef saptırmak
hedefe isabet ettirememek
- hedef çekmek
denizcilikte bir hedefi yedeğe alarak istenilen yönlerde ilerletmek
- hedefleme
Hedeflemek işi
- hedeflemek
Hedef yapmak
- hedeflenme
Hedeflenmek durumu
- hedeflenmek
Hedef durumuna gelmek
- hedefleyebilme
Hedefleyebilmek işi
- hedefleyebilmek
Hedefleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- heder
Karşılığını alamama, boşa gitme, ziyan olma
- heder etmek
boşuna harcamak, ziyan etmek
- heder olmak
boşa gitmek, boşuna geçmek
- hedik
Kaynatılmış buğday, bulgur, mısır vb. şeyler
- hediye etmek
armağan etmek
- hediye kuponu
Yapılan alışverişin belli bir oranına karşılık gelecek miktarda ödülü gösteren basılı kâğıt
- hediye çeki
Alışverişten sonra hediye yerine geçmek amacıyla verilen özel çek
- hediyelik
Armağan olarak verilmek için hazırlanmış şey
- hegemonya
Bir devletin başka bir devlet üzerindeki siyasal üstünlüğü ve baskısı
- hekim
İnsanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilaçlarla veya bazı araçlarla tedavi eden kimse; doktor, tabip
- hekimbaşı
Osmanlı Devleti'nde sarayda hekimlik görevini yürüten en kıdemli, yetkili ve padişahın özel doktoru olan kimse
- hekimden sorma, çekenden sor
"bir sıkıntının acısını ancak onu çeken bilir" anlamında kullanılan bir söz
- hekimevi
Sağlık personelinin dinlenmek ve barınmak amacıyla kullandığı bina
- Hekimhan
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- hekimlik
Hekim olma durumu; doktorluk, tabiplik
- hektar
Yüz ar (10.000 m²) değerinde yüzey ölçü birimi (ha)
- hektogram
Yüz gramlık ağırlık ölçü birimi (hg)
- hektolitre
Yüz litrelik hacim ölçü birimi (hl)
- hektolitrelik
Belli bir hektolitre hacminde olan
- hektometre
Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi (hm)
- helak
Yok olma
- helak etmek
(birini) yok etmek, ortadan kaldırmak
- helak olmak
yok olmak
- helal
Dinin kurallarına aykırı olmayan, dinî bakımdan yasaklanmamış olan, haram karşıtı
- helal etmek
üzerinde hiçbir hak iddia etmeksizin bağışlamak
- helal olmak
yapılmasında veya kullanılmasında dinen sakınca bulunmamak, uygun ve yerinde olmak
- helal olsun
bir hizmet veya özverinin istenilerek yapıldığını ve takdir edildiğini göstermek için kullanılan bir söz
- helal süt emmek
doğruluktan ayrılmamak
- helalinden
Helal yoldan, helal kazanılmış olandan
- helalleşebilme
Helalleşebilmek işi
- helalleşebilmek
Helalleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- helalleşme
Helalleşmek işi
- helalleşmek
Alışverişte veya ayrılma sırasında hakkını birbirine bağışlamak
- helalli
Nikâhlı olan (eş)
- helallik
Nikâhlı eş
- helallik dilemek
birinden hakkını helal etmesini istemek
- helallik vermek
helal etmek
- helalliğe almak
biriyle evlenmek
- helalzade
Nikâhlı bir ana ve babadan doğmuş kimse
- helalî
Ham ipekten dokunmuş bürümceğe pamuk ipliği katılarak elde edilen kumaş
- helalühoş
Yapılmış bir iyilikten, yardımdan söz edilirken buna pişman olunmadığını anlatmak için söylenen helalühoş olsun cümlesinde geçen bir söz
- hele
"Sonunda" anlamıyla geciken davranışları bildirmek için kullanılan bir söz
- hele bak
şaşkınlık veya dikkati çekmek için söylenen bir söz
- hele bir
hele
- hele de
üstelik
- hele hele
Karşısındakini söylemeye isteklendirmek için kullanılan bir söz
- hele şükür!
"çok şükür" anlamında kullanılan bir söz
- helecan geçirmek
kalp çarpıntısına tutulmak
- helecanlanma
Helecanlanmak işi
- helecanlanmak
Kalp çarpıntısına tutulmak
- helecanlı
Helecanı olan
- helecansız
Helecanı olmayan
- Helen
Yunan uygarlığının MÖ 323 ile MÖ 146 yılları arasındaki döneminde yaşamış olan halk
- Helenist
Helen kültürü, tarihi, dili ve edebiyatı konularında uzman olan kimse
- Helenistik
Helen kültürüne, tarihine, diline ve edebiyatına ait olan
- Helenizm
Helen uygarlığı
- helezon
Kıvrımlı, yılankavi biçim
- helezonlaşma
Helezonlaşmak biçimi veya durumu
- helezonlaşmak
Sarmal, kıvrımlı biçime gelmek
- helezonsuz
Helezonu olmayan
- helik
Duvar örülürken büyük taşların arasına konulan ufak taşlar
- helikoit
Helis biçiminde eğri yüzey
- helikon
Çalgı ağızlığı ve pistonu olan, boyundan geçirilerek tutulan, çember biçimli, üflemeli bakır çalgı
- helikopter
Dik iniş ve çıkış yapabildiği için dar yerlerde de kullanılabilen, tepeden pervaneli, uçan taşıt
- helikopter pisti
Helikopterin iniş kalkış yaptığı özel alan; heliport
- helis
Bir silindirin ana doğrularını sabit bir açı altında kesen eğri
- helke
Bakırdan yapılan bakraç, kova
- hellim
Kıbrıs'ta yapılan bir tür beyaz peynir
- helme
Fasulye, pirinç, buğday vb. taneler kaynatıldığında nişastanın çökelmesiyle oluşan koyu sıvı
- helme dökmek
kaynatılmış taneler koyulaşmak
- helme gibi
iyice pişmiş
- helmelenme
Helmelenmek işi
- helmelenmek
Helme durumuna gelmek
- helmeleşme
Helmeleşmek durumu
- helmeleşmek
Helme durumuna gelmek
- helmeli
Helme durumunda olan (yemek)
- helmintolojik
Kurt bilimi ile ilgili
- helva
Şeker, yağ, un veya irmikle yapılan tatlı
- helvacı
Helva yapan veya satan kimse
- helvacı kabağı
Kabakgillerden, tatlısı yapılan dışı boz, içi sarı renkli iri bir tür kabak; kestane kabağı (Cucurbita maxima)
- helvacılık
Helvacının yaptığı iş
- helvahane
Genellikle helva pişirmekte kullanılan geniş ve az derin tencere
- helvalaşma
Helvalaşmak durumu
- helvalaşmak
Helva durumuna gelmek
- helvalık
Helva yapımı için kullanılan malzeme
- helyodor
Altın sarısı renginde, berilden oluşan, kuyumculukta kullanılan bir taş
- helyograf
Güneş ışınlarından yararlanan optik telgraf aleti
- helyoterapi
Güneş ışınlarıyla tedavi
- helyum
Atom numarası 2, yoğunluğu 0,13 olan, havada az miktarda bulunan soy gazlardan biri (simgesi He)
- hem
Bir kimseyi uyarmak, bir şeyi açıklamak veya anlamı güçlendirmek için "özellikle, zaten, bir de, şurası da var ki" anlamlarında kullanılan bir söz
- hem ... hem ...
Görevdeş ögeleri ya eşitlik ve birlikte olma ya da birbirine karşıt olma işlevi ile sıralayan ve bağlayan tekrarlamalı bir söz, ne ... ne ... karşıtı
- hem de
anlamı güçlendirmek, bir veya daha çok ögeye bir başkasının da eklendiğini belirtmek için kullanılan bir söz
- hem de nasıl
pek çok, çok iyi
- hem kaçar hem davul çalar
"işi yapmaktan çekindiği hâlde yine de yapar" anlamında kullanılan bir söz
- hem kel hem fodul
yetenekli olmadığı hâlde üstünlük taslayanlar için kullanılan bir söz
- hem nalına hem mıhına
karşıt olan iki yanı destekleyerek
- hem suçlu hem güçlü
"gerçek suçlu kendi olduğu hâlde başkalarını suçlayan" anlamında kullanılan bir söz
- hem ziyaret hem ticaret
biriyle görüşmeye giden kimsenin, bu gidişten yararlanarak başka bir işi de yapması durumunda kullanılan bir söz
- hemati
Kanın hemoglobin ile renklenmiş alyuvarı
- hematolojik
Kan bilimi ile ilgili
- hemayar
Aynı ayarda olan
- hemcins
Aynı cinsten olan
- hemcinslik
Hemcins olma durumu
- hemdem
Zamanlarını bir arada geçiren samimi arkadaş
- hemdem olmak
zamanlarını bir arada geçiren samimi arkadaş olmak
- hemdert
Dert ortağı olan
- hemdertlik
Hemdert olma durumu
- hemen
Yakın mesafe, konum vb. için çok
- hemen hemen
Nerede ise, az zaman sonra
- hemfikir
Aynı düşüncede, aynı görüşte olan
- hemfikirlik
Hemfikir olma durumu
- hemhâl
Aynı durumda olan
- hemhâl olmak
bütünleşmek, birliktelik özelliği göstermek
- hemhâllik
Hemhâl olma durumu
- hemodiyaliz
Geçirgen bir zardan süzerek zehirli artıkları ayıklamak ve kanı temizlemek için kullanılan tedavi yöntemi
- hemofil
Kanaması dinmeyen, hemofili hastalığına tutulan (kimse)
- hemofili
Kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluğa bağlı kanama hastalığı
- hemoglobin
Alyuvarların yapısında bulunan, dokulardan karbondioksidi akciğerlere, akciğerlerden oksijeni dokulara taşıyan, demir içeren ve kana kırmızı rengini veren protein
- hemze
Gırtlakta, ses tellerinin birbirine yapışması sonucu havanın akışını birdenbire engellemesiyle oluşan ve bir kesinti izlenimi veren ünsüz
- hemzemin
Aynı düzeyde olan
- hemzemin geçit
Kara yoluyla aynı düzeyde olan tren yolu geçidi
- hemşehrim!
"arkadaşım!" anlamında kullanılan bir seslenme sözü
- Hemşin
Rize iline bağlı ilçelerden biri
- hemşire
Mesleği ile ilgili belirlenen standartlar çerçevesinde temel eğitimini tamamlamış, sağlığın korunması ve geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi, hastalık durumunda bakım ve rehabilitasyonun sağlanması ile ilgili uygulamalarda yeterli ve yetkili olan sağlık görevlisi; şvester
- hemşirelik
Hemşirenin yaptığı iş
- hemşirezade
Kız kardeşin çocuğu
- hemşo
"Hemşehri" kelimesinin kısaltılmasıyla ortaya çıkan bir hitap şekli
- Hendek
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- hendek
Geçmeye engel olacak biçimde uzunlamasına kazılmış derin çukur
- hentbol
Yedişer kişilik iki takım arasında yalnızca elle oynanan, topu karşı takımın kalesine atmaya dayanan oyun; el topu
- hentbolcu
Hentbol oynayan kimse
- hentbolculuk
Hentbolcunun yaptığı iş
- henüz
Az önce; daha
- hep
Hiçbiri dışta tutulmamak veya eksik olmamak üzere, bütün, tüm olarak
- hep bir ağız olmak
söz birliği etmek, anlaşarak bir konuda aynı şeyleri söylemek
- hep bir ağızdan
Toplu olarak (söylemek, konuşmak)
- hep birden
Toplu olarak; cümleten
- hepatoloji
Karaciğerin anatomisini, fizyolojisini ve hastalıklarını inceleyen bilim dalı
- hepatolojik
Hepatoloji ile ilgili
- hepi topu
Hepsi, tamamı
- heple hiç ilkesi
Tür, cins vb. evrensel bir konu üzerinde ileri sürülen olumlu, olumsuz bir yargının, o tür veya cinsin bütün bireyleri için doğru olması ilkesi
- hepsi
Sözü edilenlerin tamamı; cümlesi, cemi cümlesi, topu
- hepyek
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan her ikisinin de bir benekli olan yüzünün üste gelmesi
- hepçil
Hem hayvansal hem bitkisel besinlerle beslenen
- hepçillik
Hepçil olma durumu
- her
Önüne geldiği ismin benzerlerini "teker teker hepsi, birer birer hepsi, birer birer tamamı" anlamıyla kapsayacak biçimde genelleştiren söz
- her an
Her zaman, her dakika
- her ağacın meyvesi olmaz
"dışarıdan verimli gibi görünen herkes verimli olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- her ağaçtan kaşık olmaz
"özelliği olan bir iş için sıradan birisi kullanılamaz" anlamında kullanılan bir söz
- her aşın kaşığı olmak
her şeye karışmak, her şeye burnunu sokmak
- her bir
Sayılabilen şeylerin ayrı ayrı hepsi; beher (I)
- her biri
Ayrı ayrı hepsi
- her boyaya girip çıkmak
çeşitli işlerde kısa süre de olsa çalışmış olmak
- her boyayı boyadı, bir fıstıki yeşil (mi) kaldı?
yapılması gereken bir şey varken, önemsiz, zorunlu olmayan şeylerle ilgilenildiğinde söylenen bir söz
- her dağın derdi kendine göre
"herkesin kendi durumuna bağlı olarak sorunları vardır" anlamında kullanılan bir söz
- her dediği olmak
istediği her şey yerine getirilmek
- her deliğe elini sokma, ya yılan çıkar ya çıyan
"sonunu düşünmeden sana zararı dokunma olasılığı bulunan davranışlarda bulunma" anlamında kullanılan bir söz
- her dem taze
Yaşlı olduğu hâlde genç görünen
- her derde deva olmak
birçok şeye çare olmak
- her düşüş bir öğreniş
"kişi her yanlış davranışının acı sonucundan bir ders almalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- her firavunun bir Musa'sı çıkar
"insanı, zalimce davranan birinden kurtaracak bir kimse her zaman bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- her gördüğü sakallıyı babası sanmak
görünüşe aldanmak
- her gün
Süreklice, sürekli olarak; günde
- her gün baklava börek yense bıkılır
"hep aynı şeyle uğraşmak insana bıkkınlık verir" anlamında kullanılan bir söz
- her horoz kendi çöplüğünde öter
"herkes ancak kendi çevresinde bir değer taşır ve sözünü orada geçirebilir" anlamında kullanılan bir söz
- her ihtimale karşı
her türlü olasılığı düşünerek
- her işe burnunu sokmak
yerli yersiz her şeye karışmak
- her işin (veya şeyin) başı sağlık
"insanın yapacağı her şey vücut sağlığına bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz
- her işte bir hayır vardır
"kişi, kötümserliğe kapılmamak için olup biten her işi hayra yormalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- her kafadan bir ses çıkmak
bir konu üzerinde herkes rastgele konuşmak
- her kaşığın kısmeti bir olmaz
"herkesin talihi, kazancı bir değildir" anlamında kullanılan bir söz
- her koyun kendi bacağından asılır
"herkes kendi davranışlarından sorumludur, herkes hatasının cezasını kendisi çeker" anlamında kullanılan bir söz
- her kuşun eti yenmez
"herkes zorbalığa boyun eğmez, buna karşı gelecekler de çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- her lafın altından kalkmak
genellikle yerme veya hakaret sözlerinin altında kalmayıp cevap verebilmek
- her ne kadar
Başına getirildiği şartlı cümledeki yargının doğru veya doğal görüldüğünü fakat bunun yeterli olmadığını anlatan bir söz
- her ne pahasına olursa olsun
ne pahasına olursa olsun
- her neyse
Ne olursa olsun, ne kadar ise, tutarı ne ise
- her sakaldan bir tel çekseler köseye sakal olur
"herkes biraz fedakârlık etse bir yoksul perişanlıktan kurtulur" anlamında kullanılan bir söz
- her tarakta bezi olmak
birçok işi veya ilişkisi olmak
- her taş baş yarmaz
"korkulan her şey tehlikeli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- her telden çalmak
her çeşit işi yapabilir durumda olmak
- her yerdelik
Tanrı'nın her yerde ve her zaman bulunduğuna inanan din ve fizikötesi görüş
- her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır
"herkesin kendine özgü bir çalışma yöntemi, bir iş yapma biçimi vardır" anlamında kullanılan bir söz
- her yiğidin gönlünde bir aslan yatar
"herkesin kendine göre büyük bir emeli vardır" anlamında kullanılan bir söz
- her yokuşun bir inişi, her inişin bir yokuşu vardır
"hayat boyunca yükselme, düşme vb. durumlar birbirinin ardından gelebilir" anlamında kullanılan bir söz
- her zaman
Ara vermeden, sürekli olarak; baştan sona, her daim, her dem
- her zaman eşek ölmez, on köfte on paraya olmaz
"istenilen şeyi kolayca elde etme imkânı ortaya çıkınca fırsat kaçırılmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- her zaman gemicinin istediği rüzgâr esmez
"olaylar herkesin istediği biçimde meydana gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- her ziyan bir öğüttür
"kişi, uğradığı her zarardan bir ders alır" anlamında kullanılan bir söz
- her çiçek koklanmaz
"her güzelle ilişki kurmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- her çok azdan olur
"çoğu elde etmek için azları biriktirmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- her önüne gelen
olur olmaz herkes
- her şey
O anda bulunanların bütünü
- her şey dâhil
Konaklama tesislerinde önceden veya girişte ödenen ücret karşılığında oda, kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin yanı sıra tüm gün boyunca içecek ikramının, sauna, havuz vb. hizmetlerin tamamının verilmesine dayanan sistem
- her şeyci
Her işi yapan, her şeyi alıp satan kimse
- her şeyin vakti var, horoz bile vaktinde öter
“her şey zamanında yapılmalıdır” anlamında kullanılan bir söz
- her şeyin yenisi, dostun eskisi
“dostluk eskidikçe güç ve değer kazanır” anlamında kullanılan bir söz
- her şeyin yokluğu yokluktur
“insana gerekli olan şey küçük ve değersiz de olsa yokluğunda kendini belli eder” anlamında kullanılan bir söz
- heragil
Terbiyesiz, görgüsüz (kimseler)
- hercai
Hiçbir şeyde kararlı olmayan veya konudan konuya geçiveren (kimse); yeltek, gelgeç
- hercai menekşe
Menekşegillerden, mor, sarı, beyaz renkte, menekşeye benzer çiçekleri olan yıllık bir bitki; alacamenekşe (Viola tricolor)
- hercaice
Hercai gibi, hercaiye yakışan
- hercailik
Hercai olma durumu
- hercümerç
Karmakarışık olan
- hercümerç etmek
karmakarışık etmek
- hergele
Binmeye veya yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek
- hergeleci
Yaban atlarına bakan kimse, yabani at çobanı
- hergelecilik
Hergelecinin yaptığı iş
- hergelelik
Hergele olma durumu
- herhangi
Özellikleri iyice bilinmeyen, iyice belli olmayan
- herhangi bir
Özellikleri iyice bilinmeyen, iyice belli olmayan (kimse veya şey); değme (II)
- herhangi biri
Özellikleri iyice bilinmeyen, iyice belli olmayan, rastgele biri
- herhâlde
Büyük bir ihtimalle; yalım, herhâl
- herif
Güven vermeyen, aşağı görülen, bayağı kimse
- heriflik
Herif olma durumu, herife yakışır davranışta bulunma
- herifçioğlu
Kızılan veya beklenmeyen bir işi yapan erkek
- herik
Karadeniz'in geçit bölgelerinde yetiştirilen, beyaz renkli, kaba ve karışık yapağılı bir tür koyun
- herk
Sürüldükten sonra bir yıl dinlendirilen, nadasa bırakılan tarla
- herk etmek
tarlayı sürüp dinlenmeye bırakmak
- herkes
İnsanların bütünü; cümle, cemi cümle, cümle âlem, dünya âlem, yediden yetmişe, yedi mahalle, yedi düvel
- herkes aklını pazara çıkarmış, yine kendi aklını almış
"insanlar kendi akıllarını başkalarının aklından üstün görürler" anlamında kullanılan bir söz
- herkes bildiğini okur
"başkaları ne söylerse söylesin, herkes kendi düşünüşüne göre iş yapar" anlamında kullanılan bir söz
- herkes davul çalar ama çomağı makama uyduramaz
"herkes iş yapar ama o işin gerektirdiği ustalığı gösteremez" anlamında kullanılan bir söz
- herkes evinde ağadır
"herkesin kendi evinde, kendi çevresinde saygınlığı vardır" anlamında kullanılan bir söz
- herkes gider Mersin'e, biz gideriz tersine
bir işin bilerek ters yapıldığını, yolunda yapılmadığını anlatan bir söz
- herkes kaşık yapar ama sapını ortaya (veya doğru) getiremez
"herkes bir iş yapar ancak istenildiği kadar güzel ve kusursuz olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- herkes kendi ayıbını bilmez
"insan kendi kusurunu göremez, bilemez" anlamında kullanılan bir söz
- herkes kendi ölüsü için ağlar
"hiç kimse başkasının acısını içinde duymaz, onun yüreğini sızlatan ancak kendi acısıdır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin aklı bir olsa koyuna çoban bulunmaz
"herkes aynı şeyi bilse ve yapabilseydi, geri kalan işleri yapacak kimse bulunamazdı" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin arşınına göre bez vermezler
"genel kurallar herkesin istek ve ihtiyacına göre bozulamaz" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin ağzı torba değil ki büzesin
"başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin bir derdi var, değirmencininki su
"herkesin kendi yaşayışı ile ilgili bir derdi vardır, bir kişinin derdi ötekininkine benzemez" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin ettiği yoluna gelir
"bir kimse başkasına ne yaparsa kendisi de aynı şeyle karşılaşır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin geçtiği köprüden sen de geç
"herkesin tuttuğu yoldan sen de git" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin gönlünde bir aslan yatar
her yiğidin gönlünde bir aslan yatar
- herkesin hamuru ekmeğine göredir
"bir iş için yapılacak hazırlık, gereksinim ölçüsünde olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin tenceresi kapalı kaynar
"bir kimsenin durumu, içinde bulunduğu yaşayış şartları başkalarınca gereği gibi bilinemez" anlamında kullanılan bir söz
- herkesin yorulduğu yere han yapılmaz
herkesin arşınına göre bez vermezler
- herkeslik
Aleladelik, sıradan olma durumu
- herkesçe
Herkes tarafından
- herkül
Güçlü, kuvvetli kimse
- herkül gibi
güçlü, kuvvetli
- hertz
Saniyede bir titreşim yapan devirli bir olayın frekansına eşit frekans birimi
- herze
Saçma sapan olan söz
- herze yemek
yersiz söz söylemek
- herzevekil
Kendisini ilgilendirmeyen işlere karışan (kimse)
- HES kodu
Kişilerin salgın hastalıkla ilgili durumlarını gösteren kod
- hesaba almak
göz önünde bulundurmak
- hesaba almamak (veya katmamak)
önem vermemek
- hesaba dökmek
sayıyla ilgili bir konuyu açıklığa kavuşturmak için kâğıt üzerinde hesaplamak
- hesaba gelmez
sayılamayacak kadar çok
- hesaba katmak
dikkate almak, göz önünde bulundurmak
- hesaba katılmamak
göz önüne alınmamak
- hesaba kitaba gelmemek
sınırsız olmak
- hesaba çekmek
bir kişiden, bir kuruldan yaptığı işler için açıklama ve savunma istemek
- hesabı kapamak
alacak verecek bırakmamak
- hesabı kapatmak
her türlü ilişkiyi bitirmek, sona erdirmek
- hesabı kesmek
alışverişi veya ilgiyi kesmek
- hesabı temizlemek
borcunu ödemek
- hesabı yok
sayılamayacak kadar çok, sayısız
- hesabına
yönünden, için, ... adına, yararına
- hesabına gelmek
yararına uygun, elverişli olmak
- hesabını almak
bir iş sonunda hakkını almak
- hesabını bilmek
tutumlu olmak
- hesabını bilmeyen kasap, ne satır bırakır ne masat
"hesabını bilmeyen kişi elinde, avucunda bulunan işe yarar şeyleri de ziyan eder" anlamında kullanılan bir söz
- hesabını görmek
alacağını verip ilişiğini kesmek
- hesabını kitabını bilmek
tutumlu olmak
- hesap
Matematiksel işlem
- hesap (veya hesabını) vermek
bir işin sorumluluğunu yüklenmek
- hesap açmak
gereğinde çekilmek üzere bankaya yatırılan para için işlem yapmak
- hesap belgesi
Bankalarda çekilen veya yatırılan para karşılığında verilen belge; dekont
- hesap cetveli
Sayılar arasında birçok işlemin sonucunu kolayca bulmaya yarayan, iç içe yerleştirilmiş ve biri diğerinin üzerinde kayan iki parçadan oluşan cetvel
- hesap cüzdanı
Bir bankada hesabı olanların yatırdığı veya çektiği paralarının yazılmasına yarayan defter
- hesap etmek
bir işin kazancıyla giderini karşılaştırarak bir sonuca varmak
- hesap etmek, kitap etmek
bütün ayrıntılarıyla düşünmek
- hesap görmek
alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek
- hesap işi
Bir tür el işlemesi
- hesap kamarası
Geminin seyri, denetlenmesi, haritaların kullanılması ile ilgili her türlü hesabın ve çalışmanın yapıldığı, köprü üstü arkasında yer alan oda
- hesap kesmek
ilişiğini kesmek
- hesap kitap
Hesap yaparak, düşünüp taşındıktan sonra
- hesap kitap yapmak (veya etmek)
ayrıntılarıyla hesap edip düşünmek
- hesap makinesi
Birçok sayısal işlemi yapmaya yarayan araç
- hesap sormak
bir konuda açıklama ve savunma istemek, sorumlu tutmak
- hesap tutmak
alışverişle ilgili sayıları bir yere yazmak
- hesap uzmanı
Vergi yükümlülerinin dosyalarını incelemekle görevli Maliye Bakanlığına bağlı yetkili
- hesap çıkarmak
alacakla vereceği kâğıt üzerinde karşılaştırmak
- hesap özeti
Hesap sahiplerinin hesabına yatan ve söz konusu hesaptan çekilen miktarların dökümünü gösteren cetvel; ekstre
- hesaplama
Hesaplamak işi
- hesaplamak
Hesap işlemini yapmak, hesap etmek
- hesaplamak kitaplamak
hesap kitap yapmak
- hesaplanma
Hesaplanmak işi
- hesaplanmak
Hesap edilmek
- hesaplanış
Hesaplanmak işi
- hesaplatma
Hesaplatmak işi
- hesaplatmak
Hesap ettirmek
- hesaplattırma
Hesaplattırmak işi
- hesaplattırmak
Hesaplama işini yaptırmak
- hesaplayabilme
Hesaplayabilmek işi
- hesaplayabilmek
Hesaplama ihtimali veya imkânı bulunmak
- hesaplayış
Hesaplamak işi
- hesaplaşabilme
Hesaplaşabilmek işi
- hesaplaşabilmek
Hesaplaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hesaplaşma
Hesaplaşmak işi
- hesaplaşmak
Birbirindeki alacakla vereceğin hesabını yapmak
- hesaplı
Satın alınabilen, bütçeye uygun; hesaplıca, ekonomik
- hesaplı hareket etmek
ölçülü davranmak
- hesaplıca
(hesaplı'ca) Hesaplı bir biçimde
- hesaplılık
Hesaplı olma durumu
- hesapsız
Hesabı tutulmayan
- hesapsız kitapsız
Deftere geçirmeden veya belgeye bağlamadan
- hesapsızca
Hesapsız bir biçimde
- hesapsızlık
Hesapsız olma durumu
- hesapta olmamak
daha önce düşünülen şeylerin dışında olmak
- hesaptan düşmek
hesaptan, borçtan, alacaktan indirmek, çıkarmak
- hesapça
Hesaba göre, hesaba uygun olarak
- hesapçı
Hesabını iyi bilen; hesabi
- hesapçılık
Hesapçı olma durumu; hesabilik
- heterodoks
Kabul edilmiş din kurallarına aykırı
- heteroseksüel
Karşı cinsi arzulayan
- heteroseksüellik
Heteroseksüel olma durumu
- heterosiklik
Birleşiminde karbon atomundan başka oksijen, azot, kükürt atomlarının da bulunduğu kapalı zincirli bir bileşik
- hevenk
Bir ipe, bir çubuğa geçirilmiş, dizilmiş veya birbirine bağlanmış yaş meyve ve sebze bağı
- heves
Gelip geçici istek
- heves etmek
bir şeye karşı istek duymak, eğilimli olmak
- hevesi kalmamak
bir şeyi yapmaya karşı isteği kalmamak
- hevesi kursağında (veya boğazında veya içinde) kalmak
istediği, imrendiği şeyi elde edememek
- hevesi olmak
bir şey yapmaya isteği olmak
- hevesine düşmek
çok fazla istemek
- hevesini almak
istediği, imrendiği şeyi elde ederek ona doymak
- hevesini kursağında bırakmak
isteklerini, düşüncelerini engellemek
- hevesini kırmak (veya kaçırmak)
birinin isteklerine, eğilimlerine engel olmak
- hey
Seslenmek veya ilgi ve dikkat çekmek için söylenen bir söz
- hey gidi (hey)
çeşitli duyguları pekiştiren veya özlem ve acınma bildiren bir söz
- hey hey
Tehlikeye düşebileceği anda kişinin dikkat etmesini sağlamak için söylenen söz
- heyamola
Gemicilerin veya işçilerin birlikte bir şey çekerken "haydi çek, gayret" anlamlarında bir ağızdan yüksek sesle ve makamla söyledikleri söz
- heyamola ile
bir işin ancak büyük güçlüklere katlanılarak ve birçok kişinin yardımıyla yapılabileceğini anlatan bir söz
- heybe
At, eşek vb. binek hayvanlarının eyeri üzerine geçirilen veya omuzda taşınan, içine öteberi koymaya yarayan, kilim veya halıdan yapılmış iki gözlü torba
- heybeci
Heybe yapan veya satan kimse
- heybecilik
Heybecinin yaptığı iş
- heybet
Korku ve saygı uyandıran görünüş
- heybetli
Görünüşü korku ve saygı uyandıran
- heybetlice
Oldukça heybetli
- heybetlilik
Heybetli olma durumu
- heyecan
Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu; teheyyüç
- heyecan duymak
heyecanlanmak
- heyecan vermek
heyecan duymasına sebep olmak
- heyecana düşürmek
heyecanlandırmak
- heyecana gelmek
heyecanlanmak, heyecan duymak
- heyecana getirmek
heyecanlandırmak, heyecanlanmasına sebep olmak
- heyecana kapılmak
aşırı derecede heyecan, coşku duymak
- heyecana vermek
telaşlandırmak
- heyecanlanabilme
Heyecanlanabilmek işi
- heyecanlanabilmek
Heyecanlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- heyecanlandırabilme
Heyecanlandırabilmek işi
- heyecanlandırabilmek
Heyecanlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- heyecanlandırma
Heyecanlandırmak işi; tehyiç
- heyecanlandırmak
Heyecan duymasına sebep olmak
- heyecanlanma
Heyecanlanmak işi
- heyecanlanmak
Herhangi bir nedenle güçlü, geçici bir duygulanımdan etkilenmek, heyecana gelmek
- heyecanlanıverme
Heyecanlanıvermek durumu
- heyecanlanıvermek
Çabucak heyecanlanmak
- heyecanlanış
Heyecanlanmak işi
- heyecanlı
Çabuk, kolay heyecanlanan; müteheyyiç
- heyecanlılık
Heyecanlı olma durumu
- heyecansız
Çabuk, kolay heyecanlanmayan
- heyecansızca
Heyecansız bir biçimde
- heyecansızlık
Heyecansız olma durumu
- heyet
Biçim, kılık, dış görünüş
- heyet raporu
Bir sağlık kuruluşunda görevli uzman doktorlardan oluşan kurul tarafından verilen, kişinin sağlık durumunu bildiren rapor
- heyhat
"Yazık, ne yazık" anlamında kullanılan bir söz
- heyhey
Aşırı sinirlilik
- heyheylenme
Heyheylenmek durumu
- heyheylenmek
Durup dururken veya sudan sebeplerle sinirlenmek
- heyheyler basmak
içi daralıp sinirlenmek
- heyheyler geçirmek
sinir krizleri geçirmek
- heyheyleri tutmak (veya gelmek)
çok sinirlenmek
- heyheyleri üstünde (veya başında veya tepesinde) olmak
çok sinirlenmek
- heyheyli
Heyheyleri üstünde olan, sinirleri bozuk
- heyheysiz
Sinirlenmemiş, sakin görünen
- heykel
Taş, tunç, bakır, kil, alçı vb. maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğrulup pişirilerek biçimlendirilen eser; yontu, statü
- heykel gibi
hareketsiz, duygusuz
- heykelci
Heykel yapan sanatçı; heykeltıraş, yontucu
- heykelci kalemi
Heykelcilerin taş, kil, alçı vb. gereçleri biçimlendirmek için kullandıkları kesici, düzeltici ve yontucu araç
- heykelcilik
Heykelcinin yaptığı iş; heykeltıraşlık, yontuculuk
- heykelini dikmek
türlü alanlarda üstün başarı gösteren kimselere değerbilirlik göstermek
- heykelleştirme
Heykelleştirmek işi
- heykelleştirmek
Heykel durumuna getirmek
- heykelli
Heykeli olan
- heyula
Korkunç hayal
- heyula gibi
pek iri, iri yarı
- hezaren örgü
Bambu kabuklarından soyularak elde edilen liflerle veya sentetik malzemeyle yapılan özel bir örgü
- hezel
Karşısındakini neşelendirmek amacıyla yazılan veya söylenen söz
- hezen
Ahşap ev, cami vb. yerlerde damların üzerine döşenen kalın ve büyük ağaç
- hezeyan etmek
saçmalamak
- hezimete uğramak
bozguna veya büyük bir yenilgiye uğramak
- hezliyat
Hezel türünde yazılmış şiirler
- Hf
Hafniyum elementinin simgesi
- Hg
Cıva elementinin simgesi
- hibe etmek
bağışlamak
- hibrit
İki farklı güç kaynağının bir arada bulunması
- hicap duymak (veya etmek)
utanmak
- hicaz
Klasik Türk müziğinde dügâh perdesinde karar kılan bir makam
- hicazkâr
Klasik Türk müziğinde rast perdesinde karar kılan bir makam
- hicran
Bir yerden veya bir kimseden ayrılma, ayrılık
- hicret
İslam takviminde tarih başı sayılan Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç etmesi
- hicret etmek
göç etmek
- hicri
Tarih başı olarak hicreti kabul eden
- hicri takvim
Hicreti başlangıç olarak alan takvim
- hicri tarih
Hicri takvimin belirttiği tarih
- hicvedebilme
Hicvedebilmek işi
- hicvedebilmek
Hicvetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hicvediş
Hicvetmek işi
- hicvetme
Hicvetmek işi
- hicvetmek
Alay yoluyla yermek
- hidatit
Birçok memelinin ve insanın karaciğerinde gelişen ekinokok tenyasının larvası
- hidayet
Doğru yol, hak olan Müslümanlık yolu
- hidayete ermek
Müslüman olmak, İslam dinini kabul etmek
- hiddet etmek
öfkelenmek, kızmak
- hiddete kapılmak
öfkelenmek, kızmak
- hiddetten kudurmak
çok öfkelenmek, aşırı derecede kızmak
- hidiv
Osmanlı Devleti'nde Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan sonra Mısır valilerine verilen ünvan
- hidivlik
Hidiv yönetimi veya makamı
- hidra
Hidralar takımından, 1 santimetre uzunluğundaki, vücudu torba biçiminde, ağız çevresinde 6-10 dokunacı olan tatlı su hayvanı (Hydra)
- hidralar
Örnek hayvanı hidra olan sölenterler bölümü
- hidrasit
Hidrojen ile bir metalsinin oksijensiz birleşmesinden oluşan asit
- hidrat
Bir cismin suyla birleşmesiyle veya bazı madenler üzerinde suyun etkisiyle oluşan bileşik
- hidratlı
İçinde hidrat bulunan
- hidrobiyoloji
Sularda yaşayan canlıların hayatını inceleyen bilim dalı
- hidrobiyolojik
Hidrobiyoloji ile ilgili
- hidrodinamik
Sıvıya batırılmış katı cisimler üzerinde, onların hareketiyle ilgili olarak sıvıların gösterdiği direnci ve sıvıların hareketini inceleyen bilim dalı
- hidroelektrik
Su gücüyle elde edilen elektrik enerjisi
- hidroelektrik santral
Su gücüyle çalışan makinelerle elektrik üreten merkez
- hidrofon
Suların taşıdığı sesleri dinleyerek özellikle denizaltıların yerini belirlemekte kullanılan araç
- hidrograf
Su bilgisi uzmanı
- hidrojen
Oksijenle birleşerek suyu oluşturan, atom numarası 1, rengi, kokusu ve tadı olmayan bir gaz; müvellidülma (simgesi H)
- hidrojen bombası
Ağır hidrojen atomları çekirdeklerinin kaynaşarak helyum durumuna girmesiyle elde edilen, enerji temeline dayanan bomba
- hidrojenleme
Hidrojenlemek işi
- hidrojenlemek
Hidrojen ile birleştirmek
- hidrojenlenme
Hidrojenlenmek durumu
- hidrojenlenmek
Hidrojenli duruma gelmek
- hidrojenli
Hidrojen içeren
- hidrojeoloji
Yer altı sularının araştırılmasını ve elde edilmesini inceleyen yer bilimi kolu
- hidrojeolojik
Hidrojeoloji ile ilgili
- hidrokarbon
Karbon ve hidrojen birleşiği; hidrokarbür
- hidrokarbonat
Hidratlı bazik karbonat
- hidroklorik asit
Hidrojen ve klordan oluşan, renksiz, havada beyaz dumanlar saçan, suda kolayca eriyen ve hayvan kemiklerinden jelatin, fosfor elde edilmesinde, çeliğin pasını gidermede kullanılan keskin kokulu bir gaz; tuz ruhu (HCl)
- hidroksil
Bir madenle birleştiği zaman hidroksit yapan atom grubu (OH)
- hidroksit
Bir maden üzerine suyun etkisiyle yani bir hidroksil grubu ile bir madenin kaynaşmasından oluşan birleşik
- hidrolik
Su ile ilgili
- hidroliz
Bir molekülün su etkisiyle ikiye ayrılmasını sağlayan tepkime
- hidrolojik
Su bilimi ile ilgili
- hidrosefal
Hidrosefalisi olan
- hidrosefali
Beyin omurilik sıvısının çoğalmasıyla, beyin karıncıklarının büyümesine yol açan, bazen de kafatasının büyümesine sebep olan hastalık
- hidrosiyanik
Siyanojen ile hidrojenin birleşmesinden oluşan asit (HCN)
- hidroskopi
Yer altındaki suları arayıp bulma işi
- hidrostatik
Sıvıların dengesiyle ilgili olan
- hidrotermal
Şifalı sıcak su kaynağı
- hidrozol
Sıvı durumundaki koloit
- hidrür
Bir element veya birleşikle hidrojen birleşimi
- higrometrik
Nem ile ilgili, neme ilişkin
- hijyen
Sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü
- hijyenik
Sağlık kurallarına uygun
- hijyeniklik
Hijyenik olma durumu
- hikem
Hikmetler
- hikemî
Felsefe ile ilgili
- hikmet
Tanrı'nın insanlar tarafından anlaşılamayan amacı
- hikmetinden sual olunmaz
"sonucunun sebebi sorulmaz, araştırılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- hikmetli
Hikmeti olan
- hikâye
Bir olayın sözlü veya yazılı olarak anlatılması; boy (III)
- hikâye birleşik zamanı
Geçmiş, şimdiki, geniş, gelecek zamanla veya dilek, gereklilik kipleriyle çekimlenmiş bir fiile ek-fiilin -dı çekimi eklenerek yapılan ve fiilin geçmişte yapıldığını bildiren zaman: geliyordu (geliyor+ idi), gelecekti (gelecek + idi), gelmeliydi (gelmeli + idi) vb.
- hikâye etmek
ayrıntılarıyla anlatmak, söylemek
- hikâyeci
Hikâye yazan; öykücü
- hikâyecik
Kısa veya özlü anlatımı olan hikâye, fıkra; anekdot
- hikâyecilik
Hikâyecinin yaptığı iş; öykücülük
- hikâyeleme
Hikayelemek işi
- hikâyelemek
Roman, hikâye, masal vb. edebî türlerde bir olay dizisini anlatmak
- hikâyeleştirme
Hikâyeleştirmek işi
- hikâyeleştirmek
Hikâye durumuna getirmek
- hikâyeli
Hikâyesi olan
- hikâyemsi
Hikâyeyi andıran, hikâyeye benzeyen, hikâye gibi
- hikâyesiz
Hikâyesi olmayan
- hilaf olmasın
"yanılmıyorsam" anlamında kullanılan bir söz
- hilaf yok
"yalan değil, yalan yok" anlamında kullanılan bir söz
- hilafetçi
Halifeliğin sürdürülmesinden yana olan kimse
- hilafetçilik
Hilafetçi olma durumu
- hilafsız
Abartmaksızın
- hilafsızca
Hilafsız bir biçimde
- hilal
Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi; ayça, yeni ay
- hilal gibi
ince ve düzgün (kaş)
- hilalî
Hilal biçiminde olan
- hile
Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen; al (II), dolap, dümen, oyun, ayak oyunu, fen, fent, fesat, nakış
- hile hurda bilmemek
aldatma yollarını bilmemek, dürüst olmak
- hile ile iş gören mihnet ile can verir
"işlerine hile karıştırıp başkalarını aldatan kişi son nefesini azap içinde verir" anlamında kullanılan bir söz
- hile yapmak
aldatmak
- hileci
Hile yapan, hile karıştıran; aynacı, dolmacı, filmci, oyuncu, hilebaz, hilekâr, kaltaban
- hilecilik
Hileci olma durumu; aynacılık, dolmacılık, hilebazlık, hilekârlık
- hileişeriye
Çözümü güç bir hukuki sorunu hukuk kurallarını zedelemeden çözümleme
- hileli
Hilesi olan, içine hile karışmış, hile ile yapılmış
- hileli iflas
Alacaklıları zarara sokmak amacıyla hileli işlemler yaparak gerçekleştirilen iflas yolu; dolanlı iflas
- hilesi hurdası yok
“yalanı dolanı yok” anlamında kullanılan bir söz
- hilesiz
Hile yapmayan, düzen bilmeyen (kimse)
- hilesizlik
Hilesiz olma durumu
- hilkat garibesi
Bedeninde doğuştan normal olmayan gariplikler bulunan kimse
- hilti
Hava basıncıyla çalışan, beton kırıcı, delici alet
- Hilvan
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- hilye
Hz. Muhammed'in dış görünüşünü ve niteliklerini anlatan manzum ve mensur eser
- himaye
Kayırma, elinden tutma
- himaye etmek
korumak, kayırmak, gözetmek
- himaye görmek
biri tarafından korunmak, kayırılmak, gözetilmek
- himayesine almak
koruyucusu olmak, korumak
- himayesizlik
Korumasız olma durumu
- himmet
Yardım, kayırma
- himmet etmek
yardım etmek, emek vermek
- himmetin var olsun
teşekkür için söylenen bir söz
- hin
Zaman, zamane
- hindi
Tavukgillerden, XV. yüzyılda evcilleştirilerek Amerika'dan bütün dünyaya yayılan, boyun ve başı çıplak, parlak, yeşil ve esmer tüylü, kümes hayvanlarının en büyüğü; gülük, keloğlan (II), mısırtavuğu (Meleagris gallopavo)
- hindi gibi kabarmak
gururlanmak, kurumlanmak, büyüklük taslamak
- hindiba
Birleşikgillerden, yaprakları haşlanarak salata gibi yenebilen, birkaç yıllık otsu bir bitki; güneğik, karakavuk (Cichorium endivia)
- hindici
Hindi yetiştiren ve satan kimse
- hindicilik
Hindicinin yaptığı iş
- hindigiller
Ana vatanı Amerika olan tavuksu kuşlar takımı
- Hindistan cevizi
Palmiyegillerden, tropikal bölgelerde yetişen bir ağaç; narcıl (Cocos nucifera)
- Hindistanlı
Hindistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Hindolog
Hindoloji bilgini
- Hindoloji
Hint dilini ve kültürünü konu alan bilim
- Hindolojik
Hindoloji ile ilgili
- Hindu
Hindistan'ın resmî dili
- Hinduizm
Brahmanizm'den daha sonra ortaya çıkan, niteliği bakımından ondan daha katı olan bir din
- hinleşme
Hinleşmek durumu
- hinleşmek
Kurnaz duruma gelmek
- hinlik
Hin, kurnaz olma durumu; kurnazlık
- hinoğluhin
Çok kurnaz, her dönemin şartlarına uyabilen (kimse)
- hinoğluhinleşme
Hinoğluhinleşmek durumu
- hinoğluhinleşmek
Çok kurnazlaşmak, her dönemin şartlarına uymak
- hinoğluhinlik
Hinoğluhin olma durumu
- Hint
Hindistan'da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Hint armudu
Mersingillerden, sıcak bölgelerde yetişen, meyvesi yenen, tahtası sert bir ağaç (Psidium)
- Hint bezelyesi
Baklagillerden, sıcak ülkelerde yetişen, tohumları fasulyeye benzeyen bir bitki
- Hint cevizi
İki çeneklilerden, sıcak iklimlerde yetişen, portakal ağacına benzeyen bir tür tropik ağaç; küçük Hindistan cevizi, muskat (Myristica fragrans)
- Hint darısı
Buğdaygillerden, Doğu ülkelerinde ekilen, taneleri yenilen, darıya benzeyen bir bitki (Sorghum vulgare)
- Hint domuzu
Büyük Okyanus Adaları'nda yaşayan, köpek dişleri boynuz gibi yukarı doğru kıvrık, iri yapılı bir tür domuz (Porcus babyrussa)
- Hint fulü
Beyaz renkli bir tür nilüfer; Mısır fulü (Nelubrium)
- Hint gergedanı
Hindistan'da bulunan, tek boynuzlu bir tür gergedan (Rhinoceros unicornis)
- Hint güreşi
Karşıt yönde yan yana ve sırtüstü yatan güreşçilerin iç yandaki bacaklarını kenetleyerek birbirlerini çevirme çabası
- Hint hurması
Palmiyegillerden, taze filizleri Hindistan'da sebze gibi yenen, meyvesinden reçel yapılan çok sert bir ağaç (Borrassus)
- Hint ipeği
Hindistan'da el dokuması olarak üretilen, çift taraflı kullanılabilen, çok kıymetli bir ipek türü
- Hint keneviri
Yapraklarından esrar elde edilen bir tür kenevir; esrar otu (Cannabis sativa)
- Hint kirazı
Sumak familyasından, sıcak ülkelerde yetişen, zeytin büyüklüğünde, yenilebilen meyvesi olan büyük bir ağaç; mango (Mangifera domestica)
- Hint kumaşı
Hindistan'da dokunan ve Batı ülkelerinde ender bulunan ipekli bir kumaş türü
- Hint mandası
Çift parmaklılardan, Asya ve Avrupa’da yaşayan, sütünün, etinin ve derisinin yanında gücünden de yararlanılan bir tür memeli (Bubalus bubalis)
- Hint pamuğu
Hindistan'a özgü bir tür pamuk
- Hint pirinci
Buğdaygillerden, Hindistan ve Etiyopya'da yetiştirilen, taneleri pirinç yerine kullanılan bir bitki
- Hint sarısı
Mango yaprakları ile beslenmiş ineklerin sidiğinden elde edilen, kehribar sarısına yakın, özellikle yağlı boya resimde kullanılan bir boya
- Hint tavuğu
Hindistan kökenli, tepe ibiği küçük, yüzü ve kulakları kırmızı olan, dövüşçü bir tür tavuk
- Hint yağı
Kene otunun tohumlarından çıkarılan, hekimlikte ve sanayide kullanılan bir yağ; ban yağı
- Hint yağı ağacı
İki çeneklilerden, tropik bölgelerde, 5 metre yüksekliğe ulaşabilen, bir veya çok yıllık, kene görünümündeki tohumlarından zehirli yağ elde edilen bir bitki; kene otu, kene ağacı, Hint baklası (Ricinus communis)
- Hint çiçeği
Hindistan'a özgü bir tür çiçek
- Hint-Avrupa dilleri
Asya ve Avrupa’da konuşulan ve ortak bir köke bağlı olan diller
- Hintçe
Hintlerin kullandığı dil
- hiperaktif
Normalin üzerinde hareketli olan (kimse); aşırı etkin
- hiperaktivite
Hiperaktif olma durumu; aşırı etkinlik
- hiperbol
Düzlemde sabit iki noktaya uzaklıkları farkı salt değerce aynı olan noktaların oluşturduğu geometrik biçim
- hiperbolik
Hiperbol biçiminde olan, hiperbol ile ilgili
- hiperboloidal
Hiperboloit biçiminde olan
- hiperboloit
Hiperbole benzeyen
- hipermarket
Çok çeşitli malın satıldığı, büyük alışveriş merkezi
- hipermetrop
Cisimlerin görüntüleri ağ tabakanın gerisinde kaldığı için yakını iyi göremeyen (göz)
- hipermetropluk
Hipermetrop olma durumu
- hipertansiyon
Normalden yüksek olan atardamar basıncı; yüksek kan basıncı
- hipnotize
Hipnotizma yoluyla uyutulmuş, etki altında kalmış
- hipnotize etmek
hipnotizma yoluyla birini uyutmak
- hipnotize olmak
hipnotizma yoluyla etki altında kalmak
- hipnotizmalı
Hipnotizma edilmiş (kimse)
- hipnoz
Sözle, bakışla telkinle sağlanan bir tür uyku durumu; uyutum, hipnotizma
- hipnozcu
Hipnoz ile uğraşan kimse; uyutumcu, hipnotizmacı, hipnotist
- hipnozculuk
Hipnozcunun yaptığı iş; uyutumculuk, hipnotizmacılık
- hipodrom
At yarışları yapılan alan, koşu alanı
- hipofiz
Beynin alt bölümünde bulunan, salgısını kana vererek fizyolojik olaylarda önemli rol oynayan sinirsel organ
- hipoglisemi
Aşırı hâlsizliğe ve terlemeye, hafif baygınlığa yol açan, kan şekeri düzeyinin normalden daha aşağı değerlere düşmesi durumu
- hipostaz
Bazı felsefe ve din kuramlarının dayandığı temellerden her biri; uknum
- hipotansiyon
Normalden düşük olan atardamar basıncı
- hipotenüs
Bir dik üçgende, dik açının karşısında bulunan kenar
- hipotermi
Genellikle yağmur, rüzgâr, kar veya şiddetli soğuk havaya maruz kalma gibi etkenler yüzünden insan vücudunun faaliyet göstermesi için gerekli ısıyı ürettiğinden daha hızlı kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan ve vücut ısısının tehlikeli derecede düşmesine neden olan rahatsızlık
- hippi
Toplumsal düzene, tüketime ve şiddete karşı çıkan, derbederce yaşayan, örgütlenmemiş gençler topluluğu
- hippilik
Hippi olma durumu
- hirfet
Kunduracılık, duvarcılık, demircilik, marangozluk, dokumacılık vb. küçük el sanatları
- hisar
Bir şehrin veya önemli bir yerin korunması için taştan yapılmış, yüksek duvarlı ve kuleli, çevresinde hendekler bulunan küçük kale
- hisarbuselik
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- Hisarcık
Kütahya iline bağlı ilçelerden biri
- hisse
Bir olaydan çıkarılan ders
- hisse almak
zarara uğramak
- hisse kapmak
bir olaydan yararlı bir öğüt çıkarmak
- hisse senedi
Ortaklık sermayesinin belirli bir parçasını değerlendiren belge; pay senedi, aksiyon
- hissedar
Bir ortaklık veya mal üzerinde payı olan kimse; paydaş, aksiyoner
- hissedarlık
Hissedar olma durumu; paydaşlık
- hissedebilme
Hissedebilmek işi
- hissedebilmek
Hissetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hissedilebilme
Hissedilebilmek işi
- hissedilebilmek
Hissedilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hissedilme
Hissedilmek işi
- hissedilmek
Hissetme işine konu olmak; hissolunmak
- hissediş
Hissetmek işi
- hisseişayia
Ortak mülkiyette ayrılmamış pay
- hisseli
İçinde birkaç kişinin payı olan; paydaşlı, paylı
- hissesiz
Hissesi olmayan
- hissetme
Hissetmek işi
- hissetmek
Bir şeyden etkilenmek, duymak
- hissettirebilme
Hissettirebilmek işi
- hissettirebilmek
Hissettirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hissettiriş
Hissettirmek işi
- hissettirme
Hissettirmek işi
- hissettirmek
Hissetmesine sebep olmak, duyurmak; sezdirmek
- hissettirtme
Hissettirtmek işi
- hissettirtmek
Hissettirmesine sebep olmak
- hissine (veya hislerine) kapılmak
duygusal davranmak
- hissini vermek
gibi gelmek, ... izlenimini uyandırmak
- hissiyat
Duygular
- hissolunma
Hissolunmak durumu
- hissîlik
Hissî olma durumu
- histerezis
Doğa olaylarının gelişmesindeki gecikme
- histeri
Duyu bozuklukları, çırpınma, kasılmalar ve bazen inmelerle kendini gösteren bir ruhsal bozukluk; isteri
- histerik
Histeriye tutulmuş olan; isterik
- hisçe
His bakımından
- hitaben
Sözü birine yönelterek, hitap yoluyla
- hitabet
Etkili söz söyleme sanatı
- hitam
Son, bitim
- hitam bulmak
sona ermek, bitmek
- hitam vermek
bitirmek
- hitan
Sünnet etme
- hitap
Sözü birine veya birilerine yöneltme; seslenme
- hitap etmek
seslenmek, ... -e karşı söylemek, söz yöneltmek
- Hitit
MÖ XX-XII. yüzyıllar arasında Anadolu'da, XII-VIII. yüzyıllar arasında Hatay ve Kuzey Suriye'de devletler kurmuş olan eski bir ulus; Eti
- Hititolog
Hitit dili, kültürü ve kalıntıları ile uğraşan bilim adamı
- Hititoloji
Hitit dili ve eserlerini konu alan bilim dalı
- Hititçe
Hititlerin kullandığı dil
- hiyerarşik
Hiyerarşiye özgü
- hiza
Doğru bir çizgi üzerinde bulunma durumu
- hizalama
Hizalamak işi
- hizalamak
Hizaya getirmek
- Hizan
Bitlis iline bağlı ilçelerden biri
- hizaya gelmek
davranışlarını düzeltmek, yola gelmek
- hizaya getirmek
birinin davranışlarını düzeltmek, yola getirmek
- hizip
Bir toplum içinde inanç, düşünce vb. yönlerden ayrılıkçı davranarak toplumun büyük kısmıyla çatışma durumundaki küçük topluluk; klik
- hizipleşme
Hizipleşmek işi; klikleşme
- hizipleşmek
Hiziplere ayrılmak; klikleşmek
- hizipçi
Hizip oluşturan veya bir hizip içinde yer alan kimse; klikçi
- hizipçilik
Örgütlenmiş bir topluluğun içinde bütünlüğü bozacak biçimde yeni bir topluluk oluşturma; klikçilik
- hizmet
Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapma
- hizmet etmek
iş görmek, çalışmak
- hizmet görmek
birisinden yardım almak
- hizmet içi eğitim
Çalışanlara mesleki bilgi ve becerilerini geliştirmeleri için çalıştıkları süre içinde verilen eğitim
- hizmet pasaportu
Hedef kitleyi, kaynağı belli ve görünür olmayan bilgilerle zihninde çelişki yaratarak yönlendirmeyi amaçlayan propaganda türü; gri pasaport
- hizmete girmek
çalışmaya başlamak
- hizmete özel
Şikâyet, istek vb.ni ilgili makama bildirmek üzere gönderilen yazının, belgenin, raporun ve yayınların taşıdığı gizlilik derecesini bildiren terim
- hizmeti dokunmak
görevde bulunmak, iş yapmak
- hizmetinde olmak
birinin yanında çalışmak, işlerini yapmak
- hizmetli
Resmî kuruluşlarda, iş yerlerinde temizlik ve getirgötür işlerine bakan görevli; odacı, hademe, müstahdem
- hizmetlilik
Hizmetli olma durumu; odacılık, hademelik, müstahdemlik
- hizmetçi
Hizmet gören kimse
- hizmetçili
Hizmetçisi olan
- hizmetçilik
Hizmetçinin yaptığı iş
- hizmetçisiz
Hizmetçi olmayan
- hiç
Olumsuz yargılı cümlelerde fiilin anlamını pekiştiren bir söz
- hiç de
kesinlikle, katiyen
- hiç değil
"asla değil, kesinlikle değil" anlamında kullanılan bir söz
- hiç değilse (veya olmazsa)
önemli olmasa bile, başka bir şey olmasa bile
- hiç kimse
Bir kişi bile, kimsecik
- hiç mi hiç
kesinlikle
- hiç yoktan
Hiçbir sebep veya zorunluluk yokken, sebepsiz olarak
- hiç yoktan iyidir
"elde bulunanla yetinmek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- hiçbir
Bir addan önce getirilerek o adın bildirdiği varlıktan bir tanesinin bile olmadığını anlatan bir söz
- hiçbiri
Bir teki, biri bile
- hiçe saymak (veya indirgemek)
önemsememek, önem vermemek
- hiçenderhiç
Yok hükmünde olan
- hiçleme
Hiçlemek durumu
- hiçlemek
Önem vermemek, yok saymak
- hiçleştirme
Hiçleştirmek durumu
- hiçleştirmek
Kendi benliğinde hiçliği kabul etmek
- hiçlik
Hiç olma durumu
- hiçten
Çok değersiz, önemsiz
- hişt
"Hey, bana bak, sana söylüyorum" anlamında kullanılan bir seslenme sözü; hiş
- Ho
Holmiyum elementinin simgesi
- hoca
Müslümanlıkta din görevlisi
- Hocalar
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- hocalık
Hoca olma durumu
- hocalık etmek
öğretmenlik yapmak
- hodan
Hodangillerden, çiçekleri hekimlikte kullanılan ve kökü kavrularak yenilen, bir yıllık ve otsu bir bitki (Borago officinalis)
- hodangiller
İki çeneklilerden, üzeri sert dikenlerle kaplı otsu ve ağaçsı bitkiler familyası
- hodbehot
Kendi kendine, kendi kafasıyla, kendiliğinden, kimseye danışmadan
- hodri
"Kendine güvenen ortaya çıksın, işte meydan" anlamında hodri meydan deyiminde geçen bir söz
- hohlama
Hohlamak işi
- hohlamak
Ağzını yaklaştırıp soluğunu bir şeyin üzerine hızla vermek
- hokey
Bir ucu kıvrık sopalarla çayır veya buz üzerinde iki takım arasında oynanılan top oyunu
- hokka
Metal, cam veya topraktan yapılmış küçük kap
- hokka gibi
ufak ve düzgün (ağız, burun)
- hokka gibi oturmak
giysi vücuda iyice uymak
- hokka oynamak
hokkabazlık yapmak
- hokka takımı
Ahşap, cam, porselen, maden vb.nden yapılan, bir veya iki hokka ile kalem koyma yerleri bulunan yazı takımı
- hokkabaz
El çabukluğu ile birtakım şaşırtıcı olaylar yapmayı meslek edinen kimse
- hokkabazlık
Hokkabazın yaptığı iş; hokka oyunu
- holdingleşme
Holding durumuna gelme
- holdingleşmek
Holding durumuna gelmek
- holigan
Fanatizmden beslenen, aşırı davranışlarda bulunan ve çevreye zarar vermeye eğilimli taraftar
- holiganlaşma
Holiganlaşmak durumu
- holiganlaşmak
Fanatizmden beslenen, çevreye veya kişilere zarar vermeye eğilimli aşırı davranışlarda bulunmak
- holiganlık
Holigan olma durumu
- Hollandaca
Hollanda halkının kullandığı dil
- Hollandalı
Hollanda’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- holmiyum
Atom numarası 67, atom ağırlığı 164,94 olan, oksidi açık sarı renkte, tuzları portakal sarısı renginde, az bulunan bir element (sembolü Ho)
- hologram
Üç boyutlu görüntü kayıt tekniği ve sistemi
- hologramlı
Üç boyutlu görüntü kayıt tekniği ve sistemiyle yapılan
- holosen
Dördüncü Çağ’ın insanoğlunun yerleşik hayata ve yazılı tarihe doğru önemli bir geçiş yaptığı 12 bin yıl öncesinden günümüze kadar olan bölümü
- homojen
Bütün terimleri aynı derecede olan (çok terimli)
- homolog
Bir başkasının tam olarak yerini tutan
- homolog kromozom
Biri anadan diğeri babadan gelen ve aynı gen çiftine sahip kromozom
- homoteti
Merkez olarak alınan bir noktaya göre birer noktasının geometrik yerleri karşılıklı olarak aynı olan iki nokta grubunun durumu
- homotetik
Aralarında homoteti durumu bulunan
- homur homur
Homurdanarak
- homurdama
Homurdamak işi
- homurdanma
Homurdanmak işi
- homurdanmak
Öfke, kızgınlık, can sıkıntısıyla anlaşılmaz sesler çıkarmak; homurdamak
- homurdanış
Homurdanmak işi
- homurtu
Homurdanma sırasında çıkan sesin adı
- homurtulu
Homurtusu olan
- homurtusuz
Homurtusu olmayan
- hona
Erkek sığır
- Honaz
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- honda çeliği
Karışımında nikel, kobalt ve alüminyum bulunan, mıknatıs gücü yüksek olan özel çelik
- Honduraslı
Honduras halkından olan kimse
- hop
Uyarmak amacıyla kullanılan bir söz
- hop diye
birden, hızlıca
- hop hop
Bir davranışı engellemek veya uyarmak amacıyla söylenen bir seslenme sözü
- hop oturup hop kalkmak
öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, kalkıp kalkıp oturmak
- Hopa
Artvin iline bağlı ilçelerden biri
- hoparlör
Elektrik dalgalarını ses dalgasına çeviren ve gerektiğinde sesi yükseltmeye yarayan alet
- hoparlörlü
Hoparlörü olan
- hoparlörsüz
Hoparlörü olmayan
- hoplak
Yerinde duramayan, çok hareketli (kimse)
- hoplama
Hoplamak işi
- hoplamak
Sevinçten, korkudan veya oyun için, bulunduğu yerde havaya doğru fırlamak
- hoplatabilme
Hoplatabilmek işi
- hoplatabilmek
Hoplatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hoplatma
Hoplatmak işi
- hoplatmak
Hoplamasını sağlamak
- hoplatılma
Hoplatılmak işi
- hoplatılmak
Hoplatma işi yapılmak
- hoplatış
Hoplatmak işi
- hoplaya zıplaya
Büyük bir sevinç içinde
- hoplayış
Hoplamak işi
- hoppa
Yaşına uymayan davranışlarda bulunan; delişmen, koket, ağırbaşlı karşıtı
- hoppaca
Hoppa gibi
- hoppala
Bebeklerin içine konup zıplayarak eğlenmelerini sağlayan yaylı araç
- hoppala bebek
Çocukça davranışları olan kimse
- hoppalık
Hoppa olma durumu; delişmenlik, koketlik
- hoppalık etmek
hoppaca davranışlarda bulunmak
- hopur hopur
Höpürdeterek, höpürtü sesi çıkararak
- hor
Değersiz, önemi olmayan, aşağı
- hor bakmak
değersiz saymak, değer vermemek
- hor davranmak
kıymetini bilmemek
- hor görmek
bir kimseyi, bir hareketi küçük görmek, değersiz bulmak
- hor kullanmak
dikkat etmeyerek hoyratça kullanmak
- hor tutmak
birine karşı küçümseyici, incitici davranışlarda bulunmak
- hora
Birçok kişi tarafından el ele tutuşarak oyun müziği eşliğinde oynanan bir halk oyunu
- hora geçmek
beğenilmek, hoşa gitmek, makbule geçmek, kendisine verilen kimsenin işine çok yaramak
- hora tepmek
hora oynamak
- horanta
Aile halkı
- Horasan
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- horasan
Kiremit ve tuğla tozlarının kireç ve su ile karıştırılmasından elde edilen bir harç türü
- Horasan buğdayı
Buğdaygillerden, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, İran, Afganistan ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz Bölgesi’nde yetiştirilen, büyük taneli, tane ağırlığı fazla, renk ve parlaklık bakımından makarna yapımına uygun bir buğday türü (Triticum Turanicum)
- Horasan Türkçesi
Horasan Türklerinin kullandığı konuşma dili; Horasanca
- Horasan Türkü
İran’ın Horasan bölgesinde ve Türkmenistan’da yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- horasani
Üst bölümü sarıktan taşacak biçimde yapılmış hoca kavuğu
- horgörü
Bir kimseyi, bir hareketi küçük görme, değersiz bulma
- horgörülü
Horgörüsü olan, horgörüyle davranan, horgörü sahibi; horgörücü
- horgörülülük
Horgörülü olma durumu; horgörücülük
- horhor
Gür ve ses çıkararak akan su
- horlama
Horlamak işi; horuldayış
- horlamak
Uyku sırasında soluk alırken boğaz ve burundan gürültülü sesler çıkarmak; horuldamak
- horlanma
Horlanmak işi
- horlanmak
Hor görülmek
- horlanış
Horlanmak işi
- horlayış
Horlamak işi
- hormon
İç salgı bezlerinden kana geçen ve organların işlemesini düzenleyen adrenalin, insülin, tiroksin vb. fizyolojik etkisi olan maddelerin genel adı
- hormonal
Hormonla ilgili, hormona ait
- hornblent
Doğal alüminyum, kalsiyum, demir ve magnezyum silikatından oluşmuş, koyu yeşil veya kara renkte parlak bir amfibol türü
- horon
Karadeniz Bölgesi'nde kemençe ile oynanan halk oyunu
- horon tepmek
horon vurmak
- horon vurmak
horon oyununu oynamak
- horoz
Tavukgillerden, tavuğun erkeği olan kümes hayvanı
- horoz akıllı
Akılsız olan; horoz kafalı
- horoz bakışı
Dik ve ters bakış
- horoz dövüşü
Özel olarak yetiştirilmiş iki horozun eğlence ve yarışma amacıyla dövüştürülmesi
- horoz evlenir, tavuk tellenir
gereği yokken başkasının sevincine katılanlar için söylenen bir söz
- horoz fasulyesi
Bir tür fasulye
- horoz gibi
kabadayıca davranan (kimse)
- horoz ibiği
Horozun tepesinde bulunan etli kırmızı kısım
- horoz mantarı
Orman zemininde genellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında, yeterli nem olduğunda yıl boyu yetişebilen, kenarları dalgalı huniye benzer şapkası ve sapı yumurta sarısı renginde olan, bazitli bir tür mantar; yumurta mantarı, kazayağı mantarı, sarıkız, tavuk mantarı (Cantharellus cibarius)
- horoz vakti
Horozların ötmeye başladığı, günün ilk ışıklarının çıktığı zaman
- horoz ölür, gözü çöplükte kalır
"yaşanılmış, alışılmış, erişilmiş bir durum veya makam yitirildikten sonra, göz o durum veya makamda kalır" anlamında kullanılan bir söz
- horoz şekeri
Çeşitli renklerde yapılmış, ince tahta çubuğa takılıp satılan horoz biçiminde şeker
- horozayağı
Tüfekten boş kovanı çıkarmaya yarayan alet
- horozbina
Horozbinagillerden, kıyılara yakın alglerin içinde yaşayan, sırt yüzgeci tek parça ve uzun, burun ucu yuvarlak, en büyüğü 5 santimetre kadar olan küçük bir balık (Blennius gattorugine)
- horozbinagiller
Örnek hayvanı horozbina olan, kayalık deniz kıyılarında yaşayan kemikli balıklar familyası
- horozcuk otu
Turpgillerden, eskiden kuduzun ilacı sanılan, güzel kokulu bir dağ bitkisi; yaban teresi (Lepidium campestre)
- horozdan kaçmak
kadın, erkeklerden uzak durmak, onlardan kaçmak
- horozgözü
Maydanozgillerden, beyaz veya pembe çiçekli bir bitki (Seseli tortuosum)
- horozibiği
Koyu, pembe renk
- horozibiğigiller
Ispanaklar takımından, örneği horozibiği olan bitki familyası
- horozkarası
Bir tür üzüm
- horozlanma
Horozlanmak işi
- horozlanmak
Kabadayı tavrı takınmak, çalım satmak
- horozlanış
Horozlanmak işi
- horozlar ötmek
sabah olmak
- horozsu
Horozu andıran, horoza benzeyen, horoz gibi; horozumsu
- horozu çok olan köyde sabah geç olur
"karışanı çok olan işlerden sonuç güç alınır" anlamında kullanılan bir söz
- horst
Çöküntü sonucu oluşmuş ova ve havzaların çevresinde yükselen dağlık alan
- hortlak
Mezardan çıkarak insanları korkuttuğuna inanılan yaratık; zombi
- hortlama
Hortlamak işi
- hortlamak
Yanlış bir inanışa göre ölü mezardan çıkmak
- hortlatma
Hortlatmak işi
- hortlatmak
Hortlama işi yapılmak
- hortlayış
Hortlamak işi
- hortum
Filde ve bazı böceklerde boru biçiminde uzamış ağız veya burun bölümü
- hortum gibi
çok uzun (burun)
- hortum sıkmak
yangına su sıkmak
- hortumlama
Hortumlamak işi
- hortumlamak
Yasa dışı yollarla zimmetine para veya mal geçirmek
- hortumlanma
Hortumlanmak işi
- hortumlanmak
Hortumlama işi yapılmak
- hortumlatma
Hortumlatmak işi
- hortumlatmak
Hortumlamasına yol açmak
- hortumlu
Hortumu olan
- hortumlu böcekler
Eş kanatlıları, yarım kanatlıları, tahtakurularını içine alan, kan veya öz su emici birçok asalak türü bulunan böcekler topluluğu (Rhynchota)
- hortumlular
Pek çok türünün nesli tükenmiş olan, günümüzde filleri içine alan memeli hayvanlar alt takımı
- horul horul
"Horlama" sesi çıkararak
- horuldama
Horuldamak işi
- horuldamak
Horlama sesine benzer gürültü çıkarmak
- horuldayış
Horuldamak işi
- horultu
Horlama sırasında çıkan sesin adı
- horultulu
Horultu sesi çıkaran, horultusu olan; harharalı
- host
Taşıtlarda, özellikle uçaklarda yolcu ağırlayan erkek
- hostel
Daha ziyade gençlerin ve araştırmacıların konaklaması için yapılmış ve belirli kurallara göre yönetilen ucuz tesis
- hostes
Taşıtlarda, özellikle uçaklarda yolcu ağırlayan kadın
- hosteslik
Hostes olma durumu
- hostluk
Host olma durumu
- hot zot
"Sert ve kötü davranmak" anlamındaki hot zot etmek deyiminde geçen bir söz
- Hotanto
Güneybatı Afrika'da yaşayan ilkel bir boy
- hotoz
Kadınların süs için saçlarının üstüne taktıkları, çeşitli renk ve biçimde yapılmış küçük başlık
- hotozlu
Hotozu olan
- hovarda
Zevki için para harcamaktan kaçınmayan (kimse)
- hovardaca
Hovarda gibi, hovardaya yaraşır bir biçimde
- hovardalaşma
Hovardalaşmak işi
- hovardalaşmak
Hovarda gibi davranmaya başlamak
- hovardalık
Hovarda olma durumu
- hovardalık etmek
çapkınca davranmak, çapkınlık etmek
- hoygoygoya çıkmak
goygoya çıkmak
- hoyrat
Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı olan
- hoyratlık
Hoyratça davranış
- hoyratlık etmek
hoyratça davranmak
- hoyratça
Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı olan
- hozan
Dinlenmeye bırakılmış, birkaç yıl işlenmemiş tarla
- Hozat
Tunceli iline bağlı ilçelerden biri
- hoş
Beğenilen, duyguları okşayan, zevk veren
- hoş bulduk (veya gördük)
"hoş geldiniz" sözüne verilen karşılık
- hoş geldiniz
gelen kişiye söylenen selamlama sözü
- hoş görmek (veya karşılamak)
gücenilecek veya karşılık gelinecek bir davranışı hoşgörü ile karşılamak, anlayışla karşılamak, kusur saymamak
- hoş koku
Bitki özlerinden veya yağlarından elde edilen koku; aroma
- hoş kokulu
Hoş kokusu olan; aromalı, aromatik
- hoş tutmak
birine iyi ve sevecenlikle davranmak
- hoşa gitmek
beğenilmek, bir kişiden veya bir şeyden hoşlanmak
- hoşaf
Bütün veya dilimler hâlindeki kuru meyvenin şekerli suyla kaynatılmasıyla yapılan bir tatlı türü
- hoşaf gibi
çok yorgun
- hoşaflık
Hoşaf yapmaya ayrılmış veya elverişli
- hoşafın yağı kesilmek
söyleyecek söz, verecek karşılık veya yapacak bir şey bulamayacak bir duruma düşmek
- hoşbeş
Hatır sormak amacıyla söylenen ilk sözler
- hoşbeş etmek
sohbet etmek
- hoşgörü
Yapılan yanlış veya kötü davranışları anlayışla karşılayarak affetme, sert ve katı hükümlü olmama; müsamaha, tolerans
- hoşgörülü
Hoşgörüsü olan, hoşgörüyle davranan, hoşgörü sahibi; hoşgörücü, anlayışlı, müsamahalı, müsamahakâr, toleranslı
- hoşgörülülük
Hoşgörülü olma, hoşgörü ile davranma durumu; hoşgörücülük, hoşgörürlük, anlayışlılık, müsamahakârlık, toleranslılık
- hoşgörüsüz
Hoşgörüsü olmayan, hoşgörü ile davranmayan; anlayışsız, müsamahasız, toleranssız
- hoşgörüsüzce
Hoşgörüsüz bir biçimde; müsamahasızca
- hoşgörüsüzlük
Hoşgörüsüz olma durumu; anlayışsızlık, müsamahasızlık, toleranssızlık
- hoşhoş
Çocuk dilinde köpek
- hoşkuran
Çiçekleri, dalları ıspanak gibi pişirilen bir yıllık otsu bir bitki; tilkikuyruğu (Amaranthus lividus)
- hoşlama
Hoşlamak işi
- hoşlamak
Birini ‘hoş geldiniz’ diyerek güzel bir biçimde karşılamak
- hoşlanabilme
Hoşlanabilmek işi
- hoşlanabilmek
Hoşlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hoşlandırma
Hoşlandırmak işi
- hoşlandırmak
Hoşlanmasına yol açmak
- hoşlanma
Hoşlanmak işi; hazzetme
- hoşlanmak
Hoşuna gitmek, hoş bulmak; hazzetmek, hoşlaşmak
- hoşlanış
Hoşlanmak işi
- hoşlaşma
Hoşlaşmak durumu
- hoşlaşmak
Hoş duruma gelmek
- hoşlaştırma
Hoşlaştırmak işi
- hoşlaştırmak
Hoşlaşmasını sağlamak
- hoşluk
Hoş olma durumu; letafet
- hoşnut
Bir davranış, bir durum veya bir kimseden memnun olan, yakınması olmayan
- hoşnut etmek
memnun etmek
- hoşnut olmak (veya kalmak)
memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak
- hoşnutluk
Hoşnut olma durumu
- hoşnutluk duymak
memnun olmak
- hoşnutluk getirmek
memnun olduğunu göstermek
- hoşnutsuz
Hoşnut olmayan
- hoşnutsuzca
Hoşnutsuz bir biçimde
- hoşnutsuzluk
Hoşnut olmama durumu; sızıltı
- hoşnutsuzluk getirmek
memnuniyetsizlik göstermek
- hoşsohbet
Güzel ve tatlı konuşan (kimse)
- hoşt
Köpekleri ürkütüp kaçırmak için çıkarılan ses
- hoşuna gitmek
beğenmek
- hoşur
Bir inceliği ve albenisi olmayan
- hoşça
Hoş bir biçimde olan
- hoşça kal (veya kalın)
ayrılan kimsenin kalanlara söylediği bir iyi dilek sözü
- Hristiyan
Hz. İsa'nın dininden olan kimse; İsevi, Nasrani
- Hristiyanlaşma
Hristiyanlaşmak işi; tanassur
- Hristiyanlaşmak
Bir kimse veya topluluk bir dinden çıkıp Hristiyanlığı kabul etmek, Hristiyan olmak
- Hristiyanlaştırma
Hristiyanlaştırmak işi
- Hristiyanlaştırmak
Bir kimse veya topluluğu Hristiyan dinine sokmak, Hristiyan yapmak
- Hristiyanlık
Hristiyan dini; İsevilik, Nasranilik
- Hs
Hassiyum elementinin simgesi
- hu
"Neredesin, bana bak" anlamlarında, genellikle kadınlar tarafından kullanılan bir seslenme sözü
- hu çekmek (veya demek)
tekkelerde, dervişler ayin sırasında sürekli olarak hu demek
- hudut
Bir şeyin varabildiği en son nokta
- hudut dışı etmek
sınır dışı etmek, ülkeden dışarı çıkarmak
- hukuk
Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü; tüze
- hukuk müşaviri
Resmî veya özel kuruluşlarda hukuku ilgilendiren işleri gören, hukuki meselelerde görüşüne başvurulan ve idari davalarda kurumunu temsil etme yetkisine sahip kimse
- hukuken
Hukuksal olarak, hukuk bakımından
- hukuki
Hukukla ilgili; hukuksal, tüzel
- hukuki metroloji
Metrolojinin, hukuki konuların gerektirdiği durumlarda, ölçme metotları, ölçme birimleri ve ölçme aletleri ile ilgili olan kısmı
- hukukilik
Hukuki olma durumu; hukuksallık, tüzellik
- hukuksuz
Hukuka dayanmayan
- hukuksuzluk
Hukuksuz olma durumu
- hukukçu
Hukuku meslek edinen, hukukla uğraşan kimse; tüzeci
- hukukçuluk
Hukukçu olma durumu
- hulahop
Genellikle sert plastikten büyük çember şeklinde yapılan, vücudun bel ve basen bölgesinde çevrilerek kullanılan çocuk oyuncağı ve spor aleti
- hulul
Gelme, gelip çatma
- hulul etmek
gelmek, gelip çatmak
- hulus
Gönül temizliği, saf olma
- hulus (veya huluslar) çakmak
dalkavukluk etmek, yaranmaya çalışmak
- huluskâr
Temiz duygulu, gönlü temiz olan
- huluskârlık
Huluskâr olma durumu
- humar
İçki veya uyku sersemliği
- humbara
Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir bomba türü; kumbara
- Humbara Ocağı
Humbara yapan veya savaşta humbara kullanan bölük
- humbaracı
Humbara kullanan asker; kumbaracı
- humbaracıbaşı
Humbara kullanan askerlerin başı, yöneticisi
- humbaracılık
Humbaracı olma durumu
- humbarahane
Humbara yapılan fabrika; kumbarahane
- humma
Hastalıkla gelen şiddetli ateş
- hummalı
Humması olan
- humor
Alay, dalga geçme, hafife alma, boş verme
- humus
Bitkilerin çürümesiyle oluşan koyu renkte organik toprak
- humuslu
İçinde humus bulunan
- humussuz
İçinde humus bulunmayan
- hunhar
Kan döken
- hunharca
Hunhara yakışır bir biçimde; hunharcasına
- hunharlık
Hunhar olma durumu
- huni
Bir sıvıyı ağzı dar bir kaba aktarmak için kullanılan koni biçimindeki araç
- hurafe
İslamiyet’ten önceki dinlerden kalan veya dinde olmadığı hâlde sonradan oluşturulmuş, gerçekle ilgisi bulunmayan batıl inanç, efsane, hikâye, rivayet vb.
- hurda
Eski maden parçası
- hurdacı
Hurda alıp satan kimse
- hurdacılık
Hurdacının yaptığı iş
- hurdahaş
Onarılamayacak biçimde kırılıp parçalanmış, paramparça olmuş
- hurdahaş etmek
kırıp dökmek, parçalamak
- hurdahaş olmak
kırıp dökülmek, paramparça olmak
- hurdalık
Hurda yığını
- hurdası çıkmak
eşya, kullanılmayacak duruma gelmek, eskimek
- hurdaya çevirmek
işe yaramaz duruma getirmek
- huri
Cennette yaşadığına inanılan dişi varlık
- huri gibi
çok güzel (genç kadın)
- hurma
Bu ağacın tatlı meyvesi
- hurma ağacı
Palmiyegillerden, tropikal, ılıman ve çöl ikliminin görüldüğü yerlerde yetişen, gövdesi uzun, yaprakları büyük ve dikenli bir ağaç; hurma (Phoenix dactylifera)
- hurma tatlısı
Hurma biçimi verilerek yapılan bir tür hamur tatlısı
- hurma şekeri
Akide hamuru kıvamına gelinceye kadar kaynatılmış şekerin içine bisküvi, kakao tozu, Hindistan cevizi, hurma vb. koyulup sarılarak elde edilen bir tür şekerleme
- hurmalık
Hurma ağacı çok olan yer
- hurra
Kalabalık ve gürültülü hareketlenmeyi ifade eden söz
- hurufat
Harfler
- Hurufi
Hurufiliğe mensup olan kimse
- Hurufilik
Kur'an'ın harflerinden birtakım anlam ve yargılar çıkaran bir mezhep
- huruç
Dışarı çıkma, çıkış
- huruç etmek
dışarı çıkmak
- huruşan
Coşan, çağlayan
- hurç
Genellikle yelken bezinden veya meşinden yapılmış büyük heybe
- husul
Meydana gelme
- husul bulmak
meydana gelmek
- husule gelmek
meydana gelmek
- husumet
Hasım olma durumu
- husumet beslemek
hasım olmak, düşman olmak
- husumetkâr
Düşmanlık besleyen, kin güden (kimse)
- husumetli
Husumeti olan
- hususi
Özel olarak, özel bir biçimde
- hususi pasaport
1, 2 veya 3. derecede olan devlet memuru, eski bürokrat, görevde olan il veya ilçe belediye başkanı, kanunla belirlenmiş kişiler ile bunların eş ve çocuklarına verilen pasaport; yeşil pasaport
- hususilik
Hususi olma durumu
- hususiyet
İleri derecede tanışıklık, ahbaplık, yakınlık
- hutbe
Cuma namazından önce ve bayram namazından sonra hatibin minberde yaptığı öğüt niteliğindeki konuşma
- hutut
Çizgiler
- huy
İnsanın yaradılış ve ruh özelliklerinin, eğilimlerinin ve içgüdülerinin bütünü; doğa, mizaç, şime, tab (I), tabiat
- huy canın altındadır
"doğuştan gelen özellikler değiştirilemez" anlamında kullanılan bir söz
- huy edinmek
bir davranışı alışkanlık durumuna getirmek
- huylandırma
Huylandırmak işi
- huylandırmak
Huylanmasına sebep olmak, huylanmasına yol açmak
- huylanmak
Bir şeyden huzursuz olup sinirlenmek
- huylanış
Huylanmak işi
- huylu
Herhangi bir huyu olan
- huylu huyundan vazgeçmez
"bir huy edinmiş olan kişiyi bu huyundan vazgeçirmek imkânsızdır" anlamında kullanılan bir söz
- huyluluk
Huylu olma durumu
- huysuz
Huyu iyi olmayan, geçimsiz; aksi, damarlı
- huysuzca
Biraz huysuz
- huysuzlanma
Huysuzlanmak işi
- huysuzlanmak
Huysuzluk etmek, huysuzca davranmak
- huysuzlanış
Huysuzlanmak işi
- huysuzlaşma
Huysuzlaşmak işi
- huysuzlaşmak
Huysuz bir duruma gelmek
- huysuzlaştırma
Huysuzlaştırmak işi
- huysuzlaştırmak
Huysuzlaşmasına yol açmak
- huysuzlaşıverme
Huysuzlaşıvermek durumu
- huysuzlaşıvermek
Çabucak veya ansızın huysuzlaşmak
- huysuzluk
Huysuz olma durumu; aksilik
- huysuzluk etmek
huysuzca davranışlarda bulunma
- huyu batsın (veya batasıca)
kötü huylu kişiye "bu kötü huyu yok olsun" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- huyu huyuna suyu suyuna (uygun)
iki kişinin her yönden birbirine uygun olduğunu anlatmak için kullanılan bir söz
- huyum kurusun
“bu kötü huy yok olsun” anlamında kullanılan bir söz
- huyuna suyuna gitmek
birini kızdırmayacak veya ürkütmeyecek biçimde uysalca davranmak, alışkanlıklarına, isteklerine uygun davranışlarda bulunmak
- huyunu suyunu bilmemek
iyi tanımamak, karakteri hakkında bilgisi olmamak
- huyunu suyunu değiştirmek
eskisine göre değişik davranmasına sebep olmak
- huzur
Dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı
- huzur bulmak
ruhsal yönden rahatlamak
- huzur hakkı
Belli bir konuyu görüşmek, bir konu üzerinde çalışmak için toplanan bir kurulun üyelerine ödenen para; hakkıhuzur
- huzur vermek
gönül rahatlığı, dirlik vermek, dinlendirmek
- huzurevi
Yaşlanmış kimselerin bakımlarının yapıldığı ve barındığı kurum; yaşlılar yurdu
- huzurlu
Huzuru olan
- huzurluluk
Huzurlu olma durumu
- huzursuz
Huzuru olmayan, tedirgin; rahatsız
- huzursuzca
Biraz huzursuz
- huzursuzluk
Huzursuz olma durumu; kaynaşma
- huzurunu kaçırmak
tedirgin, rahatsız etmek
- huğ
Duvarları kerpiç veya genellikle toprak sıvalı kamıştan yapılan, ağaç çatısı üzerine sık döşenmiş kamış ve onun üstüne saz örtülmüş köy evi
- huş
Huşgillerden, Kuzey Asya ve Amerika’da yetişen, yapraklarını döken, kerestesi mobilyacılıkta kullanılan bir ağaç (Betula)
- huşu
Yüreği ürperme ve korku ile dolu olarak Allah’a boyun eğme
- huşunetli
Kaba, sert, kırıcı (kimse)
- hâk ile yeksan etmek
yapı, şehir vb.ni temelinden yıkıp harap etmek, bütünüyle ortadan kaldırmak
- hâk ile yeksan olmak (veya edilmek)
yapı, şehir vb. temelinden yıkılıp harap olmak, bütünüyle ortadan kalkmak
- hâkim
Egemenliğini yürüten, buyruğunu yürüten, sözünü geçiren
- hâkim olmak
buyruğunu yürütmek, egemenliğini sürdürmek
- hâkim rüzgâr
O an için geçerli olan şey, durum
- hâkimane
Buyururcasına, hükmedercesine
- hâkimevi
Hâkimlik hizmetinde bulunanların dinlenmek ve barınmak amacıyla kullandığı bina
- hâkimiyetimilliye
Ulusal egemenlik
- hâkî
Kahverengi ve yeşilin karışımından ortaya çıkan renk
- hâl
Tutum, tavır
- hâl değişimi
Bir yıldızın sıcaklığına, basıncına, yoğunluğuna, aydınlatma gücüne veya kütlesine ilişkin değişim
- hâl dili
Düşüncelerini duruşuyla, davranışlarıyla anlatma
- hâl hatır (veya hâlini hatırını) sormak
bir kimseye "nasılsınız, ne durumdasınız" anlamında nezaket sorusu yöneltmek
- hâl hâlin yoldaşıdır
"aynı durumdaki kimseler, birbirlerinin hâlini daha iyi anlarlar" anlamında kullanılan bir söz
- hâlden anlamak (veya bilmek)
bir kimsenin içinde bulunduğu güç durumu anlayarak sezip anlayış göstermek
- hâle yola koymak
iyi bir düzen vermek, tertiplemek
- hâlen
İçinde bulunduğumuz zamanda
- hâli (veya hâlleri) duman olmak
kötü duruma düşmek
- hâli harap olmak
bitkin, perişan olmak, kötü duruma düşmek
- hâli kalmamak
gücü, takati, eski durumu olmamak
- hâli tavrı yerinde
durumu, görünüşü, davranışı düzgün
- hâli vakti yerinde
paraca durumu iyi, zengin
- hâli üzere
olduğu gibi
- hâlihazır
Şimdiki durum, bugünkü durum
- hâlihazırda
Bugünlerde, son zamanlarda
- hâline bakmamak
kendisinin ne durumda olduğunu düşünmeden gücünü aşan işlere kalkışmak
- hâline köpekler bile güler
çok kötü bir duruma düşenler için kullanılan bir söz
- hâlini almak
herhangi bir duruma gelmek
- hâliyle
Olduğu gibi
- hâllenip küllenmek
kendi imkânlarıyla iyi kötü geçinip gitmek, kendi yağıyla kavrulmak
- hâllenme
Hâllenmek işi
- hâllenmek
Yeni bir duruma girmek, durum değiştirmek
- hâlleşme
Hâlleşmek işi
- hâlleşmek
Karşılıklı dertlerini anlatmak, dertleşmek
- hâllice
Durumu benzerlerine göre biraz daha iyi olan
- hâlsiz
Takatsiz bir biçimde
- hâlâ
Şimdiye kadar, o zamana kadar; hâlen, henüz
- hâlâ o masal
"hep aynı söz, aynı düşünce, davranış veya sorun" anlamında kullanılan bir söz
- hödük
Görgüsüz, kaba, anlayışı kıt (kimse)
- hödükleşme
Hödükleşmek biçimi
- hödükleşmek
Hödükçe davranmak
- hödüklük
Hödük olma durumu
- hödüklük etmek
görgüsüzce ve kaba davranmak
- hödükçe
Hödük gibi, görgüsüzce
- höllük
Kundak çocuklarının altına bez yerine konulan toprak
- höpür höpür
Höpürdeterek, höpürtü sesi çıkararak
- höpürdek
Çayı ve çorbayı höpürdeterek içen (kimse)
- höpürdetme
Höpürdetmek işi; hopurdatma
- höpürdetmek
Bir şey içerken "höpür" diye ses çıkarmak; hopurdatmak
- höpürtü
Höpürdetme sırasında çıkan sesin adı; höpürdek
- hörgüç
Devenin sırtındaki tümsek, çıkıntı
- hörgüçlü
Hörgücü olan (deve)
- höst
At, katır, sığır vb. hayvanları, özellikle öküzü durdurmak için kullanılan bir seslenme sözü
- höt
Korkutmak veya dikkati kendi üzerine çekmek için söylenen bir söz
- höt demek
gözdağı vermek, korkutmak
- höykürme
Höykürmek işi
- höykürmek
Heyecanlı veya kızgın bir biçimde bağırarak konuşmak
- höyük
Tarih boyunca türlü nedenlerle yıkılan yerleşme bölgelerinde, yıkıntıların üst üste birikmesiyle oluşan ve çoğu kez içinde yapı kalıntılarının gömülü bulunduğu yayvan tepe
- höşmerim
Tuzsuz taze peynir, nişasta, pirinç unu konularak yapılan bir tatlı türü
- hüccet
Resmî belge
- hüceyre
Çok küçük hücre
- hücre
Organizmanın canlılığını kendi başına sürdürebilen, bölünüp çoğalabilen ve dışarıdan aldığı maddeleri özümleyebilen en küçük birimi; göze
- hücre bilimi
Biyolojinin, hücrenin yapısı, görevi, çoğalması ve hayatıyla ilgili dalı; göze bilimi, sitoloji
- hücre bilimsel
Hücre bilimi ile ilgili; sitolojik
- hücre duvarı
Sadece bitki hücrelerinde hücre zarının dışında bulunan ve hücreyi dış etkenlerden koruyan cansız yapı; hücre çeperi
- hücre evi
Yasa dışı örgüt üyelerinin toplandığı ev
- hücre yutarlığı
Vücuda giren mikropların yutar hücreler tarafından yutulup yok edilmesi; göze yutarlığı, fagositoz
- hücreler arası
Dokularda hücrelerin arasında yer alan; gözeler arası
- hücreli
Hücresi olan
- hücum
Üşüşme, bir yere toplanma
- hücum etmek
saldırmak
- hücuma kalkmak
asker, siperden düşmana doğru fırlamak
- hücumbot
Görevi saldırmak olan, torpidolarla donatılmış, keşif ve karakol görevlerini de yapan, çok hızlı, küçük savaş gemisi
- hücumcu
Hücum eden, saldıran
- hüdayinabit
Kendiliğinden yetişen (bitki)
- hükme varmak
iyice düşündükten sonra karar vermek
- hükmedebilme
Hükmedebilmek işi
- hükmedebilmek
Hükmetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hükmediş
Hükmetmek işi
- hükmen
Hakem kararıyla
- hükmetme
Hükmetmek işi
- hükmetmek
Egemenliği altında bulundurmak
- hükmolunma
Hükmolunmak durumu
- hükmolunmak
Hüküm verilmek
- hükmü geçmek (veya hüküm yürütmek)
gücü yetmek, sözü geçmek
- hükmü olmamak
önemi, geçerliliği, etkisi bulunmamak
- hükmü parasına geçmek
para ile dilediğini yapabilme gücünü kazanmak
- hükmünde olmak
değerinde olmak
- hükmünü icra etmek
gerekeni yerine getirmek
- hükûmet
Bir ülkenin yönetim kuruluşları
- hükûmet (veya hükûmeti) kurmak
hükûmet işlerinde görev alacak bakanlar kurulunu seçmek
- hükûmet darbesi
Bir ülkenin yönetim düzeninde değişiklik olması için yapılan darbe
- hükûmet erkânı
İllerde ve ilçelerde başta vali, kaymakam olmak üzere hükûmet işlerini yürüten kimse veya kimseler
- hükûmet etmek (veya sürmek)
ülke yönetimini elinde bulundurmak, ülkeyi yönetmek
- hükûmet gibi
güçlü, her dediğini yaptıran
- hükûmet komiseri
Kurum ve kuruluşların toplantılarının yasalara uygun biçimde yapılmasını denetlemek üzere ilgili bakanlık tarafından atanan memur; komiser
- hükûmet konağı
İl ve ilçelerde, başta vali veya kaymakam olmak üzere, hükûmet görevlilerinin iş gördüğü yapı; hükûmet, paşa kapısı
- hükûmet sürmek
ülke yönetiminin başında bulunmak
- hükûmeti devirmek
zor kullanarak devlet yönetiminde değişiklik yapmak
- hüküm
Değer, aynı veya benzer nitelik
- hüküm giymek
mahkemece cezalandırılmak
- hüküm sürmek
işbaşında olmak
- hüküm vermek
iyice düşündükten sonra bir karara varmak
- hüküm yemek
mahkûm olmak
- hükümdar
Padişah, kral, hakan gibi taht sahibi devlet başkanı; yabgu
- hükümdarlık
Hükümdar olma durumu
- hükümferma
Hüküm süren
- hükümlü
Ceza hükmü verilmiş, hüküm giymiş; mahkûm
- hükümlülük
Hükümlü olma durumu; mahkûmluk, mahkûmiyet
- hükümsüz
Yürürlükten çıkarılmış, yürürlükten kaldırılmış, hükmü kalmamış; geçersiz
- hükümsüz kılmak
yürürlükten kaldırmak, iptal etmek
- hükümsüzleştirme
Hükümsüzleştirmek işi
- hükümsüzleştirmek
Yürürlükten çıkarmak, yürürlükten kaldırmak
- hükümsüzlük
Hükümsüz olma durumu; geçersizlik
- hülasa
(hü'la:sa)
- hülasa etmek
özetlemek
- hülle
Medeni Kanun'un kabulünden önce, kocasından üç kez boşanan kadının, yine eski kocasıyla evlenebilmesi için yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikâh edilmesi
- hülle yapmak
hülleyi gerçekleştirmek
- hülleci
Hülle yoluyla evlenme işini gerçekleştiren kimse
- hüllecilik
Hülleci olma durumu
- hülya
Gerçekleşmesi özlenerek zihinde kurulan ve insanı oyalayıp avutan tatlı hayal
- hülyalaşma
Hülyalaşmak durumu
- hülyalaşmak
Hülya durumuna gelmek
- hülyalaştırma
Hülyalaştırmak biçimi
- hülyalaştırmak
Hülya durumuna getirmek
- hülyalı
Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
- hülyaya dalmak
hayal kurmak
- Hüma
Başına konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılan talih kuşu
- hümanistleşme
Hümanistleşmek durumu
- hümanistleşmek
İnsancıl davranışlar ve düşünceler içinde olmak
- hümayun
Padişahla ilgili
- hüner
Beceri isteyen ustalık, beceriklilik
- hüner göstermek
beceriklilik ortaya koymak
- hünerli
Hüneri olan (kimse)
- hünerlilik
Hünerli olma durumu
- hünersiz
Hüneri olmayan (kimse)
- hünersizlik
Hünersiz olma durumu
- hüngür hüngür
Yüksek sesle ve hıçkıra hıçkıra; zarıl zarıl, zırıl zırıl, zari zari
- hüngürdeme
Hüngürdemek işi
- hüngürdemek
Yüksek sesle ve hıçkırarak ağlamak
- hüngürtü
Hüngürdeme sırasında çıkan sesin adı
- hünkâr
Osmanlılarda yalnız padişahlar için kullanılan bir ünvan
- hünkâr mahfili
Selatin camilerinde, padişahın cuma veya bayram namazını, kandil gecelerinde yatsı namazlarını kılması için genellikle mihrabın solunda oluşturulmuş, kafesli, kemerli, yüksekçe özel bir yer
- hünkârbeğendi
Közlenmiş patlıcanın üzerine salçalı et konularak yapılan bir yemek türü
- hünnap
Hünnapgillerden, yenilen meyvesi için özellikle Batı ve Güney Anadolu'da yetiştirilen dikenli bir ağaç; çiğde (Zizyphus jujuba)
- hünnapgiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, örneği hünnap olan ve sıcak ülkelerde yetişen bir bitki familyası
- hür
Özgür bir biçimde
- hürle
Bir cins burçak
- hürmet etmek
saymak, saygı göstermek
- hürmeten
Saygı göstermek için
- hürmetli
Oldukça büyük
- hürmette kusur etmemek
karşısındaki kişiyi iyi ağırlamak, isteklerini yerine getirmek, saygısızlık etmemek
- hürriyetsiz
Özgürlüğü olmadan
- hürya
Hep birden, cümbür cemaat
- hürya etmek
bir yerden çıkmak veya bir yere girmek için hep birden atılmak
- hüryemez
Bir tür elma
- hüseyni
Klasik Türk müziğinde dügâh perdesinde karar kılan bir makam
- hüsnü kabul göstermek
iyi karşılamak, güler yüz göstermek
- hüsnükabul
İyi karşılama, güler yüz gösterme
- hüsnükuruntu
Herhangi bir durumu safça kendinden yana iyiye yorma
- hüsnütalil
Herhangi bir olayı, asıl sebebinden daha başka bir sebebin genellikle de daha güzel bir sebebin sonucu olarak gösterme sanatı
- hüsnütelakki
İyi karşılama, iyiye yorma
- hüsnüteveccüh
Sevgi ve saygıyla yakınlık gösterme
- hüsnüyusuf
Karanfilgillerden, bazı türleri bahçelere süs olarak dikilen bir bitki; gugu çiçeği (Dianthus barbatus)
- hüsnüzan etmek
iyi niyet beslemek
- hüsran
Beklenilen şeyin elde edilememesi yüzünden duyulan acı; batkı
- hüsrana uğramak
beklenilen sonucun elde edilememesi sebebiyle çok üzülmek, acı çekmek
- hüsranlı
Hüsran içinde bulunan
- hüsransız
Hüsran içinde bulunmayan
- Hüt Dağı
"Çok şişmek, kabarmak" anlamında kullanılan Hüt Dağı gibi şişmek deyiminde geçen bir söz
- hüthüt
Hazreti Süleyman ile Belkıs arasında haberleşmeye aracılık eden bir kuş
- hüvelbaki
"Baki kalan Allah'tır" anlamında ve genellikle mezar taşlarına yazılan bir söz
- hüveyda
Açıkça belli olan
- Hüyük
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- hüzmeli
Işık saçan
- hüzne kapılmak
hüzünlenmek
- hüzzam
Klasik Türk müziğinde segâh perdesinde bir makam
- hüzzam beşlisi
Klasik Türk müziğinde birleşik makamların beşlilerinden biri
- hüzün
Gönül üzgünlüğü; melankoli
- hüzün duymak
hüzünlü duruma gelmek, üzülmek
- hüzün çökmek
hüzünlenmek
- hüzünlendirme
Hüzünlendirmek işi
- hüzünlendirmek
Hüzünlü duruma getirmek
- hüzünlenebilme
Hüzünlenebilmek işi
- hüzünlenebilmek
Hüzünlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- hüzünleniş
Hüzünlenmek işi
- hüzünlenme
Hüzünlenmek işi
- hüzünlenmek
Hüzünlü duruma gelmek
- hüzünlü
Gönle üzgünlük veren, iç kapanıklığına yol açan; hazin
- hüzünlülük
Hüzünlü olma durumu; hazinlik
- hüzünsüz
Hüznü olmayan, şen (kimse)
- hüzünsüzlük
Hüzünsüz olma durumu
- Hıdırellez
Hızır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan 6 Mayıs günü
- hıfza çalışmak
Kur'an'ı ezberlemeye çalışmak
- hıfzetme
Hıfzetmek işi
- hıfzıssıhha
Sağlıklı yaşamak için alınması gerekli önlemlerin bütünü
- hık
Hıçkırırken boğazdan çıkan ses
- hık demiş (...nın) burnundan düşmüş
"her durumuyla birine çok benziyor" anlamında kullanılan bir söz
- hık mık
Bahane ileri sürme
- hık mık etmek
bir işten kaçınmak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak
- hık tutmak
hıçkırık tutmak
- hıltan
Top biçimindeki çiçekleri kuruduktan sonra sapları kürdan olarak kullanılan yabani bir bitki
- hıltar
Davar ve sığırların boyunlarına takılan ip veya kayış
- hımbıl
Uyuşuk, tembel
- hımbıllaşma
Hımbıllaşmak durumu
- hımbıllaşmak
Hımbıl gibi davranmak
- hımbıllık
Hımbıl olma durumu
- hımhım
Sesleri genizden çıkararak konuşan (kimse)
- hımhımlık
Hımhım olma durumu
- hımış
Ağaç çatkıların arasına kerpiç doldurularak yapılmış duvar veya bina
- hıncahınç
Ağzına kadar, tıka basa biçimde
- hıncını çıkarmak
öcünü almak
- hınk
Güç gerektiren bir iş yapılırken çıkarılan ses
- hınzır
Yaramaz, haylaz
- hınzırca
Hınzır bir biçimde; hınzırcasına
- hınzırlaşma
Hınzırlaşmak işi
- hınzırlaşmak
Hınzır gibi davranmak
- hınzırlık
Hınzır olma durumu
- hınzırlık etmek
zarar verici, sinirlendirici, ters davranışta bulunmak
- hınç
Öç alma duygusu ile dolu öfke, kin; gayz
- hınç (veya hıncını) almak
öç (veya öcünü) almak
- hınçlı
Hıncı olan, öfkeli olan
- hınçlılık
Hınçlı olma durumu
- hınçsız
Hıncı olmayan, öfkesiz olan
- Hınıs
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- hır
Kavga, dalaş
- hır çıkarmak
kavga, gürültü çıkarmak
- hırbo
İri yarı (kimse)
- hırboluk
Hırbo olma durumu
- hırdavat
Kilit, tel, çivi vb. metal eşya
- hırdavatçı
Hırdavat satan kimse
- hırdavatçılık
Hırdavatçının yaptığı iş
- hırgür
Geçimsizlik, kavga
- hırgür eksik olmamak
kavgasız gün geçirmemek
- hırgür çıkarmak
kavga etmek, kavga çıkarmak
- hırka
Genellikle soğuktan korunmak için giyilen, bazen içi pamukla beslenmiş, ceket biçiminde, önden açık, kollu üst giysisi
- hırkalı
Hırkası olan
- hırkasız
Hırkası olmayan
- hırkayı başına çekmek
bir köşeye çekilip çevresiyle ilgisini kesmek
- hırlama
Hırlamak işi
- hırlamak
Hırıltıyla ses çıkarmak
- hırlatma
Hırlatmak işi
- hırlatmak
Hırlamasına sebep olmak
- hırlayış
Hırlamak işi
- hırlaşma
Hırlaşmak işi; hırıldaşma
- hırlaşmak
Karşılıklı hırlamak; hırıldaşmak
- hırlı
İşinde doğru, uslu, iyi (kimse)
- hırlı mıdır, hırsız mıdır?
bir kimsenin ahlakı, kişiliği hakkında kuşku duyulduğunda kullanılan bir söz
- hırpalama
Hırpalamak işi
- hırpalamak
İtip kakmak, azarlamak veya yıpratmak
- hırpalanma
Hırpalanmak işi
- hırpalanmak
Hırpalama işine konu olmak veya hırpalama işi yapılmak
- hırpalanış
Hırpalanmak işi
- hırpalatma
Hırpalatmak işi
- hırpalatmak
Hırpalanmasına sebep olmak
- hırpalayabilme
Hırpalayabilmek işi
- hırpalayabilmek
Hırpalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- hırpalayış
Hırpalamak işi
- hırpani
Perişan, derbeder olan
- hırpanileşme
Hırpanileşmek durumu
- hırpanileşmek
Derbeder, perişan, kılıksız bir duruma girmek
- hırpanilik
Hırpani olma durumu
- hırs
Bir şeyi elde etmek için duyulan, önüne geçilmez derecede kuvvetli istek, aşırı tutku
- hırs basmak
hırslı duruma gelmek
- hırs bastırmak
aşırı ölçüde açgözlü duruma gelmek
- hırs bürümek
gözünü hırs bürümek
- hırslandırma
Hırslandırmak işi
- hırslandırmak
Öfkelendirmek, kızdırmak
- hırslanma
Hırslanmak işi
- hırslanmak
Aşırı istek duymak, tutkuyla davranmak
- hırslanış
Hırslanmak işi
- hırslı
Bir şeyi elde etmek için önüne geçilmez derecede kuvvetli istekleri olan, aşırı tutkuları olan (kimse); muhteris
- hırslılık
Hırslı olma durumu; muhterislik
- hırssız
Hırsı olmayan
- hırssızlık
Hırssız olma durumu
- hırsından çatlamak
öfkeyle birlikte aşırı derecede kıskanmak
- hırsını alamamak
öfkesini yenememek
- hırsını yenmek
öfkelenmemek için kendini tutmak
- hırsız
Başkasının malını çalan kimse; uğru
- hırsız adım
Ağır ve sessizce yürüme biçimi
- hırsız feneri
Karşısındakini gösterip taşıyanı göstermeyecek biçimde yapılmış önü camlı fener
- hırsız gibi
kimseye görünmeden, gizlice
- hırsız kelepçe
Ana su borusuna kaçak su alabilmek amacıyla bağlanan boru parçası
- hırsız malı
Çalıntı mal
- hırsız yatağı
Hırsızların gizlendiği yer
- hırsız çekmecesi
Çalışma masasının gizli bölmesi
- hırsıza kilit olmaz
"kötü bir iş yapmaya kararlı olan kişiyi önlemek için alınacak tedbirler yararsızdır" anlamında kullanılan bir söz
- hırsıza yol göstermek
birine bilmeyerek kötü bir işte yardımcı olmak
- hırsızca
Hırsıza yakışır bir biçimde; hırsızcasına
- hırsızlama
Gizlice alınan, başkasına ait
- hırsızlama yapmak
çalmak
- hırsızlık
Başkasına ait olan bir şeyi çalmak suretiyle işlenen suç; sirkat, uğruluk
- hırsızlık etmek (veya yapmak)
başkalarının parasını veya malını çalmak
- hırt
Görgüsüz tavırlı, incelikten uzak olan (kimse)
- hırt olmak
görgüsüz tavırlı, incelikten uzak olmak
- hırtlamba
Perişan, derbeder kılıklı
- hırtlamba gibi giyinmek
perişan, derbeder bir biçimde giyinmek
- hırtlambası çıkmak
perişan bir biçimde giyinmiş olmak
- hırtlık
Hırt olma durumu
- hırtı pırtı
Eski püskü veya işe yaramaz, değersiz eşya
- Hırvat
Hırvatistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Hırvatça
Hırvatların kullandığı dil
- hırçın
Belirli bir sebebi olmadan sinirlenip huysuzluk eden (kimse); aksi
- hırçınlaşma
Hırçınlaşmak işi
- hırçınlaşmak
Hırçınlık etmek, hırçın davranmak
- hırçınlık
Hırçın olma durumu; aksilik
- hırçınlık etmek
huysuzluk, terslik etmek
- hırıl hırıl
Hırıltılı bir ses çıkararak
- hırıldama
Hırıldamak işi
- hırıldamak
Hırıltılı bir ses çıkarmak
- hırıldayış
Hırıldamak işi
- hırıltı
Boğazdan herhangi bir nedenle boğuk çıkan ses; harhara
- hırıltıcı
Geçimsizlik çıkaran, geçimsiz kimse
- hırıltılı
Hırıltı çıkaran, hırıltısı olan; harharalı
- hırıltısız
Hırıltı çıkarmayan, hırıltısı olmayan
- hısım
Evlilik yoluyla birbirine bağlı olan kimseler; yan soy
- hısım akraba
Bütün akrabalar
- hısımlık
Hısım olma durumu; karabet
- hıyaban
İki tarafı düzgün ağaçlı yol veya bulvar
- hıyanet
Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma; hıyanetlik, hainlik
- hıyar
Kabakgillerden, uzun, iri meyveli, sürüngen, bir yıllık otsu bir bitki (Cucumis sativus)
- hıyarağalık
Hıyarağa gibi davranma
- hıyarağası
Görgüsüz, kaba saba, yontulmamış (kimse); hıyarağa
- hıyarcık
Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması
- hıyarlaşma
Hıyarlaşmak durumu
- hıyarlaşmak
Kaba saba, budalaca davranışlarda bulunmaya başlamak
- hıyarlık
Kaba saba, budalaca davranma durumu
- hıyarlık etmek (veya yapmak)
hıyarlaşmak
- hıyaroğluhıyar
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- hıyarşembe
Baklagillerden, siyah renkte olan meyvelerinin içinde çekirdeklerden başka hekimlikte kullanılan bir öz bulunan bitki; Hint hıyarı (Cassia fistula)
- hız
Hareketteki çabukluk; sürat
- hız almak
atlamak için geri çekilip birdenbire fırlamak
- hız vermek
hızını artırmak, hızlandırmak
- hızar
Tahta ve kereste biçmeye yarayan, elektrik veya su gücüyle çalışan büyük bıçkı
- hızarcı
Hızar işleten, hızarla kereste biçen kimse
- hızarcılık
Hızarcının yaptığı iş
- hızlanabilme
Hızlanabilmek işi
- hızlanabilmek
Hızlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hızlandırabilme
Hızlandırabilmek işi
- hızlandırabilmek
Hızlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- hızlandırma
Hızlandırmak işi; çurlatma
- hızlandırmak
Hız verilmek, hızı artırılmak; çurlatmak
- hızlandırılma
Hızlandırılmak işi
- hızlandırılmak
Hız verilmek, hızı artırılmak
- hızlanma
Hızlanmak işi
- hızlanmak
Hız almak, hızı artmak
- hızlanış
Hızlanmak işi
- hızlı
Hızı çok olan; seri (II), süratli, şiddetli
- hızlı hücum
Takım sporlarında karşı tarafın toparlanmasına fırsat vermeden, paslaşarak yapılan hücum; hızlı akın
- hızlı sağanak tez geçer
"büyük bir hızla başlayan şeyler az sürer" anlamında kullanılan bir söz
- hızlı yaşamak
eğlenceye aşırı düşkün olarak yaşamak
- hızlıca
Hızlı bir biçimde
- hızlılık
Hızlı olma durumu; süratlilik
- hızma
Ayı, boğa vb. hayvanların dudaklarına veya burnuna geçirilen demir halka
- hızmalı
Hızması olan, hızma takmış bulunan; hırızmalı
- hızölçer
Motorlu araçlarda hız ölçüm aygıtı; takograf, takometre, takigraf
- hızını alamamak
hızlı gidişini yavaşlatamamak
- hızını almak
şiddetini yenmek, yatışmak
- hızını kaybetmek (veya yitirmek)
etkisini, geçerliliğini yitirmek, hükmü kalmamak
- Hızır
"Birinin en sıkışık zamanında, beklemediği biri, yardımına yetişmek" anlamındaki Hızır gibi (imdadına veya yardımına) yetişmek deyiminde geçen bir söz
- hıçkıra hıçkıra
Sürekli boğazdan hıçkırık sesi çıkararak (ağlamak)
- hıçkırabilme
Hıçkırabilmek işi
- hıçkırabilmek
Hıçkırma ihtimali bulunmak
- hıçkırma
Hıçkırmak işi
- hıçkırmak
Boğazdan hıçkırık sesi çıkarmak
- hıçkırtma
Hıçkırtmak işi
- hıçkırtmak
Hıçkırmasına sebep olmak
- hıçkırık
Çok yemek yeme veya sinirsel bir nedenle ve istemsiz olarak diyafram kasının kasılmasıyla hava akciğerlere geçerken boğazdan çıkan ve düzgün aralıklarla tekrarlanan ses
- hıçkırık (veya hıçkırığı) tutmak
sürekli olarak hıçkırmak
- hıçkırış
Hıçkırmak işi
- hışlama
Hışlamak biçimi veya işi
- hışlamak
Hışıldamak, hışıltı çıkarmak
- hışmına uğramak
birinden zulüm görmek
- hışıl hışıl
"Hışıltı" sesi çıkararak, hışıldayarak
- hışıldama
Hışıldamak işi
- hışıldamak
Hışıltılı ses çıkarmak
- hışıldatma
Hışıldatmak işi
- hışıldatmak
Hışıldamasına sebep olmak
- hışıltı
Sert ve sürekli çıkan ses
- hışıltılı
Hışıltısı olan (ses)
- hışıltısız
Hışıltısı olmayan (ses)
- hışımlanma
Hışımlanmak işi
- hışımlanmak
Öfkelenmek, kızgın duruma gelmek
- hışımlı
Öfkeli, kızgın, sinirli
- hışımlılık
Hışımlı olma durumu
- hışımsız
Öfkesiz, kızgın olmayan
- hışımsızlık
Hışımsız olma durumu
- hışır
Olmamış meyve
- hışır hışır
Hışırtı çıkararak
- hışırdama
Hışırdamak işi
- hışırdamak
Kâğıt, kumaş, kuru yaprak vb. nesneler birbirlerine sürtünürken, buruşturulurken "hışır" diye ses çıkarmak
- hışırdatma
Hışırdatmak işi
- hışırdatmak
Hışırtı çıkartmak
- hışırdayış
Hışırdamak işi
- hışırlık
Hışır olma durumu
- hışırtı
İnce cisimler hışırdarken çıkan sesin adı
- hışırtılı
Hışırtısı olan
- hışırtısız
Hışırtısı olmayan
- hışırı çıkmak
eşya, çok hırpalanıp örselenmek