Kelime dizinine dön

S harfi ile başlayan kelimeler

S harfi için 6492 sözlük maddesi listeleniyor.

Bu harfte daha sık ziyaret edilen maddeler.

S dizini

6492 kelime bağlantısı sunucuda oluşturuldu.

  • S

    Kükürt elementinin simgesi

  • s, S

    Türk alfabesinin yirmi ikinci sırasında yer alan ve se adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından sert, sızıcı diş eti ünsüzünü gösterir

  • saadet zinciri

    Bir dizi mutluluk

  • saadethane

    Yüksek rütbeli kimselerin evi

  • saadetle

    "Güle güle" anlamında kullanılan bir esenleme sözü

  • saadetli

    Osmanlı döneminde korgeneral ile albay arasındaki rütbeli subaylara ve bu derecedeki vezirlere verilen ünvan

  • saat

    Bir günlük sürenin yirmi dörtte birine eşit, altmış dakikalık zaman dilimi, zaman parçası

  • saat ayarı

    Vaktin ve saatin düzenli akışını sağlamak amacıyla yapılan ayar

  • saat açısı

    Bir gök cisminin boylamının gözlemcinin boylamına göre kutupta yaptığı açı

  • saat başı

    Her saatin ilk dakikası

  • saat başı galiba!

    bir toplantıda, herkesin dalıp sustuğunda bu durumu fark eden bir kimsenin söylediği söz

  • saat bir (veya iki, üç ...) yönünde

    saat başlarını söyleyerek hedefi yön açısından belirlemek için kullanılan bir söz

  • saat bu saat

    "ele geçen fırsattan yararlanmanın tam zamanı" anlamında kullanılan bir söz

  • saat camı

    Saat kadranı ve rakamlarını dış etkilerden koruyan özel yapılmış cam

  • saat cebi

    Saat konulmak üzere pantolonlara, özellikle yeleklere yapılan cep

  • saat dairesi

    Bir yıldızdan ve göğün kutuplarından geçen büyük daire

  • saat dilimi

    Yeryüzünü yirmi dört saat dilimine ayıran on beşer derecelik dilimlerden her biri

  • saat farkı

    Dünya'nın dönüşünden ve meridyen farklılığından oluşan zaman aralığı

  • saat gibi

    tam bir düzgünlükte, tıkır tıkır

  • saat gibi işlemek

    aksamadan, ara vermeden çalışmak

  • saat kulesi

    Genellikle şehrin merkezinde yer alan, üzerinde saat bulunan kule

  • saat on bir buçuğu çalmak

    yaşı çok ilerlemiş olmak

  • saat tutmak

    saate bakarak bir işin ne kadar sürdüğünü hesaplamak

  • saati saatine

    Tam vaktinde

  • saati saatine uymamak

    durumu, huyu sık sık değişmek

  • saati çalmak

    bir şeyin vakti gelmek

  • saatinde

    Önceden belirlenen, düşünülen vakitte

  • saatine

    Bir saat için

  • saatlerce

    Uzun süre boyunca

  • saatli

    Saati olan, saati bulunan

  • saatli bomba

    İstenilen saatte patlaması önceden ayarlanmış bomba

  • saatlik

    Belli bir saat süresince yapılan veya olan

  • saatçi

    Saat yapan, onaran veya satan kimse

  • saatçilik

    Saatçinin işi

  • saba

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • sababuselik

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • sabah

    Güneşin doğduğu andan öğleye kadar geçen zaman dilimi

  • sabah akşam

    Her an

  • sabah demez, akşam demez

    vaktin uygun olup olmadığını düşünmez

  • sabah ezanı

    Sabah namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; sabah

  • sabah kahvaltısı

    Sabah saatlerinde yenilen yemek

  • sabah keyfi

    Sohbet ederek, bir şeyler yiyip içerek sabahı güzel geçirme

  • sabah koşusu

    Sabahleyin spor amacıyla yapılan koşu

  • sabah namazı

    Sabah vakti kılınan namaz; sabah

  • sabah ola, hayrola

    "sabah olsun, o vakte kadar iş belki düzelir" anlamında kullanılan bir söz

  • sabah olmak

    güneş doğup ortalık aydınlanmak

  • sabah olmak bilmemek

    sıkıntılı geçen gece hiç bitmeyecekmiş gibi uzamak

  • sabah sabah

    Sabahın çok erken saatinde

  • sabah yeli

    Sabahleyin gün doğusundan esen hafif ve yumuşak yel; esin, saba, saba rüzgârı

  • sabaha

    Yarın sabah saatlerinde

  • sabaha doğru

    Gecenin sabaha yakın bir zamanında; sabaha karşı

  • sabaha kadar

    bütün gece boyunca

  • sabaha çıkmamak

    sabaha kadar yaşayamamak, sabahtan önce ölmek

  • sabahki

    Sabaha özgü, sabah olan, sabah yapılan

  • sabahlama

    Sabahlamak işi; şafaklama

  • sabahlamak

    Bir yerde sabaha kadar kalmak; şafaklamak

  • sabahlar (veya sabahışerifler) hayrolsun!

    “günaydın” anlamında kullanılan bir söz

  • sabahları

    Sabah vaktinde

  • sabahlatma

    Sabahlatmak işi

  • sabahlatmak

    Sabahlama işini yaptırmak

  • sabahlayabilme

    Sabahlayabilmek işi

  • sabahlayabilmek

    Sabahlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sabahlayış

    Sabahlamak işi

  • sabahleyin

    Günün başlangıcında, günün ilk saatlerinde; sabahtan

  • sabahlık

    Sabahları yataktan kalkınca geçici olarak giyilen üstlük

  • sabahtan akşama

    Bütün gün boyunca

  • sabahyıldızı

    Afrika'da yetişen sert ve kaba dokulu, turuncu sarı renkli ağaç (Nauclea didemichii)

  • sabahçı

    İkili öğretim yapan okullarda öğleden önce ders gören öğrenci, öğlenci karşıtı

  • sabahçı kahvesi

    Sabaha kadar açık kalan kahve

  • sabahçılık

    Sabahçı olma durumu

  • sabahı bulmak (veya etmek)

    herhangi bir sebeple bütün geceyi uyumadan geçirmek

  • sabahı sabah etmek

    sabahın olmasını uyumadan sabırsızlıkla beklemek

  • sabahı zor (veya dar) etmek

    bir türlü sabah olmamak

  • sabahın körü

    Sabahın erken saati

  • sabahın köründe

    Sabahın erken saatlerinde

  • saban

    Çift süren hayvanların koşulduğu demir uçlu tarım aracı

  • saban balığı

    Dev köpek balığıgillerden, boyu 5 metre kadar olabilen, kuyruğu sabana benzer bir köpek balığı; deniztilkisi (Alopias vulpes)

  • saban demiri

    Sabanın toprağı yarmaya yarayan taban kısmına takılan demir

  • saban kemiği

    Burun boşluklarını birbirinden ayıran çeperi arkasında bulunan ince uzun kemik

  • saban kulağı

    Sabanın toprağa giren kısmının iki yanında bulunan ve toprağı yollara dökmeye yarayan parça; kulak (I)

  • saban sürmek

    toprağı sabanla kazıp altüst etmek

  • sabanın tutağına yapışan el aç kalmaz

    "çiftçilik yapan veya çalışan aç kalmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • sabi

    Küçük çocuk

  • sabi sübyan

    Küçük çocuklar

  • sabit

    Yerinden oynamayan, yerini değiştirmeyen; durağan

  • sabit fikirlilik

    Sabit fikirli olma durumu

  • sabit kur

    Döviz paritesinin alış ve satış değerlerinin serbest piyasa kurallarına göre Merkez Bankasının müdahalesiyle belirlenmesi

  • sabit olmak

    bir şeyin varlığı, gerçekliği kesin olarak belli olmak

  • sabit polinom

    Sıfırdan farklı bir gerçek sayıdan oluşan polinom

  • sabit telefon

    Belli bir yerde kablo bağlantısı ile çalışan telefon

  • sabite

    Bir formülde geçen ve önceden belirlenmiş bulunan değişmez nicelik

  • sabitkadem

    Süreklilik gösteren

  • sabitleme

    Sabitlemek işi

  • sabitlemek

    Sabit duruma getirmek

  • sabitleşebilme

    Sabitleşebilmek işi

  • sabitleşebilmek

    Sabitleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sabitleşme

    Sabitleşmek işi

  • sabitleşmek

    Sabit duruma gelmek

  • sabitleştirebilme

    Sabitleştirebilmek işi

  • sabitleştirebilmek

    Sabitleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sabitleştirilme

    Sabitleştirilmek işi

  • sabitleştirilmek

    Sabit duruma getirilmek

  • sabitleştirme

    Sabitleştirmek işi

  • sabitleştirmek

    Sabit duruma getirmek

  • sabitlik

    Sabit olma durumu

  • sabo

    Genellikle birçok Avrupa ülkesinde giyilen tahta ayakkabı

  • sabotaj yapmak

    yıkmak, tahrip etmek, kullanılır durumdan çıkarmak

  • sabote etmek

    baltalamak

  • sabredebilme

    Sabredebilmek işi

  • sabredebilmek

    Sabretme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sabreden derviş muradına ermiş

    "beklemesini bilen kimse sonunda amacına ulaşır" anlamında kullanılan bir söz

  • sabrediş

    Sabretme işi

  • sabretme

    Sabretmek işi; sabreyleme

  • sabretmek

    Sabır göstermek, sabırlı davranmak; sabreylemek

  • sabrı taşmak (veya tükenmek)

    artık katlanamaz, dayanamaz duruma gelmek, sabrı kalmamak

  • sabrıcemil

    Allah’tan gelen bir acıya dayanma, sabretme

  • sabrını taşırmak (veya tüketmek)

    karşısındakini artık katlanamaz, dayanamaz duruma getirmek

  • sabuh

    Sabah vakti içilen içki

  • sabuklama

    Sabuklamak işi

  • sabuklamak

    Abuk sabuk, saçma sapan söz söylemek

  • sabuklanma

    Bazı hastalıklarda görülen abuk sabuk konuşma, anlamsız davranışlarda bulunma vb. belirtiler gösteren ruh bozukluğu; hezeyan

  • sabun

    Kirli ve yağlı şeyleri temizlemekte kullanılan, türlü yağlarla alkaliler birleştirilerek yapılan madde

  • sabun ağacı

    Öz suyu köpüren ağaç (Sapindaceae)

  • sabun balığı

    Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan ve bol miktarda mukus salgılayan küçük balık (Rypticus saponacens)

  • sabun taşı

    Terzilerin kumaşı işaretlemek için kullandıkları, yeşilimsi veya beyaz renkli, sertliği 1 olan magnezyum silikat

  • sabun tozu

    Toz durumunda olan sabun

  • sabuncu

    Sabun yapan veya satan kimse

  • sabunculuk

    Sabuncunun işi

  • sabunhane

    Sabun yapılan yer

  • sabuniye

    Bir tür nişasta helvası

  • sabunköpüğü

    Gelip geçici, önemsiz

  • sabunköpüğü gibi sönmek

    gösterişli olmakla birlikte en hafif bir etki ile yok olmak

  • sabunlama

    Sabunlamak işi

  • sabunlamak

    Herhangi bir şeyi sabun sürerek yıkamak

  • sabunlanma

    Sabunlanmak işi

  • sabunlanmak

    Sabunlama işi yapılmak

  • sabunlanış

    Sabunlanmak işi

  • sabunlayış

    Sabunlamak işi

  • sabunlaşma

    Bitkisel veya hayvansal yağların sabun durumuna dönüşmesi

  • sabunlaşmak

    Sabun durumuna gelmek

  • sabunlaştırma

    Sabunlaştırmak işi

  • sabunlaştırmak

    Bir maddeyi sabun durumuna dönüştürmek

  • sabunlu

    İçinde sabun eritilmiş

  • sabunluk

    İçine sabun konulan küçük kap

  • sabunsuz

    İçinde sabun bulunmayan

  • sabur

    Çok sabırlı

  • sabura

    Gemi safrası

  • sabıka

    Geçmiş bulunan şey, geçmiş bulunan olay

  • sabıka kaydı

    Adli sicilden verilen bilgiye göre bir kimsenin sabıka durumunu gösteren yazı

  • sabıkalı

    Sabıkası olan

  • sabıkalılık

    Sabıkalı olma durumu

  • sabıkasız

    Sabıkası olmayan; temiz

  • sabıkasızlık

    Sabıkasız olma durumu

  • sabır

    Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi; dayanç, çıdam

  • sabır acıdır, meyvesi tatlıdır

    "sabır zor bir iştir ancak güzel sonuçları vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • sabır küpü

    Çok sabırlı kimse

  • sabır taşı

    Çok sabırlı kimse

  • sabırla

    Sabrederek, sabır göstererek

  • sabırlı

    Sabır gösteren, katlanan, sabreden

  • sabırlılık

    Sabırlı olma durumu

  • sabırsız

    Sabır göstermeyen, sabrı olmayan

  • sabırsızca

    Sabırsız bir biçimde

  • sabırsızlandırma

    Sabırsızlandırmak işi

  • sabırsızlandırmak

    Sabırsızlanma işini yaptırmak

  • sabırsızlanma

    Sabırsızlanmak işi

  • sabırsızlanmak

    Sabırlı davranmamak, sabır göstermemek

  • sabırsızlanış

    Sabırsızlanmak işi

  • sabırsızlık

    Sabır göstermeme, sabırlı davranmama, sabırsız olma durumu

  • sabırsızlıkla

    Sabır göstermeden, sabredemeyerek, sabırsız bir biçimde

  • sac

    Yassı demir çelik ürünü

  • sac böreği

    Mayalı hamurdan ince açılan yufkanın içine kıyma, peynir, patates, ıspanak vb. konularak yapılan ve sacda pişirilen bir börek türü

  • sac ekmeği

    Mayalanmış hamurun oklava ile daire şeklinde açılıp sac üzerinde pişirilmesiyle elde edilen ekmek; serme

  • sac kavurması

    Orta yağlı ve küçük doğranmış koyun etinin ağır ateşte pişirilip soğan, domates, yeşilbiber, dereotu eklenmesiyle hazırlanan karışımın tekrar kısık ateşte pişirilmesiyle yapılan bir yemek türü

  • sac kebabı

    Sac üzerinde ateşte pişirilen kebap

  • sacayağı

    Üzerine tencere, tava vb. koymaya yarayan, ateş üzerine oturtulan, üç ayaklı çember veya üçgen biçiminde demir destek; ocak sehpası, sacayak, üçayak

  • sadaka

    Karşılık beklemeden ihtiyaç sahiplerine, fakirlere verilen para, mal vb.

  • sadaka taşı

    Genellikle cami vb. yerlerde ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için para vb.nin bırakıldığı özel yer

  • sadakat

    İçten bağlılık

  • sadakat göstermek

    bağlı kalmak

  • sadakatli

    Dostluğu ve bağlılığı içten olan; sadık

  • sadakatlilik

    Sadakatli olma durumu; sadıklık

  • sadakatsiz

    Sadık olmayan

  • sadakatsizlik

    Sadakatsiz olma durumu

  • sadakatsizlik göstermek

    sadakatsiz olduğunu ortaya koymak, açıklamak

  • sadaklı

    Sadağı olan

  • sadakor

    Düz dokunmuş, açık saman renginde bir tür ipek kumaş

  • sade

    Şeker katılmamış (kahve); şekersiz

  • sade birimler bölüğü

    Birden dokuza kadar olan sayılar kümesi

  • sade kahve

    İçine şeker konulmadan pişirilen Türk kahvesi

  • sade kek

    İçine katkı ve süs maddesi katılmadan yapılan kek

  • sadece

    Belirtilenden başkası bulunmadan; yalnız

  • sadede gelmek

    konuyla ilgisiz sözleri bırakarak asıl konuya dönmek

  • sadeleşebilme

    Sadeleşebilmek işi

  • sadeleşebilmek

    Sadeleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sadeleşme

    Sadeleşmek işi, yalınlaşma

  • sadeleşmek

    Yalın bir durum almak, yalınlaşmak

  • sadeleştirebilme

    Sadeleştirebilmek işi

  • sadeleştirebilmek

    Sadeleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sadeleştirilme

    Sadeleştirilmek işi

  • sadeleştirilmek

    Sadeleştirme işi yapılmak

  • sadeleştirme

    Sadeleştirmek işi

  • sadeleştirmek

    Yalın bir duruma getirmek; yalınlaştırmak

  • sadelik

    Yalın olma durumu

  • sadet

    Konuşulan asıl konu, asıl madde

  • sadik

    Sadistlik özelliği olan

  • sadiklik

    Sadik olma durumu

  • sadist

    Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan (kimse); elezer, sadik

  • sadistlik

    Sadist olma durumu

  • sadistçe

    Sadiste yakışır bir biçimde

  • sadme

    Çarpışma, tokuşma, vurma

  • sadra şifa vermek

    gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak

  • sadrazam

    Osmanlı Devleti'nde başbakan; veziriazam, sadır

  • sadrazamlık

    Sadrazam olma durumu; sadaret

  • sadık

    Doğru, gerçek

  • sadık kalmak

    birine, bir şeye bağlılığını sürdürmek, bağlı kalmak

  • sadıkça

    Sadığa yaraşır bir biçimde; sadıkane

  • sadır

    Göğüs, sine

  • saf

    İçine başka şeyler karışmamış olan; katışıksız, doğal, halis, has, öz (II), som (I)

  • saf bağlamak

    sıralanmak, sıraya girmek

  • saf değiştirmek

    başka bir gruba katılmak

  • saf dışı

    Dizi dışı olarak

  • saf dışı etmek (veya bırakmak)

    dizinin dışına çıkarmak

  • saf dışı olmak (veya kalmak)

    dizinin dışına çıkmak

  • saf dışılık

    Saf dışı olma durumu

  • saf su

    Organik ve inorganik maddelerden arındırılmış su

  • saf tutmak

    saf bağlamak

  • safahat

    Evreler

  • safari

    Afrika'nın doğusunda toplu olarak yapılan vahşi hayvan avı

  • safer

    Ay takviminin ikinci ayı

  • safi

    Katıksız, duru, temiz olan

  • safiha

    İnce, yassı ve geniş metal nesne

  • safir

    Mavi renkli, değerli bir korindon türü; gök yakut

  • safir mavisi

    Koyu mavi renk

  • safkan

    Irkının katışıksız özelliklerini taşıyan (at)

  • saflara ayırmak

    belli kümeler içinde toplamak

  • saflaşma

    Saflaşmak (I) işi

  • saflaşmak

    Saf durumuna gelmek; saf tutmak

  • saflaştırma

    Saflaşmak (I) işi

  • saflaştırmak

    Saflaşmasını, aynı grupta yer almasını sağlamak

  • saflaştırılma

    Saflaştırılmak (I) işi

  • saflaştırılmak

    Saflaştırılma işi yapılmak, aynı grupta yer aldırılmak

  • saflık

    Saf olma durumu; avanaklık, bönlük, safderunluk, safdillik, safdillilik, saffet, safiyet

  • safra

    Balonlarda bulunan pilotların, yükselmek veya inişi yavaşlatmak istediklerinde attıkları ağırlık

  • safra almak

    deniz aracına safra yüklemek

  • safra atmak

    insana veya araca fazla yük olan malzemeleri atmak

  • safra bastırmak

    açlığını yatıştıracak kadar az bir şey yemek

  • safra boşaltmak

    deniz aracına yüklenen safra dışarı atılmak, çıkarılmak

  • safra kesesi

    Karaciğere yapışık, armut biçiminde, safra salgılayan küçük organ; öd kesesi

  • safra suyu

    Geminin genellikle derin pik tanklarına dengeyi sağlayıp artırmak ve pervaneyi iyice suya batırmak için doldurulan su

  • safra tankı

    Safra suyunun doldurulduğu özel bölme

  • safra yeşili

    Siyaha çalan yeşil renk

  • safralı

    Safrası olan

  • safran

    Süsengillerden, baharda çiçek açan, 20-30 santimetre boyunda, soğanlı bir kültür bitkisi (Crocus sativus)

  • safran sarısı

    Kırmızı, yeşil ve maviden oluşan, sarının turuncuya çalan tonu; safran rengi

  • Safranbolu

    Karabük iline bağlı ilçelerden biri

  • safrası kabarmak

    açlıktan midesi bulanmak

  • safrasız

    Safra konulmamış

  • safsata

    Boş, temelsiz, asılsız söz

  • safsatacı

    Boş, temelsiz, asılsız konuşan (kimse)

  • saftirik

    Kolayca aldatılabilecek (kimse); saftaron, saftorik

  • saftiriklik

    Saftirik olma durumu; saftaronluk, saftoriklik

  • safça

    Biraz saf; safdilli

  • sagu

    Bazı hurma ağaçlarının özünden çıkarılan ve pirinç gibi kullanılan nişastalı bir madde; Hint irmiği

  • sagu sağmak

    ağıt yakmak

  • sah

    Bir şeyin doğru olduğunu belirtmek için yapılan işaret

  • sah çekmek

    bir yazının doğru olduğunu bu işaretle belirtmek

  • saha

    Takım oyunlarında karşılaşmaların yapıldığı yer

  • saha avantajı

    Bir spor karşılaşmasında yarışmanın yapıldığı alanı tanıma ve seyirci desteğine sahip olma imkânı

  • saha komiseri

    Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü tarafından oyun alanlarını düzenlemek üzere görevlendirilen yetkili; saha amiri, komiser

  • sahabe

    Hz. Muhammed'i görmüş ve onun sohbetinde bulunmuş Müslümanlar; ashap, ashabıkiram

  • sahabet

    Koruma, kayırma

  • sahabet etmek

    korumak, kayırmak

  • sahabetçi

    Koruyucu, kayırıcı kimse

  • sahabetçi çıkmak

    kayırmak, arka çıkmak

  • sahaf

    Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı

  • sahaflık

    Sahaf olma durumu

  • sahan

    Derinliği az olan kap

  • sahanlık

    Yapılarda ve bazı taşıtlarda kapı önünde, merdiven başlarında veya dönülen bölümünde bulunan geniş yer

  • sahanlık buzulu

    Karadan kopan buzul parçası

  • sahavet

    El açıklığı, seleklik, cömertlik

  • sahaya çıkmak

    takım oyunlarında karşılaşmaya başlamak için sahada yerini almak

  • sahibe

    Herhangi bir şey üzerinde mülkiyeti olan kadın

  • sahici

    Sahte olmayan, gerçek, yapma karşıtı

  • sahicilik

    Sahici olma durumu

  • sahih

    Gerçek, doğru, sağın, hakiki

  • sahil

    Karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan bölümü; kıyı, yaka, yalı

  • sahil boyu

    Deniz kıyısı

  • sahil devriyesi

    Kıyılarda karakol görevi yapan küçük savaş gemisi

  • sahil koruma

    Genellikle kaçakçılarla mücadele, can kurtarma vb. işlerle görevlendirilen askerî kuruluş

  • sahil şeridi

    Deniz kıyısı boyunca uzanan düz alan

  • sahile bindirmek

    gemiyi içindeki yükü oluşan tehlikeden kurtarabilmek amacıyla bilerek karaya oturtmak

  • sahile vurmak

    bir nesne dalga veya akıntının etkisiyle kıyıya gelmek, kıyıda bulunmak

  • sahileşme

    Sahileşmek işi

  • sahileşmek

    Gerçek bir durum almak, gerçekleşmek

  • sahileştirme

    Sahileştirmek işi

  • sahileştirmek

    Gerçek bir durum almasını sağlamak, gerçekleştirmek

  • sahip

    Herhangi bir şey üstünde mülkiyeti olan, onu yasaya uygun bir biçimde dilediği gibi kullanabilen kimse; iye, malik

  • sahip kılmak

    sahip olmasını sağlamak

  • sahip olmak

    mülkiyetinde olmak, elinde bulundurmak

  • sahip çıkmak

    kendinin olduğunu ileri sürmek

  • sahipkıran

    Güçlü ve üstün hükümdar

  • sahiplendirme

    Sahiplendirmek işi

  • sahiplendirmek

    Sahiplenme işini yaptırmak

  • sahiplenebilme

    Sahiplenebilmek işi

  • sahiplenebilmek

    Sahiplenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sahipleniş

    Sahiplenmek işi

  • sahiplenme

    Sahiplenmek işi

  • sahiplenmek

    Bir şeye sahip çıkmak

  • sahipli

    Bir kimsenin malı olan

  • sahiplik

    Sahip olma durumu

  • sahiplilik

    Sahipli olma durumu

  • sahipsiz

    Kimsenin malı olmayan; iyesiz

  • sahipsizlik

    Sahipsiz olma durumu

  • sahn

    Cami, medrese ve kiliselerde umumun toplanmasına mahsus üstü kubbeli, örtülü yer

  • sahne

    İzleyicilerin kolayca görebilmeleri için genellikle yerden belli bir ölçüde yüksek yapılan, oyun, müzik vb. gösteri yapmaya uygun yer; oyunluk

  • sahne dengesi

    Halk oyunlarında sahnenin konumuna ve ölçülerine göre oyunları estetik görünümde sergileme tekniği ile seyircinin görüş açısının bilinçli olarak ortaya çıkması

  • sahne olmak

    bir yerde bir olay geçmek

  • sahne sanatları

    Gösteriye dayalı tiyatro, orta oyunu, dans vb. sanat dalları

  • sahneleme

    Sahnelemek işi

  • sahnelemek

    Sahneye koymak

  • sahneleniş

    Sahnelenmek işi

  • sahnelenme

    Sahnelenmek işi

  • sahnelenmek

    Oyun sahneye konulmak

  • sahneletme

    Sahneletmek işi

  • sahneletmek

    Sahneleme işini yaptırmak

  • sahneleyebilme

    Sahneleyebilmek işi

  • sahneleyebilmek

    Sahneleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sahneleyiş

    Sahnelemek işi

  • sahneye koymak

    tiyatro eserini veya müzikal bir oyunu, metin, oyun, yorum, dekor, müzik vb. ögeleri birbiriyle uyumlu duruma getirerek sahne için uygulamak, oynamak, sahnelemek

  • sahneye çıkmak

    tiyatro, müzik vb. sanatçılar için sanatını izleyici önünde uygulamak, göstermek

  • sahra topu

    Dağ topu gibi katır sırtında taşınmayıp atlarla çekilen top

  • sahte

    Bir şeyin aslına benzetilerek yapılan; çakma, düzme, düzmece

  • sahtekâr

    Sahte işler yapan; düzmeci, sahteci, yezit

  • sahtekârlık

    Sahte işler yapma; düzmecilik, sahtecilik

  • sahteleme

    Sahtelemek işi

  • sahtelemek

    Sahtesini yapmak, yasa dışı kopyasını çıkarmak

  • sahteletme

    Sahteletmek işi

  • sahteletmek

    Sahtesini yaptırmak, yasa dışı kopyasını çıkartmak

  • sahtelik

    Sahte olma durumu; kalplık

  • sahtiyan

    Tabaklanarak boyanmış ve cilalanmış genellikle keçi derisi

  • sahtiyancı

    Sahtiyan üreten, alan veya satan kimse

  • sahtiyancılık

    Sahtiyancının işi veya mesleği

  • sahur

    Ramazan ayında oruç tutanların gün doğmadan önce belirli saatte yedikleri yemek

  • sahur yemeği

    Sahur zamanı yenen yemek; er ekmeği

  • sahura kalkmak

    oruç tutan kimse gün doğmadan yemek yemek için yataktan kalkmak

  • sahurluk

    Sahurda yenecek şeyler

  • Saimbeyli

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • sair

    Başka, öteki, diğer

  • sak

    Uykusu hafif

  • sak durmak

    dikkatli, uyanık durumda bulunmak

  • sak yatmak

    derin uykuya dalmadan uyumak

  • saka

    Evlere, çeşmeden su taşımayı iş edinmiş olan kimse; sucu

  • saka beygiri gibi

    bir iş uğruna birçok yere uğrayarak dolaşan (kimse)

  • saka kuşu

    Serçegillerden, başında ve boynunda kırmızı, sarı tüyler bulunan, güzel öttüğü için kafeste beslenen küçük bir kuş; kutan, saka (II), ökse kuşu (Carduelis cardelis)

  • sakak

    Çene altı

  • sakal

    Yetişkin erkeklerde yanak ve alt çenede çıkan kılların tümü

  • sakal bırakmak (veya koyuvermek veya salıvermek veya uzatmak)

    sakalını tıraş etmeyip büyütmek

  • sakal fırçası

    Sakalı taramak, düzeltmek için kullanılan fırça

  • sakal oynatmaz

    ağızda eriyecek kadar olgunlaşmış (yemiş, yiyecek)

  • sakallanma

    Sakallanmak işi

  • sakallanmak

    Sakallı duruma gelmek

  • sakallı

    Sakalı olan

  • sakallı kartal

    İri vücutlu, güçlü ve gagası çengelli yırtıcı kuş (Gypaetus barbatus)

  • sakallılık

    Sakallı olma durumu

  • sakalsız

    Sakalı olmayan

  • sakalsızlık

    Sakalsız olma durumu

  • sakalı

    Saka hastalığına tutulmuş

  • sakalı bitmek

    bir iş sürüncemede kalmak

  • sakalı değirmende ağartmamak

    yıllar pek çok deneyim kazandırmış olmak

  • sakalı ele vermek (veya kaptırmak)

    başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek

  • sakalı saydırmak

    saygınlıktan düşmek

  • sakalık

    Sakanın işi

  • sakalım yok ki sözüm dinlensin

    "ancak yaşlı kimselerin söz ve öğütleri dinlenir" anlamında kullanılan bir söz

  • sakalına ak (veya kır) düşmek

    sakalı ağarmaya başlamak, yaşlanmak

  • sakalına göre tarak vurmak

    birinin hoşlanacağı biçimde konuşmak veya davranmak

  • sakalına gülmek

    ciddi gibi görünen sözlerle alay etmek

  • sakalına kar yağmak

    sakalı aklaşmaya başlamak

  • sakalının altına girmek

    yakınlık kurarak ona düşüncesini aşılamak

  • sakametli

    Sakameti bulunan

  • sakandırık

    Baş giysilerinde çene bağı

  • sakar

    Bazı hayvanların, özellikle atların alınlarında bulunan beyaz leke, küçük akıtma

  • sakar otu

    Yuvarlak başlı, pembe veya beyaz çiçekli çalı tipi bir bitki (Dorycnium)

  • sakarca

    Sakar gibi, sakara benzer bir biçimde

  • sakarimetre

    Bir sıvıda çözelti durumunda bulunan şeker miktarını belirlemeye yarayan alet

  • sakarimetri

    Şekerli çözeltilerin dozunu belirleme yöntemi

  • sakarin

    Genellikle şeker hastalarının ve diyet yapanların şeker yerine kullandığı, maden kömürü katranından elde edilen, beyaz, tatlandırıcı bir madde

  • sakarinli

    Sakarini olan

  • sakarinsiz

    Sakarini olmayan

  • sakarlaşma

    Sakarlaşmak işi

  • sakarlaşmak

    Sakar durumuna gelmek

  • sakarlık

    Sakar olma durumu

  • Sakarya

    Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Sakaryalı

    Sakarya ilinden olan kimse

  • Sakaryalılık

    Sakaryalı olma durumu

  • sakat

    Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal veya sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri çeken (kimse); alil, muallel

  • sakat olmak

    sakatlanmak

  • sakata gelmek

    tuzağa düşmek

  • sakatat

    Kesilmiş hayvanın yürek, karaciğer, böbrek, işkembe, beyin, vb. iç organlarıyla baş ve ayakları

  • sakatatçı

    Sakatat satan kimse; sakatçı

  • sakatatçılık

    Sakatat satmak işi

  • sakatlama

    Sakatlamak işi

  • sakatlamak

    Sakat bir duruma getirmek, sakat etmek

  • sakatlanma

    Sakatlanmak işi

  • sakatlanmak

    Sakat duruma gelmek

  • sakatlanış

    Sakatlanmak işi

  • sakatlık

    Sakat olma durumu; malullük, maluliyet

  • sakağı

    Özellikle atlarda görülen ve insanlara da bulaşan ölümcül bir hayvan hastalığı; ruam

  • sakağılı

    Sakağı hastalığı olan

  • sake

    Pirinçten yapılan bir tür Japon rakısı

  • saki

    İçkili toplantılarda içki dağıtan kimse

  • sakil

    Sıkıntı veren; sıkıntılı

  • sakillik

    Sakil olma durumu

  • sakim

    Bozuk, yanlış, eksik

  • sakimlik

    Sakim olma durumu

  • sakin

    Hareket etmeyen, kımıldamayan

  • sakin olmak

    bir yerde yerleşmek, oturmak

  • sakin sakin

    Durgun, dingin olarak

  • sakince

    Sakin

  • sakinleşebilme

    Sakinleşebilmek işi

  • sakinleşebilmek

    Sakinleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sakinleşme

    Sakinleşmek işi; sakinleme

  • sakinleşmek

    Yatışmak, durgun duruma gelmek; durulmak (I)

  • sakinleştirici

    Sakinleştiren, sakinleştirme özelliği olan

  • sakinleştirici almak

    sinirleri yatıştıran bir ilaç içmek

  • sakinleştirme

    Sakinleştirmek işi

  • sakinleştirmek

    Sakinleşmesini sağlamak, sessiz, dingin bir duruma getirmek; yatıştırmak

  • sakinlik

    Sakin olma durumu; durgunluk, sessizlik, dinginlik, sükûnet

  • sakit

    Susmuş, sessiz

  • sakit kalmak

    söz söylemesi gerekirken susmak

  • sakitlik

    Sakit olma durumu

  • sakkaroz

    Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen bir şeker türü (C12H22O11)

  • sakkarozölçer

    Sakkaroza göre derecelenen ve bir sıvının kuruluğunu tespit eden yoğunlukölçer; sakkarometre

  • sakla samanı, gelir zamanı

    "gereksiz görülen şey ileride gerekli olabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • saklama

    Saklamak işi; hıfız, muhafaza

  • saklamak

    Elinde bulundurmak, tutmak

  • saklambaç

    Oyunculardan birinin ebe olması ve saklanan arkadaşlarını bulması temeline dayanan bir çocuk oyunu

  • saklanabilme

    Saklanabilmek durumu

  • saklanabilmek

    Saklanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saklanma

    Saklanmak işi

  • saklanmak

    Kendini saklamak; gizlenmek

  • saklantı

    Saklanan şey

  • saklanılma

    Saklanılmak işi

  • saklanılmak

    Saklanma işi yapılmak

  • saklanıverme

    Saklanıvermek işi

  • saklanıvermek

    Çabucak saklanmak

  • saklanış

    Saklanmak işi

  • saklatma

    Saklatmak işi

  • saklatmak

    Saklama işini yaptırmak

  • saklayabilme

    Saklayabilmek işi

  • saklayabilmek

    Saklama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saklayış

    Saklamak işi

  • saklı

    Saklanmış olan

  • saklı yazı

    Gizlilik taşıyan belge; kripto

  • sako

    Paltoya benzer bir tür üstlük

  • saksafon

    Genellikle pirinçten yapılmış, metal tuşlara basılarak çalınan, çoğunlukla bandolarda ve caz topluluklarında kullanılan bir tür üflemeli çalgı

  • saksafoncu

    Saksafon çalan kimse

  • saksafonculuk

    Saksafoncunun işi

  • saksağan

    Kargagillerden, karnı beyaz, kanatları ve kuyruğu kül rengi diğer yerleri parlak, kara, uzun kuyruklu kuş; alacakarga, alakarga (Pica pica)

  • saksonya

    Almanya'da Saksonya bölgesinde yapılan, iyi nitelikli porselen tabak veya kap

  • saksı

    Pişmiş toprak, plastik vb.nden yapılan, çiçek yetiştirmekte kullanılan kap

  • saksı toprağı

    Çiçek yetiştirmek için hazırlanmış özel bir toprak türü

  • saksıgüzeli

    Dam koruğugillerden, yaprakları etli, çiçekleri başak biçiminde bir süs bitkisi (Cotyledon umbilicus)

  • saksılık

    Saksı koymaya yarar raf

  • sakuleta

    Silindir biçiminde bir demirin içine çivi, cıvata vb. maddelerin doldurulması ile yapılan bir mermi türü

  • sakın

    "Korkulacak bir durum olmasın" anlamında kullanılan bir söz

  • sakın ha!

    "yapma, yapmaktan çekin" anlamında, yapılması istenmeyen bir davranışa engel olmak için söylenen bir söz

  • sakınabilme

    Sakınabilmek işi

  • sakınabilmek

    Sakınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sakınca

    Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum; beis, mahzur

  • sakınca görmemek

    çekinilecek, dikkatli olunacak bir durum görmemek

  • sakıncalı

    Sakınmayı, çekinmeyi gerektiren; mahzurlu

  • sakıncalı piyade

    Kendisine pek güvenilmeyen, huzursuzluk çıkarabilecek kimse

  • sakıncalılık

    Sakıncalı olma durumu

  • sakıncasız

    Sakınmayı gerektirmeyen; mahzursuz

  • sakıncasızlık

    Sakıncasız olma durumu

  • sakındırma

    Sakındırmak işi

  • sakındırmak

    Sakınma işini yaptırmak

  • sakınma

    Sakınmak işi; içtinap, tahaffuz, tevakki

  • sakınmak

    Herhangi bir korku veya düşünce ile bir şeyi yapmaktan uzak durmak; içtinap etmek

  • sakınması olmamak

    korkusu, çekinmesi olmamak

  • sakıntı

    Sıkıntıya yol açabilecek durumlara karşı alınan önlem; ihtiyat

  • sakıntılı

    Sakıntısı olan

  • sakıntısız

    Sakıntısı olmayan

  • sakınılan göze çöp batar

    "üzerine çok düşülen şeyler genellikle kazaya veya zarara uğrar" anlamında kullanılan bir söz

  • sakınılma

    Sakınılmak işi

  • sakınılmak

    Sakınma işine konu olmak

  • sakınım

    Herhangi bir tehlikeye karşı alınan önlem; ihtiyat, tedbir

  • sakınımlı

    İhtiyatlı, tedbirli

  • sakınımsız

    İhtiyatsız, tedbirsiz

  • sakınış

    Sakınmak işi

  • sakır sakır

    Aralıksız, sürekli

  • sakırdama

    Sakırdamak işi

  • sakırdamak

    Korkudan veya soğuktan titremek

  • sakırtı

    Korkudan veya soğuktan titreme

  • sakıt

    Düşen, düşmüş

  • sakıt olmak

    hükmü kalmamak

  • sakız

    Bazı ağaçların ve özellikle sakız ağacının kabuğundan sızan, çiğnendiğinde yumuşayan, hoş kokulu, beyaz renkli reçine

  • sakız ağacı

    Antep fıstığıgillerden, kışın yaprak dökmeyen, meyvesi üzümsü ve yağlı, bodur bir ağaç; sakız (Pistacia lentiscus)

  • sakız baklası

    Uzun ve ince, çok lezzetli turfanda bir tür bakla

  • sakız dikeni

    Sakız çıkarılan bir tür diken

  • sakız enginarı

    Yaprakları sivri, kenarları düzgün, lezzetli bir tür enginar

  • sakız gibi

    çok temiz, çok beyaz

  • sakız kabağı

    Sebze olarak kullanılan kabak (Cucurbita pepo)

  • sakız leblebisi

    Bir tür kabuklu beyaz leblebi

  • sakız rakısı

    İçinde sakız bulunan rakı; mastika

  • sakız tatlısı

    İçine sakız karıştırılarak hazırlanan bir tatlı türü

  • sakızcı

    Sakız yapan veya satan kimse

  • sakızcılık

    Sakızcının işi ve mesleği

  • sakızlaşma

    Sakızlaşmak işi

  • sakızlaşmak

    Sakız durumuna gelmek

  • sakızlaştırma

    Sakızlaştırmak işi

  • sakızlaştırmak

    Sakız durumuna getirmek

  • sakızlı

    Sakızı olan, içinde sakız bulunan

  • sal

    Birçok kalın direk yan yana bağlanarak yapılan, düz ve korkuluksuz deniz veya ırmak taşıtı

  • sal yarışı

    Özel botlarla debisi yüksek ırmaklarda yapılan bir spor türü

  • salabet

    Katılık, sağlamlık

  • salabilme

    Salabilmek işi

  • salabilmek

    Salma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • salah bulmak

    düzelmek, iyileşmek, onmak

  • salak

    Görünüşünden, konuşma ve davranışlarından seviyesiz, dengesiz ve saf olduğu anlaşılan (kimse); saloz

  • salaklaşma

    Salaklaşmak işi; salozlaşma

  • salaklaşmak

    Salakça davranışlarda bulunmak; salozlaşmak

  • salaklık

    Salak olma durumu, salozluk

  • salakça

    Salağa benzer, salak gibi

  • salam

    Sığır, hindi vb. etinden yapılan, genellikle dilimlenerek soğuk yenen bir yiyecek

  • salamandra

    Odalar arasında gezdirilebilen bir tür kömür sobası

  • salamura

    Peynir, et, balık, turşu, asma yaprağı vb. yiyeceklerin bozulmaması için içinde tutuldukları tuzlu su

  • salamuracı

    Salamura yapan kimse

  • salamuracılık

    Salamuracının yaptığı iş

  • salamuralık

    Salamura yapmaya elverişli

  • salangan

    Hint Okyanusu ve Çin Denizi kıyılarında yaşayan, uzun kanatlı, kısa dört köşe kuyruklu, esmer, küçük bir tür kuş (Collocalia)

  • salapurya

    Ticaret eşyası taşımakta kullanılan, 10-15 tonluk, üçgen biçiminde yelkeni olan ticaret gemisi

  • salapurya gibi

    çok büyük olan veya ayağa büyük gelen (ayakkabı)

  • Salar

    Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Oğuz kökenli bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Salar Türkçesi

    Salar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Salarca

  • salat

    Hz. Muhammed'in adı anıldığında saygı göstermek için okunan dua

  • salata

    Genellikle marul, maydanoz, soğan, domates gibi çiğ ot ve sebzelerle yapılan, yağ, limon, sirke vb. maddeler konulan, yemeklerle birlikte yenen yiyecek

  • salatalı

    Salata bulunan

  • salatalık

    Salata yapmak için kullanılan

  • salatalık dolması

    Kabuğu soyulmuş ve içi oyulmuş salatalığın soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma

  • salatasız

    Salata bulunmayan

  • salatüselam

    Hz. Peygambere ve onun soyundan gelenlere saygı bildirmek için okunan dua

  • salavat

    Namazlar

  • salavat getirmek

    Hz. Muhammed'e saygı bildirmek için dua okumak

  • salaş

    Uyumsuz, kötü görünen

  • salaşlık

    Salaş olma durumu

  • salaşpur

    Seyrek dokunmuş, astarlık ince bez

  • salcı

    Sal ile yolcu ve yük taşıyan kimse

  • salcılık

    Salcının işi veya mesleği

  • saldırabilme

    Saldırabilmek işi

  • saldırabilmek

    Saldırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saldırgan

    Başkasına saldıran, yapısında saldırma özelliği olan (devlet, kimse, hayvan); sataşkan, agresif, mütecaviz

  • saldırganlaşma

    Saldırganlaşmak durumu

  • saldırganlaşmak

    Saldırgan duruma gelmek

  • saldırganlık

    Saldırgan olma durumu

  • saldırma

    Saldırmak işi; tehacüm

  • saldırmak

    Bir kimseye veya bir şeye karşı saldırı yöneltmek, zarar verici bir davranışta bulunmak; hücum etmek, salmak

  • saldırmamazlık

    bk. saldırmazlık

  • saldırmazlık

    Birbirine saldırmama durumu

  • saldırmazlık paktı

    Devletlerin birbirlerine saldırmamaları ilkesine dayanan antlaşma; saldırmazlık antlaşması

  • saldırtabilme

    Saldırtabilmek işi

  • saldırtabilmek

    Saldırtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saldırtma

    Saldırtmak işi; üşürme

  • saldırtmak

    Saldırma işini yaptırmak; üşürmek

  • saldırı

    Kötülük yapmak, yıpratmak amacıyla doğrudan doğruya silahlı veya silahsız bir eylemde bulunma; hücum, taarruz, tecavüz

  • saldırıcı

    Saldırgan olan

  • saldırıcılık

    Saldırıcı olma durumu

  • saldırısız

    Saldırı yapılmayan

  • saldırıverme

    Saldırıvermek işi

  • saldırıvermek

    Ansızın veya çabucak saldırmak

  • saldırıya uğramak

    saldırı karşısında kalmak, tecavüze uğramak

  • saldırış

    Saldırmak işi

  • salep

    Salepgillerin tek köklü, yumrulu, salkımlı veya başak çiçekli olan örnek bitkisi; sahlep (Orchis)

  • salepgiller

    Tek çeneklilerden, vanilya, orkide, venüsçarığı, salep vb. bitkileri içine alan bir familya

  • saleplik

    Salep içmeye veya salep dağıtmaya yarayan özel kap, sahleplik

  • salepçi

    Salep yapıp satan kimse

  • salepçilik

    Salepçinin işi

  • salgı

    Hücrelerin veya vücuttaki bezlerin kandan ayırıp oluşturdukları ve yeniden kana, başka organa veya dışarıya saldıkları sıvı madde; ifraz

  • salgılama

    Salgılamak işi

  • salgılamak

    Salgı oluşturmak

  • salgılatma

    Salgılatmak işi

  • salgılatmak

    Salgılama işini yaptırmak

  • salgılayıcı

    Salgı üreten organ veya doku

  • salgılayış

    Salgılamak işi

  • salgılı

    Salgı çıkaran veya üreten

  • salgın

    Kısa zamanda çevredeki insanların, hayvanların veya bitkilerin büyük bir bölümüne bulaşan; müstevli

  • salgıncı

    Salgın toplayan kimse

  • salgıncılık

    Salgıncının yaptığı iş

  • salgınlaşma

    Salgınlaşmak işi

  • salgınlaşmak

    Salgın durumuna gelmek

  • salgınlık

    Salgın olma durumu

  • Salihli

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • salik

    Bir yola giren, bir yolda giden

  • salik olmak

    bir yola girmek

  • saliklik

    Salik olma durumu

  • salim

    Sakin, huzurlu olan

  • salimen

    Sağ ve esen olarak, hiçbir kötü durumla karşılaşmadan

  • salimlik

    Salim olma durumu

  • salinometre

    Deniz suyundaki tuz yoğunluğunu ölçen araç

  • salipli

    Salibi olan

  • salipsiz

    Salibi olmayan

  • salise

    Saniyenin altmışta biri olan zaman birimi

  • saliselik

    Belli bir salise süresince yapılan veya olan

  • salisen

    Üçüncü olarak

  • salisilat

    Salisilik asidin tuzu

  • salisilik

    Söğüt kabuğundan çıkarılan antiseptiklerle ilgili olan

  • salisilik asit

    Aldehidin yükseltgenmesiyle elde edilen, türlü uçucu yağlarda ester biçiminde bulunan, ekşi veya tatlı olabilen, 155 °C'de eriyen bir asit

  • salkım

    Üzüm gibi, birçoğu bir sap üzerinde bir arada bulunan meyve

  • salkım başak

    Tek veya birleşik başakların salkım şeklinde oluşturduğu bitki

  • salkım domates

    Küçük, salkım biçiminde bir tür domates

  • salkım küpe

    Değerli taşlardan yapılmış salkım biçiminde küpe

  • salkım salkım

    Salkım gibi

  • salkım saçak

    Çok fazla

  • salkım sineği

    Çift kanatlılardan, genellikle evlerin tavan araları ve duvar boşluklarında kış uykusuna yatan, yaklaşık 6-10 mm boyunda, koyu gri yeşil göğsü altın sarısı veya kahverengi tüylerle kaplı, gövdesinin üst kısmı altın sarısı kahverengi eğri büğrü tüylerle örtülü, yavaş uçan, dinlenme sırasında kanatları gövdesini geçen bir tür sinek (Pollenia rudis)

  • salkım söğüt

    Dalları ve yaprakları yere sarkan bir çeşit söğüt (Salix babylonica)

  • salkım topu

    Çevreye dağılan mermi parçaları atan top

  • salkıma

    Salkımak durumu

  • salkımak

    Gevşeyip sarkmak; pörsümek

  • salkımlı

    Salkımı olan

  • sallabaş

    Başı sürekli sallanan

  • sallama

    Sallamak işi

  • sallamak

    Düzenli bir biçimde ve hep aynı doğrultuda hareket ettirmek; sallayıvermek, ırgamak

  • sallamamak

    önem vermemek

  • sallanabilme

    Sallanabilmek işi

  • sallanabilmek

    Sallanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sallandırma

    Sallandırmak işi

  • sallandırmak

    Sallanma işini yaptırmak

  • sallanma

    Sallanmak işi; ırganma, tezelzül

  • sallanmak

    Bağlı bulunduğu yerde gevşek duruma gelip yerinden oynamak; kımıldamak

  • sallantı

    Sallanmak işi

  • sallantıda bırakmak

    bir şeyi sonuca bağlamamak, savsaklamak

  • sallantıda kalmak

    bir çözüme bağlanmamak

  • sallantılı

    Sallantısı olan

  • sallantısız

    Sallantısı olmayan

  • sallanış

    Sallanmak işi

  • sallapati

    Düşünmeden ve saygısızca davranan

  • sallapatilik

    Sallapati olma durumu

  • sallasırt

    Ağır bir nesneyi araç kullanmaksızın elle başka bir yere götürme, atma veya aktarma

  • sallasırt etmek

    sırtına almak, yüklenmek

  • sallatma

    Sallatmak işi

  • sallatmak

    Sallama işini yaptırmak

  • sallayabilme

    Sallayabilmek işi

  • sallayabilmek

    Sallama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sallayıverme

    Sallayıvermek işi

  • sallayıvermek

    Ansızın sallamak

  • sallayış

    Sallamak işi

  • salli barik

    “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” sözleriyle başlayan namaz dualarına verilen ad

  • sallı

    Büyük ve geniş, sal gibi yayvan

  • salma

    Salmak işi

  • salma gezmek (veya dolaşmak)

    başıboş hayvan gibi dolaşmak

  • salma omurga

    Yatlarda dengeyi sağlamak bakımından gerekli olan ve omurganın ek ağırlıkla birlikte oluşan uzantı bölümü

  • salma salmak

    genellikle köylerde işlerin görülmesi için ihtiyar heyetinin kararıyla her evden para toplamak

  • salma tomruk

    Osmanlı Devleti’nde güvenlik amacıyla dolaşan kolluk erlerinin gece yakaladıkları suçluları kapadıkları yer

  • salmak

    Bağımlılığına, tutukluluğuna veya baskı altındaki durumuna son vererek serbest kılmak; bırakmak

  • salmastra

    Halat tellerinden saç gibi örülmüş olan ip

  • salon

    Bir evde konukları ağırlamakta kullanılan en geniş oda

  • salon adamı

    Kadınlı erkekli davetlere katılan, bu gibi yerlerde nasıl davranılacağını, görgü kurallarını iyi bilen ve bu durumuyla dikkati çeken adam

  • salon bitkileri

    Kapalı mekânlarda yetiştirilen, kaktüs, kauçuk, eltieltiyeküstü vb. süs bitkileri

  • salon futbolu

    Genelde futbola benzemekle birlikte kendine özgü kuralları olan ve kapalı spor salonlarında oynanan futbol; futsal

  • salon kadını

    Kadınlı erkekli özel toplantılara katılan, bu gibi yerlerde nasıl davranılacağını iyi bilen ve bu durumuyla dikkati çeken kadın

  • salon çamı

    Dalları üzerinde diken bulunan, küçük çam biçiminde bir süs bitkisi (Ara ucaria)

  • salon çiçeği

    Salonları süsleyen gösterişli ve bakımlı ev çiçeği

  • salpa

    Tembel (kimse); salpak

  • salsa

    Afrika’da doğup Küba’da geliştirilen, alışılan kurallara bağlı olmaksızın sadece müziğin ritmine uyularak doğaçlama biçimde, eşli veya gruplar hâlinde yapılan bir tür dans

  • salt

    İçinde yabancı bir öge bulunmayan; mutlak

  • salt değer

    Bir cebirsel sayının, işareti göz önüne alınmaksızın değeri; mutlak değer

  • salt nem

    Bir metreküp hava içinde bulunan su buharı miktarı; mutlak nem

  • salt sıcaklık

    -273 °C'yi sıfır olarak alan sıcaklık; mutlak sıcaklık

  • salt sıfır

    Salt sıcaklık ölçeğinde -273 °C olan sıfır noktası; mutlak sıfır

  • salt çoğunluk

    Oylamada, yarıdan bir fazla üye sayısının oyuyla sağlanan çoğunluk

  • salta

    Köpeğin arka ayakları üzerine ayağa kalkması

  • salta durmak

    köpek arka ayakları üzerine kalkmak

  • saltanat

    Bir ülkede hükümdarın, padişahın, sultanın egemen olması; sultanlık

  • saltanat sürmek

    hükümdarlık etmek

  • saltanatlı

    Gösterişli, görkemli

  • saltanatsız

    Gösterişsiz, görkemsiz

  • saltanatçı

    Saltanat yanlısı olan kimse

  • saltanatçılık

    Saltanatçı olma durumu

  • salto

    Rakibin bedenini kollarıyla birlikte kavrayarak yana veya arkaya savurma, devirerek bastırma biçiminde uygulanan bir güreş oyunu

  • salto atmak

    rakibe salto uygulamak

  • saltçı

    Saltçılığı benimseyen; mutlakçı

  • saltçılık

    Hükümdarın bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi; mutlakiyet, mutlakçılık

  • saltık

    Bağımsız, göreli olmayan ve kendi başına tam sayılan (bir olgunun niteliği)

  • Salur

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • salvo

    Yoğun bir biçimde yapılan atak

  • salya

    Ağızdan sızan tükürük

  • salya sümük

    Ağlar bir biçimde

  • salyamsı

    Salya gibi olan, salyayı andıran

  • salyangoz

    Yumuşakçalardan, bahçelerin nemli yerlerinde yaşayan, sarmal kabuklu küçük hayvan (Helix)

  • salça

    Yemeklere lezzet ve renk katmak için konulan, tuzla terbiye edilmiş domates veya biber ezmesi

  • salçalama

    Salçalamak işi

  • salçalamak

    Yemeklere salça katmak

  • salçalanma

    Salçalanmak işi

  • salçalanmak

    Salça durumuna gelmek

  • salçalı

    Salça konmuş, içinde salça olan

  • salçalı makarna

    Makarnanın pişmesinden sonra üzerine yağla hafifçe kavrulmuş salçanın dökülmesiyle hazırlanan yemek

  • salçalık

    Salça yapmaya elverişli

  • salı

    Pazartesi ile çarşamba arasındaki gün

  • salık

    Olmuş veya olacak bir olay, bir olgu ile ilgili verilen bilgi, haber

  • salık vermek

    tavsiye etmek

  • salınabilme

    Salınabilmek işi

  • salınabilmek

    Salınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • salıncak

    İki ucundan iki iple veya zincirle yüksek bir yere asılan ve üzerine oturulup sallanılan eğlence aracı

  • salıncaklı

    Salıncağı olan

  • salıncaksız

    Salıncağı olmayan

  • salıncakçı

    Eğlence yerlerinde salıncak çalıştıran kimse

  • salınma

    Salınmak işi

  • salınmak

    Yürürken uyumlu hareketlerle hafifçe bir yandan bir yana eğilmek

  • salıntı

    Salınmak işi

  • salıntılı

    Herhangi bir etkiyle sarsılabilen, sallanabilen

  • salınım

    Salınmak işi

  • salınış

    Salınmak işi

  • Salıpazarı

    Samsun iline bağlı ilçelerden biri

  • salıverilme

    Salıverilmek işi

  • salıverilmek

    Salıverme işine konu olmak

  • salıverme

    Salıvermek işi

  • salıvermek

    Bırakmak, koyuvermek, serbest bırakmak

  • sam

    Rus yapısı, karadan havaya güdümlü silah

  • sam yeli

    Çölden esen sıcak rüzgâr; sam (I)

  • saman

    Ekinlerin harmanda dövülüp taneleri ayrıldıktan sonra kalan, hayvanlara yedirilen ufalanmış sapları

  • saman alevi

    Gelip geçici, çabuk yatışan, çabuk sona eren

  • saman alevi gibi

    birden parlayıp arkasından hemen yatışan

  • saman altından su yürütmek

    belli etmeden iş çevirmek, ortalığı karıştırmak

  • saman gibi

    tatsız, yavan

  • saman kâğıdı

    Genellikle kurşun kalemle yazı yazmaya elverişli olan veya ambalaj için kullanılan kaba kâğıt; teksir kâğıdı

  • saman nezlesi

    Genellikle bahar aylarında görülen, çiçek tozlarına karşı alerjiden ileri gelen nezle; bahar nezlesi

  • saman rengi

    Soluk sarı renk; saman sarısı, samani

  • saman sarısı

    Bu renkte olan

  • Samandağ

    Hatay iline bağlı ilçelerden biri

  • samani

    Bu renkte olan

  • samanlı

    Samanı olan

  • samanlı gübre

    Samanı gerektiği kadar yanmamış gübre

  • samanlı kerpiç

    İçine saman karıştırılarak dökülen kerpiç

  • samanlık

    Saman konulan yer

  • Samanyolu

    Açık gecelerde gökyüzünde boydan boya görülen uzun, bol yıldızlı, ışıklı şerit; Gökyolu, Hacılaryolu, Hacıyolu, Kehkeşan, Samanuğrusu

  • samaryum

    Atom numarası 62, atom ağırlığı 150,4, yoğunluğu 7,75 olan ve az bulunan bir element (simgesi Sm)

  • samba

    Zikzak ve ani yapılan figürleri olan, iki dörtlük ölçü üstüne kurulmuş bir tür Brezilya dansı

  • sambacı

    Samba yapan kimse

  • sambacılık

    Sambacı olma durumu

  • Sami

    Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan ve Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ın soyundan geldikleri kabul edilen kavimler topluluğu

  • sami

    İşiten

  • Sami dilleri

    Arapça, Asurca, İbranice, Akatça ve Habeşçeden oluşan dil grubu

  • samiin

    İşitenler

  • samimi

    İçli dışlı, senli benli olarak

  • samimi olmak

    içten, açık yüreklilikle davranmak

  • samimileşiverme

    Samimileşivermek durumu

  • samimileşivermek

    Çabucak samimileşmek

  • samimileşme

    Samimileşmek işi

  • samimileşmek

    İçten olmak, candan davranmak

  • samimiyet

    Senli benli olma durumu

  • samimiyetle

    Doğru bir biçimde

  • Samoyetçe

    Ural Dağları’nın doğusunda yaşayan topluluklar tarafından kullanılan dil

  • samsa

    Baklavaya benzeyen bir tür hamur tatlısı

  • Samsat

    Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri

  • Samsun

    Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • samsun

    Savaşta ve avda kullanılmak üzere özel olarak yetiştirilen, çok iri bir tür köpek

  • Samsunlu

    Samsun ilinden olan kimse

  • Samsunluluk

    Samsunlu olma durumu

  • samur

    Sansargillerden, Kuzey Avrupa'da yaşayan, çok yumuşak ve ince tüyleri olan, postu için avlanan küçük hayvan (Martes zibellina)

  • samur kaşlı

    Kaşları kumral, yumuşak ve gür olan (kimse)

  • samur kürk

    Sansar veya sincap derisinden yapılan kürk

  • samuray

    Japon derebeyinin hizmetindeki savaşçı

  • san

    Herhangi bir şeyi, neyse o yapan nitelik, kip karşıtı

  • sana

    Sen zamirinin yönelme durumu eki almış biçimi

  • sana taşla vurana sen aşla (veya ekmekle veya pamukla) var (veya dokun)

    "sana sert davranana sen yumuşak davran" anlamında kullanılan bir söz

  • sana vereyim bir öğüt, kendi ununu kendin öğüt

    "kişi kendi işini kendisi yapmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • sana yalan, bana gerçek

    "söylediğim şeyi sen bilmiyorsun ancak doğrudur, ben biliyorum" anlamında kullanılan bir söz

  • sanabilme

    Sanabilmek işi

  • sanabilmek

    Sanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sanadurma

    Sanadurmak işi

  • sanadurmak

    Sanma işini sürdürmek

  • sanal

    Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan

  • sanal gerçeklik

    Yapay zekâ kullanılarak 360 derece görüş imkânı sağlayan sanal bir küre içerisinde gerçek ortamların taklitlerinin verilmesiyle oluşturulan, gerçek olmayan ortamların gerçekmiş gibi deneyimlenebildiği, karmaşık sorunları çözme, bilgi aktarımı, eğlence vb. amaçlarla kullanılan üç boyutlu ortam

  • sanal hesap

    Kredi kartı üzerinden değil de hesap kartı üzerinden oluşturulduğunda sanal kartın bağlı olduğu hesap

  • sanal kart

    Banka tarafından verilen herhangi bir karta bağlı olarak çalışan, ihtiyaca özel anlık belirlenen ve değişebilen bir limit kullanılarak genel ağ ortamında alışveriş yapmayı sağlayan kart

  • sanal ortam

    İnsanların çevrim içi veya çevrim dışı kültür, sanat, eğitim, eğlence, bankacılık, haberleşme, iletişim vb.ni genel ağ, bilgisayar, tablet, cep telefonu aracılığıyla yaptığı etkileşimli ortam; interaktif ortam

  • sanal para

    Sanal ortamlarda kendine özgü bir yazılımla kullanılan elektronik para

  • sanal reklam

    Yayın sinyalini değiştiren elektronik görüntü sistemlerinin kullanılması yoluyla televizyondaki görüntüye, gerçek mekânla bağlantılı olmayarak yerleştirilen reklam

  • sanal sayı

    Karesi negatif olan sayı

  • sanal sohbet

    Çeşitli yazılımlar kullanılarak genel ağ ortamında kişilerle karşılıklı olacak biçimde yazılı, sesli veya görüntülü yapılan sohbet; siber sohbet

  • sanat

    Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme konusundaki yaratıcılık

  • sanat danışmanlığı

    Sanat danışmanının yaptığı iş

  • sanat danışmanı

    Sanatsal etkinliklerde yol göstermek, yönlendirmek amacıyla görevlendirilmiş uzman kişi

  • sanat dünyası

    Sanatçıların oluşturduğu çevre

  • sanat enstitüsü

    Endüstrinin türlü dallarına ve küçük el sanatları alanına bilgili, usta işçi ve teknisyen yetiştirmek amacını güden öğretim kurumu

  • sanat eseri

    Yaratıcılık ve ustalık sonucu ortaya çıkan üstün ve değerli eser

  • sanat filmi

    Kazanç düşünülmeden salt sanat kaygısıyla yapılan film

  • sanat okulu

    Çeşitli iş kollarında veya sanat dallarında eğitim veren okul

  • sanatevi

    Sanat eserlerinin üretildiği veya sergilendiği yer

  • sanatkâr

    El ile yaptığı işi kendisine meslek edinen işçi veya usta

  • sanatkârca

    Sanatçıya yakışır bir biçimde; sanatkârane

  • sanatlaşma

    Sanatlaşmak durumu

  • sanatlaşmak

    Sanata uygun duruma gelmek

  • sanatlı

    Sanatla yapılmış, bir usta elinden çıkmış; musanna

  • sanatoryum

    Özellikle veremli hastaların iyileştirilmesi için kurulmuş sağlık kuruluşu

  • sanatsal

    Sanata ilişkin, sanatla ilgili; sanatlık

  • sanatsallık

    Sanatsal olma durumu

  • sanatsever

    Sanatla iç içe olmaktan zevk alan, sanatı koruyan ve yaşatan (kimse)

  • sanatseverlik

    Sanatsever olma durumu

  • sanatsız

    Sanatı olmayan

  • sanatsızlık

    Sanatsız olma durumu

  • sanatçı

    Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse; sanat adamı, sanat eri, sanatkâr

  • sanatçılık

    Sanatçı olma durumu; sanatkârlık

  • sanayi

    Ham maddeleri işlemek, enerji kaynaklarını yaratmak için kullanılan yöntemlerin ve araçların bütünü; işleyim, uran, endüstri

  • sanayi bölgesi

    Sanayinin yoğun olarak bulunduğu bölge

  • sanayi kuruluşu

    Sanayi ham maddesini işleyen ve üretim yapan kuruluş

  • sanayi odası

    Sanayiciler arasında dayanışmayı sağlamak, ortak sorunlarla uğraşmak, yabancı sanayicilerle ilişki kurmak, ortak çıkarları korumak için yasa ile kurulan, tüzel kişiliğe sahip kurum

  • sanayi sitesi

    Pek çok sanayi kuruluşunun bir arada bulunduğu semt veya bölge

  • sanayi yatırımı

    Sermayeyi sanayi alanında değerlendirme

  • sanayi ülkesi

    Ekonomisinin ağırlığını sanayi ürünleri oluşturan ülke

  • sanayici

    Herhangi bir sanayi dalına yatırım yapmış olan ve o alanda iş gören kimse

  • sanayicilik

    İnsanın sanayiyi tek amaç olarak benimsediği sistem; endüstriyalizm

  • sanayileşebilme

    Sanayileşebilmek işi

  • sanayileşebilmek

    Sanayileşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sanayileşme

    Sanayileşmek işi; endüstrileşme

  • sanayileşmek

    Üretimde makine, tezgâh vb. maddi üretim araçlarına giderek daha çok yer vermek; endüstrileşmek

  • sanayileştirme

    Sanayileştirmek işi

  • sanayileştirmek

    Sanayileşmesini sağlamak

  • sancak

    Çoğunlukla askerî birliklere verilen yazı işlemeli, kenarları saçaklı ve gönderli bayrak

  • sancak alabanda

    Dümeni sağ yana doğru sonuna kadar çevirme komutu

  • sancak bağı

    İki ipi birbirine eklemek için kullanılan eski ve basit bir düğüm şekli

  • sancak beyi

    Tanzimat’a kadar Osmanlı yönetim teşkilatında sancakların yöneticisi; mutasarrıf

  • sancak gemisi

    Savaş gemileri filosunda, komutanın içinde bulunduğu gemi

  • sancak göstermek

    gemi, ulusunu belirten sancağını göndere çekmek

  • sancak sahibi

    Donanma, filo ve üs komutanları gibi gemilerine fors çekme hakkı olan askerî personel

  • sancaktar

    Sancağı taşıyan kimse

  • Sancaktepe

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • sancı

    İç organlarda batar veya saplanır gibi hissedilen, nöbetlerle azalıp çoğalan ağrı; buru, buruntu

  • sancılanma

    Sancılanmak işi

  • sancılanmak

    Sancıya tutulmak

  • sancılı

    Sancıya tutulan, sancısı olan

  • sancıma

    Sancımak işi

  • sancımak

    Sancı vermek; burmak, burulmak

  • sancısı tutmak

    birdenbire ve şiddetli bir ağrı gelmek

  • sancısız

    Sancısı olmayan

  • sandal

    Sandalgillerden, kerestesi sert ve kokulu bir ağaç (Santalum album)

  • sandalcı

    Sandal (II) işleten kimse

  • sandalcılık

    Sandalcının yaptığı iş

  • sandalet

    Yalnız tabanı bulunan, ayağa kordon ve kayışla bağlanan açık ayakkabı; sandal (III)

  • sandalgiller

    Tropikal ve ılıman bölgelerde yaşayan, iki yüzden çok türü olan, taçsız iki çenekli bitkiler familyası

  • sandalye

    Arkalıklı, kol koyacak yerleri olmayan, bir kişilik oturma eşyası; kürsü

  • sandalye kavgası

    Koltuk kavgası

  • sandalyeci

    Sandalye yapan ve satan kimse

  • sandalyecilik

    Sandalyecinin yaptığı iş

  • sandalyeli

    Sandalyesi olan

  • sandalyelik

    Sandalye değdiğinde zedelenmemesi için duvara çakılan ince uzun tahta kaplama

  • sandalyesiz

    Sandalyesi olmayan

  • sanduka

    Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık

  • sandviç

    İki ince ekmek dilimi arasına tereyağı, peynir, sucuk vb. konularak hazırlanan yiyecek

  • sandviççi

    Sandviç yapan ve satan kimse

  • sandviççilik

    Sandviççinin yaptığı iş

  • sandık

    İçine çeşitli şeyler konulan, tahtadan yapılmış, kapaklı ev eşyası

  • sandık balığı

    Sandık balığıgillerden, tropikal denizlerde yaşayan, vücudu çok kenarlı sert kemik plakalardan oluşan zırh ile kaplı bir balık (Lactophrys triqueter)

  • sandık balığıgiller

    Sandık biçimi vücutları kemik plakalarla kaplı omurgalı hayvanlar sınıfı

  • sandık başkanı

    Seçimlerde sandık kuruluna başkanlık yapan kimse

  • sandık başına gitmek

    sandığa gitmek

  • sandık düzmek

    çeyiz hazırlamak

  • sandık emini

    Hükûmet veznedarlığı

  • sandık eşyası

    Saklanmak üzere sandığa konulan eşya

  • sandık gözlemciliği

    Sandık gözlemcisinin yaptığı iş

  • sandık gözlemcisi

    Yapılan seçimin kurallara uygun olup olmadığını sandık başında kontrol eden parti temsilcisi; sandık müşahidi

  • sandık kurulu

    Seçimlerde bir sandık çevresinde oy verme işleminin düzenli yapılmasını sağlayan görevliler

  • sandık lekesi

    Sandıkta havalandırmadan uzun süre saklanan eşyada oluşan pas renginde leke

  • sandık odası

    Sandık, sepet vb. ev eşyasının konulduğu küçük oda

  • sandık sepet

    Ortada olan her şey

  • sandık çevresi

    Seçimlerde aynı sandığa oy atacak kişilerin tümü

  • sandıklama

    Sandıklamak işi

  • sandıklamak

    Sandık içine koymak, yerleştirmek, ambalajlamak

  • sandıklanma

    Sandıklanmak işi

  • sandıklanmak

    Sandığa konulmak, sandığa yerleştirilmek

  • Sandıklı

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • sandıklı

    Sandığı olan

  • sandıktaki sırtında, ambardaki karnında

    "nesi varsa giyer, nesi varsa yer" anlamında kullanılan bir söz

  • sandıktan çıkmak

    seçimle işbaşına gelmek

  • sandıkçı

    Sandık yapan veya satan kimse

  • sandıkçılık

    Sandıkçının yaptığı iş

  • sandırma

    Sandırmak durumu

  • sandırmak

    Sanmasına sebep olmak, zannettirmek

  • sandığa gitmek

    seçim kararı almak

  • sandığa gömmek

    seçimde ağır yenilgiye uğratmak

  • sanem

    Çok güzel kadın

  • sangı

    Sersemleşmiş, şaşkınlaşmış olan, sözü kolayca anlamayan

  • sangılama

    Sangılamak durumu

  • sangılamak

    Sangı olmak; sersemleşmek, şaşkınlaşmak

  • sangılık

    Sersemlik, şaşkınlık

  • sanidin

    Volkanik kayaçlarda bulunan ortoz feldspat türü

  • saniye

    Bir dakikanın altmışta biri olan zaman birimi

  • saniyelik

    Çok kısa süren

  • saniyesi saniyesine

    Tam vaktinde

  • sanki

    Soru cümlelerinde belirtilen konuya ilgiyi çekmek veya uyarıda bulunmak için kullanılan bir söz

  • sanlı

    Sanı olan, ünlü

  • sanma

    Sanmak işi; zannetme, zanneyleme

  • sanmak

    Herhangi bir şeyin zihinde kurulduğu gibi gerçekleştiğine inanmak; zannetmek, zanneylemek

  • sanrı

    Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ancak gerçekte olmayan olguları algılaması, yaşaması; varsanı, birsam, halüsinasyon

  • sanrılama

    Sanrılamak işi

  • sanrılamak

    Gerçekte olmayan bir şeyin var olduğunu, görüldüğünü, duyulduğunu sanmak

  • sanrısal

    Sanrıya ilişkin

  • sansar

    Sansargillerden, ağaç kovuklarında barınan, kürkü makbul, yırtıcı, küçük etçil hayvanların ortak adı (Martes martes)

  • sansargiller

    Küçük, uzun yapılı, kürkleri beğenilen, sansar, porsuk (I), gelincik, vizon vb. hayvanları içine alan yırtıcı etçiller sınıfı

  • sansasyon

    Birçok kimseyi ilgilendiren, etkileyen heyecan verici olay

  • sansasyon yaratmak

    büyük bir ilgi ve heyecan oluşturmak

  • Sanskrit

    Hint-Avrupa dilleri grubundan olan, klasik Hint din ve edebiyat dili; Sanskritçe

  • sansür

    Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi; sıkı denetim

  • sansür etmek

    sansürlemek

  • sansür koymak

    sansürlemek

  • sansürcü

    Sanat eserlerini denetlemekle görevlendirilmiş kimse; sıkı denetimci

  • sansürcülük

    Sansürcünün işi; sıkı denetimcilik

  • sansürden geçirmek

    her türlü yayını, sinema ve tiyatro eserini denetlemek

  • sansürleme

    Sansürlemek işi

  • sansürlemek

    Sansürden geçirmek

  • sansürlenme

    Sansürlenmek işi

  • sansürlenmek

    Sansürden geçirilmek

  • sansürleyebilme

    Sansürleyebilmek işi

  • sansürleyebilmek

    Sansürleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sansürlü

    Sansürlenmiş olan

  • sansürsüz

    Sansürlenmemiş olan

  • sansürsüzlük

    Sansürsüz olma durumu

  • sansız

    Sanı, ünü olmayan

  • santiar

    Bir arın yüzde biri, bir metrekare (ca)

  • santigram

    Bir gramın yüzde biri, bir desigramın onda biri (cgr)

  • santigrat

    Suyun buz olma noktasını 0, buharlaşma noktasını 100 sayarak arasını derece olarak adlandıran, yüz eşit kısma bölme yoluyla bulunan ısı ölçeği (C)

  • santilitre

    Bir litrenin yüzde biri (cl)

  • santilitrelik

    Belli bir santilitre hacminde olan

  • santim

    Bazı ülkelerde kullanılan para biriminin yüzde birine eşit olan küçük para birimi

  • santim kaçırmamak

    çok dikkatli ve hesaplı olmak

  • santimantal

    Duygulu, içli, hassas

  • santimantalite

    Hassaslık, duygululuk, içtenlik

  • santimantalizm

    Aşırı duygululuk, davranışlarına duygularıyla yön veren kimsenin durumu

  • santimetre

    Bir metrenin yüzde biri uzunluğunda bir ölçü birimi; santim (cm)

  • santimetrekare

    Kenarı 1 santimetre olan bir karenin alanına eşit yüzey ölçüsü birimi

  • santimetreküp

    Kenarı 1 santimetre olan bir küpün hacmine eşit hacim ölçüsü birimi

  • santimetrelik

    Belli bir santimetre uzunluğunda olan

  • santra noktası

    Futbol sahasının ortasında bulunan, oyunun başlatıldığı nokta, santra

  • santra yapmak

    santra noktasından oyunu başlatmak

  • santra çizgisi

    Futbolda santra yuvarlağını ortadan ikiye bölen, üzerinde santra noktası bulunan çizgi

  • santral

    Doğadaki başka enerji türlerini elektrik enerjisine çeviren fabrika

  • santralci

    Telefon santralinde çalışan görevli; santral, telefoncu

  • santralcilik

    Santralcinin yaptığı iş

  • santrforluk

    Santrforun işi

  • santrhaf

    Futbolda orta alanın ortasında oynayan oyuncu

  • santrifüj

    Merkezkaç kuvvetten yararlanarak bir karışımın taşıdığı çökebilir ögeleri ayırıp çöktürmekte kullanılan laboratuvar aleti; santrifüjör

  • santur

    Kanuna benzeyen, tokmaklarla çalınan bir tür telli çalgı

  • santurcu

    Santur çalan kimse; santuri

  • santurculuk

    Santurcunun yaptığı iş

  • sançma

    Sançmak işi

  • sançmak

    Saplamak, batırmak

  • sanı

    Sanma durumu veya sonucu; zan, zehap

  • sanık

    Suçlu olduğu sanılarak mahkemeye sevk edilmiş kimse; maznun

  • sanıklık

    Sanık olma durumu

  • sanılma

    Sanılmak işi; zannedilme, zannolunma

  • sanılmak

    Düşünülmek, olabileceğine inanılmak; zannedilmek, zannolunmak

  • sanısına kapılmak

    sanmak, zannetmek

  • sanıverme

    Sanıvermek işi

  • sanıvermek

    Birdenbire bir şey sanmak

  • sanış

    Sanmak işi; zannediş

  • sap

    Bitkinin dal, yaprak, çiçek vb. bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm

  • sap derken saman demek

    konuşurken ilgisi olmayan konulardan söz etmeye başlamak

  • sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner

    "her şey zaman içinde planlandığı gibi gerçekleşmeyebilir" anlamında kullanılan bir söz

  • sap gibi

    çok ince

  • sap sapa

    Erkek erkeğe olarak

  • sap yiyip saman sıçmak

    bir olaya kızıp ateş püskürmek

  • sap çekmek

    biçilmiş ekini tarladan harmana kaldırmak

  • sapa

    Merkezden uzak, kıyıda köşede kalmış

  • sapabilme

    Sapabilmek işi

  • sapabilmek

    Sapma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sapak

    Ana yoldan ayrılan bir yolun başlangıç noktası

  • sapaklık

    Belli bir ölçüye, belli bir kurala uymama durumu

  • sapan

    Genellikle çocukların kuş vurmak için kullandıkları, iki uçlu çatal biçimindeki dalların uçlarına lastik ve lastiklerin arasına da geniş bir meşin parçası bağlı bulunan araç; kuş lastiği

  • Sapanca

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • saparna

    Zambakgillerden, yeşilimsi çiçekli, dikenli ve tırmanıcı, eskiden kökü hekimlikte kullanılmış olan, çok yıllık bir bitki (Smilax)

  • saparta

    Gemi bordasındaki top çıkarılan dört köşe boşluk ve açıklık

  • saparta (veya sapartayı) yemek

    azarlanmak, terslenmek

  • sapartayı vermek

    azarlamak, terslemek

  • sapasağlam

    Çok sağlam, her yanı sağlam

  • sapkı

    Bir görevin ve özellikle bir fizyoloji görevinin ters bir yön alması

  • sapkın

    Doğru yoldan ayrılmış olan

  • sapkın kaya

    Buzların etkisiyle yerinden oynayıp uzaklara sürüklenmiş olan kaya

  • sapkınlık

    Sapkın olma durumu

  • sapla samanı karıştırmak

    iyi ile kötüyü ayıramamak

  • saplama

    Saplamak işi

  • saplamak

    Hızla batırmak

  • saplanabilme

    Saplanabilmek işi

  • saplanabilmek

    Saplanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saplanma

    Saplanmak işi

  • saplanmak

    Hızla batmak

  • saplantı

    Kişinin etkisinden kendini kurtaramadığı, yersiz saçma düşünce; sabit fikir, fikrisabit, idefiks

  • saplantılı

    Saplantısı olan; sabit fikirli

  • saplantılılık

    Saplantılı olma durumu

  • saplantısız

    Saplantısı olmayan

  • saplantısızlık

    Saplantısız olma durumu

  • saplanıp kalmak

    takılıp kalmak

  • saplanıverme

    Saplanıvermek işi

  • saplanıvermek

    Aniden saplanmak

  • saplanış

    Saplanmak işi

  • saplatma

    Saplatmak işi

  • saplatmak

    Saplama işini yaptırmak

  • saplayabilme

    Saplayabilmek işi

  • saplayabilmek

    Saplama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saplayıverme

    Saplayıvermek işi

  • saplayıvermek

    Çabucak saplamak

  • saplayış

    Saplamak işi

  • saplı

    Sapı olan

  • saplı meşe

    Kayıngiller familyasından, ak meşeler grubuna giren, 15-20 metre uzayabilen, yurdumuzda yetişen bir tür meşe (Quercus robur)

  • sapma

    Sapmak işi; inhiraf

  • sapma göstergesi

    Geminin rota çizgisinden hangi yönde ve ne kadar saptığını gösteren araç

  • sapma koşulu

    Geminin önceden belirlenmiş limanlardan başka limanlara uğramasına verilen izin

  • sapmak

    Yön değiştirmek

  • sapot ağacı

    Sapotgillerin örnek bitkisi olan, lezzetli meyvesi ve sakız yapımında kullanılan sütlü salgısı için sıcak ülkelerde yetiştirilen bir ağaç (Achras sapota)

  • sapotgiller

    İki çeneklilerden, örnek bitkisi sapot ağacı olan, sıcak ülkelerde, genellikle Orta Amerika'da yetişen, bazı cinslerinden gütaperka çıkarılan bir bitki familyası

  • sapsarı

    Her yanı sarı, çok sarı

  • sapsarı kesilmek (veya olmak)

    çok sararmak

  • sapsız

    Sapı olmayan

  • sapsız balta

    Koruyucusu, dayanağı olmayan kimse

  • sapsız meşe

    Kayıngiller familyasından, dar tepeli, yüksek orman kuran meşe türlerinden birisi (Quercus petraea)

  • saptama

    Saptamak işi; tespit

  • saptamak

    Bir şeyi belirgin kılmak; tespit etmek

  • saptanabilme

    Saptanabilmek işi

  • saptanabilmek

    Saptanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saptanma

    Saptanmak işi

  • saptanmak

    Saptama işi yapılmak, tespit edilmek

  • saptanım

    Saptanmak işi

  • saptanımcı

    Saptanımcılık yanlısı kimse

  • saptanımcılık

    Hayvan türlerinin değişmeyip hep aynı durumda kaldığını ileri süren öğreti, türlerin saptanımı öğretisi

  • saptanış

    Saptanmak işi

  • saptayabilme

    Saptayabilmek işi

  • saptayabilmek

    Saptama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saptayıcı

    Saptayan, sabit kılan, sürekli kılan

  • saptayış

    Saptamak işi

  • saptırabilme

    Saptırabilmek işi

  • saptırabilmek

    Saptırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saptırma

    Saptırmak işi; spekülasyon

  • saptırmak

    Sapma işini yaptırmak

  • saptırtma

    Saptırtmak işi

  • saptırtmak

    Saptırma işini yaptırmak

  • saptırıcı

    Saptıran, sapmaya yol açan, sapmaya sebep olan kimse

  • saptırıcılık

    Saptırıcı olma durumu

  • saptırılma

    Saptırılmak işi

  • saptırılmak

    Sapma işi yaptırılmak

  • sapçık

    Küçük sap

  • sapı silik

    Kişiliksiz, sözünü dinletemeyen kimse

  • sapık

    Tavır ve davranışları normal olmayan veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal (kimse)

  • sapıklaşma

    Sapıklaşmak işi

  • sapıklaşmak

    Sapık duruma gelmek

  • sapıklık

    Sapık olma durumu

  • sapıkça

    Sapık bir biçimde

  • sapılma

    Sapılmak işi

  • sapılmak

    Sapma işi yapılmak

  • sapına kadar

    tam anlamıyla, bütünüyle

  • sapıntı

    Doğru yoldan sapma durumu

  • sapıntılı

    Yolundan, gidişinden, normal durumundan sapmış olan

  • sapınç

    Özel bir görevin normal sonucuna ulaşmasına engel olan sapıklık; aberasyon

  • sapır sapır

    Güçlü ve sürekli bir biçimde

  • sapır sapır dökülmek

    birbiri ardınca, arka arkaya gitmek

  • sapıtma

    Sapıtmak işi

  • sapıtmak

    Doğru yoldan ayrılmak

  • sapıttırma

    Sapıttırmak işi

  • sapıttırmak

    Sapıtma işini yaptırmak

  • sapıtış

    Sapıtmak işi

  • sapıverme

    Sapıvermek işi

  • sapıvermek

    Ansızın veya çabucak sapmak

  • sapış

    Sapmak işi

  • sara

    Zaman zaman kendini kaybederek olduğu yere düşme, vücutta şiddetli çırpınmalar ve ağız köpürmesi ile ortaya çıkan bir sinir hastalığı; tutarık, tutarak, tutarga, yilbik, epilepsi

  • sarabilme

    Sarabilmek işi

  • sarabilmek

    Sarma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saraciye

    Deri, muşamba vb.nden yapılan bavul, çanta, cüzdan, kemer vb. ürün

  • sarahaten

    Açıkça, apaçık, açıktan açığa; sarahatle

  • sarak

    Yapı yüzeylerinde yatay, enli, az çıkıntılı, süslü veya düz silme

  • saraka

    Üstü kapalı alay etme, laf dokundurma

  • saraka etmek

    biriyle alay etmek, eğlenmek

  • sarakacı

    Saraka yapan

  • sarakaya almak

    alay etmek, alaya almak

  • saralı

    Sara hastalığı olan (kimse); tutarıklı

  • sararma

    Sararmak işi

  • sararmak

    Sarı olmak, rengi sarıya dönmek

  • sarartma

    Sarartmak işi

  • sarartmak

    Rengini sarıya çevirmek, sararmasına yol açmak

  • sarartı

    Sarı olma durumu

  • sarartış

    Sarartmak işi

  • sararıp solmak

    giderek daha çok solmak

  • sararış

    Sararmak işi

  • sarat

    Büyük delikli kalbur

  • Saray

    Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri

  • saray

    Hükümdarların veya devlet başkanlarının oturduğu büyük yapı

  • saray konut

    Kendine ait güvenliği bulunan, içinde yaşayanlara özel hizmetler sunulan, her türlü ihtiyacın karşılandığı özel konut; rezidans

  • saray lokması

    Bir çeşit yumurtalı lokma tatlısı

  • saray menekşesi

    Gösterişli ve bol çiçekli bir tür menekşe

  • saray sarması

    Rulo biçiminde sarılan muhallebinin içine krema konulup üzerine Hindistan cevizi kaplanarak hazırlanan bir türlü tatlı

  • saray çiçeği

    Düğün çiçeğigillerden, tarlalarda yetişen, altmış kadar türü bulunan, birkaç türü süs bitkisi olarak çoğunlukla da hekimlikte kullanılan zehirli bir bitki; hezaren (I) (Delphinium)

  • Saraydüzü

    Sinop iline bağlı ilçelerden biri

  • Saraykent

    Yozgat iline bağlı ilçelerden biri

  • Sarayköy

    Denizli iline bağlı ilçelerden biri

  • saraylı

    Osmanlı Devleti'nde padişah sarayında bulunmuş olan (kadın)

  • saraypatı

    Pembe, kırmızı, eflatun veya beyaz renkli, papatya yaprağından daha iri yapraklı olan çiçeği genellikle sonbaharda açan, kış soğuklarına da dayanabilen bir süs bitkisi (Callistephus sinensis)

  • Sarayönü

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • saraç

    Koşum ve eyer takımları yapan veya satan kimse

  • saraçhane

    At takımları, araba koşumları, deriden ve meşinden eşya yapılan ve satılan yer

  • saraçlık

    Saracın işi veya mesleği

  • sarbanbaşı

    Padişahların develerine bakan devecilerin başı

  • sardalya

    Hamsigillerden, ılık denizlerde yaşayan, gümüş renginde, pullu, konservesi ve tuzlaması yapılan küçük bir balık; ateş balığı (Sardina Pilchardus)

  • sardalya gibi istif olmak

    bir yerde çok kalabalık ve sıkışık bulunmak

  • sardoğan

    Sarı renkli bir tür doğan

  • sardun

    Balıkçıların kullandığı bir halat türü

  • sardunya

    Sardunyagillerden, ana vatanı Güney Afrika olan, çoğunlukla pembe çiçekler açan, çoklu yıllık, otsu bir süs bitkisi (Geranium)

  • sardunyagiller

    İki çeneklilerden, sardunya, ıtır, turnagagası vb. bitkileri içine alan familya

  • sardırma

    Sardırmak işi

  • sardırmak

    Sarma işini yaptırmak

  • sarf

    Harcama, tüketme, kullanma

  • sarf etmek

    tüketmek, harcamak

  • sarfiyat

    Harcanan şeylerin tümü; harcama, masraf

  • sarfınazar

    Dikkate almama

  • sarfınazar etmek

    dikkate almamak

  • sargı

    Esnek bir maddeden yapılmış uzun, dar ve ince şerit

  • sargı bezi

    Vücudun bir bölümünü yerinde tutmak veya yaranın üstünü kapatmak amacıyla kullanılan, keten veya pamuk ipliğinden üretilen, mikroplardan arındırılmış şerit; bağ (I), sargı

  • sargı yeri

    Savaş, deprem vb. durumlarda yaralılara ilk yardımın yapılabilmesi için geçici olarak kurulan nokta

  • sargılama

    Sargılamak işi

  • sargılamak

    Sargı ile sarmak

  • sargılı

    Sargısı olan

  • sargın eğitim

    Örgün ve yaygın eğitim dışında, bireyin hayat boyu süren bilgi, beceri ve yetkinlik kazanımı; informel eğitim

  • sargısız

    Sargısı olmayan

  • sarhoş

    Alkollü içki veya keyif verici bir madde sebebiyle kendini bilmeyecek durumda olan (kimse); esrik, başı dumanlı, demci, dumanlı, kafası bulutlu, kafası iyi, kafası dumanlı, kafası kıyak, mest (I), sermest

  • sarhoş etmek

    alkol veya keyif verici maddeyle sarhoş olmasına yol açmak

  • sarhoş olmak

    sarhoş bir duruma gelmek, esrimek

  • sarhoşlama

    Sarhoşlamak durumu

  • sarhoşlamak

    Sarhoş gibi olmak, sarhoş olmaya başlamak

  • sarhoşlaşma

    Sarhoşlaşmak durumu

  • sarhoşlaşmak

    Sarhoş duruma gelmek; sarhoş olmak

  • sarhoşluk

    Sarhoş olma durumu; esriklik, matizlik, mestlik, sermestlik, sermestî

  • sarhoşluğa vurmak

    kendini sarhoş gibi göstermek, sarhoş olmuşçasına davranmak

  • sarhoştum aydım, böyle yaşamaktan caydım

    "artık gerçekleri gördüm" anlamında kullanılan bir söz

  • sarhoşça

    Sarhoş bir biçimde, sarhoş olarak; sermestane

  • sari

    Hint kadınlarına özgü giysi

  • sarig

    Amerika’da yaşayan, genellikle yavrularını sırtında taşıyan, bazen de otçul olan bir tür sıçan (Didelphys dorsigera)

  • sarkabilme

    Sarkabilmek işi

  • sarkabilmek

    Sarkma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sarkaç

    Durağan bir nokta çevresinde ağırlığının etkisiyle serbestçe salınım yapan cisim; rakkas, pandül

  • sarkaçlama

    Sarkaçlamak işi

  • sarkaçlamak

    Türlü tutuş ve duruşlarda gergin durumda bulunan vücut bölümlerini kendi ağırlıklarıyla düşmeye ve sallanmaya bırakmak

  • sarkaçlı

    Sarkacı olan

  • sarkaçsız

    Sarkacı olmayan

  • sarkma

    Sarkmak işi

  • sarkmak

    Aşağıya doğru uzamak veya uzanmak

  • sarkom

    Kötücül bağ dokusu uru

  • sarkık

    Aşağı doğru uzanmış veya sarkmış

  • sarkıklık

    Sarkık olma durumu

  • sarkıl

    Sarkaçla ilgili, hareketi sarkaç hareketine benzeyen

  • sarkıntı

    Aşağı doğru uzanan, sarkan şey

  • sarkıntı olmak

    sataşmak, takılmak, musallat olmak

  • sarkıntılık

    Genellikle kadınlara sataşma, laf atma, rahatsız etme, huzur bozma; tasallut

  • sarkıntılık etmek (veya yapmak)

    sataşmak, laf atmak

  • sarkıt

    Mağaraların tavanında aşağıya doğru oluşan, genellikle koni biçiminde kalker birikintisi; damla taş, stalaktit

  • sarkıtabilme

    Sarkıtabilmek işi

  • sarkıtabilmek

    Sarkıtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sarkıtma

    Sarkıtmak işi

  • sarkıtmak

    Bir şeyin sarkmasını sağlamak; bırakmak, salmak

  • sarkış

    Sarkmak işi

  • sarma

    Sarmak işi

  • sarma kafiye

    Bir dörtlüğün birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü dizelerinin uyaklı olması (a b b a); sarma uyak, sarma kafiye, sarmal uyak

  • sarmak

    Çevresini çevirmek, çepeçevre dolanmak

  • sarmal

    Dolana dolana oluşmuş, birbirini izleyen; helisel, helezonlu, helezoni, helezonik

  • sarmal yöntem

    Herhangi bir çalışmada basitten karmaşığa giden işlemler bütünü; sarmal metot

  • sarmalama

    Sarmalamak işi

  • sarmalamak

    Sıkı sıkı sarmak

  • sarmalanma

    Sarmalanmak işi

  • sarmalanmak

    Sarmalama işine konu olmak veya sarmalama işi yapılmak

  • sarmalanış

    Sarmalanma işi

  • sarmalayış

    Sarmalama işi

  • sarmallık

    Sarmal olma durumu

  • sarman

    Azman, iri olan

  • sarmaş dolaş

    Birbirine sarılıp kucaklaşmış bir durumda

  • sarmaş dolaş olmak

    birbirine sarılıp kucaklaşmak

  • sarmaşma

    Sarmaşmak işi

  • sarmaşmak

    Birbirine sarılmak, kucaklaşmak

  • sarmaşık

    Sarmaşıkgillerden, koyu yeşil renkli, değişik biçimli yaprakları olan, sap ve dallarından çıkan küçük köklerle dik, düz yerlere yapışarak tırmanan bitki (Hedera helix)

  • sarmaşıkgiller

    Örnek bitkisi sarmaşık olan, iki çeneklilerden bir bitki familyası

  • sarmaşıklı

    Sarmaşığı olan

  • sarmaşıksız

    Sarmaşığı olmayan

  • sarnıç

    Yağmur sularının biriktirildiği üstü kapalı yapı

  • sarnıç gemisi

    Petrol, benzin gibi akaryakıtları taşımaya yarayan gemi

  • sarnıç vagonu

    Akaryakıt taşımaya yarayan deposu olan vagon

  • sarnıçlı

    Sarnıcı olan

  • sarp

    Dik, çıkması ve geçilmesi güç (yer); yalman

  • sarpa

    İzmaritlerden, boyu 35 santimetre kadar olan bir Akdeniz balığı (Boops salpa)

  • sarpa sarmak (veya çekmek)

    güçlükler ortaya çıkmak, çözülmesi çok güç bir duruma gelmek

  • sarplaşma

    Sarplaşmak işi

  • sarplaşmak

    Sarp bir duruma girmek

  • sarplık

    Sarp olma durumu

  • sarpın

    Tahıl kuyusu, zahire ambarı; silo

  • sarraf

    Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, altın bozmak, tahvil alışverişi yapmak olan kimse

  • sarraflık

    Sarrafın işi

  • sarraflık hakkı

    Sarrafın altın bozma, değiştirme vb. işler için fark olarak aldığı para; baş (I), sarrafiye

  • sarsabilme

    Sarsabilmek işi

  • sarsabilmek

    Sarsma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sarsak

    Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse)

  • sarsak sursak

    Sarsılarak, titreyerek

  • sarsaklık

    Sarsak olma durumu

  • sarsakça

    Sarsak bir biçimde, titreyerek

  • sarsalama

    Sarsalamak işi

  • sarsalamak

    Birini veya bir şeyi sarsmak

  • sarsma

    Sarsmak işi

  • sarsmak

    Birdenbire ve güçle kımıldatmak; oynatmak, sallamak, silkelemek, titretmek

  • sarsıcı

    Sarsan, sarsma özelliği gösteren

  • sarsıcılık

    Sarsıcı olma durumu

  • sarsık

    Sarsılmış

  • sarsılma

    Sarsılmak işi

  • sarsılmak

    Sarsma işine konu olmak

  • sarsılış

    Sarsılmak işi

  • sarsım

    Sarsmak işi

  • sarsıntı

    Sarsılmak işi, birden sallanma

  • sarsıntı bilimi

    Cerrahinin yara ve bereleri tedavi eden bölümü; travmatoloji

  • sarsıntı bilimsel

    Sarsıntı bilimi ile ilgili; travmatolojik

  • sarsıntı geçirmek

    beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek, üzülmek

  • sarsıntılı

    Sarsıntısı olan

  • sarsıntısız

    Sarsıntısı olmayan, sarsılmayan

  • sarsıntıya uğramak

    beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek, üzülmek

  • sarsış

    Sarsmak işi

  • Saruhanlı

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • sarı

    Yeşil ile turuncu arasında bir renk, limon kabuğu rengi

  • sarı benek

    Gözdeki ağ tabakasının ortasında bulunan ve cisimlerin görüntülerinin en belirgin olarak oluştuğu sarı renkli duyarlı nokta; sarı nokta

  • sarı bez

    Görmeyenlerin tanınmak için kollarına taktıkları, üzerinde üç siyah noktanın bulunduğu sarı renkli bant

  • sarı kart

    Sert oynayan, kurallara aykırı davranan oyuncuya ikaz amacıyla hakem tarafından gösterilen sarı renkli kart

  • sarı kart görmek

    oyun kurallarına aykırı hareket eden oyuncu sarı renkte kart cezası almak

  • sarı kart göstermek

    hakem oyun kurallarına aykırı hareket eden oyuncuya sarı renkte kart cezası göstermek

  • sarı kuşak

    Karate, tekvando vb. sporlarda başlangıç derecesinden sonra alınan ikinci kuşak

  • sarı lira

    Ön yüzünde ortada kûfi tarzda “Türkiye Cumhuriyeti” yazısı ve altında basıldığı tarih, arka yüzünde ortada Atatürk’ün profil rölyefi, her iki yüzünün kenar çevresinde otuz iki adet yıldız ve çiçek motifleri bulunan, 7,016 g ağırlığında, 22 ayar (916,6 milyem) altın sikke; birlik, lira, ata lira, liralık

  • sarı sendika

    İşverenden yana olan sendikal örgüt

  • sarı sendikacı

    İşverenden yana olarak çalışan

  • sarı sendikacılık

    Sarı sendikacı olma durumu

  • sarı sürü sineği

    Çift kanatlılardan, çoğunlukla tavan arasında yaşayan, yaklaşık olarak 3 mm olabilen, meyve sineğine benzeyen, erginlerinin göğüs bölgesinde boyuna siyah, karın bölgesinde enine siyah ve açık sarı renkte şeritler bulunan bir tür sinek (Thaumatomyia notata)

  • sarı sıcak

    Türkiye'nin güney illerindeki yakıcı, çok bunaltıcı güneş ve sıcaklık

  • Sarı Uygur

    Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Sarı Uygur Türkçesi

    Sarı Uygur Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Sarı Uygurca

  • sarı yağız

    Sarı benizli (erkek)

  • sarı çizmeli Mehmet Ağa

    kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse

  • sarı çıyan

    Sinsi, hain sarışın kimse

  • sarı ırk

    Asya'da yaşayan, tenleri sarı renge yakın olan insan ırkı

  • sarıasma

    Ötücü kuşlar takımının, sarıasmagiller familyasından, parlak sarı tüylü, kara kuyruklu bir tür kuş; sarıcık (Oriolus oriolus)

  • sarıasmagiller

    Örnek hayvanı sarıasma olan bir kuş familyası

  • sarıağı

    Kışın yapraklarını döken, sarı çiçekli ve çalı görünüşünde bir bitki; zifin (Rhododendron luteun)

  • sarıağız

    Gölge balığıgillerden, ağzının içi sarı, büyük pullarla örtülü bir tür balık; denizgüzeli (Sciaena aquilla)

  • sarıbalık

    Sazangillerden, büyük pullu, iri bir balık (Idus jesses)

  • sarıca

    Sarıyı andıran, sarıya yakın

  • Sarıcakaya

    Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıdiken

    Dikenli, tüylü, iki veya çok yıllık otsu bir bitki (Scolymus hispanicus)

  • sarıfiğ

    Sarı renkli bir tür fiğ

  • Sarıgöl

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıgöz

    İzmaritgillerden, rengi altın sarısı olan, Atlantik Okyanusu'nda ve Akdeniz'de yaşayan bir balık (Sargus salvieri)

  • sarıhalile

    Doğu Hindistan'da yetişen bir tür bitkinin olgunlaşmadan önce toplanıp kurutulan, erik biçiminde, sarımtırak esmer renkli, sert, kokusuz taneleri (Terminalia citrina)

  • sarıhani

    Hanigillerden, oval gövdeli, vücudu ve burnu küçük pullarla kaplı, kızıl sarı renkli, tatlı su levreğine benzer kemikli bir Akdeniz balığı (Epinepheles gigas)

  • sarıhumma

    Çoğunlukla sıcak ülkelerde görülen, bir cins sivrisinek aracılığıyla bulaşan, tene sarı renk veren, ateşli bir hastalık

  • sarık

    Sarılarak meydana getirilen başlık; destar

  • Sarıkamış

    Kars iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıkanat

    Çinekoptan biraz büyük, yaklaşık 10-15 cm boyunda bir tür lüfer

  • Sarıkaya

    Yozgat iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıklı

    Başına sarık sarmış olan, sarığı olan; destarlı

  • sarıkuyruk

    Sıcak ve ılık denizlerin kıyı bölgelerinde yaşayan kemikli bir tür balık

  • sarıkçı

    Sarık için gerekli tülbent, abani vb. kumaşları satan kimse

  • sarılabilme

    Sarılabilmek işi

  • sarılabilmek

    Sarılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sarılaşma

    Sarılaşmak işi

  • sarılaşmak

    Sarı bir renk almak, sararmak

  • sarılaştırma

    Sarılaştırmak işi

  • sarılaştırmak

    Sarı duruma getirmek

  • sarılgan

    Sapı yakınındaki başka bitkilere, başka şeylere sarılıp yükselen, otsu veya odunsu (sap, bitki); sarmaşan

  • sarılgan gövde

    Tutunup sarılmaya yarayan uzun sürgün

  • sarılma

    Sarılmak işi

  • sarılmak

    Sarma işi yapılmak

  • sarılı

    Üstünde sarı renk bulunan

  • sarılık

    Sarı olma durumu

  • sarılıklı

    Sarılık olan (kimse)

  • sarılıp kundaklanmak

    yoğun etki altında kalmak

  • sarılıverme

    Sarılıvermek işi

  • sarılıvermek

    Aniden sarılmak

  • sarılış

    Sarılmak işi

  • sarılışma

    Sarılışmak işi

  • sarılışmak

    Birbirlerine sarılmak

  • sarım

    Sarmak işi

  • sarımlı

    Sarılmış; burgulu

  • sarımsak

    Zambakgillerden, 25-100 santimetre yüksekliğinde, yapraklarında, saplarında ve toprak altındaki soğanında kokulu yağ bulunan bir kültür bitkisi (Allium sativum)

  • sarımsak otu

    Turpgillerden, beyaz, küçük çiçekli, ovulduğunda sarımsak kokusu veren bir bitki; sarımsak hardalı (Alliaria petolata)

  • sarımsak yemedim ki ağzım koksun

    "kötü bir iş yapmadım ki sonucundan korkayım, sorumlu olayım" anlamında kullanılan bir söz

  • sarımsaklama

    Sarımsaklamak işi

  • sarımsaklamak

    İçine sarımsak katmak

  • sarımsaklanma

    Sarımsaklanmak işi

  • sarımsaklanmak

    Sarımsaklama işine konu olmak

  • sarımsaklatma

    Sarımsaklatmak işi

  • sarımsaklatmak

    Sarımsaklı duruma getirmek

  • sarımsaklı

    İçinde sarımsak bulunan

  • sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış

    “insanlar kötü yanlarını kolay kolay belli etmezler ve değiştirmezler, haklarında yargıda bulunmakta acele edilmemelidir” anlamında kullanılan bir söz

  • sarımsı

    Rengi sarıyı andıran, sarıya benzeyen; sarımtırak

  • sarımsılık

    Sarımsı olma durumu

  • sarımtıraklık

    Sarımtırak olma durumu

  • sarınabilme

    Sarınabilmek işi

  • sarınabilmek

    Sarınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sarınma

    Sarınmak işi

  • sarınmak

    Kendi üstüne sarmak

  • sarınış

    Sarınmak işi

  • Sarıoğlan

    Kayseri iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıp sarmalamak

    sıkıca sarmak

  • sarıpapatya

    Çiçekleri sarı renkli papatya

  • sarısabır

    Zambakgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, yaprakları oldukça yüksek bir sapın tepesinde rozet biçiminde toplanmış olan, liflerinden halat yapılan bir süs bitkisi; azvay (Aloe vera)

  • sarısalkım

    Baklagillerden, salkım durumunda sarı çiçekleri bulunan, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaç (Laburnum anagyroides)

  • Sarıveliler

    Karaman iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıverme

    Sarıvermek işi

  • sarıvermek

    Çabucak sarmak

  • Sarıyahşi

    Aksaray iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıyağız

    Kula renkli at

  • Sarıyer

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • Sarıyer böreği

    Sarıyer ilçesine özgü bir börek türü

  • sarıyonca

    Sarı yapraklı bir tür yonca

  • Sarız

    Kayseri iline bağlı ilçelerden biri

  • sarızambak

    Sarı çiçekli bir tür zambak

  • sarıçalı

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, çiçekleri sarı, meyvesi ekşi ve kırmızı renkte, kabuğu ve kökü solucan düşürücü ilaç olarak kullanılan bir bitki; kadıntuzluğu, çobantuzluğu, amberbaris (Berberis vulgaris)

  • Sarıçam

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • sarıçam

    Çamgillerden, genellikle Akdeniz Bölgesi'nde yetişen bodur, iğne yapraklı bir tür çam (Pinus sylvestris)

  • sarıçiğdem

    Çiçekleri turuncuya çalan sarı renkli ve kase biçiminde olan, 7-10 cm arasında uzayan bir tür çiğdem (Crocus chrysanthus)

  • sarığıburma

    Oklavaya sarılan baklava yufkasının hafifçe büzdürülerek çıkarılmasıyla sarığın üzerindeki çizgilere benzetilen bir tür hamur tatlısı; burma

  • sarış

    Sarmak işi

  • sarışın

    Sarı saçlı ve ak tenli (kimse)

  • sarışınca

    Sarışına yakın

  • sarışınlık

    Sarışın olma durumu

  • Sason

    Batman iline bağlı ilçelerden biri

  • sası

    Çürük ve küf kokusu çıkaran

  • sası (veya sası sası) kokmak

    küf ve çürük gibi kokmak

  • sasıma

    Sasımak işi, tefessüh

  • sasımak

    Küf ve çürük gibi kokmak; tefessüh etmek

  • SAT komandosu

    Dalgıçlık, su altı taarruzu, istihbarat toplama, yabancı limanlarda kontrol sağlama, kaçırılma ve rehin alınma gibi durumlarda özel harekât icra eden Türk Deniz Kuvvetleri komandosu

  • satabilme

    Satabilmek işi

  • satabilmek

    Satma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • satanist

    Şeytana tapan kimse

  • satanistlik

    Satanist olma durumu

  • satanizm

    Şeytana tapma

  • satasıya

    Bir satıcının malı teslim alıp ödemeyi satıştan sonraya bıraktığı satış biçimi; konsinye satış

  • sataşabilme

    Sataşabilmek işi

  • sataşabilmek

    Sataşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sataşma

    Sataşmak işi

  • sataşmak

    Bir kimseyi rahatsız edecek davranışta bulunmak; bulaşmak, dahletmek

  • sataşılma

    Sataşılmak işi

  • sataşılmak

    Sataşmak işine konu olmak

  • saten

    Parlak, pamuklu kumaş

  • satirik

    Yergi ile ilgili, yergi niteliğinde olan

  • satma

    Satmak işi

  • satmak

    Bir malı bir bedel karşılığında alıcıya vermek

  • satranç

    İki kişi arasında altmış dört kareli bir tahta üzerinde değerleri ve adları değişik siyah ve beyaz on altışar taşla oynanan bir oyun; şatranç

  • satranç tahtası

    Üzerinde satranç oynanan altmış dört kareli tahta vb. yüzey

  • satranç takımı

    Satranç oyununda gerekli olan altmış dört kareli tahta, siyah ve beyaz on altışardan otuz iki taşın oluşturduğu takım

  • satranç taşı

    Satrançta kullanılan taşlardan her biri

  • satranç vezni

    Halk şiirinde aruzun "müfteilün müfteilün müfteilün müfteilün" kalıbı

  • satranççı

    Satranç oynayan kimse

  • satranççılık

    Satranççı olma durumu

  • satrap

    Perslerde il yöneticisi; vali

  • satsuma

    Kabuğu kolay soyulabilen, güzel kokulu bir tür mandalina

  • sattırabilme

    Sattırabilmek işi

  • sattırabilmek

    Sattırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sattırma

    Sattırmak işi

  • sattırmak

    Satma işini yaptırmak veya satma zorunda bırakmak

  • satvet

    Karşı konulmaz derecede zorlu, sindirici, boyun eğdirici güç

  • satvetine mağruren

    gücüne güvenerek

  • Satürn

    Güneş'e yakınlık bakımından altıncı sırada olan gezegen; Sekendiz, Zühal

  • satı

    Satmak işi; satış

  • satıcı

    Alıcıya mal satan kimse; vandöz

  • satıcılık

    Satıcı olma durumu

  • satıh

    Görünen bölüm

  • satılabilme

    Satılabilmek işi

  • satılabilmek

    Satılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • satılma

    Satılmak işi

  • satılmak

    Satma işi yapılmak; gitmek

  • satılık

    Satışa çıkarılmış olan

  • satılık ziftin olsun, Selânik'ten kel gelir

    "işe yaramaz sandığın bir malı satılığa çıkarırsan akla gelmeyen yerlerden onu arayanlar gelir" anlamında kullanılan bir söz

  • satılığa çıkarmak

    satmak, satışa çıkarmak

  • satılış

    Satılmak işi

  • satımcı

    Satım işini yapan (kimse)

  • satımcılık

    Satımcının yaptığı iş

  • satımlık

    Satıcının, mal sahibi adına sattığı şeyden aldığı yüzdelik

  • satın alma

    Kurum ve kuruluşlarda gereksinim duyulan malları almaya yetkili birim

  • satın almacı

    Satın alma işlerini yürüten kimse; mübayaacı

  • satın almacılık

    Satın almacının yaptığı iş; mübayaacılık

  • satın almak

    Bir nesneyi belirlenen fiyatını ödeyerek kendine mal etmek; almak, iştira etmek, mübayaa etmek

  • satıp savmak

    gereken parayı sağlamak için elindeki malı ucuza satıp tüketmek, yok pahasına elden çıkarmak

  • satır

    Bir sayfa üzerinde yan yana gelen kelimelerden oluşan yazı sıralarından her biri

  • satır arası

    Yazı satırlarının arasında kalan mesafe

  • satır atmak

    herkesi öldürmek, kırıp geçirmek

  • satır başı

    Bir yazıda her satırın ilk kelimesinin başladığı yer

  • satır satır

    Bütün satırların hepsini okuyarak, her satırla ilgilenerek

  • satır sonu

    Bir yazıda her satırın son kelimesinin bittiği yer

  • satıverme

    Satıvermek işi

  • satıvermek

    Çabucak veya kısa sürede satmak

  • satıya çıkarmak

    satışa çıkarmak

  • satış

    Satmak işi; bey (II)

  • satış değeri

    Bir malın satılabileceği fiyat

  • satış fiyatı

    Malın satılırken uygulanan ücreti; satış bedeli

  • satış merkezi

    Bir malın satıldığı ana merkez; satış sarayı

  • satış ruhsatı

    Bir malın satılmasına ilişkin izin belgesi

  • satış sözleşmesi

    Alım satım sırasında malın cinsi, miktarı ve ödeme şartlarını belirten yazılı anlaşma metni; satış mukavelesi, satış şartnamesi

  • satış yapmak

    satmak

  • satış yeri

    Bir malın satıldığı yer

  • satışa gelmek

    uydurma bir sebeple ortada bırakılmak

  • satışa çıkarmak

    satmak için ortaya koymak

  • sauna

    Kuru buhar banyosu

  • sav

    Haber, söz

  • sav söz

    Deyiş olarak kullanılan sav

  • savabilme

    Savabilmek işi

  • savabilmek

    Savma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savacılık

    Savacı olma durumu

  • savak

    Suyu başka yöne akıtmak için yapılan düzenek

  • savaklama

    Savaklamak işi

  • savaklamak

    Suyu arklara salmak

  • savan

    Pamuk ipliğinden yapılan kalınca kilim

  • savana

    Ekvator kuşağındaki otsu bitkilerle kaplı çayırlar

  • savat

    Gümüş üstüne çelik kalemle bir desen oyulduktan sonra oyuk yerlere kurşun doldurulmasıyla yapılan süsleme

  • savatlama

    Savatlamak işi

  • savatlamak

    Gümüş üstüne açılan oyuklara kurşun doldurarak süsleme yapmak

  • savatlanma

    Savatlanmak işi

  • savatlanmak

    Savatlama işi yapılmak

  • savatlı

    Savatı olan, savatlanmış

  • savaş

    Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele; harp (I), cenk, cidal, kıtal

  • savaş alanı

    Savaş olan yer, meydan

  • savaş açmak (veya ilan etmek)

    bir veya daha fazla devlete karşı savaş durumuna geçmek

  • savaş düzeni

    Askerî birliklerin savaş alanına belirli bir düzen içinde yerleşmesi

  • savaş gemisi

    Özel ve büyük ateş gücüne sahip, korunmak için zırhla kaplanmış gemi; harp gemisi

  • savaş sebebi

    Ülkeler arasında savaş ilanına yol açan olay veya konu

  • savaş uçağı

    Havadan keşif, ileri hava kontrolü ve elektronik savaş, bombardıman, düşman hava savunmasının bastırılması ve yakın hava desteği gibi görevlerde kullanılan ileri teknoloji ile üretilmiş uçak

  • savaş vermek

    savaşmak

  • savaşabilme

    Savaşabilmek işi

  • savaşabilmek

    Savaşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savaşma

    Savaşmak işi; cenkleşme

  • savaşmak

    İki ve daha çok devlet silahlı mücadele etmek; cenkleşmek, muharebe etmek

  • Savaştepe

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • savaştırma

    Savaştırmak işi

  • savaştırmak

    Savaşma işini yaptırmak

  • savaşçı

    Savaşan, savaş durumunda bulunan; cenkçi, muharip

  • savaşçılık

    Savaşçı olma durumu; savaşkanlık, cengâverlik, cenkçilik

  • savaşım vermek

    mücadele etmek

  • savcı

    Kamu yararını gözetmek amacıyla devlet adına dava açmaya yetkili olan, mahkemelerde tespit ettiği suç delillerini ortaya koyarak sanıkları kovuşturan görevli; müddeiumumi

  • savcılık

    Savcı olma durumu; müddeiumumilik

  • savdırma

    Savdırmak işi

  • savdırmak

    Savma işini yaptırmak

  • savla

    Gemilerde bayrakları direğe çekmekte kullanılan ince ip

  • savlama

    Savlamak işi

  • savlamak

    İddia etmek

  • savlet

    Şiddetli saldırı

  • savlet etmek

    saldırmak

  • savlo

    Sancak çekmekte, işaret kaldırmakta kullanılan bir veya bir buçuk burgata ölçüsündeki ince halat

  • savma

    Savmak işi; def, defetme, defleme, tardetme

  • savmacı

    Savma işi yapan kimse

  • savmacılık

    Savmacının yaptığı iş

  • savmak

    İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak; defetmek, deflemek, tardetmek

  • savran

    Deveci başı

  • savruk

    Aklını işine vermeyen

  • savrukluk

    Savruk olma durumu

  • savrulabilme

    Savrulabilmek işi

  • savrulabilmek

    Savrulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savrulma

    Savrulmak işi

  • savrulmak

    Savurma işi yapılmak

  • savruluş

    Savrulmak işi

  • savruntu

    Savrulurken dökülen kırıntı

  • savsaklama

    Savsaklamak işi; ihmal

  • savsaklamak

    Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak; sallamak

  • savsaklanma

    Savsaklanmak işi

  • savsaklanmak

    Savsaklama işine konu olmak; ihmal edilmek

  • savsaklayış

    Savsaklamak işi

  • savsama

    Savsaklama; ihmal

  • savsamak

    Savsaklamak, ihmal etmek

  • savul! (veya savulun!)

    yol ver (yol verin), çekil (çekilin), dokunma (dokunmayın)

  • savulma

    Savulmak işi

  • savulmak

    Bir şeyden çekinerek bulunduğu yerden uzaklaşmak

  • savunabilme

    Savunabilmek işi

  • savunabilmek

    Savunma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savundurma

    Savundurmak işi

  • savundurmak

    Savunma işini yaptırmak

  • savunma

    Saldırıya karşı koyma; müdafaa

  • savunma oyuncusu

    Kalecinin önünde yer alan, kaleyi savunan oyunculardan her biri; savunmacı, savunucu, bek (II)

  • savunma yapmak

    haklı olduğunu ortaya koymaya çalışmak

  • savunmacı

    Savunma yapan

  • savunmak

    Herhangi bir saldırıya karşı koymak, birini veya bir yeri saldırıya karşı korumak; müdafaa etmek

  • savunmalı

    Savunmayı esas alarak kurulan (oyun düzeni); defansif

  • savunmalık

    Savunmayla ilgili olan; tedafüi

  • savunmasını almak

    soruşturma sebebiyle suçlanan birisinin düşüncesine başvurmak

  • savunmasız

    Savunma gücü olmayan

  • savunmasızlık

    Savunmasız olma durumu

  • savunucu

    Bir şeyi savunan kimse; müdafi

  • savunuculuk

    Savunucu olma durumu

  • savunulma

    Savunulmak işi

  • savunulmak

    Savunma işi yapılmak

  • savunuş

    Savunmak işi

  • Savur

    Mardin iline bağlı ilçelerden biri

  • savurabilme

    Savurabilmek işi

  • savurabilmek

    Savurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savurma

    Savurmak işi

  • savurmak

    Havaya atıp dağıtmak

  • savurta savurta

    Savurarak

  • savurtma

    Savurtmak işi

  • savurtmak

    Savrulmasına sebep olmak, savrulmasını sağlamak

  • savurtuş

    Savurtmak işi

  • savuruş

    Savurmak işi

  • savuşma

    Savuşmak işi; cızlam

  • savuşmak

    Bulunduğu yerden aceleyle, gizlice veya dikkati çekmeden ayrılmak

  • savuşturabilme

    Savuşturabilmek işi

  • savuşturabilmek

    Savuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • savuşturma

    Savuşturmak işi; defetme

  • savuşturmak

    Geçiştirmek, atlatmak; defetmek

  • savuşup gitmek

    ilgi çekmeden gizlice, aceleyle ayrılmak

  • savuşuverme

    Savuşuvermek işi

  • savuşuvermek

    Çabucak savuşmak

  • savı kanıtsama

    Bir şeyi yine kendisine dayanarak, kendisini kanıt göstererek tanıtlamaya çalışma

  • savılma

    Savılmak işi; tardedilme, tardolunma

  • savılmak

    Savma işine konu olmak; tardedilmek, tardolunmak

  • savış

    Savmak işi

  • say

    Düz, ince, yassı taş

  • say beni, sayayım seni

    sev beni, seveyim seni

  • saya

    Ayakkabının yumuşak olan üst bölümü

  • saya gezmek

    köy çocukları ramazanda veya özel günlerde çeşitli tekerlemeler söyleyip kapı kapı dolaşarak ufak tefek yiyecek toplamak

  • sayabilme

    Sayabilmek işi

  • sayabilmek

    Sayma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sayacı

    Ayakkabıların sayalarını hazırlayan kimse

  • sayacılık

    Sayacının işi

  • sayaç

    Hava gazı, elektrik, su vb.nin kullanılan miktarını veya mekanik etkilenmeleri ölçen alet; saat

  • sayaç takımı

    Sayaç giriş tarafının gaz servis hattına, çıkış tarafının tüketici yakıt hattına bağlanması amacıyla kurulan boru donanımı ve boru bağlantı parçaları

  • sayaçlı

    Sayaç takılmış olan

  • sayaçsız

    Sayaç takılmamış olan

  • saydam

    Açık seçik, belirgin olan

  • saydam pudra

    Yüzü matlaştırmak veya aydınlık duruma getirmek için kullanılan, diğer pudralara göre çok daha ince bir yapıda olan, uygulandığında renk vermeyen, kremsi veya toz biçimleri bulunan bir tür pudra

  • saydam resim

    Kolay anlaşılabilen resim

  • saydam tabaka

    Gözün ön bölümünde bulunan, ışığı geçiren küresel zar; kornea

  • saydamlaşma

    Saydamlaşmak işi; şeffaflaşma

  • saydamlaşmak

    Saydam bir duruma gelmek; şeffaflaşmak

  • saydamlaştırma

    Saydamlaştırmak işi; şeffaflaştırma

  • saydamlaştırmak

    Saydam duruma getirmek; şeffaflaştırmak

  • saydamlaştırılma

    Saydamlaştırılmak durumu; şeffaflaştırılma

  • saydamlaştırılmak

    Saydam duruma getirilmek; şeffaflaştırılmak

  • saydamlık

    Saydam olma durumu; şeffaflık

  • saydamsız

    Saydam olmayan

  • saydamsızlık

    Saydamsız olma durumu

  • saydırabilme

    Saydırabilmek işi

  • saydırabilmek

    Saydırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saydırma

    Saydırmak işi

  • saydırmak

    Sayma işini yaptırmak, sayısını buldurmak, sayı belirterek sonuç almak

  • saydırtma

    Saydırtmak işi

  • saydırtmak

    Saydırma işini yaptırmak

  • saye

    Koruma, yardım

  • sayesinde sayeban olmak

    istenilen bir şeyi başkasının aracılığıyla elde etmek

  • sayfa

    Üzerine yazı yazılan veya basılan bir kâğıt yaprağın iki yüzünden her biri; sahife

  • sayfa bağlamak

    dizgide dökülen kurşun satırları bir sayfa düzeni içinde toplayarak sıkıca iple bağlamak

  • sayfalama

    Sayfalamak işi; mizanpaj

  • sayfalamak

    Ana belleği sayfalara ayırarak kullanmak

  • sayfalandırma

    Sayfalandırmak işi

  • sayfalandırmak

    Gazetecilikte, basımevinde dizilen yazılara sayfa düzeni vermek

  • sayfalanmış program

    Sayfalar hâlinde düzenlenmiş program

  • sayfalık

    Herhangi bir sayıda sayfası olan

  • sayfiye

    Yaz mevsimini geçirmek için gidilen yer veya ev

  • saygı

    Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu; hürmet, ihtiram

  • saygı duruşu

    Saygı belirtmek için alınan hazır ol durumu; ihtiram duruşu

  • saygı duymak (veya beslemek)

    birine, bir şeye karşı saygı hissetmek

  • saygı göstermek

    saymak, değer vermek

  • saygıdeğer

    Kendisine saygı gösterilmeye değer; muhterem

  • saygıdeğerlik

    Saygıdeğer olma durumu; muhteremlik

  • saygılı

    Saygısı olan, saygı gösteren; hürmetli, hürmetkâr

  • saygılıca

    Saygılı bir biçimde; hürmetlice, hürmetkârane

  • saygılılık

    Saygılı olma durumu; hürmetkârlık

  • saygın

    Saygı gören, sayılan, hatırı sayılan, itibarı olan, sözü geçer; hatırlı, itibarlı, muteber

  • saygınlık

    Saygı görme, değerli, güvenilir olma durumu; haysiyet, itibar, izzetüikbal, prestij

  • saygısız

    Gereken saygıyı göstermeyen, saygısı olmayan; hürmetsiz

  • saygısızca

    Saygısız bir biçimde, saygısız olarak; hürmetsizce, laubaliyane

  • saygısızlık

    Saygısız olma durumu; hürmetsizlik

  • saygısızlık etmek

    saygısızca davranışta bulunmak veya söz sarf etmek

  • sayha

    Yüksek sesle haykırma

  • sayha çıkarmak

    yüksek sesle haykırmak

  • saykal

    Maden, ayna vb. nesneleri parlatmak için kullanılan cila

  • saykallama

    Saykallamak işi

  • saykallamak

    Saykal kullanarak parlatmak; cilalamak

  • sayma

    Saymak işi; ad (II), tadat, addetme

  • sayma sayıları

    1'den sonsuza kadar olan sayılar

  • saymaca

    Gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen; itibari, fiktif, nominal

  • saymak

    Bir şeyin kaç tane olduğunu anlamak için bunları birer birer elden veya gözden geçirmek, sayısını bulmak

  • saymakla bitmemek (veya tükenmemek)

    pek çok olmak

  • sayman

    Bir kurum, kuruluş vb.nin hesap işleriyle uğraşan kimse; muhasebeci, muhasip

  • saymanlık

    Hesap işlerinin görüldüğü yer; muhasebecilik, muhasiplik

  • saymazlık

    Saygı göstermeme durumu

  • sayrılık

    Aşırı düşkünlük, tutku

  • sayrımsak

    Gerçekte hasta olmadığı hâlde kendini hasta gösteren

  • sayrımsama

    Sayrımsamak işi; temaruz

  • sayrımsamak

    Gerçekte hasta olmadığı hâlde kendini hasta göstermek; temaruz etmek

  • sayvan

    Güneşten, yağmurdan korunmak için veya süs olarak bir şeyin üzerine çekilen dam saçağı gibi düz veya eğimli örtü

  • sayı

    Sayma, ölçme, tartma vb. işlerin sonucunda ortaya çıkan birimlerin kaç olduğunu bildiren sözlerden her biri; adet

  • sayı boncuğu

    Basit sayma ve hesap işleri yapmakta kullanılan, her teline onar boncuk geçirilmiş hesap aracı; çörkü, abaküs, abak (II)

  • sayı farkı

    Futbol vb. karşılaşmalarda bir takımın elde ettiği sayılarla karşı takımın elde ettiği sayılar arasındaki fark; averaj

  • sayı göstergesi

    Sayıları veya sayı durumunu gösteren levha; sayı levhası

  • sayı hesabıyla

    bir spor yarışmasında bir sporcu veya takımın kazandığı sayı bakımından

  • sayı sıfatı

    Bir adı miktar, sıra, üleştirme, topluluk vb. bakımlardan belirten sıfat

  • sayıca

    Sayı bakımından; adetçe, adedî

  • sayıcı

    Vergi almak için hayvan sayımı yapan kimse

  • sayıcılık

    Sayıcının yaptığı iş

  • sayıklama

    Sayıklamak işi; hezeyan

  • sayıklamak

    Uykuda veya bir hastalığın verdiği dalgınlık sırasında anlamsız, tutarsız sözler söylemek

  • sayıklayış

    Sayıklamak işi

  • sayılabilme

    Sayılabilmek işi; addedilebilme, addolunabilme

  • sayılabilmek

    Sayılma ihtimali veya imkânı bulunmak; addedilebilmek, addolunabilmek

  • sayılama

    Sayılamak işi

  • sayılamak

    Nesnelerin veya olayların niceliğini rakamlarla belirtmek

  • sayılma

    Sayılmak işi; ad (II), addedilme, addolunma

  • sayılmak

    Sayma işine konu olmak; addedilmek, addolunmak

  • sayıltı

    Bir araştırmada, mevcut araştırma sürecini ve sonucunu önemli ölçüde etkileyeceği düşünülen, araştırıcının gerekçeli kabulleri

  • sayılı

    Herhangi bir sayı ile belirtilmiş olan

  • sayılı fırtına

    Toplumun görgü kurallarına uygun davranan, hak arayan, yiğit kimse

  • sayılış

    Sayılmak işi

  • sayım

    Sayma işi; tadat

  • sayım suyum yok

    çocuk oyunlarında "kısa bir süre için oyun dışıyım" anlamında kullanılan bir söz

  • sayım vergisi

    Her yıl tespit edilen hayvan sayısı üzerinden alınan vergi; ağnam

  • sayımlama

    Sayımlamak işi; sayılama

  • sayımlamak

    Sayım yapmak

  • sayımlı

    Sayısı bulunan

  • sayımsal

    Sayımlama veya sayım bilimi ile ilgili olan

  • sayın

    Konuşma ve yazışmalarda saygı belirtisi olarak kişi adlarının önüne getirilen söz

  • sayıp dökmek

    ne var ne yok hepsini söylemek

  • sayısal

    Sayı ile ilgili, sayı temeline dayanan; numerik, dijital

  • sayısal loto

    Dönen bir küre içinden çekilecek toplar üzerine işaretlenmiş birden kırk dokuza kadar olan sayılardan altı tanesinin önceden tahmin edilmesine ve para yatırılmasına dayanan bir talih oyunu

  • sayısal zekâ

    Sayı ve sembolleri iyi bilme, tümdengelim ve tümevarım teknikleriyle düşünebilme, muhakeme edebilme, soyut ve sembolik problemleri çözebilme, kavramlar, düşünceler ve fikirler arası ilişkileri algılayabilme becerilerini içeren zekâ; mantıksal zekâ, matematiksel zekâ

  • sayısallaşma

    Sayısallaşmak durumu; dijitalleşme

  • sayısallaşmak

    Yazı, fotoğraf, harita vb. fiziki veriler bilgisayar, akıllı telefon, tablet vb. teknolojik araçlar tarafından okunabilecek, düzenlenebilecek ve gerektiğinde kullanılabilecek biçimde elektronik ortama aktarılmak; dijitalleşmek

  • sayısallaştırma

    Sayısallaştırmak işi; dijitalleştirme

  • sayısallaştırmak

    Yazı, fotoğraf, harita vb. fiziki verileri çeşitli araç ve yöntemlerle 0’lar ve 1’ler olmak üzere sayılar hâlinde elektronik ortama aktararak bilgisayar, akıllı telefon, tablet vb. ortamlarda saklayıp istenildiğinde okunabilecek, düzenlenebilecek ve kullanılabilecek bir biçime dönüştürmek; dijitalleştirmek

  • sayısallık

    Sayısal olma durumu; dijitallik

  • sayısını Allah bilir

    "o kadar çok ki saymakla bitmez" anlamında kullanılan bir söz

  • sayısız

    Sayılmayacak kadar çok; sayımsız

  • sayısızlık

    Sayısız olma durumu

  • sayıverme

    Sayıvermek işi

  • sayıvermek

    Çabucak saymak

  • sayış

    Saymak işi

  • sayışma

    Sayışmak işi; değişim

  • sayışmaca

    Çocuk tekerlemesi

  • sayışmak

    Çocuk oyunlarında sayı sayarak ebeyi belirlemek

  • saz

    Genellikle su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince, açık sarı renkli kamış

  • saz benizli

    Solgun yüzlü

  • saz delicesi

    Atmacagillerden, kanatları geniş ve yuvarlak uçlu, kır ve sazlıklarda alçaktan uçarak avlanan, şahine benzer yırtıcı bir kuş; kızıltuygun (Circus aeruginosus)

  • saz eseri

    Klasik Türk müziğinde yalnızca saz takımının çalması için bestelenen eser

  • saz rengi

    Soluk, uçuk sarı

  • saz semaisi

    Klasik Türk müziğinde faslın en son çalınan sözsüz parçası

  • saz takımı

    Ut, keman, kanun, bağlama vb. müzik araçlarını çalanların oluşturduğu çalgı takımı

  • saz tavuğu

    Genellikle bataklıklarda yaşayan, kuyruğunun altı beyaz, bacakları sarı, yüzü kırmızı renkte olan, ot ve sudaki küçük canlılarla beslenen bir tür tavuk (Gallinula chloropus)

  • saz şiiri

    Halk edebiyatında genellikle saz eşliğinde söylenen şiir

  • sazak

    Kuvvetli esen rüzgâr

  • sazan

    Sazangillerden, Avrupa, Asya ve Amerika'nın tatlı sularında yaşayan, sırt yüzgeci uzun, eti beğenilen kılçıklı bir balık (Cyprinus carpio)

  • sazangiller

    Tatlı sularda yaşayan kılçıklı balıkların geniş bir familyası

  • sazcı

    Saz çalan kimse; sazende

  • sazcılık

    Saz çalma veya yapıp satma işi

  • sazendelik

    Çalgıcılık, saz sanatçılığı

  • sazevi

    Her türlü müzik aleti yapılan veya satılan yer

  • sazkayası

    Kayalık bölgelerde yaşayan bir tür balık

  • sazkâr

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • sazlı

    Saz çalınarak yapılan

  • sazlı sözlü

    Saz çalınarak yapılan (eğlence)

  • sazlık

    Sazları (I) çok olan yer

  • sazsız

    Sazı olmayan

  • saç

    Baş derisini kaplayan kıllar

  • saç ağartmak

    saç sakal ağartmak

  • saç kremi

    Saçın yıkandıktan sonra kolay taranması amacıyla kullanılan krem

  • saç sakal ağartmak

    bir işte uzun zaman çalışmış, emek vermiş olmak

  • saç sakal birbirine karışmak

    saçı sakalı uzamak, bakımsız görünmek

  • saç saça baş başa

    kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde

  • saç saça baş başa gelmek (veya dövüşmek)

    kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde kapışmak

  • saç örgüsü

    Saçın üç bölüme ayrılarak birbiri etrafında sıra ile dolanmasıyla şekil verilmiş biçimi; örük, eğrice (III)

  • saçabilme

    Saçabilmek işi

  • saçabilmek

    Saçma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saçak

    Bazı giyim eşyalarında veya döşemeliklerde kumaş kenarlarına dikilen süslü iplikten püskül

  • saçak bulut

    İnce, tüy gibi saçaklı görünüşü olan buz parçalarından oluşmuş, kötü hava habercisi beyaz bulut; tüy bulut, sirrus

  • saçak kök

    Buğdayda olduğu gibi asıl kökün çevresindeki ek köklerin gelişmesiyle oluşan kök topluluğu

  • saçak öpme

    Sarayda bayramlaşma törenine katılan büyüklerin padişahın tahtından sarkıtılmış halı saçaklarını öpmesi

  • saçaklanma

    Saçaklanmak işi

  • saçaklanmak

    Kenarları saçak gibi olmak

  • saçaklı

    Saçağı olan

  • saçalama

    Saçalamak işi

  • saçalamak

    Saçmak, serpmek

  • saçalanma

    Saçalanmak işi

  • saçalanmak

    Saçılmak, dökülmek

  • saçkıran

    Bir mantarın oluşturduğu, saçları döken bir deri hastalığı; kılkıran

  • saçları iki türlü olmak

    yaşı ilerlemiş bulunmak

  • saçlı

    Saçı olan

  • saçlı meşe

    Bir tür meşe (Quercus cerris)

  • saçlı sakallı

    Yaşlanmış (kimse)

  • saçma

    Saçmak işi

  • saçmacı

    Saçma sapan söz söyleyen

  • saçmacılık

    Saçmacı olma durumu

  • saçmak

    Bir şeyi ortalığa dağıtmak; dökmek

  • saçmalama

    Saçmalamak işi; abuklama, hezeyan

  • saçmalamak

    Anlamsız, gereksiz, tutarsız, saçma sapan sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak; abuklamak

  • saçmalayabilme

    Saçmalayabilmek işi

  • saçmalayabilmek

    Saçmalama ihtimali bulunmak

  • saçmalayış

    Saçmalamak işi

  • saçmalaşma

    Saçmalaşmak durumu veya işi; abuklaşma

  • saçmalaşmak

    Saçma davranışlarda bulunmak; abuklaşmak

  • saçmalaştırma

    Saçmalaştırmak işi; abuklaştırma

  • saçmalaştırmak

    Saçmalaşmasını sağlamak, saçma duruma getirmek; abuklaştırmak

  • saçmalık

    Saçma konulan yer

  • saçsız

    Saçı olmayan

  • saçsızlık

    Saçsız olma durumu

  • saçula

    Dökümcülerin kullandığı ağaçtan yapılmış kalıp

  • saçı

    Gelinin başından aşağı saçılan çiçek, şeker, arpa, para vb. şeyler

  • saçı (veya saçları) değirmende ağartmamak

    deneyimli olmak

  • saçı başı ağarmak

    yaşlanmak

  • saçı başı birbirine karışmak

    bakımsız olmak

  • saçı bitmedik (veya bitmemiş) (yetim)

    doğalı çok olmamış (yetim)

  • saçı kılmak (veya atmak)

    gelinin başından çiçek, şeker, arpa, para vb. saçmak

  • saçı sakalı akar gibi

    üstü başı perişan bir durumda

  • saçı topuklarını dövmek

    saçı çok uzun olmak

  • saçı uzun aklı kısa

    kadınlar için kullanılan bir söz

  • saçık

    Saçılmış, serpilmiş

  • saçılabilme

    Saçılabilmek işi

  • saçılabilmek

    Saçılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • saçılma

    Saçılmak işi

  • saçılmak

    Saçma işi yapılmak

  • saçılıp dökülmek

    gereğinden veya kaldırabileceğinden çok harcamak

  • saçılıverme

    Saçılıvermek işi

  • saçılıvermek

    Birdenbire saçılmak

  • saçılış

    Saçılmak işi

  • saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün

    "acele etme, sonucun ne olduğunu biraz sonra anlarsın" anlamında kullanılan bir söz

  • saçına ak (veya kır) düşmek

    saçı ağarmaya başlamak, yaşlanmak

  • saçına başına bakmadan

    ilerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde

  • saçına kar yağmak

    saçı aklaşmaya başlamak

  • saçıntı

    Saçılıp dağılan şey; döküntü

  • saçını başını yolmak

    çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek

  • saçını süpürge etmek

    kadın özveri ile çalışıp hizmet etmek

  • saçıp savurmak

    parasını düşüncesizce, boşuna harcamak

  • saçıverme

    Saçıvermek işi

  • saçıvermek

    Çabucak ve kısa sürede saçmak

  • saçış

    Saçmak işi

  • saçıştırma

    Saçıştırmak işi

  • saçıştırmak

    Azar azar saçmak, dağıtmak, serpmek

  • sağ

    Vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşısında olan, sol karşıtı

  • sağ açık

    Futbolda sağ başta bulunan oyuncu

  • sağ açıklık

    Bir gök cisminin ilkbahar noktasından itibaren gök eşleği boyunca ölçülen açısal uzaklığı; açılım, gök boylamı

  • sağ bek

    Bir takımın savunmasının sağ tarafında yer alan oyuncusu

  • sağ elinin verdiğini sol elin görmesin

    "birine yaptığın iyiliği gizli tut" anlamında kullanılan bir söz

  • sağ eliyle sol kulağını göstermek

    kısa yoldan yapılacak bir işi dolambaçlı yollardan geçerek yapmaya çalışmak

  • sağ eğilimli

    Dünya görüşü sağcılığa, muhafazakârlığa yatkın olan

  • sağ eğilimlilik

    Sağ eğilimli olma durumu

  • sağ gösterip sol vurmak

    şaşırtmak

  • sağ gözünü sol gözünden sakınmak

    çok kıskanç olmak

  • sağ haf

    Orta sahanın en sağında oynayan oyuncu

  • sağ iç

    Futbolda, sağ açıkla santrfor arasında görev yapan hücum oyuncusu

  • sağ kalmak

    ömrünü devam ettirmek, yaşamasını sürdürmek

  • sağ kanat

    Takımla oynanan bazı top oyunlarında hücum alanının sağ tarafı

  • sağ kol

    Ordunun sağ tarafındaki kısım

  • sağ ol

    İyilik, yardım veya hoşa giden bir davranış karşısında "çok yaşa, teşekkür ederim" anlamlarında söylenen bir söz

  • sağ olsun

    biri için sitem yollu bir şey söyleneceği zaman söyleyenin iyi niyetini belirtmek amacıyla sözün başına getirilen bir söz

  • sağ para

    Mecidiyenin on dokuz kuruş hesabıyla ödendiği zaman sağlam para yerine kullanılan bir söz, çürük para karşıtı

  • sağ salim

    Hiçbir zarar görmeden; sağ selamet

  • sağ yapmak

    "direksiyonu sağa doğru çevirmek, sağa yöneltmek" anlamında kullanılan bir söz

  • sağ çıkarma

    Boksta sağ elle yumruk atma

  • sağ şerit

    Gidiş yönüne doğru yolun sağ tarafında yer alan, çizgilerle ayrılmış bölüm

  • sağa kaymak

    siyasette ve ekonomide sağ görüşleri benimsemek

  • sağa sola

    rastgele yerlere veya kişilere

  • sağa sola bakmadan

    ortalığı kollamadan, saygısızca

  • sağabilme

    Sağabilmek işi

  • sağabilmek

    Sağma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sağalma

    Sağalmak işi

  • sağalmak

    Sağlığa kavuşmak; iyileşmek

  • sağaltma

    Sağaltmak işi

  • sağaltmak

    Sağlığa kavuşturmak, iyileştirmek, iyi etmek, tedavi etmek

  • sağaltıcılık

    Sağaltıcı olma durumu

  • sağaltım

    Sağaltmak işi

  • sağanak

    Birdenbire başlayan, genellikle kısa süren şiddetli yağmur; boğanak

  • sağanlar

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, gökkuzgunumsular takımının bir alt takımı

  • sağbeğeni

    Güzeli çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseği

  • sağcı

    Sağ görüşlü partilerin yandaşı olan (kimse)

  • sağcılık

    Sağcı olma durumu

  • sağdan geri dönmek (veya etmek)

    geri dönmek, geri dönüp gitmek

  • sağdan soldan

    Herkesten

  • sağduyu

    Doğru, akla uygun yargılar verme yeteneği; aklıselim, hissiselim

  • sağduyulu

    Sağduyusu olan

  • sağduyululuk

    Sağduyulu olma durumu

  • sağdırma

    Sağdırmak işi

  • sağdırmak

    Sağma işini yaptırmak

  • sağdıç

    Düğünde gelin veya damada kılavuzluk eden kimse

  • sağdıç emeği

    Karşılığı alınmayan, boşa giden emek, çaba

  • sağdıçlık

    Sağdıç olma durumu

  • sağkol

    Birinin çok güvendiği kimse

  • sağlam

    Bozulmadan, değişmeden uzun süre varlığını koruyabilen, dayanıklı olan; bek (I), berk, muhkem

  • sağlam durmak

    gücünü, yeteneğini ve cesaretini toplamak

  • sağlam kazığa bağlamak

    işin sonuçlanmasına engel olacak şeyleri ortadan kaldırmak, işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri almak

  • sağlam pabuç (veya ayakkabı) değil

    bir kimsenin güvenilmez olduğunu belirten bir söz

  • sağlam para

    Uluslararası para piyasasında kolaylıkla değiştirilebilen ve kuru devamlı koruyan veya yükselen para; sağ para

  • sağlama

    Sağlamak işi

  • sağlama bağlamak

    sağlam kazığa bağlamak

  • sağlamak

    Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak; temin etmek

  • sağlamca

    Oldukça sağlam, sağlama yakın

  • sağlamcı

    İşini sağlama bağlayan

  • sağlamcılık

    Sağlamcı olma durumu

  • sağlamlama

    Sağlamlamak işi

  • sağlamlamak

    Sağlam bir duruma getirmek

  • sağlamlaşma

    Sağlamlaşmak işi; berkime, berkinme, kavileşme

  • sağlamlaşmak

    Sağlam duruma gelmek; berkimek, berkinmek, kavileşmek

  • sağlamlaştırma

    Sağlamlaştırmak işi; bekitme, berkitme, kavileştirme, tahkim, takviye, tarsin, teşdit

  • sağlamlaştırmak

    Sağlam bir duruma getirmek; bekitmek, berkitmek, kavileştirmek, pekiştirmek

  • sağlamlaştırılma

    Sağlamlaştırılmak işi; berkitilme

  • sağlamlaştırılmak

    Sağlam duruma getirilmek; berkitilmek

  • sağlamlık

    Sağlam olma durumu; berklik, kavilik

  • sağlanabilme

    Sağlanabilmek işi

  • sağlanabilmek

    Sağlanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sağlanma

    Sağlanmak işi

  • sağlanmak

    Sağlama işine konu olmak

  • sağlanış

    Sağlanmak işi

  • sağlatma

    Sağlatmak işi

  • sağlatmak

    Sağlama işini yaptırmak

  • sağlattırma

    Sağlattırmak işi

  • sağlattırmak

    Sağlatma işini yaptırmak

  • sağlayabilme

    Sağlayabilmek işi

  • sağlayabilmek

    Sağlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sağlayış

    Sağlamak işi

  • sağlı sollu

    Sağda ve solda olan

  • sağlıcakla

    Sağlıkla, rahatlık içinde

  • sağlıcakla git (veya gidin)

    ayrılırken gidenlere söylenen bir esenlik sözü

  • sağlıcakla kal (veya kalın)

    ayrılırken kalanlara söylenen bir esenlik sözü, hoşça kal

  • sağlık

    Bireyin fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam bir iyilik durumunda olması, vücut esenliği; keyif, sıhhat

  • sağlık bilgisi

    İnsan sağlığını korumak için vücudun ve içinde yaşanan çevrenin sağlık şartlarını inceleyen, buna göre tedbirler alan tıp dalı; hıfzıssıhha, hijyen

  • sağlık bilimi

    Sağlık konularını inceleyen ve araştıran bilim dalı

  • sağlık bilimleri

    Tıp, diş hekimliği, veterinerlik, eczacılık, hemşirelik vb. sağlık konularıyla ilgilenen bilim dallarının ortak adı

  • sağlık görevlisi

    Sağlıkla ilgili kurum ve kuruluşlarda görev yapan kimse

  • sağlık havuzu

    İçindeki suyun birtakım düzeneklerle titreştirildiği özel havuz; jakuzi

  • sağlık hizmeti

    Sağlık konularını içeren çalışma alanı

  • sağlık karnesi

    Sosyal güvenlik kurumları tarafından verilen, emeklilerin, çalışanların ve onların geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimselerin hastalıklarında sağlık giderleri için kullanılan defter

  • sağlık kontrolü

    Muayeneden sonra hastalığın seyrinin denetimi

  • sağlık kontrolünden geçmek

    genel sağlık denetimi veya sağlıkla ilgili genel tetkikler yaptırmak

  • sağlık kurulu

    Kişi sağlığını inceleyen ve denetleyen hekimler kurulu

  • sağlık memuru

    Pansuman, iğne vurma vb. işler yapan kimse

  • sağlık merkezi

    Sağlık işlerinin topluca görüldüğü yer

  • sağlık ocağı

    Mahalle, köy, kasaba vb. idari birimlerde vatandaşın sağlık sorunlarının giderildiği, tedavilerinin yapıldığı devlet kuruluşu; sağlıkevi, dispanser

  • sağlık olsun!

    üzücü bir durum veya bir zarar karşısında avunma sözü olarak söylenen bir söz

  • sağlık raporu

    Üstleneceği işi yapmaya zihinsel veya bedensel bir engeli olup olmadığını belirten, yetkili kurumlarca düzenlenen resmî belge

  • sağlık sigortası

    Hastalık veya ölüm durumunda sigorta şirketinin yardımını sağlayan sigorta anlaşması

  • sağlık taraması

    Halk sağlığının düzenli bir biçimde gözden geçirilmesi

  • sağlık topu

    Genellikle rehabilitasyon ve kuvvet antrenmanı için kullanılan çeşitli ağırlıklardaki top

  • sağlık yurdu

    Hastaları veya hastalığa eğilimli bulunanları tedavi etmek için özellikle deniz kenarı, dağ vb. temiz havalı yerlerde kurulmuş tesis

  • sağlıkla

    Sağlıklı bir biçimde; sağ esen

  • sağlıklama

    Halk sağlığını korumak ve hastalıkları önlemek için tasarlanan önlemler ve bunların uygulanması; sanitasyon

  • sağlıklı

    Sağlık durumu iyi olan; sıhhatli

  • sağlıklı yaşam

    Sağlık kurallarına dikkat ederek sürdürülen hayat

  • sağlıklılık

    Sağlıklı olma durumu; sıhhatlilik

  • sağlıksal

    Sağlıkla ilgili; hijyenik

  • sağlıksız

    Sağlık durumu iyi olmayan, sağlığı bozuk; sıhhatsiz

  • sağlıksızlık

    Sağlıksız olma durumu; sıhhatsizlik, gayrisıhhilik

  • sağlıkçı

    Sağlık işleriyle görevli kimse

  • sağlığında

    yaşamaktayken, yaşarken

  • sağlığınıza

    içki içerken "sağlıklı olmanız dileğiyle içiyorum" anlamında söylenen söz

  • sağma

    Sağmak işi

  • sağmak

    Memeyi parmaklar arasında sıkarak sütünü akıtmak

  • sağmal

    Süt veren, sağılan; sağımlı, sütlü

  • sağmal inek

    Aptal yerine konularak kendisinden sürekli çıkar sağlanan kimse

  • sağmallık

    Sağmal olma durumu

  • sağrı

    Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm

  • sağrı kemiği

    Bel kemiği ile kuyruk sokumu kemiği arasındaki kemik

  • sağı

    Kuş gübresi

  • sağı solu (belli) olmamak

    nasıl davranacağı kestirilmez olmak

  • sağılma

    Sağılmak işi

  • sağılmak

    Sağma işine konu olmak

  • sağılış

    Sağılmak işi

  • sağım

    Sağmak işi

  • sağım makinesi

    Sağmal hayvanların sütünü sağmaya yarayan ve emme sistemi ile çalışan alet

  • sağımlık

    Sağılmak için beslenen (hayvan)

  • sağın

    Doğruluk kuralına uygun olan

  • sağın bilimler

    Denetlenebilir ölçü ve hesaplara dayanan bilimler, dar anlamda matematik

  • sağını solunu bilmemek

    düşüncesiz, dikkatsiz olmak

  • sağır

    İşitme ve konuşma sorunu yaşayan, iletişimi işaret dili ile kurabilen ve işiten kişilerle iletişim kurmakta zorlanan (kimse)

  • sağır cam

    Bir tarafından bakıldığında arkasındaki şeyler görünmeyen buzlu veya desenli cam

  • sağır dilsiz

    Hem duymayan hem de konuşamayan (kimse)

  • sağır duvar

    Ses geçirmeyen duvar

  • sağır duymaz (veya işitmez) uydurur (veya yakıştırır)

    söylenen şeyi anlamadığından konuyla ilgisi olmayan cevaplar veren kimseler için kullanılan bir söz

  • sağır kapı

    Ses geçirmez bir biçimde yapılmış kapı

  • sağır kef

    Türkçedeki “n” damak ünsüzünü Arap alfabesinde karşılayan “kef” harfi; sağır nun

  • sağır mikrofon

    Çevre seslerinden etkilenmeyen, doğrudan doğruya konuşanın sesini alan mikrofon

  • sağır olmak

    sağırlaşmak

  • sağır pencere

    Ses ve ışık geçirmez özellikte yalıtılmış pencere

  • sağır pusula

    Ağır hareket eden pusula

  • sağır renk

    Değişik renklerin veya boyaların karışmasından ortaya çıkan ve kesin bir adı olmayan renk

  • sağır sultan bile duydu

    "duymayan kalmadı" anlamında kullanılan bir söz

  • sağır yılan

    Engerekgillerden, genellikle dağlık yerlerde yaşayan, 65-75 santimetre uzunluğunda, çok zehirli bir tür yılan (Vipera aspis)

  • sağırlaşma

    Sağırlaşmak işi

  • sağırlaşmak

    İşitemez duruma gelmek

  • sağırlık

    Sağır olma durumu

  • sağıverme

    Sağıvermek işi

  • sağıvermek

    Çabucak sağmak

  • Sb

    Antimon elementinin simgesi

  • Sc

    Skandiyum elementinin simgesi

  • Se

    Selenyum elementinin simgesi

  • se

    Türk alfabesinin yirmi ikinci harfinin adı, okunuşu

  • seans

    Bir işin yapılmasına ayrılan çalışma süresi; oturum

  • sebat

    Sözünden veya kararlarından dönmeme; direşme

  • sebat etmek (veya göstermek)

    sözünden veya kararından dönmemek, direşmek

  • sebatlı

    Bir işi yılmadan sonuna kadar götüren; direşken, sebatkâr

  • sebatlılık

    Sebatlı olma durumu; direşkenlik, sebatkârlık

  • sebatsız

    Sebat etmeyen

  • sebatsızlık

    Sebatsız olma durumu

  • sebayüdü

    Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin üç, öbürünün iki benekli olan yüzünün üste gelmesi

  • sebebiyet

    Bir şeye, bir olaya sebep olma, yol açma

  • sebebiyet vermek

    bir şeye, bir olaya sebep olmak, yol açmak

  • sebebiyle

    -den ötürü, -den dolayı; dolayısıyla, nedeniyle, hasebiyle, haysiyetiyle

  • Seben

    Bolu iline bağlı ilçelerden biri

  • sebep

    Bir şeyin olmasına veya belli bir hâlde bulunmasına yol açan şey; neden, saik, saika, vesile

  • sebep olan sebepsiz kalsın

    herhangi kötü bir duruma yol açanların yoksul duruma düşmeleri istendiğinde kullanılan bir ilenme

  • sebep olmak

    bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, neden olmak

  • sebeplendirme

    Sebeplendirmek işi

  • sebeplendirmek

    Sebeplenme işini yaptırmak

  • sebeplenme

    Sebeplenmek işi

  • sebeplenmek

    Kendisine dolaylı olarak yarar sağlamak

  • sebepli

    Sebebi olan; nedenli

  • sebepli sebepsiz

    Hiçbir dayanağı yokken, sebebi olsun veya olmasın; nedenli nedensiz

  • sebepsiz

    Sebebi olmayan; nedensiz, bilasebep

  • sebepsiz kalmak

    yoksul bir duruma düşmek

  • sebepsizce

    Bir sebebi olmaksızın

  • sebepsizlik

    Sebepsiz olma durumu; nedensizlik

  • sebil

    Kutsal günlerde karşılık beklemeden hayır için dağıtılan içme suyu

  • sebil etmek

    bol bol vermek, dağıtmak

  • sebilci

    Sokaklarda dolaşarak sebil dağıtan kimse

  • sebilhane bardağı gibi

    hoşa gitmeyen kalabalık (insan topluluğu)

  • sebkihindi

    XVII. yüzyılda divan şiirinde başlayan, karmaşık mazmunlara, hayal oyunlarına, güç anlaşılır, alışılmadık benzetmelere dayanan süslü bir anlatım biçimi

  • sebze

    Genellikle pişirilerek yenen bitkiler veya bunların taneleri; göveri, göverti, sebzevat, zerzevat

  • sebze çorbası

    İnce doğranmış soğanın yağda kavrulmasından sonra havuç, patates, maydanoz, pazı yaprağı, kereviz yaprağı ve pirinç karışımıyla pişirilmesi ve süzgeçten geçirilmesiyle hazırlanan karışımın süt ve yumurtayla çırpılması ve kısık ateşte kaynatılmasıyla yapılan bir çorba türü

  • sebzeci

    Sebze satan kimse; zerzevatçı

  • sebzecilik

    Sebzecinin yaptığı iş; zerzevatçılık

  • sebzeli

    İçinde sebze bulunan

  • sebzelik

    Sebze bahçesi

  • sebzesiz

    İçinde sebze bulunmayan

  • seccade

    Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı, kilim, post veya kumaştan yaygı; namazlık

  • seccadeci

    Seccade dokuyan veya satan kimse

  • seccadecilik

    Seccadecinin yaptığı iş

  • secde

    Genellikle namaz kılarken alnı, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere değdirerek alınan durum

  • secde etmek

    alnı, eli, ayakları, dizleri, ayak parmaklarını yere değdirmek

  • secdeye varmak (veya kapanmak)

    secde etmek

  • seci

    Nesirde yapılan uyak

  • seciyeli

    Sağlam karakterli, kendisine güvenilir (kimse)

  • seciyesiz

    Karakteri sağlam olmayan, kendisine güvenilmeyen (kimse)

  • seciyesizlik

    Seciyesiz olma durumu

  • sedasyon

    Hastanın rahatlamasını ve sakinleşmesini sağlamak için kullanılan, bölgesel anesteziyi desteklemek amacıyla erişkinlerde damar içine özel ilaç, çocuklarda şurup vb. ile uygulanan, hastanın hava yolunu açık tutabildiği, fiziksel uyaranlara ve sözlü komutlara uygun cevabı verebildiği sakinlik ve uyku hâli

  • sedef

    Midye, istiridye vb. deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan sedefçilikte kullanılan, pırıltılı, beyaz, sert bir madde

  • sedef hastalığı

    Deride, özellikle diz, dirsek veya kuyruk sokumunda kızarıklık, pullanma ve deride dökülme ile beliren hastalık; sedef

  • sedef kakma

    Abanoz, maun, ceviz vb. ahşapların üzerine istenen şekilleri oyup oluşan yuvalara sedef yapıştırılarak yapılan süsleme

  • sedef kakmalı

    Sedef kakması olan

  • sedef otu

    Sedef otugillerden, 50 santimetre kadar yükselebilen, özel kokulu, sarı çiçekli ve hekimlikte kullanılan, çok yıllık bir ağaççık (Ruta graveolens)

  • sedef otugiller

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, örnek bitkisi sedef otu ve alt familyası turunçgiller olan geniş bir bitki familyası

  • sedefli

    Sedefle işlenmiş

  • sedefli kalker

    Süsleme işlerinde kullanılan, yumuşakçaların kavkılarının birbirleriyle kaynaşmasından oluşan bir mermer türü

  • sedefsi

    Sedefi andıran, sedefe benzeyen, sedef gibi; sedefimsi

  • sedefsi bulut

    Zaman zaman atmosferin yüksek tabakalarında görülen stratosfer bulutu

  • sedefçi

    Abanoz, maun, ceviz vb. ahşapların üzerine sedef kakma yapan kimse; sedefkâr

  • sedefçilik

    Sedefçinin işi; sedefkârlık

  • sedimantasyon

    Pıhtılaşması önlenmiş kanda, alyuvarların dibe çökme hızının ölçülmesiyle yapılan bir tür kan muayenesi

  • sedir

    Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası; divan

  • sedirli

    Sediri (I) olan

  • sedye

    Hasta veya yaralı taşımaya yarayan katlanabilir hasta yatağı; teskere

  • sedyeci

    Sedye taşıyan kimse

  • sedyecilik

    Sedyecinin yaptığı iş

  • sedyelik

    Sedye ile götürülebilecek durumda olan

  • sedyelik olmak

    ayakta duramayacak duruma gelmek

  • sefa

    Rahat, kaygısız ve sakin olma

  • sefa (veya sefalar) bulduk

    "sefa geldin, sefa geldiniz" sözüne "teşekkür ederim" anlamında karşılık olarak kullanılan bir söz

  • sefa geldin (veya geldiniz)

    "hoş geldin, hoş geldiniz" anlamında kullanılan ağırlama, karşılama sözü

  • sefa geldine gitmek

    bir kente, bir mahalleye yeni gelen veya geziden dönen birine ziyarete gitmek

  • sefa pezevengi

    Zevk ve eğlenceye düşkün kimse

  • sefa sürmek

    rahat, kaygısız, sakin ve eğlenceli yaşamak

  • sefalet çekmek

    yoksul ve perişan yaşamak

  • sefaletin kucağına bırakılmak

    açlık, yokluk vb. çaresiz durumlara itilmek

  • sefalı

    Şenlikli, eğlenceli olan

  • sefasına bakmak

    rahatına bakmak

  • sefasını sürmek

    bir durumun getirdiği, sağladığı olanaklardan yararlanmak

  • sefasız

    Şenliği, eğlencesi olmayan

  • sefer

    Genellikle ülke dışına yapılan askerî harekât, savaş için yapılan yolculuk

  • sefer etmek

    gezmek, yolculuk etmek

  • sefer görev emri

    Askerlik hizmetini tamamlamış, yasal yaş sınırı içerisindeki kimselere, barış zamanında verilen ve seferberlik veya savaş hâlinde nereye gideceğini, ne kadar zaman içinde birliğine katılacağını ve katılacağı birliğin kapalı adını bildiren belge

  • sefer tası

    Birbiri üzerine konulup sabitlenerek kolay bir biçimde yemeklerin taşınmasını sağlayan kaplar veya bunlardan her biri

  • sefer tası gibi

    her katında birer odası olan (yüksek ev)

  • seferber

    Savaşa hazırlanmış veya girmiş (askerî birlik)

  • seferber etmek

    bir iş, bir amaç için bütün olanakları kullanmak

  • seferber olmak

    birçok kimse bir iş, bir amaç için bütün olanaklarıyla girişmek

  • seferberlik

    Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getiren, ülkenin ekonomisini, yönetimini savaş gereklerine uyacak duruma sokan hazırlık ve önlemlerin tümü

  • seferberlik ilan etmek

    bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getirmek için gerekli duyuruyu yapmak

  • sefere kalkmak

    yolculuğa başlamak

  • Seferihisar

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • seferli

    Sefere giden veya sefere çıkan

  • seferlik

    Herhangi bir defaya yetecek miktarda olan

  • seferlik kiralama

    Teknik ve ticari idaresi devredilmeden gemi, uçak gibi bir taşıtı belirli sayıda sefer için kiralama

  • seferî

    Yolculukla ilgili olan

  • seferî durum

    Savaş ortamı; seferî hâl

  • sefil

    Yoksulluk içinde olan

  • sefilce

    Sefile yakışır bir biçimde; sefilane

  • sefile

    Sefalet içinde bulunan kadın

  • sefillik

    Adi ve bayağı olma durumu

  • sefire

    Kadın elçi

  • segman

    Motor pistonlarına yerleştirilen, yağ ve gaz sızıntısını önlemeye yarayan, iki ucu bitişmemiş, yaylanabilir çelik halka

  • segman atmak

    aşınan segmanı değiştirmek

  • segment

    Bir organ, yapı veya bütünün doğal veya yapay olarak sınırlanmış her bir bölümü

  • segâh

    Klasik Türk müziğinde si perdesi ve bu perdedeki makam

  • segâh perdesi

    Klasik Türk müziğinde orta sekizlinin yirmi ikinci perdesi

  • seher

    Sabahın güneş doğmadan önceki zamanı veya şafak sökmek üzere olan zaman; seher vakti

  • seher kuşu

    Bülbül, kumru vb. kuşlara verilen ad

  • seher yeli

    Seherde esen yel

  • sehim

    Hisse bedeli

  • sehpa

    Üstüne bir şey koymaya yarayan ayaklı destek; çatkı

  • sehpaya çekmek

    asarak öldürmek, darağacına çekmek, asmak

  • sehven

    Dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla

  • sek

    İçine su, başka bir içki veya bir sıvı karıştırılmamış (içki)

  • sekans

    Bir bütün meydana getiren planlar dizisi

  • sekban

    Osmanlılarda, sınır boylarında görev yapan bir asker sınıfı

  • sekbanbaşı

    Osmanlı ordusunda sekbanların komutanı

  • sekbanlık

    Sekban olma durumu

  • seke seke

    Sekerek

  • sekel

    Bir hastalıktan sonra yerleşip kalan işlev veya doku bozukluğu

  • sekene

    Bir yerde oturanlar, sakinler

  • seki

    Oturmak için evlerin önüne taş ve çamurdan yapılan set

  • sekil

    At, eşek ve sığırların ayaklarında bileğe veya dize kadar çıkan beyazlık; seki (II)

  • sekileme

    Sekilemek işi; teraslama

  • sekilemek

    Bir yamacı ağaçlandırmak için sekiler (I) yapmak; teraslamak

  • sekilenme

    Sekilenmek durumu; teraslanma

  • sekilenmek

    Seki durumuna getirilmek; teraslanmak

  • sekili

    Sekisi olan

  • sekitme

    Sekitme işi

  • sekiz

    Yediden sonra gelen sayının adı

  • sekiz yüzlü

    Sekiz düzlem parçasıyla çevrelenmiş cisim

  • sekizer

    Sekiz sayısının üleştirme sayı sıfatı

  • sekizerli

    Sekizer sekizer sıralanmış

  • sekizgen

    Sekiz kenarlı çokgen

  • sekizinci

    Sekiz sayısının sıra sıfatı, sırada yedinciden sonra gelen

  • sekizincilik

    Sekizinci olma durumu

  • sekizli

    Kendinde sekiz sayısı bulunan

  • sekizlik

    Sekizi bir arada, sekiz tane alabilen

  • sekiztek

    Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde dörder küreği olan tekne

  • sekizçifte

    Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde sekizer küreği olan tekne

  • sekiş

    Sekmek işi

  • seklem

    Kıldan, yünden dokunmuş çuval

  • sekme

    Sekmek işi

  • sekmek

    Tek veya iki ayak üzerinde sıçramak

  • sekoya

    Kozalaklıların porsukgiller familyasından, Kaliforniya'da yetişen, 100-130 metre boyunda, büyük bir orman ağacı (Sequoia)

  • sekretarya

    Genel sekreterler tarafından yönetilen kurumlarda yönetim merkezi

  • sekretaryalık

    Sekreterin yaptığı iş

  • sekreter

    Özel veya kamu kuruluşlarında belli bir makama, kişiye yardımcı olmak amacıyla haberleşmeyi sağlayan, yazışma yapabilen görevli; yazman, kâtip

  • sekreterlik

    Sekreterin görevi; yazmanlık, kâtiplik, kitabet

  • seks

    Cinsel ilişkide bulunma

  • seksapel

    Cinsel cazibe, cinsel çekicilik

  • seksek

    Zemine çeşitli şekiller çizildikten sonra taşları ayakla çizilen bölümler arasında sektirerek oynamaya dayalı bir çocuk oyunu

  • seksen

    Yetmiş dokuzdan sonra gelen sayının adı

  • seksen kapının ipini çekmek

    içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak

  • seksener

    Seksen sayısının üleştirme sayı sıfatı

  • seksenerli

    Seksener seksener sıralanmış

  • sekseninci

    Seksen sayısının sıra sıfatı, sırada yetmiş dokuzuncudan sonra gelen

  • seksenli

    Seksen parçası bulunan, seksen parçadan oluşan

  • seksenlik

    Seksen tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden seksen tane bulunan

  • seksi

    Cinsel çekiciliği olan

  • sekstant

    Güneş'in, yıldızların açısal yüksekliğini ölçmeye yarayan bir alet

  • sekte

    Olmakta olan bir şeyin birdenbire durarak kesilmesi; durgu

  • sekte vermek

    kesintiye uğramak

  • sekte vurmak

    kesilmesine sebep olmak, kesintiye uğratmak

  • sekter

    Başkalarının siyasi, dinî vb. düşüncelerine, inançlarına karşı çıkan, katı ve hoşgörüsüz davranan (kimse)

  • sekteye uğramak

    kesilmek, kesintiye uğramak

  • sekteye uğratmak

    kesmek, kesintiye uğratmak

  • sektirebilme

    Sektirebilmek işi

  • sektirebilmek

    Sektirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sektiriş

    Sektirmek işi

  • sektirme

    Sektirmek işi

  • sektirme pas

    Basketbolda topu sektirerek verilen pas

  • sektirmek

    Sekmesine sebep olmak; sekitmek

  • sektör

    Manyetik tamburun, manyetik diskin veya bir disk paketin üzerine yazılacak veriler için önceden hazırlanmış eşit boydaki alanlar, dilimler

  • sektör kodu

    Bazı iş kollarında çalışmaların ve bürokratik işlemlerin çabuklaştırılması için verilen numara

  • sektörel

    Bölüm, kol, dal, kesim ile ilgili

  • seküler

    Yüzyıllık, yüzyılda bir olan

  • sekülerleşme

    Sekülerleşmek durumu

  • sekülerleşmek

    Bilimsel gelişme, rasyonelleşme ve modernleşme ile birlikte dinin bireysel alışkanlıklardan sosyal kurumlara varıncaya dek hayatın bütün boyutları üzerindeki etkisinin azalmasını savumak

  • sekülerlik

    Seküler olma durumu

  • sel

    Sürekli yağan yağmurdan veya eriyen kardan oluşan, geçtiği yerlere zarar veren taşkın su; su taşkını

  • sel gibi akmak

    sıvılar için bol ve gür akmak

  • sel gider, kum kalır

    "geçici durumlara güvenmek doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • sel götürmek

    çok yağmur yağmak

  • sel olup akmak

    gitmek

  • sel seli götürmek

    çok fazla sel olmak

  • sela

    Müslümanları bayram veya cuma namazına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek amacıyla minarelerde okunan dua

  • sela vermek (veya okumak)

    minarelerde, salat okuyarak cuma namazını haber vermek

  • selam

    Bir kimseyle karşılaşıldığında, birinin yanına gidildiğinde veya yanından uzaklaşıldığında kendisine söz ve işaretle bir nezaket gösterisi yapma; esenleme, merhaba

  • selam (veya selama) durmak

    bir büyüğe, bir üste veya saygı duyulan bir şeye ayakta selam vermek

  • selam (veya selamı) almak

    birinin selamlamasına karşılık vermek

  • selam etmek

    uzakta olan birine esenlik dilemek

  • selam olsun

    "esenlik dileklerim ulaşsın" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü

  • selam otu

    Maydanozgillerden, 1-2 metre boyunda, pis kokulu, hekimlikte kullanılan bir bitki (Levisticum)

  • selam para, kelam para

    "her davranış para harcamaya bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • selam sabah

    Selamlaşıp hatır sorma

  • selam söylemek

    selamını birine götürmesini söylemek

  • selam verdik, borçlu çıktık

    "küçük bir ilgi gösterdik, üzerimize büyük bir iş yüklendik" anlamında kullanılan bir söz

  • selam vermek

    selamlamak

  • selam yollamak (veya salmak)

    birine esenleme haberi göndermek

  • selam çakmak

    selam vermek

  • selamet

    Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu; kurtuluş

  • selamete çıkmak

    esenliğe kavuşmak, kurtulmak

  • selametleme

    Selametlemek işi

  • selametlemek

    Yolcuyu, konuğu uğurlamak, geçirmek

  • selamlama

    Selamlamak işi

  • selamlamak

    Bir kimseyle karşılaşıldığında, birinin yanına gidildiğinde veya yanından uzaklaşıldığında kendisine sözle veya işaretle bir nezaket gösterisi yapmak; selam vermek, esenlemek

  • selamlanma

    Selamlanmak işi

  • selamlanmak

    Selamlama işi yapılmak

  • selamlayabilme

    Selamlayabilmek işi

  • selamlayabilmek

    Selamlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • selamlayış

    Selamlamak işi

  • selamlaşabilme

    Selamlaşabilmek işi

  • selamlaşabilmek

    Selamlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • selamlaşma

    Selamlaşmak işi; esenleşme

  • selamlaşmak

    Birbirine selam vermek; esenleşmek

  • selamlık

    Saray, köşk veya konaklarda erkeklere ayrılan bölüm, harem karşıtı

  • selamsız

    Selam olmadan, selam verilmeden

  • selamsız sabahsız

    Selam vermeden

  • selamsızlık

    Selamsız olma durumu

  • selamünaleyküm

    "Allah'ın selamı sizin üzerinize olsun" anlamında kullanılan bir selamlama sözü

  • selamünaleyküm kör kadı

    aşırı tok sözlü kişiler için uyarma yollu söylenen bir söz

  • selamı sabahı kesmek

    her türlü ilişkisine son vermek

  • selanik

    Atkı, hırka vb.nde kullanılan bir tür örgü biçimi

  • selatin

    Sultanlar

  • selatin camisi

    Osmanlı padişahlarının, valide sultanların yaptırdığı, içinde padişahın namaz kılması için hünkâr mahfili bulunan büyük cami

  • selatin meyhanesi

    Büyük meyhane

  • selbetme

    Selbetmek işi

  • selbetmek

    Zorla almak, kapmak

  • selcik

    Küçük sel

  • sele

    Yayvan, genişçe sepet

  • sele gitmek

    sele kapılmak

  • sele kapılmak

    selle sürüklenip gitmek

  • sele zeytini

    Herhangi bir kimyasal madde kullanmadan, bir sele veya çuval içerisinde harmanlanarak hazırlanan az tuzlu zeytin; sele (IV)

  • selef

    Bir görevde, meslekte kendinden önce bulunan ve yerine geçilen kimse; öncel, halef karşıtı

  • selektör

    Tahılı yabancı maddelerden ayırmak için kullanılan aygıt

  • selen

    Bir nesnenin hareket etmesinden kaynaklı titreşimlerinden ortaya çıkan ses

  • Selendi

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • selenyum

    Atom numarası 34, yoğunluğu 4,8 olan, 217 °C'de eriyen, ısı ve elektriği ileten, genellikle telsiz telefon, televizyon yapımında kullanılan bir element (simgesi Se)

  • selika

    Güzel söyleme ve yazma yeteneği

  • Selim

    Kars iline bağlı ilçelerden biri

  • selim

    Doğru, dürüst, kusursuz

  • selimlik

    Selim olma durumu

  • selinti

    Yağış sebebiyle oluşan ufak sel

  • sellemehüsselam

    Ulu orta, çekinmeden, destursuz

  • selofan

    Selülozdan yapılmış, ince, saydam, ambalaj yapımında kullanılan tabaka

  • seloteyp

    Yapıştırma işlerinde kullanılan, ince, saydam, bir yüzü yapışkan şerit; selobant

  • selp

    Zorla alma, kapma

  • selva

    Amerika'da Amazon, Afrika'da Nijer ırmakları gibi Ekvator bölgesindeki büyük suların geçtiği havzalarda bulunan geniş ve balta girmemiş ormanlar

  • selviçe

    Gemi armasında bulunan oynak halat

  • selzede

    Sel felaketine uğramış, selden zarar görmüş kimse

  • Selçuk

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • Selçuki

    Selçuklularla ilgili

  • Selçuklu

    On birinci yüzyılda kurulan, Asya’nın bir bölümü ile Anadolu ve Orta Doğu’da hüküm sürdükten sonra on üçüncü yüzyılda sona eren, çoğunluğunu Oğuzların oluşturduğu devlette yaşayan kimse; Selçuki

  • selülit

    Bağ dokusu iltihabı

  • selüloit

    Nitroselüloz ile kâfurdan oluşan, fotoğraf kâğıdı, sinema filmi, bilardo topu, tarak vb. şeylerin yapımında kullanılan plastik madde

  • selüloz

    Bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan kâğıt, yapay ipek ve patlayıcı maddelerin yapımında kullanılan bir karbonhidrat (C6H10O5)

  • selülozik

    İçinde selüloz bulunan

  • selülozlu

    Bileşiminde selüloz içeren

  • sema

    Mevlevi dervişlerinin ney, nısfiye vb. çalgılar eşliğinde, kollarını iki yana açıp dönerek yaptıkları ayin

  • semafor

    Demir yollarında gündüz mekanik olarak kırmızı bir kolla, gece kırmızı ışıkla işaret veren alet

  • semah

    Alevi ve Bektaşilerin cem törenlerinde on iki hizmetten biri olarak, müzik ve nefesler eşliğinde ilahi aşkla kadınlı erkekli dönerek yaptıkları kutsal dans

  • semah dönmek

    semah denilen kutsal dansı gerçekleştirmek

  • semaha durmak

    semah dönmek

  • semahane

    Mevlevi tekkelerinde dervişlerin sema yaptıkları özel bölüm

  • semahçı

    Alevilik ve Bektaşilikte cem törenlerinde semah dönen kimse; pervane

  • semai

    Klasik Türk müziğinde iki basit usulden biri

  • semai kahvesi

    Halk şairlerinin toplandıkları, sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı, semai, mâni ve türkülerin okunduğu kahve

  • seman

    Diş köklerini kaplayan sert madde

  • semaver

    Özellikle çay demlemekte kullanılan, içinde kömür yakacak ocağı bulunan, elektrikle de çalışabilen, bakır, pirinç vb. metallerden yapılmış musluklu kap

  • semavi

    Allah’tan gelen, ilahi (I)

  • semavi dinler

    Vahye dayanan ve insanlara peygamberler aracılığıyla bildirilen Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık dinleri

  • semazen

    Semada dönen derviş

  • semazenbaşı

    Mevlevilikte semayı yöneten ve yeni intisap edenlere sema öğreten dede

  • semazenlik

    Semazen olma durumu

  • seme

    Sersem, ahmak, alık

  • seme tavuk

    Ahmak kimse

  • semeleşme

    Semeleşmek durumu

  • semeleşmek

    Seme duruma gelmek

  • semen

    Satım sözleşmesinde alıcının borcu

  • semen peyda etmek

    şişmanlamak

  • semender

    Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan; salamandra (Salamandra)

  • semendergiller

    Omurgalı hayvanlardan amfibyumlar sınıfının, kuyruklu hayvanları içine alan bir familyası

  • semer

    At, eşek, katır vb. hayvanların sırtına yerleştirilen, üzerine yük bağlanan veya binilen, iskeleti ağaçtan araç

  • semer vurmak

    semeri, yük hayvanının sırtına koyup bağlamak, semerlemek

  • semerci

    Semer yapan veya satan kimse

  • semercilik

    Semercinin işi

  • semere

    Yemiş, meyve, ürün

  • semeresini vermek

    bir şey istenilen verimi, sonucu vermek

  • semeri devirmek

    eşek gibi kabaca yatmak

  • semerleme

    Semerlemek işi

  • semerlemek

    Semer vurmak

  • semerlenme

    Semerlenmek işi

  • semerlenmek

    Semerleme işi yapılmak, semer vurulmak

  • semerletme

    Semerletmek işi

  • semerletmek

    Semer taktırmak

  • semerli

    Semeri olan (yük hayvanı)

  • semersiz

    Semeri olmayan (yük hayvanı)

  • seminer

    Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı

  • semirgin

    Tembellikten yağ bağlayan, semiren (kimse)

  • semirme

    Semiz duruma gelme

  • semirmek

    Besili, yağlı bir duruma gelmek; beslemek

  • semirtme

    Semirtmek işi

  • semirtmek

    Besili, yağlı bir duruma getirmek; beslemek

  • semitik

    Sami dillerine ait

  • semitizm

    Yahudi taraftarlığı, Yahudi sempatizanlığı

  • semiyolog

    Semiyoloji uzmanı

  • semiyoloji

    Hastalıkların belirti ve işaretleriyle ilgilenen hekimlik dalı

  • semiyolojik

    Semiyoloji ile ilgili

  • semiyotik

    Gösterge bilimi ile ilgili olan

  • semiz

    Eti, yağı çok olan; tavlı

  • semizce

    Semiz gibi, semize yakın, semizi andıran

  • semizleme

    Semizlemek durumu

  • semizlemek

    Semiz duruma gelmek; semirmek

  • semizlenme

    Semizlenmek durumu

  • semizlenmek

    Semiz duruma gelmek, semiz olmak

  • semizletme

    Semizletmek işi

  • semizletmek

    Semizleme işini yaptırmak

  • semizleşme

    Semizleşmek durumu

  • semizleşmek

    Semiz duruma gelmek

  • semizlik

    Semiz olma durumu; tav, semen (I)

  • semizotu

    Semizotugillerden, etli ve mayhoş yaprakları sebze olarak yenilen otsu bir bitki; pirpirim, semizot (Portulaca oleracea)

  • semizotugiller

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, semizotu, ipek çiçeği vb. bitkileri içine alan familya

  • sempati duymak (veya beslemek)

    birini sevimli, cana yakın bulmak

  • sempatik

    Çok hoş, hoşa giden

  • sempatik sinir sistemi

    Yaşatkan sinir sistemini oluşturan iki sinir sisteminden biri

  • sempatiklik

    Sempatik olma durumu

  • sempatisini kazanmak

    birinin sevgisini, ilgisini ve yakınlığını kazanmak

  • sempozyum

    Önceden tespit edilen bir alanda konuşmacıların bildiri sunarak katıldığı bilimsel toplantı; bilgi şöleni

  • semt

    Şehirde yerleşim bölgesi; yaka

  • semtine uğramamak

    bir yere özellikle gitmemek

  • sen

    Teklik ikinci kişiyi gösteren söz

  • sen ağa ben ağa, koyunları (veya inekleri) kim sağa?

    işten kaçanlara söylenen bir söz

  • sen ben davası (veya kavgası)

    bir konuda anlaşmazlığa düşüldüğünü anlatan bir söz

  • sen bilirsin

    "nasıl uygun bulursan öyle yap" anlamında kullanılan bir söz

  • sen giderken ben geliyordum

    "ben bu işi senden önce yaptım" anlamında kullanılan bir söz

  • sen sağ, ben selamet

    iyi veya kötü bir sonuçla biten bir iş karşısında artık yapacak bir şey kalmadığını anlatan bir söz

  • sen sen ol

    kesinlikle, asla, hiçbir zaman

  • sen zot ben zot, ata kim vere ot

    "herkes kendisini buyurucu durumda görür ve iş yapmakla yükümlü saymazsa ortadaki işi kim yapar?" anlamında kullanılan bir söz

  • senaryo

    Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin

  • senaryocu

    Senaryo yazarı kimse; senarist

  • senaryoculuk

    Senaryo yazarlığı; senaristlik

  • senato

    Bazı ülkelerde yaş ve eğitimlerine göre seçilmiş parlamento üyelerinden oluşan meclis

  • senatör

    Senato üyesi

  • senatörlük

    Senatör olma durumu

  • sence

    Sana göre, senin düşüncene göre

  • sencesi

    Sana göre olanı

  • sendeleme

    Sendelemek işi

  • sendelemek

    Dengesi bozularak düşecek gibi olmak, adımlarını şaşırmak

  • sendeletme

    Sendeletmek işi

  • sendeletmek

    Sendeleme işini yaptırmak

  • sendeleyiş

    Sendelemek işi

  • senden

    birisi tarafında olan (kimse)

  • senden iyi olmasın

    orada bulunmayan birinin iyiliğinden bahsederken karşıdakine, “senden daha iyi demek istemiyorum, sen de çok iyisin” anlamında söylenen nezaket sözü

  • sendik

    Bir birliğin, ortaklığın veya alacaklılar grubunun haklarını korumakla görevli kimse

  • sendika

    İşçilerin veya işverenlerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak ve daha da geliştirmek için aralarında kurdukları birlik

  • sendikacı

    Sendikacılık yapan kimse; sendikalist

  • sendikacılık

    Aynı meslekte çalışan kimselerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak için birlik olmalarını amaçlayan akım; sendikalizm

  • sendikal

    Sendika ile ilgili

  • sendikalaşma

    Sendikalaşmak işi

  • sendikalaşmak

    Sendikalı duruma gelmek

  • sendikalaştırma

    Sendikalaştırmak işi

  • sendikalaştırmak

    Sendika hâlinde teşkilatlandırmak

  • sendikalı

    Sendika üyesi olan

  • sendikalılık

    Sendikalı olma durumu

  • sendikasyon

    Şirket veya kişilerin ortak bir çıkar için iş birliği yapması

  • sendikasız

    Sendika üyesi olmayan

  • sendikasızlık

    Sendikasız olma durumu

  • sendrom

    Bir durumun insan üzerinde bıraktığı olumsuz etki

  • seneden seneye

    Her yıl

  • Senegalli

    Senegal’de yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse

  • senek

    Çam ağacından yapılmış su testisi

  • senet

    Bir kimsenin yapmaya veya ödemeye borçlu olduğu şeyi göstermek için imzaladığı resmî kâğıt; belgit

  • senet sepet

    Senet yerine geçebilecek bir belge veya sözleşme

  • senet vermek

    yazılı ve imzalı belge vermek

  • senetleşme

    Senetleşmek işi

  • senetleşmek

    Birbirine senet vermek

  • senetli

    Senedi olan, senetle sağlamlaştırılmış olan

  • senetli sepetli

    Bir iş yazılı bir belgeye dayandırılarak (yapılmak)

  • senetsiz

    Senedi olmayan, senede dayanmayan

  • senetsiz sepetsiz

    Senede veya sözleşmeye dayanmadan

  • seneye

    Gelecek sene

  • senfoni

    Orkestra için bestelenmiş, birkaç bölümden oluşan uzun müzik eseri

  • senfoni orkestrası

    Senfonileri çalacak biçimde düzenlenmiş, üflemeli, telli, yaylı ve vurmalı çalgılardan oluşan büyük orkestra

  • senfonik

    Senfoni ile ilgili, senfoniye dayanan

  • seni gidi seni (veya seni seni)

    yaramaz, haylaz, çapkın

  • seninki

    Senin olan, seninle ilgili olan

  • seninki can da benimki patlıcan mı?

    "senin canının değeri var da benimkinin değeri yok mu" anlamında kullanılan bir söz

  • senir

    İki dağ arasındaki sırt

  • Senirkent

    Isparta iline bağlı ilçelerden biri

  • senkretizm

    Birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi

  • senkron

    asenkron karşıtı

  • senli benli

    Aşırı derecede samimi

  • senli benli olmak

    iç içe olmak, bütünleşmek

  • senli benlilik

    Senli benli olma durumu

  • senozoik

    Bu zamanla ilgili

  • sensen

    Ağızdaki kokuları gidermek için çiğnenen baharlı bir madde

  • sensiz

    Sen olmaksızın

  • sent

    Doların yüzde biri değerinde para birimi

  • sentez

    Element veya başka maddeleri bir araya getirerek yapay olarak bileşik cisimler oluşturma; bireşim

  • sentezleme

    Sentezlemek işi

  • sentezlemek

    Sentez durumuna getirmek

  • sentrozom

    Hücre sitoplazması içinde çekirdeğin yakınında bulunan, açık renkli ve genellikle homojen plazma kütlesi

  • senyör

    Orta Çağ'da Avrupa'da toprağı olan derebeyi

  • senyörlük

    Senyör olma durumu

  • sepek

    Değirmen taşının ekseni

  • sepeleme

    Sepelemek işi

  • sepelemek

    Kısa süreler içinde ve seyrek damlalar hâlinde yağmak; serpelemek

  • sepet

    Saz, kamış, ince dal veya tellerden hasır biçiminde örülerek yapılan, genellikle sapı olan, yiyecek ve eşya taşımak için kullanılan kap

  • sepet havası çalmak

    işinden çıkarmak, sepetlemek

  • sepet kafalı

    Ahmak, alık

  • sepet sandık

    İnce dallardan örülmüş ve çoğu meşin ile kaplanmış, sepete benzeyen sandık

  • sepetkulpu

    Basık kemer veya tonoz

  • sepetleme

    Sepetlemek işi

  • sepetlemek

    Meyve, sebze vb.ni sepete koymak, sepete yerleştirmek

  • sepetlenme

    Sepetlenmek işi

  • sepetlenmek

    Sepetleme işi yapılmak

  • sepetleyebilme

    Sepetleyebilmek işi

  • sepetleyebilmek

    Sepetleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sepetli

    Sepeti olan

  • sepetli motosiklet

    Yan tarafında eşya ve yolcu taşımaya elverişli, tek tekerlekli sepeti bulunan motosiklet

  • sepetlik

    Sepet yapmaya elverişli olan

  • sepetsiz

    Sepeti olmayan

  • sepette pamuğu olmamak

    bilgisiz, boş kafalı olmak

  • sepetçi

    Sepet yapan veya satan kimse

  • sepetçi söğüdü

    Söğütgillerden, yaprakları uzun, dalları sepet örmeye elverişli bir tür söğüt; ban ağacı, sorgun (Salix viminalis)

  • sepetçik

    Küçük sepet

  • sepetçilik

    Sepet yapma veya satma işi

  • sepi

    Deri, post vb.ni kullanabilecek duruma getirmek için uygulanan işlemlerin tümü

  • sepici

    Sepi işini yapan kimse; tabak (II), tabakçı (II), debbağ

  • sepicilik

    Sepicinin işi; tabaklık, tabakçılık (II), debagat

  • sepileme

    Sepilemek işi; tabaklama (II)

  • sepilemek

    Deri, post vb.ni kullanılabilecek bir duruma getirmek için çeşitli işlemlerden geçirmek; tabaklamak (II)

  • sepilenme

    Sepilenmek işi; tabaklanma (II)

  • sepilenmek

    Sepileme işi yapılmak; tabaklanmak (II)

  • sepili

    Sepilenmiş, tabaklanmış (deri, post); tabaklı (II)

  • sepken

    Kısa süreli ve az yağan yağmur, kar

  • sepya

    Mürekkep balığından alınan koyu siyah boya

  • ser

    “Önem veya yönetim bakımından ileride olan, en önemli, en üstün” anlamlarında birleşik kelimeler yapan bir söz

  • ser verip sır vermemek

    ağzı sıkı olmak

  • sera

    Sebze ve meyvelerin yetiştirildiği ve hava şartlarına karşı korunduğu cam ve naylonla kaplı yer; limonluk, ser (II), tavhane

  • seracı

    Sera yapan kişi

  • seracılık

    Seracının yaptığı iş

  • serak

    Buzullar üzerindeki derin ve enlemesine çatlaklar

  • seramik

    Yüksek ısıda pişirilmiş topraktan yapılan vazo, çanak, çömlek vb. nesne

  • seramikçi

    Seramikle uğraşan kimse

  • seramikçilik

    Seramikçinin işi

  • serap

    Atmosferde ışık ışınlarının kırılmasından doğan ve çöllerde kolaylıkla gözlemi yapılabilen göz yanılması, uzaktaki bir cisme bakarken sanki bir su yüzeyinden yansıyormuş gibi cisimle birlikte ters görüntünün oluşumu; ılgım, yalgın, pusarık

  • serasker

    Sadrazamlık göreviyle yükümlü olmayan ve Osmanlı ordusunun komutanlığını yapan vezirin ünvanı

  • serasker kapısı

    Seraskerin resmî görev yeri

  • seraskerlik

    Seraskerin görevi veya makamı

  • serazat

    Serbest, özgür

  • serbaz

    Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)

  • serbest

    Hiçbir şarta bağlı olmayan, istediği gibi davranabilen; azade

  • serbest atış

    Basketbolda, bir oyuncunun karşı takım oyuncusuna karşı kural dışı davranışından ötürü takımı aleyhine verilen ve faule maruz kalan oyuncu tarafından boyalı alanın ucunda yer alan çizgiden kullanılan atış

  • serbest atış çizgisi

    Basketbolda serbest atışların yapıldığı çizgi

  • serbest bölge

    Bir ülkenin gümrük sınırları dışında konuşlandırılan ve ticaret rejimi açısından kısmen veya tamamen gümrük mevzuatı dışındaki düzenlemelere tabi olan, uluslararası liman veya havaalanına yakın yerlerde kurulan bölge; açık bölge, serbest mıntıka

  • serbest bırakmak

    tutuklu veya gözaltında bulunan birini serbest, özgür duruma getirmek, tahliye etmek

  • serbest eczacı

    Eczacılık mesleğini sahibi olduğu eczanede yürüten kimse

  • serbest elektron

    Doğal elektrik yükünün oluşturduğu demetler

  • serbest enerji

    Kullanımı belli kurallara bağlı olmayan enerji

  • serbest güreş

    Sıkma, boğma, kol bükme, kafa vurma, ısırma vb. hareketler dışında vücudun her yanına oyun uygulanabilen bir güreş türü

  • serbest kalmak

    tutuklu veya gözaltında bulunan biri bırakılmak, tahliye edilmek

  • serbest meslek

    Kişisel çalışmaya, bilimsel ve mesleki bilgiye, uzmanlığa dayanan ve bir işverene bağlı olmadan kendi adına kazanç sağlamak için yapılan iş

  • serbest muhasebeci mali müşavir

    Gerçek ve tüzel kişilere ait teşebbüs ve işletmelerin; genel kabul görmüş muhasebe prensipleri gereğince defterlerini tutan, bilanço, kâr-zarar tablosu hazırlayan, denetleyen ve rapor düzenleyen, muhasebe sistemleri kuran, işletmelerin beyannameleri ile diğer belgelerini düzenleme konusunda yetki almış kişi; serbest muhasebeci, mali müşavir

  • serbest muhasebeci mali müşavirlik

    Serbest muhasebeci mali müşevirin yaptığı iş; serbest muhasebecilik, mali müşavirlik

  • serbest nazım

    Ölçü, uyak gibi klasik ve bağlayıcı kurallara uymadan yazılan şiir tarzı

  • serbest piyasa ekonomisi

    Ekonomik faaliyetlerin tam rekabet şartları içinde serbestçe yapılabildiği, ekonomik sorunların çözümünün devletin ekonomiye müdahalesiyle değil fiyat mekanizması aracılığı ile gerçekleştirildiği ekonomi; serbest ekonomi

  • serbest su

    Ağacın göze boşluğunda toplanan su

  • serbest vuruş

    Futbolda, bir oyuncunun kasıtlı olarak kural dışı davranışta bulunması üzerine, kural dışı davranışın yapıldığı noktadan karşı takım oyuncularının yaptığı vuruş; frikik

  • serbest yük

    Belli sınırlamalara bağlı kalmayan yük

  • serbest çalışmak

    bir işverene bağlı olmadan kendi adına kazanç sağlamak

  • serbestleme

    Serbestlemek durumu

  • serbestlemek

    Sıkıcı bir durumdan veya kalabalıktan kurtulmak

  • serbestleşme

    Serbestleşmek işi

  • serbestleşmek

    Serbest duruma gelmek

  • serbestleştirme

    Serbestleştirmek işi

  • serbestleştirmek

    Serbestleşme işini yaptırmak

  • serbestlik

    Serbest olma durumu; azadelik, serbestî

  • serbestçe

    Hareketlerine dikkat etmeyen

  • serde ... var

    sözü edilen kimsedeki bir niteliği anlatan söz

  • serdetme

    Serdetmek işi

  • serdetmek

    İleri sürmek

  • serdirme

    Serdirmek işi

  • serdirmek

    Serme işini yaptırmak

  • Serdivan

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • serdümen

    Dümen kullanmakla görevli bilgili ve deneyimli tayfa

  • sere

    Açık duran başparmağın ucundan işaret parmağının ucuna kadar olan uzaklık; sele (III)

  • sere serpe

    Serbest, rahat bir biçimde, çekinmeden

  • serebilme

    Serebilmek işi

  • serebilmek

    Serme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seremoni

    Genellikle resmî yerlerde, resmî işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü

  • seren

    Yelkenli gemilerde üzerine dört köşe yelken açmak ve işaret kaldırmak için direğe yatay olarak bağlanan gönder

  • serenat

    Sesli olarak söylenen veya müzik aracılığıyla çalınan serbest biçimli müzik parçası

  • serencam

    Başa gelen bir durum veya olay

  • serencamlı

    Serencamı olan

  • serencamsız

    Serencamı olmayan

  • serendi

    Dört, altı veya sekiz direk üstüne yapılmış tahıl, meyve ve sebze kurusunu saklamak için kullanılan kiler

  • serf

    Derebeylik toplum düzeninde toprakla birlikte alınıp satılan köle

  • sergerde

    Gönüllü askerlerin başı

  • sergerdelik

    Gönüllü asker olma durumu

  • sergi

    Alıcının görmesi, seçmesi için dizilmiş şeylerin tümü ve bu nesnelerin serildiği yer

  • sergi açmak

    sergilemek

  • sergi salonu

    Yeni üretilmiş ürünlerin topluma tanıtılması ve satışa sunulması amacıyla sergilendiği yer

  • sergi sermek

    kurutmak veya göstermek için bir şeyi düz bir yere yaymak

  • sergici

    Mallarını sergileyerek satan kimse

  • sergicilik

    Sergici olma durumu

  • sergievi

    Sanat eserlerinin sergilenmesi için hazırlanmış yer; sergi salonu

  • sergikarası

    Gaziantep çevresinde genellikle şarap yapmak için üretilen, sofralık olarak da tüketilen, orta kalın kabuklu, siyah renkli, iri taneli bir tür üzüm

  • sergileme

    Sergilemek işi; teşhir, ekspozisyon

  • sergilemek

    Bazı şeyleri göstermek, tanıtmak veya satmak amacıyla herhangi bir biçimde, herkesin görebileceği bir yere yerleştirmek; teşhir etmek

  • sergileniş

    Sergilenmek işi

  • sergilenme

    Sergilenmek işi

  • sergilenmek

    Sergileme işi yapılmak

  • sergiletme

    Sergiletmek işi

  • sergiletmek

    Sergileme işini yaptırmak

  • sergileyebilme

    Sergileyebilmek işi

  • sergileyebilmek

    Sergileme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sergileyiş

    Sergilemek işi

  • sergilik

    Sergi yeri

  • sergin

    Serilmiş olan

  • sergin vermek

    hastalanıp yatağa yatmak

  • serhatli

    Osmanlı döneminde sınır boyunda yaşayan Türk halkı

  • seri

    Hızlı bir biçimde

  • seri katil

    Aynı tarzda ve çok sayıda cinayet işleyen kimse

  • seri üretim

    Bir fabrika veya atölyenin uzun bir süre aynı iş üzerinde çalıştığı üretim tipi; seri imalat

  • Serik

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • seril seril

    Öbek hâlinde

  • serilebilme

    Serilebilmek işi

  • serilebilmek

    Serilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • serili

    Serilmiş, yayılmış

  • serilip serpilmek

    rahat bir biçimde yatmak

  • serilip yatmak

    rahat bir biçimde yatmak

  • seriliş

    Serilmek işi

  • serilme

    Serilmek işi

  • serilmek

    Serme işi yapılmak; yayılmak

  • serim

    Sermek işi

  • serin

    Az soğuk, ılık ile soğuk arası

  • serin gel!

    "sakin ol, soğukkanlı davran" anlamında kullanılan bir uyarma sözü

  • serin tutmak

    sıcaktan etkilenmeden daha soğuk bir durumda bulundurmak

  • serince

    Az serin, serine yakın

  • Serinhisar

    Denizli iline bağlı ilçelerden biri

  • serinkanlı

    Soğukkanlı bir biçimde

  • serinleme

    Serinlemek durumu

  • serinlemek

    Hava serin bir duruma gelmek, hafifçe soğumak; serinleşmek

  • serinlendirme

    Serinlendirmek işi

  • serinlendirmek

    Serinlenme işini yaptırmak

  • serinlenme

    Serinlenmek durumu

  • serinlenmek

    Serinlik duymak

  • serinletebilme

    Serinletebilmek işi

  • serinletebilmek

    Serinletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • serinletme

    Serinletmek işi

  • serinletmek

    Serin duruma getirmek; serinlik vermek

  • serinleyebilme

    Serinleyebilmek işi

  • serinleyebilmek

    Serinleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • serinleşme

    Serinleşmek durumu

  • serinleşmek

    Serin duruma gelmek; serinlemek, serinlik vermek

  • serinlik

    Serin olma durumu

  • serinlik vermek

    serin duruma getirmek

  • seririyat

    Tıp öğrencilerinin uygulama yaptıkları eğitim hastanesi

  • seriverme

    Serivermek işi

  • serivermek

    Çabucak veya kısa sürede sermek

  • seriş

    Sermek işi

  • serkeş

    Kafa tutan, başkaldıran

  • serkeşlik

    Kafa tutma, başkaldırma, dikbaşlılık

  • serkeşlik etmek

    kafa tutmak, başkaldırmak

  • sermaye

    Bir ticaret işinin kurulması, yürütülmesi için gereken anapara ve paraya çevrilebilir malların tamamı; anamal, başmal, kapital, meta, resülmal

  • sermaye birikimi

    Sermayecinin elde ettiği artık değerin büyük bölümünü anamalına ekleyerek onu büyütmesi; anamal birikimi

  • sermaye mal

    Bir ticari kuruluşun para, mal ve malzeme varlığının tümü

  • sermaye piyasası

    Hisse ve tahvil alım satımının yapıldığı, kanunla düzenlenmiş ticaret merkezi

  • sermaye yapmak (veya etmek)

    iş yeri açmak için gereken parayı sağlamak

  • sermayeci

    Üretim araçlarını özel mülkiyetinde bulunduran kimse; anamalcı, anamal sahibi, sermayedar, kapitalist

  • sermayecilik

    Sermayeye dayanan ve kâr amacı güden üretim düzeni; anamalcılık, kapitalizm

  • sermayedar

    Sermayesi olan

  • sermayeli

    Sermayesi olan

  • sermayesiz

    Sermayesi olmayan

  • sermayesizlik

    Sermayesiz olma durumu

  • sermayeyi doğrultmak

    ticaret için ortaya konan anaparayı batırmadan işletmek ve para kazanmak

  • sermayeyi kediye yüklemek

    parasını yiyip bitirmek

  • serme

    Sermek işi

  • sermek

    Kurutmak için asmak

  • sermelik

    Sermeye yarayan, sermeye elverişli olan

  • sermest olmak

    çok hoşlanmak, kendinden geçmek

  • serpantin

    Eğlencelerde kullanmak için kendi üzerine sarılarak hazırlanan, savrulduğunda çözülen, renkli kâğıttan yapılmış ince ve uzun şerit

  • serpebilme

    Serpebilmek işi

  • serpebilmek

    Serpme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • serpeleme

    Serpelemek işi

  • serpelemek

    Sürekli olarak ve az serpmek

  • serpici

    Su, tuz, tohum vb. serpen veya saçan alet

  • serpili

    Serpilmiş

  • serpilme

    Serpilmek işi

  • serpilmek

    Serpme işine konu olmak

  • serpinti

    Dökülen veya akan bir şeyden sıçrayıp serpilen bölüm

  • serpiş

    Serpmek işi

  • serpiştirebilme

    Serpiştirebilmek işi

  • serpiştirebilmek

    Serpiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • serpiştirilme

    Serpiştirilmek işi

  • serpiştirilmek

    Serpiştirme işine konu olmak

  • serpiştirme

    Serpiştirme işi

  • serpiştirmek

    Yağmur veya kar azar azar, ince ince yağmak; serpmek

  • serpme

    Serpmek işi

  • serpme kahvaltı

    Lokanta vb. yerlerde zeytin, peynir, reçel vb. kahvaltılık malzemelerin birçok çeşidinin bir arada küçük tabaklarda sunumunun yapıldığı kahvaltı biçimi

  • serpmek

    Bir şeyi dağılacak biçimde dökmek

  • serptirme

    Serptirmek işi

  • serptirmek

    Serpme işini yaptırmak

  • sersefil

    Çok sefil olan; yoksul

  • sersefil olmak

    perişan, zavallı durumda olmak

  • sersefillik

    Sersefil olma durumu

  • sersem

    Herhangi bir sebeple bilinci ve algıları zayıflamış olan

  • sersem etmek

    sersemletmek

  • sersem gibi

    serseme yakışır biçimde

  • sersem olmak

    serseme dönmek

  • sersem sepelek

    Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden

  • sersemce

    Serseme benzer

  • serseme dönmek

    sersem bir duruma gelmek, şaşkın bir duruma gelmek

  • serseme çevirmek

    sersem etmek

  • sersemleme

    Sersemlemek durumu

  • sersemlemek

    Sersem duruma gelmek

  • sersemletici

    Sersemletmeye sebep olan, yol açan

  • sersemletme

    Sersemletmek işi

  • sersemletmek

    Sersemlemesine sebep olmak

  • sersemleşme

    Sersemleşmek durumu

  • sersemleşmek

    Sersem duruma gelmek

  • sersemleştirme

    Sersemleştirmek işi

  • sersemleştirmek

    Sersemleşme işini yaptırmak

  • sersemlik

    Sersem olma durumu

  • serseri

    Belli bir işi ve yeri olmayan, başıboş (kimse)

  • serseri kurşun

    Bir başkasına veya hedef gözetilmeksizin atıldığı hâlde başka bir kimsenin ölmesine veya yaralanmasına neden olan kurşun; kör kurşun, maganda kurşunu

  • serseri mayın

    Denize döküldükten sonra dalgalar, rüzgârlar, akıntılar aracılığıyla serbest dolaşan mayın

  • serseri serseri

    Serseri bir biçimde

  • serserice

    Serseri gibi

  • serserileşme

    Serserileşmek durumu

  • serserileşmek

    Serseri duruma gelmek, serseri olmak

  • serserilik

    Serseri olma durumu

  • serserilik yapmak (veya etmek)

    serserice davranmak, çevreye rahatsızlık vermek

  • sert

    Çizilmesi, kırılması, buruşması, kesilmesi veya çiğnenmesi güç olan; bek (I), berk, pek, katı (I), yumuşak karşıtı

  • sert buğday

    Kırma ve öğütmeye karşı daha dirençli olan, yoğunluğu diğer buğdaylara göre daha yüksek bulunan ve tane kesiti camsı görünen buğday

  • sert damak

    Damağın ön bölümü

  • sert doku

    Gergin görünümlü esnek doku

  • sert su

    İçinde kalsiyum karbonat, kalsiyum sülfat veya magnezyum tuzlarının çözünmüş olduğu su

  • sert tabaka

    Toprak yüzeyine yakın bir yerde bulunan, kökler ve suyun o bölüme girişini engelleyen yoğun tabaka

  • sert zar

    Beyni saran zarların en dışta ve en sert olanı

  • sert çıkmak

    aşırı biçimde karşı durmak

  • sert ünsüz

    f, h, k, p, s, ş, t

  • sertap

    Mıklebin açıkta duran kısmı

  • sertelme

    Sertelmek durumu

  • sertelmek

    Direnci artmak

  • sertifika

    Kişinin bilgi gerektiren herhangi bir konuda niteliğini gösteren belge

  • sertifikalı

    Sertifikası olan

  • sertifikasız

    Sertifikası olmayan

  • sertlenme

    Sertlenmek durumu

  • sertlenmek

    Sert bir tavır almak; sertleşmek

  • sertleşebilme

    Sertleşebilmek işi

  • sertleşebilmek

    Sertleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sertleşme

    Sertleşmek işi

  • sertleşmek

    Sert bir durum almak; katılaşmak

  • sertleştirici

    Kimyasal tepkimeli yapay reçine tutkalı ve verniklerinde, kuruma ve sertleşmeyi sağlamak için kullanılan, sıvı veya toz hâlinde olan kimyasal yardımcı madde

  • sertleştirme

    Sertleştirmek işi

  • sertleştirmek

    Sert bir duruma getirmek, sertleşmesine sebep olmak

  • sertlik

    Sert, katı olma durumu; berklik

  • sertçe

    Sert bir biçimde

  • serum

    Pıhtılaşma sonunda kandan ayrılan sıvı bölüm

  • servet

    Varlık, zenginlik, mal mülk

  • servet sahibi

    Malı mülkü çok olan

  • servi

    Servigillerden, Akdeniz Bölgesi'nde çok yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, 25 metre boyunda, ince, uzun, piramit biçiminde, çok koyu yeşil yapraklı bir ağaç; andız, selvi, servi ağacı (Cupressus sempenvirens)

  • servi boylu

    İnce ve uzun boylu (kız veya kadın)

  • servigiller

    Kozalaklılardan, servi, ardıç, mazı vb. ağaçları içine alan, çiçekleri bir veya iki evcikli bir bitki familyası

  • servilik

    Servisi çok olan yer

  • servis

    Sofrada hizmet etmekle görevli kimsenin yaptığı iş ve bu işin yapılma biçimi, sofra hizmeti

  • servis arabası

    Bir iş yeri çalışanlarının veya öğrencilerin taşınması için hizmet veren araç; servis aracı

  • servis asansörü

    Bir kurum ve kuruluşta hizmet içi kullanılan asansör

  • servis atmak

    voleybol, masa tenisi vb. oyunlarda oyuna başlama vuruşunu yapmak

  • servis açmak

    lokantalarda yeni gelen müşterinin masasına tabak, çatal, bıçak, bardak vb. koymak

  • servis botu

    Limanda demirli bir gemiyle kıyı arasında ulaşımı sağlayan motorlu veya kürekli küçük deniz taşıtı

  • servis etmek

    özel bir bilgi veya belgeyi haber kaynağı tarafından istenilen kurum veya kuruluşa göndermek

  • servis istasyonu

    Motorlu taşıtların benzin aldığı, bakımlarının yapıldığı, gerektiğinde alışveriş de yapılan yer

  • servis kapısı

    Otel, büyük ev veya apartmanlarda hizmetlilerin ve satıcıların kullandığı ayrı kapı

  • servis merdiveni

    Bir kurum veya kuruluşta yalnızca hizmet için kullanılan merdiven

  • servis otobüsü

    Bir kurum veya kuruluşun çalışanlarını taşımak için kullanılan otobüs

  • servis sayısı

    Teniste rakibin karşılayamadığı, doğrudan doğruya sayı getiren servis

  • servis tabağı

    Sofraya yemeğin getirildiği büyük tabak

  • servis yapmak

    sofrada hizmet etmek ve yemeği dağıtmak

  • servise çıkmak

    ulaşım aracı ile öğrencileri, çalışanları gidecekleri yere taşımak

  • servisçi

    Servis arabasını kullanan kimse

  • servisçilik

    Servisçi olma durumu

  • serviyet

    Öğrencilerin okul çantası

  • serviyetli

    Çantası bulunan

  • seryum

    Atom numarası 58, atom ağırlığı 140,1, yoğunluğu 6,7 olan, 810 °C'de eriyen, birleşme değeri bazı birleşiklerde 3, bazılarında 4 olan, gümüş parlaklığında, akkor temeline dayanan lambaların yapımında kullanılan bir element (simgesi Ce)

  • seryumlu

    Birleşiminde seryum bulunan

  • serzeniş etmek

    yakınmak

  • serzenişte bulunmak

    yakınmak (II)

  • serçe

    Serçegillerden, insanlara yakın yerlerde yaşayan, kışın göçmeyen, koyu boz renkli, ötücü küçük bir kuş (Passer domesticus)

  • serçe parmak

    Beş parmağın en küçüğü; küçük parmak

  • serçeden korkan darı ekmez

    "tehlikeleri gözde büyüterek işe girişmekte çekingen davrananlar amaçlarına ulaşamazlar" anlamında kullanılan bir söz

  • serçegiller

    Gagaları koni biçiminde, böcek, meyve vb. ile beslenen, örnek hayvanı serçe olan kuşlar sınıfı

  • serçin

    Mekiğin parçalarından her biri

  • ses

    Kulağın duyabildiği titreşim; ün, çav (I), avaz, avaze, seda

  • ses aygıtı

    Sesin kaydedilmesi veya çıkması için gerekli olan aletler bütünü; ses aleti

  • ses bilgisi

    Dilin seslerini, bu seslerin özelliklerini inceleyen bilim kolu; fonetik

  • ses bilimci

    Ses bilimi ile uğraşan kimse; fonolog

  • ses bilimi

    Dildeki sesleri işlevleri açısından inceleyen dil bilimi kolu; fonoloji

  • ses bilimsel

    Ses bilimi ile ilgili; fonolojik

  • ses birimi

    Kelimedeki ses, vurgu, uzunluk gibi anlam ayırıcı en küçük birim; fonem

  • ses dalgaları

    Titreşim etkisiyle cisimlerde oluşan dalgalar

  • ses değişkesi

    Bir ses biriminin çevre şartlarından dolayı farklı söyleyiş biçimi; alofon

  • ses değişmesi

    Dilde çevre şartlarından dolayı oluşan ses başkalaşması: jilet > cilet, kaçtı > kaştı, Necdet > Nejdet vb

  • ses duvarı

    Havada ses hızına yakın bir hızla hareket eden bir cismin oluşturduğu aerodinamik olayların tümü

  • ses düşmesi

    Kelimede bir sesin kaybolması: ısıcak > sıcak, ısıtma > sıtma gibi. Kelimedeki bir sesin yitimi: ısıcak > sıcak, alın > alnı vb

  • ses etmek

    seslenmek

  • ses getirmek

    yaptığı işle, söylediği sözle dikkatleri çekmek ve kitleleri harekete geçirmek

  • ses kesilmek

    ses, artık duyulmamak

  • ses kirişleri

    Gırtlak duvarında ikisi sağda, ikisi solda bulunan ve havanın geçmesiyle titreşerek ses çıkaran dört kıvrım

  • ses kuşağı

    Üzerinde bir veya birkaç ses yolu bulunan kuşak

  • ses laboratuvarı

    Ses bilimi çalışmalarında seslerin elektronik araçlarla tespit edilip incelendiği yer

  • ses organları

    Sesi çıkarmaya yarayan organların bütünü

  • ses perdesi

    Sesin alçak veya yüksek olması durumu

  • ses seda

    Haber, iz, alamet, belirti

  • ses seda kesilmek (veya kalmamak)

    hiçbir ses duyulmamak

  • ses seda yok

    "hiç haber gelmedi" anlamında kullanılan bir söz

  • ses seda çıkmamak

    haber çıkmamak

  • ses soluk

    Patırtı, gürültü

  • ses telleri

    Gırtlak duvarında her iki tarafta bulunan ve arasından geçen havanın titreşmesiyle sesin oluşmasını sağlayan organlar

  • ses türemesi

    Kelimede bulunmayan bir ünlünün veya ünsüzün türemesi: urmak > vurmak, hükm > hüküm vb

  • ses uyumsuzluğu

    Bazı sözlerde, söz öbeklerinde, boğumlanma yerleri aynı veya birbirine yakın seslerin tekrarlanması sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması, kulağı rahatsız etmesi; kakışma, ses kakışması, tenafür, kakofoni

  • ses uyumu

    Ünlü ve ünsüz uyumu

  • ses vermek

    herhangi bir sesi çıkarmak

  • ses yitimi

    Ses tellerinin çeşitli sebeplerle işleyememesi yüzünden sesin kısılıp yok olması; afoni

  • ses yolu

    Sesin oluşması için akciğerlerden gelen havanın gırtlak, burun veya ağızda izlediği yol

  • ses yönetmeni

    Radyo ve televizyon yayınlarında ses düzenini sağlamakla görevli kimse; tonmayster

  • ses çıkarmamak (veya etmemek)

    bir şeyi hoş görerek karşı çıkmamak, itiraz etmemek

  • ses çıkmamak

    haber gelmemek

  • sesi ayyuka çıkmak

    çok yüksek sesle bağırmak

  • sesi soluğu çıkmamak (veya kesilmek)

    sesi çıkmamak

  • sesi çıkmamak (veya kesilmek)

    bir şey söylemeyerek susmak

  • sesini dikleştirmek

    sert bir şekilde konuşmak

  • sesini kesmek

    söylemekteyken susmak

  • sesini kısmak

    sesini alçaltmak

  • sesini yükseltmek

    yüksek, öfkeli bir sesle söylemek

  • sesini çıkarmamak

    bir şey üzerindeki düşüncesini söylememek

  • sesleme

    Seslemek işi

  • seslemek

    Dinlemek, kulak vermek

  • seslendirebilme

    Seslendirebilmek işi

  • seslendirebilmek

    Seslendirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seslendirici

    Seslendirme işini yapan kimse; sözlendirici, dublajcı

  • seslendiricilik

    Seslendirici olma durumu; sözlendiricilik, dublajcılık

  • seslendirilme

    Seslendirilmek işi

  • seslendirilmek

    Seslendirme işi yapılmak

  • seslendiriş

    Seslendirmek işi

  • seslendirme

    Seslendirmek işi

  • seslendirmek

    Sesli duruma getirmek, sesli olmasını sağlamak

  • seslenebilme

    Seslenebilmek işi

  • seslenebilmek

    Seslenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seslenilme

    Seslenilmek işi

  • seslenilmek

    Seslenme işi yapılmak

  • sesleniş

    Seslenmek işi

  • seslenme

    Seslenmek işi

  • seslenmek

    Uzaktan bağırarak çağırmak; ünlemek

  • sesletme

    Sesletmek işi

  • sesletmek

    Sesleme işini yaptırmak

  • sesli

    Sesi olan, ses çıkaran

  • sesli duyuru

    Bir durumu, bir haberi, bir duyuruyu hoparlör, radyo vb. ile yapılan duyurma; anons

  • sesli film

    Görüntü eşliğinde sesi veren film

  • sesli okuma

    Yüksek sesle okuma

  • sesli taş

    Vurulduğunda çınlama sesi veren, gri veya yeşil renkli, ortoklazlı yanardağ kayası; fonolit

  • seslik

    Her tür sesli belgenin saklandığı yer

  • seslikçi

    Arşivlenmiş ses belgelerini koruyan, gözeten görevli

  • seslilik

    Sesli olma durumu

  • sessiz

    Sesi olmayan, ses çıkarmayan

  • sessiz film

    Oyuncuların seslerinin duyulmadığı, konuşmaların görüntü eşliğinde alt yazılı olarak verildiği film

  • sessiz okuma

    Yüksek sesle değil, içinden okuma

  • sessiz sedasız

    Sakin, kendi hâlinde (kimse)

  • sessiz yürüyüş

    Bir düşünce, davranış veya uygulamayı, yersiz bularak karşı çıkmak amacıyla sessiz olarak yapılan toplu yürüyüş

  • sessizce

    Sessiz bir biçimde, sessiz olarak; sessizcesine

  • sessizleşme

    Sessizleşmek işi

  • sessizleşmek

    Sessiz duruma gelmek, sessiz olmak

  • sessizleştirme

    Sessizleştirmek işi

  • sessizleştirmek

    Sessizleşme işini yaptırmak

  • sessizlik

    Ortalıkta gürültü olmama durumu; sükût, tıs

  • sessizliğe gömülmek

    sessiz duruma gelmek

  • sesteş

    Söylenişleri aynı, anlam ve kökleri ayrı olan (kelimeler); eş sesli, homonim

  • sesteşlik

    Sesteş olma durumu; eş seslilik

  • sesyayar

    Sesleri radyo dalgaları aracılığıyla yayma aleti

  • sesçi

    Radyoda, televizyonda ses kaydı yapan ve yayın sırasında ses düzenini ayarlayan teknik görevli

  • sesçil

    Sesleri bütün özellikleri ve ayrıntılarıyla gösteren

  • sesçil alfabe

    Konuşma dilinin ses özelliklerini ayrıntılı olarak gösteren alfabe; fonetik alfabe

  • sesçil yazım

    Konuşma dilinin ses özelliklerini tam olarak yansıtan yazı; sesçil imla, fonetik imla

  • sesçilik

    Sesçinin yaptığı iş

  • set

    Toprağın kaymasını veya suyun akmasını önlemek için yapılan kalın duvar

  • set sayısı

    Masa tenisi, voleybol vb. oyunlarda bir setin kazanılması için alınması gereken son sayı

  • set çekmek

    suyun akmasını, toprağın kaymasını önlemek için duvar yapmak

  • set üstü ocak

    Alt bölümünde fırın yerine bulaşık veya çamaşır makinesi gibi beyaz eşya bulunan ocak

  • seter

    Uzun tüylü İngiliz av köpeği

  • setik

    İnce bulgur

  • setir

    Bir şeyi örtme, gizleme

  • setliç

    Kabızlık giderici bir maden suyu

  • setre

    Düz yakalı, önü ilikli bir ceket türü

  • setretme

    Setretmek işi

  • setretmek

    Bir şeyi örtmek, gizlemek

  • setriavret

    İslam dinine göre görünmesi sakıncalı olan yerleri örtme

  • sev seni seveni, hâk ile yeksan ise; sevme seni sevmeyeni, Mısır'a sultan ise

    toplumdaki yeri ne düzeyde olursa olsun, sevgi gördüğün kişiye sen de sevgiyle karşılık ver; birisi sana içinde sevgi taşımıyorsa o kişi kim olursa olsun ondan uzak dur

  • sevaba girmek

    sevap kazanmak

  • sevabına

    Maddi karşılık beklemeden sadece sevap kazanmak üzere

  • sevap

    Hayırlı bir davranış karşısında Tanrı tarafından verileceğine inanılan ödül; ecir

  • sevap kazanmak (veya işlemek)

    hayırlı bir davranışta bulunmak

  • sevda

    Güçlü sevgi, güçlü aşk

  • sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur

    “başta insanı mutlu eden duygusal ilişkiler zamanla körelir ve sonuçta acı veren birer anıya dönüşür” anlamında kullanılan bir söz

  • sevda çekmek

    birine tutkun olmak, aşk tutkusu içinde olmak

  • sevdacı

    Sevgi düşkünü

  • sevdacılık

    Sevdacı olma durumu

  • sevdalanma

    Sevdalanmak işi

  • sevdalanmak

    Sevdaya tutulmak

  • sevdalanış

    Sevdalanmak işi

  • sevdalı

    Sevdaya tutulmuş olan

  • sevdalılık

    Sevdalı olma durumu

  • sevdasız

    Sevdaya tutulmamış, sevdası olmayan

  • sevdasızlık

    Sevdasız olma durumu

  • sevdaya düşmek

    âşık olmak, sevmek

  • sevdaya tutulmak

    âşık olmak, sevmek

  • sevdirebilme

    Sevdirebilmek işi

  • sevdirebilmek

    Sevdirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sevdirme

    Sevdirmek işi

  • sevdirmek

    Sevmesini sağlamak

  • sevdirtme

    Sevdirtmek işi

  • sevdirtmek

    Sevdirme işini yaptırmak

  • seve seve

    İçten gelerek, isteyerek, severek

  • sevebilme

    Sevebilmek işi

  • sevebilmek

    Sevme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sevecen

    Acıyarak ve koruyarak seven; şefkatli, müşfik

  • sevecence

    Sevecen bir biçimde

  • sevecenlik

    Acıyarak ve koruyarak sevme; şefkat, şefkatlilik, müşfiklik

  • sever

    Seven (kimse)

  • severlik

    Sever olma durumu

  • sevgi

    İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu; muhabbet

  • sevgi beslemek

    sevgi duymak, sevmek

  • sevgi seli

    Sevginin yoğun olarak sergilenmesi

  • sevgili

    Gönülden sevilen, gönül verilmiş olan kimse; habip, manita, yavuklu, yâr

  • sevgililik

    Sevgili olma durumu

  • sevgisiz

    Sevgisi olmayan

  • sevgisizlik

    Sevgisiz olma durumu

  • sevici

    Hemcinsleriyle cinsel ilişkide bulunan kadın; ablacı, lezbiyen

  • sevicilik

    Sevici olma durumu; ablacılık, lezbiyenlik, lezbiyenizm

  • sevilebilme

    Sevilebilmek işi

  • sevilebilmek

    Sevilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seviliş

    Sevilmek işi

  • sevilme

    Sevilmek işi

  • sevilmek

    Sevgi duyulmak, sevgi beslenilmek

  • sevim

    Sevmek işi

  • sevimli

    Hoşa gitme özelliği olan, hoşa giden; şirin

  • sevimlileşme

    Sevimlileşmek işi

  • sevimlileşmek

    Sevimli duruma gelmek

  • sevimlileştirme

    Sevimlileştirmek işi

  • sevimlileştirmek

    Sevimli duruma getirmek, sevimli olmasını sağlamak

  • sevimlilik

    Sevimli olma durumu; şirinlik

  • sevimsiz

    Hoşa gitmeyen, sevimli gelmeyen; antipatik

  • sevimsizce

    Sevimsiz bir biçimde

  • sevimsizleşme

    Sevimsizleşmek işi; antipatikleşme

  • sevimsizleşmek

    Sevimsiz duruma gelmek; antipatikleşmek

  • sevimsizleştirme

    Sevimsizleştirmek durumu; antipatikleştirme

  • sevimsizleştirmek

    Sevimsiz duruma getirmek; antipatikleştirmek

  • sevimsizlik

    Sevimsiz olma durumu; antipati, antipatiklik

  • sevinci kursağında kalmak

    bir engel sebebiyle hayal kırıklığına uğramak

  • sevincinden ağzı kulaklarına varmak

    çok sevinmek

  • sevindirebilme

    Sevindirebilmek işi

  • sevindirebilmek

    Sevindirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sevindirilme

    Sevindirilmek işi

  • sevindirilmek

    Sevindirme işi yapılmak

  • sevindirme

    Sevindirmek işi

  • sevindirmek

    Sevinmesine yol açmak, sevinmesini sağlamak

  • sevinebilme

    Sevinebilmek işi

  • sevinebilmek

    Sevinme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seviniş

    Sevinmek işi

  • sevinme

    Sevinmek işi

  • sevinmek

    Sevinç duymak

  • sevinç

    İstenen veya hoşa giden bir şeyin olmasıyla duyulan coşku; kıvanç, meserret, sürur

  • sevinç yaşları (veya gözyaşları) dökmek

    sevinçten ağlamak

  • sevinçli

    Sevinci olan ve sevinç veren; mesrur

  • sevinçlilik

    Sevinçli olma durumu

  • sevinçsiz

    Sevinci olmayan, sevinç vermeyen

  • sevinçsizlik

    Sevinçsiz olma durumu

  • sevinçten (havalara) uçmak

    çok sevinmek

  • seviyeli

    Değeri yüksek olan

  • seviyelilik

    Seviyeli olma durumu

  • seviş

    Sevmek işi

  • sevişebilme

    Sevişebilmek işi

  • sevişebilmek

    Sevişme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sevişme

    Sevişmek işi

  • sevişmek

    Birbirini sevmek

  • seviştirme

    Seviştirmek işi

  • seviştirmek

    Sevişme işini yaptırmak

  • sevk

    Gönderme, götürme

  • sevk etmek

    göndermek, götürmek

  • sevk kâğıdı

    Kişinin hastaneye gitmek için bağlı bulunduğu iş yerinden aldığı belge

  • sevk olmak

    gönderilmek

  • sevk pusulası

    Askerlik kararı alınarak birliğine gönderilecek askerin durumunu bildiren ve askerlik şubeleri tarafından verilen belge

  • sevkiyat

    Silahlı kuvvetlerde, personel, silah, araç, yiyecek vb. ikmal maddelerinin, stratejik ve taktik amaçlarla bir yerden başka bir yere gönderilmesi

  • sevme

    Sevmek işi

  • sevmek

    Sevgi ve bağlılık duymak

  • sevsinler!

    sevilmeyen, hoşa gitmeyen bir davranışta bulunan bir kimseye söylenen bir söz

  • seyahat acentesi

    Yolculuk bileti satılan ticari kuruluş

  • seyahat boyu

    Seyahatlerde şampuan, sabun vb. sık kullanılan malzeme için küçük boy üretilmiş olan

  • seyahat etmek

    uzak yerleri gezerek görmek, yolculuk etmek

  • seyahatname

    Bir yazarın gezip gördüğü yerlerden edindiği bilgi ve izlenimlerini anlattığı eser

  • Seydikemer

    Muğla iline bağlı ilçelerden biri

  • Seydiler

    Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri

  • Seydişehir

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • seyek

    Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin üç, öbürünün bir benekli olan yüzünün üste gelmesi

  • seyelan

    Akma, akıntı

  • seyfiye

    Osmanlı Devleti’nde idari ve askerî zümre mensupları

  • Seyhan

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • seyir

    Gidiş, yürüyüş, ilerleyiş

  • seyir defteri

    Kaptan tarafından geminin seyrüseferle ilgili notlarının yazıldığı defter

  • seyirci

    Bir olayı gören, izleyen kimse; izleyici

  • seyirci kalmak (veya olmak)

    bir olay karşısında hiçbir tepki göstermeyerek işe karışmamak

  • seyircilik

    Seyirci olma durumu

  • seyirlik

    Seyir için olan

  • seyirlik oyun

    Seyirci önünde gösterilen, genellikle beceriye dayanan, eğlendirici nitelikteki oyun

  • seyirtme

    Seyirtmek işi

  • seyit

    Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in soyundan gelen kimse

  • Seyitgazi

    Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri

  • Seylan taşı

    Yapısında alüminyum ve demir bulunan bir grena türü; Seylani

  • seyran etmek (veya eylemek)

    gezinmek, dolaşmak

  • seyrana çıkmak

    gezintiye çıkmak

  • seyre dalmak

    bir şeye kendini vererek bakmak

  • seyre koyulmak

    seyretmeye başlamak

  • seyre çıkmak

    bir yerden başka bir yere gitmek için yola çıkmak

  • seyredebilme

    Seyredebilmek işi

  • seyredebilmek

    Seyretme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seyrediliş

    Seyredilmek işi

  • seyredilme

    Seyredilmek işi

  • seyredilmek

    Seyretme işine konu olmak

  • seyrediverme

    Seyredivermek işi

  • seyredivermek

    Bir anda seyretmek

  • seyrek

    Benzerleri veya parçaları arasında çok aralık bulunan, aralıklı olan, sık karşıtı

  • seyrek otlatma

    Otlayan hayvanların, genellikle koyun ve keçilerin, mera üzerine seyrek bir biçimde dağıtılarak, birbirini rahatsız etmeden çobanlar tarafından otlatılması

  • seyrekleşme

    Seyrekleşmek durumu; seyrelme

  • seyrekleşmek

    Seyrek duruma gelmek; seyrelmek

  • seyrekleştiriş

    Seyrekleştirmek işi

  • seyrekleştirme

    Seyrekleştirmek işi; seyreltme

  • seyrekleştirmek

    Seyrek duruma getirmek; aralamak, seyreltmek

  • seyreklik

    Seyrek olma durumu; nadirlik

  • seyrekçe

    Biraz seyrek, seyrek bir biçimde

  • seyreltici

    Seyreltmeyi sağlayan madde

  • seyreltik

    Seyreltilmiş olan, derişik karşıtı

  • seyreltiklik

    Seyreltik olma durumu

  • seyreltilme

    Seyreltilmek durumu

  • seyreltilmek

    Seyreltme işi yapılmak

  • seyreltme

    Seyreltmek işi

  • seyreltmek

    Seyrek duruma getirmek

  • seyret!

    beklenmedik bir şey olacağını anlatan bir söz

  • seyretme

    Seyretmek işi

  • seyretmek

    Bir şeyin durumunu, oluşumunu gözlemek, bakmak

  • seyrettirme

    Seyrettirmek işi

  • seyrettirmek

    Seyretme işini yaptırmak

  • seyreyle gümbürtüyü

    "çıkacak olayları gör, ibretle seyret" anlamında kullanılan bir söz

  • seyreyleme

    Seyreylemek işi

  • seyreylemek

    Bir şeyi seyretmek, geriden gözlemek

  • seyyal

    Akan, akmakta olan

  • seyyale

    Hava, su gibi akıcı olan şey, akıcı madde

  • seyyanen

    Eşit olarak

  • seyyanen zam

    Herkesin maaşına eşit miktarda yapılan zam

  • seyyar

    Belli bir yeri olmayan; gezici

  • seyyar hastane

    Harekâtta veya acil durumlarda kullanılmak üzere yapılan, gezgin hastane

  • seyyar satıcı

    Belli bir satış yerinde çalışmayan, tüketicinin bulunduğu yere giderek malını satışa sunan kimse; gezdirici

  • seyyar satıcılık

    Seyyar satıcı olma durumu

  • seyyarlık

    Seyyar olma durumu

  • seyyiat

    Kötülükler

  • seyyibe

    Dul (kadın)

  • seyyie

    Yanlış veya kötü bir davranış sonucu karşılaşılan kötü durum

  • seza

    Uygun, yaraşır, bir şeye değer

  • sezaryen

    Karın ve döl yatağının kesilerek bebeğin alınmasına dayanan doğum yöntemi

  • sezaryenli

    Sezaryen ameliyatı olmuş (kadın veya doğum)

  • sezdirebilme

    Sezdirebilmek işi

  • sezdirebilmek

    Sezdirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sezdiri

    Sezdirmek işi

  • sezdiriş

    Sezdirmek işi

  • sezdirme

    Sezdirmek işi

  • sezdirmek

    Sezmesine yol açmak, belli etmek; hissettirmek, sezindirmek

  • sezdirtme

    Sezdirtmek işi

  • sezdirtmek

    Sezdirme işini yaptırmak

  • sezebilme

    Sezebilmek işi

  • sezebilmek

    Sezme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sezgi

    Sezme yeteneği; sezi

  • sezgici

    Sezgicilik öğretisini benimseyen

  • sezgicilik

    Bilginin sezgiyle elde edilebileceğini savunan öğretilerin genel adı

  • sezgili

    Sezgi ile edinilen, sezgiye dayanan; sezgisel

  • sezgililik

    Sezgili olma durumu

  • sezgisellik

    Sezgisel olma durumu

  • sezgisiz

    Sezgi ile edinilmeyen, sezgiye dayanmayan

  • sezgisizlik

    Sezgisiz olma durumu

  • sezilebilme

    Sezilebilmek durumu

  • sezilebilmek

    Sezilme ihtimali bulunmak

  • seziliş

    Sezilmek işi

  • sezilme

    Sezilmek durumu

  • sezilmek

    Bir şey, bir durum anlaşılmak; hissedilmek

  • sezindirme

    Sezindirmek işi

  • sezinleme

    Sezinlemek işi

  • sezinlemek

    Sezer gibi olmak

  • sezinleyebilme

    Sezinleyebilmek işi

  • sezinleyebilmek

    Sezinleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sezinleyiş

    Sezinlemek işi

  • sezinti

    Sezmek işi

  • seziş

    Sezmek işi; duyuş

  • sezme

    Sezmek işi; his

  • sezmek

    Açık bir kanıt olmaksızın, olmuş veya olacak bir şeyi anlamak

  • sezon

    Belirli bir süre

  • sezonluk

    Belirli bir süre içinde uygulanan

  • sezyum

    Atom numarası 55, atom ağırlığı 133, yoğunluğu 1,90 olan, 28 °C'de eriyen ve doğada ender rastlanan bir element (simgesi Cs)

  • seçal

    Kafeterya, lokanta, büyük mağaza vb. yerlerde yemeği alma, parayı kasaya ödeme gibi bazı hizmetlerin alıcı tarafından yerine getirildiği satış yöntemi

  • seçebilme

    Seçebilmek işi

  • seçebilmek

    Seçme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seçenek

    Birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum; şık, alternatif, opsiyon

  • seçenekli

    Seçeneği olan; alternatifli

  • seçeneklik

    Seçenek olma durumu; alternatiflik

  • seçeneklilik

    Seçenekli olma durumu; alternatiflilik

  • seçeneksiz

    Seçeneği olmayan; alternatifsiz

  • seçeneksizlik

    Seçeneksiz olma durumu; alternatifsizlik

  • seçi

    Seçmek işi

  • seçici

    Seçme işini yapan (kimse, kurul vb.)

  • seçiciler kurulu

    Yarışma, sınav vb. etkinliklerde başarılı, üstün olanları seçmek amacıyla oluşturulmuş kurul; seçici kurul, jüri

  • seçicilik

    Seçici durumunda olma

  • seçilebilme

    Seçilebilmek işi

  • seçilebilmek

    Seçilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seçiliş

    Seçilmek işi

  • seçilme

    Seçilmek işi

  • seçilme hakkı

    Herhangi bir seçimde seçilebilme hakkı

  • seçilmek

    Seçme işine konu olmak

  • seçilmiş

    Seçerek ayrılmış; müntehap

  • seçilmişlik

    Seçilmiş olma durumu

  • seçim

    Seçmek işi

  • seçim bölgesi

    Seçimlerde her muhtarlığa bağlı bölge

  • seçim kampanyası

    Seçim öncesinde adayların seçilme şansını artırabilmek amacıyla yaptığı çalışma

  • seçim sandığı

    Seçimlerde oyların içine atıldığı sandık

  • seçim tutanağı

    Seçimlerde yetkili kurulca seçim sonuçlarının yazıldığı resmî belge

  • seçim yapmak

    seçmek

  • seçim yasağı

    Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilan edilen ve seçim sırasında uyulması gereken yasaklar

  • seçim çevresi

    Bir milletvekilinin seçilmiş olduğu bölge

  • seçimlik

    İsteğe bağlı, seçmeli olan; ihtiyari

  • seçisine varmak

    ayrıntıyı anlamak

  • seçiş

    Seçmek işi

  • seçki

    Şairlerin, yazarların, bestecilerin eserlerinden alınmış, seçme parçalardan oluşan eser; güldeste, antoloji

  • seçkin

    Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan; değme (II), mümtaz, güzide, mutena

  • seçkinci

    Seçkin kimselerden yana olan

  • seçkincilik

    Seçkinci olma durumu

  • seçkinleşme

    Seçkinleşmek durumu

  • seçkinleşmek

    Seçkin duruma gelmek

  • seçkinlik

    Seçkin olma durumu; mümtazlık

  • seçme

    Seçmek işi; saylama, ihtiyar (II), intihap, seleksiyon

  • seçme hakkı

    Bir sözleşme ile belirlenen ödeme biçimi yerine bir diğerini koyabilme yetkisi; muhayyerlik, hakkıhıyar

  • seçmece

    Seçerek alınan veya satılan

  • seçmeci

    Seçmecilik yanlısı olan (filozof, görüş vb.); eklektik

  • seçmecilik

    Kurulmuş olan dizgelerden değişik düşünceleri seçip alma ve kendi öğretisinde birleştirme yöntemi ve bu yöntemle çalışan filozofların öğretisi; eklektiklik, eklektizm

  • seçmek

    Benzerleri arasında hoşa gideni seçip almak veya yararlanmak için ayırmak; saylamak

  • seçmeli

    Seçilebilen

  • seçmeli ders

    Seçmeli olarak alınabilecek ders; seçimlik ders

  • seçmeli yemek

    Yemek listesinden seçilen, fiyatları ayrı ayrı hesaplanan yemek; alakart

  • seçmen

    Seçimde oy verme hakkı olan kimse; müntehip

  • seçmen listesi

    Seçmen adlarının yazılı olduğu liste; seçmen kütüğü

  • seçmenlik

    Seçmen olma durumu

  • seçmesiz yemek

    Lokanta, otel, okul vb. yerlerde belirli bir para karşılığında verilen birkaç kap yemek; tabildot

  • seçtirebilme

    Seçtirebilmek işi

  • seçtirebilmek

    Seçtirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • seçtirme

    Seçtirmek işi

  • seçtirmek

    Seçme işini yaptırmak

  • seçtirtme

    Seçtirtmek işi

  • seçtirtmek

    Seçtirme işini yaptırmak

  • seğirdim

    Yaya olarak yapılan koşu

  • seğirdim yolu

    Kale bedenlerinde askerlerin dolaşması için yapılmış bir tarafı siperli yol; seğirdim yeri

  • seğirme

    Seğirmek işi; seğrime

  • seğirmek

    Genellikle vücudun bir yerinde deri ile birlikte derinin hemen altındaki kaslar hafifçe oynamak; seğrimek

  • seğirtken

    Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşan

  • seğirtme

    Seğirtmek işi

  • seğirtmek

    Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak

  • seğmen

    Genellikle atlı olarak savaşa katılan, kendi içlerinde hiyerarşik bir düzen bulunan yarı askerî güvenlik gücü

  • sfagnum

    Bataklıklarda, nemli yerlerde kümeler durumunda yetişen, küçük yapraklı bir tür yosun (Sphagnum)

  • sfenks

    Mısır'da eski Mısırlılar çağından kalma kadın başlı, aslan vücutlu heykel

  • Sg

    Siborgiyum elementinin simgesi

  • Si

    Silisyum elementinin simgesi

  • si

    Gam dizisinde la ile do arasındaki ses

  • siber

    Genel ağa ait olan

  • siber dayanıklılık

    Bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak içeriden veya dışarıdan gelen, bilinçli veya bilinçsiz tehditlere uyum sağlama ve bunlara karşı koyma yeteneği

  • siber güvenlik

    Bilişim sistemlerinde kişiler ve kurumlar arasında oluşturulan iletişim ortamının ve elektronik ortamda paylaşılan bilgilerin bütünlüğünün ve gizliliğinin korunması durumu

  • siber saldırı

    Bir veya birden fazla bilgisayardan başka bilgisayarlara veya ağlara veri çalmak, değiştirmek ya da yok etmek için çeşitli yöntemler kullanılarak yapılan saldırı eylemlerinin bütünü

  • siber savaş

    Bir devletin, başka bir devletin bilgisayar sistemlerine veya ağlarına hasar vermek ya da kesinti yaratmak üzere gerçekleştirilen sızma faaliyeti

  • siber suç

    Bilişim sistemlerinin güvenliğini, buna bağlı verileri ve kullanıcısını hedef alan ve bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suç

  • siber suçlu

    Siber suç işleyen (kimse)

  • siber suçluluk

    Siber suçlu olma durumu

  • siber zorbalık

    Bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak kişi veya topluma zarar vermek amacıyla gerçekleştirilen bir tür zorbalık

  • sibernasyon

    Sibernetikten yararlanarak özellikle fabrikalardaki üretimin bilgisayarlar yardımıyla denetimi

  • sibernetik

    İnsani müdahaleye gerek duymadan, dış dünyanın gereksinimlerine göre kendinin yenileyip kendisine verilen görevleri yerine getirip amacına göre hareket etmesini sağlayan yapay veya biyolojik sistemlerin kontrol ve haberleşmesi üzerinde yoğunlaşan bilim dalı; güdüm bilimi, kibernetik

  • siborgiyum

    Atom numarası 106, atom ağırlığı 266 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen, kaliforniyum ile oksijen ve kaliforniyum ile neon atomlarının reaksiyonu sonucu elde edilen yapay bir element (simgesi Sg)

  • sicil

    Resmî belgelerin kaydedildiği kütük

  • sicil vermek

    sorumlu bir görevli, yanında çalışan birinin bir aşamaya gelmesinde yeterli olup olmadığını gereken makama bildirmek

  • siciline işlemek

    bir çalışanın olumlu veya olumsuz davranışlarını siciline kaydetmek

  • sicilli

    Sicile geçmiş, sicili defterine işlenmiş; müseccel

  • Sicilyalı

    Sicilya halkından olan kimse

  • sicim

    Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan, kaba şeyleri dikmeye, bağlamaya yarayan ince ip

  • sicim gibi

    damlaları ince bir sıra oluşturacak biçimde birbiri ardınca akan (yağmur, gözyaşı)

  • siderit

    İçinde yalnız demir ve nikel bulunan gök taşı

  • sideroz

    Çoğunlukla kahverengi demir karbonat birleşimli demir cevheri; siderit

  • sidik yarışı

    Önemsiz ve değersiz konularda inatlaşarak birbirinden üstün gelmeye çalışma

  • sidik zoruyla

    Bir iş ucu ucuna veya zar zor halledilerek

  • sidikli

    Üstüne sidik bulaşmış bulunan

  • sidikli meşe

    Yanarken su çıkaran bir tür meşe

  • sidiklik

    Canlılarda sidiğin atıldığı organ

  • sif

    İthalatta bir malın bedeli, sigortası ve navlun giderleriyle birlikte olmak üzere maliyeti

  • sifon

    Bir sıvıyı bir kaptan başka bir kaba aktarmaya yarayan, değişik uzunlukta iki kolu olan bükülmüş boru

  • sifonlama

    Sifonlamak işi

  • sifonlamak

    Sifonu çekmek

  • sifonlular

    Yassı solungaçlılardan bir sınıf

  • siftah

    İlk alışveriş

  • siftah etmek

    esnaf aynı gün içerisinde ilk kez satış yapmak, siftahlamak

  • siftahlama

    Siftahlamak işi

  • siftahlamak

    Bir şeyi ilk kez satmak; siftah etmek

  • siftinlik

    Adi, bayağı, berbat

  • siftinme

    Siftinmek işi

  • siftinmek

    Oyalanmak, vakit geçirmek

  • sigara

    İnce kâğıda, kıyılmış tütün sarılarak hazırlanan, silindir biçiminde, ağızdan dumanı çekilen nesne; cigara

  • sigara (veya sigarasını) sarmak

    sigara kâğıdına tütün koyarak sigara yapmak

  • sigara ağızlığı

    Zararını azaltmak amacıyla içilirken sigaranın takıldığı ahşap, plastik vb. maddelerden yapılmış araç; emzik, sigaralık, takım

  • sigara böceği

    Kın kanatlılardan, tütünden başka kiler ve mutfaklarda saklı birçok yiyecek maddesine düşkünlüğü ile tanınan böcek (Lasioderma serricorne)

  • sigara böreği

    Yufka arasına peynir veya kıyma konduktan sonra sigara biçiminde sarılıp yağda kızartılarak yapılan bir börek türü

  • sigara içmek

    sigarayı bir ucundan yakıp öbür ucundan dumanını emerek içine çekmek

  • sigara kâğıdı

    Sigara sarmaya yarar çok ince kâğıt

  • sigara kâğıdı gibi

    çok ince

  • sigara tabakası

    İçine sigara yerleştirilen, kapaklı, metalden, deriden vb. maddelerden yapılan kutu; sigara kutusu, tabaka (II)

  • sigara tiryakisi

    Sigaraya aşırı düşkün olan kimse

  • sigaracı

    Sigara satan kimse

  • sigaracılık

    Sigaracı olma durumu

  • sigaralı

    Sigarası olan

  • sigaralık

    Sigara konulan kap

  • sigarasız

    Sigarası olmayan

  • sigarasızlık

    Sigarasız olma durumu

  • sigarayı tellendirmek (veya tüttürmek)

    keyifle sigara içmek

  • sigarillo

    İnce puro

  • sigaya çekmek

    birine sorular sorup cevaplarını istemek

  • sigorta

    Bir şeyin veya bir kimsenin herhangi bir yönden ileride karşılaşabileceği zararı gidermek için önceden ödenen prim karşılığında bu işle uğraşan kuruluşla yapılan iki taraflı bağlantı sözleşmesi

  • sigorta atmak

    bir arıza sonucu sigortada elektrik akımı kesilmek

  • sigorta etmek

    bir şeyi, bir kimseyi ileride olabileceği düşünülen kazanın zararını gidermek için sigortaya bağlamak

  • sigorta olmak

    bir kimse veya bir şey ileride olabileceği düşünülen kazanın zararını gidermek için sigortaya bağlanmak

  • sigorta poliçesi

    Sigortalı ile sigorta şirketi arasında tarafların karşılıklı hak ve borçlarını gösteren ve sözleşmenin kanıtlanması amacıyla düzenlenen belge

  • sigorta primi

    Sigortacının sağlamış olduğu güvenceye karşılık olarak sigortalının ödediği ücret

  • sigortacı

    Belirli bir prim karşılığında, sigortalıya veya bir tazminattan yararlanacağı belirtilmiş olan kimseye, zarara uğraması durumunda belli bir para veya gelir ödemeyi üstlenen kimse

  • sigortacılık

    Sigortacının işi

  • sigortalama

    Sigortalamak işi

  • sigortalamak

    Sigorta yapmak

  • sigortalanma

    Sigortalanmak işi

  • sigortalanmak

    Sigortalama işi yapılmak

  • sigortalatma

    Sigortalatmak işi

  • sigortalatmak

    Sigortalama işini yaptırmak

  • sigortalı

    Sigorta edilmiş

  • sigortalılık

    Sigortalı olma durumu

  • sigortası atmak

    çok sinirlenmek

  • sigortasız

    Sigorta edilmemiş

  • sigortasızlık

    Sigortasız olma durumu

  • Sih

    Hindistan'ın Pencap bölgesinde yaşayan bir topluluk

  • sihirbaz

    El çabukluğu ve hile ile seyredenleri olmayacak şeylere inandırmayı meslek edinen gösteri sanatçısı

  • sihirbazlık

    Sihirbazın yaptığı iş

  • Siirt

    Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Siirt battaniyesi

    Tiftik keçisinin tüyünden dokunan, uzun tüyleri çeşitli yönlere yatırılarak desenler elde edilen bir battaniye türü

  • Siirtli

    Siirt ilinden olan kimse

  • Siirtlilik

    Siirtli olma durumu

  • sikalar

    Açık tohumlulardan, parklarda süs bitkisi olarak yetiştirilen, yurdu Güney Asya olan, palmiyelere benzer ağaç ve ağaççıkları içine alan bir familya

  • sikatif

    Yükseltgenerek polimerleşmeye uygun olan

  • sikke

    Madenî paralara vurulan damga

  • sikkeci

    Darphanede madenî paralara damga vuran kimse

  • sikkecilik

    Sikkecinin mesleği ve görevi

  • sikkeleme

    Sikkelemek işi

  • sikkelemek

    Hayvanları sikkeye bağlamak

  • siklamen

    Çuha çiçeğigillerden, kalp biçiminde geniş yapraklı, beyaz, pembe, şarap rengi çiçekli bir bitki; buhurumeryem, meryemanakandili, tavşankulağı (Cyclamen coum)

  • siklamen rengi

    Kırmızıya çalan eflatun renk; siklamen

  • siklememe

    Siklememek işi

  • siklememek

    Değer ve önem vermemek, aldırış etmemek

  • siklon

    Atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu şiddetli fırtına; kiklon

  • sikme

    Sikmek işi

  • sikmek

    Erkek biriyle cinsel ilişkide bulunmak; bellemek (III)

  • siktir et!

    "aldırma, önem verme!" anlamında kullanılan bir söz

  • siktir!

    "defol!" anlamında kullanılan bir söz

  • siktirici

    Bayağı, aşağılık, adi

  • siktirip gitmek

    başını alıp gitmek

  • siktirmek

    Defolup gitmek

  • sil baştan

    Önceden yapılanlar göz önüne alınmadan

  • silah

    Savunmak veya saldırmak amacıyla kullanılan araç; yarak, cebe

  • silah arkadaşı

    Birlikte savaşanlardan her biri

  • silah atmak

    tabanca, tüfek vb.nin tetiğini çekip ateşlemek

  • silah başı etmek

    askerlikte, verilen komut üzerine herkes görevi başına geçmek

  • silah başına

    silah başı etmek için verilen komut

  • silah patlamak

    silah ateş almak

  • silah silaha girmek

    karşılıklı olarak ateş etmek

  • silah çatmak

    silahları uç uca çapraz bir biçimde dayayarak durdurmak

  • silah çekmek

    silahla vurmaya davranmak

  • silaha davranmak

    kullanmak için silahına el atmak

  • silaha sarılmak

    silah kullanarak mücadeleye girişmek

  • silahaltı

    Askerlik görevi

  • silahaltına almak

    askerlik görevine başlatmak

  • silahaltında bulunmak

    askerlik görevini yapmak

  • silahendaz

    Gereğinde karaya çıkarılan, özellikle tüfeklerle donatılmış deniz eri

  • silahhane

    Silahların saklandığı, korunduğu yer

  • silahlama

    Silahlamak işi

  • silahlamak

    Silahlı duruma getirmek

  • silahlandırma

    Silahlandırmak işi

  • silahlandırmak

    Silahlı duruma getirmek

  • silahlandırılma

    Silahlandırılmak işi

  • silahlandırılmak

    Silahlandırma işine konu olmak

  • silahlanma

    Silahlanmak işi

  • silahlanmak

    Silahlı duruma gelmek

  • silahlı

    Silahı olan

  • silahlık

    Kışlada erlerin silahlarını yerleştirip bıraktıkları yer

  • silahlılık

    Silahlı olma durumu

  • silahsız

    Silahı olmayan

  • silahsızlandırma

    Silahsızlandırmak işi

  • silahsızlandırmak

    Silahsızlanmasına sebep olmak, silahsızlanmasını sağlamak, silahlarını bıraktırmak

  • silahsızlanma

    Genel barış ve güvenlik için silah gücünü, silah kuvvetlerini azaltma veya büsbütün ortadan kaldırma

  • silahsızlanmak

    Silahlanmaktan vazgeçmek

  • silahsızlık

    Silahsız olma durumu

  • silahtar

    Osmanlılar döneminde padişah, sadrazam, vezir vb. devlet büyüklerini korumakla, onların silahlarının bakımını muhafaza etmekle görevli kimse

  • silahtar ağa

    Osmanlı döneminde silahtarların başı olan, görevi sarayda padişahı korumak, törende padişahın kılıcını taşımak olan kimse

  • silahtarlık

    Silahtar olma durumu

  • silahçı

    Silah yapan veya satan kimse

  • silahçılık

    Silahçı olma durumu

  • silahşor

    Silah kullanmada usta olan kimse

  • silahşorluk

    Silahşor olma durumu

  • silaj

    Taze bitkilerin kıyılmış biçiminin bir siloda sıkıştırılarak korumaya ve saklamaya alınması yöntemi

  • sildirebilme

    Sildirebilmek işi

  • sildirebilmek

    Sildirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sildirilme

    Sildirilmek işi

  • sildirilmek

    Silme işi yaptırılmak

  • sildirme

    Sildirmek işi

  • sildirmek

    Silme işini yaptırmak

  • sildirtme

    Sildirtmek işi

  • sildirtmek

    Sildirme işini yaptırmak

  • silebilme

    Silebilmek işi

  • silebilmek

    Silme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • silecek

    Motorlu taşıtlarda ön camı silmeye, temizlemeye yarayan alet; silgeç, silgiç

  • silgi

    Kalem veya daktiloyla yazılmış, çizilmiş şeyleri silmeye yarayan, birleşiminde kauçuk olan nesne

  • sili

    Kilim, yünden dokunmuş yaygı

  • Silifke

    Mersin iline bağlı ilçelerden biri

  • silik

    Üstündeki yazı veya çizgiler silinmiş, bozulmuş, aşınmış olan

  • silikat

    Yapı malzemesi olarak kullanılan cam, çimento, tuğla vb. maddelerin birleşiminde bulunan, silisik asidin bazlarla birleşerek oluşturduğu tuz

  • silikatlama

    Silikatlamak işi

  • silikatlamak

    Kireç, taş, tahta vb. maddeleri sertleştirmek üzere silikata batırmak

  • silikatlaşma

    Bir maden oksidin silisle birleşerek silikat durumunu alması

  • silikatlı

    İçinde silikat bulunan

  • silikleşme

    Silikleşmek işi

  • silikleşmek

    Silik duruma gelmek

  • silikleştirme

    Silikleştirmek işi

  • silikleştirmek

    Silik duruma getirmek

  • siliklik

    Silik olma durumu

  • silikon

    Kapı, pencere vb.ndeki aralıkları örterek hava ve su geçmesini önlemek amacıyla kullanılan şeffaf ve yapışkan bir madde

  • silikoz

    Silis tozu içinde çalışan işçilerin yakalandıkları akciğer hastalığı

  • siliksiz

    Üzerinde silik bulunmayan

  • silindir

    Alt ve üst tabanları birbirine eşit dairelerden oluşan bir nesnenin eksenini dikey olarak kesen, birbirine paralel iki yüzeyin sınırladığı cisim; üstüvane

  • silindir gibi ezmek

    bir kimseyi her yönüyle güçsüz duruma getirmek

  • silindir kalıplama

    Plaka ve naylon benzeri ince levhaların silindir arasından geçirilerek üretilmeleri yöntemi

  • silindir yağı

    Yüksek viskoziteli ve parlama noktası yüksek olan, buhar makinelerinin valf ve silindirlerini yağlamak amacıyla kullanılan bir yağlama yağı

  • silindir şapka

    Resmî törenlerde sivillerin giydiği, silindir biçiminde siyah şapka; silindir

  • silindiraj

    Bir şeyin üzerinden silindir geçirme

  • silindirli

    Herhangi bir sayıda silindiri olan

  • silindirsel

    Silindirle ilgili; silindirik

  • silindirsel yüzey

    Doğrultman adı verilen düzlem bir eğriye dayanarak ve durağan bir doğruya paralel olarak yer değiştiren bir ana doğrunun çizdiği yüzey

  • silinebilme

    Silinebilmek işi

  • silinebilmek

    Silinme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • silinip gitmek

    bir şey birdenbire yok olmak veya unutulmak

  • siliniş

    Silinmek işi

  • silinme

    Silinmek işi

  • silinmek

    Silme işine konu olmak

  • silinti

    Bir yazının silinmiş olduğunu gösteren iz

  • silintili

    Silintisi olan

  • silintisiz

    Silintisi olmayan

  • silip atmak

    ilgi ve ilişkisini tamamen kesmek

  • silip süpürmek

    evi, ortalığı temizlemek

  • silis

    Kum, çakmak taşı, kuvars vb. silisyumun oksijenli birleşimleri

  • silisik asit

    Silikatların asitlerle birleşmesiyle elde edilen zayıf bir asit

  • silisli

    Yapısında veya birleşiminde silis bulunan

  • silisseven

    Silisli toprakları seven (bitki)

  • silisyum

    Atom sayısı 14, atom ağırlığı 28,09, yoğunluğu 2,34 olan, 1420 °C'de eriyen, endüstride geniş ölçüde kullanılan ve doğada oksijenden sonra en bol bulunan element (simgesi Si)

  • silisçil

    Silisli yerde yetişen (bitki)

  • siliverme

    Silivermek işi

  • silivermek

    Çabucak silmek

  • Silivri

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • siliş

    Silmek işi

  • silkeleme

    Silkelemek işi

  • silkelemek

    Üstündeki şeyleri düşürmek, kaydırmak için bir şeyi üst üste, birden silkmek

  • silkelenebilme

    Silkelenebilmek işi

  • silkelenebilmek

    Silkelenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • silkeleniş

    Silkelenmek işi

  • silkelenme

    Silkelenmek işi

  • silkelenmek

    Silkeleme işine konu olmak

  • silkeleyebilme

    Silkeleyebilmek işi

  • silkeleyebilmek

    Silkeleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • silkeleyiş

    Silkelemek işi

  • silki

    Uykuda sıçrama

  • silkilme

    Silkilmek işi

  • silkilmek

    Silkme işi yapılmak

  • silkindirme

    Silkindirmek işi

  • silkindirmek

    Silkinmesini sağlamak

  • silkinebilme

    Silkinebilmek işi

  • silkinebilmek

    Silkinme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • silkinip sıyrılmak

    kendine gelip kurtulmak

  • silkiniş

    Silkinmek işi

  • silkinme

    Silkinmek işi

  • silkinmek

    Üstünü silkmek

  • silkinti

    Ürkerek sıçramak

  • silkip atmak

    her türlü ilgisini kesmek

  • silkme

    Silkmek işi

  • silkmek

    Üstündeki şeyleri düşürmek veya temizlemek için bir şeyi kuvvetle sallamak, sarsmak

  • silktirme

    Silktirmek işi

  • silktirmek

    Silkme işini yaptırmak

  • sille

    Elin iç yüzüyle vurulan tokat

  • sille tokat

    Döverek, tokatlayarak

  • silme

    Silmek işi

  • silme kalıbı

    İnce madenî plaka üzerine oyulan ve taş yüzeyinde silme işlemini ayarlamaya yarayan alet

  • silme makinesi

    Profil, kaval çubuk vb. maddelerin silme işleminde kullanılan makine

  • silme tahtası

    Ölçeğe tepeleme doldurulan tahılın üst yüzeyinin ölçekle aynı düzeye getirilmesi için kullanılan tahta

  • silmece

    Ağzına kadar dolacak bir biçimde

  • silmeci

    Silme işini yapan usta

  • silmecilik

    Silmecinin yaptığı iş

  • silmek

    Bir şeyin ıslaklığını gidererek kuru duruma getirmek

  • silo

    Tahıl vb. ürünlerin korunduğu, saklandığı veya depolandığı, genellikle silindir biçiminde ambar; sarpın

  • silo yemi

    Su yönünden zengin, dayanıklılığı düşük, her tür kaba yemin silo kabı adı verilen kaplarda, havasız ortamda, belli bir süre süt asidi bakterileri mayalanmasına tabi tutulmaları sonucu elde edilen yem

  • silolama

    Silolamak işi

  • silolamak

    Tarım ürünlerini siloya koyup yığmak veya saklamak

  • Silopi

    Şırnak iline bağlı ilçelerden biri

  • silsile

    Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra

  • silsilename

    Bir kimsenin silsilesini gösteren çizelge

  • Silvan

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • silüet

    Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle beliren görüntüsü

  • silüryen

    Birinci Çağ'ın ikinci dönemi ve bu dönemde oluşan yer katmanları

  • sim

    Genellikle işlemelerde kullanılan, gümüş görünüşünde ve parlaklığında olan iplik vb

  • sim kart

    Cep telefonuna takılarak genel ağa bağlanmayı sağlayan, abone kimlik bilgilerini ve telefon rehberini barındıran kart

  • sima

    Kimse, insan, tip

  • simaen

    Yüz olarak

  • Simav

    Kütahya iline bağlı ilçelerden biri

  • simge

    Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret; alem, remiz, rumuz, timsal, sembol

  • simgeci

    Simgecilik yanlısı olan; sembolist

  • simgecilik

    Olayları yorumlamaya veya inançları anlatmaya yarayan simgeler sistemi; sembolizm

  • simgeleme

    Simgelemek durumu

  • simgelemek

    Simge durumuna getirmek

  • simgeleşme

    Simgeleşmek işi; sembolleşme

  • simgeleşmek

    Simge durumuna gelmek; sembolleşmek

  • simgeleştirilme

    Simgeleştirilmek işi; sembolleştirilme

  • simgeleştirilmek

    Simgeleştirme işine konu olmak; sembolleştirilmek

  • simgeleştirme

    Simgeleştirmek işi; sembolleştirme

  • simgeleştirmek

    Bir olayı, bir insan veya bir duyguyu sembollere başvurarak anlatmak; sembolleştirmek

  • simgesel

    Simge ile ilgili; sembolik

  • simgesel mantık

    Simgesel kalıplara verdiği önemli yerden dolayı çağdaş mantığa verilen ad

  • simgesellik

    Simgesel olma durumu; semboliklik

  • simit

    Halka biçiminde, genellikle üzerine susam serpilmiş çörek

  • simit fırını

    Simit pişirip satan fırın; simitçi fırını

  • simit kebabı

    Az yağlı kıyma, köftelik bulgur, soğan, sarımsak ve baharat kullanılarak hazırlanan karışıma köfte biçimi verildikten sonra şişte pişirilen bir kebap türü

  • simitçi

    Simit yapan veya satan kimse

  • simitçilik

    Simit yapma veya satma işi

  • simyacılık

    Simyacı olma durumu

  • simülasyon

    Sanayi, bilim ve eğitimde gerçek olayları, işlemleri deney koşulları altında oluşturarak bu olayları inceleme ve araştırmaya yönelik çözümleme tekniği; öğrence

  • simülatör

    Bilişim teknolojileri kullanılarak yapılan, gerçeğe uygun yapay öğrenme aygıtı; öğrencelik

  • sinagog

    Yahudilerin ibadet etmek için toplandıkları yer; Yahudi tapınağı, havra

  • sinameki

    Baklagillerden, sıcak bölgelerde yetişen, birçok türü bulunan bir bitki (Cassia)

  • sinameki gibi

    mızmız, sevimsiz, kimseyle ilişki kurmayan (kimse)

  • Sinanpaşa

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • sinara

    Büyük zoka

  • sinarit

    İzmaritgillerden, Marmara ve Akdeniz'de yaşayan, pullu, eti beğenilen bir balık (Dentex vulgaris)

  • sincabi

    Bu renkte olan

  • Sincan

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • sincap

    Sincapgillerden, ağaçlarda yaşayan, genellikle meyveyle beslenen, çok tüylü, uzun kuyruklu, ince gövdeli bir hayvan; değin (II), çekelez (Sciurus vulgaris)

  • sincap rengi

    Kahverengi ile kurşun rengi arasında olan renk; sincabi

  • sincapgiller

    Kemirgen memeli hayvanları içine alan geniş bir familya

  • Sincik

    Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri

  • sindirebilme

    Sindirebilmek işi

  • sindirebilmek

    Sindirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sindirilebilme

    Sindirilebilmek işi

  • sindirilebilmek

    Sindirilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sindirilme

    Sindirilmek işi

  • sindirilmek

    Sindirme işine konu olmak

  • sindirim

    Besinlerin çeşitli enzimlerle eritilerek, parçalanarak ince bağırsakta emilebilir, kana karışabilir duruma gelmesi için uğradıkları fiziksel ve kimyasal değişikliklerin bütünü; hazım

  • sindirim bilimci

    Sindirim sistemi hastalıkları hekimi; gastroenterolog

  • sindirim bilimi

    Tıbbın sindirim organları hastalıklarını inceleyen dalı; gastroenteroloji

  • sindirim organları

    Sindirim aygıtı içinde yer alan organların bütünü

  • sindirim sistemi

    Organizmada besin maddelerinin sindirilip emilmelerini ve geri kalan atıkların dışarı atılmalarını sağlayan organların bütünü; sindirim aygıtı

  • sindiriş

    Sindirme işi

  • sindirme

    Sindirmek işi

  • sindirmek

    Sinmesini sağlamak veya sinmesine sebep olmak; pıstırmak, sındırmak

  • sine

    Bir şeyin içi, derinliği, özü; bağır, gönül, yürek

  • sinek

    Çift kanatlılardan, birtakım uçucu böceklerin genel adı; cibin

  • sinek avlamak

    müşterisi olmayıp boş oturmak

  • sinek kuşu

    Serçegillerden, küçük, güzel bir tür kuş (Trochilus)

  • sinek küçüktür ama mide bulandırır

    önemsiz, küçük gibi görünen bir şeyin kötü ve olumsuz bir izlenim yarattığını anlatan bir söz

  • sinek mantarı

    Orman altlarında ve ormanlara yakın çayırlık alanlarda yaz ve sonbahar aylarında yetişen, sapında sabit bir halka bulunan, turuncu ve kırmızı tonlardaki şapkası beyaz beneklerle kaplı, zehirli, bazitli bir tür mantar; deli mantar, gelin mantarı (Amanita muscaria)

  • sinek sıklet

    Boksta 48 kilogramdan 51 kilograma kadar olan ağırlık; sinek ağırlık

  • sinekkapan

    Droseragillerden, Kuzey Karolina bataklıklarında yetişen, yapraklarına konan sinekleri, böcekleri sıkıp emen bir bitki (Dionaea muscicapa)

  • sinekkapangiller

    Sıcak ve ılıman bölgelerde, özellikle bataklıklarda böcekle beslenen bitkileri içine alan bir bitki familyası

  • sinekkaydı

    Özenle yapılmış (sakal tıraşı)

  • sineklenme

    Sineklenmek işi

  • sineklenmek

    Sineği çoğalmak

  • sinekler

    Birçok sinek türünü içine alan çift kanatlılar familyası

  • sineklik

    Sinekleri kovmaya yarayan ucu püsküllü değnek

  • sinekoloji

    Hayvan ve bitki topluluklarını inceleyen bilim dalı

  • sinekolojik

    Sinekoloji ile ilgili

  • sinekromi

    Filmlerin renklendirilmesi ile ilgili sinema kolu

  • sineksavar

    Sinekleri öldürmekte kullanılan sprey biçimindeki zehirli ilaç

  • sinekten yağ çıkarmak (veya çıkartmak)

    olmayacak şeylerden yararlanmaya çalışmak

  • sinekçil

    Serçegillerden, Amerika’nın sıcak bölgelerinde yaşayan, sinekle beslenen, bir kuş; sinekyutan (Muscicapa)

  • sinema

    Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir ekran veya perde üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi

  • sinema endüstrisi

    Film yapımını, dağıtımını gerçekleştiren, sinema araçlarını üreten endüstri; sinema sanayisi

  • sinema perdesi

    Film görüntüsünün yansıtıldığı bez veya plastik maddeden yapılmış beyaz satıh; ekran

  • sinema salonu

    Film gösterimi için seyircilere ayrılan geniş salon

  • sinema sanatçısı

    Sinema yapımında emeği geçen sanatçı

  • sinema tekniği

    Bir sinema filmini yaratmada kullanılan teknik araçlarla ilgili yöntem

  • sinemacı

    Sinemanın çeşitli kollarından birinde çalışan kimse; filmci

  • sinemacılık

    Sinema filmlerinin gerçekleştirilmesi için gerekli araç ve gereçleri yapmak, film çevirmek, bunların sürüm ve dağıtımını sağlamak amacıyla yapılan çalışmaların tümü; filmcilik, sinematografi

  • sinemalaştırma

    Sinemalaştırmak işi

  • sinemalaştırmak

    Sinema durumuna getirmek

  • sinemasever

    Sinemayı seven, sinema sanatı, kültürü ve çalışmalarıyla ilgilenen (kimse)

  • sinemaseverlik

    Sinemasever olma durumu

  • sinemaskop

    Geniş bir sahnenin 55 milimetrelik film üzerindeki görüntüye sığdırılmasından sonra göstericiye takılan, ikinci bir merceğe sıkıştırılmış görüntüyü, asıl büyüklüğüne çevirmesi temeline dayanan geniş perde ve üç boyutlu sinema tekniği

  • sinematek

    Sinema filmlerinin sanat, eğitim ve genellikle kültür amaçları göz önünde tutularak toplandığı, korunduğu yer veya kurum

  • sinematograf

    Görüntüleri film üzerine kaydetmeye yarayan araç

  • sinematografik

    Sinemaya ilişkin, sinemayla ilgili

  • sinerama

    Mercekleri 27 milimetre aralıklı üç ayrı alıcının yan yana birleştirilip eşlemeli olarak çalıştırılmasıyla ortaya çıkan bir geniş perde ve üç boyutlu sinema tekniği

  • sinerji

    Bir işi yapmak ve sonuçlandırmak için varılan ortak istek, güç

  • sinerji yaratmak

    bir sonuca katkısı olabilecek birkaç etkeni bir arada harekete geçirerek güç elde etmek

  • sinerjik

    Görevdaşlık ile ilgili

  • sineroman

    Sinema için kaleme alınan roman

  • sinestezik

    Başka nitelikte bir duyum uyandıran

  • sineye çekmek

    kötü bir davranış, söz veya olaya ister istemez katlanmak

  • sineyimillet

    Halk içi, halk kucağı

  • sineyimillete dönmek

    bulunduğu makamı veya görevi terk edip halktan biri olmak

  • singin

    Utangaç, sıkılgan

  • sini

    Üzerinde yemek de yenilebilen, yuvarlak, bakır veya pirinçten büyük tepsi

  • sinik

    Sinmiş, yılmış, pusmuş

  • sinir

    Duyu ve hareket uyarılarını beyinden organlara, organlardan beyne ileten beyazımsı teller ve bu tellerin oluşturduğu demet; asap

  • sinir bilimi

    Sinir sistemini inceleyen tıp dalı; asabiye, nöroloji

  • sinir bilimsel

    Sinir bilimi ile ilgili; nörolojik

  • sinir buhranı

    Ruhsal sıkıntı veya bunalım

  • sinir buhranı geçirmek

    bunalım içinde olmak

  • sinir buhranına tutulmak

    bunalım geçirmek

  • sinir doku

    Beyni ve sinirleri oluşturan ve nöron denilen hücrelerle örülmüş bulunan doku

  • sinir gazı

    Solunum, enjeksiyon veya deriden nüfuz yoluyla vücuda girip sinir hücrelerine zarar vererek vücutta istemsiz kasılma ve ölüme sebep olan kimyasal madde

  • sinir hastalığı

    Sinir sistemiyle ilgili hastalıkların genel adı

  • sinir hastası

    Sinir hastalığına tutulmuş olan; nevropat

  • sinir ilacı

    Sinir sistemiyle ilgili bir hastalığı tedavi etmek için kullanılan yatıştırıcı ilaç

  • sinir kanatlılar

    Saydam olan kanatları ağ biçiminde damarlarla örülü, dört kanatlı böcekler takımı

  • sinir kesilmek

    çok sinirlenmek, öfkelenmek

  • sinir küpü

    Çok sinirli

  • sinir küpü olmak

    aşırı derecede sinirli olmak

  • sinir küpüne dönmek

    aşırı derecede sinirlenmek

  • sinir küpüne çevirmek

    aşırı derecede sinirlendirmek

  • sinir otları

    İki çenekli, çiçekli bitkiler takımı

  • sinir otu

    Sinir otugillerden, çiçekleri tek bir sapın ucunda başak durumunda, birçok yabani türü bulunan ve hekimlikte kullanılan bir bitki (Plantago)

  • sinir otugiller

    Sinir otlarından, iki çenekli, bitişik taç yapraklı bitkiler familyası

  • sinir sahibi olmak

    devamlı sinirlenir durumda olmak

  • sinir savaşı

    Söz veya davranışlarla birbirini sinirlendirme; sinir harbi

  • sinir sistemi

    Yüksek yapılı organizmalarda, organizmanın yaşadığı ortama uymasını, çeşitli organların iş birliği durumunda çalışmasını sağlayan, sinir hücreleri, sinirler ve sinir merkezinden oluşan sistem

  • sinir törpüsü

    Sinirleri, ruhsal durumu zayıflatan, yıpratan şey

  • siniri oynamak

    öfkelenmek, sinirlenmek

  • siniri tutmak

    birdenbire sinirlenmek veya davranışlarını denetleyememek

  • sinirine dokunmak

    hoşuna gitmemek, sinirlendirmek

  • sinirleme

    Sinirlemek işi

  • sinirlemek

    Etin içindeki kas kirişlerini ve kalın zarları ayıklamak

  • sinirlendirme

    Sinirlendirmek işi

  • sinirlendirmek

    Sinirlenmesine sebep olmak

  • sinirlenebilme

    Sinirlenebilmek işi

  • sinirlenebilmek

    Sinirlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sinirleniş

    Sinirlenmek işi

  • sinirlenme

    Sinirlenmek işi; asabileşme

  • sinirlenmek

    Duygu ve davranışlarını denetleyemeyecek duruma gelmek; asabileşmek, feveran etmek

  • sinirleri altüst olmak

    sinirleri bozulmak, sinirlenip ne yapacağını şaşırmak

  • sinirleri ayakta olmak

    çok sinirlenmiş veya öfkelenmiş bulunmak

  • sinirleri bozmak

    kızdırmak, öfkelendirmek

  • sinirleri bozulmak

    çok sinirlenmek, ne yapıp edeceğini bilmeden şaşkın, karmaşık bir duruma düşmek

  • sinirleri boşanmak

    sinirlenip kendini tutamayarak gülmek, ağlamak veya bağırmak

  • sinirleri gergin olmak

    sinirlendirici yeni bir olay çıkarsa hemen tepki gösterecek durumda olmak

  • sinirleri gerilmek

    sinirlenmeye hazır bir durumda bulunmak

  • sinirleri gevşemek (veya yatışmak)

    sinirliyken ferahlamak, sakinleşmek

  • sinirleri kuvvetli

    Kolayca, çabuk heyecanlanmayan veya sinirlenmeyen

  • sinirleri zayıf

    Kolayca, çabuk heyecanlanan veya sinirlenen

  • sinirlerine hâkim olmak

    davranışlarını ve kendini denetleyebilmek, soğukkanlı olmak

  • sinirlerini bozmak

    kızdırmak, sinirlendirmek

  • sinirlerini germek

    birini sinirlenmeye hazır bir duruma getirmek

  • sinirli

    İçinde sinir bulunan

  • sinirlilik

    Sinirli olma durumu; sinir bozukluğu, asap bozukluğu, asabilik, asabiyet

  • sinirsel

    Sinirle ilgili; asabi, nevrotik

  • sinirsiz

    Siniri olmayan

  • sinirsizlik

    Sinirsiz olma durumu

  • sinizm

    İnsanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan bütün gereksinmelerden sıyrılarak kendi kendine erişebileceğini savunan Antisthenes'in öğretisi; kinizm

  • siniş

    Sinmek işi

  • sinkaf

    Erkek cinsel organı ile ilgili bütün küfür ve kötü sözlerin, Arap harflerinden “sin” ve “kaf” harflerini kullanarak güzel adlandırmaya yönelik kısaltılmış biçimi

  • sinkaf etmek

    erkek cinsel organını anarak küfretmek

  • sinkaflı

    İçinde küfür bulunan, küfür içeren (söz, konuşma)

  • sinkaflı küfür

    İçinde erkek cinsel organı geçen küfür

  • sinme

    Sinmek işi; pısma

  • sinmek

    Kendini göstermemek için büzülerek saklanmak; pısmak, pusmak

  • Sinolog

    Sinoloji bilgini

  • Sinoloji

    Çin dili, medeniyeti, tarihi vb. konuları inceleyen bilim dalı

  • Sinop

    Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Sinoplu

    Sinop ilinden olan kimse

  • Sinopluluk

    Sinoplu olma durumu

  • sinoptik

    Konuyu aynı yönden ele alan

  • sinsi

    Gizli ve kurnazca kötülük yapan

  • sinsice

    Gizlice, belli etmeden yapılan

  • sinsileşme

    Sinsileşmek işi

  • sinsileşmek

    Sinsi duruma gelmek

  • sinsilik

    Sinsi olma durumu

  • sinsin

    Geceleyin, ateş çevresinde, genç erkeklerin davul ve zurna eşliğinde oynadıkları bir halk oyunu

  • sintigrafi

    Gama ışını yayan radyoaktif bir izotopun organizma içindeki yolunu izlemek temeline dayanan tanı yöntemi

  • sintine

    Geminin içinde en alt bölüm

  • sinyal

    Bir şey bildirmek için verilen işaret

  • sinyal almak

    işaret almak, belirtilerin farkına varmak

  • sinyal lambası

    Genellikle motorlu taşıtlarda, taşıtın hangi yöne döneceğini gösteren lamba

  • sinyal müziği

    Radyo ve televizyonda programın başında çalınan müzik

  • sinyal vermek

    bir şeyi işaretle bildirmek

  • sinyalizasyon

    Demir yolu, kara yolu ve limanlarda trafiği düzenleyen ışıklı sistem

  • sinyor

    İtalya'da "bay" anlamında kullanılan bir ünvan

  • sinyora

    İtalya'da "kadın" anlamında kullanılan bir unvan

  • sinüs

    Organların veya dokuların arasında bulunan boşluklar

  • sinüzit

    Ateş, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve akıntı ile kendini gösteren, burun boşluğuna yakın bulunan kemik içindeki boşluklardan bir veya daha fazlasının iltihaplanması

  • sinüzoidal

    Sinüzoit ile ilgili olan

  • sinüzoit

    Bir çemberin, sıfır dereceden 360 dereceye kadar olan yaylarının sinüslerinin değişmelerini grafik ile gösteren devirli düzlem eğri

  • sipahi

    Osmanlılarda kapı kulu teşkilatındaki atlı asker

  • sipahilik

    Sipahi olma durumu

  • sipariş

    Yapılması ısmarlanan şey

  • sipariş almak

    bir şeyin yapılması veya gönderilmesi kendisine ısmarlanmak

  • sipariş etmek

    bir şeyin yapılmasını veya bir şeyin gönderilmesini bu işlerle uğraşan birinden istemek, ısmarlamak

  • sipariş vermek

    bir şeyin yapılmasını, getirilmesini veya gönderilmesini bu işlerle uğraşan birine ısmarlamak

  • siparişçi

    Sipariş veren kimse

  • siper

    Korunulacak, arkasına, altına veya içine girerek saklanılacak yer

  • siper almak

    bir şeyi veya bir yeri siper olarak kullanıp gizlenmek

  • siper etmek

    kendini veya bir şeyi korumak amacıyla bir başka şeyi siper olarak kullanmak

  • siper olmak

    birini veya bir şeyi korumak amacıyla kendini siper olarak kullanmak

  • sipere yatmak

    siper içine saklanmak, gizlenmek

  • siperlenme

    Siperlenmek işi

  • siperlenmek

    Korunmak, saklanmak amacıyla bir yeri, bir şeyi kendine siper etmek veya siper altına, arkasına geçmek veya içine girmek

  • siperli

    Siperi olan

  • siperlik

    Güneş ve yağmurun etkisinden korumak amacıyla şapka, kapı, lamba vb.nin önüne yapılan çıkıntı; güneşlik, siper

  • siperlikli

    Siperliği bulunan

  • siperliksiz

    Siperliği bulunmayan

  • sipersiz

    Siperi olmayan

  • sipolin

    Katmanlarında iç içe daireler bulunan billurlu bir kalker türü

  • sipsi

    Ağaç dallarından yapılan düdük

  • sipsivri

    Çok sivri

  • sipsivri kalmak

    herkesin gitmesiyle yalnız kalmak

  • sir ağda

    Reçineden üretilen, elektrikle ısıtılan makinelerde eritildikten sonra tene uygulanan, ardından özel kâğıtlarıyla bastırılıp çekilen bir tür ağda

  • sirayet

    Hastalık başkalarına geçme, bulaşma

  • sirayet etmek

    hastalık geçmek, bulaşmak

  • siren

    İtfaiye, cankurtaran ve polis araçlarında bulunan, tiz ses çıkaran uyarıcı alet

  • siret

    Bir kimsenin ahlakı, hayat tarzı, dışa yansıyan davranışı, kişiliği, seciyesi, karakteri, suret karşıtı

  • sireten

    Huy ve karakter bakımından

  • sireti suretine uymamak

    içyüzüyle dış görünüşü uyumsuz olmak, göründüğü gibi olmamak

  • siretünnebi

    Hz. Muhammed’in hayat hikâyesi; siretünnebevi

  • sirk

    Cambazların ve eğitilmiş hayvanların gösteri yaptıkları, genellikle kapalı yer

  • sirke

    Bit, tahtakurusu vb. asalak böceklerin yumurtası; bit sirkesi

  • sirke sineği

    Çift kanatlılardan, sirke veya çürük meyvelerin bulunduğu yerlerde yaşayan, genetik, biyoloji ve sinir bilimi araştırmalarında deney hayvanı olarak kullanılan, kısa duyargalı bir tür sinek (Drosophila melanogaster)

  • sirkeci

    Sirke yapan veya satan kimse

  • sirkecilik

    Sirke yapma veya satma işi

  • sirkelenme

    Sirkelenmek işi

  • sirkelenmek

    Birçok sirke türemek

  • sirkeleşme

    Sirkeleşmek işi

  • sirkeleşmek

    Sirke durumuna gelmek

  • sirkeli

    Üzerinde veya içinde sirke oluşmuş olan

  • sirkelik

    Sirke yapmaya yarar

  • sirken

    Ispanakgillerden, ılıman iklime sahip olan yerlerde kendi kendine yetişen, ıspanağa benzer görünümlü, yaprakları damarlı ve koyu yeşil renkli olan, tek yıllık bir bitki; yabani ıspanak, yalancı ıspanak, tel ıspanak (Chenopodium album)

  • sirkengebin

    Su, elma sirkesi ve bal karıştırılarak yapılan bir tür şerbet

  • sirmo

    Doğu Anadolu'da yetişen bir tür yabani sarımsak (Allium atrovilaceum, Allium vineale)

  • siroko

    Akdeniz havzasında görülen çok sıcak bir rüzgâr

  • siroz

    Karaciğerin büyümesi veya işlevlerinin körelmesi ile ortaya çıkan bir hastalık

  • sirozlu

    Siroza yakalanmış olan

  • sirtaki

    Kolların ve ayak hareketlerinin önemli olduğu, giderek hızlanan bir tür halk oyunu

  • sirto

    Türk müziğinde genellikle neşeli ve hareketli nağmeler içeren bir tür oyun havası

  • sis

    Atmosferdeki su buharının yeryüzüne yakın yerlerde yoğuşmasıyla oluşan alçak bulut tabakası

  • sis bombası

    Sis oluşturmak için kullanılan bomba

  • sis farı

    Motorlu taşıtlarda sisli havalarda görüş mesafesini çoğaltan far

  • sis lambası

    Sisli havalarda trafiği kolaylaştırmak için kullanılan, sarı ışık veren bir lamba

  • sis perdesi

    Ordunun hareketlerini düşmandan saklamak için istenilen bir yerde oluşturulan perde görünümünde sis

  • sis perdesi aralanmak

    gizli ve karanlık noktalar ortaya çıkmak

  • sisleme

    Sislemek işi

  • sislemek

    Serada bitkinin ihtiyacı olan nemi sağlamak ve ortam sıcaklığını düşürmek amacıyla küçük damlalar biçiminde su püskürtmek

  • sislendirme

    Sislendirmek işi

  • sislendirmek

    Sislenmesine sebep olmak, sisli duruma getirmek

  • sislenme

    Sislenmek işi

  • sislenmek

    Sisle kaplanmak, sise bürünmek

  • sisli

    Üzerine sis inmiş olan, sislenmiş

  • sismik

    Depremle ilgili

  • sistem

    Bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni

  • sistemci

    Planlı programlı yaşamayı seven kimse

  • sistemcilik

    Toplum biliminde etkileşim alanlarını çeşitli sistemlere ayıran bilim yöntemi

  • sistemik

    Sayısal ve ekonomik konulara belli sistemler çerçevesinde bakan

  • sistemleşme

    Sistemleşmek işi

  • sistemleşmek

    Sistemli duruma gelmek

  • sistemleştirme

    Sistemleştirmek işi

  • sistemleştirmek

    Sistemli duruma getirmek

  • sistemli

    Belli ilkelere, kurallara uyan; dizgeli, sistematik

  • sistemlilik

    Sistemli olma durumu; sistematiklik, dizgelilik

  • sistemsiz

    Belirli kural ve ilkelere uymayan; dizgesiz

  • sistemsizlik

    Sistemsiz olma durumu

  • sistire

    Tahta vb.nin üzerindeki ufak pürüzleri giderip onu dümdüz bir duruma getirmeye yarayan ince çelik lama

  • sistireci

    Sistire yapan kimse

  • sistireleme

    Sistirelemek işi

  • sistirelemek

    Düzgün bir yüzey elde etmek için tahta vb. şeyleri sistireden geçirmek

  • sistit

    Genellikle bakterilerin sebep olduğu sidik torbası yangısı

  • sistol

    Kalp kasının kasılma devresi

  • sit

    Tarih öncesinden günümüze kadar değişik çağların ve uygarlıkların kültür değerlerini temsil eden eser veya kalıntı

  • sit alanı

    Üzerinde sit olarak kabul edilmiş eser veya kalıntı bulunan yer

  • sitayişkâr

    Övücü, öven

  • site

    Genellikle belli meslek adamları için yapılmış veya belli amaçlarla kurulmuş konutlar topluluğu, iş merkezi

  • sitem

    Bir kimseye, yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme

  • sitem etmek

    bir kimseye üzüldüğünü, kırıldığını öfkelenmeden belirtmek

  • sitemde bulunmak

    sitem etmek

  • sitemkâr

    Sitem edici, sitem eden

  • sitemkârlık

    Sitemkâr olma durumu

  • sitemli

    Sitem taşıyan

  • sitemlilik

    Sitemli olma durumu

  • sitemsiz

    Sitem taşımayan

  • sitemsizlik

    Sitemsiz olma durumu

  • sitil

    Bakırdan yapılmış, kulplu, büyük bakraç veya kova; çitil

  • sitoplazma

    Çekirdek dışta kalmak üzere protoplazma yığını

  • sitotoksik

    Hücrelerin yapı ve işleyişinde hasara veya hücre ölümüne sebep olan (madde)

  • sitteisevir her saati bir devir

    "fırtına günlerinde hava her saat değişikliğe uğrar" anlamında kullanılan bir söz

  • sitteisevir kapıyı çevirir

    kötü havalarda dışarı çıkmamayı öğütleyen bir söz

  • sittinsene

    Çok uzun zaman

  • Sivas

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Sivaslı

    Uşak iline bağlı ilçelerden biri

  • Sivaslılık

    Sivaslı olma durumu

  • Siverek

    Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri

  • sivil

    Askerî olmayan

  • sivil polis

    Emniyet teşkilatında görevi gereği üniformasız çalışan polis; sivil, taharri memuru

  • sivil savunma

    Barışta doğal afetlere karşı, savaşta sıcak çatışma içinde sivil halkı korumaya yönelik önlemler bütünü

  • sivil toplum

    Devletin denetimi altında olmayan, kararlarını bağımsız olarak vererek toplumsal etkinliklerde bulunan bireyler topluluğu

  • sivil toplum kuruluşu

    Toplumdaki çeşitli sorunları bağımsız olarak ele alıp kamuoyunu bilgilendirme ve aydınlatma görevi yapan, öneriler sunan her türlü birlik; sivil toplum örgütü

  • sivil yönetim

    Askerî açıdan bağımlı olmayan yönetim biçimi; sivil idare

  • sivilce

    İçinde irin bulunan küçük deri kabarcığı, en küçük çıban

  • sivilceli

    Sivilceleri olan (kimse)

  • sivilde

    Bulunulan resmî ortamın dışında

  • sivilleşme

    Sivilleşmek durumu

  • sivilleşmek

    Sivil duruma gelmek

  • sivilleştirme

    Sivilleştirmek işi

  • sivilleştirmek

    Sivil duruma getirmek

  • sivillik

    Sivil olma durumu

  • sivri

    Ucu keskin ve batıcı olan

  • sivri akıllı

    Acayip düşünceleri olan ve kimsenin aklını beğenmeyen (kimse); sivri fikirli

  • sivri akıllılık

    Sivri akıllı olma durumu

  • sivri biber

    Uzunca ve ince yeşilbiber

  • sivri dil

    İğneleyici ve kırıcı üslup

  • sivri dilli

    İğneleyici ve kırıcı söz söyleyen (kimse)

  • sivri dillilik

    Sivri dilli olma durumu

  • sivri fikirlilik

    Sivri fikirli olma durumu

  • Sivrice

    Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri

  • sivrifare

    Kurtçuk ve böceklerle beslenen ve bu bakımdan tarıma yararlı sayılan küçük, memeli bir hayvan (Sorex araneus)

  • Sivrihisar

    Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri

  • sivrikuyruk

    Uzunluğu 3-12 milimetre olan, insanların, özellikle çocukların bağırsaklarında yaşayan küçük bir solucan; oksiyür

  • sivrilebilme

    Sivrilebilmek işi

  • sivrilebilmek

    Sivrilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sivrileşme

    Sivrileşmek işi

  • sivrileşmek

    Genel tutum veya geleneklerin dışında davranmak

  • sivrileştirme

    Sivrileştirmek işi

  • sivrileştirmek

    Sivri duruma getirmek

  • sivrilik

    Sivri olma durumu

  • sivriliş

    Sivrilmek işi

  • sivrilme

    Sivrilmek işi; temeyyüz

  • sivrilmek

    Sivri duruma gelmek; sivrileşmek

  • sivriltme

    Sivriltmek işi

  • sivriltmek

    Sivri duruma getirmek

  • sivrisinek

    Çift kanatlılardan, sulak, bataklık yerlerde çok üreyen, insan ve memeli hayvanların kanıyla beslenen, birçok türü bulunan ve bir türü sıtma mikrobu aşılayan ve bulaşıcı hastalıkları yayan uçucu böcek (Culexpipiens)

  • sivriç

    Kaya çatlakları arasına sokulup üzerine balyozla vurulan, ucu sivri, yaklaşık 1 metre boyunda çelik çubuk

  • siya

    Kürekleri tersine kullanarak sandalı geriye yürütme

  • siya siya gitmek

    geri geri gitmek

  • siyah

    ak, beyaz karşıtı

  • siyah beyaz

    Yalnız siyah çizgilerle kâğıdın beyazlığından oluşan resim veya bu iki rengi verecek gibi hazırlanmış klişe tekniği

  • siyah kese

    Ahilikte esnafa ait nakit paraların saklandığı kese

  • siyah nokta

    Özellikle yüzdeki gözeneklerde kirin birikmesiyle oluşan iltihaplı veya iltihapsız siyah leke

  • siyah pirinç

    Beyaz pirince göre daha sert yapısı olan, lifli, glütensiz, antioksidan bakımından zengin, pişince rengi koyu mora dönen, siyah renkli bir tür pirinç

  • siyah ırk

    Teninin rengi koyu siyah olan insan ırkı

  • siyahlanma

    Siyahlanmak durumu

  • siyahlanmak

    Siyah duruma gelmek

  • siyahlatma

    Siyahlatmak işi

  • siyahlatmak

    Rengini siyaha çevirmek

  • siyahlaşma

    Siyahlaşmak işi

  • siyahlaşmak

    Rengi siyaha dönmek

  • siyahlaştırma

    Siyahlaştırmak işi

  • siyahlaştırmak

    Siyahlaşma işini yaptırmak

  • siyahlı

    Siyahı bulunan

  • siyahlık

    Siyah olma durumu, kara renk

  • siyahımsı

    Rengi siyahı andıran, siyaha benzeyen; siyahımtırak

  • siyak

    Sözün gelişi, anlatım biçimi

  • siyakat

    Genellikle devlet dairelerinde kullanılmış bir yazı türü

  • siyakusibak

    Sözdeki uygunluk ve tutarlılık; sibakusiyak

  • Siyam ikizleri

    Birbirine yapışık doğan ikizler; Siyam ikizi

  • Siyam kedisi

    Güneydoğu Asya’ya özgü, mavi gözlü, genellikle kısa tüylü, gövdesi açık, patisinin, kuyruğunun, kulağının ve başının ön kısmı kahverengi bir tür kedi

  • siyanojen

    Suda çözünebilen, 1,8 yoğunluğunda olan, -21 0C'de sıvılaşan zehirli, keskin kokulu, renksiz bir gaz (simgesi Cy)

  • siyanür

    Hidrosiyanik asidin tuzu veya esteri olan çok güçlü bir zehir

  • siyanürik

    İçinde siyanür bulunan (madde, asit)

  • siyanürleme

    Siyanürlemek işi

  • siyanürlemek

    Siyanürden geçirmek

  • siyasal

    Politika ile ilgili; siyasi, politik

  • siyasal parti

    Siyasi parti

  • siyasallık

    Siyasal olma durumu; siyasilik, politiklik

  • siyaset

    Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış

  • siyaset bilimi

    Siyasal kuramları ve bu kuramların uygulamalarını inceleyen bilim dalı

  • siyaset meydanı

    Siyasi konularda çeşitli kesimlerden görüşlerin ortaya konduğu ve tartışıldığı yer veya ortam

  • siyaseten

    Siyaset bakımından, siyaset açısından

  • siyasetname

    Siyaset bilimini anlatan ve bu konuda öğüt veren eser

  • siyasetçilik

    Siyasetçinin işi

  • siyasi ambargo

    Bir ülkeyi cezalandırmak amacıyla siyasi alanda yaptırım uygulama

  • siyasi coğrafya

    Devlet ile ülke arasındaki ilgiyi kuran ve inceleyen beşerî coğrafyanın bir kolu

  • siyasi harita

    Devlet ve ülke sınırlarını gösteren harita

  • siyasi parti

    Politik hayatın en önemli ögesi olan ve belli bir siyasi görüşü temsil eden parti; siyasal parti

  • siyasilik

    Siyasi olma durumu

  • siyasiyat

    Politikayla ilgili işler

  • siyatik

    Kalça siniri

  • siyek

    Sidik torbasından başlayarak dışarıya kadar uzanan sidik yolunun son bölümü; üretra

  • siyenit

    Kuvarssız granit, ortoklaz, mika, hornblentten oluşan plütonik kayaç

  • siyer

    Hz. Muhammed’in hayatını inceleyen bilim

  • siyez bulguru

    Siyez buğdayının kaynatıldıktan sonra kurutulması ve kabuğunun çıkarılıp öğütülmesiyle elde edilen bir tür bulgur

  • siyez buğdayı

    Buğdaygillerden, Avrupa’nın bazı yerlerinde, Balkanlarda ve Türkiye’de Kastamonu başta olmak üzere Kocaeli, Tekirdağ civarında yetiştirilen, tek başakçıklı, sıkı kavuz yapılı, 14 kromozomluk genetiği bozulmamış yapısı ve yaklaşık 10.000 yıllık geçmişi ile dünyanın ilk buğdayı olarak bilinen buğday türü; kaplıca (II) (Triticum monococcum)

  • siyez unu

    Siyez buğdayının öğütülmesiyle elde edilen un

  • siyim siyim

    İnce ince, yavaş yavaş; siyem siyem, süyüm süyüm

  • siyim siyim ağlamak

    hafif hafif, ince ince, durmadan gözyaşı dökmek

  • siyim siyim yağmak

    yağmur, kar ince ince yağmak

  • siyme

    Siymek işi

  • siymek

    Kedi, köpek işemek

  • siyonist

    Siyonizmle ilgili

  • siyonistlik

    Siyonist olma durumu

  • siyonizm

    XIX. yüzyıl sonlarında çeşitli ülkelerde Yahudilerce ortaya atılan, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan akım

  • siz

    Çokluk ikinci kişi zamiri

  • siz bilirsiniz

    "nasıl istersiniz öyle olsun" anlamında kullanılan bir söz

  • siz sağ olun

    "ne yapalım, ziyanı yok" anlamında kullanılan bir söz

  • sizce

    Size göre, sizin düşüncenizce

  • sizcesi

    Size göre olanı

  • sizden

    karşı taraftan olan (kimse)

  • sizden iyi olmasın

    birinin, orada bulunmayan bir kimseyi överken karşısındakine söylediği bir nezaket sözü

  • size (veya sizlere) ömür

    bir kimsenin öldüğünü bildirmek için kullanılan bir söz

  • size doyum olmaz

    bir yerden ayrılırken söylenen bir nezaket sözü

  • sizinki

    Sizin olan, sizinle ilgili olan

  • sizli bizli

    Resmî olarak, samimi olmaksızın

  • sizsiz

    Siz olmaksızın

  • siğil

    Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur; tavukgötü

  • siğil otu

    Siğilleri, çıbanları ve yaraları iyileştirmekte kullanılan, kalın yapraklı, labadaya benzer ot

  • skala

    Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi

  • skala yapmak

    çalgı perdelerine parmak alıştırmak

  • skandal

    Büyük yankı uyandıran, utanç verici veya küçük düşürücü olay

  • skandiyum

    Atom numarası 21, atom ağırlığı 44,96 olan, az rastlanan bir element (simgesi Sc)

  • skavut

    Çok hızlı gidebilen bir tür keşif gemisi

  • skeç

    Güldürü niteliğinde kısa oyun

  • skif

    İçine yalnız kürek çekenin girebildiği çok uzun ve çok dar yarış kayığı

  • skink

    Skinkgillerden, çöllerde, kurak bölgelerde yaşayan bir tür sürüngen (Scincus)

  • skinkgiller

    Omurgalı hayvanların sürüngenler sınıfından, üzerleri pullarla örtülü, küçük vücutlu hayvanları içine alan bir familya

  • skleroz

    İçindeki katılgan dokunun artmasından dolayı bir organ veya dokunun patolojik sertleşmesi

  • skolastik

    İnanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles'in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan Orta Çağ felsefesi

  • skolastisizm

    Orta Çağ felsefesinde doğrunun zaten mevcut olduğuna ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesi gerektiğine dayanan bir anlayış

  • slalom

    Kayak sporunda bayraklarla işaretlenmiş birtakım dönemeçlerden oluşan pist üzerinde yapılan bir yarış türü

  • slalomcu

    Slalom yapan kimse

  • slap

    Büyük yassı levha

  • Slav

    Rus, Beyaz Rus, Ukraynalı, Leh, Sırp, Hırvat, Sloven, Bulgar, Slovak ve Çek halklarına dillerindeki yakınlık dolayısıyla verilen ortak ad; İslav

  • Slavca

    Yakınlık dolayısıyla Slavların kullandığı dile verilen ortak ad; İslavca

  • Slavist

    Slavistik alanında çalışan bilgin; İslavist

  • Slavistik

    Slav dili, tarihi ve kültürüyle ilgilenen bilim dalı; İslavistik

  • Slavlar

    Slavca konuşan halklar

  • Slavlaşma

    Slavlaşmak durumu

  • Slavlaşmak

    Slavlara özgü yaşayış tarzını benimsemek

  • Slavlaştırma

    Slavlaştırmak işi

  • Slavlaştırmak

    Slavlara özgü yaşayış tarzını benimsetmek

  • Slavlık

    Slav olma durumu

  • slayt

    Üzerindeki resim ve şekilleri beyaz bir zemin üzerine yansıtmak amacıyla tepegöze konan şeffaf, ışığı geçiren kâğıt veya madde

  • slip

    Paçasız ve bedeni sıkıca saracak biçimde dikilmiş erkek donu

  • slogan

    Bir düşünceyi kolay hatırlanıp tekrarlanabilir bir biçimde ifade eden kısa, çarpıcı söz

  • slogan atmak

    sloganı bağırarak söylemek

  • slogancı

    Slogan hazırlayan veya atan (kimse)

  • slogancılık

    Slogancının işi

  • sloganlaşma

    Sloganlaşmak durumu

  • sloganlaşmak

    Slogan durumuna gelmek

  • sloganlaştırma

    Sloganlaştırmak işi

  • sloganlaştırmak

    Slogan durumuna getirmek

  • sloganvari

    Slogana benzer

  • Slovak

    Slovakya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovakyalı

  • Slovakça

    Slovakların kullandığı dil

  • Sloven

    Slovenya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovenyalı, İsloven

  • Slovence

    Slovenlerin kullandığı dil

  • Sm

    Samaryum elementinin simgesi

  • smaç

    Voleybol ve teniste topu yukarıdan aşağıya doğru sertçe yere vurma; küt (III)

  • smaçör

    Voleybolda topu file üzerinde karşı alana doğru yukarıdan aşağıya sertçe vuran oyuncu; kütör

  • smokin

    Erkeklerin özel günlerde giydiği önü açık, ceketi genellikle ipek yakalı takım giysi

  • smokinli

    Smokin giymiş olan

  • Sn

    Kalay elementinin simgesi

  • soba

    İçinde kömür, odun veya gaz yakılan veya elektrikle de çalıştırılabilen ısınma aracı

  • sobacı

    Soba yapan, satan, onaran veya kuran kimse

  • sobacılık

    Sobacının işi veya mesleği

  • sobalı

    Sobası olan

  • sobalık

    Sobaya girebilecek büyüklükte olan

  • sobasız

    Sobası olmayan

  • sobe

    Genellikle kovalamaca, saklambaç vb. çocuk oyunlarında, daha önce kararlaştırılmış yere ebeden önce davranıp ulaşıldığında söylenen söz

  • sobeleme

    Sobelemek işi

  • sobelemek

    Daha önce kararlaştırılmış yere ebeden önce ulaşıldığını “sobe” diyerek bildirmek

  • soda

    Suya karbondioksit ve bikarbonat eklenerek elde edilen, sindirimi kolaylaştırmak için kullanılan içecek

  • sodalı

    İçinde soda bulunan

  • sodyum

    Atom numarası 11, atom ağırlığı 22,990, yoğunluğu 0,971 olan, 97,5 °C'de eriyen, deniz ve kaya tuzlarında, doğada bileşik olarak çok yaygın bulunan, beyaz, parlak, mum gibi yumuşak bir element (simgesi Na)

  • sodyum bikarbonat

    Özellikle kabartma tozu olarak kullanılan madde; karbonat (NaHCO3)

  • sodyum florür

    Metalürjide, eczacılıkta kullanılan kristal madde; sodyum florit (NaF)

  • sodyum fosfat

    Eczacılıkta, hekimlikte kullanılan fosforik asidin sodyumlu tuzu (NaH2, NaHPO4, Na3PO4)

  • sodyum hidroksit

    Sabun yapımında kullanılan, 320 °C'de eriyen kuvvetli bir baz; sut kostik (NaOH)

  • sodyum hiposülfit

    Fotoğrafçılıkta, eczacılıkta kullanılan, suda eriyebilen kristal madde (Na2S2O4)

  • sodyum karbonat

    Sabun yapımında, temizlik işlerinde kullanılan, güçlü bir alkali tuz (Na2CO3)

  • sodyum nitrat

    Gübre yapımında, eti korumada kullanılan, beyaz renkli, kristal madde (NaNO3)

  • sodyum sülfat

    Tekstil, kâğıt, cam sanayisinde kullanılan, katı, beyaz ve kristal madde (Na2SO4)

  • sodyumlu

    Bileşiminde sodyum bulunan

  • sof

    Bir çeşit sertçe, ince yünlü kumaş

  • sofa

    Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer; hanay, hol

  • sofalı

    Sofası olan

  • sofasız

    sofası olmayan

  • sofist

    Safsatacı, yanıltıcı

  • sofistik

    Sofistlere özgü

  • sofistlik

    Sofist olma durumu

  • sofora

    Çin kökenli olup Kore yarımadasında yetişen, dalları uzun, hafif kıvrık ve koyu yeşil renkte olan bir tür ağaç (Sophora japonica)

  • sofra

    Masa, sini vb. şeylerin, yemek yemek üzere hazırlanmış durumu

  • sofra (veya sofrayı) kurmak

    yemek yemek için sofra takımını dizmek ve yiyecekleri hazırlamak

  • sofra başı

    Sofranın etrafı, yemek yeme yeri

  • sofra bezi

    Yer sofrasının altına serilen örtü; mandal (III), sofra örtüsü

  • sofra donatmak

    sofraya bol ve türlü yiyecekler koymak

  • sofra duası

    Yemek sonunda yapılan dua

  • sofra tahtası

    Genellikle daire biçiminde, üzerinde yemek yenilen ayaklı tahta; sofra

  • sofra takımı

    Yemek yerken kullanılan çatal, kaşık, bıçak, tabak, peçete vb. şeylerin tümü

  • sofra tuzu

    İyot bakımından zenginleştirilmiş, ince toz hâline getirilmiş tuz

  • sofracı

    Saraylarda, konaklarda sofrayı kurma, kaldırma, yemeği dağıtma vb. işlerle görevlendirilmiş kimse

  • sofracıbaşı

    Saray ve konaklarda sofrayı kurma, kaldırma, yemeği dağıtma vb. işlerle uğraşan sofracılardan sorumlu görevli

  • sofracılık

    Sofracının işi ve görevi

  • sofralık

    Sofrada yemeye yarayan

  • sofrası açık

    Konuklarını yedirip içirmeyi seven, sofrasında konuk eksik olmayan (kimse)

  • sofrayı kaldırmak (veya toplamak)

    yemek yendikten sonra masa, sini vb.nin üzerindeki şeyleri toparlayıp temizlemek

  • softa

    Medrese öğrencisi

  • softaca

    Softaya yaraşır bir biçimde

  • softalaşma

    Softalaşmak işi

  • softalaşmak

    Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlanmak, softa durumuna gelmek

  • softalık

    Softa olma durumu

  • sofu

    Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)

  • sofuca

    Sofuya yaraşır biçimde

  • sofuluk

    Sofu olma durumu

  • sohbet

    İki veya daha fazla kişi arasında dostça, arkadaşça yapılan konuşma; hasbihâl

  • sohbet etmek

    iki veya daha fazla kişi aralarında dostça, arkadaşça konuşmak, yârenlik etmek, hasbihâl etmek

  • sohbet ustası

    Konuşması zevkle dinlenen ve doyurucu olan, dinleyicileri etkileyen kimse

  • sokabilme

    Sokabilmek işi

  • sokabilmek

    Sokma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sokak

    İl, ilçe vb. yerleşim bölgelerinde, iki yanında evler bulunan, caddeye oranla daha dar veya kısa olabilen yol

  • sokak kadını

    Ahlak kurallarına aykırı hayat tarzı olan kadın veya kız; sokak kızı

  • sokak kapısı

    Evin sokağa açılan kapısı

  • sokak çocuğu

    Vaktini genellikle sokaklarda geçiren çocuk

  • sokakta kalmak

    sığınacak yeri olmamak, bakacak kimsesi bulunmamak

  • sokaktaki adam

    Genellikle kamuoyunun görüşünü dile getirdiğine inanılan herhangi bir kişi

  • sokaktan toplamak

    kolayca sağlamak, masrafsız ve zahmetsiz elde etmek

  • sokağa (veya sokaklara) dökülmek

    herhangi bir sebeple dışarı çıkmak

  • sokağa (veya sokaklara) düşmek

    bir şey çoğalıp değerini yitirmek

  • sokağa atmak

    birini düşkün, yoksul kalacak biçimde evden, iş yerinden uzaklaştırmak veya kovmak

  • sokağa çıkmak

    gezmek veya bir iş görmek için evden çıkmak

  • soket

    Bir elektrik kablosunun ucunu oluşturan ve onu yapının bir bölümüne bağlayan parça

  • soket çorap

    Ayak bileğinin biraz üstüne kadar gelen kısa konçlu çorap; soket (I), şoset

  • sokma

    Sokmak işi

  • sokmak

    İçine veya arasına girmesini sağlamak; tıkmak

  • sokman

    Bir çeşit uzun konçlu çizme

  • sokra

    Güverte döşemelerinde iki ağacın uç uca gelmesiyle oluşan aralık

  • sokranma

    Sokranmak işi

  • sokranmak

    Söylenmek, homurdanmak

  • sokturma

    Sokturmak işi

  • sokturmak

    Sokma işini yaptırmak

  • soku

    Taştan yapılmış dibek

  • sokucu

    Sokma özelliği olan

  • sokulabilme

    Sokulabilmek işi

  • sokulabilmek

    Sokulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sokulgan

    Kısa sürede insanlarla kaynaşıp dost olabilen, kendini çabucak sevdiren

  • sokulganlık

    Sokulgan olma durumu

  • sokulma

    Sokulmak işi

  • sokulmak

    Sokma işine konu olmak

  • sokulu

    Sokulmuş olan

  • sokuluverme

    Sokuluvermek işi

  • sokuluvermek

    Çabucak sokulmak

  • sokuluş

    Sokulmak işi

  • sokum

    Yufka ekmeğinden yapılan dürüm

  • sokunma

    Sokunmak işi

  • sokunmak

    Başa çiçek vb. takmak

  • sokur

    İçeriye batmış

  • sokuverme

    Sokuvermek işi

  • sokuvermek

    Ansızın veya çabucak sokmak

  • sokuş

    Sokmak işi

  • sokuşma

    Sokuşmak işi

  • sokuşmak

    Dar bir yere sokulmak

  • sokuşturabilme

    Sokuşturabilmek işi

  • sokuşturabilmek

    Sokuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sokuşturma

    Sokuşturmak işi

  • sokuşturmak

    Dar bir yere zorla veya iterek sokmak

  • sokuşturuverme

    Sokuşturuvermek işi

  • sokuşturuvermek

    Çabucak sokuşturmak

  • sol

    Vücutta kalbin bulunduğu tarafta olan, sağ karşıtı

  • sol anahtarı

    Portedeki notaların sol yüksekliğinde olacağını gösteren işaret

  • sol açık

    Futbolda sol başta bulunan oyuncu

  • sol bek

    Bir takımın savunmasının sol tarafında yer alan oyuncusu

  • sol eli beklemek

    yemeğe beklenilen birine, yemeğe başlandığını anlatmak için kullanılan bir söz

  • sol eğilimli

    Dünya görüşü solculuğa yatkın olan

  • sol haf

    Orta sahanın solunda oynayan oyuncu

  • sol iç

    Futbolda, sol açıkla santrfor arasında görev yapan hücum oyuncusu

  • sol kanat

    Takımla oynanan bazı top oyunlarında hücum alanının sol tarafı

  • sol tarafından kalkmak

    aksiliği, huysuzluğu, tersliği üzerinde olmak

  • sol yapmak

    "direksiyonu sola doğru çevirmek, sola yöneltmek" anlamında kullanılan bir söz

  • sol şerit

    Trafiğin akış yönüne göre yolun sol tarafında yer alan, çizgilerle ayrılmış bölüm

  • sola kaymak

    siyasette ve ekonomide sol görüşleri benimsemek

  • solak

    Genellikle sol elini kullanan kimse

  • solaklık

    Solak olma durumu

  • solaryum

    Hastalıkları güneş ışınları ile tedavi etmeyi amaçlayan kuruluş

  • solcu

    Sol görüşlü partilerin yandaşı olan (kimse)

  • solculuk

    Solcu olma durumu

  • solda sıfır

    Hiçbir değeri ve önemi olmayan, benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan

  • solda sıfır kalmak

    anlamı olmamak, değersiz olmak

  • soldurma

    Soldurmak işi

  • soldurmak

    Solmasına sebep olmak

  • solfej

    Müzik ezgilerinin nota adları ile ses ve süre değerlerine uygun bir biçimde söylenmesi

  • solgun

    Rengini, tazeliğini, canlılığını veya parlaklığını yitirmiş olan, solmuş

  • solgunlaşma

    Solgunlaşmak işi

  • solgunlaşmak

    Solgun duruma gelmek

  • solgunluk

    Solgun olma durumu

  • Solhan

    Bingöl iline bağlı ilçelerden biri

  • solist

    Bir müzik eserini tek başına çalan, söyleyen sanatçı; solocu

  • solistlik

    Solistin görevi; soloculuk

  • sollama

    Sollamak işi

  • sollamak

    Bir taşıt, önünden gitmekte olan taşıtın solundan geçmek

  • sollayabilme

    Sollayabilmek işi

  • sollayabilmek

    Sollama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sollayış

    Sollamak işi

  • solluk

    Sol görüşe sahip olma durumu

  • solma

    Solmak işi

  • solmak

    Rengini yitirmek, rengi uçmak

  • solo

    Bir müzik parçasının bir kişi tarafından söylenmesi veya çalınması

  • solo yapmak (veya atmak)

    bir müzik parçasını tek başına söylemek veya çalmak

  • soloz

    Bir tür iskambil oyunu

  • solozcu

    Soloz oynayan kimse

  • solucan

    Yuvarlak veya yassı, uzun kurtlara verilen genel ad

  • solucan düşürücü

    Bağırsak kurtlarını öldürmeye veya organizmadan dışarı atmaya yarayan ilaç

  • solucan gibi

    solgun ve zayıf (kimse)

  • solucan otu

    Birleşikgillerden, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yetişen, yuvarlak yapraklı çiçekleri solucan düşürücü olarak kullanılan çok yıllık ve otsu bir bitki (Pelargonium endlicherianum)

  • solucanlar

    Halkalılardan, yer solucanı, tenya, askarit gibi vücutları uzun, yumuşak ve ayaksız hayvanları içine alan takım

  • soluk

    Akciğerlere çekilen, akciğerlerden atılan hava; dem (I), nefes (I)

  • soluk aldırmamak

    ara vermeden çalıştırmak, vakit bırakmamak

  • soluk almadan

    Büyük bir dikkatle

  • soluk almak

    havayı ciğerlere çekmek, nefes almak

  • soluk beniz

    Doğuştan veya herhangi bir hastalık sebebiyle rengi solmuş olan yüz

  • soluk benizli

    Doğuştan veya herhangi bir hastalık sebebiyle yüzünün rengi solmuş olan

  • soluk benizlilik

    Soluk benizli olma durumu

  • soluk borusu

    Gırtlakla bronşlar arasında bulunan, yaklaşık 12 santimetre uzunluğunda, havanın akciğerlere girip çıkmasını sağlayan boru; nefes borusu, trake, trakeit (I)

  • soluk kesici

    Çok heyecan veya korku veren

  • soluk soluğa

    Güçlükle soluk alarak, sık sık soluyarak, yorgun, bitkin veya telaşlı bir biçimde; nefes nefese, gürsoluk

  • soluk soluğa kalmak

    nefes alamayacak duruma gelmek, çok yorulmak

  • soluklama

    Soluklamak durumu

  • soluklamak

    Soluk duruma gelmek

  • soluklandırma

    Soluklandırmak işi

  • soluklandırmak

    Soluklanma işini yaptırmak

  • soluklanma

    Soluklanmak işi

  • soluklanmak

    Rahat bir biçimde soluk almak

  • soluklanış

    Soluklanmak işi

  • soluklaşma

    Soluklaşmak durumu

  • soluklaşmak

    Gerçek rengini yitirmek, rengi solmak

  • solukluk

    Soluk olma durumu

  • soluksuz

    Soluk alamayacak bir biçimde

  • soluksuzluk

    Soluksuz olma durumu

  • soluma

    Solumak işi

  • solumak

    Nefes alıp vermek

  • solungaç

    Suda yaşayan hayvanların solunum organı; galsame

  • solungaçlı

    Solungacı olan

  • solunma

    Solunmak işi

  • solunmak

    Soluk alıp vermek, teneffüs etmek

  • solunum

    Bütün canlılarda, oksijen alıp karbondioksit verme biçiminde görülen hareket; teneffüs

  • solunum cihazı

    Solunumun yapılamadığı veya yetersiz olduğu durumlarda soluk alma işlevini mekanik olarak yerine getiren veya destekleyen aygıt; solunum aygıtı, ventilatör

  • solunum sistemi

    Organizmada solunumu sağlayan organların tümü; solunum aygıtı

  • solunum yetmezliği

    Herhangi bir nedenle solunum işlevinin yetersiz olması veya yaşamın devamı için gerekli olan oksijenin vücuda alınamaması

  • solutma

    Solutmak işi

  • solutmak

    Solumasına sebep olmak

  • soluyabilme

    Soluyabilmek işi

  • soluyabilmek

    Soluma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soluyuş

    Solumak işi

  • soluğan

    Nefes darlığına tutulmuş

  • soluğan etmek

    soluk soluğa bırakmak

  • soluğan olmak

    at nefes darlığına tutulmak

  • soluğu (bir yerde) almak

    bir yere hemen gitmek veya sığınmak

  • soluğu kesilmek (veya tutulmak)

    soluk alamaz duruma gelmek

  • soluğunu kesmek

    bir şey çok heyecan veya korku vermek

  • soluş

    Solmak işi

  • solüsyon

    Özellikle lastikleri yapıştırmakta kullanılan koyu, yapışkan madde

  • som

    İçi dolu olan ve dışı kaplama olmayan; masif

  • Soma

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • soma

    Cinsiyet hücreleri dışında, vücut hücrelerinin tümü

  • somak

    Hayvanlarda yüzün çıkıntılı ve az çok sivri olan ön bölümü

  • somaki

    Kızıl veya yeşil renkte, damarlı ve çok sert bir porfir türü mermer

  • Somalili

    Somali’de yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse

  • somata

    Bademden yapılan bir şerbet

  • somon balığı

    Kemikli balıklardan, hem denizde hem tatlı sularda yaşayan, irice bir balık; som (III), somon (Salmo salar)

  • somun

    Yuvarlak, altı düz, üstü kabarık ekmek

  • somurma

    Somurmak işi; soruma

  • somurmak

    Dudak, dil ve soluk yardımıyla bir şeyi içine çekmek; emmek, sorumak

  • somurtabilme

    Somurtabilmek işi

  • somurtabilmek

    Somurtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • somurtkan

    Sürekli somurtan; asık suratlı, abus, sorutkan, suratsız, abusülvecih

  • somurtkanlık

    Somurtkan olma durumu

  • somurtma

    Somurtmak işi

  • somurtmak

    Küskünlüğünü, bir şeye sıkıldığını, keyifsizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak; surat asmak

  • somurtuk

    Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez

  • somurtuş

    Somurtmak işi

  • somurulma

    Somurulmak işi

  • somurulmak

    Somurma işi yapılmak veya somurma işine konu olmak

  • somut

    Varlığı duyularla algılanabilen; müşahhas, konkre, soyut karşıtı

  • somut ad

    Beş duyudan biri veya birkaçı ile algılanan varlığın adı; somut isim: ev, deniz, ışık, ses gibi

  • somutlama

    Somutlamak işi

  • somutlamak

    Somut duruma getirmek

  • somutlanma

    Somutlanmak durumu

  • somutlanmak

    Somut duruma gelmek

  • somutlaşma

    Somutlaşmak durumu

  • somutlaşmak

    Somut duruma gelmek

  • somutlaştırma

    Somutlaştırmak işi

  • somutlaştırmak

    Somut duruma getirmek

  • somutluk

    Somut olma durumu; müşahhaslık

  • somya

    Üzerine yatak ve minder konularak hem oturmaya hem yatmaya yarayan, genellikle yaylı olan, demir vb. malzemeden yapılmış yatak altlığı

  • son

    Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan; encam, hatime, ilk karşıtı

  • son adam

    Futbolda savunmanın gerisinde görev yapan, önündeki savunma oyuncularını kontrol eden, yöneten, onlara yardımcı olan ve serbest hareket edebilen savunma oyuncusu; libero

  • son birim

    En sonda yer alan birim; marjinal

  • son bulmak

    bitmek, tükenmek

  • son cemaat yeri

    Camilerin iç avlusunda mihraba karşı olan duvara bitişik yapılmış, zeminden yüksekçe ve revaklı yer

  • son dakika

    Son anda gelişen

  • son derece

    Pek çok, çok fazla; son kerte, begayet

  • son görev

    Bir akraba, dost veya arkadaşın ölümünden sonra cenaze vb. törenlerine katılma; son vazife

  • son gürlüğü

    Bir kimsenin yaşlılığında kavuştuğu rahat, bolluk ve huzur

  • son hızla

    Olanca hız kullanılanarak

  • son kertede

    Son sınırda

  • son kozunu (veya kartını) oynamak

    elinde bulunan son imkânı kullanmak

  • son model

    Yeni üretilmiş, piyasaya yeni çıkmış olan

  • son nefes

    Ölümden önce alınıp verilen soluk

  • son nefesini vermek

    ölmek

  • son noktayı koymak

    bir işte en son sözü söylemek

  • son pişmanlık fayda vermez (veya etmez)

    "iş işten geçtikten sonra pişman olmanın yararı yoktur" anlamında kullanılan bir söz

  • son ses

    Bir kelime veya hecenin sonundaki ses

  • son ses düşmesi

    Söz sonundaki bir sesin yok olması

  • son söz

    Bazı edebî eserlerde yer alan son söz niteliğindeki bölüm; son deyiş, hatime, epilog

  • son turfanda

    Bir meyve veya sebzenin mevsiminin sonunda alınan en son ürünü

  • son vermek

    bitirmek, sona erdirmek

  • son yolculuk

    Yapılan yolculukların sonuncusu

  • son yolculuğa uğurlamak

    birinin cenaze törenine katılmak

  • son yolculuğa çıkmak

    ölmek

  • son çeyrek

    Basketbolda onar dakikalık bölümlerden dördüncüsü; dördüncü çeyrek

  • son ütücü

    Tekstil ürününün overlok, dikiş vb. işleri bittikten sonra ütüsünü yaparak son biçimini veren kimse

  • son ütücülük

    Son ütücünün yaptığı iş

  • sona ermek

    son bulmak

  • sona kalan dona kalır

    "bir işte geç kalan istediği şeyi elde edemez" anlamında kullanılan bir söz

  • sonar

    Batmış olan nesnenin, yüzeye yakın balıkların yerini ve durumunu yansılanan ses dalgalarıyla belirleyen sistem

  • sonat

    Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri

  • sonbahar

    Kuzey yarım kürede 24 Eylül-21 Aralık, güney yarım kürede 21 Haziran-23 Eylül tarihleri arasındaki zaman dilimi, yazla kış arasındaki mevsim; güz, hazan, bağ bozumu

  • sonbahar ekinoksu

    Kuzey Yarımküre’de gece ve gündüzün eşit olduğu sonbaharın ilk günü

  • soncul

    Son bulma özelliği olan

  • sonda

    Suyun herhangi bir noktadaki derinliğini ölçmek, dip tabakaların yapısını incelemek için kullanılan araç

  • sondaj

    Bir durum, bir düşünce ile ilgili olarak yapılan yoklama, araştırma

  • sondaj kuyusu

    Sondaj çalışmalarının yapıldığı kuyu

  • sondaj yapmak

    sonda ile yoklamak, sondalamak

  • sondalama

    Sondalamak işi; sondaj

  • sondalamacı

    Sondalama yapan kimse; sondajcı

  • sondalamacılık

    Sondalamacının işi; sondajcılık

  • sondalamak

    Suyun derinliğini sonda ile ölçmek

  • sone

    İki dörtlü ve iki üçlüden oluşan, on dört dizeli bir Batı şiir türü

  • soneri

    Kurum, kuruluş, otel vb. yerlerde bulunan, yardımcı veya görevliyi çağırmak için kullanılan, genellikle düğme şeklinde olan zil

  • sonki

    Son olan, en sondaki

  • sonlama

    Sonlamak işi

  • sonlamak

    Bitirmek, sonuçlandırmak, sona erdirmek, noktalamak

  • sonlandırabilme

    Sonlandırabilmek işi

  • sonlandırabilmek

    Sonlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sonlandırma

    Sonlandırmak işi

  • sonlandırmak

    Sona erdirmek

  • sonlandırılma

    Sonlandırılmak işi

  • sonlandırılmak

    Sonlandırma işi yapılmak

  • sonlandırış

    Sonlandırmak işi

  • sonlanma

    Sonlanmak işi

  • sonlanmak

    Sona ermek

  • sonlanış

    Sonlanmak işi

  • sonlu

    Sonu olan; bitimli

  • sonlu büyüklük

    Ölçüsü sonlu bir sayıyla ifade edilen büyüklük

  • sonnot

    Metin içinde geçen herhangi bir ifade ile ilgili olarak çalışmanın sonuna konulan açıklama veya kaynak bilgisi

  • sonra

    Daha ileri bir zamanda; bilahare, önce karşıtı

  • sonradan

    Konuşulan zamanın ardından gelen zamanda; muahharen

  • sonradan gelen devlet devlet değildir

    "kişi yaşlandıktan sonra gelen zenginlik işe yaramaz" anlamında kullanılan bir söz

  • sonradan görme, gâvurdan dönme

    "sonradan görme olan kimseler fazla iyi niteliklere sahip değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • sonradan görmüş

    Sonradan zenginleşerek gösteriş, övünme vb. yersiz davranışlarda bulunan; sonradan görme

  • sonradan görmüşlük

    Sonradan zenginleşerek gösteriş, övünme vb. yersiz davranışlarda bulunma; sonradan görmelik

  • sonradan olma

    Diğerlerine kıyasla yeni olan, yeni ortaya çıkan

  • sonraki

    Sonra olan

  • sonraları

    Sonraki zamanlarda

  • sonsal

    Deneyden çıkan ve deneye bağlı olan (bilgi); aposteriori

  • sonsallık

    Sonsal olma durumu

  • sonsuz

    Sonu olmayan, bitmeyen, ucu bucağı olmayan, hep kalacak olan; bengi (I), bitimsiz, tükenmez, sonrasız, ebedî, ilanihaye, namütenahi, payansız

  • sonsuz küçük dizi

    Sıfıra eşit olmamak şartıyla, herhangi bir sayıdan daha çok sıfıra yakın olabilen değişken

  • sonsuzlaşma

    Sonsuzlaşmak işi; bengileşme, bitimsizleşme, ebedîleşme

  • sonsuzlaşmak

    Sonsuz duruma gelmek, sonu olmamak; bengileşmek, bitimsizleşmek, ebedîleşmek

  • sonsuzlaştırabilme

    Sonsuzlaştırabilmek işi; ebedîleştirebilme

  • sonsuzlaştırabilmek

    Sonsuzlaştırabilme ihtimali veya imkânı bulunmak; ebedîleştirebilmek

  • sonsuzlaştırma

    Sonsuzlaştırmak işi; bitimsizleştirme, ebedîleştirme

  • sonsuzlaştırmak

    Sonsuzlaşma işini yaptırmak; bitimsizleştirmek, ebedîleştirmek

  • sonsuzlaştırılma

    Sonsuzlaştırılmak işi; bitimsizleştirilme, ebedîleştirilme

  • sonsuzlaştırılmak

    Sonsuz duruma getirilmek; bitimsizleştirilmek, ebedîleştirilmek

  • sonsuzluk

    Sonsuz olma durumu; bengilik, bitimsizlik, sonrasızlık, ebedîlik, ebediyet, namütenahilik, payansızlık

  • sonu gelmek

    yok olmak, ölmek

  • sonu gelmemek

    bitmemek, tükenmemek

  • sonuncu

    Zaman, yer, sıra bakımından başkalarına göre sonda olan kimse, şey

  • sonunculuk

    Sonuncu olma durumu

  • sonunda

    Son anda; nihayetinde, ahir, akıbet

  • sonunu almak

    bir işi bitirmek

  • sonunu getirememek

    iyi başladığı bir işi başarıyla bitirememek

  • sonurgu

    Bir başlangıcın, bir olgunun, bir ilginin renkli ve zorunlu görülen sonucu, vargısı

  • sonurtu

    Birbirine bağlı iki önermeden ikincisi

  • sonuç

    Bir olayın doğurduğu başka bir olay veya durum; netice

  • sonuç almak

    bir işi bitirmek, sonuçlandırmak

  • sonuç oyuncusu

    Maçın skorunda etkili olan oyuncu

  • sonuç takımı

    Maçlarda sonuç almasını bilen takım

  • sonuç vermek

    sonuçlanmak

  • sonuç yarışması

    Sonucu almak için yapılan yarış; sonuç karşılaşması

  • sonuç çıkarmak

    bir işlemi bitirip sonuca ulaşmak

  • sonuçlandırabilme

    Sonuçlandırabilmek işi; neticelendirebilme

  • sonuçlandırabilmek

    Sonuçlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak; neticelendirebilmek

  • sonuçlandırma

    Sonuçlandırmak işi; bitirme, sonuçlama, neticelendirme

  • sonuçlandırmak

    Sonuca ulaştırmak; bitirmek, sonuçlamak, neticelendirmek, intaç etmek

  • sonuçlandırılma

    Sonuçlandırılmak işi; neticelendirilme

  • sonuçlandırılmak

    Sonuca ulaştırılmak; neticelendirilmek

  • sonuçlanma

    Sonuçlanmak işi; neticelenme

  • sonuçlanmak

    Sonuca ulaştırılmak, sonuca bağlanmak; neticelenmek, intaç edilmek

  • sonuçlanış

    Sonuçlanmak işi; neticeleniş

  • sonuçsuz

    Sonuca ulaşamayan, sonuç vermeyen; neticesiz, akim

  • sonuçsuzluk

    Sonuçsuz olma durumu; neticesizlik

  • sonuçta

    Sonuç olarak; son kertede, binnetice

  • sonuşmaz

    Sonsuza giden bir eğrinin çeşitli noktalarının gittikçe yaklaştığı başka bir eğri veya doğru; asimptot

  • sopa

    Kalın değnek

  • sopa atmak (veya çekmek)

    dövmek

  • sopa yemek

    dövülmek, dayak yemek

  • sopalı

    Elinde sopası olan

  • sopanın altına yatırmak

    dövmek

  • soprano

    Kadın veya çocuklarda en ince ses

  • sopsoğuk

    Çok soğuk

  • sora sora Bağdat (veya Kâbe) bulunur

    "insan sora sora çok uzak yerleri bile bulur" anlamında kullanılan bir söz

  • sorabilme

    Sorabilmek işi

  • sorabilmek

    Sorma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sordurabilme

    Sordurabilmek işi

  • sordurabilmek

    Sordurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sordurma

    Sordurmak işi

  • sordurmak

    Sorma işini yaptırmak

  • sordurtabilme

    Sordurtabilmek işi

  • sordurtabilmek

    Sordurtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sordurtma

    Sordurtmak işi

  • sordurtmak

    Sordurmasını sağlamak

  • sorgu

    Sormak işi

  • sorgu kutusu

    Genel ağda sorgulanacak, aranacak sözün yazıldığı küçük kutu; arama çubuğu, arama kutusu

  • sorgu sual

    Araştırma, soruşturma veya sorgulama amacıyla sorular sorma

  • sorgu sual etmek

    araştırma, soruşturma veya sorgulama amacıyla sorular sormak

  • sorgu suale çekmek

    sorguya çekmek

  • sorgu yargıcı

    Sanıkları sorguya çeken yargıç; sorgu hâkimi, müstantik

  • sorgu yargıçlığı

    Sorgu yargıcı olma durumu; müstantiklik

  • sorgulama

    Sorgulamak işi; isticvap

  • sorgulamak

    Suç niteliğinde bulunan bir sorun üzerine ilgili bulunanlara sorular sormak

  • sorgulanabilme

    Sorgulanabilmek işi

  • sorgulanabilmek

    Sorgulanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sorgulanma

    Sorgulanmak işi

  • sorgulanmak

    Sorgulama işine konu olmak veya sorgulama işi yapılmak

  • sorgulanış

    Sorgulanmak işi

  • sorgulatabilme

    Sorgulatabilmek işi

  • sorgulatabilmek

    Sorgulatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sorgulatma

    Sorgulatmak işi

  • sorgulatmak

    Sorgulama işini yaptırmak

  • sorgulayabilme

    Sorgulayabilmek işi

  • sorgulayabilmek

    Sorgulama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sorgulayış

    Sorgulamak işi

  • Sorgun

    Yozgat iline bağlı ilçelerden biri

  • sorgusuz

    Sorgu yapılmadan

  • sorgusuz sualsiz

    Soruşturmadan

  • sorguya çekmek

    bir suçla ilgili olarak soru sorup cevap istemek

  • sorguç

    Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy; tuğ, tepelik

  • sorguçlanma

    Sorguçlanmak durumu

  • sorguçlanmak

    Sorguç biçimiyle şekillenmiş gibi görünmek

  • sorguçlu

    Sorgucu olan

  • sorguçsuz

    Sorgucu olmayan

  • sorit

    Öncül sayısı ikiden çok olan tasımsal çıkarım

  • sorma

    Sormak işi

  • sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir

    "bir kişinin nasıl bir insan olduğu konuşmasından belli olur, soyunu sopunu öğrenmeye gerek yoktur" anlamında kullanılan bir söz

  • sorma! (veya sormayın! veya sorma gitsin!)

    çokluk, aşırılık ve kötü bir durum anlatan bir söz

  • sormaca

    Halk hikâyecisi birkaç akşam sürecek bir hikâye anlatırken bir önceki akşam hikâyede kalınan yeri seyircilerden birine sorması

  • sormak

    Birine soru yönelterek herhangi bir konuda bilgi istemek; sual etmek

  • sormak ayıp olmasın

    sorulması teklifsizlik sayılan bir şeyi sormadan önce özür dilemek için kullanılan bir söz

  • sorması ayıp olmasın (veya sorması ayıp)

    sormak ayıp olmasın

  • sormuk

    Çocuk emziği

  • sorti

    Elektrik tesisatında lamba veya fiş konacak kolların her biri

  • sorti yapmak

    uçak bir noktadan kalkıp başka bir noktaya inmek

  • soru

    Bir şey öğrenmek için birine yöneltilen ve karşılık gerektiren söz veya yazı; istifham, sual

  • soru cümlesi

    Soru anlamı içeren cümle

  • soru eki

    Soru anlamı veren ek

  • soru işareti

    Soru cümlelerinin sonuna doğrudan, tereddüt bildiren ifadelerin arkasına ise ayraç içinde konulan noktalama işareti, (?)

  • soru sormak

    bir konu hakkında bilgi edinmek üzere soru yöneltmek

  • soru sıfatı

    Adın yerini, sayısını, durumunu soru yoluyla belirten sıfat

  • soru zamiri

    Yerini tuttuğu varlığı veya kavramı soru yoluyla temsil eden zamir

  • soru zarfı

    Yüklemin yer, yön, zaman, neden, nitelik ve derecelerini soru ilgisiyle belirleyen veya sınırlayan zarf

  • sorulma

    Sorulmak işi

  • sorulmak

    Sorma işine konu olmak

  • soruluş

    Sorulmak işi

  • sorumlu

    Üstüne aldığı veya yaptığı işlerden dolayı hesap vermek zorunda olan, sorumluluk taşıyan (kimse); mesul, mesuliyetli

  • sorumlu tutmak

    sorumlu saymak, mesul olarak görmek

  • sorumluluk

    Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi; sorum, mesuliyet, uhde

  • sorumluluk almak

    sorumluluk yüklenmek

  • sorumluluk duymak

    kendisini sorumlu hissetmek

  • sorumluluk düşmek

    sorumlu sayılmak, sorumlu olarak görülmek

  • sorumluluk sınavı

    Liselerde başarısız olan öğrenciler için yapılan ek sınav

  • sorumsuz

    Sorumlu olmayan, sorumluluk taşımayan, sorumluluk duygusu bulunmayan, düşünmeden hareket eden (kimse); mesuliyetsiz

  • sorumsuzca

    Sorumsuz bir biçimde; mesuliyetsizce

  • sorumsuzlaşma

    Sorumsuzlaşmak durumu

  • sorumsuzlaşmak

    Sorumsuzca davranmak

  • sorumsuzluk

    Sorumsuz olma durumu; mesuliyetsizlik

  • sorun

    Araştırılıp öğrenilmesi, düşünülüp çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması gereken durum; sıkıntı, mesele, problem

  • sorun etmek

    dert etmek

  • sorun olmak

    dert olmak

  • sorun çıkarmak

    üzüntü verecek veya içinden güç çıkılır bir durum yaratmak

  • sorunlu

    Sorunu olan; meseleli, problemli

  • sorunluluk

    Sorunlu olma durumu; problemlilik

  • sorunsal

    Çözümü belli olmayan

  • sorunsallık

    Sorunsal olma durumu

  • sorunsuz

    Sorunu olmayan; meselesiz, problemsiz

  • sorunsuzluk

    Sorunsuz olma durumu; meselesizlik, problemsizlik

  • sorutma

    Sorutmak işi

  • sorutmak

    Somurtmak, surat asmak

  • soruverme

    Soruvermek işi

  • soruvermek

    Ansızın sormak

  • soruş

    Sormak işi

  • soruşma

    Soruşmak işi

  • soruşmak

    Birine sormak

  • soruşturabilme

    Soruşturabilmek işi

  • soruşturabilmek

    Soruşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soruşturma

    Soruşturmak işi

  • soruşturma açmak

    bir sorunu açıklığa kavuşturmak amacıyla bir idari veya adli makamın yönettiği, ilgililerden ve tanıklardan bilgi toplamak, konuyu incelemek

  • soruşturma kurulu

    Herhangi bir konuda soruşturma yapmak üzere oluşturulmuş kurul

  • soruşturmacı

    Soruşturma yapan; soruşturucu

  • soruşturmacılık

    Soruşturmacının yaptığı iş; soruşturuculuk, muhakkiklik

  • soruşturmak

    Öğrenilmek istenilen şeyi birçok kişiye inceden inceye sormak

  • soruşturucu

    Herhangi bir şeyin aslını, sebebini, değişkenlerini araştıran, bir konuya eleştirel yaklaşan

  • sos

    Kıvam, renk ve lezzet vermek amacıyla yiyecekler hazırlanırken içine konulan veya servisi sırasında üzerine dökülen, domates, sarımsak, süt, çikolata, baharat vb. malzemelerle yapılabilen sıvı kıvamlı karışım

  • sosis

    Kıyılmış etin baharatla yoğurulduktan sonra ya tam ya da yarı pişirilerek hayvan bağırsağı içine doldurulmasıyla hazırlanan bir yiyecek türü

  • sosis yaka

    Örüldükten sonra dışarıya doğru kıvrılan ve sosis biçimini andıran yaka

  • sosluk

    Sos konulmak için kullanılan kap

  • sosyal

    Sosyal çevreye uyumlu (kimse)

  • sosyal adalet

    Toplumun değişik kesimlerinde hayat standardı, gelir düzeyi vb. birtakım ölçülerin fırsat eşitliği çerçevesinde dikkate alınmasıyla sosyal alanda sağlanan denge durumu

  • sosyal antropolog

    Sosyal antropoloji uzmanı

  • sosyal antropoloji

    Kültürü bir bütün olarak inceleyen, kültür kalıpları arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koyan bilim dalı

  • sosyal antropolojik

    Sosyal antropoloji ile ilgili

  • sosyal bilgiler

    Sosyal konuları içeren bilgiler

  • sosyal bilim

    Toplum olayları, insanın sosyal ve kültürel faaliyetleri konusunda araştırma ve inceleme yapan bilim

  • sosyal bilimler

    Toplum olaylarını, insanın sosyal ve kültürel faaliyetlerini inceleyen bilimlerin ortak adı

  • sosyal demokrasi

    Sosyal alanda emekçi toplum kesimlerinin çıkarlarının korunması ve üretimi artırmak yanında hakça bölüşümü de ön planda tutan sosyal ve siyasi akım

  • sosyal demokrat

    Sosyal demokrasi yanlısı olan kimse

  • sosyal demokratlık

    Sosyal demokrat olma durumu

  • sosyal deney

    Kişilerin belirli bir olay, durum veya eyleme yönelik tepkilerini ölçmek amacıyla yapılan sosyolojik veya psikolojik araştırmada gerçekleştirilen bir tür deney

  • sosyal devlet

    Ekonomik ve sosyal alanlarda bireylere sosyal güvenlik ve adalet sağlayıcı politikalar üreten devlet modeli

  • sosyal değerler

    Toplumun fertlerini birbirine yaklaştıran, bir arada tutan, toplumun devamını sağlayan temel yargılar, değerler

  • sosyal değişme

    Sosyal bakımdan söz konusu olan değişme

  • sosyal düzen

    Sosyal yapı içerisinde belli yöntem, ilke veya yasalara göre oluşturulan düzen

  • sosyal etkinlik

    Bilgilendirme, yardımlaşma, eğlendirme gibi toplum veya grup yararına düzenlenen etkinlik; sosyal faaliyet

  • sosyal gelişme

    Sosyolojik bakımdan gözlenen değişme ve gelişme

  • sosyal güvence

    Toplumdaki herkesin yeme, içme, barınma gibi temel ihtiyaçlara ulaşım kaynaklarını güvence altına almak ve bireylerin refahını sağlamak için devlet tarafından alınan tedbirlerin tümü

  • sosyal güvenlik

    İş kazası, hastalık, malullük, yaşlılık, ölüm, işsizlik vb. durumlar karşısında gelir ve sağlık güvencesi sağlama görevini yerine getiren uygulamalar bütünü

  • sosyal hayat

    İnsanın toplum içindeki yaşama biçimi; sosyal yaşam

  • sosyal ilişki

    Birbirlerinden haberi olan, en az iki insan arasında bir süre devam eden, anlamlı, belirli amaçları bulunan sosyal bağ

  • sosyal konum

    İnsanın toplum içindeki durumu, makamı, yeri

  • sosyal konut

    Dar gelirliler için özel olarak yapılmış, sağlığa uygun ucuz konut

  • sosyal medya

    Genel ağda oluşturulan sosyal ağlar üzerinden kullanıcılar arasında görsel ve işitsel malzeme paylaşımını, bilgi aktarımını, haberleşmeyi sağlayan iletişim ortamı

  • sosyal medya fenomeni

    Genel ağ ortamında bilişim işlevlerini başarıyla kullanan, herhangi bir özelliğiyle dikkat çeken, kitleleri etkileme gücü olan kimse

  • sosyal mesafe

    İnanç, kültür, görüş vb. bakımlardan farklı sosyal grup üyelerinin birbirlerine karşı hissettikleri yakınlık veya uzaklık derecesini gösteren soyut ölçü

  • sosyal morfoloji

    Toplumların, insan topluluklarının coğrafi olarak yerleşme düzenini ve nüfusunu inceleyen bilim dalı

  • sosyal olay

    İnsanlar arası ilişkilerden doğan ve bir defa olup biten sosyal oluşum

  • sosyal olgu

    Sosyal nitelikli olay

  • sosyal oluşum

    Zaman içinde insanların oluşturduğu toplumla ilgili sosyal değişim

  • sosyal psikoloji

    Toplumun insan davranışlarına etkisini konu edinen bilim dalı

  • sosyal psikolojik

    Sosyal psikoloji ile ilgili

  • sosyal sigorta

    Bir işte ücret karşılığı çalışanların sağlığını, geleceğini güvence altına almak amacıyla kazançlarından bir bölümü kesilerek yapılan sigorta

  • sosyal statü

    Bir sosyal pozisyonunun diğer sosyal pozisyona göre işgal ettiği durum

  • sosyal tabaka

    Bir toplumda yaşama biçimi, maddi imkân, öğrenim durumu bakımlarından birbirine benzeyen kişilerin oluşturduğu sınıf; sosyal sınıf, toplumsal tabaka

  • sosyal tabakalaşma

    Sosyal tabaka durumuna gelme; toplumsal tabakalaşma

  • sosyal yapı

    İçinde sosyal ilişkilerin, sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı toplumun şekil ve çerçevesiyle ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlık; toplumsal yapı, sosyal bünye

  • sosyal yardım

    Yoksul kimselere yiyecek, giyecek, yakacak, tedavi ve ilaç sağlanarak yapılan parasız yardım

  • sosyal zekâ

    Toplumsal davranışları analiz edebilme, sözel ve bedensel zekâları etkili bir biçimde kullanarak farklı insanlarla kolaylıkla iletişim kurabilme, uyumlu çalışabilme, insanları ikna edebilme, yönetebilme becerilerini içeren zekâ

  • sosyalistik

    Toplumculukla ilgili, toplumculuğa ait

  • sosyalleştirmek

    Toplum kurallarına göre davranacak biçimde eğitmek

  • sosyete

    Toplumun kibar, zevkli, zarif, gelir düzeyi yüksek olan insanlarının oluşturduğu ve kendilerine özgü yaşama biçimleri olan kesimi

  • sosyete pazarı

    Genellikle taklit veya defolu ürünlerin satıldığı, ucuz alışveriş yeri

  • sosyetik

    Sosyete ile ilgili

  • sosyetiklik

    Sosyetik olma durumu; asortiklik

  • sosyoekonomik

    Aynı anda hem toplumsal alanı hem ekonomik alanı veya aralarındaki ilişkileri ilgilendiren

  • sosyokültürel

    Aynı anda bir toplumu veya toplumsal bir grubu ve kendine özgü olan kültürü ilgilendiren

  • sosyolengüistik

    Dil biliminin dil, toplum ve kültür arasındaki ilişkileri konu edinen alt dalı

  • sosyolojizm

    Bütün sosyal bilimleri yalnız sosyolojinin bir dalı sayan ve bunların sadece sosyolojik metotlarla açıklanabileceğini söyleyen görüşün adı

  • sosyometri

    Bireyler arasındaki sosyal ilişkileri ve bunların yapısını belirlemek ve analiz etmek için geliştirilmiş bir yöntem

  • sosyopat

    Psikolojik bozukluk sebebiyle karşısındakinin düşünce veya duygularını anlama yetisinden yoksun kişi

  • sota

    Uygun, elverişli (yer)

  • sotaya düşürmek

    birini aldatarak olumsuz bir durumla karşı karşıya bırakmak

  • sotaya yatmak

    uygun bir yerde kendini gizlemek

  • sote

    Küçük küçük doğranmış et, ciğer, böbrek, mantar vb. şeyler yağda hafifçe kavrulduktan sonra su, domates, biber vb. katılarak yapılan bir tür yemek

  • soteleme

    Sotelemek işi

  • sotelemek

    Eti yağda hafifçe kavurmak

  • sotelenme

    Sotelenmek durumu

  • sotelenmek

    Soteleme işi yapılmak

  • sovhoz

    Sovyetler Birliği'nde devlet eliyle yönetilen tarım işletmesi

  • Sovyet

    1990 öncesi SSCB'ye özgü, sosyalist toplumun siyasal örgütlenme biçimlerinden biri olan danışma kurulu

  • soy

    Bir atadan gelen kimselerin topluluğu; ev, asıl, cins, ırk, nesep, sülale, uruk, kan

  • soy oluş

    Türlerin, ortaya çıktıkları zamandan bulundukları zamana kadar geçirdikleri gelişim evrelerinin tümü; filogenez, birey oluş karşıtı

  • soy sop

    Bütün soy ve hısımlar; cins cibilliyet, hasep nesep

  • soy yapısı

    Bir canlının genlerinin bütünü; genotip

  • soya

    Kökeni Çin ve Japonya'ya uzanan, protein değeri bakımından zengin bir tür fasulye; soya fasulyesi (Soia hispida)

  • soya eti

    Soya fasulyesinden elde edilen, beyaz peynire benzeyen, kolesterol içermeyen bir yiyecek türü; soya loru, tofu

  • soya filizi

    Soyanın besleyici değeri yüksek olduğu için çorba ve salatalarda kullanılan yeni sürmüş küçük dalları

  • soya sosu

    Soya fasulyesinin yüksek ısıda kavrulup hamur hâline getirildikten sonra buğday, su ve tuz ilave edilip mayalanmasıyla yapılan bir sos

  • soya sütü

    Islatılıp pişirilen soya fasulyelerinin öğütülüp bastırılmasıyla elde edilen bir süt türü

  • soya unu

    Soya fasulyesinin kavrulup öğütülmesiyle elde edilen, protein, demir, kalsiyum ve B vitamini açısından zengin bir un türü

  • soya yağı

    Soyadan elde edilen, hafif tatlı ve kokusuz bir yağ türü

  • soya çekmek

    soyunun özelliklerini taşımak

  • soyabilme

    Soyabilmek işi

  • soyabilmek

    Soyma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soyadı

    Herkesin ailece anılmasına yarayan öz adından sonraki adı; aile adı, soy ismi

  • soyağacı

    Bir kişinin veya bir ailenin en uzak atasından başlayarak bütün kollarını belirten çizelge; hayatağacı, soy kütüğü, şecere

  • soydaş

    Soyları bir olan bireylerden her biri

  • soydaşlık

    Soyları bir olma, bir soydan olma durumu

  • soydur çeker, boktur kokar

    "her insan veya yaratık az çok soyuna benzer" anlamında kullanılan bir söz

  • soydurma

    Soydurmak işi

  • soydurmak

    Soyma işini yaptırmak

  • soygun

    Genellikle çete durumunda bir araya gelmiş haydutlar tarafından yapılan silahlı hırsızlık

  • soyguncu

    Soygun yapan kimse

  • soygunculuk

    Soygun yapma

  • soyguncusuz

    Soyguncusu olmayan

  • soyka

    Ölünün üzerinden çıkan giysi

  • soykırım

    Bir insan topluluğunu ulusal, dinsel vb. sebeplerle yok etme; jenosit, genosit, pogrom

  • soylu

    Doğuştan veya hükümdar buyruğuyla, bazı ayrıcalıklara sahip olan ve özel ünvanlar taşıyan (kimse); asaletli, asil, asilzade, kerim, aristokrat

  • soylu erki

    Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu yönetim biçimi; aristokrasi

  • soylu soplu

    Köklü ve tanınmış bir aileden olan

  • soylulaşma

    Soylulaşmak işi; asilleşme

  • soylulaşmak

    Soylu duruma gelmek; asilleşmek

  • soylulaştırma

    Soylulaştırmak işi; asilleştirme

  • soylulaştırmak

    Soylu duruma getirmek; asilleştirmek

  • soyluluk

    Soylu olma durumu; asillik, asilzadelik, beyzadelik, zadegânlık, asalet, asaletlilik, kerem

  • soyma

    Soymak işi

  • soymak

    Bir şeyin üzerinden kabuk, deri, zar vb.ni çıkarmak

  • soymuk

    Damarlı bitkilerin kök, gövde ve yapraklarında, ongun besi suyunu ileten borularla, yakın hücrelerden ve bunların arasını dolduran özek dokudan oluşan tabaka

  • soysal

    Soyla ilgili

  • soysuz

    Soyuna özgü nitelikleri kaybeden; dejenere

  • soysuzca

    Soysuz bir biçimde, soysuza yakışırcasına

  • soysuzlaşma

    Soysuzlaşmak işi; dejenereleşme, tefessüh, dejenerasyon

  • soysuzlaşmak

    Soyuna özgü nitelikleri kaybetmek; dejenereleşmek, tefessüh etmek, dejenere olmak

  • soysuzlaştırma

    Soysuzlaştırmak işi

  • soysuzlaştırmak

    Soysuz bir duruma getirmek

  • soysuzluk

    Soysuz olma durumu; dejenerelik

  • soytarı

    Söz ve davranışlarıyla halkı güldürüp eğlendiren kimse; kaşmer

  • soytarılık

    Soytarı olma durumu; kaşmerlik

  • soyulma

    Soyulmak işi

  • soyulmak

    Soyma işine konu olmak

  • soyuluş

    Soyulmak işi

  • soyum

    Üst derinin özel işlemlerle soyulması

  • soyunabilme

    Soyunabilmek işi

  • soyunabilmek

    Soyunma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soyundurma

    Soyundurmak işi

  • soyundurmak

    Soyunma işini yaptırmak

  • soyunma

    Soyunmak işi

  • soyunma odası

    Spor merkezlerinde veya alışveriş mağazalarında giyinip soyunmak için özel olarak hazırlanmış oda

  • soyunmak

    Üstündeki giysilerin bir bölümünü veya tümünü çıkarmak

  • soyuntu

    Soyulup atılan şey

  • soyunuk

    Soyunmuş olan

  • soyunup dökünmek

    sokak giysilerini çıkarıp ev içinde kullandığı rahat kılığını giymek

  • soyunuverme

    Soyunuvermek işi

  • soyunuvermek

    Çabucak soyunmak

  • soyunuş

    Soyunmak işi

  • soyup soğana çevirmek

    hiçbir şey bırakmamacasına soymak

  • soyut

    Varlığı duyularla algılanamayan; mücerret, abstre; somut karşıtı

  • soyut ad

    Düşünce yoluyla algılanabilen varlığın adı; soyut isim: akıl, hayal, sevgi, ülkü vb

  • soyut resim

    Ressamın, doğada var olan varlıklar yerine kendi düş dünyasında oluşturduğu varlıkları ve nesneleri çizdiği resim

  • soyut sanat

    Soyut gerçeği yansıtan sanat; abstre sanat

  • soyut sayı

    Birimlerinin türü belirlenmemiş sayı; abstre sayı

  • soyutlama

    Bir nesnenin özelliklerinden veya özellikleri arasındaki ilişkilerden herhangi birini tek başına ele alan zihinsel işlem, gerçeklikte ayrılamaz olanı düşüncede ayırma; tecrit, abstraksiyon

  • soyutlamak

    Bir şeye soyutlama işlemini uygulamak

  • soyutlanma

    Soyutlanmak durumu

  • soyutlanmak

    Soyut duruma getirilmek

  • soyutlanış

    Soyutlanmak durumu

  • soyutlayabilme

    Soyutlayabilmek işi

  • soyutlayabilmek

    Soyutlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soyutlaşma

    Soyutlaşmak durumu

  • soyutlaşmak

    Soyut duruma gelmek

  • soyutlaştırma

    Soyutlaştırmak durumu

  • soyutlaştırmak

    Soyut duruma getirmek

  • soyutluk

    Soyut olma durumu

  • soyutçu

    Soyutçuluk yanlısı olan; abstraksiyonist

  • soyutçuluk

    Soyutlamalara, somut gerçeklerinkine eşit değer verme, amaç olarak soyutu alan tutum; abstraksiyonizm

  • soyuş

    Soymak işi

  • soğan

    Zambakgillerden, yumrusu ve yeşil yaprakları salata ve yemeklere tat vermek için kullanılan, acımsı, keskin kokulu bir bitki (Allium cepa)

  • soğan ekmek

    Ucuz ve kolay ulaşılabilen yiyecek

  • soğan ekmeğe kalmak

    yokluk yüzünden temel ihtiyaç maddelerini karşılayamaz duruma düşmek

  • soğan kebabı

    Güneydoğu yöresinde, başları kesilmiş soğan ve ceviz büyüklüğünde kıyma topaklarının tepsiye dizilip fırınlanmasıyla yapılan bir tür kebap

  • soğan yahnisi

    Malzemesi, et, soğan ve çeşitli baharatlar olan bir tür tencere yemeği

  • soğancı

    Soğan yetiştiren veya satan kimse

  • soğancık

    Bir kat yaprakla sarılı, besin bakımından zengin küçük soğan

  • soğancılık

    Soğan yetiştirme veya satma işi

  • soğanlama

    Soğanlamak işi

  • soğanlamak

    Soğan katmak

  • soğanlı

    İçinde soğan bulunan, içine soğan doğranmış olan, soğanla pişirilmiş olan

  • soğansı

    Soğanı andıran, soğana benzeyen, soğan gibi; soğanımsı

  • Soğdca

    Soğdların kullandıkları İran kökenli ölü dil; Soğdakça

  • soğuk

    Isısı düşük olan, sıcak karşıtı

  • soğuk algınlığı

    Sıklıkla virüslerin yol açtığı, beden ısısında yükselme, burun akıntısı ile ortaya çıkan solunum yolu hastalığı

  • soğuk almak

    üşüyerek hastalanmak, üşütmek

  • soğuk bez

    Keten ipliğinden yapılmış, tülbende benzeyen bir tür ince, seyrek kumaş

  • soğuk büfe

    Bazı toplantılarda, ayakta yenilmek için soğuk yiyecek ve içeceklerle hazırlanmış masa

  • soğuk damga

    Mürekkep kullanılmadan baskı ile yapılan kabartma damga

  • soğuk durmak

    ilgisiz, sevimsiz davranmak

  • soğuk duş etkisi yapmak

    ansızın bildirilen tatsız bir haber olumsuz bir tepki yaratmak

  • soğuk düşmek (veya kaçmak)

    söz, davranış vb. yersiz ve sevimsiz olmak

  • soğuk espri

    Güldürmeyen, niteliksiz, yersiz espri

  • soğuk espri yapmak

    güldürmeyen, niteliksiz, yersiz espri yapmak

  • soğuk hava dalgası

    Bir bölgedeki sıcaklığın mevsim normallerinin altına düşmesiyle meydana gelen ve bir süre devam eden soğumalar; soğuk dalgası

  • soğuk hava deposu

    Bozulabilen yiyeceklerin konulduğu, sürekli olarak soğuk tutulan depo

  • soğuk içecek

    Soğuk olarak içilen gazoz, maden suyu vb. içecek

  • soğuk nevale

    İnsanlarla sıcak ilişki kurmayan, söz veya davranışları soğuk olan sevimsiz kimse

  • soğuk renkler

    Mavi, lacivert, mor ve bu renklerin tonları

  • soğuk savaş

    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Batı Bloklarının zaman zaman savaş çıkarma tehditlerinin bütün dünyada yarattığı gerginlik; soğuk harp

  • soğuk ter dökmek (veya basmak veya boşanmak)

    korkmak, heyecanlanmak, bunalmak, gerilmek

  • soğuk vurmak (veya yakmak)

    soğuk etkisiyle bitki kurumak

  • soğuk çalmak

    soğuk, bitkiye zarar vermek

  • soğuk çay

    Siyah çayın veya bitki ve meyve çaylarının soğuk olarak içilen türü

  • soğuk çıkmak

    hava soğumak

  • soğuk ısırması

    Soğuğun etkisiyle parmaklarda, kulak kenarlarında oluşan kırmızı, kaşındırıcı şiş

  • soğuk şaka

    Hoş karşılanmayan, yersiz nükte veya sözle yapılan şaka

  • soğukkanlı

    Olaylara ve gelişmelere sakin, ılımlı ve temkinli yaklaşan (kimse); serinkanlı, telaşsız, itidal sahibi

  • soğukkanlı hayvanlar

    Vücut ısıları yaşadıkları ortamın ısısına göre değişen hayvanlar

  • soğukkanlı olmak

    kolayca, öfke, telaş ve heyecana kapılmamak

  • soğukkanlılık

    Soğukkanlı olma durumu; serinkanlılık, itidal

  • soğuklama

    Soğuklamak işi

  • soğuklamak

    Üşüterek hastalanmak, soğuk almak

  • soğuklaşma

    Soğuklaşmak işi

  • soğuklaşmak

    İlgisiz, isteksiz, soğuk davranmak

  • soğuklaştırma

    Soğuklaştırmak işi

  • soğuklaştırmak

    Soğuk duruma getirmek

  • soğukluk

    Soğuk olma durumu, soğuk bir etki yapan şeyin özelliği; bürudet

  • soğukça

    Soğuğa yakın

  • soğulma

    Soğulmak işi

  • soğulmak

    Suyu veya sütü çekilerek pörsümek

  • soğuma

    Soğumak işi

  • soğumak

    Isısını hızla veya yavaş yavaş yitirerek soğuk duruma gelmek; soğuklaşmak

  • soğurgan

    Emen, soğuran

  • soğurganlık

    Bir madde veya enerjiyi soğurma gücü, yeteneği

  • soğurma

    Soğurmak işi; emme, mas, massetme, absorbe

  • soğurmak

    Bir madde, bir sıvıyı içine çekmek

  • soğurmalı

    Soğurma yoluyla çalışan

  • soğurucu

    Soğurma özelliği gösteren madde

  • soğurulma

    Soğurulmak işi; soğrulma

  • soğurulmak

    Soğurma işi yapılmak; soğrulmak, absorbe olmak

  • soğuruş

    Soğurmak işi

  • soğutabilme

    Soğutabilmek işi

  • soğutabilmek

    Soğutma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • soğutkan

    Sıcaklığı azaltan, soğutma özelliği olan

  • soğutma

    Soğutmak işi

  • soğutmak

    Soğumasını sağlamak, soğumasına sebep olmak

  • soğutucu

    Soğutma özelliği olan; frigorifik

  • soğutuculuk

    Soğutucu olma durumu

  • soğutulma

    Soğutulmak işi

  • soğutulmak

    Soğutma işine konu olmak

  • soğutuş

    Soğutmak işi

  • soğuyuş

    Soğumak işi

  • soğuşma

    Soğuşmak işi

  • soğuşmak

    Toprak suyu içine çekip kabarmak, şişmek

  • spam

    İstenmediği hâlde genel ağ ve sosyal medyada çok sayıda alıcıya aynı anda gönderilen gereksiz veya uygunsuz ileti

  • spam atmak

    sık sık istenmeyen ileti göndermek

  • spam yemek

    istenmeyen iletiler gönderen hesap ağ yöneticisi tarafından erişilemez duruma getirilmek

  • spama düşmek

    ileti istenmeyen iletiler kutusuna gitmek

  • spamlama

    Spamlamak işi

  • spamlamak

    Elektronik ortamda kullanıcıları rahatsız eden gereksiz ve uygunsuz iletileri ağ yönetimine bildirmek

  • spamlanma

    Spamlanmak işi

  • spamlanmak

    Spamlamak işine konu olmak

  • spamlatma

    Spamlatmak işi

  • spamlatmak

    Spamlama işini yaptırmak

  • spastik

    Beyin zedelenmesi yüzünden kasları istemsiz olarak kasılan kimse

  • spatula

    Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan, küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış araç

  • spazm

    Özellikle kalp, mide, bağırsak ve kasların elde olmadan kasılması

  • sperma

    Bir başı, bir gövdesi, hareket etmeye yarayan kuyruğu olan, yumurtadan çok küçük erkek eşey hücresi

  • sperma ana hücresi

    Erkek eşeylik organında atmıkları oluşturan ana hücre

  • spermasızlık

    Sperma salgısının yokluğu

  • spermatozoit

    Er bezi borucuklarının ürettiği, atmığın içinde bulunan erkek döl hücresi; tohum

  • spiker

    Radyo ve televizyonda programları, haberleri sunan kimse

  • spikerlik

    Spiker olma durumu

  • spin

    “Genellikle gösteri amaçlı olarak aracın arka tarafını kontrollü veya kontrolsüz bir biçimde değişik yönlere savurmak” anlamındaki spin atmak birleşik fiilinde geçen bir söz

  • spiral

    Sarmal biçiminde olan

  • spiralli

    Spirali olan

  • spiralsiz

    Spirali olmayan

  • spiril

    Sarmal biçiminde uzun ve kıvrık, bazıları titrek tüylerle kaplı, iplik biçimindeki bakterilerin genel adı

  • spor

    Bedeni geliştirmek amacıyla belirli kurallara göre kişisel veya toplu olarak gerçekleştirilen hareketlerin tümü

  • spor araba

    Küçük hacimli, genellikle iki koltuklu ve iki kapılı olarak geliştirilen, hızlı kullanım sağlayan, yüksek performanslı araba; spor otomobil

  • spor ayakkabısı

    Spor yaparken giyilen bir tür ayakkabı

  • spor kesesi

    Çiçeksiz bitkilerde, içinde sporların bulunduğu küçük kese

  • spor kulübü

    Özellikle gençlerin değişik spor etkinliklerinde bulunmaları amacıyla ilgili devlet kurumuna kayıt ve tescilini yaptırmış kuruluş; kulüp

  • spor loto

    Çeşitli sayıları veya futbol maçlarındaki beraberlikleri önceden kestirip para ödülü kazanmak temeline dayanan bir oyun

  • spor toto

    Futbol maçlarının sonuçlarını önceden kestirip para ödülü kazanmak temeline dayanan bir oyun

  • sporcu

    Sporla uğraşan kimse; sportmen

  • sporculuk

    Sporcu olma durumu

  • sporlanma

    Sporlanmak durumu

  • sporlanmak

    Spor oluşmak veya bakterilerde spora dönüşmek

  • sporlaştırma

    Sporlaştırmak durumu

  • sporlaştırmak

    Kıyafet vb.ni spor duruma getirmek

  • sporlular

    Bir hücrelilerin, omurgalı ve omurgasız hayvanlarda asalak olarak yaşayan, çok az hareket edebilen, sporla üreyen bir alt takımı

  • sporsever

    Her türlü spora ilgi duyan (kimse)

  • sporseverlik

    Sporsever olma durumu

  • sportif

    Sporla ilgili

  • sportiflik

    Sportif olma durumu

  • sportmen

    Vücudu iyi gelişmiş

  • sportmenlik

    Sportmen olma durumu

  • spot

    Herhangi bir aynalı alet ile ekran üzerinde oluşturulan görüntü

  • spot alım

    Fabrikalardan ve piyasalardan toptan ve vadeli senet karşılığında mal satın alma

  • spot mağaza

    Fabrikalardan toptan ve vadeli mal satın alarak bunları indirimli fiyatlarla peşin olarak satan iş yeri

  • spot satım

    Fabrikalardan ve piyasalardan toptan ve vadeli mal satma

  • spotçu

    Bir malı çok miktarda toptancıdan veresiye aldıktan sonra piyasada değerinden daha aşağıya peşin olarak satan kimse

  • spotçuluk

    Spotçunun yaptığı iş

  • sprey

    Çok ince damlacıklar durumunda püskürtülen sıvı

  • sprint

    Uzun mesafe koşularında son 100 veya 200 metrelerde yapılan atak

  • sprinter

    Atletizmde 100 ve 200 metre koşularına katılan atlet

  • Sr

    Stronsiyum elementinin simgesi

  • stabil

    Kararlı, değişmez

  • stabilize

    Silindirle sıkıştırılarak düz duruma getirilmiş (yol)

  • stabilize etmek

    kararlı bir duruma getirmek, sağlamlaştırmak

  • stabilize yol

    Kum, çakıl veya mucur ve bağlayıcı olarak kil karışımıyla yapılan, silindirle sıkıştırılan yol

  • stadya

    Bir noktanın takeometreye olan uzaklığını ölçmek için, bu nokta üzerine düşey doğrultuda konan santimetrelere bölünmüş mira

  • stadyum

    Takım oyunları, atletizm karşılaşmaları ve çeşitli törenlerin yapılabilmesi, seyircilerin de bunları izleyebilmesi için elverişli oturma yerleri olan alan, stat

  • stafilokok

    Mikroskopta üzüm salkımlarına benzer kümeler durumunda görülen mikroplar

  • staj

    Herhangi bir meslek edinecek olan kimsenin geçirdiği uygulamalı öğrenme dönemi

  • stajyer

    Staj yapan kimse

  • stajyerlik

    Stajyer olma durumu

  • standart

    Belli bir tipe göre yapılmış veya ayrılmış; ölçün, ölçünlü, tek biçim, tek tip

  • standartlaşma

    Standartlaşmak durumu; standardizasyon

  • standartlaşmak

    Standart duruma gelmek

  • standartlaştırma

    Standartlaştırmak işi

  • standartlaştırmak

    Standart duruma getirmek; tek tipleştirmek

  • standartlı

    Standardı olan

  • standartlık

    Standart olma durumu

  • standartsız

    Standardı olmayan

  • standartsızlık

    Standartsız olma durumu

  • stant

    At yarışlarında seyirci tribünü

  • statik

    Gelişme, ilerleme göstermeyen

  • statolit

    Omurgalılarda, denge ve yönelimle ilgili işitme taşları

  • statosist

    Statolitlerin içinde bulunduğu kesecik

  • statü

    Bir kimsenin, bir kurum veya bir toplum içindeki durumu

  • statüko

    Süregelen düzenin korunması durumu; sürer durum

  • statükocu

    Süregelen durumu korumaya meyilli olan

  • statükoculuk

    Statükocu olma durumu

  • stearik

    Bitkisel ve özellikle hayvansal stearin durumunda bulunan stearik asit (CH3-(CH2)16-CO2H)

  • stearin

    Gliserinin stearik asit esteri

  • sten

    Çapı 9 milimetre olan, İngiliz yapısı, hafif, kullanışı kolay bir tür makineli tüfek

  • steno

    Söylenen sözleri söylendiği kadar çabuk yazmaya elverişli, kısa ve yalın işaretlerden oluşan yazı yöntemi; stenografi

  • stenotip

    Stenografi için yapılmış yazı makinesi

  • stent

    Tıkanmakta olan veya açılmış damara bir daha tıkanmaması için konan araç

  • step

    Genelde müzik eşliğinde ritmik adımlarla yapılan bir egzersiz türü

  • step iklimi

    Orta kuşak karalarının iç kısmında görülen, kar yağışı ve don olayının fazla yaşandığı, ilkbaharın yağışlı, yazların kurak geçtiği bir iklim türü

  • step tahtası

    Üzerinde müzik eşliğinde egzersiz yapılan, üstü tahta düz alet

  • ster

    Yığın durumundaki yakacak odun için kullanılan, bir metreküpe eşit hacim ölçüsü birimi

  • steradyan

    Bir kürenin merkezini tepe olarak alan ve küre yüzeyi üzerinde, kenarı bu kürenin yarı çapına eşit bir kare kadar alan ayıran, uzay açıya eşit, uzay açı birimi (sr)

  • stereofoni

    Kaydedilen veya radyo ile yayımlanan sesleri, ses kaynaklarının mekândaki dağılımına uygun olarak iletme tekniği; stereo

  • stereofonik

    Stereofoni ile ilgili olan

  • stereografi

    Katı nesneleri bir düzlem üzerinde gösterme sanatı

  • stereografik

    Stereografi ile ilgili

  • stereoskop

    Stereoskopik çiftlerin incelenmesinde kullanılan ve konuyu kabartma olarak gösteren optik alet

  • stereoskopik

    Stereoskopla ilgili olan

  • stereoskopik çift

    Stereoskopla incelemek için aynı görünüşün, farklı görüş noktalarından alınmış iki fotoğrafından oluşan bütün

  • stereotip

    Basımcılıkta, matris kâğıdı kullanarak formaları, klişeleri ve metinleri çoğaltmaya yarayan yöntem

  • sterilize

    Bozulmasına yol açabilecek mikroorganizmalardan ve mayalardan sterilizasyon yöntemiyle arınmış olan (ürün vb.)

  • sterilize etmek

    mikropsuzlaştırmak

  • sterlin

    Yüz peniden oluşan Birleşik Krallık’ın para birimi; paunt

  • sterol

    Hayvanlarda, bitkilerde ve D vitamininde bulunan, genellikle karbon atomlarından oluşan, alkol niteliğinde organik bir madde

  • steyşın

    Eşya konacak yeri aracın içine dâhil edilmiş binek otomobili

  • stil mobilya

    Antika mobilyanın özelliklerini kısmen yansıtan ve teknolojik gelişmelerden yararlanılarak üretilen mobilya

  • stilistik

    Üslupla ilgili

  • stoacı

    Stoacılık yanlısı (kimse, görüş vb.)

  • stoacılık

    Aklın egemenliğini, doğaya uygun yaşamayı, ruhun duyumsamazlığı ve dünya yurttaşlığı ülküsünü amaç edinen Kıbrıslı Zenon'un kurduğu, öğretiye ilişkin derslerin stoa denilen direkli galeride verildiği öğreti; revakiye

  • stok

    Bir satış yerinde satışa hazır bulundurulan malların tümü; yığılım, istif

  • stok etmek

    bir şeyi bir yere çok miktarda yığmak, biriktirmek, istif etmek

  • stoklama

    Stoklamak işi

  • stoklamak

    İhtiyacın üstünde bir malı aşırı miktarda yığmak

  • stoklayabilme

    Stoklayabilmek işi

  • stoklayabilmek

    Stoklama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • stokçu

    Stok yapan kimse; istifçi

  • stokçuluk

    Stokçu olma durumu; istifçilik

  • stop

    Telgraf ve telefonla olan haberleşmelerde cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılan bir söz

  • stop etmek

    çalışan motor durmak

  • stop lambası

    Otomobillerin arkasına yerleştirilen ve ayak frenine basıldığında yanan lamba

  • stop valf

    Sıhhi tesisatta suyu kesmeye yarayan contalı vana

  • stoper

    Futbolda savunmanın ortasında görev yapan ve topu kesip dağıtan oyuncu; kesici

  • stor

    Ağaç, kumaş vb.nden yapılmış bir kanal içinde hareket ederek açılıp kapanan perde

  • stor kapak

    İnce çıtaların esnek bir yüzeye yan yana dizilmesiyle yapılan ve kıvrılarak açılıp kapanan kapak

  • storlu

    Storu bulunan

  • strafor

    Genellikle binaların dış cephe kaplamasında kullanılan süngerimsi madde

  • straplez

    Kadın tekstil ürünlerinde askısız ve kolsuz yaka kesimi

  • straplez elbise

    Daha çok gelinliklerde ve gece kıyafetlerinde kullanılan askısız, göğsün üzerine oturan ve göğsü kavrayan elbise modeli

  • strateji

    Bir ulusun veya uluslar topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara destek vermek amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askerî güçleri bir arada kullanma bilimi ve sanatı; sevkülceyş

  • stratigrafi

    Jeolojinin katmanları inceleyen kolu

  • streptokok

    Sıvı ortamda zincir biçimde koloniler oluşturan, çoğu zaman patojen olan bir mikrokok

  • streptomisin

    Verem basili, şarbon, difteri, veba, menenjit, zatürre vb. hastalıklara sebep olan mikroplara karşı kullanılan bir antibiyotik

  • stres atmak

    bir etkinlikte bulunarak gerginlikten, sıkıntıdan kurtulmak

  • strese girmek

    gerilmek, sıkıntıya girmek

  • strese sokmak

    gerilime, sıkıntıya sokmak

  • streslenme

    Streslenmek durumu

  • streslenmek

    Ruhsal yönden gerilimli duruma girmek veya gelmek

  • stresli

    Stresi olan, stresi bulunan

  • streslilik

    Stresli olma durumu

  • stressiz

    Stresi olmayan, stresi bulunmayan

  • stressizlik

    Stressiz olma durumu

  • streç

    Çeşitli maddelerin havayla etkileşimini ortadan kaldırmak amacıyla sarıldığı şeffaf paketleme malzemesi

  • striknin

    Kargabükenden çıkarılan etkili bir zehir

  • striptiz

    Genellikle gece kulüplerinde, pavyonlarda müzik eşliğinde dans edip soyunarak yapılan gösteri

  • striptizci

    Striptiz yapan kimse

  • striptizcilik

    Striptizci olma durumu

  • stronsiyum

    Atom numarası 38, atom ağırlığı 87,63, yoğunluğu 2,6 olan, 771 °C'de eriyen, doğada bazı maden filizlerinde bulunan sarı bir element (simgesi Sr)

  • stüdyo

    Sanat çalışmaları için düzenlenmiş oda

  • su

    Hidrojenle oksijenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, renksiz, kokusuz, tatsız madde; ab

  • su akrebi

    Vücudu geniş ve yassı, durgun sularda yaşayan zehirli bir tür akrep (Nepa cinerea)

  • su almak

    suyu içine çekmek

  • su altı

    Deniz, göl gibi su yüzeyinin altında kalan bölüm

  • su altı arkeolojisi

    Su altında gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar

  • su altı flaşı

    Suyun altında film çekmek için gerekli ışığı veren cihaz

  • su altı fotoğrafçılığı

    Su altında fotoğraf çekme mesleği veya işi

  • su altı işleri

    Dalgıçlık, balık adamlık, inci, midye, sünger avcılığı gibi deniz, göl ve akarsularda su altında çalışmayı gerektiren işler

  • su askıları

    Tatlı sularda yaşayan bir alg familyası

  • su aygırı

    Çift parmaklılardan, Afrika ırmakları boyunca yaşayan, çok iri yapılı ve geniş ağızlı memeli hayvan; hipopotam (Hippopotamus)

  • su aygırıgiller

    Örnek türü su aygırı olan memeli hayvanlar familyası; hipopotamgiller

  • su baldıranı

    Maydanozgillerden, su kıyılarında ve bataklıklarda yetişen, zehirli, otsu bir bitki; su rezenesi (Cicuta virosa)

  • su bardağı

    Su içmeye yarayan bardak

  • su baskını

    Sellerin veya eriyen kar sularının katılmasıyla kabaran akarsuların yataklarından taşarak çevreyi basması; taşkın, feyezan, seylap

  • su basmak

    bir şey veya yer sular altında kalmak, her yanı suyla dolmak

  • su basıncı

    Durgun bir su kütlesinin birim yüzeyini etkileyen yer çekimi

  • su bazlı

    Yapısında su olan

  • su bazlı boya

    İçeriğindeki suyun buharlaşması ile kısa sürede kuruyan boya türü

  • su bidonu

    Su taşımaya ve depolamaya yarayan bidon

  • su bilgisi

    Bir bölgedeki bütün yer altı ve yer üstü sularına ait bilgi; hidrografi

  • su bilimci

    Su bilimi uzmanı; hidrolog

  • su bilimi

    Suların mekanik, fizik, kimya ve biyoloji bakımından özelliklerini inceleyen bilim; hidroloji

  • su bitkileri

    Tek hücreli veya hücre toplulukları olan, suya uyum gösteren, Schizomycetes sınıfından, suda yaşayan bitki ve hayvanların ölülerinde saprofit ve su canlılarında parazit olarak yaşayan su bitkiler

  • su bombası

    Su altı bombalarını atmaya yarayan alet

  • su borusu

    Suyu, su buharını bir yerden bir yere aktarmaya yarayan demir veya naylon boru

  • su boyası

    Su ile eriyebilen ağaç boyası

  • su burçları

    Astrolojide doğada bulunan ateş, hava, toprak ve su elementlerine göre yapılan sınıflamada su grubu içine giren Akrep, Balık ve Yengeç burçları

  • su böceği

    Kın kanatlılardan, küçük su birikintilerinde yaşayan, kahverengi bir böcek; hidrofil (Hydrophilus caraboides)

  • su bölümü çizgisi

    Komşu iki akarsuyun beslenme teknelerini ayıran çizgi

  • su böreği

    Mayalı hamurdan ince açılan yufkanın önce suda ıslatılıp katları arasına peynir, ıspanak veya kıyma konarak yapılan bir börek türü

  • su cenderesi

    Lokomotiflerin su haznelerine veya tenderlerine su vermeye yarayan araç

  • su damarı

    Su kaynağının kolları

  • su deposu

    Binalarda su depolamaya yarayan araç

  • su değirmeni

    Su gücü ile çalışan değirmen

  • su dolabı

    Bağ bahçe sulamak amacıyla bir eksen etrafında dikey biçimde dönerek bir akarsudan su aktarmaya yarayan düzenek; dolap

  • su dökmek

    küçük abdest bozmak

  • su dökünmek

    yıkanmak

  • su düzeyi

    Su yüksekliğinin durumu; su seviyesi

  • su etmek

    bir geminin içine herhangi bir yerinden su girmek veya su sızmak

  • su gelmek

    doğumdan önce amniyon sıvısı döl yolundan akmak

  • su gibi

    çok ıslak

  • su gibi akmak

    zaman hızla geçmek

  • su gibi aziz ol!

    su getirenlere iyi dilek olarak söylenen bir söz

  • su gibi bilmek (veya okumak)

    yanlışsız bilmek veya okumak

  • su gibi ezberlemek

    yanlışsız okuyabilecek kadar ezberlemek

  • su gibi gitmek

    bol bol harcanmak

  • su gibi olmak

    çok ıslanmak

  • su gibi terlemek

    çok terlemek

  • su görmemiş

    çok kirli (yüz, el)

  • su götürür yeri olmamak

    başka türlü yorumlanacak bir yönü bulunmamak

  • su iktiza etmek

    gusül gerekmek

  • su itici

    Yapıları ve temelleri yıkımdan korumak ve hizmet ömrünü uzatmak için nemi önleyici su yalıtımı araçları

  • su içinde

    en kötü şartlarda bile

  • su içinde kalmak

    çok terlemek

  • su kabağı

    Kabakgillerden, alt bölümü şişkin, birçok yerde kurutulup su kabı olarak kullanılan bir tür asma kabağı; kantar kabağı, testi kabağı (Lagenaria vulgaris)

  • su kabı

    Su koymaya yarayan kap

  • su kamışıgiller

    Bir çeneklilerden, su kamışı, su şeridi vb. türleri içine alan bir familya

  • su kapmak

    yaralar azmak

  • su karanfili

    Ormanlarda, akarsu ve göl kenarlarında yetişen, sarı çiçekli, karanfil kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki (Geum urbanum)

  • su katılmamış

    kendine özgü olan durumu koruyan, başka bir etkiyle değişmemiş, bozulmamış olan

  • su kayağı

    Su üzerinde yapılan kayak sporu

  • su kaybı

    Vücutta ateş, ishal vb. sebeplerle suyun kaybolması

  • su kaydırağı

    Su parklarında, su ile çalışan ve kayılarak bir havuza düşme temeline dayanan oyuncakların genel adı

  • su kaçırmak

    su sızdırmak

  • su keleri

    Kurbağagillerden, durgun sularda ve karada yaşayan bir tür küçük hayvan (Lophius)

  • su kemeri

    Üzerinde su yolu bulunan kemerli köprü

  • su kesesi

    Su bitkilerinde içi hava ile dolu bölüm

  • su kesimi

    Geminin su üstünde ve su altında kalan bölümlerinin kesiştiği yer; su hattı

  • su kesmek

    sulanmak

  • su keteni

    Birleşikgillerden, sulak yerlerde yetişen, bir tür pembe çiçekli bitki; yaban keteni (Eupatorium cannabinum)

  • su kireci

    Suyun içinde çabucak katılaşan bir kireç türü

  • su korkusu

    Sudan korkma; hidrofobi

  • su koyuvermek

    sebze ve et pişerken suyunu salıvermek

  • su kurbağası

    Zeytin yeşili sırtında kahverengi lekeleri bulunan, sarı, gri ve beyazımsı göbeği olan bir tür kurbağa (Lithobates catesbeianus)

  • su küçüğün, söz (veya sofra veya yemek) büyüğün

    büyüklerin sayılması, küçüklerin korunması gerektiğini anlatan bir söz

  • su kızağı

    Su üzerinde gidebilen altı kızak biçiminde motosiklet

  • su mantarları

    Klorofilleri olmadığından su içindeki bozulmuş organik madde üzerinde saprofit veya su canlıları üzerinde parazit olarak yaşayan su bitkileri

  • su mercimeği

    Su mercimeğigillerden, mercimeğe benzeyen yaprakları suların yüzünü kaplayan bir su bitkisi (Lemna)

  • su mercimeğigiller

    Bir çeneklilerden, örnek bitkisi su mercimeği olan, küçük bir bitki familyası

  • su muhallebisi

    Nişasta, süt ve su karışımının pişirilip buzdolabında katılaşmasından sonra ceviz büyüklüğünde kesilip şeker ve gül suyu içinde üzerine fıstık serpilerek hazırlanan bir tatlı türü

  • su nanesi

    Kırmızımtırak renkli, az veya çok tüylü, yaprakları saplı ve kuvvetli kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki (Mentha aquatica)

  • su parkı

    Değişik boyutlardaki havuzlar ile bunların çevresine yerleştirilen farklı biçimlerdeki su kaydırağı oyuncaklarından oluşan eğlence yeri

  • su piresi

    Kabuklulardan, durgun sularda yaşayan bir hayvan; su biti (Daphnia pulex)

  • su sabun görmemek

    çok kirli olmak

  • su samuru

    Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan; lutr (Lutra)

  • su sarnıcı

    Su biriktirmeye yarayan yer altı su deposu

  • su sayacı

    İçinden geçen suyun miktarını ölçen araç; su saati

  • su sineği

    Kın kanatlılardan, durgun sular üzerinde yaşayan, parlak yeşilimsi siyah renkli bir böcek (Hydrophilus)

  • su tabakası

    Su ile kaplanmış yüzey

  • su tankeri

    Su taşımaya yarayan tanker

  • su tası

    Çeşmelerden su içmeye yarar, özel yapılmış kap

  • su tavuğu

    Su tavuğugillerden, gri, kızıl karışımı tonda, benekli veya çizgili tüyleri olan bir kuş; kalinis (Fulica atra)

  • su tavuğugiller

    Bataklık ve su kıyılarında yaşayan, gagaları yandan basık, kanat ve kuyrukları kısa olan, su tavuğu, su yelvesi türlerini içine alan bir familya

  • su tedavisi

    Bazı hastalıkları su ile tedavi etme; hidroterapi

  • su terazisi

    Basıncı çok olan suyun, basıncını azaltarak künklerin patlamasını önleyen, belli aralıklarla yapılmış, depo görevindeki kule

  • su teresi

    Turpgillerden, su kenarlarında yetişen, tereye benzeyen, çok yıllık ve otsu bir bitki (Nasturium officinale)

  • su testisi

    Su koymaya yarayan topraktan yapılmış su kabı

  • su testisi su yolunda kırılır

    "bir kişi amaç edindiği işte kazaya uğrar" anlamında kullanılan bir söz

  • su topu

    Topu karşı takımın kalesine sokmak temeline dayanan, yedi yüzücüden oluşan iki takım arasında havuzda oynanan spor türü

  • su topçu

    Su topu oynayan kimse

  • su tulumbası

    Kuyudan su çıkarmaya yarayan ve elle çalışan tulumba

  • su türbini

    Suyun gücü kullanılarak oluşturulan enerjiyi mekanik enerjiye dönüştüren sistem

  • su uyur, düşman uyumaz

    "düşmana karşı her zaman uyanık davranmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • su vermek

    bitkileri sulamak

  • su yapmak

    gemi veya sandalın içine dibinden su girmek

  • su yatağı

    İçi su ile dolu yatak

  • su yelvesi

    Su tavuğugillerden, sırtı yeşil kahverengi, karnı kara beyaz çizgili bir kuş (Rallus aquaticus)

  • su yolcu

    İstanbul'un su yollarının ve bunlara ilişkin kuruluşların bakım, onarım ve işletmesiyle uğraşan kimse

  • su yolu

    Künk veya demir boru ile yapılmış oluk

  • su yolu yapmak

    bir yeri sık sık gidip gelinen yer durumuna getirmek

  • su yoncası

    Tacı beyaz salkım çiçekli çok yıllık su bitkisi

  • su yosunları

    Denizlerde, tatlı ve durgun sularda, genellikle su yüzeyinde yaşayan, yaprak veya tel biçiminde tallı bitkiler alt şubesi; algler

  • su yosunu

    Su yosunlarından, klorofilli bitki; alg

  • su yuvarı

    Denizlerin yeryüzünde oluşturduğu yuvar; su küre, hidrosfer

  • su yürümek

    ilkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak

  • su yüzü görmemiş

    su görmemiş

  • su yüzüne (veya üstüne) çıkmak

    görünür olmak

  • su yüzüne çıkmak

    bir süre örtülü kalmış bir iş veya sorun aydınlanmak, belli olmak, meydana çıkmak

  • su yılanları

    Sürüngenler sınıfının bazı zehirli ve zehirsiz yılanları kapsayan geniş bir bölümü

  • su yılanı

    Su yılanıgillerden, uzunluğu 50 santimetre kadar olan, su kenarlarında ve bağlarda yaşayan bir sürüngen (Natrix natrix)

  • su yılanıgiller

    Örnek hayvanı su yılanı olan sürüngenler sınıfının bir familyası

  • su çekmek

    içine su almak

  • su çıkrığı

    Kuyudan su çıkarmaya yarayan çıkrık

  • su örümceği

    Su altında kendi ördüğü ipekten kese içinde yaşayan örümcek (Argyroneta aquatica)

  • su örümceğigiller

    Su örümceği ile yakın türleri kapsayan, suda çeşitli böceklerin üstünde veya yumuşakçaların solungaçlarında asalak olarak yaşayan böcekler familyası

  • su ürünleri

    Denizlerde ve iç sularda bulunan bitkiler ve hayvanlar ile bunların yumurtaları

  • su ısıtıcısı

    Su ısıtmaya yarayan alet

  • sual etmek

    sormak

  • sualli

    Suali olan

  • sualsiz

    Suali olmayan

  • suare

    Akşam yemeğinden sonra yapılan eğlence, toplantı

  • subasar

    Basınç uygulayarak suyu binanın üst katlarına çıkaran düzenek; hidrofor

  • subasar orman

    Irmak ve derelerin kenarlarında, belirli aralıklarla taşkına uğrayan su tabanının yüksek olduğu arazilerde, ırmakların getirdiği alüvyon tortulu topraklarda yetişen, kendine özgü bitki örtüsü olan orman

  • subay

    Silahlı kuvvetlerde asteğmenden orgeneral veya oramirale kadar rütbedeki asker

  • subaylık

    Subay olma durumu

  • subaşı

    Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı

  • subret

    Komedilerde hafifmeşrep genç kadın veya işveli hizmetçi rollerine çıkan kadın oyuncu

  • subtropik

    Sıcak bölgeye ait olan

  • subye

    Ayağın altından geçen, tozluğa veya pantolon paçalarına bağlanan deriden, kumaş vb.nden şerit

  • sucu

    Su satan veya evlere su taşıyan kimse

  • sucuk

    Şişirilip kurutulmuş bağırsak içine baharatlı kıyma doldurularak yapılan bir yiyecek türü

  • sucuk gibi olmak (veya ıslanmak)

    baştan aşağı ıslanmak

  • sucuklaşma

    Sucuklaşmak işi

  • sucuklaşmak

    Ter, kir vb.nden dolayı sucuk rengini ve görünümünü almak

  • sucuklu

    İçinde sucuk bulunan

  • sucuklu yumurta

    Kavrulmuş sucuğun üzerine yumurta kırılarak yapılan bir çeşit yemek

  • sucukçu

    Sucuk yapan veya satan kimse

  • sucukçuluk

    Sucuk yapma ve satma işi

  • sucul

    Suyu seven, suya düşkün

  • suculuk

    Sucunun yaptığı iş

  • sucuğunu çıkarmak

    yormak

  • suda pişmiş

    kaynatılarak veya haşlanarak pişirilmiş

  • sudak

    Levrekgillerden, tatlı sularda yaşayan, eti beyaz ve lezzetli bir balık (Lucioperca fluviatilis)

  • sudan

    Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak olan

  • sudan bahane

    Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak bahane

  • sudan cevap

    Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak cevap

  • sudan geçirmek

    herhangi bir şeyi üstünkörü yıkamak

  • sudan sebep

    Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak sebep

  • Sudan tavuğu

    Bir tür Beç tavuğu

  • sudan ucuz

    Çok ucuz, bedava olan

  • sudan çıkmış balığa dönmek

    herhangi bir sebeple ne yapacağını bilememek, çok şaşırmak

  • Sudanlı

    Sudan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • sudoku

    Dokuzar hücreden oluşan dokuz eşit kutuya bölünmüş bir alan üzerinde birden dokuza kadar olan sayıları tekrar etmeyecek şekilde dizmeye dayalı bir zekâ oyunu

  • sufilik

    Sufi olma durumu

  • sufiyane

    Tasavvufla ilgili veya mutasavvıflara yakışır biçimde olan

  • sufle

    Sahnedeki oyunculara, izleyicilere duyurmadan unutulmuş bir sözü veya cümleyi hatırlatma

  • sufle etmek

    oyunculara, izleyicilere duyurmadan söyleyecekleri sözü veya cümleyi fısıldamak

  • suflör

    Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyicilere duyurmadan söyleyip hatırlatan erkek

  • suflörlük

    Suflörün görevi

  • suflöz

    Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyicilere duyurmadan söyleyip hatırlatan kadın

  • sugötürmez

    Başka bir yoruma elverişli olmayan, kesin; sözgötürmez

  • sugötürmezlik

    Sugötürmez olma durumu

  • suhulet

    Yumuşaklık, naziklik

  • suibriği

    Suibriğigillerden, yaprakları almaşık, sapları uzun ve sülüksü, yaprak ayası ibrik biçiminde gelişmiş olan, sıcak ülkelerde yetişen, tırmanıcı bir bitki (Nepenthes destillatoria)

  • suibriğigiller

    İki çeneklilerden, otuz kadar bitki türünü içine alan ve örnek bitkisi suibriği olan bir bitki familyası

  • suikast

    Gizlice cana kıyma ve kötülük etmeye kalkışma

  • suikastta parmağı olmak

    düzenlenen suikast olayında rol oynamak

  • suikastçı

    Suikast yapan kimse

  • suikastçılık

    Suikastçı olma durumu

  • suiniyet

    Kötü niyet

  • suistimal

    Görev, yetki vb.ni kötüye kullanma

  • suistimal etmek

    kötüye kullanmak

  • suizan

    Kötü zan

  • sukut etmek

    düşmek

  • sulak

    Suyu olan, suyu bol (yer)

  • sulak alan

    Su kuşlarının barınma yeri olan, sığ suyla kaplı, bataklık ve sazlık alan

  • sulakiye

    Susuz olan meralarda büyük ve küçükbaş hayvanların su ihtiyacının karşılandığı, içinde doğal su kaynaklarının veya yapay göletlerin meydana getirdiği küçük su birikintilerinin bulunduğu alan

  • sulaklık

    Sulak olma durumu

  • Sulakyurt

    Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri

  • sulama

    Sulamak işi

  • sulamak

    Toprak, bitki, hayvan vb.ne su vermek

  • sulandırabilme

    Sulandırabilmek işi

  • sulandırabilmek

    Sulandırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sulandırma

    Sulandırmak işi

  • sulandırmak

    Sulu duruma gelmesini sağlamak

  • sulandırıcı

    Sulandırmayı sağlayan madde

  • sulandırılma

    Sulandırılmak işi

  • sulandırılmak

    Sulandırma işi yapılmak

  • sulanma

    Sulanmak işi

  • sulanmak

    Sulama işi yapılmak

  • sulantı

    Birine karşı hissedilen duygusal ilgi

  • sulanış

    Sulanmak işi

  • sular kararmak

    akşam olmaya başlamak

  • sular seller gibi

    bir metni yanlışsız söyleyecek kadar

  • sularında

    Saat gibi kelimelerle birlikte yaklaşık zaman bildiren bir söz; raddelerinde

  • sulatma

    Sulatmak işi

  • sulatmak

    Sulama işini yaptırmak

  • sulayabilme

    Sulayabilmek işi

  • sulayabilmek

    Sulama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sulbünden gelmek

    bir kimsenin öz evladı olmak

  • sulfata

    Kinin sülfatı ve genel olarak kinin tuzu

  • sulh hukuk mahkemesi

    Kira sözleşmesi, paylaştırma ve şüyuun giderilmesi, zilyetliğin korunması, mirasçılık belgesi ile ilgili değeri 5.000 TL'nin altında olan davalarla ilgilenen mahkeme

  • sulh olmak

    uzlaşmak

  • sulhen

    Barış yoluyla, anlaşıp uzlaşarak

  • sulp

    Bel kemiği, omurga

  • sultan

    Müslüman, özellikle Sünni hükümdarların kullandıkları ünvan

  • sultan böreği

    Mayalı hamurdan ince açılan yufkaların arasına önceden hafifçe pişirilmiş kuşbaşı et, soğan ve dil peyniri konarak fırında yapılan bir börek türü

  • sultan kethüdası

    Padişahların ve şehzadelerin evlendirilen kızlarının dairelerindeki işlere bakan görevli

  • Sultanbeyli

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • Sultandağı

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • Sultangazi

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • Sultanhanı

    Aksaray iline bağlı ilçelerden biri

  • Sultanhisar

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • sultani

    Sultanlara yaraşan veya sultanlarla ilgili

  • sultani tembel

    Tembel, iş görmekten hoşlanmayan

  • sultani tembellik

    Sultani tembel olma durumu

  • sultanibuselik

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • sultanihüzzam

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • Sultaniye üzümü

    Ege Bölgesi'nin verimsiz topraklarında üretilen, çekirdeksiz, hoş kokulu, kurutmalık bir tür üzüm

  • sultaniyegâh

    Klasik Türk müziği makamlarından biri

  • sultanlık

    Sultan olma durumu; saltanat

  • sultanoğlu

    Padişah kızlarının, padişah soyundan olmayan kocalarından doğan erkek çocuğu

  • sulu

    Suyu olan, içinde su bulunan, koyu karşıtı

  • sulu boya

    Su ile karıştırılarak kullanılan bir boya

  • sulu gözlü

    Çok önemsiz olaylarda bile gözyaşlarını tutamayan, ağlayan (kimse); gözü sulu, sulu göz

  • sulu gözlülük

    Sulu gözlü olma durumu; gözü sululuk

  • sulu kar

    Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar

  • sulu sepken

    Yağmurla karışık bir biçimde yağan (kar)

  • sulu tarım

    Sulamaya dayalı tarım; sulu ziraat

  • sulu yemek

    Tencerede ve kendi suyu içerisinde pişirilen yemek türü; tencere yemeği

  • sulu zırtlak

    Gereğinden fazla sulu

  • suluk

    Öğrencilerin okula su götürdükleri kap; matara

  • suluk zinciri

    At vb. hayvanların gemlerinin altına takılan küçük zincir

  • sululaşma

    Sululaşmak işi

  • sululaşmak

    Yersiz, yavan şakalar yapmak

  • sululuk

    Sulu olma durumu

  • sululuk etmek (veya yapmak)

    sululaşmak

  • Suluova

    Amasya iline bağlı ilçelerden biri

  • Sulusaray

    Tokat iline bağlı ilçelerden biri

  • suma

    İlk damıtılan ve içinde anason bulunmayan rakı

  • sumak

    Antep fıstığıgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, kabuğu hekimlikte, yaprakları dericilikte kullanılan bir ağaç (Rhus coriaria)

  • sumaymunu

    Bitkilerin büyümesi için gübre, süs eşyası ve çocuk oyuncağı olarak kullanılan, suyla temasında 400 kat büyüyebilen renkli toplar; sumaymuncuğu

  • Sumbas

    Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri

  • sumsuk

    Yumrukla vurma

  • sumsuklama

    Sumsuklamak işi

  • suna

    Erkek ördek

  • suna boylu

    İnce ve uzun boylu

  • suna gibi

    suna boylu

  • sunabilme

    Sunabilmek işi

  • sunabilmek

    Sunma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sunak

    Tapınaklarda dinî tören eşliğinde üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan taş masa; altar

  • sundurma

    Sundurmak işi

  • sundurmak

    Sunma işini yaptırmak

  • sungu

    Bir büyüğe sunulan armağan

  • sungur

    Doğana benzeyen, yırtıcı, avcı kuş

  • Sungurlu

    Çorum iline bağlı ilçelerden biri

  • suni gübre

    Bitki kalıntılarının ticari gübre ile karıştırılmasından elde edilen gübre; yapma gübre

  • suni tahta

    Odun lifi, yonga ve talaş levhalarının bir türü

  • suni çayır

    Rutubetli veya sulanabilen topraklarda buğdaygil ve baklagil yem bitkilerinin bir karışım olarak yetiştirildiği çayır

  • suni çim

    Doğal olmayan, sentetik yüzeyli çim; yapay çim

  • suni çim saha

    Doğal olmayan, sentetik yüzeyli çim saha; yapay çim saha

  • sunma

    Sunmak işi; arz (I), takdim

  • sunmak

    Bir büyüğe veya nezaket gereğince bir kimseye bir şeyi vermek; arz etmek, takdim etmek

  • sunta

    Doğramacılıkta kereste olarak kullanılan, sıkıştırılmış talaş ve yongadan yapılan tahta; suni tahta

  • sunturlu

    Aşırı derecede olan

  • sunturlu küfür

    Çok kötü, berbat, ağza alınmaz söz

  • suntıraç

    Nalbantların, nallanacak hayvanın tırnağını keserken kullandıkları keskin araç

  • sunu

    Sunulan şey

  • sunu ve istem

    arz talep

  • sunucu

    Radyoda, televizyonda, bir eğlence yerinde programı sunan, açıklayan kimse; takdimci

  • sunuculuk

    Sunucunun işi ve görevi; takdimcilik

  • sunulabilme

    Sunulabilmek işi

  • sunulabilmek

    Sunulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sunulma

    Sunulmak işi

  • sunulmak

    Sunma işine konu olmak veya sunma işi yapılmak; arz edilmek, arz olunmak, takdim edilmek, takdim olunmak

  • sunuluş

    Sunulmak işi

  • sunum

    Sunmak işi

  • sunuverme

    Sunuvermek işi

  • sunuvermek

    Fırsat bulup sunmak

  • sunuş

    Sunmak işi

  • sunuştay

    Önceden belirlenmiş bir konuda sanal ortamda gerçekleştirilen bilimsel, sanatsal, kültürel vb. etkinlik

  • suoku

    Suokugillerden, bataklık bölgelerde ve su kenarlarında yetişen, kök sapları tazeyken acımtırak olan, kurutulduğunda yenebilen küçük bir bitki (Sagitteria)

  • suokugiller

    Bir çeneklilerden, örnek bitkisi suoku olan ve yetmiş kadar türü bilinen bir bitki familyası

  • supangle

    Süt ve kakao ile hazırlanan, yarı katı, yarı sıvı bir kıvama sahip bir çeşit tatlı; sup

  • supap

    Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak; sibop

  • supara

    Osmanlı Devleti'nde okul kitaplarının genel adı

  • superisi

    Çiçekleri tek eşeyli, gövdesi iki eşeyli olan su bitkisi

  • suples

    Güreşte hasmın sırtını yere getirmek için kendi üzerinden aşırılarak yapılan bir atma hareketi

  • Sur

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • sur

    Kale duvarı

  • sura

    Yumuşak ince bir tür ipekli kumaş

  • surat

    Somurtkanlık, asık yüzlülük

  • surat (veya suratı) bir karış

    öfkeli, kızgın ve somurtkan

  • surat asmak

    kaşlarını çatıp yüzüne küskün veya dargın bir anlam vermek, somurtmak

  • surat düşkünü

    Çirkin yüzlü (kimse)

  • surat etmek

    birine karşı küskün durmak, asık yüzlü olmak

  • surat kalmamak

    utanmaz duruma gelmek

  • surat mahkeme duvarı

    asık suratlı, kimseye gülmeyen, suskun duran

  • surata bak süngüye davran

    çok asık suratlı veya çirkin kimseler için kullanılan bir söz

  • suratlılık

    Suratlı olma durumu

  • suratsız

    Aksi, huysuz olan

  • suratsızlık

    Somurtkan olma durumu

  • suratı bir karış asılmak

    öfkelenmek, kızmak ve somurtmak

  • suratı değişmek

    bir kimseye karşı davranışı değişmek, daha sert bir durum almak

  • suratı kasap süngeriyle silinmiş

    "utanması, sıkılması kalmamış" anlamında kullanılan bir söz

  • suratı sirke satmak

    öfkeli, kızgın olduğu anlaşılmak

  • suratına indirmek

    tokat atmak

  • suratından düşen bin parça olmak

    öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak

  • suratını dağıtmak

    yüzüne zarar verecek biçimde dövmek

  • suratını ekşitmek (veya buruşturmak veya eğriltmek)

    yüzüne memnun olmadığını belirten bir anlam vermek

  • sure

    Kur'an'ın yüz on dört bölümünden her biri

  • suret

    Dış görünüş

  • suret almak (veya çıkarmak)

    bir belgenin kopyasını çıkarmak

  • sureten

    Dış görünüş bakımından

  • sureti haktan görünmek

    kendisini iyi niyetli imiş gibi göstermek

  • suretine girmek

    bir şeyin görünüşüne, biçimine benzemek

  • suretiyle

    Yoluyla, biçimiyle

  • Suriyeli

    Suriye’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • surname

    Osmanlı şehzadelerinin sünnet düğünlerini, padişah kızlarının doğum ve evlenme şenliklerini tasvir eden eserlere verilen ad

  • Suruç

    Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri

  • sus payı

    Susması, karşı gelmemesi veya bildiği bir sırrı yaymaması için birine verilen para vb. şey; susmalık, hakkısükût, sükût hakkı

  • susabilme

    Susabilmek işi

  • susabilmek

    Susma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • susak

    Susamış olan, susayan

  • susak ağızlı

    Anlamsız, boş konuşan (kimse)

  • susak burunlu

    İri, çirkin burunlu (kimse)

  • susaklık

    Susamış olma durumu

  • susallar

    Suda yaşayan bitki veya hayvan familyası

  • susam

    Susamgillerden, sıcak bölgelerde yetişen küçük bir bitki (Sesamum indicum)

  • susam helvası

    Kaynatılmış ağdalı şekerden yapılan ve susama bulanan bir tatlı türü

  • susam yağı

    Susam tanelerinden çıkarılan yağ; şırlağan

  • susama

    Susamak işi

  • susamak

    Su içme gereksinimi duymak

  • susamgiller

    İki çeneklilerden, en önemli ve örnek bitkisi susam olan, küçük bir bitki familyası

  • susamlı

    Susamı olan

  • susamsı

    Susamı andıran, susama benzeyen, susam gibi

  • susamsız

    Susamı olmayan

  • susatma

    Susatmak işi

  • susatmak

    Susamasına yol açmak, susuz bırakmak

  • susayış

    Susamak işi

  • susku

    Az konuşma, susma, sükût

  • suskun

    Çok az konuşan, sessiz, sakin olan; samut, sükûti

  • suskunlaşma

    Suskunlaşmak durumu

  • suskunlaşmak

    Suskun olmak

  • suskunlaştırma

    Suskunlaştırmak işi

  • suskunlaştırmak

    Suskun duruma getirmek

  • suskunluk

    Suskun olma durumu; sükûtilik

  • susma

    Susmak işi

  • susma hakkı

    Bir soruşturma sırasında sanığın, ceza yönünden aleyhine sonuç doğuracak sorulara cevap vermeme hakkı

  • susmak

    Konuşmasını bitirmek; kesmek

  • suspus

    Susmuş, sinmiş

  • suspus etmek

    susturmak

  • suspus olmak

    susmak, sinmek, sesini hiç çıkarmamak

  • susta

    Köpeğin arka ayakları üzerinde durması

  • susta durdurmak

    köpeği arka ayakları üzerinde durdurmak

  • susta durmak

    köpek arka ayakları üzerinde durmak

  • sustalı

    Sustası olan

  • sustalı çakı

    Sustasına basılarak açılan, açıldıktan sonra sustasına basılmadıkça kapanmayan bir tür büyük çakı

  • sustaya kalkmak

    köpek susta durmak

  • susturabilme

    Susturabilmek işi

  • susturabilmek

    Susturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • susturma

    Susturmak işi; ilzam

  • susturmak

    Susmasını sağlamak, susmasına sebep olmak

  • susturucu

    Susmasını sağlayan, susmasına sebep olan

  • susturulma

    Susturulmak işi

  • susturulmak

    Susması sağlanmak, konuşması önlenmek

  • susturuverme

    Susturuvermek işi

  • susturuvermek

    Çabucak susturmak

  • susturuş

    Susturmak işi

  • Susurluk

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • susuverme

    Susuvermek işi

  • susuvermek

    Ansızın susmak

  • Susuz

    Kars iline bağlı ilçelerden biri

  • susuz

    Suyu olmayan, suyu bulunmayan

  • susuzluk

    Susuz olma durumu

  • susuş

    Susmak işi

  • sut

    Eskiden bazı bitkilerden, bugün sodyum klorürden elde edilen sodyum karbonatın ticaretteki adı

  • sutaş

    Bazı giysilerin yaka, kol, cep vb. yerlerini süslemekte kullanılan işlemeli şerit; su (II), suyolu

  • sutlu

    Bileşiminde sut bulunan

  • suvarma

    Suvarmak işi

  • suvarmak

    Hayvana su vermek, su içirmek

  • suvarım

    Bir suvarmada veya sulamada verilen su miktarı

  • suvat

    Hayvan suvaracak yer; sıvat

  • suya düşmek

    bir şeyin gerçekleşme olasılığı kalmamak

  • suya göstermek

    hafifçe yıkamak

  • suya götürüp susuz getirmek

    herhangi bir işte akıl, zekâ, deneyim ve kurnazlıkla bir diğerini alt etmek

  • suya sabuna dokunmamak

    sakıncalı konularla ilgilenmemek, bunlardan söz etmemek

  • suya salmak

    boşuna harcamak

  • suyolu

    Bazı kâğıtların dokusunda bulunan, ışığa tutulduğunda görülebilen çizgi, resim veya yazı; filigran

  • suyu baştan (veya başından) kesmek

    işin aslı üzerinde kesin bir şey söyleyip ayrıntılarını konuşmaya gerek duymamak

  • suyu getiren de bir, testiyi kıran da

    testiyi kıran da bir, suyu getiren de

  • suyu görünce teyemmüm bozulur

    "bir zorunluluk dolayısıyla yapılmakta olan bir işin, bu zorunluluk ortadan kalktığında gereği gibi yapılmak için yeni baştan ele alınması gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • suyu kesilmiş değirmene dönmek

    işlemez, yararsız duruma gelmek

  • suyu mu çıktı?

    "beğenilmeyecek nesini gördün?" anlamında kullanılan bir söz

  • suyu nereden geliyor?

    "bir işi görmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor?" anlamında kullanılan bir söz

  • suyu seli kalmamak

    sulu yemek kaynaya kaynaya suyu azalmak

  • suyu çıkmak

    çok söz edildiği veya üzerinde yerli yersiz durulduğu için değerini yitirmek, önemsizleşmek

  • suyu ısınmak (veya kaynamak)

    işbaşından uzaklaştırılması yakın olmak

  • suyuk

    Organizmanın kan, lenf vb. sıvı bölümü

  • suyukçuluk

    Organizmadaki hastalık belirtilerini suyukların bozukluğuna bağlayan tıp öğretisi

  • suyun akıntısına gitmek

    olayların veya durumun gelişmesine göre davranmak, uymak

  • suyun başı

    suyun çıktığı yer, kaynak

  • suyuna gitmek

    suyunca gitmek

  • suyuna tirit

    baştan savma, değersiz, özensiz

  • suyunca gitmek

    bir kimseyi sinirlendirmeyecek biçimde davranmak

  • suyunu almak

    kaynatılan yiyeceğin suyunu ayırmak

  • suyunu çekmek

    yemek kaynayıp suyu kalmamak

  • suyunun suyu

    tavşanın suyunun suyu

  • suzeni

    Kasnağa gerilmiş kumaşa iğne veya tığla yapılan bir nakış türü

  • suzidil

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • suzidilara

    Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam

  • suzinak

    Klasik Türk müziğinde bir basit makam

  • suç

    Törelere, ahlak kurallarına aykırı davranış

  • suç aleti

    Suçun işlendiği alet veya suçun işlenmesinde söz konusu olan alet

  • suç bilimi

    Toplumsal bir olgu olarak suç ve suçluluğu inceleyen bilim; kriminoloji

  • suç bilimsel

    Suç bilimi ile ilgili; kriminolojik

  • suç duyurusu

    İşlenen suçu resmî makamlara bildirme, duyurma

  • suç duyurusunda bulunmak

    ilgiliye, ilgili makama suçu bildirmek

  • suç işlemek

    yasaya, töreye aykırı bir davranışta veya harekette bulunmak

  • suç olmak

    suç sayılmak

  • suç yükleme

    Birine suç atma

  • suçiçeği

    Genellikle çocuklarda görülen döküntülü, bulaşıcı, salgın hastalık

  • suçlama

    Suçlamak işi; itham, töhmet

  • suçlamak

    Bir kimsenin herhangi bir suç işlediğini öne sürmek; itham etmek

  • suçlanabilme

    Suçlanabilmek işi

  • suçlanabilmek

    Suçlanma ihtimali bulunmak

  • suçlandırma

    Suçlandırmak işi

  • suçlandırmak

    Suçlu olduğuna karar vermek, suçlu olduğunu ileri sürmek

  • suçlandırılma

    Suçlandırılmak işi

  • suçlandırılmak

    Suç yüklendirilmek, itham ettirilmek

  • suçlanma

    Suçlanmak işi

  • suçlanmak

    Suçlama işine konu olmak, itham edilmek

  • suçlanılma

    Suçlanılmak işi

  • suçlanılmak

    Suçlanmak işi yapılmak

  • suçlanış

    Suçlanmak işi

  • suçlayıverme

    Suçlayıvermek işi

  • suçlayıvermek

    Ayrıntılı düşünmeden suçlamak

  • suçlayış

    Suçlamak işi

  • suçlu

    Suç işlemiş, suçu olan (kimse); mücrim

  • suçlu olmak

    suçlu sayılmak

  • suçluluk

    Suçlu olma durumu; mücrimlik

  • suçluluk duygusu

    Kişinin ahlaki, dinî kuralları çiğnediğini sezmesi sonucu bilinçli veya bilinçsiz olarak kapıldığı ve kendisiyle ilgili değer yargılarını sarsan duygu; suçluluk hissi

  • suçsuz

    Suçu olmayan, suç işlememiş olan; masum

  • suçsuzluk

    Suç işlememiş olma durumu

  • suçundan geçmek

    suçunu bağışlamak

  • suçunu bağışlamak

    bir kimseye işlediği suçun cezasını vermemek

  • suçüstü

    Birini suç işlerken yakalama; cürmümeşhut, meşhut suç

  • suçüstü mahkemesi

    Failin suçüstü yakalandığı durumlarda duruşmasının görüldüğü mahkeme; meşhut cürümler mahkemesi

  • suçüstü yakalamak

    suç işleyeni suçu işlediği sırada veya hareketinden çok az önce yakalamak

  • suölçer

    Su vb. akışkanlara ilişkin derinliği ve ağırlığı, basıncı ölçmeye yarayan alet; hidrometre

  • Suşehri

    Sivas iline bağlı ilçelerden biri

  • suşeridi

    Su kamışıgillerden, şeridi andıran, yaprakları açık yeşil renkte sucul bir bitki (Sparmanaum)

  • suşi

    İnce şerit biçimindeki yosun tabakasının içine çiğ balık, yağsız, tuzsuz haşlanmış pirinç ve özel baharat karışımının konulmasıyla hazırlanan Japon yemeği

  • sâdır

    Çıkan, görünen

  • sâdır olmak

    ortaya çıkmak

  • sâri

    Başkasına geçen

  • söbelen

    Orman açıklıklarında, yol kenarlarında, meralarda, park ve bahçelerde ilkbahar ve sonbahar aylarında öbekler hâlinde yetişen, beyaz tonlarındaki silindir biçimli şapkası pütürlü, bazitli bir tür mantar; pösteki mantarı (Coprinus comatus)

  • Söke

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • söke söke

    Zorla, büyük uğraşılar vererek

  • söke söke almak (veya geri almak)

    büyük bir mücadele sonunda elde etmek

  • sökebilme

    Sökebilmek işi

  • sökebilmek

    Sökme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sökme

    Sökmek işi

  • sökmek

    Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvet kullanarak veya gevşeterek çıkarmak, çekip ayırmak

  • söktürme

    Söktürmek işi

  • söktürmek

    Sökme işini yaptırmak

  • söktürücü

    Söktürme işini yaptıran, söktüren

  • sökü otu

    Baklagillerden, kumlu topraklarda yetişen bir bitki (Ornithopus)

  • sökük

    Sökülmüş

  • sökük dikmek

    sökülmüş olan bir şeyi onarmak

  • sökükçü

    Sökük dikip yama yapan kimse

  • sökülme

    Sökülmek işi

  • sökülmek

    Sökme işine konu olmak

  • sökülüş

    Sökülmek işi

  • söküm

    Sökmek işi

  • sökümcü

    Sökme işini yapan (kimse)

  • sökümcülük

    Sökümcünün yaptığı iş

  • sökün

    "Birçok kişi veya şey birbiri ardından gelmek, görünmek" anlamlarına gelen sökün etmek birleşik fiilinde geçer

  • sökün avı

    Kuşların, özellikle kekliklerin göç zamanı yapılan av

  • söküntü

    Sökülen şeyin parçası

  • söküp atmak

    gözden çıkarmak, kıymak, feda etmek

  • söküş

    Sökmek işi

  • sölenterler

    Bitkimsi hayvanlardan denizanalarını, sifonluları ve mercanları içine alan bir bölüm

  • sölom

    Orta derinin iki tabakası arasında bulunan ve oğulcukta genel vücut boşluğunu oluşturan oyuk

  • sölomlular

    Bir vücut boşluğu bulunan hayvanlar

  • sölpük

    Yumuşak, kötü olan (et)

  • sölpüme

    Sölpümek işi

  • sölpümek

    Şişmanken zayıflamak

  • sömikok

    Taş kömürünün 500-600 °C'de damıtılmasıyla elde edilen kömür

  • sömürebilme

    Sömürebilmek işi

  • sömürebilmek

    Sömürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sömürge

    Bir devletin kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği ekonomik veya siyasal çıkarlar sağladığı ülke, sömürülen ülke; müstemleke, koloni

  • sömürgeci

    Sömürgesi olan, sömürge elde etmek amacında olan kimse veya ülke; müstemlekeci, kolonyalist, kolonizatör

  • sömürgecilik

    Genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi; müstemlekecilik, kolonyalizm, kolonizatörlük

  • sömürgeleşme

    Sömürge durumuna gelme; müstemlekeleşme

  • sömürgeleşmek

    Sömürge durumuna gelmek; müstemlekeleşmek

  • sömürgeleştirme

    Sömürgeleştirmek işi; müstemlekeleştirme

  • sömürgeleştirmek

    Sömürge durumuna getirmek, sömürge yapmak; müstemlekeleştirmek

  • sömürgenlik

    Sömürgen olma durumu

  • sömürme

    Sömürmek işi; istismar

  • sömürmek

    Üretim araçları sahipleri, başkalarının emeğine ve onların yarattıkları değerlere el koymak

  • sömürtme

    Sömürtmek işi

  • sömürtmek

    Sömürtme işini yaptırmak

  • sömürü

    Sömürmek işi

  • sömürücü

    Sömürüyü gerçekleştiren (kimse); sömürgen, istismarcı

  • sömürücülük

    Sömürücü olma durumu

  • sömürülme

    Sömürülmek işi

  • sömürülmek

    Sömürme işine konu olmak; yüzülmek

  • sömürülüş

    Sömürülmek işi

  • sömürüş

    Sömürmek işi

  • söndürebilme

    Söndürebilmek işi

  • söndürebilmek

    Söndürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söndürme

    Söndürmek işi; itfa

  • söndürmek

    Ateş ve ışığın yanmasına, aydınlatmasına son vermek

  • söndürtme

    Söndürtmek işi

  • söndürtmek

    Söndürme işini yaptırmak

  • söndürücü

    Yangınları söndürmeye yarayan

  • söndürülebilme

    Söndürülebilmek işi

  • söndürülebilmek

    Söndürülme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söndürülme

    Söndürülmek işi

  • söndürülmek

    Söndürme işine konu olmak

  • söndürülüş

    Söndürülmek işi

  • söndürüş

    Söndürmek işi

  • sönme

    Sönmek işi

  • sönmek

    Yanmaz, aydınlatmaz, parlamaz olmak

  • sönük

    Sönmüş olan

  • sönüklük

    Sönük olma durumu

  • sönüm

    Bir salınım hareketinin genliğinin türlü dirençlerin etkisiyle küçülmesi; itfa

  • sönüm ayrımı

    Süresi gelmiş borç senetlerini ödemek amacıyla ayrılmış yedek para

  • sönümleme

    Sönümlemek işi

  • sönümlemek

    Bir salınım hareketinin genliğini küçültmek, azaltmak; itfa etmek

  • sönümlendirilme

    Sönümlendirilmek işi

  • sönümlendirilmek

    Sönümlendirme işi yapılmak

  • sönümlendirme

    Sönümlendirmek işi

  • sönümlendirmek

    Sönümlenme işini yaptırmak

  • sönümlenme

    Sönümlenmek işi

  • sönümlenmek

    Sönümleme işi yapılmak

  • sönümlü

    Belirli bir sürede genliği sıfıra inen (salınım hareketi)

  • sönümsüz

    Genliği hiçbir zaman sıfıra yaklaşmayan, her devirde beslenen (salınım hareketi); beslenen

  • sönüverme

    Sönüvermek işi

  • sönüvermek

    Ansızın veya çabucak sönmek

  • sönüş

    Sönmek işi

  • sör

    Katolik mezhebinde kendini dine adayan ve manastırda yaşayan kadın

  • sörf

    Yelkenli veya yelkensiz özel kayma aracı ile denizde yapılan bir spor türü; yelken kayağı

  • sörf tahtası

    Sörf yapmak için kullanılan özel bir tür tahta

  • sörf yapmak

    yelkenli veya yelkensiz özel kayma aracı ile denizde spor yapmak

  • sörfçü

    Sörf sporu yapan kimse

  • sörfçülük

    Sörfçü olma durumu

  • sövdürme

    Sövdürmek işi

  • sövdürmek

    Sövme işini yaptırmak veya sövmesine yol açmak

  • söve

    Kapı ve pencerenin yerleştiği kasa, çerçeve

  • sövebilme

    Sövebilmek işi

  • sövebilmek

    Sövme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söven

    Büyük sopa

  • sövme

    Sövmek işi; küfretme, küfrediş, küfür, şetim

  • sövmek

    Onur kırıcı, çoğu basmakalıp kaba sözler söylemek; donatmak, kalaylamak, kayarlamak, küfretmek, yıkamak

  • sövülme

    Sövülmek işi

  • sövülmek

    Sövme işine konu olmak

  • sövüntü

    Hafif sövme yollu, kaba ve yakışıksız söz

  • sövüp saymak

    aralıksız küfürler sıralamak, uzun uzadıya söverek yermek

  • sövüş

    Sövmek işi

  • sövüşme

    Sövüşmek işi

  • sövüştürme

    Sövüştürmek işi

  • sövüştürmek

    Birbirine sövdürmek

  • söylem

    Bir düşünceyi ortaya koymaktaki yaklaşım tarzı

  • söylem analizi

    Herhangi bir yazılı veya sözlü metnin derin anlamının çözümlenmesi

  • söyleme

    Söylemek işi; irat

  • söylemediğini bırakmamak

    bir kimse veya bir konu ile ilgili olarak söylenmemesi gereken şeyleri söylemek

  • söylemek

    Düşündüğünü veya bildiğini sözle anlatmak; buyurmak

  • söylemesi ayıp

    utanılacak bir durumun açıklanması sırasında kullanılan bir söz

  • söylemseme

    Söylemsemek işi

  • söylemsemek

    Söyleniş özelliği taşımak

  • söylenebilme

    Söylenebilmek işi

  • söylenebilmek

    Söylenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söylenilme

    Söylenilmek işi

  • söylenilmek

    Herhangi biri söylenmek

  • söyleniş

    Söylenmek işi

  • söylenme

    Söylenmek işi

  • söylenmek

    Kendi kendine konuşmak, kendi kendine bir şeyler söylemek

  • söylenti

    Ağızdan ağıza dolaşan, kesinlik kazanmayan haber; rivayet

  • söyletebilme

    Söyletebilmek işi

  • söyletebilmek

    Söyletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söyletme

    Söyletmek işi

  • söyletmek

    Söylemesine yol açmak

  • söylettirme

    Söylettirmek işi

  • söylettirmek

    Söyletme işini yaptırmak

  • söylev

    Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla söylenen, uzunca, coşkulu ve güzel söz; nutuk, hitabe

  • söylev vermek

    Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla coşkulu ve güzel söz söylemek

  • söylevci

    Bir topluluk karşısında konuşan kimse

  • söylevcilik

    Söylevci olma durumu

  • söyleyebilme

    Söyleyebilmek işi

  • söyleyebilmek

    Söyleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • söyleyeceği olmak

    herhangi bir konuda kendisinin de diyecekleri bulunmak

  • söyleyiverme

    Söyleyivermek işi

  • söyleyivermek

    Çabucak söylemek

  • söyleyiş

    Söylemek işi

  • söyleşi

    Karşılıklı yapılan arkadaşça, dostça konuşma

  • söyleşici

    Söyleşi yapan kimse

  • söyleşme

    Söyleşmek işi

  • söyleşmek

    Karşılıklı konuşmak, hasbihâl etmek, sohbet etmek

  • söz

    Bir düşünceyi eksiksiz olarak anlatan kelime dizisi; lakırtı, kal (II), kavil, kelam, laf

  • söz almak

    konuşmak için toplantı başkanından izin almak, konuşmaya başlamak

  • söz altında kalmamak

    bir kimsenin kendisine dokunan sözüne gereken cevabı vermek

  • söz anlamaz

    laf anlamaz

  • söz anlatmak

    laf anlatmak

  • söz anlayan beri gelsin

    "hiçbiriniz laf anlamıyorsunuz" anlamında kullanılan bir söz

  • söz aramızda

    laf aramızda

  • söz atmak

    laf atmak

  • söz ayağa düşmek

    bir sorun, karışmaları gerekmeyen veya yetkisiz ve sorumsuz kimselerin görüş bildirdikleri duruma gelmek

  • söz açmak

    bir konu üzerine konuşmaya başlamak

  • söz bir, Allah bir

    verilen sözden dönülmeyeceğini anlatan bir söz

  • söz birliği etmek

    ağız birliği etmek

  • söz cambazlığı

    Söz cambazı olma durumu

  • söz cambazı

    Söz söylemesini iyi bilen, ağzı laf yapan kimse

  • söz dalaşı

    Karşılıklı söz söyleme, sözle saldırma; polemik

  • söz dinlemek (veya tutmak)

    söylenen bir sözü, verilen bir öğüdü benimsemek, davranışlarını bunlara uydurmak

  • söz dizimsel

    Söz dizimi ile ilgili olan; sentaktik

  • söz düellosu

    İki kişi arasında sözle yapılan tartışma; söz yarışı

  • söz düşmemek

    başkalarının konuşmasından kendisine sıra gelmemek

  • söz düşürmek

    konuşmayı belli bir konuya getirmek

  • söz ehli

    Konuşması istekle, zevkle dinlenen (kimse)

  • söz etmek

    bir şey üzerine konuşmak

  • söz gelişi

    Bir düşünceyi açıklamak için örnek gösterileceğinde o örneğe giriş olarak söylenen bir söz; söz gelimi, söz misali, temsil, söz temsili, örneğin, mesela, bilfarz

  • söz gelmek

    bir davranışından dolayı eleştiriye konu olmak, yerilmek

  • söz getirmek

    birinin eleştirilmesine sebep olmak

  • söz geçirmek

    söylediğini, istediğini yaptırmak

  • söz gösterisi

    Toplumun ilgisini çeken, çeşitli konuların ele alındığı, karşılıklı şaka ve takılmalarla süslenen program; tolkşov

  • söz götürmek

    doğruluğu ve gerçekliği tartışılabilir olmak

  • söz gümüşse sükût altındır

    "susmak bazen konuşmaktan daha iyi sonuç verir" anlamında kullanılan bir söz

  • söz işitmek

    laf işitmek

  • söz kaldıramamak

    onuruna dokunan söze dayanamayıp karşılık verir yaradılışta olmak

  • söz kapısı

    Söz töreninin yapıldığı yer veya ev

  • söz karışıklığı

    Bir kelimenin yerine bir başkasını kullanma biçiminde görülen konuşma bozukluğu; kelime karışıklığı, parafazi

  • söz kesmek

    genellikle evlenmek için anlaşıp kesin karar vermek

  • söz konusu

    Sözü edilen, üzerinde konuşulan; bahis konusu, bahis mevzusu, mevzubahis

  • söz konusu edilmek

    sözü edilmek, konuşulmak

  • söz konusu olmak

    üzerinde konuşulmak, bahis konusu olmak, bahis mevzusu olmak

  • söz meydanı

    Serbestçe konuşulacak yer

  • söz olmak

    dedikodu yapılmak veya bir iş hoş karşılanmamak

  • söz olsun diye

    öylesine

  • söz rüşveti

    Bir çıkar sağlamak için bir kimseyi övme

  • söz sahibi

    Bir konuda bilgisi veya yetkisi olan (kimse)

  • söz sahibi olmak

    bir konuda konuşma yetkisi olmak

  • söz sözü açmak

    bir konudan konuşurken hemen arkasından türlü konulara geçmek

  • söz sırası

    Bir toplulukta konuşma yapma zamanı

  • söz taşımak

    laf taşımak

  • söz tutmak

    söz dinlemek

  • söz ustası

    Söz söylemesini bilen veya ağzına söz yakışan kimse

  • söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir

    "sözün insanlar üzerinde etkisi büyüktür; yerinde söylenen sözler işlerin yoluna girmesini sağlar, ölçüsüz ve sert söylenen sözler ise karşıdakini öfkelendirir, söyleyenin öldürülmesine bile yol açabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • söz varlığı

    Bir dildeki sözlerin bütünü; söz hazinesi, söz dağarcığı, sözcük hazinesi, kelime hazinesi, kelime kadrosu, vokabüler

  • söz vermek

    bir işi yapacağını kesinlikle bildirmek

  • söz yazarı

    Müzik parçalarının metnini yazan kimse; güfteci

  • söz yetiştirmek

    laf yetiştirmek

  • söz yitimi

    Beyinde meydana gelen bir hasar sonucunda kişinin anlama, konuşma, dinleme yeteneklerinde değişik oranlarda ortaya çıkan kaybolma nedeniyle ses çıkarma yeteneği kaybolmadığı hâlde istenilen sözü bulup söyleyememe hastalığı; afazi

  • söz yok!

    "mükemmel, çok güzel, kusursuz, eleştirilecek bir tarafı yok" anlamında kullanılan bir söz

  • söz yüzüğü

    Nişanlılık öncesi takılan, sözlülük bağını gösteren yüzük

  • söz zinciri

    Dil birimlerinin birbirini izlemesinden doğan ve ardışıklığa dayanan düzen

  • söz çakmak

    laf çakmak

  • söz çıkarmak

    laf çıkarmak

  • söz çıkmak

    ortalıkta bir söylenti dolaşmak

  • sözce

    Söz bakımından

  • sözcelem

    Sözcelerin belli bir bağlam ve durum içinde gerçekleştirilmesi

  • sözcü

    Bir kurul, bir topluluk veya kişi adına söz söyleme, onun düşünce ve davranışlarını savunma yetkisi olan kimse

  • sözcük bilimci

    Sözcük bilimi uzmanı; leksikolog

  • sözcük bilimi

    Bir dilin söz varlığını oluşturan birimleri ve bu birimlerin yapılarını ve anlamlarını, birbirleriyle ilişkilerini, zaman içinde yaşadığı değişim ve gelişmeleri araştıran dil bilimi dalı; leksikoloji

  • sözcüklü

    Sözcüğü olan

  • sözcüksüz

    Sözcüğü olmayan

  • sözcülük

    Sözcü olma durumu

  • sözde

    Gerçekte öyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi kabul edilen (şey veya kimse)

  • sözde kalmak

    yapılacağı bildirilmiş bir iş konuşulup gerçekleşmemek

  • sözde özne

    Edilgen fiilin özne görevini yüklenmiş nesnesi; dolaylı özne: Kapı açıldı cümlesindeki “kapı” sözde öznedir

  • sözden anlamak

    laftan anlamak

  • söze atılmak

    bir konu konuşulurken birden araya girip konuşmaya başlamak

  • söze başlamak

    konuşmaya başlamak, bir konuya girmek

  • söze boğmak

    lafa boğmak

  • söze dalmak

    lafa dalmak

  • söze karışmak

    lafa karışmak

  • söze son vermek

    konuşmayı bitirmek

  • söze yatmak

    söz dinlemek

  • sözel

    Sözle ilgili, söze dayanan

  • sözel zekâ

    Dili etkin kullanabilme, sözcüklerle düşünebilme, anlamları kavrayabilme, dildeki farklı yapıları fark edebilme, yeni yapılar oluşturabilme, farklı dilsel kalıplarla ilgilenme becerilerini içeren zekâ; dilsel zekâ

  • sözel öğrenme

    Düşüncelerin açıklanması ve iletişim için gerekli anlama ve anlatma becerilerini elde etme işi

  • sözgötürmezlik

    Sözgötürmez olma durumu

  • sözleme

    Sözlemek işi

  • sözlemek

    Evlendirmek üzere söz kesmek

  • sözlendirme

    Sözlendirmek işi

  • sözlendirmek

    Bir filmi görüntüleriyle eş zamanlı olarak sözlü duruma getirmek

  • sözlenme

    Sözlenmek işi; söz kesimi

  • sözlenmek

    Evlenmek için anlaşarak kesin karar vermek

  • sözleşme

    Sözleşmek işi; anlaşma, kavil, kavilleşme, kavletme

  • sözleşme tutanağı

    Sözleşme şartlarını içeren belge

  • sözleşme yapmak

    bir sözleşmeyi yazılı olarak belirlemek, mukavele yapmak, kontrat yapmak

  • sözleşmek

    Herhangi bir iş konusunda birbirine karşılıklı söz vermek; kavilleşmek, kavletmek

  • sözleşmeli

    Sözleşmeye dayanan, sözleşme yapılan; mukaveleli, kontratlı

  • sözleşmeli er

    Vatani görevini yapmakla olan yükümlü erlerin yapmış oldukları görevleri yerine getirmek üzere belirli bir ücret karşılığı istihdam edilen asker

  • sözleşmeli erbaş

    Vatani görevini yapmakla olan yükümlü erbaşların yapmış oldukları görevleri yerine getirmek üzere belirli bir ücret karşılığı istihdam edilen asker

  • sözleşmelilik

    Sözleşmeli olma durumu

  • sözleşmesiz

    Sözleşmeye dayanmayan, sözleşme yapılmamış olan; mukavelesiz, kontratsız

  • sözleşmesizlik

    Sözleşmesiz olma durumu

  • sözlü

    Sözle, konuşma biçiminde yapılan; şifahi, oral, yazılı karşıtı

  • sözlü edebiyat

    Yazının icat edilmediği veya yaygın olmadığı zamanlarda ortaya çıkıp nesilden nesile sözlü olarak aktarılan masal, efsane, türkü vb. edebî ürünler; şifahi edebiyat

  • sözlü film

    Oyuncuların yalnız davranışlarını değil, konuşmalarını da veren film

  • sözlü kültür

    Sözlü olarak aktarılan kültür ögelerinin tamamı

  • sözlü saldırı

    Kişi veya kişileri rahatsız etmek amacıyla söz ile sataşma, laf atma

  • sözlü soru önergesi

    Türkiye Büyük Millet Meclisinde sözlü olarak cevaplandırılması istenen soru

  • sözlü tarih

    Olayların, durumların veya gelişmelerin yaşayanlardan, dinleyenlere aktarılması yoluyla oluşturulan tarih bilgisi

  • sözlük

    Bir dilin bütün zamanlarda veya belli bir çağda kullanılmış kelimelerini, kelime gruplarını deyim ve atasözlerini genellikle alfabe sırasına göre alarak sözcük türünü, okunuşunu, yabancı kökenliyse hangi dilden geldiğini, kullanım alanlarını gösterip tanımlarını yapan, varsa başka dillerdeki karşılıklarını veya Türkçe karşılıklarını veren, örnek cümlelerle destekleyen eser; kamus, lügat

  • sözlük birimi

    Sözlükte madde başı olarak yer alacak anlamlı söz varlığı; leksik birimi

  • sözlükleşme

    Sözlükleşmek durumu

  • sözlükleşmek

    Bir söz, sözlük maddesi değeri kazanmak

  • sözlükselleşme

    Anlık oluşum sonucu ortaya çıkan, toplumda yaygınlık kazanarak kurumsallaşma aşamasındaki bağlı biçim biriminin asıl biçim hâline gelmesiyle kalıplaşan sözlük birimi

  • sözlükçe

    Herhangi bir bilim dalının söz varlığını içeren sözlük

  • sözlükçü

    Sözlük yazan ve hazırlayan kimse; lügatçi, leksikograf

  • sözlükçülük

    Bir dilin veya karşılıklı olarak daha fazla dilin söz varlığını sözlük biçiminde ortaya koymak üzere yöntemleri araştırma; sözlük hazırlama, yazma ilkelerini, kurallarını geliştirme ve uygulama alanına çıkarma işi; sözlük bilgisi, lügatçilik, leksikografi

  • sözlülük

    Sözlü olma durumu

  • sözsel

    Söze ilişkin, sözle ilgili

  • sözsellik

    Sözsel olma durumu

  • sözsüz

    Konuşmadan yapılan; kelimesiz

  • sözsüz oyun

    Düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı amaçlayan oyun; pandomim

  • sözsüzlük

    Sözsüz olma durumu

  • sözü (veya sözünü) çevirmek

    lafı çevirmek

  • sözü açılmak

    bir şey veya bir konu üzerinde konuşulmaya başlanmak

  • sözü ağzına tıkamak

    lafı ağzına tıkamak

  • sözü ağzında bırakmak

    lafı ağzında bırakmak

  • sözü ağzında gevelemek

    lafı ağzında gevelemek

  • sözü ağzında kalmak

    konuşmasını bitirememek

  • sözü ağzından almak

    lafı ağzından almak

  • sözü bağlamak

    lafı bağlamak

  • sözü dağıtmak

    konuşurken birçok konuya değinerek anlatmak isteği konudan uzaklaşmak

  • sözü dolandırmak

    lafı dolandırmak

  • sözü döndürüp dolaştırmak

    lafı döndürüp dolaştırmak

  • sözü edilmek

    adı anılmak, bahsedilmek

  • sözü geçmek

    kendisini kabul ettirmiş olmak, hatırı sayılmak

  • sözü kesmek

    konuşmasını bitirmeden susmak

  • sözü kısa kesmek

    lafı kısa kesmek

  • sözü mü olur?

    lafı mı olur?

  • sözü sohbeti yerinde

    güzel, oyalayıcı, kırmadan konuşan

  • sözü tartmak

    ölçülü konuşmak

  • sözü uzatmak

    lafı uzatmak

  • sözüm meclisten dışarı

    konuşma arasında çirkin veya uygunsuz bir söz kullanmak gerektiğinde o sözden orada bulunanların alınmamasını belirtmek için söylenen bir söz

  • sözüm yabana

    sözüm meclisten dışarı

  • sözün ardı boşa çıkmak

    söz olumlu sonuca ulaşmamak

  • sözünde durmak

    verdiği sözü yerine getirmek, verdiği sözden dönmemek, verdiği sözü tutmak

  • sözünden dönmek

    verdiği sözü yerine getirmemek veya tutmamak

  • sözünden çıkmamak

    birinin isteklerine, öğütlerine, sözlerine uyarak davranmak

  • sözüne gelmek

    birinin söylediğini sonunda kabul etmek

  • sözüne sadık kalmak

    verdiği söze bağlı olmak

  • sözüne sahip

    Söylediğini yerine getiren, sözünü tutan

  • sözünü (veya sözünüzü) balla kestim (veya kesiyorum)

    karşısındakinin konuşmasını kesip arada herhangi bir şey hatırlatmak istenildiğinde izin dilemek için söylenen bir söz

  • sözünü ağzına tıkmak

    konuşmasına izin vermemek

  • sözünü bağlamak

    konuşmasını bitirmek için son sözlerini söylemek

  • sözünü bilmek

    lafını bilmek

  • sözünü bilmemek

    bir sözü, nereye varacağını düşünmeden söyleyemek

  • sözünü esirgememek (veya sakınmamak)

    düşündüğünü, karşısındakini kıracak bir söz olsa bile söylemekten çekinmemek

  • sözünü etmek

    birinden veya bir konudan söz etmek, onunla ilgili olarak konuşmak

  • sözünü geri almak

    üstüne aldığı bir işten vazgeçtiğini söylemek

  • sözünü karşılamak

    bir kimsenin sözüne cevap vermek

  • sözünü kesmek

    biri konuşurken söze karışıp onun konuşmasına fırsat vermemek

  • sözünü tutmak

    öğüdüne uymak

  • sözünü yabana atmamak

    lafını yabana atmamak

  • sözünü yedirmek

    lafını yedirmek

  • sözünü yemek

    lafını yemek

  • sözünün eri

    verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren kimse

  • söğürme

    Ateşte közlenerek hazırlanmış patlıcan

  • Söğüt

    Bilecik iline bağlı ilçelerden biri

  • söğüt

    Söğütgillerden, sulak yerlerde yetişen, yaprakları almaşık ve alt yüzleri havla örtülü büyük bir ağaç (Salix)

  • söğütgiller

    İki çeneklilerden, söğüt, kavak vb. türleri içine alan bir bitki familyası

  • Söğütlü

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • söğütlü

    Söğüt ağaçları bulunan (yer)

  • söğütlük

    Söğüt ağacı bol olan yer

  • söğüş

    Soğuk olarak yenen haşlanmış et

  • söğüşlük

    Söğüş yapmaya elverişli (et veya sebze)

  • sübek

    Bazı yerlerde beşikteki çocukların bacakları arasına yerleştirilen sidik şişesi veya sidiği bir kaba akıtacak boru

  • sübekli

    Sübeği olan

  • süblime

    Süblimleştirme yoluyla elde edilen ürün

  • süblimleşme

    Süblimleşmek işi

  • süblimleşmek

    Bir cisim, katı durumdan sıvı durumuna geçmeden doğrudan doğruya gaz durumuna dönüşmek

  • süblimleştirme

    Bir cismi katı durumdan doğrudan doğruya gaz durumuna dönüştürmeye dayanan işlem

  • süblimleştirmek

    Bir cismi katı durumdan doğrudan doğruya gaz duruma dönüştürmek

  • sübut

    Gerçekleşme, şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkma

  • sübut bulmak

    tanıtlanmak, ispat edilmek

  • sübvanse

    "Para yardımı yapmak, desteklemek" anlamındaki sübvanse etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • sübyan

    Çocuklar

  • sübyan koğuşu

    Tutukevlerinde suçlu çocukların bulunduğu bölüm

  • sübyancı

    Ergenlik çağına girmemiş çocuklara karşı cinsel ilgi duyan kimse; pedofil

  • sübyancılık

    Sübyancı olma durumu; pedofili

  • sübye

    Badem içi, ezilmiş sarımsak, kavun çekirdeği vb.nden yapılan boza koyuluğunda sıvı

  • sücut

    Secdeye varma, secde etme

  • südreme

    Südremek işi

  • südremek

    Sarhoş olmak, esrimek

  • süet

    Yumuşak, yüzü ince havlı bir deri türü; podösüet

  • süfli

    Aşağı, aşağılık, bayağı, adi

  • süflileşme

    Süflileşmek işi

  • süflileşmek

    Süfli duruma gelmek, süfli olmak

  • süflilik

    Süfli olma durumu

  • Süheyl

    Güney yarım kürede bulunan büyük ve parlak yıldız; Yıldırak

  • süit

    Aynı tonda yazılmış şarkı biçimindeki dans müziği

  • süklüm püklüm

    Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş

  • süklüm püklümlük

    Süklüm püklüm olma durumu

  • sükse

    Dikkat çeken başarı

  • sükse yapmak

    başarı kazanmak

  • sükûnet

    Huzurlu, rahat olma; sükûn

  • sükûnet bulmak

    sakinleşmek, rahatlamak

  • sükûnetle

    Metîn bir biçimde

  • sükûnetli

    Durgun, sakin, hareketsiz olan

  • sükût

    Susma, konuşmama, söz söylememe

  • sükût ikrardan gelir

    "susmak kabul etmek demektir" anlamında kullanılan bir söz

  • sükûtla geçiştirmek

    sözü edilmesi gereken bir noktayı söylemeden atlamak, bile bile bir konuya değinmemek

  • sülale

    Soy, hısım akraba

  • Süleymanpaşa

    Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri

  • sülfamit

    Mikroplara karşı etkili olan azotlu ve kükürtlü organik birleşimlerin ortak adı

  • sülfat

    Sülfürik asidin tuzu veya esteri

  • sülfatlama

    Mantar hastalıklarına karşı bitkilere bakır sülfat, demir sülfat püskürtme veya bitkileri bu maddelere bulama işlemi

  • sülfatlanma

    Bir akümülatörün levhaları üzerinde kurşun sülfat tabakasının oluşması

  • sülfatlaşma

    Doğal maden sülfürlerinin hava ve su etkisiyle yavaş yavaş sülfat durumuna dönüşmesi

  • sülfit

    Sülfürlü asit tuzu

  • sülfitleme

    Şarapçılıkta üzüm, elma veya armut şırasını kükürtdioksitle temizleme yöntemi

  • sülfür

    Kükürdün başka bir elementle yaptığı bileşik

  • sülfürik

    Sülfürle ilgili

  • sülfürik asit

    Suda çözünerek büyük bir ısı açığa çıkaran, şurup kıvamında, renksiz, kokusuz, 10 °C'de katılaşan bir sıvı; kara boya, zaç yağı

  • sülfürimetre

    Bir maddedeki kükürt oranını tespit etmek için kullanılan alet

  • sülfürleme

    Kükürtle birleştirmek için yapılan işlem

  • sülfürlemek

    Kükürtle birleştirmek

  • süline

    Dar ve uzun kavkılı bir deniz yumuşakçası; çakı, denizçakısı (Solen)

  • Süloğlu

    Edirne iline bağlı ilçelerden biri

  • süluk

    Bir yola girme, bir yol tutma

  • süluk etmek

    bir işe girmek

  • sülük

    Sülüklerden, tatlı sularda yaşayan, vücudunda yirmi iki sindirim kesesi olduğu için bir kezde ağırlığının sekiz katı kan emebilen, halk arasında bazı kan hastalıklarının tedavisinde yararlanılan hayvan (Hirudo medicinalis)

  • sülük gibi

    çok sırnaşık, yapışkan (kimse)

  • sülük vurmak

    tedavi amacıyla sülük yapıştırmak

  • sülükler

    Halkalılar takımından, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan, uzun ve yassı vücutları otuz dört parçadan oluşmuş, gözleri gelişmemiş, iki çekmenli, kan emen türlerinde tükürük bezlerinin bir salgısı kanın pıhtılaşmasını önleyen bir enzim yapan asalaklar sınıfı

  • sülükçü

    Sülük satan kimse

  • sülükçülük

    Sülükçünün yaptığı iş

  • sülün

    Sülüngillerden, kuyruğu çok uzun, eti yenilen bir kuş (Phasianus colchicus)

  • sülün gibi

    boylu boslu ve yürüyüşü güzel (kız veya kadın)

  • sülüngiller

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, tavuksular ve tavuklar alt takımına giren geniş bir familyası; tavukgiller

  • sülünlük

    Sülünlerin üretildiği ve yetiştirildiği yer

  • sülüs

    Üçte bir

  • sülüğen

    Erimiş kurşunun, bir hava akımında yükseltgenmesiyle üretilen, çok yoğun ve zehirli, pas önleyici astar boyaların hazırlanmasında kullanılan kırmızı boya

  • sümbül

    Zambakgillerden, soğanla üretilen, keskin kokulu ve türlü renkli, çok yıllık bir süs bitkisi (Hyacinthus orientalis)

  • sümbüle

    Klasik Türk müziğinde bir makam

  • sümbüli

    Yağmur yağdırmayan koyu renkli bulutlarla örtülü (hava)

  • sümbülteber

    Zambakgillerden, güzel kokulu, beyaz renkli bir çiçek (Polianthes)

  • sümek

    Eğirilmek için temizlenmiş, taranmış yumak biçiminde yün

  • sümen

    Üzerinde yazı yazmaya, arasında evrak saklamaya yarayan deri kaplı altlık

  • sümen altı etmek

    bir evrakın işleme konulmasını engellemek

  • Sümer

    Mezopotamya'da yaşamış bir ulus ve bu ulustan olan kimse

  • Sümerce

    Sümerlerin kullandığı dil

  • Sümerolog

    Sümer dili ve eserleri ile uğraşan bilim adamı

  • Sümeroloji

    Sümer dili ve eserlerini konu alan bilim dalı

  • Sümerolojik

    Sümeroloji ile ilgili

  • sümkürme

    Sümkürmek işi

  • sümkürmek

    Soluğu burundan hızla vererek sümüğü dışarı atmak

  • sümkürtme

    Sümkürtmek işi

  • sümkürtmek

    Sümkürmesini sağlamak

  • sümmettedarik

    Son anda düşünülen

  • sümsük

    Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık (kimse)

  • sümsükgiller

    Leyleksiler takımının, kanatları, kuyrukları çok uzun deniz kuşları sınıfı

  • sümsükleşme

    Sümsükleşmek işi

  • sümsükleşmek

    Uyuşuk duruma gelmek, miskinleşmek, pısırıklaşmak

  • sümsüklük

    Sümsük olma durumu

  • sümter

    Kırmızımtırak, küçük taneli sert buğday

  • sümük

    Sümük doku hücrelerinin ve üzerinde bulunan bezlerin, doku yüzünde nemli, akıcı, kaygan bir tabaka oluşturan salgısı

  • sümük doku

    Üzerinde çok sayıda ince memecik ve salgı bezi delikleri bulunan, iç organları kaplayan koruyucu doku; mukoza

  • sümüklü

    Sümüğü olan

  • sümüklü böcek

    Karından bacaklılardan, akciğerli, otçul ve kabuksuz yer yumuşakçası (Limax)

  • sümüksel

    Sümükle ilgili

  • sümüksü

    Sümük özelliğinde olan, sümüğe benzer, sümük gibi; sümüğümsü

  • sümüksü zar

    Burun boşluklarını yutağa kadar kaplayan sümük doku

  • sündürebilme

    Sündürebilmek işi

  • sündürebilmek

    Sündürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sündürme

    Sündürmek işi

  • sündürmek

    Bir şeyi çekerek uzatmak, esnetmek

  • sündürülme

    Sündürülmek işi

  • sündürülmek

    Sündürme işi yapılmak

  • sündüs

    İpin yanı sıra altın ve gümüş tellerle dokunan, kaftan ve giysi dikiminde kullanılan bir tür ipekli kumaş

  • süne

    Yarım kanatlılardan, yumurtalarını ekin yapraklarına bırakan, esmer renkli, zararlı bir böcek (Eurigaster integriceps)

  • sünepe

    Kılıksız ve uyuşuk, sümsük (kimse)

  • sünepelik

    Sünepe olma durumu

  • sünger

    Genellikle denizlerde bir yere tutunarak koloni durumunda yaşayan, çok hücreli ilkel hayvan

  • sünger avcılığı

    Sünger avcısının yaptığı iş; süngercilik

  • sünger avcısı

    Denizden sünger çıkaran veya alıp satan kimse; süngerci

  • sünger doku

    Yaprağın alt yüzünde bulunan seyrek hücreli, gözenekli ve az klorofilli özek doku

  • sünger geçirmek

    silip atmak, unutmak

  • sünger gibi

    çok yumuşak

  • sünger taşı

    Bazı yüzeylerin temizlenmesinde, mermerlerin parlatılmasında, ovma işlerinde kullanılan, çok gözenekli, çok hafif kaya; ponza, ponza taşı

  • sünger çekmek

    bir şeyi hiç olmamış saymak, silmek, silip atmak, unutmak

  • süngercilik

    Sünger alıp satma işi

  • süngerler

    Vücutları içten dar ve uzun kanalcıklardan oluşan, dıştan bu kanalcıklara açılan deliklerle kaplı, çoğu kayalara tutunmuş olarak koloniler durumunda yaşayan hayvanlar takımı

  • süngerleşme

    Süngerleşmek işi

  • süngerleşmek

    Sünger durumuna gelmek

  • süngerli

    Süngerle döşenmiş veya süngerden yapılmış olan

  • süngersi

    Sünger gibi gözenekleri olan, süngere benzeyen; süngerimsi

  • süngersiz

    Süngeri olmayan

  • süngü

    Tüfek namlusunun ucuna takılan küçük kılıç biçiminde delici silah

  • süngüleme

    Süngülemek işi

  • süngülemek

    Süngü batırmak

  • süngülenme

    Süngülenmek işi

  • süngülenmek

    Süngüleme işi yapılmak

  • süngüleşme

    Süngüleşmek işi

  • süngüleşmek

    Birbirine süngü ile saldırmak

  • süngülü

    Süngü takmış olan

  • süngüsü düşük

    Sağlığı, esenliği bozuk

  • süngüsüz

    Süngüsü olmayan

  • sünme

    Sünmek işi

  • sünmek

    Esnekliğini yitirerek gevşemek

  • sünnet

    Hz. Muhammed'in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışları, onayları ve herhangi bir konuda söylemiş olduğu sözleri

  • sünnet düğünü

    Erkek çocukların sünneti sırasında yapılan eğlence; sünnet

  • sünnet ehli

    İslam dininin temel konularında Hz. Muhammed’in sünnetini, sahabelerin izlediği yolu ve yöntemi benimseyen kimse; ehlisünnet

  • sünnet etmek

    erkek çocukta erkeklik organının ucundaki deriyi çepeçevre kesmek

  • sünnet olmak

    sünnet edilmek

  • sünnet çocuğu

    Sünnet edilmiş veya edilecek çocuk

  • sünnetleme

    Sünnetlemek işi

  • sünnetlemek

    Tabaktaki yemeği sıyırıp bitirmek

  • sünnetlemesine

    Hz. Muhammed'in sünnetine uygun biçimde

  • sünnetli

    Sünnet edilmiş olan

  • sünnetlik

    Sünnet için hazırlanmış olan

  • sünnetlilik

    Sünnetli olma durumu

  • sünnetsiz

    Sünnet edilmemiş olan

  • sünnetsizlik

    Sünnetsiz olma durumu

  • sünnetçi

    Çocukları sünnet eden kimse

  • sünnetçilik

    Sünnetçinin yaptığı iş

  • Sünni

    Sünnet ehlinden olan kimse

  • Sünnilik

    Kur'an'a ve Hz. Muhammed'in sünnetlerine göre davranmayı en doğru ve tek yol sayan, Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri

  • sünuhat

    Akla gelen şeyler, zihinden geçirilen şeyler

  • süper

    Nitelik, nicelik ve derece bakımından üstün olan

  • süper Ay

    Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu dönemde gerçekleşen dolunay

  • süper benzin

    Oktan indisi 100 ve 100'ün üzerinde olan, yüksek nitelikte benzin

  • süper lise

    Özel eğitim sistemi ile desteklenmiş lise

  • süper çimento

    Yüksek dirençli, çabuk sertleşen çimento

  • süpermarketçi

    Süpermarket işleten kimse

  • süpermarketçilik

    Süpermarketçinin işi veya mesleği

  • süphanallah

    "Tanrı'yı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten, insanlığa özgü niteliklerden uzak tutarım" anlamında kullanılan bir söz

  • süprüntü

    Temizlik yapıldığında toplanan toz ve çöp; çer çöp

  • süprüntücü

    Herhangi bir yerin süprüntüsünü temizleyen kimse

  • süpürge

    Süpürme işinde kullanılan araç

  • süpürge darısı

    Buğdaygillerden, sıcak bölgelerde yetişen ve çiçek saplarından süpürge yapılan, darıya benzeyen bir bitki

  • süpürge otu

    Fundagillerden, çiçekleri pembe, küçük bir çana benzeyen, işlenmemiş topraklar üzerinde yetişen, kökünden ağızlık, dallarından kaba süpürge yapılan, çalı görünüşünde bir bitki; süpürge çalısı, funda, erika, püren (Erica)

  • süpürgeci

    Süpürge yapan veya satan kimse

  • süpürgecilik

    Süpürge alıp satma veya sokak süpürme işi

  • süpürgeli

    Süpürgesi olan

  • süpürgelik

    Süpürge yapmaya elverişli olan çalı, bitki vb

  • süpürgesiz

    Süpürgesi olmayan

  • süpürme

    Süpürmek işi

  • süpürmek

    Bir şeyin, bir yerin üstündeki çer çöp, toz toprak vb. şeyleri süpürge, fırça veya başka bir araçla toplamak, temizlemek

  • süpürtme

    Süpürtmek işi

  • süpürtmek

    Süpürme işini yaptırmak

  • süpürülme

    Süpürülmek işi

  • süpürülmek

    Süpürme işi yapılmak

  • süpürüverme

    Süpürüvermek işi

  • süpürüvermek

    Hızlıca süpürmek

  • süpürüş

    Süpürmek işi

  • sürahi

    İçecek koymaya yarar, cam, plastik vb.nden yapılan kap

  • sürat

    Alınan yolun harcanan zamana oranı

  • sürat katarı

    Hat üzerinde belli duraklarda duran, her yerde durmayan tren

  • süratlendirme

    Süratlendirmek işi

  • süratlendirmek

    Sürat vermek, hız kazandırmak, hızlandırmak

  • süratlenme

    Süratlenmek işi

  • süratlenmek

    Hızı artmak, hızlanmak

  • süratsiz

    Hızı olmayan

  • süratsizlik

    Hızı olmama durumu

  • sürdürebilme

    Sürdürebilmek işi

  • sürdürebilmek

    Sürdürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sürdürme

    Sürdürmek işi

  • sürdürmek

    Sürme işini yaptırmak

  • sürdürtme

    Sürdürtmek işi

  • sürdürtmek

    Sürdürme işini yaptırmak

  • sürdürülebilir

    Aynı düzeyde veya biçimde devam edebilen

  • sürdürülebilir tarım

    Tarım uygulamalarını sürdürülebilirlik görüşüne göre uygulayan bir ekolojik tasarım anlayışı

  • sürdürülebilirlik

    Sürdürülebilir olma durumu

  • sürdürülebilme

    Sürdürülebilmek işi

  • sürdürülebilmek

    Sürdürülme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sürdürülme

    Sürdürülmek işi

  • sürdürülmek

    Sürdürmek işine konu olmak

  • sürdürümcülük

    Abone olma durumu

  • sürdürümleme

    Sürdürümlemek işi

  • sürdürümlemek

    Abone etmek

  • sürdürümlenme

    Sürdürümlenmek işi

  • sürdürümlenmek

    Abone olmak

  • sürdürüş

    Sürdürmek işi

  • süre

    Bir olayın başı ile sonu arasında geçen zaman parçası, zaman aralığı, zaman bölümü; müddet

  • süre aşımı

    Bir işin üzerinden belirli bir zaman geçerek onun geçersiz kalması; zaman aşımı, müruruzaman

  • süre sonu

    Bir işin bitirilmesi veya borcun ödenmesi için öngörülen sürenin sona ermesi; vade bitimi, vade sonu

  • süre ölçümü

    Yarışlarda ve eğitimde harcanan süreyi ölçme

  • sürebilme

    Sürebilmek işi

  • sürebilmek

    Sürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • süreduran

    Süredurum durumunda olan; atıl

  • süredurum

    Bir cismin içinde bulunduğu düzgün hareket veya hareketsizlik durumunun sürüp gitmesi, hareketsizliğe veya hareketsizlikten harekete kendi başına geçememesi özelliği; atalet

  • süregelme

    Süregelmek işi

  • süregelmek

    Başlangıcından beri aynı biçimde sürmek, devam etmek

  • süregitme

    Süregitmek işi

  • süregitmek

    Aynı biçimde devam etmek

  • sürek

    Süren, devam eden zaman

  • sürek avı

    Birçok avcının katılmasıyla ve çoğu kez at üzerinde avı kuşatarak yapılan avlanma; sürgün avı

  • sürekli

    Kesintisiz olarak süren, devamlı; kalıcı, temelli, daimî, paso

  • süreklice

    Sürekli bir biçimde

  • süreklileştirme

    Süreklileştirmek işi

  • süreklileştirmek

    Sürekli duruma getirmek

  • süreklilik

    Kesintisiz olarak sürüp gitme durumu; devamlılık, daimîlik, daimlik, istimrar

  • süreklilik ilkesi

    Her yerde sürekli bir gidiş olduğunu, doğada sıçramanın olmadığını, her şeyin bir bütün içinde örüldüğünü söyleyen temel ilke

  • süreksiz

    Az süren; devamsız

  • süreksizlik

    Süreksiz olma durumu; devamsızlık

  • sürekçi

    Davar alışverişiyle uğraşan kimse

  • sürekçilik

    Sürekçinin yaptığı iş

  • süreletme

    Kısa vadeli bir devlet borcu yerine uzun vadeli bir borç oluşturulması; konsolidasyon

  • süreli

    Süresi belli olan; müddetli

  • süreli yayın

    Belirli aralıklarla yayımlanan dergi vb.; mevkute, periyodik

  • sürelilik

    Süreli olma durumu

  • sürem

    Özellikleri kesintisiz olarak bir yerden bir yere değişen veya aynı kalan ortam

  • süremli

    Belirli bir zaman ilgisi bulunan

  • süremlilik

    Süremli olma durumu

  • süremsiz

    Belirli zaman ilgisi olmayan

  • sürerlik

    Uzun sürme durumu

  • sürerlik fiili

    Süreklilik kavramı kazandırmak üzere bir fiile -e veya -ip zarf-fiil eki ile durmak, kalmak vb. fiiller getirilerek oluşturulan tasvir fiili: bakakalmak, çalışadurmak, dolaşıp durmak vb

  • süresince

    Süresi kadar; boyunca

  • süresiz

    Süresi belirli olmayan; müddetsiz

  • süresizlik

    Süresiz olma durumu

  • süreyazar

    Belirli bir işin kısa süresini çizerek belirleyen araç; kronograf

  • süreç

    Aralarında birlik olan veya belli bir düzen veya zaman içinde tekrarlanan, ilerleyen, gelişen olay ve hareketler dizisi; vetire, proses

  • süreölçen

    Süreölçeri kullanarak bir yarışta zamanı belirlemekle görevli kimse

  • süreölçer

    Belirli bir işin, işlemin, yarışmanın veya teknik alanda belli bir işin kısa süresini ölçmek amacıyla kullanılan alet; kronometre

  • süreğen

    Ne kadar süreceği belli olmaksızın sürüp giden; müzmin, kronik

  • süreğenleşme

    Süreğenleşmek işi; müzminleşme

  • süreğenleşmek

    Süreğen bir durum almak; müzminleşmek

  • süreğenleştirme

    Süreğenleştirmek durumu; müzminleştirme

  • süreğenleştirmek

    Süreğen duruma getirmek; müzminleştirmek

  • süreğenlik

    Süreğen olma durumu; müzminlik

  • sürfile

    Seyrek ve çapraz (dikiş)

  • sürfile makası

    Kumaş kenarlarını zikzaklı bir biçimde kesen ve sürfile yapılmasını gerektirmeyen bir makas türü

  • sürfile makinesi

    Sürfile işi yapan makine

  • sürfile yapmak

    bir kumaşın tarazlanmaması için kenarına seyrek ve çapraz dikiş yapmak

  • sürgen doku

    Bitkilerde kök ve sapların gelişebilecek durumda olan uç bölümlerindeki, çok yüzlü, kolay üreyebilir hücrelerden oluşan bir doku türü; büyütken doku, meristem

  • sürgit yapmak

    iş için uzatmak, sürdürüp durmak

  • sürgü

    Kapı kanadını içeriden kapama, dolap kapağını yerinde tutma vb. işlere yarayan ve yuvası içinde ileri geri sürülebilen sistem

  • sürgü kolu

    Tüfeklerde fişek sürüp kovan boşaltan sürgünün elle tutulan kolu

  • sürgüleme

    Sürgülemek işi

  • sürgülemek

    Sürgü sürerek kapamak

  • sürgülenme

    Sürgülenmek işi

  • sürgülenmek

    Sürgülemek işi yapılmak

  • sürgülü

    Sürgü kolu olan

  • sürgün

    Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse; menfa

  • sürgün etmek (veya eylemek)

    sürgüne göndermek

  • sürgün gitmek (veya olmak)

    sürgüne gönderilmek, sürgün cezasına uğramak

  • sürgün vermek

    filizlenmek

  • sürgüne göndermek

    ceza olarak bir yere sürmek, nefyetmek

  • sürgünlük

    Sürgün olma durumu

  • sürgüsüz

    Sürgüsü olmayan

  • sürmanşet

    Gazetelerin birinci sayfasındaki logonun üzerinde kullanılan başlık

  • sürme

    Sürmek işi

  • sürme iskele

    İskeleye yanaşmış deniz taşıtlarına insanların güvenli olarak inip binmelerini sağlamak amacıyla iskele ile vapur arasına konulan tahta köprü

  • sürme mantarları

    Bitkilerin, özellikle tahılların dokularında yaşayan sürme veya rastık denilen hastalığı yapan, bazitli asalak mantarlar takımı

  • sürme mantarıgiller

    Sürme mantarlarından bir familya

  • sürme çekmek

    gözleri sürme ile boyamak

  • sürmek

    At, araba vb. için yönetip yürütmek, sevk etmek

  • sürmeleme

    Sürmelemek işi

  • sürmelemek

    Sürmeyi sürüp kapamak

  • sürmelenme

    Sürmelenmek işi

  • sürmelenmek

    Sürmeleme işi yapılmak

  • sürmeli

    Sürme ile boyanmış olan

  • sürmelik

    Ağaç veya kemikten yapılan, içine göz sürmesi konulan küçük kap; sürmedan

  • sürmenaj

    Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk, bitkinlik

  • Sürmene

    Trabzon iline bağlı ilçelerden biri

  • sürmesiz

    Sürme ile boyalı olmayan

  • sürmeyi gözden çekmek (veya çalmak)

    hırsızlıkta usta ve hünerli olmak

  • sürpriz

    Beklenmeyen ve insanı şaşırtarak sevindiren veya üzen olay, beklenmedik durum; şaşırtı

  • sürpriz yapmak

    birini, beklenmedik, şaşırtan, sevindiren veya üzen bir olayla karşılaştırmak

  • sürre

    Osmanlı padişahlarının her yıl Mekke ve Medine'ye gönderdikleri para ve armağanlar

  • sürre alayı

    Osmanlı Devleti'nde her yıl recep ayının on ikisinde Hicaz'a gitmek üzere törenle yola çıkarılan ve padişahların armağanlarını taşıyan topluluk

  • sürre altını

    Osmanlı hükümdarı Sultan II. Mahmut zamanında çıkarılan altın paraya halk arasında verilen ad

  • sürre emini

    Sürre alayını gideceği yere ulaştırmakla görevlendirilen kişi

  • sürsat

    Savaşa giden ordunun geçeceği yollar çevresindeki köylülerden savaş araç ve gereçlerini temin etmesi ve rayiç değeri üzerinden yiyecek satın alması

  • sürtme

    Sürtmek işi

  • sürtme ağı

    Açık denizlerde iki gemiyle sürüklenerek kullanılan, iki kollu ve geniş torbalı balık ağı

  • sürtmek

    Bir şeyi bastırarak diğer bir şeyin üzerinden geçirmek

  • sürttürme

    Sürttürmek işi

  • sürttürmek

    Sürtme işini yaptırmak

  • sürtük

    Vaktini çok gezerek geçiren, evinde oturmayan kadın

  • sürtükleşme

    Sürtükleşmek durumu

  • sürtükleşmek

    Sürtük durumuna gelmek

  • sürtüklük

    Sürtük olma durumu

  • sürtülme

    Sürtülmek işi

  • sürtülmek

    Sürtme işi yapılmak

  • sürtünme

    Sürtünmek işi

  • sürtünme bilimi

    Sürtünme olaylarını inceleyen bilim dalı; triboloji

  • sürtünmek

    Geçerken değmek, sürünmek

  • sürtünmeli

    Sürtünerek

  • sürtünmesiz

    Sürtünme olmadan

  • sürtünüp durmak

    çıkarı, kazancı için yaltaklanıp durmak

  • sürtünüş

    Sürtünmek işi

  • sürtüp durmak

    yersiz, sebepsiz olarak durmadan dolaşmak

  • sürtüş

    Sürtmek işi

  • sürtüşme

    Sürtüşmek işi

  • sürtüşmek

    Birbirine sürtünmek

  • sürtüştürme

    Sürtüştürmek işi

  • sürtüştürmek

    İki şeyi birbirine sürtmek

  • sürveyan

    Arazi ve yol işlerinde mühendis ve mimarlara yardım eden teknik eleman

  • sürveyanlık

    Sürveyanın mesleği ve görevi

  • sürveyans

    Hastalıklara ait verilerin düzenli olarak toplanması, bu verilerin analiz edilerek değerlendirilmesi ve ilgili birimlere dağıtılması işlemlerinin tümü

  • Süryani

    Samilerin Arami kolunun doğu bölümünde olan bir Hristiyan topluluğu ve bu topluluktan olan kimse

  • Süryanice

    Süryanilerin kullandığı dil

  • sürçme

    Sürçmek işi

  • sürçmek

    Yürürken yanlış adım atıp dengesini yitirmek

  • sürçtürme

    Sürçtürmek işi

  • sürçtürmek

    Sürçme işini yaptırmak

  • sürü

    Birlikte yaşayan hayvan topluluğu

  • sürü gibi yaşamak

    kendi karar ve irade gücünü yitirerek içinde yaşadığı topluluğun tercihlerine göre davranmak

  • sürü sürü

    Pek çok, sürü hâlinde

  • sürücü

    Karada kullanılan motorlu araçları sürüp yöneten kimse; şoför, taşıtçı

  • sürücü belgesi

    Taşıt sürücülerine ilgililerce verilen, araç kullanmada yeterli olmayı gösteren belge; ehliyet, ehliyetname

  • sürücü kursu

    Sürücü belgesi almak isteyen adaylara özel eğitim veren kuruluş; şoför okulu

  • sürücül

    Sürü durumunda yaşayan

  • sürücülük

    Sürücünün işi; şoförlük

  • sürüden ayrılanı kurt kapar

    "birlikte olduğu topluluktan ayrılıp kendi başına iş yapma yolunu tutan kimse dayanışmadan yoksun, koruyucusuz, desteksiz kalır ve zarara uğrar" anlamında kullanılan bir söz

  • sürüden ayrılmak

    herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol tutturmak, herkesin yaptığını yapmamak

  • sürükleme

    Sürüklemek işi

  • sürüklemek

    Bir şeyi yerden kaldırmadan iterek veya çekerek götürmek; sürümek

  • sürüklendirme

    Sürüklendirmek işi

  • sürüklendirmek

    Sürüklenmesine yol açmak

  • sürüklenebilme

    Sürüklenebilmek işi

  • sürüklenebilmek

    Sürüklenmek ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sürükleniş

    Sürüklenmek işi

  • sürüklenme

    Sürüklenmek işi

  • sürüklenmek

    Sürükleme işi yapılmak veya sürükleme işine konu olmak; kapılmak

  • sürükletme

    Sürükletmek işi

  • sürükletmek

    Sürükleme işini yaptırmak

  • sürükleyebilme

    Sürükleyebilmek işi

  • sürükleyebilmek

    Sürükleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sürükleyici

    Sürükleme niteliği veya gücü olan; dinamo

  • sürükleyicilik

    Sürükleyici olma durumu

  • sürükleyiş

    Sürüklemek işi

  • sürülme

    Sürülmek işi

  • sürülmek

    Sürme işine konu olmak veya sürme işi yapılmak

  • sürülüş

    Sürülmek işi

  • sürüm

    Bir ticaret malının satılır olması; revaç

  • sürüm sürüm

    "Yoksul ve perişan bir biçimde yaşamak" anlamındaki sürüm sürüm sürünmek deyiminde geçen bir söz

  • sürüme

    Sürümek işi

  • sürümek

    Hafif bir şeyi sürüklemek

  • sürümlü

    Sürümü çok olan, çok satılan (mal)

  • sürümlülük

    Sürümlü olma durumu

  • sürümsüz

    Sürümü olmayan, az satılan veya satılmayan (mal)

  • sürümsüzlük

    Sürümü olmama durumu

  • sürünceme

    Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü

  • sürüncemede bırakmak (veya tutmak)

    bir işi sonuçlanıncaya kadar boş yere geciktirmek, uzatmak

  • sürüncemede kalmak

    bir iş sonuçlanıncaya kadar boş yere gecikmek, uzamak, askıda kalmak, bir türlü sonuçlanamamak

  • süründürme

    Süründürmek işi

  • süründürmek

    Sürünme işini yaptırmak, sürünmesine sebep olmak

  • süründürülme

    Süründürülmek işi

  • süründürülmek

    Süründürme işi yapılmak

  • sürüngen

    Sürünerek giden (hayvan)

  • sürüngenler

    Omurgalıların, suda ve karada yaşayabilen yılan, kertenkele, kaplumbağa, timsah gibi yerde sürünerek veya yürüyerek ilerleyen sınıfı

  • sürüngenlik

    Sürüngen olma durumu

  • sürünme

    Sürünmek işi

  • sürünmek

    Karnı üzerinde sürünerek gitmek

  • sürüntü

    Test yapılmak üzere mukoza veya yara üzerinden özel bir çubukla alınan salgı

  • sürüntü çubuğu

    Test yapılmak üzere mukoza veya yara üzerinde bulunan salgılardan örnek almak için kullanılan çubuk

  • sürünüş

    Sürünmek işi

  • sürüp gelmek

    eskiden beri devam etmek

  • sürüp gitmek

    eskiden olduğu gibi, eskiden nasılsa gene öyle olmak, öyle devam etmek

  • sürüp sürüştürmek

    aşırı ve yakışıksız makyaj yapmak

  • sürüsüne bereket!

    pek çok, pek bol

  • sürüsüz

    Sürüsü olmayan

  • sürütme

    Sürütmek işi

  • sürütmek

    Sürüme işini yaptırmak

  • sürüverme

    Sürüvermek işi

  • sürüvermek

    Çabucak sürmek

  • sürüye sürüye

    Sürükleyerek

  • sürüyü güden kurdu görür

    "zor bir işe giren onun bütün sıkıntılarıyla karşılaşabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • sürüş

    Sürmek işi

  • sürüştürme

    Sürüştürmek işi

  • sürüştürmek

    Sürekli olarak yavaş yavaş ve ovarak sürmek

  • sürşarj

    Bir sayının, kelimenin yerine geçmek için üzerine başka bir sayı veya kelime basma işi

  • süs

    Süslemeye, süslenmeye yarayan şey; bezek, bezen, bezgi, cıcık, ziynet

  • süs bitkisi

    Yerleşim bölgesinde iç ve dış dekorasyonu sağlayan bitki

  • süs için

    "yararlı olmak amacıyla değil, gerektiği için değil" anlamında kullanılan bir söz

  • süs püs

    Güzel görünebilmek için yapılan makyaj, kullanılan takı vb

  • süsen

    Süsengillerden, yaprakları kılıç biçiminde, çiçekleri iri ve mor renkli, güzel görünüşlü ve kokulu, çok yıllık bir süs bitkisi; susam (İris germanica)

  • süsengiller

    Bir çeneklilerden, süsen, safran vb. bitkileri içine alan bir familya

  • süsleme

    Süslemek işi; bezeme, bezekleme, donama, tezyin

  • süsleme sanatları

    Bir yapıyı, bir eşyayı kullanış amacıyla birlikte göze daha güzel göstermek için çeşitli türde yapılan estetik çalışmaların tümü; süslemecilik

  • süslemeci

    Süsleme sanatlarıyla uğraşan kimse; bezekçi, bezeyici

  • süslemecilik

    Süslemeci olma durumu; bezemecilik

  • süslemek

    Birtakım katkılarla bir şeyin daha güzel, daha göz alıcı olmasını, daha hoş görünmesini sağlamak; bezemek, bezeklemek, donamak, donatmak, tezyin etmek

  • süslendirme

    Süslendirmek işi

  • süslendirmek

    Süslenmesini sağlamak

  • süsleniş

    Süslenmek işi

  • süslenme

    Süslenmek işi; bezenme

  • süslenmek

    Süsleme işine konu olmak; bezenmek

  • süsletme

    Süsletmek işi; bezetme

  • süsletmek

    Süsleme işini yaptırmak; bezetmek

  • süsleyebilme

    Süsleyebilmek işi

  • süsleyebilmek

    Süsleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • süsleyici

    Süsleyen; dekoratif

  • süsleyicilik

    Süsleyici olma durumu

  • süsleyip püslemek

    özenle, özen göstererek süslemek, göze çarpacak kadar süslemek, telleyip pullamak

  • süsleyiş

    Süslemek işi

  • süslü

    Süsü olan, süslenmiş, bezenmiş; bezekli, bezemeli

  • süslü püslü

    Göze çarpacak derecede süslü

  • süslü üslup

    Türlü edebî sanatlarla süslenmiş üslup

  • süslüce

    Süslüye yakın

  • süslülük

    Süslü olma durumu

  • süspansiyon

    Bir otomobil şasisinin yayla sağlanmış esnekliği

  • süssüz

    Süsü olmayan, süslenmemiş; yalın (II), sade

  • süssüzlük

    Süssüz olma durumu

  • süt

    Kadınların ve memeli dişi hayvanların yavrularını besledikleri, memelerinden gelen, besin değeri yüksek beyaz sıvı

  • süt banyosu

    Sağlık vb. amaçlarla içerisine süt katılmış suyla yapılan banyo

  • süt beyaz

    Bembeyaz, çok beyaz; süt beyazı

  • süt danası

    Kesim ağırlığına ulaşmış, altı aylığa kadar olan dana

  • süt dişi

    Bebeğin beş veya altı aylıkken çıkarmaya başladığı, yedi yaşlarında kendiliğinden dökülen diş

  • süt dökmüş kedi gibi

    suçunu bilerek, bundan utanarak

  • süt dökmüş kediye dönmek

    suçunu bilerek bundan utanmak

  • süt gibi

    çok beyaz, çok temiz

  • süt ineği

    Sadece bol süt vermesi için beslenen inek

  • süt ineği gibi sağmak

    birinden kendi çıkarı için daima aşırı ölçülerde yarar sağlamak için uğraşmak

  • süt izni

    Çalışan kadına doğum yaptıktan sonra bebeğini emzirebilmesi için gün içinde kanunen verilen izin

  • süt kardeşi

    Aynı kadından süt emmiş, kardeş olmayan çocukların her biri

  • süt kardeşliği

    Süt kardeşi olma durumu

  • süt kesiği

    Kaynatılırken çeşitli sebeplerle kesilen veya kestirilen sütten elde edilen lor

  • süt kuzusu

    Doğumdan ikinci ayın sonuna kadar olan ve ana sütü emen erkek veya dişi kuzu

  • süt kırı

    Beyaz renkli at donu

  • süt mavisi

    Çok açık mavi

  • süt mısır

    Daha açık sarı renkli, sulu ve yumuşak bir tür mısır

  • süt otu

    Süt otugillerden, Kuzey Amerika'da yetişen, kökleri hekimlikte kullanılan otsu bir bitki (Polygala vulgaris)

  • süt otugiller

    Sarılgan gövdeli ot ve çalıları içine alan, iki çenekli, ayrı taç yapraklı çiçekli bitkiler familyası

  • süt taşı

    Süt kaynatılırken taşmaması için tencerenin içine konulan bombeli, yuvarlak, camdan yapılmış araç

  • süt tozu

    Sütün özel yöntemlerle kurutularak toz durumuna getirilmiş biçimi

  • süt vermek

    emzirmek

  • süt çalmak

    bozuk süt, çocuğu hasta etmek

  • süt çekmek

    bir özelliği akrabalarına benzemek

  • süt çocuğu

    Sütle beslenen çocuk

  • süt çorbası

    Süt, tuz, et suyu ve unun birlikte çırpılmasıyla hazırlanan çorba

  • sütanne

    Bir çocuğun, annesi dışında sütünü emmiş olduğu kadın; sütana, sütnine

  • sütannelik

    Sütanne olma durumu; sütanalık, sütninelik

  • sütağacı

    Isırgangillerden, Güney Amerika ormanlarında yetişen, sütlü öz suyu çok olan bitki (Galactodendron)

  • sütbaba

    Çocuğa göre sütannenin kocası

  • sütbabalık

    Sütbaba olma durumu

  • sütbaşı

    Kaynatılmış sütün yüzeyinde oluşan kaymak tabakası

  • süthane

    Süt ve süt ürünleri üretilen ve satılan yer

  • sütkız

    Bir kadının kendi çocuğu değilken emzirdiği ve kocasıyla birlikte evlat olarak benimsediği kız çocuk

  • sütlaç

    Süt, şeker ve pirinçten yapılan bir tatlı türü; sütlü

  • sütle giren huy canla çıkar

    kişinin küçükken edindiği huy, alışkanlık ölünceye değin sürer

  • sütlendirme

    Sütlendirmek işi

  • sütlendirmek

    Sütün artmasını sağlamak

  • sütlenme

    Sütlenmek işi

  • sütlenmek

    Sütü gelmek, sütü çoğalmak, sütlü duruma gelmek

  • sütleğen

    Sütleğengillerden, yaprak sap ve köklerinde süt görünüşlü, kekre ve yakıcı bir öz su bulunan, verdiği öz su türlerine göre hekimlikte ve sanayide kullanılan, yedi yüz kadar türü bilinen, bir veya çok yıllık bir bitki; Japon kaktüsü (Euphorbia)

  • sütleğengiller

    İki çeneklilerden, sütleğen, kauçuk, manyok vb. önemli bitkileri içine alan bir familya

  • sütliman

    Durgun, sakin olan

  • sütliman olmak

    durgunlaşmak, sakinleşmek

  • sütlü

    İçinde süt bulunan, sütle yapılan

  • sütlü kahve

    Süt karıştırılarak yapılan kahve

  • sütlü ot

    Çuha çiçeğigillerden, yaprakları salata gibi yenilen bir bitki (Glaux maritima)

  • sütlük

    Süt koymaya yarayan kap

  • sütlüyü sürüden çıkarmazlar

    yararlı, verimli şey elden çıkarılmaz

  • sütninecik

    Sevgi duyulan sütanne

  • sütoğul

    Bir kadının kendi çocuğu değilken emzirdiği ve kocasıyla birlikte evlat olarak benimsediği erkek çocuk

  • sütre

    Perde, örtü

  • sütreleme

    Sütrelemek işi

  • sütrelemek

    Sütre ile kaplamak

  • sütsü

    Sütü andıran, süte benzeyen, süt gibi; sütümsü

  • sütsüz

    İçinde süt bulunmayan, süt katılmadan yapılan

  • sütsüz koyun (veya inek) meleyen olur

    bir şey üretmeyen kimseler sürekli meleyen koyun gibi konuşur dururlar

  • sütsüzce

    Sütsüze yakışır bir biçimde

  • sütsüzlük

    Sütü olmama durumu

  • sütten ağzı yanan yoğurdu (veya ayranı) üfleyerek yer (veya içer)

    "bir olaydan gerekli dersi alan, sonra uyanık davranır" anlamında kullanılan bir söz

  • sütten ağzı yanmak

    bir olaydan gerekli dersi alarak uyanık davranmak

  • sütten kesilmek

    hastalık, üzüntü veya bebeğin emmemesi nedeniyle anneye süt gelmemek

  • sütten kesmek

    emzirmeye son vermek

  • sütten çıkmış ak kaşık gibi olmak

    temiz, saf olmak

  • sütun

    Herhangi bir maddeden yapılan, zaman zaman üstünde çıkıntılı bir bölüm olan, genellikle bir altlığa, bazen doğrudan doğruya yere dayalı silindir biçiminde düşey destek; direk, üstüvane, kolon (I)

  • sütun gibi

    düzgün biçimli (bacak)

  • sütuncuk

    Gövdesi klasik sütunlardan ince ve uzun olan küçük sütun

  • sütunlu

    Sütunu olan

  • sütununu açmak

    yer vermek, yayımlamak

  • sütyen

    Göğüsleri dik tutup dolgun göstermek için kullanılan, saten, dantel vb. kumaşlardan yapılan kadın iç çamaşırı

  • sütyenci

    Sütyen diken ve satan kimse

  • sütyencilik

    Sütyencinin işi

  • sütçü

    Süt satan kimse

  • sütçü beygiri gibi

    çok tembel ve miskin

  • sütçü beygiri gibi ayakta uyumak

    çok tembel ve miskin olmak

  • Sütçüler

    Isparta iline bağlı ilçelerden biri

  • sütçülük

    Süt satma işi

  • sütölçer

    Sütün yoğunluğunu ölçmeye yarayan alet

  • sütü bozuk

    Kötü soydan gelen (kimse)

  • sütü bozukluk

    Sütü bozuk olma durumu

  • sütüne havale etmek

    işi, beklenen biçimde yapmasını o kişinin vicdanına bırakmak

  • sütüne kalmak

    insanlığına, namusuna kalmak

  • sütünü helal etmemek

    analık hakkını helal etmemek

  • süvari

    Ticaret gemilerinde kaptanlık yapan kimse

  • süvari alayı

    Atlı askerlerden oluşan alay

  • süvari bölüğü

    Altı askerlerden oluşan bölük

  • süvari polisi

    Atlı polis

  • süvari sınıfı

    Harekât ve manevra yeteneğini at üstünde gerçekleştiren, aynı zamanda piyade gibi de görev yapan askerî sınıf

  • süvarilik

    Süvari olma durumu

  • süven

    Bozuk ve gevşek arazide veya göçük açmada bağ direklerinin üst ve yanından arazi içine çakılarak sürülen ucu sivri direk veya kama

  • süveter

    Genellikle altına gömlek veya bluz giyilen kolsuz kazak

  • süveyda

    Kalbin ortasında var olduğuna inanılan siyah benek

  • süyüm

    İğneye geçirilen bir sap iplik

  • süzdürme

    Süzdürmek işi

  • süzdürmek

    Süzme işini yaptırmak

  • süzebilme

    Süzebilmek işi

  • süzebilmek

    Süzme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • süzek

    Işığın önüne konulan, ince kumaş veya tülden yarı saydam yayındırıcı

  • süzgeç

    Sıvıları süzmeye yarayan araç; süzek

  • süzgeçleme

    Süzgeçlemek işi

  • süzgeçlemek

    Süzgeçten geçirmek

  • süzgeçli

    Süzgeci olan

  • süzgeçten geçirmek

    ayrıntılı bir biçimde incelemek

  • süzgü

    Delikli çanak

  • süzgün

    Biraz zayıflamış, güçsüzleşmiş; süzük

  • süzgün bakış

    Üst göz kapakları biraz kapalı bir biçimde nazlı, işveli bakış

  • süzgün göz

    Süzgün veya ölgün bakışlarla bakan göz

  • süzgünleşme

    Süzgünleşmek işi

  • süzgünleşmek

    Süzgün duruma gelmek

  • süzgünlük

    Süzgün olma durumu

  • süzme

    Süzmek işi

  • süzme bal

    Peteklerden süzülerek elde edilen bal

  • süzme kahve

    Öğütülmüş kahve çekirdeklerinin bir filtreden süzülen su yardımıyla demlenmesi sonucu elde edilen kahve; damla kahve, filtre kahve

  • süzme kâğıdı

    Süzme kahve yapımında kullanılan bir tür kâğıt; süzgeç kâğıdı, filtre kâğıdı

  • süzme peynir

    Krem peynir ile klasik beyaz peynir arasında yumuşak ve eriyebilen kıvama sahip, az tuzlu bir peynir türü

  • süzme yoğurt

    Bir torbaya konularak suyu süzülen yoğurt; kese yoğurdu, torba yoğurdu

  • süzmek

    Bir sıvıyı, içindeki katı maddelerden ayırmak için bez veya delikli bir kaptan geçirmek

  • süzücü

    Süzme özelliği olan

  • süzük

    Süzgünleşmiş, süzülmüş

  • süzülme

    Süzülmek işi

  • süzülmek

    Süzme işine konu olmak

  • süzülüş

    Süzülmek işi

  • süzüm süzüm

    Kendini ağıra satarak, nazlanarak

  • süzüm süzüm süzülmek

    kendini beğenmiş bir tavırla ağırbaşlı oturup çevreye bakmak

  • süzüntü

    Bir sıvıyı süzerek elde edilen tortu

  • süzüş

    Süzmek işi

  • süzüşme

    Süzüşmek işi

  • süzüşmek

    Birbirlerini karşılıklı süzmek

  • süğme

    Süğmek işi; süvme

  • süğmek

    Bitki, ot yetişip ortaya çıkmak, bitmek, yeşermek; süvmek

  • sıcacık

    Yeter derecede ve hoşa giden bir sıcaklığı olan

  • sıcacıklık

    Sıcacık olma durumu

  • sıcak

    Yakmayacak derecede ısısı olan, yakmayacak kadar ısı veren, soğuk karşıtı

  • sıcak bakmak

    anlayışla karşılamak, olumlu değerlendirmek, ilgi duymak

  • sıcak basmak (veya bastırmak)

    hava çok ısınmak

  • sıcak dalgası

    Atmosferde sıcaklığın yoğun olarak oluşması ve bir bölgeyi etkisi altına alması

  • sıcak haber

    Son anda ortaya çıkmış bir olayı duyurmak için yapılan haber

  • sıcak içecek

    Sıcak olarak içilen çay, kahve vb. içecek

  • sıcak kuşak

    Oğlak ve Yengeç dönenceleri arasında kalan, yıllık sıcaklık ortalaması genellikle 20 ºC’nin üstünde olan iklim kuşağı; ısı kuşak

  • sıcak olmak

    sıcak artmak

  • sıcak para

    Piyasaya yeni giren nakit para

  • sıcak renkler

    Sarı, kırmızı ve turuncu renk ve bu renklerin tonları

  • sıcak savaş

    Silaha başvurularak yapılan savaş; sıcak harp

  • sıcak sıcak

    Sıcak olarak

  • sıcak temas

    Düşmanla yüzü yüze gelerek çarpışma durumu

  • sıcak yastık

    Bel ve sırt bölgelerindeki rahatsızlığı gidermek amacıyla fizik tedavide kullanılan araç

  • sıcak yüz göstermek

    yakınlık göstermek

  • sıcak çekme

    Demir çelik fabrikaları, izabe tesisleri vb. iş yerlerinde kütük demirlerini sıcak olarak tavlama derecesinde biçimlendirme ve haddeleme

  • sıcakkanlı

    Normal vücut sıcaklığı, içinde bulundukları ortamın sıcaklığından bağımsız olan (hayvan)

  • sıcakkanlılık

    Sıcakkanlı olma durumu

  • sıcaklama

    Sıcaklamak durumu

  • sıcaklamak

    Sıcaktan bunalmak

  • sıcaklanma

    Sıcaklanmak durumu

  • sıcaklanmak

    Sıcaktan bunalmak

  • sıcaklaşma

    Sıcaklaşmak işi

  • sıcaklaşmak

    Sıcak duruma gelmek

  • sıcaklaştırma

    Sıcaklaştırmak işi

  • sıcaklaştırmak

    Sıcak duruma getirmek

  • sıcaklık

    Sıcak olan şeyin durumu, etkisi veya sıcak olan şeyin niteliği; alev (I), hararet

  • sıcaklık seviyesi

    Bir noktadan başka bir noktaya ısıl enerji gitmesine yol açan sıcaklık derecesi

  • sıcaklıkyazar

    Bir cismin ısı değişikliklerini, yaydığı kızılötesi ışınları kaydeden cihaz; termograf

  • sıcaklıkölçer

    Hava sıcaklığını ölçmeye, göstermeye yarayan araç; termometre

  • sıcakça

    Biraz sıcak, sıcağa yakın

  • sıcağı sıcağına

    Hemen, anında, vakit geçirmeden

  • sıdk

    Doğruluk, gerçeklik

  • sıdkı sıyrılmak

    birine karşı duyulan güven ve inancı yitirmek

  • sıfat

    Bir kimsenin görev, ödev, toplumsal veya hukuki bakımdan yeri ve özelliği

  • sıfat takımı

    Bir cümlede sıfatların oluşturduğu ayrı ayrı ögeler

  • sıfat tamlaması

    Tamlayanı sıfat olan tamlama

  • sıfat-fiil

    Fiilden -acak, -an, -ası, -dık, -maz, -mış, -r ekleriyle yapılan, sıfat olarak kullanılıp zaman kavramı taşıyan ve -ma- ekiyle olumsuz biçimi yapılabilen kelime; ortaç, partisip: yak-acak (odun), oku-y-an (öğrenci), geliş-me-miş (ülke) vb

  • sıfat-fiil grubu

    Sıfat-fiillerin cümlede birlikte kullanıldıkları kelimelerle oluşturduğu grup

  • sıfatlandırma

    Sıfatlandırmak işi

  • sıfatlandırmak

    Herhangi bir kimseye bir sıfat veya ünvan vermek

  • sıfatlaştırma

    Sıfatlaştırmak işi

  • sıfatlaştırmak

    Bir sözü sıfat durumuna getirmek, sıfat olarak kullanmak

  • sıfatlı

    Ünvanı, sıfatı olan

  • sıfatsız

    Ünvanı, sıfatı olmayan

  • sıfır

    Kendi başına değeri olmayan, ondalık sayı sisteminde sağına geldiği rakamı on kere büyüten işaret (0)

  • sıfır beden

    Normalden çok fazla zayıf olan

  • sıfır numara

    Bir konuda çok iyi, çok deneyimli kimse

  • sıfır polinomu

    Bütün katsayıları sıfır olan polinom

  • sıfır çekmek

    halter yarışmalarındaki silkme ve koparma dallarında belirlenen ağırlığı kaldıramayıp elenmek

  • sıfıra inmek

    bitmek, tükenmek, yok olmak

  • sıfıra sıfır, elde var sıfır

    "bütün çalışmalar boşa gitti, istenilen sonuç elde edilemedi" anlamında kullanılan bir söz

  • sıfırcı

    Notu kıt olan öğretmenlere öğrencilerin taktığı ad

  • sıfırcılık

    Sıfırcı olma durumu

  • sıfırdan başlamak

    en baştan, hiçbir şeye sahip olmadan bir işe girişmek

  • sıfırlama

    Sıfırlamak işi

  • sıfırlamak

    Bir denklemdeki bütün terimleri yalnız bir yanda toplayarak denklemin öbür yanını eşit duruma getirmek

  • sıfırlanma

    Sıfırlanmak işi

  • sıfırlanmak

    Sıfırlama işi yapılmak

  • sıfırlatma

    Sıfırlatmak işi

  • sıfırlatmak

    Sıfırlama işini yaptırmak

  • sıfırı tüketmek

    gücü kalmamak

  • sıhhatler olsun!

    yıkananlara veya tıraş olanlara söylenen bir nezaket sözü

  • sıhhi

    Sağlıkla ilgili, sağlığa ait

  • sıhhi banyo

    Otel altlarında veya bağımsız birim olarak yapılan, tek tek odalardan oluşan ücretli banyo

  • sıhhi tesisat

    Yapılarda temiz ve atık su veya ısınma ile ilgili donanım

  • sıhhi tesisatçı

    Yapılarda temiz ve atık su ile ilgili işleri yapan donanımcı

  • sıhhi tesisatçılık

    Sıhhi tesisatçının işi veya mesleği

  • sıhhiye

    Sağlık işlerinin tümü

  • sıhhiyeci

    Sağlık memuru, sağlık görevlisi

  • sıhhiyecilik

    Sıhhiyecinin yaptığı iş

  • sıhri

    Evlilik yoluyla meydana gelen (akrabalık)

  • sıhriyet

    Evlenme sonucu oluşan akrabalık

  • sıhriyet peyda etmek

    hısımlık oluşturmak

  • sık

    Benzerleri veya parçaları arasında çok az aralık bulunan, seyrek karşıtı

  • sık otlatma

    Otlayan hayvanların, genellikle koyun ve keçilerin, mera üzerinde sürü hâlinde, birbirlerine çok yakın bir biçimde çobanlar tarafından otlatılması

  • sık sık

    Az aralıklarla

  • sıkabilme

    Sıkabilmek işi

  • sıkabilmek

    Sıkma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıkacak

    Bir nesneyi, iki ağırlık arasında mekanik olarak sıkıştırmaya yarayan araç

  • sıkboğaz

    Bir şey yaptırmak için “birini zorlamak, baskı yapmak” anlamlarına gelen sıkboğaz etmek (veya eylemek) ve “zorlanmak, sıkıştırılmak” anlamlarına gelen sıkboğaz olmak deyimlerinde geçen bir söz

  • sıkkın

    Çok sıkılmış

  • sıkkın bıkkın

    Sıkılmış ve bıkmış olarak

  • sıkkınlık

    Sıkkın olma durumu

  • sıklaşma

    Sıklaşmak işi

  • sıklaşmak

    Sık duruma gelmek veya sıkça ortaya çıkmak, sık görülmek

  • sıklaştırabilme

    Sıklaştırabilmek işi

  • sıklaştırabilmek

    Sıklaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıklaştırma

    Sıklaştırmak işi

  • sıklaştırmak

    Sık duruma getirmek veya sıkça yapmak, sayısını artırmak

  • sıklaştırılma

    Sıklaştırılmak işi

  • sıklaştırılmak

    Sıklaştırma işi yapılmak

  • sıklık

    Sık olma durumu

  • sıklıkla

    Sık bir biçimde

  • sıkma

    Sıkmak işi

  • sıkma baş

    Kadınların ince bir kumaşla saçlarını sararak yaptıkları bir saç bağlama biçimi

  • sıkma köfte

    Köftelik bulgur, yeşil soğan, domates, un ve soğan kullanılarak hazırlanan bir tencere yemeği

  • sıkma portakal

    Sıkılmış portakal suyu

  • sıkma tarhana

    Ana malzemesi pişmiş yarma veya dövme buğday ile yoğurt olan, kekikle tatlandırılan bir çeşit tarhana

  • sıkmak

    Çevresine sarılarak veya bir şey sararak çepeçevre basınç altına almak

  • sıkmalık

    Sıkılmaya elverişli

  • sıkmalık portakal

    Suyu çıkarılmaya uygun, bol sulu, ince kabuklu bir tür portakal; sıkma portakal

  • sıktırma

    Sıktırmak işi

  • sıktırmak

    Sıkma işini yaptırmak

  • sıkça

    Oldukça sık; sık sık

  • sıkı

    İyice sıkıştırılmış, doldurulmuş, gevşek olmayan; tıkız

  • sıkı ağızlı

    Gizli kalması gereken şeyleri başkasına söylemeyen, sır tutabilen

  • sıkı basmak

    güçlü davranmak, direnmek

  • sıkı doku

    Gözenekleri ve öz ışınları açıkça görünmeyen, yıl halkaları biçimde birbirinden ayrılamayan ağaçların dokusu

  • sıkı durmak

    güçlü, dayanıklı olmak, dikkatli bulunmak

  • sıkı fıkı

    Birbiriyle çok samimi

  • sıkı fıkılık

    Sıkı fıkı olma durumu

  • sıkı mı?

    “kolay değil, çok zor, bu kadar kolaysa yap” anlamlarında kullanılan bir söz

  • sıkı tutmak

    önem vermek

  • sıkıca

    Sıkı bir biçimde; kavi

  • sıkıcı

    İç sıkan, can sıkan, tedirgin eden

  • sıkıcılık

    Sıkıcı olma durumu

  • sıkıdan geçirmek

    dayak atmak

  • sıkılama

    Sıkılamak işi

  • sıkılamak

    Sıkı duruma getirmek

  • sıkılanma

    Sıkılanmak durumu

  • sıkılanmak

    Sıkılama işi yapılmak

  • sıkılaştırma

    Sıkılaştırmak işi

  • sıkılaştırmak

    Sıkı duruma getirmek

  • sıkılganlık

    Sıkılgan olma durumu

  • sıkılma

    Sıkılmak işi

  • sıkılmak

    Sıkma işi yapılmak

  • sıkılmamazlık

    bk. sıkılmazlık

  • sıkılık

    Sıkı olma durumu

  • sıkılış

    Sıkılmak işi

  • sıkım

    Sıkmak işi

  • sıkınma

    Sıkınmak işi

  • sıkınmak

    Kendini sıkmak

  • sıkıntı

    İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. sebeplerden doğan ruhsal huzursuzluk; bun, bungunluk, ezgi, ezginlik, çile (I), dert, kasavet, zor

  • sıkıntı basmak

    çok sıkılmak, can sıkıntısı duymak

  • sıkıntı vermek

    tedirgin etmek, bunaltmak

  • sıkıntı çekmek

    zorluk veya yoksulluk içinde yaşamak

  • sıkıntıda olmak

    geçim darlığı çekmek

  • sıkıntılı

    Sıkıntısı olan; bungun, bunlu, kasavetli

  • sıkıntılılık

    Sıkıntılı olma durumu

  • sıkıntısı olmak

    tedirgin, rahatsız eden bir durumda bulunmak

  • sıkıntısız

    Sıkıntısı olmayan; bunsuz (II), kasavetsiz, sancısız

  • sıkıntısızlık

    Sıkıntısız olma durumu; kasavetsizlik

  • sıkıntıya düşmek

    darlık, yokluk içinde olmak

  • sıkıntıya gelememek

    güç işlere dayanamamak

  • sıkıp suyunu çıkarmak

    sömürmek

  • sıkıverme

    Sıkıvermek işi

  • sıkıvermek

    Çabucak sıkmak

  • sıkıya almak

    hareketlerini sınırlamak veya önlemler almak

  • sıkıya gelmek

    güç bir durumla karşılaşmak

  • sıkıysa

    kendine güveniyorsa, yürekliyse

  • sıkıysa (veya sıkıyorsa)

    kendine güveniyorsa, yürekliyse

  • sıkıyönetim

    Olağanüstü zamanlarda ve durumlarda ülkede güvenliğin sağlanması için ordunun yardımıyla gerçekleştirilen yönetim; örfi idare

  • sıkış tepiş

    Çok sıkışık biçimde, kalabalık olarak

  • sıkış tıkış

    Çok sıkışık

  • sıkışabilme

    Sıkışabilmek işi

  • sıkışabilmek

    Sıkışma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıkışma

    Sıkışmak durumu

  • sıkışmak

    Kalabalıktan dolayı birbirine çok yaklaşmak

  • sıkıştırabilme

    Sıkıştırabilmek işi

  • sıkıştırabilmek

    Sıkıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıkıştırma

    Sıkıştırmak işi

  • sıkıştırmak

    Bir şeyi dar bir yere zorla sığdırmak; tıkmak

  • sıkıştırıcı

    Sıkıştırma işini yapan alet

  • sıkıştırılma

    Sıkıştırılmak işi

  • sıkıştırılmak

    Sıkıştırma işi yapılmak

  • sıkıştırış

    Sıkıştırmak işi

  • sıkışık

    Sıkışmış bir durumda olan

  • sıkışıklık

    Sıkışık olma durumu

  • sıkışıverme

    Sıkışıvermek durumu

  • sıkışıvermek

    Çabucak veya ansızın sıkışmak

  • sıla

    Bir süre ayrı kaldığı bir yere veya yakınlarına kavuşma

  • sıla etmek

    sılaya gitmek

  • sıla hastalığı

    Memlekete, aile ve akrabalara duyulan aşırı özlem

  • sılacı

    Memleketine, doğup büyüdüğü yere dönerek yakınlarına kavuşan kimse

  • sılaya gitmek

    bir süre ayrı kaldığı evini, yurdunu görmeye gitmek

  • sılayırahim

    Anne, baba ve akrabayı ziyaret etme

  • sıma

    Sımak durumu veya biçimi

  • sımak

    Kırmak, bozmak

  • sımsıcak

    Pek sıcak; sıpsıcak

  • sımsıcaklık

    Sımsıcak olma durumu

  • sımsıkı

    Çok sıkı

  • sınai

    Sanayi ile ilgili; endüstriyel

  • sınama

    Sınamak işi; deneme

  • sınamak

    Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneyi veya bir düşünceyi yoklamak; denemek, tecrübe etmek

  • sınanabilme

    Sınanabilmek işi

  • sınanabilmek

    Sınanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sınanma

    Sınanmak işi

  • sınanmak

    Sınama işine konu olmak

  • sınanış

    Sınanmak işi

  • sınatma

    Sınatmak işi

  • sınatmak

    Sınama işini yaptırmak

  • sınav

    Öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklama; imtihan

  • sınav açmak

    kazananı boş kadroya, işe almak amacıyla sınav düzenlemek

  • sınav vermek

    sınavdan geçmek

  • sınava girmek

    bir kimse, bir konu üzerindeki bilgisinin ölçülmesini sağlamak için yapılan yoklamada hazır bulunmak

  • sınava çekilmek

    birinin bilgisi ölçülmek

  • sınavda bırakmak

    sınavda başarısız saymak

  • sınavdan geçmek

    sınava girmek

  • sınavsız

    Sınav yapılmadan, sınava girmeden; imtihansız

  • sınayabilme

    Sınayabilmek işi

  • sınayabilmek

    Sınama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sınayış

    Sınamak işi

  • sıncan

    Sakızlı bir tür dikenli çalı (Astragalus)

  • Sındırgı

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • sındırma

    Sındırmak işi

  • sındırmak

    Kırmak, parçalamak

  • sındırılma

    Sındırılmak işi

  • sındırılmak

    Sındırma işine konu olmak

  • sıngın

    Gözü korkmuş, sinmiş (kimse)

  • sınma

    Sınmak işi

  • sınmak

    Kırılmak, parçalanmak, bozulmak

  • sınıf

    Öğrencilerin yıllık öğrenime göre ayrıldıkları bölümlerden her biri

  • sınıf annesi

    Genellikle okul öncesinde ve ilköğretimde sınıfın sosyal, kültürel vb. etkinlerinde öğretmene yardımcı olan gönüllü veli

  • sınıf atlamak

    üstün başarı göstererek bir üst sınıfta öğrenim görmeye hak kazanmak

  • sınıf başkanı

    Öğretmen olmadığı zamanlarda sınıfın düzenini sağlamak ve yönetim ile sınıf arasındaki iletişimi yürütmekle görevlendirilmiş öğrenci

  • sınıf öğretmeni

    İlkokul öğretmeni; sınıf muallimi

  • sınıf öğretmenliği

    Sınıf öğretmeninin yaptığı iş; sınıf muallimliği

  • sınıflandırma

    Sınıflandırmak işi

  • sınıflandırmak

    Karşılaştırma esasına bağlı olarak tasnif yapmak

  • sınıflayabilme

    Sınıflayabilmek işi

  • sınıflayabilmek

    Sınıflama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sınıflaşma

    Sınıflaşmak işi

  • sınıflaşmak

    Toplumda sınıf farkları oluşmak

  • sınıflı

    Sınıfı olan

  • sınıfsal

    Sınıfla ilgili

  • sınıfsız

    Sınıfı olmayan

  • sınıfta bırakmak

    sınıf geçmesine engel olmak

  • sınıfta kalmak

    başarılı olamayan öğrenci, bir üst sınıfa geçemeyerek aynı sınıfta yeniden okumak

  • sınıfta çakmak

    sınıfta kalmak

  • sınık

    Kırık, çıkık

  • sınır

    İki komşu devletin topraklarını birbirinden ayıran çizgi; hudut

  • sınır açı

    Bir ortamdan gelip daha kırıcı başka bir ortama geçerken kırılan ışının diğer ortamda oluşturabileceği en büyük açı

  • sınır boyu

    Ülke sınırları; uç, hudut boyu, serhat

  • sınır dışı

    Ülke sınırlarının ötesi; hudut dışı

  • sınır dışı etmek

    bir kimseyi bulunduğu ülkede yaptığı yasa dışı eyleminden dolayı devlet eliyle ülkenin sınırları ötesine çıkarmak

  • sınır karakolu

    Sınır bölgesinde görev yapan kolluk gücü

  • sınır taşı

    Sınırı belirlemek için koyulan taş vb. madde

  • sınır çekmek (veya çizmek)

    sınırını belirtmek

  • sınıraşan

    Bir ülke sınırları içinde doğup başka bir ülke topraklarına geçen (ırmak)

  • sınırdaş

    Ortak sınırları olanlardan her biri; hemhudut

  • sınırdaşlık

    Sınırdaş olma durumu; hemhudutluk

  • sınırlama

    Sınırlamak işi; hudutlandırma, kota

  • sınırlamak

    Sınırını çizmek, sınırını belirtmek veya belirlemek; sınırlandırmak, hudutlandırmak

  • sınırlandırma

    Sınırlandırmak işi

  • sınırlanma

    Sınırlanmak işi

  • sınırlanmak

    Sınır çekilmek

  • sınırlanış

    Sınırlanmak işi

  • sınırları aşmak

    haddini aşmak

  • sınırlarını (veya sınırını) zorlamak

    en son noktaya kadar çaba göstermek

  • sınırlayış

    Sınırlamak işi

  • sınırlı

    Sınırı olan, bir sınırla ayrılmış olan; hudutlu

  • sınırlı ortaklık

    Belirli bir sermaye ile kurulan ortaklık

  • sınırlı sayı

    Sonsuz değerli olmayan sayı

  • sınırlı sorumluluk

    Borçlunun borcunu ödememesi durumunda, bütün mal varlığıyla değil de mal varlığının bir bölümüyle sorumlu olması durumu

  • sınırlılık

    Sınırlı olma durumu

  • sınırsız

    Sınırı olmayan, bir sınırla ayrılmamış olan; hadsiz, hudutsuz, gayrimahdut

  • sınırsız sayı

    Sonsuz değerli sayı

  • sınırsız sorumluluk

    Borçlunun borcunu ödememesi durumunda alacaklıya karşı bütün mal varlığıyla sorumlu olması durumu

  • sınırsız yetki

    Alabildiğine genişletilmiş yetki

  • sınırsızca

    Sınırsız bir biçimde

  • sınırsızlık

    Sınırsız olma durumu; hadsizlik, hudutsuzluk, gayrimahdutluk

  • sıpa

    Eşek yavrusu

  • sır

    Bazı nesnelere parlaklık verme, dış etkilerden koruma, sızmalarını önleme vb. amaçlarla sürülen, saydam veya donuk vernik

  • sır kâtibi

    Kendisine gizli yazılar yazdırılan kimse

  • sır küpü

    Birçok sırrı bildiği hâlde hiçbirini açığa vurmayan kimse

  • sır tutmak (veya saklamak)

    bir sırrı açığa vurmamak, başkasına söylememek

  • sır vermek (veya sızdırmak)

    bir sırrı açığa vurmak, başkasına söylemek

  • sıra

    Yan yana, art arda olan şey, olay veya canlıların tümü; dizi, kol (I), saf (I)

  • sıra (veya sırasını) savmak

    sırayla yapılan bir işte sıra kendine geldiğinde gereğini yapmak

  • sıra dayağı

    Kişileri ayrım gözetmeksizin sırayla tek tek dövme

  • sıra dayağı çekmek

    birden çok kişiyi teker teker ve birbirinin ardı sıra dövmek

  • sıra dışı

    Alışılmışın dışında olan; olağan dışı, gayritabii, normalüstü, ekstrem

  • sıra dışılık

    Sıra dışı olma durumu; olağan dışılık, gayritabiilik, ekstremlik

  • sıra gecesi

    Güneydoğu Anadolu'da genellikle kış gecelerinde her hafta bir kişinin evinde olmak üzere yapılan sazlı sözlü eğlence

  • sıra işi

    Değeri fazla olmayan

  • sıra makinesi

    Banka, hastane, postane vb. yerlerde müşterilere veya hastalara sıra numarası veren makine

  • sıra malı

    Değeri ve özelliği olmayan mal

  • sıra olmak

    düzenli bir biçimde sıra oluşturmak, dizilmek

  • sıra saygı

    Geleneklere uygun olarak karşılıklı gösterilen saygı

  • sıra saygı gözetmek

    karşılıklı saygı göstermek

  • sıra sayı sıfatı

    Sayı adlarından -ıncı ekiyle kurulan ve sıra kavramı bildiren sıfat

  • sıraca

    Deride ve genellikle boyunda görülen, lenf düğümlerinin şişkinliğiyle beliren tüberküloz türü

  • sıraca otu

    Sıracagillerden, birçok türünün kökleri hekimlikte kullanılan bir bitki (Scrophularia)

  • sıracagiller

    Sıraca otu, bit otu, aslanağzı vb. bitkileri içine alan, iki çeneklilerden bir bitki familyası

  • sıracalı

    Sıracası olan

  • sıracı

    Dört kişilik saz heyeti

  • sıracılık

    Sıracının yaptığı iş

  • sıradan

    Herhangi bir özelliği olmayan; bayağı, beribenzer, alelade, amiyane, lalettayin, banal

  • sıradağ

    Uzunlamasına sıralanmış dağ dizisi

  • sıralama

    Sıralamak işi; tertip

  • sıralamak

    Birbiri ardı sıra veya yan yana koyarak sıra durumuna getirmek

  • sıralanabilme

    Sıralanabilmek işi

  • sıralanabilmek

    Sıralanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıralandırma

    Sıralandırmak işi

  • sıralandırmak

    Sıralanma işini yaptırmak

  • sıralanma

    Sıralanmak işi

  • sıralanmak

    Sıra oluşturacak biçimde yer almak

  • sıralanış

    Sıralanmak işi

  • sıralatma

    Sıralatmak işi

  • sıralatmak

    Sıralamak işini yaptırmak

  • sıralayabilme

    Sıralayabilmek işi

  • sıralayabilmek

    Sıralama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıralayıcı harf

    Bir tam çok terimlinin çeşitli terimlerinde, artan veya eksilen kuvvetlerine göre bu terimlerin dizildiği sırayı gösteren harf

  • sıralayıverme

    Sıralayıvermek işi

  • sıralayıvermek

    Çabucak veya kısa zamanda sıralamak

  • sıralayış

    Sıralamak işi

  • sıralı

    Sıralanmış, düzenlenmiş

  • sıralı cümle

    Tek başına yargı bildiren ve bir anlam bütünlüğü içinde yan yana sıralanan iki veya daha fazla cümlenin oluşturduğu cümleler topluluğu; sıralı tümce

  • sıralı ikili

    a ve b gibi iki elemanı öncelik sırasına göre a, b biçiminde yazarak elde edilen a, b ikilisi

  • sıralı oluş

    Birbirini takip etme; epigenez

  • sıralı sırasız

    Yer veya zaman uygunluğu gözetmeksizin

  • sıralı üçlü bahis

    At yarışlarında üzerine bahis konulan bir koşuda ilk üç atı sırasıyla tahmin etme biçiminde oynanan bir oyun

  • sıram sıram

    Sıra durumunda veya sıralanmış olan

  • sıram sıram dizilmek

    sıra veya sıralar oluşturacak biçimde yan yana, arka arkaya gelmek

  • sırası düşmek

    uygun zamanı gelmek

  • sırası gelmek

    bir başkasından sonra sıra birinin veya bir şeyin olmak

  • sırası gelmişken

    "fırsat düşmüşken, söz bu konudayken" anlamında kullanılan bir söz

  • sırasına getirmek

    uygun zamanını, fırsatını bulmak

  • sırasına göre

    durumun gerektirdiği gibi

  • sırasında

    Gerektiğinde, zamanı gelince

  • sırasını kaybetmek

    çocuk veya bebek, hastalık veya başka bir sebep dolayısıyla uyku ve meme zamanını şaşırmak

  • sırasıyla

    Sırası gelince, sırasına dikkat ederek, sıra izleyerek

  • sırasız

    Sırada olmayan, sırası olmayan, sıralanmamış olan, düzenlenmemiş olan; düzensiz

  • sırat köprüsü

    İslam inancına göre mahşer günü üstünden geçilecek olan köprü; sırat

  • sırat köprüsünden geçmek

    bir iş yaparken sıkıntılı, eziyetli durumlar içinde kalmak

  • sıraya dizmek

    sıralamak

  • sıraya koymak

    düzenlemek, sıralamak

  • Sırbistanlı

    Sırbistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • sırcı

    Sırlama işi yapan

  • sırcılık

    Sırcı olma durumu

  • sırdaş

    Birinin sırrını bilecek kadar ona yakın olan kimse; cankulağı, mahrem

  • sırdaş olmak

    güvenilen bir kimseyle sırrını paylaşmak

  • sırdaşlık

    Sırdaş olma durumu

  • sırdaşça

    Sırdaşa yakışır bir biçimde

  • sırf

    Tümüyle, tamamen

  • sırlama

    Sırlamak işi

  • sırlamak

    Bazı nesnelere, toprak kaplara sır (I) sürmek

  • sırlanma

    Sırlanmak durumu

  • sırlanmak

    Sırlama işi yapılmak

  • sırlı

    Sır sürülmüş, sırı olan

  • sırma

    Altın yaldızlı veya yaldızsız ince gümüş tel

  • sırma saç

    Altın sarısı renginde saç

  • sırma saçlı

    Saçları altın sarısı renginde olan

  • sırmakeş

    Gümüş veya başka madenleri haddeden geçirip sırma yapan kimse

  • sırmakeşhane

    Sırma yapılan yer

  • sırmalı

    Sırma ile işlenmiş veya süslenmiş

  • sırnaşma

    Sırnaşmak işi

  • sırnaşmak

    Sırnaşıkça davranmak

  • sırnaştırma

    Sırnaştırmak işi

  • sırnaştırmak

    Sırnaşıklık yapmasına sebep olmak

  • sırnaşık

    Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)

  • sırnaşıklık

    Sırnaşık olma durumu

  • sırnaşıkça

    Sırnaşığa yakışır bir biçimde

  • sırnaşış

    Sırnaşmak işi

  • Sırp

    Sırbistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • Sırplık

    Sırp olma durumu

  • Sırpça

    Sırpların kullandığı dil

  • sırra ermek

    gizli tutulan veya sır durumunda olan bir şeyi anlamak, kavramak

  • sırra kadem basmak

    ortalıktan yok olmak, kaybolmak, ortalıkta görünmemek

  • sırretme

    Sırretmek işi

  • sırretmek

    Bir şeyi veya kimseyi akılalmaz bir biçimde ortadan yok etmek, görünmez kılmak

  • sırrolma

    Sırrolmak işi

  • sırrolmak

    Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak

  • sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna

    "bir sır en yakın dosta bile söylenmemelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • sırsıklam olmak

    çok ıslanmak

  • sırsız

    Sır sürülmemiş, sırı olmayan

  • sırt

    Omurgalı veya omurgasız hayvanlarda boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan üst bölüm

  • sırt (veya sırtını) çevirmek

    bir şeye veya birine önem vermemek

  • sırt sırta

    Arka arkaya, sırtları birbirine değecek bir biçimde

  • sırt sırta vermek

    iş birliği yapmak

  • sırtar

    Kelergillerden bir tür balık

  • sırtarma

    Sırtarmak (I), (II) işi

  • sırtarmak

    Açıkta kalarak görünmek

  • sırtarış

    Sırtarmak işi

  • sırtlama

    Sırtlamak işi

  • sırtlamak

    Birini veya bir şeyi sırtına alıp yüklenmek; arkalamak

  • sırtlan

    Sırtlangillerden, genellikle leşle beslenen, etçil, postu benekli bir hayvan; andık, yeleli kurt (Hyaena)

  • sırtlangiller

    Omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfına giren birçok türü içine alan etçil hayvanlar familyası

  • sırtlanma

    Sırtlanmak işi

  • sırtlanmak

    Sırtlamak işi yapılmak

  • sırtlayabilme

    Sırtlayabilmek işi

  • sırtlayabilmek

    Sırtlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sırtlayış

    Sırtlamak işi

  • sırtlık

    Sırt dayayacak yer

  • sırtüstü

    Sırtı yerde olmak üzere

  • sırtüstü yatmak

    sırtı yere gelmek üzere yatmak

  • sırtı kaşınmak

    dayak yemeyi hak edecek davranışta bulunmak

  • sırtı pek

    Kalın giyinmiş

  • sırtı peklik

    Sırtı pek olma durumu

  • sırtı sıra

    Birinin arkasından, izinden

  • sırtı yere gelmek

    yenilmek, alt olmak

  • sırtı yere gelmemek

    bir işte herhangi bir zorluk karşısında sarsılmamak, konumunu kaybetmemek, güçlü olmak

  • sırtı yufka

    İnce giyinmiş

  • sırtıkara

    Bir tür lüfer

  • sırtına almak

    yüklenmek

  • sırtına geçirmek

    bir şeyi giymek

  • sırtında yumurta küfesi olmamak

    eski düşünce ve yönünü kolayca değiştirmek veya sözünden caymakta sakınca görmemek

  • sırtından (para) kazanmak

    para kazanmak için birini kullanmak

  • sırtından atmak

    başından savmak veya birinin, bir şeyin sorumluluğunu, yükünü üzerine almamak

  • sırtından bıçaklamak

    ihanet etmek

  • sırtından geçinmek

    geçimini bir kimseden sağlamak

  • sırtından çıkarmak

    bir kimseye ödetmek

  • sırtını dayamak (veya vermek)

    bir yere dayanmak, yaslanmak

  • sırtını dönmek

    sırt çevirmek

  • sırtını sıvazlamak

    birini desteklediğini göstermek

  • sırtını yere getirmek

    güreşte hasmı sırtüstü yere yatırarak yenmek

  • sırça

    Camdan yapılmış

  • sırça köşk

    Camdan yapılmış köşk; sırça saray

  • sırça köşkte oturan komşusuna taş atmamalı

    "insan kendinde herhangi bir kusur varken başkalarını aynı kusurla suçlamamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • sırık

    Değnekten uzun ve kalınca ağaç

  • sırık domatesi

    Dalları sırık veya benzeri nesnelerle desteklenerek yetiştirilen, iri, düzgün ve etli meyve veren bir tür domates

  • sırık fasulyesi

    Dalları sırığa sardırılarak yetiştirilen, ince, uzun, kılçıksız bir tür fasulye; çalı fasulyesi

  • sırık gibi

    ince ve uzun boylu

  • sırık hamalı

    Taşınacak yükleri sırığa geçirerek omuzlarında taşıyan hamal

  • sırıkla yüksek atlama

    Atletizmde, eldeki sırıktan güç kazanarak belirli yükseklikteki çıtayı aşmak için yapılan bir yarışma türü; sırıkla atlama

  • sırıklama

    Sırıklamak işi; herekleme

  • sırıklamak

    Fasulye, domates vb. bitkilerin tutunması, dallarının desteklenmesi için yanlarına sırık dikmek; hereklemek

  • sırıkçı

    Atletizmde sırıkla atlayan sporcu

  • sırılsıklam

    Büsbütün ıslak, çok ıslak; sırsıklam, yamyaş

  • sırılsıklam olmak

    çok ıslanmak

  • sırılsıklam âşık

    Delicesine sevdalı, tutkun kimse; sırsıklam âşık

  • sırım

    Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası

  • sırım gibi

    ince yapılı ve güçlü

  • sırıma

    Sırımak işi

  • sırımak

    Yorgan, şilte vb.ni iri ve aralıklı dikmek

  • sırıtabilme

    Sırıtabilmek işi

  • sırıtabilmek

    Sırıtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sırıtkan

    Sürekli sırıtan, sırıtma huyu olan

  • sırıtkanlık

    Sırıtkan olma durumu

  • sırıtma

    Sırıtmak işi

  • sırıtmak

    Dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir biçimde gülmek; sırtarmak (I)

  • sırıtık

    Sürekli olarak sırıtan (kimse)

  • sırıtıverme

    Sırıtıvermek işi

  • sırıtıvermek

    Ansızın veya çabucak sırıtmak

  • sırıtış

    Sırıtmak işi

  • sıska

    Karın boşluğuna su dolmuş olan

  • sıska olmak

    karın boşluğuna su dolarak karnı şişmek

  • sıskaca

    Biraz sıska

  • sıskalaşma

    Sıskalaşmak işi

  • sıskalaşmak

    Sıska duruma gelmek; cılızlaşmak

  • sıskalık

    Sıska olma durumu; cılızlık

  • sıskası çıkmak

    aşırı zayıflamak

  • sıtma

    Anofel türü sivrisineğin sokmasıyla insandan insana bulaşan, titreme, ateş ve ter nöbetleriyle kendini gösteren bir hastalık; ısıtma, malarya

  • sıtma bilimi

    Sıtma asalaklarını, sıtma sivrisineklerini, sıtma türlerini ve sıtmayla savaşı inceleyen asalak bilimi dalı

  • sıtma nöbeti

    Sıtma hastalığında karşılaşılan ateş ve titreme durumu; humma

  • sıtma sivrisineği

    Çift kanatlılardan, ince, uzun vücutlu ve dar kanatlı, dişisi sıtma asalağını insandan insana taşıyan bir eklem bacaklı türü; anofel (Anopheles maculipennis)

  • sıtma tutmak

    ateş ve ter nöbetleriyle titremeye başlamak

  • sıtmagörmemiş

    Gür ve kalın (ses)

  • sıtmalanma

    Sıtmalanmak işi

  • sıtmalanmak

    Sıtmaya tutulmak

  • sıtmalı

    Sıtmaya tutulmuş (kimse)

  • sıtmalık

    Sıtmaya çok yakalanılan yer

  • sıtmaya tutulmak (veya yakalanmak)

    sıtma hastalığına yakalanmak

  • sıva

    Herhangi bir yapıdaki yüzeyleri düzgünleştirmek için kullanılan, yarı akışkan, kum, kireç, çimento karışımı veya çamur harç

  • sıva alçısı

    Sıva vurulmuş duvarı düzleştirmek için duvara çekilen alçı

  • sıva vurmak

    sıvamak

  • sıvacı

    Duvarları sıvayan kimse

  • sıvacı kuşu

    Sıvacı kuşugillerden, Avrupa ve Asya ormanlarında yaşayan, 15 santimetre uzunluğunda ötücü bir kuş (Sitta europea)

  • sıvacı kuşugiller

    Omurgalı hayvanlardan, birçok türü bulunan ötücü kuşları içine alan bir familya

  • sıvacılık

    Sıvacının işi

  • sıvalı

    Sıva vurulmuş, sıva sürülmüş

  • sıvama

    Sıvamak işi; sıvalama

  • sıvamak

    Duvar vb. bir yeri sıva kullanarak kaplamak, sıva vurmak, sıva yapmak; sıvalamak

  • sıvanabilme

    Sıvanabilmek işi

  • sıvanabilmek

    Sıvanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıvanma

    Sıvanmak işi

  • sıvanmak

    Sıvamak (I) işi yapılmak

  • sıvanış

    Sıvanmak işi

  • sıvatma

    Sıvatmak işi

  • sıvatmak

    Sıvama işini yaptırmak

  • sıvatış

    Sıvatmak işi

  • sıvayış

    Sıvamak işi

  • sıvazlama

    Sıvazlamak işi

  • sıvazlamak

    Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek

  • sıvazlanma

    Sıvazlanmak işi

  • sıvazlanmak

    Sıvazlamak işi yapılmak

  • sıvazlatma

    Sıvazlatmak işi

  • sıvazlatmak

    Sıvazlama işini yaptırmak

  • sıvazlayış

    Sıvazlama işi

  • sıvaşmak

    Sıvık veya sıvışık bir duruma gelmek

  • sıvaştırmak

    Sıvık veya sıvışık duruma getirmek

  • sıvaşık

    Sıvaşmış, bulaşmış olan

  • sıvı

    Bulunduğu kabın biçimini alabilen ve üstü yatay bir düzlem durumuna gelebilen akışkan madde; akar (III), mayi, likit

  • sıvı sabun

    Genellikle el ve yüz temizliğinde kullanılan, sıvı kıvamlı bir tür sabun

  • sıvı yağ

    Havanın normal sıcaklığında sıvı durumunda bulunan her türlü yağ

  • sıvık

    Yumuşak kıvamlı, suyu fazla

  • sıvıklaştırma

    Sıvıklaştırmak işi

  • sıvıklaştırmak

    Sıvık duruma getirmek

  • sıvılaşma

    Sıvılaşmak işi

  • sıvılaşmak

    Sıvı durumuna gelmek

  • sıvılaştırma

    Sıvılaştırmak işi

  • sıvılaştırmak

    Bir gazı sıvı durumuna dönüştürmek

  • sıvılaştırılma

    Sıvılaştırılmak işi

  • sıvılaştırılmak

    Sıvı duruma getirilmek

  • sıvılaştırılmış petrol gazı

    Ham petrolün damıtılması ve parçalanması sırasında elde edilen başlıca bütan, etilen vb. gazların oluşturduğu hidrokarbon veya bu gazların karışımı sıvı gaz; sıvı gaz, likit petrol gazı, likit gaz

  • sıvındırma

    Sıvındırmak işi

  • sıvındırmak

    Bir gazın veya buharın sıcaklık derecesini düşürmek, basıncını artırmak yoluyla onu sıvı durumuna getirmek

  • sıvınma

    Sıvınmak işi

  • sıvınmak

    Gaz veya buhar durumundan sıvı durumuna geçmek

  • sıvırya

    Sürekli olarak

  • sıvıölçer

    Bir sıvının özgül ağırlığını ölçmeye yarayan alet; areometre

  • sıvışabilme

    Sıvışabilmek işi

  • sıvışabilmek

    Sıvışma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıvışma

    Sıvışmak işi

  • sıvışmak

    Haber vermeden sessizce gidivermek; tüymek

  • sıvışık

    Yapışıp bulaşan

  • sıvışıklık

    Sıvışık olma durumu

  • sıyanet etmek

    korumak

  • sıyrık

    Çarpma veya vurma sonucunda vücutta hafifçe kazınmış, zedelenmiş, soyulmuş, kanamış yer; sıyrıntı

  • sıyrıklık

    Sıyrık olma durumu

  • sıyrılabilme

    Sıyrılabilmek işi

  • sıyrılabilmek

    Sıyrılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıyrılma

    Sıyrılmak işi

  • sıyrılmak

    Sıyırma işine konu olmak

  • sıyrılış

    Sıyrılmak işi

  • sıyrıntı

    Kapta kalan yemek, yemek artığı

  • sıyırabilme

    Sıyırabilmek işi

  • sıyırabilmek

    Sıyırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıyırga

    Harmanda sap toplamaya veya damlardan karı küremeye yarayan araç

  • sıyırgı

    Lüle taşı işlemeciliğinde kullanılan bir bıçak türü

  • sıyırma

    Sıyırmak işi

  • sıyırmak

    Hızla sürtünerek veya dokunarak geçen bir şey geçtiği yüzeyden küçük bir parça koparmak, soymak veya o yüzeyin üzerini hafifçe çizmek, yırtmak

  • sıyırtma

    Sıyırtmak işi

  • sıyırtmak

    Sıyırma işini yaptırmak

  • sıyırıp çıkarmak

    çekip kurtarmak

  • sıyırıverme

    Sıyıvermek işi

  • sıyırıvermek

    Ansızın veya çabucak sıyırmak

  • sıyırış

    Sıyırmak işi

  • sızabilme

    Sızabilmek işi

  • sızabilmek

    Sızma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sızak

    Dağ sırtlarında, taş aralarından sızan su, küçük pınar

  • sızdırabilme

    Sızdırabilmek işi

  • sızdırabilmek

    Sızdırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sızdırma

    Sızdırmak işi; sızırma

  • sızdırmak

    Azar azar akıtmak; sızırmak

  • sızdırılma

    Sızdırılmak işi

  • sızdırılmak

    Sızdırma işi yapılmak

  • sızlama

    Sızlamak işi

  • sızlamak

    Hafifçe ağrımak

  • sızlanma

    Sızlanmak işi; sızıltı, tazallüm

  • sızlanmak

    Kendine yapılan bir haksızlığı, kendisini tedirgin eden bir durumu, çare bulması veya sadece sıkıntısına ortak olması için karşısındakine anlatmak; söylenmek, yakınmak (II), şikâyet etmek, şekva etmek, tazallüm etmek

  • sızlanış

    Sızlanmak işi

  • sızlatma

    Sızlatmak işi

  • sızlatmak

    Sızlamasına sebep olmak

  • sızlayış

    Sızlamak işi

  • sızma

    Sızmak işi

  • sızmak

    İnce aralıklardan veya gözeneklerden az miktarda ve belli olmadan yavaş yavaş akmak, çıkmak

  • sızı

    Hafif ve ince ağrı

  • sızıcı

    Ses yolunda oluşan daralma sonucu sürtünerek veya sızarak çıkan (ses); sürekli

  • sızıcı ünsüz

    Ses yolunda oluşan daralma sonucu sürtünerek veya sızarak çıkan ünsüz; sürekli ünsüz

  • sızılma

    Sızılmak işi

  • sızılmak

    Sızma işi yapılmak

  • sızıltısız

    Sızlanmadan, yakınmadan

  • sızılı

    Sızısı olan

  • sızım sızım

    "Aşırı derecede sızlamak, çok sızlamak" anlamındaki sızım sızım sızlamak, "çok sızlanmak" anlamındaki sızım sızım sızlanmak deyimlerinde geçen bir söz

  • sızıntı

    Sızan şey

  • sızıntılı

    Sızıntı yapan (hastalık)

  • sızıp kalmak

    çok içki içip veya çok yorulup uyuyakalmak

  • sızısız

    Sızısı olmayan

  • sızıverme

    Sızıvermek işi

  • sızıvermek

    Çabucak sızmak

  • sızış

    Sızmak işi

  • sıçabilme

    Sıçabilmek işi

  • sıçabilmek

    Sıçma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıçan

    Sıçangillerden, fareden iri, zararlı birçok türü bulunan kemirgen, memeli hayvan (Rattus)

  • sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış

    "kendisi sığıntı durumundayken yanına bir kişi daha almış" anlamında kullanılan bir söz

  • sıçan deliği aramak

    saklanacak bir yer aramak

  • sıçan deliği bin akçe

    “herkesin kaçıp saklanacak bir yer aradığı durumlarda, saklanılacak bir yer bulmak çok güçtür ve o yer çok değerlidir” anlamında kullanılan bir söz

  • sıçan deliğine paha biçilmez olmak

    "güç bir durumda sığınacak bir yer bulmakta güçlük çekmek" anlamında kullanılan bir söz

  • sıçan düşse başı yarılır

    "hiçbir şey yok" anlamında kullanılan bir söz

  • sıçan kırı

    Sıçanın tüyünün rengi

  • sıçan yolu

    Eğri büğrü, dolambaçlı incecik yol

  • sıçana dönmek

    üstü başı çok ıslanmak

  • sıçandişli

    Sıçandişi türünde olan

  • sıçangiller

    Omurgalı hayvanlardan, sıçanları ve sıçanımsıları içine alan geniş bir familya

  • sıçankuyruğu

    Delikleri genişletmek için kullanılan konik ve uzun bir törpü türü

  • sıçanımsılar

    Bazı sınıflandırmalara göre, omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfının, kemiriciler takımının bir alt takımı

  • sıçma

    Sıçmak işi

  • sıçmak

    Dışkıyı vücuttan dışarı atmak

  • sıçrama

    Sıçramak işi

  • sıçrama tahtası

    Araçtan atlamalarda, üzerine hızla basarak yükselme hızı kazanılan yaylı veya esnek tahtadan eğik yüzeyli araç

  • sıçramak

    Ayaklarla, birdenbire ve kuvvetle yeri teperek hızla yukarıya veya ileriye atılmak

  • sıçratabilme

    Sıçratabilmek işi

  • sıçratabilmek

    Sıçratma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıçratma

    Sıçratmak işi

  • sıçratmak

    Sıçrama işini yaptırmak

  • sıçrayabilme

    Sıçrayabilmek işi

  • sıçrayabilmek

    Sıçrama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sıçrayıcı

    Sıçrama özelliği olan

  • sıçrayış

    Sıçramak işi

  • sıçtı Cafer, bez getir

    birinin berbat bir iş gördüğünü anlatan bir söz

  • sıçtırma

    Sıçtırmak işi

  • sıçtırmak

    Sıçma işini yaptırmak

  • sıçıp sıvamak

    öfkelenip kaba küfürlerle dolu sözler söylemek

  • sıçırgan

    İshale tutulup her yanı pisleten

  • sıçırganlık

    Sıçırgan olma durumu

  • sığ

    Derinliği az, dibi yüzeyine yakın olan (göl, deniz, akarsu vb.)

  • sığ gitmek

    kıyıya yakın gitmek

  • sığabilme

    Sığabilmek işi

  • sığabilmek

    Sığma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sığamsal

    Besin maddelerinin sindirim kanalı içinde ilerlemesini sağlayan (hareket)

  • sığdırabilme

    Sığdırabilmek işi

  • sığdırabilmek

    Sığdırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sığdırma

    Sığdırmak işi

  • sığdırmak

    Bir şeyin bir kabın veya bir yerin içine sığmasını sağlamak, aldırmak

  • sığdırılma

    Sığdırılmak işi

  • sığdırılmak

    Sığdırma işi yapılmak

  • sığdırıverme

    Sığdırıvermek işi

  • sığdırıvermek

    Kolayca sığdırmak

  • sığdırış

    Sığdırmak işi

  • sığla yağı

    Günlük ağacının gövdesinden elde edilen, ülser tedavisinde, kozmetik ürünlerin yapımında kullanılan bir yağ

  • sığlaşma

    Sığlaşmak işi

  • sığlaşmak

    Sığ duruma gelmek

  • sığlaştırma

    Sığlaştırmak işi

  • sığlaştırmak

    Sığlaşma işini yaptırmak

  • sığlık

    Sığ olma durumu

  • sığma

    Sığmak işi

  • sığmak

    Bir kaba, bir yere bütünüyle girebilmek veya içinden geçebilmek; girmek

  • sığınabilme

    Sığınabilmek işi

  • sığınabilmek

    Sığınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sığınak

    Yağmur, güneş veya çeşitli tehlikelerden korunmak için sığınılacak yer; melce

  • sığınma

    Sığınmak işi; iltica

  • sığınma cebi

    Kara yollarında araçların durmasına, beklemesine ayrılmış, yolun sağ tarafında yer alan bölüm, alan

  • sığınma hakkı

    Genellikle bir cezai kovuşturma ve mahkûmiyetten kurtulmak amacıyla yabancı bir ülkeye kaçma veya yabancı ülkedeyken geri verilmemeyi isteme; iltica hakkı

  • sığınmacı

    Başka bir ülkeye veya yere sığınmış olan kişi; sığınık, mülteci

  • sığınmacılık

    Sığınmacı olma durumu

  • sığınmaevi

    Korunmaya muhtaç kişilerin barındırıldıkları yer

  • sığınmak

    Tehlikelerden kaçarak güvenilir bir yere çekilmek

  • sığıntı

    Bulunduğu yerde kalması istenmeyen, varlığı gereksiz görülen kimse

  • sığınılma

    Sığınılmak işi

  • sığınılmak

    Sığınma işi yapılmak

  • sığınıverme

    Sığınıvermek işi

  • sığınıvermek

    Çabucak sığınmak

  • sığınış

    Sığınmak işi

  • sığır

    Geviş getirenlerden, boynuzlu büyükbaş evcil hayvanların genel adı

  • sığır eti

    Sığırın kesilip parçalanmış eti

  • sığır mantarı

    Sığır türünde görülen bir tür mantar

  • sığır sineği

    Yumurtalarını sığırın teni altına bırakan sinek; eğrice (II) (Tabanus bovinus)

  • sığır vebası

    Sığırlarda yaygın olarak görülen bir tür veba; çor

  • sığırcı

    Sığır besleyen veya satan kimse

  • sığırcık

    Serçegillerden, siyah renkli, uzun gagalı, serçeden iri, ötücü bir kuş; çekirge kuşu (Sturnus vulgaris)

  • sığırcılık

    Sığırcının işi veya mesleği

  • sığırdili

    Sığırdiligillerden, 30-60 santimetre yüksekliğinde, tüylü, çok yıllık ve otsu bir bitki; öküzdili (Anchusa officinalis)

  • sığırdiligiller

    İki çeneklilerden, sığırdili ve havacıva bitkilerini içine alan familya

  • sığırkuyruğu

    Sıracagillerden, ülkemizde yabani olarak birçok türü yetişen, tüylü yapraklı, sarı çiçekli bir kır bitkisi (Verbascum)

  • sığırlık

    Sığır olma durumu

  • sığırtmaç

    Büyükbaş hayvan güden kimse; sığır çobanı, sığırcı, nahırcı

  • sığırtmaçlık

    Sığırtmacın yaptığı iş; nahırcılık

  • sığırödü

    Kırlarda görülen bir tür çalı cinsi bitki

  • sığışma

    Sığışmak işi

  • sığışmak

    Ancak sığmak, güçlükle sığmak

  • sığıştırabilme

    Sığıştırabilmek işi

  • sığıştırabilmek

    Sığıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • sığıştırma

    Sığıştırmak işi

  • sığıştırmak

    Güçlükle sığdırmak