S harfi ile başlayan kelimeler
S harfi için 6492 sözlük maddesi listeleniyor.
S harfinde öne çıkanlar
Bu harfte daha sık ziyaret edilen maddeler.
- sürpriz
Beklenmeyen ve insanı şaşırtarak sevindiren veya üzen olay, beklenmedik durum; şaşırtı
- sağ kanat
Takımla oynanan bazı top oyunlarında hücum alanının sağ tarafı
- safra kesesi
Karaciğere yapışık, armut biçiminde, safra salgılayan küçük organ; öd kesesi
- sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner
"her şey zaman içinde planlandığı gibi gerçekleşmeyebilir" anlamında kullanılan bir söz
- sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir
"bir kişinin nasıl bir insan olduğu konuşmasından belli olur, soyunu sopunu öğrenmeye gerek yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- silikon
Kapı, pencere vb.ndeki aralıkları örterek hava ve su geçmesini önlemek amacıyla kullanılan şeffaf ve yapışkan bir madde
- salık vermek
tavsiye etmek
- saman rengi
Soluk sarı renk; saman sarısı, samani
- sıçan deliği bin akçe
“herkesin kaçıp saklanacak bir yer aradığı durumlarda, saklanılacak bir yer bulmak çok güçtür ve o yer çok değerlidir” anlamında kullanılan bir söz
- sahip çıkmak
kendinin olduğunu ileri sürmek
- sindirilmek
Sindirme işine konu olmak
- su yüzü görmemiş
su görmemiş
- sıkılaştırmak
Sıkı duruma getirmek
- sınırlı sorumluluk
Borçlunun borcunu ödememesi durumunda, bütün mal varlığıyla değil de mal varlığının bir bölümüyle sorumlu olması durumu
- sesli okuma
Yüksek sesle okuma
- sümmettedarik
Son anda düşünülen
- süngüleşmek
Birbirine süngü ile saldırmak
- saftiriklik
Saftirik olma durumu; saftaronluk, saftoriklik
- salt çoğunluk
Oylamada, yarıdan bir fazla üye sayısının oyuyla sağlanan çoğunluk
- satır arası
Yazı satırlarının arasında kalan mesafe
- senli benlilik
Senli benli olma durumu
- serseri serseri
Serseri bir biçimde
- silkinebilmek
Silkinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söz konusu olmak
üzerinde konuşulmak, bahis konusu olmak, bahis mevzusu olmak
- Siirtli
Siirt ilinden olan kimse
- sürücü kursu
Sürücü belgesi almak isteyen adaylara özel eğitim veren kuruluş; şoför okulu
- soluğan
Nefes darlığına tutulmuş
- sulaklık
Sulak olma durumu
- sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur
“başta insanı mutlu eden duygusal ilişkiler zamanla körelir ve sonuçta acı veren birer anıya dönüşür” anlamında kullanılan bir söz
- susak ağızlı
Anlamsız, boş konuşan (kimse)
- süreli yayın
Belirli aralıklarla yayımlanan dergi vb.; mevkute, periyodik
- salt sıcaklık
-273 °C'yi sıfır olarak alan sıcaklık; mutlak sıcaklık
- sürümlülük
Sürümlü olma durumu
- salt sıfır
Salt sıcaklık ölçeğinde -273 °C olan sıfır noktası; mutlak sıfır
- sayfalanmış program
Sayfalar hâlinde düzenlenmiş program
- serbestleşme
Serbestleşmek işi
S dizini
6492 kelime bağlantısı sunucuda oluşturuldu.
- S
Kükürt elementinin simgesi
- s, S
Türk alfabesinin yirmi ikinci sırasında yer alan ve se adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından sert, sızıcı diş eti ünsüzünü gösterir
- saadet zinciri
Bir dizi mutluluk
- saadethane
Yüksek rütbeli kimselerin evi
- saadetle
"Güle güle" anlamında kullanılan bir esenleme sözü
- saadetli
Osmanlı döneminde korgeneral ile albay arasındaki rütbeli subaylara ve bu derecedeki vezirlere verilen ünvan
- saat
Bir günlük sürenin yirmi dörtte birine eşit, altmış dakikalık zaman dilimi, zaman parçası
- saat ayarı
Vaktin ve saatin düzenli akışını sağlamak amacıyla yapılan ayar
- saat açısı
Bir gök cisminin boylamının gözlemcinin boylamına göre kutupta yaptığı açı
- saat başı
Her saatin ilk dakikası
- saat başı galiba!
bir toplantıda, herkesin dalıp sustuğunda bu durumu fark eden bir kimsenin söylediği söz
- saat bir (veya iki, üç ...) yönünde
saat başlarını söyleyerek hedefi yön açısından belirlemek için kullanılan bir söz
- saat bu saat
"ele geçen fırsattan yararlanmanın tam zamanı" anlamında kullanılan bir söz
- saat camı
Saat kadranı ve rakamlarını dış etkilerden koruyan özel yapılmış cam
- saat cebi
Saat konulmak üzere pantolonlara, özellikle yeleklere yapılan cep
- saat dairesi
Bir yıldızdan ve göğün kutuplarından geçen büyük daire
- saat dilimi
Yeryüzünü yirmi dört saat dilimine ayıran on beşer derecelik dilimlerden her biri
- saat farkı
Dünya'nın dönüşünden ve meridyen farklılığından oluşan zaman aralığı
- saat gibi
tam bir düzgünlükte, tıkır tıkır
- saat gibi işlemek
aksamadan, ara vermeden çalışmak
- saat kulesi
Genellikle şehrin merkezinde yer alan, üzerinde saat bulunan kule
- saat on bir buçuğu çalmak
yaşı çok ilerlemiş olmak
- saat tutmak
saate bakarak bir işin ne kadar sürdüğünü hesaplamak
- saati saatine
Tam vaktinde
- saati saatine uymamak
durumu, huyu sık sık değişmek
- saati çalmak
bir şeyin vakti gelmek
- saatinde
Önceden belirlenen, düşünülen vakitte
- saatine
Bir saat için
- saatlerce
Uzun süre boyunca
- saatli
Saati olan, saati bulunan
- saatli bomba
İstenilen saatte patlaması önceden ayarlanmış bomba
- saatlik
Belli bir saat süresince yapılan veya olan
- saatçi
Saat yapan, onaran veya satan kimse
- saatçilik
Saatçinin işi
- saba
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- sababuselik
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- sabah
Güneşin doğduğu andan öğleye kadar geçen zaman dilimi
- sabah akşam
Her an
- sabah demez, akşam demez
vaktin uygun olup olmadığını düşünmez
- sabah ezanı
Sabah namazının vaktinin geldiğini bildirmek için okunan ezan; sabah
- sabah kahvaltısı
Sabah saatlerinde yenilen yemek
- sabah keyfi
Sohbet ederek, bir şeyler yiyip içerek sabahı güzel geçirme
- sabah koşusu
Sabahleyin spor amacıyla yapılan koşu
- sabah namazı
Sabah vakti kılınan namaz; sabah
- sabah ola, hayrola
"sabah olsun, o vakte kadar iş belki düzelir" anlamında kullanılan bir söz
- sabah olmak
güneş doğup ortalık aydınlanmak
- sabah olmak bilmemek
sıkıntılı geçen gece hiç bitmeyecekmiş gibi uzamak
- sabah sabah
Sabahın çok erken saatinde
- sabah yeli
Sabahleyin gün doğusundan esen hafif ve yumuşak yel; esin, saba, saba rüzgârı
- sabaha
Yarın sabah saatlerinde
- sabaha doğru
Gecenin sabaha yakın bir zamanında; sabaha karşı
- sabaha kadar
bütün gece boyunca
- sabaha çıkmamak
sabaha kadar yaşayamamak, sabahtan önce ölmek
- sabahki
Sabaha özgü, sabah olan, sabah yapılan
- sabahlama
Sabahlamak işi; şafaklama
- sabahlamak
Bir yerde sabaha kadar kalmak; şafaklamak
- sabahlar (veya sabahışerifler) hayrolsun!
“günaydın” anlamında kullanılan bir söz
- sabahları
Sabah vaktinde
- sabahlatma
Sabahlatmak işi
- sabahlatmak
Sabahlama işini yaptırmak
- sabahlayabilme
Sabahlayabilmek işi
- sabahlayabilmek
Sabahlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sabahlayış
Sabahlamak işi
- sabahleyin
Günün başlangıcında, günün ilk saatlerinde; sabahtan
- sabahlık
Sabahları yataktan kalkınca geçici olarak giyilen üstlük
- sabahtan akşama
Bütün gün boyunca
- sabahyıldızı
Afrika'da yetişen sert ve kaba dokulu, turuncu sarı renkli ağaç (Nauclea didemichii)
- sabahçı
İkili öğretim yapan okullarda öğleden önce ders gören öğrenci, öğlenci karşıtı
- sabahçı kahvesi
Sabaha kadar açık kalan kahve
- sabahçılık
Sabahçı olma durumu
- sabahı bulmak (veya etmek)
herhangi bir sebeple bütün geceyi uyumadan geçirmek
- sabahı sabah etmek
sabahın olmasını uyumadan sabırsızlıkla beklemek
- sabahı zor (veya dar) etmek
bir türlü sabah olmamak
- sabahın körü
Sabahın erken saati
- sabahın köründe
Sabahın erken saatlerinde
- saban
Çift süren hayvanların koşulduğu demir uçlu tarım aracı
- saban balığı
Dev köpek balığıgillerden, boyu 5 metre kadar olabilen, kuyruğu sabana benzer bir köpek balığı; deniztilkisi (Alopias vulpes)
- saban demiri
Sabanın toprağı yarmaya yarayan taban kısmına takılan demir
- saban kemiği
Burun boşluklarını birbirinden ayıran çeperi arkasında bulunan ince uzun kemik
- saban kulağı
Sabanın toprağa giren kısmının iki yanında bulunan ve toprağı yollara dökmeye yarayan parça; kulak (I)
- saban sürmek
toprağı sabanla kazıp altüst etmek
- sabanın tutağına yapışan el aç kalmaz
"çiftçilik yapan veya çalışan aç kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- sabi
Küçük çocuk
- sabi sübyan
Küçük çocuklar
- sabit
Yerinden oynamayan, yerini değiştirmeyen; durağan
- sabit fikirlilik
Sabit fikirli olma durumu
- sabit kur
Döviz paritesinin alış ve satış değerlerinin serbest piyasa kurallarına göre Merkez Bankasının müdahalesiyle belirlenmesi
- sabit olmak
bir şeyin varlığı, gerçekliği kesin olarak belli olmak
- sabit polinom
Sıfırdan farklı bir gerçek sayıdan oluşan polinom
- sabit telefon
Belli bir yerde kablo bağlantısı ile çalışan telefon
- sabite
Bir formülde geçen ve önceden belirlenmiş bulunan değişmez nicelik
- sabitkadem
Süreklilik gösteren
- sabitleme
Sabitlemek işi
- sabitlemek
Sabit duruma getirmek
- sabitleşebilme
Sabitleşebilmek işi
- sabitleşebilmek
Sabitleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sabitleşme
Sabitleşmek işi
- sabitleşmek
Sabit duruma gelmek
- sabitleştirebilme
Sabitleştirebilmek işi
- sabitleştirebilmek
Sabitleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sabitleştirilme
Sabitleştirilmek işi
- sabitleştirilmek
Sabit duruma getirilmek
- sabitleştirme
Sabitleştirmek işi
- sabitleştirmek
Sabit duruma getirmek
- sabitlik
Sabit olma durumu
- sabo
Genellikle birçok Avrupa ülkesinde giyilen tahta ayakkabı
- sabotaj yapmak
yıkmak, tahrip etmek, kullanılır durumdan çıkarmak
- sabote etmek
baltalamak
- sabredebilme
Sabredebilmek işi
- sabredebilmek
Sabretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sabreden derviş muradına ermiş
"beklemesini bilen kimse sonunda amacına ulaşır" anlamında kullanılan bir söz
- sabrediş
Sabretme işi
- sabretme
Sabretmek işi; sabreyleme
- sabretmek
Sabır göstermek, sabırlı davranmak; sabreylemek
- sabrı taşmak (veya tükenmek)
artık katlanamaz, dayanamaz duruma gelmek, sabrı kalmamak
- sabrıcemil
Allah’tan gelen bir acıya dayanma, sabretme
- sabrını taşırmak (veya tüketmek)
karşısındakini artık katlanamaz, dayanamaz duruma getirmek
- sabuh
Sabah vakti içilen içki
- sabuklama
Sabuklamak işi
- sabuklamak
Abuk sabuk, saçma sapan söz söylemek
- sabuklanma
Bazı hastalıklarda görülen abuk sabuk konuşma, anlamsız davranışlarda bulunma vb. belirtiler gösteren ruh bozukluğu; hezeyan
- sabun
Kirli ve yağlı şeyleri temizlemekte kullanılan, türlü yağlarla alkaliler birleştirilerek yapılan madde
- sabun ağacı
Öz suyu köpüren ağaç (Sapindaceae)
- sabun balığı
Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan ve bol miktarda mukus salgılayan küçük balık (Rypticus saponacens)
- sabun taşı
Terzilerin kumaşı işaretlemek için kullandıkları, yeşilimsi veya beyaz renkli, sertliği 1 olan magnezyum silikat
- sabun tozu
Toz durumunda olan sabun
- sabuncu
Sabun yapan veya satan kimse
- sabunculuk
Sabuncunun işi
- sabunhane
Sabun yapılan yer
- sabuniye
Bir tür nişasta helvası
- sabunköpüğü
Gelip geçici, önemsiz
- sabunköpüğü gibi sönmek
gösterişli olmakla birlikte en hafif bir etki ile yok olmak
- sabunlama
Sabunlamak işi
- sabunlamak
Herhangi bir şeyi sabun sürerek yıkamak
- sabunlanma
Sabunlanmak işi
- sabunlanmak
Sabunlama işi yapılmak
- sabunlanış
Sabunlanmak işi
- sabunlayış
Sabunlamak işi
- sabunlaşma
Bitkisel veya hayvansal yağların sabun durumuna dönüşmesi
- sabunlaşmak
Sabun durumuna gelmek
- sabunlaştırma
Sabunlaştırmak işi
- sabunlaştırmak
Bir maddeyi sabun durumuna dönüştürmek
- sabunlu
İçinde sabun eritilmiş
- sabunluk
İçine sabun konulan küçük kap
- sabunsuz
İçinde sabun bulunmayan
- sabur
Çok sabırlı
- sabura
Gemi safrası
- sabıka
Geçmiş bulunan şey, geçmiş bulunan olay
- sabıka kaydı
Adli sicilden verilen bilgiye göre bir kimsenin sabıka durumunu gösteren yazı
- sabıkalı
Sabıkası olan
- sabıkalılık
Sabıkalı olma durumu
- sabıkasız
Sabıkası olmayan; temiz
- sabıkasızlık
Sabıkasız olma durumu
- sabır
Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi; dayanç, çıdam
- sabır acıdır, meyvesi tatlıdır
"sabır zor bir iştir ancak güzel sonuçları vardır" anlamında kullanılan bir söz
- sabır küpü
Çok sabırlı kimse
- sabır taşı
Çok sabırlı kimse
- sabırla
Sabrederek, sabır göstererek
- sabırlı
Sabır gösteren, katlanan, sabreden
- sabırlılık
Sabırlı olma durumu
- sabırsız
Sabır göstermeyen, sabrı olmayan
- sabırsızca
Sabırsız bir biçimde
- sabırsızlandırma
Sabırsızlandırmak işi
- sabırsızlandırmak
Sabırsızlanma işini yaptırmak
- sabırsızlanma
Sabırsızlanmak işi
- sabırsızlanmak
Sabırlı davranmamak, sabır göstermemek
- sabırsızlanış
Sabırsızlanmak işi
- sabırsızlık
Sabır göstermeme, sabırlı davranmama, sabırsız olma durumu
- sabırsızlıkla
Sabır göstermeden, sabredemeyerek, sabırsız bir biçimde
- sac
Yassı demir çelik ürünü
- sac böreği
Mayalı hamurdan ince açılan yufkanın içine kıyma, peynir, patates, ıspanak vb. konularak yapılan ve sacda pişirilen bir börek türü
- sac ekmeği
Mayalanmış hamurun oklava ile daire şeklinde açılıp sac üzerinde pişirilmesiyle elde edilen ekmek; serme
- sac kavurması
Orta yağlı ve küçük doğranmış koyun etinin ağır ateşte pişirilip soğan, domates, yeşilbiber, dereotu eklenmesiyle hazırlanan karışımın tekrar kısık ateşte pişirilmesiyle yapılan bir yemek türü
- sac kebabı
Sac üzerinde ateşte pişirilen kebap
- sacayağı
Üzerine tencere, tava vb. koymaya yarayan, ateş üzerine oturtulan, üç ayaklı çember veya üçgen biçiminde demir destek; ocak sehpası, sacayak, üçayak
- sadaka
Karşılık beklemeden ihtiyaç sahiplerine, fakirlere verilen para, mal vb.
- sadaka taşı
Genellikle cami vb. yerlerde ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için para vb.nin bırakıldığı özel yer
- sadakat
İçten bağlılık
- sadakat göstermek
bağlı kalmak
- sadakatli
Dostluğu ve bağlılığı içten olan; sadık
- sadakatlilik
Sadakatli olma durumu; sadıklık
- sadakatsiz
Sadık olmayan
- sadakatsizlik
Sadakatsiz olma durumu
- sadakatsizlik göstermek
sadakatsiz olduğunu ortaya koymak, açıklamak
- sadaklı
Sadağı olan
- sadakor
Düz dokunmuş, açık saman renginde bir tür ipek kumaş
- sade
Şeker katılmamış (kahve); şekersiz
- sade birimler bölüğü
Birden dokuza kadar olan sayılar kümesi
- sade kahve
İçine şeker konulmadan pişirilen Türk kahvesi
- sade kek
İçine katkı ve süs maddesi katılmadan yapılan kek
- sadece
Belirtilenden başkası bulunmadan; yalnız
- sadede gelmek
konuyla ilgisiz sözleri bırakarak asıl konuya dönmek
- sadeleşebilme
Sadeleşebilmek işi
- sadeleşebilmek
Sadeleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sadeleşme
Sadeleşmek işi, yalınlaşma
- sadeleşmek
Yalın bir durum almak, yalınlaşmak
- sadeleştirebilme
Sadeleştirebilmek işi
- sadeleştirebilmek
Sadeleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sadeleştirilme
Sadeleştirilmek işi
- sadeleştirilmek
Sadeleştirme işi yapılmak
- sadeleştirme
Sadeleştirmek işi
- sadeleştirmek
Yalın bir duruma getirmek; yalınlaştırmak
- sadelik
Yalın olma durumu
- sadet
Konuşulan asıl konu, asıl madde
- sadik
Sadistlik özelliği olan
- sadiklik
Sadik olma durumu
- sadist
Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan (kimse); elezer, sadik
- sadistlik
Sadist olma durumu
- sadistçe
Sadiste yakışır bir biçimde
- sadme
Çarpışma, tokuşma, vurma
- sadra şifa vermek
gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak
- sadrazam
Osmanlı Devleti'nde başbakan; veziriazam, sadır
- sadrazamlık
Sadrazam olma durumu; sadaret
- sadık
Doğru, gerçek
- sadık kalmak
birine, bir şeye bağlılığını sürdürmek, bağlı kalmak
- sadıkça
Sadığa yaraşır bir biçimde; sadıkane
- sadır
Göğüs, sine
- saf
İçine başka şeyler karışmamış olan; katışıksız, doğal, halis, has, öz (II), som (I)
- saf bağlamak
sıralanmak, sıraya girmek
- saf değiştirmek
başka bir gruba katılmak
- saf dışı
Dizi dışı olarak
- saf dışı etmek (veya bırakmak)
dizinin dışına çıkarmak
- saf dışı olmak (veya kalmak)
dizinin dışına çıkmak
- saf dışılık
Saf dışı olma durumu
- saf su
Organik ve inorganik maddelerden arındırılmış su
- saf tutmak
saf bağlamak
- safahat
Evreler
- safari
Afrika'nın doğusunda toplu olarak yapılan vahşi hayvan avı
- safer
Ay takviminin ikinci ayı
- safi
Katıksız, duru, temiz olan
- safiha
İnce, yassı ve geniş metal nesne
- safir
Mavi renkli, değerli bir korindon türü; gök yakut
- safir mavisi
Koyu mavi renk
- safkan
Irkının katışıksız özelliklerini taşıyan (at)
- saflara ayırmak
belli kümeler içinde toplamak
- saflaşma
Saflaşmak (I) işi
- saflaşmak
Saf durumuna gelmek; saf tutmak
- saflaştırma
Saflaşmak (I) işi
- saflaştırmak
Saflaşmasını, aynı grupta yer almasını sağlamak
- saflaştırılma
Saflaştırılmak (I) işi
- saflaştırılmak
Saflaştırılma işi yapılmak, aynı grupta yer aldırılmak
- saflık
Saf olma durumu; avanaklık, bönlük, safderunluk, safdillik, safdillilik, saffet, safiyet
- safra
Balonlarda bulunan pilotların, yükselmek veya inişi yavaşlatmak istediklerinde attıkları ağırlık
- safra almak
deniz aracına safra yüklemek
- safra atmak
insana veya araca fazla yük olan malzemeleri atmak
- safra bastırmak
açlığını yatıştıracak kadar az bir şey yemek
- safra boşaltmak
deniz aracına yüklenen safra dışarı atılmak, çıkarılmak
- safra kesesi
Karaciğere yapışık, armut biçiminde, safra salgılayan küçük organ; öd kesesi
- safra suyu
Geminin genellikle derin pik tanklarına dengeyi sağlayıp artırmak ve pervaneyi iyice suya batırmak için doldurulan su
- safra tankı
Safra suyunun doldurulduğu özel bölme
- safra yeşili
Siyaha çalan yeşil renk
- safralı
Safrası olan
- safran
Süsengillerden, baharda çiçek açan, 20-30 santimetre boyunda, soğanlı bir kültür bitkisi (Crocus sativus)
- safran sarısı
Kırmızı, yeşil ve maviden oluşan, sarının turuncuya çalan tonu; safran rengi
- Safranbolu
Karabük iline bağlı ilçelerden biri
- safrası kabarmak
açlıktan midesi bulanmak
- safrasız
Safra konulmamış
- safsata
Boş, temelsiz, asılsız söz
- safsatacı
Boş, temelsiz, asılsız konuşan (kimse)
- saftirik
Kolayca aldatılabilecek (kimse); saftaron, saftorik
- saftiriklik
Saftirik olma durumu; saftaronluk, saftoriklik
- safça
Biraz saf; safdilli
- sagu
Bazı hurma ağaçlarının özünden çıkarılan ve pirinç gibi kullanılan nişastalı bir madde; Hint irmiği
- sagu sağmak
ağıt yakmak
- sah
Bir şeyin doğru olduğunu belirtmek için yapılan işaret
- sah çekmek
bir yazının doğru olduğunu bu işaretle belirtmek
- saha
Takım oyunlarında karşılaşmaların yapıldığı yer
- saha avantajı
Bir spor karşılaşmasında yarışmanın yapıldığı alanı tanıma ve seyirci desteğine sahip olma imkânı
- saha komiseri
Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü tarafından oyun alanlarını düzenlemek üzere görevlendirilen yetkili; saha amiri, komiser
- sahabe
Hz. Muhammed'i görmüş ve onun sohbetinde bulunmuş Müslümanlar; ashap, ashabıkiram
- sahabet
Koruma, kayırma
- sahabet etmek
korumak, kayırmak
- sahabetçi
Koruyucu, kayırıcı kimse
- sahabetçi çıkmak
kayırmak, arka çıkmak
- sahaf
Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
- sahaflık
Sahaf olma durumu
- sahan
Derinliği az olan kap
- sahanlık
Yapılarda ve bazı taşıtlarda kapı önünde, merdiven başlarında veya dönülen bölümünde bulunan geniş yer
- sahanlık buzulu
Karadan kopan buzul parçası
- sahavet
El açıklığı, seleklik, cömertlik
- sahaya çıkmak
takım oyunlarında karşılaşmaya başlamak için sahada yerini almak
- sahibe
Herhangi bir şey üzerinde mülkiyeti olan kadın
- sahici
Sahte olmayan, gerçek, yapma karşıtı
- sahicilik
Sahici olma durumu
- sahih
Gerçek, doğru, sağın, hakiki
- sahil
Karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan bölümü; kıyı, yaka, yalı
- sahil boyu
Deniz kıyısı
- sahil devriyesi
Kıyılarda karakol görevi yapan küçük savaş gemisi
- sahil koruma
Genellikle kaçakçılarla mücadele, can kurtarma vb. işlerle görevlendirilen askerî kuruluş
- sahil şeridi
Deniz kıyısı boyunca uzanan düz alan
- sahile bindirmek
gemiyi içindeki yükü oluşan tehlikeden kurtarabilmek amacıyla bilerek karaya oturtmak
- sahile vurmak
bir nesne dalga veya akıntının etkisiyle kıyıya gelmek, kıyıda bulunmak
- sahileşme
Sahileşmek işi
- sahileşmek
Gerçek bir durum almak, gerçekleşmek
- sahileştirme
Sahileştirmek işi
- sahileştirmek
Gerçek bir durum almasını sağlamak, gerçekleştirmek
- sahip
Herhangi bir şey üstünde mülkiyeti olan, onu yasaya uygun bir biçimde dilediği gibi kullanabilen kimse; iye, malik
- sahip kılmak
sahip olmasını sağlamak
- sahip olmak
mülkiyetinde olmak, elinde bulundurmak
- sahip çıkmak
kendinin olduğunu ileri sürmek
- sahipkıran
Güçlü ve üstün hükümdar
- sahiplendirme
Sahiplendirmek işi
- sahiplendirmek
Sahiplenme işini yaptırmak
- sahiplenebilme
Sahiplenebilmek işi
- sahiplenebilmek
Sahiplenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sahipleniş
Sahiplenmek işi
- sahiplenme
Sahiplenmek işi
- sahiplenmek
Bir şeye sahip çıkmak
- sahipli
Bir kimsenin malı olan
- sahiplik
Sahip olma durumu
- sahiplilik
Sahipli olma durumu
- sahipsiz
Kimsenin malı olmayan; iyesiz
- sahipsizlik
Sahipsiz olma durumu
- sahn
Cami, medrese ve kiliselerde umumun toplanmasına mahsus üstü kubbeli, örtülü yer
- sahne
İzleyicilerin kolayca görebilmeleri için genellikle yerden belli bir ölçüde yüksek yapılan, oyun, müzik vb. gösteri yapmaya uygun yer; oyunluk
- sahne dengesi
Halk oyunlarında sahnenin konumuna ve ölçülerine göre oyunları estetik görünümde sergileme tekniği ile seyircinin görüş açısının bilinçli olarak ortaya çıkması
- sahne olmak
bir yerde bir olay geçmek
- sahne sanatları
Gösteriye dayalı tiyatro, orta oyunu, dans vb. sanat dalları
- sahneleme
Sahnelemek işi
- sahnelemek
Sahneye koymak
- sahneleniş
Sahnelenmek işi
- sahnelenme
Sahnelenmek işi
- sahnelenmek
Oyun sahneye konulmak
- sahneletme
Sahneletmek işi
- sahneletmek
Sahneleme işini yaptırmak
- sahneleyebilme
Sahneleyebilmek işi
- sahneleyebilmek
Sahneleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sahneleyiş
Sahnelemek işi
- sahneye koymak
tiyatro eserini veya müzikal bir oyunu, metin, oyun, yorum, dekor, müzik vb. ögeleri birbiriyle uyumlu duruma getirerek sahne için uygulamak, oynamak, sahnelemek
- sahneye çıkmak
tiyatro, müzik vb. sanatçılar için sanatını izleyici önünde uygulamak, göstermek
- sahra topu
Dağ topu gibi katır sırtında taşınmayıp atlarla çekilen top
- sahte
Bir şeyin aslına benzetilerek yapılan; çakma, düzme, düzmece
- sahtekâr
Sahte işler yapan; düzmeci, sahteci, yezit
- sahtekârlık
Sahte işler yapma; düzmecilik, sahtecilik
- sahteleme
Sahtelemek işi
- sahtelemek
Sahtesini yapmak, yasa dışı kopyasını çıkarmak
- sahteletme
Sahteletmek işi
- sahteletmek
Sahtesini yaptırmak, yasa dışı kopyasını çıkartmak
- sahtelik
Sahte olma durumu; kalplık
- sahtiyan
Tabaklanarak boyanmış ve cilalanmış genellikle keçi derisi
- sahtiyancı
Sahtiyan üreten, alan veya satan kimse
- sahtiyancılık
Sahtiyancının işi veya mesleği
- sahur
Ramazan ayında oruç tutanların gün doğmadan önce belirli saatte yedikleri yemek
- sahur yemeği
Sahur zamanı yenen yemek; er ekmeği
- sahura kalkmak
oruç tutan kimse gün doğmadan yemek yemek için yataktan kalkmak
- sahurluk
Sahurda yenecek şeyler
- Saimbeyli
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- sair
Başka, öteki, diğer
- sak
Uykusu hafif
- sak durmak
dikkatli, uyanık durumda bulunmak
- sak yatmak
derin uykuya dalmadan uyumak
- saka
Evlere, çeşmeden su taşımayı iş edinmiş olan kimse; sucu
- saka beygiri gibi
bir iş uğruna birçok yere uğrayarak dolaşan (kimse)
- saka kuşu
Serçegillerden, başında ve boynunda kırmızı, sarı tüyler bulunan, güzel öttüğü için kafeste beslenen küçük bir kuş; kutan, saka (II), ökse kuşu (Carduelis cardelis)
- sakak
Çene altı
- sakal
Yetişkin erkeklerde yanak ve alt çenede çıkan kılların tümü
- sakal bırakmak (veya koyuvermek veya salıvermek veya uzatmak)
sakalını tıraş etmeyip büyütmek
- sakal fırçası
Sakalı taramak, düzeltmek için kullanılan fırça
- sakal oynatmaz
ağızda eriyecek kadar olgunlaşmış (yemiş, yiyecek)
- sakallanma
Sakallanmak işi
- sakallanmak
Sakallı duruma gelmek
- sakallı
Sakalı olan
- sakallı kartal
İri vücutlu, güçlü ve gagası çengelli yırtıcı kuş (Gypaetus barbatus)
- sakallılık
Sakallı olma durumu
- sakalsız
Sakalı olmayan
- sakalsızlık
Sakalsız olma durumu
- sakalı
Saka hastalığına tutulmuş
- sakalı bitmek
bir iş sürüncemede kalmak
- sakalı değirmende ağartmamak
yıllar pek çok deneyim kazandırmış olmak
- sakalı ele vermek (veya kaptırmak)
başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek
- sakalı saydırmak
saygınlıktan düşmek
- sakalık
Sakanın işi
- sakalım yok ki sözüm dinlensin
"ancak yaşlı kimselerin söz ve öğütleri dinlenir" anlamında kullanılan bir söz
- sakalına ak (veya kır) düşmek
sakalı ağarmaya başlamak, yaşlanmak
- sakalına göre tarak vurmak
birinin hoşlanacağı biçimde konuşmak veya davranmak
- sakalına gülmek
ciddi gibi görünen sözlerle alay etmek
- sakalına kar yağmak
sakalı aklaşmaya başlamak
- sakalının altına girmek
yakınlık kurarak ona düşüncesini aşılamak
- sakametli
Sakameti bulunan
- sakandırık
Baş giysilerinde çene bağı
- sakar
Bazı hayvanların, özellikle atların alınlarında bulunan beyaz leke, küçük akıtma
- sakar otu
Yuvarlak başlı, pembe veya beyaz çiçekli çalı tipi bir bitki (Dorycnium)
- sakarca
Sakar gibi, sakara benzer bir biçimde
- sakarimetre
Bir sıvıda çözelti durumunda bulunan şeker miktarını belirlemeye yarayan alet
- sakarimetri
Şekerli çözeltilerin dozunu belirleme yöntemi
- sakarin
Genellikle şeker hastalarının ve diyet yapanların şeker yerine kullandığı, maden kömürü katranından elde edilen, beyaz, tatlandırıcı bir madde
- sakarinli
Sakarini olan
- sakarinsiz
Sakarini olmayan
- sakarlaşma
Sakarlaşmak işi
- sakarlaşmak
Sakar durumuna gelmek
- sakarlık
Sakar olma durumu
- Sakarya
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Sakaryalı
Sakarya ilinden olan kimse
- Sakaryalılık
Sakaryalı olma durumu
- sakat
Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal veya sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri çeken (kimse); alil, muallel
- sakat olmak
sakatlanmak
- sakata gelmek
tuzağa düşmek
- sakatat
Kesilmiş hayvanın yürek, karaciğer, böbrek, işkembe, beyin, vb. iç organlarıyla baş ve ayakları
- sakatatçı
Sakatat satan kimse; sakatçı
- sakatatçılık
Sakatat satmak işi
- sakatlama
Sakatlamak işi
- sakatlamak
Sakat bir duruma getirmek, sakat etmek
- sakatlanma
Sakatlanmak işi
- sakatlanmak
Sakat duruma gelmek
- sakatlanış
Sakatlanmak işi
- sakatlık
Sakat olma durumu; malullük, maluliyet
- sakağı
Özellikle atlarda görülen ve insanlara da bulaşan ölümcül bir hayvan hastalığı; ruam
- sakağılı
Sakağı hastalığı olan
- sake
Pirinçten yapılan bir tür Japon rakısı
- saki
İçkili toplantılarda içki dağıtan kimse
- sakil
Sıkıntı veren; sıkıntılı
- sakillik
Sakil olma durumu
- sakim
Bozuk, yanlış, eksik
- sakimlik
Sakim olma durumu
- sakin
Hareket etmeyen, kımıldamayan
- sakin olmak
bir yerde yerleşmek, oturmak
- sakin sakin
Durgun, dingin olarak
- sakince
Sakin
- sakinleşebilme
Sakinleşebilmek işi
- sakinleşebilmek
Sakinleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sakinleşme
Sakinleşmek işi; sakinleme
- sakinleşmek
Yatışmak, durgun duruma gelmek; durulmak (I)
- sakinleştirici
Sakinleştiren, sakinleştirme özelliği olan
- sakinleştirici almak
sinirleri yatıştıran bir ilaç içmek
- sakinleştirme
Sakinleştirmek işi
- sakinleştirmek
Sakinleşmesini sağlamak, sessiz, dingin bir duruma getirmek; yatıştırmak
- sakinlik
Sakin olma durumu; durgunluk, sessizlik, dinginlik, sükûnet
- sakit
Susmuş, sessiz
- sakit kalmak
söz söylemesi gerekirken susmak
- sakitlik
Sakit olma durumu
- sakkaroz
Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen bir şeker türü (C12H22O11)
- sakkarozölçer
Sakkaroza göre derecelenen ve bir sıvının kuruluğunu tespit eden yoğunlukölçer; sakkarometre
- sakla samanı, gelir zamanı
"gereksiz görülen şey ileride gerekli olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- saklama
Saklamak işi; hıfız, muhafaza
- saklamak
Elinde bulundurmak, tutmak
- saklambaç
Oyunculardan birinin ebe olması ve saklanan arkadaşlarını bulması temeline dayanan bir çocuk oyunu
- saklanabilme
Saklanabilmek durumu
- saklanabilmek
Saklanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saklanma
Saklanmak işi
- saklanmak
Kendini saklamak; gizlenmek
- saklantı
Saklanan şey
- saklanılma
Saklanılmak işi
- saklanılmak
Saklanma işi yapılmak
- saklanıverme
Saklanıvermek işi
- saklanıvermek
Çabucak saklanmak
- saklanış
Saklanmak işi
- saklatma
Saklatmak işi
- saklatmak
Saklama işini yaptırmak
- saklayabilme
Saklayabilmek işi
- saklayabilmek
Saklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- saklayış
Saklamak işi
- saklı
Saklanmış olan
- saklı yazı
Gizlilik taşıyan belge; kripto
- sako
Paltoya benzer bir tür üstlük
- saksafon
Genellikle pirinçten yapılmış, metal tuşlara basılarak çalınan, çoğunlukla bandolarda ve caz topluluklarında kullanılan bir tür üflemeli çalgı
- saksafoncu
Saksafon çalan kimse
- saksafonculuk
Saksafoncunun işi
- saksağan
Kargagillerden, karnı beyaz, kanatları ve kuyruğu kül rengi diğer yerleri parlak, kara, uzun kuyruklu kuş; alacakarga, alakarga (Pica pica)
- saksonya
Almanya'da Saksonya bölgesinde yapılan, iyi nitelikli porselen tabak veya kap
- saksı
Pişmiş toprak, plastik vb.nden yapılan, çiçek yetiştirmekte kullanılan kap
- saksı toprağı
Çiçek yetiştirmek için hazırlanmış özel bir toprak türü
- saksıgüzeli
Dam koruğugillerden, yaprakları etli, çiçekleri başak biçiminde bir süs bitkisi (Cotyledon umbilicus)
- saksılık
Saksı koymaya yarar raf
- sakuleta
Silindir biçiminde bir demirin içine çivi, cıvata vb. maddelerin doldurulması ile yapılan bir mermi türü
- sakın
"Korkulacak bir durum olmasın" anlamında kullanılan bir söz
- sakın ha!
"yapma, yapmaktan çekin" anlamında, yapılması istenmeyen bir davranışa engel olmak için söylenen bir söz
- sakınabilme
Sakınabilmek işi
- sakınabilmek
Sakınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sakınca
Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum; beis, mahzur
- sakınca görmemek
çekinilecek, dikkatli olunacak bir durum görmemek
- sakıncalı
Sakınmayı, çekinmeyi gerektiren; mahzurlu
- sakıncalı piyade
Kendisine pek güvenilmeyen, huzursuzluk çıkarabilecek kimse
- sakıncalılık
Sakıncalı olma durumu
- sakıncasız
Sakınmayı gerektirmeyen; mahzursuz
- sakıncasızlık
Sakıncasız olma durumu
- sakındırma
Sakındırmak işi
- sakındırmak
Sakınma işini yaptırmak
- sakınma
Sakınmak işi; içtinap, tahaffuz, tevakki
- sakınmak
Herhangi bir korku veya düşünce ile bir şeyi yapmaktan uzak durmak; içtinap etmek
- sakınması olmamak
korkusu, çekinmesi olmamak
- sakıntı
Sıkıntıya yol açabilecek durumlara karşı alınan önlem; ihtiyat
- sakıntılı
Sakıntısı olan
- sakıntısız
Sakıntısı olmayan
- sakınılan göze çöp batar
"üzerine çok düşülen şeyler genellikle kazaya veya zarara uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- sakınılma
Sakınılmak işi
- sakınılmak
Sakınma işine konu olmak
- sakınım
Herhangi bir tehlikeye karşı alınan önlem; ihtiyat, tedbir
- sakınımlı
İhtiyatlı, tedbirli
- sakınımsız
İhtiyatsız, tedbirsiz
- sakınış
Sakınmak işi
- sakır sakır
Aralıksız, sürekli
- sakırdama
Sakırdamak işi
- sakırdamak
Korkudan veya soğuktan titremek
- sakırtı
Korkudan veya soğuktan titreme
- sakıt
Düşen, düşmüş
- sakıt olmak
hükmü kalmamak
- sakız
Bazı ağaçların ve özellikle sakız ağacının kabuğundan sızan, çiğnendiğinde yumuşayan, hoş kokulu, beyaz renkli reçine
- sakız ağacı
Antep fıstığıgillerden, kışın yaprak dökmeyen, meyvesi üzümsü ve yağlı, bodur bir ağaç; sakız (Pistacia lentiscus)
- sakız baklası
Uzun ve ince, çok lezzetli turfanda bir tür bakla
- sakız dikeni
Sakız çıkarılan bir tür diken
- sakız enginarı
Yaprakları sivri, kenarları düzgün, lezzetli bir tür enginar
- sakız gibi
çok temiz, çok beyaz
- sakız kabağı
Sebze olarak kullanılan kabak (Cucurbita pepo)
- sakız leblebisi
Bir tür kabuklu beyaz leblebi
- sakız rakısı
İçinde sakız bulunan rakı; mastika
- sakız tatlısı
İçine sakız karıştırılarak hazırlanan bir tatlı türü
- sakızcı
Sakız yapan veya satan kimse
- sakızcılık
Sakızcının işi ve mesleği
- sakızlaşma
Sakızlaşmak işi
- sakızlaşmak
Sakız durumuna gelmek
- sakızlaştırma
Sakızlaştırmak işi
- sakızlaştırmak
Sakız durumuna getirmek
- sakızlı
Sakızı olan, içinde sakız bulunan
- sal
Birçok kalın direk yan yana bağlanarak yapılan, düz ve korkuluksuz deniz veya ırmak taşıtı
- sal yarışı
Özel botlarla debisi yüksek ırmaklarda yapılan bir spor türü
- salabet
Katılık, sağlamlık
- salabilme
Salabilmek işi
- salabilmek
Salma ihtimali veya imkânı bulunmak
- salah bulmak
düzelmek, iyileşmek, onmak
- salak
Görünüşünden, konuşma ve davranışlarından seviyesiz, dengesiz ve saf olduğu anlaşılan (kimse); saloz
- salaklaşma
Salaklaşmak işi; salozlaşma
- salaklaşmak
Salakça davranışlarda bulunmak; salozlaşmak
- salaklık
Salak olma durumu, salozluk
- salakça
Salağa benzer, salak gibi
- salam
Sığır, hindi vb. etinden yapılan, genellikle dilimlenerek soğuk yenen bir yiyecek
- salamandra
Odalar arasında gezdirilebilen bir tür kömür sobası
- salamura
Peynir, et, balık, turşu, asma yaprağı vb. yiyeceklerin bozulmaması için içinde tutuldukları tuzlu su
- salamuracı
Salamura yapan kimse
- salamuracılık
Salamuracının yaptığı iş
- salamuralık
Salamura yapmaya elverişli
- salangan
Hint Okyanusu ve Çin Denizi kıyılarında yaşayan, uzun kanatlı, kısa dört köşe kuyruklu, esmer, küçük bir tür kuş (Collocalia)
- salapurya
Ticaret eşyası taşımakta kullanılan, 10-15 tonluk, üçgen biçiminde yelkeni olan ticaret gemisi
- salapurya gibi
çok büyük olan veya ayağa büyük gelen (ayakkabı)
- Salar
Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Oğuz kökenli bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Salar Türkçesi
Salar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Salarca
- salat
Hz. Muhammed'in adı anıldığında saygı göstermek için okunan dua
- salata
Genellikle marul, maydanoz, soğan, domates gibi çiğ ot ve sebzelerle yapılan, yağ, limon, sirke vb. maddeler konulan, yemeklerle birlikte yenen yiyecek
- salatalı
Salata bulunan
- salatalık
Salata yapmak için kullanılan
- salatalık dolması
Kabuğu soyulmuş ve içi oyulmuş salatalığın soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma
- salatasız
Salata bulunmayan
- salatüselam
Hz. Peygambere ve onun soyundan gelenlere saygı bildirmek için okunan dua
- salavat
Namazlar
- salavat getirmek
Hz. Muhammed'e saygı bildirmek için dua okumak
- salaş
Uyumsuz, kötü görünen
- salaşlık
Salaş olma durumu
- salaşpur
Seyrek dokunmuş, astarlık ince bez
- salcı
Sal ile yolcu ve yük taşıyan kimse
- salcılık
Salcının işi veya mesleği
- saldırabilme
Saldırabilmek işi
- saldırabilmek
Saldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saldırgan
Başkasına saldıran, yapısında saldırma özelliği olan (devlet, kimse, hayvan); sataşkan, agresif, mütecaviz
- saldırganlaşma
Saldırganlaşmak durumu
- saldırganlaşmak
Saldırgan duruma gelmek
- saldırganlık
Saldırgan olma durumu
- saldırma
Saldırmak işi; tehacüm
- saldırmak
Bir kimseye veya bir şeye karşı saldırı yöneltmek, zarar verici bir davranışta bulunmak; hücum etmek, salmak
- saldırmamazlık
bk. saldırmazlık
- saldırmazlık
Birbirine saldırmama durumu
- saldırmazlık paktı
Devletlerin birbirlerine saldırmamaları ilkesine dayanan antlaşma; saldırmazlık antlaşması
- saldırtabilme
Saldırtabilmek işi
- saldırtabilmek
Saldırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saldırtma
Saldırtmak işi; üşürme
- saldırtmak
Saldırma işini yaptırmak; üşürmek
- saldırı
Kötülük yapmak, yıpratmak amacıyla doğrudan doğruya silahlı veya silahsız bir eylemde bulunma; hücum, taarruz, tecavüz
- saldırıcı
Saldırgan olan
- saldırıcılık
Saldırıcı olma durumu
- saldırısız
Saldırı yapılmayan
- saldırıverme
Saldırıvermek işi
- saldırıvermek
Ansızın veya çabucak saldırmak
- saldırıya uğramak
saldırı karşısında kalmak, tecavüze uğramak
- saldırış
Saldırmak işi
- salep
Salepgillerin tek köklü, yumrulu, salkımlı veya başak çiçekli olan örnek bitkisi; sahlep (Orchis)
- salepgiller
Tek çeneklilerden, vanilya, orkide, venüsçarığı, salep vb. bitkileri içine alan bir familya
- saleplik
Salep içmeye veya salep dağıtmaya yarayan özel kap, sahleplik
- salepçi
Salep yapıp satan kimse
- salepçilik
Salepçinin işi
- salgı
Hücrelerin veya vücuttaki bezlerin kandan ayırıp oluşturdukları ve yeniden kana, başka organa veya dışarıya saldıkları sıvı madde; ifraz
- salgılama
Salgılamak işi
- salgılamak
Salgı oluşturmak
- salgılatma
Salgılatmak işi
- salgılatmak
Salgılama işini yaptırmak
- salgılayıcı
Salgı üreten organ veya doku
- salgılayış
Salgılamak işi
- salgılı
Salgı çıkaran veya üreten
- salgın
Kısa zamanda çevredeki insanların, hayvanların veya bitkilerin büyük bir bölümüne bulaşan; müstevli
- salgıncı
Salgın toplayan kimse
- salgıncılık
Salgıncının yaptığı iş
- salgınlaşma
Salgınlaşmak işi
- salgınlaşmak
Salgın durumuna gelmek
- salgınlık
Salgın olma durumu
- Salihli
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- salik
Bir yola giren, bir yolda giden
- salik olmak
bir yola girmek
- saliklik
Salik olma durumu
- salim
Sakin, huzurlu olan
- salimen
Sağ ve esen olarak, hiçbir kötü durumla karşılaşmadan
- salimlik
Salim olma durumu
- salinometre
Deniz suyundaki tuz yoğunluğunu ölçen araç
- salipli
Salibi olan
- salipsiz
Salibi olmayan
- salise
Saniyenin altmışta biri olan zaman birimi
- saliselik
Belli bir salise süresince yapılan veya olan
- salisen
Üçüncü olarak
- salisilat
Salisilik asidin tuzu
- salisilik
Söğüt kabuğundan çıkarılan antiseptiklerle ilgili olan
- salisilik asit
Aldehidin yükseltgenmesiyle elde edilen, türlü uçucu yağlarda ester biçiminde bulunan, ekşi veya tatlı olabilen, 155 °C'de eriyen bir asit
- salkım
Üzüm gibi, birçoğu bir sap üzerinde bir arada bulunan meyve
- salkım başak
Tek veya birleşik başakların salkım şeklinde oluşturduğu bitki
- salkım domates
Küçük, salkım biçiminde bir tür domates
- salkım küpe
Değerli taşlardan yapılmış salkım biçiminde küpe
- salkım salkım
Salkım gibi
- salkım saçak
Çok fazla
- salkım sineği
Çift kanatlılardan, genellikle evlerin tavan araları ve duvar boşluklarında kış uykusuna yatan, yaklaşık 6-10 mm boyunda, koyu gri yeşil göğsü altın sarısı veya kahverengi tüylerle kaplı, gövdesinin üst kısmı altın sarısı kahverengi eğri büğrü tüylerle örtülü, yavaş uçan, dinlenme sırasında kanatları gövdesini geçen bir tür sinek (Pollenia rudis)
- salkım söğüt
Dalları ve yaprakları yere sarkan bir çeşit söğüt (Salix babylonica)
- salkım topu
Çevreye dağılan mermi parçaları atan top
- salkıma
Salkımak durumu
- salkımak
Gevşeyip sarkmak; pörsümek
- salkımlı
Salkımı olan
- sallabaş
Başı sürekli sallanan
- sallama
Sallamak işi
- sallamak
Düzenli bir biçimde ve hep aynı doğrultuda hareket ettirmek; sallayıvermek, ırgamak
- sallamamak
önem vermemek
- sallanabilme
Sallanabilmek işi
- sallanabilmek
Sallanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sallandırma
Sallandırmak işi
- sallandırmak
Sallanma işini yaptırmak
- sallanma
Sallanmak işi; ırganma, tezelzül
- sallanmak
Bağlı bulunduğu yerde gevşek duruma gelip yerinden oynamak; kımıldamak
- sallantı
Sallanmak işi
- sallantıda bırakmak
bir şeyi sonuca bağlamamak, savsaklamak
- sallantıda kalmak
bir çözüme bağlanmamak
- sallantılı
Sallantısı olan
- sallantısız
Sallantısı olmayan
- sallanış
Sallanmak işi
- sallapati
Düşünmeden ve saygısızca davranan
- sallapatilik
Sallapati olma durumu
- sallasırt
Ağır bir nesneyi araç kullanmaksızın elle başka bir yere götürme, atma veya aktarma
- sallasırt etmek
sırtına almak, yüklenmek
- sallatma
Sallatmak işi
- sallatmak
Sallama işini yaptırmak
- sallayabilme
Sallayabilmek işi
- sallayabilmek
Sallama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sallayıverme
Sallayıvermek işi
- sallayıvermek
Ansızın sallamak
- sallayış
Sallamak işi
- salli barik
“Allahümme salli” ve “Allahümme barik” sözleriyle başlayan namaz dualarına verilen ad
- sallı
Büyük ve geniş, sal gibi yayvan
- salma
Salmak işi
- salma gezmek (veya dolaşmak)
başıboş hayvan gibi dolaşmak
- salma omurga
Yatlarda dengeyi sağlamak bakımından gerekli olan ve omurganın ek ağırlıkla birlikte oluşan uzantı bölümü
- salma salmak
genellikle köylerde işlerin görülmesi için ihtiyar heyetinin kararıyla her evden para toplamak
- salma tomruk
Osmanlı Devleti’nde güvenlik amacıyla dolaşan kolluk erlerinin gece yakaladıkları suçluları kapadıkları yer
- salmak
Bağımlılığına, tutukluluğuna veya baskı altındaki durumuna son vererek serbest kılmak; bırakmak
- salmastra
Halat tellerinden saç gibi örülmüş olan ip
- salon
Bir evde konukları ağırlamakta kullanılan en geniş oda
- salon adamı
Kadınlı erkekli davetlere katılan, bu gibi yerlerde nasıl davranılacağını, görgü kurallarını iyi bilen ve bu durumuyla dikkati çeken adam
- salon bitkileri
Kapalı mekânlarda yetiştirilen, kaktüs, kauçuk, eltieltiyeküstü vb. süs bitkileri
- salon futbolu
Genelde futbola benzemekle birlikte kendine özgü kuralları olan ve kapalı spor salonlarında oynanan futbol; futsal
- salon kadını
Kadınlı erkekli özel toplantılara katılan, bu gibi yerlerde nasıl davranılacağını iyi bilen ve bu durumuyla dikkati çeken kadın
- salon çamı
Dalları üzerinde diken bulunan, küçük çam biçiminde bir süs bitkisi (Ara ucaria)
- salon çiçeği
Salonları süsleyen gösterişli ve bakımlı ev çiçeği
- salpa
Tembel (kimse); salpak
- salsa
Afrika’da doğup Küba’da geliştirilen, alışılan kurallara bağlı olmaksızın sadece müziğin ritmine uyularak doğaçlama biçimde, eşli veya gruplar hâlinde yapılan bir tür dans
- salt
İçinde yabancı bir öge bulunmayan; mutlak
- salt değer
Bir cebirsel sayının, işareti göz önüne alınmaksızın değeri; mutlak değer
- salt nem
Bir metreküp hava içinde bulunan su buharı miktarı; mutlak nem
- salt sıcaklık
-273 °C'yi sıfır olarak alan sıcaklık; mutlak sıcaklık
- salt sıfır
Salt sıcaklık ölçeğinde -273 °C olan sıfır noktası; mutlak sıfır
- salt çoğunluk
Oylamada, yarıdan bir fazla üye sayısının oyuyla sağlanan çoğunluk
- salta
Köpeğin arka ayakları üzerine ayağa kalkması
- salta durmak
köpek arka ayakları üzerine kalkmak
- saltanat
Bir ülkede hükümdarın, padişahın, sultanın egemen olması; sultanlık
- saltanat sürmek
hükümdarlık etmek
- saltanatlı
Gösterişli, görkemli
- saltanatsız
Gösterişsiz, görkemsiz
- saltanatçı
Saltanat yanlısı olan kimse
- saltanatçılık
Saltanatçı olma durumu
- salto
Rakibin bedenini kollarıyla birlikte kavrayarak yana veya arkaya savurma, devirerek bastırma biçiminde uygulanan bir güreş oyunu
- salto atmak
rakibe salto uygulamak
- saltçı
Saltçılığı benimseyen; mutlakçı
- saltçılık
Hükümdarın bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi; mutlakiyet, mutlakçılık
- saltık
Bağımsız, göreli olmayan ve kendi başına tam sayılan (bir olgunun niteliği)
- Salur
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- salvo
Yoğun bir biçimde yapılan atak
- salya
Ağızdan sızan tükürük
- salya sümük
Ağlar bir biçimde
- salyamsı
Salya gibi olan, salyayı andıran
- salyangoz
Yumuşakçalardan, bahçelerin nemli yerlerinde yaşayan, sarmal kabuklu küçük hayvan (Helix)
- salça
Yemeklere lezzet ve renk katmak için konulan, tuzla terbiye edilmiş domates veya biber ezmesi
- salçalama
Salçalamak işi
- salçalamak
Yemeklere salça katmak
- salçalanma
Salçalanmak işi
- salçalanmak
Salça durumuna gelmek
- salçalı
Salça konmuş, içinde salça olan
- salçalı makarna
Makarnanın pişmesinden sonra üzerine yağla hafifçe kavrulmuş salçanın dökülmesiyle hazırlanan yemek
- salçalık
Salça yapmaya elverişli
- salı
Pazartesi ile çarşamba arasındaki gün
- salık
Olmuş veya olacak bir olay, bir olgu ile ilgili verilen bilgi, haber
- salık vermek
tavsiye etmek
- salınabilme
Salınabilmek işi
- salınabilmek
Salınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- salıncak
İki ucundan iki iple veya zincirle yüksek bir yere asılan ve üzerine oturulup sallanılan eğlence aracı
- salıncaklı
Salıncağı olan
- salıncaksız
Salıncağı olmayan
- salıncakçı
Eğlence yerlerinde salıncak çalıştıran kimse
- salınma
Salınmak işi
- salınmak
Yürürken uyumlu hareketlerle hafifçe bir yandan bir yana eğilmek
- salıntı
Salınmak işi
- salıntılı
Herhangi bir etkiyle sarsılabilen, sallanabilen
- salınım
Salınmak işi
- salınış
Salınmak işi
- Salıpazarı
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- salıverilme
Salıverilmek işi
- salıverilmek
Salıverme işine konu olmak
- salıverme
Salıvermek işi
- salıvermek
Bırakmak, koyuvermek, serbest bırakmak
- sam
Rus yapısı, karadan havaya güdümlü silah
- sam yeli
Çölden esen sıcak rüzgâr; sam (I)
- saman
Ekinlerin harmanda dövülüp taneleri ayrıldıktan sonra kalan, hayvanlara yedirilen ufalanmış sapları
- saman alevi
Gelip geçici, çabuk yatışan, çabuk sona eren
- saman alevi gibi
birden parlayıp arkasından hemen yatışan
- saman altından su yürütmek
belli etmeden iş çevirmek, ortalığı karıştırmak
- saman gibi
tatsız, yavan
- saman kâğıdı
Genellikle kurşun kalemle yazı yazmaya elverişli olan veya ambalaj için kullanılan kaba kâğıt; teksir kâğıdı
- saman nezlesi
Genellikle bahar aylarında görülen, çiçek tozlarına karşı alerjiden ileri gelen nezle; bahar nezlesi
- saman rengi
Soluk sarı renk; saman sarısı, samani
- saman sarısı
Bu renkte olan
- Samandağ
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- samani
Bu renkte olan
- samanlı
Samanı olan
- samanlı gübre
Samanı gerektiği kadar yanmamış gübre
- samanlı kerpiç
İçine saman karıştırılarak dökülen kerpiç
- samanlık
Saman konulan yer
- Samanyolu
Açık gecelerde gökyüzünde boydan boya görülen uzun, bol yıldızlı, ışıklı şerit; Gökyolu, Hacılaryolu, Hacıyolu, Kehkeşan, Samanuğrusu
- samaryum
Atom numarası 62, atom ağırlığı 150,4, yoğunluğu 7,75 olan ve az bulunan bir element (simgesi Sm)
- samba
Zikzak ve ani yapılan figürleri olan, iki dörtlük ölçü üstüne kurulmuş bir tür Brezilya dansı
- sambacı
Samba yapan kimse
- sambacılık
Sambacı olma durumu
- Sami
Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan ve Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ın soyundan geldikleri kabul edilen kavimler topluluğu
- sami
İşiten
- Sami dilleri
Arapça, Asurca, İbranice, Akatça ve Habeşçeden oluşan dil grubu
- samiin
İşitenler
- samimi
İçli dışlı, senli benli olarak
- samimi olmak
içten, açık yüreklilikle davranmak
- samimileşiverme
Samimileşivermek durumu
- samimileşivermek
Çabucak samimileşmek
- samimileşme
Samimileşmek işi
- samimileşmek
İçten olmak, candan davranmak
- samimiyet
Senli benli olma durumu
- samimiyetle
Doğru bir biçimde
- Samoyetçe
Ural Dağları’nın doğusunda yaşayan topluluklar tarafından kullanılan dil
- samsa
Baklavaya benzeyen bir tür hamur tatlısı
- Samsat
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- Samsun
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- samsun
Savaşta ve avda kullanılmak üzere özel olarak yetiştirilen, çok iri bir tür köpek
- Samsunlu
Samsun ilinden olan kimse
- Samsunluluk
Samsunlu olma durumu
- samur
Sansargillerden, Kuzey Avrupa'da yaşayan, çok yumuşak ve ince tüyleri olan, postu için avlanan küçük hayvan (Martes zibellina)
- samur kaşlı
Kaşları kumral, yumuşak ve gür olan (kimse)
- samur kürk
Sansar veya sincap derisinden yapılan kürk
- samuray
Japon derebeyinin hizmetindeki savaşçı
- san
Herhangi bir şeyi, neyse o yapan nitelik, kip karşıtı
- sana
Sen zamirinin yönelme durumu eki almış biçimi
- sana taşla vurana sen aşla (veya ekmekle veya pamukla) var (veya dokun)
"sana sert davranana sen yumuşak davran" anlamında kullanılan bir söz
- sana vereyim bir öğüt, kendi ununu kendin öğüt
"kişi kendi işini kendisi yapmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- sana yalan, bana gerçek
"söylediğim şeyi sen bilmiyorsun ancak doğrudur, ben biliyorum" anlamında kullanılan bir söz
- sanabilme
Sanabilmek işi
- sanabilmek
Sanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sanadurma
Sanadurmak işi
- sanadurmak
Sanma işini sürdürmek
- sanal
Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan
- sanal gerçeklik
Yapay zekâ kullanılarak 360 derece görüş imkânı sağlayan sanal bir küre içerisinde gerçek ortamların taklitlerinin verilmesiyle oluşturulan, gerçek olmayan ortamların gerçekmiş gibi deneyimlenebildiği, karmaşık sorunları çözme, bilgi aktarımı, eğlence vb. amaçlarla kullanılan üç boyutlu ortam
- sanal hesap
Kredi kartı üzerinden değil de hesap kartı üzerinden oluşturulduğunda sanal kartın bağlı olduğu hesap
- sanal kart
Banka tarafından verilen herhangi bir karta bağlı olarak çalışan, ihtiyaca özel anlık belirlenen ve değişebilen bir limit kullanılarak genel ağ ortamında alışveriş yapmayı sağlayan kart
- sanal ortam
İnsanların çevrim içi veya çevrim dışı kültür, sanat, eğitim, eğlence, bankacılık, haberleşme, iletişim vb.ni genel ağ, bilgisayar, tablet, cep telefonu aracılığıyla yaptığı etkileşimli ortam; interaktif ortam
- sanal para
Sanal ortamlarda kendine özgü bir yazılımla kullanılan elektronik para
- sanal reklam
Yayın sinyalini değiştiren elektronik görüntü sistemlerinin kullanılması yoluyla televizyondaki görüntüye, gerçek mekânla bağlantılı olmayarak yerleştirilen reklam
- sanal sayı
Karesi negatif olan sayı
- sanal sohbet
Çeşitli yazılımlar kullanılarak genel ağ ortamında kişilerle karşılıklı olacak biçimde yazılı, sesli veya görüntülü yapılan sohbet; siber sohbet
- sanat
Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme konusundaki yaratıcılık
- sanat danışmanlığı
Sanat danışmanının yaptığı iş
- sanat danışmanı
Sanatsal etkinliklerde yol göstermek, yönlendirmek amacıyla görevlendirilmiş uzman kişi
- sanat dünyası
Sanatçıların oluşturduğu çevre
- sanat enstitüsü
Endüstrinin türlü dallarına ve küçük el sanatları alanına bilgili, usta işçi ve teknisyen yetiştirmek amacını güden öğretim kurumu
- sanat eseri
Yaratıcılık ve ustalık sonucu ortaya çıkan üstün ve değerli eser
- sanat filmi
Kazanç düşünülmeden salt sanat kaygısıyla yapılan film
- sanat okulu
Çeşitli iş kollarında veya sanat dallarında eğitim veren okul
- sanatevi
Sanat eserlerinin üretildiği veya sergilendiği yer
- sanatkâr
El ile yaptığı işi kendisine meslek edinen işçi veya usta
- sanatkârca
Sanatçıya yakışır bir biçimde; sanatkârane
- sanatlaşma
Sanatlaşmak durumu
- sanatlaşmak
Sanata uygun duruma gelmek
- sanatlı
Sanatla yapılmış, bir usta elinden çıkmış; musanna
- sanatoryum
Özellikle veremli hastaların iyileştirilmesi için kurulmuş sağlık kuruluşu
- sanatsal
Sanata ilişkin, sanatla ilgili; sanatlık
- sanatsallık
Sanatsal olma durumu
- sanatsever
Sanatla iç içe olmaktan zevk alan, sanatı koruyan ve yaşatan (kimse)
- sanatseverlik
Sanatsever olma durumu
- sanatsız
Sanatı olmayan
- sanatsızlık
Sanatsız olma durumu
- sanatçı
Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse; sanat adamı, sanat eri, sanatkâr
- sanatçılık
Sanatçı olma durumu; sanatkârlık
- sanayi
Ham maddeleri işlemek, enerji kaynaklarını yaratmak için kullanılan yöntemlerin ve araçların bütünü; işleyim, uran, endüstri
- sanayi bölgesi
Sanayinin yoğun olarak bulunduğu bölge
- sanayi kuruluşu
Sanayi ham maddesini işleyen ve üretim yapan kuruluş
- sanayi odası
Sanayiciler arasında dayanışmayı sağlamak, ortak sorunlarla uğraşmak, yabancı sanayicilerle ilişki kurmak, ortak çıkarları korumak için yasa ile kurulan, tüzel kişiliğe sahip kurum
- sanayi sitesi
Pek çok sanayi kuruluşunun bir arada bulunduğu semt veya bölge
- sanayi yatırımı
Sermayeyi sanayi alanında değerlendirme
- sanayi ülkesi
Ekonomisinin ağırlığını sanayi ürünleri oluşturan ülke
- sanayici
Herhangi bir sanayi dalına yatırım yapmış olan ve o alanda iş gören kimse
- sanayicilik
İnsanın sanayiyi tek amaç olarak benimsediği sistem; endüstriyalizm
- sanayileşebilme
Sanayileşebilmek işi
- sanayileşebilmek
Sanayileşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sanayileşme
Sanayileşmek işi; endüstrileşme
- sanayileşmek
Üretimde makine, tezgâh vb. maddi üretim araçlarına giderek daha çok yer vermek; endüstrileşmek
- sanayileştirme
Sanayileştirmek işi
- sanayileştirmek
Sanayileşmesini sağlamak
- sancak
Çoğunlukla askerî birliklere verilen yazı işlemeli, kenarları saçaklı ve gönderli bayrak
- sancak alabanda
Dümeni sağ yana doğru sonuna kadar çevirme komutu
- sancak bağı
İki ipi birbirine eklemek için kullanılan eski ve basit bir düğüm şekli
- sancak beyi
Tanzimat’a kadar Osmanlı yönetim teşkilatında sancakların yöneticisi; mutasarrıf
- sancak gemisi
Savaş gemileri filosunda, komutanın içinde bulunduğu gemi
- sancak göstermek
gemi, ulusunu belirten sancağını göndere çekmek
- sancak sahibi
Donanma, filo ve üs komutanları gibi gemilerine fors çekme hakkı olan askerî personel
- sancaktar
Sancağı taşıyan kimse
- Sancaktepe
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- sancı
İç organlarda batar veya saplanır gibi hissedilen, nöbetlerle azalıp çoğalan ağrı; buru, buruntu
- sancılanma
Sancılanmak işi
- sancılanmak
Sancıya tutulmak
- sancılı
Sancıya tutulan, sancısı olan
- sancıma
Sancımak işi
- sancımak
Sancı vermek; burmak, burulmak
- sancısı tutmak
birdenbire ve şiddetli bir ağrı gelmek
- sancısız
Sancısı olmayan
- sandal
Sandalgillerden, kerestesi sert ve kokulu bir ağaç (Santalum album)
- sandalcı
Sandal (II) işleten kimse
- sandalcılık
Sandalcının yaptığı iş
- sandalet
Yalnız tabanı bulunan, ayağa kordon ve kayışla bağlanan açık ayakkabı; sandal (III)
- sandalgiller
Tropikal ve ılıman bölgelerde yaşayan, iki yüzden çok türü olan, taçsız iki çenekli bitkiler familyası
- sandalye
Arkalıklı, kol koyacak yerleri olmayan, bir kişilik oturma eşyası; kürsü
- sandalye kavgası
Koltuk kavgası
- sandalyeci
Sandalye yapan ve satan kimse
- sandalyecilik
Sandalyecinin yaptığı iş
- sandalyeli
Sandalyesi olan
- sandalyelik
Sandalye değdiğinde zedelenmemesi için duvara çakılan ince uzun tahta kaplama
- sandalyesiz
Sandalyesi olmayan
- sanduka
Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
- sandviç
İki ince ekmek dilimi arasına tereyağı, peynir, sucuk vb. konularak hazırlanan yiyecek
- sandviççi
Sandviç yapan ve satan kimse
- sandviççilik
Sandviççinin yaptığı iş
- sandık
İçine çeşitli şeyler konulan, tahtadan yapılmış, kapaklı ev eşyası
- sandık balığı
Sandık balığıgillerden, tropikal denizlerde yaşayan, vücudu çok kenarlı sert kemik plakalardan oluşan zırh ile kaplı bir balık (Lactophrys triqueter)
- sandık balığıgiller
Sandık biçimi vücutları kemik plakalarla kaplı omurgalı hayvanlar sınıfı
- sandık başkanı
Seçimlerde sandık kuruluna başkanlık yapan kimse
- sandık başına gitmek
sandığa gitmek
- sandık düzmek
çeyiz hazırlamak
- sandık emini
Hükûmet veznedarlığı
- sandık eşyası
Saklanmak üzere sandığa konulan eşya
- sandık gözlemciliği
Sandık gözlemcisinin yaptığı iş
- sandık gözlemcisi
Yapılan seçimin kurallara uygun olup olmadığını sandık başında kontrol eden parti temsilcisi; sandık müşahidi
- sandık kurulu
Seçimlerde bir sandık çevresinde oy verme işleminin düzenli yapılmasını sağlayan görevliler
- sandık lekesi
Sandıkta havalandırmadan uzun süre saklanan eşyada oluşan pas renginde leke
- sandık odası
Sandık, sepet vb. ev eşyasının konulduğu küçük oda
- sandık sepet
Ortada olan her şey
- sandık çevresi
Seçimlerde aynı sandığa oy atacak kişilerin tümü
- sandıklama
Sandıklamak işi
- sandıklamak
Sandık içine koymak, yerleştirmek, ambalajlamak
- sandıklanma
Sandıklanmak işi
- sandıklanmak
Sandığa konulmak, sandığa yerleştirilmek
- Sandıklı
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- sandıklı
Sandığı olan
- sandıktaki sırtında, ambardaki karnında
"nesi varsa giyer, nesi varsa yer" anlamında kullanılan bir söz
- sandıktan çıkmak
seçimle işbaşına gelmek
- sandıkçı
Sandık yapan veya satan kimse
- sandıkçılık
Sandıkçının yaptığı iş
- sandırma
Sandırmak durumu
- sandırmak
Sanmasına sebep olmak, zannettirmek
- sandığa gitmek
seçim kararı almak
- sandığa gömmek
seçimde ağır yenilgiye uğratmak
- sanem
Çok güzel kadın
- sangı
Sersemleşmiş, şaşkınlaşmış olan, sözü kolayca anlamayan
- sangılama
Sangılamak durumu
- sangılamak
Sangı olmak; sersemleşmek, şaşkınlaşmak
- sangılık
Sersemlik, şaşkınlık
- sanidin
Volkanik kayaçlarda bulunan ortoz feldspat türü
- saniye
Bir dakikanın altmışta biri olan zaman birimi
- saniyelik
Çok kısa süren
- saniyesi saniyesine
Tam vaktinde
- sanki
Soru cümlelerinde belirtilen konuya ilgiyi çekmek veya uyarıda bulunmak için kullanılan bir söz
- sanlı
Sanı olan, ünlü
- sanma
Sanmak işi; zannetme, zanneyleme
- sanmak
Herhangi bir şeyin zihinde kurulduğu gibi gerçekleştiğine inanmak; zannetmek, zanneylemek
- sanrı
Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ancak gerçekte olmayan olguları algılaması, yaşaması; varsanı, birsam, halüsinasyon
- sanrılama
Sanrılamak işi
- sanrılamak
Gerçekte olmayan bir şeyin var olduğunu, görüldüğünü, duyulduğunu sanmak
- sanrısal
Sanrıya ilişkin
- sansar
Sansargillerden, ağaç kovuklarında barınan, kürkü makbul, yırtıcı, küçük etçil hayvanların ortak adı (Martes martes)
- sansargiller
Küçük, uzun yapılı, kürkleri beğenilen, sansar, porsuk (I), gelincik, vizon vb. hayvanları içine alan yırtıcı etçiller sınıfı
- sansasyon
Birçok kimseyi ilgilendiren, etkileyen heyecan verici olay
- sansasyon yaratmak
büyük bir ilgi ve heyecan oluşturmak
- Sanskrit
Hint-Avrupa dilleri grubundan olan, klasik Hint din ve edebiyat dili; Sanskritçe
- sansür
Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi; sıkı denetim
- sansür etmek
sansürlemek
- sansür koymak
sansürlemek
- sansürcü
Sanat eserlerini denetlemekle görevlendirilmiş kimse; sıkı denetimci
- sansürcülük
Sansürcünün işi; sıkı denetimcilik
- sansürden geçirmek
her türlü yayını, sinema ve tiyatro eserini denetlemek
- sansürleme
Sansürlemek işi
- sansürlemek
Sansürden geçirmek
- sansürlenme
Sansürlenmek işi
- sansürlenmek
Sansürden geçirilmek
- sansürleyebilme
Sansürleyebilmek işi
- sansürleyebilmek
Sansürleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sansürlü
Sansürlenmiş olan
- sansürsüz
Sansürlenmemiş olan
- sansürsüzlük
Sansürsüz olma durumu
- sansız
Sanı, ünü olmayan
- santiar
Bir arın yüzde biri, bir metrekare (ca)
- santigram
Bir gramın yüzde biri, bir desigramın onda biri (cgr)
- santigrat
Suyun buz olma noktasını 0, buharlaşma noktasını 100 sayarak arasını derece olarak adlandıran, yüz eşit kısma bölme yoluyla bulunan ısı ölçeği (C)
- santilitre
Bir litrenin yüzde biri (cl)
- santilitrelik
Belli bir santilitre hacminde olan
- santim
Bazı ülkelerde kullanılan para biriminin yüzde birine eşit olan küçük para birimi
- santim kaçırmamak
çok dikkatli ve hesaplı olmak
- santimantal
Duygulu, içli, hassas
- santimantalite
Hassaslık, duygululuk, içtenlik
- santimantalizm
Aşırı duygululuk, davranışlarına duygularıyla yön veren kimsenin durumu
- santimetre
Bir metrenin yüzde biri uzunluğunda bir ölçü birimi; santim (cm)
- santimetrekare
Kenarı 1 santimetre olan bir karenin alanına eşit yüzey ölçüsü birimi
- santimetreküp
Kenarı 1 santimetre olan bir küpün hacmine eşit hacim ölçüsü birimi
- santimetrelik
Belli bir santimetre uzunluğunda olan
- santra noktası
Futbol sahasının ortasında bulunan, oyunun başlatıldığı nokta, santra
- santra yapmak
santra noktasından oyunu başlatmak
- santra çizgisi
Futbolda santra yuvarlağını ortadan ikiye bölen, üzerinde santra noktası bulunan çizgi
- santral
Doğadaki başka enerji türlerini elektrik enerjisine çeviren fabrika
- santralci
Telefon santralinde çalışan görevli; santral, telefoncu
- santralcilik
Santralcinin yaptığı iş
- santrforluk
Santrforun işi
- santrhaf
Futbolda orta alanın ortasında oynayan oyuncu
- santrifüj
Merkezkaç kuvvetten yararlanarak bir karışımın taşıdığı çökebilir ögeleri ayırıp çöktürmekte kullanılan laboratuvar aleti; santrifüjör
- santur
Kanuna benzeyen, tokmaklarla çalınan bir tür telli çalgı
- santurcu
Santur çalan kimse; santuri
- santurculuk
Santurcunun yaptığı iş
- sançma
Sançmak işi
- sançmak
Saplamak, batırmak
- sanı
Sanma durumu veya sonucu; zan, zehap
- sanık
Suçlu olduğu sanılarak mahkemeye sevk edilmiş kimse; maznun
- sanıklık
Sanık olma durumu
- sanılma
Sanılmak işi; zannedilme, zannolunma
- sanılmak
Düşünülmek, olabileceğine inanılmak; zannedilmek, zannolunmak
- sanısına kapılmak
sanmak, zannetmek
- sanıverme
Sanıvermek işi
- sanıvermek
Birdenbire bir şey sanmak
- sanış
Sanmak işi; zannediş
- sap
Bitkinin dal, yaprak, çiçek vb. bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm
- sap derken saman demek
konuşurken ilgisi olmayan konulardan söz etmeye başlamak
- sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner
"her şey zaman içinde planlandığı gibi gerçekleşmeyebilir" anlamında kullanılan bir söz
- sap gibi
çok ince
- sap sapa
Erkek erkeğe olarak
- sap yiyip saman sıçmak
bir olaya kızıp ateş püskürmek
- sap çekmek
biçilmiş ekini tarladan harmana kaldırmak
- sapa
Merkezden uzak, kıyıda köşede kalmış
- sapabilme
Sapabilmek işi
- sapabilmek
Sapma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sapak
Ana yoldan ayrılan bir yolun başlangıç noktası
- sapaklık
Belli bir ölçüye, belli bir kurala uymama durumu
- sapan
Genellikle çocukların kuş vurmak için kullandıkları, iki uçlu çatal biçimindeki dalların uçlarına lastik ve lastiklerin arasına da geniş bir meşin parçası bağlı bulunan araç; kuş lastiği
- Sapanca
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- saparna
Zambakgillerden, yeşilimsi çiçekli, dikenli ve tırmanıcı, eskiden kökü hekimlikte kullanılmış olan, çok yıllık bir bitki (Smilax)
- saparta
Gemi bordasındaki top çıkarılan dört köşe boşluk ve açıklık
- saparta (veya sapartayı) yemek
azarlanmak, terslenmek
- sapartayı vermek
azarlamak, terslemek
- sapasağlam
Çok sağlam, her yanı sağlam
- sapkı
Bir görevin ve özellikle bir fizyoloji görevinin ters bir yön alması
- sapkın
Doğru yoldan ayrılmış olan
- sapkın kaya
Buzların etkisiyle yerinden oynayıp uzaklara sürüklenmiş olan kaya
- sapkınlık
Sapkın olma durumu
- sapla samanı karıştırmak
iyi ile kötüyü ayıramamak
- saplama
Saplamak işi
- saplamak
Hızla batırmak
- saplanabilme
Saplanabilmek işi
- saplanabilmek
Saplanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saplanma
Saplanmak işi
- saplanmak
Hızla batmak
- saplantı
Kişinin etkisinden kendini kurtaramadığı, yersiz saçma düşünce; sabit fikir, fikrisabit, idefiks
- saplantılı
Saplantısı olan; sabit fikirli
- saplantılılık
Saplantılı olma durumu
- saplantısız
Saplantısı olmayan
- saplantısızlık
Saplantısız olma durumu
- saplanıp kalmak
takılıp kalmak
- saplanıverme
Saplanıvermek işi
- saplanıvermek
Aniden saplanmak
- saplanış
Saplanmak işi
- saplatma
Saplatmak işi
- saplatmak
Saplama işini yaptırmak
- saplayabilme
Saplayabilmek işi
- saplayabilmek
Saplama ihtimali veya imkânı bulunmak
- saplayıverme
Saplayıvermek işi
- saplayıvermek
Çabucak saplamak
- saplayış
Saplamak işi
- saplı
Sapı olan
- saplı meşe
Kayıngiller familyasından, ak meşeler grubuna giren, 15-20 metre uzayabilen, yurdumuzda yetişen bir tür meşe (Quercus robur)
- sapma
Sapmak işi; inhiraf
- sapma göstergesi
Geminin rota çizgisinden hangi yönde ve ne kadar saptığını gösteren araç
- sapma koşulu
Geminin önceden belirlenmiş limanlardan başka limanlara uğramasına verilen izin
- sapmak
Yön değiştirmek
- sapot ağacı
Sapotgillerin örnek bitkisi olan, lezzetli meyvesi ve sakız yapımında kullanılan sütlü salgısı için sıcak ülkelerde yetiştirilen bir ağaç (Achras sapota)
- sapotgiller
İki çeneklilerden, örnek bitkisi sapot ağacı olan, sıcak ülkelerde, genellikle Orta Amerika'da yetişen, bazı cinslerinden gütaperka çıkarılan bir bitki familyası
- sapsarı
Her yanı sarı, çok sarı
- sapsarı kesilmek (veya olmak)
çok sararmak
- sapsız
Sapı olmayan
- sapsız balta
Koruyucusu, dayanağı olmayan kimse
- sapsız meşe
Kayıngiller familyasından, dar tepeli, yüksek orman kuran meşe türlerinden birisi (Quercus petraea)
- saptama
Saptamak işi; tespit
- saptamak
Bir şeyi belirgin kılmak; tespit etmek
- saptanabilme
Saptanabilmek işi
- saptanabilmek
Saptanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saptanma
Saptanmak işi
- saptanmak
Saptama işi yapılmak, tespit edilmek
- saptanım
Saptanmak işi
- saptanımcı
Saptanımcılık yanlısı kimse
- saptanımcılık
Hayvan türlerinin değişmeyip hep aynı durumda kaldığını ileri süren öğreti, türlerin saptanımı öğretisi
- saptanış
Saptanmak işi
- saptayabilme
Saptayabilmek işi
- saptayabilmek
Saptama ihtimali veya imkânı bulunmak
- saptayıcı
Saptayan, sabit kılan, sürekli kılan
- saptayış
Saptamak işi
- saptırabilme
Saptırabilmek işi
- saptırabilmek
Saptırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saptırma
Saptırmak işi; spekülasyon
- saptırmak
Sapma işini yaptırmak
- saptırtma
Saptırtmak işi
- saptırtmak
Saptırma işini yaptırmak
- saptırıcı
Saptıran, sapmaya yol açan, sapmaya sebep olan kimse
- saptırıcılık
Saptırıcı olma durumu
- saptırılma
Saptırılmak işi
- saptırılmak
Sapma işi yaptırılmak
- sapçık
Küçük sap
- sapı silik
Kişiliksiz, sözünü dinletemeyen kimse
- sapık
Tavır ve davranışları normal olmayan veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal (kimse)
- sapıklaşma
Sapıklaşmak işi
- sapıklaşmak
Sapık duruma gelmek
- sapıklık
Sapık olma durumu
- sapıkça
Sapık bir biçimde
- sapılma
Sapılmak işi
- sapılmak
Sapma işi yapılmak
- sapına kadar
tam anlamıyla, bütünüyle
- sapıntı
Doğru yoldan sapma durumu
- sapıntılı
Yolundan, gidişinden, normal durumundan sapmış olan
- sapınç
Özel bir görevin normal sonucuna ulaşmasına engel olan sapıklık; aberasyon
- sapır sapır
Güçlü ve sürekli bir biçimde
- sapır sapır dökülmek
birbiri ardınca, arka arkaya gitmek
- sapıtma
Sapıtmak işi
- sapıtmak
Doğru yoldan ayrılmak
- sapıttırma
Sapıttırmak işi
- sapıttırmak
Sapıtma işini yaptırmak
- sapıtış
Sapıtmak işi
- sapıverme
Sapıvermek işi
- sapıvermek
Ansızın veya çabucak sapmak
- sapış
Sapmak işi
- sara
Zaman zaman kendini kaybederek olduğu yere düşme, vücutta şiddetli çırpınmalar ve ağız köpürmesi ile ortaya çıkan bir sinir hastalığı; tutarık, tutarak, tutarga, yilbik, epilepsi
- sarabilme
Sarabilmek işi
- sarabilmek
Sarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saraciye
Deri, muşamba vb.nden yapılan bavul, çanta, cüzdan, kemer vb. ürün
- sarahaten
Açıkça, apaçık, açıktan açığa; sarahatle
- sarak
Yapı yüzeylerinde yatay, enli, az çıkıntılı, süslü veya düz silme
- saraka
Üstü kapalı alay etme, laf dokundurma
- saraka etmek
biriyle alay etmek, eğlenmek
- sarakacı
Saraka yapan
- sarakaya almak
alay etmek, alaya almak
- saralı
Sara hastalığı olan (kimse); tutarıklı
- sararma
Sararmak işi
- sararmak
Sarı olmak, rengi sarıya dönmek
- sarartma
Sarartmak işi
- sarartmak
Rengini sarıya çevirmek, sararmasına yol açmak
- sarartı
Sarı olma durumu
- sarartış
Sarartmak işi
- sararıp solmak
giderek daha çok solmak
- sararış
Sararmak işi
- sarat
Büyük delikli kalbur
- Saray
Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri
- saray
Hükümdarların veya devlet başkanlarının oturduğu büyük yapı
- saray konut
Kendine ait güvenliği bulunan, içinde yaşayanlara özel hizmetler sunulan, her türlü ihtiyacın karşılandığı özel konut; rezidans
- saray lokması
Bir çeşit yumurtalı lokma tatlısı
- saray menekşesi
Gösterişli ve bol çiçekli bir tür menekşe
- saray sarması
Rulo biçiminde sarılan muhallebinin içine krema konulup üzerine Hindistan cevizi kaplanarak hazırlanan bir türlü tatlı
- saray çiçeği
Düğün çiçeğigillerden, tarlalarda yetişen, altmış kadar türü bulunan, birkaç türü süs bitkisi olarak çoğunlukla da hekimlikte kullanılan zehirli bir bitki; hezaren (I) (Delphinium)
- Saraydüzü
Sinop iline bağlı ilçelerden biri
- Saraykent
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- Sarayköy
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- saraylı
Osmanlı Devleti'nde padişah sarayında bulunmuş olan (kadın)
- saraypatı
Pembe, kırmızı, eflatun veya beyaz renkli, papatya yaprağından daha iri yapraklı olan çiçeği genellikle sonbaharda açan, kış soğuklarına da dayanabilen bir süs bitkisi (Callistephus sinensis)
- Sarayönü
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- saraç
Koşum ve eyer takımları yapan veya satan kimse
- saraçhane
At takımları, araba koşumları, deriden ve meşinden eşya yapılan ve satılan yer
- saraçlık
Saracın işi veya mesleği
- sarbanbaşı
Padişahların develerine bakan devecilerin başı
- sardalya
Hamsigillerden, ılık denizlerde yaşayan, gümüş renginde, pullu, konservesi ve tuzlaması yapılan küçük bir balık; ateş balığı (Sardina Pilchardus)
- sardalya gibi istif olmak
bir yerde çok kalabalık ve sıkışık bulunmak
- sardoğan
Sarı renkli bir tür doğan
- sardun
Balıkçıların kullandığı bir halat türü
- sardunya
Sardunyagillerden, ana vatanı Güney Afrika olan, çoğunlukla pembe çiçekler açan, çoklu yıllık, otsu bir süs bitkisi (Geranium)
- sardunyagiller
İki çeneklilerden, sardunya, ıtır, turnagagası vb. bitkileri içine alan familya
- sardırma
Sardırmak işi
- sardırmak
Sarma işini yaptırmak
- sarf
Harcama, tüketme, kullanma
- sarf etmek
tüketmek, harcamak
- sarfiyat
Harcanan şeylerin tümü; harcama, masraf
- sarfınazar
Dikkate almama
- sarfınazar etmek
dikkate almamak
- sargı
Esnek bir maddeden yapılmış uzun, dar ve ince şerit
- sargı bezi
Vücudun bir bölümünü yerinde tutmak veya yaranın üstünü kapatmak amacıyla kullanılan, keten veya pamuk ipliğinden üretilen, mikroplardan arındırılmış şerit; bağ (I), sargı
- sargı yeri
Savaş, deprem vb. durumlarda yaralılara ilk yardımın yapılabilmesi için geçici olarak kurulan nokta
- sargılama
Sargılamak işi
- sargılamak
Sargı ile sarmak
- sargılı
Sargısı olan
- sargın eğitim
Örgün ve yaygın eğitim dışında, bireyin hayat boyu süren bilgi, beceri ve yetkinlik kazanımı; informel eğitim
- sargısız
Sargısı olmayan
- sarhoş
Alkollü içki veya keyif verici bir madde sebebiyle kendini bilmeyecek durumda olan (kimse); esrik, başı dumanlı, demci, dumanlı, kafası bulutlu, kafası iyi, kafası dumanlı, kafası kıyak, mest (I), sermest
- sarhoş etmek
alkol veya keyif verici maddeyle sarhoş olmasına yol açmak
- sarhoş olmak
sarhoş bir duruma gelmek, esrimek
- sarhoşlama
Sarhoşlamak durumu
- sarhoşlamak
Sarhoş gibi olmak, sarhoş olmaya başlamak
- sarhoşlaşma
Sarhoşlaşmak durumu
- sarhoşlaşmak
Sarhoş duruma gelmek; sarhoş olmak
- sarhoşluk
Sarhoş olma durumu; esriklik, matizlik, mestlik, sermestlik, sermestî
- sarhoşluğa vurmak
kendini sarhoş gibi göstermek, sarhoş olmuşçasına davranmak
- sarhoştum aydım, böyle yaşamaktan caydım
"artık gerçekleri gördüm" anlamında kullanılan bir söz
- sarhoşça
Sarhoş bir biçimde, sarhoş olarak; sermestane
- sari
Hint kadınlarına özgü giysi
- sarig
Amerika’da yaşayan, genellikle yavrularını sırtında taşıyan, bazen de otçul olan bir tür sıçan (Didelphys dorsigera)
- sarkabilme
Sarkabilmek işi
- sarkabilmek
Sarkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sarkaç
Durağan bir nokta çevresinde ağırlığının etkisiyle serbestçe salınım yapan cisim; rakkas, pandül
- sarkaçlama
Sarkaçlamak işi
- sarkaçlamak
Türlü tutuş ve duruşlarda gergin durumda bulunan vücut bölümlerini kendi ağırlıklarıyla düşmeye ve sallanmaya bırakmak
- sarkaçlı
Sarkacı olan
- sarkaçsız
Sarkacı olmayan
- sarkma
Sarkmak işi
- sarkmak
Aşağıya doğru uzamak veya uzanmak
- sarkom
Kötücül bağ dokusu uru
- sarkık
Aşağı doğru uzanmış veya sarkmış
- sarkıklık
Sarkık olma durumu
- sarkıl
Sarkaçla ilgili, hareketi sarkaç hareketine benzeyen
- sarkıntı
Aşağı doğru uzanan, sarkan şey
- sarkıntı olmak
sataşmak, takılmak, musallat olmak
- sarkıntılık
Genellikle kadınlara sataşma, laf atma, rahatsız etme, huzur bozma; tasallut
- sarkıntılık etmek (veya yapmak)
sataşmak, laf atmak
- sarkıt
Mağaraların tavanında aşağıya doğru oluşan, genellikle koni biçiminde kalker birikintisi; damla taş, stalaktit
- sarkıtabilme
Sarkıtabilmek işi
- sarkıtabilmek
Sarkıtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sarkıtma
Sarkıtmak işi
- sarkıtmak
Bir şeyin sarkmasını sağlamak; bırakmak, salmak
- sarkış
Sarkmak işi
- sarma
Sarmak işi
- sarma kafiye
Bir dörtlüğün birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü dizelerinin uyaklı olması (a b b a); sarma uyak, sarma kafiye, sarmal uyak
- sarmak
Çevresini çevirmek, çepeçevre dolanmak
- sarmal
Dolana dolana oluşmuş, birbirini izleyen; helisel, helezonlu, helezoni, helezonik
- sarmal yöntem
Herhangi bir çalışmada basitten karmaşığa giden işlemler bütünü; sarmal metot
- sarmalama
Sarmalamak işi
- sarmalamak
Sıkı sıkı sarmak
- sarmalanma
Sarmalanmak işi
- sarmalanmak
Sarmalama işine konu olmak veya sarmalama işi yapılmak
- sarmalanış
Sarmalanma işi
- sarmalayış
Sarmalama işi
- sarmallık
Sarmal olma durumu
- sarman
Azman, iri olan
- sarmaş dolaş
Birbirine sarılıp kucaklaşmış bir durumda
- sarmaş dolaş olmak
birbirine sarılıp kucaklaşmak
- sarmaşma
Sarmaşmak işi
- sarmaşmak
Birbirine sarılmak, kucaklaşmak
- sarmaşık
Sarmaşıkgillerden, koyu yeşil renkli, değişik biçimli yaprakları olan, sap ve dallarından çıkan küçük köklerle dik, düz yerlere yapışarak tırmanan bitki (Hedera helix)
- sarmaşıkgiller
Örnek bitkisi sarmaşık olan, iki çeneklilerden bir bitki familyası
- sarmaşıklı
Sarmaşığı olan
- sarmaşıksız
Sarmaşığı olmayan
- sarnıç
Yağmur sularının biriktirildiği üstü kapalı yapı
- sarnıç gemisi
Petrol, benzin gibi akaryakıtları taşımaya yarayan gemi
- sarnıç vagonu
Akaryakıt taşımaya yarayan deposu olan vagon
- sarnıçlı
Sarnıcı olan
- sarp
Dik, çıkması ve geçilmesi güç (yer); yalman
- sarpa
İzmaritlerden, boyu 35 santimetre kadar olan bir Akdeniz balığı (Boops salpa)
- sarpa sarmak (veya çekmek)
güçlükler ortaya çıkmak, çözülmesi çok güç bir duruma gelmek
- sarplaşma
Sarplaşmak işi
- sarplaşmak
Sarp bir duruma girmek
- sarplık
Sarp olma durumu
- sarpın
Tahıl kuyusu, zahire ambarı; silo
- sarraf
Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, altın bozmak, tahvil alışverişi yapmak olan kimse
- sarraflık
Sarrafın işi
- sarraflık hakkı
Sarrafın altın bozma, değiştirme vb. işler için fark olarak aldığı para; baş (I), sarrafiye
- sarsabilme
Sarsabilmek işi
- sarsabilmek
Sarsma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sarsak
Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse)
- sarsak sursak
Sarsılarak, titreyerek
- sarsaklık
Sarsak olma durumu
- sarsakça
Sarsak bir biçimde, titreyerek
- sarsalama
Sarsalamak işi
- sarsalamak
Birini veya bir şeyi sarsmak
- sarsma
Sarsmak işi
- sarsmak
Birdenbire ve güçle kımıldatmak; oynatmak, sallamak, silkelemek, titretmek
- sarsıcı
Sarsan, sarsma özelliği gösteren
- sarsıcılık
Sarsıcı olma durumu
- sarsık
Sarsılmış
- sarsılma
Sarsılmak işi
- sarsılmak
Sarsma işine konu olmak
- sarsılış
Sarsılmak işi
- sarsım
Sarsmak işi
- sarsıntı
Sarsılmak işi, birden sallanma
- sarsıntı bilimi
Cerrahinin yara ve bereleri tedavi eden bölümü; travmatoloji
- sarsıntı bilimsel
Sarsıntı bilimi ile ilgili; travmatolojik
- sarsıntı geçirmek
beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek, üzülmek
- sarsıntılı
Sarsıntısı olan
- sarsıntısız
Sarsıntısı olmayan, sarsılmayan
- sarsıntıya uğramak
beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek, üzülmek
- sarsış
Sarsmak işi
- Saruhanlı
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- sarı
Yeşil ile turuncu arasında bir renk, limon kabuğu rengi
- sarı benek
Gözdeki ağ tabakasının ortasında bulunan ve cisimlerin görüntülerinin en belirgin olarak oluştuğu sarı renkli duyarlı nokta; sarı nokta
- sarı bez
Görmeyenlerin tanınmak için kollarına taktıkları, üzerinde üç siyah noktanın bulunduğu sarı renkli bant
- sarı kart
Sert oynayan, kurallara aykırı davranan oyuncuya ikaz amacıyla hakem tarafından gösterilen sarı renkli kart
- sarı kart görmek
oyun kurallarına aykırı hareket eden oyuncu sarı renkte kart cezası almak
- sarı kart göstermek
hakem oyun kurallarına aykırı hareket eden oyuncuya sarı renkte kart cezası göstermek
- sarı kuşak
Karate, tekvando vb. sporlarda başlangıç derecesinden sonra alınan ikinci kuşak
- sarı lira
Ön yüzünde ortada kûfi tarzda “Türkiye Cumhuriyeti” yazısı ve altında basıldığı tarih, arka yüzünde ortada Atatürk’ün profil rölyefi, her iki yüzünün kenar çevresinde otuz iki adet yıldız ve çiçek motifleri bulunan, 7,016 g ağırlığında, 22 ayar (916,6 milyem) altın sikke; birlik, lira, ata lira, liralık
- sarı sendika
İşverenden yana olan sendikal örgüt
- sarı sendikacı
İşverenden yana olarak çalışan
- sarı sendikacılık
Sarı sendikacı olma durumu
- sarı sürü sineği
Çift kanatlılardan, çoğunlukla tavan arasında yaşayan, yaklaşık olarak 3 mm olabilen, meyve sineğine benzeyen, erginlerinin göğüs bölgesinde boyuna siyah, karın bölgesinde enine siyah ve açık sarı renkte şeritler bulunan bir tür sinek (Thaumatomyia notata)
- sarı sıcak
Türkiye'nin güney illerindeki yakıcı, çok bunaltıcı güneş ve sıcaklık
- Sarı Uygur
Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Sarı Uygur Türkçesi
Sarı Uygur Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Sarı Uygurca
- sarı yağız
Sarı benizli (erkek)
- sarı çizmeli Mehmet Ağa
kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse
- sarı çıyan
Sinsi, hain sarışın kimse
- sarı ırk
Asya'da yaşayan, tenleri sarı renge yakın olan insan ırkı
- sarıasma
Ötücü kuşlar takımının, sarıasmagiller familyasından, parlak sarı tüylü, kara kuyruklu bir tür kuş; sarıcık (Oriolus oriolus)
- sarıasmagiller
Örnek hayvanı sarıasma olan bir kuş familyası
- sarıağı
Kışın yapraklarını döken, sarı çiçekli ve çalı görünüşünde bir bitki; zifin (Rhododendron luteun)
- sarıağız
Gölge balığıgillerden, ağzının içi sarı, büyük pullarla örtülü bir tür balık; denizgüzeli (Sciaena aquilla)
- sarıbalık
Sazangillerden, büyük pullu, iri bir balık (Idus jesses)
- sarıca
Sarıyı andıran, sarıya yakın
- Sarıcakaya
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- sarıdiken
Dikenli, tüylü, iki veya çok yıllık otsu bir bitki (Scolymus hispanicus)
- sarıfiğ
Sarı renkli bir tür fiğ
- Sarıgöl
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- sarıgöz
İzmaritgillerden, rengi altın sarısı olan, Atlantik Okyanusu'nda ve Akdeniz'de yaşayan bir balık (Sargus salvieri)
- sarıhalile
Doğu Hindistan'da yetişen bir tür bitkinin olgunlaşmadan önce toplanıp kurutulan, erik biçiminde, sarımtırak esmer renkli, sert, kokusuz taneleri (Terminalia citrina)
- sarıhani
Hanigillerden, oval gövdeli, vücudu ve burnu küçük pullarla kaplı, kızıl sarı renkli, tatlı su levreğine benzer kemikli bir Akdeniz balığı (Epinepheles gigas)
- sarıhumma
Çoğunlukla sıcak ülkelerde görülen, bir cins sivrisinek aracılığıyla bulaşan, tene sarı renk veren, ateşli bir hastalık
- sarık
Sarılarak meydana getirilen başlık; destar
- Sarıkamış
Kars iline bağlı ilçelerden biri
- sarıkanat
Çinekoptan biraz büyük, yaklaşık 10-15 cm boyunda bir tür lüfer
- Sarıkaya
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- sarıklı
Başına sarık sarmış olan, sarığı olan; destarlı
- sarıkuyruk
Sıcak ve ılık denizlerin kıyı bölgelerinde yaşayan kemikli bir tür balık
- sarıkçı
Sarık için gerekli tülbent, abani vb. kumaşları satan kimse
- sarılabilme
Sarılabilmek işi
- sarılabilmek
Sarılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sarılaşma
Sarılaşmak işi
- sarılaşmak
Sarı bir renk almak, sararmak
- sarılaştırma
Sarılaştırmak işi
- sarılaştırmak
Sarı duruma getirmek
- sarılgan
Sapı yakınındaki başka bitkilere, başka şeylere sarılıp yükselen, otsu veya odunsu (sap, bitki); sarmaşan
- sarılgan gövde
Tutunup sarılmaya yarayan uzun sürgün
- sarılma
Sarılmak işi
- sarılmak
Sarma işi yapılmak
- sarılı
Üstünde sarı renk bulunan
- sarılık
Sarı olma durumu
- sarılıklı
Sarılık olan (kimse)
- sarılıp kundaklanmak
yoğun etki altında kalmak
- sarılıverme
Sarılıvermek işi
- sarılıvermek
Aniden sarılmak
- sarılış
Sarılmak işi
- sarılışma
Sarılışmak işi
- sarılışmak
Birbirlerine sarılmak
- sarım
Sarmak işi
- sarımlı
Sarılmış; burgulu
- sarımsak
Zambakgillerden, 25-100 santimetre yüksekliğinde, yapraklarında, saplarında ve toprak altındaki soğanında kokulu yağ bulunan bir kültür bitkisi (Allium sativum)
- sarımsak otu
Turpgillerden, beyaz, küçük çiçekli, ovulduğunda sarımsak kokusu veren bir bitki; sarımsak hardalı (Alliaria petolata)
- sarımsak yemedim ki ağzım koksun
"kötü bir iş yapmadım ki sonucundan korkayım, sorumlu olayım" anlamında kullanılan bir söz
- sarımsaklama
Sarımsaklamak işi
- sarımsaklamak
İçine sarımsak katmak
- sarımsaklanma
Sarımsaklanmak işi
- sarımsaklanmak
Sarımsaklama işine konu olmak
- sarımsaklatma
Sarımsaklatmak işi
- sarımsaklatmak
Sarımsaklı duruma getirmek
- sarımsaklı
İçinde sarımsak bulunan
- sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış
“insanlar kötü yanlarını kolay kolay belli etmezler ve değiştirmezler, haklarında yargıda bulunmakta acele edilmemelidir” anlamında kullanılan bir söz
- sarımsı
Rengi sarıyı andıran, sarıya benzeyen; sarımtırak
- sarımsılık
Sarımsı olma durumu
- sarımtıraklık
Sarımtırak olma durumu
- sarınabilme
Sarınabilmek işi
- sarınabilmek
Sarınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sarınma
Sarınmak işi
- sarınmak
Kendi üstüne sarmak
- sarınış
Sarınmak işi
- Sarıoğlan
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- sarıp sarmalamak
sıkıca sarmak
- sarıpapatya
Çiçekleri sarı renkli papatya
- sarısabır
Zambakgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, yaprakları oldukça yüksek bir sapın tepesinde rozet biçiminde toplanmış olan, liflerinden halat yapılan bir süs bitkisi; azvay (Aloe vera)
- sarısalkım
Baklagillerden, salkım durumunda sarı çiçekleri bulunan, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaç (Laburnum anagyroides)
- Sarıveliler
Karaman iline bağlı ilçelerden biri
- sarıverme
Sarıvermek işi
- sarıvermek
Çabucak sarmak
- Sarıyahşi
Aksaray iline bağlı ilçelerden biri
- sarıyağız
Kula renkli at
- Sarıyer
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Sarıyer böreği
Sarıyer ilçesine özgü bir börek türü
- sarıyonca
Sarı yapraklı bir tür yonca
- Sarız
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- sarızambak
Sarı çiçekli bir tür zambak
- sarıçalı
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, çiçekleri sarı, meyvesi ekşi ve kırmızı renkte, kabuğu ve kökü solucan düşürücü ilaç olarak kullanılan bir bitki; kadıntuzluğu, çobantuzluğu, amberbaris (Berberis vulgaris)
- Sarıçam
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- sarıçam
Çamgillerden, genellikle Akdeniz Bölgesi'nde yetişen bodur, iğne yapraklı bir tür çam (Pinus sylvestris)
- sarıçiğdem
Çiçekleri turuncuya çalan sarı renkli ve kase biçiminde olan, 7-10 cm arasında uzayan bir tür çiğdem (Crocus chrysanthus)
- sarığıburma
Oklavaya sarılan baklava yufkasının hafifçe büzdürülerek çıkarılmasıyla sarığın üzerindeki çizgilere benzetilen bir tür hamur tatlısı; burma
- sarış
Sarmak işi
- sarışın
Sarı saçlı ve ak tenli (kimse)
- sarışınca
Sarışına yakın
- sarışınlık
Sarışın olma durumu
- Sason
Batman iline bağlı ilçelerden biri
- sası
Çürük ve küf kokusu çıkaran
- sası (veya sası sası) kokmak
küf ve çürük gibi kokmak
- sasıma
Sasımak işi, tefessüh
- sasımak
Küf ve çürük gibi kokmak; tefessüh etmek
- SAT komandosu
Dalgıçlık, su altı taarruzu, istihbarat toplama, yabancı limanlarda kontrol sağlama, kaçırılma ve rehin alınma gibi durumlarda özel harekât icra eden Türk Deniz Kuvvetleri komandosu
- satabilme
Satabilmek işi
- satabilmek
Satma ihtimali veya imkânı bulunmak
- satanist
Şeytana tapan kimse
- satanistlik
Satanist olma durumu
- satanizm
Şeytana tapma
- satasıya
Bir satıcının malı teslim alıp ödemeyi satıştan sonraya bıraktığı satış biçimi; konsinye satış
- sataşabilme
Sataşabilmek işi
- sataşabilmek
Sataşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sataşma
Sataşmak işi
- sataşmak
Bir kimseyi rahatsız edecek davranışta bulunmak; bulaşmak, dahletmek
- sataşılma
Sataşılmak işi
- sataşılmak
Sataşmak işine konu olmak
- saten
Parlak, pamuklu kumaş
- satirik
Yergi ile ilgili, yergi niteliğinde olan
- satma
Satmak işi
- satmak
Bir malı bir bedel karşılığında alıcıya vermek
- satranç
İki kişi arasında altmış dört kareli bir tahta üzerinde değerleri ve adları değişik siyah ve beyaz on altışar taşla oynanan bir oyun; şatranç
- satranç tahtası
Üzerinde satranç oynanan altmış dört kareli tahta vb. yüzey
- satranç takımı
Satranç oyununda gerekli olan altmış dört kareli tahta, siyah ve beyaz on altışardan otuz iki taşın oluşturduğu takım
- satranç taşı
Satrançta kullanılan taşlardan her biri
- satranç vezni
Halk şiirinde aruzun "müfteilün müfteilün müfteilün müfteilün" kalıbı
- satranççı
Satranç oynayan kimse
- satranççılık
Satranççı olma durumu
- satrap
Perslerde il yöneticisi; vali
- satsuma
Kabuğu kolay soyulabilen, güzel kokulu bir tür mandalina
- sattırabilme
Sattırabilmek işi
- sattırabilmek
Sattırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sattırma
Sattırmak işi
- sattırmak
Satma işini yaptırmak veya satma zorunda bırakmak
- satvet
Karşı konulmaz derecede zorlu, sindirici, boyun eğdirici güç
- satvetine mağruren
gücüne güvenerek
- Satürn
Güneş'e yakınlık bakımından altıncı sırada olan gezegen; Sekendiz, Zühal
- satı
Satmak işi; satış
- satıcı
Alıcıya mal satan kimse; vandöz
- satıcılık
Satıcı olma durumu
- satıh
Görünen bölüm
- satılabilme
Satılabilmek işi
- satılabilmek
Satılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- satılma
Satılmak işi
- satılmak
Satma işi yapılmak; gitmek
- satılık
Satışa çıkarılmış olan
- satılık ziftin olsun, Selânik'ten kel gelir
"işe yaramaz sandığın bir malı satılığa çıkarırsan akla gelmeyen yerlerden onu arayanlar gelir" anlamında kullanılan bir söz
- satılığa çıkarmak
satmak, satışa çıkarmak
- satılış
Satılmak işi
- satımcı
Satım işini yapan (kimse)
- satımcılık
Satımcının yaptığı iş
- satımlık
Satıcının, mal sahibi adına sattığı şeyden aldığı yüzdelik
- satın alma
Kurum ve kuruluşlarda gereksinim duyulan malları almaya yetkili birim
- satın almacı
Satın alma işlerini yürüten kimse; mübayaacı
- satın almacılık
Satın almacının yaptığı iş; mübayaacılık
- satın almak
Bir nesneyi belirlenen fiyatını ödeyerek kendine mal etmek; almak, iştira etmek, mübayaa etmek
- satıp savmak
gereken parayı sağlamak için elindeki malı ucuza satıp tüketmek, yok pahasına elden çıkarmak
- satır
Bir sayfa üzerinde yan yana gelen kelimelerden oluşan yazı sıralarından her biri
- satır arası
Yazı satırlarının arasında kalan mesafe
- satır atmak
herkesi öldürmek, kırıp geçirmek
- satır başı
Bir yazıda her satırın ilk kelimesinin başladığı yer
- satır satır
Bütün satırların hepsini okuyarak, her satırla ilgilenerek
- satır sonu
Bir yazıda her satırın son kelimesinin bittiği yer
- satıverme
Satıvermek işi
- satıvermek
Çabucak veya kısa sürede satmak
- satıya çıkarmak
satışa çıkarmak
- satış
Satmak işi; bey (II)
- satış değeri
Bir malın satılabileceği fiyat
- satış fiyatı
Malın satılırken uygulanan ücreti; satış bedeli
- satış merkezi
Bir malın satıldığı ana merkez; satış sarayı
- satış ruhsatı
Bir malın satılmasına ilişkin izin belgesi
- satış sözleşmesi
Alım satım sırasında malın cinsi, miktarı ve ödeme şartlarını belirten yazılı anlaşma metni; satış mukavelesi, satış şartnamesi
- satış yapmak
satmak
- satış yeri
Bir malın satıldığı yer
- satışa gelmek
uydurma bir sebeple ortada bırakılmak
- satışa çıkarmak
satmak için ortaya koymak
- sauna
Kuru buhar banyosu
- sav
Haber, söz
- sav söz
Deyiş olarak kullanılan sav
- savabilme
Savabilmek işi
- savabilmek
Savma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savacılık
Savacı olma durumu
- savak
Suyu başka yöne akıtmak için yapılan düzenek
- savaklama
Savaklamak işi
- savaklamak
Suyu arklara salmak
- savan
Pamuk ipliğinden yapılan kalınca kilim
- savana
Ekvator kuşağındaki otsu bitkilerle kaplı çayırlar
- savat
Gümüş üstüne çelik kalemle bir desen oyulduktan sonra oyuk yerlere kurşun doldurulmasıyla yapılan süsleme
- savatlama
Savatlamak işi
- savatlamak
Gümüş üstüne açılan oyuklara kurşun doldurarak süsleme yapmak
- savatlanma
Savatlanmak işi
- savatlanmak
Savatlama işi yapılmak
- savatlı
Savatı olan, savatlanmış
- savaş
Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele; harp (I), cenk, cidal, kıtal
- savaş alanı
Savaş olan yer, meydan
- savaş açmak (veya ilan etmek)
bir veya daha fazla devlete karşı savaş durumuna geçmek
- savaş düzeni
Askerî birliklerin savaş alanına belirli bir düzen içinde yerleşmesi
- savaş gemisi
Özel ve büyük ateş gücüne sahip, korunmak için zırhla kaplanmış gemi; harp gemisi
- savaş sebebi
Ülkeler arasında savaş ilanına yol açan olay veya konu
- savaş uçağı
Havadan keşif, ileri hava kontrolü ve elektronik savaş, bombardıman, düşman hava savunmasının bastırılması ve yakın hava desteği gibi görevlerde kullanılan ileri teknoloji ile üretilmiş uçak
- savaş vermek
savaşmak
- savaşabilme
Savaşabilmek işi
- savaşabilmek
Savaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savaşma
Savaşmak işi; cenkleşme
- savaşmak
İki ve daha çok devlet silahlı mücadele etmek; cenkleşmek, muharebe etmek
- Savaştepe
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- savaştırma
Savaştırmak işi
- savaştırmak
Savaşma işini yaptırmak
- savaşçı
Savaşan, savaş durumunda bulunan; cenkçi, muharip
- savaşçılık
Savaşçı olma durumu; savaşkanlık, cengâverlik, cenkçilik
- savaşım vermek
mücadele etmek
- savcı
Kamu yararını gözetmek amacıyla devlet adına dava açmaya yetkili olan, mahkemelerde tespit ettiği suç delillerini ortaya koyarak sanıkları kovuşturan görevli; müddeiumumi
- savcılık
Savcı olma durumu; müddeiumumilik
- savdırma
Savdırmak işi
- savdırmak
Savma işini yaptırmak
- savla
Gemilerde bayrakları direğe çekmekte kullanılan ince ip
- savlama
Savlamak işi
- savlamak
İddia etmek
- savlet
Şiddetli saldırı
- savlet etmek
saldırmak
- savlo
Sancak çekmekte, işaret kaldırmakta kullanılan bir veya bir buçuk burgata ölçüsündeki ince halat
- savma
Savmak işi; def, defetme, defleme, tardetme
- savmacı
Savma işi yapan kimse
- savmacılık
Savmacının yaptığı iş
- savmak
İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak; defetmek, deflemek, tardetmek
- savran
Deveci başı
- savruk
Aklını işine vermeyen
- savrukluk
Savruk olma durumu
- savrulabilme
Savrulabilmek işi
- savrulabilmek
Savrulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savrulma
Savrulmak işi
- savrulmak
Savurma işi yapılmak
- savruluş
Savrulmak işi
- savruntu
Savrulurken dökülen kırıntı
- savsaklama
Savsaklamak işi; ihmal
- savsaklamak
Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak; sallamak
- savsaklanma
Savsaklanmak işi
- savsaklanmak
Savsaklama işine konu olmak; ihmal edilmek
- savsaklayış
Savsaklamak işi
- savsama
Savsaklama; ihmal
- savsamak
Savsaklamak, ihmal etmek
- savul! (veya savulun!)
yol ver (yol verin), çekil (çekilin), dokunma (dokunmayın)
- savulma
Savulmak işi
- savulmak
Bir şeyden çekinerek bulunduğu yerden uzaklaşmak
- savunabilme
Savunabilmek işi
- savunabilmek
Savunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savundurma
Savundurmak işi
- savundurmak
Savunma işini yaptırmak
- savunma
Saldırıya karşı koyma; müdafaa
- savunma oyuncusu
Kalecinin önünde yer alan, kaleyi savunan oyunculardan her biri; savunmacı, savunucu, bek (II)
- savunma yapmak
haklı olduğunu ortaya koymaya çalışmak
- savunmacı
Savunma yapan
- savunmak
Herhangi bir saldırıya karşı koymak, birini veya bir yeri saldırıya karşı korumak; müdafaa etmek
- savunmalı
Savunmayı esas alarak kurulan (oyun düzeni); defansif
- savunmalık
Savunmayla ilgili olan; tedafüi
- savunmasını almak
soruşturma sebebiyle suçlanan birisinin düşüncesine başvurmak
- savunmasız
Savunma gücü olmayan
- savunmasızlık
Savunmasız olma durumu
- savunucu
Bir şeyi savunan kimse; müdafi
- savunuculuk
Savunucu olma durumu
- savunulma
Savunulmak işi
- savunulmak
Savunma işi yapılmak
- savunuş
Savunmak işi
- Savur
Mardin iline bağlı ilçelerden biri
- savurabilme
Savurabilmek işi
- savurabilmek
Savurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savurma
Savurmak işi
- savurmak
Havaya atıp dağıtmak
- savurta savurta
Savurarak
- savurtma
Savurtmak işi
- savurtmak
Savrulmasına sebep olmak, savrulmasını sağlamak
- savurtuş
Savurtmak işi
- savuruş
Savurmak işi
- savuşma
Savuşmak işi; cızlam
- savuşmak
Bulunduğu yerden aceleyle, gizlice veya dikkati çekmeden ayrılmak
- savuşturabilme
Savuşturabilmek işi
- savuşturabilmek
Savuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- savuşturma
Savuşturmak işi; defetme
- savuşturmak
Geçiştirmek, atlatmak; defetmek
- savuşup gitmek
ilgi çekmeden gizlice, aceleyle ayrılmak
- savuşuverme
Savuşuvermek işi
- savuşuvermek
Çabucak savuşmak
- savı kanıtsama
Bir şeyi yine kendisine dayanarak, kendisini kanıt göstererek tanıtlamaya çalışma
- savılma
Savılmak işi; tardedilme, tardolunma
- savılmak
Savma işine konu olmak; tardedilmek, tardolunmak
- savış
Savmak işi
- say
Düz, ince, yassı taş
- say beni, sayayım seni
sev beni, seveyim seni
- saya
Ayakkabının yumuşak olan üst bölümü
- saya gezmek
köy çocukları ramazanda veya özel günlerde çeşitli tekerlemeler söyleyip kapı kapı dolaşarak ufak tefek yiyecek toplamak
- sayabilme
Sayabilmek işi
- sayabilmek
Sayma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sayacı
Ayakkabıların sayalarını hazırlayan kimse
- sayacılık
Sayacının işi
- sayaç
Hava gazı, elektrik, su vb.nin kullanılan miktarını veya mekanik etkilenmeleri ölçen alet; saat
- sayaç takımı
Sayaç giriş tarafının gaz servis hattına, çıkış tarafının tüketici yakıt hattına bağlanması amacıyla kurulan boru donanımı ve boru bağlantı parçaları
- sayaçlı
Sayaç takılmış olan
- sayaçsız
Sayaç takılmamış olan
- saydam
Açık seçik, belirgin olan
- saydam pudra
Yüzü matlaştırmak veya aydınlık duruma getirmek için kullanılan, diğer pudralara göre çok daha ince bir yapıda olan, uygulandığında renk vermeyen, kremsi veya toz biçimleri bulunan bir tür pudra
- saydam resim
Kolay anlaşılabilen resim
- saydam tabaka
Gözün ön bölümünde bulunan, ışığı geçiren küresel zar; kornea
- saydamlaşma
Saydamlaşmak işi; şeffaflaşma
- saydamlaşmak
Saydam bir duruma gelmek; şeffaflaşmak
- saydamlaştırma
Saydamlaştırmak işi; şeffaflaştırma
- saydamlaştırmak
Saydam duruma getirmek; şeffaflaştırmak
- saydamlaştırılma
Saydamlaştırılmak durumu; şeffaflaştırılma
- saydamlaştırılmak
Saydam duruma getirilmek; şeffaflaştırılmak
- saydamlık
Saydam olma durumu; şeffaflık
- saydamsız
Saydam olmayan
- saydamsızlık
Saydamsız olma durumu
- saydırabilme
Saydırabilmek işi
- saydırabilmek
Saydırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saydırma
Saydırmak işi
- saydırmak
Sayma işini yaptırmak, sayısını buldurmak, sayı belirterek sonuç almak
- saydırtma
Saydırtmak işi
- saydırtmak
Saydırma işini yaptırmak
- saye
Koruma, yardım
- sayesinde sayeban olmak
istenilen bir şeyi başkasının aracılığıyla elde etmek
- sayfa
Üzerine yazı yazılan veya basılan bir kâğıt yaprağın iki yüzünden her biri; sahife
- sayfa bağlamak
dizgide dökülen kurşun satırları bir sayfa düzeni içinde toplayarak sıkıca iple bağlamak
- sayfalama
Sayfalamak işi; mizanpaj
- sayfalamak
Ana belleği sayfalara ayırarak kullanmak
- sayfalandırma
Sayfalandırmak işi
- sayfalandırmak
Gazetecilikte, basımevinde dizilen yazılara sayfa düzeni vermek
- sayfalanmış program
Sayfalar hâlinde düzenlenmiş program
- sayfalık
Herhangi bir sayıda sayfası olan
- sayfiye
Yaz mevsimini geçirmek için gidilen yer veya ev
- saygı
Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu; hürmet, ihtiram
- saygı duruşu
Saygı belirtmek için alınan hazır ol durumu; ihtiram duruşu
- saygı duymak (veya beslemek)
birine, bir şeye karşı saygı hissetmek
- saygı göstermek
saymak, değer vermek
- saygıdeğer
Kendisine saygı gösterilmeye değer; muhterem
- saygıdeğerlik
Saygıdeğer olma durumu; muhteremlik
- saygılı
Saygısı olan, saygı gösteren; hürmetli, hürmetkâr
- saygılıca
Saygılı bir biçimde; hürmetlice, hürmetkârane
- saygılılık
Saygılı olma durumu; hürmetkârlık
- saygın
Saygı gören, sayılan, hatırı sayılan, itibarı olan, sözü geçer; hatırlı, itibarlı, muteber
- saygınlık
Saygı görme, değerli, güvenilir olma durumu; haysiyet, itibar, izzetüikbal, prestij
- saygısız
Gereken saygıyı göstermeyen, saygısı olmayan; hürmetsiz
- saygısızca
Saygısız bir biçimde, saygısız olarak; hürmetsizce, laubaliyane
- saygısızlık
Saygısız olma durumu; hürmetsizlik
- saygısızlık etmek
saygısızca davranışta bulunmak veya söz sarf etmek
- sayha
Yüksek sesle haykırma
- sayha çıkarmak
yüksek sesle haykırmak
- saykal
Maden, ayna vb. nesneleri parlatmak için kullanılan cila
- saykallama
Saykallamak işi
- saykallamak
Saykal kullanarak parlatmak; cilalamak
- sayma
Saymak işi; ad (II), tadat, addetme
- sayma sayıları
1'den sonsuza kadar olan sayılar
- saymaca
Gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen; itibari, fiktif, nominal
- saymak
Bir şeyin kaç tane olduğunu anlamak için bunları birer birer elden veya gözden geçirmek, sayısını bulmak
- saymakla bitmemek (veya tükenmemek)
pek çok olmak
- sayman
Bir kurum, kuruluş vb.nin hesap işleriyle uğraşan kimse; muhasebeci, muhasip
- saymanlık
Hesap işlerinin görüldüğü yer; muhasebecilik, muhasiplik
- saymazlık
Saygı göstermeme durumu
- sayrılık
Aşırı düşkünlük, tutku
- sayrımsak
Gerçekte hasta olmadığı hâlde kendini hasta gösteren
- sayrımsama
Sayrımsamak işi; temaruz
- sayrımsamak
Gerçekte hasta olmadığı hâlde kendini hasta göstermek; temaruz etmek
- sayvan
Güneşten, yağmurdan korunmak için veya süs olarak bir şeyin üzerine çekilen dam saçağı gibi düz veya eğimli örtü
- sayı
Sayma, ölçme, tartma vb. işlerin sonucunda ortaya çıkan birimlerin kaç olduğunu bildiren sözlerden her biri; adet
- sayı boncuğu
Basit sayma ve hesap işleri yapmakta kullanılan, her teline onar boncuk geçirilmiş hesap aracı; çörkü, abaküs, abak (II)
- sayı farkı
Futbol vb. karşılaşmalarda bir takımın elde ettiği sayılarla karşı takımın elde ettiği sayılar arasındaki fark; averaj
- sayı göstergesi
Sayıları veya sayı durumunu gösteren levha; sayı levhası
- sayı hesabıyla
bir spor yarışmasında bir sporcu veya takımın kazandığı sayı bakımından
- sayı sıfatı
Bir adı miktar, sıra, üleştirme, topluluk vb. bakımlardan belirten sıfat
- sayıca
Sayı bakımından; adetçe, adedî
- sayıcı
Vergi almak için hayvan sayımı yapan kimse
- sayıcılık
Sayıcının yaptığı iş
- sayıklama
Sayıklamak işi; hezeyan
- sayıklamak
Uykuda veya bir hastalığın verdiği dalgınlık sırasında anlamsız, tutarsız sözler söylemek
- sayıklayış
Sayıklamak işi
- sayılabilme
Sayılabilmek işi; addedilebilme, addolunabilme
- sayılabilmek
Sayılma ihtimali veya imkânı bulunmak; addedilebilmek, addolunabilmek
- sayılama
Sayılamak işi
- sayılamak
Nesnelerin veya olayların niceliğini rakamlarla belirtmek
- sayılma
Sayılmak işi; ad (II), addedilme, addolunma
- sayılmak
Sayma işine konu olmak; addedilmek, addolunmak
- sayıltı
Bir araştırmada, mevcut araştırma sürecini ve sonucunu önemli ölçüde etkileyeceği düşünülen, araştırıcının gerekçeli kabulleri
- sayılı
Herhangi bir sayı ile belirtilmiş olan
- sayılı fırtına
Toplumun görgü kurallarına uygun davranan, hak arayan, yiğit kimse
- sayılış
Sayılmak işi
- sayım
Sayma işi; tadat
- sayım suyum yok
çocuk oyunlarında "kısa bir süre için oyun dışıyım" anlamında kullanılan bir söz
- sayım vergisi
Her yıl tespit edilen hayvan sayısı üzerinden alınan vergi; ağnam
- sayımlama
Sayımlamak işi; sayılama
- sayımlamak
Sayım yapmak
- sayımlı
Sayısı bulunan
- sayımsal
Sayımlama veya sayım bilimi ile ilgili olan
- sayın
Konuşma ve yazışmalarda saygı belirtisi olarak kişi adlarının önüne getirilen söz
- sayıp dökmek
ne var ne yok hepsini söylemek
- sayısal
Sayı ile ilgili, sayı temeline dayanan; numerik, dijital
- sayısal loto
Dönen bir küre içinden çekilecek toplar üzerine işaretlenmiş birden kırk dokuza kadar olan sayılardan altı tanesinin önceden tahmin edilmesine ve para yatırılmasına dayanan bir talih oyunu
- sayısal zekâ
Sayı ve sembolleri iyi bilme, tümdengelim ve tümevarım teknikleriyle düşünebilme, muhakeme edebilme, soyut ve sembolik problemleri çözebilme, kavramlar, düşünceler ve fikirler arası ilişkileri algılayabilme becerilerini içeren zekâ; mantıksal zekâ, matematiksel zekâ
- sayısallaşma
Sayısallaşmak durumu; dijitalleşme
- sayısallaşmak
Yazı, fotoğraf, harita vb. fiziki veriler bilgisayar, akıllı telefon, tablet vb. teknolojik araçlar tarafından okunabilecek, düzenlenebilecek ve gerektiğinde kullanılabilecek biçimde elektronik ortama aktarılmak; dijitalleşmek
- sayısallaştırma
Sayısallaştırmak işi; dijitalleştirme
- sayısallaştırmak
Yazı, fotoğraf, harita vb. fiziki verileri çeşitli araç ve yöntemlerle 0’lar ve 1’ler olmak üzere sayılar hâlinde elektronik ortama aktararak bilgisayar, akıllı telefon, tablet vb. ortamlarda saklayıp istenildiğinde okunabilecek, düzenlenebilecek ve kullanılabilecek bir biçime dönüştürmek; dijitalleştirmek
- sayısallık
Sayısal olma durumu; dijitallik
- sayısını Allah bilir
"o kadar çok ki saymakla bitmez" anlamında kullanılan bir söz
- sayısız
Sayılmayacak kadar çok; sayımsız
- sayısızlık
Sayısız olma durumu
- sayıverme
Sayıvermek işi
- sayıvermek
Çabucak saymak
- sayış
Saymak işi
- sayışma
Sayışmak işi; değişim
- sayışmaca
Çocuk tekerlemesi
- sayışmak
Çocuk oyunlarında sayı sayarak ebeyi belirlemek
- saz
Genellikle su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince, açık sarı renkli kamış
- saz benizli
Solgun yüzlü
- saz delicesi
Atmacagillerden, kanatları geniş ve yuvarlak uçlu, kır ve sazlıklarda alçaktan uçarak avlanan, şahine benzer yırtıcı bir kuş; kızıltuygun (Circus aeruginosus)
- saz eseri
Klasik Türk müziğinde yalnızca saz takımının çalması için bestelenen eser
- saz rengi
Soluk, uçuk sarı
- saz semaisi
Klasik Türk müziğinde faslın en son çalınan sözsüz parçası
- saz takımı
Ut, keman, kanun, bağlama vb. müzik araçlarını çalanların oluşturduğu çalgı takımı
- saz tavuğu
Genellikle bataklıklarda yaşayan, kuyruğunun altı beyaz, bacakları sarı, yüzü kırmızı renkte olan, ot ve sudaki küçük canlılarla beslenen bir tür tavuk (Gallinula chloropus)
- saz şiiri
Halk edebiyatında genellikle saz eşliğinde söylenen şiir
- sazak
Kuvvetli esen rüzgâr
- sazan
Sazangillerden, Avrupa, Asya ve Amerika'nın tatlı sularında yaşayan, sırt yüzgeci uzun, eti beğenilen kılçıklı bir balık (Cyprinus carpio)
- sazangiller
Tatlı sularda yaşayan kılçıklı balıkların geniş bir familyası
- sazcı
Saz çalan kimse; sazende
- sazcılık
Saz çalma veya yapıp satma işi
- sazendelik
Çalgıcılık, saz sanatçılığı
- sazevi
Her türlü müzik aleti yapılan veya satılan yer
- sazkayası
Kayalık bölgelerde yaşayan bir tür balık
- sazkâr
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- sazlı
Saz çalınarak yapılan
- sazlı sözlü
Saz çalınarak yapılan (eğlence)
- sazlık
Sazları (I) çok olan yer
- sazsız
Sazı olmayan
- saç
Baş derisini kaplayan kıllar
- saç ağartmak
saç sakal ağartmak
- saç kremi
Saçın yıkandıktan sonra kolay taranması amacıyla kullanılan krem
- saç sakal ağartmak
bir işte uzun zaman çalışmış, emek vermiş olmak
- saç sakal birbirine karışmak
saçı sakalı uzamak, bakımsız görünmek
- saç saça baş başa
kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde
- saç saça baş başa gelmek (veya dövüşmek)
kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde kapışmak
- saç örgüsü
Saçın üç bölüme ayrılarak birbiri etrafında sıra ile dolanmasıyla şekil verilmiş biçimi; örük, eğrice (III)
- saçabilme
Saçabilmek işi
- saçabilmek
Saçma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saçak
Bazı giyim eşyalarında veya döşemeliklerde kumaş kenarlarına dikilen süslü iplikten püskül
- saçak bulut
İnce, tüy gibi saçaklı görünüşü olan buz parçalarından oluşmuş, kötü hava habercisi beyaz bulut; tüy bulut, sirrus
- saçak kök
Buğdayda olduğu gibi asıl kökün çevresindeki ek köklerin gelişmesiyle oluşan kök topluluğu
- saçak öpme
Sarayda bayramlaşma törenine katılan büyüklerin padişahın tahtından sarkıtılmış halı saçaklarını öpmesi
- saçaklanma
Saçaklanmak işi
- saçaklanmak
Kenarları saçak gibi olmak
- saçaklı
Saçağı olan
- saçalama
Saçalamak işi
- saçalamak
Saçmak, serpmek
- saçalanma
Saçalanmak işi
- saçalanmak
Saçılmak, dökülmek
- saçkıran
Bir mantarın oluşturduğu, saçları döken bir deri hastalığı; kılkıran
- saçları iki türlü olmak
yaşı ilerlemiş bulunmak
- saçlı
Saçı olan
- saçlı meşe
Bir tür meşe (Quercus cerris)
- saçlı sakallı
Yaşlanmış (kimse)
- saçma
Saçmak işi
- saçmacı
Saçma sapan söz söyleyen
- saçmacılık
Saçmacı olma durumu
- saçmak
Bir şeyi ortalığa dağıtmak; dökmek
- saçmalama
Saçmalamak işi; abuklama, hezeyan
- saçmalamak
Anlamsız, gereksiz, tutarsız, saçma sapan sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak; abuklamak
- saçmalayabilme
Saçmalayabilmek işi
- saçmalayabilmek
Saçmalama ihtimali bulunmak
- saçmalayış
Saçmalamak işi
- saçmalaşma
Saçmalaşmak durumu veya işi; abuklaşma
- saçmalaşmak
Saçma davranışlarda bulunmak; abuklaşmak
- saçmalaştırma
Saçmalaştırmak işi; abuklaştırma
- saçmalaştırmak
Saçmalaşmasını sağlamak, saçma duruma getirmek; abuklaştırmak
- saçmalık
Saçma konulan yer
- saçsız
Saçı olmayan
- saçsızlık
Saçsız olma durumu
- saçula
Dökümcülerin kullandığı ağaçtan yapılmış kalıp
- saçı
Gelinin başından aşağı saçılan çiçek, şeker, arpa, para vb. şeyler
- saçı (veya saçları) değirmende ağartmamak
deneyimli olmak
- saçı başı ağarmak
yaşlanmak
- saçı başı birbirine karışmak
bakımsız olmak
- saçı bitmedik (veya bitmemiş) (yetim)
doğalı çok olmamış (yetim)
- saçı kılmak (veya atmak)
gelinin başından çiçek, şeker, arpa, para vb. saçmak
- saçı sakalı akar gibi
üstü başı perişan bir durumda
- saçı topuklarını dövmek
saçı çok uzun olmak
- saçı uzun aklı kısa
kadınlar için kullanılan bir söz
- saçık
Saçılmış, serpilmiş
- saçılabilme
Saçılabilmek işi
- saçılabilmek
Saçılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- saçılma
Saçılmak işi
- saçılmak
Saçma işi yapılmak
- saçılıp dökülmek
gereğinden veya kaldırabileceğinden çok harcamak
- saçılıverme
Saçılıvermek işi
- saçılıvermek
Birdenbire saçılmak
- saçılış
Saçılmak işi
- saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün
"acele etme, sonucun ne olduğunu biraz sonra anlarsın" anlamında kullanılan bir söz
- saçına ak (veya kır) düşmek
saçı ağarmaya başlamak, yaşlanmak
- saçına başına bakmadan
ilerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde
- saçına kar yağmak
saçı aklaşmaya başlamak
- saçıntı
Saçılıp dağılan şey; döküntü
- saçını başını yolmak
çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek
- saçını süpürge etmek
kadın özveri ile çalışıp hizmet etmek
- saçıp savurmak
parasını düşüncesizce, boşuna harcamak
- saçıverme
Saçıvermek işi
- saçıvermek
Çabucak ve kısa sürede saçmak
- saçış
Saçmak işi
- saçıştırma
Saçıştırmak işi
- saçıştırmak
Azar azar saçmak, dağıtmak, serpmek
- sağ
Vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşısında olan, sol karşıtı
- sağ açık
Futbolda sağ başta bulunan oyuncu
- sağ açıklık
Bir gök cisminin ilkbahar noktasından itibaren gök eşleği boyunca ölçülen açısal uzaklığı; açılım, gök boylamı
- sağ bek
Bir takımın savunmasının sağ tarafında yer alan oyuncusu
- sağ elinin verdiğini sol elin görmesin
"birine yaptığın iyiliği gizli tut" anlamında kullanılan bir söz
- sağ eliyle sol kulağını göstermek
kısa yoldan yapılacak bir işi dolambaçlı yollardan geçerek yapmaya çalışmak
- sağ eğilimli
Dünya görüşü sağcılığa, muhafazakârlığa yatkın olan
- sağ eğilimlilik
Sağ eğilimli olma durumu
- sağ gösterip sol vurmak
şaşırtmak
- sağ gözünü sol gözünden sakınmak
çok kıskanç olmak
- sağ haf
Orta sahanın en sağında oynayan oyuncu
- sağ iç
Futbolda, sağ açıkla santrfor arasında görev yapan hücum oyuncusu
- sağ kalmak
ömrünü devam ettirmek, yaşamasını sürdürmek
- sağ kanat
Takımla oynanan bazı top oyunlarında hücum alanının sağ tarafı
- sağ kol
Ordunun sağ tarafındaki kısım
- sağ ol
İyilik, yardım veya hoşa giden bir davranış karşısında "çok yaşa, teşekkür ederim" anlamlarında söylenen bir söz
- sağ olsun
biri için sitem yollu bir şey söyleneceği zaman söyleyenin iyi niyetini belirtmek amacıyla sözün başına getirilen bir söz
- sağ para
Mecidiyenin on dokuz kuruş hesabıyla ödendiği zaman sağlam para yerine kullanılan bir söz, çürük para karşıtı
- sağ salim
Hiçbir zarar görmeden; sağ selamet
- sağ yapmak
"direksiyonu sağa doğru çevirmek, sağa yöneltmek" anlamında kullanılan bir söz
- sağ çıkarma
Boksta sağ elle yumruk atma
- sağ şerit
Gidiş yönüne doğru yolun sağ tarafında yer alan, çizgilerle ayrılmış bölüm
- sağa kaymak
siyasette ve ekonomide sağ görüşleri benimsemek
- sağa sola
rastgele yerlere veya kişilere
- sağa sola bakmadan
ortalığı kollamadan, saygısızca
- sağabilme
Sağabilmek işi
- sağabilmek
Sağma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sağalma
Sağalmak işi
- sağalmak
Sağlığa kavuşmak; iyileşmek
- sağaltma
Sağaltmak işi
- sağaltmak
Sağlığa kavuşturmak, iyileştirmek, iyi etmek, tedavi etmek
- sağaltıcılık
Sağaltıcı olma durumu
- sağaltım
Sağaltmak işi
- sağanak
Birdenbire başlayan, genellikle kısa süren şiddetli yağmur; boğanak
- sağanlar
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, gökkuzgunumsular takımının bir alt takımı
- sağbeğeni
Güzeli çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseği
- sağcı
Sağ görüşlü partilerin yandaşı olan (kimse)
- sağcılık
Sağcı olma durumu
- sağdan geri dönmek (veya etmek)
geri dönmek, geri dönüp gitmek
- sağdan soldan
Herkesten
- sağduyu
Doğru, akla uygun yargılar verme yeteneği; aklıselim, hissiselim
- sağduyulu
Sağduyusu olan
- sağduyululuk
Sağduyulu olma durumu
- sağdırma
Sağdırmak işi
- sağdırmak
Sağma işini yaptırmak
- sağdıç
Düğünde gelin veya damada kılavuzluk eden kimse
- sağdıç emeği
Karşılığı alınmayan, boşa giden emek, çaba
- sağdıçlık
Sağdıç olma durumu
- sağkol
Birinin çok güvendiği kimse
- sağlam
Bozulmadan, değişmeden uzun süre varlığını koruyabilen, dayanıklı olan; bek (I), berk, muhkem
- sağlam durmak
gücünü, yeteneğini ve cesaretini toplamak
- sağlam kazığa bağlamak
işin sonuçlanmasına engel olacak şeyleri ortadan kaldırmak, işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri almak
- sağlam pabuç (veya ayakkabı) değil
bir kimsenin güvenilmez olduğunu belirten bir söz
- sağlam para
Uluslararası para piyasasında kolaylıkla değiştirilebilen ve kuru devamlı koruyan veya yükselen para; sağ para
- sağlama
Sağlamak işi
- sağlama bağlamak
sağlam kazığa bağlamak
- sağlamak
Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak; temin etmek
- sağlamca
Oldukça sağlam, sağlama yakın
- sağlamcı
İşini sağlama bağlayan
- sağlamcılık
Sağlamcı olma durumu
- sağlamlama
Sağlamlamak işi
- sağlamlamak
Sağlam bir duruma getirmek
- sağlamlaşma
Sağlamlaşmak işi; berkime, berkinme, kavileşme
- sağlamlaşmak
Sağlam duruma gelmek; berkimek, berkinmek, kavileşmek
- sağlamlaştırma
Sağlamlaştırmak işi; bekitme, berkitme, kavileştirme, tahkim, takviye, tarsin, teşdit
- sağlamlaştırmak
Sağlam bir duruma getirmek; bekitmek, berkitmek, kavileştirmek, pekiştirmek
- sağlamlaştırılma
Sağlamlaştırılmak işi; berkitilme
- sağlamlaştırılmak
Sağlam duruma getirilmek; berkitilmek
- sağlamlık
Sağlam olma durumu; berklik, kavilik
- sağlanabilme
Sağlanabilmek işi
- sağlanabilmek
Sağlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sağlanma
Sağlanmak işi
- sağlanmak
Sağlama işine konu olmak
- sağlanış
Sağlanmak işi
- sağlatma
Sağlatmak işi
- sağlatmak
Sağlama işini yaptırmak
- sağlattırma
Sağlattırmak işi
- sağlattırmak
Sağlatma işini yaptırmak
- sağlayabilme
Sağlayabilmek işi
- sağlayabilmek
Sağlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sağlayış
Sağlamak işi
- sağlı sollu
Sağda ve solda olan
- sağlıcakla
Sağlıkla, rahatlık içinde
- sağlıcakla git (veya gidin)
ayrılırken gidenlere söylenen bir esenlik sözü
- sağlıcakla kal (veya kalın)
ayrılırken kalanlara söylenen bir esenlik sözü, hoşça kal
- sağlık
Bireyin fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam bir iyilik durumunda olması, vücut esenliği; keyif, sıhhat
- sağlık bilgisi
İnsan sağlığını korumak için vücudun ve içinde yaşanan çevrenin sağlık şartlarını inceleyen, buna göre tedbirler alan tıp dalı; hıfzıssıhha, hijyen
- sağlık bilimi
Sağlık konularını inceleyen ve araştıran bilim dalı
- sağlık bilimleri
Tıp, diş hekimliği, veterinerlik, eczacılık, hemşirelik vb. sağlık konularıyla ilgilenen bilim dallarının ortak adı
- sağlık görevlisi
Sağlıkla ilgili kurum ve kuruluşlarda görev yapan kimse
- sağlık havuzu
İçindeki suyun birtakım düzeneklerle titreştirildiği özel havuz; jakuzi
- sağlık hizmeti
Sağlık konularını içeren çalışma alanı
- sağlık karnesi
Sosyal güvenlik kurumları tarafından verilen, emeklilerin, çalışanların ve onların geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimselerin hastalıklarında sağlık giderleri için kullanılan defter
- sağlık kontrolü
Muayeneden sonra hastalığın seyrinin denetimi
- sağlık kontrolünden geçmek
genel sağlık denetimi veya sağlıkla ilgili genel tetkikler yaptırmak
- sağlık kurulu
Kişi sağlığını inceleyen ve denetleyen hekimler kurulu
- sağlık memuru
Pansuman, iğne vurma vb. işler yapan kimse
- sağlık merkezi
Sağlık işlerinin topluca görüldüğü yer
- sağlık ocağı
Mahalle, köy, kasaba vb. idari birimlerde vatandaşın sağlık sorunlarının giderildiği, tedavilerinin yapıldığı devlet kuruluşu; sağlıkevi, dispanser
- sağlık olsun!
üzücü bir durum veya bir zarar karşısında avunma sözü olarak söylenen bir söz
- sağlık raporu
Üstleneceği işi yapmaya zihinsel veya bedensel bir engeli olup olmadığını belirten, yetkili kurumlarca düzenlenen resmî belge
- sağlık sigortası
Hastalık veya ölüm durumunda sigorta şirketinin yardımını sağlayan sigorta anlaşması
- sağlık taraması
Halk sağlığının düzenli bir biçimde gözden geçirilmesi
- sağlık topu
Genellikle rehabilitasyon ve kuvvet antrenmanı için kullanılan çeşitli ağırlıklardaki top
- sağlık yurdu
Hastaları veya hastalığa eğilimli bulunanları tedavi etmek için özellikle deniz kenarı, dağ vb. temiz havalı yerlerde kurulmuş tesis
- sağlıkla
Sağlıklı bir biçimde; sağ esen
- sağlıklama
Halk sağlığını korumak ve hastalıkları önlemek için tasarlanan önlemler ve bunların uygulanması; sanitasyon
- sağlıklı
Sağlık durumu iyi olan; sıhhatli
- sağlıklı yaşam
Sağlık kurallarına dikkat ederek sürdürülen hayat
- sağlıklılık
Sağlıklı olma durumu; sıhhatlilik
- sağlıksal
Sağlıkla ilgili; hijyenik
- sağlıksız
Sağlık durumu iyi olmayan, sağlığı bozuk; sıhhatsiz
- sağlıksızlık
Sağlıksız olma durumu; sıhhatsizlik, gayrisıhhilik
- sağlıkçı
Sağlık işleriyle görevli kimse
- sağlığında
yaşamaktayken, yaşarken
- sağlığınıza
içki içerken "sağlıklı olmanız dileğiyle içiyorum" anlamında söylenen söz
- sağma
Sağmak işi
- sağmak
Memeyi parmaklar arasında sıkarak sütünü akıtmak
- sağmal
Süt veren, sağılan; sağımlı, sütlü
- sağmal inek
Aptal yerine konularak kendisinden sürekli çıkar sağlanan kimse
- sağmallık
Sağmal olma durumu
- sağrı
Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
- sağrı kemiği
Bel kemiği ile kuyruk sokumu kemiği arasındaki kemik
- sağı
Kuş gübresi
- sağı solu (belli) olmamak
nasıl davranacağı kestirilmez olmak
- sağılma
Sağılmak işi
- sağılmak
Sağma işine konu olmak
- sağılış
Sağılmak işi
- sağım
Sağmak işi
- sağım makinesi
Sağmal hayvanların sütünü sağmaya yarayan ve emme sistemi ile çalışan alet
- sağımlık
Sağılmak için beslenen (hayvan)
- sağın
Doğruluk kuralına uygun olan
- sağın bilimler
Denetlenebilir ölçü ve hesaplara dayanan bilimler, dar anlamda matematik
- sağını solunu bilmemek
düşüncesiz, dikkatsiz olmak
- sağır
İşitme ve konuşma sorunu yaşayan, iletişimi işaret dili ile kurabilen ve işiten kişilerle iletişim kurmakta zorlanan (kimse)
- sağır cam
Bir tarafından bakıldığında arkasındaki şeyler görünmeyen buzlu veya desenli cam
- sağır dilsiz
Hem duymayan hem de konuşamayan (kimse)
- sağır duvar
Ses geçirmeyen duvar
- sağır duymaz (veya işitmez) uydurur (veya yakıştırır)
söylenen şeyi anlamadığından konuyla ilgisi olmayan cevaplar veren kimseler için kullanılan bir söz
- sağır kapı
Ses geçirmez bir biçimde yapılmış kapı
- sağır kef
Türkçedeki “n” damak ünsüzünü Arap alfabesinde karşılayan “kef” harfi; sağır nun
- sağır mikrofon
Çevre seslerinden etkilenmeyen, doğrudan doğruya konuşanın sesini alan mikrofon
- sağır olmak
sağırlaşmak
- sağır pencere
Ses ve ışık geçirmez özellikte yalıtılmış pencere
- sağır pusula
Ağır hareket eden pusula
- sağır renk
Değişik renklerin veya boyaların karışmasından ortaya çıkan ve kesin bir adı olmayan renk
- sağır sultan bile duydu
"duymayan kalmadı" anlamında kullanılan bir söz
- sağır yılan
Engerekgillerden, genellikle dağlık yerlerde yaşayan, 65-75 santimetre uzunluğunda, çok zehirli bir tür yılan (Vipera aspis)
- sağırlaşma
Sağırlaşmak işi
- sağırlaşmak
İşitemez duruma gelmek
- sağırlık
Sağır olma durumu
- sağıverme
Sağıvermek işi
- sağıvermek
Çabucak sağmak
- Sb
Antimon elementinin simgesi
- Sc
Skandiyum elementinin simgesi
- Se
Selenyum elementinin simgesi
- se
Türk alfabesinin yirmi ikinci harfinin adı, okunuşu
- seans
Bir işin yapılmasına ayrılan çalışma süresi; oturum
- sebat
Sözünden veya kararlarından dönmeme; direşme
- sebat etmek (veya göstermek)
sözünden veya kararından dönmemek, direşmek
- sebatlı
Bir işi yılmadan sonuna kadar götüren; direşken, sebatkâr
- sebatlılık
Sebatlı olma durumu; direşkenlik, sebatkârlık
- sebatsız
Sebat etmeyen
- sebatsızlık
Sebatsız olma durumu
- sebayüdü
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin üç, öbürünün iki benekli olan yüzünün üste gelmesi
- sebebiyet
Bir şeye, bir olaya sebep olma, yol açma
- sebebiyet vermek
bir şeye, bir olaya sebep olmak, yol açmak
- sebebiyle
-den ötürü, -den dolayı; dolayısıyla, nedeniyle, hasebiyle, haysiyetiyle
- Seben
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- sebep
Bir şeyin olmasına veya belli bir hâlde bulunmasına yol açan şey; neden, saik, saika, vesile
- sebep olan sebepsiz kalsın
herhangi kötü bir duruma yol açanların yoksul duruma düşmeleri istendiğinde kullanılan bir ilenme
- sebep olmak
bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, neden olmak
- sebeplendirme
Sebeplendirmek işi
- sebeplendirmek
Sebeplenme işini yaptırmak
- sebeplenme
Sebeplenmek işi
- sebeplenmek
Kendisine dolaylı olarak yarar sağlamak
- sebepli
Sebebi olan; nedenli
- sebepli sebepsiz
Hiçbir dayanağı yokken, sebebi olsun veya olmasın; nedenli nedensiz
- sebepsiz
Sebebi olmayan; nedensiz, bilasebep
- sebepsiz kalmak
yoksul bir duruma düşmek
- sebepsizce
Bir sebebi olmaksızın
- sebepsizlik
Sebepsiz olma durumu; nedensizlik
- sebil
Kutsal günlerde karşılık beklemeden hayır için dağıtılan içme suyu
- sebil etmek
bol bol vermek, dağıtmak
- sebilci
Sokaklarda dolaşarak sebil dağıtan kimse
- sebilhane bardağı gibi
hoşa gitmeyen kalabalık (insan topluluğu)
- sebkihindi
XVII. yüzyılda divan şiirinde başlayan, karmaşık mazmunlara, hayal oyunlarına, güç anlaşılır, alışılmadık benzetmelere dayanan süslü bir anlatım biçimi
- sebze
Genellikle pişirilerek yenen bitkiler veya bunların taneleri; göveri, göverti, sebzevat, zerzevat
- sebze çorbası
İnce doğranmış soğanın yağda kavrulmasından sonra havuç, patates, maydanoz, pazı yaprağı, kereviz yaprağı ve pirinç karışımıyla pişirilmesi ve süzgeçten geçirilmesiyle hazırlanan karışımın süt ve yumurtayla çırpılması ve kısık ateşte kaynatılmasıyla yapılan bir çorba türü
- sebzeci
Sebze satan kimse; zerzevatçı
- sebzecilik
Sebzecinin yaptığı iş; zerzevatçılık
- sebzeli
İçinde sebze bulunan
- sebzelik
Sebze bahçesi
- sebzesiz
İçinde sebze bulunmayan
- seccade
Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı, kilim, post veya kumaştan yaygı; namazlık
- seccadeci
Seccade dokuyan veya satan kimse
- seccadecilik
Seccadecinin yaptığı iş
- secde
Genellikle namaz kılarken alnı, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere değdirerek alınan durum
- secde etmek
alnı, eli, ayakları, dizleri, ayak parmaklarını yere değdirmek
- secdeye varmak (veya kapanmak)
secde etmek
- seci
Nesirde yapılan uyak
- seciyeli
Sağlam karakterli, kendisine güvenilir (kimse)
- seciyesiz
Karakteri sağlam olmayan, kendisine güvenilmeyen (kimse)
- seciyesizlik
Seciyesiz olma durumu
- sedasyon
Hastanın rahatlamasını ve sakinleşmesini sağlamak için kullanılan, bölgesel anesteziyi desteklemek amacıyla erişkinlerde damar içine özel ilaç, çocuklarda şurup vb. ile uygulanan, hastanın hava yolunu açık tutabildiği, fiziksel uyaranlara ve sözlü komutlara uygun cevabı verebildiği sakinlik ve uyku hâli
- sedef
Midye, istiridye vb. deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan sedefçilikte kullanılan, pırıltılı, beyaz, sert bir madde
- sedef hastalığı
Deride, özellikle diz, dirsek veya kuyruk sokumunda kızarıklık, pullanma ve deride dökülme ile beliren hastalık; sedef
- sedef kakma
Abanoz, maun, ceviz vb. ahşapların üzerine istenen şekilleri oyup oluşan yuvalara sedef yapıştırılarak yapılan süsleme
- sedef kakmalı
Sedef kakması olan
- sedef otu
Sedef otugillerden, 50 santimetre kadar yükselebilen, özel kokulu, sarı çiçekli ve hekimlikte kullanılan, çok yıllık bir ağaççık (Ruta graveolens)
- sedef otugiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, örnek bitkisi sedef otu ve alt familyası turunçgiller olan geniş bir bitki familyası
- sedefli
Sedefle işlenmiş
- sedefli kalker
Süsleme işlerinde kullanılan, yumuşakçaların kavkılarının birbirleriyle kaynaşmasından oluşan bir mermer türü
- sedefsi
Sedefi andıran, sedefe benzeyen, sedef gibi; sedefimsi
- sedefsi bulut
Zaman zaman atmosferin yüksek tabakalarında görülen stratosfer bulutu
- sedefçi
Abanoz, maun, ceviz vb. ahşapların üzerine sedef kakma yapan kimse; sedefkâr
- sedefçilik
Sedefçinin işi; sedefkârlık
- sedimantasyon
Pıhtılaşması önlenmiş kanda, alyuvarların dibe çökme hızının ölçülmesiyle yapılan bir tür kan muayenesi
- sedir
Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası; divan
- sedirli
Sediri (I) olan
- sedye
Hasta veya yaralı taşımaya yarayan katlanabilir hasta yatağı; teskere
- sedyeci
Sedye taşıyan kimse
- sedyecilik
Sedyecinin yaptığı iş
- sedyelik
Sedye ile götürülebilecek durumda olan
- sedyelik olmak
ayakta duramayacak duruma gelmek
- sefa
Rahat, kaygısız ve sakin olma
- sefa (veya sefalar) bulduk
"sefa geldin, sefa geldiniz" sözüne "teşekkür ederim" anlamında karşılık olarak kullanılan bir söz
- sefa geldin (veya geldiniz)
"hoş geldin, hoş geldiniz" anlamında kullanılan ağırlama, karşılama sözü
- sefa geldine gitmek
bir kente, bir mahalleye yeni gelen veya geziden dönen birine ziyarete gitmek
- sefa pezevengi
Zevk ve eğlenceye düşkün kimse
- sefa sürmek
rahat, kaygısız, sakin ve eğlenceli yaşamak
- sefalet çekmek
yoksul ve perişan yaşamak
- sefaletin kucağına bırakılmak
açlık, yokluk vb. çaresiz durumlara itilmek
- sefalı
Şenlikli, eğlenceli olan
- sefasına bakmak
rahatına bakmak
- sefasını sürmek
bir durumun getirdiği, sağladığı olanaklardan yararlanmak
- sefasız
Şenliği, eğlencesi olmayan
- sefer
Genellikle ülke dışına yapılan askerî harekât, savaş için yapılan yolculuk
- sefer etmek
gezmek, yolculuk etmek
- sefer görev emri
Askerlik hizmetini tamamlamış, yasal yaş sınırı içerisindeki kimselere, barış zamanında verilen ve seferberlik veya savaş hâlinde nereye gideceğini, ne kadar zaman içinde birliğine katılacağını ve katılacağı birliğin kapalı adını bildiren belge
- sefer tası
Birbiri üzerine konulup sabitlenerek kolay bir biçimde yemeklerin taşınmasını sağlayan kaplar veya bunlardan her biri
- sefer tası gibi
her katında birer odası olan (yüksek ev)
- seferber
Savaşa hazırlanmış veya girmiş (askerî birlik)
- seferber etmek
bir iş, bir amaç için bütün olanakları kullanmak
- seferber olmak
birçok kimse bir iş, bir amaç için bütün olanaklarıyla girişmek
- seferberlik
Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getiren, ülkenin ekonomisini, yönetimini savaş gereklerine uyacak duruma sokan hazırlık ve önlemlerin tümü
- seferberlik ilan etmek
bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getirmek için gerekli duyuruyu yapmak
- sefere kalkmak
yolculuğa başlamak
- Seferihisar
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- seferli
Sefere giden veya sefere çıkan
- seferlik
Herhangi bir defaya yetecek miktarda olan
- seferlik kiralama
Teknik ve ticari idaresi devredilmeden gemi, uçak gibi bir taşıtı belirli sayıda sefer için kiralama
- seferî
Yolculukla ilgili olan
- seferî durum
Savaş ortamı; seferî hâl
- sefil
Yoksulluk içinde olan
- sefilce
Sefile yakışır bir biçimde; sefilane
- sefile
Sefalet içinde bulunan kadın
- sefillik
Adi ve bayağı olma durumu
- sefire
Kadın elçi
- segman
Motor pistonlarına yerleştirilen, yağ ve gaz sızıntısını önlemeye yarayan, iki ucu bitişmemiş, yaylanabilir çelik halka
- segman atmak
aşınan segmanı değiştirmek
- segment
Bir organ, yapı veya bütünün doğal veya yapay olarak sınırlanmış her bir bölümü
- segâh
Klasik Türk müziğinde si perdesi ve bu perdedeki makam
- segâh perdesi
Klasik Türk müziğinde orta sekizlinin yirmi ikinci perdesi
- seher
Sabahın güneş doğmadan önceki zamanı veya şafak sökmek üzere olan zaman; seher vakti
- seher kuşu
Bülbül, kumru vb. kuşlara verilen ad
- seher yeli
Seherde esen yel
- sehim
Hisse bedeli
- sehpa
Üstüne bir şey koymaya yarayan ayaklı destek; çatkı
- sehpaya çekmek
asarak öldürmek, darağacına çekmek, asmak
- sehven
Dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla
- sek
İçine su, başka bir içki veya bir sıvı karıştırılmamış (içki)
- sekans
Bir bütün meydana getiren planlar dizisi
- sekban
Osmanlılarda, sınır boylarında görev yapan bir asker sınıfı
- sekbanbaşı
Osmanlı ordusunda sekbanların komutanı
- sekbanlık
Sekban olma durumu
- seke seke
Sekerek
- sekel
Bir hastalıktan sonra yerleşip kalan işlev veya doku bozukluğu
- sekene
Bir yerde oturanlar, sakinler
- seki
Oturmak için evlerin önüne taş ve çamurdan yapılan set
- sekil
At, eşek ve sığırların ayaklarında bileğe veya dize kadar çıkan beyazlık; seki (II)
- sekileme
Sekilemek işi; teraslama
- sekilemek
Bir yamacı ağaçlandırmak için sekiler (I) yapmak; teraslamak
- sekilenme
Sekilenmek durumu; teraslanma
- sekilenmek
Seki durumuna getirilmek; teraslanmak
- sekili
Sekisi olan
- sekitme
Sekitme işi
- sekiz
Yediden sonra gelen sayının adı
- sekiz yüzlü
Sekiz düzlem parçasıyla çevrelenmiş cisim
- sekizer
Sekiz sayısının üleştirme sayı sıfatı
- sekizerli
Sekizer sekizer sıralanmış
- sekizgen
Sekiz kenarlı çokgen
- sekizinci
Sekiz sayısının sıra sıfatı, sırada yedinciden sonra gelen
- sekizincilik
Sekizinci olma durumu
- sekizli
Kendinde sekiz sayısı bulunan
- sekizlik
Sekizi bir arada, sekiz tane alabilen
- sekiztek
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde dörder küreği olan tekne
- sekizçifte
Kürek yarışlarında sancak ve iskelesinde sekizer küreği olan tekne
- sekiş
Sekmek işi
- seklem
Kıldan, yünden dokunmuş çuval
- sekme
Sekmek işi
- sekmek
Tek veya iki ayak üzerinde sıçramak
- sekoya
Kozalaklıların porsukgiller familyasından, Kaliforniya'da yetişen, 100-130 metre boyunda, büyük bir orman ağacı (Sequoia)
- sekretarya
Genel sekreterler tarafından yönetilen kurumlarda yönetim merkezi
- sekretaryalık
Sekreterin yaptığı iş
- sekreter
Özel veya kamu kuruluşlarında belli bir makama, kişiye yardımcı olmak amacıyla haberleşmeyi sağlayan, yazışma yapabilen görevli; yazman, kâtip
- sekreterlik
Sekreterin görevi; yazmanlık, kâtiplik, kitabet
- seks
Cinsel ilişkide bulunma
- seksapel
Cinsel cazibe, cinsel çekicilik
- seksek
Zemine çeşitli şekiller çizildikten sonra taşları ayakla çizilen bölümler arasında sektirerek oynamaya dayalı bir çocuk oyunu
- seksen
Yetmiş dokuzdan sonra gelen sayının adı
- seksen kapının ipini çekmek
içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak
- seksener
Seksen sayısının üleştirme sayı sıfatı
- seksenerli
Seksener seksener sıralanmış
- sekseninci
Seksen sayısının sıra sıfatı, sırada yetmiş dokuzuncudan sonra gelen
- seksenli
Seksen parçası bulunan, seksen parçadan oluşan
- seksenlik
Seksen tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden seksen tane bulunan
- seksi
Cinsel çekiciliği olan
- sekstant
Güneş'in, yıldızların açısal yüksekliğini ölçmeye yarayan bir alet
- sekte
Olmakta olan bir şeyin birdenbire durarak kesilmesi; durgu
- sekte vermek
kesintiye uğramak
- sekte vurmak
kesilmesine sebep olmak, kesintiye uğratmak
- sekter
Başkalarının siyasi, dinî vb. düşüncelerine, inançlarına karşı çıkan, katı ve hoşgörüsüz davranan (kimse)
- sekteye uğramak
kesilmek, kesintiye uğramak
- sekteye uğratmak
kesmek, kesintiye uğratmak
- sektirebilme
Sektirebilmek işi
- sektirebilmek
Sektirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sektiriş
Sektirmek işi
- sektirme
Sektirmek işi
- sektirme pas
Basketbolda topu sektirerek verilen pas
- sektirmek
Sekmesine sebep olmak; sekitmek
- sektör
Manyetik tamburun, manyetik diskin veya bir disk paketin üzerine yazılacak veriler için önceden hazırlanmış eşit boydaki alanlar, dilimler
- sektör kodu
Bazı iş kollarında çalışmaların ve bürokratik işlemlerin çabuklaştırılması için verilen numara
- sektörel
Bölüm, kol, dal, kesim ile ilgili
- seküler
Yüzyıllık, yüzyılda bir olan
- sekülerleşme
Sekülerleşmek durumu
- sekülerleşmek
Bilimsel gelişme, rasyonelleşme ve modernleşme ile birlikte dinin bireysel alışkanlıklardan sosyal kurumlara varıncaya dek hayatın bütün boyutları üzerindeki etkisinin azalmasını savumak
- sekülerlik
Seküler olma durumu
- sel
Sürekli yağan yağmurdan veya eriyen kardan oluşan, geçtiği yerlere zarar veren taşkın su; su taşkını
- sel gibi akmak
sıvılar için bol ve gür akmak
- sel gider, kum kalır
"geçici durumlara güvenmek doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- sel götürmek
çok yağmur yağmak
- sel olup akmak
gitmek
- sel seli götürmek
çok fazla sel olmak
- sela
Müslümanları bayram veya cuma namazına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek amacıyla minarelerde okunan dua
- sela vermek (veya okumak)
minarelerde, salat okuyarak cuma namazını haber vermek
- selam
Bir kimseyle karşılaşıldığında, birinin yanına gidildiğinde veya yanından uzaklaşıldığında kendisine söz ve işaretle bir nezaket gösterisi yapma; esenleme, merhaba
- selam (veya selama) durmak
bir büyüğe, bir üste veya saygı duyulan bir şeye ayakta selam vermek
- selam (veya selamı) almak
birinin selamlamasına karşılık vermek
- selam etmek
uzakta olan birine esenlik dilemek
- selam olsun
"esenlik dileklerim ulaşsın" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- selam otu
Maydanozgillerden, 1-2 metre boyunda, pis kokulu, hekimlikte kullanılan bir bitki (Levisticum)
- selam para, kelam para
"her davranış para harcamaya bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz
- selam sabah
Selamlaşıp hatır sorma
- selam söylemek
selamını birine götürmesini söylemek
- selam verdik, borçlu çıktık
"küçük bir ilgi gösterdik, üzerimize büyük bir iş yüklendik" anlamında kullanılan bir söz
- selam vermek
selamlamak
- selam yollamak (veya salmak)
birine esenleme haberi göndermek
- selam çakmak
selam vermek
- selamet
Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu; kurtuluş
- selamete çıkmak
esenliğe kavuşmak, kurtulmak
- selametleme
Selametlemek işi
- selametlemek
Yolcuyu, konuğu uğurlamak, geçirmek
- selamlama
Selamlamak işi
- selamlamak
Bir kimseyle karşılaşıldığında, birinin yanına gidildiğinde veya yanından uzaklaşıldığında kendisine sözle veya işaretle bir nezaket gösterisi yapmak; selam vermek, esenlemek
- selamlanma
Selamlanmak işi
- selamlanmak
Selamlama işi yapılmak
- selamlayabilme
Selamlayabilmek işi
- selamlayabilmek
Selamlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- selamlayış
Selamlamak işi
- selamlaşabilme
Selamlaşabilmek işi
- selamlaşabilmek
Selamlaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- selamlaşma
Selamlaşmak işi; esenleşme
- selamlaşmak
Birbirine selam vermek; esenleşmek
- selamlık
Saray, köşk veya konaklarda erkeklere ayrılan bölüm, harem karşıtı
- selamsız
Selam olmadan, selam verilmeden
- selamsız sabahsız
Selam vermeden
- selamsızlık
Selamsız olma durumu
- selamünaleyküm
"Allah'ın selamı sizin üzerinize olsun" anlamında kullanılan bir selamlama sözü
- selamünaleyküm kör kadı
aşırı tok sözlü kişiler için uyarma yollu söylenen bir söz
- selamı sabahı kesmek
her türlü ilişkisine son vermek
- selanik
Atkı, hırka vb.nde kullanılan bir tür örgü biçimi
- selatin
Sultanlar
- selatin camisi
Osmanlı padişahlarının, valide sultanların yaptırdığı, içinde padişahın namaz kılması için hünkâr mahfili bulunan büyük cami
- selatin meyhanesi
Büyük meyhane
- selbetme
Selbetmek işi
- selbetmek
Zorla almak, kapmak
- selcik
Küçük sel
- sele
Yayvan, genişçe sepet
- sele gitmek
sele kapılmak
- sele kapılmak
selle sürüklenip gitmek
- sele zeytini
Herhangi bir kimyasal madde kullanmadan, bir sele veya çuval içerisinde harmanlanarak hazırlanan az tuzlu zeytin; sele (IV)
- selef
Bir görevde, meslekte kendinden önce bulunan ve yerine geçilen kimse; öncel, halef karşıtı
- selektör
Tahılı yabancı maddelerden ayırmak için kullanılan aygıt
- selen
Bir nesnenin hareket etmesinden kaynaklı titreşimlerinden ortaya çıkan ses
- Selendi
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- selenyum
Atom numarası 34, yoğunluğu 4,8 olan, 217 °C'de eriyen, ısı ve elektriği ileten, genellikle telsiz telefon, televizyon yapımında kullanılan bir element (simgesi Se)
- selika
Güzel söyleme ve yazma yeteneği
- Selim
Kars iline bağlı ilçelerden biri
- selim
Doğru, dürüst, kusursuz
- selimlik
Selim olma durumu
- selinti
Yağış sebebiyle oluşan ufak sel
- sellemehüsselam
Ulu orta, çekinmeden, destursuz
- selofan
Selülozdan yapılmış, ince, saydam, ambalaj yapımında kullanılan tabaka
- seloteyp
Yapıştırma işlerinde kullanılan, ince, saydam, bir yüzü yapışkan şerit; selobant
- selp
Zorla alma, kapma
- selva
Amerika'da Amazon, Afrika'da Nijer ırmakları gibi Ekvator bölgesindeki büyük suların geçtiği havzalarda bulunan geniş ve balta girmemiş ormanlar
- selviçe
Gemi armasında bulunan oynak halat
- selzede
Sel felaketine uğramış, selden zarar görmüş kimse
- Selçuk
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- Selçuki
Selçuklularla ilgili
- Selçuklu
On birinci yüzyılda kurulan, Asya’nın bir bölümü ile Anadolu ve Orta Doğu’da hüküm sürdükten sonra on üçüncü yüzyılda sona eren, çoğunluğunu Oğuzların oluşturduğu devlette yaşayan kimse; Selçuki
- selülit
Bağ dokusu iltihabı
- selüloit
Nitroselüloz ile kâfurdan oluşan, fotoğraf kâğıdı, sinema filmi, bilardo topu, tarak vb. şeylerin yapımında kullanılan plastik madde
- selüloz
Bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan kâğıt, yapay ipek ve patlayıcı maddelerin yapımında kullanılan bir karbonhidrat (C6H10O5)
- selülozik
İçinde selüloz bulunan
- selülozlu
Bileşiminde selüloz içeren
- sema
Mevlevi dervişlerinin ney, nısfiye vb. çalgılar eşliğinde, kollarını iki yana açıp dönerek yaptıkları ayin
- semafor
Demir yollarında gündüz mekanik olarak kırmızı bir kolla, gece kırmızı ışıkla işaret veren alet
- semah
Alevi ve Bektaşilerin cem törenlerinde on iki hizmetten biri olarak, müzik ve nefesler eşliğinde ilahi aşkla kadınlı erkekli dönerek yaptıkları kutsal dans
- semah dönmek
semah denilen kutsal dansı gerçekleştirmek
- semaha durmak
semah dönmek
- semahane
Mevlevi tekkelerinde dervişlerin sema yaptıkları özel bölüm
- semahçı
Alevilik ve Bektaşilikte cem törenlerinde semah dönen kimse; pervane
- semai
Klasik Türk müziğinde iki basit usulden biri
- semai kahvesi
Halk şairlerinin toplandıkları, sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı, semai, mâni ve türkülerin okunduğu kahve
- seman
Diş köklerini kaplayan sert madde
- semaver
Özellikle çay demlemekte kullanılan, içinde kömür yakacak ocağı bulunan, elektrikle de çalışabilen, bakır, pirinç vb. metallerden yapılmış musluklu kap
- semavi
Allah’tan gelen, ilahi (I)
- semavi dinler
Vahye dayanan ve insanlara peygamberler aracılığıyla bildirilen Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık dinleri
- semazen
Semada dönen derviş
- semazenbaşı
Mevlevilikte semayı yöneten ve yeni intisap edenlere sema öğreten dede
- semazenlik
Semazen olma durumu
- seme
Sersem, ahmak, alık
- seme tavuk
Ahmak kimse
- semeleşme
Semeleşmek durumu
- semeleşmek
Seme duruma gelmek
- semen
Satım sözleşmesinde alıcının borcu
- semen peyda etmek
şişmanlamak
- semender
Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan; salamandra (Salamandra)
- semendergiller
Omurgalı hayvanlardan amfibyumlar sınıfının, kuyruklu hayvanları içine alan bir familyası
- semer
At, eşek, katır vb. hayvanların sırtına yerleştirilen, üzerine yük bağlanan veya binilen, iskeleti ağaçtan araç
- semer vurmak
semeri, yük hayvanının sırtına koyup bağlamak, semerlemek
- semerci
Semer yapan veya satan kimse
- semercilik
Semercinin işi
- semere
Yemiş, meyve, ürün
- semeresini vermek
bir şey istenilen verimi, sonucu vermek
- semeri devirmek
eşek gibi kabaca yatmak
- semerleme
Semerlemek işi
- semerlemek
Semer vurmak
- semerlenme
Semerlenmek işi
- semerlenmek
Semerleme işi yapılmak, semer vurulmak
- semerletme
Semerletmek işi
- semerletmek
Semer taktırmak
- semerli
Semeri olan (yük hayvanı)
- semersiz
Semeri olmayan (yük hayvanı)
- seminer
Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı
- semirgin
Tembellikten yağ bağlayan, semiren (kimse)
- semirme
Semiz duruma gelme
- semirmek
Besili, yağlı bir duruma gelmek; beslemek
- semirtme
Semirtmek işi
- semirtmek
Besili, yağlı bir duruma getirmek; beslemek
- semitik
Sami dillerine ait
- semitizm
Yahudi taraftarlığı, Yahudi sempatizanlığı
- semiyolog
Semiyoloji uzmanı
- semiyoloji
Hastalıkların belirti ve işaretleriyle ilgilenen hekimlik dalı
- semiyolojik
Semiyoloji ile ilgili
- semiyotik
Gösterge bilimi ile ilgili olan
- semiz
Eti, yağı çok olan; tavlı
- semizce
Semiz gibi, semize yakın, semizi andıran
- semizleme
Semizlemek durumu
- semizlemek
Semiz duruma gelmek; semirmek
- semizlenme
Semizlenmek durumu
- semizlenmek
Semiz duruma gelmek, semiz olmak
- semizletme
Semizletmek işi
- semizletmek
Semizleme işini yaptırmak
- semizleşme
Semizleşmek durumu
- semizleşmek
Semiz duruma gelmek
- semizlik
Semiz olma durumu; tav, semen (I)
- semizotu
Semizotugillerden, etli ve mayhoş yaprakları sebze olarak yenilen otsu bir bitki; pirpirim, semizot (Portulaca oleracea)
- semizotugiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, semizotu, ipek çiçeği vb. bitkileri içine alan familya
- sempati duymak (veya beslemek)
birini sevimli, cana yakın bulmak
- sempatik
Çok hoş, hoşa giden
- sempatik sinir sistemi
Yaşatkan sinir sistemini oluşturan iki sinir sisteminden biri
- sempatiklik
Sempatik olma durumu
- sempatisini kazanmak
birinin sevgisini, ilgisini ve yakınlığını kazanmak
- sempozyum
Önceden tespit edilen bir alanda konuşmacıların bildiri sunarak katıldığı bilimsel toplantı; bilgi şöleni
- semt
Şehirde yerleşim bölgesi; yaka
- semtine uğramamak
bir yere özellikle gitmemek
- sen
Teklik ikinci kişiyi gösteren söz
- sen ağa ben ağa, koyunları (veya inekleri) kim sağa?
işten kaçanlara söylenen bir söz
- sen ben davası (veya kavgası)
bir konuda anlaşmazlığa düşüldüğünü anlatan bir söz
- sen bilirsin
"nasıl uygun bulursan öyle yap" anlamında kullanılan bir söz
- sen giderken ben geliyordum
"ben bu işi senden önce yaptım" anlamında kullanılan bir söz
- sen sağ, ben selamet
iyi veya kötü bir sonuçla biten bir iş karşısında artık yapacak bir şey kalmadığını anlatan bir söz
- sen sen ol
kesinlikle, asla, hiçbir zaman
- sen zot ben zot, ata kim vere ot
"herkes kendisini buyurucu durumda görür ve iş yapmakla yükümlü saymazsa ortadaki işi kim yapar?" anlamında kullanılan bir söz
- senaryo
Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin
- senaryocu
Senaryo yazarı kimse; senarist
- senaryoculuk
Senaryo yazarlığı; senaristlik
- senato
Bazı ülkelerde yaş ve eğitimlerine göre seçilmiş parlamento üyelerinden oluşan meclis
- senatör
Senato üyesi
- senatörlük
Senatör olma durumu
- sence
Sana göre, senin düşüncene göre
- sencesi
Sana göre olanı
- sendeleme
Sendelemek işi
- sendelemek
Dengesi bozularak düşecek gibi olmak, adımlarını şaşırmak
- sendeletme
Sendeletmek işi
- sendeletmek
Sendeleme işini yaptırmak
- sendeleyiş
Sendelemek işi
- senden
birisi tarafında olan (kimse)
- senden iyi olmasın
orada bulunmayan birinin iyiliğinden bahsederken karşıdakine, “senden daha iyi demek istemiyorum, sen de çok iyisin” anlamında söylenen nezaket sözü
- sendik
Bir birliğin, ortaklığın veya alacaklılar grubunun haklarını korumakla görevli kimse
- sendika
İşçilerin veya işverenlerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak ve daha da geliştirmek için aralarında kurdukları birlik
- sendikacı
Sendikacılık yapan kimse; sendikalist
- sendikacılık
Aynı meslekte çalışan kimselerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak için birlik olmalarını amaçlayan akım; sendikalizm
- sendikal
Sendika ile ilgili
- sendikalaşma
Sendikalaşmak işi
- sendikalaşmak
Sendikalı duruma gelmek
- sendikalaştırma
Sendikalaştırmak işi
- sendikalaştırmak
Sendika hâlinde teşkilatlandırmak
- sendikalı
Sendika üyesi olan
- sendikalılık
Sendikalı olma durumu
- sendikasyon
Şirket veya kişilerin ortak bir çıkar için iş birliği yapması
- sendikasız
Sendika üyesi olmayan
- sendikasızlık
Sendikasız olma durumu
- sendrom
Bir durumun insan üzerinde bıraktığı olumsuz etki
- seneden seneye
Her yıl
- Senegalli
Senegal’de yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse
- senek
Çam ağacından yapılmış su testisi
- senet
Bir kimsenin yapmaya veya ödemeye borçlu olduğu şeyi göstermek için imzaladığı resmî kâğıt; belgit
- senet sepet
Senet yerine geçebilecek bir belge veya sözleşme
- senet vermek
yazılı ve imzalı belge vermek
- senetleşme
Senetleşmek işi
- senetleşmek
Birbirine senet vermek
- senetli
Senedi olan, senetle sağlamlaştırılmış olan
- senetli sepetli
Bir iş yazılı bir belgeye dayandırılarak (yapılmak)
- senetsiz
Senedi olmayan, senede dayanmayan
- senetsiz sepetsiz
Senede veya sözleşmeye dayanmadan
- seneye
Gelecek sene
- senfoni
Orkestra için bestelenmiş, birkaç bölümden oluşan uzun müzik eseri
- senfoni orkestrası
Senfonileri çalacak biçimde düzenlenmiş, üflemeli, telli, yaylı ve vurmalı çalgılardan oluşan büyük orkestra
- senfonik
Senfoni ile ilgili, senfoniye dayanan
- seni gidi seni (veya seni seni)
yaramaz, haylaz, çapkın
- seninki
Senin olan, seninle ilgili olan
- seninki can da benimki patlıcan mı?
"senin canının değeri var da benimkinin değeri yok mu" anlamında kullanılan bir söz
- senir
İki dağ arasındaki sırt
- Senirkent
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- senkretizm
Birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi
- senkron
asenkron karşıtı
- senli benli
Aşırı derecede samimi
- senli benli olmak
iç içe olmak, bütünleşmek
- senli benlilik
Senli benli olma durumu
- senozoik
Bu zamanla ilgili
- sensen
Ağızdaki kokuları gidermek için çiğnenen baharlı bir madde
- sensiz
Sen olmaksızın
- sent
Doların yüzde biri değerinde para birimi
- sentez
Element veya başka maddeleri bir araya getirerek yapay olarak bileşik cisimler oluşturma; bireşim
- sentezleme
Sentezlemek işi
- sentezlemek
Sentez durumuna getirmek
- sentrozom
Hücre sitoplazması içinde çekirdeğin yakınında bulunan, açık renkli ve genellikle homojen plazma kütlesi
- senyör
Orta Çağ'da Avrupa'da toprağı olan derebeyi
- senyörlük
Senyör olma durumu
- sepek
Değirmen taşının ekseni
- sepeleme
Sepelemek işi
- sepelemek
Kısa süreler içinde ve seyrek damlalar hâlinde yağmak; serpelemek
- sepet
Saz, kamış, ince dal veya tellerden hasır biçiminde örülerek yapılan, genellikle sapı olan, yiyecek ve eşya taşımak için kullanılan kap
- sepet havası çalmak
işinden çıkarmak, sepetlemek
- sepet kafalı
Ahmak, alık
- sepet sandık
İnce dallardan örülmüş ve çoğu meşin ile kaplanmış, sepete benzeyen sandık
- sepetkulpu
Basık kemer veya tonoz
- sepetleme
Sepetlemek işi
- sepetlemek
Meyve, sebze vb.ni sepete koymak, sepete yerleştirmek
- sepetlenme
Sepetlenmek işi
- sepetlenmek
Sepetleme işi yapılmak
- sepetleyebilme
Sepetleyebilmek işi
- sepetleyebilmek
Sepetleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sepetli
Sepeti olan
- sepetli motosiklet
Yan tarafında eşya ve yolcu taşımaya elverişli, tek tekerlekli sepeti bulunan motosiklet
- sepetlik
Sepet yapmaya elverişli olan
- sepetsiz
Sepeti olmayan
- sepette pamuğu olmamak
bilgisiz, boş kafalı olmak
- sepetçi
Sepet yapan veya satan kimse
- sepetçi söğüdü
Söğütgillerden, yaprakları uzun, dalları sepet örmeye elverişli bir tür söğüt; ban ağacı, sorgun (Salix viminalis)
- sepetçik
Küçük sepet
- sepetçilik
Sepet yapma veya satma işi
- sepi
Deri, post vb.ni kullanabilecek duruma getirmek için uygulanan işlemlerin tümü
- sepici
Sepi işini yapan kimse; tabak (II), tabakçı (II), debbağ
- sepicilik
Sepicinin işi; tabaklık, tabakçılık (II), debagat
- sepileme
Sepilemek işi; tabaklama (II)
- sepilemek
Deri, post vb.ni kullanılabilecek bir duruma getirmek için çeşitli işlemlerden geçirmek; tabaklamak (II)
- sepilenme
Sepilenmek işi; tabaklanma (II)
- sepilenmek
Sepileme işi yapılmak; tabaklanmak (II)
- sepili
Sepilenmiş, tabaklanmış (deri, post); tabaklı (II)
- sepken
Kısa süreli ve az yağan yağmur, kar
- sepya
Mürekkep balığından alınan koyu siyah boya
- ser
“Önem veya yönetim bakımından ileride olan, en önemli, en üstün” anlamlarında birleşik kelimeler yapan bir söz
- ser verip sır vermemek
ağzı sıkı olmak
- sera
Sebze ve meyvelerin yetiştirildiği ve hava şartlarına karşı korunduğu cam ve naylonla kaplı yer; limonluk, ser (II), tavhane
- seracı
Sera yapan kişi
- seracılık
Seracının yaptığı iş
- serak
Buzullar üzerindeki derin ve enlemesine çatlaklar
- seramik
Yüksek ısıda pişirilmiş topraktan yapılan vazo, çanak, çömlek vb. nesne
- seramikçi
Seramikle uğraşan kimse
- seramikçilik
Seramikçinin işi
- serap
Atmosferde ışık ışınlarının kırılmasından doğan ve çöllerde kolaylıkla gözlemi yapılabilen göz yanılması, uzaktaki bir cisme bakarken sanki bir su yüzeyinden yansıyormuş gibi cisimle birlikte ters görüntünün oluşumu; ılgım, yalgın, pusarık
- serasker
Sadrazamlık göreviyle yükümlü olmayan ve Osmanlı ordusunun komutanlığını yapan vezirin ünvanı
- serasker kapısı
Seraskerin resmî görev yeri
- seraskerlik
Seraskerin görevi veya makamı
- serazat
Serbest, özgür
- serbaz
Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
- serbest
Hiçbir şarta bağlı olmayan, istediği gibi davranabilen; azade
- serbest atış
Basketbolda, bir oyuncunun karşı takım oyuncusuna karşı kural dışı davranışından ötürü takımı aleyhine verilen ve faule maruz kalan oyuncu tarafından boyalı alanın ucunda yer alan çizgiden kullanılan atış
- serbest atış çizgisi
Basketbolda serbest atışların yapıldığı çizgi
- serbest bölge
Bir ülkenin gümrük sınırları dışında konuşlandırılan ve ticaret rejimi açısından kısmen veya tamamen gümrük mevzuatı dışındaki düzenlemelere tabi olan, uluslararası liman veya havaalanına yakın yerlerde kurulan bölge; açık bölge, serbest mıntıka
- serbest bırakmak
tutuklu veya gözaltında bulunan birini serbest, özgür duruma getirmek, tahliye etmek
- serbest eczacı
Eczacılık mesleğini sahibi olduğu eczanede yürüten kimse
- serbest elektron
Doğal elektrik yükünün oluşturduğu demetler
- serbest enerji
Kullanımı belli kurallara bağlı olmayan enerji
- serbest güreş
Sıkma, boğma, kol bükme, kafa vurma, ısırma vb. hareketler dışında vücudun her yanına oyun uygulanabilen bir güreş türü
- serbest kalmak
tutuklu veya gözaltında bulunan biri bırakılmak, tahliye edilmek
- serbest meslek
Kişisel çalışmaya, bilimsel ve mesleki bilgiye, uzmanlığa dayanan ve bir işverene bağlı olmadan kendi adına kazanç sağlamak için yapılan iş
- serbest muhasebeci mali müşavir
Gerçek ve tüzel kişilere ait teşebbüs ve işletmelerin; genel kabul görmüş muhasebe prensipleri gereğince defterlerini tutan, bilanço, kâr-zarar tablosu hazırlayan, denetleyen ve rapor düzenleyen, muhasebe sistemleri kuran, işletmelerin beyannameleri ile diğer belgelerini düzenleme konusunda yetki almış kişi; serbest muhasebeci, mali müşavir
- serbest muhasebeci mali müşavirlik
Serbest muhasebeci mali müşevirin yaptığı iş; serbest muhasebecilik, mali müşavirlik
- serbest nazım
Ölçü, uyak gibi klasik ve bağlayıcı kurallara uymadan yazılan şiir tarzı
- serbest piyasa ekonomisi
Ekonomik faaliyetlerin tam rekabet şartları içinde serbestçe yapılabildiği, ekonomik sorunların çözümünün devletin ekonomiye müdahalesiyle değil fiyat mekanizması aracılığı ile gerçekleştirildiği ekonomi; serbest ekonomi
- serbest su
Ağacın göze boşluğunda toplanan su
- serbest vuruş
Futbolda, bir oyuncunun kasıtlı olarak kural dışı davranışta bulunması üzerine, kural dışı davranışın yapıldığı noktadan karşı takım oyuncularının yaptığı vuruş; frikik
- serbest yük
Belli sınırlamalara bağlı kalmayan yük
- serbest çalışmak
bir işverene bağlı olmadan kendi adına kazanç sağlamak
- serbestleme
Serbestlemek durumu
- serbestlemek
Sıkıcı bir durumdan veya kalabalıktan kurtulmak
- serbestleşme
Serbestleşmek işi
- serbestleşmek
Serbest duruma gelmek
- serbestleştirme
Serbestleştirmek işi
- serbestleştirmek
Serbestleşme işini yaptırmak
- serbestlik
Serbest olma durumu; azadelik, serbestî
- serbestçe
Hareketlerine dikkat etmeyen
- serde ... var
sözü edilen kimsedeki bir niteliği anlatan söz
- serdetme
Serdetmek işi
- serdetmek
İleri sürmek
- serdirme
Serdirmek işi
- serdirmek
Serme işini yaptırmak
- Serdivan
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- serdümen
Dümen kullanmakla görevli bilgili ve deneyimli tayfa
- sere
Açık duran başparmağın ucundan işaret parmağının ucuna kadar olan uzaklık; sele (III)
- sere serpe
Serbest, rahat bir biçimde, çekinmeden
- serebilme
Serebilmek işi
- serebilmek
Serme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seremoni
Genellikle resmî yerlerde, resmî işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü
- seren
Yelkenli gemilerde üzerine dört köşe yelken açmak ve işaret kaldırmak için direğe yatay olarak bağlanan gönder
- serenat
Sesli olarak söylenen veya müzik aracılığıyla çalınan serbest biçimli müzik parçası
- serencam
Başa gelen bir durum veya olay
- serencamlı
Serencamı olan
- serencamsız
Serencamı olmayan
- serendi
Dört, altı veya sekiz direk üstüne yapılmış tahıl, meyve ve sebze kurusunu saklamak için kullanılan kiler
- serf
Derebeylik toplum düzeninde toprakla birlikte alınıp satılan köle
- sergerde
Gönüllü askerlerin başı
- sergerdelik
Gönüllü asker olma durumu
- sergi
Alıcının görmesi, seçmesi için dizilmiş şeylerin tümü ve bu nesnelerin serildiği yer
- sergi açmak
sergilemek
- sergi salonu
Yeni üretilmiş ürünlerin topluma tanıtılması ve satışa sunulması amacıyla sergilendiği yer
- sergi sermek
kurutmak veya göstermek için bir şeyi düz bir yere yaymak
- sergici
Mallarını sergileyerek satan kimse
- sergicilik
Sergici olma durumu
- sergievi
Sanat eserlerinin sergilenmesi için hazırlanmış yer; sergi salonu
- sergikarası
Gaziantep çevresinde genellikle şarap yapmak için üretilen, sofralık olarak da tüketilen, orta kalın kabuklu, siyah renkli, iri taneli bir tür üzüm
- sergileme
Sergilemek işi; teşhir, ekspozisyon
- sergilemek
Bazı şeyleri göstermek, tanıtmak veya satmak amacıyla herhangi bir biçimde, herkesin görebileceği bir yere yerleştirmek; teşhir etmek
- sergileniş
Sergilenmek işi
- sergilenme
Sergilenmek işi
- sergilenmek
Sergileme işi yapılmak
- sergiletme
Sergiletmek işi
- sergiletmek
Sergileme işini yaptırmak
- sergileyebilme
Sergileyebilmek işi
- sergileyebilmek
Sergileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sergileyiş
Sergilemek işi
- sergilik
Sergi yeri
- sergin
Serilmiş olan
- sergin vermek
hastalanıp yatağa yatmak
- serhatli
Osmanlı döneminde sınır boyunda yaşayan Türk halkı
- seri
Hızlı bir biçimde
- seri katil
Aynı tarzda ve çok sayıda cinayet işleyen kimse
- seri üretim
Bir fabrika veya atölyenin uzun bir süre aynı iş üzerinde çalıştığı üretim tipi; seri imalat
- Serik
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- seril seril
Öbek hâlinde
- serilebilme
Serilebilmek işi
- serilebilmek
Serilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- serili
Serilmiş, yayılmış
- serilip serpilmek
rahat bir biçimde yatmak
- serilip yatmak
rahat bir biçimde yatmak
- seriliş
Serilmek işi
- serilme
Serilmek işi
- serilmek
Serme işi yapılmak; yayılmak
- serim
Sermek işi
- serin
Az soğuk, ılık ile soğuk arası
- serin gel!
"sakin ol, soğukkanlı davran" anlamında kullanılan bir uyarma sözü
- serin tutmak
sıcaktan etkilenmeden daha soğuk bir durumda bulundurmak
- serince
Az serin, serine yakın
- Serinhisar
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- serinkanlı
Soğukkanlı bir biçimde
- serinleme
Serinlemek durumu
- serinlemek
Hava serin bir duruma gelmek, hafifçe soğumak; serinleşmek
- serinlendirme
Serinlendirmek işi
- serinlendirmek
Serinlenme işini yaptırmak
- serinlenme
Serinlenmek durumu
- serinlenmek
Serinlik duymak
- serinletebilme
Serinletebilmek işi
- serinletebilmek
Serinletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- serinletme
Serinletmek işi
- serinletmek
Serin duruma getirmek; serinlik vermek
- serinleyebilme
Serinleyebilmek işi
- serinleyebilmek
Serinleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- serinleşme
Serinleşmek durumu
- serinleşmek
Serin duruma gelmek; serinlemek, serinlik vermek
- serinlik
Serin olma durumu
- serinlik vermek
serin duruma getirmek
- seririyat
Tıp öğrencilerinin uygulama yaptıkları eğitim hastanesi
- seriverme
Serivermek işi
- serivermek
Çabucak veya kısa sürede sermek
- seriş
Sermek işi
- serkeş
Kafa tutan, başkaldıran
- serkeşlik
Kafa tutma, başkaldırma, dikbaşlılık
- serkeşlik etmek
kafa tutmak, başkaldırmak
- sermaye
Bir ticaret işinin kurulması, yürütülmesi için gereken anapara ve paraya çevrilebilir malların tamamı; anamal, başmal, kapital, meta, resülmal
- sermaye birikimi
Sermayecinin elde ettiği artık değerin büyük bölümünü anamalına ekleyerek onu büyütmesi; anamal birikimi
- sermaye mal
Bir ticari kuruluşun para, mal ve malzeme varlığının tümü
- sermaye piyasası
Hisse ve tahvil alım satımının yapıldığı, kanunla düzenlenmiş ticaret merkezi
- sermaye yapmak (veya etmek)
iş yeri açmak için gereken parayı sağlamak
- sermayeci
Üretim araçlarını özel mülkiyetinde bulunduran kimse; anamalcı, anamal sahibi, sermayedar, kapitalist
- sermayecilik
Sermayeye dayanan ve kâr amacı güden üretim düzeni; anamalcılık, kapitalizm
- sermayedar
Sermayesi olan
- sermayeli
Sermayesi olan
- sermayesiz
Sermayesi olmayan
- sermayesizlik
Sermayesiz olma durumu
- sermayeyi doğrultmak
ticaret için ortaya konan anaparayı batırmadan işletmek ve para kazanmak
- sermayeyi kediye yüklemek
parasını yiyip bitirmek
- serme
Sermek işi
- sermek
Kurutmak için asmak
- sermelik
Sermeye yarayan, sermeye elverişli olan
- sermest olmak
çok hoşlanmak, kendinden geçmek
- serpantin
Eğlencelerde kullanmak için kendi üzerine sarılarak hazırlanan, savrulduğunda çözülen, renkli kâğıttan yapılmış ince ve uzun şerit
- serpebilme
Serpebilmek işi
- serpebilmek
Serpme ihtimali veya imkânı bulunmak
- serpeleme
Serpelemek işi
- serpelemek
Sürekli olarak ve az serpmek
- serpici
Su, tuz, tohum vb. serpen veya saçan alet
- serpili
Serpilmiş
- serpilme
Serpilmek işi
- serpilmek
Serpme işine konu olmak
- serpinti
Dökülen veya akan bir şeyden sıçrayıp serpilen bölüm
- serpiş
Serpmek işi
- serpiştirebilme
Serpiştirebilmek işi
- serpiştirebilmek
Serpiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- serpiştirilme
Serpiştirilmek işi
- serpiştirilmek
Serpiştirme işine konu olmak
- serpiştirme
Serpiştirme işi
- serpiştirmek
Yağmur veya kar azar azar, ince ince yağmak; serpmek
- serpme
Serpmek işi
- serpme kahvaltı
Lokanta vb. yerlerde zeytin, peynir, reçel vb. kahvaltılık malzemelerin birçok çeşidinin bir arada küçük tabaklarda sunumunun yapıldığı kahvaltı biçimi
- serpmek
Bir şeyi dağılacak biçimde dökmek
- serptirme
Serptirmek işi
- serptirmek
Serpme işini yaptırmak
- sersefil
Çok sefil olan; yoksul
- sersefil olmak
perişan, zavallı durumda olmak
- sersefillik
Sersefil olma durumu
- sersem
Herhangi bir sebeple bilinci ve algıları zayıflamış olan
- sersem etmek
sersemletmek
- sersem gibi
serseme yakışır biçimde
- sersem olmak
serseme dönmek
- sersem sepelek
Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
- sersemce
Serseme benzer
- serseme dönmek
sersem bir duruma gelmek, şaşkın bir duruma gelmek
- serseme çevirmek
sersem etmek
- sersemleme
Sersemlemek durumu
- sersemlemek
Sersem duruma gelmek
- sersemletici
Sersemletmeye sebep olan, yol açan
- sersemletme
Sersemletmek işi
- sersemletmek
Sersemlemesine sebep olmak
- sersemleşme
Sersemleşmek durumu
- sersemleşmek
Sersem duruma gelmek
- sersemleştirme
Sersemleştirmek işi
- sersemleştirmek
Sersemleşme işini yaptırmak
- sersemlik
Sersem olma durumu
- serseri
Belli bir işi ve yeri olmayan, başıboş (kimse)
- serseri kurşun
Bir başkasına veya hedef gözetilmeksizin atıldığı hâlde başka bir kimsenin ölmesine veya yaralanmasına neden olan kurşun; kör kurşun, maganda kurşunu
- serseri mayın
Denize döküldükten sonra dalgalar, rüzgârlar, akıntılar aracılığıyla serbest dolaşan mayın
- serseri serseri
Serseri bir biçimde
- serserice
Serseri gibi
- serserileşme
Serserileşmek durumu
- serserileşmek
Serseri duruma gelmek, serseri olmak
- serserilik
Serseri olma durumu
- serserilik yapmak (veya etmek)
serserice davranmak, çevreye rahatsızlık vermek
- sert
Çizilmesi, kırılması, buruşması, kesilmesi veya çiğnenmesi güç olan; bek (I), berk, pek, katı (I), yumuşak karşıtı
- sert buğday
Kırma ve öğütmeye karşı daha dirençli olan, yoğunluğu diğer buğdaylara göre daha yüksek bulunan ve tane kesiti camsı görünen buğday
- sert damak
Damağın ön bölümü
- sert doku
Gergin görünümlü esnek doku
- sert su
İçinde kalsiyum karbonat, kalsiyum sülfat veya magnezyum tuzlarının çözünmüş olduğu su
- sert tabaka
Toprak yüzeyine yakın bir yerde bulunan, kökler ve suyun o bölüme girişini engelleyen yoğun tabaka
- sert zar
Beyni saran zarların en dışta ve en sert olanı
- sert çıkmak
aşırı biçimde karşı durmak
- sert ünsüz
f, h, k, p, s, ş, t
- sertap
Mıklebin açıkta duran kısmı
- sertelme
Sertelmek durumu
- sertelmek
Direnci artmak
- sertifika
Kişinin bilgi gerektiren herhangi bir konuda niteliğini gösteren belge
- sertifikalı
Sertifikası olan
- sertifikasız
Sertifikası olmayan
- sertlenme
Sertlenmek durumu
- sertlenmek
Sert bir tavır almak; sertleşmek
- sertleşebilme
Sertleşebilmek işi
- sertleşebilmek
Sertleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sertleşme
Sertleşmek işi
- sertleşmek
Sert bir durum almak; katılaşmak
- sertleştirici
Kimyasal tepkimeli yapay reçine tutkalı ve verniklerinde, kuruma ve sertleşmeyi sağlamak için kullanılan, sıvı veya toz hâlinde olan kimyasal yardımcı madde
- sertleştirme
Sertleştirmek işi
- sertleştirmek
Sert bir duruma getirmek, sertleşmesine sebep olmak
- sertlik
Sert, katı olma durumu; berklik
- sertçe
Sert bir biçimde
- serum
Pıhtılaşma sonunda kandan ayrılan sıvı bölüm
- servet
Varlık, zenginlik, mal mülk
- servet sahibi
Malı mülkü çok olan
- servi
Servigillerden, Akdeniz Bölgesi'nde çok yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, 25 metre boyunda, ince, uzun, piramit biçiminde, çok koyu yeşil yapraklı bir ağaç; andız, selvi, servi ağacı (Cupressus sempenvirens)
- servi boylu
İnce ve uzun boylu (kız veya kadın)
- servigiller
Kozalaklılardan, servi, ardıç, mazı vb. ağaçları içine alan, çiçekleri bir veya iki evcikli bir bitki familyası
- servilik
Servisi çok olan yer
- servis
Sofrada hizmet etmekle görevli kimsenin yaptığı iş ve bu işin yapılma biçimi, sofra hizmeti
- servis arabası
Bir iş yeri çalışanlarının veya öğrencilerin taşınması için hizmet veren araç; servis aracı
- servis asansörü
Bir kurum ve kuruluşta hizmet içi kullanılan asansör
- servis atmak
voleybol, masa tenisi vb. oyunlarda oyuna başlama vuruşunu yapmak
- servis açmak
lokantalarda yeni gelen müşterinin masasına tabak, çatal, bıçak, bardak vb. koymak
- servis botu
Limanda demirli bir gemiyle kıyı arasında ulaşımı sağlayan motorlu veya kürekli küçük deniz taşıtı
- servis etmek
özel bir bilgi veya belgeyi haber kaynağı tarafından istenilen kurum veya kuruluşa göndermek
- servis istasyonu
Motorlu taşıtların benzin aldığı, bakımlarının yapıldığı, gerektiğinde alışveriş de yapılan yer
- servis kapısı
Otel, büyük ev veya apartmanlarda hizmetlilerin ve satıcıların kullandığı ayrı kapı
- servis merdiveni
Bir kurum veya kuruluşta yalnızca hizmet için kullanılan merdiven
- servis otobüsü
Bir kurum veya kuruluşun çalışanlarını taşımak için kullanılan otobüs
- servis sayısı
Teniste rakibin karşılayamadığı, doğrudan doğruya sayı getiren servis
- servis tabağı
Sofraya yemeğin getirildiği büyük tabak
- servis yapmak
sofrada hizmet etmek ve yemeği dağıtmak
- servise çıkmak
ulaşım aracı ile öğrencileri, çalışanları gidecekleri yere taşımak
- servisçi
Servis arabasını kullanan kimse
- servisçilik
Servisçi olma durumu
- serviyet
Öğrencilerin okul çantası
- serviyetli
Çantası bulunan
- seryum
Atom numarası 58, atom ağırlığı 140,1, yoğunluğu 6,7 olan, 810 °C'de eriyen, birleşme değeri bazı birleşiklerde 3, bazılarında 4 olan, gümüş parlaklığında, akkor temeline dayanan lambaların yapımında kullanılan bir element (simgesi Ce)
- seryumlu
Birleşiminde seryum bulunan
- serzeniş etmek
yakınmak
- serzenişte bulunmak
yakınmak (II)
- serçe
Serçegillerden, insanlara yakın yerlerde yaşayan, kışın göçmeyen, koyu boz renkli, ötücü küçük bir kuş (Passer domesticus)
- serçe parmak
Beş parmağın en küçüğü; küçük parmak
- serçeden korkan darı ekmez
"tehlikeleri gözde büyüterek işe girişmekte çekingen davrananlar amaçlarına ulaşamazlar" anlamında kullanılan bir söz
- serçegiller
Gagaları koni biçiminde, böcek, meyve vb. ile beslenen, örnek hayvanı serçe olan kuşlar sınıfı
- serçin
Mekiğin parçalarından her biri
- ses
Kulağın duyabildiği titreşim; ün, çav (I), avaz, avaze, seda
- ses aygıtı
Sesin kaydedilmesi veya çıkması için gerekli olan aletler bütünü; ses aleti
- ses bilgisi
Dilin seslerini, bu seslerin özelliklerini inceleyen bilim kolu; fonetik
- ses bilimci
Ses bilimi ile uğraşan kimse; fonolog
- ses bilimi
Dildeki sesleri işlevleri açısından inceleyen dil bilimi kolu; fonoloji
- ses bilimsel
Ses bilimi ile ilgili; fonolojik
- ses birimi
Kelimedeki ses, vurgu, uzunluk gibi anlam ayırıcı en küçük birim; fonem
- ses dalgaları
Titreşim etkisiyle cisimlerde oluşan dalgalar
- ses değişkesi
Bir ses biriminin çevre şartlarından dolayı farklı söyleyiş biçimi; alofon
- ses değişmesi
Dilde çevre şartlarından dolayı oluşan ses başkalaşması: jilet > cilet, kaçtı > kaştı, Necdet > Nejdet vb
- ses duvarı
Havada ses hızına yakın bir hızla hareket eden bir cismin oluşturduğu aerodinamik olayların tümü
- ses düşmesi
Kelimede bir sesin kaybolması: ısıcak > sıcak, ısıtma > sıtma gibi. Kelimedeki bir sesin yitimi: ısıcak > sıcak, alın > alnı vb
- ses etmek
seslenmek
- ses getirmek
yaptığı işle, söylediği sözle dikkatleri çekmek ve kitleleri harekete geçirmek
- ses kesilmek
ses, artık duyulmamak
- ses kirişleri
Gırtlak duvarında ikisi sağda, ikisi solda bulunan ve havanın geçmesiyle titreşerek ses çıkaran dört kıvrım
- ses kuşağı
Üzerinde bir veya birkaç ses yolu bulunan kuşak
- ses laboratuvarı
Ses bilimi çalışmalarında seslerin elektronik araçlarla tespit edilip incelendiği yer
- ses organları
Sesi çıkarmaya yarayan organların bütünü
- ses perdesi
Sesin alçak veya yüksek olması durumu
- ses seda
Haber, iz, alamet, belirti
- ses seda kesilmek (veya kalmamak)
hiçbir ses duyulmamak
- ses seda yok
"hiç haber gelmedi" anlamında kullanılan bir söz
- ses seda çıkmamak
haber çıkmamak
- ses soluk
Patırtı, gürültü
- ses telleri
Gırtlak duvarında her iki tarafta bulunan ve arasından geçen havanın titreşmesiyle sesin oluşmasını sağlayan organlar
- ses türemesi
Kelimede bulunmayan bir ünlünün veya ünsüzün türemesi: urmak > vurmak, hükm > hüküm vb
- ses uyumsuzluğu
Bazı sözlerde, söz öbeklerinde, boğumlanma yerleri aynı veya birbirine yakın seslerin tekrarlanması sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması, kulağı rahatsız etmesi; kakışma, ses kakışması, tenafür, kakofoni
- ses uyumu
Ünlü ve ünsüz uyumu
- ses vermek
herhangi bir sesi çıkarmak
- ses yitimi
Ses tellerinin çeşitli sebeplerle işleyememesi yüzünden sesin kısılıp yok olması; afoni
- ses yolu
Sesin oluşması için akciğerlerden gelen havanın gırtlak, burun veya ağızda izlediği yol
- ses yönetmeni
Radyo ve televizyon yayınlarında ses düzenini sağlamakla görevli kimse; tonmayster
- ses çıkarmamak (veya etmemek)
bir şeyi hoş görerek karşı çıkmamak, itiraz etmemek
- ses çıkmamak
haber gelmemek
- sesi ayyuka çıkmak
çok yüksek sesle bağırmak
- sesi soluğu çıkmamak (veya kesilmek)
sesi çıkmamak
- sesi çıkmamak (veya kesilmek)
bir şey söylemeyerek susmak
- sesini dikleştirmek
sert bir şekilde konuşmak
- sesini kesmek
söylemekteyken susmak
- sesini kısmak
sesini alçaltmak
- sesini yükseltmek
yüksek, öfkeli bir sesle söylemek
- sesini çıkarmamak
bir şey üzerindeki düşüncesini söylememek
- sesleme
Seslemek işi
- seslemek
Dinlemek, kulak vermek
- seslendirebilme
Seslendirebilmek işi
- seslendirebilmek
Seslendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seslendirici
Seslendirme işini yapan kimse; sözlendirici, dublajcı
- seslendiricilik
Seslendirici olma durumu; sözlendiricilik, dublajcılık
- seslendirilme
Seslendirilmek işi
- seslendirilmek
Seslendirme işi yapılmak
- seslendiriş
Seslendirmek işi
- seslendirme
Seslendirmek işi
- seslendirmek
Sesli duruma getirmek, sesli olmasını sağlamak
- seslenebilme
Seslenebilmek işi
- seslenebilmek
Seslenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seslenilme
Seslenilmek işi
- seslenilmek
Seslenme işi yapılmak
- sesleniş
Seslenmek işi
- seslenme
Seslenmek işi
- seslenmek
Uzaktan bağırarak çağırmak; ünlemek
- sesletme
Sesletmek işi
- sesletmek
Sesleme işini yaptırmak
- sesli
Sesi olan, ses çıkaran
- sesli duyuru
Bir durumu, bir haberi, bir duyuruyu hoparlör, radyo vb. ile yapılan duyurma; anons
- sesli film
Görüntü eşliğinde sesi veren film
- sesli okuma
Yüksek sesle okuma
- sesli taş
Vurulduğunda çınlama sesi veren, gri veya yeşil renkli, ortoklazlı yanardağ kayası; fonolit
- seslik
Her tür sesli belgenin saklandığı yer
- seslikçi
Arşivlenmiş ses belgelerini koruyan, gözeten görevli
- seslilik
Sesli olma durumu
- sessiz
Sesi olmayan, ses çıkarmayan
- sessiz film
Oyuncuların seslerinin duyulmadığı, konuşmaların görüntü eşliğinde alt yazılı olarak verildiği film
- sessiz okuma
Yüksek sesle değil, içinden okuma
- sessiz sedasız
Sakin, kendi hâlinde (kimse)
- sessiz yürüyüş
Bir düşünce, davranış veya uygulamayı, yersiz bularak karşı çıkmak amacıyla sessiz olarak yapılan toplu yürüyüş
- sessizce
Sessiz bir biçimde, sessiz olarak; sessizcesine
- sessizleşme
Sessizleşmek işi
- sessizleşmek
Sessiz duruma gelmek, sessiz olmak
- sessizleştirme
Sessizleştirmek işi
- sessizleştirmek
Sessizleşme işini yaptırmak
- sessizlik
Ortalıkta gürültü olmama durumu; sükût, tıs
- sessizliğe gömülmek
sessiz duruma gelmek
- sesteş
Söylenişleri aynı, anlam ve kökleri ayrı olan (kelimeler); eş sesli, homonim
- sesteşlik
Sesteş olma durumu; eş seslilik
- sesyayar
Sesleri radyo dalgaları aracılığıyla yayma aleti
- sesçi
Radyoda, televizyonda ses kaydı yapan ve yayın sırasında ses düzenini ayarlayan teknik görevli
- sesçil
Sesleri bütün özellikleri ve ayrıntılarıyla gösteren
- sesçil alfabe
Konuşma dilinin ses özelliklerini ayrıntılı olarak gösteren alfabe; fonetik alfabe
- sesçil yazım
Konuşma dilinin ses özelliklerini tam olarak yansıtan yazı; sesçil imla, fonetik imla
- sesçilik
Sesçinin yaptığı iş
- set
Toprağın kaymasını veya suyun akmasını önlemek için yapılan kalın duvar
- set sayısı
Masa tenisi, voleybol vb. oyunlarda bir setin kazanılması için alınması gereken son sayı
- set çekmek
suyun akmasını, toprağın kaymasını önlemek için duvar yapmak
- set üstü ocak
Alt bölümünde fırın yerine bulaşık veya çamaşır makinesi gibi beyaz eşya bulunan ocak
- seter
Uzun tüylü İngiliz av köpeği
- setik
İnce bulgur
- setir
Bir şeyi örtme, gizleme
- setliç
Kabızlık giderici bir maden suyu
- setre
Düz yakalı, önü ilikli bir ceket türü
- setretme
Setretmek işi
- setretmek
Bir şeyi örtmek, gizlemek
- setriavret
İslam dinine göre görünmesi sakıncalı olan yerleri örtme
- sev seni seveni, hâk ile yeksan ise; sevme seni sevmeyeni, Mısır'a sultan ise
toplumdaki yeri ne düzeyde olursa olsun, sevgi gördüğün kişiye sen de sevgiyle karşılık ver; birisi sana içinde sevgi taşımıyorsa o kişi kim olursa olsun ondan uzak dur
- sevaba girmek
sevap kazanmak
- sevabına
Maddi karşılık beklemeden sadece sevap kazanmak üzere
- sevap
Hayırlı bir davranış karşısında Tanrı tarafından verileceğine inanılan ödül; ecir
- sevap kazanmak (veya işlemek)
hayırlı bir davranışta bulunmak
- sevda
Güçlü sevgi, güçlü aşk
- sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur
“başta insanı mutlu eden duygusal ilişkiler zamanla körelir ve sonuçta acı veren birer anıya dönüşür” anlamında kullanılan bir söz
- sevda çekmek
birine tutkun olmak, aşk tutkusu içinde olmak
- sevdacı
Sevgi düşkünü
- sevdacılık
Sevdacı olma durumu
- sevdalanma
Sevdalanmak işi
- sevdalanmak
Sevdaya tutulmak
- sevdalanış
Sevdalanmak işi
- sevdalı
Sevdaya tutulmuş olan
- sevdalılık
Sevdalı olma durumu
- sevdasız
Sevdaya tutulmamış, sevdası olmayan
- sevdasızlık
Sevdasız olma durumu
- sevdaya düşmek
âşık olmak, sevmek
- sevdaya tutulmak
âşık olmak, sevmek
- sevdirebilme
Sevdirebilmek işi
- sevdirebilmek
Sevdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sevdirme
Sevdirmek işi
- sevdirmek
Sevmesini sağlamak
- sevdirtme
Sevdirtmek işi
- sevdirtmek
Sevdirme işini yaptırmak
- seve seve
İçten gelerek, isteyerek, severek
- sevebilme
Sevebilmek işi
- sevebilmek
Sevme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sevecen
Acıyarak ve koruyarak seven; şefkatli, müşfik
- sevecence
Sevecen bir biçimde
- sevecenlik
Acıyarak ve koruyarak sevme; şefkat, şefkatlilik, müşfiklik
- sever
Seven (kimse)
- severlik
Sever olma durumu
- sevgi
İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu; muhabbet
- sevgi beslemek
sevgi duymak, sevmek
- sevgi seli
Sevginin yoğun olarak sergilenmesi
- sevgili
Gönülden sevilen, gönül verilmiş olan kimse; habip, manita, yavuklu, yâr
- sevgililik
Sevgili olma durumu
- sevgisiz
Sevgisi olmayan
- sevgisizlik
Sevgisiz olma durumu
- sevici
Hemcinsleriyle cinsel ilişkide bulunan kadın; ablacı, lezbiyen
- sevicilik
Sevici olma durumu; ablacılık, lezbiyenlik, lezbiyenizm
- sevilebilme
Sevilebilmek işi
- sevilebilmek
Sevilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seviliş
Sevilmek işi
- sevilme
Sevilmek işi
- sevilmek
Sevgi duyulmak, sevgi beslenilmek
- sevim
Sevmek işi
- sevimli
Hoşa gitme özelliği olan, hoşa giden; şirin
- sevimlileşme
Sevimlileşmek işi
- sevimlileşmek
Sevimli duruma gelmek
- sevimlileştirme
Sevimlileştirmek işi
- sevimlileştirmek
Sevimli duruma getirmek, sevimli olmasını sağlamak
- sevimlilik
Sevimli olma durumu; şirinlik
- sevimsiz
Hoşa gitmeyen, sevimli gelmeyen; antipatik
- sevimsizce
Sevimsiz bir biçimde
- sevimsizleşme
Sevimsizleşmek işi; antipatikleşme
- sevimsizleşmek
Sevimsiz duruma gelmek; antipatikleşmek
- sevimsizleştirme
Sevimsizleştirmek durumu; antipatikleştirme
- sevimsizleştirmek
Sevimsiz duruma getirmek; antipatikleştirmek
- sevimsizlik
Sevimsiz olma durumu; antipati, antipatiklik
- sevinci kursağında kalmak
bir engel sebebiyle hayal kırıklığına uğramak
- sevincinden ağzı kulaklarına varmak
çok sevinmek
- sevindirebilme
Sevindirebilmek işi
- sevindirebilmek
Sevindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sevindirilme
Sevindirilmek işi
- sevindirilmek
Sevindirme işi yapılmak
- sevindirme
Sevindirmek işi
- sevindirmek
Sevinmesine yol açmak, sevinmesini sağlamak
- sevinebilme
Sevinebilmek işi
- sevinebilmek
Sevinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seviniş
Sevinmek işi
- sevinme
Sevinmek işi
- sevinmek
Sevinç duymak
- sevinç
İstenen veya hoşa giden bir şeyin olmasıyla duyulan coşku; kıvanç, meserret, sürur
- sevinç yaşları (veya gözyaşları) dökmek
sevinçten ağlamak
- sevinçli
Sevinci olan ve sevinç veren; mesrur
- sevinçlilik
Sevinçli olma durumu
- sevinçsiz
Sevinci olmayan, sevinç vermeyen
- sevinçsizlik
Sevinçsiz olma durumu
- sevinçten (havalara) uçmak
çok sevinmek
- seviyeli
Değeri yüksek olan
- seviyelilik
Seviyeli olma durumu
- seviş
Sevmek işi
- sevişebilme
Sevişebilmek işi
- sevişebilmek
Sevişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sevişme
Sevişmek işi
- sevişmek
Birbirini sevmek
- seviştirme
Seviştirmek işi
- seviştirmek
Sevişme işini yaptırmak
- sevk
Gönderme, götürme
- sevk etmek
göndermek, götürmek
- sevk kâğıdı
Kişinin hastaneye gitmek için bağlı bulunduğu iş yerinden aldığı belge
- sevk olmak
gönderilmek
- sevk pusulası
Askerlik kararı alınarak birliğine gönderilecek askerin durumunu bildiren ve askerlik şubeleri tarafından verilen belge
- sevkiyat
Silahlı kuvvetlerde, personel, silah, araç, yiyecek vb. ikmal maddelerinin, stratejik ve taktik amaçlarla bir yerden başka bir yere gönderilmesi
- sevme
Sevmek işi
- sevmek
Sevgi ve bağlılık duymak
- sevsinler!
sevilmeyen, hoşa gitmeyen bir davranışta bulunan bir kimseye söylenen bir söz
- seyahat acentesi
Yolculuk bileti satılan ticari kuruluş
- seyahat boyu
Seyahatlerde şampuan, sabun vb. sık kullanılan malzeme için küçük boy üretilmiş olan
- seyahat etmek
uzak yerleri gezerek görmek, yolculuk etmek
- seyahatname
Bir yazarın gezip gördüğü yerlerden edindiği bilgi ve izlenimlerini anlattığı eser
- Seydikemer
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- Seydiler
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- Seydişehir
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- seyek
Zarla oynanan oyunlarda, atılan zarlardan birinin üç, öbürünün bir benekli olan yüzünün üste gelmesi
- seyelan
Akma, akıntı
- seyfiye
Osmanlı Devleti’nde idari ve askerî zümre mensupları
- Seyhan
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- seyir
Gidiş, yürüyüş, ilerleyiş
- seyir defteri
Kaptan tarafından geminin seyrüseferle ilgili notlarının yazıldığı defter
- seyirci
Bir olayı gören, izleyen kimse; izleyici
- seyirci kalmak (veya olmak)
bir olay karşısında hiçbir tepki göstermeyerek işe karışmamak
- seyircilik
Seyirci olma durumu
- seyirlik
Seyir için olan
- seyirlik oyun
Seyirci önünde gösterilen, genellikle beceriye dayanan, eğlendirici nitelikteki oyun
- seyirtme
Seyirtmek işi
- seyit
Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in soyundan gelen kimse
- Seyitgazi
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- Seylan taşı
Yapısında alüminyum ve demir bulunan bir grena türü; Seylani
- seyran etmek (veya eylemek)
gezinmek, dolaşmak
- seyrana çıkmak
gezintiye çıkmak
- seyre dalmak
bir şeye kendini vererek bakmak
- seyre koyulmak
seyretmeye başlamak
- seyre çıkmak
bir yerden başka bir yere gitmek için yola çıkmak
- seyredebilme
Seyredebilmek işi
- seyredebilmek
Seyretme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seyrediliş
Seyredilmek işi
- seyredilme
Seyredilmek işi
- seyredilmek
Seyretme işine konu olmak
- seyrediverme
Seyredivermek işi
- seyredivermek
Bir anda seyretmek
- seyrek
Benzerleri veya parçaları arasında çok aralık bulunan, aralıklı olan, sık karşıtı
- seyrek otlatma
Otlayan hayvanların, genellikle koyun ve keçilerin, mera üzerine seyrek bir biçimde dağıtılarak, birbirini rahatsız etmeden çobanlar tarafından otlatılması
- seyrekleşme
Seyrekleşmek durumu; seyrelme
- seyrekleşmek
Seyrek duruma gelmek; seyrelmek
- seyrekleştiriş
Seyrekleştirmek işi
- seyrekleştirme
Seyrekleştirmek işi; seyreltme
- seyrekleştirmek
Seyrek duruma getirmek; aralamak, seyreltmek
- seyreklik
Seyrek olma durumu; nadirlik
- seyrekçe
Biraz seyrek, seyrek bir biçimde
- seyreltici
Seyreltmeyi sağlayan madde
- seyreltik
Seyreltilmiş olan, derişik karşıtı
- seyreltiklik
Seyreltik olma durumu
- seyreltilme
Seyreltilmek durumu
- seyreltilmek
Seyreltme işi yapılmak
- seyreltme
Seyreltmek işi
- seyreltmek
Seyrek duruma getirmek
- seyret!
beklenmedik bir şey olacağını anlatan bir söz
- seyretme
Seyretmek işi
- seyretmek
Bir şeyin durumunu, oluşumunu gözlemek, bakmak
- seyrettirme
Seyrettirmek işi
- seyrettirmek
Seyretme işini yaptırmak
- seyreyle gümbürtüyü
"çıkacak olayları gör, ibretle seyret" anlamında kullanılan bir söz
- seyreyleme
Seyreylemek işi
- seyreylemek
Bir şeyi seyretmek, geriden gözlemek
- seyyal
Akan, akmakta olan
- seyyale
Hava, su gibi akıcı olan şey, akıcı madde
- seyyanen
Eşit olarak
- seyyanen zam
Herkesin maaşına eşit miktarda yapılan zam
- seyyar
Belli bir yeri olmayan; gezici
- seyyar hastane
Harekâtta veya acil durumlarda kullanılmak üzere yapılan, gezgin hastane
- seyyar satıcı
Belli bir satış yerinde çalışmayan, tüketicinin bulunduğu yere giderek malını satışa sunan kimse; gezdirici
- seyyar satıcılık
Seyyar satıcı olma durumu
- seyyarlık
Seyyar olma durumu
- seyyiat
Kötülükler
- seyyibe
Dul (kadın)
- seyyie
Yanlış veya kötü bir davranış sonucu karşılaşılan kötü durum
- seza
Uygun, yaraşır, bir şeye değer
- sezaryen
Karın ve döl yatağının kesilerek bebeğin alınmasına dayanan doğum yöntemi
- sezaryenli
Sezaryen ameliyatı olmuş (kadın veya doğum)
- sezdirebilme
Sezdirebilmek işi
- sezdirebilmek
Sezdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sezdiri
Sezdirmek işi
- sezdiriş
Sezdirmek işi
- sezdirme
Sezdirmek işi
- sezdirmek
Sezmesine yol açmak, belli etmek; hissettirmek, sezindirmek
- sezdirtme
Sezdirtmek işi
- sezdirtmek
Sezdirme işini yaptırmak
- sezebilme
Sezebilmek işi
- sezebilmek
Sezme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sezgi
Sezme yeteneği; sezi
- sezgici
Sezgicilik öğretisini benimseyen
- sezgicilik
Bilginin sezgiyle elde edilebileceğini savunan öğretilerin genel adı
- sezgili
Sezgi ile edinilen, sezgiye dayanan; sezgisel
- sezgililik
Sezgili olma durumu
- sezgisellik
Sezgisel olma durumu
- sezgisiz
Sezgi ile edinilmeyen, sezgiye dayanmayan
- sezgisizlik
Sezgisiz olma durumu
- sezilebilme
Sezilebilmek durumu
- sezilebilmek
Sezilme ihtimali bulunmak
- seziliş
Sezilmek işi
- sezilme
Sezilmek durumu
- sezilmek
Bir şey, bir durum anlaşılmak; hissedilmek
- sezindirme
Sezindirmek işi
- sezinleme
Sezinlemek işi
- sezinlemek
Sezer gibi olmak
- sezinleyebilme
Sezinleyebilmek işi
- sezinleyebilmek
Sezinleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sezinleyiş
Sezinlemek işi
- sezinti
Sezmek işi
- seziş
Sezmek işi; duyuş
- sezme
Sezmek işi; his
- sezmek
Açık bir kanıt olmaksızın, olmuş veya olacak bir şeyi anlamak
- sezon
Belirli bir süre
- sezonluk
Belirli bir süre içinde uygulanan
- sezyum
Atom numarası 55, atom ağırlığı 133, yoğunluğu 1,90 olan, 28 °C'de eriyen ve doğada ender rastlanan bir element (simgesi Cs)
- seçal
Kafeterya, lokanta, büyük mağaza vb. yerlerde yemeği alma, parayı kasaya ödeme gibi bazı hizmetlerin alıcı tarafından yerine getirildiği satış yöntemi
- seçebilme
Seçebilmek işi
- seçebilmek
Seçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seçenek
Birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum; şık, alternatif, opsiyon
- seçenekli
Seçeneği olan; alternatifli
- seçeneklik
Seçenek olma durumu; alternatiflik
- seçeneklilik
Seçenekli olma durumu; alternatiflilik
- seçeneksiz
Seçeneği olmayan; alternatifsiz
- seçeneksizlik
Seçeneksiz olma durumu; alternatifsizlik
- seçi
Seçmek işi
- seçici
Seçme işini yapan (kimse, kurul vb.)
- seçiciler kurulu
Yarışma, sınav vb. etkinliklerde başarılı, üstün olanları seçmek amacıyla oluşturulmuş kurul; seçici kurul, jüri
- seçicilik
Seçici durumunda olma
- seçilebilme
Seçilebilmek işi
- seçilebilmek
Seçilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seçiliş
Seçilmek işi
- seçilme
Seçilmek işi
- seçilme hakkı
Herhangi bir seçimde seçilebilme hakkı
- seçilmek
Seçme işine konu olmak
- seçilmiş
Seçerek ayrılmış; müntehap
- seçilmişlik
Seçilmiş olma durumu
- seçim
Seçmek işi
- seçim bölgesi
Seçimlerde her muhtarlığa bağlı bölge
- seçim kampanyası
Seçim öncesinde adayların seçilme şansını artırabilmek amacıyla yaptığı çalışma
- seçim sandığı
Seçimlerde oyların içine atıldığı sandık
- seçim tutanağı
Seçimlerde yetkili kurulca seçim sonuçlarının yazıldığı resmî belge
- seçim yapmak
seçmek
- seçim yasağı
Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilan edilen ve seçim sırasında uyulması gereken yasaklar
- seçim çevresi
Bir milletvekilinin seçilmiş olduğu bölge
- seçimlik
İsteğe bağlı, seçmeli olan; ihtiyari
- seçisine varmak
ayrıntıyı anlamak
- seçiş
Seçmek işi
- seçki
Şairlerin, yazarların, bestecilerin eserlerinden alınmış, seçme parçalardan oluşan eser; güldeste, antoloji
- seçkin
Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan; değme (II), mümtaz, güzide, mutena
- seçkinci
Seçkin kimselerden yana olan
- seçkincilik
Seçkinci olma durumu
- seçkinleşme
Seçkinleşmek durumu
- seçkinleşmek
Seçkin duruma gelmek
- seçkinlik
Seçkin olma durumu; mümtazlık
- seçme
Seçmek işi; saylama, ihtiyar (II), intihap, seleksiyon
- seçme hakkı
Bir sözleşme ile belirlenen ödeme biçimi yerine bir diğerini koyabilme yetkisi; muhayyerlik, hakkıhıyar
- seçmece
Seçerek alınan veya satılan
- seçmeci
Seçmecilik yanlısı olan (filozof, görüş vb.); eklektik
- seçmecilik
Kurulmuş olan dizgelerden değişik düşünceleri seçip alma ve kendi öğretisinde birleştirme yöntemi ve bu yöntemle çalışan filozofların öğretisi; eklektiklik, eklektizm
- seçmek
Benzerleri arasında hoşa gideni seçip almak veya yararlanmak için ayırmak; saylamak
- seçmeli
Seçilebilen
- seçmeli ders
Seçmeli olarak alınabilecek ders; seçimlik ders
- seçmeli yemek
Yemek listesinden seçilen, fiyatları ayrı ayrı hesaplanan yemek; alakart
- seçmen
Seçimde oy verme hakkı olan kimse; müntehip
- seçmen listesi
Seçmen adlarının yazılı olduğu liste; seçmen kütüğü
- seçmenlik
Seçmen olma durumu
- seçmesiz yemek
Lokanta, otel, okul vb. yerlerde belirli bir para karşılığında verilen birkaç kap yemek; tabildot
- seçtirebilme
Seçtirebilmek işi
- seçtirebilmek
Seçtirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- seçtirme
Seçtirmek işi
- seçtirmek
Seçme işini yaptırmak
- seçtirtme
Seçtirtmek işi
- seçtirtmek
Seçtirme işini yaptırmak
- seğirdim
Yaya olarak yapılan koşu
- seğirdim yolu
Kale bedenlerinde askerlerin dolaşması için yapılmış bir tarafı siperli yol; seğirdim yeri
- seğirme
Seğirmek işi; seğrime
- seğirmek
Genellikle vücudun bir yerinde deri ile birlikte derinin hemen altındaki kaslar hafifçe oynamak; seğrimek
- seğirtken
Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşan
- seğirtme
Seğirtmek işi
- seğirtmek
Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak
- seğmen
Genellikle atlı olarak savaşa katılan, kendi içlerinde hiyerarşik bir düzen bulunan yarı askerî güvenlik gücü
- sfagnum
Bataklıklarda, nemli yerlerde kümeler durumunda yetişen, küçük yapraklı bir tür yosun (Sphagnum)
- sfenks
Mısır'da eski Mısırlılar çağından kalma kadın başlı, aslan vücutlu heykel
- Sg
Siborgiyum elementinin simgesi
- Si
Silisyum elementinin simgesi
- si
Gam dizisinde la ile do arasındaki ses
- siber
Genel ağa ait olan
- siber dayanıklılık
Bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak içeriden veya dışarıdan gelen, bilinçli veya bilinçsiz tehditlere uyum sağlama ve bunlara karşı koyma yeteneği
- siber güvenlik
Bilişim sistemlerinde kişiler ve kurumlar arasında oluşturulan iletişim ortamının ve elektronik ortamda paylaşılan bilgilerin bütünlüğünün ve gizliliğinin korunması durumu
- siber saldırı
Bir veya birden fazla bilgisayardan başka bilgisayarlara veya ağlara veri çalmak, değiştirmek ya da yok etmek için çeşitli yöntemler kullanılarak yapılan saldırı eylemlerinin bütünü
- siber savaş
Bir devletin, başka bir devletin bilgisayar sistemlerine veya ağlarına hasar vermek ya da kesinti yaratmak üzere gerçekleştirilen sızma faaliyeti
- siber suç
Bilişim sistemlerinin güvenliğini, buna bağlı verileri ve kullanıcısını hedef alan ve bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suç
- siber suçlu
Siber suç işleyen (kimse)
- siber suçluluk
Siber suçlu olma durumu
- siber zorbalık
Bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak kişi veya topluma zarar vermek amacıyla gerçekleştirilen bir tür zorbalık
- sibernasyon
Sibernetikten yararlanarak özellikle fabrikalardaki üretimin bilgisayarlar yardımıyla denetimi
- sibernetik
İnsani müdahaleye gerek duymadan, dış dünyanın gereksinimlerine göre kendinin yenileyip kendisine verilen görevleri yerine getirip amacına göre hareket etmesini sağlayan yapay veya biyolojik sistemlerin kontrol ve haberleşmesi üzerinde yoğunlaşan bilim dalı; güdüm bilimi, kibernetik
- siborgiyum
Atom numarası 106, atom ağırlığı 266 olan, 25 °C'de katı olduğu, gümüş renginde veya gri renkte olduğu tahmin edilen, kaliforniyum ile oksijen ve kaliforniyum ile neon atomlarının reaksiyonu sonucu elde edilen yapay bir element (simgesi Sg)
- sicil
Resmî belgelerin kaydedildiği kütük
- sicil vermek
sorumlu bir görevli, yanında çalışan birinin bir aşamaya gelmesinde yeterli olup olmadığını gereken makama bildirmek
- siciline işlemek
bir çalışanın olumlu veya olumsuz davranışlarını siciline kaydetmek
- sicilli
Sicile geçmiş, sicili defterine işlenmiş; müseccel
- Sicilyalı
Sicilya halkından olan kimse
- sicim
Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan, kaba şeyleri dikmeye, bağlamaya yarayan ince ip
- sicim gibi
damlaları ince bir sıra oluşturacak biçimde birbiri ardınca akan (yağmur, gözyaşı)
- siderit
İçinde yalnız demir ve nikel bulunan gök taşı
- sideroz
Çoğunlukla kahverengi demir karbonat birleşimli demir cevheri; siderit
- sidik yarışı
Önemsiz ve değersiz konularda inatlaşarak birbirinden üstün gelmeye çalışma
- sidik zoruyla
Bir iş ucu ucuna veya zar zor halledilerek
- sidikli
Üstüne sidik bulaşmış bulunan
- sidikli meşe
Yanarken su çıkaran bir tür meşe
- sidiklik
Canlılarda sidiğin atıldığı organ
- sif
İthalatta bir malın bedeli, sigortası ve navlun giderleriyle birlikte olmak üzere maliyeti
- sifon
Bir sıvıyı bir kaptan başka bir kaba aktarmaya yarayan, değişik uzunlukta iki kolu olan bükülmüş boru
- sifonlama
Sifonlamak işi
- sifonlamak
Sifonu çekmek
- sifonlular
Yassı solungaçlılardan bir sınıf
- siftah
İlk alışveriş
- siftah etmek
esnaf aynı gün içerisinde ilk kez satış yapmak, siftahlamak
- siftahlama
Siftahlamak işi
- siftahlamak
Bir şeyi ilk kez satmak; siftah etmek
- siftinlik
Adi, bayağı, berbat
- siftinme
Siftinmek işi
- siftinmek
Oyalanmak, vakit geçirmek
- sigara
İnce kâğıda, kıyılmış tütün sarılarak hazırlanan, silindir biçiminde, ağızdan dumanı çekilen nesne; cigara
- sigara (veya sigarasını) sarmak
sigara kâğıdına tütün koyarak sigara yapmak
- sigara ağızlığı
Zararını azaltmak amacıyla içilirken sigaranın takıldığı ahşap, plastik vb. maddelerden yapılmış araç; emzik, sigaralık, takım
- sigara böceği
Kın kanatlılardan, tütünden başka kiler ve mutfaklarda saklı birçok yiyecek maddesine düşkünlüğü ile tanınan böcek (Lasioderma serricorne)
- sigara böreği
Yufka arasına peynir veya kıyma konduktan sonra sigara biçiminde sarılıp yağda kızartılarak yapılan bir börek türü
- sigara içmek
sigarayı bir ucundan yakıp öbür ucundan dumanını emerek içine çekmek
- sigara kâğıdı
Sigara sarmaya yarar çok ince kâğıt
- sigara kâğıdı gibi
çok ince
- sigara tabakası
İçine sigara yerleştirilen, kapaklı, metalden, deriden vb. maddelerden yapılan kutu; sigara kutusu, tabaka (II)
- sigara tiryakisi
Sigaraya aşırı düşkün olan kimse
- sigaracı
Sigara satan kimse
- sigaracılık
Sigaracı olma durumu
- sigaralı
Sigarası olan
- sigaralık
Sigara konulan kap
- sigarasız
Sigarası olmayan
- sigarasızlık
Sigarasız olma durumu
- sigarayı tellendirmek (veya tüttürmek)
keyifle sigara içmek
- sigarillo
İnce puro
- sigaya çekmek
birine sorular sorup cevaplarını istemek
- sigorta
Bir şeyin veya bir kimsenin herhangi bir yönden ileride karşılaşabileceği zararı gidermek için önceden ödenen prim karşılığında bu işle uğraşan kuruluşla yapılan iki taraflı bağlantı sözleşmesi
- sigorta atmak
bir arıza sonucu sigortada elektrik akımı kesilmek
- sigorta etmek
bir şeyi, bir kimseyi ileride olabileceği düşünülen kazanın zararını gidermek için sigortaya bağlamak
- sigorta olmak
bir kimse veya bir şey ileride olabileceği düşünülen kazanın zararını gidermek için sigortaya bağlanmak
- sigorta poliçesi
Sigortalı ile sigorta şirketi arasında tarafların karşılıklı hak ve borçlarını gösteren ve sözleşmenin kanıtlanması amacıyla düzenlenen belge
- sigorta primi
Sigortacının sağlamış olduğu güvenceye karşılık olarak sigortalının ödediği ücret
- sigortacı
Belirli bir prim karşılığında, sigortalıya veya bir tazminattan yararlanacağı belirtilmiş olan kimseye, zarara uğraması durumunda belli bir para veya gelir ödemeyi üstlenen kimse
- sigortacılık
Sigortacının işi
- sigortalama
Sigortalamak işi
- sigortalamak
Sigorta yapmak
- sigortalanma
Sigortalanmak işi
- sigortalanmak
Sigortalama işi yapılmak
- sigortalatma
Sigortalatmak işi
- sigortalatmak
Sigortalama işini yaptırmak
- sigortalı
Sigorta edilmiş
- sigortalılık
Sigortalı olma durumu
- sigortası atmak
çok sinirlenmek
- sigortasız
Sigorta edilmemiş
- sigortasızlık
Sigortasız olma durumu
- Sih
Hindistan'ın Pencap bölgesinde yaşayan bir topluluk
- sihirbaz
El çabukluğu ve hile ile seyredenleri olmayacak şeylere inandırmayı meslek edinen gösteri sanatçısı
- sihirbazlık
Sihirbazın yaptığı iş
- Siirt
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Siirt battaniyesi
Tiftik keçisinin tüyünden dokunan, uzun tüyleri çeşitli yönlere yatırılarak desenler elde edilen bir battaniye türü
- Siirtli
Siirt ilinden olan kimse
- Siirtlilik
Siirtli olma durumu
- sikalar
Açık tohumlulardan, parklarda süs bitkisi olarak yetiştirilen, yurdu Güney Asya olan, palmiyelere benzer ağaç ve ağaççıkları içine alan bir familya
- sikatif
Yükseltgenerek polimerleşmeye uygun olan
- sikke
Madenî paralara vurulan damga
- sikkeci
Darphanede madenî paralara damga vuran kimse
- sikkecilik
Sikkecinin mesleği ve görevi
- sikkeleme
Sikkelemek işi
- sikkelemek
Hayvanları sikkeye bağlamak
- siklamen
Çuha çiçeğigillerden, kalp biçiminde geniş yapraklı, beyaz, pembe, şarap rengi çiçekli bir bitki; buhurumeryem, meryemanakandili, tavşankulağı (Cyclamen coum)
- siklamen rengi
Kırmızıya çalan eflatun renk; siklamen
- siklememe
Siklememek işi
- siklememek
Değer ve önem vermemek, aldırış etmemek
- siklon
Atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu şiddetli fırtına; kiklon
- sikme
Sikmek işi
- sikmek
Erkek biriyle cinsel ilişkide bulunmak; bellemek (III)
- siktir et!
"aldırma, önem verme!" anlamında kullanılan bir söz
- siktir!
"defol!" anlamında kullanılan bir söz
- siktirici
Bayağı, aşağılık, adi
- siktirip gitmek
başını alıp gitmek
- siktirmek
Defolup gitmek
- sil baştan
Önceden yapılanlar göz önüne alınmadan
- silah
Savunmak veya saldırmak amacıyla kullanılan araç; yarak, cebe
- silah arkadaşı
Birlikte savaşanlardan her biri
- silah atmak
tabanca, tüfek vb.nin tetiğini çekip ateşlemek
- silah başı etmek
askerlikte, verilen komut üzerine herkes görevi başına geçmek
- silah başına
silah başı etmek için verilen komut
- silah patlamak
silah ateş almak
- silah silaha girmek
karşılıklı olarak ateş etmek
- silah çatmak
silahları uç uca çapraz bir biçimde dayayarak durdurmak
- silah çekmek
silahla vurmaya davranmak
- silaha davranmak
kullanmak için silahına el atmak
- silaha sarılmak
silah kullanarak mücadeleye girişmek
- silahaltı
Askerlik görevi
- silahaltına almak
askerlik görevine başlatmak
- silahaltında bulunmak
askerlik görevini yapmak
- silahendaz
Gereğinde karaya çıkarılan, özellikle tüfeklerle donatılmış deniz eri
- silahhane
Silahların saklandığı, korunduğu yer
- silahlama
Silahlamak işi
- silahlamak
Silahlı duruma getirmek
- silahlandırma
Silahlandırmak işi
- silahlandırmak
Silahlı duruma getirmek
- silahlandırılma
Silahlandırılmak işi
- silahlandırılmak
Silahlandırma işine konu olmak
- silahlanma
Silahlanmak işi
- silahlanmak
Silahlı duruma gelmek
- silahlı
Silahı olan
- silahlık
Kışlada erlerin silahlarını yerleştirip bıraktıkları yer
- silahlılık
Silahlı olma durumu
- silahsız
Silahı olmayan
- silahsızlandırma
Silahsızlandırmak işi
- silahsızlandırmak
Silahsızlanmasına sebep olmak, silahsızlanmasını sağlamak, silahlarını bıraktırmak
- silahsızlanma
Genel barış ve güvenlik için silah gücünü, silah kuvvetlerini azaltma veya büsbütün ortadan kaldırma
- silahsızlanmak
Silahlanmaktan vazgeçmek
- silahsızlık
Silahsız olma durumu
- silahtar
Osmanlılar döneminde padişah, sadrazam, vezir vb. devlet büyüklerini korumakla, onların silahlarının bakımını muhafaza etmekle görevli kimse
- silahtar ağa
Osmanlı döneminde silahtarların başı olan, görevi sarayda padişahı korumak, törende padişahın kılıcını taşımak olan kimse
- silahtarlık
Silahtar olma durumu
- silahçı
Silah yapan veya satan kimse
- silahçılık
Silahçı olma durumu
- silahşor
Silah kullanmada usta olan kimse
- silahşorluk
Silahşor olma durumu
- silaj
Taze bitkilerin kıyılmış biçiminin bir siloda sıkıştırılarak korumaya ve saklamaya alınması yöntemi
- sildirebilme
Sildirebilmek işi
- sildirebilmek
Sildirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sildirilme
Sildirilmek işi
- sildirilmek
Silme işi yaptırılmak
- sildirme
Sildirmek işi
- sildirmek
Silme işini yaptırmak
- sildirtme
Sildirtmek işi
- sildirtmek
Sildirme işini yaptırmak
- silebilme
Silebilmek işi
- silebilmek
Silme ihtimali veya imkânı bulunmak
- silecek
Motorlu taşıtlarda ön camı silmeye, temizlemeye yarayan alet; silgeç, silgiç
- silgi
Kalem veya daktiloyla yazılmış, çizilmiş şeyleri silmeye yarayan, birleşiminde kauçuk olan nesne
- sili
Kilim, yünden dokunmuş yaygı
- Silifke
Mersin iline bağlı ilçelerden biri
- silik
Üstündeki yazı veya çizgiler silinmiş, bozulmuş, aşınmış olan
- silikat
Yapı malzemesi olarak kullanılan cam, çimento, tuğla vb. maddelerin birleşiminde bulunan, silisik asidin bazlarla birleşerek oluşturduğu tuz
- silikatlama
Silikatlamak işi
- silikatlamak
Kireç, taş, tahta vb. maddeleri sertleştirmek üzere silikata batırmak
- silikatlaşma
Bir maden oksidin silisle birleşerek silikat durumunu alması
- silikatlı
İçinde silikat bulunan
- silikleşme
Silikleşmek işi
- silikleşmek
Silik duruma gelmek
- silikleştirme
Silikleştirmek işi
- silikleştirmek
Silik duruma getirmek
- siliklik
Silik olma durumu
- silikon
Kapı, pencere vb.ndeki aralıkları örterek hava ve su geçmesini önlemek amacıyla kullanılan şeffaf ve yapışkan bir madde
- silikoz
Silis tozu içinde çalışan işçilerin yakalandıkları akciğer hastalığı
- siliksiz
Üzerinde silik bulunmayan
- silindir
Alt ve üst tabanları birbirine eşit dairelerden oluşan bir nesnenin eksenini dikey olarak kesen, birbirine paralel iki yüzeyin sınırladığı cisim; üstüvane
- silindir gibi ezmek
bir kimseyi her yönüyle güçsüz duruma getirmek
- silindir kalıplama
Plaka ve naylon benzeri ince levhaların silindir arasından geçirilerek üretilmeleri yöntemi
- silindir yağı
Yüksek viskoziteli ve parlama noktası yüksek olan, buhar makinelerinin valf ve silindirlerini yağlamak amacıyla kullanılan bir yağlama yağı
- silindir şapka
Resmî törenlerde sivillerin giydiği, silindir biçiminde siyah şapka; silindir
- silindiraj
Bir şeyin üzerinden silindir geçirme
- silindirli
Herhangi bir sayıda silindiri olan
- silindirsel
Silindirle ilgili; silindirik
- silindirsel yüzey
Doğrultman adı verilen düzlem bir eğriye dayanarak ve durağan bir doğruya paralel olarak yer değiştiren bir ana doğrunun çizdiği yüzey
- silinebilme
Silinebilmek işi
- silinebilmek
Silinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- silinip gitmek
bir şey birdenbire yok olmak veya unutulmak
- siliniş
Silinmek işi
- silinme
Silinmek işi
- silinmek
Silme işine konu olmak
- silinti
Bir yazının silinmiş olduğunu gösteren iz
- silintili
Silintisi olan
- silintisiz
Silintisi olmayan
- silip atmak
ilgi ve ilişkisini tamamen kesmek
- silip süpürmek
evi, ortalığı temizlemek
- silis
Kum, çakmak taşı, kuvars vb. silisyumun oksijenli birleşimleri
- silisik asit
Silikatların asitlerle birleşmesiyle elde edilen zayıf bir asit
- silisli
Yapısında veya birleşiminde silis bulunan
- silisseven
Silisli toprakları seven (bitki)
- silisyum
Atom sayısı 14, atom ağırlığı 28,09, yoğunluğu 2,34 olan, 1420 °C'de eriyen, endüstride geniş ölçüde kullanılan ve doğada oksijenden sonra en bol bulunan element (simgesi Si)
- silisçil
Silisli yerde yetişen (bitki)
- siliverme
Silivermek işi
- silivermek
Çabucak silmek
- Silivri
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- siliş
Silmek işi
- silkeleme
Silkelemek işi
- silkelemek
Üstündeki şeyleri düşürmek, kaydırmak için bir şeyi üst üste, birden silkmek
- silkelenebilme
Silkelenebilmek işi
- silkelenebilmek
Silkelenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- silkeleniş
Silkelenmek işi
- silkelenme
Silkelenmek işi
- silkelenmek
Silkeleme işine konu olmak
- silkeleyebilme
Silkeleyebilmek işi
- silkeleyebilmek
Silkeleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- silkeleyiş
Silkelemek işi
- silki
Uykuda sıçrama
- silkilme
Silkilmek işi
- silkilmek
Silkme işi yapılmak
- silkindirme
Silkindirmek işi
- silkindirmek
Silkinmesini sağlamak
- silkinebilme
Silkinebilmek işi
- silkinebilmek
Silkinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- silkinip sıyrılmak
kendine gelip kurtulmak
- silkiniş
Silkinmek işi
- silkinme
Silkinmek işi
- silkinmek
Üstünü silkmek
- silkinti
Ürkerek sıçramak
- silkip atmak
her türlü ilgisini kesmek
- silkme
Silkmek işi
- silkmek
Üstündeki şeyleri düşürmek veya temizlemek için bir şeyi kuvvetle sallamak, sarsmak
- silktirme
Silktirmek işi
- silktirmek
Silkme işini yaptırmak
- sille
Elin iç yüzüyle vurulan tokat
- sille tokat
Döverek, tokatlayarak
- silme
Silmek işi
- silme kalıbı
İnce madenî plaka üzerine oyulan ve taş yüzeyinde silme işlemini ayarlamaya yarayan alet
- silme makinesi
Profil, kaval çubuk vb. maddelerin silme işleminde kullanılan makine
- silme tahtası
Ölçeğe tepeleme doldurulan tahılın üst yüzeyinin ölçekle aynı düzeye getirilmesi için kullanılan tahta
- silmece
Ağzına kadar dolacak bir biçimde
- silmeci
Silme işini yapan usta
- silmecilik
Silmecinin yaptığı iş
- silmek
Bir şeyin ıslaklığını gidererek kuru duruma getirmek
- silo
Tahıl vb. ürünlerin korunduğu, saklandığı veya depolandığı, genellikle silindir biçiminde ambar; sarpın
- silo yemi
Su yönünden zengin, dayanıklılığı düşük, her tür kaba yemin silo kabı adı verilen kaplarda, havasız ortamda, belli bir süre süt asidi bakterileri mayalanmasına tabi tutulmaları sonucu elde edilen yem
- silolama
Silolamak işi
- silolamak
Tarım ürünlerini siloya koyup yığmak veya saklamak
- Silopi
Şırnak iline bağlı ilçelerden biri
- silsile
Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra
- silsilename
Bir kimsenin silsilesini gösteren çizelge
- Silvan
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- silüet
Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle beliren görüntüsü
- silüryen
Birinci Çağ'ın ikinci dönemi ve bu dönemde oluşan yer katmanları
- sim
Genellikle işlemelerde kullanılan, gümüş görünüşünde ve parlaklığında olan iplik vb
- sim kart
Cep telefonuna takılarak genel ağa bağlanmayı sağlayan, abone kimlik bilgilerini ve telefon rehberini barındıran kart
- sima
Kimse, insan, tip
- simaen
Yüz olarak
- Simav
Kütahya iline bağlı ilçelerden biri
- simge
Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret; alem, remiz, rumuz, timsal, sembol
- simgeci
Simgecilik yanlısı olan; sembolist
- simgecilik
Olayları yorumlamaya veya inançları anlatmaya yarayan simgeler sistemi; sembolizm
- simgeleme
Simgelemek durumu
- simgelemek
Simge durumuna getirmek
- simgeleşme
Simgeleşmek işi; sembolleşme
- simgeleşmek
Simge durumuna gelmek; sembolleşmek
- simgeleştirilme
Simgeleştirilmek işi; sembolleştirilme
- simgeleştirilmek
Simgeleştirme işine konu olmak; sembolleştirilmek
- simgeleştirme
Simgeleştirmek işi; sembolleştirme
- simgeleştirmek
Bir olayı, bir insan veya bir duyguyu sembollere başvurarak anlatmak; sembolleştirmek
- simgesel
Simge ile ilgili; sembolik
- simgesel mantık
Simgesel kalıplara verdiği önemli yerden dolayı çağdaş mantığa verilen ad
- simgesellik
Simgesel olma durumu; semboliklik
- simit
Halka biçiminde, genellikle üzerine susam serpilmiş çörek
- simit fırını
Simit pişirip satan fırın; simitçi fırını
- simit kebabı
Az yağlı kıyma, köftelik bulgur, soğan, sarımsak ve baharat kullanılarak hazırlanan karışıma köfte biçimi verildikten sonra şişte pişirilen bir kebap türü
- simitçi
Simit yapan veya satan kimse
- simitçilik
Simit yapma veya satma işi
- simyacılık
Simyacı olma durumu
- simülasyon
Sanayi, bilim ve eğitimde gerçek olayları, işlemleri deney koşulları altında oluşturarak bu olayları inceleme ve araştırmaya yönelik çözümleme tekniği; öğrence
- simülatör
Bilişim teknolojileri kullanılarak yapılan, gerçeğe uygun yapay öğrenme aygıtı; öğrencelik
- sinagog
Yahudilerin ibadet etmek için toplandıkları yer; Yahudi tapınağı, havra
- sinameki
Baklagillerden, sıcak bölgelerde yetişen, birçok türü bulunan bir bitki (Cassia)
- sinameki gibi
mızmız, sevimsiz, kimseyle ilişki kurmayan (kimse)
- Sinanpaşa
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- sinara
Büyük zoka
- sinarit
İzmaritgillerden, Marmara ve Akdeniz'de yaşayan, pullu, eti beğenilen bir balık (Dentex vulgaris)
- sincabi
Bu renkte olan
- Sincan
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- sincap
Sincapgillerden, ağaçlarda yaşayan, genellikle meyveyle beslenen, çok tüylü, uzun kuyruklu, ince gövdeli bir hayvan; değin (II), çekelez (Sciurus vulgaris)
- sincap rengi
Kahverengi ile kurşun rengi arasında olan renk; sincabi
- sincapgiller
Kemirgen memeli hayvanları içine alan geniş bir familya
- Sincik
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- sindirebilme
Sindirebilmek işi
- sindirebilmek
Sindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sindirilebilme
Sindirilebilmek işi
- sindirilebilmek
Sindirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sindirilme
Sindirilmek işi
- sindirilmek
Sindirme işine konu olmak
- sindirim
Besinlerin çeşitli enzimlerle eritilerek, parçalanarak ince bağırsakta emilebilir, kana karışabilir duruma gelmesi için uğradıkları fiziksel ve kimyasal değişikliklerin bütünü; hazım
- sindirim bilimci
Sindirim sistemi hastalıkları hekimi; gastroenterolog
- sindirim bilimi
Tıbbın sindirim organları hastalıklarını inceleyen dalı; gastroenteroloji
- sindirim organları
Sindirim aygıtı içinde yer alan organların bütünü
- sindirim sistemi
Organizmada besin maddelerinin sindirilip emilmelerini ve geri kalan atıkların dışarı atılmalarını sağlayan organların bütünü; sindirim aygıtı
- sindiriş
Sindirme işi
- sindirme
Sindirmek işi
- sindirmek
Sinmesini sağlamak veya sinmesine sebep olmak; pıstırmak, sındırmak
- sine
Bir şeyin içi, derinliği, özü; bağır, gönül, yürek
- sinek
Çift kanatlılardan, birtakım uçucu böceklerin genel adı; cibin
- sinek avlamak
müşterisi olmayıp boş oturmak
- sinek kuşu
Serçegillerden, küçük, güzel bir tür kuş (Trochilus)
- sinek küçüktür ama mide bulandırır
önemsiz, küçük gibi görünen bir şeyin kötü ve olumsuz bir izlenim yarattığını anlatan bir söz
- sinek mantarı
Orman altlarında ve ormanlara yakın çayırlık alanlarda yaz ve sonbahar aylarında yetişen, sapında sabit bir halka bulunan, turuncu ve kırmızı tonlardaki şapkası beyaz beneklerle kaplı, zehirli, bazitli bir tür mantar; deli mantar, gelin mantarı (Amanita muscaria)
- sinek sıklet
Boksta 48 kilogramdan 51 kilograma kadar olan ağırlık; sinek ağırlık
- sinekkapan
Droseragillerden, Kuzey Karolina bataklıklarında yetişen, yapraklarına konan sinekleri, böcekleri sıkıp emen bir bitki (Dionaea muscicapa)
- sinekkapangiller
Sıcak ve ılıman bölgelerde, özellikle bataklıklarda böcekle beslenen bitkileri içine alan bir bitki familyası
- sinekkaydı
Özenle yapılmış (sakal tıraşı)
- sineklenme
Sineklenmek işi
- sineklenmek
Sineği çoğalmak
- sinekler
Birçok sinek türünü içine alan çift kanatlılar familyası
- sineklik
Sinekleri kovmaya yarayan ucu püsküllü değnek
- sinekoloji
Hayvan ve bitki topluluklarını inceleyen bilim dalı
- sinekolojik
Sinekoloji ile ilgili
- sinekromi
Filmlerin renklendirilmesi ile ilgili sinema kolu
- sineksavar
Sinekleri öldürmekte kullanılan sprey biçimindeki zehirli ilaç
- sinekten yağ çıkarmak (veya çıkartmak)
olmayacak şeylerden yararlanmaya çalışmak
- sinekçil
Serçegillerden, Amerika’nın sıcak bölgelerinde yaşayan, sinekle beslenen, bir kuş; sinekyutan (Muscicapa)
- sinema
Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir ekran veya perde üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi
- sinema endüstrisi
Film yapımını, dağıtımını gerçekleştiren, sinema araçlarını üreten endüstri; sinema sanayisi
- sinema perdesi
Film görüntüsünün yansıtıldığı bez veya plastik maddeden yapılmış beyaz satıh; ekran
- sinema salonu
Film gösterimi için seyircilere ayrılan geniş salon
- sinema sanatçısı
Sinema yapımında emeği geçen sanatçı
- sinema tekniği
Bir sinema filmini yaratmada kullanılan teknik araçlarla ilgili yöntem
- sinemacı
Sinemanın çeşitli kollarından birinde çalışan kimse; filmci
- sinemacılık
Sinema filmlerinin gerçekleştirilmesi için gerekli araç ve gereçleri yapmak, film çevirmek, bunların sürüm ve dağıtımını sağlamak amacıyla yapılan çalışmaların tümü; filmcilik, sinematografi
- sinemalaştırma
Sinemalaştırmak işi
- sinemalaştırmak
Sinema durumuna getirmek
- sinemasever
Sinemayı seven, sinema sanatı, kültürü ve çalışmalarıyla ilgilenen (kimse)
- sinemaseverlik
Sinemasever olma durumu
- sinemaskop
Geniş bir sahnenin 55 milimetrelik film üzerindeki görüntüye sığdırılmasından sonra göstericiye takılan, ikinci bir merceğe sıkıştırılmış görüntüyü, asıl büyüklüğüne çevirmesi temeline dayanan geniş perde ve üç boyutlu sinema tekniği
- sinematek
Sinema filmlerinin sanat, eğitim ve genellikle kültür amaçları göz önünde tutularak toplandığı, korunduğu yer veya kurum
- sinematograf
Görüntüleri film üzerine kaydetmeye yarayan araç
- sinematografik
Sinemaya ilişkin, sinemayla ilgili
- sinerama
Mercekleri 27 milimetre aralıklı üç ayrı alıcının yan yana birleştirilip eşlemeli olarak çalıştırılmasıyla ortaya çıkan bir geniş perde ve üç boyutlu sinema tekniği
- sinerji
Bir işi yapmak ve sonuçlandırmak için varılan ortak istek, güç
- sinerji yaratmak
bir sonuca katkısı olabilecek birkaç etkeni bir arada harekete geçirerek güç elde etmek
- sinerjik
Görevdaşlık ile ilgili
- sineroman
Sinema için kaleme alınan roman
- sinestezik
Başka nitelikte bir duyum uyandıran
- sineye çekmek
kötü bir davranış, söz veya olaya ister istemez katlanmak
- sineyimillet
Halk içi, halk kucağı
- sineyimillete dönmek
bulunduğu makamı veya görevi terk edip halktan biri olmak
- singin
Utangaç, sıkılgan
- sini
Üzerinde yemek de yenilebilen, yuvarlak, bakır veya pirinçten büyük tepsi
- sinik
Sinmiş, yılmış, pusmuş
- sinir
Duyu ve hareket uyarılarını beyinden organlara, organlardan beyne ileten beyazımsı teller ve bu tellerin oluşturduğu demet; asap
- sinir bilimi
Sinir sistemini inceleyen tıp dalı; asabiye, nöroloji
- sinir bilimsel
Sinir bilimi ile ilgili; nörolojik
- sinir buhranı
Ruhsal sıkıntı veya bunalım
- sinir buhranı geçirmek
bunalım içinde olmak
- sinir buhranına tutulmak
bunalım geçirmek
- sinir doku
Beyni ve sinirleri oluşturan ve nöron denilen hücrelerle örülmüş bulunan doku
- sinir gazı
Solunum, enjeksiyon veya deriden nüfuz yoluyla vücuda girip sinir hücrelerine zarar vererek vücutta istemsiz kasılma ve ölüme sebep olan kimyasal madde
- sinir hastalığı
Sinir sistemiyle ilgili hastalıkların genel adı
- sinir hastası
Sinir hastalığına tutulmuş olan; nevropat
- sinir ilacı
Sinir sistemiyle ilgili bir hastalığı tedavi etmek için kullanılan yatıştırıcı ilaç
- sinir kanatlılar
Saydam olan kanatları ağ biçiminde damarlarla örülü, dört kanatlı böcekler takımı
- sinir kesilmek
çok sinirlenmek, öfkelenmek
- sinir küpü
Çok sinirli
- sinir küpü olmak
aşırı derecede sinirli olmak
- sinir küpüne dönmek
aşırı derecede sinirlenmek
- sinir küpüne çevirmek
aşırı derecede sinirlendirmek
- sinir otları
İki çenekli, çiçekli bitkiler takımı
- sinir otu
Sinir otugillerden, çiçekleri tek bir sapın ucunda başak durumunda, birçok yabani türü bulunan ve hekimlikte kullanılan bir bitki (Plantago)
- sinir otugiller
Sinir otlarından, iki çenekli, bitişik taç yapraklı bitkiler familyası
- sinir sahibi olmak
devamlı sinirlenir durumda olmak
- sinir savaşı
Söz veya davranışlarla birbirini sinirlendirme; sinir harbi
- sinir sistemi
Yüksek yapılı organizmalarda, organizmanın yaşadığı ortama uymasını, çeşitli organların iş birliği durumunda çalışmasını sağlayan, sinir hücreleri, sinirler ve sinir merkezinden oluşan sistem
- sinir törpüsü
Sinirleri, ruhsal durumu zayıflatan, yıpratan şey
- siniri oynamak
öfkelenmek, sinirlenmek
- siniri tutmak
birdenbire sinirlenmek veya davranışlarını denetleyememek
- sinirine dokunmak
hoşuna gitmemek, sinirlendirmek
- sinirleme
Sinirlemek işi
- sinirlemek
Etin içindeki kas kirişlerini ve kalın zarları ayıklamak
- sinirlendirme
Sinirlendirmek işi
- sinirlendirmek
Sinirlenmesine sebep olmak
- sinirlenebilme
Sinirlenebilmek işi
- sinirlenebilmek
Sinirlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sinirleniş
Sinirlenmek işi
- sinirlenme
Sinirlenmek işi; asabileşme
- sinirlenmek
Duygu ve davranışlarını denetleyemeyecek duruma gelmek; asabileşmek, feveran etmek
- sinirleri altüst olmak
sinirleri bozulmak, sinirlenip ne yapacağını şaşırmak
- sinirleri ayakta olmak
çok sinirlenmiş veya öfkelenmiş bulunmak
- sinirleri bozmak
kızdırmak, öfkelendirmek
- sinirleri bozulmak
çok sinirlenmek, ne yapıp edeceğini bilmeden şaşkın, karmaşık bir duruma düşmek
- sinirleri boşanmak
sinirlenip kendini tutamayarak gülmek, ağlamak veya bağırmak
- sinirleri gergin olmak
sinirlendirici yeni bir olay çıkarsa hemen tepki gösterecek durumda olmak
- sinirleri gerilmek
sinirlenmeye hazır bir durumda bulunmak
- sinirleri gevşemek (veya yatışmak)
sinirliyken ferahlamak, sakinleşmek
- sinirleri kuvvetli
Kolayca, çabuk heyecanlanmayan veya sinirlenmeyen
- sinirleri zayıf
Kolayca, çabuk heyecanlanan veya sinirlenen
- sinirlerine hâkim olmak
davranışlarını ve kendini denetleyebilmek, soğukkanlı olmak
- sinirlerini bozmak
kızdırmak, sinirlendirmek
- sinirlerini germek
birini sinirlenmeye hazır bir duruma getirmek
- sinirli
İçinde sinir bulunan
- sinirlilik
Sinirli olma durumu; sinir bozukluğu, asap bozukluğu, asabilik, asabiyet
- sinirsel
Sinirle ilgili; asabi, nevrotik
- sinirsiz
Siniri olmayan
- sinirsizlik
Sinirsiz olma durumu
- sinizm
İnsanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan bütün gereksinmelerden sıyrılarak kendi kendine erişebileceğini savunan Antisthenes'in öğretisi; kinizm
- siniş
Sinmek işi
- sinkaf
Erkek cinsel organı ile ilgili bütün küfür ve kötü sözlerin, Arap harflerinden “sin” ve “kaf” harflerini kullanarak güzel adlandırmaya yönelik kısaltılmış biçimi
- sinkaf etmek
erkek cinsel organını anarak küfretmek
- sinkaflı
İçinde küfür bulunan, küfür içeren (söz, konuşma)
- sinkaflı küfür
İçinde erkek cinsel organı geçen küfür
- sinme
Sinmek işi; pısma
- sinmek
Kendini göstermemek için büzülerek saklanmak; pısmak, pusmak
- Sinolog
Sinoloji bilgini
- Sinoloji
Çin dili, medeniyeti, tarihi vb. konuları inceleyen bilim dalı
- Sinop
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Sinoplu
Sinop ilinden olan kimse
- Sinopluluk
Sinoplu olma durumu
- sinoptik
Konuyu aynı yönden ele alan
- sinsi
Gizli ve kurnazca kötülük yapan
- sinsice
Gizlice, belli etmeden yapılan
- sinsileşme
Sinsileşmek işi
- sinsileşmek
Sinsi duruma gelmek
- sinsilik
Sinsi olma durumu
- sinsin
Geceleyin, ateş çevresinde, genç erkeklerin davul ve zurna eşliğinde oynadıkları bir halk oyunu
- sintigrafi
Gama ışını yayan radyoaktif bir izotopun organizma içindeki yolunu izlemek temeline dayanan tanı yöntemi
- sintine
Geminin içinde en alt bölüm
- sinyal
Bir şey bildirmek için verilen işaret
- sinyal almak
işaret almak, belirtilerin farkına varmak
- sinyal lambası
Genellikle motorlu taşıtlarda, taşıtın hangi yöne döneceğini gösteren lamba
- sinyal müziği
Radyo ve televizyonda programın başında çalınan müzik
- sinyal vermek
bir şeyi işaretle bildirmek
- sinyalizasyon
Demir yolu, kara yolu ve limanlarda trafiği düzenleyen ışıklı sistem
- sinyor
İtalya'da "bay" anlamında kullanılan bir ünvan
- sinyora
İtalya'da "kadın" anlamında kullanılan bir unvan
- sinüs
Organların veya dokuların arasında bulunan boşluklar
- sinüzit
Ateş, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve akıntı ile kendini gösteren, burun boşluğuna yakın bulunan kemik içindeki boşluklardan bir veya daha fazlasının iltihaplanması
- sinüzoidal
Sinüzoit ile ilgili olan
- sinüzoit
Bir çemberin, sıfır dereceden 360 dereceye kadar olan yaylarının sinüslerinin değişmelerini grafik ile gösteren devirli düzlem eğri
- sipahi
Osmanlılarda kapı kulu teşkilatındaki atlı asker
- sipahilik
Sipahi olma durumu
- sipariş
Yapılması ısmarlanan şey
- sipariş almak
bir şeyin yapılması veya gönderilmesi kendisine ısmarlanmak
- sipariş etmek
bir şeyin yapılmasını veya bir şeyin gönderilmesini bu işlerle uğraşan birinden istemek, ısmarlamak
- sipariş vermek
bir şeyin yapılmasını, getirilmesini veya gönderilmesini bu işlerle uğraşan birine ısmarlamak
- siparişçi
Sipariş veren kimse
- siper
Korunulacak, arkasına, altına veya içine girerek saklanılacak yer
- siper almak
bir şeyi veya bir yeri siper olarak kullanıp gizlenmek
- siper etmek
kendini veya bir şeyi korumak amacıyla bir başka şeyi siper olarak kullanmak
- siper olmak
birini veya bir şeyi korumak amacıyla kendini siper olarak kullanmak
- sipere yatmak
siper içine saklanmak, gizlenmek
- siperlenme
Siperlenmek işi
- siperlenmek
Korunmak, saklanmak amacıyla bir yeri, bir şeyi kendine siper etmek veya siper altına, arkasına geçmek veya içine girmek
- siperli
Siperi olan
- siperlik
Güneş ve yağmurun etkisinden korumak amacıyla şapka, kapı, lamba vb.nin önüne yapılan çıkıntı; güneşlik, siper
- siperlikli
Siperliği bulunan
- siperliksiz
Siperliği bulunmayan
- sipersiz
Siperi olmayan
- sipolin
Katmanlarında iç içe daireler bulunan billurlu bir kalker türü
- sipsi
Ağaç dallarından yapılan düdük
- sipsivri
Çok sivri
- sipsivri kalmak
herkesin gitmesiyle yalnız kalmak
- sir ağda
Reçineden üretilen, elektrikle ısıtılan makinelerde eritildikten sonra tene uygulanan, ardından özel kâğıtlarıyla bastırılıp çekilen bir tür ağda
- sirayet
Hastalık başkalarına geçme, bulaşma
- sirayet etmek
hastalık geçmek, bulaşmak
- siren
İtfaiye, cankurtaran ve polis araçlarında bulunan, tiz ses çıkaran uyarıcı alet
- siret
Bir kimsenin ahlakı, hayat tarzı, dışa yansıyan davranışı, kişiliği, seciyesi, karakteri, suret karşıtı
- sireten
Huy ve karakter bakımından
- sireti suretine uymamak
içyüzüyle dış görünüşü uyumsuz olmak, göründüğü gibi olmamak
- siretünnebi
Hz. Muhammed’in hayat hikâyesi; siretünnebevi
- sirk
Cambazların ve eğitilmiş hayvanların gösteri yaptıkları, genellikle kapalı yer
- sirke
Bit, tahtakurusu vb. asalak böceklerin yumurtası; bit sirkesi
- sirke sineği
Çift kanatlılardan, sirke veya çürük meyvelerin bulunduğu yerlerde yaşayan, genetik, biyoloji ve sinir bilimi araştırmalarında deney hayvanı olarak kullanılan, kısa duyargalı bir tür sinek (Drosophila melanogaster)
- sirkeci
Sirke yapan veya satan kimse
- sirkecilik
Sirke yapma veya satma işi
- sirkelenme
Sirkelenmek işi
- sirkelenmek
Birçok sirke türemek
- sirkeleşme
Sirkeleşmek işi
- sirkeleşmek
Sirke durumuna gelmek
- sirkeli
Üzerinde veya içinde sirke oluşmuş olan
- sirkelik
Sirke yapmaya yarar
- sirken
Ispanakgillerden, ılıman iklime sahip olan yerlerde kendi kendine yetişen, ıspanağa benzer görünümlü, yaprakları damarlı ve koyu yeşil renkli olan, tek yıllık bir bitki; yabani ıspanak, yalancı ıspanak, tel ıspanak (Chenopodium album)
- sirkengebin
Su, elma sirkesi ve bal karıştırılarak yapılan bir tür şerbet
- sirmo
Doğu Anadolu'da yetişen bir tür yabani sarımsak (Allium atrovilaceum, Allium vineale)
- siroko
Akdeniz havzasında görülen çok sıcak bir rüzgâr
- siroz
Karaciğerin büyümesi veya işlevlerinin körelmesi ile ortaya çıkan bir hastalık
- sirozlu
Siroza yakalanmış olan
- sirtaki
Kolların ve ayak hareketlerinin önemli olduğu, giderek hızlanan bir tür halk oyunu
- sirto
Türk müziğinde genellikle neşeli ve hareketli nağmeler içeren bir tür oyun havası
- sis
Atmosferdeki su buharının yeryüzüne yakın yerlerde yoğuşmasıyla oluşan alçak bulut tabakası
- sis bombası
Sis oluşturmak için kullanılan bomba
- sis farı
Motorlu taşıtlarda sisli havalarda görüş mesafesini çoğaltan far
- sis lambası
Sisli havalarda trafiği kolaylaştırmak için kullanılan, sarı ışık veren bir lamba
- sis perdesi
Ordunun hareketlerini düşmandan saklamak için istenilen bir yerde oluşturulan perde görünümünde sis
- sis perdesi aralanmak
gizli ve karanlık noktalar ortaya çıkmak
- sisleme
Sislemek işi
- sislemek
Serada bitkinin ihtiyacı olan nemi sağlamak ve ortam sıcaklığını düşürmek amacıyla küçük damlalar biçiminde su püskürtmek
- sislendirme
Sislendirmek işi
- sislendirmek
Sislenmesine sebep olmak, sisli duruma getirmek
- sislenme
Sislenmek işi
- sislenmek
Sisle kaplanmak, sise bürünmek
- sisli
Üzerine sis inmiş olan, sislenmiş
- sismik
Depremle ilgili
- sistem
Bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni
- sistemci
Planlı programlı yaşamayı seven kimse
- sistemcilik
Toplum biliminde etkileşim alanlarını çeşitli sistemlere ayıran bilim yöntemi
- sistemik
Sayısal ve ekonomik konulara belli sistemler çerçevesinde bakan
- sistemleşme
Sistemleşmek işi
- sistemleşmek
Sistemli duruma gelmek
- sistemleştirme
Sistemleştirmek işi
- sistemleştirmek
Sistemli duruma getirmek
- sistemli
Belli ilkelere, kurallara uyan; dizgeli, sistematik
- sistemlilik
Sistemli olma durumu; sistematiklik, dizgelilik
- sistemsiz
Belirli kural ve ilkelere uymayan; dizgesiz
- sistemsizlik
Sistemsiz olma durumu
- sistire
Tahta vb.nin üzerindeki ufak pürüzleri giderip onu dümdüz bir duruma getirmeye yarayan ince çelik lama
- sistireci
Sistire yapan kimse
- sistireleme
Sistirelemek işi
- sistirelemek
Düzgün bir yüzey elde etmek için tahta vb. şeyleri sistireden geçirmek
- sistit
Genellikle bakterilerin sebep olduğu sidik torbası yangısı
- sistol
Kalp kasının kasılma devresi
- sit
Tarih öncesinden günümüze kadar değişik çağların ve uygarlıkların kültür değerlerini temsil eden eser veya kalıntı
- sit alanı
Üzerinde sit olarak kabul edilmiş eser veya kalıntı bulunan yer
- sitayişkâr
Övücü, öven
- site
Genellikle belli meslek adamları için yapılmış veya belli amaçlarla kurulmuş konutlar topluluğu, iş merkezi
- sitem
Bir kimseye, yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme
- sitem etmek
bir kimseye üzüldüğünü, kırıldığını öfkelenmeden belirtmek
- sitemde bulunmak
sitem etmek
- sitemkâr
Sitem edici, sitem eden
- sitemkârlık
Sitemkâr olma durumu
- sitemli
Sitem taşıyan
- sitemlilik
Sitemli olma durumu
- sitemsiz
Sitem taşımayan
- sitemsizlik
Sitemsiz olma durumu
- sitil
Bakırdan yapılmış, kulplu, büyük bakraç veya kova; çitil
- sitoplazma
Çekirdek dışta kalmak üzere protoplazma yığını
- sitotoksik
Hücrelerin yapı ve işleyişinde hasara veya hücre ölümüne sebep olan (madde)
- sitteisevir her saati bir devir
"fırtına günlerinde hava her saat değişikliğe uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- sitteisevir kapıyı çevirir
kötü havalarda dışarı çıkmamayı öğütleyen bir söz
- sittinsene
Çok uzun zaman
- Sivas
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Sivaslı
Uşak iline bağlı ilçelerden biri
- Sivaslılık
Sivaslı olma durumu
- Siverek
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- sivil
Askerî olmayan
- sivil polis
Emniyet teşkilatında görevi gereği üniformasız çalışan polis; sivil, taharri memuru
- sivil savunma
Barışta doğal afetlere karşı, savaşta sıcak çatışma içinde sivil halkı korumaya yönelik önlemler bütünü
- sivil toplum
Devletin denetimi altında olmayan, kararlarını bağımsız olarak vererek toplumsal etkinliklerde bulunan bireyler topluluğu
- sivil toplum kuruluşu
Toplumdaki çeşitli sorunları bağımsız olarak ele alıp kamuoyunu bilgilendirme ve aydınlatma görevi yapan, öneriler sunan her türlü birlik; sivil toplum örgütü
- sivil yönetim
Askerî açıdan bağımlı olmayan yönetim biçimi; sivil idare
- sivilce
İçinde irin bulunan küçük deri kabarcığı, en küçük çıban
- sivilceli
Sivilceleri olan (kimse)
- sivilde
Bulunulan resmî ortamın dışında
- sivilleşme
Sivilleşmek durumu
- sivilleşmek
Sivil duruma gelmek
- sivilleştirme
Sivilleştirmek işi
- sivilleştirmek
Sivil duruma getirmek
- sivillik
Sivil olma durumu
- sivri
Ucu keskin ve batıcı olan
- sivri akıllı
Acayip düşünceleri olan ve kimsenin aklını beğenmeyen (kimse); sivri fikirli
- sivri akıllılık
Sivri akıllı olma durumu
- sivri biber
Uzunca ve ince yeşilbiber
- sivri dil
İğneleyici ve kırıcı üslup
- sivri dilli
İğneleyici ve kırıcı söz söyleyen (kimse)
- sivri dillilik
Sivri dilli olma durumu
- sivri fikirlilik
Sivri fikirli olma durumu
- Sivrice
Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri
- sivrifare
Kurtçuk ve böceklerle beslenen ve bu bakımdan tarıma yararlı sayılan küçük, memeli bir hayvan (Sorex araneus)
- Sivrihisar
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- sivrikuyruk
Uzunluğu 3-12 milimetre olan, insanların, özellikle çocukların bağırsaklarında yaşayan küçük bir solucan; oksiyür
- sivrilebilme
Sivrilebilmek işi
- sivrilebilmek
Sivrilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sivrileşme
Sivrileşmek işi
- sivrileşmek
Genel tutum veya geleneklerin dışında davranmak
- sivrileştirme
Sivrileştirmek işi
- sivrileştirmek
Sivri duruma getirmek
- sivrilik
Sivri olma durumu
- sivriliş
Sivrilmek işi
- sivrilme
Sivrilmek işi; temeyyüz
- sivrilmek
Sivri duruma gelmek; sivrileşmek
- sivriltme
Sivriltmek işi
- sivriltmek
Sivri duruma getirmek
- sivrisinek
Çift kanatlılardan, sulak, bataklık yerlerde çok üreyen, insan ve memeli hayvanların kanıyla beslenen, birçok türü bulunan ve bir türü sıtma mikrobu aşılayan ve bulaşıcı hastalıkları yayan uçucu böcek (Culexpipiens)
- sivriç
Kaya çatlakları arasına sokulup üzerine balyozla vurulan, ucu sivri, yaklaşık 1 metre boyunda çelik çubuk
- siya
Kürekleri tersine kullanarak sandalı geriye yürütme
- siya siya gitmek
geri geri gitmek
- siyah
ak, beyaz karşıtı
- siyah beyaz
Yalnız siyah çizgilerle kâğıdın beyazlığından oluşan resim veya bu iki rengi verecek gibi hazırlanmış klişe tekniği
- siyah kese
Ahilikte esnafa ait nakit paraların saklandığı kese
- siyah nokta
Özellikle yüzdeki gözeneklerde kirin birikmesiyle oluşan iltihaplı veya iltihapsız siyah leke
- siyah pirinç
Beyaz pirince göre daha sert yapısı olan, lifli, glütensiz, antioksidan bakımından zengin, pişince rengi koyu mora dönen, siyah renkli bir tür pirinç
- siyah ırk
Teninin rengi koyu siyah olan insan ırkı
- siyahlanma
Siyahlanmak durumu
- siyahlanmak
Siyah duruma gelmek
- siyahlatma
Siyahlatmak işi
- siyahlatmak
Rengini siyaha çevirmek
- siyahlaşma
Siyahlaşmak işi
- siyahlaşmak
Rengi siyaha dönmek
- siyahlaştırma
Siyahlaştırmak işi
- siyahlaştırmak
Siyahlaşma işini yaptırmak
- siyahlı
Siyahı bulunan
- siyahlık
Siyah olma durumu, kara renk
- siyahımsı
Rengi siyahı andıran, siyaha benzeyen; siyahımtırak
- siyak
Sözün gelişi, anlatım biçimi
- siyakat
Genellikle devlet dairelerinde kullanılmış bir yazı türü
- siyakusibak
Sözdeki uygunluk ve tutarlılık; sibakusiyak
- Siyam ikizleri
Birbirine yapışık doğan ikizler; Siyam ikizi
- Siyam kedisi
Güneydoğu Asya’ya özgü, mavi gözlü, genellikle kısa tüylü, gövdesi açık, patisinin, kuyruğunun, kulağının ve başının ön kısmı kahverengi bir tür kedi
- siyanojen
Suda çözünebilen, 1,8 yoğunluğunda olan, -21 0C'de sıvılaşan zehirli, keskin kokulu, renksiz bir gaz (simgesi Cy)
- siyanür
Hidrosiyanik asidin tuzu veya esteri olan çok güçlü bir zehir
- siyanürik
İçinde siyanür bulunan (madde, asit)
- siyanürleme
Siyanürlemek işi
- siyanürlemek
Siyanürden geçirmek
- siyasal
Politika ile ilgili; siyasi, politik
- siyasal parti
Siyasi parti
- siyasallık
Siyasal olma durumu; siyasilik, politiklik
- siyaset
Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış
- siyaset bilimi
Siyasal kuramları ve bu kuramların uygulamalarını inceleyen bilim dalı
- siyaset meydanı
Siyasi konularda çeşitli kesimlerden görüşlerin ortaya konduğu ve tartışıldığı yer veya ortam
- siyaseten
Siyaset bakımından, siyaset açısından
- siyasetname
Siyaset bilimini anlatan ve bu konuda öğüt veren eser
- siyasetçilik
Siyasetçinin işi
- siyasi ambargo
Bir ülkeyi cezalandırmak amacıyla siyasi alanda yaptırım uygulama
- siyasi coğrafya
Devlet ile ülke arasındaki ilgiyi kuran ve inceleyen beşerî coğrafyanın bir kolu
- siyasi harita
Devlet ve ülke sınırlarını gösteren harita
- siyasi parti
Politik hayatın en önemli ögesi olan ve belli bir siyasi görüşü temsil eden parti; siyasal parti
- siyasilik
Siyasi olma durumu
- siyasiyat
Politikayla ilgili işler
- siyatik
Kalça siniri
- siyek
Sidik torbasından başlayarak dışarıya kadar uzanan sidik yolunun son bölümü; üretra
- siyenit
Kuvarssız granit, ortoklaz, mika, hornblentten oluşan plütonik kayaç
- siyer
Hz. Muhammed’in hayatını inceleyen bilim
- siyez bulguru
Siyez buğdayının kaynatıldıktan sonra kurutulması ve kabuğunun çıkarılıp öğütülmesiyle elde edilen bir tür bulgur
- siyez buğdayı
Buğdaygillerden, Avrupa’nın bazı yerlerinde, Balkanlarda ve Türkiye’de Kastamonu başta olmak üzere Kocaeli, Tekirdağ civarında yetiştirilen, tek başakçıklı, sıkı kavuz yapılı, 14 kromozomluk genetiği bozulmamış yapısı ve yaklaşık 10.000 yıllık geçmişi ile dünyanın ilk buğdayı olarak bilinen buğday türü; kaplıca (II) (Triticum monococcum)
- siyez unu
Siyez buğdayının öğütülmesiyle elde edilen un
- siyim siyim
İnce ince, yavaş yavaş; siyem siyem, süyüm süyüm
- siyim siyim ağlamak
hafif hafif, ince ince, durmadan gözyaşı dökmek
- siyim siyim yağmak
yağmur, kar ince ince yağmak
- siyme
Siymek işi
- siymek
Kedi, köpek işemek
- siyonist
Siyonizmle ilgili
- siyonistlik
Siyonist olma durumu
- siyonizm
XIX. yüzyıl sonlarında çeşitli ülkelerde Yahudilerce ortaya atılan, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan akım
- siz
Çokluk ikinci kişi zamiri
- siz bilirsiniz
"nasıl istersiniz öyle olsun" anlamında kullanılan bir söz
- siz sağ olun
"ne yapalım, ziyanı yok" anlamında kullanılan bir söz
- sizce
Size göre, sizin düşüncenizce
- sizcesi
Size göre olanı
- sizden
karşı taraftan olan (kimse)
- sizden iyi olmasın
birinin, orada bulunmayan bir kimseyi överken karşısındakine söylediği bir nezaket sözü
- size (veya sizlere) ömür
bir kimsenin öldüğünü bildirmek için kullanılan bir söz
- size doyum olmaz
bir yerden ayrılırken söylenen bir nezaket sözü
- sizinki
Sizin olan, sizinle ilgili olan
- sizli bizli
Resmî olarak, samimi olmaksızın
- sizsiz
Siz olmaksızın
- siğil
Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur; tavukgötü
- siğil otu
Siğilleri, çıbanları ve yaraları iyileştirmekte kullanılan, kalın yapraklı, labadaya benzer ot
- skala
Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi
- skala yapmak
çalgı perdelerine parmak alıştırmak
- skandal
Büyük yankı uyandıran, utanç verici veya küçük düşürücü olay
- skandiyum
Atom numarası 21, atom ağırlığı 44,96 olan, az rastlanan bir element (simgesi Sc)
- skavut
Çok hızlı gidebilen bir tür keşif gemisi
- skeç
Güldürü niteliğinde kısa oyun
- skif
İçine yalnız kürek çekenin girebildiği çok uzun ve çok dar yarış kayığı
- skink
Skinkgillerden, çöllerde, kurak bölgelerde yaşayan bir tür sürüngen (Scincus)
- skinkgiller
Omurgalı hayvanların sürüngenler sınıfından, üzerleri pullarla örtülü, küçük vücutlu hayvanları içine alan bir familya
- skleroz
İçindeki katılgan dokunun artmasından dolayı bir organ veya dokunun patolojik sertleşmesi
- skolastik
İnanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles'in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan Orta Çağ felsefesi
- skolastisizm
Orta Çağ felsefesinde doğrunun zaten mevcut olduğuna ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesi gerektiğine dayanan bir anlayış
- slalom
Kayak sporunda bayraklarla işaretlenmiş birtakım dönemeçlerden oluşan pist üzerinde yapılan bir yarış türü
- slalomcu
Slalom yapan kimse
- slap
Büyük yassı levha
- Slav
Rus, Beyaz Rus, Ukraynalı, Leh, Sırp, Hırvat, Sloven, Bulgar, Slovak ve Çek halklarına dillerindeki yakınlık dolayısıyla verilen ortak ad; İslav
- Slavca
Yakınlık dolayısıyla Slavların kullandığı dile verilen ortak ad; İslavca
- Slavist
Slavistik alanında çalışan bilgin; İslavist
- Slavistik
Slav dili, tarihi ve kültürüyle ilgilenen bilim dalı; İslavistik
- Slavlar
Slavca konuşan halklar
- Slavlaşma
Slavlaşmak durumu
- Slavlaşmak
Slavlara özgü yaşayış tarzını benimsemek
- Slavlaştırma
Slavlaştırmak işi
- Slavlaştırmak
Slavlara özgü yaşayış tarzını benimsetmek
- Slavlık
Slav olma durumu
- slayt
Üzerindeki resim ve şekilleri beyaz bir zemin üzerine yansıtmak amacıyla tepegöze konan şeffaf, ışığı geçiren kâğıt veya madde
- slip
Paçasız ve bedeni sıkıca saracak biçimde dikilmiş erkek donu
- slogan
Bir düşünceyi kolay hatırlanıp tekrarlanabilir bir biçimde ifade eden kısa, çarpıcı söz
- slogan atmak
sloganı bağırarak söylemek
- slogancı
Slogan hazırlayan veya atan (kimse)
- slogancılık
Slogancının işi
- sloganlaşma
Sloganlaşmak durumu
- sloganlaşmak
Slogan durumuna gelmek
- sloganlaştırma
Sloganlaştırmak işi
- sloganlaştırmak
Slogan durumuna getirmek
- sloganvari
Slogana benzer
- Slovak
Slovakya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovakyalı
- Slovakça
Slovakların kullandığı dil
- Sloven
Slovenya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovenyalı, İsloven
- Slovence
Slovenlerin kullandığı dil
- Sm
Samaryum elementinin simgesi
- smaç
Voleybol ve teniste topu yukarıdan aşağıya doğru sertçe yere vurma; küt (III)
- smaçör
Voleybolda topu file üzerinde karşı alana doğru yukarıdan aşağıya sertçe vuran oyuncu; kütör
- smokin
Erkeklerin özel günlerde giydiği önü açık, ceketi genellikle ipek yakalı takım giysi
- smokinli
Smokin giymiş olan
- Sn
Kalay elementinin simgesi
- soba
İçinde kömür, odun veya gaz yakılan veya elektrikle de çalıştırılabilen ısınma aracı
- sobacı
Soba yapan, satan, onaran veya kuran kimse
- sobacılık
Sobacının işi veya mesleği
- sobalı
Sobası olan
- sobalık
Sobaya girebilecek büyüklükte olan
- sobasız
Sobası olmayan
- sobe
Genellikle kovalamaca, saklambaç vb. çocuk oyunlarında, daha önce kararlaştırılmış yere ebeden önce davranıp ulaşıldığında söylenen söz
- sobeleme
Sobelemek işi
- sobelemek
Daha önce kararlaştırılmış yere ebeden önce ulaşıldığını “sobe” diyerek bildirmek
- soda
Suya karbondioksit ve bikarbonat eklenerek elde edilen, sindirimi kolaylaştırmak için kullanılan içecek
- sodalı
İçinde soda bulunan
- sodyum
Atom numarası 11, atom ağırlığı 22,990, yoğunluğu 0,971 olan, 97,5 °C'de eriyen, deniz ve kaya tuzlarında, doğada bileşik olarak çok yaygın bulunan, beyaz, parlak, mum gibi yumuşak bir element (simgesi Na)
- sodyum bikarbonat
Özellikle kabartma tozu olarak kullanılan madde; karbonat (NaHCO3)
- sodyum florür
Metalürjide, eczacılıkta kullanılan kristal madde; sodyum florit (NaF)
- sodyum fosfat
Eczacılıkta, hekimlikte kullanılan fosforik asidin sodyumlu tuzu (NaH2, NaHPO4, Na3PO4)
- sodyum hidroksit
Sabun yapımında kullanılan, 320 °C'de eriyen kuvvetli bir baz; sut kostik (NaOH)
- sodyum hiposülfit
Fotoğrafçılıkta, eczacılıkta kullanılan, suda eriyebilen kristal madde (Na2S2O4)
- sodyum karbonat
Sabun yapımında, temizlik işlerinde kullanılan, güçlü bir alkali tuz (Na2CO3)
- sodyum nitrat
Gübre yapımında, eti korumada kullanılan, beyaz renkli, kristal madde (NaNO3)
- sodyum sülfat
Tekstil, kâğıt, cam sanayisinde kullanılan, katı, beyaz ve kristal madde (Na2SO4)
- sodyumlu
Bileşiminde sodyum bulunan
- sof
Bir çeşit sertçe, ince yünlü kumaş
- sofa
Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer; hanay, hol
- sofalı
Sofası olan
- sofasız
sofası olmayan
- sofist
Safsatacı, yanıltıcı
- sofistik
Sofistlere özgü
- sofistlik
Sofist olma durumu
- sofora
Çin kökenli olup Kore yarımadasında yetişen, dalları uzun, hafif kıvrık ve koyu yeşil renkte olan bir tür ağaç (Sophora japonica)
- sofra
Masa, sini vb. şeylerin, yemek yemek üzere hazırlanmış durumu
- sofra (veya sofrayı) kurmak
yemek yemek için sofra takımını dizmek ve yiyecekleri hazırlamak
- sofra başı
Sofranın etrafı, yemek yeme yeri
- sofra bezi
Yer sofrasının altına serilen örtü; mandal (III), sofra örtüsü
- sofra donatmak
sofraya bol ve türlü yiyecekler koymak
- sofra duası
Yemek sonunda yapılan dua
- sofra tahtası
Genellikle daire biçiminde, üzerinde yemek yenilen ayaklı tahta; sofra
- sofra takımı
Yemek yerken kullanılan çatal, kaşık, bıçak, tabak, peçete vb. şeylerin tümü
- sofra tuzu
İyot bakımından zenginleştirilmiş, ince toz hâline getirilmiş tuz
- sofracı
Saraylarda, konaklarda sofrayı kurma, kaldırma, yemeği dağıtma vb. işlerle görevlendirilmiş kimse
- sofracıbaşı
Saray ve konaklarda sofrayı kurma, kaldırma, yemeği dağıtma vb. işlerle uğraşan sofracılardan sorumlu görevli
- sofracılık
Sofracının işi ve görevi
- sofralık
Sofrada yemeye yarayan
- sofrası açık
Konuklarını yedirip içirmeyi seven, sofrasında konuk eksik olmayan (kimse)
- sofrayı kaldırmak (veya toplamak)
yemek yendikten sonra masa, sini vb.nin üzerindeki şeyleri toparlayıp temizlemek
- softa
Medrese öğrencisi
- softaca
Softaya yaraşır bir biçimde
- softalaşma
Softalaşmak işi
- softalaşmak
Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlanmak, softa durumuna gelmek
- softalık
Softa olma durumu
- sofu
Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
- sofuca
Sofuya yaraşır biçimde
- sofuluk
Sofu olma durumu
- sohbet
İki veya daha fazla kişi arasında dostça, arkadaşça yapılan konuşma; hasbihâl
- sohbet etmek
iki veya daha fazla kişi aralarında dostça, arkadaşça konuşmak, yârenlik etmek, hasbihâl etmek
- sohbet ustası
Konuşması zevkle dinlenen ve doyurucu olan, dinleyicileri etkileyen kimse
- sokabilme
Sokabilmek işi
- sokabilmek
Sokma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sokak
İl, ilçe vb. yerleşim bölgelerinde, iki yanında evler bulunan, caddeye oranla daha dar veya kısa olabilen yol
- sokak kadını
Ahlak kurallarına aykırı hayat tarzı olan kadın veya kız; sokak kızı
- sokak kapısı
Evin sokağa açılan kapısı
- sokak çocuğu
Vaktini genellikle sokaklarda geçiren çocuk
- sokakta kalmak
sığınacak yeri olmamak, bakacak kimsesi bulunmamak
- sokaktaki adam
Genellikle kamuoyunun görüşünü dile getirdiğine inanılan herhangi bir kişi
- sokaktan toplamak
kolayca sağlamak, masrafsız ve zahmetsiz elde etmek
- sokağa (veya sokaklara) dökülmek
herhangi bir sebeple dışarı çıkmak
- sokağa (veya sokaklara) düşmek
bir şey çoğalıp değerini yitirmek
- sokağa atmak
birini düşkün, yoksul kalacak biçimde evden, iş yerinden uzaklaştırmak veya kovmak
- sokağa çıkmak
gezmek veya bir iş görmek için evden çıkmak
- soket
Bir elektrik kablosunun ucunu oluşturan ve onu yapının bir bölümüne bağlayan parça
- soket çorap
Ayak bileğinin biraz üstüne kadar gelen kısa konçlu çorap; soket (I), şoset
- sokma
Sokmak işi
- sokmak
İçine veya arasına girmesini sağlamak; tıkmak
- sokman
Bir çeşit uzun konçlu çizme
- sokra
Güverte döşemelerinde iki ağacın uç uca gelmesiyle oluşan aralık
- sokranma
Sokranmak işi
- sokranmak
Söylenmek, homurdanmak
- sokturma
Sokturmak işi
- sokturmak
Sokma işini yaptırmak
- soku
Taştan yapılmış dibek
- sokucu
Sokma özelliği olan
- sokulabilme
Sokulabilmek işi
- sokulabilmek
Sokulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sokulgan
Kısa sürede insanlarla kaynaşıp dost olabilen, kendini çabucak sevdiren
- sokulganlık
Sokulgan olma durumu
- sokulma
Sokulmak işi
- sokulmak
Sokma işine konu olmak
- sokulu
Sokulmuş olan
- sokuluverme
Sokuluvermek işi
- sokuluvermek
Çabucak sokulmak
- sokuluş
Sokulmak işi
- sokum
Yufka ekmeğinden yapılan dürüm
- sokunma
Sokunmak işi
- sokunmak
Başa çiçek vb. takmak
- sokur
İçeriye batmış
- sokuverme
Sokuvermek işi
- sokuvermek
Ansızın veya çabucak sokmak
- sokuş
Sokmak işi
- sokuşma
Sokuşmak işi
- sokuşmak
Dar bir yere sokulmak
- sokuşturabilme
Sokuşturabilmek işi
- sokuşturabilmek
Sokuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sokuşturma
Sokuşturmak işi
- sokuşturmak
Dar bir yere zorla veya iterek sokmak
- sokuşturuverme
Sokuşturuvermek işi
- sokuşturuvermek
Çabucak sokuşturmak
- sol
Vücutta kalbin bulunduğu tarafta olan, sağ karşıtı
- sol anahtarı
Portedeki notaların sol yüksekliğinde olacağını gösteren işaret
- sol açık
Futbolda sol başta bulunan oyuncu
- sol bek
Bir takımın savunmasının sol tarafında yer alan oyuncusu
- sol eli beklemek
yemeğe beklenilen birine, yemeğe başlandığını anlatmak için kullanılan bir söz
- sol eğilimli
Dünya görüşü solculuğa yatkın olan
- sol haf
Orta sahanın solunda oynayan oyuncu
- sol iç
Futbolda, sol açıkla santrfor arasında görev yapan hücum oyuncusu
- sol kanat
Takımla oynanan bazı top oyunlarında hücum alanının sol tarafı
- sol tarafından kalkmak
aksiliği, huysuzluğu, tersliği üzerinde olmak
- sol yapmak
"direksiyonu sola doğru çevirmek, sola yöneltmek" anlamında kullanılan bir söz
- sol şerit
Trafiğin akış yönüne göre yolun sol tarafında yer alan, çizgilerle ayrılmış bölüm
- sola kaymak
siyasette ve ekonomide sol görüşleri benimsemek
- solak
Genellikle sol elini kullanan kimse
- solaklık
Solak olma durumu
- solaryum
Hastalıkları güneş ışınları ile tedavi etmeyi amaçlayan kuruluş
- solcu
Sol görüşlü partilerin yandaşı olan (kimse)
- solculuk
Solcu olma durumu
- solda sıfır
Hiçbir değeri ve önemi olmayan, benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan
- solda sıfır kalmak
anlamı olmamak, değersiz olmak
- soldurma
Soldurmak işi
- soldurmak
Solmasına sebep olmak
- solfej
Müzik ezgilerinin nota adları ile ses ve süre değerlerine uygun bir biçimde söylenmesi
- solgun
Rengini, tazeliğini, canlılığını veya parlaklığını yitirmiş olan, solmuş
- solgunlaşma
Solgunlaşmak işi
- solgunlaşmak
Solgun duruma gelmek
- solgunluk
Solgun olma durumu
- Solhan
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- solist
Bir müzik eserini tek başına çalan, söyleyen sanatçı; solocu
- solistlik
Solistin görevi; soloculuk
- sollama
Sollamak işi
- sollamak
Bir taşıt, önünden gitmekte olan taşıtın solundan geçmek
- sollayabilme
Sollayabilmek işi
- sollayabilmek
Sollama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sollayış
Sollamak işi
- solluk
Sol görüşe sahip olma durumu
- solma
Solmak işi
- solmak
Rengini yitirmek, rengi uçmak
- solo
Bir müzik parçasının bir kişi tarafından söylenmesi veya çalınması
- solo yapmak (veya atmak)
bir müzik parçasını tek başına söylemek veya çalmak
- soloz
Bir tür iskambil oyunu
- solozcu
Soloz oynayan kimse
- solucan
Yuvarlak veya yassı, uzun kurtlara verilen genel ad
- solucan düşürücü
Bağırsak kurtlarını öldürmeye veya organizmadan dışarı atmaya yarayan ilaç
- solucan gibi
solgun ve zayıf (kimse)
- solucan otu
Birleşikgillerden, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yetişen, yuvarlak yapraklı çiçekleri solucan düşürücü olarak kullanılan çok yıllık ve otsu bir bitki (Pelargonium endlicherianum)
- solucanlar
Halkalılardan, yer solucanı, tenya, askarit gibi vücutları uzun, yumuşak ve ayaksız hayvanları içine alan takım
- soluk
Akciğerlere çekilen, akciğerlerden atılan hava; dem (I), nefes (I)
- soluk aldırmamak
ara vermeden çalıştırmak, vakit bırakmamak
- soluk almadan
Büyük bir dikkatle
- soluk almak
havayı ciğerlere çekmek, nefes almak
- soluk beniz
Doğuştan veya herhangi bir hastalık sebebiyle rengi solmuş olan yüz
- soluk benizli
Doğuştan veya herhangi bir hastalık sebebiyle yüzünün rengi solmuş olan
- soluk benizlilik
Soluk benizli olma durumu
- soluk borusu
Gırtlakla bronşlar arasında bulunan, yaklaşık 12 santimetre uzunluğunda, havanın akciğerlere girip çıkmasını sağlayan boru; nefes borusu, trake, trakeit (I)
- soluk kesici
Çok heyecan veya korku veren
- soluk soluğa
Güçlükle soluk alarak, sık sık soluyarak, yorgun, bitkin veya telaşlı bir biçimde; nefes nefese, gürsoluk
- soluk soluğa kalmak
nefes alamayacak duruma gelmek, çok yorulmak
- soluklama
Soluklamak durumu
- soluklamak
Soluk duruma gelmek
- soluklandırma
Soluklandırmak işi
- soluklandırmak
Soluklanma işini yaptırmak
- soluklanma
Soluklanmak işi
- soluklanmak
Rahat bir biçimde soluk almak
- soluklanış
Soluklanmak işi
- soluklaşma
Soluklaşmak durumu
- soluklaşmak
Gerçek rengini yitirmek, rengi solmak
- solukluk
Soluk olma durumu
- soluksuz
Soluk alamayacak bir biçimde
- soluksuzluk
Soluksuz olma durumu
- soluma
Solumak işi
- solumak
Nefes alıp vermek
- solungaç
Suda yaşayan hayvanların solunum organı; galsame
- solungaçlı
Solungacı olan
- solunma
Solunmak işi
- solunmak
Soluk alıp vermek, teneffüs etmek
- solunum
Bütün canlılarda, oksijen alıp karbondioksit verme biçiminde görülen hareket; teneffüs
- solunum cihazı
Solunumun yapılamadığı veya yetersiz olduğu durumlarda soluk alma işlevini mekanik olarak yerine getiren veya destekleyen aygıt; solunum aygıtı, ventilatör
- solunum sistemi
Organizmada solunumu sağlayan organların tümü; solunum aygıtı
- solunum yetmezliği
Herhangi bir nedenle solunum işlevinin yetersiz olması veya yaşamın devamı için gerekli olan oksijenin vücuda alınamaması
- solutma
Solutmak işi
- solutmak
Solumasına sebep olmak
- soluyabilme
Soluyabilmek işi
- soluyabilmek
Soluma ihtimali veya imkânı bulunmak
- soluyuş
Solumak işi
- soluğan
Nefes darlığına tutulmuş
- soluğan etmek
soluk soluğa bırakmak
- soluğan olmak
at nefes darlığına tutulmak
- soluğu (bir yerde) almak
bir yere hemen gitmek veya sığınmak
- soluğu kesilmek (veya tutulmak)
soluk alamaz duruma gelmek
- soluğunu kesmek
bir şey çok heyecan veya korku vermek
- soluş
Solmak işi
- solüsyon
Özellikle lastikleri yapıştırmakta kullanılan koyu, yapışkan madde
- som
İçi dolu olan ve dışı kaplama olmayan; masif
- Soma
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- soma
Cinsiyet hücreleri dışında, vücut hücrelerinin tümü
- somak
Hayvanlarda yüzün çıkıntılı ve az çok sivri olan ön bölümü
- somaki
Kızıl veya yeşil renkte, damarlı ve çok sert bir porfir türü mermer
- Somalili
Somali’de yaşayan halk veya halkın soyundan olan kimse
- somata
Bademden yapılan bir şerbet
- somon balığı
Kemikli balıklardan, hem denizde hem tatlı sularda yaşayan, irice bir balık; som (III), somon (Salmo salar)
- somun
Yuvarlak, altı düz, üstü kabarık ekmek
- somurma
Somurmak işi; soruma
- somurmak
Dudak, dil ve soluk yardımıyla bir şeyi içine çekmek; emmek, sorumak
- somurtabilme
Somurtabilmek işi
- somurtabilmek
Somurtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- somurtkan
Sürekli somurtan; asık suratlı, abus, sorutkan, suratsız, abusülvecih
- somurtkanlık
Somurtkan olma durumu
- somurtma
Somurtmak işi
- somurtmak
Küskünlüğünü, bir şeye sıkıldığını, keyifsizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak; surat asmak
- somurtuk
Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez
- somurtuş
Somurtmak işi
- somurulma
Somurulmak işi
- somurulmak
Somurma işi yapılmak veya somurma işine konu olmak
- somut
Varlığı duyularla algılanabilen; müşahhas, konkre, soyut karşıtı
- somut ad
Beş duyudan biri veya birkaçı ile algılanan varlığın adı; somut isim: ev, deniz, ışık, ses gibi
- somutlama
Somutlamak işi
- somutlamak
Somut duruma getirmek
- somutlanma
Somutlanmak durumu
- somutlanmak
Somut duruma gelmek
- somutlaşma
Somutlaşmak durumu
- somutlaşmak
Somut duruma gelmek
- somutlaştırma
Somutlaştırmak işi
- somutlaştırmak
Somut duruma getirmek
- somutluk
Somut olma durumu; müşahhaslık
- somya
Üzerine yatak ve minder konularak hem oturmaya hem yatmaya yarayan, genellikle yaylı olan, demir vb. malzemeden yapılmış yatak altlığı
- son
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan; encam, hatime, ilk karşıtı
- son adam
Futbolda savunmanın gerisinde görev yapan, önündeki savunma oyuncularını kontrol eden, yöneten, onlara yardımcı olan ve serbest hareket edebilen savunma oyuncusu; libero
- son birim
En sonda yer alan birim; marjinal
- son bulmak
bitmek, tükenmek
- son cemaat yeri
Camilerin iç avlusunda mihraba karşı olan duvara bitişik yapılmış, zeminden yüksekçe ve revaklı yer
- son dakika
Son anda gelişen
- son derece
Pek çok, çok fazla; son kerte, begayet
- son görev
Bir akraba, dost veya arkadaşın ölümünden sonra cenaze vb. törenlerine katılma; son vazife
- son gürlüğü
Bir kimsenin yaşlılığında kavuştuğu rahat, bolluk ve huzur
- son hızla
Olanca hız kullanılanarak
- son kertede
Son sınırda
- son kozunu (veya kartını) oynamak
elinde bulunan son imkânı kullanmak
- son model
Yeni üretilmiş, piyasaya yeni çıkmış olan
- son nefes
Ölümden önce alınıp verilen soluk
- son nefesini vermek
ölmek
- son noktayı koymak
bir işte en son sözü söylemek
- son pişmanlık fayda vermez (veya etmez)
"iş işten geçtikten sonra pişman olmanın yararı yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- son ses
Bir kelime veya hecenin sonundaki ses
- son ses düşmesi
Söz sonundaki bir sesin yok olması
- son söz
Bazı edebî eserlerde yer alan son söz niteliğindeki bölüm; son deyiş, hatime, epilog
- son turfanda
Bir meyve veya sebzenin mevsiminin sonunda alınan en son ürünü
- son vermek
bitirmek, sona erdirmek
- son yolculuk
Yapılan yolculukların sonuncusu
- son yolculuğa uğurlamak
birinin cenaze törenine katılmak
- son yolculuğa çıkmak
ölmek
- son çeyrek
Basketbolda onar dakikalık bölümlerden dördüncüsü; dördüncü çeyrek
- son ütücü
Tekstil ürününün overlok, dikiş vb. işleri bittikten sonra ütüsünü yaparak son biçimini veren kimse
- son ütücülük
Son ütücünün yaptığı iş
- sona ermek
son bulmak
- sona kalan dona kalır
"bir işte geç kalan istediği şeyi elde edemez" anlamında kullanılan bir söz
- sonar
Batmış olan nesnenin, yüzeye yakın balıkların yerini ve durumunu yansılanan ses dalgalarıyla belirleyen sistem
- sonat
Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri
- sonbahar
Kuzey yarım kürede 24 Eylül-21 Aralık, güney yarım kürede 21 Haziran-23 Eylül tarihleri arasındaki zaman dilimi, yazla kış arasındaki mevsim; güz, hazan, bağ bozumu
- sonbahar ekinoksu
Kuzey Yarımküre’de gece ve gündüzün eşit olduğu sonbaharın ilk günü
- soncul
Son bulma özelliği olan
- sonda
Suyun herhangi bir noktadaki derinliğini ölçmek, dip tabakaların yapısını incelemek için kullanılan araç
- sondaj
Bir durum, bir düşünce ile ilgili olarak yapılan yoklama, araştırma
- sondaj kuyusu
Sondaj çalışmalarının yapıldığı kuyu
- sondaj yapmak
sonda ile yoklamak, sondalamak
- sondalama
Sondalamak işi; sondaj
- sondalamacı
Sondalama yapan kimse; sondajcı
- sondalamacılık
Sondalamacının işi; sondajcılık
- sondalamak
Suyun derinliğini sonda ile ölçmek
- sone
İki dörtlü ve iki üçlüden oluşan, on dört dizeli bir Batı şiir türü
- soneri
Kurum, kuruluş, otel vb. yerlerde bulunan, yardımcı veya görevliyi çağırmak için kullanılan, genellikle düğme şeklinde olan zil
- sonki
Son olan, en sondaki
- sonlama
Sonlamak işi
- sonlamak
Bitirmek, sonuçlandırmak, sona erdirmek, noktalamak
- sonlandırabilme
Sonlandırabilmek işi
- sonlandırabilmek
Sonlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sonlandırma
Sonlandırmak işi
- sonlandırmak
Sona erdirmek
- sonlandırılma
Sonlandırılmak işi
- sonlandırılmak
Sonlandırma işi yapılmak
- sonlandırış
Sonlandırmak işi
- sonlanma
Sonlanmak işi
- sonlanmak
Sona ermek
- sonlanış
Sonlanmak işi
- sonlu
Sonu olan; bitimli
- sonlu büyüklük
Ölçüsü sonlu bir sayıyla ifade edilen büyüklük
- sonnot
Metin içinde geçen herhangi bir ifade ile ilgili olarak çalışmanın sonuna konulan açıklama veya kaynak bilgisi
- sonra
Daha ileri bir zamanda; bilahare, önce karşıtı
- sonradan
Konuşulan zamanın ardından gelen zamanda; muahharen
- sonradan gelen devlet devlet değildir
"kişi yaşlandıktan sonra gelen zenginlik işe yaramaz" anlamında kullanılan bir söz
- sonradan görme, gâvurdan dönme
"sonradan görme olan kimseler fazla iyi niteliklere sahip değildir" anlamında kullanılan bir söz
- sonradan görmüş
Sonradan zenginleşerek gösteriş, övünme vb. yersiz davranışlarda bulunan; sonradan görme
- sonradan görmüşlük
Sonradan zenginleşerek gösteriş, övünme vb. yersiz davranışlarda bulunma; sonradan görmelik
- sonradan olma
Diğerlerine kıyasla yeni olan, yeni ortaya çıkan
- sonraki
Sonra olan
- sonraları
Sonraki zamanlarda
- sonsal
Deneyden çıkan ve deneye bağlı olan (bilgi); aposteriori
- sonsallık
Sonsal olma durumu
- sonsuz
Sonu olmayan, bitmeyen, ucu bucağı olmayan, hep kalacak olan; bengi (I), bitimsiz, tükenmez, sonrasız, ebedî, ilanihaye, namütenahi, payansız
- sonsuz küçük dizi
Sıfıra eşit olmamak şartıyla, herhangi bir sayıdan daha çok sıfıra yakın olabilen değişken
- sonsuzlaşma
Sonsuzlaşmak işi; bengileşme, bitimsizleşme, ebedîleşme
- sonsuzlaşmak
Sonsuz duruma gelmek, sonu olmamak; bengileşmek, bitimsizleşmek, ebedîleşmek
- sonsuzlaştırabilme
Sonsuzlaştırabilmek işi; ebedîleştirebilme
- sonsuzlaştırabilmek
Sonsuzlaştırabilme ihtimali veya imkânı bulunmak; ebedîleştirebilmek
- sonsuzlaştırma
Sonsuzlaştırmak işi; bitimsizleştirme, ebedîleştirme
- sonsuzlaştırmak
Sonsuzlaşma işini yaptırmak; bitimsizleştirmek, ebedîleştirmek
- sonsuzlaştırılma
Sonsuzlaştırılmak işi; bitimsizleştirilme, ebedîleştirilme
- sonsuzlaştırılmak
Sonsuz duruma getirilmek; bitimsizleştirilmek, ebedîleştirilmek
- sonsuzluk
Sonsuz olma durumu; bengilik, bitimsizlik, sonrasızlık, ebedîlik, ebediyet, namütenahilik, payansızlık
- sonu gelmek
yok olmak, ölmek
- sonu gelmemek
bitmemek, tükenmemek
- sonuncu
Zaman, yer, sıra bakımından başkalarına göre sonda olan kimse, şey
- sonunculuk
Sonuncu olma durumu
- sonunda
Son anda; nihayetinde, ahir, akıbet
- sonunu almak
bir işi bitirmek
- sonunu getirememek
iyi başladığı bir işi başarıyla bitirememek
- sonurgu
Bir başlangıcın, bir olgunun, bir ilginin renkli ve zorunlu görülen sonucu, vargısı
- sonurtu
Birbirine bağlı iki önermeden ikincisi
- sonuç
Bir olayın doğurduğu başka bir olay veya durum; netice
- sonuç almak
bir işi bitirmek, sonuçlandırmak
- sonuç oyuncusu
Maçın skorunda etkili olan oyuncu
- sonuç takımı
Maçlarda sonuç almasını bilen takım
- sonuç vermek
sonuçlanmak
- sonuç yarışması
Sonucu almak için yapılan yarış; sonuç karşılaşması
- sonuç çıkarmak
bir işlemi bitirip sonuca ulaşmak
- sonuçlandırabilme
Sonuçlandırabilmek işi; neticelendirebilme
- sonuçlandırabilmek
Sonuçlandırma ihtimali veya imkânı bulunmak; neticelendirebilmek
- sonuçlandırma
Sonuçlandırmak işi; bitirme, sonuçlama, neticelendirme
- sonuçlandırmak
Sonuca ulaştırmak; bitirmek, sonuçlamak, neticelendirmek, intaç etmek
- sonuçlandırılma
Sonuçlandırılmak işi; neticelendirilme
- sonuçlandırılmak
Sonuca ulaştırılmak; neticelendirilmek
- sonuçlanma
Sonuçlanmak işi; neticelenme
- sonuçlanmak
Sonuca ulaştırılmak, sonuca bağlanmak; neticelenmek, intaç edilmek
- sonuçlanış
Sonuçlanmak işi; neticeleniş
- sonuçsuz
Sonuca ulaşamayan, sonuç vermeyen; neticesiz, akim
- sonuçsuzluk
Sonuçsuz olma durumu; neticesizlik
- sonuçta
Sonuç olarak; son kertede, binnetice
- sonuşmaz
Sonsuza giden bir eğrinin çeşitli noktalarının gittikçe yaklaştığı başka bir eğri veya doğru; asimptot
- sopa
Kalın değnek
- sopa atmak (veya çekmek)
dövmek
- sopa yemek
dövülmek, dayak yemek
- sopalı
Elinde sopası olan
- sopanın altına yatırmak
dövmek
- soprano
Kadın veya çocuklarda en ince ses
- sopsoğuk
Çok soğuk
- sora sora Bağdat (veya Kâbe) bulunur
"insan sora sora çok uzak yerleri bile bulur" anlamında kullanılan bir söz
- sorabilme
Sorabilmek işi
- sorabilmek
Sorma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sordurabilme
Sordurabilmek işi
- sordurabilmek
Sordurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sordurma
Sordurmak işi
- sordurmak
Sorma işini yaptırmak
- sordurtabilme
Sordurtabilmek işi
- sordurtabilmek
Sordurtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sordurtma
Sordurtmak işi
- sordurtmak
Sordurmasını sağlamak
- sorgu
Sormak işi
- sorgu kutusu
Genel ağda sorgulanacak, aranacak sözün yazıldığı küçük kutu; arama çubuğu, arama kutusu
- sorgu sual
Araştırma, soruşturma veya sorgulama amacıyla sorular sorma
- sorgu sual etmek
araştırma, soruşturma veya sorgulama amacıyla sorular sormak
- sorgu suale çekmek
sorguya çekmek
- sorgu yargıcı
Sanıkları sorguya çeken yargıç; sorgu hâkimi, müstantik
- sorgu yargıçlığı
Sorgu yargıcı olma durumu; müstantiklik
- sorgulama
Sorgulamak işi; isticvap
- sorgulamak
Suç niteliğinde bulunan bir sorun üzerine ilgili bulunanlara sorular sormak
- sorgulanabilme
Sorgulanabilmek işi
- sorgulanabilmek
Sorgulanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sorgulanma
Sorgulanmak işi
- sorgulanmak
Sorgulama işine konu olmak veya sorgulama işi yapılmak
- sorgulanış
Sorgulanmak işi
- sorgulatabilme
Sorgulatabilmek işi
- sorgulatabilmek
Sorgulatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sorgulatma
Sorgulatmak işi
- sorgulatmak
Sorgulama işini yaptırmak
- sorgulayabilme
Sorgulayabilmek işi
- sorgulayabilmek
Sorgulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sorgulayış
Sorgulamak işi
- Sorgun
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- sorgusuz
Sorgu yapılmadan
- sorgusuz sualsiz
Soruşturmadan
- sorguya çekmek
bir suçla ilgili olarak soru sorup cevap istemek
- sorguç
Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy; tuğ, tepelik
- sorguçlanma
Sorguçlanmak durumu
- sorguçlanmak
Sorguç biçimiyle şekillenmiş gibi görünmek
- sorguçlu
Sorgucu olan
- sorguçsuz
Sorgucu olmayan
- sorit
Öncül sayısı ikiden çok olan tasımsal çıkarım
- sorma
Sormak işi
- sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir
"bir kişinin nasıl bir insan olduğu konuşmasından belli olur, soyunu sopunu öğrenmeye gerek yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- sorma! (veya sormayın! veya sorma gitsin!)
çokluk, aşırılık ve kötü bir durum anlatan bir söz
- sormaca
Halk hikâyecisi birkaç akşam sürecek bir hikâye anlatırken bir önceki akşam hikâyede kalınan yeri seyircilerden birine sorması
- sormak
Birine soru yönelterek herhangi bir konuda bilgi istemek; sual etmek
- sormak ayıp olmasın
sorulması teklifsizlik sayılan bir şeyi sormadan önce özür dilemek için kullanılan bir söz
- sorması ayıp olmasın (veya sorması ayıp)
sormak ayıp olmasın
- sormuk
Çocuk emziği
- sorti
Elektrik tesisatında lamba veya fiş konacak kolların her biri
- sorti yapmak
uçak bir noktadan kalkıp başka bir noktaya inmek
- soru
Bir şey öğrenmek için birine yöneltilen ve karşılık gerektiren söz veya yazı; istifham, sual
- soru cümlesi
Soru anlamı içeren cümle
- soru eki
Soru anlamı veren ek
- soru işareti
Soru cümlelerinin sonuna doğrudan, tereddüt bildiren ifadelerin arkasına ise ayraç içinde konulan noktalama işareti, (?)
- soru sormak
bir konu hakkında bilgi edinmek üzere soru yöneltmek
- soru sıfatı
Adın yerini, sayısını, durumunu soru yoluyla belirten sıfat
- soru zamiri
Yerini tuttuğu varlığı veya kavramı soru yoluyla temsil eden zamir
- soru zarfı
Yüklemin yer, yön, zaman, neden, nitelik ve derecelerini soru ilgisiyle belirleyen veya sınırlayan zarf
- sorulma
Sorulmak işi
- sorulmak
Sorma işine konu olmak
- soruluş
Sorulmak işi
- sorumlu
Üstüne aldığı veya yaptığı işlerden dolayı hesap vermek zorunda olan, sorumluluk taşıyan (kimse); mesul, mesuliyetli
- sorumlu tutmak
sorumlu saymak, mesul olarak görmek
- sorumluluk
Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi; sorum, mesuliyet, uhde
- sorumluluk almak
sorumluluk yüklenmek
- sorumluluk duymak
kendisini sorumlu hissetmek
- sorumluluk düşmek
sorumlu sayılmak, sorumlu olarak görülmek
- sorumluluk sınavı
Liselerde başarısız olan öğrenciler için yapılan ek sınav
- sorumsuz
Sorumlu olmayan, sorumluluk taşımayan, sorumluluk duygusu bulunmayan, düşünmeden hareket eden (kimse); mesuliyetsiz
- sorumsuzca
Sorumsuz bir biçimde; mesuliyetsizce
- sorumsuzlaşma
Sorumsuzlaşmak durumu
- sorumsuzlaşmak
Sorumsuzca davranmak
- sorumsuzluk
Sorumsuz olma durumu; mesuliyetsizlik
- sorun
Araştırılıp öğrenilmesi, düşünülüp çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması gereken durum; sıkıntı, mesele, problem
- sorun etmek
dert etmek
- sorun olmak
dert olmak
- sorun çıkarmak
üzüntü verecek veya içinden güç çıkılır bir durum yaratmak
- sorunlu
Sorunu olan; meseleli, problemli
- sorunluluk
Sorunlu olma durumu; problemlilik
- sorunsal
Çözümü belli olmayan
- sorunsallık
Sorunsal olma durumu
- sorunsuz
Sorunu olmayan; meselesiz, problemsiz
- sorunsuzluk
Sorunsuz olma durumu; meselesizlik, problemsizlik
- sorutma
Sorutmak işi
- sorutmak
Somurtmak, surat asmak
- soruverme
Soruvermek işi
- soruvermek
Ansızın sormak
- soruş
Sormak işi
- soruşma
Soruşmak işi
- soruşmak
Birine sormak
- soruşturabilme
Soruşturabilmek işi
- soruşturabilmek
Soruşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- soruşturma
Soruşturmak işi
- soruşturma açmak
bir sorunu açıklığa kavuşturmak amacıyla bir idari veya adli makamın yönettiği, ilgililerden ve tanıklardan bilgi toplamak, konuyu incelemek
- soruşturma kurulu
Herhangi bir konuda soruşturma yapmak üzere oluşturulmuş kurul
- soruşturmacı
Soruşturma yapan; soruşturucu
- soruşturmacılık
Soruşturmacının yaptığı iş; soruşturuculuk, muhakkiklik
- soruşturmak
Öğrenilmek istenilen şeyi birçok kişiye inceden inceye sormak
- soruşturucu
Herhangi bir şeyin aslını, sebebini, değişkenlerini araştıran, bir konuya eleştirel yaklaşan
- sos
Kıvam, renk ve lezzet vermek amacıyla yiyecekler hazırlanırken içine konulan veya servisi sırasında üzerine dökülen, domates, sarımsak, süt, çikolata, baharat vb. malzemelerle yapılabilen sıvı kıvamlı karışım
- sosis
Kıyılmış etin baharatla yoğurulduktan sonra ya tam ya da yarı pişirilerek hayvan bağırsağı içine doldurulmasıyla hazırlanan bir yiyecek türü
- sosis yaka
Örüldükten sonra dışarıya doğru kıvrılan ve sosis biçimini andıran yaka
- sosluk
Sos konulmak için kullanılan kap
- sosyal
Sosyal çevreye uyumlu (kimse)
- sosyal adalet
Toplumun değişik kesimlerinde hayat standardı, gelir düzeyi vb. birtakım ölçülerin fırsat eşitliği çerçevesinde dikkate alınmasıyla sosyal alanda sağlanan denge durumu
- sosyal antropolog
Sosyal antropoloji uzmanı
- sosyal antropoloji
Kültürü bir bütün olarak inceleyen, kültür kalıpları arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koyan bilim dalı
- sosyal antropolojik
Sosyal antropoloji ile ilgili
- sosyal bilgiler
Sosyal konuları içeren bilgiler
- sosyal bilim
Toplum olayları, insanın sosyal ve kültürel faaliyetleri konusunda araştırma ve inceleme yapan bilim
- sosyal bilimler
Toplum olaylarını, insanın sosyal ve kültürel faaliyetlerini inceleyen bilimlerin ortak adı
- sosyal demokrasi
Sosyal alanda emekçi toplum kesimlerinin çıkarlarının korunması ve üretimi artırmak yanında hakça bölüşümü de ön planda tutan sosyal ve siyasi akım
- sosyal demokrat
Sosyal demokrasi yanlısı olan kimse
- sosyal demokratlık
Sosyal demokrat olma durumu
- sosyal deney
Kişilerin belirli bir olay, durum veya eyleme yönelik tepkilerini ölçmek amacıyla yapılan sosyolojik veya psikolojik araştırmada gerçekleştirilen bir tür deney
- sosyal devlet
Ekonomik ve sosyal alanlarda bireylere sosyal güvenlik ve adalet sağlayıcı politikalar üreten devlet modeli
- sosyal değerler
Toplumun fertlerini birbirine yaklaştıran, bir arada tutan, toplumun devamını sağlayan temel yargılar, değerler
- sosyal değişme
Sosyal bakımdan söz konusu olan değişme
- sosyal düzen
Sosyal yapı içerisinde belli yöntem, ilke veya yasalara göre oluşturulan düzen
- sosyal etkinlik
Bilgilendirme, yardımlaşma, eğlendirme gibi toplum veya grup yararına düzenlenen etkinlik; sosyal faaliyet
- sosyal gelişme
Sosyolojik bakımdan gözlenen değişme ve gelişme
- sosyal güvence
Toplumdaki herkesin yeme, içme, barınma gibi temel ihtiyaçlara ulaşım kaynaklarını güvence altına almak ve bireylerin refahını sağlamak için devlet tarafından alınan tedbirlerin tümü
- sosyal güvenlik
İş kazası, hastalık, malullük, yaşlılık, ölüm, işsizlik vb. durumlar karşısında gelir ve sağlık güvencesi sağlama görevini yerine getiren uygulamalar bütünü
- sosyal hayat
İnsanın toplum içindeki yaşama biçimi; sosyal yaşam
- sosyal ilişki
Birbirlerinden haberi olan, en az iki insan arasında bir süre devam eden, anlamlı, belirli amaçları bulunan sosyal bağ
- sosyal konum
İnsanın toplum içindeki durumu, makamı, yeri
- sosyal konut
Dar gelirliler için özel olarak yapılmış, sağlığa uygun ucuz konut
- sosyal medya
Genel ağda oluşturulan sosyal ağlar üzerinden kullanıcılar arasında görsel ve işitsel malzeme paylaşımını, bilgi aktarımını, haberleşmeyi sağlayan iletişim ortamı
- sosyal medya fenomeni
Genel ağ ortamında bilişim işlevlerini başarıyla kullanan, herhangi bir özelliğiyle dikkat çeken, kitleleri etkileme gücü olan kimse
- sosyal mesafe
İnanç, kültür, görüş vb. bakımlardan farklı sosyal grup üyelerinin birbirlerine karşı hissettikleri yakınlık veya uzaklık derecesini gösteren soyut ölçü
- sosyal morfoloji
Toplumların, insan topluluklarının coğrafi olarak yerleşme düzenini ve nüfusunu inceleyen bilim dalı
- sosyal olay
İnsanlar arası ilişkilerden doğan ve bir defa olup biten sosyal oluşum
- sosyal olgu
Sosyal nitelikli olay
- sosyal oluşum
Zaman içinde insanların oluşturduğu toplumla ilgili sosyal değişim
- sosyal psikoloji
Toplumun insan davranışlarına etkisini konu edinen bilim dalı
- sosyal psikolojik
Sosyal psikoloji ile ilgili
- sosyal sigorta
Bir işte ücret karşılığı çalışanların sağlığını, geleceğini güvence altına almak amacıyla kazançlarından bir bölümü kesilerek yapılan sigorta
- sosyal statü
Bir sosyal pozisyonunun diğer sosyal pozisyona göre işgal ettiği durum
- sosyal tabaka
Bir toplumda yaşama biçimi, maddi imkân, öğrenim durumu bakımlarından birbirine benzeyen kişilerin oluşturduğu sınıf; sosyal sınıf, toplumsal tabaka
- sosyal tabakalaşma
Sosyal tabaka durumuna gelme; toplumsal tabakalaşma
- sosyal yapı
İçinde sosyal ilişkilerin, sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı toplumun şekil ve çerçevesiyle ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlık; toplumsal yapı, sosyal bünye
- sosyal yardım
Yoksul kimselere yiyecek, giyecek, yakacak, tedavi ve ilaç sağlanarak yapılan parasız yardım
- sosyal zekâ
Toplumsal davranışları analiz edebilme, sözel ve bedensel zekâları etkili bir biçimde kullanarak farklı insanlarla kolaylıkla iletişim kurabilme, uyumlu çalışabilme, insanları ikna edebilme, yönetebilme becerilerini içeren zekâ
- sosyalistik
Toplumculukla ilgili, toplumculuğa ait
- sosyalleştirmek
Toplum kurallarına göre davranacak biçimde eğitmek
- sosyete
Toplumun kibar, zevkli, zarif, gelir düzeyi yüksek olan insanlarının oluşturduğu ve kendilerine özgü yaşama biçimleri olan kesimi
- sosyete pazarı
Genellikle taklit veya defolu ürünlerin satıldığı, ucuz alışveriş yeri
- sosyetik
Sosyete ile ilgili
- sosyetiklik
Sosyetik olma durumu; asortiklik
- sosyoekonomik
Aynı anda hem toplumsal alanı hem ekonomik alanı veya aralarındaki ilişkileri ilgilendiren
- sosyokültürel
Aynı anda bir toplumu veya toplumsal bir grubu ve kendine özgü olan kültürü ilgilendiren
- sosyolengüistik
Dil biliminin dil, toplum ve kültür arasındaki ilişkileri konu edinen alt dalı
- sosyolojizm
Bütün sosyal bilimleri yalnız sosyolojinin bir dalı sayan ve bunların sadece sosyolojik metotlarla açıklanabileceğini söyleyen görüşün adı
- sosyometri
Bireyler arasındaki sosyal ilişkileri ve bunların yapısını belirlemek ve analiz etmek için geliştirilmiş bir yöntem
- sosyopat
Psikolojik bozukluk sebebiyle karşısındakinin düşünce veya duygularını anlama yetisinden yoksun kişi
- sota
Uygun, elverişli (yer)
- sotaya düşürmek
birini aldatarak olumsuz bir durumla karşı karşıya bırakmak
- sotaya yatmak
uygun bir yerde kendini gizlemek
- sote
Küçük küçük doğranmış et, ciğer, böbrek, mantar vb. şeyler yağda hafifçe kavrulduktan sonra su, domates, biber vb. katılarak yapılan bir tür yemek
- soteleme
Sotelemek işi
- sotelemek
Eti yağda hafifçe kavurmak
- sotelenme
Sotelenmek durumu
- sotelenmek
Soteleme işi yapılmak
- sovhoz
Sovyetler Birliği'nde devlet eliyle yönetilen tarım işletmesi
- Sovyet
1990 öncesi SSCB'ye özgü, sosyalist toplumun siyasal örgütlenme biçimlerinden biri olan danışma kurulu
- soy
Bir atadan gelen kimselerin topluluğu; ev, asıl, cins, ırk, nesep, sülale, uruk, kan
- soy oluş
Türlerin, ortaya çıktıkları zamandan bulundukları zamana kadar geçirdikleri gelişim evrelerinin tümü; filogenez, birey oluş karşıtı
- soy sop
Bütün soy ve hısımlar; cins cibilliyet, hasep nesep
- soy yapısı
Bir canlının genlerinin bütünü; genotip
- soya
Kökeni Çin ve Japonya'ya uzanan, protein değeri bakımından zengin bir tür fasulye; soya fasulyesi (Soia hispida)
- soya eti
Soya fasulyesinden elde edilen, beyaz peynire benzeyen, kolesterol içermeyen bir yiyecek türü; soya loru, tofu
- soya filizi
Soyanın besleyici değeri yüksek olduğu için çorba ve salatalarda kullanılan yeni sürmüş küçük dalları
- soya sosu
Soya fasulyesinin yüksek ısıda kavrulup hamur hâline getirildikten sonra buğday, su ve tuz ilave edilip mayalanmasıyla yapılan bir sos
- soya sütü
Islatılıp pişirilen soya fasulyelerinin öğütülüp bastırılmasıyla elde edilen bir süt türü
- soya unu
Soya fasulyesinin kavrulup öğütülmesiyle elde edilen, protein, demir, kalsiyum ve B vitamini açısından zengin bir un türü
- soya yağı
Soyadan elde edilen, hafif tatlı ve kokusuz bir yağ türü
- soya çekmek
soyunun özelliklerini taşımak
- soyabilme
Soyabilmek işi
- soyabilmek
Soyma ihtimali veya imkânı bulunmak
- soyadı
Herkesin ailece anılmasına yarayan öz adından sonraki adı; aile adı, soy ismi
- soyağacı
Bir kişinin veya bir ailenin en uzak atasından başlayarak bütün kollarını belirten çizelge; hayatağacı, soy kütüğü, şecere
- soydaş
Soyları bir olan bireylerden her biri
- soydaşlık
Soyları bir olma, bir soydan olma durumu
- soydur çeker, boktur kokar
"her insan veya yaratık az çok soyuna benzer" anlamında kullanılan bir söz
- soydurma
Soydurmak işi
- soydurmak
Soyma işini yaptırmak
- soygun
Genellikle çete durumunda bir araya gelmiş haydutlar tarafından yapılan silahlı hırsızlık
- soyguncu
Soygun yapan kimse
- soygunculuk
Soygun yapma
- soyguncusuz
Soyguncusu olmayan
- soyka
Ölünün üzerinden çıkan giysi
- soykırım
Bir insan topluluğunu ulusal, dinsel vb. sebeplerle yok etme; jenosit, genosit, pogrom
- soylu
Doğuştan veya hükümdar buyruğuyla, bazı ayrıcalıklara sahip olan ve özel ünvanlar taşıyan (kimse); asaletli, asil, asilzade, kerim, aristokrat
- soylu erki
Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu yönetim biçimi; aristokrasi
- soylu soplu
Köklü ve tanınmış bir aileden olan
- soylulaşma
Soylulaşmak işi; asilleşme
- soylulaşmak
Soylu duruma gelmek; asilleşmek
- soylulaştırma
Soylulaştırmak işi; asilleştirme
- soylulaştırmak
Soylu duruma getirmek; asilleştirmek
- soyluluk
Soylu olma durumu; asillik, asilzadelik, beyzadelik, zadegânlık, asalet, asaletlilik, kerem
- soyma
Soymak işi
- soymak
Bir şeyin üzerinden kabuk, deri, zar vb.ni çıkarmak
- soymuk
Damarlı bitkilerin kök, gövde ve yapraklarında, ongun besi suyunu ileten borularla, yakın hücrelerden ve bunların arasını dolduran özek dokudan oluşan tabaka
- soysal
Soyla ilgili
- soysuz
Soyuna özgü nitelikleri kaybeden; dejenere
- soysuzca
Soysuz bir biçimde, soysuza yakışırcasına
- soysuzlaşma
Soysuzlaşmak işi; dejenereleşme, tefessüh, dejenerasyon
- soysuzlaşmak
Soyuna özgü nitelikleri kaybetmek; dejenereleşmek, tefessüh etmek, dejenere olmak
- soysuzlaştırma
Soysuzlaştırmak işi
- soysuzlaştırmak
Soysuz bir duruma getirmek
- soysuzluk
Soysuz olma durumu; dejenerelik
- soytarı
Söz ve davranışlarıyla halkı güldürüp eğlendiren kimse; kaşmer
- soytarılık
Soytarı olma durumu; kaşmerlik
- soyulma
Soyulmak işi
- soyulmak
Soyma işine konu olmak
- soyuluş
Soyulmak işi
- soyum
Üst derinin özel işlemlerle soyulması
- soyunabilme
Soyunabilmek işi
- soyunabilmek
Soyunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- soyundurma
Soyundurmak işi
- soyundurmak
Soyunma işini yaptırmak
- soyunma
Soyunmak işi
- soyunma odası
Spor merkezlerinde veya alışveriş mağazalarında giyinip soyunmak için özel olarak hazırlanmış oda
- soyunmak
Üstündeki giysilerin bir bölümünü veya tümünü çıkarmak
- soyuntu
Soyulup atılan şey
- soyunuk
Soyunmuş olan
- soyunup dökünmek
sokak giysilerini çıkarıp ev içinde kullandığı rahat kılığını giymek
- soyunuverme
Soyunuvermek işi
- soyunuvermek
Çabucak soyunmak
- soyunuş
Soyunmak işi
- soyup soğana çevirmek
hiçbir şey bırakmamacasına soymak
- soyut
Varlığı duyularla algılanamayan; mücerret, abstre; somut karşıtı
- soyut ad
Düşünce yoluyla algılanabilen varlığın adı; soyut isim: akıl, hayal, sevgi, ülkü vb
- soyut resim
Ressamın, doğada var olan varlıklar yerine kendi düş dünyasında oluşturduğu varlıkları ve nesneleri çizdiği resim
- soyut sanat
Soyut gerçeği yansıtan sanat; abstre sanat
- soyut sayı
Birimlerinin türü belirlenmemiş sayı; abstre sayı
- soyutlama
Bir nesnenin özelliklerinden veya özellikleri arasındaki ilişkilerden herhangi birini tek başına ele alan zihinsel işlem, gerçeklikte ayrılamaz olanı düşüncede ayırma; tecrit, abstraksiyon
- soyutlamak
Bir şeye soyutlama işlemini uygulamak
- soyutlanma
Soyutlanmak durumu
- soyutlanmak
Soyut duruma getirilmek
- soyutlanış
Soyutlanmak durumu
- soyutlayabilme
Soyutlayabilmek işi
- soyutlayabilmek
Soyutlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- soyutlaşma
Soyutlaşmak durumu
- soyutlaşmak
Soyut duruma gelmek
- soyutlaştırma
Soyutlaştırmak durumu
- soyutlaştırmak
Soyut duruma getirmek
- soyutluk
Soyut olma durumu
- soyutçu
Soyutçuluk yanlısı olan; abstraksiyonist
- soyutçuluk
Soyutlamalara, somut gerçeklerinkine eşit değer verme, amaç olarak soyutu alan tutum; abstraksiyonizm
- soyuş
Soymak işi
- soğan
Zambakgillerden, yumrusu ve yeşil yaprakları salata ve yemeklere tat vermek için kullanılan, acımsı, keskin kokulu bir bitki (Allium cepa)
- soğan ekmek
Ucuz ve kolay ulaşılabilen yiyecek
- soğan ekmeğe kalmak
yokluk yüzünden temel ihtiyaç maddelerini karşılayamaz duruma düşmek
- soğan kebabı
Güneydoğu yöresinde, başları kesilmiş soğan ve ceviz büyüklüğünde kıyma topaklarının tepsiye dizilip fırınlanmasıyla yapılan bir tür kebap
- soğan yahnisi
Malzemesi, et, soğan ve çeşitli baharatlar olan bir tür tencere yemeği
- soğancı
Soğan yetiştiren veya satan kimse
- soğancık
Bir kat yaprakla sarılı, besin bakımından zengin küçük soğan
- soğancılık
Soğan yetiştirme veya satma işi
- soğanlama
Soğanlamak işi
- soğanlamak
Soğan katmak
- soğanlı
İçinde soğan bulunan, içine soğan doğranmış olan, soğanla pişirilmiş olan
- soğansı
Soğanı andıran, soğana benzeyen, soğan gibi; soğanımsı
- Soğdca
Soğdların kullandıkları İran kökenli ölü dil; Soğdakça
- soğuk
Isısı düşük olan, sıcak karşıtı
- soğuk algınlığı
Sıklıkla virüslerin yol açtığı, beden ısısında yükselme, burun akıntısı ile ortaya çıkan solunum yolu hastalığı
- soğuk almak
üşüyerek hastalanmak, üşütmek
- soğuk bez
Keten ipliğinden yapılmış, tülbende benzeyen bir tür ince, seyrek kumaş
- soğuk büfe
Bazı toplantılarda, ayakta yenilmek için soğuk yiyecek ve içeceklerle hazırlanmış masa
- soğuk damga
Mürekkep kullanılmadan baskı ile yapılan kabartma damga
- soğuk durmak
ilgisiz, sevimsiz davranmak
- soğuk duş etkisi yapmak
ansızın bildirilen tatsız bir haber olumsuz bir tepki yaratmak
- soğuk düşmek (veya kaçmak)
söz, davranış vb. yersiz ve sevimsiz olmak
- soğuk espri
Güldürmeyen, niteliksiz, yersiz espri
- soğuk espri yapmak
güldürmeyen, niteliksiz, yersiz espri yapmak
- soğuk hava dalgası
Bir bölgedeki sıcaklığın mevsim normallerinin altına düşmesiyle meydana gelen ve bir süre devam eden soğumalar; soğuk dalgası
- soğuk hava deposu
Bozulabilen yiyeceklerin konulduğu, sürekli olarak soğuk tutulan depo
- soğuk içecek
Soğuk olarak içilen gazoz, maden suyu vb. içecek
- soğuk nevale
İnsanlarla sıcak ilişki kurmayan, söz veya davranışları soğuk olan sevimsiz kimse
- soğuk renkler
Mavi, lacivert, mor ve bu renklerin tonları
- soğuk savaş
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Batı Bloklarının zaman zaman savaş çıkarma tehditlerinin bütün dünyada yarattığı gerginlik; soğuk harp
- soğuk ter dökmek (veya basmak veya boşanmak)
korkmak, heyecanlanmak, bunalmak, gerilmek
- soğuk vurmak (veya yakmak)
soğuk etkisiyle bitki kurumak
- soğuk çalmak
soğuk, bitkiye zarar vermek
- soğuk çay
Siyah çayın veya bitki ve meyve çaylarının soğuk olarak içilen türü
- soğuk çıkmak
hava soğumak
- soğuk ısırması
Soğuğun etkisiyle parmaklarda, kulak kenarlarında oluşan kırmızı, kaşındırıcı şiş
- soğuk şaka
Hoş karşılanmayan, yersiz nükte veya sözle yapılan şaka
- soğukkanlı
Olaylara ve gelişmelere sakin, ılımlı ve temkinli yaklaşan (kimse); serinkanlı, telaşsız, itidal sahibi
- soğukkanlı hayvanlar
Vücut ısıları yaşadıkları ortamın ısısına göre değişen hayvanlar
- soğukkanlı olmak
kolayca, öfke, telaş ve heyecana kapılmamak
- soğukkanlılık
Soğukkanlı olma durumu; serinkanlılık, itidal
- soğuklama
Soğuklamak işi
- soğuklamak
Üşüterek hastalanmak, soğuk almak
- soğuklaşma
Soğuklaşmak işi
- soğuklaşmak
İlgisiz, isteksiz, soğuk davranmak
- soğuklaştırma
Soğuklaştırmak işi
- soğuklaştırmak
Soğuk duruma getirmek
- soğukluk
Soğuk olma durumu, soğuk bir etki yapan şeyin özelliği; bürudet
- soğukça
Soğuğa yakın
- soğulma
Soğulmak işi
- soğulmak
Suyu veya sütü çekilerek pörsümek
- soğuma
Soğumak işi
- soğumak
Isısını hızla veya yavaş yavaş yitirerek soğuk duruma gelmek; soğuklaşmak
- soğurgan
Emen, soğuran
- soğurganlık
Bir madde veya enerjiyi soğurma gücü, yeteneği
- soğurma
Soğurmak işi; emme, mas, massetme, absorbe
- soğurmak
Bir madde, bir sıvıyı içine çekmek
- soğurmalı
Soğurma yoluyla çalışan
- soğurucu
Soğurma özelliği gösteren madde
- soğurulma
Soğurulmak işi; soğrulma
- soğurulmak
Soğurma işi yapılmak; soğrulmak, absorbe olmak
- soğuruş
Soğurmak işi
- soğutabilme
Soğutabilmek işi
- soğutabilmek
Soğutma ihtimali veya imkânı bulunmak
- soğutkan
Sıcaklığı azaltan, soğutma özelliği olan
- soğutma
Soğutmak işi
- soğutmak
Soğumasını sağlamak, soğumasına sebep olmak
- soğutucu
Soğutma özelliği olan; frigorifik
- soğutuculuk
Soğutucu olma durumu
- soğutulma
Soğutulmak işi
- soğutulmak
Soğutma işine konu olmak
- soğutuş
Soğutmak işi
- soğuyuş
Soğumak işi
- soğuşma
Soğuşmak işi
- soğuşmak
Toprak suyu içine çekip kabarmak, şişmek
- spam
İstenmediği hâlde genel ağ ve sosyal medyada çok sayıda alıcıya aynı anda gönderilen gereksiz veya uygunsuz ileti
- spam atmak
sık sık istenmeyen ileti göndermek
- spam yemek
istenmeyen iletiler gönderen hesap ağ yöneticisi tarafından erişilemez duruma getirilmek
- spama düşmek
ileti istenmeyen iletiler kutusuna gitmek
- spamlama
Spamlamak işi
- spamlamak
Elektronik ortamda kullanıcıları rahatsız eden gereksiz ve uygunsuz iletileri ağ yönetimine bildirmek
- spamlanma
Spamlanmak işi
- spamlanmak
Spamlamak işine konu olmak
- spamlatma
Spamlatmak işi
- spamlatmak
Spamlama işini yaptırmak
- spastik
Beyin zedelenmesi yüzünden kasları istemsiz olarak kasılan kimse
- spatula
Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan, küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış araç
- spazm
Özellikle kalp, mide, bağırsak ve kasların elde olmadan kasılması
- sperma
Bir başı, bir gövdesi, hareket etmeye yarayan kuyruğu olan, yumurtadan çok küçük erkek eşey hücresi
- sperma ana hücresi
Erkek eşeylik organında atmıkları oluşturan ana hücre
- spermasızlık
Sperma salgısının yokluğu
- spermatozoit
Er bezi borucuklarının ürettiği, atmığın içinde bulunan erkek döl hücresi; tohum
- spiker
Radyo ve televizyonda programları, haberleri sunan kimse
- spikerlik
Spiker olma durumu
- spin
“Genellikle gösteri amaçlı olarak aracın arka tarafını kontrollü veya kontrolsüz bir biçimde değişik yönlere savurmak” anlamındaki spin atmak birleşik fiilinde geçen bir söz
- spiral
Sarmal biçiminde olan
- spiralli
Spirali olan
- spiralsiz
Spirali olmayan
- spiril
Sarmal biçiminde uzun ve kıvrık, bazıları titrek tüylerle kaplı, iplik biçimindeki bakterilerin genel adı
- spor
Bedeni geliştirmek amacıyla belirli kurallara göre kişisel veya toplu olarak gerçekleştirilen hareketlerin tümü
- spor araba
Küçük hacimli, genellikle iki koltuklu ve iki kapılı olarak geliştirilen, hızlı kullanım sağlayan, yüksek performanslı araba; spor otomobil
- spor ayakkabısı
Spor yaparken giyilen bir tür ayakkabı
- spor kesesi
Çiçeksiz bitkilerde, içinde sporların bulunduğu küçük kese
- spor kulübü
Özellikle gençlerin değişik spor etkinliklerinde bulunmaları amacıyla ilgili devlet kurumuna kayıt ve tescilini yaptırmış kuruluş; kulüp
- spor loto
Çeşitli sayıları veya futbol maçlarındaki beraberlikleri önceden kestirip para ödülü kazanmak temeline dayanan bir oyun
- spor toto
Futbol maçlarının sonuçlarını önceden kestirip para ödülü kazanmak temeline dayanan bir oyun
- sporcu
Sporla uğraşan kimse; sportmen
- sporculuk
Sporcu olma durumu
- sporlanma
Sporlanmak durumu
- sporlanmak
Spor oluşmak veya bakterilerde spora dönüşmek
- sporlaştırma
Sporlaştırmak durumu
- sporlaştırmak
Kıyafet vb.ni spor duruma getirmek
- sporlular
Bir hücrelilerin, omurgalı ve omurgasız hayvanlarda asalak olarak yaşayan, çok az hareket edebilen, sporla üreyen bir alt takımı
- sporsever
Her türlü spora ilgi duyan (kimse)
- sporseverlik
Sporsever olma durumu
- sportif
Sporla ilgili
- sportiflik
Sportif olma durumu
- sportmen
Vücudu iyi gelişmiş
- sportmenlik
Sportmen olma durumu
- spot
Herhangi bir aynalı alet ile ekran üzerinde oluşturulan görüntü
- spot alım
Fabrikalardan ve piyasalardan toptan ve vadeli senet karşılığında mal satın alma
- spot mağaza
Fabrikalardan toptan ve vadeli mal satın alarak bunları indirimli fiyatlarla peşin olarak satan iş yeri
- spot satım
Fabrikalardan ve piyasalardan toptan ve vadeli mal satma
- spotçu
Bir malı çok miktarda toptancıdan veresiye aldıktan sonra piyasada değerinden daha aşağıya peşin olarak satan kimse
- spotçuluk
Spotçunun yaptığı iş
- sprey
Çok ince damlacıklar durumunda püskürtülen sıvı
- sprint
Uzun mesafe koşularında son 100 veya 200 metrelerde yapılan atak
- sprinter
Atletizmde 100 ve 200 metre koşularına katılan atlet
- Sr
Stronsiyum elementinin simgesi
- stabil
Kararlı, değişmez
- stabilize
Silindirle sıkıştırılarak düz duruma getirilmiş (yol)
- stabilize etmek
kararlı bir duruma getirmek, sağlamlaştırmak
- stabilize yol
Kum, çakıl veya mucur ve bağlayıcı olarak kil karışımıyla yapılan, silindirle sıkıştırılan yol
- stadya
Bir noktanın takeometreye olan uzaklığını ölçmek için, bu nokta üzerine düşey doğrultuda konan santimetrelere bölünmüş mira
- stadyum
Takım oyunları, atletizm karşılaşmaları ve çeşitli törenlerin yapılabilmesi, seyircilerin de bunları izleyebilmesi için elverişli oturma yerleri olan alan, stat
- stafilokok
Mikroskopta üzüm salkımlarına benzer kümeler durumunda görülen mikroplar
- staj
Herhangi bir meslek edinecek olan kimsenin geçirdiği uygulamalı öğrenme dönemi
- stajyer
Staj yapan kimse
- stajyerlik
Stajyer olma durumu
- standart
Belli bir tipe göre yapılmış veya ayrılmış; ölçün, ölçünlü, tek biçim, tek tip
- standartlaşma
Standartlaşmak durumu; standardizasyon
- standartlaşmak
Standart duruma gelmek
- standartlaştırma
Standartlaştırmak işi
- standartlaştırmak
Standart duruma getirmek; tek tipleştirmek
- standartlı
Standardı olan
- standartlık
Standart olma durumu
- standartsız
Standardı olmayan
- standartsızlık
Standartsız olma durumu
- stant
At yarışlarında seyirci tribünü
- statik
Gelişme, ilerleme göstermeyen
- statolit
Omurgalılarda, denge ve yönelimle ilgili işitme taşları
- statosist
Statolitlerin içinde bulunduğu kesecik
- statü
Bir kimsenin, bir kurum veya bir toplum içindeki durumu
- statüko
Süregelen düzenin korunması durumu; sürer durum
- statükocu
Süregelen durumu korumaya meyilli olan
- statükoculuk
Statükocu olma durumu
- stearik
Bitkisel ve özellikle hayvansal stearin durumunda bulunan stearik asit (CH3-(CH2)16-CO2H)
- stearin
Gliserinin stearik asit esteri
- sten
Çapı 9 milimetre olan, İngiliz yapısı, hafif, kullanışı kolay bir tür makineli tüfek
- steno
Söylenen sözleri söylendiği kadar çabuk yazmaya elverişli, kısa ve yalın işaretlerden oluşan yazı yöntemi; stenografi
- stenotip
Stenografi için yapılmış yazı makinesi
- stent
Tıkanmakta olan veya açılmış damara bir daha tıkanmaması için konan araç
- step
Genelde müzik eşliğinde ritmik adımlarla yapılan bir egzersiz türü
- step iklimi
Orta kuşak karalarının iç kısmında görülen, kar yağışı ve don olayının fazla yaşandığı, ilkbaharın yağışlı, yazların kurak geçtiği bir iklim türü
- step tahtası
Üzerinde müzik eşliğinde egzersiz yapılan, üstü tahta düz alet
- ster
Yığın durumundaki yakacak odun için kullanılan, bir metreküpe eşit hacim ölçüsü birimi
- steradyan
Bir kürenin merkezini tepe olarak alan ve küre yüzeyi üzerinde, kenarı bu kürenin yarı çapına eşit bir kare kadar alan ayıran, uzay açıya eşit, uzay açı birimi (sr)
- stereofoni
Kaydedilen veya radyo ile yayımlanan sesleri, ses kaynaklarının mekândaki dağılımına uygun olarak iletme tekniği; stereo
- stereofonik
Stereofoni ile ilgili olan
- stereografi
Katı nesneleri bir düzlem üzerinde gösterme sanatı
- stereografik
Stereografi ile ilgili
- stereoskop
Stereoskopik çiftlerin incelenmesinde kullanılan ve konuyu kabartma olarak gösteren optik alet
- stereoskopik
Stereoskopla ilgili olan
- stereoskopik çift
Stereoskopla incelemek için aynı görünüşün, farklı görüş noktalarından alınmış iki fotoğrafından oluşan bütün
- stereotip
Basımcılıkta, matris kâğıdı kullanarak formaları, klişeleri ve metinleri çoğaltmaya yarayan yöntem
- sterilize
Bozulmasına yol açabilecek mikroorganizmalardan ve mayalardan sterilizasyon yöntemiyle arınmış olan (ürün vb.)
- sterilize etmek
mikropsuzlaştırmak
- sterlin
Yüz peniden oluşan Birleşik Krallık’ın para birimi; paunt
- sterol
Hayvanlarda, bitkilerde ve D vitamininde bulunan, genellikle karbon atomlarından oluşan, alkol niteliğinde organik bir madde
- steyşın
Eşya konacak yeri aracın içine dâhil edilmiş binek otomobili
- stil mobilya
Antika mobilyanın özelliklerini kısmen yansıtan ve teknolojik gelişmelerden yararlanılarak üretilen mobilya
- stilistik
Üslupla ilgili
- stoacı
Stoacılık yanlısı (kimse, görüş vb.)
- stoacılık
Aklın egemenliğini, doğaya uygun yaşamayı, ruhun duyumsamazlığı ve dünya yurttaşlığı ülküsünü amaç edinen Kıbrıslı Zenon'un kurduğu, öğretiye ilişkin derslerin stoa denilen direkli galeride verildiği öğreti; revakiye
- stok
Bir satış yerinde satışa hazır bulundurulan malların tümü; yığılım, istif
- stok etmek
bir şeyi bir yere çok miktarda yığmak, biriktirmek, istif etmek
- stoklama
Stoklamak işi
- stoklamak
İhtiyacın üstünde bir malı aşırı miktarda yığmak
- stoklayabilme
Stoklayabilmek işi
- stoklayabilmek
Stoklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- stokçu
Stok yapan kimse; istifçi
- stokçuluk
Stokçu olma durumu; istifçilik
- stop
Telgraf ve telefonla olan haberleşmelerde cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılan bir söz
- stop etmek
çalışan motor durmak
- stop lambası
Otomobillerin arkasına yerleştirilen ve ayak frenine basıldığında yanan lamba
- stop valf
Sıhhi tesisatta suyu kesmeye yarayan contalı vana
- stoper
Futbolda savunmanın ortasında görev yapan ve topu kesip dağıtan oyuncu; kesici
- stor
Ağaç, kumaş vb.nden yapılmış bir kanal içinde hareket ederek açılıp kapanan perde
- stor kapak
İnce çıtaların esnek bir yüzeye yan yana dizilmesiyle yapılan ve kıvrılarak açılıp kapanan kapak
- storlu
Storu bulunan
- strafor
Genellikle binaların dış cephe kaplamasında kullanılan süngerimsi madde
- straplez
Kadın tekstil ürünlerinde askısız ve kolsuz yaka kesimi
- straplez elbise
Daha çok gelinliklerde ve gece kıyafetlerinde kullanılan askısız, göğsün üzerine oturan ve göğsü kavrayan elbise modeli
- strateji
Bir ulusun veya uluslar topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara destek vermek amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askerî güçleri bir arada kullanma bilimi ve sanatı; sevkülceyş
- stratigrafi
Jeolojinin katmanları inceleyen kolu
- streptokok
Sıvı ortamda zincir biçimde koloniler oluşturan, çoğu zaman patojen olan bir mikrokok
- streptomisin
Verem basili, şarbon, difteri, veba, menenjit, zatürre vb. hastalıklara sebep olan mikroplara karşı kullanılan bir antibiyotik
- stres atmak
bir etkinlikte bulunarak gerginlikten, sıkıntıdan kurtulmak
- strese girmek
gerilmek, sıkıntıya girmek
- strese sokmak
gerilime, sıkıntıya sokmak
- streslenme
Streslenmek durumu
- streslenmek
Ruhsal yönden gerilimli duruma girmek veya gelmek
- stresli
Stresi olan, stresi bulunan
- streslilik
Stresli olma durumu
- stressiz
Stresi olmayan, stresi bulunmayan
- stressizlik
Stressiz olma durumu
- streç
Çeşitli maddelerin havayla etkileşimini ortadan kaldırmak amacıyla sarıldığı şeffaf paketleme malzemesi
- striknin
Kargabükenden çıkarılan etkili bir zehir
- striptiz
Genellikle gece kulüplerinde, pavyonlarda müzik eşliğinde dans edip soyunarak yapılan gösteri
- striptizci
Striptiz yapan kimse
- striptizcilik
Striptizci olma durumu
- stronsiyum
Atom numarası 38, atom ağırlığı 87,63, yoğunluğu 2,6 olan, 771 °C'de eriyen, doğada bazı maden filizlerinde bulunan sarı bir element (simgesi Sr)
- stüdyo
Sanat çalışmaları için düzenlenmiş oda
- su
Hidrojenle oksijenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, renksiz, kokusuz, tatsız madde; ab
- su akrebi
Vücudu geniş ve yassı, durgun sularda yaşayan zehirli bir tür akrep (Nepa cinerea)
- su almak
suyu içine çekmek
- su altı
Deniz, göl gibi su yüzeyinin altında kalan bölüm
- su altı arkeolojisi
Su altında gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar
- su altı flaşı
Suyun altında film çekmek için gerekli ışığı veren cihaz
- su altı fotoğrafçılığı
Su altında fotoğraf çekme mesleği veya işi
- su altı işleri
Dalgıçlık, balık adamlık, inci, midye, sünger avcılığı gibi deniz, göl ve akarsularda su altında çalışmayı gerektiren işler
- su askıları
Tatlı sularda yaşayan bir alg familyası
- su aygırı
Çift parmaklılardan, Afrika ırmakları boyunca yaşayan, çok iri yapılı ve geniş ağızlı memeli hayvan; hipopotam (Hippopotamus)
- su aygırıgiller
Örnek türü su aygırı olan memeli hayvanlar familyası; hipopotamgiller
- su baldıranı
Maydanozgillerden, su kıyılarında ve bataklıklarda yetişen, zehirli, otsu bir bitki; su rezenesi (Cicuta virosa)
- su bardağı
Su içmeye yarayan bardak
- su baskını
Sellerin veya eriyen kar sularının katılmasıyla kabaran akarsuların yataklarından taşarak çevreyi basması; taşkın, feyezan, seylap
- su basmak
bir şey veya yer sular altında kalmak, her yanı suyla dolmak
- su basıncı
Durgun bir su kütlesinin birim yüzeyini etkileyen yer çekimi
- su bazlı
Yapısında su olan
- su bazlı boya
İçeriğindeki suyun buharlaşması ile kısa sürede kuruyan boya türü
- su bidonu
Su taşımaya ve depolamaya yarayan bidon
- su bilgisi
Bir bölgedeki bütün yer altı ve yer üstü sularına ait bilgi; hidrografi
- su bilimci
Su bilimi uzmanı; hidrolog
- su bilimi
Suların mekanik, fizik, kimya ve biyoloji bakımından özelliklerini inceleyen bilim; hidroloji
- su bitkileri
Tek hücreli veya hücre toplulukları olan, suya uyum gösteren, Schizomycetes sınıfından, suda yaşayan bitki ve hayvanların ölülerinde saprofit ve su canlılarında parazit olarak yaşayan su bitkiler
- su bombası
Su altı bombalarını atmaya yarayan alet
- su borusu
Suyu, su buharını bir yerden bir yere aktarmaya yarayan demir veya naylon boru
- su boyası
Su ile eriyebilen ağaç boyası
- su burçları
Astrolojide doğada bulunan ateş, hava, toprak ve su elementlerine göre yapılan sınıflamada su grubu içine giren Akrep, Balık ve Yengeç burçları
- su böceği
Kın kanatlılardan, küçük su birikintilerinde yaşayan, kahverengi bir böcek; hidrofil (Hydrophilus caraboides)
- su bölümü çizgisi
Komşu iki akarsuyun beslenme teknelerini ayıran çizgi
- su böreği
Mayalı hamurdan ince açılan yufkanın önce suda ıslatılıp katları arasına peynir, ıspanak veya kıyma konarak yapılan bir börek türü
- su cenderesi
Lokomotiflerin su haznelerine veya tenderlerine su vermeye yarayan araç
- su damarı
Su kaynağının kolları
- su deposu
Binalarda su depolamaya yarayan araç
- su değirmeni
Su gücü ile çalışan değirmen
- su dolabı
Bağ bahçe sulamak amacıyla bir eksen etrafında dikey biçimde dönerek bir akarsudan su aktarmaya yarayan düzenek; dolap
- su dökmek
küçük abdest bozmak
- su dökünmek
yıkanmak
- su düzeyi
Su yüksekliğinin durumu; su seviyesi
- su etmek
bir geminin içine herhangi bir yerinden su girmek veya su sızmak
- su gelmek
doğumdan önce amniyon sıvısı döl yolundan akmak
- su gibi
çok ıslak
- su gibi akmak
zaman hızla geçmek
- su gibi aziz ol!
su getirenlere iyi dilek olarak söylenen bir söz
- su gibi bilmek (veya okumak)
yanlışsız bilmek veya okumak
- su gibi ezberlemek
yanlışsız okuyabilecek kadar ezberlemek
- su gibi gitmek
bol bol harcanmak
- su gibi olmak
çok ıslanmak
- su gibi terlemek
çok terlemek
- su görmemiş
çok kirli (yüz, el)
- su götürür yeri olmamak
başka türlü yorumlanacak bir yönü bulunmamak
- su iktiza etmek
gusül gerekmek
- su itici
Yapıları ve temelleri yıkımdan korumak ve hizmet ömrünü uzatmak için nemi önleyici su yalıtımı araçları
- su içinde
en kötü şartlarda bile
- su içinde kalmak
çok terlemek
- su kabağı
Kabakgillerden, alt bölümü şişkin, birçok yerde kurutulup su kabı olarak kullanılan bir tür asma kabağı; kantar kabağı, testi kabağı (Lagenaria vulgaris)
- su kabı
Su koymaya yarayan kap
- su kamışıgiller
Bir çeneklilerden, su kamışı, su şeridi vb. türleri içine alan bir familya
- su kapmak
yaralar azmak
- su karanfili
Ormanlarda, akarsu ve göl kenarlarında yetişen, sarı çiçekli, karanfil kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki (Geum urbanum)
- su katılmamış
kendine özgü olan durumu koruyan, başka bir etkiyle değişmemiş, bozulmamış olan
- su kayağı
Su üzerinde yapılan kayak sporu
- su kaybı
Vücutta ateş, ishal vb. sebeplerle suyun kaybolması
- su kaydırağı
Su parklarında, su ile çalışan ve kayılarak bir havuza düşme temeline dayanan oyuncakların genel adı
- su kaçırmak
su sızdırmak
- su keleri
Kurbağagillerden, durgun sularda ve karada yaşayan bir tür küçük hayvan (Lophius)
- su kemeri
Üzerinde su yolu bulunan kemerli köprü
- su kesesi
Su bitkilerinde içi hava ile dolu bölüm
- su kesimi
Geminin su üstünde ve su altında kalan bölümlerinin kesiştiği yer; su hattı
- su kesmek
sulanmak
- su keteni
Birleşikgillerden, sulak yerlerde yetişen, bir tür pembe çiçekli bitki; yaban keteni (Eupatorium cannabinum)
- su kireci
Suyun içinde çabucak katılaşan bir kireç türü
- su korkusu
Sudan korkma; hidrofobi
- su koyuvermek
sebze ve et pişerken suyunu salıvermek
- su kurbağası
Zeytin yeşili sırtında kahverengi lekeleri bulunan, sarı, gri ve beyazımsı göbeği olan bir tür kurbağa (Lithobates catesbeianus)
- su küçüğün, söz (veya sofra veya yemek) büyüğün
büyüklerin sayılması, küçüklerin korunması gerektiğini anlatan bir söz
- su kızağı
Su üzerinde gidebilen altı kızak biçiminde motosiklet
- su mantarları
Klorofilleri olmadığından su içindeki bozulmuş organik madde üzerinde saprofit veya su canlıları üzerinde parazit olarak yaşayan su bitkileri
- su mercimeği
Su mercimeğigillerden, mercimeğe benzeyen yaprakları suların yüzünü kaplayan bir su bitkisi (Lemna)
- su mercimeğigiller
Bir çeneklilerden, örnek bitkisi su mercimeği olan, küçük bir bitki familyası
- su muhallebisi
Nişasta, süt ve su karışımının pişirilip buzdolabında katılaşmasından sonra ceviz büyüklüğünde kesilip şeker ve gül suyu içinde üzerine fıstık serpilerek hazırlanan bir tatlı türü
- su nanesi
Kırmızımtırak renkli, az veya çok tüylü, yaprakları saplı ve kuvvetli kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki (Mentha aquatica)
- su parkı
Değişik boyutlardaki havuzlar ile bunların çevresine yerleştirilen farklı biçimlerdeki su kaydırağı oyuncaklarından oluşan eğlence yeri
- su piresi
Kabuklulardan, durgun sularda yaşayan bir hayvan; su biti (Daphnia pulex)
- su sabun görmemek
çok kirli olmak
- su samuru
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan; lutr (Lutra)
- su sarnıcı
Su biriktirmeye yarayan yer altı su deposu
- su sayacı
İçinden geçen suyun miktarını ölçen araç; su saati
- su sineği
Kın kanatlılardan, durgun sular üzerinde yaşayan, parlak yeşilimsi siyah renkli bir böcek (Hydrophilus)
- su tabakası
Su ile kaplanmış yüzey
- su tankeri
Su taşımaya yarayan tanker
- su tası
Çeşmelerden su içmeye yarar, özel yapılmış kap
- su tavuğu
Su tavuğugillerden, gri, kızıl karışımı tonda, benekli veya çizgili tüyleri olan bir kuş; kalinis (Fulica atra)
- su tavuğugiller
Bataklık ve su kıyılarında yaşayan, gagaları yandan basık, kanat ve kuyrukları kısa olan, su tavuğu, su yelvesi türlerini içine alan bir familya
- su tedavisi
Bazı hastalıkları su ile tedavi etme; hidroterapi
- su terazisi
Basıncı çok olan suyun, basıncını azaltarak künklerin patlamasını önleyen, belli aralıklarla yapılmış, depo görevindeki kule
- su teresi
Turpgillerden, su kenarlarında yetişen, tereye benzeyen, çok yıllık ve otsu bir bitki (Nasturium officinale)
- su testisi
Su koymaya yarayan topraktan yapılmış su kabı
- su testisi su yolunda kırılır
"bir kişi amaç edindiği işte kazaya uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- su topu
Topu karşı takımın kalesine sokmak temeline dayanan, yedi yüzücüden oluşan iki takım arasında havuzda oynanan spor türü
- su topçu
Su topu oynayan kimse
- su tulumbası
Kuyudan su çıkarmaya yarayan ve elle çalışan tulumba
- su türbini
Suyun gücü kullanılarak oluşturulan enerjiyi mekanik enerjiye dönüştüren sistem
- su uyur, düşman uyumaz
"düşmana karşı her zaman uyanık davranmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- su vermek
bitkileri sulamak
- su yapmak
gemi veya sandalın içine dibinden su girmek
- su yatağı
İçi su ile dolu yatak
- su yelvesi
Su tavuğugillerden, sırtı yeşil kahverengi, karnı kara beyaz çizgili bir kuş (Rallus aquaticus)
- su yolcu
İstanbul'un su yollarının ve bunlara ilişkin kuruluşların bakım, onarım ve işletmesiyle uğraşan kimse
- su yolu
Künk veya demir boru ile yapılmış oluk
- su yolu yapmak
bir yeri sık sık gidip gelinen yer durumuna getirmek
- su yoncası
Tacı beyaz salkım çiçekli çok yıllık su bitkisi
- su yosunları
Denizlerde, tatlı ve durgun sularda, genellikle su yüzeyinde yaşayan, yaprak veya tel biçiminde tallı bitkiler alt şubesi; algler
- su yosunu
Su yosunlarından, klorofilli bitki; alg
- su yuvarı
Denizlerin yeryüzünde oluşturduğu yuvar; su küre, hidrosfer
- su yürümek
ilkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak
- su yüzü görmemiş
su görmemiş
- su yüzüne (veya üstüne) çıkmak
görünür olmak
- su yüzüne çıkmak
bir süre örtülü kalmış bir iş veya sorun aydınlanmak, belli olmak, meydana çıkmak
- su yılanları
Sürüngenler sınıfının bazı zehirli ve zehirsiz yılanları kapsayan geniş bir bölümü
- su yılanı
Su yılanıgillerden, uzunluğu 50 santimetre kadar olan, su kenarlarında ve bağlarda yaşayan bir sürüngen (Natrix natrix)
- su yılanıgiller
Örnek hayvanı su yılanı olan sürüngenler sınıfının bir familyası
- su çekmek
içine su almak
- su çıkrığı
Kuyudan su çıkarmaya yarayan çıkrık
- su örümceği
Su altında kendi ördüğü ipekten kese içinde yaşayan örümcek (Argyroneta aquatica)
- su örümceğigiller
Su örümceği ile yakın türleri kapsayan, suda çeşitli böceklerin üstünde veya yumuşakçaların solungaçlarında asalak olarak yaşayan böcekler familyası
- su ürünleri
Denizlerde ve iç sularda bulunan bitkiler ve hayvanlar ile bunların yumurtaları
- su ısıtıcısı
Su ısıtmaya yarayan alet
- sual etmek
sormak
- sualli
Suali olan
- sualsiz
Suali olmayan
- suare
Akşam yemeğinden sonra yapılan eğlence, toplantı
- subasar
Basınç uygulayarak suyu binanın üst katlarına çıkaran düzenek; hidrofor
- subasar orman
Irmak ve derelerin kenarlarında, belirli aralıklarla taşkına uğrayan su tabanının yüksek olduğu arazilerde, ırmakların getirdiği alüvyon tortulu topraklarda yetişen, kendine özgü bitki örtüsü olan orman
- subay
Silahlı kuvvetlerde asteğmenden orgeneral veya oramirale kadar rütbedeki asker
- subaylık
Subay olma durumu
- subaşı
Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı
- subret
Komedilerde hafifmeşrep genç kadın veya işveli hizmetçi rollerine çıkan kadın oyuncu
- subtropik
Sıcak bölgeye ait olan
- subye
Ayağın altından geçen, tozluğa veya pantolon paçalarına bağlanan deriden, kumaş vb.nden şerit
- sucu
Su satan veya evlere su taşıyan kimse
- sucuk
Şişirilip kurutulmuş bağırsak içine baharatlı kıyma doldurularak yapılan bir yiyecek türü
- sucuk gibi olmak (veya ıslanmak)
baştan aşağı ıslanmak
- sucuklaşma
Sucuklaşmak işi
- sucuklaşmak
Ter, kir vb.nden dolayı sucuk rengini ve görünümünü almak
- sucuklu
İçinde sucuk bulunan
- sucuklu yumurta
Kavrulmuş sucuğun üzerine yumurta kırılarak yapılan bir çeşit yemek
- sucukçu
Sucuk yapan veya satan kimse
- sucukçuluk
Sucuk yapma ve satma işi
- sucul
Suyu seven, suya düşkün
- suculuk
Sucunun yaptığı iş
- sucuğunu çıkarmak
yormak
- suda pişmiş
kaynatılarak veya haşlanarak pişirilmiş
- sudak
Levrekgillerden, tatlı sularda yaşayan, eti beyaz ve lezzetli bir balık (Lucioperca fluviatilis)
- sudan
Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak olan
- sudan bahane
Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak bahane
- sudan cevap
Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak cevap
- sudan geçirmek
herhangi bir şeyi üstünkörü yıkamak
- sudan sebep
Baştan savma, inandırıcı olmaktan uzak sebep
- Sudan tavuğu
Bir tür Beç tavuğu
- sudan ucuz
Çok ucuz, bedava olan
- sudan çıkmış balığa dönmek
herhangi bir sebeple ne yapacağını bilememek, çok şaşırmak
- Sudanlı
Sudan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- sudoku
Dokuzar hücreden oluşan dokuz eşit kutuya bölünmüş bir alan üzerinde birden dokuza kadar olan sayıları tekrar etmeyecek şekilde dizmeye dayalı bir zekâ oyunu
- sufilik
Sufi olma durumu
- sufiyane
Tasavvufla ilgili veya mutasavvıflara yakışır biçimde olan
- sufle
Sahnedeki oyunculara, izleyicilere duyurmadan unutulmuş bir sözü veya cümleyi hatırlatma
- sufle etmek
oyunculara, izleyicilere duyurmadan söyleyecekleri sözü veya cümleyi fısıldamak
- suflör
Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyicilere duyurmadan söyleyip hatırlatan erkek
- suflörlük
Suflörün görevi
- suflöz
Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyicilere duyurmadan söyleyip hatırlatan kadın
- sugötürmez
Başka bir yoruma elverişli olmayan, kesin; sözgötürmez
- sugötürmezlik
Sugötürmez olma durumu
- suhulet
Yumuşaklık, naziklik
- suibriği
Suibriğigillerden, yaprakları almaşık, sapları uzun ve sülüksü, yaprak ayası ibrik biçiminde gelişmiş olan, sıcak ülkelerde yetişen, tırmanıcı bir bitki (Nepenthes destillatoria)
- suibriğigiller
İki çeneklilerden, otuz kadar bitki türünü içine alan ve örnek bitkisi suibriği olan bir bitki familyası
- suikast
Gizlice cana kıyma ve kötülük etmeye kalkışma
- suikastta parmağı olmak
düzenlenen suikast olayında rol oynamak
- suikastçı
Suikast yapan kimse
- suikastçılık
Suikastçı olma durumu
- suiniyet
Kötü niyet
- suistimal
Görev, yetki vb.ni kötüye kullanma
- suistimal etmek
kötüye kullanmak
- suizan
Kötü zan
- sukut etmek
düşmek
- sulak
Suyu olan, suyu bol (yer)
- sulak alan
Su kuşlarının barınma yeri olan, sığ suyla kaplı, bataklık ve sazlık alan
- sulakiye
Susuz olan meralarda büyük ve küçükbaş hayvanların su ihtiyacının karşılandığı, içinde doğal su kaynaklarının veya yapay göletlerin meydana getirdiği küçük su birikintilerinin bulunduğu alan
- sulaklık
Sulak olma durumu
- Sulakyurt
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- sulama
Sulamak işi
- sulamak
Toprak, bitki, hayvan vb.ne su vermek
- sulandırabilme
Sulandırabilmek işi
- sulandırabilmek
Sulandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sulandırma
Sulandırmak işi
- sulandırmak
Sulu duruma gelmesini sağlamak
- sulandırıcı
Sulandırmayı sağlayan madde
- sulandırılma
Sulandırılmak işi
- sulandırılmak
Sulandırma işi yapılmak
- sulanma
Sulanmak işi
- sulanmak
Sulama işi yapılmak
- sulantı
Birine karşı hissedilen duygusal ilgi
- sulanış
Sulanmak işi
- sular kararmak
akşam olmaya başlamak
- sular seller gibi
bir metni yanlışsız söyleyecek kadar
- sularında
Saat gibi kelimelerle birlikte yaklaşık zaman bildiren bir söz; raddelerinde
- sulatma
Sulatmak işi
- sulatmak
Sulama işini yaptırmak
- sulayabilme
Sulayabilmek işi
- sulayabilmek
Sulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sulbünden gelmek
bir kimsenin öz evladı olmak
- sulfata
Kinin sülfatı ve genel olarak kinin tuzu
- sulh hukuk mahkemesi
Kira sözleşmesi, paylaştırma ve şüyuun giderilmesi, zilyetliğin korunması, mirasçılık belgesi ile ilgili değeri 5.000 TL'nin altında olan davalarla ilgilenen mahkeme
- sulh olmak
uzlaşmak
- sulhen
Barış yoluyla, anlaşıp uzlaşarak
- sulp
Bel kemiği, omurga
- sultan
Müslüman, özellikle Sünni hükümdarların kullandıkları ünvan
- sultan böreği
Mayalı hamurdan ince açılan yufkaların arasına önceden hafifçe pişirilmiş kuşbaşı et, soğan ve dil peyniri konarak fırında yapılan bir börek türü
- sultan kethüdası
Padişahların ve şehzadelerin evlendirilen kızlarının dairelerindeki işlere bakan görevli
- Sultanbeyli
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Sultandağı
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- Sultangazi
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Sultanhanı
Aksaray iline bağlı ilçelerden biri
- Sultanhisar
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- sultani
Sultanlara yaraşan veya sultanlarla ilgili
- sultani tembel
Tembel, iş görmekten hoşlanmayan
- sultani tembellik
Sultani tembel olma durumu
- sultanibuselik
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- sultanihüzzam
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- Sultaniye üzümü
Ege Bölgesi'nin verimsiz topraklarında üretilen, çekirdeksiz, hoş kokulu, kurutmalık bir tür üzüm
- sultaniyegâh
Klasik Türk müziği makamlarından biri
- sultanlık
Sultan olma durumu; saltanat
- sultanoğlu
Padişah kızlarının, padişah soyundan olmayan kocalarından doğan erkek çocuğu
- sulu
Suyu olan, içinde su bulunan, koyu karşıtı
- sulu boya
Su ile karıştırılarak kullanılan bir boya
- sulu gözlü
Çok önemsiz olaylarda bile gözyaşlarını tutamayan, ağlayan (kimse); gözü sulu, sulu göz
- sulu gözlülük
Sulu gözlü olma durumu; gözü sululuk
- sulu kar
Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar
- sulu sepken
Yağmurla karışık bir biçimde yağan (kar)
- sulu tarım
Sulamaya dayalı tarım; sulu ziraat
- sulu yemek
Tencerede ve kendi suyu içerisinde pişirilen yemek türü; tencere yemeği
- sulu zırtlak
Gereğinden fazla sulu
- suluk
Öğrencilerin okula su götürdükleri kap; matara
- suluk zinciri
At vb. hayvanların gemlerinin altına takılan küçük zincir
- sululaşma
Sululaşmak işi
- sululaşmak
Yersiz, yavan şakalar yapmak
- sululuk
Sulu olma durumu
- sululuk etmek (veya yapmak)
sululaşmak
- Suluova
Amasya iline bağlı ilçelerden biri
- Sulusaray
Tokat iline bağlı ilçelerden biri
- suma
İlk damıtılan ve içinde anason bulunmayan rakı
- sumak
Antep fıstığıgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, kabuğu hekimlikte, yaprakları dericilikte kullanılan bir ağaç (Rhus coriaria)
- sumaymunu
Bitkilerin büyümesi için gübre, süs eşyası ve çocuk oyuncağı olarak kullanılan, suyla temasında 400 kat büyüyebilen renkli toplar; sumaymuncuğu
- Sumbas
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- sumsuk
Yumrukla vurma
- sumsuklama
Sumsuklamak işi
- suna
Erkek ördek
- suna boylu
İnce ve uzun boylu
- suna gibi
suna boylu
- sunabilme
Sunabilmek işi
- sunabilmek
Sunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sunak
Tapınaklarda dinî tören eşliğinde üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan taş masa; altar
- sundurma
Sundurmak işi
- sundurmak
Sunma işini yaptırmak
- sungu
Bir büyüğe sunulan armağan
- sungur
Doğana benzeyen, yırtıcı, avcı kuş
- Sungurlu
Çorum iline bağlı ilçelerden biri
- suni gübre
Bitki kalıntılarının ticari gübre ile karıştırılmasından elde edilen gübre; yapma gübre
- suni tahta
Odun lifi, yonga ve talaş levhalarının bir türü
- suni çayır
Rutubetli veya sulanabilen topraklarda buğdaygil ve baklagil yem bitkilerinin bir karışım olarak yetiştirildiği çayır
- suni çim
Doğal olmayan, sentetik yüzeyli çim; yapay çim
- suni çim saha
Doğal olmayan, sentetik yüzeyli çim saha; yapay çim saha
- sunma
Sunmak işi; arz (I), takdim
- sunmak
Bir büyüğe veya nezaket gereğince bir kimseye bir şeyi vermek; arz etmek, takdim etmek
- sunta
Doğramacılıkta kereste olarak kullanılan, sıkıştırılmış talaş ve yongadan yapılan tahta; suni tahta
- sunturlu
Aşırı derecede olan
- sunturlu küfür
Çok kötü, berbat, ağza alınmaz söz
- suntıraç
Nalbantların, nallanacak hayvanın tırnağını keserken kullandıkları keskin araç
- sunu
Sunulan şey
- sunu ve istem
arz talep
- sunucu
Radyoda, televizyonda, bir eğlence yerinde programı sunan, açıklayan kimse; takdimci
- sunuculuk
Sunucunun işi ve görevi; takdimcilik
- sunulabilme
Sunulabilmek işi
- sunulabilmek
Sunulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sunulma
Sunulmak işi
- sunulmak
Sunma işine konu olmak veya sunma işi yapılmak; arz edilmek, arz olunmak, takdim edilmek, takdim olunmak
- sunuluş
Sunulmak işi
- sunum
Sunmak işi
- sunuverme
Sunuvermek işi
- sunuvermek
Fırsat bulup sunmak
- sunuş
Sunmak işi
- sunuştay
Önceden belirlenmiş bir konuda sanal ortamda gerçekleştirilen bilimsel, sanatsal, kültürel vb. etkinlik
- suoku
Suokugillerden, bataklık bölgelerde ve su kenarlarında yetişen, kök sapları tazeyken acımtırak olan, kurutulduğunda yenebilen küçük bir bitki (Sagitteria)
- suokugiller
Bir çeneklilerden, örnek bitkisi suoku olan ve yetmiş kadar türü bilinen bir bitki familyası
- supangle
Süt ve kakao ile hazırlanan, yarı katı, yarı sıvı bir kıvama sahip bir çeşit tatlı; sup
- supap
Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak; sibop
- supara
Osmanlı Devleti'nde okul kitaplarının genel adı
- superisi
Çiçekleri tek eşeyli, gövdesi iki eşeyli olan su bitkisi
- suples
Güreşte hasmın sırtını yere getirmek için kendi üzerinden aşırılarak yapılan bir atma hareketi
- Sur
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- sur
Kale duvarı
- sura
Yumuşak ince bir tür ipekli kumaş
- surat
Somurtkanlık, asık yüzlülük
- surat (veya suratı) bir karış
öfkeli, kızgın ve somurtkan
- surat asmak
kaşlarını çatıp yüzüne küskün veya dargın bir anlam vermek, somurtmak
- surat düşkünü
Çirkin yüzlü (kimse)
- surat etmek
birine karşı küskün durmak, asık yüzlü olmak
- surat kalmamak
utanmaz duruma gelmek
- surat mahkeme duvarı
asık suratlı, kimseye gülmeyen, suskun duran
- surata bak süngüye davran
çok asık suratlı veya çirkin kimseler için kullanılan bir söz
- suratlılık
Suratlı olma durumu
- suratsız
Aksi, huysuz olan
- suratsızlık
Somurtkan olma durumu
- suratı bir karış asılmak
öfkelenmek, kızmak ve somurtmak
- suratı değişmek
bir kimseye karşı davranışı değişmek, daha sert bir durum almak
- suratı kasap süngeriyle silinmiş
"utanması, sıkılması kalmamış" anlamında kullanılan bir söz
- suratı sirke satmak
öfkeli, kızgın olduğu anlaşılmak
- suratına indirmek
tokat atmak
- suratından düşen bin parça olmak
öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak
- suratını dağıtmak
yüzüne zarar verecek biçimde dövmek
- suratını ekşitmek (veya buruşturmak veya eğriltmek)
yüzüne memnun olmadığını belirten bir anlam vermek
- sure
Kur'an'ın yüz on dört bölümünden her biri
- suret
Dış görünüş
- suret almak (veya çıkarmak)
bir belgenin kopyasını çıkarmak
- sureten
Dış görünüş bakımından
- sureti haktan görünmek
kendisini iyi niyetli imiş gibi göstermek
- suretine girmek
bir şeyin görünüşüne, biçimine benzemek
- suretiyle
Yoluyla, biçimiyle
- Suriyeli
Suriye’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- surname
Osmanlı şehzadelerinin sünnet düğünlerini, padişah kızlarının doğum ve evlenme şenliklerini tasvir eden eserlere verilen ad
- Suruç
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- sus payı
Susması, karşı gelmemesi veya bildiği bir sırrı yaymaması için birine verilen para vb. şey; susmalık, hakkısükût, sükût hakkı
- susabilme
Susabilmek işi
- susabilmek
Susma ihtimali veya imkânı bulunmak
- susak
Susamış olan, susayan
- susak ağızlı
Anlamsız, boş konuşan (kimse)
- susak burunlu
İri, çirkin burunlu (kimse)
- susaklık
Susamış olma durumu
- susallar
Suda yaşayan bitki veya hayvan familyası
- susam
Susamgillerden, sıcak bölgelerde yetişen küçük bir bitki (Sesamum indicum)
- susam helvası
Kaynatılmış ağdalı şekerden yapılan ve susama bulanan bir tatlı türü
- susam yağı
Susam tanelerinden çıkarılan yağ; şırlağan
- susama
Susamak işi
- susamak
Su içme gereksinimi duymak
- susamgiller
İki çeneklilerden, en önemli ve örnek bitkisi susam olan, küçük bir bitki familyası
- susamlı
Susamı olan
- susamsı
Susamı andıran, susama benzeyen, susam gibi
- susamsız
Susamı olmayan
- susatma
Susatmak işi
- susatmak
Susamasına yol açmak, susuz bırakmak
- susayış
Susamak işi
- susku
Az konuşma, susma, sükût
- suskun
Çok az konuşan, sessiz, sakin olan; samut, sükûti
- suskunlaşma
Suskunlaşmak durumu
- suskunlaşmak
Suskun olmak
- suskunlaştırma
Suskunlaştırmak işi
- suskunlaştırmak
Suskun duruma getirmek
- suskunluk
Suskun olma durumu; sükûtilik
- susma
Susmak işi
- susma hakkı
Bir soruşturma sırasında sanığın, ceza yönünden aleyhine sonuç doğuracak sorulara cevap vermeme hakkı
- susmak
Konuşmasını bitirmek; kesmek
- suspus
Susmuş, sinmiş
- suspus etmek
susturmak
- suspus olmak
susmak, sinmek, sesini hiç çıkarmamak
- susta
Köpeğin arka ayakları üzerinde durması
- susta durdurmak
köpeği arka ayakları üzerinde durdurmak
- susta durmak
köpek arka ayakları üzerinde durmak
- sustalı
Sustası olan
- sustalı çakı
Sustasına basılarak açılan, açıldıktan sonra sustasına basılmadıkça kapanmayan bir tür büyük çakı
- sustaya kalkmak
köpek susta durmak
- susturabilme
Susturabilmek işi
- susturabilmek
Susturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- susturma
Susturmak işi; ilzam
- susturmak
Susmasını sağlamak, susmasına sebep olmak
- susturucu
Susmasını sağlayan, susmasına sebep olan
- susturulma
Susturulmak işi
- susturulmak
Susması sağlanmak, konuşması önlenmek
- susturuverme
Susturuvermek işi
- susturuvermek
Çabucak susturmak
- susturuş
Susturmak işi
- Susurluk
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- susuverme
Susuvermek işi
- susuvermek
Ansızın susmak
- Susuz
Kars iline bağlı ilçelerden biri
- susuz
Suyu olmayan, suyu bulunmayan
- susuzluk
Susuz olma durumu
- susuş
Susmak işi
- sut
Eskiden bazı bitkilerden, bugün sodyum klorürden elde edilen sodyum karbonatın ticaretteki adı
- sutaş
Bazı giysilerin yaka, kol, cep vb. yerlerini süslemekte kullanılan işlemeli şerit; su (II), suyolu
- sutlu
Bileşiminde sut bulunan
- suvarma
Suvarmak işi
- suvarmak
Hayvana su vermek, su içirmek
- suvarım
Bir suvarmada veya sulamada verilen su miktarı
- suvat
Hayvan suvaracak yer; sıvat
- suya düşmek
bir şeyin gerçekleşme olasılığı kalmamak
- suya göstermek
hafifçe yıkamak
- suya götürüp susuz getirmek
herhangi bir işte akıl, zekâ, deneyim ve kurnazlıkla bir diğerini alt etmek
- suya sabuna dokunmamak
sakıncalı konularla ilgilenmemek, bunlardan söz etmemek
- suya salmak
boşuna harcamak
- suyolu
Bazı kâğıtların dokusunda bulunan, ışığa tutulduğunda görülebilen çizgi, resim veya yazı; filigran
- suyu baştan (veya başından) kesmek
işin aslı üzerinde kesin bir şey söyleyip ayrıntılarını konuşmaya gerek duymamak
- suyu getiren de bir, testiyi kıran da
testiyi kıran da bir, suyu getiren de
- suyu görünce teyemmüm bozulur
"bir zorunluluk dolayısıyla yapılmakta olan bir işin, bu zorunluluk ortadan kalktığında gereği gibi yapılmak için yeni baştan ele alınması gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- suyu kesilmiş değirmene dönmek
işlemez, yararsız duruma gelmek
- suyu mu çıktı?
"beğenilmeyecek nesini gördün?" anlamında kullanılan bir söz
- suyu nereden geliyor?
"bir işi görmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor?" anlamında kullanılan bir söz
- suyu seli kalmamak
sulu yemek kaynaya kaynaya suyu azalmak
- suyu çıkmak
çok söz edildiği veya üzerinde yerli yersiz durulduğu için değerini yitirmek, önemsizleşmek
- suyu ısınmak (veya kaynamak)
işbaşından uzaklaştırılması yakın olmak
- suyuk
Organizmanın kan, lenf vb. sıvı bölümü
- suyukçuluk
Organizmadaki hastalık belirtilerini suyukların bozukluğuna bağlayan tıp öğretisi
- suyun akıntısına gitmek
olayların veya durumun gelişmesine göre davranmak, uymak
- suyun başı
suyun çıktığı yer, kaynak
- suyuna gitmek
suyunca gitmek
- suyuna tirit
baştan savma, değersiz, özensiz
- suyunca gitmek
bir kimseyi sinirlendirmeyecek biçimde davranmak
- suyunu almak
kaynatılan yiyeceğin suyunu ayırmak
- suyunu çekmek
yemek kaynayıp suyu kalmamak
- suyunun suyu
tavşanın suyunun suyu
- suzeni
Kasnağa gerilmiş kumaşa iğne veya tığla yapılan bir nakış türü
- suzidil
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- suzidilara
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
- suzinak
Klasik Türk müziğinde bir basit makam
- suç
Törelere, ahlak kurallarına aykırı davranış
- suç aleti
Suçun işlendiği alet veya suçun işlenmesinde söz konusu olan alet
- suç bilimi
Toplumsal bir olgu olarak suç ve suçluluğu inceleyen bilim; kriminoloji
- suç bilimsel
Suç bilimi ile ilgili; kriminolojik
- suç duyurusu
İşlenen suçu resmî makamlara bildirme, duyurma
- suç duyurusunda bulunmak
ilgiliye, ilgili makama suçu bildirmek
- suç işlemek
yasaya, töreye aykırı bir davranışta veya harekette bulunmak
- suç olmak
suç sayılmak
- suç yükleme
Birine suç atma
- suçiçeği
Genellikle çocuklarda görülen döküntülü, bulaşıcı, salgın hastalık
- suçlama
Suçlamak işi; itham, töhmet
- suçlamak
Bir kimsenin herhangi bir suç işlediğini öne sürmek; itham etmek
- suçlanabilme
Suçlanabilmek işi
- suçlanabilmek
Suçlanma ihtimali bulunmak
- suçlandırma
Suçlandırmak işi
- suçlandırmak
Suçlu olduğuna karar vermek, suçlu olduğunu ileri sürmek
- suçlandırılma
Suçlandırılmak işi
- suçlandırılmak
Suç yüklendirilmek, itham ettirilmek
- suçlanma
Suçlanmak işi
- suçlanmak
Suçlama işine konu olmak, itham edilmek
- suçlanılma
Suçlanılmak işi
- suçlanılmak
Suçlanmak işi yapılmak
- suçlanış
Suçlanmak işi
- suçlayıverme
Suçlayıvermek işi
- suçlayıvermek
Ayrıntılı düşünmeden suçlamak
- suçlayış
Suçlamak işi
- suçlu
Suç işlemiş, suçu olan (kimse); mücrim
- suçlu olmak
suçlu sayılmak
- suçluluk
Suçlu olma durumu; mücrimlik
- suçluluk duygusu
Kişinin ahlaki, dinî kuralları çiğnediğini sezmesi sonucu bilinçli veya bilinçsiz olarak kapıldığı ve kendisiyle ilgili değer yargılarını sarsan duygu; suçluluk hissi
- suçsuz
Suçu olmayan, suç işlememiş olan; masum
- suçsuzluk
Suç işlememiş olma durumu
- suçundan geçmek
suçunu bağışlamak
- suçunu bağışlamak
bir kimseye işlediği suçun cezasını vermemek
- suçüstü
Birini suç işlerken yakalama; cürmümeşhut, meşhut suç
- suçüstü mahkemesi
Failin suçüstü yakalandığı durumlarda duruşmasının görüldüğü mahkeme; meşhut cürümler mahkemesi
- suçüstü yakalamak
suç işleyeni suçu işlediği sırada veya hareketinden çok az önce yakalamak
- suölçer
Su vb. akışkanlara ilişkin derinliği ve ağırlığı, basıncı ölçmeye yarayan alet; hidrometre
- Suşehri
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- suşeridi
Su kamışıgillerden, şeridi andıran, yaprakları açık yeşil renkte sucul bir bitki (Sparmanaum)
- suşi
İnce şerit biçimindeki yosun tabakasının içine çiğ balık, yağsız, tuzsuz haşlanmış pirinç ve özel baharat karışımının konulmasıyla hazırlanan Japon yemeği
- sâdır
Çıkan, görünen
- sâdır olmak
ortaya çıkmak
- sâri
Başkasına geçen
- söbelen
Orman açıklıklarında, yol kenarlarında, meralarda, park ve bahçelerde ilkbahar ve sonbahar aylarında öbekler hâlinde yetişen, beyaz tonlarındaki silindir biçimli şapkası pütürlü, bazitli bir tür mantar; pösteki mantarı (Coprinus comatus)
- Söke
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- söke söke
Zorla, büyük uğraşılar vererek
- söke söke almak (veya geri almak)
büyük bir mücadele sonunda elde etmek
- sökebilme
Sökebilmek işi
- sökebilmek
Sökme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sökme
Sökmek işi
- sökmek
Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvet kullanarak veya gevşeterek çıkarmak, çekip ayırmak
- söktürme
Söktürmek işi
- söktürmek
Sökme işini yaptırmak
- söktürücü
Söktürme işini yaptıran, söktüren
- sökü otu
Baklagillerden, kumlu topraklarda yetişen bir bitki (Ornithopus)
- sökük
Sökülmüş
- sökük dikmek
sökülmüş olan bir şeyi onarmak
- sökükçü
Sökük dikip yama yapan kimse
- sökülme
Sökülmek işi
- sökülmek
Sökme işine konu olmak
- sökülüş
Sökülmek işi
- söküm
Sökmek işi
- sökümcü
Sökme işini yapan (kimse)
- sökümcülük
Sökümcünün yaptığı iş
- sökün
"Birçok kişi veya şey birbiri ardından gelmek, görünmek" anlamlarına gelen sökün etmek birleşik fiilinde geçer
- sökün avı
Kuşların, özellikle kekliklerin göç zamanı yapılan av
- söküntü
Sökülen şeyin parçası
- söküp atmak
gözden çıkarmak, kıymak, feda etmek
- söküş
Sökmek işi
- sölenterler
Bitkimsi hayvanlardan denizanalarını, sifonluları ve mercanları içine alan bir bölüm
- sölom
Orta derinin iki tabakası arasında bulunan ve oğulcukta genel vücut boşluğunu oluşturan oyuk
- sölomlular
Bir vücut boşluğu bulunan hayvanlar
- sölpük
Yumuşak, kötü olan (et)
- sölpüme
Sölpümek işi
- sölpümek
Şişmanken zayıflamak
- sömikok
Taş kömürünün 500-600 °C'de damıtılmasıyla elde edilen kömür
- sömürebilme
Sömürebilmek işi
- sömürebilmek
Sömürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sömürge
Bir devletin kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği ekonomik veya siyasal çıkarlar sağladığı ülke, sömürülen ülke; müstemleke, koloni
- sömürgeci
Sömürgesi olan, sömürge elde etmek amacında olan kimse veya ülke; müstemlekeci, kolonyalist, kolonizatör
- sömürgecilik
Genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi; müstemlekecilik, kolonyalizm, kolonizatörlük
- sömürgeleşme
Sömürge durumuna gelme; müstemlekeleşme
- sömürgeleşmek
Sömürge durumuna gelmek; müstemlekeleşmek
- sömürgeleştirme
Sömürgeleştirmek işi; müstemlekeleştirme
- sömürgeleştirmek
Sömürge durumuna getirmek, sömürge yapmak; müstemlekeleştirmek
- sömürgenlik
Sömürgen olma durumu
- sömürme
Sömürmek işi; istismar
- sömürmek
Üretim araçları sahipleri, başkalarının emeğine ve onların yarattıkları değerlere el koymak
- sömürtme
Sömürtmek işi
- sömürtmek
Sömürtme işini yaptırmak
- sömürü
Sömürmek işi
- sömürücü
Sömürüyü gerçekleştiren (kimse); sömürgen, istismarcı
- sömürücülük
Sömürücü olma durumu
- sömürülme
Sömürülmek işi
- sömürülmek
Sömürme işine konu olmak; yüzülmek
- sömürülüş
Sömürülmek işi
- sömürüş
Sömürmek işi
- söndürebilme
Söndürebilmek işi
- söndürebilmek
Söndürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söndürme
Söndürmek işi; itfa
- söndürmek
Ateş ve ışığın yanmasına, aydınlatmasına son vermek
- söndürtme
Söndürtmek işi
- söndürtmek
Söndürme işini yaptırmak
- söndürücü
Yangınları söndürmeye yarayan
- söndürülebilme
Söndürülebilmek işi
- söndürülebilmek
Söndürülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söndürülme
Söndürülmek işi
- söndürülmek
Söndürme işine konu olmak
- söndürülüş
Söndürülmek işi
- söndürüş
Söndürmek işi
- sönme
Sönmek işi
- sönmek
Yanmaz, aydınlatmaz, parlamaz olmak
- sönük
Sönmüş olan
- sönüklük
Sönük olma durumu
- sönüm
Bir salınım hareketinin genliğinin türlü dirençlerin etkisiyle küçülmesi; itfa
- sönüm ayrımı
Süresi gelmiş borç senetlerini ödemek amacıyla ayrılmış yedek para
- sönümleme
Sönümlemek işi
- sönümlemek
Bir salınım hareketinin genliğini küçültmek, azaltmak; itfa etmek
- sönümlendirilme
Sönümlendirilmek işi
- sönümlendirilmek
Sönümlendirme işi yapılmak
- sönümlendirme
Sönümlendirmek işi
- sönümlendirmek
Sönümlenme işini yaptırmak
- sönümlenme
Sönümlenmek işi
- sönümlenmek
Sönümleme işi yapılmak
- sönümlü
Belirli bir sürede genliği sıfıra inen (salınım hareketi)
- sönümsüz
Genliği hiçbir zaman sıfıra yaklaşmayan, her devirde beslenen (salınım hareketi); beslenen
- sönüverme
Sönüvermek işi
- sönüvermek
Ansızın veya çabucak sönmek
- sönüş
Sönmek işi
- sör
Katolik mezhebinde kendini dine adayan ve manastırda yaşayan kadın
- sörf
Yelkenli veya yelkensiz özel kayma aracı ile denizde yapılan bir spor türü; yelken kayağı
- sörf tahtası
Sörf yapmak için kullanılan özel bir tür tahta
- sörf yapmak
yelkenli veya yelkensiz özel kayma aracı ile denizde spor yapmak
- sörfçü
Sörf sporu yapan kimse
- sörfçülük
Sörfçü olma durumu
- sövdürme
Sövdürmek işi
- sövdürmek
Sövme işini yaptırmak veya sövmesine yol açmak
- söve
Kapı ve pencerenin yerleştiği kasa, çerçeve
- sövebilme
Sövebilmek işi
- sövebilmek
Sövme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söven
Büyük sopa
- sövme
Sövmek işi; küfretme, küfrediş, küfür, şetim
- sövmek
Onur kırıcı, çoğu basmakalıp kaba sözler söylemek; donatmak, kalaylamak, kayarlamak, küfretmek, yıkamak
- sövülme
Sövülmek işi
- sövülmek
Sövme işine konu olmak
- sövüntü
Hafif sövme yollu, kaba ve yakışıksız söz
- sövüp saymak
aralıksız küfürler sıralamak, uzun uzadıya söverek yermek
- sövüş
Sövmek işi
- sövüşme
Sövüşmek işi
- sövüştürme
Sövüştürmek işi
- sövüştürmek
Birbirine sövdürmek
- söylem
Bir düşünceyi ortaya koymaktaki yaklaşım tarzı
- söylem analizi
Herhangi bir yazılı veya sözlü metnin derin anlamının çözümlenmesi
- söyleme
Söylemek işi; irat
- söylemediğini bırakmamak
bir kimse veya bir konu ile ilgili olarak söylenmemesi gereken şeyleri söylemek
- söylemek
Düşündüğünü veya bildiğini sözle anlatmak; buyurmak
- söylemesi ayıp
utanılacak bir durumun açıklanması sırasında kullanılan bir söz
- söylemseme
Söylemsemek işi
- söylemsemek
Söyleniş özelliği taşımak
- söylenebilme
Söylenebilmek işi
- söylenebilmek
Söylenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söylenilme
Söylenilmek işi
- söylenilmek
Herhangi biri söylenmek
- söyleniş
Söylenmek işi
- söylenme
Söylenmek işi
- söylenmek
Kendi kendine konuşmak, kendi kendine bir şeyler söylemek
- söylenti
Ağızdan ağıza dolaşan, kesinlik kazanmayan haber; rivayet
- söyletebilme
Söyletebilmek işi
- söyletebilmek
Söyletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söyletme
Söyletmek işi
- söyletmek
Söylemesine yol açmak
- söylettirme
Söylettirmek işi
- söylettirmek
Söyletme işini yaptırmak
- söylev
Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla söylenen, uzunca, coşkulu ve güzel söz; nutuk, hitabe
- söylev vermek
Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla coşkulu ve güzel söz söylemek
- söylevci
Bir topluluk karşısında konuşan kimse
- söylevcilik
Söylevci olma durumu
- söyleyebilme
Söyleyebilmek işi
- söyleyebilmek
Söyleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- söyleyeceği olmak
herhangi bir konuda kendisinin de diyecekleri bulunmak
- söyleyiverme
Söyleyivermek işi
- söyleyivermek
Çabucak söylemek
- söyleyiş
Söylemek işi
- söyleşi
Karşılıklı yapılan arkadaşça, dostça konuşma
- söyleşici
Söyleşi yapan kimse
- söyleşme
Söyleşmek işi
- söyleşmek
Karşılıklı konuşmak, hasbihâl etmek, sohbet etmek
- söz
Bir düşünceyi eksiksiz olarak anlatan kelime dizisi; lakırtı, kal (II), kavil, kelam, laf
- söz almak
konuşmak için toplantı başkanından izin almak, konuşmaya başlamak
- söz altında kalmamak
bir kimsenin kendisine dokunan sözüne gereken cevabı vermek
- söz anlamaz
laf anlamaz
- söz anlatmak
laf anlatmak
- söz anlayan beri gelsin
"hiçbiriniz laf anlamıyorsunuz" anlamında kullanılan bir söz
- söz aramızda
laf aramızda
- söz atmak
laf atmak
- söz ayağa düşmek
bir sorun, karışmaları gerekmeyen veya yetkisiz ve sorumsuz kimselerin görüş bildirdikleri duruma gelmek
- söz açmak
bir konu üzerine konuşmaya başlamak
- söz bir, Allah bir
verilen sözden dönülmeyeceğini anlatan bir söz
- söz birliği etmek
ağız birliği etmek
- söz cambazlığı
Söz cambazı olma durumu
- söz cambazı
Söz söylemesini iyi bilen, ağzı laf yapan kimse
- söz dalaşı
Karşılıklı söz söyleme, sözle saldırma; polemik
- söz dinlemek (veya tutmak)
söylenen bir sözü, verilen bir öğüdü benimsemek, davranışlarını bunlara uydurmak
- söz dizimsel
Söz dizimi ile ilgili olan; sentaktik
- söz düellosu
İki kişi arasında sözle yapılan tartışma; söz yarışı
- söz düşmemek
başkalarının konuşmasından kendisine sıra gelmemek
- söz düşürmek
konuşmayı belli bir konuya getirmek
- söz ehli
Konuşması istekle, zevkle dinlenen (kimse)
- söz etmek
bir şey üzerine konuşmak
- söz gelişi
Bir düşünceyi açıklamak için örnek gösterileceğinde o örneğe giriş olarak söylenen bir söz; söz gelimi, söz misali, temsil, söz temsili, örneğin, mesela, bilfarz
- söz gelmek
bir davranışından dolayı eleştiriye konu olmak, yerilmek
- söz getirmek
birinin eleştirilmesine sebep olmak
- söz geçirmek
söylediğini, istediğini yaptırmak
- söz gösterisi
Toplumun ilgisini çeken, çeşitli konuların ele alındığı, karşılıklı şaka ve takılmalarla süslenen program; tolkşov
- söz götürmek
doğruluğu ve gerçekliği tartışılabilir olmak
- söz gümüşse sükût altındır
"susmak bazen konuşmaktan daha iyi sonuç verir" anlamında kullanılan bir söz
- söz işitmek
laf işitmek
- söz kaldıramamak
onuruna dokunan söze dayanamayıp karşılık verir yaradılışta olmak
- söz kapısı
Söz töreninin yapıldığı yer veya ev
- söz karışıklığı
Bir kelimenin yerine bir başkasını kullanma biçiminde görülen konuşma bozukluğu; kelime karışıklığı, parafazi
- söz kesmek
genellikle evlenmek için anlaşıp kesin karar vermek
- söz konusu
Sözü edilen, üzerinde konuşulan; bahis konusu, bahis mevzusu, mevzubahis
- söz konusu edilmek
sözü edilmek, konuşulmak
- söz konusu olmak
üzerinde konuşulmak, bahis konusu olmak, bahis mevzusu olmak
- söz meydanı
Serbestçe konuşulacak yer
- söz olmak
dedikodu yapılmak veya bir iş hoş karşılanmamak
- söz olsun diye
öylesine
- söz rüşveti
Bir çıkar sağlamak için bir kimseyi övme
- söz sahibi
Bir konuda bilgisi veya yetkisi olan (kimse)
- söz sahibi olmak
bir konuda konuşma yetkisi olmak
- söz sözü açmak
bir konudan konuşurken hemen arkasından türlü konulara geçmek
- söz sırası
Bir toplulukta konuşma yapma zamanı
- söz taşımak
laf taşımak
- söz tutmak
söz dinlemek
- söz ustası
Söz söylemesini bilen veya ağzına söz yakışan kimse
- söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir
"sözün insanlar üzerinde etkisi büyüktür; yerinde söylenen sözler işlerin yoluna girmesini sağlar, ölçüsüz ve sert söylenen sözler ise karşıdakini öfkelendirir, söyleyenin öldürülmesine bile yol açabilir" anlamında kullanılan bir söz
- söz varlığı
Bir dildeki sözlerin bütünü; söz hazinesi, söz dağarcığı, sözcük hazinesi, kelime hazinesi, kelime kadrosu, vokabüler
- söz vermek
bir işi yapacağını kesinlikle bildirmek
- söz yazarı
Müzik parçalarının metnini yazan kimse; güfteci
- söz yetiştirmek
laf yetiştirmek
- söz yitimi
Beyinde meydana gelen bir hasar sonucunda kişinin anlama, konuşma, dinleme yeteneklerinde değişik oranlarda ortaya çıkan kaybolma nedeniyle ses çıkarma yeteneği kaybolmadığı hâlde istenilen sözü bulup söyleyememe hastalığı; afazi
- söz yok!
"mükemmel, çok güzel, kusursuz, eleştirilecek bir tarafı yok" anlamında kullanılan bir söz
- söz yüzüğü
Nişanlılık öncesi takılan, sözlülük bağını gösteren yüzük
- söz zinciri
Dil birimlerinin birbirini izlemesinden doğan ve ardışıklığa dayanan düzen
- söz çakmak
laf çakmak
- söz çıkarmak
laf çıkarmak
- söz çıkmak
ortalıkta bir söylenti dolaşmak
- sözce
Söz bakımından
- sözcelem
Sözcelerin belli bir bağlam ve durum içinde gerçekleştirilmesi
- sözcü
Bir kurul, bir topluluk veya kişi adına söz söyleme, onun düşünce ve davranışlarını savunma yetkisi olan kimse
- sözcük bilimci
Sözcük bilimi uzmanı; leksikolog
- sözcük bilimi
Bir dilin söz varlığını oluşturan birimleri ve bu birimlerin yapılarını ve anlamlarını, birbirleriyle ilişkilerini, zaman içinde yaşadığı değişim ve gelişmeleri araştıran dil bilimi dalı; leksikoloji
- sözcüklü
Sözcüğü olan
- sözcüksüz
Sözcüğü olmayan
- sözcülük
Sözcü olma durumu
- sözde
Gerçekte öyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi kabul edilen (şey veya kimse)
- sözde kalmak
yapılacağı bildirilmiş bir iş konuşulup gerçekleşmemek
- sözde özne
Edilgen fiilin özne görevini yüklenmiş nesnesi; dolaylı özne: Kapı açıldı cümlesindeki “kapı” sözde öznedir
- sözden anlamak
laftan anlamak
- söze atılmak
bir konu konuşulurken birden araya girip konuşmaya başlamak
- söze başlamak
konuşmaya başlamak, bir konuya girmek
- söze boğmak
lafa boğmak
- söze dalmak
lafa dalmak
- söze karışmak
lafa karışmak
- söze son vermek
konuşmayı bitirmek
- söze yatmak
söz dinlemek
- sözel
Sözle ilgili, söze dayanan
- sözel zekâ
Dili etkin kullanabilme, sözcüklerle düşünebilme, anlamları kavrayabilme, dildeki farklı yapıları fark edebilme, yeni yapılar oluşturabilme, farklı dilsel kalıplarla ilgilenme becerilerini içeren zekâ; dilsel zekâ
- sözel öğrenme
Düşüncelerin açıklanması ve iletişim için gerekli anlama ve anlatma becerilerini elde etme işi
- sözgötürmezlik
Sözgötürmez olma durumu
- sözleme
Sözlemek işi
- sözlemek
Evlendirmek üzere söz kesmek
- sözlendirme
Sözlendirmek işi
- sözlendirmek
Bir filmi görüntüleriyle eş zamanlı olarak sözlü duruma getirmek
- sözlenme
Sözlenmek işi; söz kesimi
- sözlenmek
Evlenmek için anlaşarak kesin karar vermek
- sözleşme
Sözleşmek işi; anlaşma, kavil, kavilleşme, kavletme
- sözleşme tutanağı
Sözleşme şartlarını içeren belge
- sözleşme yapmak
bir sözleşmeyi yazılı olarak belirlemek, mukavele yapmak, kontrat yapmak
- sözleşmek
Herhangi bir iş konusunda birbirine karşılıklı söz vermek; kavilleşmek, kavletmek
- sözleşmeli
Sözleşmeye dayanan, sözleşme yapılan; mukaveleli, kontratlı
- sözleşmeli er
Vatani görevini yapmakla olan yükümlü erlerin yapmış oldukları görevleri yerine getirmek üzere belirli bir ücret karşılığı istihdam edilen asker
- sözleşmeli erbaş
Vatani görevini yapmakla olan yükümlü erbaşların yapmış oldukları görevleri yerine getirmek üzere belirli bir ücret karşılığı istihdam edilen asker
- sözleşmelilik
Sözleşmeli olma durumu
- sözleşmesiz
Sözleşmeye dayanmayan, sözleşme yapılmamış olan; mukavelesiz, kontratsız
- sözleşmesizlik
Sözleşmesiz olma durumu
- sözlü
Sözle, konuşma biçiminde yapılan; şifahi, oral, yazılı karşıtı
- sözlü edebiyat
Yazının icat edilmediği veya yaygın olmadığı zamanlarda ortaya çıkıp nesilden nesile sözlü olarak aktarılan masal, efsane, türkü vb. edebî ürünler; şifahi edebiyat
- sözlü film
Oyuncuların yalnız davranışlarını değil, konuşmalarını da veren film
- sözlü kültür
Sözlü olarak aktarılan kültür ögelerinin tamamı
- sözlü saldırı
Kişi veya kişileri rahatsız etmek amacıyla söz ile sataşma, laf atma
- sözlü soru önergesi
Türkiye Büyük Millet Meclisinde sözlü olarak cevaplandırılması istenen soru
- sözlü tarih
Olayların, durumların veya gelişmelerin yaşayanlardan, dinleyenlere aktarılması yoluyla oluşturulan tarih bilgisi
- sözlük
Bir dilin bütün zamanlarda veya belli bir çağda kullanılmış kelimelerini, kelime gruplarını deyim ve atasözlerini genellikle alfabe sırasına göre alarak sözcük türünü, okunuşunu, yabancı kökenliyse hangi dilden geldiğini, kullanım alanlarını gösterip tanımlarını yapan, varsa başka dillerdeki karşılıklarını veya Türkçe karşılıklarını veren, örnek cümlelerle destekleyen eser; kamus, lügat
- sözlük birimi
Sözlükte madde başı olarak yer alacak anlamlı söz varlığı; leksik birimi
- sözlükleşme
Sözlükleşmek durumu
- sözlükleşmek
Bir söz, sözlük maddesi değeri kazanmak
- sözlükselleşme
Anlık oluşum sonucu ortaya çıkan, toplumda yaygınlık kazanarak kurumsallaşma aşamasındaki bağlı biçim biriminin asıl biçim hâline gelmesiyle kalıplaşan sözlük birimi
- sözlükçe
Herhangi bir bilim dalının söz varlığını içeren sözlük
- sözlükçü
Sözlük yazan ve hazırlayan kimse; lügatçi, leksikograf
- sözlükçülük
Bir dilin veya karşılıklı olarak daha fazla dilin söz varlığını sözlük biçiminde ortaya koymak üzere yöntemleri araştırma; sözlük hazırlama, yazma ilkelerini, kurallarını geliştirme ve uygulama alanına çıkarma işi; sözlük bilgisi, lügatçilik, leksikografi
- sözlülük
Sözlü olma durumu
- sözsel
Söze ilişkin, sözle ilgili
- sözsellik
Sözsel olma durumu
- sözsüz
Konuşmadan yapılan; kelimesiz
- sözsüz oyun
Düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı amaçlayan oyun; pandomim
- sözsüzlük
Sözsüz olma durumu
- sözü (veya sözünü) çevirmek
lafı çevirmek
- sözü açılmak
bir şey veya bir konu üzerinde konuşulmaya başlanmak
- sözü ağzına tıkamak
lafı ağzına tıkamak
- sözü ağzında bırakmak
lafı ağzında bırakmak
- sözü ağzında gevelemek
lafı ağzında gevelemek
- sözü ağzında kalmak
konuşmasını bitirememek
- sözü ağzından almak
lafı ağzından almak
- sözü bağlamak
lafı bağlamak
- sözü dağıtmak
konuşurken birçok konuya değinerek anlatmak isteği konudan uzaklaşmak
- sözü dolandırmak
lafı dolandırmak
- sözü döndürüp dolaştırmak
lafı döndürüp dolaştırmak
- sözü edilmek
adı anılmak, bahsedilmek
- sözü geçmek
kendisini kabul ettirmiş olmak, hatırı sayılmak
- sözü kesmek
konuşmasını bitirmeden susmak
- sözü kısa kesmek
lafı kısa kesmek
- sözü mü olur?
lafı mı olur?
- sözü sohbeti yerinde
güzel, oyalayıcı, kırmadan konuşan
- sözü tartmak
ölçülü konuşmak
- sözü uzatmak
lafı uzatmak
- sözüm meclisten dışarı
konuşma arasında çirkin veya uygunsuz bir söz kullanmak gerektiğinde o sözden orada bulunanların alınmamasını belirtmek için söylenen bir söz
- sözüm yabana
sözüm meclisten dışarı
- sözün ardı boşa çıkmak
söz olumlu sonuca ulaşmamak
- sözünde durmak
verdiği sözü yerine getirmek, verdiği sözden dönmemek, verdiği sözü tutmak
- sözünden dönmek
verdiği sözü yerine getirmemek veya tutmamak
- sözünden çıkmamak
birinin isteklerine, öğütlerine, sözlerine uyarak davranmak
- sözüne gelmek
birinin söylediğini sonunda kabul etmek
- sözüne sadık kalmak
verdiği söze bağlı olmak
- sözüne sahip
Söylediğini yerine getiren, sözünü tutan
- sözünü (veya sözünüzü) balla kestim (veya kesiyorum)
karşısındakinin konuşmasını kesip arada herhangi bir şey hatırlatmak istenildiğinde izin dilemek için söylenen bir söz
- sözünü ağzına tıkmak
konuşmasına izin vermemek
- sözünü bağlamak
konuşmasını bitirmek için son sözlerini söylemek
- sözünü bilmek
lafını bilmek
- sözünü bilmemek
bir sözü, nereye varacağını düşünmeden söyleyemek
- sözünü esirgememek (veya sakınmamak)
düşündüğünü, karşısındakini kıracak bir söz olsa bile söylemekten çekinmemek
- sözünü etmek
birinden veya bir konudan söz etmek, onunla ilgili olarak konuşmak
- sözünü geri almak
üstüne aldığı bir işten vazgeçtiğini söylemek
- sözünü karşılamak
bir kimsenin sözüne cevap vermek
- sözünü kesmek
biri konuşurken söze karışıp onun konuşmasına fırsat vermemek
- sözünü tutmak
öğüdüne uymak
- sözünü yabana atmamak
lafını yabana atmamak
- sözünü yedirmek
lafını yedirmek
- sözünü yemek
lafını yemek
- sözünün eri
verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren kimse
- söğürme
Ateşte közlenerek hazırlanmış patlıcan
- Söğüt
Bilecik iline bağlı ilçelerden biri
- söğüt
Söğütgillerden, sulak yerlerde yetişen, yaprakları almaşık ve alt yüzleri havla örtülü büyük bir ağaç (Salix)
- söğütgiller
İki çeneklilerden, söğüt, kavak vb. türleri içine alan bir bitki familyası
- Söğütlü
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- söğütlü
Söğüt ağaçları bulunan (yer)
- söğütlük
Söğüt ağacı bol olan yer
- söğüş
Soğuk olarak yenen haşlanmış et
- söğüşlük
Söğüş yapmaya elverişli (et veya sebze)
- sübek
Bazı yerlerde beşikteki çocukların bacakları arasına yerleştirilen sidik şişesi veya sidiği bir kaba akıtacak boru
- sübekli
Sübeği olan
- süblime
Süblimleştirme yoluyla elde edilen ürün
- süblimleşme
Süblimleşmek işi
- süblimleşmek
Bir cisim, katı durumdan sıvı durumuna geçmeden doğrudan doğruya gaz durumuna dönüşmek
- süblimleştirme
Bir cismi katı durumdan doğrudan doğruya gaz durumuna dönüştürmeye dayanan işlem
- süblimleştirmek
Bir cismi katı durumdan doğrudan doğruya gaz duruma dönüştürmek
- sübut
Gerçekleşme, şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkma
- sübut bulmak
tanıtlanmak, ispat edilmek
- sübvanse
"Para yardımı yapmak, desteklemek" anlamındaki sübvanse etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- sübyan
Çocuklar
- sübyan koğuşu
Tutukevlerinde suçlu çocukların bulunduğu bölüm
- sübyancı
Ergenlik çağına girmemiş çocuklara karşı cinsel ilgi duyan kimse; pedofil
- sübyancılık
Sübyancı olma durumu; pedofili
- sübye
Badem içi, ezilmiş sarımsak, kavun çekirdeği vb.nden yapılan boza koyuluğunda sıvı
- sücut
Secdeye varma, secde etme
- südreme
Südremek işi
- südremek
Sarhoş olmak, esrimek
- süet
Yumuşak, yüzü ince havlı bir deri türü; podösüet
- süfli
Aşağı, aşağılık, bayağı, adi
- süflileşme
Süflileşmek işi
- süflileşmek
Süfli duruma gelmek, süfli olmak
- süflilik
Süfli olma durumu
- Süheyl
Güney yarım kürede bulunan büyük ve parlak yıldız; Yıldırak
- süit
Aynı tonda yazılmış şarkı biçimindeki dans müziği
- süklüm püklüm
Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş
- süklüm püklümlük
Süklüm püklüm olma durumu
- sükse
Dikkat çeken başarı
- sükse yapmak
başarı kazanmak
- sükûnet
Huzurlu, rahat olma; sükûn
- sükûnet bulmak
sakinleşmek, rahatlamak
- sükûnetle
Metîn bir biçimde
- sükûnetli
Durgun, sakin, hareketsiz olan
- sükût
Susma, konuşmama, söz söylememe
- sükût ikrardan gelir
"susmak kabul etmek demektir" anlamında kullanılan bir söz
- sükûtla geçiştirmek
sözü edilmesi gereken bir noktayı söylemeden atlamak, bile bile bir konuya değinmemek
- sülale
Soy, hısım akraba
- Süleymanpaşa
Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri
- sülfamit
Mikroplara karşı etkili olan azotlu ve kükürtlü organik birleşimlerin ortak adı
- sülfat
Sülfürik asidin tuzu veya esteri
- sülfatlama
Mantar hastalıklarına karşı bitkilere bakır sülfat, demir sülfat püskürtme veya bitkileri bu maddelere bulama işlemi
- sülfatlanma
Bir akümülatörün levhaları üzerinde kurşun sülfat tabakasının oluşması
- sülfatlaşma
Doğal maden sülfürlerinin hava ve su etkisiyle yavaş yavaş sülfat durumuna dönüşmesi
- sülfit
Sülfürlü asit tuzu
- sülfitleme
Şarapçılıkta üzüm, elma veya armut şırasını kükürtdioksitle temizleme yöntemi
- sülfür
Kükürdün başka bir elementle yaptığı bileşik
- sülfürik
Sülfürle ilgili
- sülfürik asit
Suda çözünerek büyük bir ısı açığa çıkaran, şurup kıvamında, renksiz, kokusuz, 10 °C'de katılaşan bir sıvı; kara boya, zaç yağı
- sülfürimetre
Bir maddedeki kükürt oranını tespit etmek için kullanılan alet
- sülfürleme
Kükürtle birleştirmek için yapılan işlem
- sülfürlemek
Kükürtle birleştirmek
- süline
Dar ve uzun kavkılı bir deniz yumuşakçası; çakı, denizçakısı (Solen)
- Süloğlu
Edirne iline bağlı ilçelerden biri
- süluk
Bir yola girme, bir yol tutma
- süluk etmek
bir işe girmek
- sülük
Sülüklerden, tatlı sularda yaşayan, vücudunda yirmi iki sindirim kesesi olduğu için bir kezde ağırlığının sekiz katı kan emebilen, halk arasında bazı kan hastalıklarının tedavisinde yararlanılan hayvan (Hirudo medicinalis)
- sülük gibi
çok sırnaşık, yapışkan (kimse)
- sülük vurmak
tedavi amacıyla sülük yapıştırmak
- sülükler
Halkalılar takımından, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan, uzun ve yassı vücutları otuz dört parçadan oluşmuş, gözleri gelişmemiş, iki çekmenli, kan emen türlerinde tükürük bezlerinin bir salgısı kanın pıhtılaşmasını önleyen bir enzim yapan asalaklar sınıfı
- sülükçü
Sülük satan kimse
- sülükçülük
Sülükçünün yaptığı iş
- sülün
Sülüngillerden, kuyruğu çok uzun, eti yenilen bir kuş (Phasianus colchicus)
- sülün gibi
boylu boslu ve yürüyüşü güzel (kız veya kadın)
- sülüngiller
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, tavuksular ve tavuklar alt takımına giren geniş bir familyası; tavukgiller
- sülünlük
Sülünlerin üretildiği ve yetiştirildiği yer
- sülüs
Üçte bir
- sülüğen
Erimiş kurşunun, bir hava akımında yükseltgenmesiyle üretilen, çok yoğun ve zehirli, pas önleyici astar boyaların hazırlanmasında kullanılan kırmızı boya
- sümbül
Zambakgillerden, soğanla üretilen, keskin kokulu ve türlü renkli, çok yıllık bir süs bitkisi (Hyacinthus orientalis)
- sümbüle
Klasik Türk müziğinde bir makam
- sümbüli
Yağmur yağdırmayan koyu renkli bulutlarla örtülü (hava)
- sümbülteber
Zambakgillerden, güzel kokulu, beyaz renkli bir çiçek (Polianthes)
- sümek
Eğirilmek için temizlenmiş, taranmış yumak biçiminde yün
- sümen
Üzerinde yazı yazmaya, arasında evrak saklamaya yarayan deri kaplı altlık
- sümen altı etmek
bir evrakın işleme konulmasını engellemek
- Sümer
Mezopotamya'da yaşamış bir ulus ve bu ulustan olan kimse
- Sümerce
Sümerlerin kullandığı dil
- Sümerolog
Sümer dili ve eserleri ile uğraşan bilim adamı
- Sümeroloji
Sümer dili ve eserlerini konu alan bilim dalı
- Sümerolojik
Sümeroloji ile ilgili
- sümkürme
Sümkürmek işi
- sümkürmek
Soluğu burundan hızla vererek sümüğü dışarı atmak
- sümkürtme
Sümkürtmek işi
- sümkürtmek
Sümkürmesini sağlamak
- sümmettedarik
Son anda düşünülen
- sümsük
Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık (kimse)
- sümsükgiller
Leyleksiler takımının, kanatları, kuyrukları çok uzun deniz kuşları sınıfı
- sümsükleşme
Sümsükleşmek işi
- sümsükleşmek
Uyuşuk duruma gelmek, miskinleşmek, pısırıklaşmak
- sümsüklük
Sümsük olma durumu
- sümter
Kırmızımtırak, küçük taneli sert buğday
- sümük
Sümük doku hücrelerinin ve üzerinde bulunan bezlerin, doku yüzünde nemli, akıcı, kaygan bir tabaka oluşturan salgısı
- sümük doku
Üzerinde çok sayıda ince memecik ve salgı bezi delikleri bulunan, iç organları kaplayan koruyucu doku; mukoza
- sümüklü
Sümüğü olan
- sümüklü böcek
Karından bacaklılardan, akciğerli, otçul ve kabuksuz yer yumuşakçası (Limax)
- sümüksel
Sümükle ilgili
- sümüksü
Sümük özelliğinde olan, sümüğe benzer, sümük gibi; sümüğümsü
- sümüksü zar
Burun boşluklarını yutağa kadar kaplayan sümük doku
- sündürebilme
Sündürebilmek işi
- sündürebilmek
Sündürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sündürme
Sündürmek işi
- sündürmek
Bir şeyi çekerek uzatmak, esnetmek
- sündürülme
Sündürülmek işi
- sündürülmek
Sündürme işi yapılmak
- sündüs
İpin yanı sıra altın ve gümüş tellerle dokunan, kaftan ve giysi dikiminde kullanılan bir tür ipekli kumaş
- süne
Yarım kanatlılardan, yumurtalarını ekin yapraklarına bırakan, esmer renkli, zararlı bir böcek (Eurigaster integriceps)
- sünepe
Kılıksız ve uyuşuk, sümsük (kimse)
- sünepelik
Sünepe olma durumu
- sünger
Genellikle denizlerde bir yere tutunarak koloni durumunda yaşayan, çok hücreli ilkel hayvan
- sünger avcılığı
Sünger avcısının yaptığı iş; süngercilik
- sünger avcısı
Denizden sünger çıkaran veya alıp satan kimse; süngerci
- sünger doku
Yaprağın alt yüzünde bulunan seyrek hücreli, gözenekli ve az klorofilli özek doku
- sünger geçirmek
silip atmak, unutmak
- sünger gibi
çok yumuşak
- sünger taşı
Bazı yüzeylerin temizlenmesinde, mermerlerin parlatılmasında, ovma işlerinde kullanılan, çok gözenekli, çok hafif kaya; ponza, ponza taşı
- sünger çekmek
bir şeyi hiç olmamış saymak, silmek, silip atmak, unutmak
- süngercilik
Sünger alıp satma işi
- süngerler
Vücutları içten dar ve uzun kanalcıklardan oluşan, dıştan bu kanalcıklara açılan deliklerle kaplı, çoğu kayalara tutunmuş olarak koloniler durumunda yaşayan hayvanlar takımı
- süngerleşme
Süngerleşmek işi
- süngerleşmek
Sünger durumuna gelmek
- süngerli
Süngerle döşenmiş veya süngerden yapılmış olan
- süngersi
Sünger gibi gözenekleri olan, süngere benzeyen; süngerimsi
- süngersiz
Süngeri olmayan
- süngü
Tüfek namlusunun ucuna takılan küçük kılıç biçiminde delici silah
- süngüleme
Süngülemek işi
- süngülemek
Süngü batırmak
- süngülenme
Süngülenmek işi
- süngülenmek
Süngüleme işi yapılmak
- süngüleşme
Süngüleşmek işi
- süngüleşmek
Birbirine süngü ile saldırmak
- süngülü
Süngü takmış olan
- süngüsü düşük
Sağlığı, esenliği bozuk
- süngüsüz
Süngüsü olmayan
- sünme
Sünmek işi
- sünmek
Esnekliğini yitirerek gevşemek
- sünnet
Hz. Muhammed'in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışları, onayları ve herhangi bir konuda söylemiş olduğu sözleri
- sünnet düğünü
Erkek çocukların sünneti sırasında yapılan eğlence; sünnet
- sünnet ehli
İslam dininin temel konularında Hz. Muhammed’in sünnetini, sahabelerin izlediği yolu ve yöntemi benimseyen kimse; ehlisünnet
- sünnet etmek
erkek çocukta erkeklik organının ucundaki deriyi çepeçevre kesmek
- sünnet olmak
sünnet edilmek
- sünnet çocuğu
Sünnet edilmiş veya edilecek çocuk
- sünnetleme
Sünnetlemek işi
- sünnetlemek
Tabaktaki yemeği sıyırıp bitirmek
- sünnetlemesine
Hz. Muhammed'in sünnetine uygun biçimde
- sünnetli
Sünnet edilmiş olan
- sünnetlik
Sünnet için hazırlanmış olan
- sünnetlilik
Sünnetli olma durumu
- sünnetsiz
Sünnet edilmemiş olan
- sünnetsizlik
Sünnetsiz olma durumu
- sünnetçi
Çocukları sünnet eden kimse
- sünnetçilik
Sünnetçinin yaptığı iş
- Sünni
Sünnet ehlinden olan kimse
- Sünnilik
Kur'an'a ve Hz. Muhammed'in sünnetlerine göre davranmayı en doğru ve tek yol sayan, Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri
- sünuhat
Akla gelen şeyler, zihinden geçirilen şeyler
- süper
Nitelik, nicelik ve derece bakımından üstün olan
- süper Ay
Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu dönemde gerçekleşen dolunay
- süper benzin
Oktan indisi 100 ve 100'ün üzerinde olan, yüksek nitelikte benzin
- süper lise
Özel eğitim sistemi ile desteklenmiş lise
- süper çimento
Yüksek dirençli, çabuk sertleşen çimento
- süpermarketçi
Süpermarket işleten kimse
- süpermarketçilik
Süpermarketçinin işi veya mesleği
- süphanallah
"Tanrı'yı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten, insanlığa özgü niteliklerden uzak tutarım" anlamında kullanılan bir söz
- süprüntü
Temizlik yapıldığında toplanan toz ve çöp; çer çöp
- süprüntücü
Herhangi bir yerin süprüntüsünü temizleyen kimse
- süpürge
Süpürme işinde kullanılan araç
- süpürge darısı
Buğdaygillerden, sıcak bölgelerde yetişen ve çiçek saplarından süpürge yapılan, darıya benzeyen bir bitki
- süpürge otu
Fundagillerden, çiçekleri pembe, küçük bir çana benzeyen, işlenmemiş topraklar üzerinde yetişen, kökünden ağızlık, dallarından kaba süpürge yapılan, çalı görünüşünde bir bitki; süpürge çalısı, funda, erika, püren (Erica)
- süpürgeci
Süpürge yapan veya satan kimse
- süpürgecilik
Süpürge alıp satma veya sokak süpürme işi
- süpürgeli
Süpürgesi olan
- süpürgelik
Süpürge yapmaya elverişli olan çalı, bitki vb
- süpürgesiz
Süpürgesi olmayan
- süpürme
Süpürmek işi
- süpürmek
Bir şeyin, bir yerin üstündeki çer çöp, toz toprak vb. şeyleri süpürge, fırça veya başka bir araçla toplamak, temizlemek
- süpürtme
Süpürtmek işi
- süpürtmek
Süpürme işini yaptırmak
- süpürülme
Süpürülmek işi
- süpürülmek
Süpürme işi yapılmak
- süpürüverme
Süpürüvermek işi
- süpürüvermek
Hızlıca süpürmek
- süpürüş
Süpürmek işi
- sürahi
İçecek koymaya yarar, cam, plastik vb.nden yapılan kap
- sürat
Alınan yolun harcanan zamana oranı
- sürat katarı
Hat üzerinde belli duraklarda duran, her yerde durmayan tren
- süratlendirme
Süratlendirmek işi
- süratlendirmek
Sürat vermek, hız kazandırmak, hızlandırmak
- süratlenme
Süratlenmek işi
- süratlenmek
Hızı artmak, hızlanmak
- süratsiz
Hızı olmayan
- süratsizlik
Hızı olmama durumu
- sürdürebilme
Sürdürebilmek işi
- sürdürebilmek
Sürdürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sürdürme
Sürdürmek işi
- sürdürmek
Sürme işini yaptırmak
- sürdürtme
Sürdürtmek işi
- sürdürtmek
Sürdürme işini yaptırmak
- sürdürülebilir
Aynı düzeyde veya biçimde devam edebilen
- sürdürülebilir tarım
Tarım uygulamalarını sürdürülebilirlik görüşüne göre uygulayan bir ekolojik tasarım anlayışı
- sürdürülebilirlik
Sürdürülebilir olma durumu
- sürdürülebilme
Sürdürülebilmek işi
- sürdürülebilmek
Sürdürülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sürdürülme
Sürdürülmek işi
- sürdürülmek
Sürdürmek işine konu olmak
- sürdürümcülük
Abone olma durumu
- sürdürümleme
Sürdürümlemek işi
- sürdürümlemek
Abone etmek
- sürdürümlenme
Sürdürümlenmek işi
- sürdürümlenmek
Abone olmak
- sürdürüş
Sürdürmek işi
- süre
Bir olayın başı ile sonu arasında geçen zaman parçası, zaman aralığı, zaman bölümü; müddet
- süre aşımı
Bir işin üzerinden belirli bir zaman geçerek onun geçersiz kalması; zaman aşımı, müruruzaman
- süre sonu
Bir işin bitirilmesi veya borcun ödenmesi için öngörülen sürenin sona ermesi; vade bitimi, vade sonu
- süre ölçümü
Yarışlarda ve eğitimde harcanan süreyi ölçme
- sürebilme
Sürebilmek işi
- sürebilmek
Sürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- süreduran
Süredurum durumunda olan; atıl
- süredurum
Bir cismin içinde bulunduğu düzgün hareket veya hareketsizlik durumunun sürüp gitmesi, hareketsizliğe veya hareketsizlikten harekete kendi başına geçememesi özelliği; atalet
- süregelme
Süregelmek işi
- süregelmek
Başlangıcından beri aynı biçimde sürmek, devam etmek
- süregitme
Süregitmek işi
- süregitmek
Aynı biçimde devam etmek
- sürek
Süren, devam eden zaman
- sürek avı
Birçok avcının katılmasıyla ve çoğu kez at üzerinde avı kuşatarak yapılan avlanma; sürgün avı
- sürekli
Kesintisiz olarak süren, devamlı; kalıcı, temelli, daimî, paso
- süreklice
Sürekli bir biçimde
- süreklileştirme
Süreklileştirmek işi
- süreklileştirmek
Sürekli duruma getirmek
- süreklilik
Kesintisiz olarak sürüp gitme durumu; devamlılık, daimîlik, daimlik, istimrar
- süreklilik ilkesi
Her yerde sürekli bir gidiş olduğunu, doğada sıçramanın olmadığını, her şeyin bir bütün içinde örüldüğünü söyleyen temel ilke
- süreksiz
Az süren; devamsız
- süreksizlik
Süreksiz olma durumu; devamsızlık
- sürekçi
Davar alışverişiyle uğraşan kimse
- sürekçilik
Sürekçinin yaptığı iş
- süreletme
Kısa vadeli bir devlet borcu yerine uzun vadeli bir borç oluşturulması; konsolidasyon
- süreli
Süresi belli olan; müddetli
- süreli yayın
Belirli aralıklarla yayımlanan dergi vb.; mevkute, periyodik
- sürelilik
Süreli olma durumu
- sürem
Özellikleri kesintisiz olarak bir yerden bir yere değişen veya aynı kalan ortam
- süremli
Belirli bir zaman ilgisi bulunan
- süremlilik
Süremli olma durumu
- süremsiz
Belirli zaman ilgisi olmayan
- sürerlik
Uzun sürme durumu
- sürerlik fiili
Süreklilik kavramı kazandırmak üzere bir fiile -e veya -ip zarf-fiil eki ile durmak, kalmak vb. fiiller getirilerek oluşturulan tasvir fiili: bakakalmak, çalışadurmak, dolaşıp durmak vb
- süresince
Süresi kadar; boyunca
- süresiz
Süresi belirli olmayan; müddetsiz
- süresizlik
Süresiz olma durumu
- süreyazar
Belirli bir işin kısa süresini çizerek belirleyen araç; kronograf
- süreç
Aralarında birlik olan veya belli bir düzen veya zaman içinde tekrarlanan, ilerleyen, gelişen olay ve hareketler dizisi; vetire, proses
- süreölçen
Süreölçeri kullanarak bir yarışta zamanı belirlemekle görevli kimse
- süreölçer
Belirli bir işin, işlemin, yarışmanın veya teknik alanda belli bir işin kısa süresini ölçmek amacıyla kullanılan alet; kronometre
- süreğen
Ne kadar süreceği belli olmaksızın sürüp giden; müzmin, kronik
- süreğenleşme
Süreğenleşmek işi; müzminleşme
- süreğenleşmek
Süreğen bir durum almak; müzminleşmek
- süreğenleştirme
Süreğenleştirmek durumu; müzminleştirme
- süreğenleştirmek
Süreğen duruma getirmek; müzminleştirmek
- süreğenlik
Süreğen olma durumu; müzminlik
- sürfile
Seyrek ve çapraz (dikiş)
- sürfile makası
Kumaş kenarlarını zikzaklı bir biçimde kesen ve sürfile yapılmasını gerektirmeyen bir makas türü
- sürfile makinesi
Sürfile işi yapan makine
- sürfile yapmak
bir kumaşın tarazlanmaması için kenarına seyrek ve çapraz dikiş yapmak
- sürgen doku
Bitkilerde kök ve sapların gelişebilecek durumda olan uç bölümlerindeki, çok yüzlü, kolay üreyebilir hücrelerden oluşan bir doku türü; büyütken doku, meristem
- sürgit yapmak
iş için uzatmak, sürdürüp durmak
- sürgü
Kapı kanadını içeriden kapama, dolap kapağını yerinde tutma vb. işlere yarayan ve yuvası içinde ileri geri sürülebilen sistem
- sürgü kolu
Tüfeklerde fişek sürüp kovan boşaltan sürgünün elle tutulan kolu
- sürgüleme
Sürgülemek işi
- sürgülemek
Sürgü sürerek kapamak
- sürgülenme
Sürgülenmek işi
- sürgülenmek
Sürgülemek işi yapılmak
- sürgülü
Sürgü kolu olan
- sürgün
Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse; menfa
- sürgün etmek (veya eylemek)
sürgüne göndermek
- sürgün gitmek (veya olmak)
sürgüne gönderilmek, sürgün cezasına uğramak
- sürgün vermek
filizlenmek
- sürgüne göndermek
ceza olarak bir yere sürmek, nefyetmek
- sürgünlük
Sürgün olma durumu
- sürgüsüz
Sürgüsü olmayan
- sürmanşet
Gazetelerin birinci sayfasındaki logonun üzerinde kullanılan başlık
- sürme
Sürmek işi
- sürme iskele
İskeleye yanaşmış deniz taşıtlarına insanların güvenli olarak inip binmelerini sağlamak amacıyla iskele ile vapur arasına konulan tahta köprü
- sürme mantarları
Bitkilerin, özellikle tahılların dokularında yaşayan sürme veya rastık denilen hastalığı yapan, bazitli asalak mantarlar takımı
- sürme mantarıgiller
Sürme mantarlarından bir familya
- sürme çekmek
gözleri sürme ile boyamak
- sürmek
At, araba vb. için yönetip yürütmek, sevk etmek
- sürmeleme
Sürmelemek işi
- sürmelemek
Sürmeyi sürüp kapamak
- sürmelenme
Sürmelenmek işi
- sürmelenmek
Sürmeleme işi yapılmak
- sürmeli
Sürme ile boyanmış olan
- sürmelik
Ağaç veya kemikten yapılan, içine göz sürmesi konulan küçük kap; sürmedan
- sürmenaj
Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk, bitkinlik
- Sürmene
Trabzon iline bağlı ilçelerden biri
- sürmesiz
Sürme ile boyalı olmayan
- sürmeyi gözden çekmek (veya çalmak)
hırsızlıkta usta ve hünerli olmak
- sürpriz
Beklenmeyen ve insanı şaşırtarak sevindiren veya üzen olay, beklenmedik durum; şaşırtı
- sürpriz yapmak
birini, beklenmedik, şaşırtan, sevindiren veya üzen bir olayla karşılaştırmak
- sürre
Osmanlı padişahlarının her yıl Mekke ve Medine'ye gönderdikleri para ve armağanlar
- sürre alayı
Osmanlı Devleti'nde her yıl recep ayının on ikisinde Hicaz'a gitmek üzere törenle yola çıkarılan ve padişahların armağanlarını taşıyan topluluk
- sürre altını
Osmanlı hükümdarı Sultan II. Mahmut zamanında çıkarılan altın paraya halk arasında verilen ad
- sürre emini
Sürre alayını gideceği yere ulaştırmakla görevlendirilen kişi
- sürsat
Savaşa giden ordunun geçeceği yollar çevresindeki köylülerden savaş araç ve gereçlerini temin etmesi ve rayiç değeri üzerinden yiyecek satın alması
- sürtme
Sürtmek işi
- sürtme ağı
Açık denizlerde iki gemiyle sürüklenerek kullanılan, iki kollu ve geniş torbalı balık ağı
- sürtmek
Bir şeyi bastırarak diğer bir şeyin üzerinden geçirmek
- sürttürme
Sürttürmek işi
- sürttürmek
Sürtme işini yaptırmak
- sürtük
Vaktini çok gezerek geçiren, evinde oturmayan kadın
- sürtükleşme
Sürtükleşmek durumu
- sürtükleşmek
Sürtük durumuna gelmek
- sürtüklük
Sürtük olma durumu
- sürtülme
Sürtülmek işi
- sürtülmek
Sürtme işi yapılmak
- sürtünme
Sürtünmek işi
- sürtünme bilimi
Sürtünme olaylarını inceleyen bilim dalı; triboloji
- sürtünmek
Geçerken değmek, sürünmek
- sürtünmeli
Sürtünerek
- sürtünmesiz
Sürtünme olmadan
- sürtünüp durmak
çıkarı, kazancı için yaltaklanıp durmak
- sürtünüş
Sürtünmek işi
- sürtüp durmak
yersiz, sebepsiz olarak durmadan dolaşmak
- sürtüş
Sürtmek işi
- sürtüşme
Sürtüşmek işi
- sürtüşmek
Birbirine sürtünmek
- sürtüştürme
Sürtüştürmek işi
- sürtüştürmek
İki şeyi birbirine sürtmek
- sürveyan
Arazi ve yol işlerinde mühendis ve mimarlara yardım eden teknik eleman
- sürveyanlık
Sürveyanın mesleği ve görevi
- sürveyans
Hastalıklara ait verilerin düzenli olarak toplanması, bu verilerin analiz edilerek değerlendirilmesi ve ilgili birimlere dağıtılması işlemlerinin tümü
- Süryani
Samilerin Arami kolunun doğu bölümünde olan bir Hristiyan topluluğu ve bu topluluktan olan kimse
- Süryanice
Süryanilerin kullandığı dil
- sürçme
Sürçmek işi
- sürçmek
Yürürken yanlış adım atıp dengesini yitirmek
- sürçtürme
Sürçtürmek işi
- sürçtürmek
Sürçme işini yaptırmak
- sürü
Birlikte yaşayan hayvan topluluğu
- sürü gibi yaşamak
kendi karar ve irade gücünü yitirerek içinde yaşadığı topluluğun tercihlerine göre davranmak
- sürü sürü
Pek çok, sürü hâlinde
- sürücü
Karada kullanılan motorlu araçları sürüp yöneten kimse; şoför, taşıtçı
- sürücü belgesi
Taşıt sürücülerine ilgililerce verilen, araç kullanmada yeterli olmayı gösteren belge; ehliyet, ehliyetname
- sürücü kursu
Sürücü belgesi almak isteyen adaylara özel eğitim veren kuruluş; şoför okulu
- sürücül
Sürü durumunda yaşayan
- sürücülük
Sürücünün işi; şoförlük
- sürüden ayrılanı kurt kapar
"birlikte olduğu topluluktan ayrılıp kendi başına iş yapma yolunu tutan kimse dayanışmadan yoksun, koruyucusuz, desteksiz kalır ve zarara uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- sürüden ayrılmak
herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol tutturmak, herkesin yaptığını yapmamak
- sürükleme
Sürüklemek işi
- sürüklemek
Bir şeyi yerden kaldırmadan iterek veya çekerek götürmek; sürümek
- sürüklendirme
Sürüklendirmek işi
- sürüklendirmek
Sürüklenmesine yol açmak
- sürüklenebilme
Sürüklenebilmek işi
- sürüklenebilmek
Sürüklenmek ihtimali veya imkânı bulunmak
- sürükleniş
Sürüklenmek işi
- sürüklenme
Sürüklenmek işi
- sürüklenmek
Sürükleme işi yapılmak veya sürükleme işine konu olmak; kapılmak
- sürükletme
Sürükletmek işi
- sürükletmek
Sürükleme işini yaptırmak
- sürükleyebilme
Sürükleyebilmek işi
- sürükleyebilmek
Sürükleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- sürükleyici
Sürükleme niteliği veya gücü olan; dinamo
- sürükleyicilik
Sürükleyici olma durumu
- sürükleyiş
Sürüklemek işi
- sürülme
Sürülmek işi
- sürülmek
Sürme işine konu olmak veya sürme işi yapılmak
- sürülüş
Sürülmek işi
- sürüm
Bir ticaret malının satılır olması; revaç
- sürüm sürüm
"Yoksul ve perişan bir biçimde yaşamak" anlamındaki sürüm sürüm sürünmek deyiminde geçen bir söz
- sürüme
Sürümek işi
- sürümek
Hafif bir şeyi sürüklemek
- sürümlü
Sürümü çok olan, çok satılan (mal)
- sürümlülük
Sürümlü olma durumu
- sürümsüz
Sürümü olmayan, az satılan veya satılmayan (mal)
- sürümsüzlük
Sürümü olmama durumu
- sürünceme
Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü
- sürüncemede bırakmak (veya tutmak)
bir işi sonuçlanıncaya kadar boş yere geciktirmek, uzatmak
- sürüncemede kalmak
bir iş sonuçlanıncaya kadar boş yere gecikmek, uzamak, askıda kalmak, bir türlü sonuçlanamamak
- süründürme
Süründürmek işi
- süründürmek
Sürünme işini yaptırmak, sürünmesine sebep olmak
- süründürülme
Süründürülmek işi
- süründürülmek
Süründürme işi yapılmak
- sürüngen
Sürünerek giden (hayvan)
- sürüngenler
Omurgalıların, suda ve karada yaşayabilen yılan, kertenkele, kaplumbağa, timsah gibi yerde sürünerek veya yürüyerek ilerleyen sınıfı
- sürüngenlik
Sürüngen olma durumu
- sürünme
Sürünmek işi
- sürünmek
Karnı üzerinde sürünerek gitmek
- sürüntü
Test yapılmak üzere mukoza veya yara üzerinden özel bir çubukla alınan salgı
- sürüntü çubuğu
Test yapılmak üzere mukoza veya yara üzerinde bulunan salgılardan örnek almak için kullanılan çubuk
- sürünüş
Sürünmek işi
- sürüp gelmek
eskiden beri devam etmek
- sürüp gitmek
eskiden olduğu gibi, eskiden nasılsa gene öyle olmak, öyle devam etmek
- sürüp sürüştürmek
aşırı ve yakışıksız makyaj yapmak
- sürüsüne bereket!
pek çok, pek bol
- sürüsüz
Sürüsü olmayan
- sürütme
Sürütmek işi
- sürütmek
Sürüme işini yaptırmak
- sürüverme
Sürüvermek işi
- sürüvermek
Çabucak sürmek
- sürüye sürüye
Sürükleyerek
- sürüyü güden kurdu görür
"zor bir işe giren onun bütün sıkıntılarıyla karşılaşabilir" anlamında kullanılan bir söz
- sürüş
Sürmek işi
- sürüştürme
Sürüştürmek işi
- sürüştürmek
Sürekli olarak yavaş yavaş ve ovarak sürmek
- sürşarj
Bir sayının, kelimenin yerine geçmek için üzerine başka bir sayı veya kelime basma işi
- süs
Süslemeye, süslenmeye yarayan şey; bezek, bezen, bezgi, cıcık, ziynet
- süs bitkisi
Yerleşim bölgesinde iç ve dış dekorasyonu sağlayan bitki
- süs için
"yararlı olmak amacıyla değil, gerektiği için değil" anlamında kullanılan bir söz
- süs püs
Güzel görünebilmek için yapılan makyaj, kullanılan takı vb
- süsen
Süsengillerden, yaprakları kılıç biçiminde, çiçekleri iri ve mor renkli, güzel görünüşlü ve kokulu, çok yıllık bir süs bitkisi; susam (İris germanica)
- süsengiller
Bir çeneklilerden, süsen, safran vb. bitkileri içine alan bir familya
- süsleme
Süslemek işi; bezeme, bezekleme, donama, tezyin
- süsleme sanatları
Bir yapıyı, bir eşyayı kullanış amacıyla birlikte göze daha güzel göstermek için çeşitli türde yapılan estetik çalışmaların tümü; süslemecilik
- süslemeci
Süsleme sanatlarıyla uğraşan kimse; bezekçi, bezeyici
- süslemecilik
Süslemeci olma durumu; bezemecilik
- süslemek
Birtakım katkılarla bir şeyin daha güzel, daha göz alıcı olmasını, daha hoş görünmesini sağlamak; bezemek, bezeklemek, donamak, donatmak, tezyin etmek
- süslendirme
Süslendirmek işi
- süslendirmek
Süslenmesini sağlamak
- süsleniş
Süslenmek işi
- süslenme
Süslenmek işi; bezenme
- süslenmek
Süsleme işine konu olmak; bezenmek
- süsletme
Süsletmek işi; bezetme
- süsletmek
Süsleme işini yaptırmak; bezetmek
- süsleyebilme
Süsleyebilmek işi
- süsleyebilmek
Süsleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- süsleyici
Süsleyen; dekoratif
- süsleyicilik
Süsleyici olma durumu
- süsleyip püslemek
özenle, özen göstererek süslemek, göze çarpacak kadar süslemek, telleyip pullamak
- süsleyiş
Süslemek işi
- süslü
Süsü olan, süslenmiş, bezenmiş; bezekli, bezemeli
- süslü püslü
Göze çarpacak derecede süslü
- süslü üslup
Türlü edebî sanatlarla süslenmiş üslup
- süslüce
Süslüye yakın
- süslülük
Süslü olma durumu
- süspansiyon
Bir otomobil şasisinin yayla sağlanmış esnekliği
- süssüz
Süsü olmayan, süslenmemiş; yalın (II), sade
- süssüzlük
Süssüz olma durumu
- süt
Kadınların ve memeli dişi hayvanların yavrularını besledikleri, memelerinden gelen, besin değeri yüksek beyaz sıvı
- süt banyosu
Sağlık vb. amaçlarla içerisine süt katılmış suyla yapılan banyo
- süt beyaz
Bembeyaz, çok beyaz; süt beyazı
- süt danası
Kesim ağırlığına ulaşmış, altı aylığa kadar olan dana
- süt dişi
Bebeğin beş veya altı aylıkken çıkarmaya başladığı, yedi yaşlarında kendiliğinden dökülen diş
- süt dökmüş kedi gibi
suçunu bilerek, bundan utanarak
- süt dökmüş kediye dönmek
suçunu bilerek bundan utanmak
- süt gibi
çok beyaz, çok temiz
- süt ineği
Sadece bol süt vermesi için beslenen inek
- süt ineği gibi sağmak
birinden kendi çıkarı için daima aşırı ölçülerde yarar sağlamak için uğraşmak
- süt izni
Çalışan kadına doğum yaptıktan sonra bebeğini emzirebilmesi için gün içinde kanunen verilen izin
- süt kardeşi
Aynı kadından süt emmiş, kardeş olmayan çocukların her biri
- süt kardeşliği
Süt kardeşi olma durumu
- süt kesiği
Kaynatılırken çeşitli sebeplerle kesilen veya kestirilen sütten elde edilen lor
- süt kuzusu
Doğumdan ikinci ayın sonuna kadar olan ve ana sütü emen erkek veya dişi kuzu
- süt kırı
Beyaz renkli at donu
- süt mavisi
Çok açık mavi
- süt mısır
Daha açık sarı renkli, sulu ve yumuşak bir tür mısır
- süt otu
Süt otugillerden, Kuzey Amerika'da yetişen, kökleri hekimlikte kullanılan otsu bir bitki (Polygala vulgaris)
- süt otugiller
Sarılgan gövdeli ot ve çalıları içine alan, iki çenekli, ayrı taç yapraklı çiçekli bitkiler familyası
- süt taşı
Süt kaynatılırken taşmaması için tencerenin içine konulan bombeli, yuvarlak, camdan yapılmış araç
- süt tozu
Sütün özel yöntemlerle kurutularak toz durumuna getirilmiş biçimi
- süt vermek
emzirmek
- süt çalmak
bozuk süt, çocuğu hasta etmek
- süt çekmek
bir özelliği akrabalarına benzemek
- süt çocuğu
Sütle beslenen çocuk
- süt çorbası
Süt, tuz, et suyu ve unun birlikte çırpılmasıyla hazırlanan çorba
- sütanne
Bir çocuğun, annesi dışında sütünü emmiş olduğu kadın; sütana, sütnine
- sütannelik
Sütanne olma durumu; sütanalık, sütninelik
- sütağacı
Isırgangillerden, Güney Amerika ormanlarında yetişen, sütlü öz suyu çok olan bitki (Galactodendron)
- sütbaba
Çocuğa göre sütannenin kocası
- sütbabalık
Sütbaba olma durumu
- sütbaşı
Kaynatılmış sütün yüzeyinde oluşan kaymak tabakası
- süthane
Süt ve süt ürünleri üretilen ve satılan yer
- sütkız
Bir kadının kendi çocuğu değilken emzirdiği ve kocasıyla birlikte evlat olarak benimsediği kız çocuk
- sütlaç
Süt, şeker ve pirinçten yapılan bir tatlı türü; sütlü
- sütle giren huy canla çıkar
kişinin küçükken edindiği huy, alışkanlık ölünceye değin sürer
- sütlendirme
Sütlendirmek işi
- sütlendirmek
Sütün artmasını sağlamak
- sütlenme
Sütlenmek işi
- sütlenmek
Sütü gelmek, sütü çoğalmak, sütlü duruma gelmek
- sütleğen
Sütleğengillerden, yaprak sap ve köklerinde süt görünüşlü, kekre ve yakıcı bir öz su bulunan, verdiği öz su türlerine göre hekimlikte ve sanayide kullanılan, yedi yüz kadar türü bilinen, bir veya çok yıllık bir bitki; Japon kaktüsü (Euphorbia)
- sütleğengiller
İki çeneklilerden, sütleğen, kauçuk, manyok vb. önemli bitkileri içine alan bir familya
- sütliman
Durgun, sakin olan
- sütliman olmak
durgunlaşmak, sakinleşmek
- sütlü
İçinde süt bulunan, sütle yapılan
- sütlü kahve
Süt karıştırılarak yapılan kahve
- sütlü ot
Çuha çiçeğigillerden, yaprakları salata gibi yenilen bir bitki (Glaux maritima)
- sütlük
Süt koymaya yarayan kap
- sütlüyü sürüden çıkarmazlar
yararlı, verimli şey elden çıkarılmaz
- sütninecik
Sevgi duyulan sütanne
- sütoğul
Bir kadının kendi çocuğu değilken emzirdiği ve kocasıyla birlikte evlat olarak benimsediği erkek çocuk
- sütre
Perde, örtü
- sütreleme
Sütrelemek işi
- sütrelemek
Sütre ile kaplamak
- sütsü
Sütü andıran, süte benzeyen, süt gibi; sütümsü
- sütsüz
İçinde süt bulunmayan, süt katılmadan yapılan
- sütsüz koyun (veya inek) meleyen olur
bir şey üretmeyen kimseler sürekli meleyen koyun gibi konuşur dururlar
- sütsüzce
Sütsüze yakışır bir biçimde
- sütsüzlük
Sütü olmama durumu
- sütten ağzı yanan yoğurdu (veya ayranı) üfleyerek yer (veya içer)
"bir olaydan gerekli dersi alan, sonra uyanık davranır" anlamında kullanılan bir söz
- sütten ağzı yanmak
bir olaydan gerekli dersi alarak uyanık davranmak
- sütten kesilmek
hastalık, üzüntü veya bebeğin emmemesi nedeniyle anneye süt gelmemek
- sütten kesmek
emzirmeye son vermek
- sütten çıkmış ak kaşık gibi olmak
temiz, saf olmak
- sütun
Herhangi bir maddeden yapılan, zaman zaman üstünde çıkıntılı bir bölüm olan, genellikle bir altlığa, bazen doğrudan doğruya yere dayalı silindir biçiminde düşey destek; direk, üstüvane, kolon (I)
- sütun gibi
düzgün biçimli (bacak)
- sütuncuk
Gövdesi klasik sütunlardan ince ve uzun olan küçük sütun
- sütunlu
Sütunu olan
- sütununu açmak
yer vermek, yayımlamak
- sütyen
Göğüsleri dik tutup dolgun göstermek için kullanılan, saten, dantel vb. kumaşlardan yapılan kadın iç çamaşırı
- sütyenci
Sütyen diken ve satan kimse
- sütyencilik
Sütyencinin işi
- sütçü
Süt satan kimse
- sütçü beygiri gibi
çok tembel ve miskin
- sütçü beygiri gibi ayakta uyumak
çok tembel ve miskin olmak
- Sütçüler
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- sütçülük
Süt satma işi
- sütölçer
Sütün yoğunluğunu ölçmeye yarayan alet
- sütü bozuk
Kötü soydan gelen (kimse)
- sütü bozukluk
Sütü bozuk olma durumu
- sütüne havale etmek
işi, beklenen biçimde yapmasını o kişinin vicdanına bırakmak
- sütüne kalmak
insanlığına, namusuna kalmak
- sütünü helal etmemek
analık hakkını helal etmemek
- süvari
Ticaret gemilerinde kaptanlık yapan kimse
- süvari alayı
Atlı askerlerden oluşan alay
- süvari bölüğü
Altı askerlerden oluşan bölük
- süvari polisi
Atlı polis
- süvari sınıfı
Harekât ve manevra yeteneğini at üstünde gerçekleştiren, aynı zamanda piyade gibi de görev yapan askerî sınıf
- süvarilik
Süvari olma durumu
- süven
Bozuk ve gevşek arazide veya göçük açmada bağ direklerinin üst ve yanından arazi içine çakılarak sürülen ucu sivri direk veya kama
- süveter
Genellikle altına gömlek veya bluz giyilen kolsuz kazak
- süveyda
Kalbin ortasında var olduğuna inanılan siyah benek
- süyüm
İğneye geçirilen bir sap iplik
- süzdürme
Süzdürmek işi
- süzdürmek
Süzme işini yaptırmak
- süzebilme
Süzebilmek işi
- süzebilmek
Süzme ihtimali veya imkânı bulunmak
- süzek
Işığın önüne konulan, ince kumaş veya tülden yarı saydam yayındırıcı
- süzgeç
Sıvıları süzmeye yarayan araç; süzek
- süzgeçleme
Süzgeçlemek işi
- süzgeçlemek
Süzgeçten geçirmek
- süzgeçli
Süzgeci olan
- süzgeçten geçirmek
ayrıntılı bir biçimde incelemek
- süzgü
Delikli çanak
- süzgün
Biraz zayıflamış, güçsüzleşmiş; süzük
- süzgün bakış
Üst göz kapakları biraz kapalı bir biçimde nazlı, işveli bakış
- süzgün göz
Süzgün veya ölgün bakışlarla bakan göz
- süzgünleşme
Süzgünleşmek işi
- süzgünleşmek
Süzgün duruma gelmek
- süzgünlük
Süzgün olma durumu
- süzme
Süzmek işi
- süzme bal
Peteklerden süzülerek elde edilen bal
- süzme kahve
Öğütülmüş kahve çekirdeklerinin bir filtreden süzülen su yardımıyla demlenmesi sonucu elde edilen kahve; damla kahve, filtre kahve
- süzme kâğıdı
Süzme kahve yapımında kullanılan bir tür kâğıt; süzgeç kâğıdı, filtre kâğıdı
- süzme peynir
Krem peynir ile klasik beyaz peynir arasında yumuşak ve eriyebilen kıvama sahip, az tuzlu bir peynir türü
- süzme yoğurt
Bir torbaya konularak suyu süzülen yoğurt; kese yoğurdu, torba yoğurdu
- süzmek
Bir sıvıyı, içindeki katı maddelerden ayırmak için bez veya delikli bir kaptan geçirmek
- süzücü
Süzme özelliği olan
- süzük
Süzgünleşmiş, süzülmüş
- süzülme
Süzülmek işi
- süzülmek
Süzme işine konu olmak
- süzülüş
Süzülmek işi
- süzüm süzüm
Kendini ağıra satarak, nazlanarak
- süzüm süzüm süzülmek
kendini beğenmiş bir tavırla ağırbaşlı oturup çevreye bakmak
- süzüntü
Bir sıvıyı süzerek elde edilen tortu
- süzüş
Süzmek işi
- süzüşme
Süzüşmek işi
- süzüşmek
Birbirlerini karşılıklı süzmek
- süğme
Süğmek işi; süvme
- süğmek
Bitki, ot yetişip ortaya çıkmak, bitmek, yeşermek; süvmek
- sıcacık
Yeter derecede ve hoşa giden bir sıcaklığı olan
- sıcacıklık
Sıcacık olma durumu
- sıcak
Yakmayacak derecede ısısı olan, yakmayacak kadar ısı veren, soğuk karşıtı
- sıcak bakmak
anlayışla karşılamak, olumlu değerlendirmek, ilgi duymak
- sıcak basmak (veya bastırmak)
hava çok ısınmak
- sıcak dalgası
Atmosferde sıcaklığın yoğun olarak oluşması ve bir bölgeyi etkisi altına alması
- sıcak haber
Son anda ortaya çıkmış bir olayı duyurmak için yapılan haber
- sıcak içecek
Sıcak olarak içilen çay, kahve vb. içecek
- sıcak kuşak
Oğlak ve Yengeç dönenceleri arasında kalan, yıllık sıcaklık ortalaması genellikle 20 ºC’nin üstünde olan iklim kuşağı; ısı kuşak
- sıcak olmak
sıcak artmak
- sıcak para
Piyasaya yeni giren nakit para
- sıcak renkler
Sarı, kırmızı ve turuncu renk ve bu renklerin tonları
- sıcak savaş
Silaha başvurularak yapılan savaş; sıcak harp
- sıcak sıcak
Sıcak olarak
- sıcak temas
Düşmanla yüzü yüze gelerek çarpışma durumu
- sıcak yastık
Bel ve sırt bölgelerindeki rahatsızlığı gidermek amacıyla fizik tedavide kullanılan araç
- sıcak yüz göstermek
yakınlık göstermek
- sıcak çekme
Demir çelik fabrikaları, izabe tesisleri vb. iş yerlerinde kütük demirlerini sıcak olarak tavlama derecesinde biçimlendirme ve haddeleme
- sıcakkanlı
Normal vücut sıcaklığı, içinde bulundukları ortamın sıcaklığından bağımsız olan (hayvan)
- sıcakkanlılık
Sıcakkanlı olma durumu
- sıcaklama
Sıcaklamak durumu
- sıcaklamak
Sıcaktan bunalmak
- sıcaklanma
Sıcaklanmak durumu
- sıcaklanmak
Sıcaktan bunalmak
- sıcaklaşma
Sıcaklaşmak işi
- sıcaklaşmak
Sıcak duruma gelmek
- sıcaklaştırma
Sıcaklaştırmak işi
- sıcaklaştırmak
Sıcak duruma getirmek
- sıcaklık
Sıcak olan şeyin durumu, etkisi veya sıcak olan şeyin niteliği; alev (I), hararet
- sıcaklık seviyesi
Bir noktadan başka bir noktaya ısıl enerji gitmesine yol açan sıcaklık derecesi
- sıcaklıkyazar
Bir cismin ısı değişikliklerini, yaydığı kızılötesi ışınları kaydeden cihaz; termograf
- sıcaklıkölçer
Hava sıcaklığını ölçmeye, göstermeye yarayan araç; termometre
- sıcakça
Biraz sıcak, sıcağa yakın
- sıcağı sıcağına
Hemen, anında, vakit geçirmeden
- sıdk
Doğruluk, gerçeklik
- sıdkı sıyrılmak
birine karşı duyulan güven ve inancı yitirmek
- sıfat
Bir kimsenin görev, ödev, toplumsal veya hukuki bakımdan yeri ve özelliği
- sıfat takımı
Bir cümlede sıfatların oluşturduğu ayrı ayrı ögeler
- sıfat tamlaması
Tamlayanı sıfat olan tamlama
- sıfat-fiil
Fiilden -acak, -an, -ası, -dık, -maz, -mış, -r ekleriyle yapılan, sıfat olarak kullanılıp zaman kavramı taşıyan ve -ma- ekiyle olumsuz biçimi yapılabilen kelime; ortaç, partisip: yak-acak (odun), oku-y-an (öğrenci), geliş-me-miş (ülke) vb
- sıfat-fiil grubu
Sıfat-fiillerin cümlede birlikte kullanıldıkları kelimelerle oluşturduğu grup
- sıfatlandırma
Sıfatlandırmak işi
- sıfatlandırmak
Herhangi bir kimseye bir sıfat veya ünvan vermek
- sıfatlaştırma
Sıfatlaştırmak işi
- sıfatlaştırmak
Bir sözü sıfat durumuna getirmek, sıfat olarak kullanmak
- sıfatlı
Ünvanı, sıfatı olan
- sıfatsız
Ünvanı, sıfatı olmayan
- sıfır
Kendi başına değeri olmayan, ondalık sayı sisteminde sağına geldiği rakamı on kere büyüten işaret (0)
- sıfır beden
Normalden çok fazla zayıf olan
- sıfır numara
Bir konuda çok iyi, çok deneyimli kimse
- sıfır polinomu
Bütün katsayıları sıfır olan polinom
- sıfır çekmek
halter yarışmalarındaki silkme ve koparma dallarında belirlenen ağırlığı kaldıramayıp elenmek
- sıfıra inmek
bitmek, tükenmek, yok olmak
- sıfıra sıfır, elde var sıfır
"bütün çalışmalar boşa gitti, istenilen sonuç elde edilemedi" anlamında kullanılan bir söz
- sıfırcı
Notu kıt olan öğretmenlere öğrencilerin taktığı ad
- sıfırcılık
Sıfırcı olma durumu
- sıfırdan başlamak
en baştan, hiçbir şeye sahip olmadan bir işe girişmek
- sıfırlama
Sıfırlamak işi
- sıfırlamak
Bir denklemdeki bütün terimleri yalnız bir yanda toplayarak denklemin öbür yanını eşit duruma getirmek
- sıfırlanma
Sıfırlanmak işi
- sıfırlanmak
Sıfırlama işi yapılmak
- sıfırlatma
Sıfırlatmak işi
- sıfırlatmak
Sıfırlama işini yaptırmak
- sıfırı tüketmek
gücü kalmamak
- sıhhatler olsun!
yıkananlara veya tıraş olanlara söylenen bir nezaket sözü
- sıhhi
Sağlıkla ilgili, sağlığa ait
- sıhhi banyo
Otel altlarında veya bağımsız birim olarak yapılan, tek tek odalardan oluşan ücretli banyo
- sıhhi tesisat
Yapılarda temiz ve atık su veya ısınma ile ilgili donanım
- sıhhi tesisatçı
Yapılarda temiz ve atık su ile ilgili işleri yapan donanımcı
- sıhhi tesisatçılık
Sıhhi tesisatçının işi veya mesleği
- sıhhiye
Sağlık işlerinin tümü
- sıhhiyeci
Sağlık memuru, sağlık görevlisi
- sıhhiyecilik
Sıhhiyecinin yaptığı iş
- sıhri
Evlilik yoluyla meydana gelen (akrabalık)
- sıhriyet
Evlenme sonucu oluşan akrabalık
- sıhriyet peyda etmek
hısımlık oluşturmak
- sık
Benzerleri veya parçaları arasında çok az aralık bulunan, seyrek karşıtı
- sık otlatma
Otlayan hayvanların, genellikle koyun ve keçilerin, mera üzerinde sürü hâlinde, birbirlerine çok yakın bir biçimde çobanlar tarafından otlatılması
- sık sık
Az aralıklarla
- sıkabilme
Sıkabilmek işi
- sıkabilmek
Sıkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıkacak
Bir nesneyi, iki ağırlık arasında mekanik olarak sıkıştırmaya yarayan araç
- sıkboğaz
Bir şey yaptırmak için “birini zorlamak, baskı yapmak” anlamlarına gelen sıkboğaz etmek (veya eylemek) ve “zorlanmak, sıkıştırılmak” anlamlarına gelen sıkboğaz olmak deyimlerinde geçen bir söz
- sıkkın
Çok sıkılmış
- sıkkın bıkkın
Sıkılmış ve bıkmış olarak
- sıkkınlık
Sıkkın olma durumu
- sıklaşma
Sıklaşmak işi
- sıklaşmak
Sık duruma gelmek veya sıkça ortaya çıkmak, sık görülmek
- sıklaştırabilme
Sıklaştırabilmek işi
- sıklaştırabilmek
Sıklaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıklaştırma
Sıklaştırmak işi
- sıklaştırmak
Sık duruma getirmek veya sıkça yapmak, sayısını artırmak
- sıklaştırılma
Sıklaştırılmak işi
- sıklaştırılmak
Sıklaştırma işi yapılmak
- sıklık
Sık olma durumu
- sıklıkla
Sık bir biçimde
- sıkma
Sıkmak işi
- sıkma baş
Kadınların ince bir kumaşla saçlarını sararak yaptıkları bir saç bağlama biçimi
- sıkma köfte
Köftelik bulgur, yeşil soğan, domates, un ve soğan kullanılarak hazırlanan bir tencere yemeği
- sıkma portakal
Sıkılmış portakal suyu
- sıkma tarhana
Ana malzemesi pişmiş yarma veya dövme buğday ile yoğurt olan, kekikle tatlandırılan bir çeşit tarhana
- sıkmak
Çevresine sarılarak veya bir şey sararak çepeçevre basınç altına almak
- sıkmalık
Sıkılmaya elverişli
- sıkmalık portakal
Suyu çıkarılmaya uygun, bol sulu, ince kabuklu bir tür portakal; sıkma portakal
- sıktırma
Sıktırmak işi
- sıktırmak
Sıkma işini yaptırmak
- sıkça
Oldukça sık; sık sık
- sıkı
İyice sıkıştırılmış, doldurulmuş, gevşek olmayan; tıkız
- sıkı ağızlı
Gizli kalması gereken şeyleri başkasına söylemeyen, sır tutabilen
- sıkı basmak
güçlü davranmak, direnmek
- sıkı doku
Gözenekleri ve öz ışınları açıkça görünmeyen, yıl halkaları biçimde birbirinden ayrılamayan ağaçların dokusu
- sıkı durmak
güçlü, dayanıklı olmak, dikkatli bulunmak
- sıkı fıkı
Birbiriyle çok samimi
- sıkı fıkılık
Sıkı fıkı olma durumu
- sıkı mı?
“kolay değil, çok zor, bu kadar kolaysa yap” anlamlarında kullanılan bir söz
- sıkı tutmak
önem vermek
- sıkıca
Sıkı bir biçimde; kavi
- sıkıcı
İç sıkan, can sıkan, tedirgin eden
- sıkıcılık
Sıkıcı olma durumu
- sıkıdan geçirmek
dayak atmak
- sıkılama
Sıkılamak işi
- sıkılamak
Sıkı duruma getirmek
- sıkılanma
Sıkılanmak durumu
- sıkılanmak
Sıkılama işi yapılmak
- sıkılaştırma
Sıkılaştırmak işi
- sıkılaştırmak
Sıkı duruma getirmek
- sıkılganlık
Sıkılgan olma durumu
- sıkılma
Sıkılmak işi
- sıkılmak
Sıkma işi yapılmak
- sıkılmamazlık
bk. sıkılmazlık
- sıkılık
Sıkı olma durumu
- sıkılış
Sıkılmak işi
- sıkım
Sıkmak işi
- sıkınma
Sıkınmak işi
- sıkınmak
Kendini sıkmak
- sıkıntı
İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. sebeplerden doğan ruhsal huzursuzluk; bun, bungunluk, ezgi, ezginlik, çile (I), dert, kasavet, zor
- sıkıntı basmak
çok sıkılmak, can sıkıntısı duymak
- sıkıntı vermek
tedirgin etmek, bunaltmak
- sıkıntı çekmek
zorluk veya yoksulluk içinde yaşamak
- sıkıntıda olmak
geçim darlığı çekmek
- sıkıntılı
Sıkıntısı olan; bungun, bunlu, kasavetli
- sıkıntılılık
Sıkıntılı olma durumu
- sıkıntısı olmak
tedirgin, rahatsız eden bir durumda bulunmak
- sıkıntısız
Sıkıntısı olmayan; bunsuz (II), kasavetsiz, sancısız
- sıkıntısızlık
Sıkıntısız olma durumu; kasavetsizlik
- sıkıntıya düşmek
darlık, yokluk içinde olmak
- sıkıntıya gelememek
güç işlere dayanamamak
- sıkıp suyunu çıkarmak
sömürmek
- sıkıverme
Sıkıvermek işi
- sıkıvermek
Çabucak sıkmak
- sıkıya almak
hareketlerini sınırlamak veya önlemler almak
- sıkıya gelmek
güç bir durumla karşılaşmak
- sıkıysa
kendine güveniyorsa, yürekliyse
- sıkıysa (veya sıkıyorsa)
kendine güveniyorsa, yürekliyse
- sıkıyönetim
Olağanüstü zamanlarda ve durumlarda ülkede güvenliğin sağlanması için ordunun yardımıyla gerçekleştirilen yönetim; örfi idare
- sıkış tepiş
Çok sıkışık biçimde, kalabalık olarak
- sıkış tıkış
Çok sıkışık
- sıkışabilme
Sıkışabilmek işi
- sıkışabilmek
Sıkışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıkışma
Sıkışmak durumu
- sıkışmak
Kalabalıktan dolayı birbirine çok yaklaşmak
- sıkıştırabilme
Sıkıştırabilmek işi
- sıkıştırabilmek
Sıkıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıkıştırma
Sıkıştırmak işi
- sıkıştırmak
Bir şeyi dar bir yere zorla sığdırmak; tıkmak
- sıkıştırıcı
Sıkıştırma işini yapan alet
- sıkıştırılma
Sıkıştırılmak işi
- sıkıştırılmak
Sıkıştırma işi yapılmak
- sıkıştırış
Sıkıştırmak işi
- sıkışık
Sıkışmış bir durumda olan
- sıkışıklık
Sıkışık olma durumu
- sıkışıverme
Sıkışıvermek durumu
- sıkışıvermek
Çabucak veya ansızın sıkışmak
- sıla
Bir süre ayrı kaldığı bir yere veya yakınlarına kavuşma
- sıla etmek
sılaya gitmek
- sıla hastalığı
Memlekete, aile ve akrabalara duyulan aşırı özlem
- sılacı
Memleketine, doğup büyüdüğü yere dönerek yakınlarına kavuşan kimse
- sılaya gitmek
bir süre ayrı kaldığı evini, yurdunu görmeye gitmek
- sılayırahim
Anne, baba ve akrabayı ziyaret etme
- sıma
Sımak durumu veya biçimi
- sımak
Kırmak, bozmak
- sımsıcak
Pek sıcak; sıpsıcak
- sımsıcaklık
Sımsıcak olma durumu
- sımsıkı
Çok sıkı
- sınai
Sanayi ile ilgili; endüstriyel
- sınama
Sınamak işi; deneme
- sınamak
Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneyi veya bir düşünceyi yoklamak; denemek, tecrübe etmek
- sınanabilme
Sınanabilmek işi
- sınanabilmek
Sınanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sınanma
Sınanmak işi
- sınanmak
Sınama işine konu olmak
- sınanış
Sınanmak işi
- sınatma
Sınatmak işi
- sınatmak
Sınama işini yaptırmak
- sınav
Öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklama; imtihan
- sınav açmak
kazananı boş kadroya, işe almak amacıyla sınav düzenlemek
- sınav vermek
sınavdan geçmek
- sınava girmek
bir kimse, bir konu üzerindeki bilgisinin ölçülmesini sağlamak için yapılan yoklamada hazır bulunmak
- sınava çekilmek
birinin bilgisi ölçülmek
- sınavda bırakmak
sınavda başarısız saymak
- sınavdan geçmek
sınava girmek
- sınavsız
Sınav yapılmadan, sınava girmeden; imtihansız
- sınayabilme
Sınayabilmek işi
- sınayabilmek
Sınama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sınayış
Sınamak işi
- sıncan
Sakızlı bir tür dikenli çalı (Astragalus)
- Sındırgı
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- sındırma
Sındırmak işi
- sındırmak
Kırmak, parçalamak
- sındırılma
Sındırılmak işi
- sındırılmak
Sındırma işine konu olmak
- sıngın
Gözü korkmuş, sinmiş (kimse)
- sınma
Sınmak işi
- sınmak
Kırılmak, parçalanmak, bozulmak
- sınıf
Öğrencilerin yıllık öğrenime göre ayrıldıkları bölümlerden her biri
- sınıf annesi
Genellikle okul öncesinde ve ilköğretimde sınıfın sosyal, kültürel vb. etkinlerinde öğretmene yardımcı olan gönüllü veli
- sınıf atlamak
üstün başarı göstererek bir üst sınıfta öğrenim görmeye hak kazanmak
- sınıf başkanı
Öğretmen olmadığı zamanlarda sınıfın düzenini sağlamak ve yönetim ile sınıf arasındaki iletişimi yürütmekle görevlendirilmiş öğrenci
- sınıf öğretmeni
İlkokul öğretmeni; sınıf muallimi
- sınıf öğretmenliği
Sınıf öğretmeninin yaptığı iş; sınıf muallimliği
- sınıflandırma
Sınıflandırmak işi
- sınıflandırmak
Karşılaştırma esasına bağlı olarak tasnif yapmak
- sınıflayabilme
Sınıflayabilmek işi
- sınıflayabilmek
Sınıflama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sınıflaşma
Sınıflaşmak işi
- sınıflaşmak
Toplumda sınıf farkları oluşmak
- sınıflı
Sınıfı olan
- sınıfsal
Sınıfla ilgili
- sınıfsız
Sınıfı olmayan
- sınıfta bırakmak
sınıf geçmesine engel olmak
- sınıfta kalmak
başarılı olamayan öğrenci, bir üst sınıfa geçemeyerek aynı sınıfta yeniden okumak
- sınıfta çakmak
sınıfta kalmak
- sınık
Kırık, çıkık
- sınır
İki komşu devletin topraklarını birbirinden ayıran çizgi; hudut
- sınır açı
Bir ortamdan gelip daha kırıcı başka bir ortama geçerken kırılan ışının diğer ortamda oluşturabileceği en büyük açı
- sınır boyu
Ülke sınırları; uç, hudut boyu, serhat
- sınır dışı
Ülke sınırlarının ötesi; hudut dışı
- sınır dışı etmek
bir kimseyi bulunduğu ülkede yaptığı yasa dışı eyleminden dolayı devlet eliyle ülkenin sınırları ötesine çıkarmak
- sınır karakolu
Sınır bölgesinde görev yapan kolluk gücü
- sınır taşı
Sınırı belirlemek için koyulan taş vb. madde
- sınır çekmek (veya çizmek)
sınırını belirtmek
- sınıraşan
Bir ülke sınırları içinde doğup başka bir ülke topraklarına geçen (ırmak)
- sınırdaş
Ortak sınırları olanlardan her biri; hemhudut
- sınırdaşlık
Sınırdaş olma durumu; hemhudutluk
- sınırlama
Sınırlamak işi; hudutlandırma, kota
- sınırlamak
Sınırını çizmek, sınırını belirtmek veya belirlemek; sınırlandırmak, hudutlandırmak
- sınırlandırma
Sınırlandırmak işi
- sınırlanma
Sınırlanmak işi
- sınırlanmak
Sınır çekilmek
- sınırlanış
Sınırlanmak işi
- sınırları aşmak
haddini aşmak
- sınırlarını (veya sınırını) zorlamak
en son noktaya kadar çaba göstermek
- sınırlayış
Sınırlamak işi
- sınırlı
Sınırı olan, bir sınırla ayrılmış olan; hudutlu
- sınırlı ortaklık
Belirli bir sermaye ile kurulan ortaklık
- sınırlı sayı
Sonsuz değerli olmayan sayı
- sınırlı sorumluluk
Borçlunun borcunu ödememesi durumunda, bütün mal varlığıyla değil de mal varlığının bir bölümüyle sorumlu olması durumu
- sınırlılık
Sınırlı olma durumu
- sınırsız
Sınırı olmayan, bir sınırla ayrılmamış olan; hadsiz, hudutsuz, gayrimahdut
- sınırsız sayı
Sonsuz değerli sayı
- sınırsız sorumluluk
Borçlunun borcunu ödememesi durumunda alacaklıya karşı bütün mal varlığıyla sorumlu olması durumu
- sınırsız yetki
Alabildiğine genişletilmiş yetki
- sınırsızca
Sınırsız bir biçimde
- sınırsızlık
Sınırsız olma durumu; hadsizlik, hudutsuzluk, gayrimahdutluk
- sıpa
Eşek yavrusu
- sır
Bazı nesnelere parlaklık verme, dış etkilerden koruma, sızmalarını önleme vb. amaçlarla sürülen, saydam veya donuk vernik
- sır kâtibi
Kendisine gizli yazılar yazdırılan kimse
- sır küpü
Birçok sırrı bildiği hâlde hiçbirini açığa vurmayan kimse
- sır tutmak (veya saklamak)
bir sırrı açığa vurmamak, başkasına söylememek
- sır vermek (veya sızdırmak)
bir sırrı açığa vurmak, başkasına söylemek
- sıra
Yan yana, art arda olan şey, olay veya canlıların tümü; dizi, kol (I), saf (I)
- sıra (veya sırasını) savmak
sırayla yapılan bir işte sıra kendine geldiğinde gereğini yapmak
- sıra dayağı
Kişileri ayrım gözetmeksizin sırayla tek tek dövme
- sıra dayağı çekmek
birden çok kişiyi teker teker ve birbirinin ardı sıra dövmek
- sıra dışı
Alışılmışın dışında olan; olağan dışı, gayritabii, normalüstü, ekstrem
- sıra dışılık
Sıra dışı olma durumu; olağan dışılık, gayritabiilik, ekstremlik
- sıra gecesi
Güneydoğu Anadolu'da genellikle kış gecelerinde her hafta bir kişinin evinde olmak üzere yapılan sazlı sözlü eğlence
- sıra işi
Değeri fazla olmayan
- sıra makinesi
Banka, hastane, postane vb. yerlerde müşterilere veya hastalara sıra numarası veren makine
- sıra malı
Değeri ve özelliği olmayan mal
- sıra olmak
düzenli bir biçimde sıra oluşturmak, dizilmek
- sıra saygı
Geleneklere uygun olarak karşılıklı gösterilen saygı
- sıra saygı gözetmek
karşılıklı saygı göstermek
- sıra sayı sıfatı
Sayı adlarından -ıncı ekiyle kurulan ve sıra kavramı bildiren sıfat
- sıraca
Deride ve genellikle boyunda görülen, lenf düğümlerinin şişkinliğiyle beliren tüberküloz türü
- sıraca otu
Sıracagillerden, birçok türünün kökleri hekimlikte kullanılan bir bitki (Scrophularia)
- sıracagiller
Sıraca otu, bit otu, aslanağzı vb. bitkileri içine alan, iki çeneklilerden bir bitki familyası
- sıracalı
Sıracası olan
- sıracı
Dört kişilik saz heyeti
- sıracılık
Sıracının yaptığı iş
- sıradan
Herhangi bir özelliği olmayan; bayağı, beribenzer, alelade, amiyane, lalettayin, banal
- sıradağ
Uzunlamasına sıralanmış dağ dizisi
- sıralama
Sıralamak işi; tertip
- sıralamak
Birbiri ardı sıra veya yan yana koyarak sıra durumuna getirmek
- sıralanabilme
Sıralanabilmek işi
- sıralanabilmek
Sıralanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıralandırma
Sıralandırmak işi
- sıralandırmak
Sıralanma işini yaptırmak
- sıralanma
Sıralanmak işi
- sıralanmak
Sıra oluşturacak biçimde yer almak
- sıralanış
Sıralanmak işi
- sıralatma
Sıralatmak işi
- sıralatmak
Sıralamak işini yaptırmak
- sıralayabilme
Sıralayabilmek işi
- sıralayabilmek
Sıralama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıralayıcı harf
Bir tam çok terimlinin çeşitli terimlerinde, artan veya eksilen kuvvetlerine göre bu terimlerin dizildiği sırayı gösteren harf
- sıralayıverme
Sıralayıvermek işi
- sıralayıvermek
Çabucak veya kısa zamanda sıralamak
- sıralayış
Sıralamak işi
- sıralı
Sıralanmış, düzenlenmiş
- sıralı cümle
Tek başına yargı bildiren ve bir anlam bütünlüğü içinde yan yana sıralanan iki veya daha fazla cümlenin oluşturduğu cümleler topluluğu; sıralı tümce
- sıralı ikili
a ve b gibi iki elemanı öncelik sırasına göre a, b biçiminde yazarak elde edilen a, b ikilisi
- sıralı oluş
Birbirini takip etme; epigenez
- sıralı sırasız
Yer veya zaman uygunluğu gözetmeksizin
- sıralı üçlü bahis
At yarışlarında üzerine bahis konulan bir koşuda ilk üç atı sırasıyla tahmin etme biçiminde oynanan bir oyun
- sıram sıram
Sıra durumunda veya sıralanmış olan
- sıram sıram dizilmek
sıra veya sıralar oluşturacak biçimde yan yana, arka arkaya gelmek
- sırası düşmek
uygun zamanı gelmek
- sırası gelmek
bir başkasından sonra sıra birinin veya bir şeyin olmak
- sırası gelmişken
"fırsat düşmüşken, söz bu konudayken" anlamında kullanılan bir söz
- sırasına getirmek
uygun zamanını, fırsatını bulmak
- sırasına göre
durumun gerektirdiği gibi
- sırasında
Gerektiğinde, zamanı gelince
- sırasını kaybetmek
çocuk veya bebek, hastalık veya başka bir sebep dolayısıyla uyku ve meme zamanını şaşırmak
- sırasıyla
Sırası gelince, sırasına dikkat ederek, sıra izleyerek
- sırasız
Sırada olmayan, sırası olmayan, sıralanmamış olan, düzenlenmemiş olan; düzensiz
- sırat köprüsü
İslam inancına göre mahşer günü üstünden geçilecek olan köprü; sırat
- sırat köprüsünden geçmek
bir iş yaparken sıkıntılı, eziyetli durumlar içinde kalmak
- sıraya dizmek
sıralamak
- sıraya koymak
düzenlemek, sıralamak
- Sırbistanlı
Sırbistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- sırcı
Sırlama işi yapan
- sırcılık
Sırcı olma durumu
- sırdaş
Birinin sırrını bilecek kadar ona yakın olan kimse; cankulağı, mahrem
- sırdaş olmak
güvenilen bir kimseyle sırrını paylaşmak
- sırdaşlık
Sırdaş olma durumu
- sırdaşça
Sırdaşa yakışır bir biçimde
- sırf
Tümüyle, tamamen
- sırlama
Sırlamak işi
- sırlamak
Bazı nesnelere, toprak kaplara sır (I) sürmek
- sırlanma
Sırlanmak durumu
- sırlanmak
Sırlama işi yapılmak
- sırlı
Sır sürülmüş, sırı olan
- sırma
Altın yaldızlı veya yaldızsız ince gümüş tel
- sırma saç
Altın sarısı renginde saç
- sırma saçlı
Saçları altın sarısı renginde olan
- sırmakeş
Gümüş veya başka madenleri haddeden geçirip sırma yapan kimse
- sırmakeşhane
Sırma yapılan yer
- sırmalı
Sırma ile işlenmiş veya süslenmiş
- sırnaşma
Sırnaşmak işi
- sırnaşmak
Sırnaşıkça davranmak
- sırnaştırma
Sırnaştırmak işi
- sırnaştırmak
Sırnaşıklık yapmasına sebep olmak
- sırnaşık
Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)
- sırnaşıklık
Sırnaşık olma durumu
- sırnaşıkça
Sırnaşığa yakışır bir biçimde
- sırnaşış
Sırnaşmak işi
- Sırp
Sırbistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Sırplık
Sırp olma durumu
- Sırpça
Sırpların kullandığı dil
- sırra ermek
gizli tutulan veya sır durumunda olan bir şeyi anlamak, kavramak
- sırra kadem basmak
ortalıktan yok olmak, kaybolmak, ortalıkta görünmemek
- sırretme
Sırretmek işi
- sırretmek
Bir şeyi veya kimseyi akılalmaz bir biçimde ortadan yok etmek, görünmez kılmak
- sırrolma
Sırrolmak işi
- sırrolmak
Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
- sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna
"bir sır en yakın dosta bile söylenmemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- sırsıklam olmak
çok ıslanmak
- sırsız
Sır sürülmemiş, sırı olmayan
- sırt
Omurgalı veya omurgasız hayvanlarda boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan üst bölüm
- sırt (veya sırtını) çevirmek
bir şeye veya birine önem vermemek
- sırt sırta
Arka arkaya, sırtları birbirine değecek bir biçimde
- sırt sırta vermek
iş birliği yapmak
- sırtar
Kelergillerden bir tür balık
- sırtarma
Sırtarmak (I), (II) işi
- sırtarmak
Açıkta kalarak görünmek
- sırtarış
Sırtarmak işi
- sırtlama
Sırtlamak işi
- sırtlamak
Birini veya bir şeyi sırtına alıp yüklenmek; arkalamak
- sırtlan
Sırtlangillerden, genellikle leşle beslenen, etçil, postu benekli bir hayvan; andık, yeleli kurt (Hyaena)
- sırtlangiller
Omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfına giren birçok türü içine alan etçil hayvanlar familyası
- sırtlanma
Sırtlanmak işi
- sırtlanmak
Sırtlamak işi yapılmak
- sırtlayabilme
Sırtlayabilmek işi
- sırtlayabilmek
Sırtlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sırtlayış
Sırtlamak işi
- sırtlık
Sırt dayayacak yer
- sırtüstü
Sırtı yerde olmak üzere
- sırtüstü yatmak
sırtı yere gelmek üzere yatmak
- sırtı kaşınmak
dayak yemeyi hak edecek davranışta bulunmak
- sırtı pek
Kalın giyinmiş
- sırtı peklik
Sırtı pek olma durumu
- sırtı sıra
Birinin arkasından, izinden
- sırtı yere gelmek
yenilmek, alt olmak
- sırtı yere gelmemek
bir işte herhangi bir zorluk karşısında sarsılmamak, konumunu kaybetmemek, güçlü olmak
- sırtı yufka
İnce giyinmiş
- sırtıkara
Bir tür lüfer
- sırtına almak
yüklenmek
- sırtına geçirmek
bir şeyi giymek
- sırtında yumurta küfesi olmamak
eski düşünce ve yönünü kolayca değiştirmek veya sözünden caymakta sakınca görmemek
- sırtından (para) kazanmak
para kazanmak için birini kullanmak
- sırtından atmak
başından savmak veya birinin, bir şeyin sorumluluğunu, yükünü üzerine almamak
- sırtından bıçaklamak
ihanet etmek
- sırtından geçinmek
geçimini bir kimseden sağlamak
- sırtından çıkarmak
bir kimseye ödetmek
- sırtını dayamak (veya vermek)
bir yere dayanmak, yaslanmak
- sırtını dönmek
sırt çevirmek
- sırtını sıvazlamak
birini desteklediğini göstermek
- sırtını yere getirmek
güreşte hasmı sırtüstü yere yatırarak yenmek
- sırça
Camdan yapılmış
- sırça köşk
Camdan yapılmış köşk; sırça saray
- sırça köşkte oturan komşusuna taş atmamalı
"insan kendinde herhangi bir kusur varken başkalarını aynı kusurla suçlamamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- sırık
Değnekten uzun ve kalınca ağaç
- sırık domatesi
Dalları sırık veya benzeri nesnelerle desteklenerek yetiştirilen, iri, düzgün ve etli meyve veren bir tür domates
- sırık fasulyesi
Dalları sırığa sardırılarak yetiştirilen, ince, uzun, kılçıksız bir tür fasulye; çalı fasulyesi
- sırık gibi
ince ve uzun boylu
- sırık hamalı
Taşınacak yükleri sırığa geçirerek omuzlarında taşıyan hamal
- sırıkla yüksek atlama
Atletizmde, eldeki sırıktan güç kazanarak belirli yükseklikteki çıtayı aşmak için yapılan bir yarışma türü; sırıkla atlama
- sırıklama
Sırıklamak işi; herekleme
- sırıklamak
Fasulye, domates vb. bitkilerin tutunması, dallarının desteklenmesi için yanlarına sırık dikmek; hereklemek
- sırıkçı
Atletizmde sırıkla atlayan sporcu
- sırılsıklam
Büsbütün ıslak, çok ıslak; sırsıklam, yamyaş
- sırılsıklam olmak
çok ıslanmak
- sırılsıklam âşık
Delicesine sevdalı, tutkun kimse; sırsıklam âşık
- sırım
Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
- sırım gibi
ince yapılı ve güçlü
- sırıma
Sırımak işi
- sırımak
Yorgan, şilte vb.ni iri ve aralıklı dikmek
- sırıtabilme
Sırıtabilmek işi
- sırıtabilmek
Sırıtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sırıtkan
Sürekli sırıtan, sırıtma huyu olan
- sırıtkanlık
Sırıtkan olma durumu
- sırıtma
Sırıtmak işi
- sırıtmak
Dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir biçimde gülmek; sırtarmak (I)
- sırıtık
Sürekli olarak sırıtan (kimse)
- sırıtıverme
Sırıtıvermek işi
- sırıtıvermek
Ansızın veya çabucak sırıtmak
- sırıtış
Sırıtmak işi
- sıska
Karın boşluğuna su dolmuş olan
- sıska olmak
karın boşluğuna su dolarak karnı şişmek
- sıskaca
Biraz sıska
- sıskalaşma
Sıskalaşmak işi
- sıskalaşmak
Sıska duruma gelmek; cılızlaşmak
- sıskalık
Sıska olma durumu; cılızlık
- sıskası çıkmak
aşırı zayıflamak
- sıtma
Anofel türü sivrisineğin sokmasıyla insandan insana bulaşan, titreme, ateş ve ter nöbetleriyle kendini gösteren bir hastalık; ısıtma, malarya
- sıtma bilimi
Sıtma asalaklarını, sıtma sivrisineklerini, sıtma türlerini ve sıtmayla savaşı inceleyen asalak bilimi dalı
- sıtma nöbeti
Sıtma hastalığında karşılaşılan ateş ve titreme durumu; humma
- sıtma sivrisineği
Çift kanatlılardan, ince, uzun vücutlu ve dar kanatlı, dişisi sıtma asalağını insandan insana taşıyan bir eklem bacaklı türü; anofel (Anopheles maculipennis)
- sıtma tutmak
ateş ve ter nöbetleriyle titremeye başlamak
- sıtmagörmemiş
Gür ve kalın (ses)
- sıtmalanma
Sıtmalanmak işi
- sıtmalanmak
Sıtmaya tutulmak
- sıtmalı
Sıtmaya tutulmuş (kimse)
- sıtmalık
Sıtmaya çok yakalanılan yer
- sıtmaya tutulmak (veya yakalanmak)
sıtma hastalığına yakalanmak
- sıva
Herhangi bir yapıdaki yüzeyleri düzgünleştirmek için kullanılan, yarı akışkan, kum, kireç, çimento karışımı veya çamur harç
- sıva alçısı
Sıva vurulmuş duvarı düzleştirmek için duvara çekilen alçı
- sıva vurmak
sıvamak
- sıvacı
Duvarları sıvayan kimse
- sıvacı kuşu
Sıvacı kuşugillerden, Avrupa ve Asya ormanlarında yaşayan, 15 santimetre uzunluğunda ötücü bir kuş (Sitta europea)
- sıvacı kuşugiller
Omurgalı hayvanlardan, birçok türü bulunan ötücü kuşları içine alan bir familya
- sıvacılık
Sıvacının işi
- sıvalı
Sıva vurulmuş, sıva sürülmüş
- sıvama
Sıvamak işi; sıvalama
- sıvamak
Duvar vb. bir yeri sıva kullanarak kaplamak, sıva vurmak, sıva yapmak; sıvalamak
- sıvanabilme
Sıvanabilmek işi
- sıvanabilmek
Sıvanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıvanma
Sıvanmak işi
- sıvanmak
Sıvamak (I) işi yapılmak
- sıvanış
Sıvanmak işi
- sıvatma
Sıvatmak işi
- sıvatmak
Sıvama işini yaptırmak
- sıvatış
Sıvatmak işi
- sıvayış
Sıvamak işi
- sıvazlama
Sıvazlamak işi
- sıvazlamak
Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek
- sıvazlanma
Sıvazlanmak işi
- sıvazlanmak
Sıvazlamak işi yapılmak
- sıvazlatma
Sıvazlatmak işi
- sıvazlatmak
Sıvazlama işini yaptırmak
- sıvazlayış
Sıvazlama işi
- sıvaşmak
Sıvık veya sıvışık bir duruma gelmek
- sıvaştırmak
Sıvık veya sıvışık duruma getirmek
- sıvaşık
Sıvaşmış, bulaşmış olan
- sıvı
Bulunduğu kabın biçimini alabilen ve üstü yatay bir düzlem durumuna gelebilen akışkan madde; akar (III), mayi, likit
- sıvı sabun
Genellikle el ve yüz temizliğinde kullanılan, sıvı kıvamlı bir tür sabun
- sıvı yağ
Havanın normal sıcaklığında sıvı durumunda bulunan her türlü yağ
- sıvık
Yumuşak kıvamlı, suyu fazla
- sıvıklaştırma
Sıvıklaştırmak işi
- sıvıklaştırmak
Sıvık duruma getirmek
- sıvılaşma
Sıvılaşmak işi
- sıvılaşmak
Sıvı durumuna gelmek
- sıvılaştırma
Sıvılaştırmak işi
- sıvılaştırmak
Bir gazı sıvı durumuna dönüştürmek
- sıvılaştırılma
Sıvılaştırılmak işi
- sıvılaştırılmak
Sıvı duruma getirilmek
- sıvılaştırılmış petrol gazı
Ham petrolün damıtılması ve parçalanması sırasında elde edilen başlıca bütan, etilen vb. gazların oluşturduğu hidrokarbon veya bu gazların karışımı sıvı gaz; sıvı gaz, likit petrol gazı, likit gaz
- sıvındırma
Sıvındırmak işi
- sıvındırmak
Bir gazın veya buharın sıcaklık derecesini düşürmek, basıncını artırmak yoluyla onu sıvı durumuna getirmek
- sıvınma
Sıvınmak işi
- sıvınmak
Gaz veya buhar durumundan sıvı durumuna geçmek
- sıvırya
Sürekli olarak
- sıvıölçer
Bir sıvının özgül ağırlığını ölçmeye yarayan alet; areometre
- sıvışabilme
Sıvışabilmek işi
- sıvışabilmek
Sıvışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıvışma
Sıvışmak işi
- sıvışmak
Haber vermeden sessizce gidivermek; tüymek
- sıvışık
Yapışıp bulaşan
- sıvışıklık
Sıvışık olma durumu
- sıyanet etmek
korumak
- sıyrık
Çarpma veya vurma sonucunda vücutta hafifçe kazınmış, zedelenmiş, soyulmuş, kanamış yer; sıyrıntı
- sıyrıklık
Sıyrık olma durumu
- sıyrılabilme
Sıyrılabilmek işi
- sıyrılabilmek
Sıyrılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıyrılma
Sıyrılmak işi
- sıyrılmak
Sıyırma işine konu olmak
- sıyrılış
Sıyrılmak işi
- sıyrıntı
Kapta kalan yemek, yemek artığı
- sıyırabilme
Sıyırabilmek işi
- sıyırabilmek
Sıyırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıyırga
Harmanda sap toplamaya veya damlardan karı küremeye yarayan araç
- sıyırgı
Lüle taşı işlemeciliğinde kullanılan bir bıçak türü
- sıyırma
Sıyırmak işi
- sıyırmak
Hızla sürtünerek veya dokunarak geçen bir şey geçtiği yüzeyden küçük bir parça koparmak, soymak veya o yüzeyin üzerini hafifçe çizmek, yırtmak
- sıyırtma
Sıyırtmak işi
- sıyırtmak
Sıyırma işini yaptırmak
- sıyırıp çıkarmak
çekip kurtarmak
- sıyırıverme
Sıyıvermek işi
- sıyırıvermek
Ansızın veya çabucak sıyırmak
- sıyırış
Sıyırmak işi
- sızabilme
Sızabilmek işi
- sızabilmek
Sızma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sızak
Dağ sırtlarında, taş aralarından sızan su, küçük pınar
- sızdırabilme
Sızdırabilmek işi
- sızdırabilmek
Sızdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sızdırma
Sızdırmak işi; sızırma
- sızdırmak
Azar azar akıtmak; sızırmak
- sızdırılma
Sızdırılmak işi
- sızdırılmak
Sızdırma işi yapılmak
- sızlama
Sızlamak işi
- sızlamak
Hafifçe ağrımak
- sızlanma
Sızlanmak işi; sızıltı, tazallüm
- sızlanmak
Kendine yapılan bir haksızlığı, kendisini tedirgin eden bir durumu, çare bulması veya sadece sıkıntısına ortak olması için karşısındakine anlatmak; söylenmek, yakınmak (II), şikâyet etmek, şekva etmek, tazallüm etmek
- sızlanış
Sızlanmak işi
- sızlatma
Sızlatmak işi
- sızlatmak
Sızlamasına sebep olmak
- sızlayış
Sızlamak işi
- sızma
Sızmak işi
- sızmak
İnce aralıklardan veya gözeneklerden az miktarda ve belli olmadan yavaş yavaş akmak, çıkmak
- sızı
Hafif ve ince ağrı
- sızıcı
Ses yolunda oluşan daralma sonucu sürtünerek veya sızarak çıkan (ses); sürekli
- sızıcı ünsüz
Ses yolunda oluşan daralma sonucu sürtünerek veya sızarak çıkan ünsüz; sürekli ünsüz
- sızılma
Sızılmak işi
- sızılmak
Sızma işi yapılmak
- sızıltısız
Sızlanmadan, yakınmadan
- sızılı
Sızısı olan
- sızım sızım
"Aşırı derecede sızlamak, çok sızlamak" anlamındaki sızım sızım sızlamak, "çok sızlanmak" anlamındaki sızım sızım sızlanmak deyimlerinde geçen bir söz
- sızıntı
Sızan şey
- sızıntılı
Sızıntı yapan (hastalık)
- sızıp kalmak
çok içki içip veya çok yorulup uyuyakalmak
- sızısız
Sızısı olmayan
- sızıverme
Sızıvermek işi
- sızıvermek
Çabucak sızmak
- sızış
Sızmak işi
- sıçabilme
Sıçabilmek işi
- sıçabilmek
Sıçma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıçan
Sıçangillerden, fareden iri, zararlı birçok türü bulunan kemirgen, memeli hayvan (Rattus)
- sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış
"kendisi sığıntı durumundayken yanına bir kişi daha almış" anlamında kullanılan bir söz
- sıçan deliği aramak
saklanacak bir yer aramak
- sıçan deliği bin akçe
“herkesin kaçıp saklanacak bir yer aradığı durumlarda, saklanılacak bir yer bulmak çok güçtür ve o yer çok değerlidir” anlamında kullanılan bir söz
- sıçan deliğine paha biçilmez olmak
"güç bir durumda sığınacak bir yer bulmakta güçlük çekmek" anlamında kullanılan bir söz
- sıçan düşse başı yarılır
"hiçbir şey yok" anlamında kullanılan bir söz
- sıçan kırı
Sıçanın tüyünün rengi
- sıçan yolu
Eğri büğrü, dolambaçlı incecik yol
- sıçana dönmek
üstü başı çok ıslanmak
- sıçandişli
Sıçandişi türünde olan
- sıçangiller
Omurgalı hayvanlardan, sıçanları ve sıçanımsıları içine alan geniş bir familya
- sıçankuyruğu
Delikleri genişletmek için kullanılan konik ve uzun bir törpü türü
- sıçanımsılar
Bazı sınıflandırmalara göre, omurgalı hayvanlardan memeliler sınıfının, kemiriciler takımının bir alt takımı
- sıçma
Sıçmak işi
- sıçmak
Dışkıyı vücuttan dışarı atmak
- sıçrama
Sıçramak işi
- sıçrama tahtası
Araçtan atlamalarda, üzerine hızla basarak yükselme hızı kazanılan yaylı veya esnek tahtadan eğik yüzeyli araç
- sıçramak
Ayaklarla, birdenbire ve kuvvetle yeri teperek hızla yukarıya veya ileriye atılmak
- sıçratabilme
Sıçratabilmek işi
- sıçratabilmek
Sıçratma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıçratma
Sıçratmak işi
- sıçratmak
Sıçrama işini yaptırmak
- sıçrayabilme
Sıçrayabilmek işi
- sıçrayabilmek
Sıçrama ihtimali veya imkânı bulunmak
- sıçrayıcı
Sıçrama özelliği olan
- sıçrayış
Sıçramak işi
- sıçtı Cafer, bez getir
birinin berbat bir iş gördüğünü anlatan bir söz
- sıçtırma
Sıçtırmak işi
- sıçtırmak
Sıçma işini yaptırmak
- sıçıp sıvamak
öfkelenip kaba küfürlerle dolu sözler söylemek
- sıçırgan
İshale tutulup her yanı pisleten
- sıçırganlık
Sıçırgan olma durumu
- sığ
Derinliği az, dibi yüzeyine yakın olan (göl, deniz, akarsu vb.)
- sığ gitmek
kıyıya yakın gitmek
- sığabilme
Sığabilmek işi
- sığabilmek
Sığma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sığamsal
Besin maddelerinin sindirim kanalı içinde ilerlemesini sağlayan (hareket)
- sığdırabilme
Sığdırabilmek işi
- sığdırabilmek
Sığdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sığdırma
Sığdırmak işi
- sığdırmak
Bir şeyin bir kabın veya bir yerin içine sığmasını sağlamak, aldırmak
- sığdırılma
Sığdırılmak işi
- sığdırılmak
Sığdırma işi yapılmak
- sığdırıverme
Sığdırıvermek işi
- sığdırıvermek
Kolayca sığdırmak
- sığdırış
Sığdırmak işi
- sığla yağı
Günlük ağacının gövdesinden elde edilen, ülser tedavisinde, kozmetik ürünlerin yapımında kullanılan bir yağ
- sığlaşma
Sığlaşmak işi
- sığlaşmak
Sığ duruma gelmek
- sığlaştırma
Sığlaştırmak işi
- sığlaştırmak
Sığlaşma işini yaptırmak
- sığlık
Sığ olma durumu
- sığma
Sığmak işi
- sığmak
Bir kaba, bir yere bütünüyle girebilmek veya içinden geçebilmek; girmek
- sığınabilme
Sığınabilmek işi
- sığınabilmek
Sığınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sığınak
Yağmur, güneş veya çeşitli tehlikelerden korunmak için sığınılacak yer; melce
- sığınma
Sığınmak işi; iltica
- sığınma cebi
Kara yollarında araçların durmasına, beklemesine ayrılmış, yolun sağ tarafında yer alan bölüm, alan
- sığınma hakkı
Genellikle bir cezai kovuşturma ve mahkûmiyetten kurtulmak amacıyla yabancı bir ülkeye kaçma veya yabancı ülkedeyken geri verilmemeyi isteme; iltica hakkı
- sığınmacı
Başka bir ülkeye veya yere sığınmış olan kişi; sığınık, mülteci
- sığınmacılık
Sığınmacı olma durumu
- sığınmaevi
Korunmaya muhtaç kişilerin barındırıldıkları yer
- sığınmak
Tehlikelerden kaçarak güvenilir bir yere çekilmek
- sığıntı
Bulunduğu yerde kalması istenmeyen, varlığı gereksiz görülen kimse
- sığınılma
Sığınılmak işi
- sığınılmak
Sığınma işi yapılmak
- sığınıverme
Sığınıvermek işi
- sığınıvermek
Çabucak sığınmak
- sığınış
Sığınmak işi
- sığır
Geviş getirenlerden, boynuzlu büyükbaş evcil hayvanların genel adı
- sığır eti
Sığırın kesilip parçalanmış eti
- sığır mantarı
Sığır türünde görülen bir tür mantar
- sığır sineği
Yumurtalarını sığırın teni altına bırakan sinek; eğrice (II) (Tabanus bovinus)
- sığır vebası
Sığırlarda yaygın olarak görülen bir tür veba; çor
- sığırcı
Sığır besleyen veya satan kimse
- sığırcık
Serçegillerden, siyah renkli, uzun gagalı, serçeden iri, ötücü bir kuş; çekirge kuşu (Sturnus vulgaris)
- sığırcılık
Sığırcının işi veya mesleği
- sığırdili
Sığırdiligillerden, 30-60 santimetre yüksekliğinde, tüylü, çok yıllık ve otsu bir bitki; öküzdili (Anchusa officinalis)
- sığırdiligiller
İki çeneklilerden, sığırdili ve havacıva bitkilerini içine alan familya
- sığırkuyruğu
Sıracagillerden, ülkemizde yabani olarak birçok türü yetişen, tüylü yapraklı, sarı çiçekli bir kır bitkisi (Verbascum)
- sığırlık
Sığır olma durumu
- sığırtmaç
Büyükbaş hayvan güden kimse; sığır çobanı, sığırcı, nahırcı
- sığırtmaçlık
Sığırtmacın yaptığı iş; nahırcılık
- sığırödü
Kırlarda görülen bir tür çalı cinsi bitki
- sığışma
Sığışmak işi
- sığışmak
Ancak sığmak, güçlükle sığmak
- sığıştırabilme
Sığıştırabilmek işi
- sığıştırabilmek
Sığıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- sığıştırma
Sığıştırmak işi
- sığıştırmak
Güçlükle sığdırmak