Kelime dizinine dön

K harfi ile başlayan kelimeler

K harfi için 9947 sözlük maddesi listeleniyor.

Bu harfte daha sık ziyaret edilen maddeler.

K dizini

9947 kelime bağlantısı sunucuda oluşturuldu.

  • K

    Potasyum elementinin simgesi

  • k, K

    Türk alfabesinin on dördüncü sırasında yer alan ve ke adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından ince ünlülerle ön damak, kalın ünlülerle art damak, patlayıcı ünsüzlerinin sertini gösterir

  • kaba

    Özensiz, gelişigüzel yapılmış, zevksiz olan, ince karşıtı

  • kaba düzen

    Şöyle böyle, üstünkörü yapılan iş

  • kaba kurgu

    Filme son biçimini vermek üzere seçilen çekimlerin, senaryodaki sıralanışa göre birbirine eklenerek oluşturulan ilk kurgusu

  • kaba kuvvet

    Bir amaca ulaşmak için zorbalık yaparak veya güç kullanarak tutulan yol

  • kaba kuşluk

    Öğleden bir iki saat önceki zaman

  • kaba kâğıt

    Bir şey sarmak için kullanılan kalın kâğıt

  • kaba saba

    Görgüsüz bir biçimde

  • kaba sakal

    Gür ve geniş sakallı

  • kaba sofu

    Dini sadece şekilden ibaret gören, şekille ilgili konularda olması gerekenden fazla ve aşırı derecede titiz olan kimse

  • kaba su

    Kireçli, içilemeyen ve sabunu köpürtmeyen su

  • kaba sıva

    İnce sıvadan önce duvarlarda bulunan pürüzleri doldurup kapatmak için yapılan sıva

  • kaba tekne

    Denizde seyretmeye, sefere uygun olmayan tekne

  • kaba yapı

    Bir binayı dış etkenlere karşı koruyup ayakta tutan temel, ana duvar, kiriş, çatı vb.nden oluşan asıl gövde

  • kababurun

    Sazangillerden, ırmak ve göllerde yaşayan, eti kılçıklı küçük bir balık (Chondrostoma nasus)

  • kabaca

    İrice, büyükçe olan

  • kabadayı

    Kendine özgü namus kurallarını esas alıp toplum kurallarının dışına çıkarak zorbalık yapan, etrafa meydan okuyan kimse; bıçkın, dayı, efe

  • kabadayıca

    Kabadayı gibi olan

  • kabadayılanma

    Kabadayılanmak işi

  • kabadayılanmak

    Kabadayılık etmek, kabadayı gibi davranmak

  • kabadayılaşma

    Kabadayılaşmak işi; horozlaşma

  • kabadayılaşmak

    Kabadayı gibi davranmak, kabadayılık etmek; yavuzlanmak, yavuzlaşmak, horozlaşmak

  • kabadayılık

    Kabadayı olma durumu; dayılık, efelik

  • kabadayılık etmek

    kabadayı gibi davranmak

  • kabadayılık taslamak

    kabadayı gibi davranmaya, kabadayı gibi görünmeye çalışmak

  • Kabadüz

    Ordu iline bağlı ilçelerden biri

  • kabahat

    Uygunsuz hareket, çirkin, yakışıksız davranış

  • kabahat işlemek (veya etmek)

    suç olacak, kusur sayılacak bir iş yapmak

  • kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz

    "hiç kimse suçlu olduğunu kabul etmek istemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kabahati (birinde) bulmak (veya aramak)

    bir kusur, suç aramak

  • kabahati (birine veya bir şeye) yüklemek

    işlediği bir suçu başkasının üzerine atmak

  • kabahatli

    Kabahati olan; töhmetli

  • kabahatlilik

    Kabahatli olma durumu

  • kabahatsiz

    Kabahati olmayan

  • kabahatsizlik

    Kabahatsiz olma durumu

  • kabak

    Kabakgillerden, sürüngen gövdeli, sarı çiçekli, birçok türü olan bir bitki (Cucurbita)

  • kabak (birinin) başına (veya başında) patlamak

    birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan, yalnızca bir kimse zarar veya ceza görmek

  • kabak dolması

    İçi oyulan sakız kabağının soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma

  • kabak elması

    Amasya elmasının daha iri ve aşılı olanı

  • kabak gibi

    tüysüz, çıplak, her tarafı açık

  • kabak kafalı

    Saçları dökülmüş; dazlak

  • kabak kemane

    Gövdesi uzunlamasına ikiye bölünen su kabağının üzerine ince bir deri gerilerek yapılan, üç teli olan, diz üzerinde dikey olarak tutulup yayla çalınan bir halk çalgısı; kabak, kemane

  • kabak tadı

    Beğenilmeyen, bıkkınlık veren durum

  • kabak tadı vermek

    aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek

  • kabak tatlısı

    Soyulmuş, çekirdekleri çıkarılmış ve parmak kalınlığında kesilmiş bal kabağının ağır ateşte şekerle uzun süre pişirilmesi ve üzerine ceviz, fındık, Antep fıstığı vb. serpilmesiyle hazırlanan bir tatlı türü

  • kabak çekirdeği

    Bal ve sakız kabağının tohumu

  • kabak çiçeği

    Kabak bitkisinin açık turuncu renkli çiçeği

  • kabak çiçeği gibi açılmak

    utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbest davranmak

  • kabak çıkmak

    ham çıkmak

  • kabakgiller

    İki çeneklilerden, kabak, kavun, karpuz, hıyar vb.ni içine alan, geniş yapraklı, sürüngen ve sarılgan bir bitki familyası

  • kabaklama

    Kabaklamak işi

  • kabaklamak

    Ağaçların gençleşmesi için dallarını budamak

  • kabaklaşma

    Kabaklaşmak işi

  • kabaklaşmak

    Saçları dökülmek

  • kabaklık

    Karpuz veya kavunun ham olma durumu

  • kabakulak

    Tükürük bezlerinin, özellikle kulak altı bezlerinin iltihaplanmasıyla beliren bulaşıcı, salgın ve ateşli bir hastalık; kabaşiş, yazma (I)

  • kabakulak olmak

    kabakulak hastalığına yakalanmak

  • kabakçı

    Kabak yetiştiren veya satan kimse

  • kabakçılık

    Kabakçının yaptığı iş

  • kabala

    Doğaüstü varlıklarla ilişki kurma sanatı

  • kabalacı

    Kabala (I) konusunda uzmanlaşmış kimse; kabalist

  • kabalacılık

    Kabala (I) yanlısı sanat akımı

  • kabalak

    Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda kullanılmış olan, şapkaya benzeyen bir başlık türü

  • kabalaşma

    Kabalaşmak işi; odunlaşma

  • kabalaşmak

    Kaba bir duruma gelmek; odunlaşmak

  • kabalaştırma

    Kabalaştırmak işi

  • kabalaştırmak

    Kaba bir duruma getirmek, kabalaşmasına sebep olmak

  • kaballama

    Kaballamak işi

  • kaballamak

    Maden ocaklarında galerileri direklerle pekiştirmek

  • kabalık

    Kaba olma durumu

  • kabalık etmek

    kaba, nezaketsiz davranışlarda bulunmak

  • kaban

    Dik yokuş

  • kabana

    Genellikle otelin ana binasının dışında, plaj veya havuz kıyısında bir oda

  • kabara

    Dayanıklılık sağlamak amacıyla, ayakkabıların altına çakılan, yassı ve iri başlı demir çivi

  • kabarabilme

    Kabarabilmek işi

  • kabarabilmek

    Kabarma ihtimali bulunmak

  • kabaralı

    Kabara çakılmış olan

  • kabarcık

    İçi su veya hava dolu ufak kabartı veya kürecik; baloncuk, domur

  • kabarcıklı

    Kabarcığı olan

  • kabare

    Çeşitli gösterilerin yapıldığı eğlence yeri

  • kabare tiyatrosu

    Genellikle güncel konuları iğneleyici, yerici, taşlayıcı biçimde ele alan skeçlerin oynandığı, monologların, şarkıların ve şiirlerin söylendiği küçük tiyatro

  • kabareci

    Kabare oynayan oyuncu

  • kabarecilik

    Kabarecinin yaptığı iş

  • kabarma

    Kabarmak işi

  • kabarmak

    Ağırlığı artmadan hacmi büyümek

  • kabartabilme

    Kabartabilmek işi

  • kabartabilmek

    Kabartma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kabartma

    Kabartmak işi

  • kabartma tozu

    Pasta, çörek vb. hamur işlerinde kabarmayı sağlayan toz; kabartıcı

  • kabartmak

    Kabarmasını sağlamak, kabarmasına yol açmak

  • kabartmalı

    Kabartması olan; rölyefli

  • kabartı

    Tümsek, çıkıntı, kabarmış yer; kabarcık

  • kabartılı

    Kabartısı olan

  • kabartıverme

    Kabartıverme işi

  • kabartıvermek

    Çabucak kabartmak

  • kabarık

    Kabarmış olan

  • kabarık deniz

    Gelgit olayında, deniz sularının yükselme esnasındaki durumu

  • kabarıklık

    Kabarık olma durumu; şişkinlik

  • kabarıverme

    Kabarıvermek işi

  • kabarıvermek

    Ansızın kabarmak

  • kabarış

    Kabarmak işi

  • kabasını almak

    biçim verilecek bir maddenin gereksiz yerlerini gidermek

  • kabataslak

    Bir şeyin ayrıntılarına girmeden ana çizgilerini belirten

  • Kabataş

    Ordu iline bağlı ilçelerden biri

  • kabil değil

    olanaksız

  • kabiliyetli çırak ustayı geçer

    "yetenekli çırak, ustasından daha usta olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kabin

    Küçük, özel bölme; kabine

  • kabin amiri

    Yolcu uçaklarında uçuş sırasında kabinin uçuş güvenliği ve yönetiminden kaptana karşı sorumlu olan hostes

  • kabine

    Hekim muayenehanesi

  • kabine düşmek

    bakanlar kurulu herhangi bir sebeple görevini bırakmak zorunda kalmak

  • kabine çekilmek

    bakanlar kurulu görevini bırakmak

  • kabir azabı

    İslam inancına göre öldükten sonra mezarda çekilecek azap

  • kabir azabı çekmek

    İslam inancına göre öldükten sonra mezarda azap duymak

  • kabir suali

    İslam inancına göre öldükten sonra mezarda sorulan soru

  • kablo

    Elektrik akımı iletiminde kullanılan ve yalıtkan bir madde ile sarılı bulunan metal tel

  • kablo gemisi

    Deniz altına telefon, telgraf ve elektrik kabloları döşeyen gemi

  • kablocu

    Kablo üreten kimse

  • kabloculuk

    Kablocunun yaptığı iş

  • kablolu

    Kablosu olan

  • kablolu yayın

    Televizyon yayınının kablo, cam iletken vb. bir fiziksel ortam üzerinden abonelere ulaştırıldığı yayın türü

  • kablosuz

    Kablosu olmayan

  • kabotaj

    Bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi

  • Kabotaj Bayramı

    Deniz ticaretini teşvik amacıyla 1 Temmuz'da kutlanan bayram

  • kabotaj gemisi

    Kabotaj hattında çalışan gemi

  • kabotaj hakkı

    Türk kara sularında, Türkiye'deki akarsu ve göllerde gemi bulundurma, bunlarla gidiş geliş ve taşıma yapma hakkı

  • kabuk

    Bir şeyin üstünü kaplayan ve onu dış etkilere karşı koruyan, kendiliğinden oluşmuş sertçe bölüm; kışır

  • kabuk bağlamak (veya tutmak)

    üstünde kabuk oluşturmak, kabuklanmak

  • kabuk bilimi

    Kabukları inceleyen bilim dalı

  • kabuk böcekleri

    Kın kanatlılar takımına giren, kabuğun hemen altındaki odun katını kemirerek oyan ve böylece birçok orman ve meyve ağacının kurumasına yol açan familya

  • kabuk değiştirme

    Yengeç, akrep vb. kabuklu böceklerin büyüme devrelerinde içerisine sığamadıkları sert deri veya kabuklarını çıkarması

  • kabuk gibi

    sağlam, sert (kumaş)

  • kabuk kahvesi

    Antep fıstığı kabuğunun öğütülmüş ve hafifçe kavrulmuşu ile yapılan ve kahveye benzeyen içecek

  • kabuk yönetim

    İç yapısı belli olmayan, belirsiz kalan yönetim

  • kabuklanma

    Kabuklanmak işi

  • kabuklanmak

    Kabuk oluşmak, kabuk bağlamak

  • kabuklaşma

    Kabuklaşmak işi

  • kabuklaşmak

    Kabuk durumunu almak, kabuk gibi sertleşmek

  • kabuklu

    Kabuğu olan

  • kabuklular

    Kabukları yapılarındaki kireçli tuzlar dolayısıyla sertleşmiş olan, solunum aygıtları balıklara benzeyen, çok hücreli hayvanlardan eklem bacaklılar sınıfı

  • kabuksu

    Kabuğu andıran, kabuğa benzeyen, kabuk gibi; kabuğumsu, kışri

  • kabuksuz

    Kabuğu olmayan

  • kabuksuz yumurtlatmak

    bir işi ivedilikle yaptırıp eksik kalmasına yol açmak

  • kabul

    Bir şeye isteyerek veya istemeyerek razı olma

  • kabul etmek (veya eylemek)

    bir şeye isteyerek veya istemeyerek razı olmak

  • kabul görmek

    kabul edilmek, onaylanmak

  • kabul günü

    Ev hanımlarının konuk ağırladıkları belirli gün

  • kabul kredisi

    Kabulün vadesinden önce poliçeyi kabul eden bankaya belirli bir tarihte belirli bir tutarın ödeneceğine dair anlaşmadan sonra bankanın açtığı kredi

  • kabul odası

    Konak veya dairelerde konukların ağırlandıkları büyük oda

  • kabul salonu

    Resmî konukların ağırlandığı büyük konuk salonu; kabul yeri

  • kabul töreni

    Resmî konukları ağırlama töreni; kabul resmi, resmikabul, resepsiyon

  • kabul yeri

    Otel vb. bir kuruluşta müşterilerle ilgilenen bölüm; resepsiyon

  • kabullendirme

    Kabullendirmek işi

  • kabullendirmek

    Kabullenmesini sağlamak

  • kabullenebilme

    Kabullenebilmek işi

  • kabullenebilmek

    Kabullenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kabulleniverme

    Kabullenivermek işi

  • kabullenivermek

    Çabucak veya kısa sürede kabullenmek

  • kabulleniş

    Kabullenmek işi

  • kabullenme

    Kabullenmek işi

  • kabullenmek

    Kabul etmek, benimsemek

  • kabullenmişlik

    Kabullenmiş olma durumu

  • kaburga

    Eğe kemiklerinin oluşturduğu kafes

  • kaburgaları çıkmak (veya sayılmak)

    çok zayıf olmak

  • kaburgalı

    Kaburgası olan

  • kaburgasız

    Kaburgası olmayan

  • kabuğu dışına çıkmak

    içinde bulunduğu ortam veya durumdan ayrılmak

  • kabuğuna çekilmek

    dışarısı ile olan ilişkilerini kesmek, kimse ile görüşmemek

  • kabuğunu çatlatmak (veya kırmak)

    içinde bulunduğu güç, olumsuz veya kötü durumdan kurtulup rahatlamak

  • kabza

    Silah, kılıç vb. şeylerde tutulacak yer; balçak, tutak, sap

  • kabzımal

    Meyve ve sebze üreticileri ile satıcılar arasında aracılık eden kimse; sebze meyve toptancısı

  • kabzımallık

    Kabzımal olma durumu; sebze meyve toptancılığı

  • kabîl

    Türlü, gibi, benzer

  • kabına sığmamak

    duygularına engel olamayıp taşkın davranışlarda bulunmak

  • kabız

    Dışkılama sıklığının azalması veya zor ve ağrılı dışkılama; peklik, kabızlık, ishal karşıtı

  • kabız olmak

    peklik olmak

  • kadar

    Ölçüsünde, derecesinde; kadarınca

  • kadastro

    Bir ülkedeki her çeşit arazi ve mülk yerinin, alanının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plana bağlanması işi

  • kadastrolama

    Kadastrolamak işi

  • kadastrolamak

    Kadastrosunu yapmak

  • kadastrolanma

    Kadastrolanmak işi

  • kadastrolanmak

    Kadastrosu yapılmak

  • kadastroya geçmek

    kadastrosu yapılmak

  • kadavra

    Tıp öğretiminde, üzerinde çalışma yapılan ölü insan veya hayvan vücudu

  • kadavralaşma

    Kadavralaşmak işi

  • kadavralaşmak

    Kadavra durumuna gelmek

  • kadayıf

    Sulu ve az mayalı hamurun kızgın sac üzerinde tel tel, ufak yuvarlaklar veya büyük bir yuvarlak şeklinde kurutulmasıyla elde edilen tatlı malzemesi

  • kadayıfçı

    Kadayıf yapan veya satan kimse

  • kadayıfçılık

    Kadayıfçının yaptığı iş

  • kadeh

    İçki içmeye yarayan ayaklı bardak; cam

  • kadeh arkadaşlığı

    Birlikte içki içilen kimseyle oluşan dostluk

  • kadeh arkadaşı

    Birlikte içki içilen kimse

  • kadeh kaldırmak

    herhangi birini veya bir şeyi onurlandırmak için içmeden önce kadehleri yukarı kaldırmak

  • kadeh tokuşturmak

    içki içerken kadehleri karşılıklı olarak birbirine dokundurmak

  • kadehdaş

    Birlikte içki içenlerin her biri

  • kadehdaşlık

    Kadehdaş olma durumu

  • kadehçik

    Meşe, fındık, gürgen vb. ağaçlarda, meyve sapının genişlemesiyle oluşan ve meyveyi ortasına kadar içine alan küçük kadeh biçimindeki oluşum

  • kademe

    Motorlu araçların bakım ve onarım işlerinin yapıldığı birim; bakımevi

  • kademe ilerlemesi

    Devlet memurunun olumlu sicil almak şartıyla bir yıllık terfi etmesi

  • kademeleme

    Kademelemek işi

  • kademelemek

    Kademeli bir biçimde düzenlemek

  • kademelendirme

    Kademelendirmek işi

  • kademelendirmek

    Kademeli duruma getirmek

  • kademelenme

    Kademelenmek durumu

  • kademelenmek

    Kademeli duruma gelmek

  • kademeli

    Kademesi olan

  • kademesiz

    Kademesi olmayan

  • kademli olsun!

    uğurlu olsun!

  • kader

    Genellikle kaçınılmaz kötü talih

  • kader birliği

    İyi ve kötü günleri, aynı sonu paylaşma durumu

  • kader birliği etmek

    her zaman ve her yerde, her durumu birlikte yaşamak, her şeyi paylaşmak

  • kader olmayınca kadir bilinmez

    "kişi talihsiz ise ne kadar iyi insan olursa olsun, değeri bilinmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kadere boyun eğmek

    yazgısını, talihini kabul etmek

  • kaderiye

    Kader anlayışını inkâr ederek insanların irade ve hareket özgürlüklerinin bulunduğunu ileri süren İslam felsefesi

  • kadersiz

    Kötü talihi olan

  • kadersizlik

    Kadersiz olma durumu

  • kadidi çıkmak

    çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek

  • kadife

    Yüzeyi belirli uzunlukta bırakılmış ham madde lifleriyle kaplı, parlak, yumuşak kumaş; velur

  • kadife elli

    Sporda elini becerikli bir biçimde kullanabilen (kimse)

  • kadife gibi

    yumuşak, pürüzsüz ve parlak (ses, ten vb.)

  • kadife kaplı (veya kadife eldiven içinde) demir yumruk olmak

    bir konuda başarı sağlamak için hissettirilmeden uygulanan güç

  • kadife çiçeği

    Birleşikgillerden, çiçekleri genellikle parlak sarı renkte ve kadife görünümünde bir süs bitkisi; topkadife (Tagetes)

  • kadifeleşme

    Kadifeleşmek işi

  • kadifeleşmek

    Yumuşamak, samimi olmak

  • kadifeleştirme

    Kadifeleştirmek işi

  • kadifeleştirmek

    Kadifeleşmesine yol açmak

  • kadifelik

    Kadife gibi olma durumu

  • kadifemsi

    Kadife görünümünde olan, kadifeyi andıran, kadifeye benzeyen

  • kadim

    Çok eski zamanda var olmuş veya eskiden beri var olan; bayrı

  • kadim dost

    Eski dost

  • kadimlik

    Kadim olma durumu; bayrılık

  • kadimî

    Eskiye ait olan

  • kadir

    Bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamak

  • Kadir Gecesi

    Kur'an indirilmeye başlandığı için kutsal sayılan, kamerî aylardan Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi

  • Kadir Gecesi doğmuş

    çok şanslı, kısmetli kimseler için söylenen bir söz

  • kadir kıymet bilmek

    değerini bilmek

  • kadir olmak

    güçlü olmak, gücü olmak, gücü yetmek

  • Kadiri

    Kadirilik tarikatına mensup olan kimse

  • Kadirilik

    Şeyh Abdülkadir Geylani tarafından XI. yüzyılda kurulan bir tarikat; Kadiriye

  • Kadirli

    Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri

  • kadit

    Çok zayıf

  • kadmiyum

    Atom numarası 48, atom ağırlığı 112,40, yoğunluğu 8,6 olan, 320 °C'de eriyen, gümüş beyazlığında, elektrik ve seramik sanayisinde kullanılan yumuşakça bir element (simgesi Cd)

  • kadmiyumlu

    İçinde kadmiyum bulunan

  • kadraj

    Sinema ve fotoğrafçılıkta görüntüyü çerçeve içine alma

  • kadraja girmek

    fotoğraf veya kameranın görüntüleme alanına dâhil olmak

  • kadrajlama

    Kadrajlamak işi

  • kadrajlamak

    Fotoğraf veya kamera görüntüsünün çerçevesini belirlemek

  • kadrajlanma

    Kadrajlanmak işi

  • kadrajlanmak

    Kadrajlama işi yapılmak

  • kadran

    Saat, pusula vb. araçlarda, üzerinde yazı, rakam veya başka işaretler bulunan düzlem

  • kadranlı

    Kadran içeren

  • kadrat

    Dizgide harfler arasına konulan yazısız metal parçası

  • kadril

    Salon danslarından biri

  • kadrini anlamak

    değerinin farkına varmak

  • kadrini bilmek

    değerini bilmek, yararlanmak

  • kadro

    Bir kamu kuruluşunun, bir işletmenin, denetim veya yönlendirme işlerini gerçekleştirenler ve bunların taşıdığı ödev, yetki ve sorumlulukların hepsi

  • kadrocu

    Kendi düşüncesine yakın düşüncede olan insanları kadrosunda toplayan

  • kadroculuk

    Kadrocu olma durumu

  • kadrolandırma

    Kadrolandırmak işi

  • kadrolandırmak

    Kadroda yer vermek

  • kadrolaşma

    Kadrolaşmak işi

  • kadrolaşmak

    Kadrolara, aynı görüşü paylaşan insanları toplamak, yerleştirmek

  • kadrolaştırma

    Kadrolaştırmak işi

  • kadrolaştırmak

    Kadrolaşmasını sağlamak

  • kadrolu

    Bir kuruluşta kadrosu olan, kadroya girmiş olan

  • kadroluluk

    Kadrolu olma durumu

  • kadrosuz

    Kadrosu olmayan

  • kadrosuzluk

    Kadrosuz olma durumu

  • kadük

    Değerini, önemini yitirmiş, geçerliliği ve hükmü kalmamış, eskimiş

  • kadük olmak (veya kalmak)

    değerini yitirmek

  • kadüklük

    Kadük olma durumu

  • kadı

    Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları

  • kadı anlatışa göre fetva verir

    "haksız kişi, olayı kendisini haklı gibi göstererek anlatırsa dinleyen ona hak verir" anlamında kullanılan bir söz

  • kadıboğan

    Ceviz büyüklüğünde hamur yuvarlaklarının fırında pişirilmesinden sonra üzerine şerbet dökülerek hazırlanan bir tatlı türü

  • Kadıköy

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • Kadıköy taşı

    Kuvars ve opal liflerinden oluşan, mühür ve süs eşyası yapımında kullanılan, yarı billur silis; kalseduan

  • kadılık

    Kadı olma durumu

  • kadın

    Erişkin dişi insan; hatun, hatun kişi, bayan, karı, nisa, zen

  • kadın avcısı

    Kadınları baştan çıkaran erkek

  • kadın başına

    Tek başına kadın olarak

  • kadın hastalıkları

    Kadınlarda üreme sistemi ile ilgili hastalıkları konu alan bilim dalı; nisaiye, jinekoloji

  • kadın kadına

    Yalnız kadınlar arasında, kadınlar baş başa

  • kadın kadıncık

    Hanımefendi, terbiyeli, ağırbaşlı kadın

  • kadın milleti

    Toplumun dişi cinsten oluşan bölümünün tümü; karı milleti, karı kız milleti

  • kadın olmak

    evlenerek veya bir erkekle beraber olarak genç kızlıktan çıkmak

  • kadın terzisi

    Kadın giysisi diken terzi

  • kadın ticareti

    Kız çocukları ile kadınların gizlice kaçırılarak veya doğrudan para karşılığında satılması

  • kadınana

    Deneyimli, yaşlı, saygı gösterilen kadın

  • kadınbudu

    Yumurtaya bulanarak yağda kızartılan bir tür pirinçli veya bulgurlu köfte

  • kadınca

    Kadına özgü

  • kadıncağız

    Kendisine şefkat ve acıma duyulan kadın

  • kadıncık

    Kadınlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz

  • kadındüğmesi

    Süs bitkisi olarak yetiştirilen, düğme biçiminde çiçek açan otsu bir bitki

  • kadınefendi

    Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılın başlarından itibaren padişahların doğum yapan eşlerine verilen ünvan

  • kadınevi

    Yoksul, mağdur veya başka bir özelliği dolayısıyla muhtaç durumda kalan kadınların geçici olarak barındıkları yer

  • kadıngöbeği

    Kızartılarak yapılan, ortası çukurca, bir tür yumurtalı hamur tatlısı

  • Kadınhanı

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • kadınlar hamamı

    Kadınlara ayrılan özel hamam

  • kadınlar mahfili

    Camide kadınların ibadet etmeleri için ayrılmış olan özel yer

  • kadınlar matinesi

    Tiyatro, sinema vb. eğlence yerlerinin sadece kadın ve çocuklar için düzenledikleri gösteri; aile matinesi

  • kadınlaşma

    Kadınlaşmak işi

  • kadınlaşmak

    Çocukluk çağından çıkıp kadınlık çağına girmek

  • kadınlaştırma

    Kadınlaştırmak işi

  • kadınlaştırmak

    Kadınlaşmasına yol açmak

  • kadınlı

    Kadını olan

  • kadınlı erkekli

    Kadın erkek karışık

  • kadınlık

    Kadın olma durumu

  • kadınlılık

    Kadınlı olma durumu

  • kadınnine

    Yaşı epey ilerlemiş kadın

  • kadınsal

    Kadına özgü ve kadınla ilgili

  • kadınsallık

    Kadınsal olma durumu

  • kadınsı

    Kadına benzer, kadın gibi; kadınımsı

  • kadınsılaşma

    Kadınsılaşmak durumu; feminenleşme

  • kadınsılaşmak

    Kadın özelliği kazanmak; feminenleşmek

  • kadınsılık

    Kadınsı olma durumu

  • kadınsız

    Kadın bulunmayan

  • kadınsızlık

    Kadınsız olma durumu

  • kadının fendi, erkeği yendi

    "kadınlar kurnazlıkta erkeklerden üstündürler" anlamında kullanılan bir söz

  • kadının yüzünün karası erkeğin elinin kınası

    "yolsuz ilişkiler kadınlar için hoş karşılanmadığı hâlde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar" anlamında kullanılan bir söz

  • kadırga

    Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi

  • Kadışehri

    Yozgat iline bağlı ilçelerden biri

  • kafa

    Hayvanlarda genellikle ağız, göz, burun, kulak vb. organların bulunduğu vücudun en ön bölümü

  • kafa (veya kafasını) dinlendirmek

    tasa veya zihni yoran sorunlardan kendini uzaklaştırmak

  • kafa (veya kafasını) karıştırmak

    önceki düşüncelerini altüst etmek

  • kafa (veya kafasını) ütülemek

    çok laf edip rahatsız etmek

  • kafa (veya kafasını) şişirmek

    gürültü veya gevezelikle bir kimseyi rahatsız etmek

  • kafa (veya kafayı veya kafasını) dinlemek

    zihni yoran sorunlardan uzak kalmak

  • kafa (veya kafayı) çekmek

    içki içmek

  • kafa atmak

    kavga sırasında karşıdakinin yüzüne, sert ve şiddetli bir biçimde kafayla vurmak

  • kafa bulmak

    alay etmek

  • kafa cilalamak

    içki içmek

  • kafa eskitmek

    zihni yoran sorunlarla sürekli uğraşmak

  • kafa göz yarmak

    kavgada karşısındakinin kafasını yaralamak

  • kafa işçisi

    Beyin gücü ile ortaya eser koyan, araştıran, inceleyip eleştiren kimse

  • kafa kafaya vermek

    iki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak

  • kafa kalmamak

    zihin yorularak çalışmaz olmak

  • kafa patlatmak

    bir konu üzerinde pek çok düşünmek

  • kafa sallamak

    ikaz etmek için başını iki yana veya öne arkaya hafifçe eğmek

  • kafa sesi

    Diyafram yoluyla itilen havanın sesi oluşturduktan sonra sinüslerde yankı yaptırılmasıyla elde edilen ses

  • kafa tutmak

    boyun eğmemek, karşı gelmek, diklenmek

  • kafa vuruşu

    Futbolda topa kafa ile yapılan vuruş

  • kafa yapmak

    dalga geçmek

  • kafa yok!

    "akıl, düşünce yok" anlamında kullanılan bir söz

  • kafa yormak

    bir iş, bir konu üzerinde çokça düşünmek

  • kafa çıkışı

    Futbolda havadan gelen topa kafa vurmak için sıçrama

  • kafaca

    Düşünce bakımından

  • kafadan

    Zihinden, belleğini kullanarak

  • kafadan atmak

    bir konu üzerinde inceleme yapmadan rastgele konuşmak, uydurmak, yalan söylemek

  • kafadan bacaklılar

    Yumuşakçaların, baş bölgelerinde sert bir gagası ve çekmenli sekiz kolu bulunan önemli bir sınıfı (Cephalopoda)

  • kafadan gayrimüsellah

    Akılsız, aklında bozukluk olan

  • kafadan kontaklık

    Kafadan kontak olma durumu

  • kafadan sakat

    Aklı eksik, düşüncesi kıt, delice işler yapan; kafadan çatlak, kafadan kontak, kafası çatlak, kafası kontak (kimse)

  • kafadan sakatlık

    Kafadan sakat olma durumu; kafadan çatlaklık

  • kafadan çatlaklık

    Kafadan çatlak olma durumu

  • kafadar

    Görüş ve anlayışları birbirine uyan kimselerden her biri; baştaş, büzüktaş, kafa, kafadaş, kafa dengi

  • kafadarlık

    Kafadar olma durumu; baştaşlık, kafadaşlık

  • kafakol

    Güreşte bir oyun türü

  • kafakola almak

    güreşte kafa ve kolu birlikte kavrayarak rakibi çevirmek

  • kafalı

    Kafası olan

  • kafalıca

    Kafalı bir biçimde

  • kafalılık

    Kafalı olma durumu

  • kafası (veya kafasına) takılmak

    zihni bir şeyle sürekli olarak uğraşmak

  • kafası almamak (veya sarmamak)

    anlayamamak, kavrayamamak

  • kafası bir dünya

    çok sarhoş

  • kafası bozulmak

    öfkelenmek, kızmak

  • kafası boş

    Cahil olan

  • kafası boşluk

    Kafası boş olma durumu

  • kafası bulanmak

    bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek

  • kafası dolmak

    zihninde çeşitli konular birikmek

  • kafası dumanlanmak

    çok dalgın olmak

  • kafası dumanlı

    Çözemediği karışık düşüncelerle kafası yorgun (kimse)

  • kafası durmak

    zihin yorgunluğundan düşünemez olmak

  • kafası dönmek

    sıkışık bir durumda sersemlemek

  • kafası düzelmek

    doğruyu ve iyiyi bulmak

  • kafası ile oynamak

    takım sporlarında arkadaşlarının durumunu göz önünde tutup en iyi fırsatı değerlendirerek bedenini fazla yormadan oynamak

  • kafası işlemek (veya çalışmak)

    aklı, zekâsı yerinde olmak, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak

  • kafası karışmak (veya allak bullak olmak)

    önceki bilgi ve düşünceleri altüst olmak

  • kafası kazan (gibi) olmak

    kafası şişmek

  • kafası küflü

    Çağının gerisinde kalmış, gerici (kimse)

  • kafası kızmak

    öfkelenmek

  • kafası sarmamak

    anlamamak, aklı ermemek

  • kafası sersem sepet (olmak)

    gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş (olmak)

  • kafası tembel

    Basireti olmayan (kimse)

  • kafası yerinde olmamak

    gereği gibi düşünecek durumda olmamak

  • kafası yerine gelmek

    kendini toparlamak, kendine gelmek

  • kafası örümcekli

    Düşüncesiz, kaba, anlayışsız olan (kimse)

  • kafası şişmek

    zihni yorulmak

  • kafasına dank etmek

    bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak

  • kafasına estiği gibi

    sadece kendi düşünce ve isteklerine göre

  • kafasına geçirmek

    başına geçirmek

  • kafasına girmek

    bir düşünce aklına uygun gelmek

  • kafasına girmemek

    anlayamamak, kavrayamamak

  • kafasına göre

    istediği gibi

  • kafasına kakmak

    yapılan bir iyiliği yüzüne vurarak birini üzmek

  • kafasına koymak

    kararını önceden vermiş olmak, önceden şartlanmak, bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek

  • kafasına saplanmak

    sürekli olarak aynı şeyi düşünmek

  • kafasına sokmak

    zihnine yerleştirmek, anlamasını sağlamak

  • kafasına söz (veya laf) girmemek

    çok aptal veya inatçı olmak

  • kafasına sığmamak

    akıl erdirememek

  • kafasına takılmak

    aklını sürekli meşgul etmek, zihnini kurcalamak

  • kafasına uymak

    aklına uymak

  • kafasına vur, ekmeğini elinden al

    başına vur, ağzından lokmasını al

  • kafasına vura vura

    zorla, isteyip istemediğine bakmadan

  • kafasına vurmak

    başına vurmak

  • kafasında tutmak

    bir şeyi unutmamak, aklında tutmak

  • kafasında şimşek çakmak

    beyninde şimşek çakmak

  • kafasından aşağı kaynar sular dökülmek

    başından aşağı kaynar sular dökülmek

  • kafasından geçirmek

    belli belirsiz düşünmek

  • kafasından çıkarmak (veya atmak)

    bir şeyi unutmak veya ondan vazgeçmek

  • kafasını ezmek

    zararlı olabilecek bir hareketi, bir durumu başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek

  • kafasını işletmek

    doğru ve iyi düşünmek

  • kafasını kaldırmak

    karşı gelmek, başkaldırmak

  • kafasını kaldırmamak

    yoğun olarak çalışmak, meşgul olmak

  • kafasını kaşıyacak vakti olmamak

    başını kaşıyacak vakti olmamak

  • kafasını kullanmak

    akıllıca davranmak

  • kafasını kurcalamak

    zihnini meşgul etmek, düşündürmek

  • kafasını kırmak

    iyice dövmek, pataklamak

  • kafasını sarmak (veya açmak)

    uyuşmak, anlaşmak, uyum sağlamak

  • kafasını sokmak

    barınabilecek bir yere yerleşmek, başını sokmak

  • kafasını taştan taşa çarpmak (veya vurmak)

    başını taştan taşa çarpmak

  • kafasını toplamak

    sağlıklı düşünebilir olmak

  • kafasını tütsülemek

    sarhoş etmek

  • kafasını uçurmak

    kellesini uçurmak

  • kafasını vurmak

    bir kimsenin kafasını kesmek

  • kafasının bir tahtası eksik (veya noksan) (olmak)

    akıl dışı davranışlarda bulunan

  • kafasının dikine (veya doğrusuna) gitmek

    kendi düşünce ve görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin öğüdünü, uyarısını dinlememek

  • kafasının etini yemek

    başının etini yemek

  • kafasının kontağı atmak

    çok sinirlenmek, öfke ile dolmak

  • kafasız

    Kafası olmayan

  • kafasızca

    Kafasız bir biçimde

  • kafasızlık

    Kafasız olma durumu

  • kafatasçı

    Kafatasçılıktan yana olan (kimse, görüş)

  • kafatasçılık

    İnsanları kafataslarının biçimine göre değerlendiren görüş

  • kafatası

    İnsanda ve omurgalılarda içinde beyin bulunan, başın kemik bölümü

  • kafaya almak

    zaaflarından yararlanarak kandırmak, oyuna getirmek

  • kafaya girmek

    iyice anlamak, iyice bilmek

  • kafaya takmak

    sürekli o şeyi düşünmek

  • kafaya çıkmak

    futbolda havadan gelen topa kafa vurmak için sıçramak

  • kafayı (bir yere) vurmak

    hastalanıp yatağa düşmek

  • kafayı bulandırmak

    önceki düşünceleri altüst etmek, değiştirmek

  • kafayı bulmak

    sarhoş olmak

  • kafayı demlemek

    içki içmek

  • kafayı değiştirmek

    düşüncesini, kanaatini değiştirmek

  • kafayı tütsülemek (veya dumanlamak)

    uyuşturucu madde veya alkolle iyice sarhoş olmak

  • kafayı yemek

    aşırı yorgunluktan bunalıma düşmek

  • kafayı çalıştırmak (veya işletmek)

    akılcı davranarak sorunları çözmek

  • kafayı üşütmek

    delirmek, çılgınlaşmak

  • Kafdağı

    Genellikle masallarda yer alan, dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten hayalî bir yer

  • kafe

    İçecek ve hafif yiyeceklerin satıldığı, bazılarında kapı önlerinde oturacak yerlerin bulunduğu ayaküstü yiyecek yerleri

  • kafein

    Kahve ve çayda bulunan, hekimlikte kullanılan, kasları, sinirleri uyarıcı, mide salgısını ve metabolik hızı artırıcı etki yapan bir madde

  • kafeinli

    İçinde kafein bulunan

  • kafeinsiz

    İçinde kafein bulunmayan

  • kafes

    Hayvanlar için aralıklı tel, metal veya ağaç çubuklardan yapılmış taşınabilir bölme

  • kafes gibi

    zayıf, kuru veya delik deşik

  • kafes kuşu

    Kafeste yaşamaya alıştığı için dışarıda yaşayamayan kuş

  • kafes teli

    Tel çitlerde kullanılan veya bir makine aracılığıyla kafes yapımında gerekli olan ince, galvanizli tel

  • kafese girmek

    aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak

  • kafese koymak

    aldatıp çıkar sağlamak

  • kafesleme

    Kafeslemek işi

  • kafeslemek

    Çıkar sağlamak için birini aldatmak

  • kafesli

    Kafesi olan veya kafes biçiminde olan

  • kafesçi

    Kafes yapan veya satan kimse

  • kafesçilik

    Kafesçinin yaptığı iş

  • kafeterya

    Çay, kahve vb. içeceklerle bazı yiyeceklerin satıldığı yer

  • kafeşantan

    İçkili, çalgılı kahvehane

  • kafile

    Birlikte hareket eden topluluk

  • kafile başkanı

    Herhangi bir kafileye başkanlık eden kimse

  • kafiye

    Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı ahengi veren heceler veya aynı görevde olmayan ancak benzeşen sesler; uyak

  • kafiye düzeni

    Bir şiirde uyakların sıralanış biçimi; uyak düzeni

  • kafiye örgüsü

    Bir şiirde uyakların sıralanış biçimi; uyak örgüsü

  • kafiye şeması

    Bir şiirdeki uyakların düzenini gösteren şema; uyak şeması

  • kafiyelendirilme

    Kafiyelendirilmek durumu; uyaklandırılma

  • kafiyelendirilmek

    Kafiyeli duruma getirilmek; uyaklandırılmak

  • kafiyelendirme

    Kafiyelendirmek durumu; uyaklandırma

  • kafiyelendirmek

    Kafiyeli duruma getirmek; uyaklandırmak

  • kafiyeleniş

    Kafiyelenmek durumu; uyaklanış

  • kafiyelenme

    Kafiyelenmek durumu; uyaklanma

  • kafiyelenmek

    Kafiyeli duruma gelmek; uyaklanmak

  • kafiyeli

    Kafiyesi bulunan; uyaklı, mukaffa

  • kafiyelilik

    Kafiyeli olma durumu; uyaklılık

  • kafiyesiz

    Kafiyesi bulunmayan; uyaksız

  • kafiyesizlik

    Kafiyesiz olma durumu; uyaksızlık

  • Kafkas tavuğu

    Dünyada Kafkaslarda, Türkiye'de Doğu Karadeniz Bölgesi'nin ormanlık alanlarında yaşayan bir tür dağ horozu (Lyrurus mlokosiewiczi)

  • Kafkasyalı

    Kafkasya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kaftan

    Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi

  • kaftancı

    Kaftan yapan veya satan kimse

  • kaftancılık

    Kaftancının yaptığı iş

  • kahhar

    Kahreden, yok eden

  • kahir

    Kahreden, zorlayan

  • kahkaha

    Yüksek sesle gülme

  • kahkaha (veya kahkahayı) basmak (veya koparmak veya salıvermek)

    kendini tutamayıp yüksek sesle gülmek

  • kahkaha atmak

    yüksek sesle gülmek

  • kahkaha fırtınası kopmak

    birdenbire toplu olarak kahkaha atma

  • kahkaha tufanı

    Toplu olarak atılan kahkaha; kahkaha fırtınası

  • kahkaha tufanı kopmak

    birdenbire toplu olarak kahkaha atmak

  • kahkaha çiçeği

    İki çeneklilerden, çoğu kenarları mavi bir çizgi ile çevrili beyaz, mavi, pembe veya morumsu çiçekler açan, bir veya çok yıllık, tırmanıcı ve otsu bir süs bitkisi; gündüzsefası

  • kahkahadan kırılmak

    çok gülmek

  • kahkahayı ağzında söndürmek

    edep sınırlarını aşmamak için gülmeyi sınırlamak

  • kahpe

    Namussuz kadın

  • kahpe felek

    "Rast gelmeyen, yâr olmayan, kötü talih veya kader" anlamında kullanılan bir söz; kambur felek

  • kahpece

    Kahpe gibi, kahpeye yaraşır

  • kahpelenme

    Kahpelenmek işi

  • kahpelenmek

    Kahpelik etmek, kahpece davranmak

  • kahpeleşme

    Kahpeleşmek işi

  • kahpeleşmek

    Kahpece davranmak

  • kahpelik

    Kahpe olma durumu

  • kahpelik etmek

    sözünden dönerek birine kötülük etmek

  • kahraman

    Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren (kimse); yiğit

  • kahramanca

    Kahramana yaraşır

  • Kahramankazan

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri; Kazan

  • Kahramankazanlı

    Kahramankazan ilinden olan kimse; Kazanlı

  • Kahramankazanlılık

    Kahramankazanlı olma durumu; Kazanlılık

  • kahramanlaşma

    Kahramanlaşmak işi; yiğitleşme

  • kahramanlaşmak

    Kahraman durumuna gelmek; yiğitleşmek

  • kahramanlaştırma

    Kahramanlaştırmak işi

  • kahramanlaştırmak

    Kahramanlaşma işini yaptırmak

  • kahramanlık

    Kahramanca davranış; yiğitlik

  • Kahramanmaraş

    Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri; Maraş

  • Kahramanmaraşlı

    Kahramanmaraş ilinden olan kimse; Maraşlı

  • Kahramanmaraşlılık

    Kahramanmaraşlı olma durumu; Maraşlılık

  • kahrediş

    Kahretmek işi

  • kahretme

    Kahretmek işi

  • kahretmek

    Ezmek, perişan etmek

  • kahreyleme

    Kahreylemek işi

  • kahreylemek

    Üzülmesine sebep olmak

  • kahreyleyiş

    Kahreylemek işi

  • kahrolabilme

    Kahrolabilmek durumu

  • kahrolabilmek

    Kahrolma ihtimali bulunmak

  • kahrolası

    Yok olası, perişan olası (kimse, şey, durum)

  • kahrolma

    Kahrolmak işi

  • kahrolmak

    Çok üzülmek; içlenmek

  • kahrolsun

    "Yok olsun, mahvolsun" anlamlarında bir ilenme sözü, yaşasın karşıtı

  • kahroluş

    Kahrolmak işi

  • kahrından ölmek

    çok üzülmek

  • kahvaltı

    Genellikle sabahları yenilen hafif yemek

  • kahvaltı etmek

    hafif yiyeceklerle karın doyurmak

  • kahvaltıcı

    Otellerde kahvaltı işlerini yapmakla görevli kimse

  • kahvaltılık

    Kahvaltıda yenen (yiyecek)

  • kahvaltılık sos

    Domates, biber, sarımsak vb. ile çeşitli baharatların tavada pişirilmesiyle veya herhangi bir kapta karıştırılmasıyla yapılan bir sos.

  • kahve

    Kök boyasıgillerden, sıcak iklimlerde yetişen bir ağaç (Coffea arabica)

  • kahve ağası

    Kahvehane vb. yerlerde sözü geçen ve ağırlığı olan kimse; kahve ağabeyi

  • kahve cezvesi

    İçinde kahve pişirilen metal kap

  • kahve değirmeni

    Çekirdek durumundaki kahveyi öğütmeye yarayan, elle veya elektrikle işleyen araç

  • kahve dibeği

    Kahve çekirdeklerini dövmeye ve çöplerini ayıklamaya yarayan içi oyuk taş veya ağaç kap

  • kahve dolabı

    Kahve kavrulan döner kap

  • kahve dövücünün hınk deyicisi

    havan dövücünün hınk deyicisi

  • kahve falı

    Kahve içildikten sonra fincanda kalan telvenin aldığı biçimlere bakarak geleceğe ilişkin tahmin, varsayım veya görüşleri açıklama

  • kahve fincanı

    Kahve içmeye yarayan kulplu veya kulpsuz küçük kap

  • kahve kaşığı

    Kahve karıştırmak için yapılan ve kullanılan küçük kaşık

  • kahve makinesi

    Kahve çeken veya öğüten makine

  • kahve parası

    Kahvelerde yenilip içilen şeyler veya oyun oynanan masalar için ödenmesi gereken ücret

  • kahve tabağı

    Kahve fincanının altına konulmak üzere yapılmış tabak

  • kahve takımı

    Cezve, fincan, tabak vb.nden oluşan takım

  • kahve tepsisi

    Üstünde genellikle iki kahve fincanı taşımaya yarayan, dikdörtgen biçimli, düz, küçük tepsi

  • kahve tütün, keyifler bütün

    “kahvenin yanında sigara da olursa keyfin güzel olacağı” anlamında kullanılan bir söz

  • kahveci

    Çekirdek veya çekilmiş kahve satan kimse

  • kahvecilik

    Kahvecinin yaptığı iş

  • kahveevi

    Çeşitli kahvelerin hazırlandığı ve içildiği iş yeri

  • kahvehane

    Kahve, çay, ıhlamur, nargile vb. içilen, tavla, domino, bilardo, kâğıt vb. oynanan yer; kahve, kıraathane, tahmishane

  • kahvehaneci

    Kahvehane işleten kimse

  • kahvehanecilik

    Kahvehanecinin yaptığı iş

  • kahverengi

    Kavrulmuş kahvenin rengi

  • kahverengimsi

    Rengi kahverengiyi andıran, kahverengiye benzeyen

  • kahır

    Yok etme, ezme, perişan etme, mahvetme

  • kahır (veya kahrını) çekmek

    uzun süre sıkıntıya katlanmak

  • kahır yüzünden lütfa uğramak

    birine kötülük olsun diye yapılan iş, onun iyiliğine olmak

  • kahırlanma

    Kahırlanmak işi

  • kahırlanmak

    Çok ve için için üzülmek

  • kahırlı

    Üzüntü veya acısı çok olan

  • kaide

    Bir şeyin yere dayanan bölümü veya bir şeyin üzerine oturtulduğu nesne; ayaklık, duraç, taban (I), tabanlık

  • kaideli

    Kaidesi olan

  • kaidesiz

    Kaidesi olmayan

  • kaidesizlik

    Kaidesiz olma durumu

  • kail

    Söyleyen

  • kail olmak

    razı olmak

  • kaim

    Başka bir şeyin yerine geçen

  • kaim olmak

    yerine geçmek

  • kaimelik

    Kâğıt para cüzdanı

  • kaimlik

    Kaim olma durumu

  • kaju

    Antep fıstığıgillerden, yapraklarını dökmeyen, tropikal bir meyve ağacı; bilader ağacı, Amerikan elması (Anacardium occidentale)

  • kak

    Elma, armut vb. meyvelerin kurutulmuşu

  • kaka

    Çocuk dilinde kötü, çirkin

  • kaka yapmak

    büyük abdest yapmak

  • kakalak

    Daha çok gemilerde görülen bir tür hamam böceği

  • kakalama

    Kakalamak işi

  • kakalamak

    Sürekli çekiştirmek, itmek, kakıp durmak

  • kakalanma

    Kakalanmak işi

  • kakalanmak

    Kakalama işine konu olmak

  • kakao

    İki çeneklilerden, Amerika'nın sıcak bölgelerinde yetişen bir ağaç; Hint bademi (Theobroma cacao)

  • kakaolu

    İçinde kakao bulunan

  • kakaolu kek

    İçinde ağırlıklı olarak kakao bulunan kek

  • kakavan

    Kendini beğenmiş, sevimsiz, düşüncesiz olan

  • kakavanca

    Kakavana yakışır (davranış)

  • kakavanlık

    Kakavan olma durumu

  • kakavanlık etmek

    kakavanca davranmak

  • kakaç

    Tuzlanıp kurutulmuş yiyecek

  • kaklık

    Kaya ve ağaç oyuklarında su birikintisi

  • kakma

    Kakmak işi; hakketme

  • kakma aşı

    Tepesi düzgün kesilmiş ağacın bir kenarında açılan üçgen biçimindeki yarığa, ucu aynı şekilde yontulmuş kalemin yerleştirilip aşı bağı ile bağlanması ve aşı macunu ile örtülmesi biçiminde uygulanan bir kalem aşısı

  • kakmacı

    Kakma işleri yapan usta

  • kakmacılık

    Kakmacının yaptığı iş; hakkâklik

  • kakmak

    İtmek, vurmak

  • kakmalı

    Üzerinde kakma işi bulunan

  • kaknem

    Çirkin, huysuz olan

  • kaktüs

    Kaktüsgillerden, yaprakları yayvan ve dikenli, güzel, parlak renkte çiçekler açan bir bitki; atlas çiçeği (Cactus)

  • kaktüsgiller

    İki çelenklilerden, sıcak ve kurak ülkelerde yetişen, gövdesi, yaprakları etli ve dikenli bir bitki familyası; atlas çiçeğigiller

  • kaktırma

    Kaktırmak işi

  • kaktırmak

    Kakma işini yaptırmak

  • kaktırış

    Kaktırmak işi

  • kakule

    Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki (Elettaria cardamomum)

  • kakuleli

    İçine kakule katılmış

  • kakılma

    Kakılmak işi; hakkedilme

  • kakılmak

    Kakma işi yapılmak

  • kakılıp kalmak

    bir yerde beklemek zorunda kalmak, hiçbir yere gidememek

  • kakılış

    Kakılmak işi

  • kakım

    Sansargillerden, yazın esmer kırmızı, kışın beyaz renkli kürkü değerli, etçil hayvan; as (I), ermin (Mustela erminea)

  • kakıma

    Kakımak işi

  • kakımak

    Bir kimsenin yaptığı işin beğenilmediğini kendisine sert sözlerle söylemek

  • kakıntı

    Sözü dinlenmeyen, rezil, itilip kakılan kimse

  • kakır kakır

    "Kakırtı" sesi çıkararak

  • kakır kakır gülmek

    sesli ve sürekli gülmek

  • kakırca

    Fındık faresi adıyla bilinen küçük memeli hayvan

  • kakırdak

    Kuyruk yağının eritildikten sonra kalan gevrek posası

  • kakırdak poğaçası

    Kakırdaktan yapılan çörek

  • kakırdama

    Kakırdamak işi

  • kakırdamak

    "Kakır kakır" diye ses çıkarmak

  • kakırtı

    Kuru şeylerin birbirine sürtünmesinden veya kırılmasından çıkan sesin adı

  • kakıç

    Balık avında kullanılan, ucu demir kancalı bir tür zıpkın

  • kakış

    Kakmak işi

  • kakışma

    Kakışmak işi

  • kakışmak

    Şaka yapmak amacıyla birbirine vurmak

  • kakıştırma

    Kakıştırmak işi

  • kakıştırmak

    Sürekli ve hafif hafif kakmak

  • kal

    Bir alaşımdaki madenlerin erime derecesi farkından yararlanarak bunları birbirinden ayırma işlemi

  • kala

    Kaldığında

  • kala kala

    Bütünü, olup olacağı

  • kalabalık

    Çok sayıda insanın bir araya gelmesiyle oluşan insan topluluğu; kalaba, yoğunluk

  • kalabalık ağızlı

    Geveze, bilir bilmez konuşan

  • kalabalık etmek

    gereksiz olarak yer doldurmak

  • kalabalıklaşma

    Kalabalıklaşmak işi

  • kalabalıklaşmak

    Kalabalık duruma gelmek

  • kalabalıklaştırma

    Kalabalıklaştırmak işi

  • kalabalıklaştırmak

    Kalabalıklaşma işini yaptırmak

  • kalabalıklık

    Kalabalık olma durumu

  • kalabalıkça

    Biraz kalabalık

  • kalabilme

    Kalabilmek işi

  • kalabilmek

    Kalma ihtimali bulunmak

  • kalafat

    Geminin kaplama tahtaları arasını üstüpü ile doldurup ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi

  • kalafat etmek

    kalafatlamak

  • kalafat kalemi

    Kalafatçının kalafat yapımında veya onarımında sökme, kesme, açma işlerinde kullandığı araç

  • kalafat yeri

    Gemi ve kayıkların onarıldığı yer

  • kalafata çekmek

    gemiyi onarmak için karaya çekmek

  • kalafatlama

    Kalafatlamak işi

  • kalafatlamak

    Geminin kaplamasını kalafatla onarmak

  • kalafatlanma

    Kalafatlanmak işi

  • kalafatlanmak

    Kalafatlama işi yapılmak

  • kalafatlı

    Kalafatı olan

  • kalafatsız

    Kalafatı olmayan

  • kalafatçı

    Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse; kalafat (I)

  • kalafatçılar

    Tersane halkını oluşturan bölüklerden her biri

  • kalafatçılık

    Kalafatçının yaptığı iş

  • kalak

    Burun, burun ucu

  • kalakalma

    Kalakalmak işi

  • kalakalmak

    Bir şey veya durum karşısında şaşırmak

  • kalamar

    Bir tür mürekkep balığı (Loligo vulgaris)

  • kalamata

    Bir tür etli ve büyük zeytin; kalamata zeytini

  • kalamazo

    Banka, ticarethane vb. yerlerde kullanılan ve cilt kapakları özel bir düzen ve anahtarla gevşetilip sıkıştırılabilen defter

  • kalamin

    Doğada az bulunan, güç işlenen, hidratlı çinko silikat

  • kalamit

    Amfibol cinsinden bir mineral türü

  • kalan

    Kalma işini yapan

  • kalandır

    Dokunmuş kumaş ve bezleri buhar altında veya belli bir ısıda silindir arasından geçirerek ütüleme, parlatma, istenilen boy ve ene göre çektirip germe

  • kalandır makinesi

    Kalandır işini yapan makine

  • kalandırcı

    Kalandır işini makine aracılığıyla yapan kimse

  • kalanlı

    Bölünenden artanı olmayan

  • kalanlı bölme

    Bölünenden artanın, sıfırdan farklı bir sayı olduğu bölme işlemi

  • kalansız

    Bölünenden artanı olmayan

  • kalansız bölme

    Bölünenden artanın olmadığı bölme işlemi

  • kalantor

    Gösterişi seven, varlıklı kimse

  • kalantorca

    Kalantor gibi, kalantora yaraşır bir biçimde

  • kalantorluk

    Kalantor olma durumu

  • kalas

    Kalın biçilmiş uzun tahta; ağaç

  • kalas gibi

    söz ve davranışlarında incelikten yoksun

  • kalastra

    Gemilerde cankurtaran filikalarını oturtmak için güvertelere konulan sehpa

  • kalavra

    Deriden yapılmış eşya

  • kalavrahane

    Deriden olan ayakkabı, koşum takımı, eyer vb.nin yapıldığı imalathane

  • kalay

    Atom numarası 50, atom ağırlığı 118,7, yoğunluğu 7,29 olan, 232 °C'de eriyen, gümüş beyazlığında, kolay işlenebilen, yumuşak bir element (simgesi Sn)

  • kalaybalık

    Balık avlamada oltanın ucuna yerleştirilen madde

  • kalaycı

    Kap kalaylayan kimse

  • kalaycı çamuru

    Kalaylanacak kapları temizlemekte kullanılan kil

  • kalaycılık

    Kalaycının yaptığı iş

  • kalayhane

    Kalaycının çalıştığı yer

  • kalaylama

    Kalaylamak işi

  • kalaylamak

    Oksitlenmeden korumak için bir metal parçasını veya kabı kalay tabakası ile kaplamak

  • kalaylanma

    Kalaylanmak işi

  • kalaylanmak

    Kalaylanma işi yapılmak veya kalaylama işine konu olmak

  • kalaylatma

    Kalaylatmak işi

  • kalaylatmak

    Kalaylama işini yaptırmak

  • kalaylı

    Kalaylanmış (kap)

  • kalaylı bakır küflenmez

    "temizliğini herkesin bildiği kişi ve iş lekelenemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kalaysı

    Kalayı andıran, kalaya benzeyen, kalay gibi

  • kalaysız

    Kalaylanmamış (kap)

  • kalayı basmak

    adamakıllı küfretmek

  • kalbe (veya kalbine) doğmak

    içine doğmak

  • kalbe dokunmak

    acı veya üzüntü vermek

  • kalbe işlemek

    derin üzüntü uyandırmak

  • kalbi (veya kalbini) yerinden oynamak (veya fırlamak)

    yüreği yerinden oynamak

  • kalbi ağzına gelmek

    yüreği ağzına gelmek

  • kalbi boş olmak

    sevgilisi bulunmamak

  • kalbi dayanmamak

    aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek

  • kalbi dolu olmak

    sevgilisi olmak

  • kalbi ferahlamak

    yüreği ferahlamak

  • kalbi kararmak

    inancını kaybetmek

  • kalbi kırık

    Üzgün, ümitsiz olan

  • kalbi kırıklık

    Kalbi kırık olma durumu

  • kalbi parçalanmak

    yüreği parçalanmak

  • kalbi sıkışmak

    yüreği sıkışmak

  • kalbi sızlamak

    yüreği sızlamak

  • kalbi temiz

    Saf, temiz duygulara sahip

  • kalbi yıkmak kolay, yapmak zordur

    "insanları kırmak ve üzmek, mutlu etmekten daha kolaydır" anlamında kullanılan bir söz

  • kalbi yırtılmak

    acı duymak

  • kalbi çarpmak

    kalbi çok vurmak

  • kalbin yolu mideden geçer

    "bir kimsenin sevgisi kazanılmak istendiğinde ona güzel yiyecekler ikram edilmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • kalbinde ateş yanmak

    âşık olmak, çok sevmek

  • kalbine girmek

    sevgisini kazanmak

  • kalbine göre

    gönlüne göre

  • kalbine saplanmak

    yüreğine saplanmak

  • kalbini açmak

    yüreğini açmak

  • kalbini burmak

    üzmek, sıkıntı vermek

  • kalbini deşmek

    çok derinden etkilemek, kendine âşık etmek

  • kalbini doldurmak

    yüreğini sevgiyle ısıtmak

  • kalbini eritmek

    kabalığını, katılığını, sertliğini veya acımasızlığını ortadan kaldırmak, acımasını sağlamak, yumuşatmak

  • kalbini okumak

    birinin duygu ve düşüncelerini, niyetini anlamak

  • kalbini çalmak

    sevgisini kazanmak, kendine âşık etmek

  • kalbiselim

    Temiz kalpli olan

  • kalbiyle konuşmak

    düşüncelerini, duygu ağırlıklı bir biçimde anlatmak

  • kalbur

    Tahıl ve başka iri taneli maddeleri elemek için kullanılan büyük delikli veya seyrek telli elek

  • kalbur gibi

    delikleri olan, delik deşik

  • kalbur kemiği

    Alın kemiğinin arkasında, kalbur gibi küçük delikleri olan, kafatasının alt ve ön bölümünü oluşturan kemik

  • kalbura dönmek

    delik deşik olmak

  • kalbura çevirmek

    delik deşik etmek

  • kalburabastı

    Beze biçimine getirilmiş hamur parçasının yassılaştırılıp ortasına ceviz içi ve yağ konarak fırında pişirilen ve piştikten sonra üzerine soğuk şeker şerbeti dökülen bir tatlı türü

  • kalburcu

    Kalbur yapan veya satan kimse

  • kalburculuk

    Kalburcunun yaptığı iş

  • kalburdan geçirmek

    kalbur yardımıyla ayırmak, elemek

  • kalburla su taşımak

    verimsiz, sonuçsuz bir işle uğraşmak

  • kalburlama

    Kalburlamak işi

  • kalburlamak

    Kalburdan geçirmek

  • kalburlanma

    Kalburlanmak işi

  • kalburlanmak

    Kalburdan geçirilmek

  • kalburlatma

    Kalburlatmak işi

  • kalburlatmak

    Kalburdan geçirtmek

  • kalburüstü

    Seçkin, sivrilmiş, önde gelen

  • kalburüstü kalmak

    kalburüstüne gelmek

  • kalburüstüne gelmek

    benzerleri arasında sivrilmiş olmak, seçkin duruma gelmek

  • kalcı

    Kal işi yapan kimse

  • kaldı ki

    bundan başka, bununla birlikte

  • kaldırabilme

    Kaldırabilmek işi

  • kaldırabilmek

    Kaldırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaldıran

    Bazı organları yukarıya doğru hareket ettiren kas

  • kaldıraç

    Az bir kuvvet ile büyük bir yükü kaldırmaya yarayan, bir dayanma noktası üzerinde hareket edebilen, inip kalkabilen sert çubuk; basarna, manivela

  • kaldırma

    Kaldırmak işi

  • kaldırmak

    Bulunduğu yerden almak

  • kaldırtabilme

    Kaldırtabilmek işi

  • kaldırtabilmek

    Kaldırtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaldırtma

    Kaldırtmak işi

  • kaldırtmak

    Kaldırma işini yaptırmak

  • kaldırılma

    Kaldırılmak işi

  • kaldırılmak

    Kaldırma işi yapılmak

  • kaldırılıverme

    Kaldırılıvermek işi

  • kaldırılıvermek

    Çabucak kaldırılmak

  • kaldırılış

    Kaldırılmak işi

  • kaldırım

    Yollarda taşlarla yapılan döşeme

  • kaldırım işçisi

    Kum, çimento veya hazırlanmış yataklar üzerine parke taşı, beton blok, tuğla, bordür taşı döşeyerek kaldırım yapan kimse; kaldırımcı

  • kaldırım kabadayılığı

    Adi ve basit, seviyesiz, yersiz veya gereksiz güç gösterisi

  • kaldırım kabadayısı

    Basit, seviyesiz veya ucuz kahramanlık gösterisinde bulunan kimse

  • kaldırım mühendisi

    İşsiz güçsüz sokaklarda dolaşan kimse

  • kaldırım mühendisliği

    İşsiz güçsüz sokaklarda dolaşma

  • kaldırım taşlı

    Kaldırım taşı olan

  • kaldırım taşı

    Kaldırım döşemeye elverişli olan sert bir taş türü

  • kaldırım çiğnemek

    şehirde yaşayarak görgüsü artmak

  • kaldırıma düşmek

    önemini, değerini yitirmek

  • kaldırımcı

    Mağazada alışveriş yapan kimsenin çantasını tezgâh üzerinden kaparak çalan kimse

  • kaldırımcılık

    Kaldırımcının yaptığı iş

  • kaldırımları arşınlamak

    işsiz güçsüz dolaşmak

  • kaldırımlı

    Kaldırımı olan

  • kaldırımsı

    Oluşu, kaldırım görünüşünü andıran (doku)

  • kaldırımsız

    Kaldırımı olmayan

  • kaldırımsızlık

    Kaldırımsız olma durumu

  • kaldırıverme

    Kaldırıvermek işi; kaldırtıverme

  • kaldırıvermek

    Çabucak kaldırmak; kaldırtıvermek

  • kaldırış

    Kaldırmak işi

  • Kale

    Denizli iline bağlı ilçelerden biri

  • kale

    Düşmanın gelmesi beklenilen yollar üzerinde, askerî önem taşıyan şehirlerde, geçit ve dar boğazlarda güvenliği sağlamak için yapılan kalın duvarlı, burçlu, mazgallı yapı; kermen

  • kale alanı

    Futbol sahasında, ceza sahası içinde kale direklerine 5,5 metre uzaklıktaki çizginin içinde kalan, kalecilerin dokunulmazlığı olan bölge; altıpas

  • kale almamak

    önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak

  • kale bedeni

    Kalenin burçları arasında yer alan üstü mazgal ve siperlerle örülmüş kalın duvar

  • kale gibi

    çok büyük, sağlam (yapı)

  • kale korkuluğu

    Kalelerde mazgal ve mazgal siperlerinin oluşturduğu girintili çıkıntılı dış duvarların üst bölümü; barbata

  • kale seçimi

    Oyundan önce hakem tarafından yapılan para atışıyla kaptanların savunacakları kaleyi seçmesi

  • kale vuruşu

    Futbolda topun karşı takım oyuncuları tarafından kale çizgisi dışına çıkarılması sonucunda, genellikle kaleci aracılığıyla oyuna yeniden başlanması için yapılan vuruş

  • kale çizgisi

    Topla oynanan bazı takım oyunlarında, topun tamamının kalenin içerisine girip girmediğini belirlemeyi sağlayan, kale direkleri arasında kalan çizgi

  • kalebent

    Kale dışına çıkmama cezası alan hükümlü

  • kalebent etmek

    suçluluğu yüzünden mahkûm etmek

  • kalebentlik

    Kalebent olma durumu

  • kaleci

    Topla oynanan bazı takım oyunlarında kalenin önünde durarak topun kaleye girmesini önlemekle görevli oyuncu; file bekçisi

  • Kalecik

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • kalecikkarası

    Orta Anadolu'da şarap yapımı için üretilen, kalın kabuklu, siyah renkli bir tür üzüm

  • kalecilik

    Kaleci olma durumu

  • kalem

    Yazma, çizme vb. işlerde kullanılan çeşitli biçimlerde araç

  • kalem açmak

    kalemin ucunu yontup kullanılabilecek bir duruma getirmek

  • kalem aşısı

    Ucu kalem gibi kesilmiş çubukla yapılan ağaç aşısı

  • kalem beyi

    Kalem efendisinden daha üst görevli

  • kalem efendisi

    Kalemde çalışan görevli yazman

  • kalem işi

    Elle yontularak veya çizilerek yapılan iş

  • kalem kavgası

    Yazılarıyla birbirine sataşma; polemik

  • kalem kaşlı

    İnce ve düzgün kaşlı

  • kalem kulaklı

    Kulakları dik ve düzgün (at, geyik vb.)

  • kalem kutusu

    İçine kalem konulan küçük kutu; kalemlik

  • kalem kömürü

    İyi cins mangal kömürü

  • kalem kırmak

    idam kararı verildiğinde bir daha idam kararı imzalamamak için hâkim kalemini kırmak

  • kalem oynatmak

    yazı yazmak

  • kalem parmaklı

    Parmakları uzunca, düzgün ve buruşuksuz (kimse)

  • kalem pil

    İnce, uzun ve küçük pil

  • kalem sahibi

    Yazı yazma konusunda gücünü kanıtlamış olan kimse

  • kalem savaşçısı

    Yazılarıyla sürekli olarak başkalarına saldıran yazar; kalemşor

  • kalem çekmek

    gereksiz olduğunu belirtmek için üstünü çizmek

  • kalem şuarası

    Divan şiiri tarzından etkilenen okuryazar halk şairi

  • kalembek

    Bir cins kokulu sandal ağacı; yalancı öd ağacı

  • kalemdan

    Hattatların kalem koymak için kullandıkları koruyucu kutucuk

  • kaleme (veya kaleme kâğıda) sarılmak

    yazmaya başlamak

  • kaleme almak

    bir konuyu yazı durumuna getirmek, yazıyla anlatmak

  • kaleme gelmek

    yazılabilmek veya anlatılabilmek

  • kalemi olmak

    herhangi bir nitelikte yazı yazabilmek

  • kaleminden kan damlamak

    yazıları acı ve dokunaklı olmak

  • kaleminden çıkmak

    herhangi biri tarafından yazılmak

  • kalemine dolamak

    herhangi bir konuyu sürekli olarak yazmak

  • kalemis

    Bir tür misk faresi (Civet tictis)

  • kalemiyle yaşamak (veya geçinmek)

    geçimini yazılarıyla sağlamak

  • kalemkâr

    Tavan ve duvarlara kabartma gibi görünen resimler yapan sanatçı

  • kalemkârlık

    Kalemkâr olma durumu

  • kalemli

    Kalemi olan

  • kalemsiz

    Kalemi olmayan

  • kalemtıraş

    Kurşun kalemlerin ucunu açmak için kullanılan türlü biçimlerdeki keski; kalem açacağı

  • kalender

    Yaşama şartları konusunda titizlik göstermeyen, gösterişsiz ve sade yaşamaktan yana olan kimse

  • kalender meşrep

    Düşünce ve davranışlarında kalender olan (kimse)

  • kalenderce

    Kalendere yakışır

  • Kalenderiye

    Dünya malına, gösterişe önem vermeyen bir tarikat

  • kalenderleşme

    Kalenderleşmek işi

  • kalenderleşmek

    Kalenderce davranmak veya yaşamak

  • kalenderlik

    Kalender olma durumu

  • kalenderî

    Bir halk şiiri türü

  • kalensöve

    Sivri tepeli külah

  • kaleska

    Dört tekerlekli, hafif, bir tür gezinti arabası

  • kaleydoskop

    Bir ucu buzlu camla kapatılan, metal veya mukavvadan bir boru içine yerleştirilmiş aynaların aracılığıyla, boru içine konulmuş renkli küçük cisimlerin ve görüntülerin oluşturduğu çeşitli biçimleri gösteren araç; çiçek dürbünü

  • kaleyi içinden fethetmek

    davasını karşı taraftan birinin yardımıyla kazanmak

  • kalfa

    Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı

  • kalfalık

    Kalfa olma durumu

  • kalgay

    Kırım Hanlığı’nda veliahda verilen ünvan

  • kalgıma

    Kalgımak işi

  • kalgımak

    Sıçramak, fırlamak, şaha kalkmak

  • kalhane

    Kal (I) işi yapılan yer

  • kaliborit

    Hidratlı doğal sodyum ve magnezyum boratı

  • kalibrasyon testi

    Doğru ölçüm için yapılan uygulama veya işlem

  • kalibre

    Mermilerde, ateşli silahlarda çap

  • kalifiyelik

    Kalifiye olma durumu

  • kaliforniyum

    Atom numarası 98, atom ağırlığı 244 olan, aktinit grubundan yapay bir radyoaktif element (simgesi Cf)

  • kaliko

    Pamuk iplikleriyle yapılan ilk cilt bezi

  • kalinos

    Levreğe benzer bir balık

  • kalipso

    Jamaika'dan yayılmış iki zamanlı bir dans

  • kaliptra

    Kökün büyüme bölgesinin üzerini örten yüksük biçiminde koruyucu doku

  • kalita

    Özellikle düşmanı takip için kullanılan, baş tarafında top bulunan, ağır donanma sınıfından bir kadırga

  • kalite

    Herhangi bir bakımdan üstünlük

  • kalite kontrolcü

    Kalite kontrolü yapan kimse

  • kalite kontrolcülük

    Kalite kontrolcünün yaptığı iş

  • kalite kontrolü

    Her türlü malın üretiminin başlangıcından mal çıkışına kadar nitelik ve özelliğinin belirlenmesi için yapılan değerlendirme ve denetim

  • kalite riski

    Alıcının, varış yerine gelen malının kalitesi için yüklendiği riziko

  • kalite çemberleri

    Bir iş yerinde işin daha etkili ve verimli yapılabilmesi için bilgi akışının hızlanması amacıyla oluşturulan ekipler

  • kalk borusu

    Bir kıtayı veya bir gemideki tayfaları uyandırmak için belirli saatte boru ile verilen işaret

  • kalkabilme

    Kalkabilmek işi

  • kalkabilmek

    Kalkma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kalkan

    Ok, kılıç vb.nden korunmak için savaşçıların kullandığı korunmalık

  • kalkan balığıgiller

    Denizlerin kumlu, çamurlu diplerinde yaşayan, yassı bedenli, kemikli balıklar familyası

  • kalkan böcekleri

    Birçok türü tarım ve orman bitkilerinde asalak olarak yaşayan, kın kanatları kalkanımsı böcekler familyası

  • kalkan etmek

    öne çıkarmak, belirgin duruma getirmek

  • kalkan olmak

    birinin zor duruma düşmesini önlemek için kendini siper etmek

  • kalkancık

    Tohum içerisinde oğulcuğu besi dokuya bağlayan, onu besin deposundan ayıran ve besin maddelerini emerek oğulcuğa veren zar gibi ince ve kalkan şeklinde bir parça

  • Kalkandere

    Rize iline bağlı ilçelerden biri

  • kalkansı

    Kalkanı andıran, kalkana benzeyen, kalkan gibi

  • kalkansı kıkırdak

    Gırtlağın ön bölümünde, halkamsı kıkırdağın üzerine oturmuş, kalkan veya yarı açık bir kitap şeklindeki kıkırdak

  • kalkerleşme

    Kalkerleşmek durumu

  • kalkerleşmek

    Kireç taşı durumuna gelmek

  • kalkerli

    Birleşiminde kireç taşı bulunan

  • kalkersiz

    Birleşiminde kireç taşı bulunmayan

  • kalkma

    Kalkmak işi

  • kalkmak

    Oturmaktayken veya yatmaktayken gitmek üzere yerinden ayrılmak

  • kalkojen

    Periyodik dizgede, altıncı gruptaki oksijen, kükürt, selenyum, tellür, polonyum elementlerinin genel adı

  • kalkolitik

    Bakırın kullanılmaya başlamasıyla nitelenen (tarih öncesi dönem)

  • kalkık

    Düzeyine göre yüksekte olan

  • kalkıklık

    Kalkık olma durumu

  • kalkınabilme

    Kalkınabilmek işi

  • kalkınabilmek

    Kalkınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kalkındırabilme

    Kalkındırabilmek işi

  • kalkındırabilmek

    Kalkındırmaya gücü yetmek

  • kalkındırma

    Kalkındırmak işi

  • kalkındırmak

    Kalkınmasını sağlamak, kalkınmasına yol açmak

  • kalkınma

    Kalkınmak işi

  • kalkınma hızı

    Belirli iki tarih arasında ekonomideki büyüme veya gelişme durumu

  • kalkınmak

    Durumunu düzeltmek, aşamalı bir biçimde gelişmek, ilerlemek

  • kalkınış

    Kalkınmak işi

  • kalkıp kalkıp oturmak

    öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, hop oturup hop kalkmak

  • kalkıverme

    Kalkıvermek işi

  • kalkıvermek

    Çabucak kalkmak

  • kalkış

    Kalkmak işi

  • kalkış yarışı

    Kura ile eşleşen iki otomobilin aynı anda başlayarak 402 metrelik düz ve asfalt bir zemini en kısa zamanda bitirmesine dayalı bir yarış; otodrag

  • kalkışa geçmek

    uçak havalanmak için pistten ayrılmak

  • kalkışabilme

    Kalkışabilmek işi

  • kalkışabilmek

    Kalkışma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kalkışma

    Kalkışmak işi

  • kalkışmak

    Yetenek, imkân ve gücü aşan bir işe girişmek

  • kalkışılma

    Kalkışılmak durumu

  • kalkışılmak

    Kalkışma işine konu olmak

  • kallavi

    Vezir ve sadrazamların giydikleri bir tür kavuk

  • kallavi fincan

    İri, kulpsuz fincan

  • kalleş

    Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü kalmasına yol açan

  • kalleşlik

    Kalleş olma durumu; orospuluk, puştluk

  • kalleşlik etmek

    sözünde durmayarak döneklik etmek

  • kalleşçe

    Kalleşe yaraşır

  • kalma

    Kalmak işi

  • kalmak

    Olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek

  • kalmalı

    Kalma durumunda olan

  • kaloma

    Demir atmış bir geminin zincirinin su içindeki bölümü

  • kaloma etmek (veya vermek)

    gemi demir attığında zinciri denize bırakmak üzere boşa salmak.

  • kalori

    Normal atmosfer basıncında, ısınma ısısı 15 °C'lik suyunkine eşit olan bir cismin, bir gramının sıcaklığını 10 °C yükseltmek için gerekli ısı miktarına eşit olan ısı birimi; ısın

  • kalorifer

    Merkez ve depo durumunda olan bir kazandan çıkan sıcak havayı, suyu veya buharı borularla dolaştırarak bir yapının her yanını ısıtan araç veya tesisat

  • kalorifer borusu

    Kalorifer ısısını ileten boru

  • kalorifer dairesi

    Kalorifer kazanının bulunduğu bölüm

  • kalorifer kazanı

    Kalorifer suyunun içinde bulunduğu kazan

  • kalorifer peteği

    Kalorifer ısısını oda içinde dağıtan metal bölüm

  • kaloriferci

    Kalorifer döşeyen veya onaran kimse

  • kalorifercilik

    Kalorifercinin yaptığı iş

  • kaloriferli

    Kaloriferi olan

  • kalorifersiz

    Kaloriferi olmayan

  • kalotip

    Yarı saydam durumdaki kâğıt üzerinde fotoğraf negatifleri elde etme yöntemi

  • kalp

    Göğüs orta boşluğunda, iki akciğer arasında, vücudun her yanından gelen kirli kanı akciğerlere ve oradan gelen temiz kanı da vücuda dağıtan organ; yürek

  • kalp (veya kalbini) kazanmak (veya fethetmek)

    ince bir davranış veya güzel bir sözle birinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek

  • kalp (veya kalbini) kırmak

    gönül kırmak

  • kalp akçe

    Sahte metal veya kâğıt para

  • kalp ağrısı

    Aşktan doğan üzüntü; yürek ağrısı

  • kalp cerrahı

    Kalp ameliyatı konusunda uzmanlaşmış cerrah

  • kalp etmek

    bir durumdan başka bir duruma çevirmek

  • kalp hastalığı

    Kalbin sağlıklı bir biçimde çalışmasını engelleyen bozukluklara verilen genel ad; kalp (I)

  • kalp hastası

    Sürekli kalp rahatsızlığı çeken kimse

  • kalp kalbe karşıdır

    "sevgi karşılıklıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kalp kası

    Kalbin ana duvarını çeviren ve düzenli hareket edebilen kas örgüsü; miyokart

  • kalp krizi

    Kalbi besleyen damarlardan birinin tıkanması ile ortaya çıkan, önlem alınmazsa ölüme yol açan rahatsızlık; kalp aksesi

  • kalp olmak

    sahte, düzme olmak

  • kalp olmamak

    acıma duygusu olmamak

  • kalp pili

    Kalbin yavaş atması sonucu gelişen rahatsızlıkları tedavi etmek amacıyla deri altına yerleştirilen, kalp ritmini düzenleyen, gerektiğinde şok uygulayabilen elektronik cihaz; irkilteç

  • kalp sektesi

    Kalbin birdenbire durması; sekteikalp

  • kalp spazmı

    Kalbi besleyen damarlardan birinde veya birkaçında meydana gelen irade dışı kasılma sonucu kalp kasının beslenememesi

  • kalp ve damar cerrahisi

    Koroner damar hastalıkları, damar tıkanıklıkları, varis vb. gibi kalp ve damar ameliyatlarının yapıldığı bölüm

  • kalp yetmezliği

    Kalbin kanı pompalama yeteneğinin kaybolması, dokulara yeterli kan ve oksijenin gitmemesi sonucu oluşan hastalık

  • kalp çarpıntısı

    Kalbin düzensiz veya hızlı çalışması; halecan, helecan

  • kalpak

    Kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık

  • kalpaklı

    Kalpak giymiş

  • kalpaklık

    Kalpak yapmaya elverişli

  • kalpakçı

    Kalpak yapan veya satan kimse

  • kalpakçılık

    Kalpakçının yaptığı iş

  • kalpazan

    Sahte para basan veya piyasaya süren kimse

  • kalpazanlık

    Kalpazan olma durumu

  • kalpgâh

    Ordunun sağ ve sol kanatları arasında yer alan ve komutan ile çevresindekilerin bulunduğu merkez birliklerden oluşan bölüm

  • kalplaşma

    Kalplaşmak işi

  • kalplaşmak

    Bir kimse çeviklik, doğruluk veya çalışkanlığını yitirmek

  • kalpli

    Kalp hastalığı olan

  • kalplilik

    Kalpli olma durumu

  • kalplık

    İş yapma isteksizliği

  • kalpçi

    Kalp hastalıkları uzmanı

  • kalsemi

    Kandaki kalsiyum miktarı

  • kalsifikasyon

    Kireç taşı durumuna dönüşme

  • kalsit

    Billurlaşmış doğal kalsiyum karbonatı

  • kalsiyum

    Atom numarası 20, atom ağırlığı 40,80, yoğunluğu 1,55 olan, 845 °C'de eriyen, kireç ve alçının birleşimine giren, sarımtırak beyaz bir element (simgesi Ca)

  • kalsiyum fosfat

    Üç kalsiyum atomu içeren ve formülü Ca3(PO4)2 olan fosfat

  • kalsiyum karbonat

    En az %38 kalsiyum içeren bir ürün

  • kalsiyum klorür

    Hidroklorik asidin kimyasal formülü CaCl2 olan kalsiyum tuzu ve bunun hidratlaştırılmış hidrat hâline getirilmiş biçimi

  • kalsiyum oksit

    Susuz veya sönmemiş kireç

  • kalsiyumlu

    Birleşiminde kalsiyum bulunan

  • kalsiyumsuz

    Birleşiminde kalsiyum bulunmayan

  • kaltabanca

    Kaltabana yakışır (davranış)

  • kaltabanlık

    Kaltaban olma durumu

  • kaltak

    Üzeri meşin, halı vb. şeylerle kaplanmamış olan eyerin tahta bölümü

  • kaltaklık

    Toplumca hoş karşılanmayan davranışlarda bulunan kadının durumu

  • kaltakçı

    Kaltak yapan kimse

  • kalubela

    İslam inancına göre, ruhlar yaratıldığında Allah'ın "Ben sizin Tanrı'nız değil miyim?" sorusuna ruhların verdikleri "evet" cevabı

  • kalubeladan beri

    dünya kurulalı beri, çok eskiden beri

  • Kalvenci

    Kalvenizmi benimseyen

  • Kalvencilik

    Tanrı ile kul arasına hiçbir otoritenin giremeyeceğini, Hristiyanlığın eski sadeliğine dönmesini savunan I. Calvin tarafından ileri sürülen Protestanlığın özel bir kolu; Kalvenizm

  • kalya

    Sadeyağ ile pişirilen bir tür kabak veya patlıcan yemeği

  • kalyon

    Yelkenle ve kürekle yol alan, üç direkli, büyük savaş gemisi

  • kalyoncu

    Kalyonculuk yapan kimse

  • kalyonculuk

    Kalyoncunun yaptığı iş

  • kalça

    Gövdenin arka bölümünde, bacakların birleştiği yerle bel arasındaki şişkin bölge; kaide

  • kalça kemiği

    Yassı, geniş, girintisi ve çıkıntısı çok olan, leğen veya kemik çatının ön ve yan bölümlerini oluşturan bir çift kemik; oma

  • kalçalı

    Kalçası geniş olan

  • kalçalık

    Davulcuların, davulun sürtünmesine karşı giysilerini korumak amacıyla sol kalçalarına koydukları deri parçası

  • kalçasız

    Kalçası dar olan

  • kalçete

    Elle örülerek yapılan yassı halat

  • kalçın

    Üstüne başka bir şey giyilmek için abadan veya meşinden yapılan çizme biçiminde ayak giysisi

  • kalçın ağızlı

    Ağzı gevşek, geveze olan (kimse)

  • kalçıncı

    Kalçın yapan veya satan kimse

  • kalıba dökmek

    dökmecilikte erimiş madeni kalıbın içine akıtmak

  • kalıba vurmak

    biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek

  • kalıbı değiştirmek (veya dinlendirmek)

    ölmek

  • kalıbı kıyafeti yerinde olmak

    kılık kıyafeti gösterişli olmak

  • kalıbından utanmamak

    dıştan görüntüsünün verdiği etkiyi hiçe saymak

  • kalıbını basmak

    bir şeyi güvenle doğrulamak

  • kalıbının adamı olmamak

    görünüşünden beklendiği gibi olmamak

  • kalıcı

    Her zaman geçerliğini sürdürecek olan

  • kalıcı makyaj

    Özellikle dudak, göz çevresi ve kaşların belirginleştirilmesi amacıyla kişiye özel olarak seçilmiş renklerin iğne yardımıyla üst deriye zerk edilmesiyle yapılan ve çok uzun süre ciltte kalan makyaj

  • kalıcı ruj

    Dayanıklılığını uzun süre koruyan ruj

  • kalıcılık

    Kalıcı olma durumu; beka

  • kalık

    Kalmış, artmış

  • kalıklık

    Kalık olma durumu

  • kalım

    Kalmak işi

  • kalın

    Cisimlerde uzunluk ve genişlik dışında üçüncü boyutu çok olan (cisim), ince karşıtı

  • kalın bağırsak

    Sindirim borusunun ince bağırsaktan anüse kadar ortalama 1,5 metre uzunluğundaki bölümü

  • kalın incelene kadar ince süzülür

    "bir hastalık, bir sıkıntı karşısında güçlü gücünden bir parçasını yitirerek zayıflar ama zayıf olan, ölecek duruma gelir" anlamında kullanılan bir söz

  • kalın kafalı

    Geç veya güç anlayan; kalın kafa, dibek kafalı, odunağa, odun kafalı, eşek kafalı, et kafa, et kafalı, kaz kafalı, mankafa, öküz kafalı, taş kafa, taş kafalı, gabi

  • kalın kafalılık

    Kalın kafalı olma durumu; dibek kafalılık, odun kafalılık, eşek kafalılık, et kafalılık, gabilik, kaz kafalılık, mankafalık, öküz kafalılık, taş kafalılık, gabavet

  • kalın ses

    Titreşim sayısı az olan ses; alçak ses

  • kalın sesli

    Sesi kalın olan

  • kalın seslilik

    Kalın sesli olma durumu

  • kalın yağ

    Ham petrolden elde edilen, makinelerin hareketli bölümlerini yağlamakta kullanılan yoğun yağ; ağır yağ

  • kalın ünlü

    Dilin art damağa doğru kabarmasıyla oluşan ünlü; art ünlü: a, ı, o, u

  • kalınca

    Kalına yakın

  • kalınlaşma

    Kalınlaşmak işi

  • kalınlaşmak

    Kalın duruma gelmek

  • kalınlaştırma

    Kalınlaştırmak işi; kalınlatma

  • kalınlaştırmak

    Kalın duruma getirmek; kalınlatmak

  • kalınlaştırtma

    Kalınlaştırtmak işi

  • kalınlaştırtmak

    Kalınlaştırma işini yaptırmak

  • kalınlık

    Kalın olma durumu

  • kalınma

    Kalınmak işi

  • kalınmak

    Kalma işi yapılmak

  • kalıntı

    Artıp kalan şey; bakiye

  • kalıp

    Bir şeye biçim vermeye veya eski biçimini korumaya yarayan araç

  • kalıp gibi oturmak

    giysi, vücuda tam uymak

  • kalıp gibi serilmek

    yorgunluktan upuzun yatmak

  • kalıp gibi uyumak

    kımıldamadan uzun ve derin bir uyku uyumak

  • kalıp kesilmek

    olduğu gibi kalmak

  • kalıp kıyafetle adam adam olmaz

    "gösterişli bir vücut, iyi bir giyim kuşam, kişiye insanlık değeri kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kalıp sabun

    Kalıplara dökülerek yapılan sert sabun; katı sabun

  • kalıp sigarası

    Sigara sarma makinesinden çıkmış sigara

  • kalıplama

    Kalıplamak işi

  • kalıplamak

    Biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek; kalıba vurmak

  • kalıplanma

    Kalıplanmak işi

  • kalıplanmak

    Belli bir kalıp verilmek; kalıba vurulmak

  • kalıplatma

    Kalıplatmak işi

  • kalıplatmak

    Kalıba vurdurmak

  • kalıplaşma

    Kalıplaşmak işi

  • kalıplaşmak

    Belli bir biçim almak

  • kalıplaşmış

    Durumunu sürdüren, belli bir durumun dışına çıkmayan

  • kalıplaşmışlık

    Kalıplaşmış olma durumu

  • kalıplaştırma

    Kalıplaştırmak işi; kalınlatma

  • kalıplaştırmak

    Kalıplaşma işini yaptırmak; kalınlatmak

  • kalıplı

    Kalıplanmış olan

  • kalıplı kıyafetli

    Gösterişli, bakımlı olan

  • kalıplık

    Kalıp yapmaya veya koymaya yarayan şey

  • kalıplılık

    Kalıplı olma durumu

  • kalıpsız

    Kalıba dökülmemiş

  • kalıpsız kıyafetsiz

    Gösterişsiz, bakımsız olan

  • kalıpsızca

    Kalıpsız bir biçimde

  • kalıpsızlık

    Kalıpsız olma durumu

  • kalıptan kalıba girmek

    çıkar sağlamak için her duruma uymak

  • kalıpçı

    Kalıp yapan veya satan kimse

  • kalıpçılık

    Kalıpçının yaptığı iş

  • kalıt

    Kalıtım yoluyla geçmiş olan şey

  • kalıtsallık

    Kalıtsal olma durumu

  • kalıtım

    Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilemeyen özelliklerin, döllenme sırasında, dişi ve erkeğin kromozomları aracılığıyla bir kuşaktan ötekine geçmesi; soya çekim, irs, irsiyet, veraset

  • kalıtım bilimi

    Bitki, hayvan ve insan genlerinin yapısını, görevini ve bir dölden diğerine nasıl aktarıldığını inceleyen bilim; gen bilimi, genetik

  • kalıtımsal

    Soydan geçme, soydan kalma, kalıtımla ilgili; kalıtsal, irsî

  • kalıverme

    Kalıvermek işi

  • kalıvermek

    Öylece kalmak

  • kalış

    Kalmak işi

  • kama

    Silah olarak kullanılan, ucu sivri, iki ağzı da keskin uzun bıçak

  • kama basmak

    oyunda yenmek

  • kamacı

    Kama yapan veya satan kimse

  • kamacılık

    Kamacının yaptığı iş

  • kamalama

    Kamalamak işi

  • kamalamak

    Kama ile yaralamak

  • kamalı

    Kaması olan

  • Kaman

    Kırşehir iline bağlı ilçelerden biri

  • kamanço

    Yükleme, aktarma, elden ele geçirme

  • kamanço etmek

    yüklemek, aktarmak, elden ele geçirmek

  • kamara

    Gemilerde oda

  • kamaracı

    Savaş gemilerinde kamara hizmeti yapan görevli er

  • kamaramsı

    Kamarayı andıran, kamaraya benzeyen, kamara gibi

  • kamarilla

    Bir büyük güç sahibini perde arkasından yöneten kimse

  • kamarot

    Gemilerde yolcuların hizmetine bakan görevli

  • kamarotluk

    Kamarotun yaptığı iş

  • kamasız

    Kaması olmayan

  • kamaşma

    Kamaşmak işi

  • kamaşmak

    Ekşi bir şey sebebiyle dil, damak veya diş uyuşmak

  • kamaştırma

    Kamaştırmak işi

  • kamaştırmak

    Kamaşmasına neden olmak

  • kamber

    Sadık köle

  • kambersiz düğün olmaz

    her toplantıda veya her işin içinde bulunmak merakında olanlar için yarı sitem, yarı şaka olarak söylenen bir söz

  • kambiyo

    İki ayrı ülke parasının birbiriyle değiştirilmesi

  • kambiyo ajanı

    Borsalarda müşterilerin alım ve satım yapmalarını sağlayan kişi veya kuruluş

  • kambiyo cirosu

    Döviz kurunun, poliçenin ciro edilmesi ile sabit duruma getirilmesi

  • kambiyo senedi

    Poliçenin birinci kopyası veya aslı

  • kambiyocu

    Kambiyo işleriyle uğraşan kimse

  • kambiyoculuk

    Kambiyocunun yaptığı iş

  • kambiyum

    Çift çenekli bitkilerin gövde ve kökünde yer alan, yeni odun ve soymuk tabakaları oluşturarak bitkinin kalınlaşmasını sağlayan ve meristem hücrelerinden meydana gelen tabaka

  • kambriyen

    Birinci Çağ'ın ilk dönemi ve bu dönemde oluşmuş yer katmanları

  • kambriyen öncesi

    Yeryüzü tarihinde Birinci Çağ'dan daha eski, dağların ve magma olaylarının oluştuğu uzun bir zaman süresi; prekambriyen

  • kambur

    Bel veya göğüs kemiğinin eğrilmesi, raşitizm sonucu sırtta ve göğüste oluşan tümsek; çıkıntı, kambur zambur

  • kambur üstüne kambur (veya kambur kambur üstüne)

    sıkıntı ve tersliklerin üst üste geldiğini anlatan bir söz

  • kambura

    Kitapların ciltlenmesiyle sırt bölümünde oluşan yuvarlaklık

  • kambura makinesi

    Ciltçilikte, kitapların sırtını yuvarlaklaştırma ve sırt kenarlarını düzgünleştirmekte kullanılan makine

  • kambura vermek

    ciltlenecek kitabın sırtını, formalar dikildikten sonra çekiç veya makine yardımıyla yuvarlaklaştırmak

  • kambura yatmak

    ayakta duran birini sırtüstü düşürmek için gizlice arkasında iki büklüm olup eğilmek ve başka birinin onu önden üzerine itmesini sağlamak

  • kamburlaşma

    Kamburlaşmak işi

  • kamburlaşmak

    Kambur duruma gelmek

  • kamburlaştırma

    Kamburlaştırmak işi

  • kamburlaştırmak

    Kambur duruma getirmek

  • kamburluk

    Kambur olma durumu

  • kamburu çıkmak

    sırtı kambur olmak

  • kamburunu çıkarmak

    insan, kedi vb. sırtını tümsek duruma getirmek

  • kame

    Değişik renkli üst üste iki katmandan oluşan ve üstteki katmanına kabartma bir desen yapılan değerli taş

  • kamelya

    Çaygillerden, büyük, beyaz, pembe veya kırmızı renkte çiçekler açan, dayanıklı yapraklı bir bitki; Japon gülü, Çin gülü (Camellia japonica)

  • kamera

    Görüntülerin filme alınmasını sağlayan alet; alıcı

  • kamera şakası

    İzleyenleri eğlendirmek amacıyla, önceden hazırlanan bir oyunun, gizli bir yere konmuş kamera aracılığıyla, habersiz kişiler tarafından oynanması

  • kameraman

    Alıcıyı doğrudan doğruya çalıştıran ve yöneten, alıcı hareketlerini gerçekleştiren, görüntülerin filme alınmasını sağlayan kimse; çekimci, kamera

  • kameriye

    Bahçelerde yazın oturulmak için ahşap veya metalden yapılan, üstü kubbeli, kenarları açık veya kafesli, yeşillik vb. ile çevrili olan alan; çardak, gazebo

  • kameriyeli

    Kameriyesi bulunan

  • Kamerunlu

    Kamerun’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kamerî

    Ayla ilgili

  • kamerî ay

    Ay'ın tam bir devriyle hesap edilen veya ayın hareketine göre düzenlenen süre

  • kamet

    Farz olan bir namazın başlamak üzere olduğunu ifade eden, ezana benzer çağrı

  • kamet getirmek

    farz namazına durmak için kamet okumak

  • kameti artırmak

    yüksek sesle konuşmak

  • kamikaze

    İkinci Dünya Savaşı yıllarında Japonların kullandığı intihar uçağı

  • kamikazelik

    Kamikaze olma durumu

  • kamineto

    Küçük ispirto ocağı

  • kamkat ağacı

    Ana vatanı Çin olan, yaprakları sivri uçlu, oval, kenarları hafif dişli, yenilebilir meyveleri yuvarlak, sarı ve turuncu renkte narenciyeye benzer bir ağaç (Fortunella margarita)

  • kamkaz

    Kesme özelliğini yitirmiş, körleşmiş, keskin olmayan bıçak, orak vb. araç

  • kamp

    Çadır, baraka vb. eğreti araçlardan oluşturulan konak yeri

  • kamp kurmak

    kamp için kalınacak yerde gerekli düzeni sağlamak

  • kamp yapmak

    kampa girmek

  • kampa girmek

    yarışmaya iyi biçimde hazırlanabilmek için gerekli donanımı bulunan bir yerde toplu hâlde bulunmak

  • kampana

    Tekerleğin dingil üzerindeki fren mekanizması

  • kampana çalmak

    gemi, istasyon vb. yerlerde belirli vakitlerde çan çalmak

  • kampanya

    Politika, ekonomi, kültür vb. alanlarda belirli bir süredeki etkinlik dönemi

  • kampanyacı

    Kampanyaya katılan kimse

  • kampanyacılık

    Kampanyacının yaptığı iş

  • kamping

    Kamp kurma yeri

  • kamplaşma

    Kamplaşma durumu

  • kamplaşmak

    Kamplara ayrılmak, bölünmek

  • kamplaştırma

    Kamplaştırmak işi

  • kamplaştırmak

    Kamplaşma işini yaptırmak

  • kampçı

    Kamp kuran, kampta kalan kimse

  • kampçılık

    Kampçı olma durumu

  • kamu

    Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü

  • kamu davası

    Kamu adına savcının açtığı dava; amme davası

  • kamu denetçiliği

    Kamu denetçisinin yaptığı iş

  • kamu denetçisi

    Parlamento tarafından görevlendirilen, vatandaşları resmî makamların keyfî ve yasa dışı davranışlarına karşı korumakla görevli kişi veya kurum

  • kamu diplomasisi

    Bir ulusun düşüncelerini, hedeflerini, ideallerini, güncel politikalarını, kurumlarını ve kültürünü yabancı ülkelerin kamuoylarına anlatma amacıyla uygulanan politika

  • kamu düzeni

    Bütün toplumu ilgilendiren düzen

  • kamu eczacısı

    Resmî bir kurum veya kuruluşta eczacılık görevini yapan kimse

  • kamu görevlisi

    Devlet hizmetinde çalışan kişi; kamu personeli

  • kamu güvenliği

    Bir devlette zabıta hizmetleriyle halka sağlanan can ve mal güvenliği

  • kamu hizmeti

    Devlet ve öteki kamu tüzel kişileri tarafından halkın genel ve ortak gereksinimlerinin karşılanması maksadıyla yapılan hizmetlerin tümü; amme hizmeti

  • kamu hukuku

    Devlet ile kişi arasında karşılıklı olarak hak ve ödevleri düzenleyen hukuk kolu; amme hukuku

  • kamu kesimi

    Devlet eliyle yürütülen ekonomik işlerin bütünü; kamu sektörü

  • kamu kurumu

    Belirli kamu hizmetlerini yerine getirmek amacıyla oluşturulan kamu tüzel kişisi

  • kamu sağlığı

    Bir toplumda büyük halk kitlelerinin sağlık koşulları açısından içinde bulunduğu durum

  • kamu yararı

    Devletin gereksinimlerine cevap veren ve bu ihtiyaçları karşılayan, topluma yarar sağlayan değerler bütünü; amme menfaati, menafiiumumiye

  • kamu yönetimi

    Devletin yönetim faaliyetlerinin yararlı ve verimli bir biçimde düzenlenmesiyle uğraşan bilim dalı; kamu idaresi, amme idaresi

  • kamufle

    Gizlenmiş

  • kamufle etmek

    gizlemek

  • kamulaştırabilme

    Kamulaştırabilmek işi; devletleştirebilme

  • kamulaştırabilmek

    Kamulaştırma imkânı olmak; devletleştirebilmek

  • kamulaştırma

    Kamulaştırmak işi; devletleştirme, istimlak

  • kamulaştırmak

    Devlet veya kamu tüzel kişilerce, kamu yararı gerektiğinde kişinin hukukunu da koruyarak karşılığını peşin ödemek koşuluyla taşınmazların sahiplerinden izin alınmaksızın yasal yollarla tamamını veya bir kısmını almak; devletleştirmek, istimlak etmek, özelleştirmek karşıtı

  • kamulaştırılma

    Kamulaştırılmak işi; devletleştirilme

  • kamulaştırılmak

    Kamulaştırma işi yapılmak; devletleştirilmek

  • kamuoyu

    Bir konuyla ilgili halkın genel düşüncesi; halkoyu, amme efkârı, umumi efkâr, efkârıumumiye

  • kamuoyu oluşturmak (veya yaratmak)

    bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkati o düşünce etrafında toplamak ve yoğunlaştırmak

  • kamus

    Bir dilin bütün söz varlığının bir araya getirildiği büyük sözlük

  • kamusal

    Kamu ile ilgili

  • kamusal alan

    Kamuya ait, kamu ile ilgili işlerin yapıldığı yer

  • kamusallaşma

    Kamusallaşmak işi

  • kamusallaşmak

    Kamusal duruma gelmek

  • kamusallaştırma

    Kamusallaştırmak işi

  • kamusallaştırmak

    Kamusallaşma işini yaptırmak

  • kamutay

    Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurulu

  • kamyon

    Motorlu büyük yük taşıtı

  • kamyon faresi

    Yük taşıyan kamyonlarda saklanıp fırsatını bulduğunda mal çalan kimse

  • kamyoncu

    Kamyonla taşıyıcılık yapan kimse

  • kamyonculuk

    Kamyoncunun yaptığı iş

  • kamyonet

    Yük taşıyan küçük kamyon; pikap

  • kamyonetçi

    Kamyonet kullanan kimse

  • kamyonetçilik

    Kamyonetçinin yaptığı iş

  • kamyonlu

    Kamyonu olan veya bulunan

  • kamyonsuz

    Kamyonu olmayan veya bulunmayan

  • kamçı

    Bir ucuna ip, deri vb. bağlı olan vurma, dövme aracı

  • kamçı çalmak (veya vurmak)

    kamçılamak

  • kamçıbaşı

    İpek artıklarından elde edilen ve dokumacılıkta kullanılan iplik

  • kamçıkuyruk

    İyi cins kıvırcık koyun

  • kamçılama

    Kamçılamak işi

  • kamçılamak

    Kamçı ile vurmak

  • kamçılanma

    Kamçılanmak işi

  • kamçılanmak

    Kamçı ile dövülmek

  • kamçılanış

    Kamçılanmak işi

  • kamçılatma

    Kamçılatmak işi

  • kamçılatmak

    Kamçılama işini yaptırmak

  • kamçılayış

    Kamçılamak işi

  • kamçılaşma

    Kamçılaşmak durumu

  • kamçılaşmak

    Kamçı durumuna gelmek

  • kamçılı

    Kamçısı olan

  • kamçılılar

    Bir hücreli hayvanların, önlerinde hareketi sağlayan bir veya dört tane kamçı biçiminde duyargası bulunan, uzunlamasına ikiye bölünerek çoğalan bir sınıfı

  • kamış

    Buğdaygillerden, sulak, nemli yerlerde yetişen, boğumlu, sert gövdeli, şerit yapraklı bitkilerin genel adı; kargı (Phragmites australis)

  • kamış atmak (veya koymak)

    birine oyun etmek, arabozanlık etmek

  • kamış kalem

    Yazı yazmak için kullanılan ince kamıştan yapılmış kalem

  • kamış kemiği

    Baldırın arka tarafında yer alan ince, uzun kemik

  • kamışkulak

    Kulakları ince, düzgün ve dik at

  • kamışlı

    Kamışı olan

  • kamışlık

    Kamışı çok olan yer

  • kamışsı

    Gövdesi kamış gibi boş ve boğumlu olan

  • kamışçık

    Kuyumcuların kullandığı üfleç

  • kan

    Atardamar ve toplardamarların içinde dolaşarak hücrelerde özümleme, yadımlama görevlerini sağlayan plazma ve yuvarlardan oluşmuş kırmızı renkli sıvı; dem (II), hun

  • kan (veya kanı) başına çıkmak (veya sıçramak veya toplanmak)

    öfkelenmek

  • kan akmak

    savaş, çatışma, dövüş olmak

  • kan aktarımı

    Hasta veya yaralıya, kendi veya uygun bir kan grubundan damar yoluyla kan verme; kan nakli

  • kan akıtmak

    kurban kesmek

  • kan alacak damarı bilmek

    nereden veya kimden çıkar sağlanabileceğini bilmek

  • kan almak

    damardan bir miktar kan çekmek veya akıtmak

  • kan ağlamak

    büyük bir üzüntü içinde bulunmak

  • kan bankası

    Gerektiğinde hastalara aktarmak için sağlıklı kimselerden alınan kanların saklandığı yer

  • kan basıncı

    Kan hacmine ve yoğunluğuna bağlı olan atardamar içi gerilimi; tansiyon

  • kan bağı

    Aynı soydan gelme durumu

  • kan beynine sıçramak (veya çıkmak)

    çok sinirlenmek, hiddetlenmek, kontrolü yitirmek

  • kan bilimci

    Kan bilimi uzmanı; hematolog

  • kan bilimi

    Kan ve kan hücrelerini oluşturan yapılarla bu yapıların hastalıklarını ve tedavilerini konu alan bilim dalı; hematoloji

  • kan boğmak

    beynine kan hücumuyla ölmek

  • kan boşanmak

    hızlı ve çok kan akmak

  • kan davası

    Geçmişte iki aile arasında cinayetten, kan akmış olmaktan veya başka bir nedenden oluşmuş düşmanlık

  • kan davası gütmek

    intikam almak istemek

  • kan dere gibi akmak

    vücudun bir yerinden çok kan akmak veya bir savaşta çok kişi yaralanarak ölmek

  • kan doku

    Plazması ve taşıdığı yuvarlar bakımından bir doku gibi görünen kan

  • kan dolaşımı

    Kalbin sürekli olarak kasılıp gevşemesiyle kanın damarlar içinde yer değiştirmesi; dolaşım, deveran, deveranıdem

  • kan dökmek

    ölüme yol açmak, cana kıymak

  • kan gazı

    Genellikle solunum sıkıntısı çeken kimselerin kanında oksijen yerine bulunan karbondioksit

  • kan gelmek

    kanamak

  • kan gitmek

    büyük ve küçük abdestini yaparken kan gelmek

  • kan grubu

    Bireyde serum ve alyuvarların taşıdığı antijen veya antikorların türüne göre ayırıcı özellikler taşıyan grup

  • kan gövdeyi götürmek

    çok kan dökülmek

  • kan gütmek

    kan dökerek öç almak istemek

  • kan istemek

    öldürülen bir kimsenin öcünün alınmasını istemek

  • kan kanseri

    Kemik iliğinde kan hücrelerinin farklılaşması ve olgunlaşmasının bozulmasına bağlı olarak kanda akyuvarların olağanüstü çoğalmasıyla beliren bir hastalık; lösemi

  • kan kardeşi

    Birbirlerinin kanını emerek veya yalayarak ant içmek yoluyla kardeş olanlardan her biri; ant kardeşi

  • kan kardeşliği

    Kan kardeşi olma durumu

  • kan kaybetmek

    herhangi bir nedenle vücuttan çok kan akmak

  • kan kusturmak

    çok eziyet çektirmek

  • kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek

    çok eziyet çektiği hâlde durumunu iyi göstermek

  • kan kırmızısı

    Çok kırmızı; kan kırmızı

  • kan olmak

    insan öldürülmek

  • kan otu

    Gelincikgiller familyasından kan kırmızı renkte çok yıllık zehirli bir bitki

  • kan oturmak

    bir damarın çatlamasıyla sızan kan, dokular arasına akıp kalmak

  • kan pahasına

    Yaralanmayı veya ölümü göze alarak

  • kan plazması

    Kanın hücreler arası sıvı maddesi

  • kan portakalı

    Bir tür içi kırmızı portakal

  • kan pulcuğu

    Kanda bulunan, eksikliğinde pıhtılaşmanın geciktiği veya kanamaların olduğu çekirdeksiz hücre; trombosit

  • kan revan içinde

    her yanı kana bulanmış

  • kan revan içinde bırakmak

    her yanını kana bulamak

  • kan revan içinde kalmak

    her yanı kana bulanmak

  • kan serumu

    Kanın çökmesinden sonra üstünde kalan sıvı kısmı

  • kan taşı

    Kırmızı veya esmer renkte olan doğal demir oksidinden oluşan, yaralardan akan kanı durdurmak için kullanılan bir mineral; hematit

  • kan ter içinde

    çok terli, yorgun ve perişan bir durumda

  • kan ter içinde kalmak

    çok terli, yorgun ve perişan bir durumda olmak

  • kan tere batmak

    kan ter içinde kalmak

  • kan tutmak

    kan gördüğünde bayılmak

  • kan unu

    Kıl, mide enzimleri, idrar vb. maddeden, temiz, taze hayvan kanından normal işlemle elde edilen, genellikle koyu, siyaha benzer bir renkte, suda çözünmeyen, kurutulmuş bir ürün

  • kan uyuşmazlığı

    Annenin kan grubu negatif, bebeğin pozitif olduğu durumlarda ortaya çıkan, gebelik sırasında anne karnındaki bebekte hayati tehlikelere, yenidoğanda ise sarılığa sebep olan uyumsuzluk

  • kan vermek

    hastaya, yaralıya kan aktarmak

  • kan yürümek

    bir organda aşırı kan birikmek

  • kan zehirlenmesi

    Kanda hastalık yapan bakteri, virüs vb.lerin bulunmasından ileri gelen her türlü hastalık; septisemi

  • kan çanağı gibi

    kanlanan (göz)

  • kan çekmek

    yüz ve huy, anne veya baba tarafının yüzüne ve huyuna benzemek

  • kan çıbanı

    Kıl kökünden başlayarak deri altı dokusunu saran ve deride şişkinlikle beliren irinli kabartı

  • kan çıkmak

    kan dökülmek, cinayet işlenmek

  • kan şekeri

    İnsanların ve diğer hayvanların kanında bulunan glikoz

  • kana

    Geminin çektiği suyu göstermek için baş ve kıç bodoslamaları üzerine konulan işaretler

  • kana boyamak (veya bulamak veya bulatmak)

    kan içinde bırakmak

  • kana kan istemek

    kısas yapılmasını istemek

  • kana susamak

    öldürme hırsı duymak

  • kanaat

    Elindekinden hoşnut olma durumu, yeter bulma, fazlasını istememe

  • kanaat etmek

    yetinmek

  • kanaat getirmek

    kanmak, aklı yatmak, inanmak

  • kanaat gibi devlet olmaz

    "elindekiyle yetinmesini bilen kişi yokluk nedir bilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kanaat notu

    Öğretmenin bir ders yılı boyunca hakkında edindiği düşünceye göre öğrencisine verdiği not

  • kanaatkâr

    Azla yetinen, elindeki ile yetinen; kanık, kanaatli, yetingen

  • kanaatkârane

    Kanaat eden kimseye yakışır biçimde

  • kanaatkârlık

    Kanaatkâr olma durumu; kanaatlilik, kanıklık, yetingenlik

  • kanaatsiz

    Elindeki ile yetinmeyen

  • kanaatsizce

    Kanaatsiz bir biçimde

  • kanaatsizlik

    Kanaatsiz olma durumu

  • kanabilme

    Kanabilmek durumu

  • kanabilmek

    Kanma ihtimali bulunmak

  • Kanada geyiği

    Kuzey Amerika'da yaşayan bir tür iri gövdeli geyik (Cervus Canadensis)

  • Kanada kavağı

    Kuzey Amerika'da yetişen bir tür uzun kavak

  • Kanadalı

    Kanada’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kanadiyen

    Kanadalı tuzak avcılarının ceketlerine benzeyen içi kürklü veya pamuklu, şal yakalı, kemerli kruvaze ceket

  • kanadı altına almak

    korumak, himayesine almak

  • kanal

    Bazı bölgeleri sulamak, kurutmak amacıyla veya gemilerin işlemesine elverişli, insan eliyle açılmış su yolu

  • kanalcık

    Küçük kanal; kanalet

  • kanalcıklı

    Kanalcığı olan

  • kanalizasyon

    Pis ve atık suların özel kanallar aracılığıyla belli merkezlerde toplanıp atılmasını sağlayan sistem; lağım döşemi

  • kanalize

    "Yönlendirmek, bir düzene koymak" anlamındaki kanalize etmek, "yönlenmek, bir düzene konulmak" anlamındaki kanalize olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz

  • kanama

    Kanamak işi; nezif

  • kanamak

    Vücudun herhangi bir yerinden kan akmak, kan gelmek

  • kanamalı

    Kanaması olan

  • kanarya

    İspinozgillerden, yeşilimsi veya sarı tüylü, koni biçiminde küçük gagalı, ötücü kuş (Serinus canaria)

  • kanarya otu

    Çuha çiçeğigillerden, tohumları kafes kuşlarına yem olarak verilen bir bitki (Alsine media)

  • kanarya çiçeği

    Çan çiçeğigillerden, sarı renkli bir çiçek (Tropaeolum peregrinum)

  • kanaryalık

    Kanarya yetiştirilen yer

  • kanasta

    Bir tür kâğıt oyunu

  • kanat

    Kuşlarda ve böceklerde uçmayı sağlayan organ

  • kanat alıştırmak

    bir işe alışmaya çalışmak

  • kanat açmak

    birini korumak, himaye etmek

  • kanat germek

    koruması altına almak, himaye etmek

  • kanat oyuncusu

    Topla oynanan bazı takım oyunlarında hücum hattının sağ ve sol uçlarında yer alan oyuncu

  • kanat çırpmak

    uçmak

  • kanata

    Ağzı geniş, tek kulplu su kabı

  • kanatlandırma

    Kanatlandırmak işi

  • kanatlandırmak

    Kanatlanmasını, uçmasını sağlamak

  • kanatlanma

    Kanatlanmak işi

  • kanatlanmak

    Uçmaya başlamak

  • kanatlanış

    Kanatlanmak işi

  • kanatlı

    Kanadı olan

  • kanatlılar

    Böceklerin kanatlı olanlarını içine alan alt sınıf

  • kanatlılık

    Kanatlı olma durumu

  • kanatma

    Kanatmak işi

  • kanatmak

    Kanamasına yol açmak veya kanamasını sağlamak

  • kanatsız

    Kanadı olmayan

  • kanatsız kuş uçmaz

    "gereken koşullarla donanıp güçlenmeyen kişi amacına ulaşamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kanatsızlar

    Böcekler sınıfının kanatsız olan en ilkel biçimlerini kapsayan alt sınıfı

  • kanatsızlık

    Kanatsız olma durumu

  • kanatçık

    Küçük kanat

  • kanatılma

    Kanatılmak işi

  • kanatılmak

    Kanatma işi yapılmak

  • kanatış

    Kanatmak işi

  • kanaviçe

    El işleri için kullanılan seyrek dokunmuş keten bezi

  • kanayan yara olmak

    sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durumda olmak

  • kanayış

    Kanama işi

  • kanbiyit

    Hidratlı doğal demir silikat

  • kanca

    Bir şey çekmeye yarar, ucu çengelli demir çubuk

  • kanca burunlu

    Burnunun ucu dudağına doğru eğik ve ince olan (kimse)

  • kancabaş

    Başı kancaya benzer biçimde olan, altı veya sekiz çift kürekle çekilen, dar, uzun bir tür kayık

  • kancacı

    Metal zincir imalatında palet zincirlerinin ucundaki baklalarına özel kanca takan kimse

  • kancalama

    Kancalamak işi

  • kancalamak

    Kancayı bir şeye takmak

  • kancalanma

    Kancalanmak durumu

  • kancalanmak

    Kanca ile tutulmak, kancaya takılmak

  • kancalı

    Kancası olan

  • kancalı kurt

    İpsiler familyasından, 10 milimetre boyunda, ağzı çift çengelli, ince bağırsakta yaşayan asalak solucan

  • kancasız

    Kancası olmayan

  • kancayı takmak (veya atmak)

    bir kimsenin kötülüğü için uğraşmak

  • kancur

    İzmarit balığının küçüğü

  • kancık

    Hayvanlarda dişi

  • kancıklık

    Kancık olma durumu

  • kancıklık etmek

    döneklik, kalleşlik etmek

  • kancıkça

    Döneklik ederek, gizlice kötülükte bulunarak, kalleşlik ederek

  • kancıl

    Kanda yaşayan asalak

  • kandamlası

    Asya ve Avrupa'da ılıman bölgelerde yetişen kırmızı veya sarı çiçekli otsu bir bitki (Adonis)

  • kandaş

    Aynı kanı taşıyan, aynı soydan olanlardan her biri

  • kandaşlık

    Kurulan kan birliği, soy birliği

  • kandil

    İçinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı; yağ kandili

  • kandil gecesi

    Müslümanlarca kutsal sayılan ve kutlanan Berat, Miraç, Regaip ve Kadir geceleri; kandil

  • kandil günü

    Kandil gecesinden önceki gün

  • kandil simidi

    Kandil günlerinde yapılıp satılan simit

  • kandil yağı

    Kötü cins zeytinyağı

  • kandil çöreği

    Kandil günlerinde yapılıp satılan çörek

  • kandilci

    Kandil yapan veya satan kimse

  • kandilcilik

    Kandilcinin yaptığı iş

  • kandilin yağı tükenmek

    hayat sona ermek, ölmek

  • kandilisa

    Yelkenleri yerlerine çekmekte kullanılan halatların genel adı

  • kandilleşme

    Kandilleşmek işi

  • kandilleşmek

    Birbirinin kandil gününü kutlamak

  • kandilli

    Kandili olan

  • kandilli küfür

    İşitilmedik, çok ağır sövgü

  • kandilli selam

    El etek öperek, yerlere kadar eğilerek verilen selam; kandilli temenna

  • kandillik

    Kandillerin konulduğu yer

  • kandilsiz

    Kandili olmayan

  • Kandıra

    Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri

  • kandıra ağacı

    Mine çiçeğigillerden, güzel kokulu bir süs bitkisi (Lipia citriodora)

  • kandıra otu

    Buğdaygillerden, çok yıllık, sürünücü, otsu bir bitki (Calamagrostis)

  • kandırabilme

    Kandırabilmek işi

  • kandırabilmek

    Kandırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kandırma

    Kandırmak işi; kekleme

  • kandırmaca

    Kandırmak amacıyla yapılan düzen

  • kandırmak

    Kanmasını sağlamak, inandırmak; çalımlamak, yemek (II), ikna etmek, keklemek

  • kandırılma

    Kandırılmak işi

  • kandırılmak

    Kandırma işi yapılmak

  • kandırılış

    Kandırılmak işi

  • kandırış

    Kandırmak işi

  • kanepe

    Birkaç kişinin oturabileceği genişlikte koltuk

  • Kangal

    Sivas iline bağlı ilçelerden biri

  • kangal

    Tel, kurşun boru gibi uzun ve bükülebilir şeylerin halka biçiminde sarılmasıyla yapılan bağ

  • Kangal köpeği

    Anadolu'da Sivas yöresinde yetiştirilen, burnu ve ağzı siyah, kulakları düşük, kuyruğu sırtına doğru düzgün kıvrım yaparak duran bir tür köpek

  • kangallama

    Kangallamak işi

  • kangallamak

    Kangal durumuna getirmek

  • kangallanma

    Kangallanmak işi

  • kangallanmak

    Kangal durumuna getirilmek

  • kangren

    Vücudun herhangi bir yerindeki dokunun oraya kan gelmemesi sonucu ölmesi

  • kangren olmak

    vücudun herhangi bir yerindeki doku, kan gelmemesi sonucu ölmek

  • kangrenleşme

    Kangrenleşmek işi

  • kangrenleşmek

    Kangren olmak

  • kangrenleştirme

    Kangrenleştirmek durumu veya biçimi

  • kangrenleştirmek

    Kangren durumunun ortaya çıkmasına sebep olmak

  • kangrenli

    Kangreni olan

  • kanguru

    Kangurugillerden, Avustralya'da yaşayan, iri, otçul, memeli, ön ayakları kısa, art ayakları ile kuyruğu uzun ve güçlü, başı küçük, dişisinin karnında yavrularını taşıyacak bir kesesi bulunan keseli hayvan (Macropus giganteus)

  • kangurugiller

    Memelilerden, sıçrayıcı, keseli hayvanlar familyası

  • kani

    Kanaat getirmiş, inanmış

  • kani olmak

    kanaat getirmiş olmak, inanmak

  • kanilik

    Kani olma durumu

  • kaniş

    Uzun, kıvırcık tüylü bir cins köpek

  • kanka

    Kardeş kadar yakın olan kimse

  • kankalık

    Kanka olma durumu

  • kankan

    Kadınların oynadığı hareketli bir Fransız dansı

  • kankırmızı

    Çok daha baskın; kankızıl

  • kanlama

    Kanlamak işi

  • kanlamak

    Kana bulamak

  • kanlandırma

    Kanlandırmak işi

  • kanlandırmak

    Kanlanmasını sağlamak

  • kanlanma

    Kanlanmak işi

  • kanlanmak

    Kan bulaşmak

  • kanlı

    Kan bulaşmış

  • kanlı bıçaklı

    Birbirlerini öldürecek kadar düşman olan (kimse)

  • kanlı bıçaklı olmak

    aralarında herhangi bir nedenden dolayı birbirini öldürecek kadar düşmanlık bulunmak

  • kanlı canlı

    Sağlıklı, sapasağlam, vücut sağlığı yüzünden belli olan (kimse)

  • kanlı gömlek gizlenemez

    "bazı kötü şeylerin gizlenmesi mümkün değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • kanlı katil

    Çok insan öldürmüş veya birini vahşice öldürmüş kimse

  • kanlı yaş (veya yaşlar) dökmek

    büyük üzüntüyle ağlamak

  • kanlıca

    İğne yapraklı ağaçların bulunduğu orman zeminlerinde sonbahar aylarında yetişen, sapı ve şapkası turuncu tonlarında, berelendiğinde kırmızı sıvı salgılayan, bazitli bir tür mantar; çıntar (Lactarius deliciosus)

  • kanlılık

    Kanlı olma durumu

  • kanlısı olmak

    birinin katili olmak

  • kanma

    Kanmak işi

  • kanmak

    Söylenilen sözün, anlatılan konunun doğruluğuna inanmak

  • kanmamazlık

    bk. kanmazlık

  • kanmazlık

    İhtiyacını veya isteğini yeteri kadar karşıladığı hâlde yeterli bulmama

  • kano

    Kürekle yürütülen dar, uzun, hafif tekne

  • kanon

    Herhangi bir konuda otoritelerinin belirlediği seçimler bütünü

  • kanotiye

    Düz kenarlı şapka

  • kanser

    Bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren hastalık; amansız hastalık, incitmebeni, dokunmabana

  • kanser bilimi

    Kanseri ve ona yol açan hastalıkları inceleyen tıp dalı; kanseroloji

  • kanser bilimsel

    Kanser bilimi ile ilgili; kanserolojik

  • kanserleşme

    Kansere dönüşme

  • kanserleşmek

    Kansere dönüşmek, kanser durumunu almak

  • kanserleştirme

    Kanserleştirmek durumu

  • kanserleştirmek

    Bir organı kanser durumuna getirmek

  • kanserli

    Kanser niteliğinde olan

  • kanserojen

    Kanser yapıcı özelliği olan

  • kansız

    Kanı olmayan

  • kansız cansız

    Kanı az olan, zayıf, bitkin (kimse)

  • kansızlaşma

    Kansızlaşmak işi

  • kansızlaşmak

    Kanı azalmak, kansız kalmak

  • kansızlık

    Kanda alyuvar sayısının ve hemoglobin miktarının azalmasından ileri gelen bir hastalık durumu; anemi

  • kant

    Şeker ve limonla içilen sıcak su

  • kantar

    Ağırlık sıfırken yatay duran bir kaldıraç koluna dik olarak tutturulmuş bir ibrenin sapmasıyla kütleleri tartan araç

  • kantar ağası

    Çarşı ve pazarlarda tartı araçlarını denetleyen görevli

  • kantar kolu

    Üzerinde kantar topunun bulunduğu ve hareket ettiği demir çubuk

  • kantar topu

    Kantarda bir ağırlık tartılırken dengeyi sağlayan, kantar kolu üzerinde hareket ettirilebilen metal küre

  • kantara çekmek (veya vurmak)

    bir şeyi tartmak

  • kantarcı

    Kantar yapıp satan kimse

  • kantarcılık

    Kantarcının yaptığı iş

  • kantariye

    Çarşıya, pazara getirilen şeylerden alınan tartı vergisi

  • kantarlama

    Kantarlamak işi

  • kantarlamak

    Kantarla ağırlığını ölçmek

  • kantarlı

    Çok ağır

  • kantarlı küfür

    Ağır sövgü

  • kantarlık

    Kantar ölçüsünde olan

  • kantarlıyı savurmak

    ağır bir biçimde sövmek

  • kantarma

    Azılı atları zapt etmek için dillerini bastıracak biçimde yapılmış demir araç

  • kantaron

    Kantarongillerden, hekimlikte kullanılan, sarı çiçekli, acı köklü, küçük bir bitki (Gentiana lutea)

  • kantarongiller

    Yaprakları karşılıklı, çiçekleri er dişi, birleşik çanak yaprakları 4-5 tane, birleşik taç yaprakları 4-12 tane olan, kapsül tipi meyveli, bir, iki veya çok yıllık, otsu ve çalımsı bitkilerin içinde bulunduğu familya (Gentianaceae)

  • kantarı belinde

    Gözü açık, aldatılmaz (kimse)

  • kantarın topunu kaçırmak

    ölçüyü kaçırıp aşırı davranmak

  • kantat

    Kahramanlık ve din konularında yazılıp bestelenen şiir veya bu şiirin orkestra eşliğindeki tek veya çok sesli bestesi

  • kantin

    Kışla, fabrika, okul vb. yerlerde yiyecek ve içecek maddelerinin satıldığı yer

  • kantinci

    Kantin işleten kimse

  • kantincilik

    Kantincinin yaptığı iş

  • kantiyane

    Kızılkantarongillerden, hekimlikte iştah açıcı olarak kullanılan bir tür bitki (Gentiana)

  • kanto

    Tuluat tiyatrolarında oyundan önce genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı gösteri

  • kantocu

    Kanto söyleyen kadın

  • kantoculuk

    Kantocunun yaptığı iş

  • kanton

    İsviçre Konfederasyonu'nu oluşturan devletlerden her biri

  • kantonit

    Doğal bakır sülfürü

  • Kantçı

    Kant felsefesi yanlısı olan

  • Kantçılık

    XVIII. yüzyılda yaşamış olan Alman düşünürü İmmanuel Kant’ın felsefesini çıkış noktası alan düşünce doğrultularının ortak adı

  • kanun

    Geçerli olan kural

  • kanun adamı

    Yöneticiliği sırasında kanunlara uymaktan vazgeçmeyen, kanunları uygulayan kimse

  • kanun hükmünde kararname

    Bakanlar kurulu tarafından yayımlanan ve kanun değerinde olan karar

  • kanun maddesi

    Kanun, tüzük ve yönetmeliklerin ayrı ayrı hükümlerini gösteren bölüm

  • kanun çıkarmak

    Türkiye Büyük Millet Meclisi kanun hazırlayarak kabul etmek

  • kanuncu

    Yasa yapan

  • kanunculuk

    Kanuncunun yaptığı iş

  • kanunen

    Yasa gereğince, yasal olarak

  • kanuniyet kesbetmek

    yasa niteliğini kazanmak, yasa durumu almak, yasalaşmak

  • kanunname

    Kanunların toplandığı kitap

  • kanunsuz

    Yasaya aykırı

  • kanunu çiğnemek

    yasal olmayan iş yapmak

  • kanyon

    Genellikle yatay tabakalı arazilerde akarsu aşındırmasıyla oluşmuş basamaklı boğaz şeklinde dar vadi; dar boğaz, kapuz, klüz

  • kanyoncu

    Kanyonculuk sporuyla ilgilenen kimse

  • kanyonculuk

    Kanyonda belirlenmiş bir noktadan başka bir noktaya ulaşmak üzere yürüyüş, kampçılık, yüzme, kaya tırmanışı vb. sporların tekniklerinin birlikte kullanıldığı doğa sporu

  • kançılar

    Elçiliklerde, konsolosluklarda yazı ve evrak işlerini yürüten görevli

  • kançılarlık

    Kançıların yaptığı iş

  • kançılarya

    Elçilik ve konsolosluklarda yönetimle ilgili görevlilerin çalıştığı yer

  • kanı

    Bir konuda kesin delillere dayanmadan varılan yargı

  • kanı ayaklı

    Çocukluk çağından çıkmış genç kız

  • kanı bozuk

    Soysuz (kimse)

  • kanı bozukluk

    Kanı bozuk olma durumu

  • kanı donmak (veya çekilmek)

    donakalmak, çok şaşırmak

  • kanı içine akmak

    derdini dışa vuramamak

  • kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar

    "kötülük, kötülük yapılarak düzeltilmez ancak iyilik yapılarak ortadan kaldırılır" anlamında kullanılan bir söz

  • kanı kaynamak

    coşkun ve kıpırdak olmak

  • kanı kurumak

    çok usanmak, çok bıkmak

  • kanı sulanmak

    kansızlığa uğramak

  • kanı sıcak

    Sevimli, kendini çabuk sevdiren (kimse)

  • kanı sıcaklık

    Kanı sıcak olma durumu

  • kanı temizlenmek

    öldürülenin arkasından, öldüren kişi veya yakınlarından birini öldürerek öç almak

  • kanı ısınmak

    birine karşı yakınlık duymak

  • kanıkma

    Kanıkmak işi

  • kanıkmak

    Kanmak, gönlü kanmak

  • kanıksama

    Kanıksamak işi

  • kanıksamak

    Çok tekrarlama sebebiyle yadırgamaz olmak; alışmak

  • kanıksatma

    Kanıksatmak işi

  • kanıksatmak

    Kanıksama işini yaptırmak

  • kanıksayabilme

    Kanıksayabilmek durumu

  • kanıksayabilmek

    Kanıksama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kanıksayış

    Kanıksamak işi

  • kanına dokunmak

    çok sinirlenmek

  • kanına ekmek doğramak

    birinin ölümüne yol açarak sevinmek

  • kanına girmek

    birini aklında olmayan veya istemediği bir düşünceye, davranışa yönlendirmek

  • kanına işlemek

    bir şeyi aşırı ölçüde benimsemek

  • kanına susamak

    belasını aramak

  • kanına çılgınlık yürümek

    gözü hiçbir şeyi görmemek, aşk vb. duyguların etkisiyle ne yaptığını bilmemek, aklı başından gitmek

  • kanını emmek

    insafsızca sömürmek

  • kanını içine akıtmak

    sıkıntısını belli etmemek

  • kanını kaynatmak

    heyecanlandırmak, coşturmak

  • kanını kurutmak

    canından bezdirmek

  • kanını yerde koymak

    birini öldüreni ölümle cezalandırmamak

  • kanırma

    Kanırmak işi

  • kanırmak

    Bir şeyi eğip zorlayarak yerinden çıkarmak veya çıkarmaya çalışmak

  • kanırtma

    Kanırtmak işi

  • kanırtmak

    Büküp zorlayarak yerinden oynatmak

  • kanırtmaç

    Bir şeyi kanırmak için kullanılan değnek veya araç, bir tür kaldıraç

  • kanısında olmak

    inancında olmak, kanaatinde olmak

  • kanıt

    Bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini kanıtlamaya yarayan belge; burhan, ispat, argüman

  • kanıtlama

    Kanıtlamak işi; ispat, ispatlama

  • kanıtlamak

    Kanıt göstererek bir şeyin gerçek yönünü ortaya çıkarmak; ispatlamak, ispat etmek

  • kanıtlandırma

    Kanıtlandırmak işi; ispatlandırma

  • kanıtlandırmak

    Bir düşünceyi, bir savı yeterli delillerle doğrulamak, belgelemek ve açıklamak; ispatlandırmak

  • kanıtlanma

    Kanıtlanmak işi; ispatlanma

  • kanıtlanmak

    Kanıtlama işi yapılmak; ispatlanmak

  • kanıtlanış

    Kanıtlanmak işi; ispatlanış

  • kanıtlayabilme

    Kanıtlayabilmek işi; ispatlayabilme

  • kanıtlayabilmek

    Kanıtlama ihtimali veya imkânı bulunmak; ispatlayabilmek

  • kanıtlayış

    Kanıtlamak işi; ispatlayış

  • kanıtlı

    Kanıtı olan; ispatlı

  • kanıtsama

    Kanıtsamak işi

  • kanıtsamak

    Kanıt, belge veya delil olarak kabul etmek

  • kanıtsız

    Kanıtı olmayan; ispatsız

  • kanıtsızlık

    Kanıtsız olma durumu; ispatsızlık

  • kanıverme

    Kanıvermek durumu

  • kanıvermek

    Çabucak ve kolaylıkla kanmak

  • kanıya varmak

    belli bir kanı edinmiş olmak

  • kanıyla ödemek

    yaptığının cezasını hayatıyla ödemek

  • kanış

    Kanmak işi

  • kaolinit

    Arı kilin temel maddesini oluşturan hidratlı bentonit

  • kaolinli

    Birleşiminde arı kil bulunan

  • kaos

    Evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu

  • kaotik

    Kargaşa içinde olan

  • kap

    İçi gaz, sıvı veya katı herhangi bir maddeyi alabilen oyuk nesne

  • kap kacak

    Tencere, tava, sahan, tabak vb. mutfak eşyası; kap (I)

  • kapak

    Her türlü kabın üstünü örtmeye veya bir deliği kapamaya yarayan nesne

  • kapak atmak

    aşırı, tıka basa dolmuş olmak

  • kapak bıçkıcısı

    Kapak bıçkısında çalışan işçi

  • kapak bıçkısı

    Kaba tahtaları boylamasına biçen ve düzelten, birkaç testereli bıçkı tezgâhı

  • kapak kızı

    Moda, dekorasyon, magazin vb. ile ilgili resimli dergilerin kapak sayfalarına fotoğrafı basılan genç kız

  • kapak tahtası

    Biçilen tomruğun tahtalarından en dışta kalan parçası

  • kapak takımı

    Alafranga tuvaletin üstündeki kapak, oturak ve vidaların bütünü

  • kapak taşı

    Lağım, su yolu vb.nin gereken yerlerinde bırakılan deliğin üzerini örten geniş ve yassı taş; kapaklık

  • kapak yıldızı

    Moda, magazin, dekorasyon vb. ile ilgili resimli dergilerin kapak sayfalarına fotoğrafı basılan ünlü kimse

  • kapaklanma

    Kapaklanmak işi

  • kapaklanmak

    Ayağı takılıp yüzüstü düşmek

  • kapaklanış

    Kapaklanmak işi

  • Kapaklı

    Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri

  • kapaklı

    Kapağı olan

  • kapaklı valf

    Emme ile açılan, ağırlık ile kapanan valf

  • kapaklık

    Kapak yapmaya özgü

  • kapaksız

    Kapağı olmayan

  • kapakçık

    Küçük kapak

  • kapalı

    Kapanmış olan, açılmamış, açık karşıtı

  • kapalı bölge

    Ulaşım, ekonomi, nüfus hareketleri ve iletişim bakımından dışarıyla bağlantısı bulunmayan yer

  • kapalı devre

    İçinden sürekli olarak akım geçen elektrik devresi

  • kapalı devre yayını

    Belirli bir alan içerisinde hedef kitleye ulaştırmak üzere genellikle kablo bağlantısı ile yapılan ses ve görüntü yayını

  • kapalı duruşma

    Mahkemede görevlilerden ve orada bulunmak üzere özel izin alanlardan başkasının bulunmadığı duruşma

  • kapalı duruşma yapmak

    duruşmaları gizli sürdürmek

  • kapalı geçmek

    bir konuda önemli noktaya değinmemek

  • kapalı gişe

    Bütün biletleri satılmış bir biçimde

  • kapalı görüş

    Cezaevlerindeki tutukluların yakınlarıyla belirli günlerde, aralarında birbirleriyle teması engelleyen fiziksel engel bulunan bir ortamda yüz yüze görüşmesi

  • kapalı hava

    Gökyüzünde çok sayıda koyu renkli bulut olan hava

  • kapalı hece

    Ünsüzle biten hece: Kalk, bak gibi

  • kapalı kalp ameliyatı

    Kalbin fizyolojik çalışması durdurulmadan, koltuk altından, meme altından ve kaburgalar arasından kalbe ulaşılmasını sağlayan küçük kesiler açılarak yapılan kalp ameliyatı

  • kapalı kutu

    İçindekini belli etmeyen, sır saklayan (kimse)

  • kapalı olmak

    iş yapmamak

  • kapalı otopark

    Apartman, alışveriş merkezi vb.nin bodrum katlarında, müstakil evlerin bahçelerinde otomobil vb. taşıtların konulduğu kapalı alan; kapalı garaj

  • kapalı oturum

    Genellikle ilgililerden başkasının katılmasına, dinlemesine izin verilmeyen toplantı; gizli celse, gizli oturum, hafi celse, açık oturum karşıtı

  • kapalı rejim

    Dış ülkelerle ilişki kurmayan siyasi düzen

  • kapalı tohumlular

    Açık tohumlularla tohumlu bitkileri içine alan bitkiler dünyasının bir alt şubesi

  • kapalı toplum

    Dış dünya ile her türlü ilişkisini kesmiş olan insan topluluğu

  • kapalı tribün

    Açık havadaki spor karşılaşmalarında seyircileri yağmurdan ve güneşten korumak için üstü kapalı olarak yapılmış bölüm

  • kapalı yer korkusu

    Dar ve kapalı yerlerde duyulan kaygı veya korku; klostrofobi

  • kapalı yetişmek

    toplum hayatına girmeden, karışmadan yetişmek

  • kapalı yüzme havuzu

    Kapalı bir mekân içine alınmış, suyu vücut ısısına uygun derecede ısıtılan, yüzme sporunun yapıldığı havuz

  • kapalı çarşı

    Dükkân ve ara yollarının üzeri tonoz ve kubbelerle örtülü çarşı

  • kapalılık

    Kapalı olma durumu

  • kapama

    Kapamak işi

  • kapamacı

    Hazır giysi takımı satan kimse

  • kapamak

    Bir açıklığı örtmek için bir şeyi, açık yerin üzerine getirmek

  • kapamaç

    Kilit, sürgü, toka vb.ni kapalı tutmaya yarayan düzenek

  • kapan

    Bazı hayvanları yakalamak için kullanılan, hayvanın ayağının değmesiyle işleyen tuzak

  • kapan duygu

    Yalnız başına ilerleyen, belli bir sebebi bulunmayan, öbür hastalıklı durumlara bağlı olmayan hastalık; idiyopati

  • kapan kapana

    Yağma edilir bir biçimde (satılmak)

  • kapan kurmak

    bir hayvanı tuzağa düşürmek için kapan hazırlamak

  • kapana düşmek (veya girmek veya kısılmak veya konmak veya tutulmak veya yakalanmak)

    birinin oyununa gelmek, tuzağa düşmek

  • kapana düşürmek (veya kıstırmak)

    hile ile yakalamak

  • kapana sıkıştırmak

    birini zor durumda bırakmak

  • kapanabilme

    Kapanabilmek işi

  • kapanabilmek

    Kapanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kapanca

    Küçük kapan

  • kapancı

    Kapanın başında bulunan görevli

  • kapaniçe

    Padişah ve yüksek rütbeli din ve devlet görevlilerinin giydiği kolsuz, uzun, geniş yakalı kürk

  • kapanma

    Kapanmak işi

  • kapanmak

    Kapalı duruma gelmek

  • kapanık

    Kapanmış

  • kapanıklık

    Kapanık olma durumu

  • kapanın elinde kalmak

    çok istenir ve aranır olmak

  • kapanış

    Kapanmak işi

  • kaparoz

    Yolsuzca veya zorla elde edilen mal

  • kaparozcu

    Birinin malını yasal olmayan yollarla ele geçiren kimse

  • kaparozculuk

    Kaparozcu olma durumu

  • kaparozlama

    Kaparozlamak işi

  • kaparozlamak

    Yolsuzca veya zorla birinin malını ele geçirmek

  • kapasite

    Bir şeyi içine alma, sığdırma sınırı, kapsama gücü; sığa

  • kapasiteli

    Kapasitesi olan

  • kapasitesiz

    Kapasitesi olmayan

  • kapasitesizlik

    Kapasitesiz olma durumu

  • kapatabilme

    Kapatabilmek işi

  • kapatabilmek

    Kapatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kapatma

    Kapatmak işi

  • kapatmak

    Kapama işini yapmak

  • kapattırma

    Kapattırmak işi

  • kapattırmak

    Kapatma işini birine yaptırmak

  • kapatılabilme

    Kapatılabilmek işi

  • kapatılabilmek

    Kapatılma ihtimali bulunmak

  • kapatılma

    Kapatılmak işi

  • kapatılmak

    Kapatma işine konu olmak veya kapatma işi yapılmak

  • kapatılış

    Kapatılmak işi

  • kapatıverme

    Kapatıvermek işi

  • kapatıvermek

    Aniden kapatmak

  • kapatış

    Kapatmak işi

  • kapayabilme

    Kapayabilmek işi

  • kapayabilmek

    Kapamaya gücü yetmek

  • kapayış

    Kapamak işi

  • kapağı atmak

    sıkıntısız, rahat bir yere sığınmak, kaçıp kurtulmak

  • kapik

    Rublenin yüzde biri değerinde para birimi

  • kapitalistleşme

    Kapitalistleşmek durumu

  • kapitalistleşmek

    Sermayeci duruma gelmek

  • kapitalistleştirme

    Kapitalistleştirmek işi

  • kapitalistleştirmek

    Sermayeci duruma getirmek

  • kapitalizasyon

    Sermayeye dönüştürme işi

  • kapitone

    İçi pamuk veya yün vatka ile doldurularak dikilmiş, döşemelik veya giyim eşyası yapımında kullanılan kumaş

  • kapitülasyon

    Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları

  • kapiş

    "Anladın mı?" anlamında kullanılan bir söz

  • kapkara

    Çok kara, her yanı kara; simsiyah

  • kapkaranlık

    Çok karanlık

  • kapkaç

    Kapıp kaçmak yoluyla yapılan bir hırsızlık türü

  • kapkaççı

    Kapıp kaçmak yoluyla hırsızlık yapan kimse

  • kapkaççılık

    Kapkaççı olma durumu

  • kaplam

    Bir kavramın ve o kavramı dile getiren terimin içerdiği varlıkların ve bireysel olayların bütünü; kapsam, şümul

  • kaplama

    Kaplamak işi; istila

  • kaplamacı

    Altın, gümüş vb. değerli madenlerle kaplama işi yapan kimse

  • kaplamacılık

    Kaplamacının yaptığı iş

  • kaplamak

    Her yanını örtmek; istila etmek

  • kaplamalı

    Bir şeyle kaplanmış

  • kaplamalı mobilya

    Yüzeyleri ağaç, plastik vb. levhalarla kaplanmış mobilya

  • kaplamlı

    Birçok şeyi kaplamı içine alan

  • kaplamsal

    Kavramla ilgili bütün özellikleri bir arada bulunduran

  • kaplamsallık

    Kaplamsal olma özelliği

  • kaplan

    Kedigillerden, enine siyah çizgili, koyu sarı postu olan, Asya'da yaşayan çevik ve yırtıcı hayvan (Felis tigris)

  • kaplan atlaması

    Çift ayakla sıçrayıp kazanılan uçma hızıyla araç veya canlı engeller üzerinden aştıktan sonra, karşıdaki yardımcının omuzlarına dayanıp hız keserek ayaküstü düşme

  • kaplan böcek

    Başka böceklerle beslenerek en çok tarım için yarar sağlayan kaplan böcekler familyasının örnek türü; uyuz sineği (Cicindela campestris)

  • kaplan böcekler

    Zararlı böcekleri avlayarak bitki, hayvan ve insan sağlığına yardımcı olan, güzel renkli, kın kanatlı böcekler familyası

  • kaplan derisi

    Deri sanayisinde çok tutulan ve kadın giysisi yapımında kullanılan deri

  • kaplanma

    Kaplanmak işi

  • kaplanmak

    Kaplama işi yapılmak

  • kaplanış

    Kaplanmak işi

  • kaplatma

    Kaplatmak işi

  • kaplatmak

    Kaplama işini yaptırmak

  • kaplattırma

    Kaplattırmak işi

  • kaplattırmak

    Kaplatma işini yaptırmak

  • kaplatış

    Kaplatmak işi

  • kaplayabilme

    Kaplayabilmek işi

  • kaplayabilmek

    Kaplama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaplayıverme

    Kaplayıvermek işi

  • kaplayıvermek

    Çabucak kaplamak

  • kaplayış

    Kaplamak işi

  • kaplumbağa

    Kaplumbağalardan, çok sert ve kemiksi bir kabuk içinde yaşayan, ağır ağır yürüyen, dört ayaklı, sürüngen hayvan; bağa, tosbağa (Testudo)

  • kaplumbağa gibi

    soğukkanlı ve yavaş hareket eden (kimse)

  • kaplumbağa yürüyüşü

    Çok ağır yürüyüş

  • kaplumbağalar

    Sürüngenlerden, kara ve deniz kaplumbağalarının türlü cinslerini içine alan takım

  • kaplı

    Kaplanmış olan

  • kaplıcalık

    Kaplıcaya uygun, kaplıcada kullanmaya yarayan

  • kaplık

    Kap kacak koymaya yarayan yer

  • kaplılık

    Kaplı olma durumu

  • kapma

    Kapmak işi

  • kapmaca

    Hızla kapma

  • kapmak

    Birdenbire yakalayarak, çekerek almak

  • kapnisit

    Hidratlı doğal alüminyum fosfat

  • kapora vermek

    güvenmelik vermek

  • kaporalı

    Güvenmeliği olan

  • kaporasız

    Güvenmeliği olmayan

  • kaporta

    Otomobilde kaput veya ön kapak

  • kaporta kafesi

    Kaportadaki camları kırılmadan korumak için cam üzerine tutturulan metal çubuklar

  • kaportacı

    Otomobil kaportalarını onaran veya değiştiren usta

  • kaportacılık

    Kaportacının yaptığı iş

  • kapri

    Paçası, bileğin biraz üstü ile diz arasında olan pantolon

  • kapris

    Geçici, düşüncesizce, değişken istek

  • kapris yapmak

    değişken, geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak

  • kaprisli

    Kaprisi olan

  • kaprislilik

    Kaprisli olma durumu

  • kaprissiz

    Kaprisi olmayan

  • kaprissizce

    Kaprissiz bir biçimde

  • kaprissizlik

    Kaprissiz olma durumu

  • kapriçyo

    Çalgı veya ses için bestelenmiş, serbest biçimde parça

  • kapsam

    Bir şeyin içinde bulunan veya içine aldığı ögelerin bütünü; şümul

  • kapsama

    Kapsamak işi

  • kapsama alanı

    Telsiz ve cep telefonlarıyla konuşmanın yapılabileceği alan

  • kapsamak

    İçine almak, sınırları içine almak; şamil olmak

  • kapsamlı

    Kapsamı olan

  • kapsamlılık

    Kapsamlı olma durumu; bütüncüllük, şümullülük

  • kapsamını genişletmek

    bir şeyin sınırları içine giren ögeleri genişletmek; şümullendirmek

  • kapsatma

    Kapsatmak işi

  • kapsatmak

    Kapsatma işini yaptırmak

  • kapsayabilme

    Kapsayabilmek işi

  • kapsayabilmek

    Kapsama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kapsayıcı

    Bütün özellikleri ve incelikleri içine alan tanım, kısır döngü karşıtı

  • kapsayıcılık

    Kapsayıcı olma durumu

  • kapsayış

    Kapsamak işi

  • kapsül

    Ateşli silahlarda horozun veya iğnenin çarpmasıyla ateş alan, bir tür özel barutla dolu, küçük, yuvarlak metal parça

  • kapsız

    Kabı olmayan

  • kapsızlık

    Kapsız olma durumu

  • kaptan

    Gemi yönetimiyle ilgili en yüksek görevli

  • kaptan köşkü

    Kaptanın gemiyi yönettiği, geminin üst katında bulunan bölüm; kaptan köprüsü, köprü üstü

  • kaptan pilot

    Uçakta sorumlu ve en yetkili pilot; kaptan

  • kaptanlık

    Kaptan olma durumu

  • kaptanpaşakuzusu

    Dalga tepelerinin çatlamasıyla oluşan, deniz üzerinde dizi hâlinde görünen beyazlık

  • kaptanıderya

    Osmanlı Devleti’nde deniz kuvvetlerinin en büyük askerî ve idari amiri, deniz kuvvetleri komutanı; kaptan paşa

  • kaptıkaçtı

    Yolcu taşımakta kullanılan motorlu küçük taşıt

  • kaptırma

    Kaptırmak işi

  • kaptırmak

    Bir şeyin ele geçirilmesine, kapılmasına yol açmak

  • kaptırış

    Kaptırmak işi

  • kapuska

    Etle pişirilmiş lahana yemeği

  • kaput

    Asker paltosu

  • kaput etmek

    kâğıt oyununda karşısındakini tek sayı alma imkânından yoksun bırakmak

  • kaput gitmek (veya olmak)

    kâğıt oyununda hiçbir sayı alamamak

  • kaputluk

    Kaputların konulduğu yer

  • kapuz

    İçine girilmeyen sık orman

  • kapuçino

    Süt ve süt köpüğü ile hazırlanan İtalyan kahvesi

  • Kapya biberi

    Kalın etli, kırmızı, iri ve tatlı bir tür biber; Kapya biber

  • kapçak

    Uzun saplı büyük kanca

  • kapçık

    Küçük kap

  • kapçık meyve

    Kestane, meşe palamudu, ceviz gibi kuru ve sert kabuğu içi ile kaynaşmış olan, çatlamaz, bir evcikli, tek taneli katı meyve

  • kapçıklı

    Kapçığı olan

  • kapı

    Bir yere girip çıkarken geçilen ve açılıp kapanma düzeni olan duvar veya bölme açıklığı; bap

  • kapı almak (veya yapmak)

    tavla oyununda bir haneye üst üste iki pul getirmek ve o hanenin karşı oyuncu tarafından kullanılmasını engellemek

  • kapı aralamak

    bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak

  • kapı aramak

    ev ziyareti yapmak istemek

  • kapı açmak

    bir şeyin sözünü etmek veya bir işe başlamak

  • kapı ağası

    Av dışında padişahın yanında bulunan iç ağaların en büyüğü olan görevli

  • kapı ağzı

    Kapının hemen yanı

  • kapı baca açık (olmak)

    korunmaya alınmamış (olmak)

  • kapı bir komşu

    Bitişikte oturan komşu

  • kapı duvar

    Ses seda çıkmaması durumu

  • kapı dışarı etmek (veya atmak)

    kovmak, dışarı atmak

  • kapı gibi

    iri vücutlu (kimse)

  • kapı halkı

    Sadrazam, vezir, eyalet valileri, beylerbeyleri vb. devlet büyükleri yanında hizmet gören kimselere verilen genel ad

  • kapı kadar

    çok enli ve uzun olan

  • kapı kapamaca

    Tamamıyla, toptan, hep birden

  • kapı kapı aramak

    her yeri aramak

  • kapı kapı dolaşmak (veya gezmek)

    ev ev gezmek

  • kapı kethüdası

    Osmanlı egemenliği altındaki beyliklerin, yabancı devletlerin, eyalet valilerinin, vezir ve beylerbeylerinin devletle ilgili işlerine bakan görevli; kapı kâhyası

  • kapı kolu

    Kapıyı açmaya veya kapamaya yarayan, genellikle metalden yapılmış nesne

  • kapı komşu

    Apartmanda aynı katta, sokakta karşı veya yan tarafta bulunan komşu; kapı karşı komşu

  • kapı komşusu yapmak (veya etmek)

    bir yere sık gidip gelmek

  • kapı kulu

    Osmanlılarda, devletten ödenek alan, sürekli görev yapan atlı ve yaya askerlerden oluşan teşkilat

  • kapı mandalı

    Kapının kapalı tutulmasına yarayan, aşağı yukarı veya sağa sola hareket ettirilerek kullanılan, demir veya tahtadan araç; kargaburnu, tırkaz

  • kapı oğlanı

    Kapı çuhadarı yamağı

  • kapı perdesi

    Rüzgâr ve soğuktan korunmak için kalın kumaştan veya deriden yapılmış örtü, perde

  • kapı tokmağı

    Kapıya asılan ve vurarak kapı çalmaya yarayan, genellikle demirden bir halkası olan, türlü biçimlerde metal aksam

  • kapı yapmak

    bir şey istemek veya söylemek için karşısındakini önceden başka sözlerle hazırlamak

  • kapı yoldaşı

    Aynı yerde ve görevde çalışanlardan her biri

  • kapı zili

    Dışarıdan birinin geldiğini içeridekilere haber vermek için ev ve iş yerlerinin kapılarına yakın bir yere takılan zil

  • kapı çuhadarı

    Osmanlı devlet teşkilatında ayak işlerinde, özellikle postacılık görevinde çalıştırılan kimse

  • kapıaltı

    Mahkûmların hapishaneye girerken çırılçıplak arandıkları yer

  • kapıcı

    Apartman, site vb. yerlerde bekçilik, temizlik, alışveriş gibi işlerle görevli kimse

  • kapıcık

    Yumurtacığın tepesinde bulunan ve yumurtacık zarlarının iyice bitişmemesinden oluşan ağız

  • kapıcılık

    Kapıcının yaptığı iş

  • kapıda

    Gelmek üzere

  • kapıda kalmak

    içeri girememek

  • kapıdan kovsan bacadan düşer (veya girer)

    yüzsüz, arsız kimseler için söylenen bir söz

  • kapıdan çevirmek

    geri döndürmek, kabul etmemek

  • kapıkule

    Eski kale ve saraylarda iki yanında korunma kuleleri bulunan anıtsal kapı

  • kapılabilme

    Kapılabilmek işi

  • kapılabilmek

    Kapılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kapılandırma

    Kapılandırmak işi

  • kapılandırmak

    Kapılanmasını sağlamak

  • kapılanma

    Kapılanmak işi; intisap

  • kapılanmak

    Bir işe girmek ve o işte devam etmek

  • kapılar yüzüne (veya üzerine veya üstüne) kapanmak

    istenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek

  • kapıları açık tutmak

    herhangi bir konuda ilişkiyi kesmeden anlaşma ortamını sürdürmeye çalışmak

  • kapıları kapamak

    bütün ilişkileri kesmek veya anlaşma ortamını ortadan kaldırmak

  • kapılgan

    Kolayca etkilenen, her şeye çabuk kapılan

  • kapılganlık

    Kapılgan olma durumu

  • kapılma

    Kapılmak işi

  • kapılmak

    Kapma işine konu olmak

  • kapılı

    Kapısı olan

  • kapılılık

    Kapılı olma durumu

  • kapılıverme

    Kapılıvermek işi

  • kapılıvermek

    Elinde olmadan kapılmak

  • kapılış

    Kapılmak işi

  • kapıp koyuvermek

    kendini salmak, bırakmak

  • kapısı açık

    Her geleni ağırlayan, konuk eden (kimse)

  • kapısına kilit vurmak

    girilip çıkılmasını önlemek için bir yeri kapamak

  • kapısını aşındırmak

    yanına çok sık gitmek

  • kapısını çalmak

    birine başvurmak

  • kapısız

    Kapısı olmayan

  • kapısızlık

    Kapısız olma durumu

  • kapıverme

    Kapıvermek işi

  • kapıvermek

    Aniden kapmak

  • kapıya dayanmak

    gelip çatmak

  • kapıyı açmak

    bir işe veya bir konuya öncelikli olarak başlamak

  • kapıyı büyük açmak

    çok masraflı bir işe girişmek veya hesapsız harcamak

  • kapıyı göstermek

    kovmak, uzaklaştırmak

  • kapış

    Kapmak işi

  • kapış kapış

    Bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle alarak, çok rağbet görerek

  • kapış kapış etmek

    bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle almak

  • kapış kapış gitmek

    çok satılmak

  • kapış kapış yapmak

    telaşlı bir biçimde, aceleyle almak

  • kapış kapış yemek

    çok iştahla yemek

  • kapışabilme

    Kapışabilmek işi

  • kapışabilmek

    Kapışma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kapışma

    Kapışmak işi

  • kapışmak

    Birlikte bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle almak, kapmak

  • kapıştırma

    Kapıştırmak işi

  • kapıştırmak

    Kapışma işini yaptırmak veya bu işin yapılmasına sebep olmak

  • kapışılma

    Kapışılmak işi

  • kapışılmak

    Kapışma işi yapılmak

  • kar

    Atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne beyaz ve hafif billurlar biçiminde donarak düşen su buharı

  • kar baykuşu

    İskandinavya ve kuzey kürede yaşayan koyu renk benekli büyük baykuş (Nyctes scandica)

  • kar beyaz

    Bembeyaz, çok beyaz; kar beyazı

  • kar dikeni

    Diş otugillerden, pembe çiçekli bir tür çalı (Acantholimon echinus)

  • kar fırtınası

    Şiddetli rüzgârın yağan karı sağa sola savurmasıyla oluşan fırtına; tipi

  • kar gibi

    temiz, beyaz

  • kar helvası

    Pekmez karıştırılmış kar

  • kar ispinozu

    Asya ve Avrupa'nın yüksek yerlerinde, karlık bölgelerde yaşayan serçeye benzer küçük ötücü kuş (Montifringilla nivalis)

  • kar kuytuda, para pintide eğleşir

    "her şey, saklanabilen yerde ve saklamasını bilenin yanında bulunur" anlamında kullanılan bir söz

  • kar kuyusu

    Yazın kullanılmak üzere içinde kar saklanan kuyu; karlık

  • kar kuşu

    Serçegillerden, karlı dağların doruklarında yaşayan, bacakları ve parmakları tüylü bir kuş (Plectrophenax nivalis)

  • kar kış

    Zor ve çetin geçen kış günleri

  • kar ne kadar çok yağsa yaza kalmaz

    "elverişli bir ortamda çoğalan şeyler, ortam elverişliliğini yitirince yok olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kar sapanı

    Kayarken kayak uçlarını birbirine yaklaştırma, arka uçlarını ise birbirinden uzaklaştırmayla sağlanan frenleme durumu

  • kar susuzluk kandırmaz

    "gerçek gereksinimler, avutucu, oyalayıcı şeylerle karşılanmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kar topu

    Elle top biçiminde sıkıştırılmış, eğlence amacıyla karşılıklı atılan kar topağı

  • kar yükü

    Yağan kar miktarının bina, ağaç vb. üzerinde yaptığı baskı gücü

  • kar zinciri

    Karlı, buzlu yol koşullarında araçların kaymaması için tekerlerine takılan zincirli düzenek

  • kar çiçeği

    Süsengillerden, beyaz ve pembe çiçekler açan soğanlı bitki (Leuconium)

  • kara

    Yeryüzünün denizle örtülü olmayan bölümü; toprak

  • kara ağızlı

    Kara çalıcı, iftira eden

  • kara bahtlı

    Yaşayışı, hayatı sürekli kötü; mutsuz, bahtlı karşıtı

  • kara birliği

    Kara kuvvetleri içinde yer alan, savunma, ulaştırma vb. görevleri olan askerî birlik

  • kara bulut

    Koyu renkli ve genellikle yağmur yüklü bulut; nimbus

  • kara cahil

    Çok cahil

  • kara cahillik

    Kara cahil olma durumu

  • kara cümle

    Aritmetikte dört işlem

  • kara damaklı

    İnatçı, aksi (kimse)

  • kara delik

    Yakınındaki nesnelerin kaçıp kurtulmasına izin vermeyecek kadar yüksek çekim kuvvetine sahip, çok yoğun bir kütlenin oluşturduğu uzay bölgesi

  • kara düzen

    Halk müziğinde bağlama çalış türlerinden biri

  • kara elmas

    Kayaları delmekte kullanılan siyah elmas; karbonado

  • kara et

    Kastan oluşan yağsız et

  • kara fırın

    İçinde odun yakılmak suretiyle ekmek pişirilen, yüksek ateşe dayanıklı tuğlalardan yapılmış ve pişirme süresi modern fırınlardan daha uzun olan fırın; taş fırın

  • kara gün

    Üzüntülü, sıkıntılı zaman

  • kara gün dostu

    Sıkıntılı günlerde de dostluğunu sürdüren ve yardımcı olan kimse

  • kara gün kararıp kalmaz

    "insanın sıkıntılı zamanı sürüp gitmez, arkasından iyi günler de gelir" anlamında kullanılan bir söz

  • kara haber

    Ölüm veya felaket haberi; kötü haber

  • kara haber tez duyulur

    "ölüm gibi kötü haber çabuk yayılır" anlamında kullanılan bir söz

  • kara iklimi

    Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı geçen, günlük ve mevsimlik sıcaklık farkları fazla olan iklim; karasal iklim

  • kara kalem

    Resim yapmada kullanılan kömür kalem

  • kara kaplı kitap

    Çıkar sağlamak için yasa dışı işlerin yapılmasında yol gösteren yöntemler bütünü

  • kara kara düşünmek

    çok üzüntülü olmak, düşünceye dalmak

  • kara koca

    Saçı ağarmamış yaşlı kimse

  • kara kovan

    Arıların fennî kovan yerine içine petek oluşturdukları sazdan, çamurdan veya sepetten kovan

  • kara kovan balı

    Kara kovanlarda, dışarıdan herhangi bir besleme yapılmadan ve suni bal mumu takılmadan arıların kendi mum salgıları ile yapmış oldukları doğal bal

  • kara kullukçu

    Yeniçeri Ocağı bölüklerinde odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizleme, yemek kaplarını yıkama vb. işlerle görevli er

  • kara kurbağası

    Kurbağalardan, karalarda yaşayan, yumurtalarını suya bırakan bir tür kurbağa

  • kara kuru

    Esmer ve zayıf (kimse)

  • kara kusmuk

    İçinde bol miktarda kara kan bulunan kusmuk

  • kara kuvvet

    Din bağnazlığının oluşturduğu gerici ve tehlikeli güç

  • kara kuvvetleri

    Bir ülkeyi karadan gelecek saldırı ve tehlikeye karşı korumak amacı ile kurulan askerî teşkilat

  • kara kış

    Kış ortası, kışın en şiddetli zamanı; zemheri

  • kara liste

    Sakıncalı sayılan veya cezalandırılması düşünülen kimse, grup, ülke vb.nin listesi

  • kara listeye almak

    birini, bir grubu, bir ülkeyi sakıncalı veya zararlı görmek

  • kara maşa

    Zayıf, esmer, ufak tefek kadın

  • kara mili

    1.609 metrelik uzunluk ölçüsü birimi

  • kara mizah

    Yalnız güldürmeyi değil, düşündürmeyi ve yergiyi de amaçlayan mizah

  • kara nokta

    Kara yollarında çok sık kaza olan yer

  • kara para

    Yasa dışı yollardan sağlanan kazanç

  • kara para aklamak

    yasa dışı yollarla elde edilen parayı yasallaştırmak için yatırım yapmak

  • kara paracı

    Kara parayla uğraşan kimse

  • kara paracılık

    Kara paracı olma durumu

  • kara pazar

    Piyasada olmayan malların gizli olarak yüksek fiyatla satıldığı yer

  • kara saban

    Toprağı sürmede kullanılan ilkel bir tarım aracı

  • kara sarı

    Siyaha çalan sarı

  • kara sevda

    Umutsuz ve güçlü aşk

  • kara sevdalı

    Kara sevdaya tutulmuş; melankolik

  • kara su

    Ağır akan su

  • kara suları

    Bir devletin deniz kıyıları boyunca egemenliği altında tuttuğu belli genişlikte su şeridi

  • kara sürmek

    kara çalmak

  • kara tahta

    Okullarda üzerine tebeşirle yazı yazılan, tahtadan yapılmış, siyah veya yeşil renkli, geniş levha; yazboz tahtası, tahta

  • kara tren

    Kömürle işleyen tren

  • kara vapuru

    Demir yolu taşıtı

  • kara yas

    Aşırı bir biçimde üzüntüye kapılma

  • kara yasa bürünmek

    aşırı üzülmek

  • kara yazı

    Kötü yazıldığına inanılan alın yazısı; kara talih, kara baht, ak yazı karşıtı

  • kara yazılı

    Alın yazısı kötü yazılan

  • kara yazılılık

    Kara yazılı olma durumu

  • kara yağız

    Esmer olan (erkek)

  • kara yel

    Kuzeybatıdan esen, soğuk, bazen fırtına niteliğinde yel

  • kara yeli

    Karanın soğuması sebebiyle karadan denize doğru esen yel

  • kara yer

    Beddualarda cehennem anlamında kullanılan bir söz

  • kara yolu

    Yerleşim merkezlerini birbirine karadan bağlayan yol

  • kara yolu ile

    otomobil, otobüs vb. taşıtlar ile

  • kara yosunları

    Çiçeksiz bitkiler sınıfından, nemli yerlerde yetişen, birleşim veya spor verme yoluyla üreyen, pek çok türü bulunan bir bitki familyası

  • kara yosunu

    Çayır ve ormanlarda yumuşak bir bitki oluşturan çiçeksiz bitki; temriye

  • kara yüz

    Utanç verici, yüz kızartıcı durum

  • kara yüzlü

    Yüzü kara veya karaya yakın renkte olan (kimse)

  • kara çalmak

    birine iftira etmek, kara sürmek

  • kara çıyan

    Siyah renkli, zehirli, rutubetli ortamlarda yaşayan, etçil bir böcek

  • karaardıç

    Güney Avrupa’da yetişen ve meyvesi zehirli olan bir tür ardıç (Juniperus sabina)

  • karaağaç

    Karaağaçgillerin örnek bitkisi olan, kerestesi değerli bir ağaç; narven (Ulmus)

  • karaağaçgiller

    İki çeneklilerden, yaprakları dişli, çiçekleri demet durumunda olan, kapçık meyveli, karaağaç, çitlembik vb. cinsleri içine alan bitki familyası

  • karabacak

    Pancar fidelerinde gelişerek fidenin ölümüne veya cılız kalmasına yol açan ve yerleştiği bölgeleri kara beneklerle örten asklı mantar

  • karabakal

    Karatavukgillerden, kara renkli ardıç kuşu (Tutrdus pilaris)

  • karaballık

    Birtakım böceklerin çıkardıkları şekerli sıvıya yapışarak yaprak, filiz ve meyvelerin kurum karası bir renkte kaplanmasına yol açan ilkel mantar

  • karabasan

    Sıkıntılı ve korkulu düş; kâbus

  • karabatak

    Karabatakgillerden, balıkla beslenen, gagası uzun ve sivri, kara tüylü bir deniz kuşu (Phalacrocorax)

  • karabatak gibi

    bir görünüp bir ortadan kaybolan (kimse)

  • karabatakgiller

    Leyleksiler takımının, örnek hayvanı karabatak olan bir familyası

  • Karabağlar

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • karabaş

    Bir hücreli özel bir asalağın, hindinin karaciğerine yerleşerek yaptığı, büyük ölçüde ölümlere yol açan kümes hastalığı

  • karabiber

    Karabibergillerin örnek bitkisi olan, zeytinsi, meyvelerinin taneleri yuvarlak, yaprakları kalp biçiminde, tırmanıcı bir bitki (Piper nigrum)

  • karabibergiller

    Taçsız iki çeneklilerden, karabiberle türlerini içine alan bir bitki familyası

  • karabiberli

    İçinde karabiber olan

  • karabibersiz

    İçinde karabiber olmayan

  • karabilme

    Karabilmek işi

  • karabilmek

    Karma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karabina

    Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek

  • karabinyer

    İtalyan jandarması

  • karaborsa

    Piyasada olmayan bir malın gizlice yüksek fiyatla alınıp satılması işi

  • karaborsacı

    Karaborsacılık yapan kimse

  • karaborsacılık

    Karaborsacı olma durumu

  • karaborsaya düşmek

    bir mal gizlice pahalıya alınıp satılır olmak

  • karabulut

    Büyük sıkıntı

  • Karaburun

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • karaburçak

    Baklagillerden, hayvan yemi ve gübre olarak kullanılan bir tür; küşne (Ervum ervilla)

  • karabuğday

    Karabuğdaygillerden, ana vatanı Orta Asya olan, günümüzde Avrupa’da, Türkiye’de özellikle Konya, Bilecik ve Gümüşhane’de tohumları için yetiştirilen, salkım çiçekli, meyvesi yemiş görünümlü, bir yıllık bitki; greçka (Fagopyrum Esculentum)

  • karabuğdaygiller

    Taçsız iki çeneklilerden, ravent, kuzukulağı, kurtpençesi, çobandeğneği ve karabuğday gibi sapları boğumlu, çiçekleri başak veya salkım durumunda olan, bazı türleri hekimlikte kullanılan bitkileri içinde toplayan bir familya

  • Karabük

    Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Karabüklü

    Karabük ilinden olan kimse

  • Karabüklülük

    Karabüklü olma durumu

  • karaca

    Geyikgillerden, Avrupa ve Asya’da yaşayan, kısa ve çatal boynuzlu, geviş getiren, ot, çalı, meyve ve meşe palamudu ile beslenen bir yaban hayvanı (Cepreolus capreolus)

  • karaca darısı

    Buğdaygillerden, hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki (Panicum milliaceum)

  • karaca kuruca

    Esmer, zayıf ve çelimsiz

  • Karacabey

    Bursa iline bağlı ilçelerden biri

  • karacaot

    Bir tür çöpleme (Helloborus niger)

  • Karacasu

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • karaciğer

    Karın boşluğunun sağ üst bölgesinde bulunan, öd salgılayan, şeker depolayan, iri, açık kahverengi organ

  • karaciğer yetmezliği

    Karaciğerin yeterince işlev görememesi

  • karacı

    Kara kuvvetlerine bağlı subay, astsubay veya er

  • karada ölüm yok

    "bundan sonra herhangi bir sıkıntı ile karşılaşma ihtimali yok" anlamında kullanılan bir söz

  • karadavar

    Her yaştaki kıl keçisi veya kıl keçisi sürüsü

  • karadağlı

    Bir tür toplu tabanca

  • Karadeniz

    Çok düşünceli ve durgun görünen kimseler için kullanılan Karadeniz'de gemilerin mi battı? deyiminde geçen bir söz

  • karadul

    Sokması büyük acı veren, iri, esmer, zehirli örümcek (Latrodectus mactans)

  • karadut

    Siyah renkte olan bir tür dut

  • Karaevli

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • karafa

    Genellikle cam veya kristalden yapılan, uzun boyunlu, kulpsuz küçük rakı veya şarap sürahisi; karaf, karafaki

  • karafatma

    Kın kanatlılardan, böcek, kurt ve sümüklü böceklerle beslenen, tarıma yararlı, parlak siyah renkli bir böcek; ağılı böcek (Carabus)

  • karagevrek

    Bir tür üzüm

  • Karagöz

    Deve derisinden veya mukavvadan kesilip boyanmış insan biçimlerini beyaz bir perde üzerine arkadan ışık vererek yansıtma yoluyla oynatmaya dayalı bir gösteri oyunu

  • karagöz

    İzmaritgillerden, 25-30 santimetre uzunluğunda, enli, boz renkli, beyaz etli bir balık (Sargus sargus)

  • karagöz oynatmak

    komik bir durum yaratmak

  • Karagözcü

    Karagöz oyunu oynatan kimse; hayalci, hayalî, hayalbaz

  • Karagözcülük

    Karagözcünün yaptığı iş

  • karagözlük

    Güldürüp eğlendirecek davranış

  • karagözlük etmek

    güldürüp eğlendirecek davranışlarda bulunmak

  • karahalile

    Doğu Hindistan'da yetişen bir bitkinin olgunlaşmadan önce toplanan ve kurutulan 1-3 santimetre uzunluğunda, iğ biçiminde siyah renkli, sert, kokusuz taneleri (Terminalia chebula)

  • Karahallı

    Uşak iline bağlı ilçelerden biri

  • Karahanlı

    IX-XIII. yüzyıllar arasında Orta Asya’da hüküm sürmüş olan Karahanlı Devleti’nde yaşayan Türk halkı

  • Karahanlı Türkçesi

    Karahanlı Devleti’nde kullanılan konuşma ve yazı dili; Karahanlıca, Hakaniye Türkçesi

  • karahindiba

    Birleşikgillerden, uzun ve dişli yapraklı, çiçekleri sarı ve kömeç biçiminde bir bitki (Taraxacum)

  • Karaisalı

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • karaiğne

    Bir tür iğneli karınca

  • karakafes

    Sığırdiligillerden, çiçekleri beyaz, koyu pembe ve mor renkte, eczacılıkta kullanılan bir bitki; eşekkulağı (Symphytum)

  • Karakalpak

    Özbekistan Cumhuriyeti’ne bağlı Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Karakalpak Türkçesi

    Karakalpak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Karakalpakça

  • karakavak

    Yüksekliği 35 metre kadar olabilen, kabuğu koyu renkli bir tür kavak (Populus nigra)

  • karakaş

    Genellikle Güneydoğu Anadolu'da yetiştirilen, vücudu beyaz, ağız, burun, göz etrafı, kulak ve tırnakları siyah, yağlı kuyruğunun uç kısmı fazla sarkık bir tür koyun

  • karakeçi

    Sazana benzer bir tatlı su balığı (Barbus fluviatilis)

  • Karakeçili

    Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri

  • karakol

    Güvenliği sağlamakla görevli kimselerin bulunduğu yapı

  • karakol gemisi

    Kara sularında güvenliği sağlamak ve gözcülük yapmak için dolaşan küçük gemi

  • karakol gezmek

    huzur ve güvenliği sağlamak amacıyla dolaşmak, devriye gezmek

  • karakol hattı

    Sınırda bulunan karakolların oluşturduğu hat

  • karakol kurmak

    herhangi bir yerde güvenliği sağlamak amacıyla karakol oluşturmak

  • karakola düşmek

    herhangi bir suç dolayısıyla karakolluk olmak

  • karakolluk

    Karakolla ilgili

  • karakolluk olmak

    kavga sonucu karakola gitmek zorunda kalmak

  • karakoncolos

    Çocukları korkutmak için kendisinden söz edilen, gerçek dışı bir yaratık

  • Karakoyunlu

    Iğdır iline bağlı ilçelerden biri

  • Karakoçan

    Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri

  • karakter

    Ayırt edici nitelik

  • karakteristik

    Bir kimse veya nesneye özgü olan (ayırıcı nitelik); tipik

  • karakterize

    Ayırıcı niteliği ortaya konulmuş, ayırt edilmiş

  • karakterize etmek

    ayırıcı niteliğini ortaya koymak; ıralamak

  • karakterli

    Herhangi bir karakteri olan

  • karakterlilik

    Karakterli olma durumu

  • karakteroloji

    İnsanlarda karakterin gelişmesini ve özelliklerini inceleyen bilim dalı

  • karakterolojik

    Karakteroloji ile ilgili

  • karaktersiz

    Karakteri kötü olan

  • karaktersizce

    Karaktersiz bir biçimde

  • karaktersizlik

    Karaktersiz olma durumu

  • karakucak

    Kökeni Orta Asya'ya uzanan, serbest stilde, yağ sürülmeden yapılan en eski, geleneksel Türk güreşi

  • karakul

    Asıl yurdu Buhara'da Karakul yöresi olan ve yurdumuzda da yetiştirilen, tüyleri uzun ve kıvırcık bir cins koyun; karagül

  • karakulak

    Kedigillerden, genellikle kahverengi olup üzerinde gri veya beyaz benekler bulunan, kulaklarının ucu püskül şeklinde tüylü, vahşi bir hayvan (Caracal)

  • karakutu

    Uçaklarda pilotların konuşmalarını ve kuleden gelen mesajları alıp saklayan araç

  • karakuş

    Kartal türünden kuşlara verilen ad

  • karakuşi

    Kanun, kural, mantık ölçülerine dayanmayan

  • Karaköprü

    Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri

  • karakılçık

    Kılçıkları siyah olan, kırmızı veya beyaz, sert taneli buğday

  • karalahana

    Turpgillerden, yaprakları kalınca, koyu yeşil ve kat kat olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen bir tür lahana (Brassica oleracea)

  • karalahana sarması

    Karalahananın içine soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımı konarak pişirilmesiyle hazırlanan bir tür sarma

  • karalahana çorbası

    Barbunya ve mısır yarması haşlanıp üzerine ince doğranmış karalahana, kuru soğan, baharat ve kıvam alması için mısır unu ilave edilerek pişirilen sulu bir yemek

  • karalama

    Karalamak işi

  • karalama defteri

    Karalamaların yapıldığı defter; müsvedde defteri

  • karalamacı

    Birine işlemediği bir suçu veya kendisinde bulunmayan bir ayıbı yükleyen; iftiracı, karacı, müfteri, fassal

  • karalamacılık

    Karalamacı olma durumu; iftiracılık, karacılık, müfterilik, fassallık

  • karalamak

    Boya veya kalemle birtakım şekiller çizerek bir yeri kirletmek

  • karalanma

    Karalanmak işi

  • karalanmak

    Karalama işi yapılmak

  • karalar bağlamak (veya giymek)

    yas tutmak

  • karalatma

    Karalatmak işi

  • karalatmak

    Karalama işini yaptırmak

  • karalayabilme

    Karalayabilmek işi

  • karalayabilmek

    Karalama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karalayıverme

    Karalayıvermek işi

  • karalayıvermek

    Çabucak karalamak

  • karalayış

    Karalamak işi

  • karaleylek

    Leylekgillerden, gagası aşağı doğru kıvrık, tüyleri kara, uzun bacaklı bir kuş; çeltik kargası (Ciconia nigra)

  • karaltı

    Hafif karanlık

  • karalı

    Karası (II) olan

  • karalık

    Kara olma durumu

  • karama

    Karamak işi

  • karamak

    Hor görmek

  • Karaman

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • karaman

    Orta Anadolu'da yetiştirilen, kuyruğu iri ve yağlı bir tür koyun

  • Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu

    bir şeye tam güvenmeyip ileride ne olacağı konusunda bilgi sahibi olunamadığı durumlarda kullanılan bir söz

  • karamandola

    Genellikle ayakkabı yüzü yapılan bir tür sağlam ve parlak kumaş

  • Karamanlı

    Burdur iline bağlı ilçelerden biri

  • Karamanlı Türkçesi

    Eskiden Orta Anadolu’da, günümüzde ise Yunanistan’da yaşayan Karamanlıların konuştukları ve Yunan alfabesiyle yazdıkları Türkiye Türkçesi ağzı; Karamanlıca

  • Karamanlılık

    Karamanlı olma durumu

  • karambol

    Bilardo oyununda isteka ile vurulan bilyenin öbürlerine dokunması

  • karambole getirmek

    karışıklıktan yararlanarak birini aldatmak

  • karamel

    Eritilmiş ve birazı yakılmış şekerle yapılan şekerleme, karamelayakılarak kavrulmuş şekere süt, yağ, krema vb. katılarak yapılan kıvamlı şekerleme; karamela

  • karamel rengi

    Kahverengiye çalar sarı renk

  • karamsar olmak

    kötümserliğe kapılmak, bedbin olmak

  • karamsı

    Rengi karayı andıran, karaya benzeyen, kara gibi

  • karamuk

    Karanfilgillerden, ekin tarlalarında biten, yaprakları karşılıklı, çiçeği pembe mor renkte, zararlı bir bitki (Agrostemma githago)

  • karamusal

    Çifte demir atıldığında geminin dönmesiyle zincirlerin karışmasını önlemek için kullanılan, fırdöndüye bağlı zincir düzeni

  • Karamürsel

    Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri

  • Karamürsel sepeti

    Karamürsel’de kestane veya fındık ağacı çubuğundan yapılan, sık örülmüş, ufak, sağlam ve sapsız sepet

  • Karamürsel sepeti sanmak

    bir kimse veya şeyi ufaklığından dolayı önemsememek

  • karanfil

    Karanfilgillerden, güzel renkli çiçekler açan bir süs bitkisi (Dianthus caryophyllus)

  • karanfil yağı

    Karanfilin tomurcuklarından elde edilen uçucu yağ

  • karanfilci

    Karanfil yetiştiren veya alıp satan kimse

  • karanfilcilik

    Karanfilcinin yaptığı iş

  • karanfilgiller

    İki çeneklilerden, örnek bitkisi karanfil olan, çöven, karamuk vb. cinsleri içine alan bir familya

  • karanfili sıkmak

    tehlikelere ve güçlüklere göğüs gerebilmek

  • karanlık

    Işık olmama durumu; zulmet

  • karanlık basmak (veya çökmek)

    hava kararmak

  • karanlık etmek

    bir şeyin önünde durarak görünmesine engel olmak

  • karanlık kesilmek

    ortalık birdenbire kararmak

  • karanlık nokta

    Bilinmeyen, gizli, şüpheli konu

  • karanlık oda

    Film banyosu yapılan ışıksız oda

  • karanlıkta göz kırpmak

    bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek

  • karanlığa gömülmek

    koyu karanlık içinde kalmak

  • karanlığa kalmak

    gidilecek yere varmadan akşam olmak

  • karanlığı deşmek (veya yırtmak)

    karanlıkta görmeye çalışmak, aydınlığa çıkmak için çaba harcamak

  • karantina

    Bulaşıcı bir hastalığın yayılmasını önlemek için belli bir bölgenin veya yerin kontrol altında tutulup giriş çıkışların engellenmesi biçiminde uygulanan sağlık önlemi

  • Karapapak

    İran, Azerbaycan ve Türkiye’de dağınık olarak yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse; Terekeme

  • Karapapak Türkçesi

    Karapapak Türklerinin kullandığı konuşma dili; Karapapakça, Terekemece, Terekeme Türkçesi

  • Karapürçek

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • Karapınar

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • karar

    Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı

  • karar almak

    bir davayı, bir sorunu sonuca bağlamak

  • karar altına almak

    karar vermek, kararlaştırmak

  • karar bulmak

    kararlı bir durum almak

  • karar kılmak

    birçok şeyi deneyip birini seçmek

  • karar seti

    Voleybol, tenis vb. spor dallarında beraberliği bozmak için oynanan son set

  • karar vermek

    bir sorunu karara bağlamak, kararlaştırmak

  • karara bağlamak

    bir davayı, bir sorunu çözümlemek, sonuçlandırmak

  • karara kalmak

    davanın görüşülmesi bitip yargıcın kararını beklemek

  • karara varmak

    bir konuda anlaşmak, bir şeyi kararlaştırmak

  • karargâh

    Bir birlik veya kurumun, kumandan ile yardımcı şube ve bölümlerinden oluşan kuruluş

  • kararlama

    Kararlamak işi

  • kararlamadan

    Kararlama yoluyla, görmeden

  • kararlamak

    Ölçü ve tartıya dayanmaksızın, gözle oranlayarak hesaplamak, tahmin etmek

  • kararlaşma

    Kararlaşmak işi

  • kararlaşmak

    Bir konuyla veya işle ilgili yapılacakları belirlemek, karar altına almak

  • kararlaştırabilme

    Kararlaştırabilmek işi

  • kararlaştırabilmek

    Kararlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kararlaştırma

    Kararlaştırmak işi

  • kararlaştırmak

    Bir konuyla veya işle ilgili yapılacakları belirlemek, karar altına almak; tayin etmek

  • kararlaştırılma

    Kararlaştırılmak işi

  • kararlaştırılmak

    Kararlaştırma işi yapılmak

  • kararlı

    Kesin karar vermiş olan

  • kararlı denge

    Bir güç etkisiyle hareket ettikten sonra gene aynı duruma gelen cisimlerin konumu

  • kararlıca

    Kararlı bir biçimde

  • kararlılık

    Kararlı olma durumu; istikrar

  • kararma

    Kararmak işi

  • kararmak

    Rengi karaya dönmek

  • kararname

    Cumhurbaşkanının onayladığı hükûmet kararı

  • kararsız

    Kararı olmayan

  • kararsız denge

    Denge durumundaki cismin küçük bir yer değiştirmesiyle bozulan denge

  • kararsızca

    Kararsız bir biçimde

  • kararsızlık

    Kararsız olma durumu; ikircik, ikirciklik, ikirciklilik, ikircim, ikircimlik, tereddüt

  • karartabilme

    Karartabilmek işi

  • karartabilmek

    Karartma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karartma

    Karartmak işi

  • karartmak

    Rengini karaya çevirmek; yakmak

  • karartı

    Uzaklık ve karanlık sebebiyle kim veya ne olduğu seçilemeyen, belli belirsiz, koyu renkli biçim; karaltı

  • karartılma

    Karartılmak işi

  • karartılmak

    Karanlık duruma getirilmesini sağlamak

  • karartıverme

    Karartıvermek durumu

  • karartıvermek

    Çabucak veya ansızın karartmak

  • kararınca

    Gerektiği ölçüde

  • kararında bırakmak

    ölçüyü aşmamak

  • kararıverme

    Kararıvermek durumu

  • kararıvermek

    Ansızın veya çabucak kararmak

  • kararış

    Kararmak işi

  • karasal

    Karayla, toprakla ilgili; berri

  • karasal kumul

    Deniz kıyısından uzak, çöllerde oluşan kumul

  • karasal oluşuk

    Yer kabuğunun kara bölümündeki katmanlarında olan oluşuk

  • karasallık

    Karasal olma durumu

  • karasinek

    Çift kanatlılardan, insan ve evcil hayvanların kanını emen, gıda atıkları, hayvan yemi, dışkılar da dâhil olmak üzere her türlü yiyecekle beslenen, erişkinleri yaklaşık 5-8 mm olabilen, karnı sarı, dört dar şeritli göğsü gri renkli, tat organları küçük tüylerle kaplı, görünüşü ev sineğine benzeyen bir tür sinek (Stomoxys calcitrans)

  • Karasu

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • karasu

    Çoğunlukla gözün iç basıncının çoğalmasıyla kendini gösteren, körlüğe sebep olabilen bir göz hastalığı; glokom

  • karasığır

    Orta Anadolu'da yetişen, sert ve kurak iklime dayanıklı, küçük yapılı bir tür sığır

  • karataban

    İpek böceklerinde geniş çapta ölüme yol açan kelebek hastalığı

  • karatavuk

    Karatavukgillerden, tüyleri kara, meyve ve böceklerle beslenen ötücü kuş (Turdus merula)

  • karatavukgiller

    Omurgalı hayvanların kuşlar sınıfından, ardıç kuşlarını ve kızılkuyrukları içine alan bir familya

  • Karatay

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • Karataş

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • karate

    Ayak ve yumruk vuruşları üzerine kurulu, Japon kökenli bir dövüş yöntemi

  • karateci

    Karate yapan kimse

  • karatecilik

    Karatecinin yaptığı iş

  • karaturp

    Turpgillerden, etli, iri beyaz köklü çok yıllık bir bitki (Raphanus sativusvar niger)

  • karavan

    Bir otomobilin arkasına takılan veya hem taşıt hem konut olarak kullanılan üstü kapalı, ev özelliğinde araç

  • karavana

    Genellikle orduda yemek dağıtımında kullanılan büyük metal kap

  • karavana atmak

    hedefi vuramamak

  • karavana borusu

    Yemek vaktinin geldiğini bildiren boru sesi

  • karavana çıkmak

    yemek hazırlanmak veya gelmek

  • karavanacı

    Karavanayı taşıyan asker

  • karavanacılık

    Karavanacı olma durumu

  • karavanadan yemek

    aynı kaptan topluca yemek

  • karavaş

    Savaşta tutsak edilen veya satın alınan kadın köle; kul

  • karavaşlık

    Karavaş olma durumu

  • karavel

    Çift motorlu bir uçak türü

  • karavela

    Büyük deniz teknesi

  • Karay

    Genellikle Polonya ve Litvanya’da yaşayan Musevi inancında bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse; Karaim

  • Karay Türkçesi

    Karay Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Karaimce, Karayca

  • karaya

    Eczacılıkta kullanılan ve çürümeyen bir bitki

  • karaya ayak basmak

    deniz, göl vb.nden karaya çıkmak

  • karaya düşmek

    deniz içinde bulunan bir şey akıntı veya dalga ile kıyıya atılmak

  • karaya düşürmek

    gemi vb.ni kıyıya yanaştırmak

  • karaya oturmak

    gemi denizin sığ bölümüne saplanıp kalmak

  • karaya sabun, deliye öğüt neylesin

    "özü bozuk olan şey, düzeltme çabalarıyla iyi duruma getirilemez" anlamında kullanılan bir söz

  • karaya vurmak

    karaya çarpmak

  • karaya çıkarmak

    göl veya denizden karaya çıkmasını sağlamak

  • karayaka

    Doğu Karadeniz kıyı bölgesinde yetişen, uzun kuyruklu, beyaz renkli bir tür koyun

  • Karayazı

    Erzurum iline bağlı ilçelerden biri

  • karayılan

    Boyu uzun, başı iri pullarla örtülü, zararlı hayvanları yediği için tarıma yararlı, tehlikesiz bir yılan (Coluber)

  • karaçalı

    Hünnapgillerden, kurak yerlerde yetişen, çiçekleri altın sarısı renginde, dikenli bir bitki; çalı dikeni (Paliurus spinosa)

  • karaçalılık

    Kara çalısı çok olan yer

  • karaçam

    Gövdesi kalın, iğne şeklinde yaprakları olan, bol reçineli bir çam türü (Pinus nigra)

  • Karaçay

    Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Karaçay-Balkar Türkçesi

    Karaçay ve Balkar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Balkarca, Balkar Türkçesi, Karaçayca, Karaçay Türkçesi, Malkarca, Malkar Türkçesi

  • karaçayır

    Buğdaygillerden, çimen biçiminde veya geniş çayır olarak yetiştirilen bir park bitkisi (Lolium)

  • Karaçoban

    Erzurum iline bağlı ilçelerden biri

  • karaçöpleme

    Düğün çiçeğigillerden, düşük sıcaklıklara alışık olduklarından aralık ayından mart ayına kadar fincan tabağı biçiminde, beyaz veya parlak pembe, yüzeyi ipeksi çiçek açan, boyları 10 - 30 cm’e kadar uzayabilen, siyah kökleri müshil olarak kullanılan bir tür bitki; Noel gülü (Helleborus niger)

  • karağı

    Ateş karıştırmaya yarayan, eğri uçlu demir çubuk

  • karaşın

    Rengi karaya çalan, esmer (kimse)

  • karbojen

    Bileşiminde %95 oksijen ve %5 karbondioksit bulunan gaz karışımı

  • karboksil

    Organik asit grubunda bulunan -COOH formülündeki tek değerli kökler

  • karboksilli

    Yapısında bir veya birçok karboksil koku bulunan (maddeler); karboksilik

  • karbon

    Atom numarası 6, atom ağırlığı 12 olan, doğada elmas, grafit gibi billurlaşmış veya maden kömürü, linyit, antrasit gibi şekilsiz olarak bulunan, canlı varlıkların aslını oluşturan ve yandıktan sonra kömür durumuna geçen element (simgesi C)

  • karbon dönemi

    Birinci Çağ'ın dördüncü dönemi ve bu dönemde oluşmuş yer katmanları; karbonifer

  • karbon kâğıdı

    Aynı anda hem yazmak hem de kopya çıkarmak için yazı kâğıtlarının arasına konulan kâğıt

  • karbonat

    Karbonik asidin bazlarla birleşerek oluşturduğu tuzların genel adı

  • karbonatlama

    Karbonatlamak işi

  • karbonatlamak

    Karbonik asit alabilen maddelere bu gazı vererek onları karbonat durumuna dönüştürmek

  • karbonatlı

    İçinde karbonat olan

  • karbondioksit

    Renksiz, kokusuz, yoğunluğu 152,0 °C'de ve 36 atmosfer basıncında kolayca sıvılaşan ekşimsi tatta bir gaz (CO2)

  • karbonhidrat

    Karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan organik bileşiklerin genel adı; karbohidrat

  • karbonik

    Karbonla ilgili olan

  • karbonik asit

    Bir karbon ve iki oksijenin birleşmesiyle oluşan bir gazın suda erimiş durumu

  • karbonil

    Birleşme değeri 2 olan karbonmonoksit

  • karbonit

    Karbon grubundan basit madde

  • karbonizasyon

    Hayvansal lifler içinde bulunan bitkisel kısımların veya selülozik liflerin giderilmesi için asitlerle sıcaklık etkisi altında işlem görmesi

  • karbonlama

    Çeliğe karbon verme işlemi

  • karbonlamak

    Bir maden veya alaşımı karbon bakımından zenginleştirmek

  • karbonlaşma

    Karbonlaşmak işi

  • karbonlaşmak

    Karbon durumuna gelmek

  • karbonlu

    Birleşiminde karbon bulunan

  • karbonmonoksit

    0,97 yoğunluğunda, mavi bir alevle yanan, hava ile birleştiğinde patlayıcı özelliği olan, renksiz, kokusuz, zehirleyici bir gaz (CO)

  • karbonsuz

    Karbon içermeyen

  • karborundum

    Aşındırıcı madde olarak kullanılan silisyum karbürün ticaretteki adı

  • karbür

    Karbonun başka bir elementle birleşmesinden oluşan madde

  • karbüratör

    Patlamalı motorlarda akaryakıtı buharlaştırıp hava ile karışmasını sağlayan cihaz

  • karbürleme

    Madenî bir ürünün karbon bakımından zenginleştirilmesi

  • karcığar

    Klasik Türk müziğinde hareketli bir makam

  • karda yürüyüp (veya gezip) izini belli etmemek

    kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek

  • kardan adam

    Eğlenmek amacıyla insana benzetilerek yapılan kardan heykel

  • kardelen

    Nergisgillerden, baharda çok erken çiçek açan ve eczacılıkta kullanılan soğanlı bir bitki (Galanthus nivalis)

  • kardeş

    Aynı anne babadan doğmuş veya anne babalarından biri aynı olan çocukların birbirine göre adı; karındaş

  • kardeş değil kara taş

    “kardeşliğin gereğini yerine getirmeyerek kötülükte bulunan kimse” anlamında kullanılan bir söz

  • kardeş kanı

    Aralarında kan bağı olanların kanı

  • kardeş kanı dökmek (veya akıtmak)

    aralarında çeşitli bakımlardan yakınlık bulunan kimseler birbirini öldürmek

  • kardeş kardeş

    Dostlukla, dostça, sevgiyle

  • kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş

    "kardeşler ne kadar geçimsiz olsalar da kötü bir durumda birbirlerine yardım ederler" anlamında kullanılan bir söz

  • kardeş kardeşin ne öldüğünü ister ne onduğunu

    "kardeş, kardeşe zarar gelmesini istemez ama onun kendisinden üstün durumda olmasını da kıskanır" anlamında kullanılan bir söz

  • kardeş kavgası

    Yakın ilişki içinde bulunanlar arasında çıkan anlaşmazlık

  • kardeş okul

    Bir okulun, toplumsal, ekonomik, kültürel vb. bakımdan yardıma gereksinimi olduğunu belirleyip desteklediği, yardımlarda bulunduğu okul

  • kardeş payı

    Yarı yarıya, eşit paylarla bölüşme

  • kardeş ülke

    Herhangi bir ülkeyle dostane ilişkileri bulunan diğer bir ülke

  • kardeş şehir

    Aralarındaki ilişkiyi geliştirmeyi ve birbirlerine yaklaşmayı kabul eden ülkemizdeki bir şehirle yabancı bir ülkedeki bir şehre verilen genel ad

  • kardeşim olsun da kanlım olsun

    "kendisine çok büyük kötülük de yapsa insan kardeşinden vazgeçemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kardeşkanı

    Kardeşkanı ağacından alınan, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan, koyu renkte bir sakız

  • kardeşkanı ağacı

    Baklagillerden, en çok Asya'nın sıcak bölgelerinde yetişen bir ağaç (Draceane draco)

  • kardeşlenme

    Kardeşlenmek işi

  • kardeşlenmek

    Ekin bir kökten birkaç sap birden üremek

  • kardeşli

    Kardeşi olan

  • kardeşlik

    Kardeş olma durumu; karındaşlık, uhuvvet

  • kardeşlik etmek

    kardeş gibi hareket etmek, kardeşçe davranmak

  • kardeşliğe sığmamak

    kardeşlik ilişkilerinin aksine birbirlerine kötü davranmak

  • kardeşsiz

    Kardeşi olmayan

  • kardeşsizlik

    Kardeşsiz olma durumu

  • kardeşçe

    Kardeşe yaraşır

  • kardinal

    Papayı seçen, danışmanlığını yapan başpapazlardan her biri

  • kardinal kuşu

    İspinozgillerden, parlak, kırmızı renkli, iri gagalı, tepelikli, ötücü bir tür kuş (Cardinalis cardinalis)

  • kardinallik

    Kardinal olma durumu

  • kardiyak

    Kalp hastalığı olan kimse

  • kardiyolog

    Kalp hastalıklarında uzmanlaşmış hekim

  • kardiyoloji

    Anatomi, fizyoloji ve patolojinin kalp ile ilgili bölümleri

  • kardiyolojik

    Kardiyoloji ile ilgili

  • kardiyopati

    Kalp hastalıklarının genel adı

  • kardiyoskop

    Kalp hareketlerinin incelenmesine yarayan cihaz

  • kardiyoskopi

    Kalp hareketlerinin kardiyoskop ile incelenmesi

  • kardırma

    Kardırmak işi

  • kardırmak

    Karma işini yaptırmak

  • kare

    Kenarları ve açıları birbirine eşit olan dörtgen; dördül, murabba (I)

  • kare bulmaca

    Cevaplara ait harflerin kare olan bir tabloda dikey ve yatay biçimde yer alan boş karelerden her birine tek tek yazılmasına dayanan bir tür oyun

  • kare kare

    Kareli olarak

  • karekod

    Bilişim, yayımcılık, eğitim vb. alanlarda verilerin gizlendiği kare veya dikdörtgen biçiminde simge

  • karekök

    Karesi verilen bir sayıya eşit olup negatif olmayan sayı

  • karekök almak

    karesi verilen bir sayıyı hesaplamak

  • kareleme

    Karelemek işi

  • karelemek

    Karelere ayırmak

  • kareli

    Karelere bölünmüş, üstünde kareleri olan; damalı, satrançlı

  • kareli defter

    Sayfalarında yatay ve dikey çizgilerin küçük kareler oluşturduğu defter

  • karesel bölge

    Karenin sınırladığı düzlemsel bölge

  • Karesi

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • karesini almak

    bir sayıyı kendisiyle çarpmak

  • karfiçe

    Orta boy demir çivi

  • karga

    Kargagillerden, kanatları geniş, tüyleri kara renkte bir tür kuş (Corvus)

  • karga bok yemeden

    çok erken bir saatte

  • karga burun

    Burnu karga gagasına benzeyen (kimse)

  • karga etmek

    tulumbanın kurumuş kösele supaplarını ıslatarak şişirmek için üzerinden su döküp kolu işletmek

  • karga gibi

    çok zayıf ve esmer (kimse)

  • karga kekliği taklit edeyim derken kendi yürüyüşünü şaşırmış

    "görgüsüz kişi, görgülü kişinin yaptığını yapmaya kalkışırsa beceremez, kendisinin doğal davranışını da yitirir, gülünç duruma düşer" anlamında kullanılan bir söz

  • karga mandayı babası hayrına bitlemez

    "bir kimse başkasına hizmet ediyorsa bunda kendisinin de çıkarı vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • karga tulumba

    Birkaç kişi birini yakalayıp elleri üstünde havaya kaldırarak

  • karga tulumba etmek

    birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup kaldırmak

  • karga yürüyüşü

    Çömelmiş durumda, çift ayakla sıçrayarak yapılan yürüyüş

  • kargabeyni

    Pekmezle yoğurt karıştırılarak yapılan yiyecek

  • kargaburnu

    Uçları karga gagası gibi kıvrık olan araçların ortak adı

  • kargabüken

    Bitişik taç yapraklı iki çeneklilerden, yaprakları karşılıklı, çiçekleri talkım durumunda olan, meyvesi zehirli bir ağaç (Stryhnos nux-vomice)

  • kargacık burgacık

    Çarpık, düzensiz, eğri büğrü olan

  • kargadan başka kuş tanımamak

    bildiğinden veya öğrendiğinden kesinlikle şaşmamak

  • kargadelen

    Kabuğunun çok gevrek olması dolayısıyla kolay kırılan bir tür badem

  • kargagiller

    Kuşlar sınıfının, ötücü kuşlar takımından, örnek hayvanı karga olan kuşlar familyası

  • kargasekmez

    Çok ıssız, sarp (yer)

  • kargaya yavrusu şahin (veya kuzgun) görünür

    “sevdiklerimizin kusurlu yönleri de güzel görünür” anlamında kullanılan bir söz

  • kargaşa

    Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu; anarşi

  • kargaşa çıkarmak

    gürültü patırtıya yol açmak

  • kargaşacı

    Kargaşa çıkaran kimse

  • kargaşacılık

    Kargaşacı olma durumu

  • kargaşalı

    Kargaşa içinde olan

  • kargaşalık

    Kargaşa durumu; alavere, ifsat

  • kargaşalılık

    Kargaşalı olma durumu

  • kargaşasız

    Kargaşası olmayan

  • kargaşasızlık

    Kargaşasız olma durumu

  • kargo

    Uçak, gemi vb. bir taşıtla taşınan eşya, yük

  • kargo alım belgesi

    Müşteri adresinden alınan kargolar için düzenlenen maliye onaylı yasal belge

  • kargo pantolon

    Özellikle dizinin yan kısmında cepleri bulunan pantolon

  • kargocu

    Bir yerden bir yere yük veya posta taşıyan kimse

  • kargoculuk

    Kargocunun yaptığı iş

  • Kargı

    Çorum iline bağlı ilçelerden biri

  • kargı

    Dalyanlarda büyük balıklar için kullanılan demir kanca

  • kargılama

    Kargılamak işi

  • kargılamak

    Kargı ile yaralamak veya öldürmek

  • kargılık

    Kamış yetişen yer

  • Kargın

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • kargın

    Eriyen karların oluşturduğu akarsu

  • kargış etmek (veya vermek)

    beddua etmek, ilenmek

  • kari

    Kur'an'ı kurallarına uygun bir biçimde okuyan kimse

  • karides

    Denizlerde veya tatlı sularda yaşayan, yüzücü, orta büyüklükte kabuklu, eti yenir bir deniz hayvanı

  • karides ağı

    Karides avlamakta kullanılan bir ağ türü

  • karidesçi

    Karides satan veya yakalayan kimse

  • karidesçilik

    Karidesçinin yaptığı iş

  • kariha

    Düşünme gücü

  • karikatür

    İnsan ve toplumla ilgili her tür olayı konu alarak abartılı bir biçimde veren, düşündürücü ve güldürücü resim

  • karikatürcü

    Karikatür çizen sanatçı; çizer, karikatürist

  • karikatürcülük

    Karikatürcünün yaptığı iş; çizerlik, karikatüristlik

  • karikatürize

    Karikatür durumuna getirilmiş olan

  • karikatürize etmek

    karikatürleştirmek

  • karikatürleştirme

    Karikatürleştirmek işi

  • karikatürleştirmek

    Karikatür durumuna getirmek

  • karikatürlük

    Karikatür olma durumu

  • karina

    Gemi omurgası

  • karina etmek

    gemiyi karinası ortaya çıkacak biçimde bir yanı üzerine yatırmak

  • karinalılar

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının hemen bütün kuşları içine alan büyük bir bölümü

  • karinaya basmak

    karina etmek

  • karine

    Karışık bir iş veya sorunun anlaşılmasına, çözümlenmesine yarayan ipucu

  • karine ile anlamak

    sözün gelişinden çıkarmak

  • kariyer

    Bir meslekte zaman ve çalışmayla elde edilen aşama, başarı ve uzmanlık

  • kariyer yapmak

    uzmanlık alanında çalışmak, uzmanlaşmak, ihtisas yapmak

  • kariyerist

    Kariyerizm öğretisine bağlı olan kimse

  • kariyeristlik

    Kariyerist olma durumu

  • kariyerizm

    Kariyer yapmayı en yüksek amaç olarak gören düşünce sistemi

  • karizmayı çizdirmek

    var olan etkileyiciliğini kaybetmek, utanılacak kötü bir duruma düşmek

  • Karkamış

    Gaziantep iline bağlı ilçelerden biri

  • karkara

    Uzun bacaklılardan, bataklık bölgelerde yaşayan, kışı sıcak ülkelerde geçiren, başı sorguçlu turna

  • karkas

    Demirli betonla yapılmış yapı

  • karkas et

    Kasaplık büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar kesilip yüzüldükten sonra deri ve sakatat dışında kalan üzerinde yağ, kas, sinir ve kan damarı bulunan kısım; karkas

  • karlama

    Karlamak işi

  • karlamak

    Kar yağmak

  • karlanma

    Karlanmak işi

  • karlanmak

    Kar ile örtülmek, kar ile kaplanmak

  • karlanmaz

    Dondurucu bölümünde karlanma ve buzlanma olmayan buzdolabı

  • Karluk

    Eski Türk boylarından biri

  • karlı

    Üstünde kar bulunan

  • karlıca

    Karlı bir biçimde

  • karlık

    Dışı hasır örgüsüyle kaplı, içinde kar veya buz koymak için bölmesi bulunan, soğutucu olarak kullanılan büyük şişe

  • karlılık

    Karlı olma durumu

  • Karlıova

    Bingöl iline bağlı ilçelerden biri

  • karma

    Karmak işi

  • karma aşı

    Bebeklerin difteri, dizanteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci gibi hastalıklara karşı bağışıklık sağlamaları için bütün bu hastalıkların mikroplarıyla hazırlanmış aşı

  • karma ekonomi

    Özel kesim ve kamu kesiminin birlikte çalışabilmesine imkân veren ekonomi sistemi

  • karma eğitim

    Erkek ve kız öğrencilerin aynı okulda bir arada okumalarını sağlayan eğitim

  • karma okul

    Karma eğitim uygulanan okul

  • karma sergi

    Birçok ressamın eserlerini sergilediği yer

  • karma tren

    Yolcu vagonlarının arkasında yük vagonları bulunan, bütün istasyon ve duraklarda duran tren

  • karma yöntem

    Bir çalışma ve uygulamada birden fazla yöntemin birlikte kullanıldığı yöntem

  • karmaca

    Sevilen müzik eserlerinden seçilmiş bölümlerin arka arkaya seslendirilmesiyle oluşan müzik parçası; potpuri

  • karmak

    Karıştırmak, birbirine katmak

  • karmakarış etmek

    çok karışık duruma getirmek

  • karmakarış olmak

    çok karışık duruma gelmek

  • karmakarışık

    Dağınık, düzensiz, çok karışık; karmakarış, müşevveş

  • karmakarışık etmek

    çok karışık duruma getirmek

  • karmakarışık olmak

    çok karışık duruma gelmek

  • karmakarışıklık

    Karmakarışık olma durumu; darmadumanlık

  • karmalık

    Karma olma durumu

  • karman çorman

    Çok karışık ve düzensiz

  • karman çorman etmek

    çok karışık ve düzensiz duruma getirmek

  • karman çorman olmak

    çok karışık ve düzensiz duruma gelmek

  • karman çormanlık

    Karman çorman olma durumu

  • karmanyola

    Şehir içindeki ıssız yollarda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk

  • karmanyolacı

    Karmanyola yoluyla adam soyan kimse

  • karmanyolacılık

    Karmanyolacı olma durumu

  • karmanyolaya getirmek

    soymak

  • karmaç

    Bir kabın içindeki maddeleri karıştırmak için kullanılan çubuk biçiminde mutfak aleti

  • karmaşa

    Karmaşık olma durumu

  • karmaşma

    Karmaşmak işi

  • karmaşmak

    Bir şey başka bir şeyle birleşerek karışık durum almak

  • karmaştırma

    Karmaştırmak işi

  • karmaştırmak

    Karmaşık duruma getirmek

  • karmaşık

    İçinde aynı cinsten birçok öge bulunan, birbirine az çok aykırı birçok şeyden oluşan

  • karmaşık sayı

    Gerçek ve sanal iki sayının toplamından oluşan sayı

  • karmaşık önerme

    Tek yargı bildiren basit bir önerme olmakla birlikte özne ve yükleminin tanımlayıcıları, açıklayıcıları bulunan önerme

  • karmaşıklaşma

    Karmaşıklaşma işi

  • karmaşıklaşmak

    Karmaşık duruma gelmek

  • karmaşıklaştırma

    Karmaşıklaştırmak işi

  • karmaşıklaştırmak

    Karmaşıklaşma işini yaptırmak

  • karmaşıklık

    Karmaşık olma durumu; komplikasyon

  • karmık

    Çay ağzında yapılan balıkçı büğeti

  • karnabahar

    Turpgillerden, çiçekleri etli ve tanecikli bir görünüşte olan, yaprakları lahana yaprağına benzeyen, sebze olarak kullanılan bir bitki; karnabit (Brassica oleracea botrytis)

  • karnaval

    Hristiyanların büyük perhizden önce renkli ve şaşırtıcı kılıklara girerek yaptıkları şenlik

  • karnaval havası

    Şenlikli, coşkulu ortam

  • karnaval maskarası

    Karnavala katılan gülünç giyimli kimse

  • karnaval maskesi

    Karnavalda takılan gülünç maske; maskara (II)

  • karnavalımsı

    Karnavala benzeyen, karnavalı andıran, karnaval gibi; karnavalsı

  • karne

    İlk ve ortaöğretim öğrencilerine dönem sonlarında okul yönetimleri tarafından verilen ve her dersin başarı durumu ile devam, sağlık, yetenek ve genel gidiş durumlarını gösteren belge

  • karneye bağlamak

    karne ile satmaya başlamak

  • karni

    Laboratuvarda damıtma işlerinde kullanılan, geniş karınlı, dar ve eğri boyunlu cam kap

  • karnı aç

    Acıkmış

  • karnı açlık

    Karnı aç olma durumu

  • karnı burnunda

    Gebeliği çok ilerlemiş, doğumu yakın

  • karnı büyümek

    hamileliği belirgin duruma gelmek

  • karnı davul olmak

    hamileliği belirgin duruma gelmek

  • karnı geniş

    Çok yemek yiyen, obur (kimse)

  • karnı geniş olmak

    her düşünceyi kolaylıkla kabul etmek

  • karnı kara

    Kötü yürekli (kimse)

  • karnı karnına geçmek

    açlıktan, bitkinlikten, bakımsızlıktan karnı içeriye çekilmek

  • karnı tok

    Karnı aç olmayan

  • karnı tok it gölgede yatar

    "akılsız kişi bugün karnını doyurunca yarını düşünmez, yan gelir yatar, keyfine bakar" anlamında kullanılan bir söz

  • karnı tok sırtı pek olmak

    geçimi iyi olmak, para sıkıntısı olmamak

  • karnı tok, sırtı pek

    geçim sıkıntısı olmayan insanlar için kullanılan bir söz

  • karnı tokluk

    Karnı tok olma durumu

  • karnı zil çalmak

    çok acıkmış olmak

  • karnından konuşan

    Başkası söylüyormuş gibi konuşma becerisi olan (kimse), vantrilok

  • karnından konuşmak (veya söylemek)

    üstü kapalı konuşmak, düşüncelerini açık söylememek

  • karnını doldurmak

    çok yemek yemek

  • karnıyarık

    Uzunlamasına yarılan kızarmış patlıcanların ortasına kıymalı iç konularak hazırlanmış yemek; kıstırma

  • karnıyarık otu

    Büyük yaprakları oval biçimli, kısa saplı, kenarları dişli ve dalgalı, çiçekleri grimsi veya esmer-kırmızı renkli, 10-50 cm yüksekliğinde, çok yıllık, salata olarak da tüketilen otsu bir bitki; karnıyarık (Plantago asiatica)

  • karo

    Betondan yapılmış dört köşe döşeme taşı

  • karoser

    Otomobilde, mekanizmayı oluşturan motor, makine, tekerlek, şasi vb. bölümlerin dışında kalan, görünen dış bölüm

  • karot

    Buz, ağaç, göl ve deniz dibi çamurları, kaya vb. doğal materyallerden veya beton gibi dayanıklılığını belirlemenin önemli olduğu yapay malzemelerden alınan silindir şeklindeki numune

  • karot makinesi

    Karot numunesi almaya yarayan makine

  • karotçu

    Karot numunesi alan kimse

  • karotçuluk

    Karotçunun yaptığı iş

  • karoça

    Atlarla çekilen, dört tekerlekli, yaylı, üstü örtülü binek arabası

  • karpit

    Genellikle sanayide asetilen gazı çıkarmakta kullanılan, karbonla kalsiyum bileşiği madde (CaC2)

  • karpit lambası

    Karpitin su etkisiyle asetilen gazı vermesi ve bu gazın yakılmasıyla ışık elde edilen lamba; karpit

  • karpuz

    Kabakgillerden, sürüngen gövdeli parçalı sert yapraklı, sarı çiçekler açan bir bitki (Citrullus vulgaris)

  • karpuz fener

    Şenliklerde kullanılan yuvarlak kâğıt fener

  • karpuz kabuğunu görmeden denize girme

    "bir işi en uygun zamanı gelmeden yapma" anlamında kullanılan bir söz

  • karpuz kafa

    Kafası karpuz şeklinde olan (kimse)

  • karpuz kesmekle hararet sönmez

    "size kötülük yapmış olan bir kimseden başkasına zarar vermekle o kimseden öç almış olmazsınız"

  • karpuz kol

    Bol büzgülü, kabarık, kısa giysi kolu

  • karpuz kollu

    Karpuz kolu olan

  • karpuzcu

    Karpuz yetiştiren veya satan kimse

  • karpuzculuk

    Karpuzcunun yaptığı iş

  • karpuzlama

    Herhangi bir şeyi alttan tutup karpuz atar gibi (karşıya atma)

  • Karpuzlu

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • karpuzsu

    Karpuzu andıran, karpuza benzeyen, karpuz gibi; karpuzumsu

  • Kars

    Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • karsak

    Köpekgillerden, soluk kahverengi, karnı beyaz tüylü, kısa kulaklı, postundan kürk yapılan bir tür memeli (Vulpes corsac)

  • karsanbaç

    Üzerine vişne vb. şerbet dökülerek yenen rendelenmiş buz

  • Karslı

    Kars ilinden olan kimse

  • Karslılık

    Karslı olma durumu

  • karst

    Kayaçların erimesiyle yer altı akıntıları olan, kireç taşı ve dolomit bölgesi

  • karstik

    Karst özelliği taşıyan, karst ile ilgili

  • karsız

    Karı olmayan

  • karsızlık

    Karsız olma durumu

  • kart

    Tazeliği geçmiş; körpe karşıtı

  • kart basmak (veya okutmak)

    işçiler iş yerine giriş ve çıkışta gelip gittiklerini bir makine aracılığıyla belirtmek

  • kart okutmak

    toplu taşıma vb.nde geçişi sağlamak için kişiye ait kartı elektronik bir cihaza göstermek

  • kart zampara

    Kadın peşinde koşan yaşlı, çapkın erkek; kart horoz

  • kart çıkarmak

    hakem kural dışı hareket eden oyuncuya cezalandırma amacı ile sarı veya kırmızı kart göstermek

  • karta kaçmak

    tohuma kaçmak

  • Kartal

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • kartal

    Kartalgillerden, genellikle kızıl siyah tüylü, çok güçlü, yuvasını yüksek kayalıklar üzerinde kuran, iri, yırtıcı bir tür kuş (Aquila)

  • kartal ağacı

    Dulaptal otugillerden, Hindistan'da yetişen, odunu öd ağacı gibi kokan bir ağaç

  • kartalcı

    Avcı kartal yetiştiren ve avda kullanan kimse

  • kartalcılık

    Kartalcının yaptığı iş

  • kartalgiller

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, kartallar takımının gündüz yırtıcıları alt takımına giren büyük bir familyası

  • kartalgözü

    Gözlem amacıyla kullanılan insansız uçak

  • kartalkanadı

    Çapraz düğmeli, ipek veya sırma işlemeli bir tür kısa yelek

  • kartallar

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının karinalılar bölümüne giren bir takım

  • kartallı

    Üzerinde kartal resmi bulunan

  • kartallı eğrelti otu

    Yurdumuzun kıyı bölgelerinde sık rastlanan, yaprak sapının enine kesiti mikroskop altında iki başlı bir kartalı andıran, büyük yapraklı bir tür eğrelti (Pteridium aquilinum)

  • kartalma

    Kartalmak işi

  • kartalmak

    Yaşlanmak, kartlaşmak

  • kartaloş

    Kartlaşmış, yaşı geçkin; kartaloz

  • kartaloşça

    Kartaloşa yakışan biçimde; kartalozca

  • karteks

    Veri kaydı tutma amacıyla kullanılan dayanıklı kâğıttan yapılmış bilgi kartı

  • karteks dolabı

    Bilgi kartlarının bulunduğu kutu ve çekmecelerin içinde saklandığı, ayrıca ön kısmı düz veya stor kapak ile kilitlenebilen mobilya

  • kartel

    Aynı alanda faaliyet gösteren birbirinden bağımsız işletmelerin başka kuruluş ve işletmelerin rekabetini tamamen ortadan kaldırmak veya azaltmak amacıyla oluşturdukları dayanışma birliği

  • kartela

    Tombala vb. oyunlarda sayıların yazılı olduğu kart

  • kartelleşme

    Kartel kurma işi

  • kartelleşmek

    Kartel kurmak

  • Kartepe

    Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri

  • kartlaşma

    Birbirine tebrik kartı gönderme

  • kartlaşmak

    Kart duruma gelmek

  • kartlı

    Kartı olan

  • kartlı telefon

    Kontör yüklenerek kullanılan cep telefonu

  • kartlık

    Kart olma durumu

  • kartografik

    Haritacılıkla ilgili

  • karton

    Kâğıt hamuruyla yapılan, ayrıca içinde bir veya birkaç lif tabakası bulunan kalın ve sert kâğıt

  • kartoncu

    Karton veya karton eşya yapan veya satan kimse

  • kartonculuk

    Kartoncunun yaptığı iş

  • kartonet

    Albüm kutularının içinde yer alan, albümün tanıtıldığı ve şarkı sözlerinin yer aldığı kâğıt

  • kartonlama

    Kartonlamak işi

  • kartonlamak

    Karton yerleştirmek veya kartonla kaplamak

  • kartonpiyer

    Çoğunlukla duvar ve tavan ara kesitleriyle tavan göbeklerinde süsleme amacıyla kullanılan sertleştirilmiş alçı

  • kartonpiyerli

    Kartonpiyeri olan

  • kartonpiyersiz

    Kartonpiyeri olmayan

  • kartopu

    Hanımeligillerden, birçok türü süs bitkisi olarak yetiştirilen, zeytinimsi, meyvemsi, kırmızı renkte bir ağaççık (Viburnum)

  • kartotek

    Kartlar üstüne işlenmiş bilgilerin düzenli bir dizgeye göre derlenmesi

  • kartpostal

    Genellikle dikdörtgen biçiminde ince kartondan yapılmış, bir yüzü resimli, zarflı veya zarfsız gönderilen posta kartı; kart (II)

  • kartpostalcı

    Kartpostal basan veya satan kimse

  • kartpostalcılık

    Kartpostalcının yaptığı iş

  • kartsız

    Kartı bulunmayan

  • kartsızlık

    Kartsız olma durumu

  • kartuş

    Merminin arkasından namluya sürülen bezden veya kartondan barut kesesi; hartuç

  • kartça

    Gençliği azalmış, yaşı geçkince

  • Karun

    Kur'an'da kendisinden çok zengin olarak söz edilen ve bütün mal varlığı bir anda yok olan kişi

  • karun

    Çok zengin kimse

  • karyağdı

    Üstünde beyaz benekler bulunan kumaş

  • karyağdılı

    Üstünde beyaz benekler bulunan

  • karyokinez

    Çok hücreli canlılarda hücrenin belli evrelerden geçerek çoğalması; mitoz

  • karyola

    Üzerine yatak konulup yatılan tahta veya metal ev eşyası

  • karı

    Bir erkeğin evlenmiş olduğu kadın

  • karı ağızlı

    Karısının etkisiyle, karısının ağzıyla konuşan (erkek); karısı ağızlı

  • karı ağızlılık

    Karı ağızlı olma durumu; karısı ağızlılık

  • karı gibi

    korkak, dönek (erkek)

  • karı koca

    Birbirleriyle evlenmiş kadın ve erkek

  • karı koca bir sözle yakın, bir sözle uzaktır

    "bir kadınla bir erkek, birbirlerine bağlandıklarını bildiren bir sözle karı koca olurlar, böyle bir bağın kalmadığını bildiren bir sözle de yabancı olurlar" anlamında kullanılan bir söz

  • karı koca olmak

    nikâhlı veya nikâhsız birlikte yaşamaya başlamak

  • karı kocalık

    Karı koca olma durumu

  • karı kılıklı

    Hâl ve hareketleri kadın özellikleri taşıyan (erkek)

  • karık

    Kar yağmış bir alana bakma sonucu ortaya çıkan göz kamaşması

  • karıklama

    Karıklamak işi

  • karıklamak

    Karık (II) açmak

  • karıkma

    Karıkmak işi

  • karıkmak

    Göz fazla ışıktan kamaşmak

  • karılaşma

    Karılaşmak işi

  • karılaşmak

    Hâl ve hareketleri kadın özellikleri taşımak

  • karılma

    Karılmak işi

  • karılmak

    Karma işi yapılmak; karışmak

  • karılı

    Herhangi bir nitelik veya nicelikte karısı olan

  • karılı kocalı

    Karı koca birlikte

  • karılık

    Kadın olma durumu

  • karılık etmek

    evli bir kadın kocasına olan görevini yerine getirmek

  • karın

    İnsan ve hayvanlarda gövdenin kaburga kenarlarından kasıklara kadar olan ön bölgesi; batın

  • karın ağrısı

    Karında duyulan ağrı

  • karın boşluğu

    Kaburga kemikleriyle kalça kemiklerinin arasında vücudun her iki yanında bulunan bölge

  • karın doyurmak

    geçinmek

  • karın tokluğuna

    Yapılan iş karşılığında yalnızca yiyip içme sağlamak üzere; boğaz tokluğuna

  • karın zarı

    Karın boşluğunun içini, bu boşluğun içinde bulunan bağırsakları, öbür organları kaplayan ve tutan zar; periton

  • karın zarı yangısı

    Karın zarının çabuk ilerleyen veya kronik iltihabı; karın zarı iltihabı, peritonit

  • karınca

    Zar kanatlılardan, toplu olarak yaşayan, yuvaları toprağın altında olan ve birçok türü bulunan böceklerin genel adı (Formica)

  • karınca belli

    Beli çok ince olan (kimse)

  • karınca duası

    Bereket getirmesi, müşterinin bol olması için dükkân vb. yerlere asılan dua

  • karınca duası gibi

    çok küçük, sık ve okunaksız (yazı)

  • karınca kararınca

    Az da olsa, elinden geldiği kadar; karınca kadarınca, karınca kaderince

  • karınca sabrı

    Yoğun biçimde gösterilen sabır

  • karınca yuvası

    Karıncaların barındığı yer; köre

  • karınca yuvası gibi

    çok kalabalık

  • karınca yuvası gibi kaynamak

    çok kalabalık ve hareketli olmak

  • karıncadan ibret al, yazdan kışı karşılar

    "kişi çalışıp kazanabildiği zamanı boş geçirmemeli, çalışamayacağı günler için geçimini sağlayacak varlık edinmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • karıncaezmez

    Çok merhametli, ince duygulu (kimse); karıncaincitmez

  • karıncalanma

    Karıncalanmak işi

  • karıncalanmak

    Bir yere, bir şey üzerine karınca üşüşmek

  • karıncalanış

    Karıncalanma işi

  • karıncalar

    Zar kanatlıların, karınca adı altında toplanan ve beş bin kadar türü sayılan bir dalı

  • karıncalı

    İçinde, üstünde karınca bulunan

  • karıncanın zevali gelince kanatlanır

    "kişi durumunun gereklerine aykırı taşkınlıklarda bulunursa artık düşecek demektir" anlamında kullanılan bir söz

  • karıncasever

    Karınca yiyerek beslenen ve karınca yuvası çevresinde yaşayan böcek

  • karıncasız

    Karıncası olmayan

  • karıncayiyen

    Karıncayiyengillerden, Avustralya'da yaşayan, karıncayla beslenen bir tür memeli (Echidna acule ata)

  • karıncayiyengiller

    Örnek hayvanı karıncayiyen olan, vücutları kirpi dikenli, ağızları boru biçiminde uzamış, karıncayla beslenen bir familya

  • karıncayı bile ezmemek (veya incitmemek)

    çok merhametli, ince duygulu olmak

  • karıncık

    Vücudun çeşitli organları içinde bulunan boşluk

  • karından bacaklılar

    Yumuşakçalardan, karınlarındaki etli, yassı pul biçimindeki uzantıları bacak gibi kullanarak ve sürünerek yürüyen salyangoz, sümüklü böcek vb.ni içine alan kabuklu hayvanlar sınıfı; karından ayaklılar

  • karınlama

    Karınlamak işi

  • karınlamak

    Gemi yanını dayamak

  • karınlı

    Karnı olan

  • karınma

    Karınmak işi

  • karınmak

    Sallanarak karışmak

  • karınsa

    Kuşların tüy değiştirme zamanı

  • karıntası

    Pastırmada kullanılan hayvanın göbek etleri

  • karıntı

    Anaforlarda oluşan çevrinti

  • karının saçlısı, tarlanın taşlısı

    "kadının saçlı olanı ile tarlanın taşlı olanı makbuldür" anlamında kullanılan bir söz

  • karısı köylü

    Karısının yakınlarını benimseyip kendi yakınlarını unutan (erkek); karım köylü

  • karısı köylülük

    Karısı köylü olma durumu

  • karısının üstüne evlenmek

    karısı varken bir kadınla daha evlenmek

  • karış

    Parmaklar birbirinden uzak duracak biçimde gergin duran elde, başparmak ile serçe parmağın uçları arasındaki açıklık

  • karış karış

    Bir şeyi her yönüyle, inceden inceye, hiçbir tarafını ihmal etmeksizin

  • karış karış bilmek

    en ince ayrıntısına kadar biliyor olmak

  • karış karış dolaşmak

    her yeri gezmek

  • karışabilirlik

    Gaz veya sıvı çözeltilerin birbirleriyle bulanıklık, çökme veya jelleşme yapmadan karışabilmesi özelliği

  • karışabilme

    Karışabilmek işi

  • karışabilmek

    Karışma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karışanı görüşeni olmamak

    işine kimse karışmamak, özgür olmak

  • karışlama

    Karışlamak işi

  • karışlamak

    Karışla ölçmek

  • karışma

    Karışmak işi

  • karışmak

    İki veya ikiden çok şey bir araya gelip birbirinin içinde dağılmak, birbirinin içine girmek

  • karıştırabilme

    Karıştırabilmek işi

  • karıştırabilmek

    Karıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karıştırma

    Karıştırmak işi; teşviş

  • karıştırmak

    Bir maddenin başka bir madde içine karışmasını sağlamak

  • karıştırıcı

    İki veya daha çok maddeyi birbiri içinde dağıtmaya, karıştırmaya yarayan araçların genel adı

  • karıştırılma

    Karıştırılmak işi

  • karıştırılmak

    Karıştırma işi yapılmak

  • karıştırıverme

    Karıştırıvermek işi

  • karıştırıvermek

    Ansızın veya çabucak karıştırmak

  • karıştırış

    Karıştırmak işi

  • karışık

    Farklı nitelikteki şeylerden oluşmuş; gayrisafi

  • karışık kuruşuk

    Anlaşılması zor, karmaşık olan

  • karışıklık

    Karışık olma durumu; intizamsızlık, gayrisafilik, teşevvüş

  • karışılma

    Karışılmak işi

  • karışılmak

    Karışma işi yapılmak

  • karışım

    Birden çok şeyin karıştırılmasıyla elde edilen veya ortaya çıkan şey; kokteyl

  • karışıverme

    Karışıvermek işi

  • karışıvermek

    Ansızın karışmak

  • karşı

    Bir şeyin, bir yerin, bir kimsenin esas tutulan yüzünün ilerisi; ön

  • karşı atak

    Bir saldırıya karşılık olarak yapılan saldırı

  • karşı açı

    Bir önceki çekimdeki alıcı açısıyla 180°lik karşıtlık gösteren açı

  • karşı açıdan bakmak

    bir düşünce veya olayı diğer tarafa göre değerlendirmek

  • karşı devrim

    Bir devrimi yıkmayı ve onun ürünlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen hareket

  • karşı durmak

    direnmek, dayanmak

  • karşı düşürüm

    Ucuzluğa karşı yapılan ucuzluk

  • karşı gelmek

    başkaldırmak

  • karşı görüş

    Bir teze veya iddiaya karşı getirilen yeni ve değişik önerme; karşı düşünce

  • karşı karşıya

    Biri ötekinin karşısına gelecek biçimde, yüzleri birbirine dönük olarak; yüz yüze, yüzbeyüz, vicahen

  • karşı karşıya gelmek

    birden karşılaşmak

  • karşı karşıya getirmek

    birbirine rakip etmek, düşman etmek

  • karşı karşıya kalmak

    istemediği bir durumla karşılaşmak

  • karşı karşıya olmak

    bir araya gelmek

  • karşı koymak

    boyun eğmemek

  • karşı olmak

    birine veya bir düşünceye katılmamak, karşıt olmak

  • karşı olum

    Birbirinin karşısında bulunan, birbirini karşılıklı olarak dışta bırakan kavram veya yargı arasındaki bağlantı; tekabül

  • karşı oy

    Muhalefet etme, karşı gelme

  • karşı sav

    Bir çatışkının ikinci terimini oluşturan düşünce veya önerme; antitez

  • karşı çıkmak

    dışarıdan gelenleri karşılamaya gitmek

  • karşı çıkıcı

    Olumsuz tutum içinde olan, beğenmediği veya istemediği bir şeye karşı çıkan

  • karşı çıkıcılık

    Karşı çıkıcı olma durumu

  • karşıcı

    Karşılamaya çıkan kimse, karşılayan

  • karşıcılık

    Karşıcı olma durumu

  • karşıdan karşıya

    Bir yandan öbür yana

  • karşılama

    Karşılamak işi; istikbal

  • karşılama töreni

    Önemli bir kimsenin bir yere gelişi sırasında o yerin yöneticileri ve halkı tarafından yapılan kabul töreni

  • karşılamak

    Dışarıdan gelen bir kimseye karşılayıcı olarak çıkmak; istikbal etmek

  • karşılanabilme

    Karşılanabilmek işi

  • karşılanabilmek

    Karşılanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karşılanma

    Karşılanmak işi

  • karşılanmak

    Karşılama işi yapılmak

  • karşılanış

    Karşılanmak işi

  • karşılayabilme

    Karşılayabilmek işi

  • karşılayabilmek

    Karşılama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karşılayıcı

    Karşılama işini yapan kimse

  • karşılayıcılık

    Karşılama işini yapma

  • karşılayış

    Karşılamak işi

  • karşılaşabilme

    Karşılaşabilmek işi

  • karşılaşabilmek

    Karşılaşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karşılaşma

    Karşılaşmak işi

  • karşılaşmacı

    Müsabakada yarışanların her biri

  • karşılaşmak

    Bir kimseyle veya bir şeyle karşı karşıya gelmek

  • karşılaştırabilme

    Karşılaştırabilmek işi

  • karşılaştırabilmek

    Karşılaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • karşılaştırma

    Kişi ve nesnelerin benzer veya aynı yanlarını incelemek için kıyaslama; mukayese, tatbik

  • karşılaştırma derecesi

    Daha, çok, fazla, ziyade vb. kelimelerle kavramların karşılaştırılıp üst derecede gösterilmesi

  • karşılaştırmacı

    Karşılaştırmalı edebiyat veya dil bilimi uzmanı

  • karşılaştırmak

    Karşılaştırma işini yaptırmak

  • karşılaştırmalı

    Karşılaştırma yolu ile yapılan; mukayeseli

  • karşılaştırmalı dil bilgisi

    Aynı dil ailesi içindeki bir dili veya bir dilin lehçelerini ses, şekil, cümle, anlam vb. açılardan karşılaştırmalı olarak inceleyen dil bilgisi

  • karşılaştırmalı dil bilimi

    Karşılaştırma yöntemiyle çeşitli diller arasındaki ilişkileri, benzerlikleri belirleyip dil ailelerini tespit etmeyi amaçlayan inceleme

  • karşılaştırmalı edebiyat

    Karşılaştırma yöntemiyle çeşitli edebiyatlar arasındaki ilişkileri, benzerlikleri tespit etmeyi amaçlayan bilim dalı; mukayeseli edebiyat

  • karşılaştırılma

    Karşılaştırılmak işi

  • karşılaştırılmak

    Karşılaştırma işi yapılmak, kıyaslanmak

  • karşılık

    Bir davranışın karşı tarafta uyandırdığı, gerektirdiği başka davranış; mukabele, ivaz

  • karşılık vermek

    küçük büyüğüne karşı gelmek

  • karşılıklı

    Birbirleriyle karşı karşıya bulunan

  • karşılıklı yapraklar

    Sapların her düğümünde karşılıklı olarak ikişer ikişer bulunan yapraklar

  • karşılıklıca

    Karşılıklı bir biçimde

  • karşılıklılık

    Karşılıklı olma durumu; mütekabiliyet

  • karşılıksız

    Karşılığı olmayan; ivazsız

  • karşılıksız aşk

    Kişinin kendince yarattığı aşk, tek yanlı aşk

  • karşılıksız çek

    Ödenecek paranın bankadaki hesapta olmadığı çek

  • karşılıksızca

    Karşılıksız bir biçimde

  • karşılıksızlık

    Karşılıksız olma durumu

  • karşılıkta bulunmak

    cevap vermek

  • karşın

    Bir şeyin gerekenin veya mantığın tersine olarak yapıldığını anlatan bir söz; rağmen, mukabil

  • karşısına almak

    kendisine karşı düşüncede olmasını sağlamak

  • karşısına dikilmek

    birinin karşısında durmak

  • karşısına geçmek

    karşı düşünceye katılmak

  • karşıt

    Nitelik ve durumları birbirine tam olarak aykırı olan; aksi, ters (I), zıt, kontrast

  • karşıt anlamlı

    Anlamları birbirinin karşıtı olan (söz); zıt anlamlı: aşağı yukarı, ileri geri, siyah beyaz, dar geniş, büyük küçük vb.

  • karşıt anlamlılık

    Karşıt anlamlı olma durumu; zıt anlamlılık

  • karşıt duygu

    Bazı kişilere veya varlıklara karşı duyulan ve belirli bir sebebe dayanmayan hoşnutsuzluk durumu; antipati

  • karşıtlama

    Karşıtlamak işi

  • karşıtlamak

    Bir iddiaya zıt olarak başka bir iddia ileri sürmek

  • karşıtlaşma

    Karşıtlaşmak işi

  • karşıtlaşmak

    Birbirine karşıt olmak

  • karşıtlı

    Birbirinin karşıtı olan; tezatlı

  • karşıtlık

    Karşıt olma durumu; aksilik, zıddiyet, mübayenet, tezat, zıtlık, kontrast

  • Karşıyaka

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • kas

    Tellerden oluşan ve kasılarak vücut hareketlerini sağlayan organ ve bu organın telsi dokusu; adale

  • kas doku

    İstem dışı hareketleri yapan iç organlarda ve istemle hareket eden kaslarda bulunan hücreler topluluğu

  • kas tutukluğu

    İşe alıştırılmamış kasların çalışma durumunda duyulan ağrı ve sızı

  • kasa

    Para veya değerli eşya saklamaya yarayan çelik dolap

  • kasa defteri

    İşletmelerde günlük alışveriş hareketlerinin kaydedildiği defter

  • kasa fişi

    Satın aldığı mal veya hizmet için ödediği para karşılığında müşteriye yazar kasadan çıkarılarak verilen küçük kâğıt belge

  • kasa sayımı

    Günlük kasa mevcudunun kasanın devredilmesinden önce sayılıp belirlenmesi

  • kasaba

    İlçeden küçük, köyden büyük, nüfusu iki bin ile yirmi bin arasında olan, belediye ile yönetilen, henüz kırsal özelliklerini yitirmemiş yerleşim merkezi; belde

  • kasabacık

    Küçük kasaba

  • kasabalı

    Kasaba halkından olan

  • kasabalılık

    Kasabalı olma durumu

  • kasacı

    Kasa yapan veya satan kimse

  • kasacılık

    Kasacının yaptığı iş

  • kasadan geçirmek

    ürünün üzerindeki fiyatı kasaya okutmak

  • kasadarlık

    Kasiyerin yaptığı iş

  • kasalama

    Kasalamak işi

  • kasalamak

    Kasalara yerleştirmek

  • kasalanma

    Kasalanmak işi

  • kasalanmak

    Kasalara yerleştirilmek

  • kasalı

    Kasası olan

  • kasalık

    Kasa yapmaya uygun (tahta vb.)

  • kasap

    Sığır, koyun gibi eti yenecek hayvanları kesen veya dükkânında perakende olarak satan kimse; etçi

  • kasap et derdinde, koyun can derdinde

    “kimi insanlar kötü bir duruma düşüp acı içinde kıvranırken kimileri yalnız kendi yararlarını düşünürler” anlamında kullanılan bir söz

  • kasap havası

    Marmara Bölgesi'nde özellikle Trakya'da düğünlerde oynanan bir tür halk oyunu

  • kasap, yağı bol bulunca gerisini yağlar

    "elinde kendisine gerekli olandan fazla şey bulunan kimse, bunu gereksiz yere savurup telef eder" anlamında kullanılan bir söz

  • kasaplık

    Kasap olma durumu; etçilik

  • kasaptaki ete soğan doğranmaz

    "ele geçeceği, ortaya çıkacağı daha belli olmayan şey için önceden hazırlık yapmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • kasara

    Geminin baş ve kıç tarafında, asıl güverteden yüksek olan kısa güverte

  • kasatura

    Süngü gibi tüfeğin namlusu ucuna takılan veya bel kayışına asılı olarak taşınan bir bıçak türü

  • kasavet etmek

    çok sıkılmak, içi daralmak

  • kasavet çekmek

    sıkıntı içinde olmak

  • kasavetlenme

    Kasavetlenmek işi

  • kasavetlenmek

    Sıkıntı içine düşmek

  • kasavetsiz ağız anahtarsız açılır

    "sıkıntısı, kaygısı olmayan kimse, her konuda rahat konuşur" anlamında kullanılan bir söz

  • kasayı devretmek

    işletmelerde nöbetleşe çalışan kasadarlar kasa mevcudunu birbirine aktarmak

  • kaset

    İçinde, görüntü ve seslerin kaydedildiği, gerektiğinde yeniden kullanılmasını sağlayan bir manyetik şeridin bulunduğu küçük kutu; kutucuk

  • kaset çıkarmak (veya doldurmak)

    sanatçı kasete ses kaydetmek

  • kaseti çıkmak

    bir kişiye, bir gruba veya birkaç besteciye ait müzik parçalarının toplandığı bir kaset satışa çıkmak

  • kasetçalar

    Kaset çalan araç

  • kasetçi

    Kaset satan kimse

  • kasetçilik

    Kasetçinin yaptığı iş

  • kaside

    On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü

  • kasideci

    Kaside yazan şair

  • kasidecilik

    Kasidecinin yaptığı iş

  • kasidehan

    Kaside okumayı meslek edinmiş kimse

  • kasis

    Kara yolunda oluşmuş çukurlar ve tümsekler

  • kasiyer

    Ticari kuruluşlarda kasa başında oturarak para alıp kasa fişi veya para üstü veren kimse; kasadar

  • kask

    Başı darbelerden korumak için sertleştirilmiş sentetik maddelerden yapılmış sağlam başlık

  • kaskat

    Köşk, saray vb.nin bahçesinde yapılan yapay şelale

  • kaskat sistemi

    Birden fazla kombinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan tek bir ısıtma sistemi

  • kaskatı

    Çok sert, çok katı

  • kaskatı kesilmek

    aşırı coşku, soğuk, korku, üzüntü vb. etkisiyle hareket edemeyecek, bir şey söyleyemeyecek duruma gelmek, donup kalmak

  • kaskatı olmak

    kıpırdamamak, hareketsiz kalmak

  • kaskatılık

    Kaskatı olma durumu

  • kasket

    Genellikle erkeklerin giydiği, önü siperli başlık

  • kasketli

    Kasketi olan

  • kasketsiz

    Kasketi olmayan

  • kasketçi

    Kasket yapan veya satan kimse

  • kasketçilik

    Kasketçinin yaptığı iş

  • kasko

    Taşıtların uğrayacakları kazadan doğacak zararların tamamının karşılanması için yapılan sigorta türü

  • kaskocu

    Kasko işlemlerini yapan kimse veya kuruluş

  • kaskoculuk

    Kaskocu olma durumu

  • kaskolama

    Kaskolamak işi

  • kaskolamak

    Kasko yapmak

  • kaskolatma

    Kaskolatmak işi

  • kaskolatmak

    Kasko yaptırmak

  • kaskolu

    Kaskosu bulunan

  • kaskosuz

    Kaskosu bulunmayan

  • kaslan

    Erkek aslanla dişi kaplanın çiftleşmesinden doğan hayvan

  • kaslaşma

    Kaslaşmak durumu

  • kaslaşmak

    Kas durumuna gelmek

  • kaslı

    Kasları sıkı, gelişmiş; adaleli, adali

  • kaslılık

    Kaslı olma durumu

  • kasma

    Kasmak işi

  • kasmak

    Kasları gergin duruma getirmek

  • kasnak

    Enli çember

  • kasnak işlemek

    kasnakta nakış işlemek

  • kasnaklama

    Kasnaklamak işi

  • kasnaklamak

    Kasnak içine almak; çemberlemek

  • kasnakçı

    Kasnak, elek, ölçek vb. tahta işleri yapan kimse

  • kasnakçılık

    Kasnakçının yaptığı iş

  • kasnı

    Çadıruşağı, şeytantersi ağacı vb. bitkilerden elde edilen bir zamk

  • kassıl

    Kasla ilgili olan

  • kassıl duyumlar

    Kasların iradeli kasılmasıyla ortaya çıkan hareketlerin düzenlenmesine yardım eden duyumlar

  • kassız

    Kasları gelişmemiş olan; adalesiz

  • kassızlık

    Kassız olma durumu

  • kast

    Ayrıcalıklar bakımından yukarıdan aşağıya doğru kesin ölçülerle sınırlanmış bulunan, en koyu biçimiyle Hindistan'da görülen toplumsal sınıfların her biri

  • Kastamonu

    Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kastamonulu

    Kastamonu ilinden olan kimse

  • Kastamonululuk

    Kastamonulu olma durumu

  • kastanyet

    Parmaklara takılarak çalınan bir zil türü

  • kastanyola

    Bir çarkın dişlerine takılıp geriye doğru dönmesini önleyen dil

  • kastanyola yuvası

    Bir çarka kastanyola için açılmış dişlerin arası

  • kastar

    Pamuk ipliğini veya bezini bol ve soğuk su ile yıkayarak ağartma işi

  • kastarcı

    Kastar işini yapan kimse

  • kastarcılık

    Kastarcının yaptığı iş

  • kastarlama

    Kastarlamak işi

  • kastarlamak

    Kastar işi yapmak

  • kastarlanma

    Kastarlanmak işi

  • kastarlanmak

    Kastar işi yapılmak

  • kastarlı

    Kastarlanmış olan

  • kastetme

    Kastetmek işi

  • kastetmek

    Amaçlamak, amaç olarak almak

  • kasti

    Bilerek, isteyerek yapılan

  • kastor

    Kunduz kürkü

  • kastı olmak

    birine kötülük etme, zarar verme isteği beslemek

  • kastırma

    Kastırmak işi

  • kastırmak

    Kasma işini yaptırmak

  • kasvet

    İç sıkıntısı

  • kasvet basmak (veya çökmek)

    çok sıkılmak, içi daralmak

  • kasvet vermek

    iç sıkıntısı vermek

  • kasvetli

    İç sıkıntısı veren

  • kasvetlilik

    Kasvetli olma durumu

  • kasvetsiz

    İç sıkmayan

  • kasvetsizlik

    Kasvetsiz olma durumu

  • kasık

    Vücudun karın ile uyluk arasındaki bölümü

  • kasık bağcı

    Kasık bağı yapan veya satan kimse

  • kasık bağı

    Fıtığı içeride tutmak için kullanılan bağ

  • kasık biti

    Genellikle üreme organları çevresindeki kıl diplerinde yerleşen bir tür bit; kırkayak (Phthirus pubis)

  • kasık fıtığı

    Kasık bölgesinde oluşan fıtık; kasık çatlağı, yarımlık

  • kasık otu

    Karanfilgillerden, saz biçiminde ince sapları olan, güzel çiçekler açan, kasık yaralarına yararlı sayılan bir bitki (Herniaria hirsuta)

  • kasılgan

    Kasılma özelliği olan, kasılabilen (kas ve organik doku)

  • kasılganlık

    Kasılgan olma durumu

  • kasılma

    Kasılmak işi; takallüs

  • kasılmak

    Kasma işi yapılmak

  • kasılış

    Kasılmak işi

  • kasım

    Yılın on birinci ayı; ikinci teşrin, son teşrin, teşrinisani

  • kasım kasım

    "Büyüklük taslamak, büyüklenmek" anlamlarındaki kasım kasım kasılmak deyiminde geçen bir söz

  • kasımdan on gün evvel ek, on gün sonra ekme

    "ekim zamanı kasımdan on gün önce biter, kasımdan on gün sonra ekilen tohum verimli olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kasımpatı

    Birleşikgillerden, çiçekleri iri, katmerli ve türlü renkte, sonbahardan kışa değin açan bir süs bitkisi; krizantem (Chrysanthemum)

  • kasınma

    Kasınmak işi

  • kasınmak

    Kasılıp kalmak

  • kasıntı

    Giyeceği daraltmak veya kısaltmak için yapılan eğreti dikiş

  • kasıntılı

    Kasıntısı olan

  • kasıntısız

    Kasıntısı olmayan

  • kasıp kavurmak

    baskı yaparak veya kıyıcı davranışlarla bir topluluğu ezmek, zulmetmek

  • kasırga

    Rüzgâr çizelgesinde hızı 64 veya daha fazla deniz mili olan ve kuvveti 12 ile gösterilen şiddetli, yıkıcı rüzgâr

  • kasıt

    Öldürmeyi, yaralamayı veya zarar vermeyi isteme, kötü niyet

  • kasıtlı

    İsteyerek, bilerek yapılan

  • kasıtlı faul

    Karşılaşmalarda golü veya sayıyı engellemek için rakibe kasten ve şiddetle yapılan kural dışı hareket

  • kasıtlıca

    Kasıtlı bir biçimde

  • kasıtlılık

    Kasıtlı olma durumu

  • kasıtsız

    İsteyerek, bilerek yapılmayan

  • kasıtsızca

    Kasıtsız bir biçimde

  • kasıtsızlık

    Kasıtsız olma durumu

  • kat

    Bir yapıda yer alan daire veya odaların bütünü

  • kat görevlisi

    Otellerde odaların, katların temizliğinden ve gerekli malzemelerin temininden sorumlu olan kimse; katçı

  • kat irtifakı

    Bir binanın üstüne kat yapma iznini veren hak

  • kat kat

    Çok daha fazla; katbekat

  • kat yuvarı

    Yer atmosferinin 10-60 kilometre yükseklikleri arasında kalan katmanı; stratosfer

  • kat çıkmak

    yapıya kat eklemek

  • katabilme

    Katabilmek işi

  • katabilmek

    Katma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katafalk

    Önünden geçilerek kendisine saygı gösterilmek istenen ölünün tabutunun konulması için yapılmış yüksek yer

  • katafot

    Dışarıdan gelen bir ışığın etkisiyle geceleyin ışıklı görünen reflektör

  • kataklastik

    Kataklaza uğramış

  • kataklaz

    Kayaçların veya kayaç oluşturan minerallerin basınç etkisiyle biçimlerinin değişmesi

  • katakofti

    Klasik Türk müziğinde 8/8'lik bir usul

  • katakomp

    İlk Hristiyanların kayaları oyarak veya yer altını kazarak uzun dehlizler biçiminde yaptıkları, ölülerini gömdükleri veya tapınak olarak kullandıkları mezarlık

  • katakulli

    Yalan dolan, oyun, tuzak, düzen

  • katakulli okumak

    yalan söylemek, palavra atmak

  • katakulli yapmak

    tuzak veya düzen hazırlamak, oyun oynamak

  • katakulliye gelmek

    tuzağa düşmek

  • katakulliye getirmek

    tuzağa düşürmek

  • Katalanca

    İspanya’nın kuzeydoğusundaki Katalonya’da, Akdeniz kıyılarında, özellikle Barselona’da yaşayanlar tarafından kullanılan dil

  • katalepsi

    İradenin yitimi, dış etkilere karşı duygunluğun ortadan kalkması ve hareket organlarına verilen herhangi bir durumun olduğu gibi sürüp gitmesiyle beliren sendrom

  • kataleptik

    Katalepsi ile ilgili

  • katalitik

    Katalizle ilgili, kataliz niteliğinde olan

  • katalitik soba

    Tüp gaz ile çalışan, ısıtma amacıyla kullanılan bir soba türü; katalitik

  • kataliz

    Bir maddenin kimyasal bir tepkimede hiçbir değişmeye uğramadan tepkimenin olmasını veya hızının değişmesini sağlayan etkisi

  • katalizör

    Kimyasal tepkimenin olmasını veya hızının değişmesini kendi molekül yapısını değiştirmeden sağlayan madde

  • katalizör olmak

    işin etkinleşmesini ve hızlanmasını sağlamak

  • katalog

    Kütüphanedeki kitapları veya belli bir daldaki gereçleri, nitelikleri bakımından tanıtmak, arandıklarında bulunmalarını sağlamak amacıyla, yer numaraları belirtilerek hazırlanmış kitap, defter veya fişten oluşan bütün; fihrist

  • kataloglama

    Kataloglamak işi

  • kataloglamak

    Kütüphanedeki veya belli bir daldaki gereçleri yer numarası, bibliyografik kimlik vb. bakımından tespit etmek

  • kataloglatma

    Kataloglatmak işi

  • kataloglatmak

    Katalog durumuna getirtmek

  • katalpa

    İki çeneklilerden, yaprakları çok iri ve kalp biçiminde, çiçekli bir süs bitkisi (Bignonia catalpa)

  • katamaran

    Birbirine paralel tutulmuş iki ağaç kütükten yapılan tekne

  • katana

    Bir cins iri at

  • katana gibi

    iri yarı olan

  • katar

    Taşıt dizisi

  • katarakt

    Göz merceğinin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık; perde, akbasma, aksu

  • katarlama

    Katarlamak işi

  • katarlamak

    Katar durumuna getirmek, arka arkaya dizmek

  • katarlanma

    Katarlanmak işi

  • katarlanmak

    Katar durumuna gelmek, arka arkaya gelmek

  • katastrof

    Bir şiir veya tiyatro oyununun sonu

  • katavaşya

    Göçücü balıkların kışa doğru Karadeniz'den Akdeniz'e geçmesi, anavaşya karşıtı

  • katedebilme

    Katedebilmek işi

  • katedebilmek

    Katetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katediş

    Katetmek işi

  • kategori

    Aralarında herhangi bir bakımdan ilgi veya benzerlik bulunan şeylerin tamamı; grup, ulam

  • kategorik

    Kesin, açık

  • kategorize

    "Sınıflamak, ayıklamak" anlamlarındaki kategorize etmek birleşik fiilinde kullanılır

  • kateter

    Teşhis ve tedavi amacıyla vücut boşluklarına, damarlar içine ilaç veya sıvı vermek veya almak için özel olarak hazırlanmış tüp

  • katetme

    Katetmek işi

  • katetmek

    Bir yeri aşarak geçmek

  • katgüt

    Ameliyatlarda yaraları dikmek için kullanılan, kedi bağırsağından yapılmış iplik

  • kati teminat

    Kesin olarak verilen güvence

  • katil

    İnsan öldüren kimse

  • katillik

    Katil olma durumu

  • katkı

    Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile katılma; yardım, pay

  • katkı maddesi

    Petrol ürünlerine katıldığı zaman bunlara istenilen özellikleri sağlayan veya doğal özelliklerini kuvvetlendiren uygun bir madde

  • katkı payı

    Bir işe, bir ortaklığa girişte ödenen ücret

  • katkıcı

    Katkıda bulunan

  • katkıda bulunmak

    bir şeyin oluşmasına, gelişmesine veya gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile yardım etmek

  • katkılanma

    Katkılanmak işi

  • katkılanmak

    İçine bir katkı karışmak

  • katkılı

    İçine yabancı madde katılmış olan, karışık, saf olmayan

  • katkılılık

    Katkılı olma durumu

  • katkısız

    Üzerine veya içine hiçbir şey katılmamış; sağ (II)

  • katkısızca

    Katkısız bir biçimde

  • katkısızlık

    Katkısız olma durumu

  • katlama

    Katlamak işi

  • katlamak

    Kâğıt, kumaş vb. nesneleri üst üste kat oluşturacak biçimde bükmek

  • katlanabilme

    Katlanabilmek işi

  • katlanabilmek

    Katlanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katlandırma

    Katlandırmak işi

  • katlandırmak

    Katlanmasını sağlamak

  • katlanma

    Katlanmak işi; katlantı

  • katlanmak

    Katlama işi yapılmak

  • katlanılma

    Katlanılmak işi

  • katlanılmak

    Katlanma işi yapılmak

  • katlanış

    Katlanmak işi

  • katlatma

    Katlatmak işi

  • katlatmak

    Katlatma işini yaptırmak

  • katlayabilme

    Katlayabilmek işi

  • katlayabilmek

    Katlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katlayış

    Katlamak işi

  • katledebilme

    Katledebilmek işi

  • katledebilmek

    Katletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katlediş

    Katletmek işi

  • katletme

    Katletmek işi

  • katletmek

    İnsan öldürmek

  • katlettirme

    Katlettirmek işi

  • katlettirmek

    Katletme işini yaptırmak

  • katlı

    Katlanmış, bükülmüş

  • katlı kur

    Az gelişmiş ülke ekonomilerine özgü birden çok döviz kuru uygulama yöntemi

  • katma

    Katmak işi

  • katma bütçe

    Özel gelirleri olan ve genel bütçe dışında kalan bütçe; mülhak bütçe

  • katma değer vergisi

    Satın alınan mal ve yiyecekten alınan peşin vergi

  • katmak

    Bir şeyin içine, üstüne veya yanına, niteliğini değiştirmek veya niceliğini artırmak için başka bir şey eklemek; vermek, zammetmek

  • katmalı

    Cismin üç ana renkteki görüntüsünün tek bir film üzerinde yer aldığı, bir renkli film işlemi

  • katman

    Altında veya üstünde olan kayaçlardan gözle veya fiziksel olarak az çok ayrılabilen, kalınlığı 1 santimetreden az olmayan tortul kayaç birimi; tabaka

  • katman bulut

    Gri renkli, çok yükseklere çıkan bulut tabakası; stratus

  • katmanlaşma

    Katmanlaşmak işi

  • katmanlaşmak

    Ayrı ayrı tabakalar veya sınıflar oluşturmak

  • katmanlı

    Katmanları olan, katmanlardan oluşan; tabakalı

  • katmansız

    Katmanları olmayan, katmanlardan oluşmayan; tabakasız

  • katmer

    Bir şeyi oluşturan katlardan her biri

  • katmer kaldırmak

    karışıklık çıkarmak

  • katmer katmer

    Kat kat, üst üste

  • katmerci

    Katmer yapıp satan kimse

  • katmercilik

    Katmercinin yaptığı iş

  • katmerlenme

    Katmerlenmek durumu

  • katmerlenmek

    Katmerli duruma gelmek

  • katmerleşme

    Katmerleşmek işi

  • katmerleşmek

    Katmerli duruma gelmek

  • katmerleştirme

    Katmerleştirmek işi

  • katmerleştirmek

    Katmerleşme işini yaptırmak

  • katmerli

    Katmeri olan, kat kat olan

  • katmerli badem

    Çiçekleri güzel bir tür süs çalısı

  • katmerli birleşik çekim

    Fiilin hikâye ve rivayet birleşik çekimlerine -sa şart eki getirilerek oluşturulan kip

  • katmerli iyelik

    Üst üste kullanılmış iki iyelik eki

  • katmerli katmerli

    Üst üste ve ara vermeden, aşırı bir biçimde

  • katmerli yalan

    Üst üste söylenmiş yalanlar

  • katmersiz

    Katmeri olmayan

  • Katolik

    Katolikliğe mensup olan kimse

  • Katoliklik

    Katolik olma durumu

  • katolunma

    Katolunmak durumu

  • katrak

    Marangozlukta tomrukları biçmeye yarayan ve birden çok testeresi olan biçme makinesi

  • katran

    Organik maddelerden kuru damıtma yoluyla elde edilen, sıvı yağ kıvamında, kara renkte, ağır, is kokulu, suda erimeyen bir madde

  • katran ağacı

    Toroslarda yetişen bir tür sedir (Cedrus libani)

  • katran gibi

    karaya yakın koyu renkte

  • katran ruhu

    Kayın katranının damıtılmasıyla elde edilen ve hekimlikte kullanılan renksiz, keskin kokulu ve yakıcı bir sıvı

  • katran suyu

    Hekimlikte kullanılan katranlı su

  • katran taşı

    Birleşimindeki su miktarı çok olan bir tür yanardağ camı

  • katran yağı

    Katrandan elde edilen ve hekimlikte ilaç olarak kullanılan sıvı

  • katran çamı

    Gemilerde kullanılan katranın çıkarıldığı bir tür çam (Pinus rigida)

  • katrancı

    Katran satan kimse

  • katrancılık

    Katrancının yaptığı iş

  • katrandan olmaz şeker, olsa da cinsine çeker

    "kötü asıllı şey ve kişi iyiye dönmez" anlamında kullanılan bir söz

  • katranköpüğü

    Çayır mantarlarından, şapkasının alt yüzü dilim dilim ve bir halka ile çevrili bulunan bir cins mantar (Polyporus igniarius)

  • katranlama

    Katranlamak işi

  • katranlamak

    Bir yere, bir şeye katran sürerek katranla kaplamak

  • katranlanma

    Katranlanmak işi

  • katranlanmak

    Katranlama işi yapılmak

  • katranlatma

    Katranlatmak işi

  • katranlatmak

    Katranlama işini yaptırmak

  • katranlı

    Üzerine katran sürülmüş olan

  • katransız

    Katranı olmayan

  • katranı kaynatsan olur mu şeker?

    "kişi, kendi özünü veya asıl özelliklerini değiştirmiş gibi görünse de asla değişmez" anlamında kullanılan bir söz

  • katrat

    Basımevlerinde, eski sistem dizgi işlerinde harfler arasına konulan, belli incelikteki metal parça

  • katresi kalmadı (veya yok)

    hiç kalmadı, hiç yok

  • katrilyon

    Trilyonun bin katı olan sayı, trilyon kere bin, (1024)

  • katsayı

    Bir niceliğin kaç katı alındığını gösteren sayı; emsal

  • katyon

    Bir çözeltinin elektrolizi sırasında katotta toplanan iyon; artın

  • katı

    Hoşgörüsüz, acımasız, merhametsiz, zalim olan

  • katı atık

    Üretimden tüketime kadar olan tüm aşamalarda ortaya çıkan ve kullanıcının artık işine yaramayan katı maddelerin tamamı

  • katı kalpli olmak

    olan bitenden etkilenmemek, duygusuzlaşmak

  • katı söz

    Sert ve kırıcı söz

  • katı yağ

    Don yağı, parafin gibi normal sıcaklıktayken katı durumda bulunan yağ

  • katık

    Ekmekle karın doyurmak gerektiğinde, ekmeğe katılan peynir, zeytin, helva vb. yiyecek

  • katık etmek

    ekmeğin çok, yemeğin az olduğu durumlarda yemeği ölçülü yemek

  • katıklama

    Katıklamak işi

  • katıklamak

    Katık etmek

  • katıklı

    İçinde katık bulunan

  • katıklı aş

    Bulgur veya yarmadan yapılan yoğurtlu çorba

  • katıksız

    Katığı olmayan; yavan

  • katıksız hapis

    Suçlu eri yalnızca ekmek ve su vererek hapsetme

  • katıksızca

    Katıksız bir biçimde

  • katıksızlık

    Katıksız olma durumu

  • katıkçı

    Süt ürünleri satan kimse

  • katıkçılık

    Katıkçının yaptığı iş

  • katıla katıla ağlamak

    aşırı derecede ağlamak

  • katıla katıla gülmek

    aşırı derecede gülmek

  • katılabilme

    Katılabilmek işi

  • katılabilmek

    Katılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • katılaşma

    Katılaşmak işi

  • katılaşmak

    Katı duruma gelmek

  • katılaştırma

    Katılaştırmak işi

  • katılaştırmak

    Katı duruma getirmek

  • katılgan

    Karışan

  • katılgan doku

    Hücreleri şekilsiz bir ara madde içinde bulunan, organların asıl dokularının aralarını dolduran doku

  • katılma

    Katılmak işi; katışma, iltihak, inzimam

  • katılma belgesi

    Kişinin kurucu ve saklayıcı kuruma karşı sahip olduğu hakları taşıyan ve fona ne kadar pay ile katıldığını gösteren kıymetli evrak

  • katılmak

    Katma işi yapılmak

  • katıltma

    Katıltmak işi

  • katıltmak

    Katılacak kadar güldürmek veya ağlatmak

  • katılık

    Katı (I) olma durumu

  • katılım

    Katılmak işi; iştirak

  • katılım belgesi

    Kongre, bilgi şöleni vb. çalışmalara katılanlara, katıldıklarına ilişkin olarak düzenleyenler tarafından verilen belge

  • katılımcı

    Herhangi bir etkinliğe katılan kimse, şirket vb.; iştirakçi

  • katılımcı demokrasi

    Toplumun kişileri ve kurumlarıyla geniş katılımının sağlandığı demokratik yapılanma

  • katılımcılık

    Katılımcı olma durumu

  • katılıverme

    Katılıvermek işi

  • katılıvermek

    Ansızın veya kısa sürede katılmak

  • katılış

    Katılmak işi

  • katım

    Katma işi

  • katımlık

    Bir kezde katılacak miktarda olan

  • katıntı

    Birbirine katılmış karışık şeylerin her biri

  • katır

    Atgillerden, kısrak ile erkek eşeğin çiftleşmesinden doğan, gennelikle kısır olan melez hayvan

  • katır boncuğu

    Çoğu binek hayvanlarının boynuna süs olarak takılan, mavi camdan iri boncuk

  • katır gibi

    inatçı (kimse)

  • katır inadı

    Fazla inatçı olma durumu

  • katır kutur

    Sert duruma gelmiş, sertleşmiş; katur kutur

  • katır kuyruğu gibi kalmak

    bir işte ilerlemeden kalmak

  • katır tepmişe dönmek

    çok hırpalanmak, perişan duruma düşmek, felaketin nereden geldiğini anlayamamak

  • katır yılanı

    Bir tür engerek

  • katırcı

    Katırlarını kira ile işleten veya katırlarla eşya taşıyan kimse

  • katırcılık

    Katırcının yaptığı iş

  • katırkuyruğu

    Baklagillerden, çiçekleri sarı ve şemsiye durumunda olan acı bir bitki (Equisetum pasturel)

  • katırlaşma

    Katırlaşmak durumu

  • katırlaşmak

    Huysuzluk etmek, inatlaşmak

  • katırlık

    İnatçı, huysuz olma durumu

  • katırtırnağı

    Baklagillerden, dalları çok ince, çiçekleri sarı, bazı türleri hekimlikte idrar söktürücü olarak kullanılan bir bitki (Spartium junceum)

  • katıverme

    Katıvermek işi

  • katıvermek

    Çabucak katmak

  • katışmaç

    Benzer olmayan maddelerden oluşmuş bütün; agrega

  • katıştırma

    Katıştırmak işi

  • katıştırmak

    Bir şeyin içine başka bir şey katarak karıştırmak

  • katıştırılma

    Katıştırılmak işi

  • katıştırılmak

    Katıştırma işi yaptırılmak

  • katışık

    İçine başka şeyler karışmış olan; mahlut

  • katışıklı

    İçine başka şeyler karışmış olan

  • katışıklık

    Katışık olma durumu

  • katışıklılık

    Katışıklı olma durumu

  • katışıksızlık

    Katışıksız olma durumu

  • kauçuk

    Gövdesi odunsu, öz suyu yapışkan, süt kıvamında, yaprakları oval biçimli, parlak ve kalın, sıcak ülke bitkisi; kauçuk ağacı, lastik ağacı (Ficus elastica)

  • kauçuk toplamak

    otomobil yarışlarında pistteki lastik parçalarını yavaş gidip lastik üzerine yapışmasını sağlayarak toplamak

  • kauçuklu

    Kauçukla kaplanmış veya birleşiminde kauçuk olan

  • kav

    Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde

  • kav gibi

    kolaylıkla tutuşacak durumda olan

  • kav mantarı

    Geniş yapraklı ağaç gövdelerinde yetişip birkaç yıl yaşayabilen, belirgin bir sapı bulunmayan, odunsu dokulu şapkası kav olarak veya çanta, ayakkabı vb. yapımında kullanılan, bazitli bir tür mantar (Fomes fomentarius).

  • kavaf

    Ucuz, özenmeden ve bayağı cins ayakkabı, kemer, cüzdan yapan veya satan esnaf

  • kavaf işi

    Özensiz ve gelişigüzel yapılan

  • kavafiye

    Ucuz, özenmeden yapılmış ayakkabı, kemer, cüzdan vb. ürünler

  • kavaflık

    Kavaf olma durumu

  • kavait

    Kurallar

  • Kavak

    Samsun iline bağlı ilçelerden biri

  • kavak

    Söğütgillerden, sulak bölgelerde yetişen, boyu bazı türlerinde 30-40 metreye değin çıkan, kerestesinden yararlanılan uzun boylu bir ağaç (Populus)

  • kavak inciri

    Açık mor renkli bir tür incir

  • kavak, yaprağını tepeden dökerse kış çok olur

    "kavak ağacının yaprakları tepeden dökülmeye başlar, aşağıdakiler daha sonra dökülürse o yıl kış çetin olur" anlamında kullanılan bir söz

  • Kavaklıdere

    Muğla iline bağlı ilçelerden biri

  • kavaklık

    Kavakları çok olan veya kavak ağacı yetiştirilen yer

  • kavakçı

    Kavak yetiştiren kimse

  • kavakçılık

    Kavakçının yaptığı iş

  • kaval

    Genellikle kamıştan yapılan, daha çok çobanların çaldığı, yumuşak sesli, üflemeli bir çalgı

  • kaval kemiği

    Baldırda olan iki kemikten kalını; bacakkalemi

  • kaval tüfek

    Namlusu yivsiz tüfek

  • kavala

    Genellikle Arapların kullandığı, kamıştan yapılan üflemeli bir tür çalgı

  • kavalcı

    Kaval yapan, satan veya çalan kimse

  • kavalcılık

    Kavalcının yaptığı iş

  • kavalye

    Kadına, dansta eş olan veya bir yerde, toplantıda arkadaşlık eden erkek

  • kavalyelik

    Kadına dansta veya bir toplantıda eşlik etme

  • kavalyelik etmek

    kadına dansta veya bir toplantıda eşlik etmek

  • kavanoz

    Plastik, cam vb. maddelerden yapılmış ağzı geniş, çeşitli boylarda kap

  • kavanoz dipli dünya

    üzülmemeyi, biraz boş vermeyi, rahat bir biçimde yaşamayı anlatan söz

  • kavanço

    Yelkeni bir bordadan öbür bordaya geçirme

  • kavara

    Balı alınmış petek

  • kavara çekmek

    yellenmek

  • kavas

    Elçilik veya konsolosluklarda görev yapan hizmetli

  • kavaslık

    Kavas olma durumu

  • kavata

    Oyma ağaç kap

  • kavela

    Halatların dikişlerinde kullanılan demir veya ağaç kama

  • kavga

    Düşmanca davranış ve sözlerle ortaya çıkan çekişme veya dövüş; çıngar

  • kavga adamı

    Düşünce ve inançlarını son kerteye kadar hararetle savunan kimse

  • kavga bizim yorganın başına imiş

    başkaları yüzünden zarar gören kimsenin söylediği söz

  • kavga etmek

    birbiriyle atışmak, dövüşmek

  • kavga kaşağısı

    Ara bozup kavga çıkartan, kavga arayan kimse

  • kavga kopmak (veya patlamak)

    dövüş başlamak

  • kavga çıkarmak

    kavgaya neden olmak

  • kavga çıkmak

    dövüş meydana gelmek

  • kavgacı

    Kavga etmeyi seven, kavga çıkaran kimse; dalaşkan

  • kavgacılık

    Kavgacı olma durumu

  • kavgada kılıç ödünç verilmez

    "kişi, savunma silahını başkasına verip kendisini savunamayacak ve yenilgiye uğrayacak duruma düşmemelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • kavgada yumruk sayılmaz

    "kavga sırasında hem dayak yenir hem de atılır" anlamında kullanılan bir söz

  • kavgalaşma

    Kavgalaşmak işi

  • kavgalaşmak

    İki veya daha çok kimse birbiriyle kavga etmek

  • kavgalı

    Kavgayla yapılan veya içine kavga karışan; nizalı

  • kavgalılık

    Kavgalı olma durumu

  • kavgasız

    Kavgası olmayan; nizasız

  • kavgasız gürültüsüz

    Kavga etmeden, kavga gürültü çıkarmadan

  • kavgasız gürültüsüz yaşamak

    iyi geçinmek

  • kavgasızca

    Kavgasız bir biçimde

  • kavgasızlık

    Kavgasız olma durumu

  • kavgaya girişmek (veya tutuşmak)

    kavgaya başlamak

  • kavi

    Dayanıklı, güçlü, zorlu olan

  • kavil kesmek

    sözleşmek

  • kavilya

    Yelkenin kasa ve halat dikişlerinde, kollar arasını açmak için kullanılan, sivri ağaç veya demirden yapılmış sert parça

  • kavim

    Aralarında töre, dil ve kültür ortaklığı bulunan, boy ve soy bakımından da birbirine bağlı insan topluluğu; budun

  • kavim kardaş

    Bütün akrabalar, tanıdıklar

  • kavimleşme

    Kavimleşmek durumu

  • kavimleşmek

    Kavim durumuna gelmek

  • kavis

    Bir eğrinin sınırlı bir kısmı; eğmeç

  • kavis çizmek

    yay biçiminde yol izlemek

  • kavislenme

    Kavislenmek işi

  • kavislenmek

    Kavisli duruma gelmek

  • kavisli

    Kavisi olan; mukavves

  • kavissiz

    Kavisi olmayan

  • kavkılı

    Kavkısı olan (hayvan)

  • kavkısız

    Kavkısı olmayan (hayvan)

  • kavlak

    Kabuğu dökülmüş

  • kavlama

    Kavlamak işi

  • kavlamak

    Kabarıp dökülmek veya soyulmak

  • kavlanma

    Kavlanmak işi

  • kavlanmak

    Kavlama işine uğramak

  • kavlatma

    Kavlatmak işi

  • kavlatmak

    Kavlamasına yol açmak

  • kavlağan

    Çınar ağacı

  • kavlaşma

    Kavlaşmak işi

  • kavlaşmak

    Kav durumuna gelmek

  • kavlince

    Kavline göre, sözüne bakarak

  • kavlükarar

    Söz, sözleşme

  • kavlükarar etmek

    karar vermek

  • kavlık

    İçine genellikle kav konulan torba veya kap

  • kavmiyet

    Bir kavmin kendine özgü özellikleri

  • kavmiyetçi

    Kavmiyetten yana olan kimse

  • kavmiyetçilik

    Kavmiyetçi olma durumu

  • kavrak

    Ateş yakmak için kullanılan kuru yaprak, ince dal

  • kavram

    Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı; mefhum, fehva, konsept, nosyon

  • kavram karmaşası

    Anlaşılmazlık, anlam yetersizliği

  • kavram yazı

    Sözleri veya düşünceleri sesleri gösteren harflerle değil çeşitli işaret veya simgelerle ifade eden yazı; ideogram

  • kavrama

    Kavramak işi

  • kavrama noktası

    Arabanın harekete geçtiği an ve durum

  • kavramak

    Elle sıkıca tutmak

  • kavramcı

    Kavramcılık yanlısı olan; konseptüalist

  • kavramcılık

    Kavramın, onu bildiren sözden farklı bir varlık olduğunu ve gerçeğin zihinde bulunmadığını ileri süren öğreti; konseptüalizm

  • kavramlaşma

    Kavram durumuna gelme

  • kavramlaşmak

    Kavram durumuna gelmek

  • kavramlaştırma

    Kavramlaştırmak işi

  • kavramlaştırmak

    Kavram durumuna getirmek

  • kavramsal

    Kavramla ilgili, kavram niteliğinde olan

  • kavramsallık

    Kavramsal olma durumu

  • kavranma

    Kavranmak işi; kavranılma

  • kavranmak

    Kavrama işi yapılmak; kavranılmak

  • kavranılmazlık

    Kavranılmaz olma durumu

  • kavranış

    Kavranmak işi

  • kavratabilme

    Kavratabilmek işi

  • kavratabilmek

    Kavratma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kavratma

    Kavratmak işi

  • kavratmak

    Kavramasını sağlamak

  • kavrayabilme

    Kavrayabilmek işi

  • kavrayabilmek

    Kavrama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kavrayıverme

    Kavrayıvermek işi

  • kavrayıvermek

    Çabucak kavramak

  • kavrayış

    Kavramak işi

  • kavrayışlı

    Kolayca anlama, algılama yetisi olan

  • kavrayışlılık

    Kavrayışlı olma durumu

  • kavrayışsız

    Kavrayışı olmayan

  • kavrayışsızca

    Kavrayış olmaksızın

  • kavrayışsızlık

    Kavrayışsız olma durumu

  • kavraç

    Ağır taşları tutup kaldırmaya yarayan, iki tutaklı demir araç

  • kavruk

    Kavrulmuş olan

  • kavrukluk

    Kavruk olma durumu

  • kavrulabilme

    Kavrulabilmek durumu

  • kavrulabilmek

    Kavrulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kavrulma

    Kavrulmak işi

  • kavrulmak

    Kavurma işi yapılmak

  • kavrulmuşluk

    Kavrulmuş olma durumu

  • kavruluş

    Kavrulmak işi

  • kavuk

    Pamuktan yapılmış, üzerine sarık sarılan erkek başlığı

  • kavuk sallamak

    bir kimseye yaranmak için onun söz veya davranışlarını uygun bulmak, onaylamak

  • Kavuklu

    Orta oyununda hikâyeyi anlatıp asıl görevi üstlenen, espri ve komiklik yapan kişi

  • kavuklu

    Kavuk giymiş

  • kavukluk

    Kavuk koymaya yarayan küçük raf

  • kavuksuz

    Kavuk giymemiş

  • kavukçu

    Kavuk yapan veya satan kimse

  • kavukçuluk

    Kavukçunun yaptığı iş

  • kavun

    Kabakgillerden, sürüngen gövdeli, iri meyveli bir bitki (Cucum)

  • kavun kökeninde büyür

    "çocuk ana baba ocağında, herhangi bir kişi doğup büyüdüğü çevrede yetişir, gelişir" anlamında kullanılan bir söz

  • kavuncu

    Kavun satan kimse

  • kavunculuk

    Kavuncunun yaptığı iş

  • kavuniçi

    Pembeye çalan sarı renk

  • kavunsu

    Kavunu andıran, kavuna benzeyen, kavun gibi; kavunumsu

  • kavurga

    Buğday, mısır vb. tahılların kuru yemiş gibi yenilmek için ateşte kavrulmuşu

  • kavurga yer, kavurma yemiş gibi bıyığını siler

    yaptığı bir işi olduğundan daha çok, daha büyük veya daha farklı göstermek, abartmak

  • kavurma

    Kavurmak işi

  • kavurmacı

    Kavurma yapan veya satan kimse

  • kavurmacılık

    Kavurmacının yaptığı iş

  • kavurmak

    Bir şeyi bir kabın içinde kendisinden başka bir malzeme koymadan karıştıra karıştıra pişirmek

  • kavurmalı

    İçinde kavurma bulunan

  • kavurmalık

    Kavurma yapmaya elverişli (yiyecek)

  • kavurmaç

    Kavrulmuş buğday

  • kavurtma

    Kavurtmak işi

  • kavurtmak

    Kavurma işini yaptırmak

  • kavuruş

    Kavurmak işi

  • kavut

    Kavrulmuş ve dövülmüş tahıl ununa pekmez, şeker veya tatlı yemiş katılarak yapılan yiyecek

  • kavuz

    Buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk

  • kavuzlular

    Bir çeneklilerden, çiçeklerinde renkli taç yaprağı yerine kavuz denilen yeşil renkte yaprakçıklar bulunan bitki takımı

  • kavuşabilme

    Kavuşabilmek işi

  • kavuşabilmek

    Kavuşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kavuşma

    Kavuşmak işi; muvasala, telaki, vasl, visal

  • kavuşmak

    Ayrı kalınan, sevilen bir kimseyle bir araya gelmek, onu yeniden görmek; ermek

  • kavuşturabilme

    Kavuşturabilmek işi

  • kavuşturabilmek

    Kavuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kavuşturma

    Kavuşturmak işi

  • kavuşturmak

    Kavuşmasını veya kavuşmalarını sağlamak

  • kavuşulma

    Kavuşulmak işi

  • kavuşulmak

    Bir araya gelinmek

  • kavuşum

    Yer yuvarlağı bir uçta kalmak üzere, yerin, Güneş'in ve herhangi bir gezegenin bir doğru üzerine gelmeleri; içtima

  • kavuşum dönemi

    Bir gezegenin iki kavuşumu arasında geçen zaman aralığı

  • kavuşur su yosunları

    Üremeleri kavuşma yoluyla olan su yosunları

  • kavuşuverme

    Kavuşuvermek işi

  • kavuşuvermek

    Ansızın veya çabucak kavuşmak

  • kavzama

    Kavzamak işi

  • kavzamak

    Sıkı tutmak

  • kavşak

    Yol vb. uzayıp giden şeylerin kesiştikleri veya birleştikleri yer

  • kavşak adası

    Kavşak içindeki hareketleri düzenleyen, üçgen, daire, dörtgen, damla vb. şekillerde olabilen ve dış kenarları bordür taşı ile sınırlandırılmış yapı

  • kaya

    Büyük ve sert taş kütlesi

  • kaya balığı

    Kaya balığıgillerden, kayalık yerlerde yaşayan, çoğu koyu renkli küçük balık; dişli, tokmakbaş (Gobius gobius)

  • kaya balığıgiller

    Kemikli balıklardan, küçük boyda, iri başlı, yüzgeçleri karın üzerinde tekerlek biçiminde olan bir familya

  • kaya gibi

    çok sağlam

  • kaya güvercini

    Güvercingillerden, kaya kovuklarında yuvalanan, ince gagalı, çeşitli renklerde, özellikle şehir meydanlarında ve avlularda büyük gruplar hâlinde yaşayan, yaygın bir güvercin türü (Columba livia)

  • kaya horozu

    Güney Amerika'da yaşayan, erkekleri portakal renginde, başında tepeliği olan kuş (Rupicola)

  • kaya sansarı

    Boynunda çoklukla beyaz benek bulunan, vücudu gri veya kahverengi olan, kayalık ve taşlık yerlerde, orman kenarlarında, yerleşim alanlarının yakınlarında yaşayan bir tür sansar (Martes foina)

  • kaya sarımsağı

    Genç yaprakları sarımsak yerine kullanılan bir tür yaban sarımsağı (Allium ampeloprasum)

  • kaya suyu

    Kayadan sızan su

  • kaya tuzu

    Doğada billur durumunda bulunan ve yer altından çıkarılan bir tuz türü

  • kaya uçmazsa dere dolmaz

    "büyük gereksinimlerde çok fedakârlık yapmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • kaya örümceği

    Taşlar arasında yaşayan bir tür örümcek

  • kayabaşı

    Bir Anadolu ezgisi ve bu ezgiyle söylenen koşma

  • kayabilme

    Kayabilmek işi

  • kayabilmek

    Kayma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kayak

    Kar, su veya çim üzerinde kaymak için ayağa takılan araç; ski

  • kayakevi

    Kayak yapılan yerlerde kurulmuş tesis

  • kayakçı

    Kayak yapan sporcu

  • kayakçılık

    Kayakçının yaptığı iş

  • kayalaşma

    Kayalaşmak durumu

  • kayalaşmak

    Kaya durumuna gelmek

  • kayalık

    Kayası çok olan yer

  • kayan

    Kayarak yer değiştiren

  • Kayapınar

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • kayar

    Hayvanların eskiyen nallarının çivilerini değiştirme işlemi

  • kayarlama

    Kayarlamak işi

  • kayarlamak

    Hayvanın eskiyen nallarını onarmak, eskiyen nalın çivilerini yenilemek

  • kayarto

    Ahlaksız kimse

  • kayaç

    Yer kabuğunun yapı gereci olan bir veya birkaç mineralden oluşan kütle; kaya, külte, sahre, porfir

  • kayağan

    Üzerinde kolaylıkla kayılan; kaypak

  • kayağan taş

    Killerin başkalaşımı ile oluşmuş, yaprak biçiminde ayrılabilen, mavimsi bir taş; kayrak, arduvaz

  • kayağanlık

    Kayağan olma durumu

  • kaybedebilme

    Kaybedebilmek işi

  • kaybedebilmek

    Kaybetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaybediliş

    Kaybedilmek işi

  • kaybedilme

    Kaybedilmek işi

  • kaybedilmek

    Kaybetme işi yapılmak

  • kaybediverme

    Kaybedivermek işi

  • kaybedivermek

    Çabucak veya ansızın kaybetmek

  • kaybediş

    Kaybetme işi

  • kaybetme

    Kaybetmek işi; yitirme

  • kaybetmek

    Bir işte, bir uğraşta başarısızlığa uğramak; yenilmek (II)

  • kaybetmişlik

    Kaybetmiş olma durumu

  • kaybettirme

    Kaybettirmek işi

  • kaybettirmek

    Kaybetme işini yaptırmak

  • kaybolabilme

    Kaybolabilmek işi

  • kaybolabilmek

    Kaybolma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaybolma

    Kaybolmak işi

  • kaybolmak

    Görünür olmaktan çıkmak, görünmez olmak

  • kayboluverme

    Kayboluvermek işi

  • kayboluvermek

    Çabucak kaybolmak

  • kayboluş

    Kaybolmak işi

  • kayda değer

    Önemli, dikkati çeken

  • kayda değerlik

    Kayda değer olma durumu

  • kayda geçirmek

    ilişkili bulunduğu deftere yazmak

  • kaydedebilme

    Kaydedebilmek işi

  • kaydedebilmek

    Kaydetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaydedilebilme

    Kaydedilebilmek işi

  • kaydedilebilmek

    Kaydedilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaydedilme

    Kaydedilmek işi

  • kaydedilmek

    Kaydetme işi yapılmak; yazılmak

  • kaydediş

    Kaydetme işi

  • kaydetme

    Kaydetmek işi; derç

  • kaydetmek

    Bazı önemli noktaları belirleyip yazmak

  • kaydettirebilme

    Kaydettirebilmek işi

  • kaydettirebilmek

    Kaydettirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaydettirme

    Kaydettirmek işi

  • kaydettirmek

    Kaydetme işini yaptırmak; yazdırmak

  • kaydiye

    Kayıt için alınan para

  • kaydı kuydu olmamak

    kayıtlı olmamak

  • kaydıhayat

    “Yaşadığı sürece, yaşadıkça” anlamındaki kaydıhayat şartıyla ve kaydıhayat ile söyleyişlerinde geçen bir söz

  • kaydıihtiyat

    Temkinli davranma, ihtiyatlı olma şartı

  • kaydını düşmek

    yazılı olduğu evraktan çıkarmak

  • kaydını silmek

    kayıttan düşmek

  • kaydırabilme

    Kaydırabilmek işi

  • kaydırabilmek

    Kaydırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaydırak

    Çocukların yassı bir taşı ayakla kaydırarak oynadıkları oyun

  • kaydırma

    Kaydırmak işi

  • kaydırmak

    Kaymasını sağlamak, kaymasına yol açmak

  • kaydırtma

    Kaydırtmak işi

  • kaydırtmak

    Kaymasını sağlatmak, kaymasına sebep olmak

  • kaydırık

    “Uydurulmuş, uydurma” anlamındaki uyduruk kaydırık ikilemesinde geçen bir söz

  • kaydırılma

    Kaydırılmak işi

  • kaydırılmak

    Kayması sağlanmak, kaymasına yol açılmak

  • kaydırış

    Kaydırmak işi

  • kaygan

    Islak veya düz olduğundan kaydırıcı özelliği bulunan veya üzerinde kayılan; zıypak

  • kaygana

    Yoğurt, yumurta ve sıvı yağ çırpıldıktan sonra üzerine un eklenerek hazırlanan koyu kıvamdaki hamurun tavaya kaşık kaşık dökülmesiyle yapılan bir tür hamur işi; kaşık dökmesi

  • kayganalık

    Kaygana için gereken (malzeme)

  • kayganlık

    Kaygan olma durumu

  • kaygı

    Üzücü veya kötü bir şey olacak korkusundan doğan tedirgin edici duygu; düşünce, tasa, küşüm, endişe, gam (I)

  • kaygı bozukluğu

    Kişilerde, yoğun ve devam edici bir endişe hâli sonucunda kaygı ve panik durumunun oluşmasıyla günlük hayatın normal biçimde devam ettirilmesini sekteye uğratan bir tür hastalık; anksiyete

  • kaygı duymak

    kaygılanmak

  • kaygı vermek

    kaygılandırmak

  • kaygı çekmek

    kaygılanmak

  • kaygılanabilme

    Kaygılanabilmek durumu; tasalanabilme, endişelenebilme

  • kaygılanabilmek

    Kaygılanma ihtimali bulunmak; tasalanabilmek, endişelenebilmek

  • kaygılandırma

    Kaygılandırmak işi; tasalandırma, endişelendirme, gamlandırma

  • kaygılandırmak

    Kaygılanmasına sebep olmak; tasalandırmak, endişelendirmek, gamlandırmak

  • kaygılanma

    Kaygılanmak durumu; tasalanma, küşümlenme, endişelenme, gamlanma

  • kaygılanmak

    Üzücü veya kötü bir şey olacak korkusu içinde olmak; tasalanmak, küşümlenmek, endişelenmek, gamlanmak

  • kaygılanış

    Kaygılanmak durumu; tasalanış

  • kaygılı

    Kaygısı olan; tasalı, endişeli, gamlı, mağmum

  • kaygılıca

    Kaygılı bir biçimde; endişelice, gamlıca

  • kaygılılık

    Kaygılı olma durumu; endişelilik, gamlılık

  • kaygın

    Gebe deve

  • kaygısız

    Kaygısı olmayan, kaygılanmayan; tasasız, endişesiz, gamsız

  • kaygısız olmak

    kaygısı bulunmamak

  • kaygısızca

    Etrafında olan hiçbir şeyi umursamayan

  • kaygısızlık

    Kaygısız olma durumu; tasasızlık, endişesizlik, gamsızlık

  • kaykay

    Türlü maddelerden yapılmış, altında tekerlekler bulunan, kaymaya yarayan alet

  • kaykaç

    Özel olarak yapılmış ayakkabıların altına yerleştirilmiş krampona benzeyen bir dizi tekerlekle kayılarak yapılan bir spor dalı

  • kaykılma

    Kaykılmak işi

  • kaykılmak

    Arkaya doğru eğilerek, yaslanarak oturmak

  • kaykıltma

    Kaykıltmak işi

  • kaykıltmak

    Kaykılmasını sağlamak, kaykılmasına sebep olmak

  • kayma

    Kaymak (II) işi

  • kaymaca

    Kayılarak oynanan bir çocuk oyunu

  • kaymak

    Sütün veya yoğurdun yüzünde zar durumunda ince bir tabaka biçiminde toplanan, açık sarı renkli, koyu yağlı katman; krema

  • kaymak bağlamak (veya tutmak)

    sütün veya bir sıvının üzerinde kaymak oluşmak; kaymaklanmak

  • kaymak gibi

    bembeyaz ve pürüzsüz

  • kaymak tabakası

    Bir toplumun seçkin ve zengin kesimi; kaymak takımı

  • kaymak taşı

    Parlatılmaya elverişli, yumuşak, beyaz, yarı saydam bir mermer türü; su mermeri, albatr

  • kaymakaltı

    Yağı alınmış süt

  • kaymakam

    Bir ilçede devleti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi; ilçebay, yarbay

  • kaymakamlık

    Kaymakam olma durumu

  • kaymaklanma

    Kaymaklanmak işi

  • kaymaklanmak

    Kaymak bağlamak, kaymak tutmak

  • kaymaklı

    Kaymağı olan

  • kaymaklı dondurma

    Sütten yapılmış dondurma

  • kaymakçı

    Kaymak yapan veya satan kimse

  • kaymakçılık

    Kaymakçının yaptığı iş

  • kaymağı seven mandayı yanında taşır

    "sevdiği şeyden yoksun kalmak istemeyen kişi, onu sağlayacak araçları eli altında bulundurmalı ve bunun için gereken sıkıntılara katlanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kaymağını almak (veya yemek)

    bir şeyin en büyük payını, kârını ele geçirmek

  • kaymelik

    Herhangi bir kayme değerinde olan

  • kaynak

    Bir suyun çıktığı yer; eşme, göz, kaynarca, pınar, memba

  • kaynak kişi

    Sağlam, güvenilir, doğru bilgiler edinilen kimse

  • kaynak korozyonu

    Kaynak yapılan bölgelerde yüksek sıcaklıktan etkilenen metalin veya kaynağın dolgu maddesinin pası

  • kaynak makinesi

    Kaynak yapımında kullanılan makine

  • kaynak suyu

    Kaynağın veya gözenin başında alınan su

  • kaynak yapmak

    iki metal veya yapay parçayı ısı yoluyla birleştirmek

  • kaynakhane

    Kaynak işleri yapılan yer

  • kaynaklanma

    Kaynaklanmak işi

  • kaynaklanmak

    Bir yerden veya bir şeyden beslenmek

  • kaynaklı

    Belli bir kaynaktan gelen

  • kaynakça

    Belli bir konu, yer ve dönemle ilgili yayınları kapsayan veya en iyilerini seçen eser; bibliyografya, bibliyografi

  • kaynakçacı

    Kaynakça hazırlayan kimse

  • kaynakçı

    Kaynak yapan kimse

  • kaynakçılık

    Kaynakçının yaptığı iş

  • kaynama

    Kaynamak işi; galeyan

  • kaynama noktası

    Bir sıvının üzerindeki basınçla o sıcaklıktaki doygun buhar basıncının denk olduğu sıcaklık

  • kaynamak

    Bir sıvı, sıcaklığı belli bir dereceyi bulduğunda buhar durumuna geçerek fokurdamak

  • kaynana

    Karı kocaya göre birbirlerinin annesi; kayınvalide, hanımanne

  • kaynana ağzı

    İleri geri veya yersiz konuşma, gereksiz dedikodu yapma

  • kaynana pamuk ipliği olup raftan düşse gelinin başını yarar

    "kaynana ne kadar yumuşak huylu, ne kadar iyi davranışlı olursa olsun, her hâli gelini rahatsız eder" anlamında kullanılan bir söz

  • kaynana zırıltısı

    Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı; cır cır

  • kaynanadili

    Bir iğne oyası motifi

  • kaynanalık

    Kaynana olma durumu; kayınvalidelik

  • kaynanalık etmek

    kaynana, gelinine veya damadına kötü davranmak

  • kaynanalık taslamak

    kaynana gibi davranmak

  • kaynar

    Kaynamakta olan

  • Kaynarca

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • kaynarca

    Sıcak su kaynağı; kaynar

  • kaynata

    Karı kocaya göre birbirlerinin babası; kayınbaba, kayınpeder, babalık

  • kaynatabilme

    Kaynatabilmek işi

  • kaynatabilmek

    Kaynatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaynatalık

    Kaynata olma durumu; kayınbabalık, kayınpederlik

  • kaynatma

    Kaynatmak işi

  • kaynatmak

    Kaynamasını sağlamak

  • kaynatılma

    Kaynatılmak işi

  • kaynatılmak

    Kaynatma işi yapılmak

  • kaynatış

    Kaynatmak işi

  • kaynayan kazan kapak tutmaz

    "içten içe, gizlice gelişen olaylar veya duygular bir yerde patlak verir" anlamında kullanılan bir söz

  • kaynayıverme

    Kaynayıvermek işi

  • kaynayıvermek

    Çabucak kaynamak

  • kaynayış

    Kaynamak işi

  • kaynaç

    Volkan bölgelerinde, belli aralıklarla su ve buhar fışkırtan sıcak kaynak; gayzer

  • kaynaç taşı

    Volkan bölgelerinde oluşan silisli çökelti; gayzerit

  • kaynağını (bir şeyden) almak

    bir esasa veya desteğe dayandırmak

  • kaynaşabilme

    Kaynaşabilmek durumu

  • kaynaşabilmek

    Kaynaşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • Kaynaşlı

    Düzce iline bağlı ilçelerden biri

  • kaynaşma

    Kaynaşmak işi; füzyon

  • kaynaşmak

    Ayrılmayacak bir biçimde birleşmek

  • kaynaştırabilme

    Kaynaştırabilmek işi

  • kaynaştırabilmek

    Kaynaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaynaştırma

    Kaynaştırmak işi

  • kaynaştırma eğitimi

    Özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin her tür ve kademede diğer bireylerle karşılıklı etkileşim içinde bulunmalarını ve eğitim amaçlarını en üst düzeyde gerçekleştirmelerini sağlamak amacıyla, bu bireylere destek eğitim hizmetleri de sağlanarak akranlarıyla birlikte tam zamanlı ya da özel eğitim sınıflarında yarı zamanlı olarak verilen eğitim; bütünleştirme eğitimi

  • kaynaştırmak

    Kaynaşmasını sağlamak

  • kaynaşık

    Birbirine kaynamış, kaynaşmış

  • kaypaklaşma

    Kaypaklaşmak işi

  • kaypaklaşmak

    Kaypak bir duruma gelmek

  • kaypaklık

    Kaypak olma durumu

  • kaypakça

    Kaypak gibi

  • kayracı

    Kayracılık yanlısı olan; providansiyalist

  • kayracılık

    Evrendeki bütün olayları tanrısal sebebe dayandıran, insanların ancak Tanrı lütfuyla kurtulabileceğini ileri süren öğreti; providansiyalizm

  • kayrak

    Ekime elverişli olmayan, taşlı, kumlu toprak

  • kayser

    Roma ve Bizans imparatorlarına verilen san

  • Kayseri

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kayserili

    Kayseri ilinden olan kimse

  • Kayserililik

    Kayserili olma durumu

  • kaytaban

    Sürü, deve sürüsü

  • kaytak

    Sözünde durmayan

  • kaytaklık

    Kaytak olma durumu

  • kaytan

    Pamuk veya ipekten sicim

  • kaytan bıyık

    İnce ve uzun bir bıyık türü

  • kaytan bıyıklı

    İnce ve uzun bıyıklı

  • kaytanlı

    Kaytanı olan, kaytanla dikilmiş

  • kaytarabilme

    Kaytarabilmek işi

  • kaytarabilmek

    Kaytarma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaytarma

    Kaytarmak işi

  • kaytarmak

    İş yapmaktan kaçmak

  • kaytarıcı

    İşten kaçan (kimse); kaytarmacı

  • kaytarıcılık

    Kaytarıcı olma durumu; kaytarmacılık

  • kaytarış

    Kaytarmak işi

  • kayyım

    Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse; kayyum

  • kayyımlık

    Kayyım olma durumu; kayyumluk

  • kayzer

    Alman kralı

  • Kayı

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • kayık

    Kürek veya yelkenle yürütülen ufak tekne

  • kayık salıncak

    Bayram yerlerinde kurulan kayık biçiminde salıncak

  • kayık tabak

    Kayık biçiminde uzun ve düz tabak

  • kayık yaka

    Açıklığı omuzlara doğru olan, oval yaka

  • kayık yanaştırmak

    bir konuya veya soruna yavaş yavaş girmek

  • kayıkhane

    Kayıkların çekildiği, korunduğu üstü örtülü yer

  • kayıkçı

    Kayıkla insan veya yük taşıyan kimse

  • kayıkçı kavgası

    Sonucu olmayan, bıktırıcı münakaşa

  • kayıkçılık

    Kayıkçının yaptığı iş

  • kayın

    Kayıngillerin örnek bitkisi olan, 30-40 metre boyunda, 2 metre çapında, kışın yapraklarını döken, kerestesi beyaz ve değerli olan bir orman ağacı (Fagus orientalis)

  • kayınbirader

    Karı kocaya göre birbirlerinin erkek kardeşi; ini, kayın (II)

  • kayınbiraderlik

    Kayınbirader olma durumu; kayınlık (II)

  • kayıngiller

    İki çeneklilerden, palamut diye adlandırılan, meyveleri yüksüksü bir kadehçik içinde duran, kayın, meşe, kestane vb. kerestelik orman ağaçlarını içine alan bir familya; palamutlular

  • kayınlık

    Kayın ağaçları çok olan yer

  • kayıntı

    Açlık bastırmaya, atıştırılmaya yarar yiyecek

  • kayınço

    Kayınbiraderlere sevgi yollu söylenen söz

  • kayıp

    Kaybolma, yitme durumu; yitim

  • kayıp ilanı

    Kaybolan bir belgenin hükümsüz olduğunu beyan eden, yerine yenisinin çıkarılabilmesi için gerekli olan gazete ilanı; zayi ilanı

  • kayıp vermek

    ulus, toplum, kuruluş vb. değerli bireylerini yitirmek

  • kayıplara karışmak

    bulunduğu yerden ayrılıp gitmek, gittiği yeri bildirmemek, görünmez olmak

  • kayıplık

    Kayıp olma durumu

  • kayır

    Nehir veya çay sularının sürükleyip getirdiği kum ve çakıl taşları

  • kayırma

    Kayırmak işi; koltuk, iltimas

  • kayırmak

    Koruyarak başarısını sağlamak, elinden tutmak; himmet etmek

  • kayırtma

    Kayırtmak işi

  • kayırtmak

    Kayırma işini yaptırmak

  • kayırıcı

    Bir kimseyi kayıran, ona arka çıkan kimse; dayı, iltimasçı, piston, torpil

  • kayırıcılık

    Kayırıcı olma durumu; dayılık, iltimasçılık

  • kayırılma

    Kayırılmak işi

  • kayırılmak

    Kayırma işi yapılmak

  • kayırış

    Kayırmak işi

  • kayısı

    Gülgillerden, sıcak veya ılık iklimlerde yetişen, çiçekleri pembemsi beyaz bir ağaç (Prunus armeniaca)

  • kayısımsı

    Kayısıyı andıran, kayısıya benzeyen, kayısı gibi

  • kayıt

    Bir yere mal ederek deftere geçirme

  • kayıt altına girmek

    bir şey yapmaya zorlanmak

  • kayıt defteri

    Kayıt yapılan defter

  • kayıt dışı

    Herhangi bir biçimde yazılı belgesi olmayan, kayda geçmemiş

  • kayıt dışı ekonomi

    Kayda geçirilmeyerek devletten gizlenen ve bu nedenle denetlenemeyen ticari işlem

  • kayıt kabul

    Bir yere başvuranların kayıt işlemini yapma

  • kayıt koymak

    engellemek, sınırlamak, takyit etmek

  • kayıt kuyut

    Kayıtlı bulunma durumu

  • kayıtlama

    Kayıtlamak işi; takyit

  • kayıtlamak

    Birtakım şartlarla bağlamak, sınırlandırmak; takyit etmek

  • kayıtlı

    Kaydı yapılmış, kayda geçirilmiş olan; mukayyet

  • kayıtlı sermaye

    Anonim şirketlerin ticaret siciline kaydedilmiş sermayeleri

  • kayıtlılık

    Kayıtlı olma durumu

  • kayıtma

    Kayıtmak işi

  • kayıtmak

    Bir şeyi yapmaktan vazgeçmek, bir karardan dönmek

  • kayıtsız

    Kaydı yapılmamış, deftere veya yazıya geçirilmemiş olan

  • kayıtsız kalmak

    önem vermemek, umursamamak

  • kayıtsız olmak

    kaydedilmemiş veya yazıya geçirilmemiş olmak

  • kayıtsız şartsız

    Hiçbir şart ve bağı olmaksızın

  • kayıtsızca

    (kayıtsı'zca) İlgisiz, aldırmaz bir biçimde

  • kayıtsızlaşma

    Kayıtsızlaşmak durumu

  • kayıtsızlaşmak

    İlgisiz kalmak

  • kayıttan düşmek

    bir yere mal olmaktan çıkararak defterde bu durumu belirtmek

  • kayıtım

    Bir olayın kendi sebepleri üzerindeki tepkisi; rücu

  • kayıtımla uslamlama

    Geriye dönerek sonuç çıkarma

  • kayıverme

    Kayıvermek işi

  • kayıvermek

    Ansızın veya kısa sürede kaymak

  • kayış

    Bağlamak, tutmak veya sıkmak amacıyla kullanılan, dar ve uzun kösele dilimi

  • kayış balığı

    Kâğıt balığıgillerden, Kuzey Avrupa denizleriyle Akdeniz'in derinliklerinde yaşayan kemikli bir balık (Regalecus glesne)

  • kayış dili

    Kaba ve çirkin sözler kullanılarak konuşulan dil

  • kayış gibi

    sert, koparılmayan

  • kayışa çekmek

    aldatmak, kandırmak

  • kayışkıran

    Baklagillerden, kökleri toprağa derince girdiği için tarlalar sürülürken sabanı tutan, çiçekleri kırmızı bir bitki; sabankıran (Onosis spinosa)

  • kayışçı

    Kayış yapan veya satan kimse

  • kayışçılık

    Kayışçının yaptığı iş

  • kayşama

    Kayşamak işi

  • kayşamak

    Kaya, toprak vb. yerinden koparak aşağıya kaymak

  • kayşat

    Kayşama sonucu yerinden kopmuş parça

  • kaz

    Perde ayaklılardan, genellikle beyaz veya boz renkli, uzun boyunlu,, suda ve karada yaşayan, uçan, yabani veya evcil kuş (Anser)

  • kaz adımı

    Dizi kırmaksızın ve ayağı sert bir biçimde yere basarak yürüme biçimi

  • kaz gelen yerden tavuk esirgenmez

    "büyük çıkarlar beklenen durumlarda küçük fedakârlıklar yapılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kaz tüyü

    Kazdan elde edilen, yorgan ve yastık doldurmaya yarayan veya giysi yapımında kullanılan tüy

  • kaza

    İstem dışı veya ihmal, tedbirsizlik ve dikkatsizlik dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması

  • kaza atlatmak

    kaza tehlikesi geçirmek

  • kaza etmek

    vaktinde kılınmayan namazı, tutulmayan orucu dinî kurallara uygun olarak sonradan yerine getirmek

  • kaza geliyorum demez

    "kaza, beklenmedik zamanda, ansızın olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kaza geçirmek

    can ve mal kaybına veya zararına neden olan kötü bir olayla karşılaşmak

  • kaza ile

    kazara

  • kaza kurşunu

    Kazayla isabet eden mermi

  • kaza kırım

    Uçak, helikopter vb.nde maddi hasar ile birlikte can kaybı da olan kaza

  • kaza kırım ekibi

    Uçak, helikopter vb. kazalarının nedenini, nasıl geliştiğini, ortaya çıkan hasarı karakutular incelenmeden önce ayrıntılı bir biçimde araştıran, bağımsız kurul; kaza kırım heyeti

  • kaza kırım raporu

    Uçak, helikopter vb.nin kazalarından sonra kaza kırım ekibi tarafından hazırlanan rapor

  • kaza kırım sandığı

    Kaza kırım ekibinin ihtiyaç duyduğu araç gereçlerin bulunduğu sandık

  • kaza kırıma uğramak

    uçak, helikopter vb.nde can kaybı olan ve maddi hasar oluşan kaza yapmak

  • kazabilme

    Kazabilmek işi

  • kazabilmek

    Kazma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • Kazak

    Kazakistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk soylu halk veya bu halktan olan kimse

  • kazak

    Baştan geçirilerek giyilen, uzun kollu, örme üst giysisi

  • Kazak Türkçesi

    Kazak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kazakça

  • Kazak çömelmesi

    Bir bacak üzerinde çömelip dizi iyice bükerken, öteki bacağı önde tutma biçiminde yapılan bir güç alıştırması

  • Kazakistanlı

    Kazakistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kazaklık

    Karısına söz geçirme, dediğini yaptırma durumu

  • kazalı

    Kaza ihtimali yüksek olan

  • kazamat

    Obüslerden, bombalardan korunmak için yerin altına kazılmış siper

  • kazan

    Çok miktarda yemek pişirmeye veya bir şey kaynatmaya yarayan büyük, derin kap

  • kazan (biri) kepçe

    "bir yeri etraflıca (dolaşmak, aramak)" anlamında kullanılan bir söz

  • kazan dairesi

    Gemi veya binalarda ısıtma sisteminin yer aldığı bölüm

  • kazan kaldırmak (veya devirmek)

    yeniçeriler yemek pişirilen kazanı devirerek ayaklanmak, isyan etmek

  • kazan kaynamayan yerde maymun oynamaz

    "hiçbir iş karşılıksız yapılmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kazan kebabı

    Verevine doğranmış ve arasına köfte konulmuş patlıcanların salçalı suda, kısık ateşte pişirilmesiyle hazırlanan bir kebap türü

  • kazan taşı

    Kalsiyum tuzları kapsayan suyun ısıtıldığı kabın iç yüzeyinde oluşturduğu katman

  • kazanabilme

    Kazanabilmek işi

  • kazanabilmek

    Kazanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kazancı

    Kazan yapan, satan veya onaran usta

  • kazancılık

    Kazancının yaptığı iş

  • kazandibi

    Dibi tutturularak hafif yanık kokusu ve tadı verilmiş muhallebi

  • kazandırabilme

    Kazandırabilmek işi

  • kazandırabilmek

    Kazandırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kazandırma

    Kazandırmak işi

  • kazandırmak

    Kazanmasını sağlamak; vermek

  • kazanma

    Kazanmak işi; kesp

  • kazanmak

    Kazanç sağlamak

  • kazanmayanın kazanı kaynamaz

    "kazancı olmayan kişinin evinde yemek pişmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kazanç

    Satılan bir mal, yapılan bir iş veya harcanan bir emek karşılığında elde edilen para; getiri, temettü

  • kazançlı

    Kazanmış olan

  • kazançlı çıkmak

    kazanmak

  • kazançlılık

    Kazançlı olma durumu

  • kazançsız

    Kazancı olmayan

  • kazançsızlık

    Kazançsız olma durumu

  • kazanı kapalı kaynamak

    ne yaptığı, nelerle uğraştığı anlaşılamamak

  • kazanılma

    Kazanılmak işi

  • kazanılmak

    Kazanma işi yapılmak

  • kazanılmış hak

    Yürürlükte olan hükümlere göre bir kimse yararına sabit olan hak; müktesep hak, hakkımüktesep

  • kazanım

    Kazanmak işi

  • kazanırsan dost kazan, düşmanı anan da doğurur

    "sen dost kazanmanın yoluna bak, düşman kolay kazanılır" anlamında kullanılan bir söz

  • kazanış

    Kazanmak işi

  • kazara

    Kaza sonucu, yanlışlıkla, bilmeden; kazaen, ezkaza

  • kazaratar

    Eklemli bir kol üzerinde hareket eden kepçeli bir çark veya zincirle donatılmış kazı makinesi; kazmaç, ekskavatör

  • kazaska

    Kafkasya kökenli, hızlı oynanan bir halk dansı

  • kazasker

    İlmiye sınıfının yüksek derecesinde bulunan devlet görevlisi

  • kazaskerlik

    Kazaskerin yaptığı iş

  • kazasız

    Kazaya uğramadan yapılan

  • kazasız belasız

    Kazaya veya güçlüğe, sıkıntıya uğramadan

  • kazasızca

    Kazasız bir biçimde

  • kazasızlık

    Kazasız olma durumu

  • kazaya bırakmak

    namazı vaktinde kılmayarak daha sonra kılmak için ertelemek

  • kazaya kalmak

    namaz, vaktinde kılınamamak

  • kazaya rıza göstermek

    yargıya, verilen hükümlere boyun eğmek

  • kazaya uğramak

    kaza geçirmek

  • kazayağı

    İki renkli pamuk veya polyester iple yapılan, biçimi kazın ayağına benzeyen desen

  • kazaz

    Ham ipeği iplik ve ibrişim durumuna getiren kimse

  • kazazede

    Kazaya uğramış, kaza geçirmiş olan kimse

  • kazağı

    Kazımakta veya temizlemekte kullanılan demir araç

  • kazboku

    Kirli sarı renk

  • kazdırma

    Kazdırmak işi

  • kazdırmak

    Kazma işini yaptırmak

  • kazdırtma

    Kazdırtmak işi

  • kazdırtmak

    Kazdırma işini yaptırmak

  • kazdırılma

    Kazdırılmak işi

  • kazdırılmak

    Kazdırma işine konu olmak

  • kazdığı çukura (veya kuyuya) kendisi düşmek

    başkası için hazırladığı kötülüğe kendi uğramak

  • kazein

    Sütte bulunan protein maddesi

  • kazein tutkalı

    Ekşi sütten kireç yardımı ile üretilen ve soğuk olarak kullanılan ağaç yapıştırıcısı

  • kazevi

    Saz veya kamıştan örülmüş, büyük, kulpsuz sepet

  • kazgıç

    Tandırdan ekmeği çıkarmaya yarayan bir araç

  • kazkanadı

    Güreşte rakibi arkadan ve yandan sarıp başını koltuk altına alarak elleri koltukları altından geçirerek sırtında veya ensesinde birleştirme biçimindeki oyun

  • kazma

    Kazmak işi

  • kazma diş

    Ön dişleri uzun ve dışarı doğru çıkık olan kimse

  • kazma elin kuyusunu, kazarlar kuyunu

    “sen başkasına kötülük yaparsan başkası da sana kötülük yapar” anlamında kullanılan bir söz.

  • kazma gibi

    büyük, kocaman (diş)

  • kazmacı

    Kömür ocaklarında kazma ile kömür çıkaran işçi

  • kazmacılık

    Kazmacının yaptığı iş

  • kazmak

    Herhangi bir araçla toprağı açmak, oymak

  • kazolit

    Hidratlı doğal kurşun ve uranyum silikat

  • kazı

    Bir yeri kazma işi; hafriyat

  • kazı bilimci

    Arkeoloji ile uğraşan kimse; arkeolog

  • kazı bilimi

    Tarih öncesi ve eski çağlardan kalma eserleri tarih ve sanat açısından inceleyen bilim; arkeoloji

  • kazı bilimsel

    Arkeoloji ile ilgili; arkeolojik

  • kazı koz anlamak

    söylenen şeyi çok yanlış anlamak

  • kazık

    Toprağa çakılmak için hazırlanmış, ucu sivri demir veya ağaç

  • kazık (veya kazığı) yemek

    aldatılmak, kazıklanmak

  • kazık atmak

    aldatmak, kazıklamak

  • kazık dikmek (veya kakmak)

    devamlı kalmak, ebediyen yaşamak

  • kazık fren

    Ani ve sert yapılan fren

  • kazık gibi

    dimdik

  • kazık kadar

    kocaman (kimse)

  • kazık kök

    Havuçta olduğu gibi toprağa dikine giren koni biçiminde kök

  • kazık marka

    Çok pahalı

  • kazık yutmuş gibi

    baston yutmuş gibi

  • kazıkazan

    Kart kazındığında aynı tutardan üçünü bir arada bulma esasına dayalı bir tür talih oyunu

  • kazıklama

    Kazıklamak işi

  • kazıklamak

    Bir tarla veya arsanın sınırını belirtmek için kazık çakmak

  • kazıklanma

    Kazıklanmak işi

  • kazıklanmak

    Bir malı değerinden çok pahalıya almak, alışverişte aldatılmak; oyulmak

  • kazıklayış

    Kazıklamak işi

  • kazıklı

    Kazığı olan, kazıkla desteklenmiş olan

  • kazıkçı

    Alışverişte aldatan, pahalı mal satan kimse

  • kazıkçılık

    Kazıkçı olma durumu

  • kazıl

    Kıldan bükülmüş, çuval dikmekte kullanılan ip; sicim

  • kazılma

    Kazılmak işi

  • kazılmak

    Kazma işi yapılmak

  • kazılı

    Kazılmış

  • kazılış

    Kazılmak işi

  • kazım

    Kazmak işi

  • kazıma

    Kazımak işi

  • kazıma resim

    Ağaç, metal veya taş bir yüzeye ayrı katlar hâlinde değişik renkli boyalar sürüldükten sonra, üstteki katları yer yer kazıyarak alttaki renklerden yararlanma tekniği; baskı resim

  • kazımak

    Bir aleti sürterek bir şeyin yüzündeki tabakayı kaldırmak

  • kazımamak

    üstünde durmamak, ilgilenmemek, adam yerine koymamak

  • kazımık

    Süt, muhallebi ve yemek pişerken tencerenin dibinde yanan yapışkan bölüm

  • kazın ayağı öyle değil

    "bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • kazınma

    Kazınmak işi

  • kazınmak

    Kendi kendini kazımak

  • kazıntı

    Kazıyarak çıkarılan parça

  • kazıntılı

    Kazıntısı olan (kâğıt, yazı)

  • kazıntısız

    Kazıntısı olmayan

  • kazıtma

    Kazıtmak işi

  • kazıtmak

    Kazıma işini yaptırmak

  • kazıttırma

    Kazıttırmak işi

  • kazıttırmak

    Kazıtma işini yaptırmak

  • kazıyabilme

    Kazıyabilmek işi

  • kazıyabilmek

    Kazıma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kazıyış

    Kazımak işi

  • kazığa vurmak

    bir kimseyi yere dikilmiş ucu sivri bir kazığa oturtarak öldürmek

  • kaç

    Herhangi bir şeyin niceliğini sormak için kullanılan soru sıfatı

  • kaç baharın yoğurdunu yemek

    çok yaşamak, ömrü uzun olmak

  • kaç kaç

    Bir karşılaşmada her iki tarafın kaçar sayı aldığını öğrenmek için kullanılan soru sözü; kaça kaç

  • kaç para eder?

    "değeri nedir?" anlamında kullanılan bir söz

  • kaç paralık (adam veya şey)

    değersiz

  • kaç parça olayım!

    "birçok iş karşısında, hangi birine yetişeyim!" anlamında kullanılan bir söz

  • kaç zamandır

    "belirsiz fakat çok zamandan beri, çoktan beri" anlamında kullanılan bir söz

  • kaça

    Ne kadar bir para karşılığında

  • kaça kaç

    Bir alanın eni ile boyunun ne kadar oluğunu öğrenmek için kullanılan soru sözü

  • kaça patlamak

    “ne kadara mal olmak, fiyatı ne olmak” anlamında kullanılan bir söz

  • kaçabilme

    Kaçabilmek işi

  • kaçabilmek

    Kaçma ihtimali bulunmak

  • kaçacak delik aramak

    korku ile saklanacak yer aramak

  • kaçak

    Bir kapalı kaptan, bir borudan sızan gaz veya sıvı; kaçıntı

  • kaçak güreş

    Güreşçilerin rakibine hücum etmeden etkisiz bir biçimde yaptığı güreş

  • kaçak güreşmek

    güreşirken rakibine uzak durmayı, hücumu değil kaçmayı tercih etmek

  • kaçakaç

    İki kişinin karşılıklı olarak gizlice sayı yazıp tahmin etmesine dayanan bir oyun

  • kaçaklık

    Kaçak olma durumu

  • kaçakçı

    Yasalara karşı gelerek bir yere mal sokan, bir yerden mal kaçıran veya bir yerde satan kimse

  • kaçakçılık

    Bir devletin yasalarına karşı gelerek yapılan ticaret

  • kaçamak

    Hoş görülmeyen bir şeyi ara sıra yapma

  • kaçamak yapmak

    hoş görülmeyen şeyi gizlice ara sıra yapmak

  • kaçamak yol

    Kişinin bir sorundan kendisini kurtarmak için gelişigüzel ileri sürdüğü özür

  • kaçamaklı

    Kesin olmayan, yargı bildirmeyen ve her iki tarafa da çekilebilen (söz, cevap, davranış)

  • kaçan balık büyük olur

    "elden kaçırılan fırsat gözde büyütülür" anlamında kullanılan bir söz

  • kaçanı kovmazlar, yıkılanı vurmazlar

    "kaçan bir düşmanı kovalayıp ezmeye çalışmak mertliğe yakışmaz, âciz olduğunu göstereni de vurmak insanlık değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • kaçanın anası ağlamamış

    "tehlikeden kaçan kazançlı çıkmış" anlamında kullanılan bir söz

  • kaçar

    Kaç soru sıfatının üleştirme biçimi

  • kaçarcasına

    Kaçar gibi

  • kaçgöç

    Kadınların yabancı erkeklerle bir arada bulunmama, konuşmama ve onlara görünmeme geleneği

  • kaçkaç

    Baskın veya işgal sırasında halkın toplu hâlde yerini yurdunu terk etmek zorunda kalması

  • kaçkaç arabası

    Baskın veya işgal sırasında yerini yurdunu terk etmek için kullanılan araba

  • kaçkın

    Bir yerden veya bir işten kaçmış kimse

  • kaçkınımsı

    Kaçkını andırır, kaçkına benzer

  • kaçlı

    Sayısı kaç, hangi sayıdan

  • kaçlık

    Bir nesnenin sayıca ne kadar olduğunu soran söz

  • kaçma

    Kaçmak işi; firar

  • kaçmak

    Hızla koşup bir yere saklanmak

  • kaçmaklık

    Kaçma durumu

  • kaçmaktan kovalamaya vakit olmamak

    önemli işler yüzünden başka işlere yetişememek

  • kaçta

    Ne zaman?

  • kaçı

    Ne kadarı, kaç kişi

  • kaçık

    İlmeği kaçmış (çorap vb.)

  • kaçık öz

    Uygun olmayan ortamda büyüme sonucu ağaç özünün ortadan kaçık biçimde oluşması

  • kaçıklık

    Kaçık olma durumu

  • kaçıkça

    Kaçığa benzer, biraz deli gibi, deliye benzer

  • kaçılma

    Kaçılmak işi

  • kaçılmak

    Kaçma işi yapılmak

  • kaçımsama

    Kaçımsamak işi

  • kaçımsamak

    Bir işi yapmamak için sözde nedenler ileri sürmek

  • kaçımsar

    Kaçamak yolu arayan, kaçamağa sapan

  • kaçın kurası

    Kolay kolay aldanmayacak kadar görmüş geçirmiş kimse

  • kaçınabilme

    Kaçınabilmek işi

  • kaçınabilmek

    Kaçınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaçıncı

    Kaç soru sıfatının sıra biçimi

  • kaçındırma

    Kaçındırmak işi

  • kaçındırmak

    Kaçınmasına yol açmak

  • kaçıngan

    İnsan içine girmek istemeyen, insanlardan kaçan

  • kaçınganlık

    Geri durma, isteksiz davranma

  • kaçınma

    Kaçınmak işi

  • kaçınmak

    Herhangi bir işi yapmaktan veya özverili davranmaktan geri durmak; kaçmak

  • kaçıntı

    Erken doğan kuzu

  • kaçınık

    Köşesine çekilmiş, insan içine çıkmak istemeyen (kimse); kapanık

  • kaçınılmaz

    İstek ve irade dışında olan

  • kaçınılmazlık

    Kaçınılmaz olma durumu

  • kaçınış

    Kaçınma işi

  • kaçırabilme

    Kaçırabilmek işi

  • kaçırabilmek

    Kaçırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kaçırma

    Kaçırmak işi

  • kaçırmak

    Kaçmasını sağlamak veya kaçmasına imkân yaratmak

  • kaçırtma

    Kaçırtmak işi

  • kaçırtmak

    Kaçırmasını sağlamak

  • kaçırılma

    Kaçırılmak işi

  • kaçırılmak

    Kaçırma işi yapılmak veya kaçırma işine konu olmak

  • kaçırıverme

    Kaçırıvermek işi

  • kaçırıvermek

    Çabucak veya ansızın kaçırmak

  • kaçırış

    Kaçırma işi

  • kaçıverme

    Kaçıvermek işi

  • kaçıvermek

    Çabucak kaçmak

  • kaçış

    Kaçmak işi

  • kaçış rampası

    Virajı ve eğimi çok olan kara yollarında teknik nedenlerle zor durumda kalan aracın kaza yapmasını engellemek amacıyla yolun sağ tarafına kumdan yapılan yokuş

  • kaçışma

    Kaçışmak işi

  • kaçışmak

    Hep birden kaçıp çeşitli yönlere dağılmak

  • kaçışılma

    Kaçışılmak durumu

  • kaçışılmak

    Kaçışma işine konu olmak

  • kağan

    Hanların bağlı olduğu devlet başkanı

  • kağanlık

    Kağan olma durumu

  • kağnı

    İki veya dört tekerlekli, dingili tekerlekle birlikte dönen öküz arabası; kağnı arabası

  • kağnı gibi gitmek

    çok yavaş gitmek

  • kağnı mazısı

    Kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve onlarla birlikte dönen, baltayla kabaca yontulmuş kütük

  • kağnıyla tavşan avına çıkmak

    bir işi bitirmemek için bahane bulmak, ayak sürümek

  • Kağızman

    Kars iline bağlı ilçelerden biri

  • kağşak

    Eskimiş, gevşemiş, dağılmaya yüz tutmuş (eşya, yapı)

  • kağşama

    Kağşamak işi

  • kağşamak

    Eskimek, dağılmaya yüz tutmak

  • Kaş

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • kaş

    Gözlerin üzerinde kemerli birer çizgi oluşturan kısa kıllar

  • kaş (veya kaşını) yıkmak

    kaşlarını çatmak

  • kaş göz etmek

    kaş ve göz işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışmak

  • kaş göz işareti yapmak

    kaş ve gözle bir şeyler anlatmak, dikkat çekmek

  • kaş ile göz, gerisi söz

    "güzellik, her şeyden önce kaş ve göz güzelliğidir, vücudun başka yerlerinin güzel olması önemli değildir" anlamında kullanılan bir söz

  • kaş jölesi

    Kaşın düzgün görünmesini sağlayan bir madde

  • kaş yapayım derken (veya yaparken) göz çıkartmak (veya çıkarmak)

    işi düzelteyim derken büsbütün bozmak

  • kaşalot

    Aptal, budala

  • kaşan

    Hizmet veya binek hayvanları durup işeme

  • kaşan yeri

    Uzun yolda hayvanların durup işedikleri ve biraz dinlendikleri yer

  • kaşandırma

    Kaşandırmak işi

  • kaşandırmak

    Hayvanı durdurup işetmek

  • kaşanma

    Kaşanmak işi

  • kaşanmak

    Hizmet ve binek hayvanları durup işemek

  • kaşar

    Koyun sütünden yapılan, genellikle tekerlek biçiminde, sarımtırak, yağlı bir peynir; kaşar peyniri

  • kaşarlanma

    Kaşarlanmak işi

  • kaşarlanmak

    Bir işte, bir konuda ustalaşmak çok deneyim kazanmak

  • kaşarlı

    Kaşarla yapılmış

  • kaşağı

    Hayvanları tımar etmek için kullanılan, sacdan, dişli araç

  • kaşağı rendesi

    Tahta veya kalas gibi şeylerin yüzünü düzeltmek için kullanılan çok keskin bıçaklı araç

  • kaşağılama

    Kaşağılamak işi

  • kaşağılamak

    Tımar etmek için hayvana kaşağı sürmek

  • kaşağılanma

    Kaşağılanmak işi

  • kaşağılanmak

    Kaşağılama işi yapılmak

  • kaşağılatma

    Kaşağılatmak işi

  • kaşağılatmak

    Kaşağılama işini yaptırmak

  • kaşbastı

    Başa ve alna bağlanan bağ; çatkı

  • kaşe

    Damga; mühür

  • kaşeksi

    Kötü beslenme, süreğen veya kötücül bir hastalığın seyri sırasında oluşan ileri derecede zayıflık, bitkinlik ve çöküntü durumu

  • kaşeleme

    Kaşelemek işi

  • kaşelemek

    Resmî bir belgeyi kaşe ile damgalamak

  • kaşelenme

    Kaşelenmek durumu

  • kaşelenmek

    Kaşeleme işi yapılmak

  • kaşeletme

    Kaşeletmek işi

  • kaşeletmek

    Resmî bir belgeyi kaşe ile damgalatmak

  • kaşelettirme

    Kaşelettirmek işi

  • kaşelettirmek

    Kaşeletme işini yaptırmak

  • kaşeli

    Kaşesi olan

  • kaşesiz

    Kaşesi olmayan

  • kaşkariko

    Oyun, dolap, düzen

  • kaşkaval

    Tekerlek biçiminde, sarı renkte, kaşara benzeyen bir peynir türü

  • kaşkol

    Boyun atkısı; atkı

  • kaşkollü

    Kaşkolü olan

  • kaşkolsüz

    Kaşkolü olmayan

  • kaşkorse

    Ten üzerine giyilen ince kadın fanilası

  • kaşla göz arasında

    kimsenin sezmesine imkân vermeyecek kadar kısa bir zaman içinde, çok çabuk

  • kaşlama

    Kaşlamak işi

  • kaşlamak

    Yüzüğün taşını kaşa oturtmak

  • kaşlarını çatmak

    kızmak, öfkelenmek

  • kaşlı

    Herhangi bir nitelikte kaşı olan

  • kaşlı gözlü

    Yüzü güzel olan

  • kaşmerlik etmek

    soytarılık etmek

  • kaşmir

    İnce, sık bir tür yün

  • kaşpusiye

    Hafif üstlük

  • kaşsız

    Kaşı olmayan

  • kaşı (veya kaşları) çatılmak

    öfkelenmek, kızmak

  • kaşık

    Sulu veya bazı ufak taneli yiyecekleri ağza götürmeye yarayan saplı sofra aracı

  • kaşık atmak (veya çalmak)

    iştahla veya çabuk yemek

  • kaşık düşmanı

    Ev için gerekli olan gelirin sağlanmasında katkısı olmayan kadın için erkeğin şaka yollu söylediği bir söz

  • kaşık havası

    Orta Anadolu yöresinde kaşık çalınarak oynanan bir halk oyunu veya bu oyunun müziği

  • kaşık kadar

    çok küçük

  • kaşık kaşık

    Kaşıkla birbiri ardınca, büyük bir iştahla

  • kaşık otu

    Turpgillerden, iskorbüte karşı kullanılan, yaprakları kaşığı andıran, güzel çiçekler açan bir bitki (Cochlearla officinalis)

  • kaşık oyunu

    Yurdumuzun birçok bölgesinde, parmaklar arasına sıkıştırılmış tahta kaşıklar ile şıkırdatılarak çok hareketli bir biçimde oynanan halk oyunu

  • kaşık sallamak

    yemek yemek

  • kaşık tırnak

    Demir eksikliğine bağlı kansızlık nedeniyle dışarı doğru dönen tırnak

  • kaşık çalımı

    Ortalığın kararmaya başladığı zaman, akşam yemeği zamanı

  • kaşıkla verip kepçeyle geri almak

    yaptığı bir iyilikten daha fazlasını istemek

  • kaşıkla yedirip sapıyla (gözünü) çıkartmak

    yaptığı bir iyiliği hiçe indirecek kötülükte bulunmak

  • kaşıklama

    Kaşıklamak işi

  • kaşıklamak

    Kaşıkla yemek

  • kaşıklanma

    Kaşıklanmak işi

  • kaşıklanmak

    Kaşıkla yenmek

  • kaşıklatma

    Kaşıklatmak işi

  • kaşıklatmak

    Kaşıklama işini yaptırmak

  • kaşıklayış

    Kaşıklamak işi

  • kaşıklık

    İçine kaşık, çatal, bıçak vb. konulan kap

  • kaşıkçı

    Kaşık yapan veya satan kimse

  • kaşıkçılık

    Kaşıkçının yaptığı iş

  • kaşıkçın

    Ördekgillerden, gagası kaşık biçiminde, tüyleri ak, kara, kahverengi, ayakları kırmızı bir kuş (Spatula clypeata)

  • kaşıma

    Kaşımak işi

  • kaşımak

    Vücudun herhangi bir yerindeki kaşıntıyı gidermek için tırnakla veya başka bir şeyle deriyi hafifçe ovmak

  • kaşındırma

    Kaşındırmak işi

  • kaşındırmak

    Kaşınmasına yol açmak, kaşıntı vermek

  • kaşınma

    Kaşınmak işi

  • kaşınma kazığı

    Çeşitli böcek, sinek ve arılar tarafından rahatsız edilen hayvanların kaşınarak rahatlamaları için meranın elverişli yerlerine dikilen ve üzerlerine antiseptik maddeli gres yağı sürülen kazık

  • kaşınmak

    Kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak

  • kaşıntı

    Vücutta kaşınma isteği uyandıran duygu

  • kaşıntılı

    Kaşıntısı olan

  • kaşını gözünü eğmek

    kızgın bir durumdayken kaş çatmak

  • kaşının altında gözün var dememek

    gözünün üstünde kaşın var dememek

  • kaşınış

    Kaşınmak işi

  • kaşıtma

    Kaşıtmak işi

  • kaşıtmak

    Kaşıma işini yaptırmak

  • kaşıttırma

    Kaşıttırmak işi

  • kaşıttırmak

    Kaşıtma işini yaptırmak

  • kaşıyabilme

    Kaşıyabilmek işi

  • kaşıyabilmek

    Kaşıma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • ke

    Türk alfabesinin on dördüncü harfinin adı, okunuşu

  • Keban

    Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri

  • kebap

    Doğrudan doğruya ateşte veya kap içinde susuz olarak pişirilmiş et

  • kebaplı

    Kebabı olan, içine kebap konulmuş olan

  • kebaplık

    Kebap yapmaya elverişli, kebap yapmak için ayrılmış

  • kebapçı

    Kebap yapıp satan kimse

  • kebapçı kedisi gibi yutkunmak

    bir şeyi çok arzu etmek

  • kebapçılık

    Kebapçının yaptığı iş

  • kebe

    Kısa kepenek

  • kebir

    Büyük, ulu olan

  • kebzeci

    Koyunların kürek kemiğine bakarak gelecekten haber verdiğini ileri süren kimse

  • kebzecilik

    Kebzeci olma durumu

  • keder

    Maddi ve manevi olarak duyulan aşırı üzüntü; elem, ızdırap, inkıbaz

  • keder etmek

    üzülmek, ızdırap duymak

  • keder vermek

    üzüntü vermek, kederlendirmek

  • keder çekmek

    acı duymak, ızdırap çekmek

  • kederlendirme

    Kederlendirmek işi

  • kederlendirmek

    Keder duymasına yol açmak, acı vermek

  • kederleniş

    Kederlenmek işi

  • kederlenme

    Kederlenmek işi

  • kederlenmek

    Kederli olmak; mükedder olmak

  • kederli

    Keder içinde olan; ızdıraplı, mükedder

  • kederlilik

    Kederli içinde olma durumu

  • kedersiz

    Keder içinde olmayan; ızdırapsız

  • kedersizlik

    Keder içinde olmama durumu; ızdırapsızlık

  • kedi

    Kedigillerden, memeli, köpek dişleri iyi gelişmiş, çevik ve kuvvetli, evcil, küçük hayvan; pisik (Felis domesticus)

  • kedi balığı

    Kedi balığıgillerden, dişleri ve solungaç yarıkları küçük bir balık (Scyiliorhinus canicula)

  • kedi balığıgiller

    Balıklar sınıfının köpek balıkları takımını içine alan bir familya

  • kedi ciğere bakar gibi bakmak (veya süzmek veya seyretmek)

    imrenerek bakmak

  • kedi gibi

    uysal ve sokulgan

  • kedi gibi dört ayak üzerine düşmek

    çok tehlikeli bir durumdan zarar görmeden kurtulmak

  • kedi ile harara (veya çuvala) girmek

    geçimsiz biri ile iş birliği yapmak

  • kedi ile köpek gibi

    birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenen bir söz

  • kedi kumu

    Ev, iş yeri vb. kapalı ortamlarda beslenen kedinin içine idrarını veya dışkısını yapması için hazırlanmış, kil içeren, emici özelliğe sahip bir tür kum

  • kedi nanesi

    Ballıbabagillerden, kırlarda yetişen, kedilerin kokusundan çok hoşlandığı bir bitki; yaban sümbülü (Nepeta cataria)

  • kedi ne, budu ne?

    eti ne, budu ne

  • kedi olalı bir fare tuttu

    "en sonunda bir iş başarabildi" anlamında kullanılan bir söz

  • kedi otu

    İki çeneklilerden, kök sapı hekimlikte kullanılan bir bitki (Valeriana)

  • kedi otugiller

    Yaprakları sapsız olan otsu bitkileri, seyrek olarak da çalı durumundaki bitkileri kapsayan bitişik taç yapraklı, iki çenekli bitkiler familyası

  • kedi yavrusunu yerken sıçana benzetir

    "kişi yolsuz olduğunu bildiği bir işi yaparken kendini mazur göstermek için bahane uydurur" anlamında kullanılan bir söz

  • kedi yetişemediği (veya uzanamadığı) ciğere pis (veya murdar) dermiş

    "kişi, elde edemediği şeyi istemiyormuş, beğenmiyormuş gibi görünür" anlamında kullanılan bir söz

  • kedi yünü

    Evcil kedilerin oynamaları için yün ipten yapılmış, topa benzeyen oyuncak

  • kediayağı

    Birleşikgillerden, süs bitkisi olarak da yetiştirilen, beyazımsı, yumuşak, sık tüylü bir bitki (Antennaria dioica)

  • kedibastı

    Bütün yüzeye tutkal sürmeyi gerektirmeyen işlerde, fırçayı aralıklı bastırarak tutkal sürme işi

  • kedidili

    Genellikle pasta yapımında kullanılan oval biçimli bir tür tatlı bisküvi

  • kedigiller

    Kedi, aslan, kaplan, pars vb. hayvanları içine alan, vücutları yumuşak tüylerle kaplı, yırtıcı ve güçlü, etçil memeli hayvanlar sınıfı

  • kedigözü

    Taşıtların arkasındaki kırmızı renkli işaret lambası

  • kedinin boynuna ciğer asılmaz

    "bir kimseye, kullanıp zarar vereceği, kendine mal edip ortadan kaldıracağı şey emanet edilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kedinin gideceği samanlığa kadar

    "uygunsuz iş yapan kişi, ne kadar kaçarsa kaçsın, gideceği yer bellidir, kısa zamanda yakayı ele verir" anlamında kullanılan bir söz

  • kedinin kabahatini önüne koyarlar, öyle döverler

    "cezalandırılan kimse suçunun ne olduğunu bilmelidir ki o suçu bir daha işlemesin" anlamında kullanılan bir söz

  • kedinin kanadı olsaydı serçenin adı kalmazdı

    “saldırganlar istediklerini yapabilecek durumda olsalardı, zayıfları kolaylıkla ortadan kaldırır, çıkarlarını rahatlıkla sağlarlardı” anlamında kullanılan bir söz

  • kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar

    "atılgan kişilerin sessiz ve eylemsiz durmaları, onları çileden çıkaran bir durum baş gösterince sona erer" anlamında kullanılan bir söz

  • kediyaladı

    Kadife veya tiftikten yapılmış bir ürünün yüzeyine verilen şekil

  • kediye peynir (veya ciğer) ısmarlamak

    güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak

  • kediyi sıkıştırırsan üstüne atılır

    "senden çekinen, korkan kişi, çok sıkıştırırsan sana karşı gelir" anlamında kullanılan bir söz

  • kef

    Kaynayan pekmezin, pişen etin üstünde oluşan köpük

  • kefal

    Kefalgillerden, orta büyüklükte, çok pullu, küt başlı, gümüş renginde, beyaz etli bir balık; topbaş balık (Mugil cephalus)

  • kefalet

    Birinin borcunu ödememesi veya verdiği sözü yerine getirmemesi durumunda bütün sorumluluğu üzerine alma durumu; kefillik

  • kefalet mektubu

    Bir işin yapılması için birisinin kefil olduğunu, güvence verdiğini belirten belge

  • kefalet senedi

    Gemi veya malın salıverilmesi ve serbest bırakılması için verilen belge

  • kefaleten

    Kefalet yoluyla

  • kefaletname

    Bir kimsenin kefil olduğunu gösteren belge

  • kefalgiller

    Kefallerle onlara yakın türleri kapsayan kemikli balıklar familyası

  • kefaller

    Kefalgiller, kum balığıgiller, cennet balığıgiller, uskumrugiller familyalarını içine alan kemikli balıklar takımı

  • kefaret

    İşlenmiş bir günah, suç veya kabahatin bağışlanması için dinî bakımdan verilmesi veya yapılması gereken şey

  • kefaretini ödemek

    bir suçun, bir kabahatin bağışlanması için karşılık ödemek

  • kefe

    Terazi gözlerinden her biri

  • kefeleme

    Kefelemek işi

  • kefelemek

    Atı kefe (II) ile silip tüylerini parlatmak

  • kefeli

    Kefesi olan

  • kefen

    Ölünün gömülmeden önce sarıldığı beyaz bez; kefen bezi, yakasız gömlek, yakasız mintan

  • kefen alacak kişi yüzünden belli olur

    “bir kimsenin herhangi bir eyleme girişeceği hâl ve hareketlerinden anlaşılır” anlamında kullanılan bir söz

  • kefen parası

    Ölüm durumunda gerekli masrafların görülmesi için ayrılmış para

  • kefenci

    Cenaze gereçleri satan kimse

  • kefencilik

    Kefencinin yaptığı iş

  • kefeni boynunda olmak

    her an ölümü göze almak

  • kefeni yırtmak

    ağır bir hastalıkta ölüm tehlikesini atlatmak

  • kefenimsi

    Kefene benzer, kefeni andırır

  • kefenin cebi yok

    "ölürken mal veya para götürülmez" anlamında cimrileri eleştirmek için söylenen bir söz

  • kefenleme

    Kefenlemek işi; tekfin

  • kefenlemek

    Ölüye kefen sarmak; tekfin etmek

  • kefenleyiş

    Kefenlemek işi

  • kefenli

    Kefene sarılmış

  • kefenlik

    Kefen olarak kullanılmaya elverişli (bez)

  • kefensiz

    Kefene sarılmamış

  • kefere

    Müslüman olmayanlar, kâfirler

  • kefesiz

    Kefesi olmayan

  • kefil

    Borcunu ödemeyenin veya verdiği sözü yerine getirmeyenin bütün sorumluluğunu üzerine alan kimse

  • kefil göstermek

    bir iş için gerekli olan kefili bulmak

  • kefil olmak

    borçlu borcunu ödemediğinde veya bir kimse verdiği sözü yerine getirmediğinde bütün sorumluluğu üzerine almak

  • kefir

    Özel bir maya mantarıyla keçi veya inek sütünün mayalanmasıyla hazırlanan ekşi içecek

  • kefiye

    Arapların kullandığı ve omuzları da örten, püsküllü erkek başörtüsü

  • kefne

    Çuvaldız veya kalın iğne ile iş işleyen kimsenin eline geçirdiği demirli kayış

  • kehanet

    Bir olayın gerçekleşeceğini önceden bilme; kâhinlik, ön deyi, prediksiyon

  • kehanette bulunmak

    kâhinlik etmek

  • kehribar

    Süs eşyası yapımında kullanılan, açık sarıdan kızıla kadar türlü renklerde, yarı saydam, kolay kırılan ve bir yere hızlıca sürtüldüğünde hafif cisimleri kendine çeken, fosilleşmiş reçine; samankapan, kılkapan

  • kehribar balı

    Sarı ve saydam bal

  • kehribar gibi

    sapsarı, koyu sarı

  • kehribarcı

    Kehribardan tespih, ağızlık vb. şeyler yapan veya satan kimse

  • kehribarcılık

    Kehribarcının yaptığı iş

  • kek

    Ana maddeleri yumurta, un ve şeker olan, içerisine kuru üzüm, kakao, fındık vb. konularak pişirilen süngerimsi tatlı.

  • keka

    Keyifli bir durum anlatılırken "ne güzel, ne iyi" anlamlarında söylenen bir söz

  • kekeleme

    Kekelemek işi

  • kekelemek

    Damak sesleriyle başlayan kelimeleri ve heceleri tekrarlayarak ve keserek konuşmak

  • kekeleyiş

    Kekelemek işi

  • kekeme

    Damak sesleriyle başlayan kelimeleri ve heceleri tekrarlayarak birdenbire söyleyen ve keserek konuşan; keke, kekeç

  • kekemeleşme

    Kekemeleşmek işi

  • kekemeleşmek

    Kekeme durumuna gelmek

  • kekemelik

    Kekeme olma durumu; kekelik, rekâket

  • kekik

    Ballıbabagillerden, karşılıklı küçük yapraklı, beyaz, pembe, kırmızı başak durumunda çiçekleri olan ve çiçeği baharat gibi kullanılan, odunsu saplı, kokulu bir bitki (Thymus vulgaris)

  • kekik yağı

    Kekikten elde edilen ve genellikle geleneksel halk tedavisinde kullanılan kokulu yağ

  • kekikli

    Üzerine veya içine kekik konulmuş olan

  • keklik

    Sülüngillerden, güvercin büyüklüğünde, eti için avlanan, tüyü boz, ayakları ve gagası kırmızı renkte bir kuş (Perdrix)

  • keklik gibi

    güzel, alımlı, hareketli

  • kekre

    Acımtırak, ekşimsi ve buruk olan (tat)

  • kekrelenme

    Kekrelenmek durumu

  • kekrelenmek

    Acımtırak, ekşimsi ve buruk bir tat almak

  • kekrelik

    Kekre olma durumu

  • kekremsi

    Tadı az kekre olan

  • kekremsilik

    Kekremsi olma durumu

  • kel

    Saçı dökülmüş olan (kimse); keleş, yağır

  • kel başa şimşir tarak

    birçok ihtiyacı varken gereksiz özenti ve gösterişle uğraşanlar için kullanılan bir söz

  • kel kâhya

    Kendisini ağa gibi göstermek isteyen zavallı kimse

  • kel yanında kabak anılmaz

    "bir kişinin yanında, uzaktan da olsa onun kusurunu hatırlatabilecek sözler söylemekten çekinilmelidir" anlamında kullanılan bir söz

  • kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur

    kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur

  • kelalaka

    "İlgisi yok, ne ilgisi var" anlamlarında kullanılan bir söz

  • kelam

    Söyleyiş biçimi

  • kelaynak

    Leylekgillerden, yeryüzünde yalnız Birecik'te, Fırat vadisini çeviren kayalarda yaşayan, başı tüysüz, uzun gagalı bir kuş (Geronticus eremita)

  • kele köseden yardım olmaz

    "kişi, kendisinin yardıma muhtaç olduğu konuda başkasına yardım edemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kelebek

    Pul kanatlılardan, vücudu, kanatları ince pullarla ve türlü renklerle örtülü, dört kanatlı, çok sayıda türleri olan böceklere verilen genel ad

  • kelebek camı

    Otomobilde ön kapı penceresinde ekseni çevresinde dönerek açılabilen veya sabit bulunan küçük cam

  • kelebek etkisi

    Küçük bir etkenin kestirilemez büyüklükte sonuçlar doğurması

  • kelebek gözlük

    Burundan tutturularak kullanılan sapsız gözlük; kıskaç gözlük

  • kelebek otu

    Bir cins yaban yoncası

  • kelebek çiçeği

    İki çeneklilerden, aydınlık ortamlarda yetiştirilen çok renkli ve çok dallı bir süs bitkisi

  • keleci

    Öz veya kusursuz, düzgün söz

  • kelek

    Olgunlaşmamış, ham kavun

  • kelek atmak

    birisini beklemediği anda hile ve dalavere yaparak zarara sokmak

  • kelek yapmak

    oyunbozanlık etmek

  • keleklik

    Kelek olma durumu

  • keleklik etmek

    görgüsüzlük, bilgisizlik nedeniyle karşısındakinin gerçek amacını anlayamamak

  • keleme

    Sürülmeden bırakılmış (tarla)

  • keleme olmak

    bakımsız kalmak

  • kelep

    Büyük iplik çilesi

  • kelepir

    Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey; okazyon

  • kelepir yakalamak

    bir şeyi çok ucuza almak

  • kelepirci

    Her şeyi kelepir olarak ele geçirmek isteyen kimse

  • kelepircilik

    Kelepircinin yaptığı iş

  • kelepire konmak

    kelepir yakalamak

  • kelepleme

    Keleplemek işi

  • keleplemek

    İpi çile yapmak

  • kelepser

    Atın başını vurmasını engelleyen kayış

  • kelepçe

    Tutukluların kaçmasını önlemek için bileklerine takılan demir halka; bilezik

  • kelepçe vurmak (veya takmak)

    bileklere demir halka geçirmek

  • kelepçeleme

    Kelepçelemek işi

  • kelepçelemek

    Kelepçe takmak

  • kelepçelenme

    Kelepçelenmek işi

  • kelepçelenmek

    Kelepçeleme işi yapılmak

  • kelepçeletme

    Kelepçeletmek işi

  • kelepçeletmek

    Kelepçeleme işini yaptırmak

  • kelepçeli

    Kelepçesi olan

  • kelepçesiz

    Kelepçesi olmayan

  • kelepçeye vurmak

    kelepçe vurmak

  • kelepçi

    Kelep işiyle uğraşan kimse

  • kelepçilik

    Kelepçinin yaptığı iş

  • keler

    Kertenkele, bukalemun gibi yerde sürünerek ilerleyen, beşer parmak ve dörder ayaklı, çok uzun kuyruklu sürüngenlerin ortak adı

  • kelergiller

    Asıl köpek balıklarıyla vatozlar arasında geçit sayılabilecek balıkları kapsayan kemikli balıklar familyası

  • Keles

    Bursa iline bağlı ilçelerden biri

  • keleye çekmek

    boğaya çekmek

  • keleş

    Yiğit, cesur, bahadır olan

  • keleş keleş sırıtmak

    pis pis gülmek

  • keleşlik

    Keleş olma durumu

  • keli görünmek

    kusuru ortaya çıkmak

  • keli körü toplamak

    işe yaramaz kimseleri toplamak

  • keli kızmak

    öfkelenmek

  • kelifit

    Hidratlı doğal magnezyum silikat

  • kelik

    Eski ayakkabı

  • kelime

    Bir veya birkaç heceden oluşan, anlamlı ses birliği; söz, sözcük, lügat

  • kelime cambazlığı

    Sözlerle oyun yapma

  • kelime cambazı

    Sözlerle oyun oynamayı seven kimse

  • kelime oyunu

    Sözlerin çok anlamlı olmasından veya benzerliklerinden yararlanarak yapılan nükte veya aykırı anlamlandırma

  • kelime sıklığı

    Dilde bir sözün kullanılma oranı

  • kelime türü

    Kelimelerin cümle içindeki görev ve kullanılış benzerliklerine göre ayrılmış oldukları her bir grup; sözcük türü: Türkçede sekiz kelime türü vardır: isim, sıfat, zamir, zarf, edat, bağlaç, ünlem, fiil.

  • kelime vurgusu

    Bir kelimede bir hecenin öteki hecelerden daha baskılı söylenişi; sözcük vurgusu

  • kelimeci

    Metin yazımında anlamdan ziyade şekle ve kelimelere önem veren

  • kelimecilik

    Metin yazımında anlamdan ziyade şekle ve kelimelere önem vererek sanatlı bir anlatımı tercih etme

  • kelimeişehadet

    İslam'ın beş şartından biri olan ve "Tanıklık ederim ki Tanrı'dan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve peygamberidir." anlamındaki söz

  • kelimeleri tartarak konuşmak

    sonucu hesaplayarak konuşmak

  • kelimeleşme

    Kelimeleşmek durumu

  • kelimeleşmek

    Kelime durumuna, söz varlığı hâline gelmek, söze dönüşmek

  • kelimelik

    Kelimeden oluşan

  • kelimenin tam anlamıyla

    bir durumu anlatmak için kullanılan sözün kapsadığı anlamın tamamıyla

  • kelimesi kelimesine

    Hiçbir kelimesini atlamadan, olduğu gibi; motamot

  • kelimesiz

    Kelime kullanmadan

  • kelin ayıbını takke örter

    "birçok kimsenin kusurunu zenginlik, makam vb. durumlar örter" anlamında kullanılan bir söz

  • kelin merhemi olsa başına sürer (veya kelin medarı olsa kendi başında olur)

    "kendi işini halledemeyen kişiden aynı durum için yardım alınamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • Kelkit

    Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri

  • kelle

    Koyun, kuzu ve keçinin pişirilmiş başı

  • kelle götürmek

    gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak

  • kelle koltukta gezmek

    gözünü budaktan esirgememek

  • kelle koparmak

    olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek

  • kelle koşturmak

    gereğinden çok acele etmek

  • kelle kulak yerinde

    kanlı canlı ve iri yapılı olan

  • kelle sağ olsun da külah bulunur

    "kişi yaşasın da elbet bir iş sahibi olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kelleci

    Kelleyi pişiren veya satan kimse

  • kellecilik

    Kellecinin yaptığı iş

  • kellesinden olmak

    can vermek, ölmek

  • kellesini koltuğuna almak

    ölümü göze almak

  • kellesini uçurmak

    kafasını keserek koparmak

  • kellesini vurdurmak

    öldürtmek

  • kelleyi koltuğun altına almak

    kellesini koltuğuna almak

  • kelleyi vermek

    canını feda etmek

  • kelleşme

    Kelleşmek işi

  • kelleşmek

    Kel durumuna gelmek

  • kelli

    Çıkma durumundaki sözlerin ardı sıra geldiğinde birbirine bağladığı iki yargıdan birincisini zorlayıcı bir sebep olarak gösteren bir söz

  • kelli felli

    Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli (kimse); kerli ferli

  • kellik

    Kel olma durumu

  • Keloğlan

    Saf göründüğü hâlde zekâsı ve yiğitliğiyle amacına eren, saçsız bir masal kahramanı

  • keloğlan

    Bir ailenin koruyuculuğuna veya bir yere çıraklığa alınan öksüz çocuk

  • kem

    Kötü, fena olan (göz, söz vb.)

  • kem göz

    Baktığı kimseye zarar verdiğine veya nazar değdirdiğine inanılan göz; kötü göz

  • kem gözle bakmak

    kötü niyetle bakmak

  • kem gözlü

    Baktığı kimseye zarar verdiğine veya nazar değdirdiğine inanılan (kimse)

  • kem küm

    Verecek cevap bulunamadığında açık bir anlamı olmayan gelişigüzel söylenen söz

  • kem küm etmek

    verecek cevap bulamayıp açık bir anlamı olmayan sözler söylemek

  • kem söz, kalp (veya kem) akçe sahibinindir

    "kötü söz söyleyenindir" anlamında kullanılan bir söz

  • Kemah

    Erzincan iline bağlı ilçelerden biri

  • kemakân

    Önceden olduğu gibi, eskisi gibi

  • kemal

    İstenilen ve beğenilir niteliklerin tamamını taşıma durumu

  • kemal bulmak

    kemale ermek

  • kemale ermek (veya gelmek)

    olgunlaşmak

  • Kemaliye

    Erzincan iline bağlı ilçelerden biri

  • Kemalpaşa

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • Kemalpaşa tatlısı

    Un, yağ ve yumurta karışımından yapılan kurabiyelerin sıcak şeker şerbetine atılmasıyla hazırlanan bir tatlı türü

  • keman

    Dört teli olan, çenenin altına dayayarak çalınan yaylı saz

  • keman gibi

    ince, düzgün (kaş)

  • keman yayı

    Keman teline sürterek titreşim yoluyla ses çıkarmaya yarayan parça; arşe.

  • kemancı

    Keman çalan kimse; gıygıycı, kemani

  • kemancılık

    Kemancının yaptığı iş

  • kemane

    Keman ve kemençe yayı

  • kemane balığı

    Kıyıların kumlu, çamurlu zeminlerinde yaşayan bir tür köpek balığı (Rhinobatos cemiculus)

  • kemane çekme

    Yağlı güreşte, elleri hasmının arkasından göğsü üzerinde kilitledikten sonra midesi ve karnı üzerinde kuvvetli bir biçimde ve bastıra bastıra gezdirme

  • keme

    Büyük sıçan

  • kement

    Hayvanları yakalamak için kullanılan, ucu ilmikli, kaygan uzun ip; laso

  • kement atmak

    kemendi bir ucu elde kalacak biçimde ileri doğru fırlatmak

  • kementleme

    Kementlemek işi

  • kementlemek

    Kement geçirmek

  • kemençe

    Yayla çalınan, kemana benzer, üç teli olan küçük bir çalgı; kemançe

  • kemençeci

    Kemençe çalan veya yapan kimse

  • kemençecilik

    Kemençecinin yaptığı iş

  • Kemer

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • kemer

    Bele dolayarak toka ile tutturulan, kumaş, deri veya metalden yapılan bel bağı

  • kemer (veya kemerini) sıkmak

    sıkı para politikası anlayışıyla daha az tüketmek

  • kemer gözü

    Kemerle ayakları arasındaki boşluk

  • kemer patlıcanı

    Bir tür ince uzun patlıcan

  • kemerci

    Kemer yapıp satan kimse

  • kemercilik

    Kemercinin yaptığı iş

  • kemere

    Gemi güvertesinin enine konmuş kirişlerinden her biri

  • kemeri dolu olmak

    çok zengin olmak

  • kemerleme

    Kemerlemek işi

  • kemerlemek

    Ciltçilikte dikişten sonra kitabın sırtına yuvarlak bir biçim vermek

  • kemerli

    Üzerinde kemeri olan veya kemer takılmış olan

  • kemerlik

    Bazı işçi ve satıcıların araç veya gereçlerini koymak için bellerine taktıkları, gözlere ayrılmış, bez, tahta, meşin veya metal bağ

  • kemersiz

    Kemeri olmayan

  • kemha

    Bir tür ipek kumaş

  • kemik

    İnsanın ve omurgalı hayvanların çatısını oluşturan türlü biçimdeki sert organların genel adı

  • kemik atmak

    susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak

  • kemik bilimci

    Kemik bilimi uzmanı; osteolog

  • kemik bilimi

    Anatominin kemiklerle ilgili bölümü; osteoloji

  • kemik bilimsel

    Kemik bilimi ile ilgili; osteolojik

  • kemik doku

    Omurgalı hayvanlarda iskeleti oluşturan bir bağ dokusu türü

  • kemik erimesi

    Düşük kemik kütlesi ve kemik dokusunun yapısında bozulma sonucu kemik kırılganlığına, yatkınlığa ve kırık riskinde artışa neden olan bir hastalık türü; osteoporoz

  • kemik gibi

    pek kuru, katı, sert

  • kemik rengi

    Beyaz ile krem rengi arasında olan renk

  • kemik zarı

    Kemikleri kapsayan beyazımsı ve sedef renginde zar

  • kemikleri sayılmak

    çok zayıflamak

  • kemikleri sızlamak

    ölü huzursuz, rahatsız olmak

  • kemiklerini kırmak

    birini çok dövmek, aşırı dayak atmak

  • kemikleşme

    Kemikleşmek işi

  • kemikleşmek

    Kemik gibi sert duruma gelmek

  • kemikleştirme

    Kemikleştirmek işi

  • kemikleştirmek

    Kemiğe dönüştürmek

  • kemikli

    Kemiği olan

  • kemikli balıklar

    Balıklar sınıfından, iskeletleri kıkırdak durumunda kalmayıp kemikleşmiş olan balıklar takımı

  • kemiksi

    Kemiği andıran, kemiğe benzeyen, kemik gibi; kemiğimsi

  • kemiksi bölge

    Kıkırdağın kemiğe dönüşmekte olduğu kemik tabakası

  • kemiksiz

    Kemiği olmayan, kemiği ayrılmış

  • kemiksizlik

    Kemiksiz olma durumu

  • kemikçik

    Küçük kemik

  • kemircik

    Burun, kulak vb.nde bulunan küçük kıkırdak

  • kemirdek

    Kuyruğun iskeleti

  • kemirebilme

    Kemirebilmek işi

  • kemirebilmek

    Kemirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kemirgen

    Kesici dişleri çok iyi gelişmiş olan (hayvan)

  • kemirgenler

    Tavşan, kobay, kirpi, sıçan ve kunduz gibi köpek dişleri olmayan ve kesici dişleri iyi gelişmiş memeliler takımı; kemiriciler

  • kemirgenlik

    Kemirgen olma durumu

  • kemirici

    Kemirme özelliği olan

  • kemiricilik

    Kemirici olma durumu

  • kemirilme

    Kemirilmek işi

  • kemirilmek

    Kemirme işi yapılmak veya kemirme işine konu olmak

  • kemiriş

    Kemirmek işi

  • kemirme

    Kemirmek işi

  • kemirmek

    Sert bir şeyi dişleriyle azar azar koparmak; yemek (II)

  • kemiğine (veya kemiklerine) kadar

    iyice, en son sınıra dek

  • kemiğini kurutmak

    iliğini kurutmak

  • kemlik etmek

    kötü davranışlarda bulunmak

  • kemre

    Deride kalınlaşmış kir tabakası

  • kemre bağlamak

    deride kir tabakası oluşmak

  • kenar

    Bir şeyin, bir yerin bitiş kısmı veya yakını; yaka, cidar, lep

  • kenar (veya kenarını) bastırmak

    bir kumaşın kenarlarını kıvırıp elle veya makine ile dikmek

  • kenar atışı

    Hentbolda oyun alanından çıkan topu kenar çizgisinden oyuna sokma atışı

  • kenar bobini

    Kâğıtçılıkta üretimin maksimum makine genişliğinde olmasını sağlayabilmek için ana bobinlerin yanında üretilen dar, tekrar hamurlaştırmanın dışında kullanıma imkân sağlayacak genişlikteki bobin

  • kenar gezmek

    bir şeyden uzaklaşmış olmak

  • kenar mahalle

    Şehrin merkezinden uzak ve çoğu eğitim düzeyi düşük yoksul halkın oturduğu semt; kenar semt

  • kenar suyu

    Kenar süslemesi

  • kenar çekmek

    bir yazı veya resmin etrafına cetvel veya kenar suyu yapmak

  • kenara atmak

    bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek

  • kenara atılmak

    önemsenmemek, değer verilmemek

  • kenara itmek

    kendisinden uzaklaştırmak, saf dışı etmek

  • kenara çekilmek

    artık hiçbir şeye karışmamak

  • kenara çekmek

    bir şey söylemek için birini kalabalıktan ayırmak

  • kenarcı

    Deniz kıyılarında avlanan balıkçı

  • kenarda kalmak

    kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek

  • kenarda köşede

    Dikkati çekmeyen veya umulmayan yerlerde

  • kenarlı

    Herhangi bir biçimde kenarı olan

  • kenarlık

    Kenar bölümünü oluşturan şey

  • kenarlılık

    Kenarlı olma durumu

  • kenarortay

    Bir üçgende her tepeden karşı kenarın ortasına indirilen doğru parçası

  • kenarsız

    Kenarı olmayan

  • kenarsızlık

    Kenarsız olma durumu

  • kenarın dilberi

    Kibarlığa özenen, görgüsü az kadın

  • kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz

    "kibar çevrede yetişmemiş olanlar ne kadar özenseler de kibarlığın bütün inceliklerini gösteremezler" anlamında kullanılan bir söz

  • kenarından köşesinden

    Yakınından, şurasından burasından, herhangi bir yerinden

  • kenarından köşesinden geçmemek

    hiç ilgisi olmamak

  • kendi

    İyelik ekleri alarak kişilerin öz varlığını anlatmaya yarayan dönüşlülük zamiri; zat

  • kendi adına

    Yalnız kendi için, kendi hesabına

  • kendi ayağı ile gelmek

    kendi isteğiyle gelmek

  • kendi ağzıyla tutulmak

    suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak

  • kendi başına

    Kimseye sormadan

  • kendi derdine düşmek

    kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek

  • kendi düşen ağlamaz

    "kendi zararına kendisi neden olanın yakınmaya hakkı olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kendi göbeğini kendi kesmek

    gereksinim duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek

  • kendi gölgesinden korkmak

    çok korkak olmak, bir sakınca söz konusu olmayan işlere girişmekten bile korkmak

  • kendi havasında gitmek (veya olmak)

    yalnız başına, istediği gibi davranmak

  • kendi hesabına çalışmak

    uğraştığı işi sadece kendisi için yapmak

  • kendi hâlinde

    Hiçbir şeye karışmayan, sessiz olan

  • kendi hâlinde bırakmak

    üzerinde çalışmayarak geliştirmemek veya bakımsız bırakmak, işlememek

  • kendi hâline bırakmak

    ilgilenmemek, karışmamak

  • kendi içine çekilmek

    başkasıyla ilişki kurmamak, yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek

  • kendi kabuğuna çekilmek

    kabuğuna çekilmek

  • kendi kanatlarıyla uçmak

    hiç kimsenin desteği veya yardımı olmaksızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak

  • kendi kendine

    Kimseye danışmaksızın

  • kendi kendine gelin güveyi olmak

    ilgilinin nasıl karşılayacağını düşünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek

  • kendi kendini didiklemek

    kendi kendini harap etmek, üzmek

  • kendi kendini yemek

    açığa vurmadan içten içe üzülmek

  • kendi keyfine gitmek

    isteğine uygun davranmak

  • kendi kuyusunu kendi kazmak

    kendine zarar verecek davranışta bulunmak

  • kendi köşesinde yaşamak

    yalnız başına yaşamak

  • kendi payına

    Kendi adına, kendine göre

  • kendi söyler kendi dinler

    "ne söylediği anlaşılmaz, söylediği şeylere önem verilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kendi yağıyla kavrulmak

    elinde bulunanla geçinip kimseye muhtaç olmamak

  • kendi âlemine dalmak

    çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak

  • kendi üstüne yormak

    alınmak

  • kendigelen

    Umulmadık bir zamanda gelen ve gelişinden sevinç duyulan (kimse veya şey)

  • kendileşme

    Aynı soydan veya akrabalardan birisiyle çiftleşme

  • kendilik

    Bir nesnenin varlığını veya tözünü oluşturan şey

  • kendiliğinden

    Dış etkilerin zorlaması olmadan iç sebeplerle oluşan

  • kendiliğinden üreme

    Her türlü bilimsel üreme olayının dışında, yoktan var olmayı anlatan bilim dışı kuram

  • kendiliğindenlik

    Dıştan bir belirleme ile değil, kendi kendine gerçekleşen etkinlik; spontaneizm

  • kendimi bildim bileli

    öteden beri, eskiden beri

  • kendince

    Kendine göre, kendi bakımından; kendisince

  • kendinde olmamak

    bilinci, aklı yerinde olmamak

  • kendinde toplamak

    kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak

  • kendinden

    Kendi aklından

  • kendinden geçmek

    bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak

  • kendine (veya herhangi bir şeye) ... süsü vermek

    gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek

  • kendine dert etmek

    bir şeyi üzüntü konusu yapmak

  • kendine gel!

    "aklını başına topla" anlamında kullanılan bir uyarma sözü

  • kendine gelmek

    ayılmak

  • kendine hisse çıkarmak

    ders almak

  • kendine hâkim olmak

    kendi duygu ve davranışlarını iradesiyle denetleyebilmek

  • kendine kıymak

    kendini öldürmek

  • kendine mal etmek

    benimsemek veya saymak

  • kendine yedirememek

    başkasının kendisine yaptığı işi, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak

  • kendine yontmak

    çıkan her fırsattan yararlanarak hep kendi çıkarını sağlamak

  • kendine özgü

    Bir kimse veya şeye özgü olan; kendine mahsus, kendine has

  • kendini (kapıp) koyuvermek

    kendine özen göstermemek, kötümser olmak

  • kendini (veya birini) temize çıkarmak (veya çıkartmak)

    aklandırmak

  • kendini adamak

    kendini vermek

  • kendini alamamak

    istemeyerek bir işi yapma durumuna girmek

  • kendini ateşe atmak

    bile bile tehlikeli bir işe girişmek

  • kendini atmak

    vakit geçirmeden hemen gitmek

  • kendini avutmak

    oyalanmak

  • kendini ağır (veya ağırdan) satmak

    nazlanmak, gönülsüz davranmak

  • kendini aşağı (veya küçük) görmek

    kendini başkalarından değersiz görmek

  • kendini beğendirmek

    başkalarına hoş, iyi, yetenekli görünmek

  • kendini beğenmek

    başkalarını küçümseyerek kendini üstün görmek

  • kendini bilmek

    aklı ve muhakemesi yerinde olmak

  • kendini bir yerde bulmak

    farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak

  • kendini bir şey sanmak

    kendini olduğundan çok değerli görmek

  • kendini bulmak

    kişilik kazanmak

  • kendini bırakmak

    kendine özen göstermemek

  • kendini dar atmak

    güçlükle ve ivedi olarak bir yere sığınmak, kaçmak

  • kendini dağıtmak

    farklı işlerle aynı anda uğraşmaktan kötü durumda olmak

  • kendini dev aynasında görmek

    kendini olduğundan çok üstün görmek

  • kendini dinlemek

    hastalık kuruntusu içinde bulunmak

  • kendini dirhem dirhem satmak

    çok nazlı davranmak, ağırdan almak

  • kendini dünyanın merkezi sanmak (veya merkezinde görmek)

    kendisinin çok önemli ve değerli olduğunu düşünmek

  • kendini düşünmek

    daima kendi çıkarını kollamak, bencil davranmak

  • kendini ele vermek

    yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak

  • kendini fasulye gibi nimetten saymak

    kendini çok önemli biri gibi görmek

  • kendini göstermek

    beğenilecek niteliklerini ortaya koymak

  • kendini harap etmek

    sıkıntı veya üzüntüden perişan olmak

  • kendini hissettirmek

    varlığını belli etmek

  • kendini kaptırmak

    bir şeyin etkisinden kurtulamayacak duruma düşmek

  • kendini kapının dışında bulmak

    kovulmak, işten atılmak, bir yerden istenmeden uzaklaştırılmak

  • kendini kaybetmek

    bayılmak

  • kendini matah sanmak

    kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek

  • kendini naza çekmek

    istekli olduğu hâlde yapmacıklı hareketlerle isteksiz gibi davranmak

  • kendini paralamak

    çok çaba ve özen göstermek

  • kendini satmak

    kendisinde olmayan iyi nitelikleri varmış gibi göstermek

  • kendini sokağa (veya dışarı) atmak

    sıkıntıdan dolayı rahatlamak amacıyla açık havaya çıkmak

  • kendini sıkmak

    kendini zorlamak, çaba göstermek

  • kendini sıyıramamak

    kurtulamamak

  • kendini tartmak

    Ne durumda olduğunu anlamak için kendini yoklamak

  • kendini toparlamak (veya toplamak)

    herhangi bir konuda eskiden kötü olan durumunu düzeltmek

  • kendini tutamamak

    bir durum karşısında sessiz ve heyecansız kalamamak

  • kendini tutmak

    kendine hâkim olmak

  • kendini vermek (veya vurmak veya çalmak)

    bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka her şeyle ilgisini kesip tek şeyle aşırı ölçüde ilgilenmek

  • kendini yemek

    açığa vurmadan gizli gizli üzülmek

  • kendini yiyip bitirmek

    kendi kendini yemek

  • kendini yoklamak

    duygu, düşünce ve beden bakımından kendisini kontrol etmek

  • kendir

    Kenevirden yapılmış

  • kendirci

    Kendir yetiştiren kimse

  • kendircilik

    Kendircinin yaptığı iş

  • kendirgiller

    İki çeneklilerden, kendir, şerbetçi otu, Hint keneviri vb. bitkileri içine alan bir familya

  • kendirik

    Deriden veya çadır bezinden yapılan ve hamur tahtasının altına serilen yaygı

  • kene

    Koyun, köpek, at vb. hayvanların veya insanların derisinde asalak olarak yaşayan, bulaşıcı hastalıklara neden olan böceklerin genel adı; sakırga

  • kene gibi yapışmak

    istenmediği hâlde birinin peşini bırakmamak, yakasını bırakmamak

  • kene göz

    Çok küçük gözlü (kimse)

  • kenef

    Pis, berbat olan

  • keneler

    Eklem bacaklı hayvanlardan, örümceğimsiler sınıfına giren bir takım

  • kenet

    İki sert cismi birbirine bağlamaya yarayan, iki ucu sivri ve kıvrık metal parça

  • kenet etmek

    kenetle birbirine bağlamak

  • kenet gibi yapışmak

    çok yakın dost olmak, sıkı fıkı olmak

  • kenet mili

    Çatı ve öteki parçaların birleştirilmesinde kullanılan metal perçinler

  • kenetleme

    Kenetlemek işi

  • kenetlemek

    Kenetle tutturmak veya kenetle birbirine bağlamak

  • kenetlenebilme

    Kenetlenebilmek işi

  • kenetlenebilmek

    Kenetlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kenetleniş

    Kenetlenmek işi

  • kenetlenme

    Kenetlenmek işi

  • kenetlenmek

    Kenetleme işine konu olmak

  • kenetli

    Kenedi olan

  • kenevir

    Kendirgillerden, sapındaki liflerden halat, çuval vb. kaba örgüler yapılan, iki evcikli bir bitki; kendir (Cannabis sativa)

  • kenevir helvası

    Kenevir ve şeker karışımıyla yapılan bir helva türü

  • kenevir yağı

    Kenevir ağacından yapılan yağ

  • kenevirci

    Kenevir yetiştiren kimse

  • kenevircilik

    Kenevircinin yaptığı iş

  • kenger

    Birleşikgillerden, yaprakları dikenli yaban bir bitki; eşek dikeni, yabani enginar, kengel (Cynara cardunculus)

  • kenger sakızı

    Kenger sütünden yapılan bir sakız türü; çengel sakızı, kengel sakızı

  • kental

    100 kilogramlık ağırlık ölçü birimi

  • kenter

    Atın hızlı ve düzenli gidişi

  • kentilyon

    Katrilyon kere bin

  • kentsel

    Şehirle ilgili

  • kentsel dönüşüm

    Kentin imar planına uymayan veya dayanıksız olan binaların yıkılıp yerine yeni toplu yerleşim alanlarının yapılması

  • kentsellik

    Kentsel olma durumu

  • kenttaş

    Aynı kentten olanlardan her biri

  • kenttaşlık

    Kenttaş olma durumu

  • Kenyalı

    Kenya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kep

    Başlık, sipersiz şapka

  • kepaze

    Niteliksiz olan, değersiz olan

  • kepaze etmek

    gülünç veya utanılacak bir duruma düşürmek

  • kepaze olmak

    gülünç veya utanılacak duruma düşmek

  • kepazece

    Kepazeye yakışır

  • kepazelik

    Kepaze olma durumu

  • kepbastı

    Çift katlı büyük dalyan ağı

  • kepek

    Un elendikten sonra, elek üstünde kalan kabuk kırıntıları

  • kepeklenme

    Kepeklenmek işi

  • kepeklenmek

    Başta kepek oluşmak

  • kepekli

    İçinde kepeği olan

  • kepeksiz

    Kepeği olmayan

  • kepekçi

    Kepek satan kimse

  • kepekçilik

    Kepekçinin yaptığı iş

  • kepenek

    Çobanların omuzlarına aldıkları dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük; aba (II)

  • kepenek altında er yatar

    "insanları giydiğine bakarak değerlendirmek yanlışlıklara yol açar, değerli kişiler de eski giymiş olabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • kepenk

    İş yeri, pencere, kapı vb. yerleri kapamak için kullanılan, türlü biçimlerde sac levha, demir veya tahta kanat

  • kepenk kapatmak

    çalışamaz duruma gelmek

  • kepenkleri indirmek

    işi tatil etmek

  • Kepez

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • kepez

    Yüksek tepe, dağ

  • kepir

    Çorak, çamurlu, verimsiz toprak

  • kepme

    Kepmek işi

  • kepmek

    Çökmek, yıkılmak

  • Kepsut

    Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri

  • kepçe

    Sulu yiyecekleri karıştırmaya ve dağıtmaya yarayan, uzun saplı, yuvarlak ve derince kaşık

  • kepçe gibi

    kanat gibi öne doğru açılmış (kulak)

  • kepçe kulak

    Kocaman ve öne doğru kulakları olan (kimse)

  • kepçe kulaklık

    Kepçe kulak olma durumu

  • kepçe kuyruk

    Başkalarının sırtından geçinen (kimse)

  • kepçe operatörü

    Kepçe kullanan kimse

  • kepçe surat

    Yüzü çok küçük olan (kimse)

  • kepçeburun

    Bir tür yaban ördeği

  • kepçeci

    Tahıl, kömür, kum vb.nin yüklenip boşaltılmasında kullanılan motorlu aracı kullanan kimse

  • kepçecilik

    Kepçecinin yaptığı iş

  • kepçeleme

    Kepçelemek işi

  • kepçelemek

    Yere düşmekte olan topu, iki eli kepçe biçimine getirip eğilerek yere değmeden kurtarmak

  • kepçeli

    Kepçesi olan

  • ker

    Kuvvet, kudret

  • kerahet vakti

    Güneş doğarken, öğle ve güneş batarken namaz kılmanın caiz olmadığı vakit; vaktikerahet

  • keramet

    Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı davranış veya durum

  • keramet buyurdunuz

    "çok doğru söylediniz, çok güzel yaptınız" anlamında kullanılan bir söz

  • keramet sahibi

    Keramet gösterebilen (kimse)

  • kerameti kendinden menkul

    sahip olduğu nitelikleri abartarak söyleyen kimse için kullanılan bir söz

  • kerametli

    Doğaüstü güce sahip

  • keramette bulunmak

    doğaüstü olaylar ortaya koymak

  • kerata

    Küçüklere sevgi ile söylenen bir sitem sözü

  • keratin

    Tırnak, boynuz, kıl gibi üst deri ürünü olan yapıları oluşturan proteinli madde

  • keratinleşme

    Keratinleşmek işi

  • keratinleşmek

    Protoplazma proteinler keratin durumuna dönüşmek

  • keratinli

    Keratini olan

  • keratinsiz

    Keratini olmayan

  • kerde

    Sebze fideliği

  • kerem buyurun (veya eyleyin)

    "izin verin, lütfedin" anlamında kullanılan bir nezaket sözü

  • kerem etmek

    bağışta, iyilikte bulunmak

  • kerem sahibi

    İyi huylu, cömert (kimse); keremli

  • kerempe

    Denize doğru uzanan taşlık burun

  • keres

    Büyük ve derin karavana

  • kereste

    Tomrukların boyuna biçilmesiyle elde edilen ve marangozlukla inşaatta kullanılan nitelikli ağaç

  • keresteci

    Kereste satan kimse

  • kerestecilik

    Kerestecinin yaptığı iş

  • keresteli

    İri yapılı

  • kerestelik

    Kereste yapılmaya elverişli (ağaç)

  • kerevet

    Üzerine şilte serilerek yatmaya veya oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları olan, tahtadan sedir

  • kerevit

    Kabuklular sınıfından, çamurlu tatlı sularda yaşayan bir eklem bacaklı; tatlısu ıstakozu, karavide (Potamobius fluviatilis)

  • kereviz

    Maydanozgillerden, kökleri ve yaprakları sebze olarak kullanılan kokulu bir bitki (Apium graveolens)

  • kerh

    Tiksinme, iğrenme

  • kerhaneci

    Kerhane işleten kimse

  • kerhen

    İstemeyerek, istemeye istemeye, gönülsüz olarak

  • kerih

    Tiksindirici, iğrenç

  • kerih görmek

    tiksindirici, iğrenç olduğunu düşünmek

  • kerim

    Eli açık, cömert

  • kerime

    Kız evlat

  • kerimlik

    Kerim olma durumu

  • keriz

    Kolayca kandırılabilen kimse; aptal

  • keriz havası

    zurna ile çalınan göbek havası

  • kerizci

    Oyunda hile yapan kimse

  • kerizcilik

    Kerizci olma durumu

  • kerize taş atmak

    edepsiz bir kimseye edepsizliğini göstermeye fırsat vermek

  • kerkenez

    Kartalgillerden, leşle beslenen, 35 santimetre uzunluğunda, kızılımsı tüyleri olan bir kuş (Falco tinnunculus)

  • kerkinme

    Kerkinmek işi

  • kerkinmek

    Taşıtlarda kalabalıktan yararlanarak başkalarına sürtünmek; sarkıntılık etmek

  • kermes

    Bir derneğe, bir çalışmaya yardım sağlamak amacıyla genellikle açık havada satış yapılarak gelir sağlanan toplantı

  • kerpeten

    Çivi sökmeye veya diş çekmeye yarayan, hareketli bir eksen çevresinde çapraz iki parçadan oluşmuş, kıskaç biçimindeki araç

  • kerpiç

    Duvar örmekte kullanılmak için kalıplara dökülüp güneşte kurutulmuş saman ve balçık karışımı ilkel tuğla

  • kerpiç dökmek

    saman ve balçık karışımını kalıplara boşaltarak kerpiç yapmak

  • kerpiç gibi

    çok sert ve kuru

  • kerpiçleşme

    Kerpiçleşmek işi

  • kerpiçleşmek

    Çok sert ve kuru bir duruma gelmek

  • kerpiççi

    Kerpiç yapan veya satan kimse

  • kerpiççilik

    Kerpiççinin yaptığı iş

  • kerrake

    İnce softan hafif ve dar bir üstlük

  • kerrakeli

    Kerrakesi olan

  • kerrat

    Birçok kez

  • kerte

    İşaret için yapılmış çentik veya iz; kerti

  • kerteleme

    Kerte kerte, azar azar ilerleme durumu; tedriç

  • kerteles

    Bir tür deve olan teke ile iki hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesiyle elde edilen bir tür deve

  • kertenkele

    Kertenkelelerden, uzun vücutlu, sivri kuyruklu, çevik, böcekçil, küçük sürüngen hayvan; elöpen (Lacertus)

  • kertenkeleler

    Kertenkele, bukalemun ve iguanaları içine alan dört ayaklı sürüngenler takımı

  • kerteriz

    Bir yerin nerede bulunduğunu pusula ile ölçme

  • kerteriz almak (veya etmek)

    bir yerin hangi yönde veya geminin nerede bulunduğunu pusula ile ölçmek

  • kerteriz defteri

    Balıkların göç yollarını veya toplanma yerlerini gösteren, alınan kerterizlerin yazıldığı defter

  • kerteriz noktası

    Geminin bulunduğu yeri anlamak için kerteriz almaya yarayan fener kulesi, duba, şamandıra vb.nin harita üzerindeki yeri

  • kerterizleme

    Kerterizlemek işi

  • kerterizlemek

    Kerteriz almak

  • kertesine getirmek

    tam sırasını, en uygun zamanını seçmek

  • kerti

    Bayat olan (ekmek, et)

  • kertik

    Çentilmiş olan

  • kertmek

    Sertçe sürtünmek

  • kervan

    Uzak yerlere yolcu ve ticaret eşyası taşıyan yük hayvanı katarı

  • kervan çulluğu

    Uzun ayaklı, uzun ve eğri gagalı kuşlar sınıfı

  • kervana katılmak

    bir topluluğa karışmak

  • kervanbaşı

    Kervanı yöneten kimse

  • kervancı

    Kervan sahibi veya kervan güden kimse

  • kervancılık

    Kervancının yaptığı iş

  • kervansaray

    Ana yollarda kervanların konaklaması için yapılan büyük han

  • kes

    Genellikle yakmak için kullanılan iri saman

  • kes parmağını çık pazara, merhem buyuran çok olur

    "kişinin bir ihtiyaç içinde bulunduğunu gören herkes ona değişik yol gösterir" anlamında kullanılan bir söz

  • kesafet

    Saydam olmama durumu

  • kesat

    Alışverişte durgunluk

  • kesatlaşma

    Kesatlaşmak durumu

  • kesatlaşmak

    İşlerde, satışlarda azalmak

  • kesatlık

    Kesat olma durumu

  • kesbetme

    Kesbetmek işi

  • kesbetmek

    Bir şeyi kazanmak, elde etmek

  • kesbî

    Sonradan elde edinilmiş, sonradan kazanılmış

  • kese

    Cepte taşınan, içine para, tütün vb. konulan, kumaştan veya örgüden küçük torba

  • kese kâğıdı

    İçine bazı şeyler konulmak için kâğıttan yapılmış kese biçiminde torba

  • kese çiçeği

    Süs için yetiştirilen ve demet olarak çiçek açan bitki (Ceanothus)

  • kesebilme

    Kesebilmek işi

  • kesebilmek

    Kesme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kesecik

    Kulağın dolambacında bulunan ve lenf ile dolu olan küçük zarsı organ

  • kesedar

    Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse; vekilharç

  • kesedarlık

    Kesedarın yaptığı iş

  • keseden yemek

    herhangi bir üretim yapmadan, kâr elde etmeden, hazırda bulunan veya el altında olan varlığı harcamak

  • kesek

    Bel, çapa veya sabanın topraktan kaldırdığı iri parça

  • keseklenme

    Keseklenmek işi

  • keseklenmek

    Toprak, parça parça olmak

  • kesekli

    Parça parça kabarmış olan (toprak)

  • kesel gelmek

    tembelleşmek

  • kesel perdesi

    Herhangi bir müzik ölçüsüne girmeyen, insanın iç dünyasını karartan ve bıkkınlık veren bir ses tonu

  • keseleme

    Keselemek işi

  • keselemek

    Kir çıkarmak için vücudu kese ile ovmak

  • keseleniş

    Keselenmek işi

  • keselenme

    Keselenmek işi

  • keselenmek

    Keseleme işi yapılmak

  • keseletme

    Keseletmek işi

  • keseletmek

    Keseleme işini yaptırmak

  • keseli

    Kesesi olan

  • keseli kurt

    Genellikle omurgalılarda, kasların içinde gelişen şerit kurtçuklarının genel adı (Cysticercus)

  • keseliler

    Kanguru gibi, dişilerinin karnında yavrularını taşımaya yarayan kese bulunan hayvanlar takımı

  • kesen

    Kesme işini yapan

  • kesene

    Sözleşme, yazılı anlaşma

  • kesenek

    Görevlilerin aylıklarından her ay belli oranda kesilip bir sosyal güvenlik kurumuna yatırılan para

  • kesenekçi

    Keseneği alan kimse; kesimci, iltizamcı, mültezim

  • kesenekçilik

    Kesenekçinin yaptığı iş; kesimcilik, iltizamcılık, mültezimlik

  • keseneğe almak

    gelirini satın almak, iltizam etmek

  • keseneğe vermek

    bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak

  • kesenin ağzını açmak

    bol para harcamaya başlamak

  • kesenin dibi görünmek

    para tükenmek

  • kesenize bereket

    maddi katkısı görülen bir kimseye "çok kazan, kazancın bol olsun" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü

  • keser

    Tahta, ağaç yontmaya ve çivi çakmaya yarayan, kısa saplı, bir yanı keskin ağızlı çelik araç; kerki

  • kesesi elvermemek

    bütçesi elverişli olmamak

  • kesesine bir şey girmek

    bir yarar veya çıkar sağlamak

  • kesesine göre

    parasına, mali imkânlarına göre

  • kesesine güvenmek

    parasına güvenmek

  • kesesini doldurmak

    fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak

  • kesesiz

    Kesesi olmayan

  • keseye danış, pazarlığa sonra giriş

    "ödeyecek paranız yoksa bir şey satın almaya girişmeyin" anlamında kullanılan bir söz

  • keseye davranmak

    ödemek istemek

  • kesi

    Kesilmiş yer

  • kesici

    Kesme işini yapan kimse

  • kesici diş

    Alt ve üst çenenin ön tarafında bulunan, yiyecekleri kesmeye yarayan, yassı, keskin ön dişlerden her biri

  • kesici kılıç

    Eskrimde kullanılan bir kılıç türü

  • kesicilik

    Kesici olma durumu

  • kesif

    Saydam olmayan

  • kesif yem

    Sindirilebilir besin maddeleri yüksek, selülozu düşük yem

  • kesiflik

    Kesif olma durumu

  • kesik

    Kesilmiş olan

  • kesik hava

    Halk şiiri dışında yanık ezgili deyiş

  • kesik kelime

    Birleşik kelimenin ikinci bölümü eksiltilerek kullanılan biçimi: foto < fotoğraf, oto < otomobil, akü < akümülatör, faks < faksimile, büt < bütünleme, anjiyo < anjiyografi vb

  • kesik Kerem

    Âşık Kerem'in ezgilerinde görülen yanık türkü dalı

  • kesik kesik

    Kısa olan

  • kesik koni

    Bir koninin, tabanına paralel bir düzlemle kesilmesinden elde edilen cisim

  • kesik piramit

    Bir piramit, tabanına paralel bir düzlemle kesildiğinde taban yönünde kalan cisim

  • kesik prizma

    Bir prizmanın bütün yer ayrıtlarını kesen bir düzlemle elde edilen, kesiti ile tabanı arasında kalan cisim

  • kesikleşme

    Kesikleşmek işi

  • kesikleşmek

    Ses vb. kesik kesik gelmek, arada bir kesilmek

  • kesikli

    Kesikleri olan

  • kesiklik

    Kesik olma durumu

  • kesiklik vermek

    ara vermek

  • kesiksiz

    Kesilmeden süren

  • kesilebilme

    Kesilebilmek işi

  • kesilebilmek

    Kesilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kesilen baş yerine konmaz

    "kesin olarak yapılıp sonuçlandırılan iş, eski durumuna getirilemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kesiliverme

    Kesilivermek işi

  • kesilivermek

    Ansızın kesilmek

  • kesiliş

    Kesilmek işi

  • kesilme

    Kesilmek işi

  • kesilmek

    Kesme işi yapılmak; katolunmak

  • kesim

    Kesmek işi

  • kesimevi

    Kasaplık hayvanların kesilip yüzüldüğü yer; kasaphane, kesimhane, kanara, mezbaha, salhane

  • kesimlik

    Kesime elverişli (hayvan)

  • kesin

    Şüphe ve duraksamaya yer bırakmayan veya geri dönülmeyen; kati

  • kesin bilgi

    Doğruluğundan kuşkulanılmayan bilgi

  • kesin fiyat

    Değişmez olarak tespit edilmiş, pazarlık edilmeyen fiyat; maktu fiyat

  • kesin kayıt

    Belli bir düzeyi, puanı tutturan ve belirlenen şartları yerine getiren adaylar için yapılan kayıt

  • kesin olarak

    kesinlikle

  • kesinleme

    Kesinlemek işi

  • kesinlemek

    Bir şeyi kesinleştirmek

  • kesinleşme

    Kesinleşmek işi; katileşme

  • kesinleşmek

    Kesin bir durum almak; katileşmek

  • kesinleştirebilme

    Kesinleştirebilmek işi

  • kesinleştirebilmek

    Kesinleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kesinleştirme

    Kesinleştirmek işi

  • kesinleştirmek

    Kesin bir duruma getirmek

  • kesinlik

    Kesin olma durumu; katiyet

  • kesinlikle

    Kesin bir biçimde, kesin olarak, şüphe götürmeyecek derecede; yüzde yüz, elbet, elbette, evelallah, her hâlde, her hâlükârda, katiyetle, behemehâl, illa, katiyen, kesin, kesinkes, muhakkak, mutlak, mutlaka, banko

  • kesinme

    Kesinmek işi

  • kesinmek

    Kesme işi yapılmak

  • kesinsizlik

    Kesin olmama durumu

  • kesinti

    Kesilen parça

  • kesintili

    Ara verilerek yapılan; fasılalı

  • kesintisiz

    Kesintiye uğramayan, ara vermeyen, sürekli olan; fasılasız, layenkati

  • kesintisiz güç kaynağı

    Bilgisayarda elektrik kesildiğinde devreye giren, bilgisayar ile ona bağlı donanımlara belirli bir süre güç sağlayan araç

  • kesintisizlik

    Kesintisiz olma durumu

  • kesintiye almak

    biriyle sezdirmeden alay etmek

  • kesintiye uğramak

    bir süre için durmak

  • kesip atmak

    uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak

  • kesip biçmek

    parçalamak, doğramak, ameliyat etmek

  • kesir

    Bir birimin bölündüğü eşit parçalardan birini veya birkaçını anlatan sayı

  • kesir ölçek

    Plan ve haritalarda küçültme oranını basit kesirle ifade eden ölçek türü

  • kesirli

    Kesir niteliğinde olan (sayı)

  • kesirli sayı

    Kesri olan sayı

  • kesirli sayı sıfatı

    Adların sayı bakımından bir bölümünü kesirli sayılarla gösteren sıfat: Yüzde altmış verim, onda üç başarı vb

  • kesirsiz

    Kesir niteliğinde olmayan(sayı)

  • kesit

    Bir şey enlemesine veya boylamasına kesildiğinde ortaya çıkan yüzey

  • kesitli

    Kesiti olan

  • kesiverme

    Kesivermek işi

  • kesivermek

    Ansızın kesmek

  • kesiş

    Kesmek işi

  • kesişebilme

    Kesişebilmek işi

  • kesişebilmek

    Kesişme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kesişen

    Bir nokta veya çizgi üzerinde birbirini kesip geçen (çizgiler veya yüzeyler)

  • kesişim

    Kesişmek işi

  • kesişiverme

    Kesişivermek işi

  • kesişivermek

    Aniden kesişmek

  • kesişme

    Kesişmek işi

  • kesişmek

    Birbirini kesmek

  • kesiştirme

    Kesiştirmek işi

  • kesiştirmek

    Kesişme işini yaptırmak

  • keskenme

    Keskenmek işi

  • keskenmek

    El ile veya başka bir şeyle vuracak gibi yapmak

  • keski

    Ağaç, taş, metal vb.ni yontmaya yarayan, bir ucu keskin çelik araç

  • Keskin

    Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri

  • keskin

    Çok kesici, iyi kesen

  • keskin bakış

    Bir noktaya yoğunlaşan dikkatli ve sert bakış

  • keskin bakışlı

    Keskin bakışı olan

  • keskin nişancı

    Silahla hedeflediği noktayı ustalıkla vuran kişi

  • keskin nişancılık

    Keskin nişancı olma durumu

  • keskin sirke küpüne (veya kabına) zarar

    "öfkeli, sert kimsenin zararı kendisinedir" anlamında kullanılan bir söz

  • keskin zekâ

    Yüksek düzeyli zekâ

  • keskin zekâ keramete kıç attırır

    "zeki kimse, bir işin nereye varacağını keramet sahibi kimseden daha iyi bilir" anlamında kullanılan bir söz

  • keskin zekâlı

    Zekâ düzeyi yüksek (kimse)

  • keskinci

    Kalabalık yerlerde cepleri jiletle keserek hırsızlık yapan kimse

  • keskincilik

    Keskinci olma durumu

  • keskinletme

    Keskinletmek işi

  • keskinletmek

    Keskin duruma getirmek

  • keskinleşme

    Keskinleşmek işi

  • keskinleşmek

    Keskin duruma gelmek

  • keskinleştirme

    Keskinleştirmek işi

  • keskinleştirmek

    Keskin duruma getirmek

  • keskinlik

    Keskin olma durumu

  • kesme

    Kesmek işi; kat (II)

  • kesme işareti

    Özel adlara, kısaltmalara ve sayılara getirilen ekleri veya iki sözün birleşmesi sırasında ortaya çıkan ses düşmesini belirtmek için kullanılan noktalama işaretinin adı; kesme, kesme imi, apostrof ( ’ )

  • kesme kaya

    Baskı altında kalarak sertleşmiş toprak

  • kesme taş

    Yola dizilmek amacıyla veya bir yapı için biçimlendirilmiş taş

  • kesmece

    Kesilip müşteriye gösterilerek satılan (kavun, karpuz)

  • kesmek

    Bıçak, makas vb. bir araçla bir şeyi ikiye ayırmak, parçalamak; katetmek

  • kesmelik

    Kesme taş çıkarılan ocak

  • kesmik

    Kesilmiş sütün koyu bölümü

  • kesmikli

    İçinde kesmik bulunan

  • kestane

    Kayıngillerden, ılıman iklimlerde yetişen, 25-30 metre kadar boylanabilen, kerestesi doğramacılıkta kullanılan bir orman ağacı (Castanea sativa)

  • kestane dorusu

    Açık kahverengi

  • kestane fişeği

    İçinde tane barut ve fitilin geçmesine yarayan küçük bir kanalı olan bir tür şenlik fişeği

  • kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş

    soyunu, yetiştiği yeri veya çevreyi hor görenler için kınama yollu söylenen bir söz

  • kestane rengi

    Açık kahverengi; kestane, maron

  • kestane suyu gibi

    sulu (kahve)

  • kestane şekeri

    Kestanenin şeker şerbeti içinde kaynatılmasıyla yapılan şekerleme

  • kestaneci

    Kestane kebabı yapan veya satan kimse

  • kestanecik

    Atların her bacağında birer tane çıkan, boynuz dokusunda olan kısa ve yayvan uzantı

  • kestanecilik

    Kestanecinin yaptığı iş

  • kestanelik

    Kestane ağaçları çok olan yer

  • kestaneyi çizdirmek

    kavgada hafif zarar görmek

  • Kestel

    Bursa iline bağlı ilçelerden biri

  • kestirebilme

    Kestirebilmek işi

  • kestirebilmek

    Kestirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kestirilme

    Kestirilmek işi

  • kestirilmek

    Kestirme işi yapılmak

  • kestirip atmak

    ayrıntılı düşünmeden kesin yargıya varmak

  • kestiriverme

    Kestirivermek işi

  • kestirivermek

    Çabucak veya kısa sürede kestirmek

  • kestiriş

    Kestirmek işi

  • kestirme

    Kestirmek işi

  • kestirmece

    (kesti'rmece) Kısa yoldan, kısaca

  • kestirmeden

    En kısa yoldan, en kısa bir biçimde

  • kestirmek

    Kesme işini yaptırmak

  • kestirtme

    Kestirtmek işi

  • kestirtmek

    Kestirme işini yaptırmak

  • kestiği tırnak olamamak

    bir kimse, söz konusu olan kimseden değerce çok aşağı olmak

  • kesyap

    Kumaş, tahta vb. malzemelerle yapılan, kâğıt veya kartona yapıştırılan resim; kolaj

  • kesyapıştır

    Seçilen bir metin veya nesneyi bulunduğu yerden silip bir başka yere taşıma işlemi

  • ket vurmak

    engel olarak güçleştirmek

  • ketal

    Çirişli bir tür parlak bez

  • kete

    Yağlı, mayalı veya mayasız hamurdan yapılan çörek

  • ketebe kaydı

    El yazması kitaplarda yazarın adını verdiği yer

  • keten

    Ketengillerden, çiçekleri mavi renkte ve beş taç yapraklı, lifleri dokumacılıkta kullanılan bir bitki (Linum usitatissimum)

  • keten bezi

    Ketenden elde edilen liflerle el tezgâhlarında dokunmuş gömlek, fanila vb. giysilerde kullanılan bez

  • keten helva

    Kavrulmuş şekerden yapılan, pamuk görünüşünde bir helva türü

  • keten helvacı

    Keten helva yapan veya satan kimse

  • keten kuşu

    İspinozgillerden, güzel sesli, 13 santimetre uzunluğunda tarla ve çalılıklarda yaşayan bir kuş (Carduelis linaria)

  • keten tohumu

    Keten bitkisinin, yağı çıkarılan veya dövülerek hekimlikte kullanılan küçük taneleri; bezir, zeyrek (II)

  • ketencik

    Deniz yosununun ince bir cinsi (Muscus arboreus)

  • ketengiller

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, keten vb. türleri içine alan bitki familyası

  • ketenpereye gelmek

    dolandırılmak

  • ketenpereye getirmek

    dolandırmak

  • kethüda

    Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse; kâhya

  • kethüda bey

    Yeniçeri Ocağında, yeniçeri ağasından sonra gelen en yüksek makamdaki subay

  • kethüdalık

    Kethüdanın yaptığı iş

  • keton

    Karbonil grubuna iki alkil kökünün bağlanmasıyla türeyen birleşik

  • ketum olmak

    sır saklamak, ağzı sıkı olmak

  • ketçap

    Temel maddesi baharat katılmış domates olan İngiliz sosu

  • kevel

    Kuzu veya koyun postundan yapılmış kürk

  • kevelci

    Deri ve kürk satan kimse

  • kevgir

    Haşlanmış yiyeceklerin sıvılarını veya bazı sıvıları süzmek için kullanılan, delikli, genellikle yuvarlak biçimli mutfak kabı; delikli, ilistir

  • kevgire dönmek

    delik deşik olmak

  • Kevser

    Cennette bulunduğuna inanılan kutsal ırmak, havuz veya çeşme

  • Kevser gibi

    tatlı, lezzetli (içecek)

  • keyfekeder

    Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen

  • keyfetme

    Keyfetmek işi

  • keyfetmek

    Hoş ve eğlenceli vakit geçirmek

  • keyfi bilmek

    isterse yapmak, nasıl isterse öyle yapmak

  • keyfi bozulmak

    hastalanmak

  • keyfi gelmek

    neşelenmek

  • keyfi kaçmak

    neşesi kalmamak

  • keyfi oluncaya kadar

    razı oluncaya kadar

  • keyfi sıra

    Birinin kendi istediği gibi

  • keyfi tıkırında

    İşi, sağlığı, mutluluğu yerinde olan (kimse)

  • keyfi yerinde

    Neşesi, sağlığı yerinde olan (kimse); keyfi yolunda

  • keyfi yerinde olmak

    sağlığı, neşesi, mutluluğu bulunmak

  • keyfince

    İsteğine göre, nasıl isterse, dilediğince, keyfine göre; gönlünce

  • keyfinden bayılmak (veya dörtköşe olmak)

    bir şeyden çok kıvanç duymak

  • keyfine bakmak

    dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek

  • keyfine diyecek olmamak

    mutlu ve huzurlu olmak

  • keyfini kaçırmak (veya bozmak)

    üzmek

  • keyfini yapmak

    her türlü istek ve dileği yerine getirmek

  • keyfini çıkarmak

    bir şeyden iyice tat almak

  • keyfinin kâhyası olmamak

    birinin alışkanlıklarına, davranışlarına, düzenine karışmaya hakkı olmamak

  • keyfî

    İsteğe bağlı olan

  • keyfîlik

    Keyfî olma durumu

  • keyif

    Canlılık, tasasızlık, iç rahatlığı

  • keyif benim, köy Mehmet Ağa'nın

    "hiçbir şeyi tasa etmiyorum, işlerim yolunda" anlamında kullanılan bir söz

  • keyif ehli

    Rahatına düşkün (kimse)

  • keyif hâli

    İçkili olma

  • keyif sormak

    birine "iyi misiniz, nasılsınız" sorularını yönelterek sağlığı hakkında bilgi almak

  • keyif sürmek

    sıkıntısız, rahat yaşamak

  • keyif vermek

    neşe vermek, sarhoş etmek

  • keyif çatmak

    keyfetmek

  • keyiflendirme

    Keyiflendirmek işi

  • keyiflendirmek

    Keyiflenme işini yaptırmak

  • keyiflenme

    Keyiflenmek işi

  • keyiflenmek

    Keyifli duruma gelmek

  • keyifli

    Keyfi yerinde olan

  • keyiflilik

    Keyifli olma durumu

  • keyifsiz

    Sağlığı pek yerinde olmayan; mizaçsız, rahatsız

  • keyifsizce

    Keyifsiz bir biçimde

  • keyifsizlik

    Keyifsiz olma durumu

  • kez

    Bazı sayı sıfatlarıyla birlikte kullanılarak bir olayın ve olgunun her bir tekrarlanışını bildiren söz; el (I), defa, kere, sefer, yol

  • keza

    Aynı biçimde; kezalik

  • keçe

    Yapağı veya keçi kılının dövülmesi veya ayakla tepilmesiyle elde edilen kaba kumaş

  • keçe külah etmek

    aldatmak, kandırmak

  • keçe külah olmak

    ordudan veya resmî görevden çıkarılmak

  • keçeci

    Keçe yapan veya satan kimse

  • keçecilik

    Keçecinin yaptığı iş

  • keçeleme

    Keçelemek işi

  • keçelemek

    Bir nesneye keçe geçirmek

  • keçeleşme

    Keçeleşmek işi; keçelenme

  • keçeleşmek

    Saç, iplik vb.nin telleri birbirinin içine girip karışarak ayrılmaz olmak; keçelenmek

  • keçeleştirme

    Keçeleştirmek işi

  • keçeleştirmek

    Keçeleşmesine yol açmak

  • keçeli

    Keçesi olan

  • keçesini sudan çıkarmak

    güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak

  • keçeyi suya atmak

    ar ve namusu hiçe saymak

  • keçi

    Geviş getirenlerden, eti, sütü, derisi ve kılı için yetiştirilen, genellikle çenesinde sakalı olan memeli hayvan (Capra hircus)

  • keçi geberse de kuyruğunu indirmez

    "inatçı ölse de inadından vazgeçmez" anlamında kullanılan bir söz

  • keçi inadı

    Bir türlü yumuşamayan, vazgeçilmeyen, sürdürülen inat

  • keçi nereye çıkarsa oğlağı da oraya çıkar

    "büyüklerin tuttuğu yol, küçüklere örnek olur" anlamında kullanılan bir söz

  • keçi postu

    Keçinin derisinin terbiye edilmesi ile yapılan post

  • keçi sakal

    Sadece çenede bırakılmış sivri ve seyrek sakal

  • keçi sakallı

    Keçi sakalı olan

  • keçi sakallılık

    Keçi sakallı olma durumu

  • keçi söğüdü

    Bataklıklarda ve nemli ormanlarda çok bulunan bir tür söğüt (Salix caprea)

  • Keçiborlu

    Isparta iline bağlı ilçelerden biri

  • keçiboynuzu

    Baklagillerden, kerestesi marangozlukta, kabukları tabaklıkta kullanılan bir ağaç; harnup (Ceratonia siliqua)

  • keçiboynuzu gibi

    işi çok, verimi az olan

  • keçide de sakal var

    "sakal, kişiye değer kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • keçiler

    Keçileri ve çeşitli koyun türlerini içine alan, dağlık, kayalık yerlerde yaşayan, hafif yapılı, çevik, geviş getiren hayvanlar sınıfı

  • keçileri kaçırmak

    delirmek veya bunalım içinde bulunmak

  • keçileşme

    Keçileşmek işi

  • keçileşmek

    İnadı tutmak

  • keçilik

    İnatçılık etme

  • keçilik etmek

    inat etmek

  • keçimemesi

    Sert kabuklu, iri taneli, uzunca, beyaz veya kırmızımsı bir tür üzüm

  • keçinin uyuzu, çeşmenin gözünden su içer

    "değersiz kişiler kendilerini değerli ve en güzel şeye layık görürler" anlamında kullanılan bir söz

  • keçisakalı

    Ladengillerden, çayırlarda, nemli yerlerde yetişen, yaprakları mızraksı ve çizgili, çiçekleri mavimtırak veya mor renkte bir tür laden bitkisi; keçisedefi (Cistus creticus)

  • keçitırnağı

    Üçgen biçiminde kesici ağzı olan oyma kalemi

  • keçiye can kaygısı, kasaba et (veya yağ) kaygısı

    başkasının büyük zararı karşısında kendi küçük yararını düşünenler için sitem olarak söylenen bir söz

  • keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur

    "gözü doymayan hırslı insanlar küçük bir çıkar için bütün varlığını tehlikeye atar" anlamında kullanılan bir söz

  • Keçiören

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • keş

    Yağı alınmış sütten veya yoğurttan yapılan peynir

  • Keşan

    Edirne iline bağlı ilçelerden biri

  • Keşap

    Giresun iline bağlı ilçelerden biri

  • keşen

    Zincirden yular veya ayak kösteği

  • keşfedebilme

    Keşfedebilmek işi

  • keşfedebilmek

    Keşfetme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • keşfediliş

    Keşfedilmek işi

  • keşfedilme

    Keşfedilmek işi

  • keşfedilmek

    Keşfetme işi yapılmak

  • keşfediverme

    Keşfedivermek işi

  • keşfedivermek

    Çabucak keşfetmek

  • keşfediş

    Keşfetmek işi

  • keşfetme

    Keşfetmek işi

  • keşfetmek

    Var olmasına rağmen kimsenin görmediği, bilmediği bir yeri veya bir şeyi ortaya çıkarmak; bulmak

  • keşfettirme

    Keşfettirmek işi

  • keşfettirmek

    Keşfetmesini sağlamak

  • keşide

    Banka ve her tür piyango ikramiyesinde çekiliş

  • keşide etmek

    çek, bono, poliçe gibi değerli kâğıt hükmündeki belgeleri doldurmak, düzenlemek, imzalamak

  • keşideci

    Çek veya poliçe düzenleyen ve imzalayan kimse

  • keşif

    Ortaya çıkarma, meydana çıkarma

  • keşif kolu

    Düşmanın durumunu anlamak, arazi ve yollar hakkında bilgi toplamak için gönderilen kol; keşşaf

  • keşikleşme

    Keşikleşmek işi

  • keşikleşmek

    Keşikle çalışmak

  • keşiş hayatı sürmek

    her şeyden elini ayağını çekip yalnız başına yaşamak

  • keşişleme

    Güneydoğudan esen yel; akça yel

  • keşişlik

    Keşiş olma durumu

  • keşke

    Dilek anlatan cümlelerin başına getirilerek "ne olurdu" anlamında özlem veya pişmanlık bildiren bir söz; bari, keşkem, keşki

  • keşkek

    İyice dövülmüş buğdayın etle birlikte uzun süre kaynatılmasıyla yapılan bir yemek

  • keşkekçi

    Keşkek pişiren kimse

  • keşkeli

    Herhangi bir pişmanlık, bahane ileri süren

  • keşkesiz

    Herhangi bir pişmanlık, bahane ileri sürmeyen

  • keşkül

    Üstüne dövülmüş fıstık ve Hindistan cevizi dökülen bir tür süt tatlısı; keşkülüfukara

  • keşleme

    Keşlemek durumu

  • keşlemek

    Aldırış etmemek, önem vermemek, ciddiye almamak

  • keşmekeş

    Karışık olma durumu

  • keşmekeşlik

    Karışıklık, halledilmesi, içinden çıkılması zor durum

  • keşşaf

    Bilinmeyen çok önemli bir şeyi keşfeden

  • ki

    Anlam bakımından birbirleriyle ilgili cümleleri birbirine bağlayan bir söz; kim (II)

  • kibar

    Davranış, düşünce, duygu bakımından ince, nazik olan (kimse)

  • kibar düşkünü

    Varlığını, saygınlığını yitirmiş kimse

  • kibar lokması

    Gösterişli, görkemli durum veya ortam

  • kibarca

    Kibar bir insana yakışacak biçimde; kibarcasına

  • kibarlaşma

    Kibarlaşmak işi

  • kibarlaşmak

    Kibar duruma gelmek, kibarlık kazanmak

  • kibarlaştırma

    Kibarlaştırmak işi

  • kibarlaştırmak

    Kibarlaşma işini yaptırmak

  • kibarlık

    Kibar olma durumu

  • kibarlık budalası

    Kibar gibi görünmeye çalışırken gülünç duruma düşen kimse

  • kibarlık düşkünü

    Kibarlığa aşırı derecede önem veren kimse

  • kibarlık etmek

    kibarca davranmak

  • kibarlık taslamak

    kibar olmadığı hâlde kibar gibi görünmeye çalışmak

  • kibarlığı tutmak

    bir olay karşısında genel davranışları dışında incelik göstermek

  • kibarzade

    Soylu bir aileden gelen çocuk

  • kibir

    Kendini başkalarından üstün tutma; benlik, böbür, gurur

  • kibirleniş

    Kibirlenmek işi

  • kibirlenme

    Kibirlenmek işi; tekebbür

  • kibirlenmek

    Kendini üstün görmek

  • kibirli

    Kendini büyük gören, büyüklenen; gururlu, mütekebbir

  • kibirlilik

    Kibirli olma durumu; mütekebbirlik

  • kibirsiz

    Kendini büyük görmeyen, büyüklenmeyen

  • kibirsizlik

    Kibirsiz olma durumu

  • kibrine dokunmak

    gururu zedelenmek

  • kibrine yedirememek

    gururuna dokunmak

  • kibrit

    Bir ucu sürtünme sonucu yanabilecek birleşimde olan küçük tahta veya karton parçası; çakmaksız

  • kibrit kutusu

    İçerisine kibrit çöplerinin konulduğu, kartondan yapılmış kutu

  • kibrit suyu

    "Yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun" anlamında köküne kibrit suyu ve "bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek" anlamında köküne kibrit suyu dökmek (veya kökünü kurutmak) deyimlerinde geçen bir söz

  • kibrit çakmak

    kibriti yakmak için bir yere sürtmek

  • kibrit çalmak

    kibriti yakmak

  • kibritlik

    Kibrit koymaya yarayan yer veya kap

  • kibritçi

    Kibrit satan kimse

  • kibritçilik

    Kibritçinin yaptığı iş

  • kibutz

    İsrail'de ortak çalışma esaslarına göre oluşturulmuş tarımsal topluluk

  • kick boks

    Yumruk, tekme, diz hareketlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir dövüş sporu

  • kick boksçu

    Yumruk, tekme, diz hareketlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir dövüş sporunu yapan (kimse)

  • kifaf

    Yaşayacak kadar rızık

  • kifaflanma

    Kifaflanmak işi

  • kifaflanmak

    Elde ne varsa onunla, çok az yiyecekle karın doyurmak, çok az şeyle yetinmek

  • kifafınefis

    Yaşamaya yetecek kadar yeme

  • kifafınefis etmek

    yetinmek, kâfi görmek

  • kifayet

    Yeterli miktarda olma, yetme, kâfi gelme

  • kifayet etmek

    yetmek, yeterli olmak

  • kikirik

    Zayıf, ince, uzun boylu kimse

  • kikla

    Lapinagillerden, güzel renkli, 50 santimetre uzunluğunda bir balık (Labrus berggylta)

  • kiklotron

    Atom araştırmalarında, elektriklenmiş cisimlere yüksek hız veren bir aygıt

  • kil

    Islandığı zaman kolayca biçimlendirilebilen yumuşak ve yağlı toprak

  • kil taşı

    İnce taneli kilin zamanla kat kat yığılması sonucu meydana gelen taş; şist

  • kildan

    İçine sabun, lif, kese, kına, kil konan bakırdan yapılmış kap

  • kile

    Genellikle tahıl ölçmede kullanılan belirli hacimdeki kap; ölçek

  • kiler

    Evlerde yiyecek, içecek ve erzakın saklandığı oda, ambar veya dolap

  • kilerci

    Saraylarda, büyük konaklarda kiler işlerini yöneten kimse

  • kilercilik

    Kilercinin yaptığı iş

  • kilermeni

    Eczacılıkta kullanılmış olan kırmızı renkli kil

  • kilidi küreği olmamak

    her şeyi açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak

  • kilim

    Döşeme, divan gibi yerlere serilen, genellikle desenli, havsız, kalın, kıl veya yün dokuma

  • kilimci

    Kilim dokuyan veya satan kimse

  • kilimci ile kör hacı

    herhangi birileri

  • kilimcilik

    Kilimcinin yaptığı iş

  • Kilimli

    Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri

  • Kilis

    Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • kilise

    Hristiyanların ibadet etmek için toplandıkları yer

  • kilise direği gibi

    çok kalın (ense)

  • kilise hukuku

    Kilisenin kuruluşunu ve iç düzenini sağlayan kurallar

  • kilise çanı

    Kiliselerde saat başlarında ve dinî törenlerde çalınan büyük çan

  • Kilisli

    Kilis ilinden olan kimse

  • Kilislilik

    Kilisli olma durumu

  • kilit

    Anahtar, düğme gibi takılıp çıkarılabilen bir parça yardımıyla çalışan kapatma aleti

  • kilit altına almak

    kilitlemek

  • kilit dili

    Kilidin anahtarla sürülen parçası

  • kilit gibi olmak

    birbirine çok bağlı ve dayanışmalı olmak

  • kilit kürek altına almak

    her tarafı kiltlemek

  • kilit kürek olmak

    bir yeri korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak

  • kilit mevki

    Kilit nokta

  • kilit nokta

    Bütün işlerin bağlı olduğu önemli nokta, makam veya yer; kilit mevki

  • kilit sarma

    İki veya daha çok bağ boyundurukları altına karşılıklı olarak atılmış ve birbirine fırçalarla bağlanmış olan bir çift sarma

  • kilit vurmak

    kapatmak

  • kilit yeri

    Kilidin yerleştiği yuva

  • kilitleme

    Kilitlemek işi

  • kilitlemek

    Anahtarla kilidi kapamak

  • kilitleniş

    Kilitlenmek işi

  • kilitlenme

    Kilitlenmek işi

  • kilitlenmek

    Kilitleme işi yapılmak

  • kilitletme

    Kilitletmek işi

  • kilitletmek

    Kilitlenmesini sağlamak

  • kilitleyebilme

    Kilitleyebilmek işi

  • kilitleyebilmek

    Kilitleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kilitli

    Kilidi olan

  • kilitlilik

    Kilitli olma durumu

  • kilitsiz

    Kilidi olmayan

  • kilitsiz küreksiz

    Açık, kilitlenmemiş

  • kiliz balığı

    Sazangillerden bir tür balık (Tinca tinca)

  • kilizman

    Sazlık, kamışlık

  • killeme

    Killemek işi

  • killemek

    Kirli çamaşırları kil kullanarak tokaçla yıkamak

  • killi

    İçinde kil bulunan

  • kilo

    Halter sporunda barın iki ucuna yerleştirilen ve ağırlığı oluşturan parça

  • kilo almak

    vücudun ağırlığı artmak, şişmanlamak

  • kilo vermek

    vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak

  • kiloamper

    Değeri bin amper olan akım şiddeti birimi

  • kilobayt

    1024 (yaklaşık bin) bayttan oluşan bir belleğin veya verinin boyutunu ifade eden ölçü birimi

  • kilogram

    Bin gramlık bir ağırlık ölçü birimi; kilo (kg)

  • kilogramağırlık

    Bir kilogramlık bir kütlenin yer tarafından çekilmesini sağlayan güce yani 9,81 Newton'a eşit olan güç birimi; kilogramkuvvet

  • kilogramlık

    Belli bir kilogram ağırlığında olan

  • kilogrammetre

    Bir kilogram ağırlığındaki bir gücün, uygulandığı maddi bir noktayı güç doğrultusunda bir metre yer değiştirmesiyle yapılan işe eşit iş birimi

  • kilohertz

    Bir saniyede bin titreşimi olan elektromanyetik dalga boyu ölçüsü birimi

  • kilojul

    Bin jul değerinde iş birimi

  • kilokalori

    Büyük kalori, bin kalori

  • kiloluk

    Herhangi bir kilo ağırlığında

  • kiloluluk

    Kilolu olma durumu

  • kilometre

    1.000 metrelik uzunluk ölçü birimi (km)

  • kilometre taşı

    Kara yollarında üzerinde kilometreleri gösteren dikili taş

  • kilometre yapmak

    yol almak

  • kilometrekare

    Kenarları birer kilometre uzunluğunda olan bir karenin alanına eşit yüzey ölçü birimi, (km2)

  • kilometrelerce

    Mesafece uzun süren

  • kilometrelik

    Belli bir kilometre uzunluğunda olan

  • kilosikl

    Saniyede bin devir olan elektrik akımının frekansını ölçmek için kullanılan birim

  • kiloton

    Değeri bin ton olan kütle birimi

  • kilovat

    Bin vatlık bir güç birimi

  • kilovatsaat

    Bir kilovatlık bir gücün bir saatte verdiği iş ve enerji birimi

  • kilovolt

    Değeri bin volt olan elektrik gerilimi veya potansiyel farkı birimi

  • kilsi

    Kili andıran, kile benzeyen, kil gibi

  • kilsiz

    İçinde kil bulunmayan

  • kilüs

    Bağırsaktan gelen, içinde yağ damlacıkları bulunan ak kan

  • kim

    "Hangi kişi?" anlamında cümlede, özne, tümleç, nesne, yüklem görevinde kullanılan bir söz

  • kim bilir

    belirsizlik, bilinmezlik bildiren bir söz

  • kim kime dum duma

    kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan bir söz

  • kim o?

    kapı çalındığında gelenin kim olduğunu öğrenmek için kullanılan bir söz

  • kim oluyor?

    "kendini ne sanıyor, ne hakkı var?" anlamında kullanılan bir söz

  • kim vurduya gitmek

    bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü veya vurulduğu anlaşılamamak

  • kime ne

    "başkasını ilgilendirmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kimi

    Bir kısım (insan)

  • kimi kimsesi olmamak

    yakını, koruyucusu bulunmamak

  • kimi köprü bulamaz geçmeye, kimi su bulamaz içmeye

    insanların nasipleri arasındaki tutarsızlıkları belirten bir söz

  • kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırır

    çıkar sağladığı kimsenin hoşuna gidecek biçimde davranan dönek ve dalkavuk kimseler için kullanılan bir söz

  • kimin nesi?

    "kimin yakını" anlamında kullanılan bir söz

  • kimin tavuğuna kış demişiz

    yaptıklarımızla veya söylediklerimizle kimi rahatsız etmişiz

  • kimine hay hay, kimine vay vay

    "dünyada kiminin talihi iyi, kiminin de kötü gider" anlamında kullanılan bir söz

  • kiminin parası, kiminin duası

    "bir iş yapılırken veya yapıldıktan sonra kiminden para, kiminden dua alınabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • kiminle dans ettiğini biliyor musun?

    "bu konuda benim ne kadar üstün olduğumu biliyor musun?" anlamında kullanılan bir söz

  • kimisi

    Bir bölümü, bir grubu

  • kimlerden?

    “hangi aileden, kimlerin sülalesinden?” anlamında kullanılan bir söz

  • kimlik

    Toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü; etiket

  • kimlikli

    Kimliği olan

  • kimliklileştirme

    Kimliklileştirmek işi

  • kimliklileştirmek

    Kimlikli duruma getirmek

  • kimliklilik

    Kimlikli olma durumu

  • kimliksiz

    Kimliği olmayan

  • kimliksizleştirme

    Kimliksiz duruma getirmek

  • kimliksizleştirmek

    Kimliksiz duruma getirmek

  • kimliksizlik

    Kimliksiz olma durumu

  • kimono

    Japonların önden çapraz olarak kavuşan uzun ve geniş kollu ulusal giysisi

  • kimse

    Herhangi bir kişi, kim olduğu bilinmeyen kişi

  • kimse bilmez, kim kazana kim yiye

    "bir kimsenin çalışıp çabalayarak kazandığı malı kimi zaman hatır ve hayalde olmayan kişiler yer" anlamında kullanılan bir söz

  • kimse kendi memleketinde peygamber olmaz

    "insanların kendi çevrelerinde değeri bilinmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kimse kimsenin çukurunu doldurmaz

    "kimse kimsenin yerine ölemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kimse yoğurdum ekşi demez

    "herkes sattığı malı, kendi işini, tutumunu ve davranışını över" anlamında kullanılan bir söz

  • kimsecik

    Hiç kimse

  • kimseden kimseye hayır yok (veya gelmez)

    "insan, yapacağı işte başkasının yardımına güvenirse hayal kırıklığına uğrar" anlamında kullanılan bir söz

  • kimsenin ahı kimsede kalmaz

    "zulüm görenin ahı, zulmedene hayretmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kimsenin burnu kanamamak

    kimse en küçük bir zarar görmemek

  • kimsenin yüzüne bakamamak

    insan içine çıkamayacak kadar kusurlu olmak

  • kimsesiz

    Annesi babası, yakını, koruyucusu olmayan (kimse); öksüz, sahipsiz, bikes

  • kimsesizler mezarlığı

    Herhangi bir yakını olmayanların, sahipsizlerin devlet tarafından defnedildiği mezarlık

  • kimsesizlerevi

    Sokakta yaşamak zorunda kalıp barınma imkânı olmayan kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan devlet kurumu

  • kimsesizlik

    Kimsesiz olma durumu; öksüzlük, bikeslik

  • kimya

    Maddelerin temel yapılarını, birleşimlerini, dönüşümlerini, çözümleme, birleşim ve üretim yöntemlerini inceleyen bilim

  • kimya doğrulumu

    Kimyasal maddelerin etkisi ile bitkilerde görülen, maddeye doğru veya ters yöne yönelme durumu; şimiotropizm

  • kimya göçümü

    Bir hücreli varlıklarda, kimyasal maddelerin etkisi altında yanaşma veya uzaklaşma biçiminde görülen yer değiştirme durumu; şimiotaksi

  • kimya olmak

    bulunmaz olmak

  • kimyaca

    Kimya bakımından

  • kimyacı

    Kimya ile uğraşan kimse; kimyager

  • kimyacılık

    Kimyacının yaptığı iş; kimyagerlik

  • kimyasal

    Kimyaya ait, kimya ile ilgili; kimyevi

  • kimyasal savaş

    Kimyasal madde ve silahların kullanıldığı savaş

  • kimyasal silah

    İnsan, hayvan ve bitkiler üzerinde zehirli maddelerle ölümcül olaylara neden olan silah

  • kimyasal tedavi

    Hastalıkların kimyasal maddelerle tedavi edilmesi yöntemi; kemoterapi

  • kimyasallık

    Kimyasal olma durumu

  • kimyası tutmak

    uyum sağlamak

  • kimyon

    Maydanozgillerden, 50 santimetre yüksekliğinde, beyaz veya pembe çiçekli, bir yıllık, güzel kokulu ve otsu bir bitki (Cuminum cyminum)

  • kimyon rengi

    Kahverengiye çalan yeşil renk; kimyoni

  • kimyoni

    Bu renkte olan

  • kimyonlu

    İçinde kimyon bulunan

  • kimüs

    Yemeklerin mide öz suyuyla karıştıktan sonra aldığı durum

  • kin

    Birine karşı duyulan öç alma isteği; garaz

  • kin bağlamak

    birine karşı öç alma duygusu duymak

  • kin beslemek (veya tutmak)

    birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek

  • kin duymak

    birine karşı öç alma duygusunu yaşatmak veya bu duyguyu hissetmek

  • kin gütmek

    öcünü alıncaya kadar kininden vazgeçmemek

  • kinaye

    Düşünüleni dolaylı olarak anlatan söz

  • kinayeli

    İçinde kinaye bulunan (söz)

  • kincilik

    Kinci olma durumu

  • kindar

    Öç almak isteyen, kin tutan; kinci, kinli

  • kindarlık

    Kindar olma durumu; kinlilik

  • kinematik

    Cisimlerin hareketlerini yörünge, hız ve ivme vb. konular bakımından inceleyen mekanik kolu; sinematik

  • kinestetik

    Anlamlandırma veya düşünce oluşturmada ağırlıklı olarak dokunma duyusunu kullanan

  • kinestezi

    Beynin vücut hareketlerini algılamasını sağlayan bedensel duyumların tümü; devin duyumu, hareket duyumu

  • kinetik

    Hareketle ilgili, hareket sebebiyle oluşan

  • kinetik enerji

    Bir cismin hareketini sağlayan veya hareket eden cisimlerde bulunan enerji

  • kinin

    Kınakınadan elde edilen ve sıtmanın tedavisinde kullanılan beyaz alkaloit; kinin sülfatı

  • kinin gibi

    çok acı

  • kininli

    İçinde kinin bulunan

  • kininsiz

    İçinde kinin bulunmayan

  • kiniş

    Marangozlukta tahta üzerine boydan boya açılan, kesiti kare veya dikdörtgen biçiminde kanal

  • kinlenme

    Kinlenmek işi

  • kinlenmek

    Öç almak istemek, kin tutmak

  • kinoa

    Yenilebilir tohumları için tarımı yapılan, 1-2 m uzunluğunda, Güney Amerika’da yetişen bir bitki (Chenopodium quinoa)

  • kinsiz

    Kini olmayan, kin taşımayan

  • kinsizlik

    Kinsiz olma durumu

  • kip

    Çekimli fiilin bildirdiği oluş ve kılışın; konuşan, dinleyen veya kendisinden söz edilen şahıslar açısından ne biçimde, ne tarzda olacağını gösteren kategori

  • kip gelmek

    tıpatıp, uygun gelmek

  • kipe

    Hızla bükülen kalçanın sert ve birden gerilişiyle, vücudun yatıştan ayaküstü duruşa veya asılmadan dayanmaya geçmesi

  • kipkirli

    Çok kirli, çamura ve pisliğe bulaşmış

  • kiplik

    Önermelerin yalın, belkili veya mecburi olma nitelikleri

  • kir

    Herhangi bir şeyin veya vücudun üzerinde oluşan, biriken pislik; kir pas, pasak

  • kir götürmek

    kirini belli etmeyecek bir renkte olmak

  • kir tutmak

    kirini hemen belli edecek bir renkte olmak, çok kirlenmek

  • kira

    Bir konutun, bir mülkün veya taşıt gibi herhangi bir şeyin belli bir bedel karşılığında, bir süre için sahibi tarafından başkasına verilmesi; icar

  • kira arabası

    Kiralık kullanılan araba, taksi vb

  • kira bedeli

    Kiralanan mal için ödenen karşılık

  • kira sözleşmesi

    Kiralama işinde karşılıklı yükümlülükleri belirten resmî belge; kira kontratı

  • kiracı

    Bir şeyi, bir yeri kira karşılığında tutan kimse; müstecir

  • kiracılık

    Kiracı olma durumu

  • kirada olmak

    kira karşılığında verilmiş olmak

  • kirada oturmak

    kira ile tutulmuş bir yerde yaşamak

  • kiralama

    Kiralamak işi; isticar

  • kiralamak

    Kiraya vermek

  • kiralanma

    Kiralanmak işi

  • kiralanmak

    Kiraya verilmek

  • kiralatma

    Kiralatmak işi

  • kiralatmak

    Kiralama işini yaptırmak

  • kiralayabilme

    Kiralayabilmek işi

  • kiralayabilmek

    Kiralama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kiralı

    Kiralanmış olan

  • kiralık

    Kiraya verilecek olan

  • kiralık adam

    Bir iş yaptırmak için tutulan adam

  • kiralık kasa

    Bankalarda müşterilerin değerli eşya, senet vb.nin saklandığı kasa

  • kiralık katil

    Bir kimseyi öldürmek için bir başkası tarafından tutulan kimse; tetikçi

  • kiraya vermek

    kira karşılığında vermek, icara vermek

  • Kiraz

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • kiraz

    Gülgillerden, ılıman iklimlerde yetişen bir meyve ağacı (Cerasus avium)

  • kiraz domates

    Kokulu ve lezzetli, misket büyüklüğünde küçük domates; misket domates, çeri (II), çeri domates

  • kiraz dudaklı

    Dudağı kırmızı, kalın ve kısa olan kimse

  • kiraz elması

    Kırmızı, küçük ve sert bir tür elma

  • kiraz zamkı

    Kiraz, badem, erik, kayısı, şeftali vb. ağaçların gövde ve dallarında meydana gelen zamk

  • kirazlık

    Kiraz ağaçları çok olan yer

  • kirde

    Genellikle mısır unuyla yapılan bir pide türü

  • kirdeci

    Kirde yapan veya satan kimse

  • kirdecilik

    Kirdecinin yaptığı iş

  • kirebolu

    Arıların kovan deliğini kapamak için kullandıkları sarı ve yumuşak madde

  • kiremit

    Çatıları örtmekte kullanılan, yan yana dizilerek suyu aşağıya geçirmeden dışarı akıtacak biçimde yapılmış, kızıl toprağın renginde, pişmiş balçık levha

  • kiremit aktarmak

    çatı aktarmak

  • kiremit fabrikası

    Modern usullerle hazırlanmış balçığın kiremide dönüştürüldüğü iş yeri

  • kiremit rengi

    Kahverengiye çalan kızıl kırmızı renk

  • kiremithane

    Kiremit yapılan yer

  • kiremitli

    Kiremidi olan

  • kiremitçi

    Kiremit yapan, satan veya döşeyen kimse

  • kiremitçilik

    Kiremitçinin yaptığı iş

  • kireç

    Mermer, tebeşir, kireç taşı, alçı taşı gibi birçok taşın özünü oluşturan kalsiyum oksit (CaO)

  • kireç fabrikası

    Kireci işleyip satışa hazır duruma getiren işletme

  • kireç kaymağı

    Bazı eşya ve yerleri mikroplardan arıtmakta, çamaşırları ağartmakta kullanılan, sarımsı beyaz renkte ve klor kokusunda, toz veya sulandırılmış kireç klorürü

  • kireç kuyusu

    İçinde kireç söndürülen geniş çukur

  • kireç ocağı

    Kireç yapmak için kireç taşlarının yakıldığı fırın

  • kireç suyu

    İçinde erimiş bir durumda kireç bulunan su

  • kireç söndürmek

    kireci kullanmadan önce üzerine bolca su dökerek kalsiyum hidroksit durumuna getirmek

  • kireç taşı

    Kireç ocağında işlenerek kireç elde edilen, kalsiyum karbon tuzundan bileşik kayaç; kalker, kils

  • kireçleme

    Kireçlemek işi

  • kireçlemek

    Kireç katmak veya kireç sürmek

  • kireçlenme

    Kireçlenmek işi

  • kireçlenmek

    Kireç dökülmek veya saçılmak

  • kireçleşme

    Kireçleşmek işi

  • kireçleşmek

    Kireç durumuna gelmek

  • kireçli

    Birleşiminde kireç olan veya kireci çok olan

  • kireçlik

    Kireç konulan yer

  • kireçlilik

    Kireçli olma durumu

  • kireçsi

    Kireci andıran, kirece benzeyen, kireç gibi; kirecimsi

  • kireçsileme

    Kireçsilemek işi

  • kireçsilemek

    Isı yardımıyla kirece çevirmek

  • kireçsiz

    Birleşiminde kireç olmayan veya çok az olan

  • kireçsizlenme

    Kayaçların içinde bulunan kalsiyum karbon tuzunun sularla eritilerek alınması

  • kireçsizleştirme

    Kireçten arıtma

  • kireçsizleştirmek

    Kireçsiz duruma getirmek

  • kireçsütü

    Badana için hazırlanmış sulu kireç

  • kireçyeren

    Kireçli topraktan hoşlanmayan, kireçli toprakta yetişmeyen, kireççil karşıtı

  • kireççi

    Kireç taşından kireç elde eden veya satan kimse

  • kireççil

    Kireçli topraktan hoşlanan, kireçli toprakta yetişen (bitki), kireçyeren karşıtı

  • kireççilik

    Kireççinin yaptığı iş

  • kiri kabarmak

    nem, ısı vb. sebeplerle kir, üzerinde bulunduğu yüzeyden ayrılabilir duruma gelmek

  • Kiril alfabesi

    Slavlar için IX. yüzyılda Yunan harflerine dayalı olarak düzenlenmiş alfabe; Kiril

  • kirizma

    Toprağı derince kazarak altını üstüne getirme

  • kirizma yapmak

    toprağı derince kazarak altını üstüne getirerek sürmek

  • kirizmalama

    Kirizmalamak işi

  • kirizmalamak

    Kirizma yapmak

  • kiriş

    Bazı telli müzik araçlarında kullanılan, hayvan bağırsaklarından yapılan tel

  • kirişhane

    Kiriş yapılan yer

  • kirişi kırmak

    bulunduğu yerden ayrılmak, kaçıp gitmek

  • kirişleme

    Kirişlemek işi

  • kirişlemek

    Kirişi çekip germek

  • kirişli

    Kirişi olan

  • kirişlik

    Kiriş konulan yer

  • kirişsiz

    Kirişi olmayan

  • kirişçi

    Kiriş yapan veya satan kimse

  • kirişçilik

    Kirişçinin yaptığı iş

  • kirkit

    Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden veya ağaçtan yapılmış dişli araç

  • kirleniş

    Kirlenmek işi

  • kirlenme

    Kirlenmek işi

  • kirlenmek

    Kirli duruma gelmek; batmak

  • kirletebilme

    Kirletebilmek işi

  • kirletebilmek

    Kirletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kirletilebilme

    Kirletilebilmek işi

  • kirletilebilmek

    Kirletilme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kirletiş

    Kirletmek işi

  • kirletme

    Kirletmek işi

  • kirletmek

    Kirli duruma getirmek

  • kirli

    Leke, toz vb. ile kaplı; bulaşık, pis, murdar, mülevves

  • kirli beyaz

    Beyazın griye çalan tonu

  • kirli kan

    Toplardamarların kalbe götürdüğü kan

  • kirli sarı

    Koyu ve donuk sarı renk

  • kirli çamaşır

    Kirlenmiş giyecek

  • kirli çamaşırlarını ortaya dökmek

    birinin ayıp, kusur veya suçlarını açıklamak, söylemek

  • kirli çıkı

    Züğürt görünmesine karşın birikmiş çok parası bulunan kimse

  • kirlihanım

    Dik büyüyen çiçekleri sarı, kırmızı, beyaz, pembe vb. renklerde olan, tek yıllık bir süs bitkisi (Zinnia)

  • kirlihanım peyniri

    Yumuşak ve yağlı bir peynir türü

  • kirlilik

    Kirli olma durumu; pislik, necaset

  • kirliye atmak

    yıkanmak için bir kenara koymak, bir yerde biriktirmek

  • kirloş

    Kirli ve pasaklı

  • kirpi

    Kirpigillerden, uzunluğu 25-30 santimetre olan, sırtı dikenlerle kaplı memeli hayvan (Erinaceus europaeus)

  • kirpigiller

    Böcekçiller takımının, örnek hayvanı kirpi olan, sırtları dikenlerle kaplı memeli hayvanlar familyası

  • kirpik

    Göz kapağının kenarındaki kıllar veya bu kıllardan her biri; müjgân

  • kirpik besleyici

    Kirpiklerin dökülmesini önleyen ve besleyici nitelikleri olan şeffaf, sıvı madde

  • kirpikli

    Herhangi bir nitelikte kirpiği olan

  • kirpikliler

    Bir hücreli hayvanlardan, üzerleri hareketlerini sağlayan kirpik biçimindeki uzantılarla kaplı organizmalar sınıfı

  • kirpiksi

    Kirpiği andıran, kirpiğe benzeyen, kirpik gibi

  • kirpiksi cisim

    Gözdeki damar tabakasının ön dış bölümü

  • kirpiği kirpiğine değmemek

    hiç uyuyamamak

  • kirtikli

    Kenarları girintili çıkıntılı olan

  • kirtil

    Büyük kabuklu deniz hayvanlarını avlamakta kullanılan, ince dallardan örülmüş sepet

  • kirve

    Sünnet olan çocuğun bütün masraflarını üstlendikten sonra sünnet sırasında çocuğu kucağına alarak elini, kolunu tutan ve bütün hayatı boyunca çocuk üzerinde babasına yakın hak taşıyan kimse

  • kirvelik

    Kirve olma durumu

  • kirvelik etmek

    kirve görevini yüklenmek

  • kispet

    Yağlı güreşte pehlivanların giydikleri, belden baldıra kadar uzanan, dar paçalı meşin pantolon

  • kispet çıkarılması

    Yağlı güreşte yenilginin en kötüsü sayılan, kispetin hasım tarafından çekilip çıkarılması veya boydan boya yırtılması

  • kisra

    İran hükümdarı Nuşirevan’ın lakabı

  • kist

    Sporlu bitkilerde, özellikle mantarlarda, su yosunlarında görülen, bir veya birkaç hücreden oluşmuş organ

  • kistleşme

    Kistleşmek durumu

  • kistleşmek

    Yabancı bir cisim veya patolojik bir urun çevresinde katılgan doku sertleşmek

  • kisve

    Hacıların Kâbe'de giydikleri beyaz üstlük

  • kisveye bürünmek

    herhangi bir kılığa girmek

  • kit

    Herhangi bir hastalıkla ilgili tanı konulabilmesi için hastadan alınan örneklerin incelenmesini sağlayan çeşitli test sistemleri

  • Kitab-ı Mukaddes

    Tevrat, Zebur, İncil'e verilen ortak ad

  • kitaba (veya kitabına) uydurmak

    yasal olmayan bir işi hile, düzen vb. ile kanuna uygun gibi göstermek

  • kitaba el basmak

    kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek

  • kitabevi

    Kitap satılan yer

  • kitabi

    Kitaba uygun

  • kitabı kapamak

    herhangi bir konu ile ilgiyi kesmek

  • kitabında yer almamak

    aklına ve mantığına aykırı düşmek

  • kitap

    Ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü; betik

  • kitap (veya kitaplar) devirmek (veya devretmek)

    bir veya birden çok kitabı başından sonuna kadar okuyup bitirmek

  • kitap açacağı

    Sayfalarının bir veya iki kenarı katlı olan kitapları açmak amacıyla kullanılan, tahta, fil dişi, gümüş vb. maddelerden yapılan araç

  • kitap cebi

    Kitabın arka kapağına konulan, içinde kitapla ilgili künye ve kitabı ödünç alan okuyucu bilgilerinin bulunduğu karton bölme

  • kitap dolabı

    Ön yüzü açık, yatay ve dikey bölümleri olan bazı türlerinde çekmece de bulunan, kitap koymaya yarayan mobilya

  • kitap düşkünlüğü

    Kitap düşkünü olma durumu; bibliyomani

  • kitap düşkünü

    Hastalık derecesine varan kitap sevgisi olan kimse; bibliyoman

  • kitap ehli

    İslama göre Yahudi veya Hristiyan olan (kimse); ehlikitap

  • kitap fuarı

    Çeşitli kurum ve yayınevlerinin katıldığı, değişik etkinliklerin düzenlendiği ve satışların yapıldığı büyük sergi yeri

  • kitap kurdu

    Kitapları yiyerek zarar veren bir böcek

  • kitap sarayı

    Halkın yararlanması için kurulmuş büyük kütüphane

  • kitaplaşma

    Kitaplaşmak işi

  • kitaplaşmak

    Kitap durumuna gelmek

  • kitaplaştırabilme

    Kitaplaştırabilmek işi

  • kitaplaştırabilmek

    Kitaplaştırma ihtimali ve imkânı bulunmak

  • kitaplaştırma

    Kitaplaştırmak işi

  • kitaplaştırmak

    Kitap durumuna getirmek, kitap olarak yayımlamak

  • kitaplı

    Kitabı olan

  • kitaplıca

    Kitaplı bir biçimde

  • kitaplık

    Kitapların yerleştirildiği raflardan oluşan mobilya; kütüphane

  • kitaplılık

    Kitaplı olma durumu

  • kitapsever

    Öz ve biçim yönünden iyi nitelikli kitapları seçen, kitaba tutkuyla bağlı (kimse); bibliyofil

  • kitapseverlik

    Kitapsever olma durumu

  • kitapsız

    Kitabı olmayan

  • kitapsızca

    Kitapsız bir biçimde

  • kitapsızlık

    Kitapsız olma durumu

  • kitapta yeri olmak

    din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek

  • kitapça

    Kitabın yazdığına göre

  • kitapçı

    Kitap satan kimse veya yer

  • kitapçık

    Küçük kitap

  • kitapçılık

    Kitapçının yaptığı iş

  • kitara

    Genellikle altı telli olup telleri iki parmak arasında çekilerek çalınan bir tür çalgı

  • kitin

    Eklem bacaklıların ve kabukluların dış dokusunu oluşturan, bazı mantar ve likenlerde de rastlanan, dayanıklı ve esnek organik madde

  • kitle

    Bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan topluluğu; kütle

  • kitle bağışıklığı

    Toplumun yaşlı veya kronik hastalığı olanların dışında kalan bireylerine herhangi bir tedbir alınmaksızın salgın hastalığın bulaşmasını bekleyip o hastalığa karşı topluca bağışıklığın sağlanması yöntemi; sürü bağışıklığı, toplumsal bağışıklık

  • kitle iletişimi

    Dağınık insan topluluklarının örgütlenmiş bir kaynaktan iletilen haberlere veya uyarılara aynı anda maruz kalması, birtakım kaynaklardan elde edilen bilgi ve haberlerin değişik araçlarla geniş halk topluluklarına yaygın olarak duyurulması; kitle haberleşmesi

  • kitle turizmi

    Eğlenmek, gezmek amacıyla gruplar hâlinde yapılan gezi; mas turizm

  • kitre

    Gevenin gövde veya kökünün üzerine bıçakla özel olarak yapılan çizgilerden akan zamk; kestere

  • kivi

    Kivigillerden, Yeni Zelanda'da yaşayan, kanatları küt olduğu için uçamayan, bacakları güçlü bir kuş; apteriks (Apteryx australis)

  • kivigiller

    Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfına giren bir familya

  • kiyanus

    Doğada serbest olarak bulunmayan fakat birçok cismin birleşimine giren, karbon ve azottan oluşan bir gaz

  • kiyaset

    Akıllıca davranış

  • kizir

    Köy muhtarının yardımcısı

  • Kiğı

    Bingöl iline bağlı ilçelerden biri

  • kişi

    Kadın veya erkeğe verilen genel ad; can, şahıs, şahsiyet, zat, nefer, nüfus

  • kişi arkadaşından bellidir

    "bir kimsenin nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek isteyen, arkadaşının kimliğine bakmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kişi eki

    Fiil çekimlerinde kişiyi gösteren ek; şahıs eki: geldi-m, gelir-iz, gelmiş-sin; güzel-sin vb

  • kişi ne yaparsa kendine yapar

    "iyilik yapan iyilik, kötülük yapan kötülük bulur" anlamında kullanılan bir söz

  • kişi refikinden azar

    "kötü arkadaş insanı kötü yola sürükler" anlamında kullanılan bir söz

  • kişi zamiri

    Kişi adlarının yerini tutan zamir; şahıs zamiri

  • kişiler arası

    Bütün insanları göz önüne alan

  • kişiler arası ilişki

    Bireyler arasındaki toplumsal etkileşim veya karşılaşma

  • kişileşme

    Kişileşmek işi

  • kişileşmek

    Kişilik kazanmak

  • kişileştirme

    Kişileştirmek işi

  • kişileştirmek

    Kişileştirme işini yapmak

  • kişilik

    Bir kimseye özgü belirgin özellik, manevi ve ruhsal niteliklerinin bütünü; şahsiyet

  • kişilik dışı

    Kişisel olmayan; gayrişahsi

  • kişilik hakkı

    Kişinin korunmaya değer bulduğu hukuki, manevi ve bedensel nitelikteki varlıklarının tümü üzerindeki hakları

  • kişilik kazanmak

    bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek

  • kişilikli

    Kendine has özellikleri olan ve bunlardan taviz vermeyen; şahsiyet sahibi, şahsiyetli

  • kişiliklilik

    Kişilikli olma durumu; şahsiyetlilik

  • kişiliksiz

    Kendine has özellikleri olmayan, taviz verebilen; şahsiyetsiz

  • kişiliksizlik

    Kişiliksiz olma durumu; şahsiyetsizlik

  • kişinin kendine ettiğini kimse edemez

    "bir kimse kimi zaman tedbirsizliği yüzünden öyle yanlış iş yapar, başını öyle derde sokar ki böyle bir kötülüğü başkaları ona yapamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kişioğlu

    Soylu kimse

  • kişisel

    Kişi ile ilgili, kişiye ilişkin, kişinin kendi malı olan; şahsi, zatî

  • kişisel bakım

    Bireylerin hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini sağlayan vücut, kıyafet vb. temizlik kurallarının bütünü

  • kişisel gelişim

    Bireylerin bedensel, ruhsal, zihinsel, ekonomik vb. alanlarda yetilerini geliştirmesi, potansiyelini artırması ve karşılaşabileceği problemlere çözüm üretebilmesi

  • kişisel sergi

    Sadece bir sanatçının eserlerinin yer aldığı sergi

  • kişiselleştirebilme

    Kişiselleştirebilmek işi

  • kişiselleştirebilmek

    Kişiselleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kişiselleştirme

    Kişiselleştirmek işi

  • kişiselleştirmek

    Kişiye özel duruma getirmek

  • kişisellik

    Kişisel olma durumu; şahsilik

  • kişiye özel

    Sadece o kişiye ait, o kişi tarafından kullanılabilen; zata mahsus

  • kişiyi vezir eden de karısı, rezil eden de

    "bir kimsenin toplum içinde yücelmesi de alçalması da karısına bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kişmiri

    Esmere çalan (renk)

  • kişmiş

    Küçük taneli bir tür çekirdeksiz üzüm

  • kişneme

    Kişnemek işi

  • kişnemek

    At bağırır gibi yüksek ses çıkarmak

  • kişnetme

    Kişnetmek işi

  • kişnetmek

    Kişneme işini yaptırmak

  • kişneyebilme

    Kişneyebilmek işi

  • kişneyebilmek

    Kişneme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kişneyiş

    Kişnemek işi

  • kişniş

    Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)

  • kişniş şekeri

    İçinde bir kişniş tanesi bulunan ufak şeker

  • klakson çalmak

    korna çalmak

  • klapa

    Yakanın göğse doğru inen devrik bölümü

  • klarnet

    Tahtadan, metal perdeli, orkestrada önemli yeri olan bir üflemeli çalgı; gırnata

  • klarnetçi

    Klarnet yapan kimse

  • klarnetçilik

    Klarnetçinin yaptığı iş; gırnatacılık

  • klas

    Üstün nitelikli, üstün yetenekli

  • klasik

    Üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser

  • klasikleşme

    Klasikleşmek işi

  • klasikleşmek

    Herhangi bir sanat, sanatçı, eser klasik duruma gelmek, zamana karşı değerini yitirmemek

  • klasikleştirme

    Klasikleştirmek işi

  • klasikleştirmek

    Klasik duruma getirmek

  • klasiklik

    Klasik olma durumu

  • klasisizm

    Eski Yunan, Roma sanatından, edebiyatından kaynaklanan, XVII. yüzyılda Fransa'dan yayılan sanat ve edebiyat çığırı

  • klaslık

    Klas olma durumu

  • klasman

    Belli bir sınıf, küme

  • klasör

    Yazılı kâğıtları düzenli ve sıralı bir biçimde korumak için kullanılan mukavva veya plastikten telli kap; sıralaç

  • klasını konuşturmak

    bir işte ve herhangi bir durumda ustalık göstermek

  • klavsen

    Klavyeli ve telli bir çalgı; çembalo, çimbali

  • klavsenci

    Klavsen çalan kimse

  • klavye

    Parmaklarla hareket ettirilen piyano, org vb. çalgılarda veya yazı ve hesap makinelerinde değişmez bir eksen çevresinde inip kalkabilen, istenilen işe göre düzenlenmiş bazı mekanizmaları çalıştıran kaldıraç kollarının, tuş sıralarının bütünü

  • klavyeli

    Klavyesi olan

  • klavyesiz

    Klavyesi olmayan

  • kleptoman

    Kleptomaniye yakalanmış kimse

  • kleptomani

    Gerçekte gerek duyulmayan maddeleri çalma dürtüsü

  • klerikalizm

    Dinin ve din kurumlarının toplum hayatının çeşitli kesimlerindeki yerini güçlendirmeyi amaçlayan toplumsal, ekonomik akım

  • klima

    Soğuk veya sıcak hava vererek kapalı bir yerin havasını değiştiren elektrikli araç; iklimleme cihazı

  • klimalı

    Kliması olan

  • klimasız

    Kliması olmayan

  • klimatolojik

    İklim bilimi ile ilgili

  • klinik

    Hastanın bakıldığı, muayene edildiği yer; seririyat

  • klinik araştırma

    İnsanlar üzerinde bir ilacın klinik etkilerini tanımlama veya doğrulama amacıyla yapılan, temel hedefi ilacın güvenirliğini sorgulamak olan işlem

  • klinik vaka

    Hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gereken hastalık

  • klinker

    Çimento yapımında fırından ezilmeden çıkan pişirme ürünü

  • klip

    Genellikle televizyonda gösterilmek üzere hazırlanan, bir müzik parçasını görüntü eşliğinde veren film

  • klips

    Yaylı bir pensle tutturulmuş küpe, iğne vb

  • klitoris

    Kadınlarda cinsiyet organının ön kısmında bulunan, cinsel zevk alma açısından hassas, küçük çıkıntı; dılak, bızır

  • klişe

    Baskıda kullanılmak amacıyla, üzerine kabartma resim, şekil, yazı çıkarılmış metal levha

  • klişeci

    Klişe yapan kimse

  • klişecilik

    Klişecinin yaptığı iş

  • klişehane

    Klişe yapılan yer

  • klişeleşme

    Klişeleşmek işi

  • klişeleşmek

    Klişe durumuna gelmek; kalıplaşmak

  • klor

    Atom numarası 17, atom ağırlığı 35,5 olan, normal sıcaklıkta gaz durumunda bulunan, halojenlerden bir element (simgesi Cl)

  • klor hidrat

    Azotlu organik bir baz ile hidroklorik asitten türeyen tuz

  • klor hidrik asit

    Klor ile hidrojen bileşiği (HCl)

  • klorik asit

    Klordan türemiş oksijenli asit; klorik (HCIO3)

  • klorlama

    Klorlamak işi

  • klorlamak

    Mikroplardan arındırmak amacıyla suya düşük oranda klor katmak

  • klorlanma

    Klorlanmak işi

  • klorlanmak

    Klorlama işi yapılmak

  • klorlu

    Birleşiminde klor bulunan

  • klorofil

    Güneş ışığını soğurarak bitkilerde karbon özümlemesini sağlayan ve bitkilere yeşil renklerini veren madde

  • kloroform

    Renksiz, hoş kokulu, genellikle anestezide kullanılan, yatıştırıcı sakinleştirici ve uyuşturucu birleşik (CHCI3)

  • kloroplast

    Yeşil bitkilerde hücrelerin içinde bulunan, klorofil moleküllerinden oluşan, karmaşık yapılı kromoplast

  • kloroz

    Kanda alyuvar sayısının azalmasından ileri gelen, genellikle genç kızlarda görülen kansızlık

  • klorölçer

    Bir sıvının içindeki erimiş bulunan klor miktarını ölçmeye yarayan alet; klorometri

  • klorür

    Klorun, oksijen ve flor dışındaki elementlerle yaptığı birleşik

  • klorürlendirme

    Klorürlendirmek işi

  • klorürlendirmek

    Klorla birleştirmek, klorüre dönüştürmek

  • klorürleştirme

    Klorürleştirmek işi

  • klorürleştirmek

    Bir organik moleküle, hidroksil (OH) grubu yerine klorür (Cl) getirmek

  • klostrofobik

    Kapalı yer korkusuna ait, bu korkuyla ilgili

  • kloş

    Alt tarafı çan biçiminde genişleyen (etek)

  • kloşet

    Toplantı vb.nde katılımcıları bir araya getirmek, uyarmak, toplantıyı başlatmak amacıyla kullanılan çıngırak

  • koala

    Avustralya'da yaşayan, okaliptus yapraklarıyla beslenen, yaklaşık 80 santimetre boyunda, otçul, kuyruksuz, keseli, tüyleri soluk boz veya sarımsı renkte olan bir tür memeli (Phascolarctos cinereus)

  • koalisyon

    Çeşitli güçlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan birlik; ortak yönetim

  • koalisyon hükûmeti

    Birden çok siyasi parti veya grubun ortaklaşa kurduğu hükûmet ve yönetim biçimi; koalisyon

  • kobalt

    Atom numarası 27, atom ağırlığı 59 olan, boyacılıkta kullanılan, nikel ve demire benzeyen, gümüş renginde bir element (simgesi Co)

  • kobalt bombası

    Kobalttan veya dolaysız olarak radyoaktiflenebilen bir madenden yapılan, hekimlikte kanser tedavisinde kullanılan bomba

  • kobay

    Kobaygillerden, bilimsel araştırmalarda kullanılan bir deney hayvanı; Hint domuzu (Cavia porcellus)

  • kobaygiller

    Omurgalı hayvanların memeliler sınıfına giren bir familya

  • kobra

    Kobragillerden, Afrika ve Asya'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, çok zehirli, kızıl, esmer ve sarı renklerde bir tür yılan; gözlüklü yılan, Hint kobrası (Naja)

  • kobragiller

    Sürüngenler sınıfının zehirli yılanların çoğunu içine alan bir familyası

  • koca

    Bir kadının evlendiği kişi; bey (I), er (I), efendi, erkek, ağa, zevç

  • koca bebek

    Yaşından daha küçük davranışlar gösteren kimse

  • koca bulmak

    kız veya kadın kendisi ile evlenecek bir erkek bulmak

  • koca koca

    Çok büyük

  • koca kuşluk

    Öğleye yakın zaman

  • koca yemiş

    Fundagillerden, 3-6 metre yüksekliğinde, çiçekleri beyaz veya pembe, kışın yapraklarını dökmeyen, odunu sert olduğundan kolay işlenemeyen ve kömür yapımında kullanılan bir ağaççık; sandal ağacı (Arbutus unedo)

  • Kocaali

    Sakarya iline bağlı ilçelerden biri

  • kocabaş

    İspinozgillerden, 18 santimetre uzunluğunda, sırtı kahverengi, karnı pembe bir tür kuş; flurcun (Cocothraustes coccothraustes)

  • Kocaeli

    Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kocaelili

    Kocaeli ilinden olan kimse

  • Kocaelililik

    Kocaelili olma durumu

  • kocakarı

    Yaşlı kadın

  • kocakarı ilacı

    Hekim olmayan kimselerin yaptıkları veya salık verdikleri, hekimlikte kullanılmayan ilaç

  • kocakarı masalı

    Avutucu ve eğlendirici nitelikli masal

  • kocakarı soğuğu

    İlkbaharın belli günlerinde olan soğuk havalar

  • kocakarılık

    Kocakarı olma durumu

  • kocakarılığı tutmak

    geçimsiz, inatçı, şirret yaşlı bir kadın gibi davranmak

  • Kocaköy

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • kocaltma

    Kocaltmak durumu; kocatma

  • kocaltmak

    Kocamasına yol açmak; kocatmak

  • kocalı

    Kocası olan, evli (kadın)

  • kocalık

    Bir kadına koca olma durumu

  • kocalılık

    Kocalı olma durumu

  • kocaman

    Çok iri; koca (II), cesim, kazulet

  • kocamanca

    Biraz kocaman, irice

  • kocamanlaşma

    Kocamanlaşmak işi

  • kocamanlaşmak

    Kocaman duruma gelmek

  • kocamanlaştırma

    Kocamanlaştırmak işi

  • kocamanlaştırmak

    Kocaman duruma getirmek

  • kocamanlık

    Kocaman olma durumu

  • Kocasinan

    Kayseri iline bağlı ilçelerden biri

  • kocasız

    Kocası olmayan (kadın); ersiz

  • kocasızlık

    Kocasız olma durumu; ersizlik

  • kocaya gitmek

    evlenmek

  • kocaya kaçmak

    kız ailesinin izni olmadan ve nikâhlanmadan bir erkekle kaçmak

  • kocaya varmak

    (kız veya kadın) evlenmek

  • kocaya vermek

    kız veya kadını evlendirmek

  • kocayış

    Kocamak işi

  • Koch basili

    Alman hekimi R. Koch'un bulduğu verem hastalığına yol açan bir basil

  • kod

    Bir bilginin simgesi

  • kod adı

    Kimliği gizlemek için kullanılan takma ad; kod ismi

  • kodaman

    İleri gelen, para veya makam sahibi kimse

  • kodamanlık

    Kodaman olma durumu

  • kodein

    Afyondan elde edilen, öksürük ve ağrı kesmeye yarayan bir alkaloit

  • kodeks

    Tedavi edici etkisi kesin olarak kabul edilen ilaçların formüllerini, fiziksel ve kimyasal özelliklerini, tanınma reaksiyonlarını, saflık kontrollerini, miktar tayinlerini ve saklama koşullarını içeren resmî kuruluş tarafından onaylı başvuru kaynağı

  • kodese tıkmak

    cezaevine sokmak

  • kodesi boylamak

    cezaevine girmek

  • kodlama

    Kodlamak işi

  • kodlamak

    Bir kelimeyi önceden belirlenmiş simgeler dizisine göre ifade etmek

  • kodlanma

    Kodlanmak işi

  • kodlanmak

    Kodlamak işi yapılmak

  • kodlatma

    Kodlatmak işi

  • kodlatmak

    Kodlama işini yaptırmak

  • kodlayabilme

    Kodlayabilmek işi

  • kodlayabilmek

    Kodlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kodlayış

    Kodlamak işi

  • kof

    Kuruyarak veya çürüyerek içi boşalmış olan

  • kof çıkmak

    beklenildiği gibi çıkmamak, değersiz ve boş olduğu anlaşılmak, işe yaramaz olduğu görülmek

  • kofalık

    Kofanın çok bulunduğu yer

  • kofana

    Lüfer balığının irisi

  • koflaşma

    Koflaşmak işi

  • koflaşmak

    Kof, değersiz bir duruma gelmek

  • kofluk

    Kof olma durumu

  • kofra

    Bina girişlerinde elektrik şebeke hattını sigorta sistemi ile düzenleyen kutu

  • kofti

    Sahtekâr, dolandırıcı kimse

  • koftilik

    Kofti olma durumu

  • koful

    Bitki hücreleri yaşlandıkça plazmalarında oluşan ve içi hücre suyu ile dolu olan boşluk

  • Kofçaz

    Kırklareli iline bağlı ilçelerden biri

  • kohenit

    Gök taşlarında bulunan demir, nikel ve kobalt karbür

  • kohezyon

    Moleküller arasındaki çekim kuvveti

  • kok

    Maden kömürünün damıtılmasıyla elde edilen, birleşiminde kömürden çok daha az oranda uçucu madde bulunan katı yakıt; kok kömürü

  • koka

    İki çeneklilerden, çiçekleri küçük ve sarımtırak, zeytine benzer meyvesi kırmızı renkte olan, yapraklarından kokain çıkarılan, en çok Peru'da yetişen bir bitki (Erytrroxylon coca)

  • kokabilme

    Kokabilmek işi

  • kokabilmek

    Kokma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kokain

    Koka yapraklarından çıkarılan ve bağımlılık yapan uyuşturucu bir madde

  • kokainci

    Kokain üreten, içen veya satan kimse

  • kokaincilik

    Kokainci olma durumu

  • kokainman

    Kokain bağımlısı olan kimse

  • kokainomani

    Kokain alma alışkanlığı ve kokain düşkünlüğü

  • kokak

    Kötü, pis kokan

  • kokar ağaç

    Sedef otugillerden, Avrupa'ya Çin'den getirilmiş, kısa zamanda yetişip boy attığı için bir gölge ağacı olarak dikilen, kötü kokan bir ağaç; kokak ağaç, aylandız (Ailanthus glandulosa)

  • kokarca

    Etoburlardan, orta boyda, kendini korumak için düşmanına kötü kokulu sıvı fışkırtan, ince, uzun bir kürk hayvanı (Mephitis mephitis)

  • kokart

    Asker şapkalarına takılan ve rengi uluslara göre değişen işaret

  • kokartlı

    Kokart takmış olan (kimse)

  • kokartsız

    Kokart takmamış olan

  • koket

    Güzel görünmeye çalışan, süse düşkün, kırıtan (kadın)

  • koketlik

    Koket olma durumu

  • koketri

    Beğenilme merakı

  • kokimbit

    Hidratlı doğal demir sülfat

  • koklama

    Koklamak işi

  • koklamak

    Kokusunu duymak için bir şeyi burnuna yaklaştırmak veya bir yerin havasını içine çekmek

  • koklatabilme

    Koklatabilmek işi

  • koklatabilmek

    Koklatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koklatma

    Koklatmak işi

  • koklatmak

    Koklama işini yaptırmak

  • koklatmamak

    herhangi bir şeyi başkasıyla hiçbir şekilde paylaşmamak

  • koklatılma

    Koklatılmak işi

  • koklatılmak

    Koklama işine konu olmak

  • koklayabilme

    Koklayabilmek işi

  • koklayabilmek

    Koklama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koklayış

    Koklamak işi

  • koklaşma

    Koklaşma işi

  • koklaşmak

    Birbirini koklamak

  • koklaştırma

    Koklaştırmak işi

  • koklaştırmak

    Koklaşma işini yaptırmak

  • kokma

    Kokmak işi

  • kokmak

    Koku çıkarmak

  • kokmuş

    Çürüyüp bozularak kötü kokan; kokuşuk, müteaffin

  • kokmuşluk

    Kokmuş olma durumu

  • kokona

    Hristiyan kadını

  • kokoreç

    Şişe sarılarak kor ateşte kızartılan, kuzu bağırsağından yiyecek

  • kokoreççi

    Kokoreç yapan veya satan kimse

  • kokoreççilik

    Kokoreççinin yaptığı iş

  • kokoroz

    Sivri uçlu uzun şey

  • kokorozlanma

    Kokorozlanmak işi

  • kokorozlanmak

    Göz korkutmak, meydan okumak

  • kokoz

    Parası olmayan

  • kokozlanma

    Kokozlanmak işi

  • kokozlanmak

    Parasını tüketmek, parasız kalmak

  • kokozluk

    Parasız olma durumu

  • kokoş

    Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven kimse

  • kokoşluk

    Kokoş olma durumu

  • kokteyl

    Türlü içkiler karıştırılarak yapılan içki

  • koku

    Nesnelerden yayılan küçücük zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu; buke

  • koku alma duyusu

    Koklama duyusu

  • koku tedavisi

    Çeşitli doğal kokulu maddelerle yapılan tedavi yöntemi; aromaterapi

  • kokucu

    Koku yapan veya satan kimse

  • kokuculuk

    Kokucunun yaptığı iş

  • kokulandırma

    Kokulandırmak işi

  • kokulandırmak

    Özel bir koku kazandırmak

  • kokulanma

    Kokulanmak işi

  • kokulanmak

    Koku sürünmek

  • kokulu

    Kokusu olan

  • kokulu sabun

    Yapılırken içine koku maddesi katılmış sabun

  • kokulu çayır otu

    Buğdaygillerden, çayırlarda yetişen, hayvanlar için iyi bir yem olan güzel kokulu bitki (Anthoxanthum odoratum)

  • kokurdan

    Kalkerli ve karstik özelliği ağır basan yerlerde çukurlukları bol, engebeli arazi

  • kokusu sinmek

    insan veya nesnede bir kokunun etkisi kalmak

  • kokusu çıkmak

    gizli tutulan bir iş anlaşılmak

  • kokusunu (veya koku) almak (veya duymak)

    bir nesnenin kokusunu algılamak

  • kokusuz

    Kokusu olmayan

  • kokusuzluk

    Kokusuz olma durumu

  • kokutma

    Kokutmak işi

  • kokutmak

    Hoş olmayan bir koku bırakmak

  • kokuölçer

    Koku alma duyusunu ölçen araç; odorimetre

  • kokuş

    Kokmak işi

  • kokuşma

    Kokuşmak işi; infisah

  • kokuşmak

    Çürüyüp bozularak kötü bir koku çıkarmak; kokmak, sasımak, taaffün etmek

  • kokuşturma

    Kokuşturmak işi

  • kokuşturmak

    Kokuşmasına sebep olmak

  • kol

    İnsan vücudunda omuz başından parmak uçlarına kadar uzanan bölüm; dal (II)

  • kol akımı

    Bir elektrik akımında ana devreye eklenen kollarla evlere elektrik veren akım

  • kol atmak

    bitkinin gövdesinden ayrılan bir dal bir yöne uzanmak

  • kol ağzı

    Giysi kolunun uç bölümü

  • kol bağı

    Kadın bileziği

  • kol böreği

    Bütün yufkanın içine kıyma, peynir, patates, ıspanak vb. konulup ince kol kalınlığında sarılarak tepsiye döşendikten sonra fırında pişirilen bir börek türü

  • kol demiri

    Bir kapıyı kapadıktan sonra dışarıdan açılmaması için duvarla kapı arasına konan demir destek

  • kol değirmeni

    Bulgur, yarma vb. tahılların öğütülmesinde kullanılan, kol gücü ile çalışan taş değirmen

  • kol emekçiliği

    Kol emekçisi olma durumu

  • kol emekçisi

    Sadece beden gücünü kullanarak çalışan kimse

  • kol gezmek

    güvenlik amacıyla dolaşmak

  • kol kanat olmak (veya germek)

    yardım etmek, korumak, himaye etmek

  • kol kapağı

    Giysi ve gömlek kolunun bileği örten bölümü

  • kol kemiği

    Kolun omuz başından dirseğe kadar olan bölümündeki tek ve uzun kemik; pazı kemiği, karaca kemiği

  • kol kola

    Yan yana ve kollarını birbirine geçirerek

  • kol kırılır yen içinde (kalır)

    “kırgınlıklar, küslükler, anlaşmazlıklar yakın çevre içinde çözülür, yabancıya aksettirilmez” anlamında bir söz

  • kol nizamı

    Mangaların yan yana veya arka arkaya dizilişinde kişiler arasında bir kol boyu mesafe bırakılması durumu

  • kol saati

    Bileğe takılan saat; bilek saati

  • kol uzatmak

    yayılmak, ulaşmak

  • kol vermek

    destek olmak

  • kol vurmak

    dolaşmak

  • kola

    Gömlek, örtü vb. şeyleri kolalamakta kullanılan özel nişasta

  • kola cevizi

    Kola bitkisinin sert kabuklu meyvesi

  • kola çıkma

    Kamu düzenini korumak için, kolluk kuvvetlerinin şehir çevresinde atla dolaşması

  • kola çıkmak

    kolluk kuvvetleri kamu düzenini korumak için etrafta dolaşmak

  • kolacı

    Giysi, örtü, çarşaf vb.ni yıkayarak kolalayan ve ütüleyen kimse

  • kolacılık

    Kolacının işi veya mesleği

  • kolagiller

    Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, büyük ve küçük kola ağaçları gibi birçok türü içine alan bir bitki familyası

  • kolaj

    Kesip yapıştırılarak bir araya getirilmiş nesne

  • kolajen

    Hareket sisteminin yapı taşlarını, özellikle kemik, lif ve eklemleri oluşturan protein

  • kolajlama

    Kolajlamak işi

  • kolajlamak

    Kesip yapıştırarak nesneleri bir araya getirmek

  • kolajlanma

    Kolajlanmak durumu

  • kolajlanmak

    Kolajlamak işi yapılmak

  • kolajlı

    Kolaj yapılmış olan

  • kolajsız

    Kolaj yapılmamış olan

  • kolalama

    Kolalamak işi; kola (I)

  • kolalamak

    Gömlek, örtü vb. şeyleri, sert ve parlak olması için kolalı suya batırıp ütülemek

  • kolalanma

    Kolalanmak işi

  • kolalanmak

    Kolalama işi yapılmak veya kolalama işine konu olmak

  • kolalatma

    Kolalatmak işi

  • kolalatmak

    Kolalama işini yaptırmak

  • kolalayış

    Kolalamak işi

  • kolalı

    Gömlek, örtü vb. şeyler sert ve parlak olması için içerisinde kola (I) bulunan suya batırılıp ütülenmiş olan

  • kolalılık

    Kolalı olma durumu

  • kolan

    At, eşek vb. hayvanların semerini veya eyerini bağlamak için göğsünden aşırılarak sıkılan yassı kemer

  • kolan vurmak

    salıncakta hızlanmak için ayakta durup vücudu doğrultarak ileriye atılırcasına hareket etmek

  • kolan çekmek

    kayığı karadan halatla çekmek, yedekçilik etmek

  • kolasız

    Kolası olmayan

  • kolasızlık

    Kolasız olma durumu

  • kolay

    Sıkıntı çekmeden, yorulmadan yapılabilen; asan, güç (II) ve zor karşıtı

  • kolay gele! (veya gelsin!)

    bir iş yapmakta olanlara söylenen iyi dilek sözü

  • kolayca

    Oldukça kolay

  • kolaycacık

    Çok kolay

  • kolaycı

    Bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçen (kimse)

  • kolaycılık

    Kolaycı olma durumu

  • kolayda

    Kolay bulunabilir yerde; el altında

  • kolayda ürün

    Tüketicilerin az çaba sarf ederek satın aldığı, genellikle öbür ürünlere göre daha sık satın alınan, kısmen daha düşük fiyatlara sahip ürün; kolayda mal

  • kolaylama

    Kolaylamak işi

  • kolaylamak

    Bir işi bitirmek üzere olmak, bir işin sonuna yaklaşmak

  • kolaylanma

    Kolaylanmak işi

  • kolaylanmak

    Bir iş sonuna yaklaşmak, bitmek üzere olmak

  • kolaylaşma

    Kolaylaşmak işi

  • kolaylaşmak

    Kolay duruma gelmek; hafifleşmek

  • kolaylaştırma

    Kolaylaştırmak işi; teshil

  • kolaylaştırmak

    Kolay bir duruma getirmek, güçlükleri ortadan kaldırmak

  • kolaylaştırılma

    Kolaylaştırılmak işi

  • kolaylaştırılmak

    Kolaylaştırma işini yaptırılmak

  • kolaylık

    İşlerin kolayca yapılmasını sağlayan şey; asanlık, kolay, suhulet

  • kolaylık göstermek

    yapabilme yolu, imkânı sağlamak

  • kolaylıkla

    Sıkıntı çekmeden, güçlüklere uğramadan; kolayına, asanlıkla, rahatlıkla, tez beri

  • kolayı var

    çaresi var

  • kolayına bakmak (veya kaçmak)

    bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçmek

  • kolayına gelmek

    bir işin herhangi bir biçimde yapılmasını daha kolay bulmak

  • kolayını bulmak

    kolay bir biçimde yapma yolunu bulmak

  • kolaçan

    Herhangi bir amaçla çevreyi dolaşıp pek belli etmeksizin gözden geçirme

  • kolaçan etmek

    çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak

  • kolağası

    Osmanlı ordusunda yüzbaşı ile binbaşı arasında yer alan rütbe

  • kolbastı

    Güreşte ayağı kapılan güreşçinin, rakibinin ayağını tutmasıyla ortaya çıkan geçersizlik durumu

  • kolbaşı

    Herhangi bir ekibin, grubun, iş takımının başı

  • kolbaşılık

    Kolbaşı olma durumu

  • kolcu

    Hizmetçilere çalışacak ev bulan kimse

  • kolculuk

    Kolcunun yaptığı iş

  • koldaş

    İş arkadaşı

  • koldaşlık

    İş arkadaşlığı

  • kolej

    Öğretim programında yabancı bir dil öğretimine ağırlık veren okul

  • kolejli

    Kolej öğrencisi

  • kolejlilik

    Kolejli olma durumu

  • koleksiyon

    Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü; derlem

  • koleksiyoncu

    Koleksiyon yapmaya meraklı kimse; derlemci, koleksiyoner

  • koleksiyonculuk

    Koleksiyoncunun yaptığı iş; derlemcilik, koleksiyonerlik

  • kolektif

    Birçok kimseyi veya nesneyi içine alan, birçok kişi ve nesnenin bir araya gelmesi sonucu olan

  • kolektif ortaklık

    Bütün ortakların sorumluluğu tam ve sınırsız olan ortaklık; kolektif şirket

  • kolektiflik

    Kolektif olma durumu

  • kolektör

    Atık suların akmasını sağlayan boru

  • kolemanit

    Hidratlı doğal kalsiyum borat

  • kolera

    Şiddetli ishal ve kusmalarla kendini gösteren, çok bulaşıcı, salgın ve öldürücü bir hastalık

  • koleralı

    Koleraya tutulmuş

  • kolesterol

    Kanda ve büyük ölçüde ödde bulunan, besinlerle alınan sterol; kolesterin

  • kolesterollü

    Kolesterolü yüksek olan

  • kolesterolsüz

    Kolesterolü yüksek olmayan

  • kolhoz

    Rusya'da köylülerin ortak olarak çalıştıkları tarım işletmesi

  • koli

    Posta paketi

  • koli basili

    Toprakta, insan ve hayvan bağırsaklarında, bazen sularda, sütte, yiyeceklerde bulunan ve uygun bir ortam bulduğunda insanda hastalık yapabilen, yuvarlak uçlu, çomak biçiminde bakteri

  • koli cebi

    Bir kargoya ait evrakın kargo ile birlikte taşınması için koli üzerine yapıştırılan şeffaf cep

  • kolibri

    Kolibrigillerden, Amerika'da yaşayan, çok renkli, geriye doğru uçma özelliği olan, uzun gagalı, küçük göçmen kuş

  • kolibrigiller

    Omurgalı hayvanlardan, kuşlar sınıfına giren bir familya

  • kolik

    Bağırsak, böbrek gibi içi boş organlarda aralıklı duyulan güçlü sancı

  • kolit

    Kalın bağırsak yangısı

  • kollama

    Kollamak işi

  • kollamak

    Olmasını, ortaya çıkmasını beklemek, gözetmek

  • kollanma

    Kollanmak işi

  • kollanmak

    Kollama işine konu olmak veya kollama işi yapılmak

  • kolları kopmak

    ağır bir şey taşımaktan veya çok iş yapmaktan yorulmak

  • kolları sıvamak

    bir iş yapmaya güçlü bir biçimde, istekle hazırlanmak

  • kollarını açmak

    içtenlikle karşılamak veya kucaklamaya hazırlanmak, sevgisini ve dostluğunu göstermek

  • kollarını sallaya sallaya gelmek

    hiçbir şey getirmeden gelmek

  • kollarının arasına almak

    kucaklamak

  • kollayabilme

    Kollayabilmek işi

  • kollayabilmek

    Kollama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kollayış

    Kollamak işi

  • kollaşma

    Kollaşmak işi

  • kollaşmak

    İki kişi bir yükü kaldırabilmek için birbirlerinin kollarını tutmak

  • kollu

    Kolu olan

  • kolluk

    İş yaparken giysiyi korumak için bilekten dirseğe kadar kola geçirilen, genellikle koyu renkli kumaştan dikilmiş parça

  • kolluk kuvveti

    Güvenlik güçlerinin oluşturduğu birlik

  • kolluluk

    Kollu olma durumu

  • kolodyum

    Fotoğraf makinesi camı yapımında ve cerrahlıkta kullanılan, alkol ve eter karışımı içinde sıvı durumuna getirilen nitroselüloz

  • kolofan

    Hidratlı doğal kalsiyum sülfat

  • koloidal

    Zamk, jelatin yapısında olan, koloit nitelikleri taşıyan

  • koloit

    Jelatin niteliğinde olan ve suda dağılmış zarlardan geçmemekle billursulardan ayırt edilen maddelerin genel adı, billursu karşıtı

  • kolokyum

    Doçentlik sözlü sınavı

  • kolon

    Katlardaki döşemeleri birbirlerine bağlayan düşey boru

  • koloni

    Göçmen topluluğu veya bu topluluğun yerleştiği yer

  • kolonizatör

    Kendi toplumuna yakın veya uzak coğrafyalardaki bir toprak parçası üzerinde yaşayanlara baskı yapmadan kendi kimlik ve kültürünü benimseten güç

  • kolonizatörlük

    Kolonizatör olma durumu

  • kolonya

    İçinde limon, lavanta, tütün vb. bitkilerin yağı bulunan, hafif kokulu alkollü bir madde

  • kolonyal

    Sömürgeyle ilgili

  • kolonyal şapka

    Sıcağı geçirmeyen, içi mantarlı bir şapka türü

  • kolonyalama

    Kolonyalamak işi

  • kolonyalamak

    Kolonya ile işlem yapmak, kolonya sürmek

  • kolonyalanma

    Kolonyalanmak işi

  • kolonyalanmak

    Kolonya sürmek veya sürünmek

  • kolonyalı

    Kolonyalanmış, kolonya sürmüş, kolonya sürülmüş

  • kolonyalı mendil

    El ve yüz temizliğinde kullanılmak üzere özel olarak nemlendirilmiş ve hoş koku verilmiş ambalajlı mendil; ıslak mendil

  • kolonyasız

    Kolonyası olmayan

  • kolordu

    Değişik sayıda tümen ve savaş destek birliklerinden kurulu büyük askerî birlik

  • koloridye

    Kolyoz balığının küçüğü

  • kolostrum

    Gebe kadının veya memeli hayvanların meme salgısı

  • kolpo

    Bilardo oyununda vuruş

  • kolpo çekmek (veya yapmak)

    isteka ile bilardo topuna vurmak

  • kolpo çevirmek

    kumpas kurmak

  • kolpoya düşmek (veya gelmek)

    oyuna gelmek, tuzağa düşmek

  • kolsu

    Kolu andıran, kola benzeyen, kol gibi

  • kolsu ayaklılar

    Erginken genellikle bir yere tutunarak yaşayan ve gövdeleri iki çenetli kabuk içinde olan deniz hayvanları

  • kolsuz

    Kolu olmayan

  • koltuk

    Omuz başının altında, kolun gövde ile birleştiği yer

  • koltuk altı

    Kolun omuzla birleştiği yerin altındaki çukurluk

  • koltuk değneği

    Ayak ve bacakları sakat olanların yürürken koltuklarıyla dayandıkları uzun değnek

  • koltuk değneği olmak

    birine, yaptığı uygunsuz işlerde destek sağlamak

  • koltuk düşkünlüğü

    Koltuk düşkünü olma durumu

  • koltuk düşkünü

    Mesleğinden veya yaptığı işten çok, bulunduğu makamı gözeten (kimse)

  • koltuk gözü

    Sürgün ve genç dalların yaprak saplarının koltuğunda bulunan tomurcuk

  • koltuk kapısı

    Evlerde büyük kapıdan başka küçük hizmet kapısı

  • koltuk kavgası

    Makam kapmak veya makamını yitirmemek için gösterilen çaba, sandalye kavgası

  • koltuk meyhanesi

    İşlek semtlerde, yol üzerinde bulunan, az mezeyle ayaküstü içki içilen ucuz meyhane

  • koltuk takımı

    Üçlü, ikili ve tekli oturma birimleri olan mobilya takımı

  • koltuk vermek

    yüzüne karşı övmek, pohpohlamak

  • koltuk çıkmak

    desteklemek

  • koltukbaşı

    Otomobillerde koltuğun sırt bölümünün üstüne takılan ve ani darbelerde boynun veya başın zarar görmesini önleyen başlık

  • koltuklama

    Koltuklamak işi

  • koltuklamak

    Koltuğu altına almak

  • koltuklanma

    Koltuklanmak işi; koltuk

  • koltuklanmak

    Övücü sözlerle koltukları kabartılmak; pohpohlanmak

  • koltukları kabarmak

    kendine veya yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak

  • koltuklu

    Kol dayayacak yeri olan

  • koltukluk

    Koltuk yapmaya ve kaplamaya elverişli olan (kumaş)

  • koltukta olmak

    başkasının konuğu olup kendi masraf etmemek

  • koltukçu

    Koltuk yapan veya satan kimse

  • koltukçuluk

    Koltukçunun yaptığı iş

  • koltuğa girme

    Düğün sırasında gelinin damadın koluna girmesini sağlama merasimi

  • koltuğa girmek

    evlenmek

  • koltuğu doldurmak

    aldığı görevi tam olarak başarabilecek yetenekte bulunmak

  • koltuğuna girmek

    koltuğunun altına sığınmak

  • koltuğunun altına sığınmak

    birinin koruyuculuğuna sığınmak

  • kolu kanadı kırılmak

    bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak

  • kolu uzun

    Gücü yeter, sözü geçer

  • kolu uzunluk

    Kolu uzun olma durumu

  • koluna girmek

    kolunu birinin koltuğu altından geçirmek

  • koluna kuvvet

    iş yapan bir kimseye, isteklendirmek, coşturmak için söylenen bir söz

  • kolunda altın bileziği olmak

    kazanç sağlayan bir mesleği, zanaatı olmak

  • kolye

    Ucuna süs eşyaları konularak boyna takılan takı

  • kolyoz

    Uskumrugillerden, uzunluğu 30-35 santimetre olan, Akdeniz ve Karadeniz'de yaşayan bir tür balık (Scomber colias)

  • kolza

    Turpgillerden, yağlı tohumlarından elde edilen yağı yapay kauçuk, biyodizel vb.nin yapımında kullanılan mevsimlik bitki (Brassica napus)

  • kolçak

    Yalnız başparmağı ayrı, diğer dört parmağı bir örülmüş yün eldiven

  • kolçaklı

    Kolçağı olan

  • kolçaklı sandalye

    Taşıyıcı kısımları masif malzemeden yapılan, oturma yüzeyi ve arkalığı genellikle elastik olan tek kişinin oturabileceği mobilya

  • kom

    Ağıl, davar ağılı

  • koma

    Bazı hastalıklar, yaralanmalar, zehirlenmeler sırasında görülen anlama, duyma ve hareketin büsbütün veya az çok kaybolmasıyla beliren bilinç kaybı durumu

  • komadan çıkmak

    komaya giren hasta bu durumdan kurtulmak, ölümden dönmek

  • komalık

    Koma durumuna gelmiş

  • komalık etmek

    döverek kıpırdamayacak duruma getirmek

  • komalık olmak

    yediği dayaktan sonra kıpırdayamayacak duruma gelmek

  • komandit

    Yalnızca konulan sermaye kadar sorumluluğu olan ortaklık biçimi

  • komandit ortaklık

    Alacaklılara karşı en az bir sınırlı, bir de sınırsız sorumlu ortağı bulunması gereken, tüzel kişiliği olan ortaklık; komandit şirket

  • komandite

    Komandit şirkette sınırsız sorumlu olan ortak

  • komanditer

    Komandit şirkette ancak kendi koyduğu para kadar sorumlu olan ortak

  • komando

    Özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan birlik

  • komar

    Kuzey Anadolu dağlarında yetişen, 3-5 metre boyunda, kışın yapraklarını dökmeyen, iri ve mor çiçekleri olan bir ağaç (Hododendron ponticum)

  • komaya girmek

    duyma, anlama ve hareket yeteneklerini yitirerek yarı ölü duruma gelmek, kendinden geçmek

  • kombi

    Isıtmada kullanılan yakıtı düzenli ve ayarlı biçimde yakan araç

  • kombili

    Kombi tesisatı döşenmiş

  • kombin

    Giyim, dekorasyon vb. alanlarda değişik parçaların uyumlu bir biçimde bir araya getirilmesiyle oluşturulan bütün

  • kombina

    Birkaç sanayi kuruluşunun tek yönetimde birleşmesi

  • kombine

    Bir spor dalında değişik türdeki yarışmaların sonuçlarına göre birleştirilmiş derecelendirme, toplam puana göre değerlendirme

  • kombine bilet

    Sezonluk alınan bilet

  • kombinezon

    Bir işi başarıya ulaştırmak için alınan önlemler bütünü

  • kombinezonlu

    Kombinezon giymiş olan

  • kombinezonsuz

    Kombinezon giymemiş olan

  • komedi

    Gülmeye neden olan olay veya olaylar

  • komedi yazarı

    Genellikle komedi türünde eser veren kimse

  • komedyen

    Güldürü oyuncusu; komedyacı

  • komedyenlik

    Komedyen olma durumu

  • komi

    Otel, pansiyon vb. yerlerde çalışan hizmetli

  • komik

    Gülme duygusu uyandıran; güldürücü, gülünç

  • komik bulmak

    gülünç saymak

  • komikleştirme

    Komikleştirmek işi

  • komikleştirmek

    Komik duruma getirmek

  • komiklik

    Komik olma durumu

  • komiser

    Güvenlik teşkilatının meslek aşamaları içinde yer alan, il, ilçe veya bucaklarda bulundukları yerin emniyet ve asayişine ait işleri yöneten, üniformalı veya sivil memur

  • komiserlik

    Komiser olma durumu

  • komisyon

    Bir işte aracılık yapan kimseye bırakılan yüzde; simsariye

  • komisyoncu

    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse; simsar

  • komisyonculuk

    Komisyoncunun yaptığı iş; simsarlık

  • komita

    Siyasi bir amaca ulaşmak için silah kullanan gizli topluluk

  • komitacı

    Siyasi bir amaca ulaşmak için silahlı mücadele eden gizli topluluk veya örgüte bağlı kimse

  • komitacılık

    Komitacı olma durumu

  • komiğine gitmek

    gülünç bulmak

  • komodin

    Karyolanın yanı başına konulan üstü masa biçimindeki küçük dolap; komot

  • komodor

    Albay veya yarbay rütbesinde olmakla birlikte kumanda ettiği deniz birliği sebebiyle amiral yetkileri ile donatılmış komutan

  • kompakt

    Amaca uygun, kullanışlı ve küçük boyutlu olan

  • kompartıman

    Yolcu trenlerinde vagonların bölmelerle ayrılmış bölümlerinden her biri

  • kompilasyon

    Derleyip toparlama

  • komple

    Eksiksiz, gerekli her şeyi tamam olan

  • komple kilit

    Bir mobilyanın sadece bir çekmece veya kapağına takılan, kilitlendiğinde mobilyanın bütün kapak ve çekmecelerini kilitleyebilen özel bir kilit türü

  • kompleks

    Vitamin veya proteinlerin oluşturduğu bileşik

  • komplekse kapılmak

    duygu karmaşası içine girmek

  • kompleksli

    Duygu karmaşası içinde olan

  • komplekslilik

    Duygu karmaşası içinde olma

  • komplekssiz

    Duygu karmaşası içinde olmayan

  • komplekssizce

    Duygu karmaşası içinde olmaksızın

  • komplekssizlik

    Duygu karmaşası içinde olmama

  • komplikasyon

    Hastalık sırasında ortaya çıkan ve hastalığın temel özellikleriyle ilişkili olmayan her türlü olumsuz sağlık olayı veya süreci

  • kompliman

    Gönül okşayıcı, hoşa giden söz

  • komplo hazırlamak

    bir kimsenin aleyhine çalışmak, onun kötü duruma düşmesini sağlamak

  • komplo kurbanı

    Kendisine komplo kurulan veya komploya uğrayan kimse

  • komplo kurbanı olmak

    komploya kurban gitmek

  • komplo kurmak

    bir kimseye karşı gizlice, toplu olarak zarar verici karar almak, tuzak kurmak

  • komplo teorisi

    Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü

  • komplocu

    Komplo kuran kimse

  • komploculuk

    Komplocu olma durumu

  • komploya kurban gitmek

    komplo yoluyla zarar görmek

  • kompost

    Bitki artıklarından yapılan gübre

  • komposto

    Bütün veya dilimler hâlindeki yaş meyvenin şekerli suyla kaynatılmasıyla yapılan bir tatlı türü

  • kompostoluk

    Komposto veya meyve dağıtımı yapmak için kullanılan, genellikle yüksek ayaklı tabak

  • kompoze

    "Ögelerini birleştirmek, bütünleştirmek, yeniden oluşturmak" anlamlarındaki kompoze etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • kompozisyon

    Ayrı ayrı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma biçimi ve işi

  • kompozit

    Değişik tarzları bir arada taşıyan

  • komprador

    Çok zengin kimse

  • kompres

    Yaraların bakımında veya başka bir amaçla kullanılan katlı bez

  • kompresör

    Bir akışkanı veya gazı, gereken basınca göre sıkıştırmaya yarayan alet; sıkmaç

  • komprime

    Çoğu kez yassı veya silindir biçiminde katı ilaç, hap; sıkıt

  • komut

    Askerlere, izcilere, öğrencilere beden eğitimi çalışmalarında veya bir tören sırasında bir durumdan başka bir duruma geçmeleri için verilen emir

  • komut almak

    herhangi bir davranış, hareket vb. için buyruk almak

  • komut vermek

    herhangi bir davranış, hareket vb. için buyrukta bulunmak

  • komuta

    Askerî birliği ve onunla ilgili işleri yönetme görevi; kumanda

  • komuta etmek

    askerlikte yönetmek, kumanda etmek

  • komutan

    Bir asker topluluğunun başı; kumandan, bey (I), mir

  • komutanlık

    Komutanın görevi veya makamı; kumandanlık

  • komün

    Beraber çalışıp geliri paylaşmak üzere bir araya gelen topluluk

  • komün hayatı

    Harcamalar için gelirleri birleştirerek yaşanılan ortak hayat

  • komünist

    Komünizm yanlısı olan kimse; kızıl

  • komünizm

    Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni; komünistlik

  • komşu

    Konutları yakın olan kimselerin birbirine göre aldıkları ad

  • komşu açı

    Tepeleri ve birer kenarları ortak olan iki açıdan her biri

  • komşu boncuğunu çalan gece takınır

    "hırsızlık malı, sahibinin göremeyeceği yer ve zamanda kullanılır" anlamında kullanılan bir söz

  • komşu ekmeği komşuya borçtur

    "komşunuz size bir ikramda bulunur, bir şey armağan ederse siz de ona ikramda bulunmalı, armağan vermelisiniz" anlamında kullanılan bir söz

  • komşu hatırı

    Komşular arasında gözetilen saygı

  • komşu iti komşuya ürümez

    "komşudaki uygunsuz kişi, başkalarını incitse de komşusunu rahatsız etmez" anlamında kullanılan bir söz

  • komşu kapısı

    Pek yakın sayılan yer

  • komşu kapısı yapmak

    sık gidilen yer hâline getirmek

  • komşu kapısına çevirmek

    yakın olmadığı ve sık sık uğranılması gerekmediği hâlde bir yere çok sık gitmek

  • komşu komşunun külüne (veya tütününe) muhtaçtır

    "komşular en küçük şey için bile birbirlerine muhtaçtırlar" anlamında kullanılan bir söz

  • komşu kızı almak, kalaylı kaptan su içmek gibidir

    "komşu kızını almaya karar veren, ailenin ve kızın durumunu, gidişini iyi bildiğinden içi rahat olarak bu ilişkiyi kurar" anlamında kullanılan bir söz

  • komşuda pişer, bize de düşer

    insanların, çevresindekilerin kazancından yararlanma umudunu anlatan bir söz

  • komşuluk

    Komşu olma durumu

  • komşuluk etmek (veya yapmak)

    komşular birbirlerine gidip gelmek, görüşmek

  • komşuluğa sığmamak

    komşuluk ilişkilerinin aksine birbirlerine kötü davranmak

  • komşunu iki inekli iste ki kendin bir inekli olasın

    "başkasının daha iyi durumda olmasını iste ki Tanrı da seni ondursun" anlamında kullanılan bir söz

  • komşunun tavuğu komşuya kaz (karısı kız) görünür

    "başka bir kimsenin malı bize olduğundan daha değerli görünür" anlamında kullanılan bir söz

  • kona göçe

    Yolculukta konaklayarak, geziye zaman zaman ara vererek

  • konabilme

    Konabilmek işi

  • konabilmek

    Konma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • Konak

    İzmir iline bağlı ilçelerden biri

  • konak

    Büyük ve gösterişli ev

  • konak gibi

    büyük ve gösterişli (ev)

  • konak yavrusu

    Konağı andıran (ev)

  • konaklama

    Konaklamak işi

  • konaklamak

    Yolculuk sırasında bir yerde durup geçici bir süre yaşamak; inmek, kalmak

  • konaklatma

    Konaklatmak işi

  • konaklatmak

    Konaklama işini yaptırmak

  • konaklayabilme

    Konaklayabilmek işi

  • konaklayabilmek

    Konaklama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • konaklayış

    Konaklamal işi

  • konaklık

    Konak olmaya uygun yer

  • konakçı

    Asalağın erginini veya gelişim evrelerinden herhangi birini taşıyan canlı; konak (I)

  • konakçılık

    Konakçı olma durumu

  • konalga

    Göçebe ve yolcuların yolculuk veya göç sırasında konakladıkları sulu ve otlu yer

  • konargöçer

    Göçebe bir hayat süren, bir yere sürekli yerleşmeyen (aşiret, oba vb.); göçerkonar

  • konargöçerlik

    Konargöçer olma durumu

  • kondansatör

    Bir yalıtkan malzemenin iki iletken metal tabaka arasına yerleştirilmesiyle oluşturulan, iki uçlu bir devre elemanı; sığaç, yoğunlaç, meksefe

  • kondenseleşme

    Yapay reçinelerin oluşumunu ve değişimini sağlayan kimyasal tepkime

  • kondisyon

    Kişinin fiziksel olarak kuvvet durumu

  • kondisyon aleti

    Vücut sağlığını korumak ve geliştirmek için kullanılan kondisyon bisikleti, koşu bandı, kürek vb. araçlardan her biri

  • kondisyon bisikleti

    Vücut sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla sabit, tekerleksiz, üzerinde pedalların direnç derecesini ayarlayan bir mekanizmanın bulunduğu araç

  • kondisyoner

    Sporcuların fiziksel ve fizyolojik özelliklerinin gelişimini sağlamak amacıyla yapılacak çalışmaları planlayan antrenman sorumlusu

  • kondisyonerlik

    Kondisyonerin görevi ve mesleği

  • kondurabilme

    Kondurabilmek işi

  • kondurabilmek

    Kondurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kondurma

    Kondurmak işi

  • kondurmak

    Konma işini yaptırmak

  • kondurtma

    Kondurtmak işi

  • kondurtmak

    Kondurma işini yaptırmak

  • konduruverme

    Konduruvermek işi

  • konduruvermek

    Ansızın veya çabucak kondurmak

  • kondüit

    Sahneye çıkma sırası gelen kişileri uyarmakla görevli kimse

  • kondüktör

    Yolcu trenlerinde biletleri denetleyen ve vagon işlerine bakan görevli

  • kondüktörlük

    Kondüktör olma durumu

  • konfederasyon

    Birden fazla ülkenin genellikle dış işleri ve savunma alanlarında federasyona göre biraz daha ılımlı bir bağımlılık içinde ortak politika ve yönetim izleyip diğer alanlarda ise bölgesel yönetimlerinde serbest bulundukları devletler topluluğu

  • konfederatif

    Konfederasyonla ilgili olan

  • konfedere

    Birleşmiş

  • konfeksiyon

    Hazır giyim eşyası

  • konfeksiyoncu

    Hazır giyim eşyası yapan veya satan kimse

  • konfeksiyonculuk

    Konfeksiyoncunun yaptığı iş

  • konferans

    Dinleyicilere bilim, sanat, edebiyat vb. konularda bilgi vermek için yapılan söyleşi; konuşma

  • konferans vermek

    herhangi bir konuda bilgi verecek biçimde konuşma yapmak

  • konferans çekmek

    karşısındakini bıktıracak bir biçimde uzun veya öğüt verircesine konuşmak

  • konfeti

    Düğün, balo vb. eğlencelerde, spor karşılaşmalarında serpilen, küçük yuvarlak pul biçiminde kesilmiş renkli kâğıt parçaları

  • konfirme

    "Doğrulamak, geçerlemek, onaylamak" anlamlarındaki konfirme etmek birleşik fiilinde geçen bir söz

  • konfor

    Günlük hayatı kolaylaştıran maddi rahatlık

  • konforlu

    Konforu olan

  • konforsuz

    Konforu olmayan

  • konforsuzluk

    Konforsuz olma durumu

  • Kongolu

    Kongo Cumhuriyeti’nde yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kongre

    Çeşitli ülkelerden yöneticilerin, elçilerin, delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı

  • kongövde

    Palmiyelerde olduğu gibi, üzerinde yaprak kalıntıları, izleri bulunan dalsız, budaksız gövde

  • kongövdeli

    Gövdesi kongövde olan (bitki)

  • koni

    Durağan bir noktadan geçen ve bir eğriye dayanarak hareket eden bir doğrunun çizdiği yüzey; mahrut

  • konik

    Koni biçiminde olan veya koni ile ilgili olan; mahruti

  • koniklik

    Konik olma durumu

  • konjonktür

    Her türlü durum ve şartın ortaya çıkardığı sonuç

  • konken

    Bir tür iskambil oyunu

  • konkordato

    Papalık makamıyla başka hükûmetler arasında yapılan anlaşma

  • konkurhipik

    Erkek ve kadın binicilerin eşit koşullarda katıldıkları, parkura değişik aralıklarla yerleştirilmiş engellerin belirli bir süre içerisinde ve kurallara uygun biçimde aşılmasına dayalı atlı binicilik sporunun bir dalı

  • konma

    Konmak işi; vaz

  • konmak

    Kuş, kelebek, uçak, toz vb. bir yere inmek

  • konnektör

    Demir yollarında fren kumanda kollarını dingilin üzerine bağlayan ve her iki ucunda kumanda kolunun girmesine uygun deliği bulunan parça veya düzen

  • konnektör pensi

    Birden fazla kablonun birbirine tutturulmasını sağlayan araç

  • konsantrasyon

    Dikkatin sürekli olarak bir nesne veya konunun belirli bir yönü üzerinde toplanması; dikkat toplaşımı, yoğunlaşma

  • konsantre etmek

    yoğunlaştırmak

  • konsantre olmak

    düşünceyi, duyguyu, gücü bir noktada toplamak, bir noktaya yoğunlaşmak

  • konser

    Sanatçıların müzik eserlerini bir topluluk önünde çalması veya söylemesi

  • konser vermek

    dinleyicilere, müzik eserlerini çalmak veya söylemek

  • konservatif

    Sağlığın korunması, işlevlerin yeniden kazanılması veya vücut yapılarının tamirinde varis çorabı, bandaj vb. malzemeler kullanılarak yapılan tedavi yöntemi

  • konservatuvar

    Müzik, tiyatro ve bale öğretiminin yapıldığı okul

  • konserve

    Isı ile sterilize edilerek uzun zaman saklanabilecek biçimde kutulanmış (yiyecek)

  • konserveci

    Konserve yapan veya satan kimse

  • konservecilik

    Konservecinin yaptığı iş

  • konsey

    Sorunları görüşmek, fikir alışverişinde bulunmak ve kararlar almak amacıyla bir araya gelen kimselerden oluşan topluluk; kurul

  • konsinye

    Devir işlemi yapılmadan satılması amacı ile bir kişiye bırakılan veya ödünç verilen mal

  • konsinye ihracat

    Kesin satışı daha sonra yapılmak üzere dış alıcılara, komisyonculara, ihracatçının yurt dışındaki şube ve temsilciliklerine mal gönderilmesi şeklinde yapılan ihracat

  • konsol

    Duvar kenarına yerleştirilen, üstüne ayna ve başka süs eşyası konulan, çekmeceli, dolaplı mobilya

  • konsol saati

    Konsol gibi düz yerlere oturtulacak biçimde yapılmış saat

  • konsolidasyon

    Yapıları benzer durumda olan nesnelerin birleştirilmesi

  • konsolide

    Vadesi uzatılan (borç)

  • konsolide borç

    Kısa vadeli olarak planlanıp daha sonra orta veya uzun vadeli duruma çevrilen borç

  • konsolit

    Vadesi belli olmayan ve yalnızca faizi ödenen devlet tahvili

  • konsolitçi

    Tahvil, hisse senedi vb. şeyleri alıp satan kimse

  • konsolos

    Yabancı ülkelerde, orada bulunan yurttaşlarının haklarını koruyan, bağlı bulunduğu hükûmete siyasal ve ticari bilgileri veren dış işleri görevlisi; şehbender

  • konsolosluk

    Konsolos olma durumu

  • konsomasyon

    Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde yenilip içilen şey

  • konsomatris

    Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın

  • konsomatrislik

    Konsomatris olma durumu

  • konsome

    Et suyu ile kemiklerin birlikte kaynatılmasından ve yağının alınmasından sonraki durumu

  • konsül

    Roma'da her yıl seçilen iki devlet başkanından her biri

  • konsültasyon

    Bir hastalığa tanı koymak veya hastalığı tedavi etmek amacıyla birden fazla hekimin görüş alışverişinde bulunması; konsulto

  • konsültasyon yapmak

    birkaç hekim bir hastalığa tanı koymak veya hastalığı tedavi etmek için bir araya gelmek

  • kont

    Roma imparatorunun anlaşma sağladığı yabancı ülke yöneticisi

  • kont gibi

    şık giyinmiş (adam)

  • kont gibi yaşamak

    bolluk içinde yaşamak

  • kontak

    Karşıt elektrik taşıyan iki maddenin birbirine dokunması

  • kontak anahtarı

    Bir taşıtın motorunu çalıştırmak için kullanılan anahtar

  • kontak atmak

    elektrik donanımında karşı uçların birbirine dokunmasıyla elektrik akımı kesilmek

  • kontak açmak

    bir taşıtın motorunu çalıştırmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini açmak

  • kontak kapatmak (veya kapamak)

    bir taşıtın çalışan motorunu durdurmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini kapamak

  • kontak kurmak

    biriyle veya bir olayla bağlantı sağlamak

  • kontak yapmak

    karşıt elektrik taşıyan iki madde birbirine dokunmak

  • kontenjan

    Bir yükümlülük veya yararlanma işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu belirli sayıdaki topluluk

  • kontenjan sistemi

    Dışarıdan yurda getirilecek malların tür ve niceliklerini sınırlandıran yöntem

  • kontes

    Kontun karısı

  • kontluk

    Kont olma durumu

  • kontra

    Karşıt, karşı, aksi

  • kontra gitmek

    birine zıt gitmek

  • kontra mizana

    Dört direkli gemilerde en arkadaki direk

  • kontralto

    Kadın seslerinin en kalını; alto

  • kontrasomun

    Kapı tokmağını ters döndüren somun

  • kontrat yapmak

    sözleşme yapmak

  • kontratabla

    Ağaç malzemenin biçim değiştirmesini önlemek için körağacın iki yüzüne, elyaf yönleri körağaca çapraz veya 45 derece eğik, aynı kalınlıkta astar kaplama ve yüz kaplama yapıştırılarak elde edilen tabla

  • kontrbas

    Keman türünden, en kalın sesli yaylı saz

  • kontrbasçı

    Kontrbas çalan sanatçı; kontrbas

  • kontrfile

    Kesim hayvanlarında, bel kemiğindeki dikensi çıkıntının iki yanında bulunan et dilimi

  • kontrgerilla

    Gerilla güçlerine karşı oluşturulmuş güç; gladyo

  • kontrol

    Bir şeyin gerçeğe ve aslına uygunluğuna bakma

  • kontrol altına almak

    bir olayı denetim altına almak

  • kontrol altında olmak

    denetlenmek

  • kontrol altında tutmak

    denetlemek

  • kontrol etmek

    denetlemek

  • kontrol kalemi

    Herhangi bir elektrik devresinin açık veya kapalı olduğunu içine yerleştirilmiş küçük bir lambanın yanıp sönmesiyle gösteren, ucu tornavidalı, kalem biçiminde araç

  • kontrol kulesi

    Hava trafik kontrolü işlerinin yönetilmesi için yapılmış, çevrenin iyice göründüğü oldukça yüksek kule

  • kontrol saati

    Bekçilerin belirli yerlerden geçiş zamanlarını belirleyen alet

  • kontrpiye

    Sporcunun yanılma hareketi

  • kontrpiyede kalmak

    futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak

  • kontrplak

    Genellikle mobilya işlerinde kullanılan, en az üç kaplamanın üst üste tutkallanmasından oluşan, ince, esnek tahta; kontra

  • kontrpuan

    Çeşitli melodileri birbirine uydurma sanatı

  • kontur

    Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi

  • kontuvar

    Kara ve hava yolları ulaşımında bilet ve bagaj işlemlerinin yapıldığı tezgâh veya bölüm

  • kontör

    Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve telefonda toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç

  • kontör yüklemek

    telefon, doğal gaz, su, elektrik vb.nde kullanım birimi yüklemek

  • kontörlü

    Kontörü bulunan

  • kontörlü telefon

    Konuşma süresini gösteren sayaçlı telefon

  • kontörlük

    Belirli sayıda kontör bulunduran

  • konu

    Konuşmada, yazıda, eserde ele alınan düşünce, olay veya durum; bap, mevzu, süje

  • konu komşu

    Bütün komşular, birbirine yakın yerde oturan kimseler

  • konu mankeni

    Geçmiş bir olayın gelişmesini ve sonucunu aynı biçimde yansıtmak üzere canlandıran kimse

  • konuk

    Bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelen kimse; misafir, mihman

  • konuk etmek

    birini evinde bir süre ağırlamak

  • konuk gelmek

    bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelmek

  • konuk köşesi

    Konukların oturması için hazırlanmış özel yer

  • konuk olmak

    bir yerde kısa bir süre ağırlanmak

  • konuk sanatçı

    Asıl programda olmayan, program dışı etkinliğe katılan sanatçı

  • konukevi

    Resmî veya özel kuruluşların kendi görevlilerinin yararlanması için yaptırdığı konut; misafirhane

  • konuklama

    Konuklamak işi

  • konuklamak

    Konuk olmak

  • konukluk

    Konuk olma durumu; misafirlik

  • konuksever

    Konuklarına iyi davranan, onları iyi ağırlayan ve kendisine konuk gelmesinden hoşlanan; misafirperver

  • konukseverlik

    Konuksever olma durumu; misafirperverlik

  • konukçu

    Yabancı konukların yanına verilen, onları gezdiren, onlarla ilgilenen kılavuz veya arkadaş; mihmandar

  • konukçuluk

    Konukçunun yaptığı iş; mihmandarlık

  • konulabilme

    Konulabilmek işi

  • konulabilmek

    Konulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • konulma

    Konulmak işi; vazolunma

  • konulmak

    Koyma veya konma işi yapılmak; vazolunmak

  • konulu

    Konusu olan; mevzulu

  • konuluverme

    Konuluvermek işi

  • konuluvermek

    Çabucak konmak

  • konuluş

    Konulma işi

  • konum

    Bir kimsenin veya bir şeyin bir yerdeki durumu veya duruş biçimi; pozisyon

  • konumdaş

    Aynı konumda, makamda olan kişiler

  • konumlandırma

    Konumlandırmak işi

  • konumlandırmak

    Bir ürünü veya hizmeti rakiplerinden ayırmak için pazarlama çalışması yapmak

  • konumlanma

    Konumlanmak işi

  • konumlanmak

    Yerleşmek, yer almak

  • konumsal

    Konumla ilgili

  • konur

    Esmer, açık kestane renginde olan

  • konusuz

    Konusu olmayan; mevzusuz

  • konusuzluk

    Konusuz olma durumu

  • konut

    İnsanların içinde yaşadıkları ev, apartman vb. yer; mesken, ikametgâh

  • konut dokunulmazlığı

    Belli hukuki şartların dışında, kişilere ait konutlara girilememesi, arama yapılamaması ve eşyaya el konulamaması hakkı

  • konut fonu

    Toplu konut yapımı için devletçe oluşturulan fon

  • konut kredisi

    Konut almak için banka vb. kurumlardan belli bir vadeye yayılmış olarak ödünç alınan para; emlak kredisi

  • konutlanma

    Konutlanmak durumu

  • konutlanmak

    Konut sahibi olmak

  • konuverme

    Konuvermek işi

  • konuvermek

    Beklenmedik bir anda veya ansızın konmak

  • konuğu olmak

    birine konuk olarak gidip kalmak

  • konuş

    Konmak işi

  • konuşabilme

    Konuşabilmek işi

  • konuşabilmek

    Konuşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • konuşkan

    Konuşmayı, lakırtıyı seven, çok konuşan; lakırtıcı

  • konuşkanlık

    Konuşkan olma durumu

  • konuşlandırma

    Konuşlandırmak işi

  • konuşlandırmak

    Savaş araç ve gereçlerini stratejik bir bölgede yerleştirmek

  • konuşlanma

    Konuşlanmak işi

  • konuşlanmak

    Belli bir yere veya bölgeye mevzilenmek

  • konuşlu

    Konuşlanmış olan

  • konuşma

    Konuşmak işi; musahabe

  • konuşma bozukluğu

    Bazı sesleri gereği gibi çıkaramamaktan ileri gelen söyleyiş, kötü telaffuz etme

  • konuşma dili

    Günlük yaşayışta kullanılan ve yazı dilinden az çok farklarla ayrılmış bulunan dil

  • konuşma engelli

    İşitemediği için söz söyleme alışkanlığı edinememiş (kimse)

  • konuşma güçlüğü

    Bazı konuşma organlarının gereği gibi çalışmamasından dolayı rahat söz söyleyememe; söz yitimi

  • konuşma merkezi

    Beynin, konuşma işlevini denetleyen bölümü

  • konuşma yapmak

    topluluk karşısında bir konuda konuşmak

  • konuşma yetersizliği

    Beklenen düzeyde veya yeterli ölçüde konuşamama

  • konuşmacı

    Bir topluluk karşısında etkili, açık, düzgün konuşarak düşüncesini anlatmada, duygusunu aşılamada yetenekli kimse; konuşucu, hatip, konferansçı

  • konuşmacılık

    Konuşmacı olma durumu; konuşuculuk, hatiplik, konferansçılık

  • konuşmak

    Bir dilin kelimeleriyle düşüncesini sözlü olarak anlatmak

  • konuşmama hakkı

    Adli makamlarca suçluya tanınan ifade vermeme hakkı

  • konuşmaya dalmak

    başka şeylerle ilişkiyi keserek belli bir konudan söz etmek

  • konuşturabilme

    Konuşturabilmek işi

  • konuşturabilmek

    Konuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • konuşturma

    Konuşturmak işi

  • konuşturmak

    Konuşmasını sağlamak, konuşmasına yol açmak

  • konuşturtma

    Konuşturtmak işi

  • konuşturtmak

    Konuşturma işini yaptırmak

  • konuşu

    Bilimsel bir sorunu incelemek veya siyasi, ekonomik, diplomatik sorunları tartışmak için yapılan akademik toplantı; kolokyum

  • konuşucu

    Kusursuz, düzgün, güzel, tatlı söz söylemesini bilen kimse

  • konuşuculuk

    Konuşucu olma durumu

  • konuşulma

    Konuşulmak işi

  • konuşulmak

    Konuşma işine konu olmak

  • konuşumluk

    Telefonla bir konuşma süresi miktarı

  • konuşur

    Bir dili ana dili olarak konuşan kimse

  • konuşuverme

    Konuşuvermek işi

  • konuşuvermek

    Ansızın konuşmak

  • konuşuş

    Konuşmak işi

  • konvansiyon

    Bir anayasa yapmak veya bir anayasayı değiştirmek için toplanan olağanüstü geçici meclis

  • konvansiyonel

    Alışılmış olan, üzerinde anlaşılan

  • konvansiyonel silah

    Taraflarca gücü, niteliği bilinen ve klasik olarak kabul edilen, nükleer ve kimyasal silah dışında kalan savaş aracı

  • konvansiyonel yağış

    Isınan havanın yükselerek soğumasıyla oluşan yağış

  • konveyör

    Koruyucu gemi, refakat gemisi

  • konvoy

    Aynı yere giden taşıt veya yolcu topluluğu; kafile

  • Konya

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Konyaaltı

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • konyak

    İspirto derecesi yüksek, özel kokulu, kiremit renginde bir içki türü; kanyak

  • Konyalı

    Konya ilinden olan kimse

  • Konyalılık

    Konyalı olma durumu

  • konç

    Ayağa giyilen şeylerde ayak bileğinden baldıra doğru olan bölüm

  • konçerto

    Bir çalgının teknik özelliklerini ön plana çıkarmak amacıyla yazılmış, orkestra eşliğinde seslendirilen, sonat formundaki müzik eseri

  • konçina

    İkiliden altılıya kadar olan oyun kâğıtları

  • konçlu

    Koncu olan

  • konçsuz

    Koncu olmayan veya koncu kısa olan

  • konşimento

    Taşınmak için gemiye teslim edilen bir mala karşılık olarak verilen alındı

  • kooperatif

    Ortaklarının gereksinimlerini uygun şartlarda elde etmelerini sağlamak amacıyla kurulan birlik

  • kooperatifleşme

    Kooperatifleşmek işi

  • kooperatifleşmek

    Belli bir amaç için kooperatif çatısı altında bir araya gelmek

  • kooperatifçi

    Kooperatif üyesi

  • kooperatifçilik

    Kooperatifçinin yaptığı iş

  • koordinat

    Belirli bir molekül içinde özel bir konuma sahip bir atoma bağlı olan atom veya atom grubu

  • koordinatlar

    Apsis, kot ve ordinatın ortak adı

  • koordine etmek

    eş güdümlemek

  • kopabilme

    Kopabilmek işi

  • kopabilmek

    Kopma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kopal

    Tropik bölgelerde yetişen, bazı erguvangillerden çıkarılan ve cila yapmakta kullanılan bir tür reçine

  • kopanaki

    El ile bir tür dantel örmek için kullanılan silindir biçimli araç

  • koparabilme

    Koparabilmek işi

  • koparabilmek

    Koparma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koparan

    Kolları geriye sarkık cepken biçiminde, beyaz keçeden yapılmış kaytanla işlemeli bir tür ceket

  • koparma

    Koparmak işi

  • koparmak

    Kopmasını sağlamak, kopmasına yol açmak; kapmak

  • kopartabilme

    Kopartabilmek işi

  • kopartabilmek

    Kopartma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kopartma

    Kopartmak işi

  • kopartmak

    Koparma işini yapmak

  • koparttırma

    Koparttırmak işi

  • koparttırmak

    Kopartma işini yaptırmak

  • kopartılma

    Kopartılmak işi

  • kopartılmak

    Kopartma işi yapılmak

  • kopartılış

    Kopartılmak işi

  • kopartış

    Kopartmak işi

  • koparılma

    Koparılmak işi

  • koparılmak

    Koparma işi yapılmak

  • koparılış

    Koparılmak işi

  • koparıp atmak

    koparmak

  • koparıverme

    Koparıvermek işi

  • koparıvermek

    Ansızın veya çabucak koparmak

  • koparış

    Koparmak işi

  • kopil

    Arsız sokak çocuğu

  • kopkoyu

    Çok koyu

  • kopma

    Kopmak işi

  • kopmak

    Herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak

  • kopolimer

    Kopolimerleşme ile elde edilen madde

  • kopolimerleşme

    Doymamış birleşikler karışımının büyük moleküller vererek polimerleşmesi

  • kopoy

    Orta boylu, düşük kulaklı, tüyleri kısa bir tür av köpeği

  • kopuk

    Kopmuş

  • kopukluk

    Kopuk olma durumu

  • kopuksuz

    Ara vermeden, durmaksızın yapılan

  • kopuntu

    Kopmuş parça

  • kopup gelmek

    uzak bir yerden ayrılarak gelmek

  • kopuverme

    Kopuvermek işi

  • kopuvermek

    Ansızın veya çabucak kopmak

  • kopuz

    Ozanların çaldığı telli Türk sazı

  • kopuzcu

    Kopuz çalan kimse

  • kopuzculuk

    Kopuzcunun yaptığı iş

  • kopuş

    Kopmak işi

  • kopya

    Bir sanat eserinin veya yazılı bir metnin taklidi; eşlem, asıl karşıtı

  • kopya defteri

    Mektup kopyalarının çıkarıldığı ince yapraklı defter

  • kopya etmek

    bir yazı, eser vb.nin aslına bakarak aynını veya benzerini oluşturmak

  • kopya kalemi

    Yazısı kopya kâğıdıyla birkaç kâğıda birden çıkan sert, mor renkli bir kalem türü; sabit kalem

  • kopya kâğıdı

    Birkaç kopya çıkarmak için kâğıtların arasına konulan karbonlu kâğıt

  • kopya mürekkebi

    Yazısı, üzerine konulan kâğıda ancak ıslatıldığında çıkan mürekkep

  • kopya vermek

    sınavda sorulara cevap vermesi için bir kimseye gizlice yardımda bulunmak

  • kopya çekmek

    genellikle yazılı sınavlarda soruları cevaplamak için bir kaynağa gizlice bakmak

  • kopyacı

    Yazılı sınavlarda kopya çeken öğrenci

  • kopyacılık

    Kopyacı olma durumu

  • kopyalama

    Kopyalamak işi

  • kopyalamak

    Aynısını veya benzerini çoğaltmak

  • kopyalanma

    Kopyalanmak işi

  • kopyalanmak

    Kopyası oluşturulmak

  • kopyalanış

    Kopyalanmak işi

  • kopyalayabilme

    Kopyalayabilmek işi

  • kopyalayabilmek

    Kopyalama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kopyalayapıştır

    Seçilen bir metin veya nesneyi bulunduğu yerde tutup bir başka yerde eşini oluşturma

  • kopyasını çıkarmak

    kopya etmek

  • kopça

    Bir giysinin iki yanını bitiştirmeye yarayan ve metal bir halka ile bir çengelden oluşan araç; agraf

  • kopçalama

    Kopçalamak işi

  • kopçalamak

    Kopça ile iliklemek

  • kopçalanma

    Kopçalanmak işi

  • kopçalanmak

    Kopça ile iliklenmek

  • kopçalı

    Kopçası olan, kopça ile iliklenen

  • kopçasız

    Kopçası olmayan

  • kor

    İyice yanarak ateş durumuna gelmiş kömür veya odun parçası

  • kor dökmek

    yanınca dayanıklı kor durumuna girmek

  • kor gibi

    kıpkırmızı, ateş gibi

  • kor gibi yanmak

    çok parlamak

  • korakor

    Bütün gücünü kullanarak

  • koral

    Koro için yazılmış dinî ezgi

  • koramiral

    Deniz kuvvetlerinde, rütbesi tümamiral ile oramiral arasında bulunan, kara ve hava kuvvetlerindeki korgeneralin dengi olan subay

  • koramirallik

    Koramiral olma durumu

  • kordalılar

    Sölomları iyi gelişmiş çok hücreli hayvanlar topluluğu

  • kordiplomatik

    Bir ülkede bulunan elçi ve elçilik görevlilerinin topluluğu

  • kordon

    Genellikle ipekten yapılmış kalın ip

  • kordon altına almak

    bir yere giriş çıkışı önlemek için o yeri görevlilerce korumak

  • kordon boyu

    Denize kıyısı olan şehirlerde kıyı boyunca uzanan imarlı yol

  • kordone

    Sim, gümüş veya ipek ipliklerin bükülmesiyle hazırlanan ve el işlemelerinde kullanılan ince kordon

  • kordonlu

    Kordonu bulunan

  • kore

    Başlıca belirtisi kısa, çabuk, değişken yapıda irade dışı hareketler olan bir hastalık

  • Korece

    Korelilerin kullandığı dil

  • Koreli

    Kore’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • koreograf

    Baleyi oluşturan adım ve figürleri düzenleyen sanatçı

  • koreografi

    Dans adımlarının kâğıda geçirilmesi

  • Korgan

    Ordu iline bağlı ilçelerden biri

  • korgeneral

    Kara ve hava kuvvetlerinde rütbesi tümgeneralle orgeneral arasında olan general; ferik (II)

  • korgenerallik

    Korgeneral olma durumu; feriklik

  • Korgun

    Çankırı iline bağlı ilçelerden biri

  • koridor

    Bir yapıya girmeyi sağlayan veya odaları birleştiren genellikle dar geçit; aralık, geçenek

  • koridor mutfak

    Dolapları ve tezgâhı karşılıklı iki duvarla bağlantılı olan mutfak

  • korindon

    Birleşimi alüminyum oksit olan, cam parlaklığında, saydam ve türlü renklerde, elmastan sonra en sert mineral; alüminyum taşı, boksit

  • korist

    Koro ile birlikte şarkı söyleyen kimse

  • kork Allah'tan korkmayandan

    "Tanrı'dan korkmayan kimse, insana her türlü kötülüğü yapabilir" anlamında kullanılan bir söz

  • kork aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden

    "nisan ayının beşinde çift süren iki öküzü birbirinden ayıracak kadar hava soğuk olur" anlamında kullanılan bir söz

  • korkabilme

    Korkabilmek işi

  • korkabilmek

    Korkma ihtimali bulunmak

  • korkak

    Çok çabuk ve olmayacak şeylerden korkan (kimse, hayvan); kansız, ödlek, tabansız, cebin, mütevehhim

  • korkak bezirgân ne kâr eder ne zarar (veya ziyan)

    "iş yapmaya korkan tüccar, kendisini zarardan korur ancak kazanç da sağlayamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • korkaklık

    Korkak olma durumu; tavşanlık

  • korkaklık etmek

    korkak davranmak

  • korkakça

    Korkak bir biçimde, korkağa yakışır tarzda

  • korkalama

    Korkalamak işi

  • korkalamak

    Korkar gibi olmak, biraz korkmak

  • korkma

    Korkmak işi

  • korkmak

    Korku duymak, ürkmek, dehşete kapılmak; korkulmak

  • korkonsül

    Konsolosluk görevlileri

  • korktuğu başına gelmek

    düşünülen kötü durum gerçekleşmek

  • korktuğuna uğramak

    korktuğu başına gelmek

  • korku

    Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü

  • korku damarı

    Kasıklarda olduğu sanılan, korkuyu atlatmak için sıkılması gerektiğine inanılan damar

  • korku dağları bekler (veya aşırır)

    "korku her yerde varlığını gösterir" anlamında kullanılan bir söz

  • korku düşmek

    endişelenmek, korkmak

  • korku salmak

    korkutmak

  • korku saçmak

    herkesi korkutmak

  • korku vermek

    korkutmak

  • korkudan çıldırmak

    aşırı korku yüzünden aklını yitirmek, delirmek

  • korkulma

    Korkulmak işi

  • korkulmak

    Kaygı duyulmak

  • korkulu

    Korku veren, korkutan

  • korkulu rüya (veya düş) görmektense uyanık yatmak evladır (veya yeğdir)

    "tehlikeli bir işe girişmektense o işin sağlayacağı kazançtan vazgeçmek daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz

  • korkuluk

    Düşme tehlikesi olan yerlere çekilen duvar veya parmaklık

  • korkuluklu

    Korkuluğu olan

  • korkuluksuz

    Korkuluğu olmayan

  • korkunun ecele faydası yoktur

    "kişi korkmakla kendisine gelecek bir kötülüğü önleyemez" anlamında kullanılan bir söz

  • korkunç

    Çok korkulu, korku veren, dehşete düşüren; müthiş

  • korkunçlaşma

    Korkunçlaşmak işi

  • korkunçlaşmak

    Korkunç bir duruma gelmek, korkunç bir durum almak

  • korkunçlaştırma

    Korkunçlaştırmak işi

  • korkunçlaştırmak

    Korkunç bir duruma getirmek

  • korkunçluk

    Korkunç olma durumu

  • korkusundan altına etmek (veya kaçırmak veya yapmak)

    çok korktuğunda idrarını veya dışkısını kaçırmak

  • korkusuz

    Korkusu olmayan, yürekli (kimse); gözü pek

  • korkusuzca

    Korkusuz olarak, korkmadan

  • korkusuzluk

    Korkusuz olma durumu

  • Korkut

    Muş iline bağlı ilçelerden biri

  • korkutabilme

    Korkutabilmek işi

  • korkutabilmek

    Korkutma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • Korkuteli

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • korkutma

    Korkutmak işi

  • korkutmaca

    Korkutmak amacıyla yapılan şey veya davranış

  • korkutmak

    Korkmasına yol açmak

  • korkutuş

    Korkutmak işi

  • korkuya kapılmak

    korku düşmek

  • korkuya kesmek

    korkmak

  • korkuş

    Korkmak işi

  • korlanma

    Korlanmak işi

  • korlanmak

    Kor durumuna gelmek

  • korlaşma

    Korlaşmak durumu veya biçimi

  • korlaşmak

    Kor durumuna gelmek

  • korluk

    Kor olma durumu

  • korna

    Motorlu taşıtlarda, bisikletlerde sesle işaret vermek için kullanılan ve içinden hava geçirilerek çalınan boru; klakson

  • kornet

    Pistonlu orkestra çalgısı

  • kornetçi

    Kornet çalan kimse

  • kornetçilik

    Kornetçinin yaptığı iş

  • korniş

    Tavana sabitlenerek üzerine perde takılan, metal veya plastikten yapılmış araç

  • kornişon

    Kabuğunun üzeri pürtüklü bir tür turşuluk salatalık

  • kornişçi

    Korniş yapan veya satan kişi

  • kornişçilik

    Kornişçinin yaptığı iş

  • korno

    Savaşlarda çağrı aracı olarak kullanılan boynuz veya fil dişi boru

  • koro

    Tek veya çok sesli olarak yazılmış bir müzik eserini seslendirmek için bir araya gelen topluluk

  • koro hâlinde

    Toplu bir durumda, hep birlikte

  • koronavirüs

    Yüksek ateş ve nefes darlığı ile tanımlanan, viral solunum yolu hastalığına sebep olan bir tür virüs

  • koroner

    Kalbi taç şeklinde kuşatıp besleyen (damarlar)

  • korozyon akımı

    Bir elektrot reaksiyonu ile oluşan ve paslanmaya yol açan akım

  • korozyon derinliği

    Metalin korozyondan etkilenen bir yüzeyi ile metalin orijinal yüzeyi arasındaki dik uzaklık

  • korporatif

    Korporasyonla ilgili

  • korpus

    Herhangi bir konuda oluşturulan külliyat

  • korsaj

    Küçük, kısa korse

  • korsan

    Gemilere saldıran deniz haydudu; deniz hırsızı

  • korsanlık

    Korsan olma durumu

  • korse

    İnce görünmek için kullanılan esnek iç giysisi

  • korseci

    Korse yapan veya satan kimse

  • korsecilik

    Korsecinin yaptığı iş

  • korseli

    Korsesi olan

  • korsesiz

    Korsesi olmayan

  • kort

    Tenis oynanan alan; tenis sahası, tenis kortu

  • korte

    Âşıktaşlık, flört

  • korte etmek

    oynaşmak

  • kortej

    Bir devlet büyüğünün yanında bulunan kimseler, maiyet

  • korteks

    Bir organ veya yapının dış katmanı

  • kortizon

    Yaralanmanın, korkunun veya soğuğun yol açtığı stresler sonucu vücutta şeker yapımını hızlandıran böbrek üstü bezi kabuğunun salgıladığı, şeker, protein ve yağ metabolizmasına etki eden hormon

  • kortizonlu

    Birleşiminde kortizon olan

  • kortizonlu ilaç

    İltihaplanmada, alerjilerde ve bazı kan hastalıklarının tedavisinde kullanılan, birleşiminde kortizon olan ilaç

  • koru

    Bakımlı küçük orman

  • korucu

    Orman veya kır bekçisi

  • korucuk

    Küçük koru

  • koruculuk

    Korucunun yaptığı iş

  • korugan

    Ağaç gövdeleriyle yapılmış ve çevresinde kazılı çukuru bulunan, korunmaya elverişli, kare biçimindeki ev

  • koruk

    Henüz olgunlaşmamış ekşi üzüm

  • koruk lüferi

    Ağustosta avlanan turfanda lüfer

  • koruk suyu

    Koruğun ezilmesiyle elde edilen sıvı

  • koruk şerbeti

    Koruktan yapılan, bazen nane veya oğul otu katılan şerbet

  • korulanma

    Korulanmak durumu

  • korulanmak

    Bir yer koru durumuna gelmek

  • koruluk

    Koru durumunda olan sık ağaçlı yer

  • koruma

    Korumak işi; muhafaza, sıyanet, vikaye

  • koruma aracı

    Önemli kişileri yolculukları sırasında varacakları yere ulaştırmak ve korumakla görevli kişilerin bulunduğu araç; eskort

  • koruma polisi

    Can güvenliği tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi korumak üzere eğitilmiş ve bazı özel aletlerle donatılmış emniyet görevlisi

  • korumacı

    Koruma işini yapan kimse; himayeci

  • korumacılık

    Ekonomik gücü yükseltmek için ulusal ekonominin gümrük tarifeleri ile dış rekabete karşı korunmasını savunan görüş; himayecilik

  • korumak

    Bir kimseyi veya bir şeyi dış etkilerden, tehlikeden, zor bir durumdan uzak tutmak; muhafaza etmek, vikaye etmek, sıyanet etmek

  • korumalı

    Korunan

  • korumalık

    Koruma sağlayan şey

  • korumasız

    Korunmayan; himayesiz

  • korumaya almak

    tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi veya eseri saldırılardan korumak üzere önlem almak

  • korun

    Üst derinin en dış tabakası

  • korun dokusu

    Korunu ve bu tabakanın değişimiyle oluşan tırnak, boynuz vb.ni yapan doku

  • korunabilme

    Korunabilmek işi

  • korunabilmek

    Korunma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • korunak

    Tehlikeden kurtulmak, korunmak için yapılmış yer

  • korunaklı

    Korunağı olan

  • korunaklılık

    Korunaklı olma durumu

  • korunaksız

    Korunağı olmayan

  • korunaksızlık

    Korunaksız olma durumu

  • koruncak

    Ambalajlanan malı dış etkilere karşı korumak için ambalaj çatısına çakılan tahta, kontrplak vb. malzeme

  • korunga

    Otsu, genellikle 30-70 santimetre boyunda, çok yıllık, pembe çiçekli, hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki (Onobrychis viciifolia)

  • korungalık

    Tirfil tarlası

  • korunma

    Korunmak işi

  • korunma görmek

    anlayış veya hoşgörü ile karşılanmak

  • korunmak

    Kendini korumak, bir yere sığınmak, bir şeyden sakınmak

  • korunulabilme

    Korunulabilmek işi

  • korunulabilmek

    Korunulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • korunulma

    Korunulmak işi

  • korunulmak

    Korunma işi yapılmak

  • korunum

    Korunmak işi

  • korunumlu

    Mekanik enerjisini değişmez kılan, alınan yoldan bağımsız olan (sistem)

  • korunuş

    Korunmak işi

  • korutma

    Korutmak işi

  • korutmak

    Koruma işini yaptırmak

  • koruyabilme

    Koruyabilmek işi

  • koruyabilmek

    Koruma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koruyucu

    Birini veya bir şeyi koruyan, kollayan, gözeten kimse; muhafız

  • koruyucu aile

    Çeşitli nedenlerle öz ailesi yanında bakımları sağlanamayan çocukların eğitim, bakım ve yetiştirilmelerini kendi aile ortamlarında sağlayan aile veya kişiler

  • koruyucu ailelik

    Koruyucu aile olma durumu

  • koruyucu hekimlik

    Hastalık ortaya çıkmadan önce alınacak önlemlerle ilgilenen hekimlik dalı

  • koruyucu kaplama

    Paslanmaya karşı koruma amacı ile metal yüzeyine uygulanan malzemelerin oluşturduğu kabuk

  • koruyuculuk

    Korumacı olma durumu; kollayıcılık, himaye

  • koruyuş

    Korumak işi

  • korvet

    Denizaltılara karşı özel olarak silahlandırılan bir tür savaş gemisi

  • korza

    Denizin içinde iki zincirin birbirine dolaşması

  • kosa

    Bir tür uzun saplı orak

  • kosinüs

    Tümler açının sinüsü

  • koskoca

    Çok büyük; muazzam

  • koskocaman

    Çok büyük, çok iri

  • kostak

    Zarif, kibar, çalımlı, güzel giyinmiş, yakışıklı (erkek)

  • kostaklanma

    Kostaklanmak işi

  • kostaklanmak

    Zarif, kibar görünmeye çalışmak, çalım satmak, gösteriş yapmak

  • kostaniçe

    Osmanlı süvarileri tarafından kullanılan, mızrak biçiminde bir tür savaş aleti

  • kostaniçeli

    Kostaniçesi olan

  • koster

    Kıyı limanları arasında sefer yapmak üzere inşa edilmiş ve donatılmış küçük yük gemisi

  • kostik

    Hayvan ve bitki dokularını yakan, aşındıran

  • kostüm

    Ceket, pantolon ve bazen de yelekten oluşan erkek takım giysisi

  • kostümcü

    Kostüm diken, hazırlayan veya satan kimse

  • kostümcülük

    Kostümcünün yaptığı iş

  • kostümlü

    Kostüm giymiş olan

  • kostümlük

    Kostüm yapmaya elverişli

  • kostümsüz

    Kostümü olmayan

  • kot

    Giysi yapılan bir tür kumaş, kaba pamuklu kumaş

  • kot altı

    Binaların girişinin altında kalan kısım (kat, daire)

  • kota

    Bir ülkede ithal edilecek malların çeşitlerini, oranlarını veya miktarlarını gösteren liste

  • kotan

    Pulluk, büyük saban

  • kotarabilme

    Kotarabilmek işi

  • kotarabilmek

    Kotarma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kotarma

    Kotarmak işi

  • kotarmak

    Pişen yemeği başka kaba boşaltmak

  • kotarılma

    Kotarılmak işi

  • kotarılmak

    Kotarma işi yapılmak

  • kotarılış

    Kotarılma işi

  • kotarış

    Kotarmak işi

  • kotlama

    Kotlamak işi

  • kotlamak

    Bir harita veya taslaktaki miktarın kotlarını koymak; numaralamak

  • kotletpane

    Galeta ununa bulanarak yağda kızartılmış pirzola

  • koton

    Pamuktan yapılan (kumaş vb.)

  • kotonperle

    İbrişim gibi parlak ve kalın bir cins pamuk iplik

  • kotra

    Çoğunlukla bir direkli, randası olan, ince gövdeli yelkenli

  • kov

    Sivrisinek vb. hayvanların ısırmasından korunmak için vücuda sürülen özel sıvı

  • kov etmek

    dedikodu yapmak

  • kova

    Genellikle su ve sulu şeyler taşımaya, kuyudan veya denizden su çekmeye yarayan üstünden kulplu kap

  • Kova Burcu

    Zodyak üzerinde Oğlak Burcu ile Balık Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Kova

  • kova olmak

    çok gol yemek

  • kovabilme

    Kovabilmek işi; defedebilme

  • kovabilmek

    Kovma ihtimali veya imkânı bulunmak; defedebilmek

  • kovalama

    Kovalamak işi

  • kovalamaca

    Ebenin, yanına gizlice sokulup koluna vuranı kovalayıp yakalamaya çalışması biçiminde oynanan bir çocuk oyunu

  • kovalamak

    Kaçanın arkasından koşmak, yakalamaya çalışmak

  • kovalanma

    Kovalanmak işi

  • kovalanmak

    Kovalama işine konu olmak

  • kovalanış

    Kovalanmak işi

  • kovalatma

    Kovalatmak işi

  • kovalatmak

    Kovalama işini yaptırmak

  • kovalayabilme

    Kovalayabilmek işi

  • kovalayabilmek

    Kovalama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kovalayış

    Kovalamak işi

  • kovalaşma

    Kovalaşmak işi

  • kovalaşmak

    Birbirini kovalamak

  • kovalık

    Sazlık yer

  • kovan

    Fişeğin kapsül, barut ve kurşun taşıyan yuva bölümü; kapçık

  • kovan anahtar

    Altı ve sekiz köşe cıvataları sıkmak ve sökmek için kullanılan anahtar

  • Kovancılar

    Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri

  • kovboy

    Amerika'da sığır çobanı

  • kovboyculuk

    Çocukların kendilerini kovboya benzeterek oynadığı bir oyun

  • kovboyluk

    Kovboy olma durumu

  • kovculuk etmek

    dedikodu etmek

  • kovdurabilme

    Kovdurabilmek işi

  • kovdurabilmek

    Kovdurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kovdurma

    Kovdurmak işi

  • kovdurmak

    Kovma işini yaptırmak

  • kovdurtma

    Kovdurtmak işi

  • kovdurtmak

    Kovdurma işini yaptırmak

  • kovlama

    Kovlamak işi

  • kovlamak

    Dedikodu etmek

  • kovma

    Kovmak işi; defetme, defleme

  • kovmak

    Sert veya küçük düşürücü sözlerle gitmesini söylemek; savmak, defetmek, deflemek

  • kovucu

    Kovma işini yapan

  • kovucuk

    Bitkilerde, mantar tabakası üzerinde, sünger dokunun kalınlaşmadığı yerlerde oluşan ve bitkinin solunumuna yardım eden küçük delik; adese

  • kovuk

    Bir şeyin oyuk durumunda bulunan iç bölümü

  • kovulma

    Kovulmak işi; defedilme

  • kovulmak

    Kovma işine konu olmak veya kovma işi yapılmak; defedilmek, sepetlenmek

  • kovuluş

    Kovulmak işi; defediliş

  • kovuntu

    Kovulmuş kimse

  • kovuş

    Kovma işi; defediş, defleyiş

  • kovuşturma

    Kovuşturmak işi; takibat, takip

  • kovuşturma açmak

    kovuşturma işlemine başlamak

  • kovuşturma yapmak

    kovuşturma işlemini yürütmek

  • kovuşturmak

    Suçlu olduğu ileri sürülen biri için gerekli araştırma ve soruşturmayı yapmak; takip etmek

  • koy

    Denizin, gölün küçük girintiler biçiminde karaya doğru sokulmuş bölümü

  • koy avucuma, koyayım avucuna

    "bize yardımda bulunan, yarar sağlayan kişiye biz de yardımda bulunur, yarar sağlarız" anlamında kullanılan bir söz

  • koyabilme

    Koyabilmek işi

  • koyabilmek

    Koyma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koyacak

    İçine öteberi koymaya yarayan şey

  • koyak

    Karalarda akarsu aşındırmasıyla oluşmuş, bir yöne doğru eğimli, uzunluğuna çukurluk

  • koyar

    İki akarsuyun birleştiği yer

  • koycuk

    Küçük koy

  • koydunsa bul

    arandığı hâlde bulunamayan şeyler veya bulunması gereken yerde bulunmayan kimseler için kullanılan bir söz

  • koydurabilme

    Koydurabilmek işi

  • koydurabilmek

    Koydurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koydurma

    Koydurmak işi

  • koydurmak

    Birinin bir şeyi bir yere koymasını sağlamak

  • koydurtma

    Koydurtmak işi

  • koydurtmak

    Koydurma işini yaptırmak

  • koyduğum yerde otluyor

    "benim öğrettiklerimle kalmış yeni hiçbir şey öğrenmemiş" anlamında kullanılan bir söz

  • koyma

    Koymak işi

  • koyma akıl

    Denenmemiş, etkisi kısa süren, o an için ortaya atılmış bir öğüt türü

  • koymak

    Bir şeyi bir yere bırakmak, belli bir yere yerleştirmek

  • koynuna almak

    biriyle beraber yatmak

  • koynuna girmek

    biriyle yatıp sevişmek

  • koynunda yılan beslemek

    bir yakınından ihanet görmek

  • koyu

    Yoğunluğundan dolayı güç akan, sulu karşıtı

  • koyu gri

    Grinin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu kahverengi

    Kahverenginin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu kestane

    Kestane renginin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu koyu

    İyice koyu (renk)

  • koyu koyu düşünmek

    uzun uzun veya derin derin düşünmek

  • koyu kır

    Kırlaşmanın ilk devresinde meydana gelen koyu renkli at donu

  • koyu kırmızı

    Kırmızının bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu lacivert

    Laciverdin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu mavi

    Mavinin bir veya birkaç ton koyusu; okyanus mavisi

  • koyu pembe

    Pembenin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu sarı

    Sarının bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu turuncu

    Turuncunun bir veya birkaç ton koyusu

  • koyu yeşil

    Siyaha yakın yeşil, yeşilin bir veya birkaç ton koyusu

  • koyuca

    Biraz koyu olan

  • koyulabilme

    Koyulabilmek işi

  • koyulabilmek

    Koyulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koyulaşma

    Koyulaşmak işi

  • koyulaşmak

    Koyu duruma gelmek; koyulmak

  • koyulaştırabilme

    Koyulaştırabilmek işi

  • koyulaştırabilmek

    Koyulaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koyulaştırma

    Koyulaştırmak işi

  • koyulaştırmak

    Koyu duruma getirmek

  • Koyulhisar

    Sivas iline bağlı ilçelerden biri

  • koyulma

    Koyulmak işi

  • koyulmak

    Koyma işine konu olmak

  • koyultma

    Koyultmak işi

  • koyultmak

    Koyu duruma getirmek

  • koyuluk

    Koyu olma durumu

  • koyuluş

    Koyulmak işi

  • koyun

    Geviş getirenlerden, eti, sütü, yapağısı ve derisi için yetiştirilen evcil hayvan (Ovis aries)

  • koyun bakışlı

    Bön bön bakan, budala, şaşkın olan (kimse)

  • koyun can derdinde, kasap yağ derdinde

    keçiye can kaygısı, kasaba et (veya yağ) kaygısı

  • koyun dede

    Alık, aptal olan (kimse)

  • koyun eti

    Koyunun kesilip parçalanmış eti

  • koyun gibi

    budala, şaşkın

  • koyun kaval dinler gibi dinlemek

    hiçbir şey anlamadan dinlemek

  • koyun koyuna

    Birbirine sarılmış bir durumda

  • koyuncu

    Koyun besleyen veya alıp satan kimse

  • koyunculuk

    Koyuncunun yaptığı iş

  • koyungözü

    Birleşikgillerden, beyaz ve iri bir tür papatya; margarit (Matricaria parthenium)

  • koyuntu

    Sıkıntı, üzüntü, keder

  • koyunyünü

    Bir sünger türü

  • koyuverme

    Koyuvermek işi; koyverme

  • koyuvermek

    Bir yerden bırakmak; koyvermek, salmak

  • koyuş

    Koymak işi

  • koz

    İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt

  • koz helva

    Ceviz ve şekerle yapılan ağdalı bir helva türü; koz helvası

  • koz helvacı

    Koz helvası yapan veya satan kimse

  • koz kabuğuna girmek

    gizli yerlere saklanmak

  • koz kırmak

    oyunda elindeki kozlardan birini kullanmak

  • koz vermek

    imkân tanımak, elverişli durum sağlamak

  • koza

    İçinde tohum veya krizalit bulunan korunak; kozalak

  • koza çekmek

    kozayı temizleyip ayıklamak

  • kozacı

    İpek kozası alıp satan kimse

  • kozacılık

    Kozacının yaptığı iş

  • kozak

    Metalden yapılmış, içine antlaşma ve padişah mektuplarının konulduğu kutu

  • Kozaklı

    Nevşehir iline bağlı ilçelerden biri

  • kozalak

    Kozalaklıların, genellikle dibi yuvarlak, tepesi koni biçiminde ve odunsu dokulu meyvesi; kozak

  • kozalaklı

    Kozalağı olan

  • kozalaklılar

    Açık tohumlulardan, yaprakları iğnemsi, yemişleri kozalak biçiminde, porsukgilleri, servigilleri, çamgilleri içine alan bir bitki takımı; iğne yapraklılar

  • kozalaksı

    Kozalağa benzeyen, kozalak görünüşünde olan, kozalak gibi; kozalağımsı

  • kozalaksı bez

    Beynin altında bulunan küçük bir bez

  • kozalı

    Kozası olan

  • Kozan

    Adana iline bağlı ilçelerden biri

  • kozasına çekilmek

    çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak

  • kozasız

    Kozası olmayan

  • Kozlu

    Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri

  • Kozluk

    Batman iline bağlı ilçelerden biri

  • kozmetik

    Cildi ve saçları güzelleştirmeye, canlı tutmaya yarayan her türlü madde

  • kozmetikli

    Kozmetik içeren

  • kozmetiksiz

    Kozmetik içermeyen

  • kozmik

    Haber alma ile ilgili

  • kozmik madde

    Evreni oluşturan madde

  • kozmik oda

    Yetkili görevlilerin girebildiği ve çalışabildiği, içinde ülke için çok önemli belgelerin bulunduğu yer

  • kozmik ışınlar

    Yıldızlar arası uzaylardan gelerek atmosfere giren, kaynakları genellikle bilinmeyen ışınlar

  • kozmogonik

    Evrenin doğumuyla ilgili

  • kozmografya

    Gök biliminin, matematik ve fiziğin yalnız temel kavramlarından yararlanarak belli başlı olaylarını ele alan dalı

  • kozmopolit

    Çeşitli uluslardan kimseleri barındıran, içinde bulunduran

  • kozmopolitlik

    Kozmopolit olma durumu

  • kozu kaybetmek

    istediğini yapabilme imkânını yitirmek

  • kozu kaz anlamak

    sözü ters anlamak

  • kozunu kullanmak (veya oynamak)

    elindeki üstün durumu öne sürmek ve kullanmak

  • kozunu paylaşmak (veya pay etmek)

    aralarındaki anlaşmazlığı zora başvurarak çözümlemek, sona erdirmek

  • koç

    Damızlık erkek koyun

  • Koç Burcu

    Zodyak üzerinde Balık Burcu ile Boğa Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Koç, Hamel

  • koç burunlu

    Burnu alnıyla aynı doğrultuda ve kemerli olan (kimse)

  • koç katımı

    Koçların güzün çiftleşmek için koyunların arasına salınması

  • koç katımı fırtınası

    Koç katımı günlerinde çıkan fırtına

  • koç yiğit

    Yakışıklı, genç ve gürbüz delikanlı

  • koç yumurtası

    Kasaplık hayvanların erkeklik bezleri; billur

  • koça boynuzu yük değil

    "kişiye kendi işi ve yakınlarının sorumluluğu ağır gelmez" anlamında kullanılan bir söz

  • koçaklama

    Halk edebiyatında biçimi ne olursa olsun, konusu yiğitlik, savaş, kahramanlık olan veya bir kahramanı öven, kahramanlık duygularını canlandıran şiir; yiğitleme

  • koçan

    Marul, lahana vb. sebzelerde yaprakların çıktığı sert gövde

  • koçan bağlamak

    mısırda koçan oluşmak

  • koçancı

    Koçan işleriyle uğraşan kimse

  • koçancılık

    Koçancının yaptığı iş

  • Koçarlı

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • koçbaşı

    Bir veya birkaç kişi tarafından taşınan, kol gücüyle vurularak genellikle kapıları kırmakta kullanılan demir araç

  • koçboynuzu

    Üzerine ip iliştirmeye yarayan, iki kulaklı ağaç veya metal çengel

  • koçkar

    Dövüş için yetiştirilmiş iri koç

  • koçlanma

    Koçlanmak işi

  • koçlanmak

    Gelişerek koç durumuna gelmek

  • koçluk

    Kişilerin liderlik veya yöneticilik özelliklerini, becerilerini geliştirmeye yönelik, belli bir amacı hedefleyerek daha etkili sonuçlara ulaşmasını sağlamak üzere verilen hizmet

  • koçsama

    Koçsamak durumu

  • koçsamak

    Dişi koyun koç istemek

  • koçu

    Süslü bir tür gezme arabası

  • koğuş

    Kışla, okul, tutukevi, hastane vb. kalabalık yerlerde, içinde birçok kimsenin yattığı veya barındığı büyük oda

  • koşa

    Çift, eş, ikiz

  • koşabilme

    Koşabilmek işi

  • koşabilmek

    Koşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koşaltı

    İki hayvanı birbirine koşma veya bağlama

  • koşalık

    Koşa olma durumu

  • koşam

    İki avuç dolusu

  • koşamlama

    Koşamlamak işi

  • koşamlamak

    İki elle avuçlamak

  • koşar adım

    Toplu jimnastikte yapılan hafif tempolu koşu

  • koşin

    Ağır, hareketsiz, bol ve kabarık tüylü bir tavuk ırkı

  • koşma

    Koşmak işi; koşu

  • koşmaca

    Birbirini kovalayarak oynanan bir çocuk oyunu

  • koşmak

    Adım atışlarını artırarak ileri doğru hızla gitmek; seyirtmek

  • koşnil

    Kırmız böceğinin güzel lal boya çıkarılan bir türü; kabuklu bit (Coccus coeti)

  • koşturabilme

    Koşturabilmek işi

  • koşturabilmek

    Koşturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • koşturma

    Koşturmak işi

  • koşturmaca

    Sürekli çalışma, koşturma durumunda olma

  • koşturmak

    Koşma işini yaptırmak; çapmak

  • koşturtma

    Koşturtmak işi

  • koşturtmak

    Koşturma işini yaptırmak

  • koşturulma

    Koşturulmak işi

  • koşturulmak

    Koşma işi yaptırılmak

  • koşturuş

    Koşturmak işi

  • koşu

    Koşarak yapılan yarış

  • koşu atı

    Koşu için yetiştirilmiş at

  • koşu bandı

    Elektrik yardımıyla dönen bir şerit üzerinde yürüyüş veya koşu yapılabilen araç; yürüyüş bandı

  • koşu koparmak

    hızla koşuvermek, çabucak atılıp gitmek

  • koşu yolu

    Sağlıklı yaşam için orman içlerinde veya yol kenarlarında özel olarak düzenlenmiş, şerit hâlinde toprak yol

  • koşucu

    Koşuya katılan yarışçı

  • koşuculuk

    Koşucunun yaptığı iş

  • koşuk

    Türklerin İslamiyet öncesi dönemlerinde, toylarda veya kazanılan savaş sonrasında yapılan eğlencelerde kopuzla birlikte söyledikleri, genellikle aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen, uyak düzeni aaab, cccb, dddb vb. olan şiir

  • koşul

    Bir antlaşmada belirlenen hükümlerden her biri

  • koşullama

    Koşullamak işi

  • koşullamak

    Koşul öne sürmek

  • koşullanmışlık

    Koşullanmış olma durumu

  • koşulma

    Koşulmak işi

  • koşulmak

    Koşmak (II) işi yapılmak

  • koşum

    Araba hayvanının kayış takımı; koşum takımı

  • koşum atı

    Arabaya koşulan at

  • koşum hayvanı

    Araba, kağnı, saban veya pulluk gibi çekilerek kullanılan araçlara koşulan at, öküz, manda vb. hayvan

  • koşumcu

    Araba hayvanlarının kayış bölümünü yapan kimse

  • koşumculuk

    Koşumcunun yaptığı iş

  • koşumlu

    Koşum geçirilmiş, koşulmuş (hayvan)

  • koşun

    Yan yana durmuş asker dizisi

  • koşun bağlamak

    koşun durumuna girmek, saf tutmak

  • koşutlaştırma

    Koşutlaştırmak işi; paralelleştirme

  • koşutlaştırmak

    Birine koşut duruma getirmek; paralelleştirmek

  • koşutluk

    İki çizginin koşut olması; paralellik

  • koşutçu

    Koşutçuluk öğretisini benimseyen; paralelist

  • koşutçuluk

    Kişide, ruhsal ve bedensel olaylar arasında koşutluk bulunduğunu ileri süren öğreti; paralelizm

  • koşuverme

    Koşuvermek işi

  • koşuvermek

    Ansızın veya çabucak koşmak

  • koşuşma

    Koşuşmak işi

  • koşuşmak

    Birlikte ve birden koşmak

  • koşuşturma

    Koşuşturmak işi; koşuşma

  • koşuşturmak

    Bir işi izlemek veya birçok işi yapmak amacıyla sürekli olarak gidip gelmek; koşuşmak

  • Kr

    Kripton elementinin simgesi

  • kraft kâğıdı

    Dayanıklı ambalaj kâğıdı

  • kraker

    Bir tür gevrek ve tuzlu bisküvi

  • kral

    En yüksek devlet otoritesini, bütün devlet başkanlığı yetkilerini kalıtım veya soylularca seçilme yoluyla elinde bulunduran kimse

  • kralcı

    Krallık yanlısı olan

  • kralcılık

    Kralcı olma durumu

  • kraldan çok kralcı olmak

    birinin davasını ondan çok savunur olmak

  • kraliçe

    Kral karısı veya krallığı yöneten kadın; ece

  • kraliçe gibi

    gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel (kadın)

  • kraliçelik

    Kraliçe olma durumu

  • krallara layık

    çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz

  • krallaşma

    Krallaşmak durumu

  • krallaşmak

    Kral durumuna gelmek, kral gibi davranmak

  • krallaştırma

    Krallaştırmak durumu

  • krallaştırmak

    Kral durumuna getirmek, kral gibi davranmasına sebep olmak

  • krallık

    Kral olma durumu; kraliyet

  • kramp

    Bir veya birkaç kasın irade dışı, ağrılı ve geçici olarak kasılması; kasınç

  • kramp girmek

    kasılmak

  • krampon

    Futbol ayakkabılarının altındaki, çimende rahat hareket etmeyi sağlayan, deri veya sentetik kabara; tutmalık

  • kraniyoloji

    Kafatasının içgüdü ve yeteneklerle olan ilgisini inceleyen bilim kolu

  • kraniyolojik

    Kraniyoloji ile ilgili

  • krank

    Bir motorda biyellerin doğrusal hareketini dairesel harekete çeviren dingil

  • krank mili

    Pistonun doğrusal hareketini dairesel dönme hareketine çeviren mil

  • krater gölü

    Yanardağ ağzında oluşmuş göl

  • kravat

    Bir ucu ince, diğer ucu daha geniş, gömlek yakasının altından geçirilerek önde üçgen biçiminde bağlanan, özel kumaştan yapılan giysi aksesuarı; boyun bağı, medeniyet yuları

  • kravat iğnesi

    Kravatın sağa sola hareketini engellemek amacıyla kravatla gömleği birbirine tutturan aksesuar

  • kravatlı

    Kravatı olan, kravat takmış olan

  • kravatlıca

    Kravatlı bir biçimde

  • kravatlılık

    Kravatlı olma durumu

  • kravatsız

    Kravatı olmayan, kravat takmamış olan

  • kravatsızca

    Kravatsız bir biçimde

  • kravatsızlık

    Kravatsız olma durumu

  • kravl

    Dizleri bükmeksizin bacakları hızla hareket ettirerek kulaçla yüzme

  • kraça

    İstavrit balığının küçüğü

  • kreasyon

    Yaratma işi

  • kredi

    Borç ödemede güvenilir olma durumu

  • kredi anlaşması

    Kredi alınması için yapılan anlaşma

  • kredi açmak

    birine peşin para istemeden belirli bir ölçüye kadar mal vermeyi kabul etmek

  • kredi kartı

    Bankamatikten nakit çekmede, günlük satın almalarda nakit para veya çek yerine kullanılan manyetik plastik kart

  • kredi limiti

    Kredinin en üst miktarı

  • kredi mektubu

    Bankaların veya mali kuruluşların müşterilerine ticari işlemlerle ilgili kredi hesabı açtırmak için şubelerine veya muhabirlerine gönderdikleri yazı; akreditif

  • kredi sözleşmesi

    Banka veya mali kuruluşların kredi açarken müşteriyle yaptıkları sözleşme

  • krediaçan

    Sağladığı bir kredi, mal veya hizmet karşılığında bir para ödenmesini veya bir yükümlülüğün yerine getirilmesini istemeye hakkı olan taraf; kreditör

  • kredileme

    Kredilemek işi

  • kredilemek

    Kredi açmak

  • kredilendirme

    Kredilendirmek işi

  • kredilendirmek

    Kredileme işi yaptırmak

  • kredili

    Kredisi olan

  • kredili satış

    Peşin olmayan ve kredi açma esasına dayanan vadeli satış

  • kredisi düşmek

    güvenilirliği, saygınlığı yitmek

  • kredisiz

    Kredisi olmayan

  • kredisizlik

    Kredisiz olma durumu

  • krem

    Tene yumuşaklık vermek veya güneş, yağmur vb. dış etkilerden korunmak için sürülen koyu kıvamlı madde

  • krem rengi

    Saman renginin bir veya birkaç ton açığı; krem, açık saman rengi, balköpüğü, bal sarısı

  • krema

    Bir tür yumurtalı süt tatlısı

  • kremalı

    Kreması olan

  • kremasız

    Kreması olmayan

  • kremleme

    Kremlemek işi

  • kremlemek

    Krem sürmek

  • kremsi

    Kreme benzer

  • kreozot

    Çeşitli katranların damıtılmasından elde edilen ve hekimlikte kullanılan, keskin kokulu bir sıvı

  • krep

    Çok bükümlü iplikle dokunmuş bir tür ince kumaş

  • krepdöşin

    İnce dokunmuş değerli bir tür ipekli kumaş

  • krepe

    Saç tutamının aşağıdan yukarıya doğru ters yönde taranıp üstü düzleştirilerek kabarık gösterilmesi

  • krepe atmak

    krepe yapmak

  • krepe balyaj

    Saç diplerinden itibaren koyudan açığa doğru en uç noktaya kadar saçın rengi dışında herhangi bir renkle krepe yapılarak uygulanan boyama işlemi; ombre

  • krepe balyaj yapmak

    saç diplerinden itibaren koyudan açığa doğru en uç noktaya kadar saçın rengi dışında herhangi bir renkle krepe uygulayarak boyama işlemi yapmak

  • krepe yapmak

    saçı aşağıdan yukarıya doğru ters yönde tarayarak kabartmak

  • krepe yaptırmak

    saçı aşağıdan yukarıya doğru ters yönde taratarak kabarttırmak

  • krepeli

    Krepe yapılmış, kabarık duran (saç)

  • krepesiz

    Krepe yapılmamış, kabarık olmayan (saç)

  • kreplin

    Çok ince bir tür ipekli kumaş

  • krepon

    Kıvrımları olan yün, pamuk veya ipek kumaş

  • krepon kâğıdı

    Süslemede kullanılan, çabuk yırtılmayan, kıvrımlı, esnek bir kâğıt türü; krepon

  • krepsaten

    İpekli, parlak ve kaygan bir tür ince kumaş

  • kretase

    Genellikle alt bölümü killi ve kumlu, üst bölümü tebeşir olan İkinci Çağ'ın son dönemi

  • kreten

    Kretenizme tutulmuş kimse

  • kretenizm

    Tiroit bezinin yeterince hormon üretmemesi sonucu oluşan, fiziksel, ruhsal ve duygusal gelişimin duraklamasıyla beliren hastalık

  • kreton

    Bir tür keten, patiska veya basma

  • krezol

    Tolüenden türeyen üç fenol izomerinden biri; lizol

  • kreşendo

    Porte altında bulunan ve müzik parçası çalınırken sesin hafiften kuvvetliye doğru gideceğini belirten işaret

  • kriket

    On birer kişilik iki takım arasında, küçük ve ağır bir topu, ucu kıvrılmış sopalarla vurarak karşı kaleye sokmak amacıyla oynanan bir oyun

  • kriko

    Ağır bir yükün kaldırılmasını veya otomobil vb. taşıtların yerden yükseltilmesini sağlayan alet; kaldırıcı

  • krikocu

    Kriko yapan, onaran veya satan kimse

  • krikoculuk

    Krikocunun yaptığı iş

  • kriminolog

    Kriminoloji ile uğraşan kimse

  • kripto

    Siyasi inancını gizleyen kimse

  • kripto para

    Takas işlemlerinde kullanılabilen, tamamen dijital, şifrelenmiş sayısal para

  • kriptolog

    Kriptoloji uzmanı

  • kriptoloji

    Gizli yazılar, şifreli belgeler bilimi veya incelemesi

  • kriptolojik

    Kriptoloji ile ilgili

  • kripton

    Atom numarası 36, atom ağırlığı 83,8 olan, atmosferde yarım milyonda bir oranında bulunan, renksiz, kokusuz bir soy gaz (simgesi Kr)

  • kristal

    Billurdan yapılmış

  • kristal cam

    Potasyum, kireç ve silisin yüksek ısıda ergitilerek hamur durumuna getirilip biçimlendirilmesi ile elde edilen cam

  • kristal kar

    Nem oranının çok düşük olması sebebiyle tanecikleri birbirine yapışmayan, kayak yapmaya çok uygun, yumuşak kar

  • kristal mavisi

    Kristalin yansıttığı açıklık ve parlaklıktaki mavi rengi

  • kristalize

    “Kristale dönüştürmek” anlamındaki kristalize etmek, “kristale dönüşmek” anlamındaki kristalize olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz

  • kritik

    Endişe verici, çok tehlikeli (durum)

  • kritik etmek

    eleştirmek

  • kritiklik

    Kritik olma durumu

  • kriyojenik

    Oksijenin yoğunlaşma sıcaklığı -183 °C ile mutlak sıfır -273 °C arasındaki çok düşük sıcaklıkların elde edilmesi, denetlenmesi ve kullanılması ile ilgilenen fizik dalı

  • kriyoskopi

    Tuzlu eriyiklerin donma yasalarını inceleyen fizik kolu

  • kriz

    Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk; bunalım, akse

  • kriz geçirmek

    bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak

  • kriz masası

    Bir afetin zararlarını belirlemek ve yardım çalışmalarını yürütmek amacıyla geçici bir süre için uzmanlardan oluşturulan kurul

  • kriz yöneticiliği

    Kriz yöneticisinin yaptığı iş

  • kriz yöneticisi

    Zorda kalan işletmeye belirli bir sürede yardım ederek sorunu çözen deneyimli kimse

  • kriz yönetimi

    Bir ülkenin karşılaştığı ulusal, uluslararası herhangi bir sorun veya doğal afet durumlarında sorunun en az zararla atlatılabilmesi için konunun uzmanlarından oluşturulan kurul

  • krizalit

    Bazı böceklerde tırtılın kendi çevresine ördüğü koza içindeki hareketsiz, kelebeğe veya böceğe dönüşme evresindeki durumu

  • kroki

    Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı

  • krokodil

    İşlenmiş timsah derisi

  • krom

    Atom numarası 24, atom ağırlığı 52,01, yoğunluğu 6,92 olan, 1514 °C'de eriyen, ısıya dayanıklı, havada oksitlenmeyen bir element (simgesi Cr)

  • kromaj

    Metal yüzeyleri kromla kaplama işlemi

  • kromatik

    Kromozomlarla ilgili

  • kromatik iplik

    Karyokinez sırasında kromatin maddesinin iplik biçimindeki durumu

  • kromatin

    Hücre çekirdeğinde küçük tanecikler, düzensiz kitleler veya ağ biçiminde bulunan, soya çekim olaylarını sağlayan, bazı boyalarla hemen boyanabilen madde

  • kromatit

    Bir kromozomun uzunlamasına iki yarısından her biri

  • kromatofor

    Plazması pigment tanecikleriyle dolu, ışığı yansıtan, çokgen veya yıldız biçiminde, belirli uzunlukta veya kısalabilir uzantıları bulunan hücre

  • krome

    Kromdan yapılmış veya kromla kaplanmış

  • kromlu

    Birleşiminde krom bulunan

  • kromoplast

    Değişik renkler taşıyan kromatofor

  • kromotropizm

    Canlı bir varlığın, belli renkte bir nesneye doğru yönelme hareketi

  • kromozom

    Karyokinez bölünme sırasında hücre çekirdeğinin içinde beliren ve kromatinin parçalara ayrılmasıyla oluşan, canlılarda bazı özelliklerin bireyden bireye aktarılmasında görevli olan, DNA içeren, kıvrık çubuk biçimindeki kalıtımsal yapı

  • kromsu

    Kromu andıran, kroma benzeyen, krom gibi

  • kron

    Danimarka, Estonya, İsveç, İzlanda, Norveç ve Slovakya'nın para birimi

  • kronaksi

    Bir elektrik akımının bir sinir veya kasta uyarım oluşturabilmesi için gereken kısa süre

  • kronik

    Günü gününe yazılmış olayları içine alan eser; vakayiname

  • kronikleşme

    Kronikleşmek işi

  • kronikleşmek

    Kronik bir durum almak

  • kroniklik

    Kronik olma durumu

  • kronikçi

    Kronik yazan kimse

  • kronikçilik

    Kronikçinin yaptığı iş

  • kros

    Kırlarda ve ormanlarda, hendeklerden, yükseltilerden, çukurlardan ve akarsulardan geçerek yaya yapılan koşu

  • kroşe

    Boksta kolun bükülmesiyle, çok yakın mesafeden yapılan bir yumruk vuruş biçimi

  • krupiye

    Kumarhanede veya oyun oynanan bir yerde oyunu yöneten kimse

  • krupiyelik

    Krupiyenin yaptığı işi

  • kruton

    Yağda veya fırında kızartılan küçük küp biçimindeki ekmek parçası

  • kruvasan

    Kare bir hamurun uçtan uca sarılması ile şekillenen, sade veya içinde çikolata parçaları olan çörek

  • kruvaze

    Ön parçaları birbiri üzerine gelecek biçimde dikilen (ceket, yelek)

  • kruvaziyer

    Büyük gezinti gemisi

  • kruvazör

    Deniz yollarını gözetmek, deniz ve hava filolarına kılavuzluk etmek amacıyla toplarla silahlandırılmış hızlı savaş gemisi

  • ksenofobi

    Yabancılara karşı duyulan ve hastalık hâline getirilebilen düşmanlık ve korku

  • ksenon

    Atom numarası 54, atom ağırlığı 131,30 olan, havada on milyonda bir oranında bulunan, renksiz, kokusuz asal gaz (simgesi Xe)

  • ksilofon

    Değişik sayıda akortlu tahta veya metal çubukların gam sırasıyla dizilmesinden oluşan, iki değnekle vurularak çalınan bir çalgı

  • Ku

    Kurçatovyum elementinin simgesi

  • kuaför

    Kadınların saçını kesen ve saç tuvaleti yapan berber; kadın berberi

  • kuantum

    Belirli değer alabilen küçük miktar, nicelik

  • kubarma

    Kubarmak işi

  • kubarmak

    Hindi veya güvercinin tüyleri kabarmak

  • kubat

    Kaba, biçimsiz

  • kubatlık

    Kubat olma durumu

  • kubaşma

    Kubaşmak işi

  • kubaşmak

    İmece ile iş yapmak, yardımlaşmak

  • kubbe

    Yarım küre biçiminde olan ve yapıyı örten dam; kümbet, tak (II)

  • Kubbealtı

    Osmanlı vezirlerinin devlet işlerini görüşmek için toplandıkları Topkapı Sarayı'ndaki alan; Divanhane

  • kubbeli

    Kubbesi olan

  • kubbeli delik

    Trakeit gözelerinin uçlarında bulunan ve besin suyunun düşey yönde ilerlemesini sağlayan geçiş yolu

  • kubbesiz

    Kubbesi olmayan

  • kubur

    Tuvalet deliğinden lağıma inen boru

  • kubur sıkmak

    silah atmak, tabanca sıkmak

  • kuburluk

    Tabanca kılıfı

  • kucak

    Açık kollarla göğüs arasındaki bölüm; koyun (II), aguş

  • kucak (veya kucağını) açmak

    korumak

  • kucak dolusu

    Pek çok, pek bol

  • kucak kucak

    Bol bol

  • kucak kucağa

    Birbirine sarılmış veya birbirine yüz yüze sokulmuş bir durumda

  • kucak çocuğu

    Yürüyemeyen, kucakta gezdirilen çocuk

  • kucaklama

    Kucaklamak işi

  • kucaklamak

    Kollarla sarıp göğüs üzerine bastırmak; kuçmak, sarmak

  • kucaklanma

    Kucaklanmak işi

  • kucaklanmak

    Kucaklama işi yapılmak

  • kucaklanış

    Kucaklanmak işi

  • kucaklayabilme

    Kucaklayabilmek işi

  • kucaklayabilmek

    Kucaklama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kucaklayıverme

    Kucaklayıvermek işi

  • kucaklayıvermek

    Ansızın veya çabucak kucaklamak

  • kucaklayış

    Kucaklamak işi

  • kucaklaşabilme

    Kucaklaşabilmek işi

  • kucaklaşabilmek

    Kucaklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kucaklaşma

    Kucaklaşmak işi; kuçuşma

  • kucaklaşmak

    Birbirini kucaklamak; kuçuşmak

  • kucaklaştırma

    Kucaklaştırmak işi

  • kucaklaştırmak

    Kucaklaşma işini yaptırmak

  • kucakta

    Henüz yürüyemeyen, küçük (çocuk)

  • kucaktan kucağa

    “Bir kişinin kucağından diğer bir kişinin kucağına geçmek” anlamındaki kucaktan kucağa dolaşmak (veya gezmek) deyiminde geçen bir söz

  • kucağına düşmek

    düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak

  • kucağına kurulmak

    kucağına oturmak

  • kucağına oturmak

    dizlerinin üstüne oturmak

  • kucağında bulmak

    beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak

  • kudas

    Hz. İsa'nın havarileriyle birlikte yediği son yemeği anmak için, Hristiyanların kilisede bir kap içinde ekmek ve şarabı kutsayarak yaptıkları tören; liturya

  • kudema

    Eskiliği bakımından ileri gelenler, öne çıkanlar

  • kudret

    Bir işi yapabilme, bir direnmeyi yenme gücü; çıdam

  • kudret helvası

    Beyaz çiçekli, 5-9 yaprakçıklı, 20 metre kadar yükselebilen, Kuzeybatı ve Batı Anadolu'da yaygın olan bir ağaç (Fraxinus ornus)

  • kudret narı

    Sarı çiçekli, parçalı yapraklı, tırmanıcı ve bir yıllık otsu bir bitki (Momordica charantia)

  • kudretli

    Kudret sahibi olan

  • kudretlilik

    Kudretli olma durumu

  • kudretsiz

    Kudret sahibi olmayan

  • kudretsizlik

    Kudretsiz olma durumu

  • kudurabilme

    Kudurabilmek işi

  • kudurabilmek

    Kudurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kudurma

    Kudurmak işi

  • kudurmak

    Kuduz hastalığına yakalanmak, kuduz olmak

  • kudurtma

    Kudurtmak işi

  • kudurtmak

    Kudurmasına sebep olmak

  • kuduruk

    Kudurmuş (insan veya hayvan); akur

  • kudurukluk

    Kuduruk olma durumu

  • kuduruş

    Kudurmak işi

  • kuduz

    Köpek, kedi, tilki vb. memeli hayvanlardan ısırma, tırmalama veya salya yolu ile insana geçen, genellikle çırpınma, sudan korkma şeklinde beliren, zamanında aşı yapılmazsa ölümle sonuçlanan hastalık

  • kuduz böcekleri

    Ateş böceklerine benzemekle birlikte, onlar gibi ışık vermeyen, kuduz böceği türlerini içine alan kın kanatlılar familyası

  • kuduz böceği

    Kın kanatlılardan, hekimlikte yakı yakmak için kullanılan, 2 santimetre uzunluğunda, parlak yeşil renkli bir böcek; kunduz böceği (Cantharis)

  • kuduzluk

    Kuduz olma durumu

  • kudüm

    Mehter takımlarında ve tekkelerde kullanılmış olan, metal kâseli, uçları yuvarlak iki değnekle çalınan, küçük iki davuldan oluşmuş usul vurma aracı

  • kudümzen

    Kudüm çalan

  • kudümzenlik

    Kudümzenin yaptığı iş

  • kuka

    Dantel veya nakış ipliği yumağı

  • kukla

    Hareketli yerleri iplikle sanatçının parmaklarına bağlanarak veya eldiven gibi bir kesiti kullanarak bir perdenin üzerinden oynatılan, bez, karton vb. hafif nesnelerden yapılmış insan ve hayvan figürleri

  • kukla gibi

    ufak tefek, çelimsiz

  • kukla gibi oynatmak

    birine her istediğini yaptırmak

  • kukla hükûmet

    Bir ülkede, yabancı bir devlet tarafından kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kurulmuş sözde hükûmet

  • kukla oyunu

    Bir perdenin üzerinde bez, karton vb. hafif nesnelerden yapılmış insan ve hayvan figürlerinin alttan el sokularak veya başka yollarla hareketlendirilerek oynatıldığı gösteri

  • kukla tiyatrosu

    Kukla oyununun yapıldığı tiyatro

  • kuklacı

    Kukla oynatan veya yapıp satan kimse

  • kuklacılık

    Kuklacının yaptığı iş

  • kuklalık

    Başkasının isteğine göre davranma

  • kuklavari

    Kukla gibi, kuklaya benzer

  • kukuleta

    Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık

  • kukuletalı

    Kukuletası olan

  • kukuletasız

    Kukuletası olmayan

  • kukumav gibi

    tek başına, kimsesiz

  • kukumav gibi düşünmek

    kara kara düşünmek

  • kukumav gibi kalmak

    yapayalnız, tek başına kalmak

  • kukumav gibi oturmak

    yapayalnız, tek başına oturmak

  • kukumav kuşu

    Baykuşgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da yaşayan, kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, başını 180 derece çevirebilen bir tür baykuş; kukumav (Athene noctua)

  • kukumav kuşu gibi

    tek başına, kimsesiz

  • kukumav kuşu gibi düşünüp durmak

    çok üzüntülü bir durumda düşünmek

  • kul

    Tanrı'ya göre insan

  • kul cinsi

    Osmanlılarda köle veya karavaşlıktan yetişen kadın

  • kul etmek

    kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek

  • kul hakkı

    İnsanların birbirlerine geçen emekleri, hakları

  • kul kusursuz olmaz

    hatasız kul olmaz

  • kul kâhyası

    Yeniçeri Ocağında yeniçeri ağasından sonra gelen en yüksek düzeydeki subay; kul kethüdası

  • kul köle olmak

    tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak bütün isteklerini yerine getirmeye hazır olmak

  • kul olmak

    aşırı derecede bağlanmak, boyun eğmek

  • kul oğlanı

    Vergi toplayan belediye tahsildarı

  • kul sıkışmayınca (veya daralmayınca veya bunalmayınca) Hızır yetişmez

    "yardım hep en zor anda gelir" anlamında kullanılan bir söz

  • kul taksimi

    Herhangi bir konuda eşit olarak yapılan bölüştürme, Allah taksimi karşıtı

  • kul yapısı

    İnsan eliyle yapılan

  • Kula

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • kula

    Gövdenin sarı veya kirli sarı renkte, yele, kuyruk ve bacağın alt kısmındaki kılların koyu renkte olduğu at donu

  • kula kul olmak

    bir kimsenin buyruğu altında bulunmak

  • kulak

    Başın her iki yanında bulunan işitme organı

  • kulak (veya kulaklarını) tıkamak

    bir şeyi duymazlıktan gelmek

  • kulak (veya kulağını) tırmalamak

    kulağı rahatsız etmek

  • kulak altı bezi

    Kulağın yakınında bulunan tükürük bezlerinin en büyüğü

  • kulak arkası (veya ardı) etmek

    dikkate almamak, göz önünde tutmamak

  • kulak asmak

    önem vermek, dinlemek

  • kulak demiri

    Pullukta, uç demirinin kaldırdığı toprağı ters çeviren demir

  • kulak dolgunluğu

    İşiterek elde edilen (bilgi)

  • kulak erimi

    Sesin işitilebileceği uzaklık

  • kulak kabartmak

    belli etmemeye çalışarak dinlemek

  • kulak kepçesi

    Kulağın sesi toplayarak orta kulağa göndermeye yarayan, yarım daire biçimindeki bölümü; sayvan

  • kulak kesilmek

    büyük bir dikkatle dinlemek

  • kulak kulağa

    Gizlice, başkası duymaksızın

  • kulak kıvırmak

    domatesin olgunlaşmasını sağlamak için işlem yapmak

  • kulak memesi

    Kulağın yumuşak ve kıkırdaksız olan alt ucu

  • kulak misafiri

    Yanında konuşulanları konuşmaya katılmadan dinleyen kimse

  • kulak misafiri olmak

    yanında konuşulanları hissettirmeden veya istemeden dinlemek

  • kulak sadakası

    Duyulan ve öğrenilen bilgilerin bir bölümünün başkalarına aktarılması

  • kulak tutmak

    dinlemek, işitmek istemek

  • kulak tıkacı

    Sesleri, gürültüleri hafifletmek veya su kaçmasını engellemek için kulağın içine veya üzerine takılan araç

  • kulak tırmalayıcı

    Kulağı rahatsız eden

  • kulak zarı

    Dış kulakla orta kulağı birbirine bağlayan zar; kulakdavulu

  • kulak çivisi

    Kağnıda tekerleğin çıkmaması için mazının ucuna takılan çivi

  • kulakları dolmak

    aynı şeyi dinlemekten usanmak

  • kulakları paslanmak

    çoktan beri müzik dinlememiş olmak

  • kulakları patlatmak

    Gürültüyle rahatsız etmek

  • kulakları uğuldamak

    kulakta uğultu olmak

  • kulaklarına kadar kızarmak

    çok utanmak

  • kulaklarını dikmek

    hayvan dikkat kesilmek

  • kulaklarının pasını gidermek

    hoşa giden ses veya güzel bir müzik dinlemek

  • kulaklı

    Kulağı herhangi bir biçimde olan

  • kulaklı somun

    Yanlarında kanat gibi çıkıntıları olan bir somun türü

  • kulaklık

    Kulakları soğuk, rüzgâr vb. dış etkilerden korumak için kulak kepçesini örtecek biçimde yapılmış kılıf

  • kulaksız

    Kulak kepçesi olmayan

  • kulaksızlık

    Kulaksız olma durumu

  • kulaktan

    Yalnızca duyarak, dinleyerek

  • kulaktan dolma

    Başkalarından işitilerek edinilen (bilgi)

  • kulaktan kulağa

    Gizli bir biçimde

  • kulaktan kulağa yayılmak (veya aktarılmak)

    sözlü bir biçimde bir diğer kişiye aktarılmak

  • kulaktozu

    Kulağın arkasındaki çukur bölüm, kulağın kökü

  • kulakçı

    Kulak, burun, boğaz hekimi

  • kulakçık

    Kalbin üst bölümünde bulunan, sağdaki ana toplardamarlardan ve soldaki akciğer toplardamarlarından kanı alıp karıncıklara veren iki boşluğun adı

  • kulaç

    Gerilerek açılmış iki kolun parmak uçları arasındaki uzaklık

  • kulaç atmak

    yüzerken kolları, sırayla üstten ileriye doğru atıp suyu arkaya doğru çekmek

  • kulaçlama

    Kulaçlamak işi

  • kulaçlamak

    Kaç kulaç olduğunu ölçmek

  • kulaçlayış

    Kulaçlamak işi

  • kulağa kadar gelmek

    söylenenler konunun muhatabı tarafından duyulmak

  • kulağakaçan

    Düz kanatlılardan, karnında çatal biçiminde iki uzantı bulunan, gece ortaya çıkıp çok iyi uçan, meyve ve sebzelere zarar veren otçul bir böcek (Forficula auricularia)

  • kulağı (bir şeyde) olmak

    dikkatini bir şeye vermek

  • kulağı (veya kulakları) çınlasın

    konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz

  • kulağı ağır işitmek

    kulağı iyi işitmemek

  • kulağı delik

    Olup bitenleri çabuk haber alan (kimse)

  • kulağı deliklik

    Kulağı delik olma durumu

  • kulağı dikilmek

    konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek

  • kulağı duvar olmak

    ağır işitmek

  • kulağı kesik

    Görmüş geçirmiş, deneyimi fazla olan, uyanık

  • kulağı kesiklik

    Kulağı kesik olma durumu

  • kulağı kirişte

    Söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla bekleyen (kimse); kulağı tetikte

  • kulağı kirişte olmak

    söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla beklemek

  • kulağı okşamak

    kulağa hoş gelmek

  • kulağı olmamak

    ses titreşimlerinin yükselip alçalmasını ayırt edememek

  • kulağı ters taraftan göstermek

    kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak

  • kulağı tıkalı

    Ağır işiten

  • kulağına fısıldamak

    çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek

  • kulağına gelmek

    kulağına çalınmak

  • kulağına girmemek

    söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek

  • kulağına gitmek

    duymak

  • kulağına inanmamak

    duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek

  • kulağına kar suyu kaçmak

    bir duyum almak

  • kulağına kar suyu kaçırmak

    dolaylı olarak duyurmak

  • kulağına koymak (veya sokmak)

    bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek

  • kulağına küpe olmak (veya etmek)

    başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak

  • kulağına söylemek

    fısıldamak

  • kulağına çalınmak

    başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak

  • kulağına çarpmak

    duyulmak

  • kulağını açmak

    dikkatle dinlemek

  • kulağını doldurmak

    bir kimseye başkasından bilgi almadan önce konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak

  • kulağını sağır etmek

    işitemez duruma getirmek

  • kulağının üzerine yatmak

    görmezlikten, duymazlıktan gelmek, dikkate almamak

  • kule

    Çoğunlukla kare veya silindir biçimindeki yüksek yapı

  • kuleli

    Kulesi olan

  • kulis

    Sahnenin gerisinde ve yanlarında bulunan bölüm

  • kulis faaliyeti

    Toplantı yerlerinde, oturum dışında çeşitli grupların yaptığı gizli girişim veya çalışma; kulis çalışması

  • kulis yapmak

    herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak

  • kullanabilme

    Kullanabilmek işi

  • kullanabilmek

    Kullanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kullanat

    Bir kez kullanılmaya uygun olan, bir kez kullanılıp atılan

  • kullandırabilme

    Kullandırabilmek işi

  • kullandırabilmek

    Kullanmasına izin vermek

  • kullandırma

    Kullandırmak işi

  • kullandırmak

    Kullanma işini yaptırmak

  • kullandırtma

    Kullandırtmak işi

  • kullandırtmak

    Kullandırma işini yaptırmak

  • kullandırım

    Kullandırmak işi

  • kullanma

    Kullanmak işi; istimal

  • kullanmak

    Bir şeyden belli bir amaçla yararlanmak

  • kullanıcı

    Bir şeyden belli bir amaçla yararlanan (kimse)

  • kullanıcılık

    Kullanıcı olma durumu

  • kullanılma

    Kullanılmak işi

  • kullanılmak

    Kullanma işine konu olmak; yemek (II)

  • kullanılmış

    Az veya çok bir zaman için başkasının malı olmuş, yeni olmayan, müstamel

  • kullanılmışlık

    Kullanılmış olma durumu

  • kullanım

    Kullanma, yararlanma

  • kullanımlı

    Kullanımı kolay olan

  • kullanımlık

    Belli bir sayıda veya miktarda kullanılmaya uygun olan

  • kullanımlılık

    Kullanımlı olma durumu

  • kullanımsız

    Kullanımı kolay olmayan

  • kullanımsızlık

    Kullanımsız olma durumu

  • kullanıverme

    Kullanıvermek işi

  • kullanıvermek

    Ansızın veya çabucak kullanmak

  • kullanış

    Kullanmak işi

  • kullanışlı

    Rahatça kullanılabilen; ergonomik

  • kullanışlılık

    Kullanışlı olma durumu

  • kullanışsız

    Kullanılması güç, kullanılmaya elverişli olmayan

  • kullanışsızlık

    Kullanışsız olma durumu

  • kullap

    İplik üzerine sırma sarmaya yarar bir dolap

  • kullaşma

    Kullaşmak durumu

  • kullaşmak

    Kul durumuna gelmek

  • kullaştırma

    Kullaştırmak işi

  • kullaştırmak

    Kullaşma işini yaptırmak

  • kulle

    Büyük bağ evi

  • kulluk

    Kul olma durumu; kölelik, ubudiyet

  • kulluk etmek

    kul olmak

  • kulluk kölelik

    Birinin buyruklarına boyun eğerek yaşama durumu

  • kullukçu

    Kullukta görevli yeniçeri

  • kuloğlu

    Ölen evli yeniçerilerin, babaları gibi ocakta askerlik yapan çocukları

  • Kulp

    Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri

  • kulp

    Kazan, tencere, fincan, dolap, altın vb.nin tutulacak yeri

  • kulp takmak

    bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak

  • kulplu

    Kulpu olan, kulpu bulunan

  • kulplu beygir

    Jimnastikte destek olarak kullanılan, gövdesinin ortasında gereğinde sökülüp takılabilen yarım halka biçiminde aralıklı iki kulpu bulunan araç

  • kulpsuz

    Kulpu olmayan

  • kulpunu bulmak

    yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak

  • Kulu

    Konya iline bağlı ilçelerden biri

  • kulun

    Altı aylığa kadar olan at veya eşek yavrusu

  • kulun atmak

    kısrak veya eşek yavru düşürmek

  • Kuluncak

    Malatya iline bağlı ilçelerden biri

  • kulunlama

    Kulunlamak işi

  • kulunlamak

    Kısrak veya eşek yavrulamak

  • kulunluk

    Kısrak, eşek vb. hayvanlarda döl yatağı

  • kulunuz

    alçak gönüllülük göstermiş olmak için ben zamiri yerine kullanılan bir söz

  • kulunç

    Şiddetli omuz ve sırt ağrısı

  • kulunç girmek

    bir organda veya vücut bölgesinde birdenbire veya şiddetli sancı oluşmak, tutulmak

  • kulunç kırmak

    ağrıyan veya tutulan yeri ovmak

  • kuluçka

    Civciv çıkarmak amacıyla yumurtaya yatmış veya yatmak üzere olan dişi kuş veya kümes hayvanı; gurk

  • kuluçka dönemi

    Genellikle dişi kuş veya dişi kümes hayvanının yavru çıkarmak için yumurtaları üstüne yatması gereken süre; kuluçka devri, kuluçka devresi

  • kuluçka makinesi

    Gereken sıcaklığı sağlayacak düzeni bulunan ve çok sayıda civciv çıkarmaya yarayan araç

  • kuluçka olmak

    dişi kuş yumurtaya yatma zamanı gelmek

  • kuluçkalık

    Kuluçka olma durumu

  • kuluçkaya oturmak (veya yatmak)

    genellikle dişi kuş yavru çıkarmak için yumurtaların üzerine yatmak

  • kulvar

    Yüzme ve atletizm yarışmalarında her yarışçıya ayrılan şerit

  • kulyuç

    Geniş ve derin ağızlı mağara

  • kulübe

    Kerpiç, saman veya ağaçtan yapılmış küçük, basit, ilkel ev

  • kulüp

    Görüşme, konuşma, okuma, spor yapma vb. amaçlarla yalnız üye olanların toplandıkları yer

  • kulüpler arası

    Birçok kulübün takımlarını karşı karşıya getiren (sportif faaliyet)

  • kulüpçü

    Kulüp işleten kimse

  • kulüpçülük

    Kulüpçünün yaptığı iş

  • kum

    Silisli kütlelerin, kayaların, doğal etkenlerle parçalanarak ufalanmasından oluşan, deniz kıyısı, dere yatağı vb. yerlerde çok bulunan, ufak, sert tanecikler

  • kum balığı

    Kum balığıgillerden, dişleri ve karın yüzgeçleri olmayan küçük bir balık (Ammodytes)

  • kum balığıgiller

    Kemikli balıklar takımının kefaller alt takımına giren bir familya

  • kum dökmek

    idrar yoluyla böbreklerde oluşan kum taneciklerini vücuttan atmak

  • kum engereği

    Özellikle Balkanlarda görülen üçgen kafalı iri engerek (Vipera ammodytes)

  • kum fırtınası

    Çöllerde kumu havaya karıştıran kasırga

  • kum gibi

    pek çok

  • kum grisi

    Kum rengi

  • kum havucu

    Kumluk yerlerde yetiştirilen küçük bir tür havuç

  • kum havuzu

    Atletlerin tek ve üç adım atlamada incinmemeleri için düştükleri yere yapılmış, içi kumla doldurulmuş alan

  • kum kamyonu

    Karoser ve diğer mekanik parçaları kum taşımaya uygun bir biçimde düzenlenmiş kamyon

  • kum ocağı

    Yapı işlerinde kullanılacak kumun çıkarıldığı yer

  • kum saati

    Dar bir boğazla birbirine bağlanmış iki cam kaptan oluşan ve üstteki kapta bulunan kumun aşağıya akmasından yararlanılarak zamanı anlamaya, ölçmeye yarayan araç

  • kum taşı

    Kum tanelerinin kaynaşmasıyla oluşmuş bir tür tortul kayaç; kuvarsit

  • kum torbası

    İçine kum doldurulup boks antrenmanlarında kullanılan torba

  • kum çölü

    İnce kumla örtülü çöl

  • kuma

    Erkeğin resmî nikâhlı eşiyle aynı evde yaşayan, nikâhlı olmayan diğer eşi; ortak

  • kuma olmak

    (kadın) evli bir erkeğe eş olmak

  • kumalı

    Kuması olan

  • kumanda

    Elektronik aygıtları belli bir uzaklıktan yönetmeye yarayan kablosuz alet

  • kumanda etmek

    komut vermek

  • kumanda kolu

    Genellikle bilgisayar oyunlarında oyunu yönetebilmek için kullanılan özel bir araç

  • kumanda odası

    Bir etkinliğin yönetildiği bölüm

  • kumandalı

    Kumandası olan

  • kumandan gemisi

    Kumandanın komuta ettiği donanma gemisi

  • kumandanlı

    Kumandanı olan

  • kumandansız

    Kumandanı olmayan

  • kumandansızlık

    Kumandansız olma durumu

  • kumandasız

    Kumandası olmayan

  • Kumandı

    Kuzey Altaylarda yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • kumanya

    Yolculuk için hazırlanan yiyecek; azık

  • kumanyacı

    Kumanya hazırlayan veya dağıtan kimse

  • kumanyacılık

    Kumanyacının yaptığı iş

  • kumar

    Ortaya para koyarak oynanan talih oyunu; oyun, keriz (I)

  • kumar ebesi

    Kumar oynatan kimse veya kumarcı

  • kumar oynamak

    ortaya para koyarak talih oyunu oynamak

  • kumarbaz

    Kumara düşkün, sürekli kumar oynayan; kumarcı, bitirimci

  • kumarbazlık

    Kumarcı olma durumu; kumarcılık, bitirimcilik

  • kumarhane

    Kumar oynanan yer; bitirim yeri, bitirimhane, dükkân

  • kumarhaneci

    Kumarhane işleten kimse

  • kumarhanecilik

    Kumarhanecinin yaptığı iş

  • kumasız

    Kuması olmayan

  • kumaş

    Pamuk, yün, ipek vb.nden makinede dokunmuş her türlü dokuma; güpür

  • kumaş mengenesi

    Yeni dokunmuş veya yıkanmış kumaşların ütülenmek amacıyla içinden geçirildiği silindirik alet

  • kumaşlı

    Kumaşı olan

  • kumaşlı terzi

    Diktiği giysilerin kumaşını da satan terzi; tüccar terzi

  • kumaşsız

    Kumaşı olmayan

  • kumaşsız terzi

    Kumaş satmayıp müşteri tarafından getirilen kumaşla giysi diken terzi

  • kumaşçı

    Kumaş üreten veya satan kimse

  • kumaşçılık

    Kumaşçının yaptığı iş

  • kumbara

    Para biriktirmek için kullanılan, bozuk veya kâğıt para atılan deliği olan, metal, toprak, plastikten yapılmış küçük kap

  • kumcu

    Kum getirip satan kimse

  • kumcul

    Kumlu toprakta yetişen, kumlu toprağı seven (bitki)

  • kumculuk

    Kumcunun yaptığı iş

  • kumda oynamak

    bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek

  • kumkayası

    Sıcak ve ılık denizlerde ve özellikle kayalık yerlerde yaşayan kemikli balık (Neogobius)

  • kumkazan

    Kemirgenlerden, Afrika'nın güneyinde yaşayan bir tür memeli (Bathyergus maritimus)

  • kumkuma

    Küçük testi, çömlek

  • kumlama

    Çam türü ağaçlarda yıl halkaları arasındaki görüntü ayrımını daha da belirtmek için yüzeye, hava basıncından yararlanarak kum püskürtme

  • kumlamak

    Kumla kaplamak veya kum dökmek

  • kumlaştırma

    Kumlaştırmak işi

  • kumlaştırmak

    Kum tanecikleri durumuna getirmek

  • Kumlu

    Hatay iline bağlı ilçelerden biri

  • kumlu

    İçinde kum bulunan; kumsal

  • Kumluca

    Antalya iline bağlı ilçelerden biri

  • kumluk

    Kumu çok olan

  • kumpanya

    Genellikle yabancı sınai, ticari ortaklık

  • kumpas

    Dizicilerin harfleri satır durumuna getirirken içine yerleştirdikleri ayarlanabilir demir yuva

  • kumpas kurmak

    gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak

  • kumpasa dâhil olmak

    hileli bir işe ortak olmak

  • kumpasa gelmek

    hile ile kandırılmak

  • kumpir

    Özel fırında pişirilen iri patatesin içine peynir, mısır, bezelye vb. malzeme konularak yapılan yiyecek

  • kumral

    Koyu sarı veya açık kestane rengi

  • kumrallık

    Kumral olma durumu

  • Kumru

    Ordu iline bağlı ilçelerden biri

  • kumru

    Güvercinler takımından, boynunun yanlarında siyah beyaz benekleri, bazı türlerinin gerdanında siyah bir halka bulunan, güvercinden küçük, boz, renkli bir kuş (Streptopelia)

  • kumru gibi

    kendi dünyasına çekilmiş

  • kumrucu

    Kumru yapan veya satan kimse

  • kumruculuk

    Kumrucunun yaptığı iş

  • kumrugöğsü

    Açık gri renk

  • kumsal

    Kumu olan yer

  • kumsallık

    Kumsal olma durumu

  • kumsu

    Kumu andıran, kuma benzeyen, kum gibi

  • kumsuz

    Kumu olmayan

  • Kumuk

    Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Kumuk Türkçesi

    Kumuk Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kumukça

  • kumul

    Çöllerde veya deniz kıyılarında rüzgârların yığdığı kum tepesi; eksibe

  • kumuç

    Sivrisineğe benzer çok küçük bir tür sinek

  • kunda

    Bir tür büyük ve zehirli örümcek

  • kundak

    Yeni doğmuş çocuğu ilk aylarda sıkıca sarıp sarmalamaya yarayan geniş bez; belek

  • kundak sokmak (veya koymak)

    yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak

  • kundaklama

    Kundaklamak işi

  • kundaklamak

    Bebeği kundağa sarmak

  • kundaklanma

    Kundaklanmak işi; belenme

  • kundaklanmak

    Kundaklama işi yapılmak veya kundaklama işine konu olmak; belenmek

  • kundaklanış

    Kundaklanmak işi

  • kundaklatma

    Kundaklatmak işi; beletme

  • kundaklatmak

    Kundaklama işini yaptırmak; beletmek

  • kundaklayış

    Kundaklamak işi

  • kundaklı

    Kundağı olan

  • kundaksız

    Kundağı olmayan

  • kundakçı

    Yangın çıkarmak için kundak koyan kimse

  • kundakçılık

    Kundakçının yaptığı iş

  • kundura

    Kaba işlenmiş, bağsız, konçsuz ayakkabı

  • kunduracı

    Kundura yapan veya satan kimse

  • kunduracılık

    Kunduracının yaptığı iş

  • kunduru

    Başağı dört sıradan oluşan, bir tür sert, sarı, iyi buğday

  • kunduz

    Kemirgenlerden, kuyruğu geniş ve yassı, art ayak parmaklarının arası perdeli, ağaçları kemirerek beslenen, su kıyılarında yaşayan, yuvalar ve su setleri kuran, postu değerli bir hayvan; kastor (Castor fiber)

  • kungfu

    Kendini savunma temeline dayalı Çin kökenli spor

  • kunt

    Ağır, kalın, dayanıklı ve sağlam

  • kup

    Giysi kesimi, kesimle verilen biçim

  • kupa

    Cam veya seramikten yapılmış, kulplu, büyük bardak

  • kupes

    İzmaritgillerden, ılıman denizlerin sığ kesimlerinde yaşayan, yağlı bir balık (Boops boops)

  • kupkuru

    Çok kuru

  • kupkuru etmek

    çok kurutmak

  • kupkuru kesilmek

    çok kurumak

  • kupkuruluk

    Kupkuru olma durumu

  • kuple

    Bir şarkıyı meydana getiren ve bir nakaratla sona eren bölümlerden her biri

  • kupon

    Piyango biçiminde düzenlenmiş çekilişlerde kesilerek kullanılan basılı parça

  • kupür

    Giyside kesim

  • kur

    Yabancı paraların ulusal para cinsinden değeri

  • kur yapmak

    karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmek, gönlünü kazanmaya çalışmak

  • Kur'an

    İslam dininin temel ilkelerini, Hz. Muhammed’e gönderilen Tanrı buyruklarını içeren, Müslümanların kutsal kitabı; Kur’an-ı Kerim, Kelam-ı Kadim, Mushaf, Mushaf-ı Şerif

  • Kur'an çarpsın!

    karşısındakini dediği şeye inandırmak için edilen yemin

  • kura

    İki veya daha çok aday arasında bir sıralama, bir ayırma yapılacağı zaman her birinde bir tek ad yazılı kâğıtları bir araya getirip karıştırdıktan sonra birini çekerek veya özel bir bilgisayar yazılımıyla adları belirleme; ad çekme

  • kura efradı

    Kura neferleri

  • kura neferi

    Kura çekerek yeni asker olan kimse

  • kura çekmek

    ad çekmek

  • kurabilme

    Kurabilmek işi

  • kurabilmek

    Kurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurabiye

    Un, yağ, badem, fıstık vb. ile yapılan, şekerli küçük çörek

  • kurabiye gibi

    çok gevrek, ağızda dağılıveren (yiyecek)

  • kurabiyeci

    Kurabiye yapan veya satan kimse

  • kurabiyecilik

    Kurabiyecinin yaptığı iş

  • kuracı

    Askere alınacak gençlerin belli olması için onlara kura çektiren subay

  • kurada

    İşe yaramaz, yıpranmış, eskimiş, bozulmuş (eşya)

  • kurak

    Nem tutmayan, çabuk kuruyuveren, çorak (toprak)

  • kurakçıl

    Kurak yerde yetişen, kurak yerden hoşlanan (bitki)

  • kural

    Bir sanata, bir bilime, bir düşünce ve davranış sistemine temel olan, yön veren ilke; kaide, nizam, usul (II)

  • kural dışı

    Kurala uymayan; kurala aykırı, ayrık, müstesna, şaz

  • kural dışılık

    Kural dışı olma durumu; ayrıklık, istisna, müstesnalık

  • kurala aykırılık

    Dil kurallarına aykırı olarak kelime kullanma; kıyasa muhalefet

  • kuralcı

    Kurallara bağlı olan; kaideci

  • kuralcılık

    Kuralcı olma durumu; kaidecilik

  • kurallaşma

    Kurallaşmak işi

  • kurallaşmak

    Kural durumuna gelmek

  • kurallaştırma

    Kurallaştırmak işi

  • kurallaştırmak

    Kural durumuna getirmek

  • kurallı

    Kuralı olan, kurala uygun olan; kaideli, kıyasi

  • kurallı cümle

    Yüklemi sonunda olan cümle; kurallı tümce

  • kurallıca

    Kurallı bir biçimde

  • kurallılık

    Kurallı olma durumu

  • kuralsız

    Kuralı olmayan, kurala uygun olmayan; kaidesiz

  • kuralsızca

    Kuralsız bir biçimde

  • kuralsızlık

    Kuralsız olma durumu; kaidesizlik

  • kuralı

    Kurasını çekmiş, askere gitmeyi bekleyen (asker)

  • kuram

    Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü; nazariyat, nazariye, teori

  • Kurama

    Türkistan'da yaşayan bir topluluk ve bu topluluktan olan kimse

  • kuramcı

    Kuram ortaya koyan kimse, kurama bağlı olan; nazariyatçı, nazariyeci, teorisyen

  • kuramcılık

    Kuramcı olma durumu; nazariyatçılık, nazariyecilik, teorisyenlik

  • kuramlaştırma

    Kuramlaştırmak işi

  • kuramlaştırmak

    Kuram durumuna getirmek

  • kuramsal

    Kuramla ilgili, kuram durumunda bulunan, kuram niteliğinde olan; nazari, teorik, uygulamalı karşıtı

  • kuramsallık

    Kuramsal olma durumu

  • kurander

    Hava akımı, cereyan

  • kurası olmak

    o yıl askerlik çağına girenlerden olmak

  • kurban

    Dinin buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen ve belli özellikleri taşıyan hayvan

  • Kurban Bayramı

    Ay takvimine göre Zilhicce ayının onunda başlayıp dört gün süren ve kurban kesilen dinî bayram, Kurban

  • kurban eti

    Kurbanlık hayvanın kesilip parçalanmış eti

  • kurban etiyle köpek tavlanmaz

    "kimi şeyler, yararlı da olsa herkese verilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kurban etmek

    kurban kesmek

  • kurban gitmek

    suçsuz yere ölmek, zarara uğramak

  • kurban kesmek

    din buyruğunu yerine getirmek için bir hayvanı keserek etini dağıtmak

  • kurban olayım!

    aşırı sevgi ve hayranlık anlatan bir söz

  • kurban olmak

    bir kimse veya bir şey için kendini feda etmek

  • kurban vermek

    can kaybına uğramak

  • kurbanlık

    Kurban edilmek için ayrılmış, kurban edilmeye uygun

  • kurbanlık koyun gibi

    başına geleceklerden habersiz olan

  • kurbanı olmak

    uğruna ızdırap veya büyük üzüntü, sıkıntı çekmek, zarara girmek, ölmek

  • kurbağa

    Kurbağalardan, yumurta ile üreyen, yavruları gelişimlerini durgun sularda tamamladıktan sonra kuyruğu ve solungacı körelerek karada yaşayabilen, sıçrayarak yürüyen ve suda iyi yüzen küçük hayvan

  • kurbağa balığı

    Sıcak ve ılık denizlerde yaşayan, karnı beyazımsı, yanları boz, üstü kahverengi benekli, kurbağaya benzer kemikli balık (Uranoscopus scaber).

  • kurbağa balığıgiller

    Sıcak ve ılık denizlerde yaşayan kemikli balıklar familyası

  • kurbağa otu

    Düğün çiçeğigillerden, kalın sapları grimsi keçe ile örtülü, kesilmiş çimen ve su kütlelerine yakın olan nemli bataklıklarda yetişen bir bitki (Bufonia)

  • kurbağa testi

    Kadının gebe olup olmadığının anlaşılması için idrarının kurbağa karnına şırınga edilmesi yoluyla yapılan test

  • kurbağacık

    Kurbağa yavrusu, küçük kurbağa

  • kurbağalama

    Kurbağanın yüzmesine benzer yatay hareketler yaparak yüzme

  • kurbağalar

    Omurgalı hayvanlardan, amfibyumlar sınıfına giren bir takım; kuyruksuzlar

  • kurbağazehri

    Kurbağazehrigillerden, tatlı sularda yaşayan, beyaz çiçekli, yaprakları yürek biçiminde olan bir süs bitkisi (Hydrocharis)

  • kurbağazehrigiller

    Bir çeneklilerden, bütünü veya bir kesimi su içinde yaşayan, kurbağazehri vb. su bitkilerini içine alan bir familya

  • kurca

    Karıştırma, kaşıma

  • kurca çıbanı

    Kaşıyıp kurcalamaktan azan çıban

  • kurcalama

    Kurcalamak işi

  • kurcalama sivilceyi çıban edersin

    "küçük bir sorunu çok kurcalar, çok deşerseniz başınıza büyük dert açarsınız" anlamında kullanılan bir söz

  • kurcalamak

    Nasıl bir şey olduğunu anlamak için her yerine bakmak; karıştırmak

  • kurcalanma

    Kurcalanmak işi

  • kurcalanmak

    Kurcalama işi yapılmak

  • kurcalanış

    Kurcalanmak işi

  • kurcalatma

    Kurcalatmak işi

  • kurcalatmak

    Kurcalama işini yaptırmak

  • kurcalayabilme

    Kurcalayabilmek işi

  • kurcalayabilmek

    Kurcalama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurcalayış

    Kurcalama işi

  • kurdele

    Geniş ipekli şerit

  • kurdele balığı

    Kurdele balığıgillerden, uzun, yassı vücutlu, pulları çok küçük, kuyruk yüzgeci ipliğe benzeyen, kemikli bir Akdeniz balığı; şerit balığı, flandra balığı (Cepola rubescens)

  • kurdele balığıgiller

    Örnek hayvanı kurdele balığı olan balıklar familyası

  • kurdele kesmek

    tesis veya kuruluşun açılış töreninde gerilen şeridi iyi dileklerle kesmek

  • kurdele takmak

    ilköğretimde belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak

  • kurdeleli

    Kurdelesi olan

  • kurdelesiz

    Kurdelesi olmayan

  • kurdeşen

    Deride çeşitli sebeplerle oluşan kaşıntılı döküntü; ürtiker

  • kurdun adı yaman çıkmış, tilki vardır baş keser

    "öylesine sinsi ve kurnaz kimseler vardır ki adı zalime, haine ve kötüye çıkmış kimselerden daha tehlikelidirler" anlamında kullanılan bir söz

  • kurdun oğlu akıbet kurt olur

    "kişi sonunda kendi karakterini, aslını, düşüncesini atalarına benzer biçimde ortaya koyar" anlamında kullanılan bir söz

  • kurdunu (veya kurtlarını) dökmek (veya kırmak)

    çoktan beri özlediği bir şeyi bol bol yapıp hevesini almak

  • kurdurabilme

    Kurdurabilmek işi

  • kurdurabilmek

    Kurdurma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurdurma

    Kurdurmak işi

  • kurdurmak

    Kurma işini yaptırmak

  • kurdurtma

    Kurdurtmak işi

  • kurdurtmak

    Kurma işini yaptırmak

  • kurgan

    İlk Çağ'da mezar üzerine toprak yığılarak yapılan küçük tepe

  • kurgu

    Bir şeyin zembereğini kurmak için kullanılan araç; anahtar

  • kurgu bilimi

    Teknolojideki gelişmelere göre ileri düzeyde sayılabilecek buluşlara bağlı kalarak gelecekte neler olabileceğini araştıran düşünme yolu

  • kurgucu

    Kurgu işini yapan kimse; montajcı

  • kurguculuk

    Kurgu işini yapma; montajcılık

  • kurgulama

    Kurgulamak işi; montajlama

  • kurgulamak

    Parçaları belli bir plana göre düzenlemek, konuları sıraya sokmak

  • kurgulanma

    Kurgulanmak işi; montajlanma

  • kurgulanmak

    Kurgu durumuna gelmek; montajlanmak

  • kurgulanış

    Kurgulanmak işi

  • kurgulayış

    Kurgulamak işi

  • kurgulu

    Kurgusu olan

  • kurgusal

    Kurgu ile ilgili; düşüntülü, spekülatif

  • kurgusal gerçeklik

    Mekân, zaman, karakter, hikâye vb. kurgu ögeleri ile oluşturulan gerçeklik

  • kurgusuz

    Kurgusu olmayan

  • kurgusuzluk

    Kurgusuz olma durumu

  • kuridite

    Sebzelerin pişirilmeden dilimlenmesiyle hazırlanan, sade veya soslu olarak ana yemeklerden önce sunulan hafif yiyecek

  • kurma

    Kurmak işi; ihdas

  • kurmaca

    Olmadığı hâlde varmış gibi tasarlanmış, kurgulanmış

  • kurmacı

    Kurmacılık yanlısı olan; konstrüktivist

  • kurmacılık

    Resim ve heykelde, eseri geometrik ögeleri ile kurmayı temel alan anlayış; konstrüktivizm

  • kurmak

    Makine, cihaz, mobilya vb.ni oluşturan parçaları birleştirerek bütün durumuna getirmek; monte etmek

  • kurmay

    Harp akademilerine girerek eğitimlerini başarıyla bitirmiş subay; erkânıharp

  • kurmay başkanı

    Ordu, tümen, tugay gibi birliklerde ve askerî akademilerde karargâh subayı

  • kurmaylık

    Kurmay olma durumu; erkânıharplik

  • kurna

    Hamam ve banyolarda musluk altında bulunan, içinde su biriktirilen, yuvarlak, mermer, taş veya plastik tekne

  • kurnalı

    Kurnası olan

  • kurnasız

    Kurnası olmayan

  • kurnaz

    Kolay kanmayan, başkalarını kandırmasını ve ufak tefek oyunlarla amacına erişmesini beceren; hin, hinoğlu

  • kurnazca

    Kurnaza yakışır

  • kurnazlaşma

    Kurnazlaşmak işi

  • kurnazlaşmak

    Kurnaz bir biçimde davranmak; kurnazlık etmek, tilkileşmek

  • kurnazlık

    Kurnaz olma durumu

  • kurnazlık etmek

    kurnazlaşmak

  • kuron

    Korumak için diş üzerine geçirilen metal kaplama

  • kurra hafızı

    Kur’an’ı usulüne uygun okuyan hafız; kurra

  • kurs

    Bir gök cisminin teker biçimde görülen yüzü; çörek

  • kursak

    Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, yiyeceklerin toplandığı torba biçiminde şişkin organ

  • kursaklı

    Kursağı olan

  • kursaksız

    Kursağı olmayan

  • kursağında kalmak

    istenilen bir şey gerçekleşememek, yarım kalmak

  • kursiyer

    Kurs öğrencisi

  • Kurt

    Güney gök kürede, Akrep ile Boğa arasında bulunan takımyıldız

  • kurt

    Köpekgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da yaşayan, postu gri sarı renkli, yırtıcı, etçil memeli hayvan; börü (Canis lupus)

  • kurt ağzı bağlamak

    inanışa göre açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme amacıyla çeşitli uygulamalar yapmak

  • kurt bilimci

    Kurt bilimi ile uğraşan kimse; helmintolog

  • kurt bilimi

    Solucanların yapılarını, yaşayışlarını ve yaptıkları hastalıklarla, bu hastalıklara karşı mücadeleyi anlatan asalak bilimi dalı; helmintoloji

  • kurt dumanlı havayı sever

    kötü niyetli kimselerin ortalıktaki karışıklıklardan yararlandıklarını anlatan bir söz

  • kurt gibi

    işini bilen, girişken (kimse)

  • kurt gibi acıkmak

    çok acıkmak

  • kurt kapanı

    Kurt yakalamak için yapılmış, üzeri çalı ile örtülü çukur

  • kurt kocayınca köpeğin maskarası olur

    "güç ve yeteneğini yitiren insan, basit ve kendini bilmezlerce aşağılanır" anlamında kullanılan bir söz

  • kurt komşusunu yemez

    "bir kişi ne kadar kötü niyetli de olsa yakınlarına dokunmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kurt kuyusu

    Dibine ucu sivri bir kazık çakılmış ve koni biçiminde kazılmış, tuzak olarak kullanılan derin çukur

  • kurt kuş

    Bütün yaratıklar, bütün canlılar

  • kurt köpeği

    Kurt ve köpek kırması bir tür köpek

  • kurt köyünü değiştirir, huyunu değiştirmez

    "kötü kimse yer yurt değiştirse de kötü huylarını değiştirmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kurt mantarı

    Çayır ve meralarda, orman zeminlerinde her mevsim yetişebilen, küre biçimindeki şapkalarından olgunluk aşamasında toz veya duman görünümünde sporlar saçan bazitli mantarların ortak adı; toz mantarı, duman mantarı, puf mantarı, osuruk mantarı (Lycoperdon)

  • kurt masalı

    Birini oyalamak, kendini suçsuz göstermek için ileri sürülen gereksiz, inandırıcı olmayan sözler

  • kurt sineği

    Kurtlara dadanan bir tür sinek

  • kurt yeniği

    Ağaçta kurt tarafından kemirilerek oluşturulan oyuk

  • kurt üzümü

    Ana vatanı Tibet, Nepal ve Himalayalar olan, kışın yapraklarını döken, gövdesi biraz dikenli, odunsu bir çalı

  • Kurtalan

    Siirt iline bağlı ilçelerden biri

  • kurtarabilme

    Kurtarabilmek işi

  • kurtarabilmek

    Kurtarma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurtarma

    Kurtarmak işi; tahlis

  • kurtarma aracı

    Trafikte arızalanan, kaza geçiren aracı yerinde tamir eden veya yerinden kaldırıp istenilen yere götüren özel donanımlı motorlu araç; kurtarıcı

  • kurtarma gemisi

    Deniz trafiğinde arızalanan, kaza geçiren gemi, şilep vb. araçları uygun bir yere çekip götüren özel donanımlı deniz aracı

  • kurtarma kazısı

    Yeni kurulacak olan baraj, göl, yerleşim yerleri vb. yapıların arazileri içinde bulunan, tarihsel değeri olan eserlerin çıkarılması amacıyla yapılan kazı

  • kurtarmacı

    Arızalanan veya kaza yapan araçlara yardımda bulunan kimse

  • kurtarmacılık

    Kurtarmacının işi veya mesleği

  • kurtarmak

    Bir canlıyı bir felaketten, tehlikeden veya zor durumdan uzaklaştırmak

  • kurtarıcı

    Kendi hayatını tehlikeye atarak bir kimseyi, bir topluluğu güç bir durumdan veya yok olmaktan kurtaran kimse, halaskâr

  • kurtarıcılık

    Kurtarıcı olma durumu; halaskârlık

  • kurtarılabilme

    Kurtarılabilmek işi

  • kurtarılabilmek

    Kurtarılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurtarılma

    Kurtarılmak işi

  • kurtarılmak

    Kurtarma işi yapılmak veya kurtarma işine konu olmak

  • kurtarılış

    Kurtarılmak işi

  • kurtarım

    Kurtarma işi

  • kurtarımcı

    Kurtarımcılık yanlısı olan; irredantist

  • kurtarımcılık

    Dil, gelenek, görenek ve çeşitli kültür değerleri bakımından bir birlik gösterdiği hâlde ana yurt dışında kalmış halkın yaşadığı toprakları ana yurt sınırları içine almak düşüncesi; irredantizm

  • kurtarıverme

    Kurtarıvermek işi

  • kurtarıvermek

    Çabucak kurtarmak

  • kurtarış

    Kurtarmak işi

  • kurtayağı

    Kuzey ve Orta Anadolu ormanlarında doğal olarak yetişen, bahçelerde ise çit bitkisi olarak yaygın biçimde yetiştirilen, kışın yaprağını döken, yaprakları karşılıklı dizilmiş, sürgün uçlarında salkım hâlinde açan beyaz renkli ve kokulu çiçekleri, yuvarlak, siyah renkli üzümsü meyveleri olan bir tür çalı (Lycopodium clavatum)

  • kurtayağı tozu

    Kurtayağının sporlu başaklarından elde edilen, hekimlikte kullanılan sarı bir toz

  • kurtağzı

    Gemi ve sandallarda halatın geçmesi için teknenin kenarına tutturulmuş, açık ağız biçiminde metal parça

  • kurtbacağı

    Binanın bir noktasındaki ağırlığı iki tarafa bindirmek için karşılıklı eğik olarak konan payanda

  • kurtbağrı

    Zeytingillerden, yaprakları mızrağa benzer, çiçekleri beyaz, kokulu ve salkım durumunda olan, çit yapmakta kullanılan bir süs bitkisi (Ligustrum vulgare)

  • kurtboğan

    Düğün çiçeğigillerden, yaklaşık bir metre kadar uzayan, dalında üzüm salkımı gibi dizilmiş sarı ve mor çiçekleri olan, çok yıllık zehirli bir bitki; boğan otu, itboğan, kaplanboğan (Aconitum napellus)

  • kurtkıyan

    Afrika'da yaşayan sığırcıkgiller familyasının genel adı

  • kurtla görüşürsen köpeği yanından ayırma

    "saldırgan biriyle karşılaşacak olan kişi, kendisini koruyacak önlemler almalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • kurtla koyun, kılıçla oyun olmaz

    "saldırıcı ile güçsüzün yan yana bulunduğu yerde tehlike vardır" anlamında kullanılan bir söz

  • kurtlandırma

    Kurtlandırmak işi

  • kurtlandırmak

    Kurtlanmasına sebep olmak

  • kurtlanma

    Kurtlanmak işi

  • kurtlanmak

    İçinde veya üzerinde kurt üremek

  • kurtlanış

    Kurtlanmak işi

  • kurtlaşma

    Kurtlaşmak işi

  • kurtlaşmak

    Kurt durumuna gelmek, kurt gibi olmak

  • kurtlu

    İçinde kurt bulunan, kurtlanmış

  • kurtluca

    Ballıbabagillerden, tırmanıcı sarı çiçekleri olan, kokusu sarımsağı andıran, göl, akarsu kıyıları vb. nemli yerlerde yetişen bir bitki; meşecik, yer meşesi, yer palamudu, yer pelidi, susarımsağı

  • kurtluk

    Kurt olma durumu

  • kurtpençesi

    Karabuğdaygillerden, 20-50 santimetre yüksekliğinde, pembe çiçekleri salkım biçiminde, sap ve kökünde bol tanen bulunan çok yıllık otsu bir bitki; çıyancık, kurttırnağı (Polygonum bistorta)

  • kurtsuz

    Kurdu olmayan

  • kurtulabilme

    Kurtulabilmek işi

  • kurtulabilmek

    Kurtulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurtulma

    Kurtulmak işi

  • kurtulmak

    Tehlikeli veya kötü bir durumu atlatmak

  • kurtuluverme

    Kurtuluvermek işi

  • kurtuluvermek

    Ansızın veya çabucak kurtulmak

  • kurtuluş

    Bir şeyden, bir yerden kurtulma; felah, halas, necat, reha

  • kurtuluşlu

    Kurtuluşu olan

  • kurtuluşsuz

    Kurtuluşu olmayan

  • kurtça

    Kurda benzer biçimde

  • kurtçuk

    Bazı hayvanların, özellikle böceklerin yumurtadan çıktıktan sonra, krizalit veya ergin karakterlerini kazanmadan önceki evresi; sürfe, larva

  • kurtçul

    Kurtçuklarla beslenen (hayvan)

  • kuru

    Suyu, nemi olmayan, yaş ve nemli karşıtı

  • kuru başına kalmak

    hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak

  • kuru boya

    Resim yapmaya yarayan çeşitli renklerde olan kalem

  • kuru dere

    Suyu olmayan dere

  • kuru duvar

    Taşların arasına harç konulmadan örülen duvar

  • kuru ekmek

    Katıksız ekmek

  • kuru erik

    Eriğin kurutulmuşu

  • kuru fasulye

    Fasulye bitkisinin tohumu

  • kuru filtre

    Hava içindeki kirleri, bezden torbalar yardımıyla ayıran süzgeç

  • kuru gayret çarık eskitir

    "bir iş rastgele bir çabayla değil amaca doğru planlı bir biçimde yürümekle başarılır" anlamında kullanılan bir söz

  • kuru gürültü

    Gereksiz, önemsiz, sonu alınamayacak söz veya davranış; dan dun, tantana

  • kuru gürültüye pabuç bırakmamak

    bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak

  • kuru hasır (veya kilim) üstünde kalmak

    aç, parasız, evsiz kalmak

  • kuru hava

    Nemi çok az olan hava

  • kuru iftira

    Gerçekle hiçbir ilişiği, hiçbir dayanağı olmayan iftira

  • kuru incir

    Özel olarak güneşte kurutulan incir; burma

  • kuru kafa

    Baş iskeleti

  • kuru kahve

    Kavrulduktan sonra çekilmiş veya dövülmüş kahve

  • kuru kahveci

    Kuru kahve hazırlayıp satan kimse; tahmisçi

  • kuru kahvecilik

    Kuru kahvecinin işi veya mesleği

  • kuru kalabalık

    Hiçbir iş yapmayan insan topluluğu

  • kuru kayısı

    Kayısının kurutulmuşu

  • kuru kemik

    Çok zayıf kimse

  • kuru kuruya

    Kuru olarak, yanında başka bir içecek veya yiyecek olmaksızın

  • kuru kuyu

    Pis suyun toprak altına sızdırılmasında kullanılan, duvarları harçsız kuyu

  • kuru köfte

    Kıyma ve ekmek içi ile yapılıp tavada kızartılan köfte

  • kuru laf

    Gerçekle ilgisi olmayan, değer taşımayan boş söz; kuru söz

  • kuru laf karın doyurmaz

    "boş sözlerle olumlu iş yapılamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kuru meyve

    Yaş meyvenin kurutulmuşu

  • kuru pasta

    Tuzlu veya tatlı, kremasız çörek

  • kuru pil

    Akıntı yapmaması için elektroliti soğurucu bir maddeyle kaplı pil

  • kuru sebze

    Yaş sebzelerin kurutulmuşu

  • kuru sele

    Herhangi bir kimyasal madde kullanmadan, bir kat siyah zeytin bir kat tuzun bir sele veya çuvalın içerisinde harmanlanması yöntemiyle yapılan zeytin

  • kuru soğan

    Toprak altında kalan yumru soğanın kurutulmuşu

  • kuru soğuk

    Yağışsız havadaki sert soğuk

  • kuru tahtada kalmak

    eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak

  • kuru tarım

    Kurak veya yarı kurak bölgelerde, sulama yapmadan tarladan ürün alınması yollarını gösteren tarımsal tekniklerin bütünü; kuru ziraat

  • kuru temizleme

    Kimyasal maddelerle veya buharla giysi, eşya vb.ni temizleme, ütüleme işi

  • kuru temizleyici

    Kuru temizleme yapan kimse; lekeci

  • kuru temizleyicilik

    Kuru temizleyici olma durumu

  • kuru yemiş

    Fındık, fıstık, leblebi gibi yemek dışında yenilen yiyecekler; meyvehoş

  • kuru yemişçi

    Kuru yemiş satan kimse veya kuru yemiş satılan yer

  • kuru yemişçilik

    Kuru yemişçinin yaptığı iş

  • kuru yük

    Kara ve deniz taşıtlarıyla nakledilen katı madde, ticari eşya

  • kuru yük gemisi

    Deniz taşımacılığında katı maddeleri taşıma özelliğine göre imal edilen gemi

  • kuru çay

    Yeşil çay yapraklarının çeşitli işlemlerden sonra satışa hazır biçimi

  • kuru çayır

    Yaz aylarında bitkilerinin çoğunun kuruduğu doğal çayır

  • kuru çeşme

    Suyu çekilmiş çeşme

  • kuru çeşmeden abdest almak

    “gereksiz ve yararsız iş yapmak” anlamında kullanılan bir söz

  • kuru öksürük

    Balgam çıkarılmayan öksürük

  • kuru üzüm

    Haşlanıp ardından güneşte kurutulmak suretiyle hazırlanan iri veya küçük taneli üzüm

  • Kurucaşile

    Bartın iline bağlı ilçelerden biri

  • kurucu

    Bir kurumun, bir işin kurulmasını sağlayan; bani, müessis

  • kuruculuk

    Kurucu olma durumu

  • kuruda kalmak

    deniz alçaldığında gemi karaya oturmak

  • kurukafa

    Tırtılları patates yaprağı yiyen, alt kanatları sarı, üstü kahverengi bir tür kelebek (Acherantia adrophos)

  • kurul

    Bir işi yapmak, yönetmek veya bir kurum ve kuruluşu temsil etmek için görevlendirilmiş kişilerden oluşmuş topluluk; heyet, konsey, asamble

  • kurulabilme

    Kurulabilmek işi

  • kurulabilmek

    Kurulma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurulama

    Kurulamak işi

  • kurulama bezi

    Bulaşıkları yıkadıktan sonra ıslaklığını alıp kurutmak için kullanılan bez

  • kurulamak

    Bir şeyin üzerindeki ıslaklığı gidermek

  • kurulanma

    Kurulanmak işi

  • kurulanmak

    Kurulama işi yapılmak veya kurulama işine konu olmak

  • kurulanış

    Kurulanmak işi

  • kurulayabilme

    Kurulayabilmek işi

  • kurulayabilmek

    Kurulama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurulayış

    Kurulamak işi

  • kurulaşma

    Kurulaşmak işi

  • kurulaşmak

    Kuru duruma gelmek

  • kurulma

    Kurulmak işi

  • kurulmak

    Kurma işine konu olmak veya kurma işi yapılmak

  • kurultay

    Önceden tespit edilen bir alanda konuşmacıların bildiri sunarak katıldığı, belirli aralıklarla düzenlenen bilimsel toplantı; kongre

  • kurulu

    Kurulmuş olan, yerleşmiş, oturmuş

  • kurulu düzen

    Yerleşmiş, içinde bulunulan toplumsal düzen

  • kuruluk

    Kuru olma durumu

  • kuruluş

    Kurulmak işi

  • kuruluşlar bütünü

    Aynı ekonomik etkinliği gerçekleştiren sanayinin tesisler bütünü; kompleks

  • kurum

    Bacalarda biriken kalın is

  • kurum (veya kurumunu) satmak

    kendini büyük ve önemli göstermek

  • kurum kurum kurumlanmak (veya kurulmak)

    kendini büyük ve önemli göstermek

  • kuruma

    Kurumak işi

  • kurumak

    Islaklığını, nemini yitirerek kuru duruma gelmek; kakırdamak

  • kurumlanabilme

    Kurumlanabilmek işi

  • kurumlanabilmek

    Kurumlanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurumlanma

    Kurumlanmak işi

  • kurumlanmak

    Kendini büyük ve önemli göstermek

  • kurumlanış

    Kurumlanmak işi

  • kurumlaşma

    Kurum niteliği kazandırma, kurum niteliği verme

  • kurumlaşmak

    Kurum durumuna gelmek; müesseseleşmek

  • kurumlaştırma

    Kurumlaştırmak işi

  • kurumlaştırmak

    Kurum durumuna getirmek

  • kurumlu

    Kurum (I) tutmuş olan

  • kurumluluk

    Kurumlu olma durumu; dikbaşlılık

  • kurumsal

    Kurumla ilgili

  • kurumsallaşma

    Kurumsallaşmak durumu

  • kurumsallaşmak

    Kurumsal duruma gelmek

  • kurumsallaştırma

    Kurumsallaştırmak işi

  • kurumsallaştırmak

    Kurumlaşmasını sağlamak

  • kurumsuz

    Kurum (I) tutmuş olmayan, kurumu olmayan

  • kurumsuzluk

    Kurumsuz olma durumu

  • kuruntu

    Yanlış ve yersiz düşünce

  • kuruntu etmek

    kötü ihtimalleri düşünüp üzülmek

  • kuruntulu

    Kuruntusu olan (kimse); kuruntucu, evhamlı, vehimli, vesveseci, vesveseli, mütevehhim, müvesvis

  • kuruntululuk

    Kuruntulu olma durumu; kuruntuculuk, vesvesecilik, vesveselilik, vehimlilik, müvesvislik, evhamlılık

  • kuruntusuz

    Kuruntusu olmayan; vesvesesiz, evhamsız

  • kuruntusuzluk

    Kuruntusuz olma durumu; vesvesesizlik, evhamsızlık

  • kuruntuya kapılmak

    boş yere tasalanmak

  • kurunun yanında yaş da yanar

    “beğenilmeyen tutumlarından dolayı cezalandırılan kişilerin yanında bulunan suçsuzlar da suçlular gibi zarar görürler” anlamında kullanılan bir söz

  • kurusıkı

    Yalnız barut doldurulmuş, çekirdeksiz tüfek veya tabanca mermisi

  • kurusıkı atmak

    korkutmak veya yıldırmak amacıyla aslı olmayan söz söylemek

  • kurusıkı atıcı

    Korkutmak veya yıldırmak amacıyla aslı olmayan söz söyleyen

  • kurusıkı atıcılık

    Kurusıkı atıcı olma durumu

  • kurut

    Kurutulmuş süt ürünü

  • kurutabilme

    Kurutabilmek işi

  • kurutabilmek

    Kurutma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurutma

    Kurutmak işi

  • kurutma kabı

    İçinde nemçeker bir kimyasal madde bulunan ve bazı maddeleri kurutmak veya nemlenmelerini önlemek için kullanılan kapaklı cam kap; kurutaç, desikatör

  • kurutma kâğıdı

    Yazıda mürekkebin ıslaklığını gidermek için kullanılan nem emici bir kâğıt türü

  • kurutma makinesi

    Yıkanmış ve sıkılmış çamaşırları sıcak hava içinde döndürerek kurutan araç

  • kurutmak

    Suyunu ve ıslaklığını giderip kuru duruma getirmek

  • kurutmalı

    Kurutma sistemi olan

  • kurutmalık

    Kurutmaya yarar, kurutmak için ayrılmış

  • kurutmaç

    Mürekkebi kurutmak için kullanılan kurutma kâğıdı ve bunun takılı bulunduğu araç

  • kurutucu

    Nemi, ısı veya hava akımıyla uzaklaştırıp içine konulan maddeleri kurutan alet

  • kurutulabilme

    Kurutulabilmek işi

  • kurutulabilmek

    Kurutulması ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kurutulma

    Kurutulmak işi

  • kurutulmak

    Kurutma işi yapılmak veya kurutma işine konu olmak

  • kurutuverme

    Kurutuvermek işi

  • kurutuvermek

    Çabucak kurutmak

  • kurutuş

    Kurutmak işi

  • kuruverme

    Kuruvermek işi

  • kuruvermek

    Çabucak veya kısa zamanda kurmak

  • kuruyabilme

    Kuruyabilmek işi

  • kuruyabilmek

    Kuruma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kuruyasıca

    İşe yaramaz, kötü

  • kuruyuverme

    Kuruyuvermek işi

  • kuruyuvermek

    Çabucak kurumak

  • kuruyuş

    Kurumak işi

  • kuruş

    Liranın yüzde biri değerinde Türk parası

  • kuruşlandırma

    Kuruşlandırmak işi

  • kuruşlandırmak

    Bir listede yer alan her maddenin fiyat tutarını hesap edip belirtmek

  • kuruşluk

    Herhangi bir kuruşa karşılık olan

  • kuruşu kuruşuna

    Tam hesaplanarak; kuruş kuruş

  • kurya

    Vatikan'ı yöneten yürütme ve yargılama organlarının bütünü

  • kurye

    Genellikle elçilik postasını yerine ulaştırmakla görevli kimse

  • kuryelik

    Kuryenin görevi

  • kurçatovyum

    Atom numarası 104, atom ağırlığı 260 olan yapay element (simgesi Ku)

  • kurşun

    Atom numarası 82, atom ağırlığı 207,21, yoğunluğu 11,3 olan, 327,4 °C'de eriyen, yumuşak ve bükülgen, mavimtırak esmer renkte bir element (simgesi Pb)

  • kurşun (veya kurşunu) yemek

    vurulmak

  • kurşun atmak

    silahla mermi atmak

  • kurşun dokunmak

    mermi isabet etmek

  • kurşun dökmek

    halk inanışına göre erimiş kurşunu, hastanın üstünde, içinde su bulunan bir kaba dökerek ortaya çıkan şekillerin yorumuyla nazar, büyü, hastalık vb. şeyleri önlemek, iyileştirmek

  • kurşun erimi

    Merminin ulaşabildiği uzaklık

  • kurşun gibi

    katlanması zor bir biçimde

  • kurşun grisi

    Koyu gri renk

  • kurşun kalem

    İçi grafitli, yazısı kolayca silinebilen, değişik biçimleri olan bir kalem türü

  • kurşun manyağı yapmak

    ölümle tehdit etmek

  • kurşun rengi

    Koyu kül rengi, kurşuni

  • kurşun sıkmak

    silahı ateşlemek, mermi yakmak

  • kurşun tutmak

    kurşuna hedef olmak, kurşun değecek gibi olmak

  • kurşun yağdırmak

    çok sayıda kurşun atmak

  • kurşun yağmuruna tutmak

    çok sayıda ve sürekli kurşun atmak

  • kurşuna dizmek

    verilen ölüm cezasını askerî bir kıtanın attığı kurşunlarla yerine getirmek

  • kurşuncu

    Kurşun satan veya işleyen kimse

  • kurşunculuk

    Kurşuncunun işi veya mesleği

  • kurşungeçirmez

    Ateşli silahlardan atılan mermilerin girmesini engelleyecek yapıda ve özellikte olan (yelek, cam vb.)

  • kurşungeçirmezlik

    Kurşun geçirmez olma durumu

  • kurşuni

    Kurşun rengi

  • kurşunileşme

    Kurşunileşmek işi

  • kurşunileşmek

    Kurşuni bir duruma girmek

  • kurşunlama

    Kurşunlamak işi

  • kurşunlamak

    Kurşunla kaplamak

  • kurşunlanma

    Kurşunlanmak işi

  • kurşunlanmak

    Kurşunlama işine konu olmak

  • kurşunlatma

    Kurşunlatmak işi

  • kurşunlatmak

    Kurşunlama işini yaptırmak

  • kurşunlaşma

    Kurşunlaşmak işi

  • kurşunlaşmak

    Kurşun gibi ağırlaşmak

  • Kurşunlu

    Çankırı iline bağlı ilçelerden biri

  • kurşunlu

    İçinde kurşun elementi bulunan

  • kurşunsu

    Kurşunu andıran, kurşuna benzeyen, kurşun gibi; kurşunumsu

  • kurşunsuz

    Kurşunu olmayan

  • kurşunsuz benzin

    Çevrede kurşun zehirlenmesi meydana getirmemesi için içindeki kurşun bileşiği özel yöntemlerle damıtılmış bir yakıt türü

  • kurşunsuzluk

    Kurşunsuz olma durumu

  • kusabilme

    Kusabilmek işi

  • kusabilmek

    Kusma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kusayazma

    Kusayazmak işi

  • kusayazmak

    Kusacak gibi olmak

  • kuskun

    Hayvanın kuyruğu altından geçirilerek eyere bağlanan kayış

  • kuskunlu

    Kuskunu olan

  • kuskunsuz

    Kuskunu olmayan

  • kuskunu düşük

    Kuskun yeri sağrıdan aşağı olan (at)

  • kuskus

    Un, süt, yumurta, bulgur ile yapılan ufak ve yuvarlak taneler biçiminde kurutulmuş hamur

  • kuskus pilavı

    Kuskus kullanılarak yapılan pilav

  • kuskus çorbası

    Kuskus kullanılarak yapılan çorba

  • kusma

    Kusmak işi; gaseyan, istifra, kay (II), kayetme

  • kusmak

    Midenin içindekini basınçla ağızdan dışarı atmak; boşaltmak, çıkarmak, kayetmek, istifra etmek

  • kusmuk

    Kusulan şey; kusuntu

  • kusturabilme

    Kusturabilmek işi

  • kusturabilmek

    Kusturma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kusturma

    Kusturmak işi

  • kusturmak

    Kusmasına yol açmak

  • kusturucu

    Kısa süre içinde kusmaya sebep olan ilaç

  • kusturuş

    Kusturma işi

  • kusur

    Eksikliği olma durumu

  • kusur aramak

    yanlışını, eksikliğini, elverişsizliğini aramak

  • kusur bulmak

    bir şeyin eksikliğini, özrünü görmek

  • kusur etmek

    yanlışlık yapmak

  • kusur etmemek

    hoş karşılanmayacak bir davranışta bulunmamak

  • kusur işlemek

    yanlış davranışta bulunmak

  • kusura bakmamak (veya kalmamak)

    hoş görmek

  • kusurlu

    Kusuru olan; taksirli

  • kusurluluk

    Kusurlu olma durumu

  • kusursuz

    Kusuru olmayan; mükemmel

  • kusursuz dost arayan dostsuz kalır

    "kusursuz kişi olmadığından, kendisine kusursuz bir dost arayan kimse aradığını bulamaz, dostsuz kalır" anlamında kullanılan bir söz

  • kusursuzluk

    Kusursuz olma durumu

  • kusuverme

    Kusuvermek işi

  • kusuvermek

    Ansızın kusmak

  • kut

    Devlet idaresinde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından sahip olunan üstün güç

  • kutlama

    Kutlamak işi; kutlulama, tebrik, tesit

  • kutlamak

    Mutlu bir olaya sevinildiğini söz, yazı veya armağanla anlatmak; kutlulamak, tebrik etmek

  • kutlanma

    Kutlanmak işi

  • kutlanmak

    Kutlama işi yapılmak, tebrik edilmek

  • kutlanış

    Kutlanmak işi

  • kutlatma

    Kutlatmak işi

  • kutlatmak

    Kutlama işini yaptırmak

  • kutlayabilme

    Kutlayabilmek işi

  • kutlayabilmek

    Kutlama imkânı ve ihtimali bulunmak

  • kutlayış

    Kutlamak işi

  • kutlu gün doğuşundan bellidir

    "mutlu sonuç verecek işler, daha başlangıçta ve aldığı yönden belli olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kutlu olsun

    "uğurlu olsun, bolluk ve iyilik getirsin" anlamında kullanılan bir kutlama sözü

  • kutlulanma

    Kutlulanmak durumu

  • kutlulanmak

    Kutlu duruma gelmek

  • kutluluk

    Kutlu olma durumu

  • kutnu

    Pamuk veya ipekle karışık pamuktan dokunmuş kalın, ensiz kumaş türü

  • kutsal

    Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken; kutsi, mukaddes, mübarek

  • Kutsal Ruh

    Hristiyanlıkta üçlemeyi oluşturanlardan biri

  • kutsallaşma

    Kutsallaşmak işi

  • kutsallaşmak

    Kutsal duruma gelmek

  • kutsallaştırma

    Kutsallaştırmak işi; kutsileştirme

  • kutsallaştırmak

    Kutsal duruma getirmek; kutsamak, kutsileştirmek

  • kutsallaştırış

    Kutsallaştırmak işi

  • kutsallık

    Kutsal olma durumu; kutsiyet, mukaddeslik

  • kutsama

    Kutsamak işi; takdis

  • kutsamak

    Kutlu ve aziz kılmak; takdis etmek

  • kutsanma

    Kutsanmak işi

  • kutsanmak

    Kutsama işi yapılmak

  • kutsileşme

    Kutsileşmek durumu

  • kutsileşmek

    Kutsal duruma gelmek

  • kutsuz

    Uğursuz, kötü, menhus

  • kutsuz kuşun yuvası doğan yanında olur

    "talihsiz kişi, her an kendisine saldıracak güçlü kimselerle yan yana bulunur" anlamında kullanılan bir söz

  • kutsuzluk

    Kutsuz olma durumu

  • kutu

    İnce tahta, mukavva, teneke, plastik vb.nden yapılmış, genellikle kapaklı kap

  • kutu gibi

    küçük fakat kullanışlı ve şirin

  • kutu kutu

    1'den 10'a kadar sayıların gizlice yazılıp tahmin edilmesine dayanan ve iki çocuk arasında oynanan bir oyun

  • kutucu

    Kutu yapan veya satan kimse

  • kutucuk

    Küçük kutu

  • kutucuklu

    Kutucuğu olan

  • kutucuksuz

    Kutucuğu olmayan

  • kutuculuk

    Kutucunun işi

  • kutulama

    Kutulamak işi

  • kutulamak

    Kutuya yerleştirmek, kutuya koymak

  • kutulanma

    Kutulanmak işi

  • kutulanmak

    Kutulama işi yapılmak

  • kutulanış

    Kutulanmak işi

  • kutulayış

    Kutulamak işi

  • kutulu

    Kutusu olan

  • kutulu telefon

    Halkın kullanımına sunulan, para, jeton veya manyetik özelliği olan, kartla çalışan telefon; ankesörlü telefon

  • kutup

    Yer yuvarlağının, Ekvator'dan en uzak olan yer ekseninin geçtiği varsayılan iki noktasından her biri

  • kutup engel

    Bir pilde elektromotor kuvveti düşüren polarma olayına karşı gelmek ve elektrik akımının durmasını önlemek için kullanılan kimyasal maddelerden her biri

  • kutup girdabı

    Kuzey Kutbu’nun etrafında dolanan uğultulu hava akışı

  • kutup iklimi

    Sıcaklığın yıl boyunca 0 ºC'nin altında, yağışın az ve kar biçiminde olduğu bir iklim türü

  • Kutup Yıldızı

    Gök kürenin kutbuna en yakın olan Küçükayı denilen takımyıldızın en ucunda bulunan, kuzeyi belirleyen durağan yıldız; Demirkazık, Kuzey Yıldızı

  • kutupbaşı

    Araç akülerindeki artı ve eksi kutupların baş kısmı

  • kutuplanma

    Kutuplanmak işi; polarizasyon

  • kutuplanmak

    İki kutupta toplanmak

  • kutuplaşma

    Kutuplaşmak işi

  • kutuplaşmak

    Bir toplulukta düşünce, görüş, sosyal ve siyasal konum ve tavır olarak iki karşıt grupta yoğunlaşmak

  • kutuplaştırma

    Kutuplaştırmak işi

  • kutuplaştırmak

    Kutuplaşma işini yaptırmak

  • kutupsal

    Kutupla ilgili

  • kutupsallık

    Kutupsal olma durumu

  • kutur

    Daire ve kürede çap

  • kuut

    Namazın oturularak kılınan kısmı

  • kuvars

    Billurlaşmış silisin doğada çok yaygın bir türü

  • kuvarslı

    İçinde kuvars bulunan

  • kuvarssız

    İçinde kuvars olmayan

  • Kuvayımilliye

    Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanların İzmir'i işgal etmeleri ve Anadolu'da ilerlemeleri üzerine kurulan ve onlara karşı savaşan millî teşkilat

  • kuver

    Lokantalarda yemeklerin servisinden önce masaya serilen örtü

  • Kuveytli

    Kuveyt’te yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kuvve

    Düşünce, niyet

  • kuvveden fiile çıkarmak

    düşünülen, tasarlanan şeyi gerçekleştirmek

  • kuvvet

    Fiziksel güç; tüvan

  • kuvvet almak

    herhangi bir yardımla gücü artmak, kuvvetlenmek

  • kuvvet bulamamak

    cesaret edememek

  • kuvvet komutanları

    Kara, deniz, jandarma ve hava kuvvetleri komutanlarına toplu olarak verilen ad

  • kuvvet macunu

    İçindeki maddeler dolayısıyla cinsel gücü artıran karışım

  • kuvvet vermek

    bir konuya çok önem vermek

  • kuvvet çifti

    Birbirine paralel ters yönde ve eşit ağırlıkta iki kuvvetin oluşturduğu kuvvet takımı

  • kuvvetini toplamak

    gücünü artırmak, kuvvetlenmek

  • kuvvetle

    Güçlü ve sağlam bir biçimde

  • kuvvetle muhtemel

    büyük olasılıkla

  • kuvvetlendirici

    Fiziksel gücü artıran

  • kuvvetlendiriş

    Kuvvetlendirmek işi

  • kuvvetlendirme

    Kuvvetlendirmek işi

  • kuvvetlendirmek

    Fiziksel gücünü artırmak

  • kuvvetlenebilme

    Kuvvetlenebilmek işi

  • kuvvetlenebilmek

    Kuvvetlenme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kuvvetleniş

    Kuvvetlenmek işi

  • kuvvetlenme

    Kuvvetlenmek işi

  • kuvvetlenmek

    Fiziksel gücü artmak

  • kuvvetli

    Gücü çok olan, zorlu, şiddetli

  • kuvvetli rüzgâr

    Rüzgâr çizelgesinde hızı 22-27 deniz mili olan ve kuvveti 6 ile gösterilen rüzgâr

  • kuvvetlice

    Oldukça kuvvetli

  • kuvvetlilik

    Kuvvetli olma durumu

  • kuvvetsiz

    Fiziksel gücü olmayan

  • kuvvetsizce

    Kuvvetsiz bir biçimde

  • kuvvetsizlik

    Kuvvetsiz olma durumu

  • kuvvetten düşmek

    gücü azalmak

  • kuvvetölçer

    Döner bir makinenin çıkış kuvvetini ölçmekte kullanılan aygıt; dinamometre

  • kuvöz

    Özellikle erken veya yeni doğmuş bebeklerin, zarar verebilecek dış etkenlerden korunması amacıyla içine yerleştirildiği, belirli sıcaklığın ve nemin özel olarak oluşturulduğu, şeffaf, kapalı aygıt; yaşanak

  • kuymak

    Mısır ununun erimiş tereyağıyla kavrulması, su eklenmesi, bir miktar peynir katılması ve bir süre kaynatılmasıyla elde edilen yemek

  • kuyruk

    Hayvanların çoğunda, gövdenin sonunda bulunan, omurganın uzantısı olan uzun ve esnek organ

  • kuyruk acısı

    Hınç, alınacak öç

  • kuyruk kemiği

    Omurganın alt ucunda bulunan, kuyruk sokumu kemiği ile eklemlenen, önden arkaya doğru yassı, üçgen biçiminde kemik

  • kuyruk olmak

    arka arkaya dizilmek, sıralanmak

  • kuyruk sallamak

    yaltaklanmak

  • kuyruk sokumu

    İnsanda omurganın alt ucunun bitim yeri; pöçük

  • kuyruk sokumu kemiği

    Omurganın bitiminde, beş kuyruk omurunun kaynaşmasından oluşan, üçgen biçiminde kemik; uca (I), pöç

  • kuyruk yapmak

    uzun ve peş peşe bir sıra oluşturmak

  • kuyruk yağı

    Bazı koyun türlerinin kuyruğundan elde edilen yağ

  • kuyruk çekmek

    göz ucundan şakağa doğru kalem veya sürme ile çizgi çekmek

  • kuyrukkakan

    Kara tavukgillerden, böcek ve meyve ile beslenen küçük ötücü bir kuş (Saxicola)

  • kuyruklu

    Kuyruğu olan

  • kuyruklu kelebek

    Kanatları siyah benekli sarı renkte bir Avrupa kelebeği (Papillio machaon)

  • kuyruklu kurbağa

    Yumurtadan yeni çıkmış ve evrim geçirmemiş yavru kurbağa

  • kuyruklu piyano

    Duvar piyanosu gibi dik olmayan, gövdesi üç ayak üstünde yatık bir durumda bulunan piyano

  • kuyruklu yalan

    Çok büyük yalan

  • kuyruklu yıldız

    Güneş çevresinde büyük bir elips veya bir parabol yörüngede dolaşan, Güneş'e yaklaştığında yüzeyinde ortaya çıkan gazların ve tozların oluşturduğu kuyruk denilen ışıklı bir uzantısı olan gök cismi; kirlikartopu

  • kuyruklu yıldız başı

    Kuyruklu yıldızın önde giden yuvarlak parçası

  • kuyruklu yıldız saçı

    Kuyruklu yıldız çekirdeğini saran ışıklı gaz yuvarı

  • kuyruklu yıldız çekirdeği

    Kuyruklu yıldız başının ortasında yıldıza benzeyen parlak nokta

  • kuyruklular

    Omurgalı hayvanlardan, amfibyumlar sınıfının, vücut ve kuyrukları uzun, bacakları zayıf, birçok semender türünü içine alan bir alt takımı; urodel

  • kuyruksallayan

    Kuyruksallayangillerden, kanatları ve vücudunun üst bölümü kül rengi, alt bölümü sarı olan, uzun kuyruklu, küçük, ötücü kuş; yont kuşu (Motacilla)

  • kuyruksallayangiller

    Kuyruksallayan, incir kuşu vb. ötücü kuşları içine alan familya

  • kuyruksuz

    Kuyruğu olmayan

  • kuyrukçu

    Sorgulamadan bir kişinin, düşüncenin vb.nin peşinden giden (kimse)

  • kuyrukçuluk

    Kuyrukçu olma durumu

  • kuyruğa girmek

    ayakta arka arkaya durulan diziye girmek

  • kuyruğu dik tutmak

    zor ve zayıf anlarında bile güçlü görünmeye çalışmak

  • kuyruğu dikmek

    hayvan koşmaya başlamak

  • kuyruğu kıstırmak

    içinden çıkılamaz bir duruma düşmek

  • kuyruğu sıkışmak (veya kapana kısılmak)

    çok zor durumu düşmek

  • kuyruğu titretmek

    ölmek

  • kuyruğuna basmak

    birini incitip saldırıda bulunmasına yol açmak, tahrik etmek

  • kuyruğuna teneke bağlamak

    biriyle aşırı derecede alay etmek

  • kuyruğunu kısmak

    korkup sinmek

  • kuyruğunu kıstırmak

    birini güç bir duruma düşürmek

  • kuyruğunu tava sapına çevirmek

    haddini bildirmek, gereken dersi vermek

  • kuytu

    Issız, sessiz ve göze çarpmayan, tenha (yer)

  • kuytuluk

    Kuytu olma durumu

  • kuyu

    Su katmanına varıncaya kadar derinliğine kazılan, genellikle silindir biçiminde, çevresine duvar örülen, suyundan yararlanılan çukur

  • kuyu anası

    Öcü, umacı

  • kuyu açmak

    kuyu yapmak

  • kuyu bileziği

    Su kuyusunun ağzına oturtulan silindir biçiminde taş

  • kuyu fındığı

    Yeşilken toprağa gömülerek ayrı bir çeşni verilen fındık

  • kuyu gibi

    çok derin (yer)

  • kuyu kebabı

    Toprak altında özel olarak kazılıp hazırlanmış kuyuda pişirilen çebiç veya kuzu etinden yapılan kebap

  • kuyu suyu

    Kuyudan çıkarılan, genellikle sulamada kullanılan su

  • kuyu suyu gibi

    tatsız ve lezzetsiz içecek

  • kuyu topuğu

    Kuyunun yapısını, kuyu başındaki tesisleri, çökme sırasında oluşabilecek hasara veya zarara karşı korumak amacıyla kuyu çevresinde bırakılan güvenlik topuğu

  • Kuyucak

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • kuyucu

    Kuyu kazmayı iş edinmiş kimse

  • kuyuculuk

    Kuyucunun yaptığı iş

  • kuyudan adam çıkarmak

    olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak

  • kuyudat

    Resmî defterdeki kayıtlar

  • kuyum

    Değerli metal ve taşlardan yapılmış süs eşyası

  • kuyumcu

    Değerli metal ve taşlardan bilezik, küpe vb. süs eşyası yapan veya satan kimse; mücevherci, cevahirci

  • kuyumcu terazisi

    Hassas terazi

  • kuyumculuk

    Kuyumcunun işi ve zanaatı; mücevhercilik, cevahircilik

  • kuyusunu kazmak

    birinin yıkımına çalışmak, kötü duruma düşmesini istemek

  • kuz

    Gölgede kalan (yan)

  • kuzen

    Birine göre teyze, dayı, amca ve halanın erkek çocuğu

  • kuzenlik

    Kuzen olma durumu

  • Kuzey

    Ekvator’un kuzey tarafında bulunan ülkeler veya uygarlıklar bölgesi

  • kuzey

    Bulunulan yerde sağa doğu, sola batı alındığında yüzün dönük olduğu yön; şimal, güney karşıtı

  • Kuzey Kutbu

    Ekvator’un kuzey tarafında yer alan kutup bölgesi

  • kuzey noktası

    Dünya ekseninin kuzey ucunun gök küreyi deldiği kabul edilen noktası

  • kuzey yarım küre

    Yerkürenin Ekvator’dan Kuzey Kutbu’na kadar olan kesimi; kuzey küre

  • kuzeybatı

    Kuzeyle batı arasındaki yön

  • kuzeydoğu

    Kuzeyle doğu arasındaki yön

  • Kuzeyli

    Kuzey ülkeleri halkından olan (kimse); Şimalli

  • kuzgun

    Ötücü kuşlar takımının kargagiller familyasından, kırlarda, tarlalarda, fundalık yerlerde bulunan, ekinlere zararlı böcekleri ve kemirgenleri yok eden, tüyleri siyah renkte olup mavi renkte parlayan bir tür kuş; karakarga (Corvus corax)

  • kuzgun gibi

    çok kara, çok koyu

  • kuzguna yavrusu şahin (veya Anka veya güzel) görünür

    "herkesin kendine ait olan şey çirkin de olsa gözüne güzel görünür" anlamında kullanılan bir söz

  • kuzguncuk

    Hapishane kapılarındaki demir kafesli pencere

  • kuzguni

    Çok koyu, kara

  • kuzguni siyah

    Çok koyu, kara renk

  • kuzgunkılıcı

    Süsengillerden, uzun, ensiz ve sivri yapraklı bir süs bitkisi; glayöl (Gladiolus illyricus)

  • kuzin

    Birine göre teyze, dayı, amca ve halanın kız çocuğu

  • kuzine

    Hem ısıtmaya hem de üzerinde veya fırınında yemek pişirmeye yarayan büyük mutfak sobası

  • kuzu

    Koyun yavrusu

  • kuzu dişi

    Süt dişi

  • kuzu dolması

    Kuzunun içine pilav doldurularak yapılan yemek; kuzu sarması

  • kuzu eti

    Kuzunun kesilip parçalanmış eti

  • kuzu gibi

    çok uysal

  • kuzu gibi olmak

    uslanmak, sessizleşmek, sakinleşmek

  • kuzu kapama

    Kemikli kuzu etinin, arpacık soğanı, yeşil soğan, havuç, dereotu ile birlikte ağır ateşte pişirilmesiyle yapılan bir yemek türü

  • kuzu kapı

    Büyük bir kapının içinde veya yanında bulunan küçük kapı; kuzuluk, kuzu kapısı, kuzuluk kapısı, yavru kapı

  • kuzu kesilmek

    uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak

  • kuzu kestanesi

    Yabani ağaçlardan elde edilen, küçük, lezzetli bir tür kestane

  • kuzu kuzu

    Hiç ses çıkarmadan, karşı gelmeden, uysal bir biçimde

  • kuzu postuna bürünmek

    karşısındakini aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek

  • kuzu sarmaşığı

    Boyu 3 metre kadar olabilen, tırmanıcı, beyaz sütlü, çok yıllık ve otsu bir bitki (Canvolvulus arvensis)

  • kuzu çevirmek

    kuzunun gövdesini şişe geçirip ateş korunun üzerinde çevirerek pişirmek

  • kuzu ıspanak

    Genellikle Ege Bölgesi'nde yetişen, küçük yapraklı, taze ıspanak

  • kuzucuk

    Küçük kuzu

  • kuzugöbeği

    İğne yapraklı ağaçların bulunduğu ormanların açıklıklarında, su ve yol kenarlarında ilkbahar aylarında yetişen, gözeneklerle kaplı gövdesi huni biçimde, asklı bir tür mantar (Morchella esculenta)

  • kuzukulağı

    Karabuğdaygillerden, nemli yerlerde yetişen, yaprakları salata olarak kullanılan, çiçekleri iki evcikli ve kırmızımtırak bir bitki; ekşikulak (Rumex acetosa)

  • kuzulama

    Koyun yavrulama

  • kuzulamak

    Koyun yavrulamak

  • kuzulaşma

    Kuzulaşmak işi

  • kuzulaşmak

    Kuzu gibi uysal ve zararsız duruma gelmek

  • kuzulu

    Kuzusu olan (koyun)

  • kuzuluk

    Kuzu barınağı, ağıl

  • kuzum!

    yalvarma veya dikkat çekme anlamları taşıyan bir seslenme sözü

  • kuzuya dönmek

    uysallaşmak, sakinleşmek

  • kuçma

    Kuçmak işi

  • kuçmak

    Cinsel ilişkide bulunmak

  • kuçu kuçu

    Köpekleri çağırmak için kullanılan bir seslenme sözü

  • kuçukuçu

    Çocuk dilinde köpek

  • kuğu

    Perde ayaklılardan, yaban ve evcil türleri bulunan, çok uzun ve kıvrık boyunlu, geniş gagalı, geniş kanatlı bir su kuşu (Cygnus olor)

  • kuğu gibi

    ince uzun, narin (boyun)

  • kuğurdama

    Kuğurdamak işi

  • kuğurdamak

    Güvercin, kumru vb. dem çekmek, ötmek

  • kuş

    Yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcakkanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak adı

  • kuş bakışı

    Yüksek bir yerden aşağıya doğru, bütün genişliği içine alacak biçimde bakış

  • kuş beyinli

    Akılsız, aptal

  • kuş beyinlilik

    Kuş beyinli olma durumu

  • kuş bilimci

    Kuş bilimi uzmanı; ornitolog

  • kuş bilimi

    Kuşları inceleyen bilim; ornitoloji

  • kuş dili

    Genellikle çocukların kelimelerin başına veya hecelerin arasına başka heceler ekleyerek oluşturdukları bir konuşma türü

  • kuş evi

    Kuşların barınmalarını ve korunmalarını sağlamak için saray, köşk, cami, medrese vb. konutların duvarlarına veya bahçelerindeki büyük ağaçların dallarına özel olarak yapılan yuva

  • kuş gibi

    çok hafif

  • kuş gibi (veya kadar) yemek

    çok az yemek

  • kuş gibi uçup gitmek (veya uçmak)

    çok kısa süren bir hastalıkla ölmek

  • kuş gibi çırpınmak

    çaresizlik içinde telaşlı davranmak

  • kuş gribi

    Bir virüsün sebep olduğu, kanatlı hayvanlarla yakın teması olan insanlara geçen bulaşıcı ve öldürücü hastalık

  • kuş iğdesi

    İğdegillerden, 60-80 yıl ömürlü, zeytin yaprağını andıran, ince yapraklı, dikenli, meyveleri zeytin iriliğinde, dekoratif amaçlı olarak yetiştirilen bir ağaç (Elaeagnus angustifolia)

  • kuş kadar canı olmak

    küçük, cılız, güçsüz bir yaratık olmak

  • kuş kafesi

    Kuşun içinde barındırıldığı yuva

  • kuş kafesi gibi

    ufak ve güzel (yapı)

  • kuş kanadına kira istemez

    "kişi, kendi işi için zaten harcayacağı çabadan dolayı başkasından karşılık beklemez" anlamında kullanılan bir söz

  • kuş kanadıyla gitmek

    çok hızlı gitmek

  • kuş kirazı

    Gülgillerden, yaprak açmadan önce beyaz çiçek veren, kaplamacılıkta kullanılan yabani ağaç; ılgıncar, gelinfeneri (Cerasus padus)

  • kuş lastiği

    Sapan

  • kuş mu konduracak?

    "yapacağı şey görülmemiş bir sanat eseri mi olacak?" anlamında kullanılan bir söz

  • kuş otu

    Yol kenarları, duvar dipleri ve bahçelerde yetişen bir yıllık ve otsu bir bitki (Stellaria media)

  • kuş sütü

    Her türlü yiyeceğin bulunduğu yerde eksik bir şey bulunmadığını anlatmak için kullanılan bir söz

  • kuş sütü ile beslemek

    eksiksiz, özenli bir biçimde beslemek

  • kuş sütünden başka her şey var

    "her türlü yiyecek var" anlamında kullanılan bir söz

  • kuş tüyü

    Yatak, yorgan, yastık doldurmaya yarayan bazı kuşların tüyü

  • kuş tüyü gibi

    çok yumuşak (oturacak, yatacak yer)

  • kuş uçmaz, kervan geçmez

    kimsenin uğramadığı ıssız ve sapa

  • kuş uçurmamak (veya uçurtmamak)

    hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek

  • kuş uçuşu

    İki nokta arasında doğrultu yönünde alınan mesafe; kuş uçumu

  • kuş vardır eti yenir, kuş vardır et yedirilir

    "öyle kişiler vardır ki acımadan en ağır işte kullanılır, öyle kişiler de vardır ki iş gördürmek şöyle dursun onlara hizmet edilir"

  • kuş yemi

    Kuşlara yedirilen çeşitli tahıl taneleri; dane

  • kuş yuvası

    Kuşun içinde barındığı yer; aşiyan

  • kuş üzümü

    Pilav, dolma vb. yemeklerde kullanılan, siyah, çok ufak taneli, çekirdeksiz bir tür üzüm

  • kuşa benzemek (veya dönmek)

    bir şey düzeltilmek istenirken komik veya biçimsiz bir duruma gelmek

  • kuşa kafes lazım, boruya nefes

    "bir şeyden yararlanmak için kullanılacak araç, onun niteliğine uygun olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • Kuşadası

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • kuşak

    Bele sarılan uzun ve enli kumaş

  • kuşak bağlama

    Düğün sırasında baba veya başka bir aile büyüğü tarafından gelinin beline kırmızı kurdele dolama; kemer bağlama

  • kuşaklama

    Kuşaklamak işi

  • kuşaklamak

    Kuşaklarla sağlamlaştırmak

  • kuşaklanma

    Kuşaklanmak durumu

  • kuşaklanmak

    Kuşaklama işine konu olmak

  • kuşaklı

    Kuşağı olan

  • kuşaksız

    Kuşağı olmayan

  • kuşanabilme

    Kuşanabilmek işi

  • kuşanabilmek

    Kuşanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kuşandırma

    Kuşandırmak işi

  • kuşandırmak

    Kuşanma işini yaptırmak

  • kuşane

    Özellikle kuş etlerini pişirmekte kullanılan, yayvan, küçük tencere

  • kuşanma

    Kuşanmak işi

  • kuşanmak

    Beline kuşak, kılıç, kemer vb. şeyler bağlamak; takmak

  • kuşantı

    Giyecek, kuşanılacak şey

  • kuşanılma

    Kuşanılmak işi

  • kuşanılmak

    Kuşanma işi yapılmak

  • kuşanış

    Kuşanmak işi

  • kuşatabilme

    Kuşatabilmek işi

  • kuşatabilmek

    Kuşatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kuşatma

    Kuşatmak işi

  • kuşatmak

    Çevresini sarmak; çevrelemek, çevirmek, sarmak, abluka etmek, ablukaya almak, ihata etmek, muhasara etmek

  • kuşatılma

    Kuşatılmak işi

  • kuşatılmak

    Kuşatma işi yapılmak

  • kuşatış

    Kuşatmak işi

  • kuşbaz

    Süs kuşları yetiştiren kuş meraklısı kimse

  • kuşbazlık

    Kuşbazın yaptığı iş

  • kuşbaşı

    Küçük bir kuşun başı büyüklüğünde doğranmış (et vb.)

  • kuşbaşılı

    İçinde kuşbaşı et olan

  • kuşburnu

    Çalılık ve ormanlık alanlarda yetişen, soluk pembe renkte çiçekler açan bir ağaç, yaban gülü ağacı (Rosa canina)

  • kuşdili

    Bir tür dişbudak

  • kuşe

    Kalın, ağır gramajlı parlak, düzgün, pürüzsüz, kaygan bir tür kâğıt; kaymak kâğıdı, kuşe kâğıdı, papyekuşe

  • kuşekmeği

    Turpgillerden, çorak yerlerde yetişen, beyaz veya mor çiçekli, eskiden hekimlikte kullanılmış olan otçul bir bitki; çobandağarcığı (Thlaspi)

  • kuşet

    Gemi veya trende yatak

  • kuşetli

    Kuşeti olan

  • kuşetsiz

    Kuşeti olmayan

  • kuşgömü

    Pastırmanın fileto bölümü

  • kuşgözü

    Ev, villa vb. konutların çatı katlarını aydınlatmaya yarayan küçük pencere

  • kuşhane

    İçinde süs kuşları beslenilen ve üretilen küçük oda veya büyük kafes

  • kuşkanadı

    Göz akı zarının göz bebeğine doğru bir ok ucu biçiminde ilerlemesi

  • kuşkonmaz

    Zambakgillerden, uç dalları yapraksı görünüşte, toprak altı kök saplarından çıkan taze sürgünleri yenen bir bitki (Asparagus officinalis)

  • kuşku

    Bir kimse veya olay hakkında yeterli ve kesin bilgiye sahip olmamakla birlikte bazı belirti ve sezgilerle oluşan olumsuz düşünce; ikircik, ikircim, işkil, şüphe, acaba, güman, şek, küşüm

  • kuşku beslemek (veya duymak)

    kuşkulanmak

  • kuşku uyanmak

    kuşku oluşmak

  • kuşku yok

    ''başka türlü olamaz'' anlamında kullanılan söz.

  • kuşkucu

    Açık bir biçimde kanıtlanmamış her şeyden kuşkulanan; ikircikli, ikircimli, işkilli, pimpirik, pimpirikli, şüpheci

  • kuşkuculuk

    Kuşkucu olma durumu; ikirciklik, ikirciklilik, ikircimlik, işkillilik, şüphecilik

  • kuşkulanabilme

    Kuşkulanabilmek işi; şüphelenebilme

  • kuşkulanabilmek

    Kuşkulanma ihtimali veya imkânı bulunmak; şüphelenebilmek

  • kuşkulandırma

    Kuşkulandırmak işi; işkillendirme, şüphelendirme

  • kuşkulandırmak

    Kuşkuya düşürmek, kuşkulanmasına yol açmak; gıcıklamak, işkillendirmek, şüphelendirmek

  • kuşkulanma

    Kuşkulanmak işi; huylanma, ikirciklenme, işkillenme, pirelenme, küşümlenme, şüphelenme

  • kuşkulanmak

    Bir kimse veya olay hakkında yeterli ve kesin bilgi sahibi olamamakla birlikte bazı belirti ve sezgilere dayanarak olumsuz düşünceler içinde bulunmak; huylanmak, ikirciklenmek, işkillenmek, pirelenmek, küşümlenmek, şüphelenmek

  • kuşkulanış

    Kuşkulanmak işi; şüpheleniş

  • kuşkulu

    Kuşku duyan, kuşku içinde bulunan; huylu, şüpheli

  • kuşkululuk

    Kuşkulu olma durumu; şüphelilik

  • kuşkusu kalmamak

    bir konuda her şeyi bilmek, şüphe duymamak

  • kuşkusuz

    Kuşkusu olmayan; şüphesiz

  • kuşkusuzluk

    Kuşkusuz olma durumu; şüphesizlik

  • kuşkuya düşmek

    kuşkulanmak

  • kuşlak

    Av kuşları bol olan yer

  • kuşlar

    Çok hücreli hayvanlardan, omurgalıların geniş bir sınıfı

  • kuşlokumu

    Yumurta, un ve şekerle yapılan bir kurabiye türü

  • kuşluk

    Günün sabahla öğle arasındaki saatleri

  • kuşluk namazı

    Kuşluk vaktinde kılınan namaz

  • kuşluk yemeği

    Kuşluk saatlerinde yenilen yemek

  • kuşmar

    Kuş avlamak için hazırlanmış tuzak, kuş tuzağı

  • kuşu kuşla avlarlar

    "elde edilmek istenen kimse, daha önce elde edilmiş kimse aracılığıyla tuzağa düşürülür" anlamında kullanılan bir söz

  • kuşun kanadıyla haber salmak

    en hızlı bir biçimde haber vermek

  • kuşyemi

    Buğdaygillerden, durgun sularda yetişen bir bitki (Phalaris canariensis)

  • kuşça

    Kuşa benzeyen

  • kuşçu

    Süs kuşları yetiştirip satan kimse

  • kuşçubaşı

    Kuşçulardan sorumlu olan üst görevli

  • kuşçuluk

    Kuşçunun işi

  • Kâbe

    Mekke'de bulunan, Müslümanlarca kıble olarak kabul edilen, hac ve umre ibadeti yapılırken tavaf edilen kutsal yer

  • kâbus

    Acı, sıkıntı, korku veren olay

  • kâbus basmak (veya çökmek)

    kötü rüya görmek

  • kâbus görmek

    korkulu rüya görmek

  • kâbuslu

    Karabasan dolu, sıkıntılı ve korkulu

  • kâbussuz

    Kâbusu olmayan

  • kâbına varamamak (veya erememek veya yetişememek)

    değerce birinden pek aşağı olmak, seviyesine yetişememek

  • kâffesi

    Bütünü, hepsi, tamamı

  • kâfi

    "Yeter, yetişir, artık istemez" anlamlarında bir seslenme sözü

  • kâfi gelmek

    yetmek, yetişmek

  • kâfir

    Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse

  • kâfiristan

    Kâfir ülkesi, Müslüman olmayanların yaşadığı yer

  • kâfirleşme

    Kâfirleşmek durumu

  • kâfirleşmek

    Kâfir gibi olmak

  • kâfirlik

    Kâfir olma durumu

  • kâfur

    Kâfur ağacından elde edilen, hekimlikte kullanılan, beyaz ve yarı saydam, kolaylıkla parçalanan, güzel kokulu bir madde; kâfuru

  • kâfur ağacı

    Defnegillerden, Uzak Doğu'da yetişen, kâfur elde edilen ağaç (Cinnamonum camphora)

  • kâfur ruhu

    Kâfur maddesinin özü

  • kâgir

    Taş veya tuğladan yapılan (yapı); kârgir

  • kâhin

    Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse

  • Kâhta

    Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri

  • kâhya

    Konak, çiftlik vb. yerlerde türlü işleri yapmakla görevli kimse

  • kâhyalık

    Kâhya olma durumu

  • kâhyalık etmek

    kâhyalık görevinde bulunmak

  • kâin

    Bulunan, olan

  • kâkül

    Alna düşen kısa kesilmiş saç; perçem

  • kâküllü

    Kâkülü olan

  • kâm

    Bir şeyden alınan zevk, mutluluk, tat

  • kâm almak

    bir şeyden olabildiğince zevk almak, keyfini çıkarmak

  • kâmilen

    Büsbütün, toptan

  • kânun

    Eski takvimde aralık ve ocak ayları için kullanılan ortak isim

  • kâr

    Alışveriş işlerinin sağladığı para kazancı; getiri

  • kâr bırakmak

    kazanç getirmek

  • kâr etmek

    kazanç elde etmek, yarar sağlamak

  • kâr etmemek

    yararı olmamak, etki yapmamak

  • kâr getirmek

    bir şey para kazandırmak

  • kâr haddi

    Kazancın sınırı

  • kâr koymak

    bir şeyin maliyet fiyatı üzerine kâr payını katmak, kazanç koymak

  • kâr marjı

    Ortaklıkların ürünlerini satışta göz önünde tuttukları kâr oranı

  • kâr merkezi

    İşletme ve şirketin kendi kâr veya zararlarından sorumlu olarak çalışan, yerine göre tamamen bağımsız davranabilen birimi

  • kâr paylaşımı

    Bir işletmenin ve şirketin yıl sonu kârlarından çalışanlarına, bir teşvik yöntemi olarak pay verilmesi

  • kâr payı

    Herhangi bir malın maliyet fiyatı üzerine konulan ve satıcıya kalan kazanç

  • kâr zararın kardeşidir (veya ortağıdır)

    "ticarette sadece kâr etmek düşünülmez, zarar da edilebilir" anlamında kullanılan bir söz

  • kârlı

    Kârı olan

  • kârlı iş

    İyi para getiren iş veya çalışma alanı

  • kârlıca

    Kârlı bir biçimde

  • kârlılık

    Kârlı olma durumu

  • kârsız

    Kârı olmayan

  • kârsızca

    Kârsız bir biçimde

  • kârsızlık

    Kârsız olma durumu

  • kârı olmamak

    yapabileceği iş olmamak

  • kârıkadim

    Eski model

  • kârını tamam etmek

    öldürmek

  • kâse

    Cam, çini, toprak vb.nden yapılmış derince çanak

  • kâsecik

    Küçük kâse

  • kâseifağfur

    Çin porseleninden kapılmış çanak

  • kâtibe

    Kadın yazman, kadın sekreter

  • Kâzımkarabekir

    Karaman iline bağlı ilçelerden biri

  • kâğıda dökmek

    yazıya geçirmek

  • kâğıt

    Hamur durumuna getirilmiş türlü bitkisel maddelerden yapılan, yazı yazmaya, baskı yapmaya, bir şey sarmaya yarayan kuru, ince yaprak

  • kâğıt açmak

    iskambil kâğıtlarını oyunculara dağıttıktan sonra koz olacak kâğıdın yüzünü çevirmek

  • kâğıt balığı

    Kâğıt balığıgillerden, gövdesi kâğıt gibi ince ve saydam, üzerinde üç siyah benek bulunan kemikli bir balık (Trachypterus trachypterus)

  • kâğıt balığıgiller

    Kemikli balıklardan, örnek hayvanı kâğıt balığı olan, ince gövdeli, gümüşi renkli balık familyası

  • kâğıt bıçağı

    Kâğıt kesmekte kullanılan bıçak

  • kâğıt dutu

    Dutgillerden, Çin'de ve Japonya'da yetişen, kabuğundan kâğıt yapılan bir ağaç; kâğıt ağacı (Broussenetia papyrifera)

  • kâğıt helvacı

    Kâğıt helvası yapan veya satan kimse

  • kâğıt helvası

    Tekerlek biçiminde, ince, yassı ve gevrek bir helva türü

  • kâğıt kaleme sarılmak

    hemen yazmaya başlamak

  • kâğıt kebabı

    Kemiksiz koyun eti, domates, biber, soğan ve baharat karışımının yağlı kâğıt içerisine konarak fırında pişirilmesi yoluyla hazırlanan bir kebap türü

  • kâğıt oynamak

    iskambil kâğıtlarını kullanarak çeşitli oyunlar oynamak

  • kâğıt oyunu

    İskambil kâğıdı ile oynanan oyun

  • kâğıt para

    Devlet bankası tarafından piyasaya çıkarılan değeri kâğıt üzerinde belirtilen para; kâğıt, kayme, kaime, banknot

  • kâğıt torba

    Ambalajlamada kullanılan, kâğıttan yapılan, gerektiğinde özel makinelerde dikilerek hazırlanan torba

  • kâğıt üzerinde (veya üstünde) kalmak

    yapılması düşünülmüş olduğu hâlde yapılmamak

  • Kâğıthane

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • kâğıtlama

    Kâğıtlamak işi

  • kâğıtlamak

    Kâğıtla kaplamak, kâğıt yapıştırmak

  • kâğıtlanma

    Kâğıtlanmak işi

  • kâğıtlanmak

    Kâğıtla kaplanmak

  • kâğıtlı

    Kâğıdı olan

  • kâğıtlık

    El altında bulundurulacak kâğıtları koymaya yarayan, gözlere ayrılmış bir tür kutu

  • kâğıtsı

    Kâğıdı andıran, kâğıda benzeyen, kâğıt gibi; kâğıdımsı

  • kâğıtçı

    Kâğıt yapan kimse

  • kâğıtçılık

    Kâğıtçının yaptığı iş

  • kâşane

    Büyük, süslü köşk, saray vb. yapı

  • kâşif

    Var olan ancak bilinmeyen bir şeyi bulan, ortaya çıkaran kimse; bulucu

  • köfte

    Genellikle çekilmiş etten, bazen de tavuk, balık veya patatesten yapılan, türlü biçimlerde pişirilen yemek

  • köfte harcı

    Köfte yapımında kullanılan baharat karışımı

  • köfteci

    Köfte yapıp satan kimse

  • köftecilik

    Köftecinin yaptığı iş

  • köftehor

    Sevgiyle karışık bir azarlama sözü

  • köftelik

    Köfte yapmaya elverişli olan

  • köfter

    Üzüm şırasıyla nişasta karışımının kaynatılıp dökülerek kesildikten sonra kurutulmasıyla hazırlanan bir tür pestil

  • köfterlik

    Köfter yapmak için ayrılan (üzüm veya şıra)

  • köftün

    Sığırlara yedirilen susam veya keten küspesi

  • köhne

    Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış

  • köhneleşme

    Köhneleşmek durumu

  • köhneleşmek

    Köhne duruma gelmek

  • köhnelik

    Köhne olma durumu

  • köhneme

    Köhnemek işi

  • köhnemek

    Geçersiz bir duruma gelmek, çağ dışı kalmak

  • kök

    Bitkileri toprağa bağlayan, topraktaki besi maddelerini emmesine yarayan klorofilsiz bölüm

  • kök almak

    karekök almak

  • kök bacaklılar

    Kök biçiminde, yalancı ayak denilen protoplazma uzantılarıyla hareketlenen, besinlerini bulan, amipleri, günsüleri, deliklileri ve ışınlıları içine alan tek hücrelilerden bir sınıf

  • kök boyası

    Kökboyasının köklerinden elde edilen kırmızımsı sarı bir boya; kök kırmızısı, alizarin

  • kök doğrayıcısı

    Yedek besin maddelerini köklerinde toplayan, pancar, şalgam vb. kök yemlerin doğranması için kullanılan, bazen temizleme kafesi de bulunan özel bir alet

  • kök hücre

    İnsan vücudunu oluşturan, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme imkânına sahip ana hücre

  • kök işareti

    Kök alma işlemini gösteren (√) işareti

  • kök kaplama

    Ağacın köklerinden elde edilen, güzel desenli bir kaplama türü

  • kök kelime

    Anlamlı olarak daha küçük parçaya bölünemeyen kelime; basit kelime, yalın kelime: baş, ev, gel-, inek

  • kök salmak

    iyice tutunmak, sağlamlaşmak, yayılmak, köklenmek

  • kök sap

    Süsende olduğu gibi her yıl kök süren ve yer üstüne sap çıkaran, çok yıllık yer altı gövdesi; kök (I)

  • kök saplı

    İnci çiçeği veya eğrelti gibi çok yıllık kök sapı bulunan bitki

  • kök sökmek

    çok çetin iş görmek

  • kök söktürmek

    uğraştırmak, güçlük çıkarmak

  • kök örnek

    Bir nesnenin bilinen ilk ve en özgün biçimi; arketip

  • kökboyası

    Kökboyasıgillerden, 1-2 metre uzunluğunda, çalı görünüşünde, gövdesi sert dikenli, kök sapları boyacılıkta kullanılan, çok yıllık bir bitki; kızılboya, kızılkök, yumurtakökü (Rubia tinctorum)

  • kökboyasıgiller

    Bitişik taç yapraklı iki çeneklilerden, yaprakları karşılıklı, meyveleri zeytinsi olan ve kahve ağacı, kök boyası, kınakına, yoğurt otu, altın kökü vb. cinsleri ve bunlara bağlı dört bin kadar türü içine alan bir familya

  • köken

    Bir şeyin çıktığı, dayandığı temel, biçim, neden veya yer; menşe

  • köken belgesi

    Bir malın hangi ülkeden getirildiğini gösteren belge; menşe şehadetnamesi

  • köken bilgisi

    Kelimenin kökeniyle ilgili açıklamalar

  • köken bilimci

    Köken bilimi ile uğraşan dil bilimci; etimolog

  • köken bilimi

    Bir dildeki kelimelerin kaynağını gösteren, ne zaman ortaya çıktıklarını, nereden geldiklerini, hangi evrelerden geçtiklerini araştıran, kelimelerin hem biçim hem anlam tarihini ele alan dil bilimi dalı; kök bilgisi, etimoloji

  • köken bilimsel

    Köken bilimi ile ilgili; etimolojik

  • kökenlenme

    Kökenlenmek işi

  • kökenlenmek

    Kökeni olmak, kökene sahip bulunmak

  • kökenli

    Belli bir kaynaktan çıkmış olan, bir kaynağa dayanan; menşeli

  • kökensel

    Kökenle ilgili olan

  • kökensiz

    Kökeni olmayan

  • kökensizlik

    Kökensiz olma durumu

  • kökertme

    Kökertmek işi

  • kökertmek

    Fide, sebze veya asma çubuğunun ufaklarını köküyle çıkararak başka yere dikmek

  • kökleme

    Köklemek işi

  • köklemek

    Ağaç veya bitkiyi kökü ile birlikte topraktan çıkarmak; kökertmek

  • köklendiriş

    Köklendirmek işi

  • köklendirme

    Köklendirmek işi

  • köklendirmek

    Bir ağacın aşı yerini, aşı filizinin kök salması için toprağa gömmek

  • kökleniş

    Köklenmek işi

  • köklenme

    Köklenmek işi

  • köklenmek

    Bitkide kök oluşmak, bitki kök salmak, kök tutmak

  • kökleşik

    Alışılmış olan, yenilik getirmeyen; geleneksel, klasik

  • kökleşme

    Kökleşmek işi

  • kökleşmek

    Güçlü bir biçimde yerleşmek, yer etmek, kök salmak; esaslanmak

  • kökleştiriş

    Kökleştirmek işi

  • kökleştirme

    Kökleştirmek işi

  • kökleştirmek

    Kökleşmesini sağlamak

  • köklü

    Kökü olan

  • köklü aile

    Eskiden beri bilinen ve iyi tanınan aile

  • köklülük

    Köklü olma durumu

  • köknar

    Çamgillerden, yüksek bölgelerde yetişen, iğne yaprakları kısa, yassı olan, reçineli ve kozalaklı bir orman ağacı; göknar (Abies)

  • köknar sakızı

    Köknar kozalaklarından elde edilen sakız; köknar reçinesi

  • köksel

    Kökle ilgili

  • köksellik

    Kökle ilgili olma durumu

  • köksü

    Ciğer otlarında ve yosunlarda kökü andıran, bitkinin tutunmasına yarayan bölüm

  • köksüz

    Kökü olmayan

  • köksüzlük

    Köksüz olma durumu

  • kökten

    Yüzeyde kalmayıp derine inen, asıl konuyu da içine alan; radikal

  • kökten dinci

    Kökten dincilik yanlısı olan; fundamentalist

  • kökten dincilik

    Kurulu düzenin temellerini dinî kural ve inançlar doğrultusunda değiştirip uygulamadan yana olan tutum veya öğreti; fundamentalizm

  • kökten sürme

    Niteliğini soydan almış, türedi olmayan; soylu

  • kökten çiçekli

    Çiçekleri kök saptan veya kök yanından süren bitki çeşitleri

  • köktenci

    Köktencilikten yana olan, köktencilik yanlısı olan; radikal

  • köktencilik

    Bilimde, dinde, siyasette kökten yenilikler yapma eğilimi; kökçülük, radikalizm

  • kökteş

    Aynı kökten gelen, yapı ve görevleri farklı olan (kelimeler); müştak (I): sevgi, sevinç, sevme; vergi, verim, veri; başlık, başlangıç, başkan gibi

  • kökteşlik

    Kökteş olma durumu

  • Köktürk

    VI-VIII. yüzyıllarda Moğolistan ve Orta Asya’da yaşamış eski bir Türk ulusu ve bu ulustan olan kimse; Göktürk

  • Köktürk alfabesi

    VI-IX. yüzyıllar arasında Moğolistan’da Orhun ve Yenisey bölgesindeki yazıtlarda önce Köktürkler, sonra Uygurlar tarafından kullanılan, Köktürklere özgü alfabe; Göktürk harfleri, Göktürk alfabesi, Köktürk harfleri, Orhun alfabesi

  • Köktürk Türkçesi

    Köktürklerin kullandığı konuşma ve yazı dili; Göktürkçe, Göktürk Türkçesi, Köktürkçe, Orhun Türkçesi

  • kökçü

    İlaç yapımında kullanılan kök, kabuk, çiçek, yaprak vb.ni satan kimse

  • kökçük

    Ana kökün dallanmasıyla oluşan ikincil kök

  • kökçülük

    Kökçünün yaptığı iş

  • kökü kazınmak

    bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek

  • kökü kurumak

    yok olmak, ortadan kalkmak

  • kökünden halletmek

    herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek

  • kökünden kazımak

    kökünü kazımak

  • köküne kıran girmek

    bitmek

  • kökünü kazımak

    bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek

  • köle

    Savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan veya başkasından satın alınan kimse; kul, bende, esir (I), memluk

  • köleci

    Karıncaların başka türlerin yuvalarını talan etmesi durumu

  • köleleşme

    Köleleşmek işi

  • köleleşmek

    Köle durumuna gelmek

  • köleleştiriş

    Köleleştirmek işi

  • köleleştirme

    Köleleştirmek işi

  • köleleştirmek

    Köle durumuna getirmek

  • köleli

    Kölesi olan

  • kölelik

    Köle olma durumu

  • kölelik düzeni

    Eski çağlarda kölelerin en önemli üretim gücü olarak kullanıldığı rejim

  • kölemen

    Kölelerden kurulan bir asker sınıfı

  • kölen (veya kulun) olayım!

    yalvarırken söylenen bir söz

  • köleniz (veya köleleri)

    söz söyleyen erkek tarafından söz söylenen kimseye aşırı bir saygı gösterilmiş olmak için ben zamiri yerine kullanılan bir söz

  • kölesiz

    Kölesi olmayan

  • kölçer

    Tanelere zarar veren bir buğday hastalığı

  • kölük

    İş ve yük hayvanı

  • kömbe

    Un, tuz ve yağ ile yoğrulan kızgın sacda veya fırında pişirilen ekmek

  • kömeç

    Papatya ve ayçiçeğinde olduğu gibi, sapın yassılaşmış ve genişlemiş ucu üzerinde çiçeklerin yan yana toplanmasıyla oluşan çiçek durumu

  • kömür

    Karbonlu maddelerin kapalı ve havasız yerlerde için için yanmasından veya çok uzun süre derin toprak katmanları altında kalıp birtakım kimyasal değişmelere uğramasından oluşan, siyah renkli, bitkisel kaynaklı, içinde yüksek oranda karbon bulunan katı yakıt; kara elmas

  • kömür başa vurmak

    kömürün iyi yanmamasından çıkan karbon oksidiyle zehirlenmekten baş ağrımak

  • kömür gibi

    kapkara

  • kömür kalem

    Resim çizerken kullanılan, taflan çubuklarından yapılan kalem; füzen

  • kömür sobası

    Sadece kömür yakılmasına elverişli bir soba türü

  • kömürcü

    Kömür alıp satan veya odun kömürü yapan kimse

  • kömürcü çırağına dönmek

    yüzü, üstü başı siyah lekeler içinde kalmak, eli yüzü kapkara olmak

  • kömürcülük

    Kömürcünün yaptığı iş

  • kömürkayası

    Kaya balığı cinsinden kara renkli bir balık (Gobius niger)

  • kömürleşme

    Kömürleşmek işi

  • kömürleşmek

    Kömür durumuna gelmek

  • kömürleştirilme

    Kömürleştirilmek işi

  • kömürleştirilmek

    Kömür durumuna getirilmek

  • kömürleştiriş

    Kömürleştirmek işi

  • kömürleştirme

    Kömürleştirmek işi

  • kömürleştirmek

    Kömür durumuna getirmek

  • kömürlü

    Birleşiminde kömür olan

  • kömürlük

    Kömür saklanan veya konulan yer

  • kömürsü

    Kömürü andıran, kömüre benzeyen, kömür gibi; kömürümsü

  • kömürsüz

    Kömürü olmayan

  • kömürsüzlük

    Kömürsüz olma durumu

  • köpek

    Köpekgillerden, boy ve biçim bakımından pek çok cinsi olan, çok iyi koku alan, sadık, bekçilik ve avcılık gibi işler için beslenen memeli hayvan; kapik (I), it (Canis familiaris)

  • köpek balıkları

    Omurgalı hayvanlardan balıklar sınıfına giren bir takım

  • köpek balığı

    Köpek balıklarından, gövdesi mekik biçiminde, burun kısmı sivri, solungaç yarıkları boynun iki yanında bulunan, kıkırdaklı, yırtıcı balıkların genel adı; canavar (Mustelus mustelus)

  • köpek bile yal yediği kaba pislemez

    "köpek bile yem yediği kaba saygılı davranırken insanın geçimini sağlayan yere, kendisine bu geçimi hazırlayan kimseye kötülük etmesi düşünülemez" anlamında kullanılan bir söz

  • köpek dişi

    Azı dişleri ile kesici dişler arasında, iki yanda ve altlı üstlü birer tane bulunan sivri diş

  • köpek ekmek veren kapıyı tanır

    "köpek bile kendisini besleyen yeri bilir, davranışlarıyla duygularını belli eder, insan da bundan ders almalı, gördüğü iyiliği unutmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • köpek gibi

    çok yaltaklanan

  • köpek sahibini ısırmaz

    "kişi ne kadar aşağılık olursa olsun, kendini benimseyip koruyana kötülük etmez" anlamında kullanılan bir söz

  • köpek soyu

    "Alçak, soysuz" anlamlarında bir sövgü sözü

  • köpek suya düşmeyince yüzmeyi öğrenmez

    "kişi, bir tehlike karşısında her yerden umudu kesilip kendine güvenmekten başka çare kalmadığını anlamadıkça kurtuluş yolunu bulamaz" anlamında kullanılan bir söz

  • köpek sürünmekle etek kesilmez

    "terbiyesiz kimsenin sataşmasıyla temiz kişi lekelenmiş olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • köpek yese kudurur

    çok ağır ve onur kırıcı sözler için söylenen bir söz

  • köpekayası

    Ballıbabagillerden, çiçekleri sap çevresinde demet durumunda toplanmış, güzel kokulu birçok türü olan bir bitki (Marrubium vulgare)

  • köpekgiller

    Köpek, kurt, çakal, tilki vb. etobur memelileri içine alan hayvan familyası

  • köpekkuyruğu

    Yağlı güreşte rakibinin sırtını yere getirmek için onu çenesinden, alnından veya gırtlağından elle çekip sırtını yere getirmeye çalışma

  • köpekle yatan pire ile kalkar

    “kötü kimselerle düşüp kalkan kişiye az çok kötü huy bulaşır” anlamında kullanılan bir söz

  • köpekleme

    Köpeklemek işi

  • köpeklemek

    Çok yorulmak

  • köpekleniş

    Köpeklenmek işi

  • köpeklenme

    Köpeklenmek işi

  • köpeklenmek

    Yalvarıp yaltaklanarak aşağılık bir duruma düşmek

  • köpekleşiş

    Köpekleşmek işi

  • köpekleşme

    Köpekleşmek işi

  • köpekleşmek

    Onurunu yitirip yaltaklanmak

  • köpekli

    Köpeği olan

  • köpeklik

    Köpek gibi davranma

  • köpekmemesi

    Koltuk altında çıkan iltihaplı çıban

  • köpekoğlu

    Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse

  • köpekoğluköpek

    Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse

  • köpeksiz

    Köpeği olmayan

  • köpeksiz köy bulmuş da çomaksız (veya değneksiz) geziyor

    ''kendisine engel olacak, karşı çıkacak kimse olmadığı için istediği gibi davranıyor'' anlamında kullanılan bir söz

  • köpeksiz köyde çomaksız dolaşmak (veya gezmek)

    kimsenin engellemesiyle karşılaşmadan istediği hareket ve davranışta bulunmak

  • köpeksiz köye (veya sürüye) kurt iner (veya girer)

    "koruyucusuz kalan yere veya ülkeye düşman girer" anlamında kullanılan bir söz

  • köpeğe atsan yemez

    "çok kötü (yiyecek)" anlamında kullanılan bir söz

  • köpeğe gem vurma, kendini at sanır

    "kendisine değeri varmış gibi davranılan değersiz kişi, gerçekten değeri bulunduğuna inanır" anlamında kullanılan bir söz

  • köpeğe hoşt, kediye pişt dememek

    kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak

  • köpeği bağlasan durmaz

    "yaşamaya elverişsiz (yer)" anlamında kullanılan bir söz

  • köpeğin ağzına kemik atmak

    susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak

  • köpoğlu

    Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse

  • köpoğluköpek

    Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse

  • köprü

    Herhangi bir engelle ayrılmış iki yakayı birbirine bağlayan veya trafik akımının, başka bir trafik akımını kesmeden üstten geçmesini sağlayan ahşap, kâgir, beton veya demir yapı

  • köprü kurmak

    akarsu veya göl vb. üzerinde köprü inşa etmek

  • köprü yol

    Vadi veya ırmak üstünden demir yolu veya kara yolunun geçişini sağlayan, ayaklar üzerine oturtulmuş, yüksek ve uzun köprü; viyadük

  • köprüaltı çocuğu

    Gideceği ve kalacağı yeri olmayan, kimsesiz kişi

  • Köprübaşı

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • köprübaşı

    İlerlemek için çıkılan elverişli kıyı veya tutulan önemli nokta

  • köprübaşını tutmak

    çok önemli bir mevkiyi ele geçirmek

  • köprücü

    Köprü yapan kimse

  • köprücük

    Küçük köprü

  • köprücük kemiği

    Omuz başıyla göğüs kemiğinin üst ucu arasında bulunan ve derinin altında belli olan uzunca kemik

  • köprücülük

    Köprücünün yaptığı iş

  • köprüden (veya köprüyü) geçinceye kadar ayıya dayı derler

    "kişi işini gördürünceye kadar yardım beklediği kimseyle iyi geçinir" anlamında kullanılan bir söz

  • Köprüköy

    Erzurum iline bağlı ilçelerden biri

  • köprüleme

    Vücudun bir yerinden alınan damarı, tıkanmış damarın yerine koymak suretiyle yapılan tedavi; damar aktarma, baypas

  • köprüleme ameliyatı

    Kalpte tıkanmış bir damarın beslediği bölgeye kan akışını sağlamak üzere yapılan damar ekleme ameliyatı; baypas ameliyatı

  • köprülemek

    Köprü kurmak

  • köprüleniş

    Köprülenmek işi

  • köprülenme

    Köprülenmek işi

  • köprülenmek

    Köprülü duruma gelmek, köprüsü olmak

  • köprüleri atmak

    bir işten vazgeçme veya geri dönme imkânı kalmayacak biçimde kesin bir davranışta bulunmak

  • köprülü

    Köprüsü olan

  • köprünün (veya köprülerin) altından çok su (veya sular) aktı (veya geçti)

    "zamanla şartlar çok değişti, eski durum kalmadı" anlamında kullanılan bir söz

  • köpük

    Sabun, deterjan vb.nin suda erimesinden oluşan beyaz kabarcık

  • köpük banyosu

    Sağlık ve dinlenme amacıyla bedeni bir süre köpüklü suyun içinde bulundurma

  • köpük gibi

    beyaz, hafif ve köpük görünümlü

  • köpükleniş

    Köpüklenmek işi

  • köpüklenme

    Köpüklenmek işi

  • köpüklenmek

    Üstü köpük bağlamak

  • köpüklü

    Köpüğü olan, köpüklenen

  • köpüksüz

    Köpüğü olmayan, köpüklenmemiş

  • köpüleme

    Köpülemek işi

  • köpülemek

    Şilte, yastık, yorgan vb.ni kalın ve aralıklı, sıkıca dikmek

  • köpürebilme

    Köpürebilmek işi

  • köpürebilmek

    Köpürme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • köpürgen

    Gerekli gereksiz, hızlı, aralıksız ve bıktırıcı biçimde konuşan

  • köpürgenlik

    Köpürgen olma durumu

  • köpürme

    Köpürmek işi

  • köpürmek

    Köpük yapmak, köpük oluşmak, köpük çıkararak kabarmak

  • köpürtme

    Köpürtmek işi

  • köpürtmek

    Köpürmesini sağlamak

  • köpürtüş

    Köpürtmek işi

  • köpürüş

    Köpürmek işi

  • kör

    Keskinliği yeterli olmayan

  • kör baca

    Herhangi bir çıkışı bulunmayan baca

  • kör balta

    Keskin olmayan balta

  • kör bağırsak

    Kalın bağırsağın ilk parçası

  • kör boğaz

    Doymak bilmez mide

  • kör değneğini beller gibi

    hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayacak biçimde

  • kör duman

    Çok yoğun sis

  • kör dövüşü

    Aynı şeyi gerçekleştirecek kimselerin birbirinden habersiz ve birbirini engelleyecek biçimdeki düzensiz çabaları

  • kör fare

    Kör faregillerden, toprak altında yuva yapan bir memeli hayvan (Spalax typhlus)

  • kör faregiller

    Kemiriciler sınıfına giren, gözleri küçük bir deri ile örtülü, kuyruksuz, örnek hayvanı kör fare olan bir familya

  • kör görmez, sezer

    "kör görmediği şeyi nasıl sezerse bir konu üzerinde bilgisi olmayan kişinin de o konu ile ilgili sezişleri olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kör hat

    Demir yollarında arkası kesik hat

  • kör itin öldüğü yer

    çok uzakta olan yer

  • kör kadı

    Doğru bildiğini herkesin yüzüne çekinmeden söyleyen, sözünü esirgemeyen kimse

  • kör kandil

    Aşırı derecede sarhoş; gök kandil, kandil, kandilli

  • kör karanlık

    Çok karanlık

  • kör kaya

    Deniz yüzüne çok yakın olan tehlikeli kaya veya sığlık

  • kör kurttan bile vazgeçmemek

    en küçük varlığı bile hor görmeden korumak

  • kör kuyu

    Suyu kurumuş, su çıkmayan, susuz kuyu

  • kör kör parmağım gözüne

    "çok belli, göze batacak kadar ortada" anlamında kullanılan bir söz

  • kör köstebek

    Kör faregillerden, kemirici bir memeli hayvan

  • kör nişancı

    Hedefi tesadüfen vuran kimse

  • kör nişancılık

    Kör nişancı olma durumu

  • kör nokta

    Trafikte sürücünün geriden gelenleri aynalarda göremediği bölge; kör alan, ölü açı, ölü nokta

  • kör ocak

    Çocuksuz aile

  • kör olası (veya olasıca veya olsun)

    bir ilenme sözü

  • kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın

    "bir şey satın almasını bilmeyen kimseler alışverişe çıkmamalıdır ancak esnaf da bu gibilerden hoşlanır" anlamında kullanılan bir söz

  • kör satıcının kör alıcısı olur

    "herkes dengiyle iş yapar" anlamında kullanılan bir söz

  • kör talih

    Kötü olan kader

  • kör tapa

    Borunun kullanılmayan veya kullanılması istenilmeyen deliğine takılan dişli tıkaç

  • kör topal

    Yarım yamalak, iyi kötü idare edecek biçimde

  • kör uçuş

    Uçağı karanlıkta veya sis içinde sadece uçuş aletlerini kullanarak yönetme

  • kör yılan

    Kör yılangillerden, solucanla beslenen, yılana benzer, ayaksız bir sürüngen (Typhlops vermicularis)

  • kör yılangiller

    Omurgalı hayvanlardan sürüngenler sınıfına giren, bütün sıcak bölgelerde rastlanan, kaygan pullu, 1 metre boyundaki yılanlar familyası

  • kör çapa

    Toprak topaklarını dağıtmakta kullanılan ucu küt çapa

  • kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur

    "bir kimse veya bir şey yok olduğunda değer kazanır" anlamında kullanılan bir söz

  • kör şans

    Kötü olan talih

  • kör şeytan

    Kötü kader

  • kör şeytandan bulmak

    kaderi kötü olmak

  • körağaç

    Kontratablada orta katı oluşturan ve genellikle yumuşak ağaçlardan hazırlanan bölüm

  • körcesine

    Gerçeklerden büsbütün habersiz olarak, gerçekleri görmeyerek

  • kördüğüm

    Çözülemeyen, ilmiksiz düğüm

  • köre

    Demirci körüğünün, kömürlerin yandığı bölüme açılan deliği

  • köre renkten bahsolunmaz

    "bir şeyin niteliği hakkında bilgisi olmayan kişiye, o şeyin sözü edilmez" anlamında kullanılan bir söz

  • körebe

    Gözleri bağlı olan ebenin, oyuna katılan öteki çocukları yakalamaya çalıştığı çocuk oyunu

  • köreliş

    Körelmek işi

  • körelme

    Körelmek işi

  • körelmek

    Keskinliğini yitirmek

  • köreltebilme

    Köreltebilmek işi

  • köreltebilmek

    Köreltme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • köreltme

    Köreltmek işi

  • köreltmek

    Körelmesini sağlamak

  • köreşe

    Yerdeki karın yüzünde buz tutmuş olan tabaka

  • Körfez

    Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri

  • körfez

    Karanın içine sokulmuş deniz parçası; haliç

  • körfezcik

    Küçük körfez

  • körkütük

    Aşırı derecede (sarhoş, âşık vb.)

  • körle yatan şaşı kalkar

    "değersiz, kötü kimselerle ilişki kuranlar kötü huylar edinirler" anlamında kullanılan bir söz

  • körleme

    Hedef gözetmeksizin, nişan almadan

  • körlemeden

    Bilmeden, anlamadan, bilmeksizin

  • körlemek

    İsabet etmemek, atıp vuramamak

  • körlemesine

    Etrafına dikkat etmeden

  • körleniş

    Körleşmek işi

  • körler mahallesinde ayna satmak

    bir şeyi ona gereksinim duymayacak olan çevreye götürmek

  • körler memleketinde şaşılar padişah olur

    "hepsi bilgisiz olan bir çevrede azıcık bilgisi bulunan başa geçer" anlamında kullanılan bir söz

  • körletebilme

    Körletebilmek işi

  • körletebilmek

    Körletme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • körletiş

    Körletmek işi

  • körletme

    Körletmek işi

  • körletmek

    Keskinliğin azalmasına veya yitirilmesine sebep olmak

  • körleşme

    Körleşmek işi; körlenme

  • körleşmek

    Kesmez, işlemez veya yararlanılmaz duruma gelmek; körlenmek

  • körleştiriş

    Körleştirmek işi

  • körleştirme

    Körleştirmek işi

  • körleştirmek

    Körleşmesine yol açmak

  • körlük

    Kesmez olma durumu

  • köroğlu

    Kocanın karısına verdiği ad

  • körpe

    Dalından yeni koparılmış, tazeliği üstünde, daha büyümemiş (bitki); taze, taravetli, terütaze, kart karşıtı

  • körpecik

    Çok körpe, çok taze

  • körpelik

    Körpe olma durumu; taravet

  • körü körüne

    Davranışının gerekçesini ve nasıl sonuçlanacağını bilmeden, düşünüp taşınmadan; körlemesine

  • körük

    Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç

  • körükleme

    Körüklemek işi; ajitasyon

  • körüklemek

    Körükle hava vermek

  • körüklenme

    Körüklenmek işi

  • körüklenmek

    Körükleme işine konu olmak veya körükleme işi yapılmak

  • körükleyebilme

    Körükleyebilmek işi

  • körükleyebilmek

    Körükleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • körükleyici

    Heyecana getiren, çıkar sağlamak için kendini acındıran; körükçü, ajitatör

  • körükleyicilik

    Körükleyici olma durumu

  • körüklü

    Körüğü olan

  • körüklü otobüs

    Körükle birbirine bağlanan iki parçadan oluşan ve şehir içi toplu taşımacılığında kullanılan otobüs; körüklü

  • körüksüz

    Körüğü olmayan

  • körükçü

    Körük yapan veya satan kimse

  • körükçülük

    Körükçünün yaptığı iş

  • körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz

    "istenilen şey fazlasıyla elde edildi" anlamında kullanılan bir söz

  • körün taşı

    rastlantı sonucu birine zarar veren, hesapta olmayan iş

  • kös

    Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul

  • kös dinlemek

    türlü olaylar yaşadığı için bilgi ve deneyim sahibi olarak benzer veya daha basit olaylar karşısında aldırış etmemek

  • kös kös

    Başı önde, sağa sola bakmadan yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda

  • Köse

    Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri

  • köse

    Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)

  • köse buğday

    Başağı kılçıksız bir tür buğday

  • köse sakal

    Çok seyrek sakal

  • kösele

    Ayakkabı tabanı, bavul, çanta yapımında kullanılan, büyükbaş hayvanların işlenmiş derisi; gön

  • kösele gibi

    çok sert, çiğnenmesi güç, koparılamaz

  • kösele suratlı

    Utanmaz, sıkılmaz

  • kösele taşı

    Mermerleri parlatmakta kullanılan küfeki taşı

  • köselik

    Köse olma durumu

  • kösemen

    Sürünün önünden giderek ona kılavuzluk eden koç veya teke; kösem

  • kösemenlik

    Yol gösterme; kılavuzluk

  • kösemenlik etmek

    yol göstermek, kılavuzluk etmek

  • kösenin sakalı gibi

    her zaman olduğu gibi kalan, değişikliğe uğramayan

  • köseyle alay edenin top sakalı kara gerek

    "başkasının eksikleriyle eğlenen kimsenin kendisi kusursuz olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • köseği

    Ateş karıştırmaya yarayan odun veya demir

  • köskötürüm

    Büsbütün kötürüm

  • kösnük

    Eş isteme dönemi gelmiş (hayvan)

  • kösnülmek

    Hayvanın eş isteme dönemi gelmek

  • köstebek

    Köstebekgillerden, toprak altında oyduğu yuvalarda yaşayan, gözleri hemen hiç görmeyen, küçük bir hayvan; sokur, yer sıçanı, kör sıçan (Talpa)

  • köstebek illeti

    Atların ensesinde oluşan hücre dokusu iltihabı

  • köstebekgiller

    Omurgalı hayvanlardan, memeliler sınıfının böcekçiller takımına giren bir familya

  • köstek

    Saat, kılıç, anahtar vb.nin ucuna takılan zincir

  • köstek olmak

    engel olmak

  • köstek vurmak

    hayvanın veya esirin ayağına köstek bağlamak

  • köstekleme

    Kösteklemek işi

  • kösteklemek

    Hayvanın veya esirin ayağına köstek vurmak

  • köstekleniş

    Kösteklenmek işi

  • kösteklenme

    Kösteklenmek işi

  • kösteklenmek

    Ayağına köstek vurulmak

  • köstekleyiş

    Kösteklemek işi

  • köstekli

    Kösteği olan

  • kösteksiz

    Kösteği olmayan

  • köstere

    Bir tür uzun tahta rendesi; küstere

  • kösteği kırmak

    çocuk yürümeye başlamak

  • kösçü

    Mehter takımında kös çalan kimse

  • kötek

    Baston, sopa

  • kötek atmak (veya çekmek)

    dövmek, dayak atmak

  • kötek yemek

    dövülmek, dayak yemek

  • kötü

    İstenilen, beğenilen nitelikte olmayan, hoşa gitmeyen; bet (III), yaş (II), yavuz, bed, berbat, fena (I), iyi karşıtı

  • kötü adam

    Filmlerde izleyiciye sevimsiz gelen, filmin kahramanıyla çekişme durumunda olan ve sonunda çoğu kez yenilen kimse

  • kötü gözle bakmak

    bir kimse için iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine bakmak

  • kötü haber tez duyulur

    kara haber tez duyulur

  • kötü huylu

    Huyu kötü olan (kimse)

  • kötü huyluluk

    Kötü huylu olma durumu

  • kötü kalpli

    Herkesin kötülüğünü isteyen, başkaları için kötülük düşünen; fena kalpli

  • kötü kalplilik

    Kötü kalpli olma durumu; fena kalplilik

  • kötü kişi olmak

    bazı kimseler birtakım insanların düşmanlığını kazanmak

  • kötü komşu insanı (veya adamı) hacet (veya mal) sahibi eder

    "kötü komşu kendisinden emanet olarak istenen şeyi vermez, emanet isteyen de gidip o şeyden satın alır" anlamında kullanılan bir söz

  • kötü kötü düşünmek

    üzüntülü düşüncelere dalmak

  • kötü olmak

    olumsuz bir durum almak

  • kötü söyleme eşine, ağı katar aşına

    "ilişkide bulunduğun kimseleri sözlerinle incitme, kötüleme ki onlar da sana daha büyük kötülük yapmasınlar" anlamında kullanılan bir söz

  • kötü söylemek

    birtakım olumsuz, beğenilmeyen, istenmeyen tutum ve davranışları olduğunu söylemek, kötülemek

  • kötü yol

    Yasalara ve ahlak kurallarına aykırı hayat tarzı

  • kötü yola düşmek

    yasalara veya ahlak kurallarına aykırı bir hayata karışmak

  • kötü yola sapmak

    doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak

  • kötü yola saptırmak

    kötü yola sürüklemek

  • kötü yola sürüklemek

    yasa dışı, uygunsuz veya hoşa gitmeyen bir yaşayış içine sokmak

  • kötücül

    Kötülük isteyen (kimse)

  • kötücül yazılım

    Bilgisayar sisteminde veya ağ üzerinde zarara yol açmak, çalışmaları aksatmak amacıyla hazırlanmış yazılım

  • kötücüllük

    Kötücül olma durumu

  • kötüleme

    Kötülemek işi

  • kötülemek

    Biri veya bir şey için olumsuz, aşağılayıcı, hoş olmayan sözler söylemek; çamurlamak

  • kötüleniş

    Kötülenmek işi

  • kötülenme

    Kötülenmek işi

  • kötülenmek

    Kötüleme işi yapılmak veya kötüleme işine konu olmak

  • kötüleyebilme

    Kötüleyebilmek işi

  • kötüleyebilmek

    Kötüleme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kötüleyiş

    Kötülemek işi

  • kötüleşme

    Kötüleşmek işi

  • kötüleşmek

    Kötü duruma gelmek

  • kötüleştiriş

    Kötüleştirmek işi

  • kötüleştirme

    Kötüleştirmek işi

  • kötüleştirmek

    Kötü duruma gelmesine yol açmak

  • kötülük

    Kötü olma durumu; fenalık, kemlik, habaset, seyyie, şenaat, şer

  • kötülük etmek (veya yapmak)

    kötü davranmak, zarar vermek

  • kötülükçü

    Her türlü kötülüğü yapacak ahlakta olan; şerir

  • kötülükçülük

    Kötülükçü olma durumu; şerirlik

  • kötümseme

    Kötümsemek işi

  • kötümsemek

    Bir olay, bir konu vb.ni yalnız olumsuz yönleriyle düşünmek veya ele almak

  • kötümser

    Her şeyi kötü yanıyla ele alan, hep en kötüyü bekleyen, kötüye yorumlayan; karamsar, bedbin, meyus, pesimist, iyimser karşıtı

  • kötümser olmak

    kötümserliğe kapılmak, karamsar olmak, bedbin olmak

  • kötümserleşme

    Kötümserleşmek işi; karamsarlaşma, bedbinleşme

  • kötümserleşmek

    Kötümser duruma gelmek, karamsarlaşmak; karamsarlaşmak, bedbinleşmek

  • kötümserleştirme

    Kötümserleştirmek durumu; karamsarlaştırma, bedbinleştirme

  • kötümserleştirmek

    Kötümser duruma getirmek; karamsarlaştırmak, benbinleştirmek

  • kötümserlik

    Kötümser olma durumu; karamsarlık, bedbinlik, meyusiyet

  • kötürüm

    Yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyemeyen, ayağa kalkamayan (kimse); oturak

  • kötürüm olmak (veya kalmak)

    yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyememek

  • kötürümden aksak, hiç yoktan torlak yeğdir

    "kusurlu da olsa bir şeyin elde bulunması, hiç bulunmamasından daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz

  • kötürümleşme

    Kötürümleşmek işi

  • kötürümleşmek

    Kötürüm duruma gelmek

  • kötürümlük

    Kötürüm olma durumu

  • kötüye kullanmak

    yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak

  • kötüye çekmek

    yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek

  • köy

    Belediye teşkilatına sahip olmayan, ortak veya özel malları bulunan, nüfusu iki binden aşağı olan, genellikle tarımsal alanda çalışılan, konutları ve öteki yapıları bu hayata uygun yerleşim birimi; köylük yer, köy yeri, karye

  • köy ağası

    Köyde malı, toprağı çok olan, sözü dinlenen kimse

  • köy ekmeği

    Tandır, sac, fırın vb.nde pişirilen bir pide türü veya somun

  • köy ihtiyar heyeti

    Muhtarla birlikte köyün sorunlarını çözümlemekle görevli kurul; köy ihtiyar meclisi

  • köy imamı

    Köydeki camide görevli imam

  • köy koruculuğu

    Köy korucusunun işi

  • köy korucusu

    Köyün çevresinin ve kırsalın emniyeti için görevlendirilmiş kimse

  • köy meydanı

    Genellikle köyün ortasında bulunan geniş alan

  • köy odası

    Köylülerin çeşitli toplantılar yaptıkları veya konukların köyde kalması için hazırladıkları yer; oda

  • köy oyunu

    Kırsal kesimde köylülerin hazırlayıp sunduğu seyirlik oyun

  • köy romanı

    Konusunu köyün ve kırsal hayatın özelliklerinden alan roman

  • köy türküsü

    Köyü veya köylüyü anlatan türkü

  • köy yumurtası

    Hem verilen yemle hem de doğada dolaşarak bulduklarıyla beslenen tavuktan elde edilen yumurta; gezen tavuk yumurtası

  • köyaltı

    İdari yönden bir köye bağlı olan, eğitim, sağlık vb. hizmetleri bağlı olduğu köyden alan, en az 50 kişiden oluşup bağlı olduğu köye en az 2 km uzaklıkta olan, sürekli ikamet edilen yerleşim birimi; bağlı, köy bağlısı

  • Köyceğiz

    Muğla iline bağlı ilçelerden biri

  • köycü

    Köy sorunlarını kendine iş edinen, köylerin ve köylülerin kalkınması yolunda çalışan kimse

  • köycülük

    Köycü olma durumu

  • köydeş

    Aynı köyde oturan kimselerin birbirine göre her biri; köylü

  • köygöçüren

    Yaprakları dökülen ağaçların bulunduğu ormanların zemininde yaz ve sonbahar aylarında yetişen, gelişimine çanakçık içinde başlayan sapında hareketli bir halka bulunan, zehirli, bazitli bir tür mantar; evcikkıran (Amanita phalloides)

  • köyleşme

    Köyleşmek işi

  • köyleşmek

    Köy durumuna gelmek

  • köyleştirme

    Köyleştirmek işi

  • köyleştirmek

    Köy durumuna getirmek

  • köylü

    Köyde yaşayan veya köyde doğmuş olan; rustai

  • köylü kentli

    Değişik yerleşim birimlerinden olan kimseler

  • köylü kurnazlığı

    Kendi çıkarı için edinebildiği basit bilgi ve az deneyimle başkalarını aldatma işi; kasaba kurnazlığı

  • köylü çorbası

    Tavuk eti, pırasa, patates, kereviz, havuç ve şalgamın un ve yağ karışımına yedirilip bol suda pişirilmesiyle yapılan bir çorba türü

  • köylük

    Köy bulunan yer

  • köylülük

    Köylü olma durumu

  • köz

    Küçük kor parçası

  • közleme

    Közlemek işi

  • közlemek

    Et, sebze, meyve, hamur vb.ni köz üzerinde pişirmek

  • közleşme

    Közleşmek işi

  • közleşmek

    Köz durumuna gelmek

  • köçek

    Kadın kılığına giren, müzik eşliğinde parmak zilleriyle oynamayı kendine meslek edinen erkek

  • köçeklik

    Köçek olma durumu

  • köçekçe

    Çoğu karcığar veya ağırlama makamında, kıvrak ve şen oyun havası

  • köşe

    Birbirini kesen iki çizginin, iki düzlemin oluşturduğu açı; zaviye

  • köşe bayrağı

    Futbolda oyun alanının köşelerinde bulunan, plastikten yapılmış bir direğe tutturulmuş kırmızı renkli bez parçası; korner bayrağı

  • köşe bucak

    Bulunulan yerin her tarafı, her yer; ocak bucak

  • köşe bucak kaçmak (veya saklanmak)

    kimseye görünmek istememek

  • köşe bucağa dağılmak

    her tarafa yayılmak

  • köşe demiri

    Dik açı biçiminde üretilmiş demir

  • köşe direği

    Futbolda kale çizgisiyle taç çizgisinin kesiştiği köşelerde yer alan, üzerinde bayrak bulunan direk; korner direği, köşe gönderi

  • köşe dolabı

    Köşe yere yerleştirilen dik açı biçiminde yapılmış dolap

  • köşe dönücü

    Çıkarını, en kısa zamanda sonuç alacak biçimde düşünen kimse; köşe dönmeci

  • köşe dönücülük

    Köşe dönücü olma durumu; köşe dönmecilik

  • köşe kadısı

    İş yapmayı sevmeyen, rahatına düşkün kimse

  • köşe kapmaca

    Çocukların köşeleri tutup bunları birbirlerine kaptırmamaya çalışarak oynadıkları oyun

  • köşe kapmaca oynamak

    çok yakında olan birini bir türlü ele geçirememek

  • köşe koltuğu

    Odanın veya salonun köşesini kaplayan koltuk

  • köşe minderi

    Köşeye yerleştirilmiş kabarık büyük minder

  • köşe olmak

    köşeyi dönmek

  • köşe penceresi

    Duvarlar arasındaki köşede bulunan pencere

  • köşe rafı

    Köşeyi kaplayacak biçimde yapılmış raf

  • köşe takımı

    İkili ve üçlü koltukların L biçiminde birleştirilmesiyle oluşturulmuş koltuk takımı

  • köşe taşı

    Binalarda tek parça biçiminde köşeleri tutan taş

  • köşe taşı köşede yakışır

    "değerli kimseler, önemli mevkilerde bulunmalıdır" anlamında kullanılan bir söz

  • köşe tutmak

    karışmak, kendini belli etmek, görünmek

  • köşe vuruşu

    Futbol, hentbol ve su topunda bir oyuncu, topu kendi kale çizgisi dışına çıkardığında karşı taraf lehine kale çizgisi ile yan çizgisinin kesiştiği noktadan yapılan serbest vuruş; köşe atışı, korner, korner atışı, korner vuruşu

  • köşe yastığı

    Köşe minderi üzerine dik olarak konan ve köşeleri tutan yastık

  • köşe yayı

    Futbolda köşe vuruşunun yapıldığı, her bir köşe bayrak direğinden itibaren oyun alanı içine bir metre yarı çaplı çeyrek daire yayı çizilerek oluşturulan yay; çeyrek daire

  • köşe yazarlığı

    Köşe yazısı yazma işi; fıkracılık

  • köşe yazarı

    Köşe yazısı yazan kimse; fıkracı

  • köşe yazısı

    Gazete veya dergilerde gündelik konuları bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlayan ciddi veya eğlendirici yazı türü; fıkra

  • köşe çizgisi

    Futbol sahasının taç ve kale çizgilerinin kesişme noktalarından her biri; korner çizgisi

  • köşebaşı

    Bir sokağın başka bir sokakla veya caddeyle kesiştiği yer

  • köşebaşını tutmak

    etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya o yeri ele geçirmek

  • köşebent

    Bir yere fotoğraf yapıştırmaya yarayan, üçgen biçiminde arkası zamklı küçük kâğıt

  • köşede bucakta kalmak

    ilgisizlikten, önemli veya değerli görülmemek yüzünden gözden uzakta bulunmak

  • köşegen

    Bir çokgende ardışık olmayan veya birçok yüzlüde aynı düzlem üzerinde bulunmayan iki köşe arasına çekilen çizgi; kutur, diyagonal

  • köşek

    Bir yaşına kadar olan deve yavrusu

  • köşekleme

    Köşeklemek işi

  • köşeklemek

    Deve yavrulamak

  • köşeleme

    Köşelemek işi

  • köşelemek

    Köşeye gelecek biçimde koymak

  • köşeli

    Köşesi veya köşeleri olan

  • köşeli ayraç

    Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce kullanılan işaretin adı ([ ]); köşeli parantez

  • köşelik

    İki duvarın kesiştiği yere aralarındaki açıyı doldurmak için uygulanan ahşap veya kârgir işçiliği

  • köşesine çekilmek

    toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak

  • köşesiz

    Köşesi olmayan

  • köşeyi dönmek

    hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin olmak

  • Köşk

    Aydın iline bağlı ilçelerden biri

  • köşk

    Bahçe içinde yapılmış süslü ev; kasır

  • köşker

    Yemenici, ayakkabı tamircisi

  • köşkerlik

    Köşkerin yaptığı iş

  • köşklü

    Yangınları haber vermesi için yangın kulelerinde ve başka uygun yerlerde bekletilen gözetleyici

  • kûfi

    Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi

  • Kübalı

    Küba’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kübik

    Küp ve kesme biçiminde olan

  • kübist

    Kübizmi uygulayan, kübizm yanlısı (kimse)

  • kübizm

    Nesneleri geometrik biçimlerde gösteren bir sanat akımı

  • küf

    Ekmek, peynir vb. organik maddelerin üzerinde, nem ve ısının etkisiyle oluşan, çoğu yeşil renkli mantar

  • küf bağlamak (veya tutmak)

    küflenmek

  • küf kokmak

    kapalı, nemli yerler gibi ağır kokmak

  • küf kokusu

    Ağır, pis ve bunaltıcı koku

  • küf yeşili

    Açık yeşil renk

  • küfe

    Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet

  • küfeci

    Küfe yapan veya satan kimse

  • küfecilik

    Küfecinin işi

  • küfeki

    Yapılarda kullanılan açık renkli, delikli, hafif, işlenmesi kolay, ateşe dayanıklı bir taş türü; kefeki

  • küfeki tutmak

    küflenmek

  • küfekiye dönmek

    delik deşik olmak

  • küfeli

    Küfesi olan

  • küfelik

    Küfeyi dolduracak miktarda olan

  • küfelik olmak

    çok sarhoş olmak

  • küfesiz

    Küfesi olmayan

  • küffar

    Müslüman olmayanlar, kâfirler

  • küflendirme

    Küflendirmek işi

  • küflendirmek

    Küf bağlamasına yol açmak

  • küflenme

    Küflenmek işi

  • küflenmek

    Küf oluşmak, küflü duruma gelmek, küf bağlamak

  • küflü

    Küflenmiş olan

  • küflülük

    Küflü olma durumu

  • küfranlık etmek

    nankörlük etmek

  • küfrettirme

    Küfrettirmek işi

  • küfrettirmek

    Küfretme işini yaptırmak

  • küfrü basmak

    küfretmek

  • küfür

    Sövmek için söylenen söz; kalay, sövgü

  • küfür küfür

    Tatlı, serin ve hafif bir biçimde (esmek)

  • küfür savurmak

    küfretmek

  • küfür yemek

    kendisine küfredilmek

  • küfürbaz

    Kaba sövgüleri çok kullanan; ağzı bozuk, sövgücü, sövücü

  • küfürbazlık

    Küfürbaz olma durumu; ağzı bozukluk, sövgücülük, sövücülük

  • küfürleşme

    Küfürleşmek işi

  • küfürleşmek

    Karşılıklı sövmek; sövüşmek

  • küfürlü

    İçinde küfür olan (söz, konuşma)

  • küfürsüz

    İçinde küfür olmayan (söz, konuşma)

  • küheylan

    Soylu Arap atı

  • küheylan at, çul içinde de bellidir

    "cevherli insan, kılık kıyafeti düzgün olmasa da değerini yitirmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kükre

    Öfke veya cinsel istek yüzünden saldırıcı bir durum alan (hayvan)

  • kükreme

    Kükremek işi

  • kükremek

    Aslan, bağırmak

  • kükretme

    Kükretmek işi

  • kükretmek

    Kükreme işini yaptırmak

  • kükreyiş

    Kükremek işi

  • kükürt

    Atom numarası 16, atom ağırlığı 32,06 olan, 119 °C'de eriyen ve 444 °C'de kaynayan, doğada saf veya başka cisimlerle birleşik olarak bulunan, sarı renkli element; kibrit, sülf (simgesi S)

  • kükürt banyosu

    Sağlık vb. amaçlarla bedenin bir bölümünü veya bütününü bir süre kükürtlü su veya çamur içinde bulundurma

  • kükürtatar

    Kükürtlü buhar çıkaran ve üzerinde kükürt biriken alan

  • kükürtdioksit

    Yoğunluğu 2,3 olan, renksiz, boğucu kokulu ağır bir gaz

  • kükürtleme

    Kükürtlemek işi; sülfürleme

  • kükürtlemek

    Toz kükürt serpmek

  • kükürtlenme

    Kükürtlenmek işi

  • kükürtlenmek

    Kükürtleme işine konu olmak veya kükürtleme işi yapılmak

  • kükürtlü

    İçinde kükürt bulunan

  • kükürtsü

    Kükürdü andıran, kükürde benzeyen, kükürt gibi; kükürdümsü

  • kükürtsüz

    İçinde kükürt bulunmayan

  • kükürtçiçeği

    Kükürt buharının birdenbire soğutulmasıyla elde edilen kükürt

  • kül

    Yanan şeylerden artakalan toz madde

  • kül bağlamak

    ateş sönmek

  • kül etmek

    yakmak, kavurmak

  • kül gibi

    soluk, renksiz (bet beniz)

  • kül olmak

    bütünüyle yanmak

  • kül rengi

    Odunun yanmasıyla oluşan külün akla kara arasındaki rengi; boz, demir rengi, demirî, gri

  • kül rengi et sineği

    Eklem bacaklıların böcekler sınıfından, larvalarını hayvan ölüsü veya et üzerine bırakan bir tür sinek; et sineği (Sartophaga carnaria)

  • kül ufak olmak

    çok küçük parçalara ayrılmak

  • kül yemek (veya yutmak)

    kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak

  • külah

    İçine bazı şeyler koymak için huni biçiminde bükülmüş kâğıt kap

  • külah giydirmek

    hileyle, oyunla aldatmak

  • külah kapmak

    düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek

  • külah peşinde olmak

    yalan dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak

  • külah takmak

    hileyle, oyunla kandırıp parasını almak

  • külahları değiştirmek (veya değişmek)

    tehdit ederek bozuşmak

  • külahlı

    Külah giymiş olan

  • külahsız

    Külahı olmayan

  • külahçı

    Külah yapan veya satan kimse

  • külahçılık

    Külahçının yaptığı iş

  • külahıma anlat!

    "söylediklerine inanamıyorum, beni kandıramazsın" anlamında kullanılan bir söz

  • külahımsı

    Külahı andıran, külaha benzeyen, külah gibi; külahsı

  • külahını havaya atmak

    pek çok sevinmek

  • külahını ters giydirmek

    çok kurnaz olmak

  • külbastı

    Közde veya ızgarada pişirilen kemiksiz et

  • külbastılık

    Külbastı yapmaya elverişli olan (et)

  • küldöken

    Erkekler tarafından kadınlar için “eş” anlamında kullanılan bir söz

  • külek

    Bal, yağ, yoğurt vb. şeyler koymaya yarar tahta kova

  • külfet

    Herhangi bir iş yaparken yaşanan sıkıntı, zorluk

  • külfete katlanmak

    sıkıntıya, zorluğa dayanmak

  • külfetli

    Sıkıcı, zor, yorucu, özen isteyen

  • külfetsiz

    Sıkıntısız, kolay, özen istemeyen

  • külfetsizce

    Külfet altına girmeden, külfete katlanmadan

  • külfetsizlik

    Külfetsiz olma durumu

  • külhan

    Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak; cehennemlik

  • külhan makinesi

    Enerji üreten makinelerde yanmayı sağlayan ana bölüm, yanma hücresi

  • külhanbeyce

    Külhanbeyine benzer biçimde, külhanbeyi gibi

  • külhanbeyi

    Kendilerine özgü giyinişi olan, serserilik, haytalık yapan, argo kullanan, başıboş, haylaz delikanlı; apaş, külhani, tulumbacı

  • külhanbeyi ağzı

    Külhanbeyine yakışır biçimde konuşma; küllük ağzı

  • külhanbeylik

    Külhanbeyi olma durumu; apaşlık

  • külhancı

    Hamam ocağını yakan kimse

  • külhancılık

    Külhancı olma durumu

  • külhancının beyliği hamamcılık demişler

    "bayağı bir işle uğraşan kimse, yükselse bile ancak yaptığı işle anılır" anlamında kullanılan bir söz

  • külhani

    Hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama sözü

  • külhanilik

    Külhani olma durumu

  • külkedisi

    Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse)

  • külleme

    Küllemek işi

  • küllemek

    Genellikle ateşin üzerini külle örtmek

  • küllendirme

    Küllendirmek işi

  • küllendirmek

    Küllenme işini yaptırmak

  • külleniş

    Küllenmek işi

  • küllenme

    Küllenmek işi

  • küllenmek

    Genellikle ateşin üzerinde kül oluşmak

  • külli

    Bütüne ve genele ilişkin

  • külli irade

    İnsanın seçmesi için Allah’ın hayrı ve şerri yaratma gücü

  • külliyat

    Bir yazarın bütün eserlerini içeren dizi

  • külliye

    Bir caminin çevresinde cami ile birlikte kurulmuş medrese, imaret, sebil, kütüphane, hastane vb. yapıların bütünü

  • külliyet

    Bütünlük, tümlük

  • küllü

    İçinde veya üzerinde kül bulunan

  • küllü su

    İçinde kül eritilip süzülerek elde edilen su

  • küllük

    Sigara külü silkelenen ve sigara söndürülen kap; tabla, kül tablası, sigara tablası

  • külot

    Vücudun belden aşağısına giyilen uzun veya kısa iç çamaşırı; don (I)

  • külotlu çorap

    Kalçaları da içine alabilecek biçimde üretilmiş çorap

  • kült

    Yerel özellikler taşıyan dinî törenler

  • kültivatör

    Toprağı yüzeyden işlemeye yarayan dişli alet

  • kültür

    Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü; hars, ekin

  • kültür akımı

    Bir toplumun kültüründen bazı ögelerin başka bir topluma geçişi

  • kültür ataşesi

    Büyükelçiliklerde kültürel tanıtım ve iş birliği konularıyla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi

  • kültür balıkçılığı

    Özel olarak hazırlanmış havuzlarda bilimsel yöntemlerle balık üretme işi

  • kültür bitkileri

    Tarımsal değeri yüksek, çeşitli ıslah aşamalarından geçmiş, verimli, insan veya hayvanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bilinçli olarak yetiştirilen bitkilerin bütünü

  • kültür göçü

    Bir kültür motifinin veya kültürel bir uygulamanın bir başka kültüre geçmesi

  • kültür mantarı

    Yemek için özel olarak üretilen mantar

  • kültür merkezi

    Kültüre ve kültürün gelişimine hizmet etmek amacıyla kurulmuş opera, tiyatro, sergi vb. etkinliklerin yapıldığı yer; kültür sarayı, kültür sitesi

  • kültür uçurumu

    Kültürler arasındaki büyük fark

  • kültür varlıkları

    Bir bölgede bulunan maddi kültür ürünleri veya eserleri

  • kültür çevresi

    Bir ulusun başka ulusların kültürleriyle ilişki içinde gelişerek katmanlaşmış ve bağlılaşmış özelliklerinin bütünü veya bu özellikleri içinde barındıran ortam

  • kültür şoku

    Kültür bakımından büyük değişmeler karşısında şaşırma, olaylara akıl erdirememe

  • kültüre alma

    Küf mantarı çeşitleri ve bakteri gibi mikroorganizmaların bir kültür ortamında üretilmesi işlemi

  • kültürel

    Kültüre ilişkin, kültürle ilgili; ekinsel

  • kültürel antropoloji

    Antropoloji'nin kültür ile ilgilenen dalı

  • kültürel antropolojik

    Kültürel antropoloji ile ilgili

  • kültürlenme

    Kültürlenmek durumu

  • kültürlenmek

    Bir arada bulunan iki bireyin veya etnik grubun değer yargıları ile kültürel birikiminin özellikleri birbirinden etkilenerek değişikliğe uğramak

  • kültürlü

    Kültürü gelişmiş olan

  • kültürlülük

    Kültürlü olma durumu

  • kültürsüz

    Kültürü olmayan

  • kültürsüzleşme

    Kültürsüzleşmek işi

  • kültürsüzleşmek

    Kültürsüz duruma gelmek

  • kültürsüzleştirme

    Kültürsüzleştirmek işi

  • kültürsüzleştirmek

    Kültürsüz duruma getirmek

  • kültürsüzlük

    Kültürsüz olma durumu

  • külyutmaz

    Aldanmaz, kolay inanmaz (kimse)

  • külyutmazlık

    Külyutmaz olma durumu

  • külçe

    Eritilerek kalıba dökülmüş maden veya alaşım; külte

  • külçe gibi oturmak

    yorgun veya bitkin bir durumda çöküvermek

  • külçe kesilmek

    dermansız, güçsüz kalıp olduğu yere yığılmak

  • külçeleşme

    Külçeleşmek işi

  • külçeleşmek

    Külçe durumuna gelmek

  • külünk

    Taşları, kayaları parçalamakta kullanılan sivri kazma

  • külünü savurmak

    bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek

  • külüstür

    Yıpranmış, eski, bakımsız olan

  • külüstürlük

    Külüstür olma durumu

  • kümbet

    Damı koni veya piramit biçiminde olan, yuvarlak veya köşeli yapı

  • kümbetlenme

    Kümbetlenmek işi

  • kümbetlenmek

    Kümbet biçimini almak

  • kümbetsi

    Kümbeti andıran, kümbete benzeyen

  • küme

    Tümsek biçimindeki yığın

  • küme ayraç

    Matematikte kümeleri, dil bilgisinde ekleri göstermek amacıyla kullanılan, “{ }” biçimindeki ayraç; küme parantez

  • küme bulut

    Üst bölümleri bembeyaz ve küme durumunda, tabanı da çoğu kez yatay ve esmer bulut; kümülüs

  • küme düşmek

    takımlar sezon sonunda başarısızlık sebebiyle bir alt lige inmek, ligden düşmek

  • küme düşürmek

    takımı bir alt lige indirmek, ligden düşürmek

  • küme çalışması

    Öğrencilerin, aralarında seçtikleri bir başkanın kılavuzluğu altında iş birliği yaparak ortak amaçlar doğrultusunda çalışmalarına imkân sağlayan eğitim yöntemi

  • kümeleme

    Kümelemek işi

  • kümelemek

    Herhangi bir şeyi bir küme hâline getirmek

  • kümeleniş

    Kümelenmek işi

  • kümelenme

    Kümelenmek işi

  • kümelenmek

    Bir yere toplanmak

  • kümeleşim

    Herhangi bir sıvı içindeki gözelerin, parçacıkların vb.nin bir araya gelmesi; aglütinasyon

  • kümeleşme

    Kümeleşmek işi

  • kümeleşmek

    Küme durumunda toplanmak

  • kümeli

    Kümesi olan

  • kümes

    Tavuk, hindi vb. evcil hayvanların barınmasına yarayan kapalı yer

  • kümes hayvanları

    Etinden, tüyünden, yumurtasından yararlanmak üzere yetiştirilip beslenen tavuk, kaz, ördek, hindi vb. evcil hayvanlar

  • kümeye çıkmak

    takımların sonraki sezonda bir üst kümeye yükselmesi, lige çıkmak

  • kümültü

    Kırlarda, ormanlarda eğreti olarak yapılmış bekçi veya avcı kulübesi

  • küncü

    Susam tanesi

  • künde

    Güreşçinin, hasmını altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek ellerini kilitlemesi

  • kündeden atmak

    güreşçi, rakibini belinden kavrayıp kendi üzerinden aşırarak arka üzeri atmak

  • kündekâr

    Kündekâri tekniğini uygulayan kişi

  • kündekâri

    Genellikle kürsü, minber, kapı, dolap vb. yerlerde kullanılan, sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik biçimde kesilmiş küçük parçacıkların bir desen oluşturacak biçimde açılan yuvalara çivisiz ve yapışkansız geçirilmesi yoluyla yapılan bezeme tekniği

  • kündeleme

    Künde oyununu yapma

  • kündelemek

    Künde oyununu yapmak

  • kündeye almak (veya getirmek)

    güreşçi, rakibini altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitlemek

  • kündeye gelmek

    aldanmak, tuzağa düşmek

  • kündeye getirilmek

    aldatılmak, tuzağa düşürülmek

  • künefe

    Sıcak yenilen bir tür peynirli tel kadayıf

  • künefeci

    Künefe yapan veya satan kimse

  • künefecilik

    Künefecinin yaptığı iş

  • künhüne varmak

    bir şeyin özünü, aslını anlamak

  • künk

    Pişmiş toprak veya betondan yapılmış kalın su borusu; büz, pöhrenk

  • künye

    Bir kimsenin adı, soyadı, ülkesi, doğumu, mesleği vb. bilgilerini gösteren kayıt

  • künyesi bozuk

    Kötü durumları görülmüş olan, sabıkalı (kimse)

  • künyesi gelmek

    savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilmek

  • künyesini okumak

    ayıplarını yüzüne vurarak bir kimseye sövmek

  • küp

    Su, pekmez, yağ vb. sıvıları veya un, buğday gibi tahılları saklamaya yarayan, geniş karınlı, dibi dar toprak kap

  • küp gibi

    şişman

  • küp şeker

    Çay, kahve vb. içecekleri tatlandırmak amacıyla kullanılan, kalıba dökülüp belli bir biçim verilerek kesilmiş beyaz veya kahverengi şeker; kesme şeker, çay şekeri

  • küpe

    Kulak memelerine takılan süs eşyası

  • küpe dönmek

    çok şişmanlamak

  • küpe çiçeği

    Küpe çiçeğigillerin örneği olan süs bitkisi (Fuchsia)

  • küpe çiçeğigiller

    Ayrı çanak yapraklı iki çeneklilerden, küpe çiçeği, yakı otu, göl kestanesi vb. bitkileri içine alan bir familya

  • küpeli

    Küpe takmış olan

  • küpelik

    Dalyan direklerini dikerken alt ucun batmasını sağlamak için bağlanan taş veya zincir

  • küpeşte

    Gemide güverte hizasında ıskarmoz bağlarına tutturulan dikmelerin dış yüzlerine kaplanan kaplamaların oluşturduğu siper, borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarı kalan bölüm; korkuluk, parapet

  • küpkök

    Küpü verilen bir sayıya eşit olan sayı

  • küpleme

    Karında su birikmesi sebebiyle oluşan, şişmeyle beliren hastalık

  • küplere binmek

    çok öfkelenmek

  • küpleği

    Küreğin, baltanın sap takılan yeri

  • küplü

    Küpü olan

  • küpsüz

    Küpü olmayan

  • küpünü (veya küplerini) doldurmak

    eline fırsat geçmişken çokça para biriktirmek

  • kür

    İyi bakım ve ilaç tedavisi

  • kür yapmak

    sağlığı korumak amacıyla herhangi bir yöntemi bir süre uygulamak

  • kürar

    Güney Amerika yerlilerinin oklarına sürdükleri bitkisel zehir

  • küraso

    Acı portakal kabuğundan yapılan bir içki

  • küratör

    Müze, kütüphane, sergi, hayvanat bahçesi vb.ni yöneten ve etkinliklerini düzenleyen yetkili kimse

  • kürdan

    Dişleri temizlemek için kullanılan küçük, ince çöp

  • kürdan gibi

    çok zayıf, incecik, çelimsiz

  • kürdanlık

    Kürdan koymaya yarayan kap

  • kürdi

    Klasik Türk müziğinde si bemol notasını andıran perde

  • kürdilihicazkâr

    Klasik Türk müziğinde, rast perdesinde bir makam

  • Küre

    Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri

  • küre

    Bütün noktaları merkezden aynı uzaklıkta bulunan bir yüzeyle sınırlı cisim

  • kürek

    Toprak, kömür vb.ni bir yerden bir yere alıp atmaya, taşımaya yarayan ve yayvan bir bölümü, buna bağlı uzun bir sapı bulunan araç

  • kürek ayaklılar

    Pelikanları, karabatakgilleri içine alan kuşlar takımı

  • kürek cezası

    Gemilerde kürek çekme yoluyla uygulanan ceza; kürek

  • kürek kadar dili olmak

    pabuç kadar dili olmak

  • kürek kemiği

    Omzun art bölümünde bulunan, üçgen biçiminde geniş ve ince kemik; kebze, yağrın

  • kürek kürek

    Kürekler dolusu

  • kürek çekmek

    deniz teknesini yürütmek için küreği kullanmak

  • kürekli

    Küreği olan

  • küreksiz

    Küreği olmayan

  • kürekçi

    Kürek yapan veya satan kimse

  • kürekçilik

    Kürek yapma veya satma işi

  • küreleme

    Kürelemek işi

  • kürelenme

    Kürelenmek işi

  • kürelenmek

    Kürekle atılmak, kürekle yığılmak

  • küreme

    Küremek işi; kürüme

  • küremek

    Kürekle atıp temizlemek; kürelemek, kürümek

  • küremsi

    Küreye benzeyen, küreyi andıran, küre gibi

  • küresel

    Küre ile ilgili olan

  • küresel gök bilimi

    Gök küresi üzerinde var sayılan gök cisimlerinin konum ve hareketlerini inceleyen bilim dalı

  • küresel salgın

    Dünya genelinde veya birçok ülkede eş zamanlı olarak görülen, yayılma hızı yüksek ve ölümcül sonuçları olan salgın; pandemi

  • küresel valf

    Doğal gaz sisteminde gaz akışını kesmeye yarayan alet

  • küresel üçgen

    Bir küre yüzeyi üzerine çizilen ve kenarları üç büyük çember yayı olan üçgen

  • küresel ısınma

    Atmosferde karbondioksit ve ısıyı tutan diğer gazların düzeyinin yükselmesi

  • küreselleşebilme

    Küreselleşebilmek işi

  • küreselleşebilmek

    Küreselleşme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • küreselleşme

    Küreselleşmek durumu; globalleşme

  • küreselleşmek

    Dünya milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya götürmek; globalleşmek

  • küreselleştirme

    Küreselleştirmek işi; globalleştirme

  • küreselleştirmek

    Küreselleşme işini yaptırmak; globalleştirmek

  • küresellik

    Küresel olma durumu; globallik

  • küreyici

    Cevher veya posayı, sabit bir makara üzerinden dönüş yapan sonsuz halat aracılığıyla arkaya doğru küreyen mekanik düzen

  • kürit

    Atom numaraları 96-103 arasında bulunan elementlerin genel adı

  • küriyum

    Atom numarası 96, atom ağırlığı 248 olan, aktinitlerden, plütonyum 239'un helyum çekirdekleriyle bombardımanından elde edilen radyoaktif bir element (simgesi Cm)

  • kürk

    Bazı hayvanların, giyecek yapmak için işlenmiş postu

  • kürk böceği

    Kın kanatlılardan, esmer uzun kıllı, kürk, halı, keçe ve yünlüleri kemiren bir böcek (Attegenus pellio)

  • kürk hayvanı

    Kürkü için üretilen veya avlanan hayvan

  • kürk ile börk ile adam olunmaz

    "kılık kıyafet, değeri olmayan kişiye değer kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kürkas

    Sütleğengillerden, meyve çekirdekleri zehirli bir bitki, Hint fıstığı (Jatropha curcas)

  • kürklü

    Kürkü olan, kürk giymiş

  • kürkçü

    Hayvan postlarından kürk hazırlayan veya bu işin ticaretini yapan kimse

  • kürkçülük

    Kürk hazırlama sanatı

  • kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü

    "başkalarının gereksemelerine çare bulan kişi, bunlara benzeyen kendi ihtiyaçlarını savsaklar" anlamında kullanılan bir söz

  • kürneme

    Kürnemek işi

  • kürnemek

    Hayvanlar sıcağın veya soğuğun etkisiyle birbirine sokulup toplanmak

  • kürsü

    Kalabalığa karşı konuşma yapanların önünde bulunan yüksekçe yer

  • kürsü hocası

    Camilerde kürsüden vaaz veren hoca; kürsü şeyhi

  • Kürt

    Ön Asya'da yaşayan bir topluluk ve bu topluluktan olan kimse

  • kürtaj

    Vücutta boşluklar içinde bulunan yabancı cisimleri, hasta veya zararlı sayılan dokuları kazıyarak alma; kazıma, küretaj

  • kürtajcı

    Kürtaj yapan kimse

  • Kürtçe

    Kürtlerin kullandığı dil

  • Kürtün

    Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri

  • kürtün

    Rüzgârın etkisiyle kuytu yerlere toplanmış kar yığını

  • kürünü kırmak

    heves ettiği, imrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak, hevesini almak

  • kürünü öldürmek

    gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek

  • küs

    Küsmüş olan (kimse)

  • küsebilme

    Küsebilmek işi

  • küsebilmek

    Küsme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • küseğen

    Çabuk ve sık sık küsen (kimse)

  • küskü

    Taşa veya duvara delik açmak için kullanılan uzun, ağır ve bir ucu sivri demir

  • küskün

    Küsmüş olan (kimse)

  • küskünleşme

    Küskünleşmek işi

  • küskünleşmek

    Küskün duruma gelmek

  • küskünlük

    Küskün olma durumu; küsü

  • küsküt otu

    Çit sarmaşığıgillerden, ince uzun ipliksi saplarıyla, asma, baklagiller ve bazı meyve ağaçlarına sarılarak onları sömüren, klorofilsiz, asalak bir bitki; bağboğan, cinsaçı, küsküt, şeytansaçı (Cuscuta)

  • küskütük

    Çok sarhoş

  • küslük

    Küs olma durumu

  • küsme

    Küsmek işi

  • küsmek

    Herhangi birinin hoşa gitmeyen bir söz veya davranışı yüzünden görüşmez olmak

  • küspe

    Hayvan yemi, yakacak ve gübre olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı

  • küstah

    Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)

  • küstahlaşma

    Küstahlaşmak işi

  • küstahlaşmak

    Küstah duruma gelmek

  • küstahlık

    Küstah olma durumu

  • küstahlık etmek

    küstahça davranışlarda bulunmak

  • küstahça

    Küstah, saygısız bir biçimde

  • küstere

    Değirmen taşı yapılan taş

  • küstereye tutmak

    bıçak vb.ni bileği çarkında bilemek

  • küstüm otu

    Baklagillerden, dokunulduğunda yaprakları pörsüyen bir bitki; küseğen, küskün (Mimosa pudica)

  • küstürme

    Küstürmek işi

  • küstürmek

    Küsmesine yol açmak

  • küsur

    Artan bölüm, geriye kalan bölüm

  • küsurat

    Artan, geriye kalan parçalar

  • küsurlu

    Küsuru olan

  • küsursuz

    Küsuru olmayan

  • küsülü

    Aralarında dargınlık, küskünlük bulunan

  • küsüşme

    Küsüşmek işi

  • küsüşmek

    Birbirine küsmek, karşılıklı darılmak

  • küt

    Sivri olmayan, kısa ve kalınca

  • küt diye

    ansızın

  • küt küt

    Üst üste "küt" sesi çıkararak

  • Kütahya

    Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kütahyalı

    Kütahya ilinden olan kimse

  • Kütahyalılık

    Kütahyalı olma durumu

  • kütikül

    Yaprakların her iki yüzünde bulunan ve suyu sızdırmadığı için bitkinin kurumasına engel olan ince zar

  • kütin

    Bitkilerin kütiküllerini oluşturan, geçirgen olmayan, bal mumu yapısında madde

  • kütinleşme

    Selülozun kütin biçimine dönüşmesi

  • kütle

    Katı maddelerin büyük parçası

  • kütleme

    Kütlemek işi

  • kütlemek

    "Küt" diye ses çıkarmak

  • kütlesel

    Kütle ile ilgili olan

  • kütlesellik

    Kütlesel olma durumu

  • kütletme

    Kütletmek işi

  • kütletmek

    "Küt" diye ses çıkartmak

  • kütleşme

    Kütleşmek işi

  • kütleşmek

    Küt duruma gelmek

  • kütleştirme

    Kütleştirmek işi

  • kütleştirmek

    Küt duruma getirmek

  • kütlü

    Çekirdekli, çiğitli pamuk

  • kütlük

    Küt olma durumu

  • küttedek

    Birdenbire "küt" diye ses çıkararak

  • kütük

    Kalın ağaç gövdesi

  • kütük demir

    Demir çelik fabrikalarında, izabe tesislerinde maden cevherinden veya hurdadan döküm sonu elde edilen ham kütle; kütük

  • kütük gibi

    çok şişmiş

  • kütükleşme

    Kütükleşmek işi

  • kütükleşmek

    Sert ve duygusuz bir duruma gelmek

  • kütüklük

    İçine şarjöre geçirilmiş tüfek fişeği konulan ve palaska kayışına geçirilen kösele çanta; fişeklik

  • kütüphane

    Kuruluş amaç ve görevine uygun kitap, film, plak vb. her türlü kayıtlı bilgi kaynağını toplayan, düzenleyen ve bilgi gereksinimi olan kullanıcının etkin biçimde hizmetine sunan kuruluş; kitaplık, bibliyotek

  • kütüphaneci

    Kütüphanede görevli kimse; bibliyotekçi

  • kütüphanecilik

    Kitaplık görevlisinin işi; bibliyotekçilik

  • kütür kütür

    Tazeliğinden dolayı kütür sesi çıkaran

  • kütürdeme

    Kütürdemek işi

  • kütürdemek

    "Kütür" diye ses çıkarmak

  • kütürdetme

    Kütürdetmek işi

  • kütürdetmek

    "Kütür kütür" diye ses çıkartmak

  • kütürtü

    Kütürdeme sırasında çıkan sesin adı

  • kütüğe geçirmek

    ana deftere yazmak

  • küvet

    İçine su doldurulup yıkanmaya elverişli tekne; banyo küveti

  • küçücük

    Çok küçük; küçümencik, minicik, minimini, ufacıcık, ufacık

  • küçük

    Boyutları, benzerlerininkinden daha ufak olan; mikro, ufak tefek, büyük karşıtı

  • küçük abdesti gelmek

    idrar yapma ihtiyacı duymak

  • küçük bey

    Evin küçük erkek çocuğu

  • küçük boy

    Normal ölçülerden daha küçük

  • küçük burjuva

    Gelir düzeyi düşük şehirli halk

  • küçük dağları ben yarattım demek

    çok böbürlenmek, kibirlenmek

  • küçük dil

    Damağın arkasında bulunan dile benzer küçük uzantı

  • küçük dil ünsüzü

    Akciğerlerden gelen havanın art damakta küçük dilin çevresinden sızarak çıkmasıyla oluşan ünsüz: ğ

  • küçük dilini yutmak

    şaşırmak, donakalmak

  • küçük düşmek

    değeri veya onuru sarsılmak

  • küçük düşürmek

    değerini veya şerefini sarsmak

  • küçük gezegen

    Bilinen dokuz büyük gezegene göre çok küçük olan gezegen

  • küçük görmek

    küçümsemek

  • küçük hanım

    Evin kızı veya genç gelini

  • küçük harf

    Harflerin a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, ı, i, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z biçimindeki yazılışları; minüskül

  • küçük kan dolaşımı

    Çeşitli organlardan gelen toplardamarların kanı sağ kulakçık ve sağ karıncığa taşıması, oradan da atardamarlarla kanın akciğerlere ulaştırılması ve oradan sol kulakçığa taşınması düzeni

  • küçük karga

    Karga cinsi bir tür kuş

  • küçük kumru

    Kumru cinsi bir tür kuş

  • küçük köprü

    Vücudun, sırt yere dönük olarak avuçlar ve dizler üstünde dayalı ve gergin bulunduğu durum, el diz köprüsü

  • küçük köyün büyük ağası

    büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz

  • küçük martı

    Martıgillerden, en küçük martı türü (Larus minutus)

  • küçük orta

    Karakucak ve yağlı güreşte pehlivanların ayrıldıkları beş dereceden dördüncüsü

  • küçük oynamak

    kumarda az para ile oynamak

  • küçük sakarca

    Sakarca cinsi bir tür kuş

  • küçük tansiyon

    Kalbin gevşemesi sırasında ölçülen kan basıncı

  • küçük terim

    Bir tasımda, vargının konusu olan terim

  • küçük çaplı

    Değeri ve ağırlığı az

  • küçük çapta

    Belirli bir ölçüde

  • küçük önerme

    Bir tasımda, küçük terimi taşıyan öncül; minör

  • küçük ünlü uyumu

    Bir kelimede düz ünlülerden (a, e, ı, i) sonra düz ünlülerin, yuvarlak ünlülerden (o, ö, u, ü) sonra dar yuvarlak (u, ü) veya düz geniş (a, e) ünlülerin gelmesi; küçük sesli uyumu, dudak uyumu: ayak, evler, salkımlar; okul, ördek, koruyucuların vb.

  • küçük şalgam

    Turpgillerden, çiçekleri kokulu, tohumlarından ışık araçlarında ve sabun yapımında kullanılan bir yağ çıkarılan, kolzaya benzeyen bir bitki; yağ şalgamı (Brassica rapa)

  • Küçükayı

    Göğün Kuzey Kutbu bölgesinde, Büyükayı'nın tersi durumda bir takımyıldız; Dübbüasgar

  • küçükbaş

    Kasaplık hayvanlardan koyun ve keçiye verilen ortak ad

  • küçükle küçük, büyükle büyük olmak

    her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak

  • küçükleşme

    Küçükleşmek işi

  • küçükleşmek

    Değerini yitirmek

  • küçüklü büyüklü

    Küçüğü, büyüğü hep birlikte

  • küçüklük

    Küçük olma durumu

  • küçükçe

    Biraz küçük

  • Küçükçekmece

    İstanbul iline bağlı ilçelerden biri

  • küçülebilme

    Küçülebilmek işi

  • küçülebilmek

    Küçülme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • küçülme

    Küçülmek işi

  • küçülmek

    Büyükken herhangi bir sebeple küçük duruma gelmek; ufalmak

  • küçültebilme

    Küçültebilmek işi

  • küçültebilmek

    Küçültme ihtimali veya imkânı bulunmak

  • küçültme

    Küçültmek işi; tasgir

  • küçültme eki

    Kelimelerin anlamına küçüklük, azlık, sevgi, acıma kavramları katan - ce, -ceğiz, -cek, -cik, -imsi, -imtırak, -rek, ekleri

  • küçültmek

    Büyükken daha küçük duruma getirmek

  • küçülttürme

    Küçülttürmek işi

  • küçülttürmek

    Küçültme işini yaptırmak

  • küçültü

    Küçük gibi görünme veya olma

  • küçülüş

    Küçülmek işi

  • küçümen

    Benzerlerinden daha küçük olan, pek küçük

  • küçümenlik

    Küçümen olma durumu

  • küçümseme

    Küçümsemek işi; küçükseme

  • küçümsemek

    Değer ve önem vermemek; küçük görmek, küçüksemek

  • küçümsenme

    Küçümsenmek işi

  • küçümsenmek

    Küçümseme işi yapılmak

  • küçümseyiş

    Küçümsemek işi

  • küçürek

    Biraz küçük

  • küşade

    Açılmış olan, açık bulunan

  • küşat

    Tavlada bir tür oyun

  • kıble

    Bazı ibadetler yerine getirilirken dönülen Kâbe'nin bulunduğu yön

  • kıblenüma

    Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula

  • Kıbrıslı

    Kıbrıs halkından olan kimse

  • Kıbrısçık

    Bolu iline bağlı ilçelerden biri

  • kıdem

    Bir görevde rütbece eskilik

  • kıdem tazminatı

    Belirli süre çalıştıktan sonra işten ayrılan işçiye görev süresine bağlı olarak verilen para

  • kıdemce

    Bir işte deneyim ve süre bakımından, kıdeme göre

  • kıdemli

    Bir işte eski ve deneyimi çok olan

  • kıdemli başçavuş

    Kıdemi olan başçavuş veya rütbesi

  • kıdemli üstçavuş

    Kıdemi olan üstçavuş veya rütbesi

  • kıdemlilik

    Kıdemli olma durumu

  • kıdemsiz

    Bir işte yeni ve deneyimi az olan

  • kıdemsizlik

    Kıdemsiz olma durumu

  • kıkır kıkır

    İçinden gelerek, sesli bir biçimde gülmek

  • kıkırdak

    Kemik kadar sert olmayan, dayanıklı, esnek, bükülgen, damarsız bağ dokusu

  • kıkırdak bilimi

    Kıkırdakları inceleyen bilim dalı

  • kıkırdak doku

    Kemiklerin bağlantı yerlerinde bulunan, katı, esnek ve saydam doku

  • kıkırdaklı

    Yapısında kıkırdak bulunan

  • kıkırdaksız

    Yapısında kıkırdak bulunmayan

  • kıkırdama

    Kıkırdamak işi

  • kıkırdamak

    "Kıkır kıkır" diye ses çıkararak gülmek

  • kıkırdatma

    Kıkırdatmak işi

  • kıkırdatmak

    Kıkırdamasına sebep olmak

  • kıkırdayış

    Kıkırdamak işi

  • kıkırlık

    İçten gülme durumu

  • kıkırtı

    Kıkırdama sırasında çıkan sesin adı

  • kıl

    Bazı hayvanların derisinde, insan vücudunun belli yerlerinde çıkan, üst deri ürünü olan ipliksi uzantı

  • kıl (kadar) kalmak

    çok az kalmak

  • kıl burun

    Deniz içine uzanmış ince kara parçası

  • kıl dönmesi

    Kıl ucunun ters gelip derinin içine doğru ilerlemesi

  • kıl gibi

    ipince, incecik

  • kıl kapmak

    birisine sinirlenmek, hareketlerinden rahatsız olmak

  • kıl keçisi

    Vücut rengi beyazdan siyaha kadar değişmekle beraber en çok siyah renklisi görülen yerli bir tür keçi; karakeçi

  • kıl kurt

    Soğuktan, nemden canlıların ciğerlerinde, nefes borularında olan ince uzun bir kurt

  • kıl kuyruk

    Zayıf, çelimsiz olan

  • kıl olmak

    birisi sinirine dokunmak

  • kıl otu

    Dağlık çayırlarda yetişen ince ve sert yapraklı bir bitki (Nardus)

  • kıl payı

    Son anda

  • kıl testere

    Çok ince bir tür testere

  • kıl yumağı

    Saç yeme alışkanlığı olan kimselerin midesinde oluşan ur

  • kıl çadır

    Keçi kılından dokunmuş parçalarla kurulan çadır

  • kılabilme

    Kılabilmek işi

  • kılabilmek

    Kılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kılaptan

    Pirinç, bakır, kalay vb. madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldız vurulmuş ince metal iplik

  • kılavuz

    Yol gösteren kimse; rehber, delil

  • kılavuz gemisi

    Boğaz vb. geçişi tehlikeli yerlerden büyük gemilerin güvenli geçişini sağlamak için yol gösteren gemi; kılavuz

  • kılavuz kaptan

    Bir devletin kılavuz alınması zorunlu olan sularında gemilere yol gösteren kimse; kılavuz

  • kılavuzlama

    Kılavuzlamak işi

  • kılavuzlamak

    Kılavuzluk etmek

  • kılavuzluk

    Kılavuz olma durumu; rehberlik, delalet

  • kılavuzluk etmek

    yol göstermek, rehberlik etmek

  • kılavuzu karga olanın burnu boktan kalkmaz

    "kötü kimsenin arkasına düşen kişinin başı dertten kurtulmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kılağı

    Yeni bilenen ustura, bıçak gibi kesici aletlerin bilenme sonucu yüzlerinde oluşup keskinliklerini azaltan, kayışa veya bileği taşına sürerek giderilen kıl gibi ince kalıntı, çapak veya pürüz; zağ

  • kılağıcı

    Kılağılama işi yapan kimse; zağcı

  • kılağıcılık

    Kılağıcının yaptığı iş; zağcılık

  • kılağılama

    Kılağılamak işi; zağlama

  • kılağılamak

    Yeni bilenmiş kesici araçların üzerindeki kalıntıları kayışa veya bileği taşına sürerek yok etmek; zağlamak

  • kılağılı

    Kılağılanarak üzerindeki kalıntılar giderilmiş olan; zağlı

  • kılağısını almak

    yeni bilenmiş kesici araçların üzerindeki kalıntıları kayışa veya bileği taşına sürerek yok etmek

  • kılağısız

    Kılağılanmamış, yeni bilendiği hâlde üzerindeki kalıntılar giderilmemiş olan; zağsız

  • kılcal

    Kıl gibi olan, çok ince

  • kılcal boru

    Araştırma ve deneylerde kullanılan çok ince boru

  • kılcal damar

    Dokulardaki atardamarların son dallarını, toplardamarların ilk dallarına birleştiren ince damar

  • kılcal etki

    Birbirine değen bir sıvı ile bir katının molekülleri arasındaki etki

  • kılcal kök

    Ana kök, saçak kök ve yan köklerden çıkan ikincil, üçüncül kökler üzerinde bulunan ince kıl şeklindeki emici kök parçaları

  • kılcallık

    Kılcal olma durumu

  • kılcan

    At kuyruğu kılından yapılmış kuş tuzağı

  • kıldırabilme

    Kıldırabilmek işi

  • kıldırabilmek

    Kıldırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıldırma

    Kıldırmak işi

  • kıldırmak

    Kılma işini yaptırmak

  • kıldırtma

    Kıldırtmak işi

  • kıldırtmak

    Kıldırma işini yaptırmak

  • kıldırış

    Kıldırmak işi

  • kılgılı

    Maksada uygun, kullanışlı

  • kılkuyruk

    Ördekgillerden, uzunluğu 55-65 santimetre, kuyruğu sivri, tüyleri ak yeşil karışık, gagası, ayakları mavi bir tür kuş (Anas acuta)

  • kıllanma

    Kıllanmak işi

  • kıllanmak

    Kılları çıkmak

  • kıllı

    Kılı olan, kıl ile kaplı

  • kıllıca

    Kıllı bir biçimde

  • kıllılık

    Kıllı olma durumu

  • kılma

    Kılmak işi

  • kılmak

    Etmek, yapmak

  • kılsız

    Kılı olmayan; kelek

  • kılsızlık

    Kılsız olma durumu

  • kılçık

    Balıkların eti arasında bulunan diken gibi ince ve küçük kemik

  • kılçık atmak

    bir kimsenin işini karıştırmak, bozmak

  • kılçıklı

    Kılçığı olan

  • kılçıklılık

    Kılçıklı olma durumu

  • kılçıksız

    Kılçığı olmayan

  • kılçıksızlık

    Kılçıksız olma durumu

  • kılı kıpırdamamak

    Bir iş, olay veya durum karşısında davranışını değiştirmemek, aldırış etmemek, umursamamak

  • kılı kırk yarmak

    titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak

  • kılıbık

    Karısının baskısı altında bulunan (erkek); karısı köylü, kazak karşıtı

  • kılıbıklaşma

    Kılıbıklaşmak işi

  • kılıbıklaşmak

    Kılıbık duruma gelmek

  • kılıbıklık

    Kılıbık olma durumu

  • kılıbıklık etmek

    kılıbığa yakışan davranışlarda bulunmak

  • kılıcı kınına koymak

    savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek

  • kılıcına

    Kalas, cetvel tahtası gibi kalınlığı eninden az olan şeyler keskin ve dar tarafı yukarı gelmek üzere; kılıçlama

  • kılıf

    Bir şeyi korumak için kendi biçimine göre, çoğunlukla yumuşak bir nesneden yapılmış özel kap; zarf

  • kılıflama

    Kılıflamak işi

  • kılıflamak

    Kılıf geçirmek, kılıfa koymak

  • kılıflı

    Kılıfı olan veya kılıf içinde bulunan

  • kılıfsız

    Kılıfı olmayan veya kılıf içinde bulunmayan

  • kılıfsızlık

    Kılıfsız olma durumu

  • kılıfçı

    Kılıflama işini yapan kimse

  • kılıfçılık

    Kılıfçının yaptığı iş

  • kılıfına uydurmak

    bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek

  • kılık

    Bir kimsenin giyinişi, dış görünüşü; eşkâl

  • kılık kıyafet

    Üst baş ve dış görünüş; kalıp kıyafet, kisve

  • kılık kıyafet düşkünü

    Kılık kıyafetine çok önem veren kimse, giyinmeyi seven kimse; kıyafet düşkünü

  • kılık kıyafet köpeklere ziyafet

    giyinişi ve görünüşü kötü ve tiksindirici olanlar için söylenen bir söz

  • kılık kıyafeti düzmek

    giysilerini yenilemek

  • kılıklı

    Herhangi bir kılıkta olan; kıyafetli

  • kılıklı kıyafetli

    İyi giyinmiş

  • kılıklılık

    Kılıklı olma durumu

  • kılıksız

    Giyimi düzgün olmayan; kıyafetsiz, süfli

  • kılıksızca

    Kılıksız bir biçimde

  • kılıksızlaşma

    Kılıksızlaşmak işi

  • kılıksızlaşmak

    Kılıksız duruma gelmek

  • kılıksızlık

    Kılıksız olma durumu; kıyafetsizlik

  • kılıktan kılığa girmek

    giysi değiştirmek

  • kılına dokunmamak

    bir kimseye dokunacak, zarar verecek en ufak bir davranışta bile bulunmamak

  • kılına halel gelmemek

    hiçbir zarara uğramamak

  • kılınabilme

    Kılınabilmek işi

  • kılınabilmek

    Kılınma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kılınma

    Kılınmak işi

  • kılınmak

    Kılma işi yapılmak

  • kılını (bile) kıpırdatmamak (veya oynatmamak)

    bir iş, olay veya durum karşısında ilgisiz kalmak, en küçük bir tepki göstermemek

  • kılınış

    Kılınmak işi

  • kılır

    Maydanozgillerden, bir yıllık ve özel kokulu otsu bir bitki (Ammi visnaga)

  • kılıverme

    Kılıvermek işi

  • kılıvermek

    Çabucak kılmak

  • kılıç

    Uzun, düz veya eğri, ucu sivri, bir veya her iki yüzü keskin, kın içinde bele takılan, çelikten silah; tığ (II)

  • kılıç bacak

    Bacakları eğri olan, çarpık bacaklı (kimse)

  • kılıç balığı

    Kılıç balığıgillerden, burnunda kılıç biçiminde bir uzantısı bulunan, kılçıksız, eti beyaz, iri bir balık (Xiphias gladius)

  • kılıç balığıgiller

    Örnek türü kılıç balığı olan, dişsiz ve pulsuz kemikli balıklar familyası

  • kılıç gagalı

    Yağmur kuşugillerden, çok ince ve uzun gagalı, tüyleri ak, kanatları kara bir kuş (Recurvirosta avocetta)

  • kılıç kuşanma

    Tahta yeni çıkan Osmanlı padişahlarının İstanbul'daki Eyüp Sultan türbesine giderek törenle kılıçlarını almaları; kılıç alayı

  • kılıç kuşanmak (veya takmak)

    kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak

  • kılıç kınını kesmez

    "sert ve öfkeli kişi yanındakilere zarar vermez" anlamında kullanılan bir söz

  • kılıç oynatmak

    egemen olarak yaşamak

  • kılıç pabucu

    Kılıç kınının aşağı kısmı

  • kılıç sallamak

    kılıç ile dövüşmek, düşman üzerine kılıçla saldırmak

  • kılıç çalmak

    kılıçla savaşmak, kılıç ile vurmak

  • kılıç çekmek

    saldırmak veya selamlamak amacıyla kılıcı kınından çıkarmak

  • kılıç üşürmek

    kılıç çekerek saldırmak

  • kılıçhane

    Kılıç yapılan yer

  • kılıçkalkan

    Kılıç ve kalkan kullanılarak oynanan bir tür halk oyunu

  • kılıçkuyruk

    Kemikli balıklar takımından uzunluğu 8-10 santimetre olan, tropik süs balığı (Xiphophorus helleri)

  • kılıçlama

    Kılıçlamak işi

  • kılıçlama kaçmak

    yan yan koşarak çaprazlamasına gitmek

  • kılıçlamak

    Kılıçla çok sayıda insanı topluca öldürmek, kılıçtan geçirmek

  • kılıçlayış

    Kılıçlamak işi

  • kılıçlaşma

    Kılıçlaşmak işi

  • kılıçlaşmak

    Kılıçla dövüşmek

  • kılıçlı

    Kılıç taşıyan

  • kılıçtan geçirmek

    çok sayıda insanı kılıçla öldürmek

  • kılıççı

    Kılıç yapan veya satan kimse

  • kılıççılık

    Kılıççının yaptığı iş

  • kılığa bürünmek

    oymuş gibi görünmek

  • kılığına girmek

    biri veya bir şey gibi giyinmek

  • kılış

    Kılmak işi

  • kımkım

    Ağır ağır konuşan (kimse)

  • kımkım etmek

    bir işi ağır ağır yapmak, oyalanmak

  • kımlanma

    Kımlanmak işi

  • kımlanmak

    Kuş uçmaya hazırlanmak

  • kımıl

    Yarım kanatlılardan, sap, çiçek, yaprak ve başakları emerek veya yiyerek ekin hastalığına yol açan, vücudu kalkana benzeyen zararlı bir böcek (Aelia rostrata)

  • kımıldama

    Kımıldamak işi; kımıldanma, kıpırdama, kıpırdanma, kıprama

  • kımıldamak

    Olduğu yerde kendi kendine hareket etmek; kımıldanmak, kıpırdamak, kıpırdanmak, kıpramak

  • kımıldanış

    Kımıldanmak işi; kıpırdanış

  • kımıldatabilme

    Kımıldatabilmek işi

  • kımıldatabilmek

    Kımıldatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kımıldatma

    Kımıldatmak işi; kıpırdatma

  • kımıldatmak

    Bir şeyi yerinden hafifçe hareket ettirmek, oynatmak; kıpırdatmak

  • kımıldayabilme

    Kımıldayabilmek işi

  • kımıldayabilmek

    Kımıldama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kımıldayış

    Kımıldamak işi; kıpırdayış, kıprayış

  • kımız

    Kısrak sütünün mayalanmasıyla yapılan, az alkollü, ekşi bir Türk içkisi

  • kın

    Bıçak, kılıç vb. kesici araçların kabı

  • kın kanat

    Kın kanatlı böceklerin gövdeyi korumakla görevli ve çok sert yapıda birinci çift kanadı

  • kın kanatlılar

    Böcekler sınıfından, boynuzsu bir kın biçiminde olan birinci çift kanatları uçmakta kullanan öteki iki kanadı örten, ağız parçaları çiğnemeye, parçalamaya elverişli, bütünüyle başkalaşma gösteren bir takım

  • kına

    Kına ağacının kurutulmuş yapraklarından elde edilen, saç ve elleri boyamakta kullanılan toz

  • kına (veya kınalar) yakmak (veya koymak veya sürmek veya vurmak veya yakınmak veya yakılmak)

    kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek

  • kına ağacı

    İki çeneklilerden, tropikal bölgelerde yetişen, kurutulmuş yapraklarından kına elde edilen, beyaz çiçekli, küçük bir ağaç (Lawsonia inermis)

  • kına gecesi

    Genellikle düğünden önceki gece kızın evinde gelinin parmaklarına kına yakılırken yapılan eğlence

  • kına gibi

    çok ince, toz biçiminde

  • kına çiçeği

    Kına çiçeğigillerden, çiçekleri tüylü renkte olan, bir veya çok yıllık otsu bitki (Balsamina hortensis)

  • kına çiçeğigiller

    İki çeneklilerden, örneği bahçelerde yetişen kına çiçeği olan bir familya

  • kınacık

    Buğday pası mantarının, tahıl bitkilerinin sap ve yapraklarında oluşturduğu pas rengindeki hastalık

  • kınakına

    Kök boyasıgillerden, asıl yurdu Güney Amerika olan, Hindistan ve Endonezya'da da yetiştirilen, kabuğundan kinin çıkarılan bir ağaç (Cinchona)

  • kınalama

    Kınalamak işi

  • kınalamak

    Kına koymak, kına ile boyamak

  • kınalanma

    Kınalanmak işi

  • kınalanmak

    Kına konulmak, kına yakılmak

  • kınalı

    Kına ile boyanmış olan

  • kınalı bamya

    Trakya'da yetişen baş tarafı kızıl renkte bir cins bamya

  • kınalı keklik

    Sülüngillerden, Balkan Yarımadası, Orta ve Doğu Asya'da yaşayan, uzunluğu 38 santimetre olan bir tür kuş (Alectoris graeca)

  • kınalı kuzu

    Genellikle alnına kına yakılmış kuzu veya koyun

  • kınama

    Kınamak işi; melamet, muaheze, takbih, tayip

  • kınama cezası

    Bir görevlinin iş yerindeki davranışının yasa ve tüzüğe aykırı olduğunu bildiren ceza

  • kınamak

    Yapılan bir işin kötü olduğunu belirtir bir biçimde söz söylemek; takbih etmek

  • kınanma

    Kınanmak işi

  • kınanmak

    Kınama işi yapılmak

  • kınasız

    Kına ile boyanmamış

  • kınasızlık

    Kınasız olma durumu

  • kınayabilme

    Kınayabilmek işi

  • kınayabilmek

    Kınama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kınayış

    Kınamak işi

  • kındıra

    Sulak yerlerde yetişen, ince uzun yapraklarının kenarları keskin, koyu renkli bir tür çayır otu

  • kındıraç

    Oluk veya yiv açmaya yarayan araç

  • kınlama

    Kınlamak işi

  • kınlamak

    Bir şeye kın yapmak

  • kınlı

    Kını olan, bir kınla sarılı olan

  • kınlılık

    Kınlı olma durumu

  • kınnap

    İnce sicim

  • kınsız

    Kını olmayan

  • kınsızlık

    Kınsız olma durumu

  • Kınık

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • kıpkıp

    Gözünü çok kırpan (kimse)

  • kıpkırmızı

    Her yanı kırmızı

  • kıpkırmızı kesilmek (veya olmak)

    yüz herhangi bir nedenle çok kızarmak

  • kıpkısa

    Çok kısa

  • kıpkızıl

    Her yanı kızıl, çok kızıl

  • kıpma

    Kıpmak işi

  • kıpmak

    Göz kapaklarını çabucak açıp kapamak; kırpmak

  • Kıpti

    Mısır halkından olan kimse

  • Kıptice

    Kıptilerin kullandığı dil

  • Kıptilik

    Kıpti olma durumu

  • Kıpçak

    XI-XV. yüzyıllarda, Hazar ve Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda, Mısır ve Suriye'de yaşamış bir Türk boyu; Kuman

  • Kıpçak Türkçesi

    Kıpçak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kıpçakça, Kumanca, Kuman Türkçesi

  • kıpık

    Yarı kapalı (göz)

  • kıpık gözlü

    Gözleri yarı kapalı olan (kimse)

  • kıpıklık

    Kıpık olma durumu

  • kıpır kıpır

    Çok hareketli, hamarat olan

  • kıpır kıpırlık

    Kıpır kıpır olma durumu

  • kıpırdak

    Çok hareketli, yerinde duramayan, canlı

  • kıpırdaklık

    Kıpırdak olma durumu

  • kıpırdatabilme

    Kıpırdatabilmek işi

  • kıpırdatabilmek

    Kıpırdatma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıpırdayabilme

    Kıpırdayabilmek işi

  • kıpırdayabilmek

    Kıpırdama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıpırdaşma

    Kıpırdaşmak işi

  • kıpırdaşmak

    Birlikte kıpır kıpır hareket etmek

  • kıpırtı

    Çok hafif ve sürekli kımıldama; kımıltı

  • kıpırtılı

    Kıpırtısı olan; kımıltılı, kıprayışlı

  • kıpırtısız

    Kıpırtısı olmayan; kımıltısız, kıprayışsız

  • kıpırtısızca

    Kıpırtısız bir biçimde; kımıltısızca

  • kıpırtısızlık

    Kıpırtısız olma durumu; kımıltısızlık

  • kıpıştırma

    Kıpıştırmak işi

  • kıpıştırmak

    Göz kapaklarını üst üste birçok kez açıp kapamak

  • kıpışık

    Yarı kapalı (göz)

  • kır

    Beyazla az miktarda siyah karışmasından oluşan renk

  • kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan

    "kişi arkadaşlık ettiği kimseden etkilenir" anlamında kullanılan bir söz

  • kır bekçisi

    Kırların ve ovaların güvenliğiyle görevli kimse

  • kır eğlencesi

    Kırda yapılan eğlence

  • kır gerillası

    Dağlarda, köy ve kasabalarda eylem yapan çete

  • kır gülü

    Çorak bölgelerde biten ve gün gülüne benzeyen bir tür çiçek (Fumana)

  • kır kahvesi

    Kırda bulunan, çoğunlukla küçük kahve

  • kır serdarı

    Kırlarda eşkıyanın ardına düşüp yolların güvenliğini sağlamakla görevlilerin başı

  • kır çiçeği

    Kırlarda kendiliğinden yetişen çiçek

  • kıraat

    Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma

  • kıraat etmek

    Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okumak

  • kıraathane

    Müşterilerinin okumaları için gazete, dergi ve kitap bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş kahvehane

  • kıraathaneci

    Kıraathane işleten kimse

  • kıraathanecilik

    Kıraathanecinin yaptığı iş

  • kırabilme

    Kırabilmek işi

  • kırabilmek

    Kırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıracak

    Nalbantların atın tırnağını kesmek için kullandıkları keskin demir alet

  • kıran

    Kırma işini yapan (kimse)

  • kıran girmek

    kısa bir zaman içinde çok sayıda ölmek

  • kıran kırana

    Çok mücadeleli, çekişmeli (kavga, güreş, maç)

  • kıranta

    Saçları ağarmaya başlamış (erkek)

  • kırat

    Elmas, zümrüt vb. değerli taşların tartısında kullanılan, 0,20043 gramlık ağırlık ölçü birimi

  • kıratlık

    Herhangi bir kırat değerinde olan (taş)

  • kıratını ölçmek

    değerini biçmek, kıymetini belirlemek

  • kıray

    Genç, delikanlı olan

  • kıraç

    Verimsiz veya susuz, bitek olmayan (toprak)

  • kıraçlaşma

    Kıraçlaşmak işi

  • kıraçlaşmak

    Kıraç duruma gelmek

  • kıraçlık

    Kıraç yer

  • kırağı

    Su buğusunun soğuk havalarda, yerde, bitkiler, ağaçlar ve öteki nesneler üzerinde donmasıyla oluşan ince tabaka

  • kırağı düşmek (veya yağmak)

    kırağı oluşmak

  • kırağı çalmak (veya vurmak)

    kırağı, dondurup bozmak

  • kırağılı

    Kırağısı olan

  • kırba

    Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap

  • kırbaç

    Tek parça deri veya uzun esnek bir değneğin ucuna sırım bağlanarak yapılmış vurma aracı

  • kırbaç kurdu

    Çeşitli türleri insanların ve hayvanların kalın bağırsağında yaşayan, boyu 5 santimetre olan, eni gözle görülmeyecek incelikte bir asalak; trikosefal (Trichuris trichiura)

  • kırbaç kurtları

    Örnek hayvanı kırbaç kurdu olan, yuvarlak solucanlar familyası

  • kırbaçlama

    Kırbaçlamak işi

  • kırbaçlamak

    Kırbaçla vurmak

  • kırbaçlanma

    Kırbaçlanmak işi

  • kırbaçlanmak

    Kırbaçla dövülmek

  • kırbaçlatma

    Kırbaçlatmak işi

  • kırbaçlatmak

    Kırbaçlama işini yaptırmak

  • kırbaçvari

    Kırbaça benzer, kırbaç gibi

  • kırca

    Hafif kırlaşmış

  • kırcı

    Ufak ve sert taneli kar

  • kırcı mantı

    Küçük ve içi iyi doldurulmuş mantı

  • kırcın

    Hayvan kıranı

  • kırdırabilme

    Kırdırabilmek işi

  • kırdırabilmek

    Kırdırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kırdırma

    Kırdırmak işi

  • kırdırmak

    Kırma işini yaptırmak

  • kırdırtma

    Kırdırtmak işi

  • kırdırtmak

    Kırdırma işini yaptırmak

  • kırdığı koz (veya ceviz) kırkı (veya bini) aşmak

    sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak

  • kırgın

    Kırılmış (kimse)

  • kırgınlık

    Kırgın olma durumu; iç burukluğu

  • Kırgız

    Kırgızistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk soylu halk veya bu halktan olan kimse

  • Kırgız Türkçesi

    Kırgız Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kırgızca

  • Kırgızistanlı

    Kırgızistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • kırk

    Otuz dokuzdan sonra gelen sayının adı

  • kırk basmak

    doğum yapmış annenin ve bebeğin kırk gün dolmadan dışarı çıkarılmasının tehlikeli olacağını geleneksel olarak kabul etmek

  • kırk basması

    Doğumdan sonraki kırk gün içinde çocuğun ateşli bir hastalığa yakalanması

  • kırk bir (buçuk) kere maşallah!

    "pek çok, binlerce kez nazar değmesin!" anlamında kullanılan bir söz

  • kırk dereden su getirmek

    bin dereden su getirmek

  • kırk evin kedisi

    birçok eve girip çıkan (kimse)

  • kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr

    sürekli kötü işler yaptıktan sonra iyi bir iş yapan insan için kullanılan söz

  • kırk gün taban eti, bir gün av eti

    "avcılar bir av avlayabilmek için dağ demez, taş demez, günlerce taban teperler" anlamında kullanılan bir söz

  • kırk hamamı

    Kadının lohusalıkta ilk kırk günü doldurmasından sonra temizlenmesi için hamamda yapılan özel toplantı

  • kırk kapının ipini çekmek

    içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak

  • kırk kere

    Pek çok kez

  • kırk para

    Bir kuruş; kırklık

  • kırk paralık

    Oldukça değersiz

  • kırk tarakta bezi olmak

    her tarakta bezi olmak

  • kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş

    "salgın ve öldürücü hastalık da olsa eceli gelmeyen ölmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kırkabilme

    Kırkabilmek işi

  • kırkabilmek

    Kırkma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kırkambar

    İçinde değişik türden şeyler bulunan kap veya yer

  • kırkar

    Kırk sayısının üleştirme sayı sıfatı

  • kırkarlı

    Kırkar kırkar sıralanmış

  • kırkayak

    Eklem bacaklıların çok ayaklılar sınıfına giren, taşların altında yaşayan, vücudu yuvarlak ve uzun bir böcek (Julus terrestris)

  • Kırkağaç

    Manisa iline bağlı ilçelerden biri

  • Kırkağaç kavunu

    Kabuğu alacalı sarı renkte olan bir tür kavun

  • kırkbayır

    Geviş getiren hayvanların dört gözlü olan midelerinin üçüncü gözü

  • kırkbeşlik

    Çekirdeği 11,43 milimetre çapında olan mermiyi atabilen bir tabanca türü

  • kırkbudak

    Bektaşilikte erenler meydanına konulan kırk kollu büyük şamdan

  • kırkgeçit

    Üzerinden birçok kez geçilmesi gereken veya birçok geçidi bulunan ırmak

  • kırkikilik

    Namlusu 42 milimetre çapında olan bir tabanca türü

  • kırkikindi

    Genellikle Orta Anadolu'da ikindi zamanı yağan sürekli yağmurlar

  • kırklama

    Kırklamak işi

  • kırklamak

    Lohusa veya yeni doğmuş bebek için kırk günü doldurmak

  • kırklanma

    Kırklanmak işi

  • kırklanmak

    Kırklama işi yapılmak

  • kırklar

    Kırk kişilik evliya topluluğu

  • kırklara karışmak

    bir kimse artık ortalarda görünmez olmak

  • Kırklareli

    Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kırklarelili

    Kırklareli ilinden olan kimse

  • Kırklarelililik

    Kırklarelili olma durumu

  • kırklı

    Kırk parçası bulunan, kırk parçadan oluşan

  • kırklık

    Kırk tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden kırk tane bulunan

  • kırkma

    Kırkmak işi

  • kırkmak

    Bir şeyi uçlarından kesmek

  • kırkmerak

    Çok meraklı, her şeyi anlamak isteyen

  • kırkmerdiven

    Dik yokuş

  • kırktırma

    Kırktırmak işi

  • kırktırmak

    Kırkma işini yaptırmak

  • kırkyama

    Kumaş artıklarını birleştirerek örtü, yorgan yüzü vb.ni yapma işi

  • kırkyıl

    Çok uzun süre

  • kırkyılda bir

    Çok seyrek olarak

  • kırkyıllık

    Çok eski, köklü

  • kırkyıllık Yani, olur mu Kâni

    "eskimiş bir alışkanlık kolay kolay değişmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kırkyılın başı

    Çok uzun süre içinde bir kez

  • kırkı

    Kırkma işi

  • kırkı (veya kırkları) karışmak

    çocuklar için aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak

  • kırkı çıkmak

    doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek

  • kırkıcı

    Davarların yün veya kıllarını kırkan kimse; kırkımcı

  • kırkıcılık

    Kırkıcının yaptığı iş; kırkımcılık

  • kırkılma

    Kırkılmak işi

  • kırkılmak

    Kırkma işi yapılmak

  • kırkım

    Davarların kırkılması işi

  • kırkıncı

    Kırk sayısının sıra sıfatı, sırada otuz dokuzuncudan sonra gelen

  • kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak

    "vakti geçmiş, artık işe yaramayacak durumda" anlamında kullanılan bir söz

  • kırkından sonra azanı teneşir paklar

    "yaşlandıklarında ahlakları bozulanlar artık düzelemezler" anlamında kullanılan bir söz

  • kırkından sonra azmak

    yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak

  • kırkından sonra saz çalmak

    yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek

  • kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar

    "yaşlandıktan sonra bir şey öğrenmeye, yeni bir iş yapmaya başlayan kimsenin bunu başarmaya ömrü yetmez" anlamında kullanılan bir söz

  • kırlangıcın zararını biberciden sor

    "kırlangıç, bibere çok düşkün olduğundan onun ne kadar zararlı bir yaratık olduğunu ancak biberci bilir" anlamında kullanılan bir söz

  • kırlangıç

    Kırlangıçgillerden, geniş gagalı, çatal kuyruklu, ince uzun kanatlı, küçük göçebe kuş (Hirundo)

  • kırlangıç balığı

    Kırlangıç balığıgillerden, yüzgeçleri geniş ve uzun, eti beyaz, kırmızı renkli bir balık (Trigla hirundo)

  • kırlangıç balığıgiller

    Kemikli balıklar takımının dikenli yüzgeçliler alt takımına giren bir familya

  • kırlangıç bayrak

    Üzerinde kurum veya kuruluşların isim, logo, iletişim bilgisi veya bunlarla birlikte vermek istedikleri mesaj yazılı, genellikle alt kısmı ters v biçiminde kesilmiş olan bayrak; kırlangıç

  • kırlangıç dönümü

    Ekim ayının ilk günleri

  • kırlangıç fırtınası

    Nisan ayının ilk günlerinde görülen fırtına

  • kırlangıç otu

    Gelincikgillerden, çiçekleri altın ve limon sarısı renginde olan, tanelerinden asitsiz bir yağ elde edilen çok yıllık ve otsu bir bitki (Chelidonium majus)

  • kırlangıçgiller

    Omurgalı hayvanlardan, kuşlar sınıfının ötücü kuşlar takımının bir familyası

  • kırlangıçkuyruğu

    Hayvanın kulağını delerek yapılan işaret

  • kırlaşma

    Kırlaşmak işi

  • kırlaşmak

    Rengi kır olmak

  • kırlent

    Çiçek veya yaprak işlemeli süs

  • kırma

    Kırmak işi; nakız

  • kırma makinesi

    Yol, yapı vb. yapımında kullanılacak çakıl veya taşları elde etmek için, büyük kayaları kırıp ufalamaya yarayan makine; konkasör

  • kırmacı

    Giysilere pile yapan kimse

  • kırmacılık

    Kırmacının yaptığı iş

  • kırmak

    Sert şeyleri vurarak veya ezerek parçalamak

  • kırmız

    Kırmız böceğinden çıkarılan parlak al boya; çiçek boyası

  • kırmız böceği

    Zar kanatlılardan, küçük bir böcek (Coccus ilicis)

  • kırmızı

    Kanın rengi; al (I)

  • kırmızı bayrak

    Atletizm yarışlarında hakemlerce gösterilen, sporcunun kurallara uygun olmayan bir biçimde atladığını veya koştuğunu belirten kısa saplı bayrak

  • kırmızı bülten

    Uluslararası polis örgütünün dünya çapında aradığı suçlular için yayımladığı arama ve yakalama emri

  • kırmızı dipli mumla davet etmek

    birine bir yere gelmesi için çok yalvarmak, ısrar etmek

  • kırmızı et

    Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların yağı ve proteini yüksek eti

  • kırmızı gömlek

    Ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın gizlenemeyen şey

  • kırmızı kart

    Kurallara aykırı davranan veya daha önce hakem tarafından sarı kartla uyarılmış oyuncuyu oyundan çıkartmak için gösterilen kart

  • kırmızı kart görmek

    oyundan çıkarılma cezasına çarptırılmak

  • kırmızı kart göstermek

    oyundan çıkarma cezasına çarptırmak

  • kırmızı kese

    Ahilikte esnafa ait gelir getiren evrakın ve senetlerin saklandığı kese

  • kırmızı nokta

    Televizyonda şiddet veya cinsellik içeren programların belli bir yaşın altındakilere izlettirilmemesini belirten işaret

  • kırmızı oy

    Bir oylamada, karşı durum alındığını gösteren oy; karşı oy

  • kırmızı plaka

    Bakanlar kurulu üyelerine ve bazı üst düzey yöneticilere tahsis edilen makam araçlarına ait plaka

  • kırmızı çizgi

    Pasaport kontrolü sırasında geçilmesi yasak olan bölgeyi belirleyen çizgi

  • kırmızı çürük

    Zararlı mantarların etkisi sonucu çam türü ağaçlardaki göbek odunun kırmızı kahverengi olması

  • kırmızı ırk

    Kızılderili ırkı

  • kırmızı şarap

    Sadece kara üzüm şırasından yapılan kırmızı renkli şarap

  • kırmızıbiber

    Patlıcangillerden bir tür biber (Capsicum annuum)

  • kırmızılahana

    Rengi kırmızı olan bir tür lahana

  • kırmızılaşma

    Kırmızılaşmak işi

  • kırmızılaşmak

    Kırmızı bir renk almak

  • kırmızılaştırma

    Kırmızılaştırmak işi

  • kırmızılaştırmak

    Kırmızılaşma işini yaptırmak

  • kırmızılı

    Üstünde kırmızı renk bulunan

  • kırmızılık

    Kırmızı olma durumu

  • kırmızımsı

    Rengi kırmızıyı andıran, kırmızıya benzeyen, kırmızı gibi; kırmızımtırak

  • kırmızımsılık

    Kırmızımsı olma durumu

  • kırmızıturp

    Turpgillerden, kökü kırmızı olan bir tür turp (Raphanus sativus)

  • kırmızıçizgi

    Özellikle çam türü ağaçlarda görülen, uygunsuz koşullarda kurutulan ağacın çatlayan göze zarından giren mantarların yaptığı bir hastalık türü

  • kırnak

    Çalımlı, süslü olan (kimse)

  • kırnav

    Çiftleşmek isteyen dişi kedi

  • kırpabilme

    Kırpabilmek işi

  • kırpabilmek

    Kırpma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kırpma

    Kırpmak işi; kırpım

  • kırpmak

    Parçalara ayırmak, kesmek

  • kırptırma

    Kırptırmak işi

  • kırptırmak

    Kırpma işini yaptırmak

  • kırpık

    Kırpılmış olan

  • kırpık kelime

    İki sözün belirli bölümleri alınarak türetilen kelime: belgeç < belgegeçer, gerzek < gerizekâlı vb

  • kırpılma

    Kırpılmak işi

  • kırpılmak

    Kırpma işi yapılmak

  • kırpım

    Koyun, keçi vb. için kırkmak işi

  • kırpıntı

    Kırpılan şeyden kalan küçük parça; kırkıntı

  • kırpıntı bohçası

    İçine kumaş kırpıntıları konulan bohça

  • kırpış

    Kırpmak işi

  • kırpışma

    Kırpışmak işi

  • kırpışmak

    Göz kapakları çok ışıktan sık sık kırpılmak

  • kırpıştırma

    Kırpıştırmak işi

  • kırpıştırmak

    Göz kapaklarını çabuk çabuk açıp kapamak, kırpıp durmak

  • kırsal

    Kır ile ilgili

  • kırsal bölge

    Üretim etkinlikleri tarıma dayalı olan, hayvancılık yapılan, kırsal nüfusun yaşadığı ve çalıştığı alan; kırsal alan, kırsal kesim

  • kırsal mazot

    Traktör vb. araçlarda kullanılan, düşük kükürtlü mazot; kırsal motorin

  • kırsal nüfus

    Tarımla uğraşan, genellikle şehir sınırları dışında, köy ve kasabalarda yaşayan nüfus

  • kırt kırt

    "Kırt" sesi çıkararak

  • kırtasiye

    Defter, kâğıt, kalem, mürekkep vb. yazı araç ve gereçlerinin bütünü

  • kırtasiyeci

    Kırtasiye satan kimse

  • kırtasiyecilik

    Kırtasiyecinin yaptığı iş

  • kırtık

    Özellikle kıtlama çay içerken kullanılan, küçük parçalara ayrılmış (kesme şeker)

  • kırtıpil

    Değersiz, bayağı, yarım yamalak

  • kırtıpilleşme

    Kırtıpilleşmek durumu

  • kırtıpilleşmek

    Kırtıpil durumunda olmak

  • kırç

    Kışın, sisli havalarda, ağaç dallarını, toprak çıkıntılarını vb. yerleri kaplayan buz tabakası

  • kırçıl

    Kırlaşmaya başlamış, kır renkli

  • kırçıllanma

    Kırçıllanmak durumu

  • kırçıllanmak

    Kırçıl duruma gelmek

  • kırçıllaşma

    Kırçıllaşmak durumu

  • kırçıllaşmak

    Kırçıl duruma gelmek

  • kırçıllı

    İçinde kırçıl renk bulunan

  • kırçıllık

    Kırçıl olma durumu

  • kırçılsız

    İçinde kırçıl bulunmayan

  • kırıcı

    Kırma işini yapan

  • kırıcılaşma

    Kırıcılaşmak durumu

  • kırıcılaşmak

    Kırıcı duruma gelmek

  • kırıcılık

    Kırıcı olma durumu; huşunet

  • kırık

    Kırılmış olan; münkesir

  • kırık beyaz

    Beyazın hafif beje çalan tonu

  • kırık dökük

    Eski, sağlam olmayan, çürük, değersiz olan (eşya)

  • kırık döküklük

    Kırık dökük olma durumu

  • kırık dölü

    Evlilik dışı ilişkiden doğan çocuk

  • kırık hava

    Hareketli ve canlı oyun melodisi ve türküsü

  • kırık plak gibi

    durmaksızın, aynı tonda tekrarlayarak

  • kırık çizgi

    Bir veya birkaç noktada doğrultu değiştiren çizgi

  • kırık çıkık

    Bir kaza sonucu kemiklerde oluşan kırık ve çıkıkların tümü

  • Kırıkhan

    Hatay iline bağlı ilçelerden biri

  • Kırıkkale

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kırıkkaleli

    Kırıkkale ilinden olan kimse

  • Kırıkkalelilik

    Kırıkkaleli olma durumu

  • kırıklama

    Kırıklamak işi

  • kırıklamak

    Kırık duruma getirmek

  • kırıklık

    Kırık olma durumu

  • kırıkçı

    Kırıkları düzelten kimse; sınıkçı

  • kırıkçılık

    Kırıkçının yaptığı iş; sınıkçılık

  • kırılgan

    Kolay ve çabuk kırılan

  • kırılganlık

    Kırılgan olma durumu

  • kırılma

    Kırılmak işi

  • kırılma noktası

    Bir olay veya gelişmenin ulaştığı en duyarlı an veya durum

  • kırılmak

    Kırma işine konu olmak, bir veya birçok parçaya ayrılmak

  • kırılım

    Kırılmak işi

  • kırılıp bükülmek

    kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak

  • kırılıp dökülmek

    kibar görünmeye çalışmak

  • kırılıverme

    Kırılıvermek işi

  • kırılıvermek

    Aniden kırılmak

  • kırılış

    Kırılmak işi

  • kırım

    Savunmasız insanların veya tutsakların toplu olarak öldürülmesi; katliam

  • kırım kırım

    Kırıtarak

  • Kırım Tatar Türkçesi

    Kırım Tatar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kırım Tatarcası

  • kırıma uğramak

    uçak, helikopter vb. can kaybı olmaksızın tekrar onarılabilecek düzeyde hasar görmek

  • Kırımlı

    Kırım’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse

  • Kırımçak

    Rusya Federasyonu’na bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan, Musevi inancında olan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse

  • Kırımçak Türkçesi

    Kırımçak Türklerinin kullandığı konuşma dili; Kırımçakça

  • kırınma

    Kırınmak işi

  • kırınmak

    Yürürken salınmak

  • kırıntı

    Bir şeyden ayrılan küçük parça; parçacık, kırık (I)

  • kırıntı külte

    Kırıntılardan oluşmuş külte

  • kırıntılı

    Kırıntısı olan, kırıntılardan oluşmuş

  • kırınım

    Işık, ses ve radyoelektrik dalgalarının karşılaştığı bazı engelleri dolanarak geçmesi olayı; difraksiyon

  • kırıp dökmek

    dikkatsizlik veya öfkeyle birçok şeyin kırılmasına neden olmak

  • kırıp geçirmek

    yakıp yıkarak, öldürerek, baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek

  • kırıp sarmak

    bir şeyi yapmak için her türlü imkândan güçlükle yararlanmak

  • kırıtkan

    Her zaman kırıtan

  • kırıtkanlık

    Kırıtkan olma durumu

  • kırıtma

    Kırıtmak işi

  • kırıtmak

    Üzerine ilgi çekmek, hoşa gitmek için hareketlerine veya yürüyüşüne cilveli bir hâl katmak

  • kırıtım

    Kırıtmak işi

  • kırıtım kırıtım

    Kırıtarak

  • kırıtış

    Kırıtmak işi

  • kırıverme

    Kırıvermek işi

  • kırıvermek

    Çabucak kırmak

  • kırığı olmak

    karnede zayıf notu bulunmak

  • kırış kırış

    Kırışıkları olan, çok kırışık

  • kırış kırış olmak

    çok kırışmak

  • kırışma

    Kırışmak işi

  • kırışmaca

    Karşılıklı olarak birbirini öldürme

  • kırışmak

    Bir yüzeyin düzgünlüğü bozulmak, kırışık oluşmak

  • kırıştırma

    Kırıştırmak işi

  • kırıştırmak

    Kırışmasına sebep olmak

  • kırışık

    Kırışmış olan

  • kırışıklı

    Kırışığı olan

  • kırışıklık

    Kırışık olma durumu

  • kırışıklılık

    Kırışıklı olma durumu

  • kırışıksız

    Kırışığı olmayan

  • kırışıksızlık

    Kırışıksız olma durumu

  • Kırşehir

    Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri

  • Kırşehirli

    Kırşehir ilinden olan kimse

  • Kırşehirlilik

    Kırşehirli olma durumu

  • kıs kıs

    "Sessiz ve alaylı bir biçimde gülmek" anlamındaki kıs kıs gülmek deyiminde kullanılır

  • kısa

    Boyu, uzunluğu az olan; kesik, uzun karşıtı

  • kısa dalga

    Radyo yayını için dalga boyu 10-100 metre arasında değişen dalga

  • kısa devre

    Aralarında potansiyel farkı bulunan iki nokta, direnci çok küçük olan bir iletkenle birleştirildiğinde oluşan elektrik olayı

  • kısa far

    Kısa mesafeyi aydınlatma gücüne sahip otomobil farı

  • kısa günün kârı

    "hiç olmamaktansa bu kadarı da iyidir" anlamında kullanılan bir söz

  • kısa günün kârı az olur

    "kısa süre çalışılarak yapılan işten elde edilecek kazanç az olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kısa kes Aydın havası olsun

    "sözü gereksiz yere uzatma" anlamında kullanılan bir söz

  • kısa kesmek

    sözü uzatmamak

  • kısa mesafe

    Uzaklığı az olan yer

  • kısa mesaj

    Taşınabilir veya sabit telefon aracılığıyla bir telefondan diğer bir telefona gönderilen ileti

  • kısa tutmak

    bir şeyi gerektiği kadar uzun yapmamak

  • kısa vadeli

    Süresi az olan

  • kısa yoldan

    Uzatmadan, süreyi geçirmeden

  • kısa çizgi

    Satır sonuna sığmayan kelimeleri, hecelere bölerken kullanılan noktalama işaretinin adı; tire (II), ( - )

  • kısa ömürlü

    Ömrü az olan veya uzun süre yaşamayan (kimse)

  • kısa ömürlülük

    Kısa ömürlü olma durumu

  • kısa ünlü

    Normal boğumlanma süresinden daha kısa bir sürede boğumlanan ünlü

  • kısa ünlülü

    Kısa ünlüsü olan

  • kısabilme

    Kısabilmek işi

  • kısabilmek

    Kısma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kısaca

    Oldukça kısa, biraz kısa

  • kısacası

    Kısa söylemek gerekirse; sözün kısası, elhasıl, velhasıl, hasılı, hasılıkelam, velhasılıkelam, vesselam

  • kısacık

    Çok kısa; kısarak

  • kısalma

    Kısalmak işi

  • kısalmak

    Kısa duruma gelmek

  • kısaltabilme

    Kısaltabilmek işi

  • kısaltabilmek

    Kısaltma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kısaltma

    Kısaltmak işi; taksir

  • kısaltma ad

    Birden çok kelimeden oluşan kurum, kavram, araç vb. adların başındaki ünlü ve ünsüzlerden yararlanılarak gerektiğinde araya ünlüleri de eklenerek oluşturulan kelimeleşmiş kısaltma; kısaltmalı kelime, akronim: ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayi), İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi), TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) vb

  • kısaltmak

    Kısa duruma getirmek, kısalmasını sağlamak; almak, kasmak

  • kısaltmalı

    Kısaltılarak yapılan

  • kısalttırma

    Kısalttırmak işi

  • kısalttırmak

    Kısaltma işini yaptırmak

  • kısaltılma

    Kısaltılmak işi

  • kısaltılmak

    Kısa duruma getirilmek

  • kısaltım

    Kısaltmak işi; taksir

  • kısaltış

    Kısaltmak işi

  • kısalık

    Kısa olma durumu

  • kısalış

    Kısalmak işi

  • kısas

    Bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü kendisine aynı biçimde uygulayarak cezalandırma

  • kısas etmek

    bir suçluya başkasına yaptığı kötülüğü aynı biçimde uygulamak

  • kısasa kısas

    Yapılan kötülüğün karşılığını aynı biçimde verme; kana kan, göze göz, dişe diş, misilleme

  • kısasen

    Kısas olarak

  • kısayol

    Bilgisayar ekranında bir programa kestirmeden ulaşmayı sağlayan simge

  • kıskacı

    Soğan tohumundan arpacık soğanı yetiştiren kimse

  • kıskacılık

    Kıskacının yaptığı iş

  • kıskacında olmak

    bir konu üzerinde iki taraftan da sıkıştırılıp sıkıntılı duruma düşmek

  • kıskanabilme

    Kıskanabilmek işi

  • kıskanabilmek

    Kıskanma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıskandırabilme

    Kıskandırabilmek işi

  • kıskandırabilmek

    Kıskandırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıskandırma

    Kıskandırmak işi

  • kıskandırmak

    Kıskanmasına yol açmak

  • kıskanma

    Kıskanmak işi; günüleme, hasetlenme

  • kıskanmak

    Sevgide veya kendisiyle ilişkili şeylerde bir başkasının ortaklığına, üstün durumda görünmesine dayanamamak

  • kıskanç

    Kıskanma huyunda olan (kimse); günücü, haset, hasetçi, hasetli, hasut

  • kıskançlık

    Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum; günü, günücülük, haset, hasetçilik, hasetlik, hasutluk

  • kıskançlık etmek

    kıskanmak

  • kıskanılma

    Kıskanılmak işi; günülenme

  • kıskanılmak

    Kıskanma işi yapılmak veya kıskanma işine konu olmak; günülenmek

  • kıskanış

    Kıskanmak işi

  • kıskaç

    Bir şeyi tutup sıkıştırmaya yarayan kerpeten, pense vb. araç

  • kıskaçlama

    Kıskaçlamak işi; kısaçlama

  • kıskaçlamak

    Bir şeyi tutup kısaçla sıkmak; kısaçlamak

  • kıskaçlı

    Kıskacı olan

  • kıskaçvari

    Kıskaç gibi, kıskaca benzer

  • kıskı

    Türlü maksatlarla iki şeyin arasına sokuşturulan, kıstırılan parça

  • kıskıvrak

    Çözülemeyecek veya kurtulamayacak bir biçimde

  • kıskıvrak bağlamak

    çözülemeyecek biçimde, sıkıca bağlamak

  • kıskıvrak yakalamak

    kurtulamayacak biçimde tutmak, sımsıkı tutmak

  • kısma

    Kısmak işi

  • kısmak

    Sesi azaltmak, alçaltmak

  • kısmaç

    Müzik aletlerinin sesini kısmaya yarayan gereçlere topluca verilen bir ad

  • kısmen

    Bazı bakımdan, bazı yönden

  • kısmet

    Tanrı'nın her kişiye uygun gördüğü yaşama durumu; nasip, behre

  • kısmet (veya kısmeti) çıkmak

    evlenme teklifi almak

  • kısmet (veya kısmetini) beklemek

    evlenmeyi, evleneceği kimseyi beklemek

  • kısmet ağacı

    Bütün sıcak ülkelerde sık rastlanan tırmanıcı ve iri gövdeli ağaç (Clerodendron)

  • kısmet gökten zembille inmez

    "çalışmayanın kısmeti olmaz" anlamında kullanılan bir söz

  • kısmet ise gelir Hint'ten Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden?

    "Tanrı bir şeyi size kısmet etmişse o mutlaka size gelir, kısmet etmemişse yapacak bir şey yoktur" anlamında kullanılan bir söz

  • kısmet kapısı

    Gelir sağlayan yer

  • kısmet olmak

    nasip olmak

  • kısmeti ayağına (kadar) gelmek

    beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak

  • kısmeti açılmak

    kazancı artmak, bolluğa ermek

  • kısmeti bağlanmak

    istediği hâlde evlenememek

  • kısmeti kapanmak

    kazancı azalmak

  • kısmeti kesilmek

    daha önceden kendisine nasip olan bir şey artık nasip olmamak

  • kısmetinde ne varsa kaşığında o çıkar

    "kişi ne kadar çabalarsa çabalasın alın yazısındaki şeye ulaşır" anlamında kullanılan bir söz

  • kısmetine mâni olmak

    kazancına veya evlenmesine engel olmak

  • kısmetini ayağıyla tepmek

    kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek

  • kısmetini bağlamak

    bir inanışa göre büyü ile birinin evlenmesine engel olmak

  • kısmetli

    Kısmeti iyi olan; nasipli

  • kısmetlilik

    Kısmetli olma durumu; nasiplilik

  • kısmetsiz

    Kısmeti iyi olmayan; nasipsiz, behresiz, bibehre

  • kısmetsiz köpek, sabaha karşı uyuyakalır

    "Tanrı kendisine kısmet vermemiş olan yaratık, yararlanılacak şeyi elde etmek kolaylaştığı zaman, başka bir işle uğraştığı için bundan yoksun kalır" anlamında kullanılan bir söz

  • kısmetsizlik

    Kısmetsiz olma durumu; nasipsizlik

  • kısmi

    Bir şeyin yalnız bir bölümünü içine alan; tikel

  • kısmi felç

    Vücudun bir bölümünün felçli duruma gelmesi

  • kısmi seçim

    1961 Anayasasına göre Cumhuriyet Senatosu üyelerinden süresi dolanların yenilenmesi için yapılan seçim

  • kısrak

    Dişi at

  • kıssa

    Ders çıkarılması gereken anlatı, olay

  • kıssadan hisse

    Anlatılan bir hikâyeden, olaydan alınacak ders

  • kıssadan hisse almak (veya çıkarmak)

    anlatılan bir hikâyeden, olaydan ders almak

  • kıst

    Tartıda, ölçüde, paylaşmalarda adaletli davranma

  • kıst maaş

    657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi memurların maaşı ödendikten sonra yeni bir göreve atanmaları hâlinde maaş farkı varsa çalıştığı güne isabet eden tutar miktarınca kendilerine verilen ek ödenek

  • kıst yevmiye

    Bir ay içinde yalnız birkaç gün hizmeti geçen veya çalışmadığı günler bulunan memura aylığı nispetinde verilen veya çalışmadığı günler için kesilen para

  • kıstak

    Bir yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası; berzah, dil (I)

  • kıstas almak (veya tutmak)

    ölçü olarak benimsemek

  • kıstırabilme

    Kıstırabilmek işi

  • kıstırabilmek

    Kıstırma imkân veya ihtimali bulunmak

  • kıstırma

    Kıstırmak işi

  • kıstırmak

    İki şey arasında bırakarak sıkıştırmak; kısmak

  • kıstırılma

    Kıstırılmak işi

  • kıstırılmak

    Kıstırma işi yapılmak

  • kıstırılmışlık

    Kıstırılmış olma durumu

  • kıstırılış

    Kıstırılmak işi

  • kıstırış

    Kıstırmak işi

  • kısık

    Kısılmış olan; basık

  • kısıklık

    Kısık olma durumu

  • kısıkça

    Biraz kısılmış

  • kısılma

    Kısılmak işi

  • kısılmak

    Hacmi, niceliği azalmak

  • kısılış

    Kısılmak işi

  • kısım

    Bir cinsten veya meslekten olanların tümü

  • kısımlama

    Kısımlamak işi

  • kısımlamak

    Tek elle avuçlamak

  • kısınma

    Kısınmak işi

  • kısınmak

    Kendi gereksinimlerini karşılamakta tutumlu davranmak

  • kısıntı

    Her türlü gereksinimi karşılamada tutumlu davranma; kısma, azaltma

  • kısıntı yapmak

    tutumlu davranmak

  • kısıntılı

    Kısıntı yapılan

  • kısıntısız

    Kısıntı yapılmayan

  • kısır

    Üreme imkânı olmayan, döl vermeyen (insan ve hayvan); yoz

  • kısır döngü

    Bir önermeyi ikinci bir önermeyle ikinci önermeyi de dönüp birincisiyle tanıtlamaya çalışma yolu; fasit daire, döngü, kapsayıcı karşıtı

  • kısırgan

    Esirgeyip vermeyen

  • kısırganma

    Kısırganmak durumu

  • kısırganmak

    Esirgeyip bir şeyi vermekten çekinmek

  • kısırlaşma

    Kısırlaşmak işi

  • kısırlaşmak

    Kısır duruma gelmek

  • kısırlaştırma

    Kısırlaştırmak işi; vasektomi

  • kısırlaştırmak

    Üreme organlarını ameliyatla döl veremez duruma getirmek

  • kısırlık

    Kısır olma durumu

  • kısıt

    Kişinin yurttaşlık haklarını kullanma yetkisinin yargı kuruluşları tarafından kaldırılması

  • kısıt altına almak

    kısıtlamak

  • kısıtlama

    Kısıtlamak işi

  • kısıtlamak

    Önceden verilmiş olan hak ve hürriyetlerin sınırlarını daraltmak

  • kısıtlanma

    Kısıtlanmak işi

  • kısıtlanmak

    Kısıtlama işi yapılmak

  • kısıtlanış

    Kısıtlanma işi

  • kısıtlayabilme

    Kısıtlayabilmek işi

  • kısıtlayabilmek

    Kısıtlama ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kısıtlayış

    Kısıtlamak işi

  • kısıtlı

    Kısıtlanmış, kısıt altına alınmış; mahcur

  • kısıtlılık

    Kısıtlı olma durumu

  • kısıverme

    Kısıvermek işi

  • kısıvermek

    Çabucak kısmak

  • kısış

    Kısmak işi

  • kıt

    İhtiyaca yetmeyecek kadar az, bol (II) karşıtı

  • kıt kanaat

    "Yoksulluk içinde ve güçlükle geçinmek" anlamında kıt kanaat geçinmek deyiminde kullanılan bir söz

  • kıta

    Yeryüzündeki altı büyük kara parçasından her biri; ana kara

  • kıta Avrupası

    Avrupa kıtasının adalar ve yarımadalar dışında kalan bölümleri

  • kıta sahanlığı

    Kıyılarda denizlerin 200 metre derinliğe kadar olan kısımları; şelf

  • kıtaat

    Kıtalar, ana karalar

  • kıtal

    Vuruşma, birbirini öldürme

  • kıtalar arası

    Bütün kıtaları birbirine bağlayan, kıtalarla ilgili olan durum

  • kıtasal

    Kıta ile ilgili; kıtavi

  • kıtipiyoz

    Değersiz, bayağı, kötü

  • kıtipiyozluk

    Kıtipiyoz olma durumu

  • kıtlama

    Kıtlamak işi

  • kıtlama şekeri

    Çayı kıtlama içerken kullanılan, küçük parçalara ayrılmış sert şeker

  • kıtlamak

    Çayı içine şeker atmadan, şekeri küçük parçalar hâlinde dişle kırıp ağza alarak içmek

  • kıtlaşma

    Kıtlaşmak işi

  • kıtlaşmak

    İhtiyacı karşılayamamak, kıt duruma gelmek

  • kıtlık

    Kıt olma durumu, ihtiyaca yetmeyecek kadar azlık, az ve zor bulunma; kesat

  • kıtlıktan çıkmış

    doymak bilmeyen

  • kıtlıktan çıkmış gibi yemek

    doymak bilmezcesine yemek

  • Kıtmir

    Ashabıkehf’in köpeğinin adı

  • kıtı kıtına

    İhtiyaca zor yetecek ölçüde

  • kıtık

    Minder, yastık vb.ni doldurmak için kullanılan ve bazen de sıvanın içine katılan keten ve kendir lifleri

  • kıtık doldurmak

    minder, yastık vb.nin içini uygun malzemeyle doldurmak

  • kıtıklama

    Kıtıklamak işi

  • kıtıklamak

    Kıtıkla doldurmak

  • kıtıklı

    İçine kıtık konmuş olan

  • kıtır

    Minderin sertleşmesini sağlayan içindeki saman parçaları

  • kıtır atmak

    yalan söylemek

  • kıtır kıtır

    Çok pişirilmekten veya kızartılmaktan kuru ve gevrek bir duruma gelmiş olan

  • kıtır kıtır kesmek (veya doğramak)

    bıçak veya kesici bir aletle acımaksızın yaralamak veya öldürmek

  • kıtıra almak

    alay etmek

  • kıtırcı

    Çok yalan söyleyen kimse

  • kıtırdak

    "Kıtır" diye ses çıkaran

  • kıtırdama

    Kıtırdamak işi

  • kıtırdamak

    "Kıtır" diye ses çıkmak

  • kıtırdatma

    Kıtırdatmak işi

  • kıtırdatmak

    "Kıtır" diye gevrek ses çıkartmak

  • kıtırtı

    Kıtırdama sırasında çıkan sesin adı

  • kıvam

    Sıvılarda koyuluk, yoğunluk

  • kıvamlanma

    Kıvamlanmak işi

  • kıvamlanmak

    Sıvılar kıvamına gelmek; koyulaşmak

  • kıvamlaştırma

    Kıvamlaştırmak işi

  • kıvamlaştırmak

    Bir maddeyi sıvıdan ayırarak kıvamlı duruma getirmek

  • kıvamlaştırıcı

    Sıvı bir maddeyi kıvamına getirmeyi sağlayan alet

  • kıvamlı

    Gereken kıvamı bulmuş olan; özlü

  • kıvamlıca

    Kıvamlı bir biçimde

  • kıvamlılık

    Kıvamlı bir biçimde

  • kıvamsız

    Kıvamında olmayan

  • kıvamsızlık

    Kıvamsız bir biçimde

  • kıvamına (veya kıvama) gelmek

    kıvamını bulmak

  • kıvamını bulmak

    gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, en uygun anında olmak

  • kıvandırma

    Kıvandırmak işi

  • kıvandırmak

    Kıvanma işini yaptırmak

  • kıvanma

    Kıvanmak işi

  • kıvanmak

    Övünülecek bir olaydan dolayı sevinmek; memnun olmak

  • kıvanç duymak

    övünmek

  • kıvançlı

    Övünç duyan, iftihar eden

  • kıvanış

    Kıvanmak işi

  • kıvracık

    Derli toplu ve işi kolay

  • kıvrak

    Canlı, hareketli, atik olan

  • kıvraklaşma

    Kıvraklaşmak işi

  • kıvraklaşmak

    Kıvrak duruma gelmek

  • kıvraklık

    Kıvrak olma durumu

  • kıvrakça

    Kıvrak bir biçimde; kıvrak kıvrak

  • kıvrama

    Kıvramak işi

  • kıvramak

    Buruşup toplanmak, kıvırcık duruma gelmek

  • kıvrandırma

    Kıvrandırmak işi

  • kıvrandırmak

    Kıvranmasına neden olmak

  • kıvrandırıcı

    Kıvranmasına sebep olan

  • kıvranma

    Kıvranmak işi

  • kıvranmak

    Ağrı, sancı gibi bedensel veya korku, heyecan gibi ruhsal nedenlerle vücut eğilip bükülmek

  • kıvrantı

    Kararsızlık, sıkıntı

  • kıvranış

    Kıvranmak işi

  • kıvratma

    Kıvratmak işi

  • kıvratmak

    İpi katladıktan sonra iyice bükmek veya tel gibi şeyleri burmak

  • kıvrık

    Eğrilip bükülmüş, yuvarlak bir biçim verilmiş

  • kıvrıklık

    Kıvrık olma durumu

  • kıvrılabilme

    Kıvrılabilmek işi

  • kıvrılabilmek

    Kıvrılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıvrılma

    Kıvrılmak işi

  • kıvrılmak

    Eğrilip bükülmek

  • kıvrılıverme

    Kıvrılıvermek işi

  • kıvrılıvermek

    Ansızın veya çabucak kıvrılmak

  • kıvrılış

    Kıvrılmak işi

  • kıvrım

    Bükülmüş, kıvrılmış şeylerin oluşturduğu kat; büklüm, büküm, kıvrıntı

  • kıvrım kıvrım

    Kıvrımları olan, dalgalanmış bir yüzey veya dalgalı bir çizgi biçiminde olan; büklüm büklüm, kıvrım kıvrım

  • kıvrım kıvrım kıvranmak

    çok acı çekerek kıvranmak

  • kıvrımlanma

    Kıvrımlanmak işi

  • kıvrımlanmak

    Kıvrımlı duruma gelmek

  • kıvrımlı

    Kıvrımı olan

  • kıvrımlılık

    Kıvrımlı olma durumu

  • kıvrımsız

    Kıvrımı olmayan

  • kıvrımsızlık

    Kıvrımsız olma durumu

  • kıvıl kıvıl

    Topluca hareket edip kaynaşarak

  • kıvılcım

    Yanmakta olan bir maddeden sıçrayan küçük ateş parçası; çakım, çakın, çıngı, şerare

  • kıvılcımlanma

    Kıvılcımlanmak işi

  • kıvılcımlanmak

    Kıvılcım saçarak yanmak, kıvılcımlı duruma gelmek

  • kıvılcımlı

    Kıvılcımı olan, kıvılcım saçan

  • kıvılcımsız

    Kıvılcımı olmayan, kıvılcım saçmayan

  • kıvır kıvır

    Büklümleri olan

  • kıvır zıvır

    Önemsiz, değersiz, derme çatma şey

  • kıvırabilme

    Kıvırabilmek işi

  • kıvırabilmek

    Kıvırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıvırcık

    Küçük küçük kıvrımları olan

  • kıvırcık marul

    Yaprakları kıvırcık bir tür marul; kıvırcık

  • kıvırcıklaşma

    Kıvırcıklaşmak işi

  • kıvırcıklaşmak

    Kıvırcık duruma gelmek

  • kıvırcıklaştırma

    Kıvırcıklaştırmak işi

  • kıvırcıklaştırmak

    Kıvırcıklaşma işini yaptırmak

  • kıvırma

    Kıvırmak işi

  • kıvırmak

    Herhangi bir şeyi bükmek

  • kıvırtma

    Kıvırtmak işi

  • kıvırtmak

    Kıvırma işini yaptırmak

  • kıvırış

    Kıvırmak işi

  • kıyabilme

    Kıyabilmek işi

  • kıyabilmek

    Kıyma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kıyafet balosu

    Alışılmış giysilerin dışında her çeşit özel giysinin giyildiği balo

  • kıyafetname

    Bir ülkenin veya bir dönemin giysilerini anlatan kitap

  • kıyak

    Benzerlerinden üstün olan, çok güzel

  • kıyak geçmek (veya çekmek veya yapmak)

    birine maddi ve manevi destek olmak, yardım etmek

  • kıyak kaçmak

    çok uygun düşmek, yakışık almak

  • kıyaklaşma

    Kıyaklaşmak işi

  • kıyaklaşmak

    Kıyak duruma gelmek

  • kıyaklık

    Kıyak olma durumu

  • kıyakçı

    At yetiştirilen haralarda hayvanların çiftleşmesine yardım eden görevli

  • kıyakçılık

    Kıyakçının yaptığı iş

  • kıyam

    İslam inancına göre, ölümden sonra yeniden dirilip ayağa kalkma

  • kıyamet

    Tek tanrılı dinlerin inanışına göre dünyanın sonu ve bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağı zaman; hesap günü, kıyamet günü, mahşer günü

  • kıyamet alameti

    Kıyametin kopacağını önceden gösteren belirti

  • kıyamet gibi (veya kadar)

    pek çok

  • kıyamet kopmak

    kıyamet günü gelmek

  • kıyamet mi kopar?

    "ne olur, ne çıkar, ne önemi var" anlamında kullanılan bir söz

  • kıyamete kadar

    dünya durdukça, uzun süre

  • kıyamete kalmak

    sorun, çözülememek

  • kıyametler koparmak

    bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek

  • kıyas

    Bir şeyi başka bir şeye benzeterek değerlendirme, hakkında hüküm verme; oranlama

  • kıyas etmek (veya eylemek)

    karşılaştırmak, mukayese etmek

  • kıyas kabul etmez

    iki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz

  • kıyasen

    Kıyas edilerek, kıyas yoluyla

  • kıyasi

    Uygulama ve benzetme ile elde edilen

  • kıyaslama

    Kıyaslamak işi

  • kıyaslama yapmak

    kıyaslamak

  • kıyaslamak

    Bir şeyi başka bir şeye benzeterek değerlendirmek, hakkında hüküm vermek

  • kıyaslanma

    Kıyaslanmak işi

  • kıyaslanmak

    Kıyaslama işi yapılmak; karşılaştırılmak

  • kıyaslayış

    Kıyaslamak işi

  • kıyasıya

    Çok şiddetli

  • kıydırma

    Kıydırmak işi

  • kıydırmak

    Kıyma işini yaptırmak

  • kıyma

    Kıymak işi

  • kıymak

    Çok ince ve küçük parçalar biçiminde doğramak

  • kıymalı

    İçinde kıyma bulunan (yemek)

  • kıymalı makarna

    İçinde kavrulmuş kıyma bulunan makarna yemeği

  • kıymalı pide

    Kıyma ve sebze ile hazırlanan iç malzeme-sinin ince açılmış hamur üzerine yayılarak fırında pişirilmesi ile yapılan pide

  • kıymalı yumurta

    İçine kavrulmuş kıyma konularak hazırlanan yumurtalı yemek

  • kıymalı ıspanak

    İnce kıyılmış ıspanak, soğan, kıyma ve sıvı yağ ile hazırlandıktan sonra pirinç, salça ve tuz eklenen bir yemek türü

  • kıymalık

    Kıyma yapmaya elverişli olan

  • kıymasız

    İçinde kıyma bulunmayan (yemek)

  • kıymet vermek

    değerli olarak kabul etmek, değerlendirmek

  • kıymete binmek

    çok değerli duruma gelmek

  • kıymetiharbiye

    Geçerli olan değer

  • kıymetini bilmek

    önemini, değerini bilmek

  • kıymetli evrak

    Senet niteliğinde, bir hak bildiren evrak, önemli yazı, belge

  • kıymık

    Çok küçük ve sivri tahta, demir veya kemik parçası; çapak (I)

  • kıymıklı

    Üzerinde veya içinde kıymık bulunan

  • kıymıksız

    Üzerinde veya içinde kıymık bulunmayan

  • kıytırık

    Değersiz, bayağı, basit olan

  • kıytırıklık

    Kıytırık olma durumu

  • kıyı

    Kara ile suyun birleştiği yer

  • kıyı balıkçılığı

    Kıyıdan fazla uzaklaşmadan bir gün içinde avlanıp limana dönme biçiminde yapılan avcılık

  • kıyı bankacılığı

    Bir ülkede vergi mevzuatı, kambiyo sınırlamaları dışında faaliyetini sürdüren bankacılık

  • kıyı bucak

    Göze çarpmayan yer

  • kıyı dili

    Kıyılarda dalgaların oluşturduğu, denize doğru uzanan kumluk birikim seti; kıyı kordonu, sahil kordonu, kordon

  • kıyı seyri

    Kıyıdan fazla uzaklaşmadan, kıyıyı gözden yitirmeden yapılan sefer; sahil seyri

  • kıyı tırmığı

    Buğdaygillerin hasadında yararlanılan tırmık benzeri, dişleri metal ve sapı daha uzun olan, kayalar üzerindeki kökü zayıf deniz yosunlarının kıyı boyunca yapılan hasadında kullanılan bir alet

  • kıyı çizgisi

    Deniz, göl ve akarsuların taşkın durumları dışında suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan, meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgi; sahil çizgisi

  • kıyıcı

    Kıyma işini yapan kimse

  • kıyıcılık etmek

    gaddarlık etmek, gaddarca davranmak

  • kıyıda köşede

    Göze çarpmayan, umulmayan yerlerde; kıyıda bucakta

  • kıyıda köşede kalmak

    göze çarpmayan bir yerde unutulmuş olmak

  • kıyıdaş

    Aynı denizde kıyısı olan ülke veya şehirlerden her biri; sahildar

  • kıyık

    İğne, kalın yorgan iğnesi

  • kıyık kıyık

    Bölük pörçük olan

  • kıyık kıyık etmek

    küçük küçük parçalar hâlinde doğramak

  • kıyılama

    Kıyılamak işi

  • kıyılamak

    Kıyı boyunca gitmek

  • kıyılma

    Kıyılmak işi

  • kıyılmak

    Kıyma işi yapılmak

  • kıyılık

    Sayanın kenarlarını sağlamlaştırmak ve güzelleştirmek için dikilen şerit biçimindeki parça

  • kıyım

    Kıymak işi

  • kıyım kıyım

    Çok ince ve küçük parçalar hâlinde

  • kıyımlı

    Herhangi bir biçimde kıyılmış olan

  • kıyımlık

    Kıyılacak kadar olan

  • kıyın kıyın

    Kıyıdan, görünmeden giderek

  • kıyınma

    Kıyınmak işi

  • kıyınmak

    Ezilmiş veya kırılmış gibi bir duygu duymak

  • kıyıntı

    Açlık sebebiyle midede duyulan eziklik

  • kıyır kıyır

    Yenildiğinde kolay ezilen veya ağızda dağılan

  • kıyıya atmak

    karaya çıkartmak veya sürüklemek

  • kıyıya vurmak

    bir şey akıntı veya dalgayla kıyıya sürüklenmek

  • kıyıya çıkmak

    karaya çıkmak, gemiden karaya inmek

  • kıyış

    Kıymak işi

  • kıyışma

    Kıyışmak işi

  • kıyışmak

    Karşılıklı sözleşmek, anlaşıp karar vermek

  • kız

    Dişi çocuk

  • kız almak

    bir ailenin kızını gelin olarak kendi ailelerine katmak

  • kız başına

    Tek başına kız olarak

  • kız beşikte (veya kundakta), çeyiz sandıkta

    "kız daha beşikte veya kundakta iken çeyiz düzmeye başlamak gerekir" anlamında kullanılan bir söz

  • kız böcekleri

    Örnek hayvanı kız böceği olan, kanatları eşit, camsı, uçuşları sürekli ve hızlı, avcı böcekler takımı

  • kız böceği

    Eklem bacaklıların kız böcekleri takımından, başı büyük, vücudu narin, zar kanatlı bir böcek (Libellula depressa)

  • kız gibi

    kıza benzeyen

  • kız güzeli

    Çok güzel, alımlı kız

  • kız istemek

    bir kızı evlenmek için ana ve babasından veya yakınlarından istemek

  • kız kardeş

    Bir kimsenin dişi cinsten kardeşi; bacı, hemşire, şvester

  • kız kaçırmak

    bir kızı kendinin veya ailesinin rızası olmadan alıp götürmek

  • kız kilimi

    Göçebe kızların işledikleri süslü çeyizlik kilim

  • kız kurusu

    Evlenmemiş yaşlı kız

  • kız kuşu

    Yağmur kuşugillerden, uzunluğu 34 santimetre olan, eti yenebilen, başı sorguçlu, koyu yeşilimsi renkte esmer, küçük bir kuş (Vanellus vanellus)

  • kız kızan

    Çoluk çocuk, ev halkı

  • kız tarafı

    Evlenme sürecinde kızın ailesi ve akrabaları; kızevi

  • kız tavlası

    Belli bir düzene göre sıralanmış pulların gelen zara göre önce kendi hanesinde yayılması ve sonra toplanmasıyla oynanan tavla oyunu; Yahudi tavlası

  • kız vermek

    bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek

  • kıza köpüre

    Çok kızarak

  • kızabilme

    Kızabilmek işi

  • kızabilmek

    Kızma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kızak

    Kar veya buz üzerinde kayarak yol alan tekerleksiz taşıt

  • kızak yapmak

    kızak imal etmek

  • kızaklama

    Kızaklamak işi

  • kızaklamak

    Taşıt frene basıldığı hâlde duramayıp kaymak; kızak yapmak

  • kızaklı

    Kızağı olan

  • kızaklık

    Döşeme tahtalarının altına çaprazlama olarak konulan uzun ve yassı direklerden her biri

  • kızamık

    Genellikle küçük yaşlarda görülen, kuluçka dönemi bir iki hafta süren, bulaşıcı, ateşli, ufak kızıl lekeler döktüren hastalık

  • kızamıklı

    Kızamığa yakalanmış

  • kızamıkçık

    Kızamığa benzeyen, ona göre hafif geçen döküntülü bir hastalık

  • kızan

    Erkek çocuk

  • kızana gelmek

    dişi kedi ve köpek erkek istemek

  • kızanlık

    Kızan olma durumu

  • kızarma

    Kızarmak işi

  • kızarmak

    Kırmızı veya ona yakın bir renk almak; alarmak

  • kızartabilme

    Kızartabilmek işi

  • kızartabilmek

    Kızartma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kızartma

    Kızartmak işi

  • kızartmak

    Kızarmasına neden olmak

  • kızartı

    Vücutta kızarmış yer; kızıllık

  • kızartılma

    Kızartılmak işi

  • kızartılmak

    Kızartma işi yapılmak

  • kızartılı

    Kızartısı olan, kızarmış

  • kızartılış

    Kızartılmak işi

  • kızartış

    Kızartmak işi

  • kızarık

    Kızarmış olan

  • kızarıklık

    Kızarık olma durumu

  • kızarıp bozarmak

    utanç, öfke vb. duyguların etkisiyle yüzü renkten renge girmek

  • kızarış

    Kızarmak işi

  • kızağa çekmek (veya almak)

    gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak

  • kızcağız

    Kendisine şefkat ve acıma duyulan kız

  • kızcık

    Kızlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz

  • kızdırabilme

    Kızdırabilmek işi

  • kızdırabilmek

    Kızdırma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kızdırma

    Kızdırmak işi

  • kızdırmak

    Kızmasına neden olmak, kızmasını sağlamak

  • kızdırılabilme

    Kızdırılabilmek işi

  • kızdırılabilmek

    Kızdırılma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kızdırılma

    Kızdırılmak işi

  • kızdırılmak

    Kızdırma işine konu olmak veya kızdırma işi yapılmak

  • kızevi naz evi

    "kız tarafı nazlı olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kızgın

    Çok ısınmış, ısıtılmış veya kızdırılmış

  • kızgın bulut

    Yanardağlardan fışkırıp yüksek ısıda su buharı ve başka gazlardan oluşmuş, içine kül ve lav karışmış bulut görünüşünde yığın

  • kızgınlaşma

    Kızgınlaşmak işi

  • kızgınlaşmak

    Kızgın duruma gelmek

  • kızgınlık

    Kızgın, ısınmış olma durumu

  • kızkalbi

    Şahteregillerden, kalp biçiminde pembe çiçekli bir süs bitkisi (Dicentra)

  • kızkaçıran

    Fitilinin ateşlenip fırlatılmasıyla kıvılcımlar saçarak uçuşan, tiz ses çıkaran bir tür eğlence aracı; kızkovalayan

  • kızlar ağası

    Osmanlı sarayındaki harem ağalarının başı

  • kızlı erkekli

    Kız erkek karışık

  • kızlık

    Cinsel ilişkide bulunmamış dişi cinsin durumu; bakirlik, bekâret, bikir

  • kızlık zarı

    Cinsel ilişkide bulunmamış kızların döl yolunu kısmen kapayan zar; himen

  • kızma

    Kızmak işi

  • kızmabirader

    Zarla oynanan, karelerde taş yürütüp çeşitli engellerle dolu karelerden oluşan yolu bir an önce bitirmeye dayanan bir oyun türü

  • kızmaca

    Kızmaya, öfkelenmeye dayanan davranış

  • kızmak

    Isıtılan veya ısınan bir nesnenin sıcaklığı çok artmak

  • kızmemesi

    Bir tür şeftali

  • kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar (veya varır) ya zurnacıya

    "evlenme çağındaki kızı, büyükleri uyarmazlarsa uygun olmayan birisiyle evlenir" anlamında kullanılan bir söz

  • kızı kısrağı

    birinin ailesindeki kızlar ve kadınlar

  • Kızık

    Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri

  • kızıl

    Parlak kırmızı renk

  • kızıl Ay tutulması

    Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu dönemde gerçekleşen, Dünya’nın arkasından gelen Güneş ışınlarının Ay’ı kızıla boyadığı tutulma; kanlı Ay tutulması

  • kızıl iblis

    Kötü ruhlu kimse

  • kızıl su yosunları

    Denizlerin yaklaşık 200 metre derinliklerinde yaşayan kırmızı renkli su yosunları

  • kızıl yel

    Güneyden esen rüzgâr

  • kızıl ısı

    Temmuzun çok sıcak olan ikinci yarısı

  • kızılağaç

    Gürgengillerden, dişi çiçekleri küçük ve sarımtırak, erkek çiçekleri püskül biçiminde olan, boyu 30 metre kadar olabilen, kerestesi kolay işlenebilir bir ağaç; kızılsöğüt (Alnus)

  • Kızılbaş

    Şii mezhebinin bir kolundan olan

  • Kızılbaşlık

    Kızılbaş olma durumu

  • kızılca

    Kızıla çalan, az kızıl

  • kızılca kıyamet

    Aşırı bir biçimde gürültülü çekişme, kavga; kızıl kıyamet

  • kızılca kıyamet kopmak

    kavga, gürültü olmak

  • kızılcadişi

    Yüksekliği 4-5 metre olan beyaz çiçekli bir ağaççık (Cornus senguinea)

  • Kızılcahamam

    Ankara iline bağlı ilçelerden biri

  • kızılcık

    Kızılcıkgillerden, yaprak açmadan çiçeklenen iri gövdeli bir ağaç; kiren (Cornus mas)

  • kızılcık tarhanası

    Kızılcık suyu ile yoğrularak yapılan tarhana

  • kızılcıkgiller

    İki çeneklilerden, çoğu iri gövdeli, yaklaşık on cinste toplanan yüz kadar türü olan bir bitki familyası

  • Kızılderili

    Amerika yerlisi

  • Kızılelma

    Osmanlılar tarafından Roma ve Viyana şehirleri için kullanılan sembolik ad

  • kızılgeyik

    Geyikgillerden, Avrupa ve Asya'nın ılık bölgelerindeki ağaçlık yerlerde yaşayan, rengi kırmızımsı, uzunluğu yaklaşık 2 metre olan bir tür geyik (Cerves elaphus)

  • kızılkanat

    Sazangillerden, yüzgeçleri kırmızı, 25-30 santimetre boyunda, eti kılçıklı bir tatlı su balığı (Scardinus eryhrophthalmus)

  • kızılkantaron

    Kızılkantarongillerin örnek bitkisi olan, 10-50 santimetre yüksekliğinde, kırmızı çiçekli, karşılıklı yapraklı, sap ve yaprakları hekimlikte kullanılan, iki yıllık otsu bir bitki (Eryhraea centaurium)

  • kızılkantarongiller

    İki çeneklilerden, kızılkantaron, acı yonca vb. cinsleri içine alan bir bitki familyası

  • kızılkurt

    At ve eşeklerin kalın bağırsaklarında yerleşip kanlarını emen kırmızı bir kurt

  • kızılkuyruk

    Karatavukgillerden, kışın göçen, küçük, güzel bir kuş (Phoenicurus)

  • kızıllaşma

    Kızıllaşmak işi

  • kızıllaşmak

    Kızıl duruma gelmek

  • kızıllık

    Kızıl olma durumu

  • kızılma

    Kızılmak işi

  • kızılmak

    Kızma işi yapılmak, kızgın, öfkeli duruma gelmek

  • Kızıltepe

    Mardin iline bağlı ilçelerden biri

  • kızıltı

    Bir yerden yansıyan hafif kızıl renk, solgun kızıl

  • kızıltılı

    Kızıltısı olan

  • kızılyaprak

    Gülgillerden, 20-120 santimetre yüksekliğinde, yol kenarlarında biten, sarı çiçek açan, çok yıllık, otsu bir bitki; koyun otu, fıtık otu, kuzu pıtrağı (Agrimonia eupatorium)

  • kızılçam

    Genç sürgünleri kalın ve kızıl renkte, kalın kabuğu esmer kırmızımsı renkte, 10-16 cm uzunluğunda kalın, sert ve koyu yeşil renkte iğne yaprakları olan, parlak, açık kahverenkli topaç biçiminde kozalağı olan bir tür çam (Pinus brutia)

  • Kızılören

    Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri

  • kızılötesi

    Işık tayfında kırmızı alanın ötesindeki alanda yayılmış ısı ışınlarından oluşan, gözle görülmeyen ışınım; kızılaltı, enfraruj

  • kızılımsı

    Rengi kızılı andıran, kızıla benzeyen, kızıl gibi; kızılsı, kızılımtırak

  • Kızılırmak

    Çankırı iline bağlı ilçelerden biri

  • kızılış

    Kızılmak işi

  • kızılşap

    Açık eflatun renk

  • kızım sana söylüyorum (veya dedim) gelinim sen anla (veya işit)

    doğrudan doğruya kendisine söylenemeyen düşünce ve uyarıların, o kimsenin çok yakınına söylendiğinde kullanılan bir söz

  • kızını (veya evladını) dövmeyen dizini döver

    "çocuğunu gerektiği gibi eğitmeyen, ileride çok pişman olur" anlamında kullanılan bir söz

  • kızıp durmak

    sürekli olarak kızmak ve söylenmek

  • kızış

    Kızmak işi

  • kızışma

    Kızışmak işi; kösnülme

  • kızışmak

    Yüksek bir dereceyi bulmak, çok ısınmak

  • kızıştırma

    Kızıştırmak işi

  • kızıştırmak

    Kızışmasını sağlamak

  • kızıştırış

    Kızıştırmak işi

  • kızışık

    Kızışmış olan

  • kıç

    Kuyruk sokumu bölgesi; dip, göt, kaba et, kaba but, popo, toto (I), makat, mabat, küfe

  • kıç atmak

    çifte atmak

  • kıç attırmak

    ondan üstün olmak

  • kıçtan bacaklı

    Kısa boylu (kimse)

  • kıçtankara

    Baştan demirleyen, kıçtan da halatlarla kıyıya bağlanan gemi

  • kıçüstü

    Kıçı yere gelmiş durumda

  • kıçüstü oturmak

    kıçı yere gelir duruma düşmek

  • kıçı kırık

    Önemsiz, değersiz (şey veya kimse)

  • kıçın kıçın gitmek

    geriye doğru gitmek, geri geri gitmek

  • kıçına bakarak (veya baka baka)

    başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak

  • kıçına kına yakmak

    karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek

  • kıçına tekmeyi atmak (veya vurmak veya yapıştırmak)

    birini kovmak

  • kıçını yırtmak

    bağırıp çağırmak

  • kığ

    Koyun, keçi veya deve pisliği; kığı

  • kığılama

    Kığılamak işi

  • kığılamak

    Koyun, keçi, deve pislemek

  • kış

    Kuzey yarım kürede 22 Aralık-21 Mart, güney yarım kürede 21 Haziran-23 Eylül tarihleri arasındaki zaman dilimi, sonbaharla ilkbahar arasındaki soğuk mevsim; şita

  • kış basmak (veya bastırmak)

    kışın şiddetli soğukları başlamak

  • kış dönemi

    Kış mevsimi

  • kış günü

    Soğuktan kaynaklanan elverişsiz zaman dilimi

  • kış kayıtı

    Kış için saklanan yiyecekler

  • kış kıyamet

    Çok zorlu kış

  • kış kışlığını, kuş kuşluğunu gösterir

    "her olay, her varlık özelliğini belli eder" anlamında kullanılan bir söz

  • kış uykusu

    Soğuk ve kurak mevsimlere karşı koyabilmek için canlı varlıkların yapısında görülen olayların bütünü

  • kış yapmak

    hava çok soğuk ve karlı olmak

  • kış çorbası

    İnce dilimlenmiş mantar, havuç, pırasa ve kerevizin tavuk suyunda pişirilip üstüne sarımsak, kırmızıbiber, maydanoz ve karabiberden oluşan karışımın dökülmesiyle hazırlanan bir yemek türü

  • kışkırtabilme

    Kışkırtabilmek işi

  • kışkırtabilmek

    Kışkırtma ihtimali veya imkânı bulunmak

  • kışkırtma

    Kışkırtmak işi; kışkırtı, tahrik

  • kışkırtmak

    Bir kimseyi kötü bir iş yapması için harekete geçirmek; tahrik etmek

  • kışkırtmaya durmak

    kışkırtmaya başlamak

  • kışkırtıcı

    Kışkırtma işini yapan; kışkırtmacı, muharrik, tahrikçi, ajitatör, provokatör

  • kışkırtıcı ajan

    İnsanları, bazı suçları işlemeye sürüklemekle görevli kimse; kışkırtmacı ajan, ajan provokatör

  • kışkırtıcılık

    Kışkırtıcı olma durumu; kışkırtmacılık, muharriklik, tahrikçilik, provakatörlük

  • kışkırtılma

    Kışkırtılmak işi

  • kışkırtılmak

    Kışkırtma işi yapılmak

  • kışkırtılı

    Kışkırtılmış olan

  • kışkırtış

    Kışkırtmak işi

  • kışkışlama

    Kışkışlamak işi

  • kışkışlamak

    Genellikle kümes hayvanlarını "kış kış" diye kovalamak

  • kışla

    Askerlerin toplu olarak barındıkları yapılar bütünü

  • kışlak

    Kışın barınılan yer

  • kışlama

    Kışlamak işi

  • kışlamak

    Kış olmak

  • kışlatma

    Kışlatmak işi

  • kışlatmak

    Kışı bir yerde geçirtmek

  • kışlık

    Kışa özgü, kış için

  • kışri

    Kabukla ilgili

  • kışrında kalmak

    bir şeyin iç yüzünü bilememek, bir konuya nüfuz edememek

  • kışı geçirmek (veya çıkarmak)

    kış mevsimini bir yerde geçirmek

  • kışın

    Kış mevsiminde, kış süresince

  • kışır bağlamak (veya tutmak)

    kabuklanmak