K harfi ile başlayan kelimeler
K harfi için 9947 sözlük maddesi listeleniyor.
K harfinde öne çıkanlar
Bu harfte daha sık ziyaret edilen maddeler.
- kelime
Bir veya birkaç heceden oluşan, anlamlı ses birliği; söz, sözcük, lügat
- kafaya girmek
iyice anlamak, iyice bilmek
- kibrit
Bir ucu sürtünme sonucu yanabilecek birleşimde olan küçük tahta veya karton parçası; çakmaksız
- kar kuytuda, para pintide eğleşir
"her şey, saklanabilen yerde ve saklamasını bilenin yanında bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- külah peşinde olmak
yalan dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak
- kılavuz
Yol gösteren kimse; rehber, delil
- külahını havaya atmak
pek çok sevinmek
- kulağına küpe olmak (veya etmek)
başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak
- kulağını açmak
dikkatle dinlemek
- kesenin ağzını açmak
bol para harcamaya başlamak
- kibrit suyu
"Yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun" anlamında köküne kibrit suyu ve "bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek" anlamında köküne kibrit suyu dökmek (veya kökünü kurutmak) deyimlerinde geçen bir söz
- kükürt
Atom numarası 16, atom ağırlığı 32,06 olan, 119 °C'de eriyen ve 444 °C'de kaynayan, doğada saf veya başka cisimlerle birleşik olarak bulunan, sarı renkli element; kibrit, sülf (simgesi S)
- kulağına girmemek
söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek
- kulağına gitmek
duymak
- kulağına çalınmak
başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak
- karanlığı deşmek (veya yırtmak)
karanlıkta görmeye çalışmak, aydınlığa çıkmak için çaba harcamak
- kulağı (veya kulakları) çınlasın
konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz
- kulağına koymak (veya sokmak)
bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek
- kılavuz gemisi
Boğaz vb. geçişi tehlikeli yerlerden büyük gemilerin güvenli geçişini sağlamak için yol gösteren gemi; kılavuz
- kalemtıraş
Kurşun kalemlerin ucunu açmak için kullanılan türlü biçimlerdeki keski; kalem açacağı
- kulağı (bir şeyde) olmak
dikkatini bir şeye vermek
- kulağına fısıldamak
çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek
- kulağına kar suyu kaçmak
bir duyum almak
- kulağına kar suyu kaçırmak
dolaylı olarak duyurmak
- kılavuz kaptan
Bir devletin kılavuz alınması zorunlu olan sularında gemilere yol gösteren kimse; kılavuz
- kibrit çalmak
kibriti yakmak
- kulağını doldurmak
bir kimseye başkasından bilgi almadan önce konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak
- kulağının üzerine yatmak
görmezlikten, duymazlıktan gelmek, dikkate almamak
- kükürtdioksit
Yoğunluğu 2,3 olan, renksiz, boğucu kokulu ağır bir gaz
- kamelya
Çaygillerden, büyük, beyaz, pembe veya kırmızı renkte çiçekler açan, dayanıklı yapraklı bir bitki; Japon gülü, Çin gülü (Camellia japonica)
- kara su
Ağır akan su
- kulağı kirişte
Söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla bekleyen (kimse); kulağı tetikte
- kulağına gelmek
kulağına çalınmak
- kulağına inanmamak
duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek
- kükürtatar
Kükürtlü buhar çıkaran ve üzerinde kükürt biriken alan
- kükürtçiçeği
Kükürt buharının birdenbire soğutulmasıyla elde edilen kükürt
K dizini
9947 kelime bağlantısı sunucuda oluşturuldu.
- K
Potasyum elementinin simgesi
- k, K
Türk alfabesinin on dördüncü sırasında yer alan ve ke adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından ince ünlülerle ön damak, kalın ünlülerle art damak, patlayıcı ünsüzlerinin sertini gösterir
- kaba
Özensiz, gelişigüzel yapılmış, zevksiz olan, ince karşıtı
- kaba düzen
Şöyle böyle, üstünkörü yapılan iş
- kaba kurgu
Filme son biçimini vermek üzere seçilen çekimlerin, senaryodaki sıralanışa göre birbirine eklenerek oluşturulan ilk kurgusu
- kaba kuvvet
Bir amaca ulaşmak için zorbalık yaparak veya güç kullanarak tutulan yol
- kaba kuşluk
Öğleden bir iki saat önceki zaman
- kaba kâğıt
Bir şey sarmak için kullanılan kalın kâğıt
- kaba saba
Görgüsüz bir biçimde
- kaba sakal
Gür ve geniş sakallı
- kaba sofu
Dini sadece şekilden ibaret gören, şekille ilgili konularda olması gerekenden fazla ve aşırı derecede titiz olan kimse
- kaba su
Kireçli, içilemeyen ve sabunu köpürtmeyen su
- kaba sıva
İnce sıvadan önce duvarlarda bulunan pürüzleri doldurup kapatmak için yapılan sıva
- kaba tekne
Denizde seyretmeye, sefere uygun olmayan tekne
- kaba yapı
Bir binayı dış etkenlere karşı koruyup ayakta tutan temel, ana duvar, kiriş, çatı vb.nden oluşan asıl gövde
- kababurun
Sazangillerden, ırmak ve göllerde yaşayan, eti kılçıklı küçük bir balık (Chondrostoma nasus)
- kabaca
İrice, büyükçe olan
- kabadayı
Kendine özgü namus kurallarını esas alıp toplum kurallarının dışına çıkarak zorbalık yapan, etrafa meydan okuyan kimse; bıçkın, dayı, efe
- kabadayıca
Kabadayı gibi olan
- kabadayılanma
Kabadayılanmak işi
- kabadayılanmak
Kabadayılık etmek, kabadayı gibi davranmak
- kabadayılaşma
Kabadayılaşmak işi; horozlaşma
- kabadayılaşmak
Kabadayı gibi davranmak, kabadayılık etmek; yavuzlanmak, yavuzlaşmak, horozlaşmak
- kabadayılık
Kabadayı olma durumu; dayılık, efelik
- kabadayılık etmek
kabadayı gibi davranmak
- kabadayılık taslamak
kabadayı gibi davranmaya, kabadayı gibi görünmeye çalışmak
- Kabadüz
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- kabahat
Uygunsuz hareket, çirkin, yakışıksız davranış
- kabahat işlemek (veya etmek)
suç olacak, kusur sayılacak bir iş yapmak
- kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz
"hiç kimse suçlu olduğunu kabul etmek istemez" anlamında kullanılan bir söz
- kabahati (birinde) bulmak (veya aramak)
bir kusur, suç aramak
- kabahati (birine veya bir şeye) yüklemek
işlediği bir suçu başkasının üzerine atmak
- kabahatli
Kabahati olan; töhmetli
- kabahatlilik
Kabahatli olma durumu
- kabahatsiz
Kabahati olmayan
- kabahatsizlik
Kabahatsiz olma durumu
- kabak
Kabakgillerden, sürüngen gövdeli, sarı çiçekli, birçok türü olan bir bitki (Cucurbita)
- kabak (birinin) başına (veya başında) patlamak
birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan, yalnızca bir kimse zarar veya ceza görmek
- kabak dolması
İçi oyulan sakız kabağının soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımıyla doldurulup pişirilmesiyle hazırlanan bir tür dolma
- kabak elması
Amasya elmasının daha iri ve aşılı olanı
- kabak gibi
tüysüz, çıplak, her tarafı açık
- kabak kafalı
Saçları dökülmüş; dazlak
- kabak kemane
Gövdesi uzunlamasına ikiye bölünen su kabağının üzerine ince bir deri gerilerek yapılan, üç teli olan, diz üzerinde dikey olarak tutulup yayla çalınan bir halk çalgısı; kabak, kemane
- kabak tadı
Beğenilmeyen, bıkkınlık veren durum
- kabak tadı vermek
aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek
- kabak tatlısı
Soyulmuş, çekirdekleri çıkarılmış ve parmak kalınlığında kesilmiş bal kabağının ağır ateşte şekerle uzun süre pişirilmesi ve üzerine ceviz, fındık, Antep fıstığı vb. serpilmesiyle hazırlanan bir tatlı türü
- kabak çekirdeği
Bal ve sakız kabağının tohumu
- kabak çiçeği
Kabak bitkisinin açık turuncu renkli çiçeği
- kabak çiçeği gibi açılmak
utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbest davranmak
- kabak çıkmak
ham çıkmak
- kabakgiller
İki çeneklilerden, kabak, kavun, karpuz, hıyar vb.ni içine alan, geniş yapraklı, sürüngen ve sarılgan bir bitki familyası
- kabaklama
Kabaklamak işi
- kabaklamak
Ağaçların gençleşmesi için dallarını budamak
- kabaklaşma
Kabaklaşmak işi
- kabaklaşmak
Saçları dökülmek
- kabaklık
Karpuz veya kavunun ham olma durumu
- kabakulak
Tükürük bezlerinin, özellikle kulak altı bezlerinin iltihaplanmasıyla beliren bulaşıcı, salgın ve ateşli bir hastalık; kabaşiş, yazma (I)
- kabakulak olmak
kabakulak hastalığına yakalanmak
- kabakçı
Kabak yetiştiren veya satan kimse
- kabakçılık
Kabakçının yaptığı iş
- kabala
Doğaüstü varlıklarla ilişki kurma sanatı
- kabalacı
Kabala (I) konusunda uzmanlaşmış kimse; kabalist
- kabalacılık
Kabala (I) yanlısı sanat akımı
- kabalak
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda kullanılmış olan, şapkaya benzeyen bir başlık türü
- kabalaşma
Kabalaşmak işi; odunlaşma
- kabalaşmak
Kaba bir duruma gelmek; odunlaşmak
- kabalaştırma
Kabalaştırmak işi
- kabalaştırmak
Kaba bir duruma getirmek, kabalaşmasına sebep olmak
- kaballama
Kaballamak işi
- kaballamak
Maden ocaklarında galerileri direklerle pekiştirmek
- kabalık
Kaba olma durumu
- kabalık etmek
kaba, nezaketsiz davranışlarda bulunmak
- kaban
Dik yokuş
- kabana
Genellikle otelin ana binasının dışında, plaj veya havuz kıyısında bir oda
- kabara
Dayanıklılık sağlamak amacıyla, ayakkabıların altına çakılan, yassı ve iri başlı demir çivi
- kabarabilme
Kabarabilmek işi
- kabarabilmek
Kabarma ihtimali bulunmak
- kabaralı
Kabara çakılmış olan
- kabarcık
İçi su veya hava dolu ufak kabartı veya kürecik; baloncuk, domur
- kabarcıklı
Kabarcığı olan
- kabare
Çeşitli gösterilerin yapıldığı eğlence yeri
- kabare tiyatrosu
Genellikle güncel konuları iğneleyici, yerici, taşlayıcı biçimde ele alan skeçlerin oynandığı, monologların, şarkıların ve şiirlerin söylendiği küçük tiyatro
- kabareci
Kabare oynayan oyuncu
- kabarecilik
Kabarecinin yaptığı iş
- kabarma
Kabarmak işi
- kabarmak
Ağırlığı artmadan hacmi büyümek
- kabartabilme
Kabartabilmek işi
- kabartabilmek
Kabartma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kabartma
Kabartmak işi
- kabartma tozu
Pasta, çörek vb. hamur işlerinde kabarmayı sağlayan toz; kabartıcı
- kabartmak
Kabarmasını sağlamak, kabarmasına yol açmak
- kabartmalı
Kabartması olan; rölyefli
- kabartı
Tümsek, çıkıntı, kabarmış yer; kabarcık
- kabartılı
Kabartısı olan
- kabartıverme
Kabartıverme işi
- kabartıvermek
Çabucak kabartmak
- kabarık
Kabarmış olan
- kabarık deniz
Gelgit olayında, deniz sularının yükselme esnasındaki durumu
- kabarıklık
Kabarık olma durumu; şişkinlik
- kabarıverme
Kabarıvermek işi
- kabarıvermek
Ansızın kabarmak
- kabarış
Kabarmak işi
- kabasını almak
biçim verilecek bir maddenin gereksiz yerlerini gidermek
- kabataslak
Bir şeyin ayrıntılarına girmeden ana çizgilerini belirten
- Kabataş
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- kabil değil
olanaksız
- kabiliyetli çırak ustayı geçer
"yetenekli çırak, ustasından daha usta olur" anlamında kullanılan bir söz
- kabin
Küçük, özel bölme; kabine
- kabin amiri
Yolcu uçaklarında uçuş sırasında kabinin uçuş güvenliği ve yönetiminden kaptana karşı sorumlu olan hostes
- kabine
Hekim muayenehanesi
- kabine düşmek
bakanlar kurulu herhangi bir sebeple görevini bırakmak zorunda kalmak
- kabine çekilmek
bakanlar kurulu görevini bırakmak
- kabir azabı
İslam inancına göre öldükten sonra mezarda çekilecek azap
- kabir azabı çekmek
İslam inancına göre öldükten sonra mezarda azap duymak
- kabir suali
İslam inancına göre öldükten sonra mezarda sorulan soru
- kablo
Elektrik akımı iletiminde kullanılan ve yalıtkan bir madde ile sarılı bulunan metal tel
- kablo gemisi
Deniz altına telefon, telgraf ve elektrik kabloları döşeyen gemi
- kablocu
Kablo üreten kimse
- kabloculuk
Kablocunun yaptığı iş
- kablolu
Kablosu olan
- kablolu yayın
Televizyon yayınının kablo, cam iletken vb. bir fiziksel ortam üzerinden abonelere ulaştırıldığı yayın türü
- kablosuz
Kablosu olmayan
- kabotaj
Bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi
- Kabotaj Bayramı
Deniz ticaretini teşvik amacıyla 1 Temmuz'da kutlanan bayram
- kabotaj gemisi
Kabotaj hattında çalışan gemi
- kabotaj hakkı
Türk kara sularında, Türkiye'deki akarsu ve göllerde gemi bulundurma, bunlarla gidiş geliş ve taşıma yapma hakkı
- kabuk
Bir şeyin üstünü kaplayan ve onu dış etkilere karşı koruyan, kendiliğinden oluşmuş sertçe bölüm; kışır
- kabuk bağlamak (veya tutmak)
üstünde kabuk oluşturmak, kabuklanmak
- kabuk bilimi
Kabukları inceleyen bilim dalı
- kabuk böcekleri
Kın kanatlılar takımına giren, kabuğun hemen altındaki odun katını kemirerek oyan ve böylece birçok orman ve meyve ağacının kurumasına yol açan familya
- kabuk değiştirme
Yengeç, akrep vb. kabuklu böceklerin büyüme devrelerinde içerisine sığamadıkları sert deri veya kabuklarını çıkarması
- kabuk gibi
sağlam, sert (kumaş)
- kabuk kahvesi
Antep fıstığı kabuğunun öğütülmüş ve hafifçe kavrulmuşu ile yapılan ve kahveye benzeyen içecek
- kabuk yönetim
İç yapısı belli olmayan, belirsiz kalan yönetim
- kabuklanma
Kabuklanmak işi
- kabuklanmak
Kabuk oluşmak, kabuk bağlamak
- kabuklaşma
Kabuklaşmak işi
- kabuklaşmak
Kabuk durumunu almak, kabuk gibi sertleşmek
- kabuklu
Kabuğu olan
- kabuklular
Kabukları yapılarındaki kireçli tuzlar dolayısıyla sertleşmiş olan, solunum aygıtları balıklara benzeyen, çok hücreli hayvanlardan eklem bacaklılar sınıfı
- kabuksu
Kabuğu andıran, kabuğa benzeyen, kabuk gibi; kabuğumsu, kışri
- kabuksuz
Kabuğu olmayan
- kabuksuz yumurtlatmak
bir işi ivedilikle yaptırıp eksik kalmasına yol açmak
- kabul
Bir şeye isteyerek veya istemeyerek razı olma
- kabul etmek (veya eylemek)
bir şeye isteyerek veya istemeyerek razı olmak
- kabul görmek
kabul edilmek, onaylanmak
- kabul günü
Ev hanımlarının konuk ağırladıkları belirli gün
- kabul kredisi
Kabulün vadesinden önce poliçeyi kabul eden bankaya belirli bir tarihte belirli bir tutarın ödeneceğine dair anlaşmadan sonra bankanın açtığı kredi
- kabul odası
Konak veya dairelerde konukların ağırlandıkları büyük oda
- kabul salonu
Resmî konukların ağırlandığı büyük konuk salonu; kabul yeri
- kabul töreni
Resmî konukları ağırlama töreni; kabul resmi, resmikabul, resepsiyon
- kabul yeri
Otel vb. bir kuruluşta müşterilerle ilgilenen bölüm; resepsiyon
- kabullendirme
Kabullendirmek işi
- kabullendirmek
Kabullenmesini sağlamak
- kabullenebilme
Kabullenebilmek işi
- kabullenebilmek
Kabullenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kabulleniverme
Kabullenivermek işi
- kabullenivermek
Çabucak veya kısa sürede kabullenmek
- kabulleniş
Kabullenmek işi
- kabullenme
Kabullenmek işi
- kabullenmek
Kabul etmek, benimsemek
- kabullenmişlik
Kabullenmiş olma durumu
- kaburga
Eğe kemiklerinin oluşturduğu kafes
- kaburgaları çıkmak (veya sayılmak)
çok zayıf olmak
- kaburgalı
Kaburgası olan
- kaburgasız
Kaburgası olmayan
- kabuğu dışına çıkmak
içinde bulunduğu ortam veya durumdan ayrılmak
- kabuğuna çekilmek
dışarısı ile olan ilişkilerini kesmek, kimse ile görüşmemek
- kabuğunu çatlatmak (veya kırmak)
içinde bulunduğu güç, olumsuz veya kötü durumdan kurtulup rahatlamak
- kabza
Silah, kılıç vb. şeylerde tutulacak yer; balçak, tutak, sap
- kabzımal
Meyve ve sebze üreticileri ile satıcılar arasında aracılık eden kimse; sebze meyve toptancısı
- kabzımallık
Kabzımal olma durumu; sebze meyve toptancılığı
- kabîl
Türlü, gibi, benzer
- kabına sığmamak
duygularına engel olamayıp taşkın davranışlarda bulunmak
- kabız
Dışkılama sıklığının azalması veya zor ve ağrılı dışkılama; peklik, kabızlık, ishal karşıtı
- kabız olmak
peklik olmak
- kadar
Ölçüsünde, derecesinde; kadarınca
- kadastro
Bir ülkedeki her çeşit arazi ve mülk yerinin, alanının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plana bağlanması işi
- kadastrolama
Kadastrolamak işi
- kadastrolamak
Kadastrosunu yapmak
- kadastrolanma
Kadastrolanmak işi
- kadastrolanmak
Kadastrosu yapılmak
- kadastroya geçmek
kadastrosu yapılmak
- kadavra
Tıp öğretiminde, üzerinde çalışma yapılan ölü insan veya hayvan vücudu
- kadavralaşma
Kadavralaşmak işi
- kadavralaşmak
Kadavra durumuna gelmek
- kadayıf
Sulu ve az mayalı hamurun kızgın sac üzerinde tel tel, ufak yuvarlaklar veya büyük bir yuvarlak şeklinde kurutulmasıyla elde edilen tatlı malzemesi
- kadayıfçı
Kadayıf yapan veya satan kimse
- kadayıfçılık
Kadayıfçının yaptığı iş
- kadeh
İçki içmeye yarayan ayaklı bardak; cam
- kadeh arkadaşlığı
Birlikte içki içilen kimseyle oluşan dostluk
- kadeh arkadaşı
Birlikte içki içilen kimse
- kadeh kaldırmak
herhangi birini veya bir şeyi onurlandırmak için içmeden önce kadehleri yukarı kaldırmak
- kadeh tokuşturmak
içki içerken kadehleri karşılıklı olarak birbirine dokundurmak
- kadehdaş
Birlikte içki içenlerin her biri
- kadehdaşlık
Kadehdaş olma durumu
- kadehçik
Meşe, fındık, gürgen vb. ağaçlarda, meyve sapının genişlemesiyle oluşan ve meyveyi ortasına kadar içine alan küçük kadeh biçimindeki oluşum
- kademe
Motorlu araçların bakım ve onarım işlerinin yapıldığı birim; bakımevi
- kademe ilerlemesi
Devlet memurunun olumlu sicil almak şartıyla bir yıllık terfi etmesi
- kademeleme
Kademelemek işi
- kademelemek
Kademeli bir biçimde düzenlemek
- kademelendirme
Kademelendirmek işi
- kademelendirmek
Kademeli duruma getirmek
- kademelenme
Kademelenmek durumu
- kademelenmek
Kademeli duruma gelmek
- kademeli
Kademesi olan
- kademesiz
Kademesi olmayan
- kademli olsun!
uğurlu olsun!
- kader
Genellikle kaçınılmaz kötü talih
- kader birliği
İyi ve kötü günleri, aynı sonu paylaşma durumu
- kader birliği etmek
her zaman ve her yerde, her durumu birlikte yaşamak, her şeyi paylaşmak
- kader olmayınca kadir bilinmez
"kişi talihsiz ise ne kadar iyi insan olursa olsun, değeri bilinmez" anlamında kullanılan bir söz
- kadere boyun eğmek
yazgısını, talihini kabul etmek
- kaderiye
Kader anlayışını inkâr ederek insanların irade ve hareket özgürlüklerinin bulunduğunu ileri süren İslam felsefesi
- kadersiz
Kötü talihi olan
- kadersizlik
Kadersiz olma durumu
- kadidi çıkmak
çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek
- kadife
Yüzeyi belirli uzunlukta bırakılmış ham madde lifleriyle kaplı, parlak, yumuşak kumaş; velur
- kadife elli
Sporda elini becerikli bir biçimde kullanabilen (kimse)
- kadife gibi
yumuşak, pürüzsüz ve parlak (ses, ten vb.)
- kadife kaplı (veya kadife eldiven içinde) demir yumruk olmak
bir konuda başarı sağlamak için hissettirilmeden uygulanan güç
- kadife çiçeği
Birleşikgillerden, çiçekleri genellikle parlak sarı renkte ve kadife görünümünde bir süs bitkisi; topkadife (Tagetes)
- kadifeleşme
Kadifeleşmek işi
- kadifeleşmek
Yumuşamak, samimi olmak
- kadifeleştirme
Kadifeleştirmek işi
- kadifeleştirmek
Kadifeleşmesine yol açmak
- kadifelik
Kadife gibi olma durumu
- kadifemsi
Kadife görünümünde olan, kadifeyi andıran, kadifeye benzeyen
- kadim
Çok eski zamanda var olmuş veya eskiden beri var olan; bayrı
- kadim dost
Eski dost
- kadimlik
Kadim olma durumu; bayrılık
- kadimî
Eskiye ait olan
- kadir
Bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamak
- Kadir Gecesi
Kur'an indirilmeye başlandığı için kutsal sayılan, kamerî aylardan Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi
- Kadir Gecesi doğmuş
çok şanslı, kısmetli kimseler için söylenen bir söz
- kadir kıymet bilmek
değerini bilmek
- kadir olmak
güçlü olmak, gücü olmak, gücü yetmek
- Kadiri
Kadirilik tarikatına mensup olan kimse
- Kadirilik
Şeyh Abdülkadir Geylani tarafından XI. yüzyılda kurulan bir tarikat; Kadiriye
- Kadirli
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- kadit
Çok zayıf
- kadmiyum
Atom numarası 48, atom ağırlığı 112,40, yoğunluğu 8,6 olan, 320 °C'de eriyen, gümüş beyazlığında, elektrik ve seramik sanayisinde kullanılan yumuşakça bir element (simgesi Cd)
- kadmiyumlu
İçinde kadmiyum bulunan
- kadraj
Sinema ve fotoğrafçılıkta görüntüyü çerçeve içine alma
- kadraja girmek
fotoğraf veya kameranın görüntüleme alanına dâhil olmak
- kadrajlama
Kadrajlamak işi
- kadrajlamak
Fotoğraf veya kamera görüntüsünün çerçevesini belirlemek
- kadrajlanma
Kadrajlanmak işi
- kadrajlanmak
Kadrajlama işi yapılmak
- kadran
Saat, pusula vb. araçlarda, üzerinde yazı, rakam veya başka işaretler bulunan düzlem
- kadranlı
Kadran içeren
- kadrat
Dizgide harfler arasına konulan yazısız metal parçası
- kadril
Salon danslarından biri
- kadrini anlamak
değerinin farkına varmak
- kadrini bilmek
değerini bilmek, yararlanmak
- kadro
Bir kamu kuruluşunun, bir işletmenin, denetim veya yönlendirme işlerini gerçekleştirenler ve bunların taşıdığı ödev, yetki ve sorumlulukların hepsi
- kadrocu
Kendi düşüncesine yakın düşüncede olan insanları kadrosunda toplayan
- kadroculuk
Kadrocu olma durumu
- kadrolandırma
Kadrolandırmak işi
- kadrolandırmak
Kadroda yer vermek
- kadrolaşma
Kadrolaşmak işi
- kadrolaşmak
Kadrolara, aynı görüşü paylaşan insanları toplamak, yerleştirmek
- kadrolaştırma
Kadrolaştırmak işi
- kadrolaştırmak
Kadrolaşmasını sağlamak
- kadrolu
Bir kuruluşta kadrosu olan, kadroya girmiş olan
- kadroluluk
Kadrolu olma durumu
- kadrosuz
Kadrosu olmayan
- kadrosuzluk
Kadrosuz olma durumu
- kadük
Değerini, önemini yitirmiş, geçerliliği ve hükmü kalmamış, eskimiş
- kadük olmak (veya kalmak)
değerini yitirmek
- kadüklük
Kadük olma durumu
- kadı
Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları
- kadı anlatışa göre fetva verir
"haksız kişi, olayı kendisini haklı gibi göstererek anlatırsa dinleyen ona hak verir" anlamında kullanılan bir söz
- kadıboğan
Ceviz büyüklüğünde hamur yuvarlaklarının fırında pişirilmesinden sonra üzerine şerbet dökülerek hazırlanan bir tatlı türü
- Kadıköy
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Kadıköy taşı
Kuvars ve opal liflerinden oluşan, mühür ve süs eşyası yapımında kullanılan, yarı billur silis; kalseduan
- kadılık
Kadı olma durumu
- kadın
Erişkin dişi insan; hatun, hatun kişi, bayan, karı, nisa, zen
- kadın avcısı
Kadınları baştan çıkaran erkek
- kadın başına
Tek başına kadın olarak
- kadın hastalıkları
Kadınlarda üreme sistemi ile ilgili hastalıkları konu alan bilim dalı; nisaiye, jinekoloji
- kadın kadına
Yalnız kadınlar arasında, kadınlar baş başa
- kadın kadıncık
Hanımefendi, terbiyeli, ağırbaşlı kadın
- kadın milleti
Toplumun dişi cinsten oluşan bölümünün tümü; karı milleti, karı kız milleti
- kadın olmak
evlenerek veya bir erkekle beraber olarak genç kızlıktan çıkmak
- kadın terzisi
Kadın giysisi diken terzi
- kadın ticareti
Kız çocukları ile kadınların gizlice kaçırılarak veya doğrudan para karşılığında satılması
- kadınana
Deneyimli, yaşlı, saygı gösterilen kadın
- kadınbudu
Yumurtaya bulanarak yağda kızartılan bir tür pirinçli veya bulgurlu köfte
- kadınca
Kadına özgü
- kadıncağız
Kendisine şefkat ve acıma duyulan kadın
- kadıncık
Kadınlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- kadındüğmesi
Süs bitkisi olarak yetiştirilen, düğme biçiminde çiçek açan otsu bir bitki
- kadınefendi
Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılın başlarından itibaren padişahların doğum yapan eşlerine verilen ünvan
- kadınevi
Yoksul, mağdur veya başka bir özelliği dolayısıyla muhtaç durumda kalan kadınların geçici olarak barındıkları yer
- kadıngöbeği
Kızartılarak yapılan, ortası çukurca, bir tür yumurtalı hamur tatlısı
- Kadınhanı
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- kadınlar hamamı
Kadınlara ayrılan özel hamam
- kadınlar mahfili
Camide kadınların ibadet etmeleri için ayrılmış olan özel yer
- kadınlar matinesi
Tiyatro, sinema vb. eğlence yerlerinin sadece kadın ve çocuklar için düzenledikleri gösteri; aile matinesi
- kadınlaşma
Kadınlaşmak işi
- kadınlaşmak
Çocukluk çağından çıkıp kadınlık çağına girmek
- kadınlaştırma
Kadınlaştırmak işi
- kadınlaştırmak
Kadınlaşmasına yol açmak
- kadınlı
Kadını olan
- kadınlı erkekli
Kadın erkek karışık
- kadınlık
Kadın olma durumu
- kadınlılık
Kadınlı olma durumu
- kadınnine
Yaşı epey ilerlemiş kadın
- kadınsal
Kadına özgü ve kadınla ilgili
- kadınsallık
Kadınsal olma durumu
- kadınsı
Kadına benzer, kadın gibi; kadınımsı
- kadınsılaşma
Kadınsılaşmak durumu; feminenleşme
- kadınsılaşmak
Kadın özelliği kazanmak; feminenleşmek
- kadınsılık
Kadınsı olma durumu
- kadınsız
Kadın bulunmayan
- kadınsızlık
Kadınsız olma durumu
- kadının fendi, erkeği yendi
"kadınlar kurnazlıkta erkeklerden üstündürler" anlamında kullanılan bir söz
- kadının yüzünün karası erkeğin elinin kınası
"yolsuz ilişkiler kadınlar için hoş karşılanmadığı hâlde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar" anlamında kullanılan bir söz
- kadırga
Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
- Kadışehri
Yozgat iline bağlı ilçelerden biri
- kafa
Hayvanlarda genellikle ağız, göz, burun, kulak vb. organların bulunduğu vücudun en ön bölümü
- kafa (veya kafasını) dinlendirmek
tasa veya zihni yoran sorunlardan kendini uzaklaştırmak
- kafa (veya kafasını) karıştırmak
önceki düşüncelerini altüst etmek
- kafa (veya kafasını) ütülemek
çok laf edip rahatsız etmek
- kafa (veya kafasını) şişirmek
gürültü veya gevezelikle bir kimseyi rahatsız etmek
- kafa (veya kafayı veya kafasını) dinlemek
zihni yoran sorunlardan uzak kalmak
- kafa (veya kafayı) çekmek
içki içmek
- kafa atmak
kavga sırasında karşıdakinin yüzüne, sert ve şiddetli bir biçimde kafayla vurmak
- kafa bulmak
alay etmek
- kafa cilalamak
içki içmek
- kafa eskitmek
zihni yoran sorunlarla sürekli uğraşmak
- kafa göz yarmak
kavgada karşısındakinin kafasını yaralamak
- kafa işçisi
Beyin gücü ile ortaya eser koyan, araştıran, inceleyip eleştiren kimse
- kafa kafaya vermek
iki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak
- kafa kalmamak
zihin yorularak çalışmaz olmak
- kafa patlatmak
bir konu üzerinde pek çok düşünmek
- kafa sallamak
ikaz etmek için başını iki yana veya öne arkaya hafifçe eğmek
- kafa sesi
Diyafram yoluyla itilen havanın sesi oluşturduktan sonra sinüslerde yankı yaptırılmasıyla elde edilen ses
- kafa tutmak
boyun eğmemek, karşı gelmek, diklenmek
- kafa vuruşu
Futbolda topa kafa ile yapılan vuruş
- kafa yapmak
dalga geçmek
- kafa yok!
"akıl, düşünce yok" anlamında kullanılan bir söz
- kafa yormak
bir iş, bir konu üzerinde çokça düşünmek
- kafa çıkışı
Futbolda havadan gelen topa kafa vurmak için sıçrama
- kafaca
Düşünce bakımından
- kafadan
Zihinden, belleğini kullanarak
- kafadan atmak
bir konu üzerinde inceleme yapmadan rastgele konuşmak, uydurmak, yalan söylemek
- kafadan bacaklılar
Yumuşakçaların, baş bölgelerinde sert bir gagası ve çekmenli sekiz kolu bulunan önemli bir sınıfı (Cephalopoda)
- kafadan gayrimüsellah
Akılsız, aklında bozukluk olan
- kafadan kontaklık
Kafadan kontak olma durumu
- kafadan sakat
Aklı eksik, düşüncesi kıt, delice işler yapan; kafadan çatlak, kafadan kontak, kafası çatlak, kafası kontak (kimse)
- kafadan sakatlık
Kafadan sakat olma durumu; kafadan çatlaklık
- kafadan çatlaklık
Kafadan çatlak olma durumu
- kafadar
Görüş ve anlayışları birbirine uyan kimselerden her biri; baştaş, büzüktaş, kafa, kafadaş, kafa dengi
- kafadarlık
Kafadar olma durumu; baştaşlık, kafadaşlık
- kafakol
Güreşte bir oyun türü
- kafakola almak
güreşte kafa ve kolu birlikte kavrayarak rakibi çevirmek
- kafalı
Kafası olan
- kafalıca
Kafalı bir biçimde
- kafalılık
Kafalı olma durumu
- kafası (veya kafasına) takılmak
zihni bir şeyle sürekli olarak uğraşmak
- kafası almamak (veya sarmamak)
anlayamamak, kavrayamamak
- kafası bir dünya
çok sarhoş
- kafası bozulmak
öfkelenmek, kızmak
- kafası boş
Cahil olan
- kafası boşluk
Kafası boş olma durumu
- kafası bulanmak
bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek
- kafası dolmak
zihninde çeşitli konular birikmek
- kafası dumanlanmak
çok dalgın olmak
- kafası dumanlı
Çözemediği karışık düşüncelerle kafası yorgun (kimse)
- kafası durmak
zihin yorgunluğundan düşünemez olmak
- kafası dönmek
sıkışık bir durumda sersemlemek
- kafası düzelmek
doğruyu ve iyiyi bulmak
- kafası ile oynamak
takım sporlarında arkadaşlarının durumunu göz önünde tutup en iyi fırsatı değerlendirerek bedenini fazla yormadan oynamak
- kafası işlemek (veya çalışmak)
aklı, zekâsı yerinde olmak, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak
- kafası karışmak (veya allak bullak olmak)
önceki bilgi ve düşünceleri altüst olmak
- kafası kazan (gibi) olmak
kafası şişmek
- kafası küflü
Çağının gerisinde kalmış, gerici (kimse)
- kafası kızmak
öfkelenmek
- kafası sarmamak
anlamamak, aklı ermemek
- kafası sersem sepet (olmak)
gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş (olmak)
- kafası tembel
Basireti olmayan (kimse)
- kafası yerinde olmamak
gereği gibi düşünecek durumda olmamak
- kafası yerine gelmek
kendini toparlamak, kendine gelmek
- kafası örümcekli
Düşüncesiz, kaba, anlayışsız olan (kimse)
- kafası şişmek
zihni yorulmak
- kafasına dank etmek
bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak
- kafasına estiği gibi
sadece kendi düşünce ve isteklerine göre
- kafasına geçirmek
başına geçirmek
- kafasına girmek
bir düşünce aklına uygun gelmek
- kafasına girmemek
anlayamamak, kavrayamamak
- kafasına göre
istediği gibi
- kafasına kakmak
yapılan bir iyiliği yüzüne vurarak birini üzmek
- kafasına koymak
kararını önceden vermiş olmak, önceden şartlanmak, bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek
- kafasına saplanmak
sürekli olarak aynı şeyi düşünmek
- kafasına sokmak
zihnine yerleştirmek, anlamasını sağlamak
- kafasına söz (veya laf) girmemek
çok aptal veya inatçı olmak
- kafasına sığmamak
akıl erdirememek
- kafasına takılmak
aklını sürekli meşgul etmek, zihnini kurcalamak
- kafasına uymak
aklına uymak
- kafasına vur, ekmeğini elinden al
başına vur, ağzından lokmasını al
- kafasına vura vura
zorla, isteyip istemediğine bakmadan
- kafasına vurmak
başına vurmak
- kafasında tutmak
bir şeyi unutmamak, aklında tutmak
- kafasında şimşek çakmak
beyninde şimşek çakmak
- kafasından aşağı kaynar sular dökülmek
başından aşağı kaynar sular dökülmek
- kafasından geçirmek
belli belirsiz düşünmek
- kafasından çıkarmak (veya atmak)
bir şeyi unutmak veya ondan vazgeçmek
- kafasını ezmek
zararlı olabilecek bir hareketi, bir durumu başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek
- kafasını işletmek
doğru ve iyi düşünmek
- kafasını kaldırmak
karşı gelmek, başkaldırmak
- kafasını kaldırmamak
yoğun olarak çalışmak, meşgul olmak
- kafasını kaşıyacak vakti olmamak
başını kaşıyacak vakti olmamak
- kafasını kullanmak
akıllıca davranmak
- kafasını kurcalamak
zihnini meşgul etmek, düşündürmek
- kafasını kırmak
iyice dövmek, pataklamak
- kafasını sarmak (veya açmak)
uyuşmak, anlaşmak, uyum sağlamak
- kafasını sokmak
barınabilecek bir yere yerleşmek, başını sokmak
- kafasını taştan taşa çarpmak (veya vurmak)
başını taştan taşa çarpmak
- kafasını toplamak
sağlıklı düşünebilir olmak
- kafasını tütsülemek
sarhoş etmek
- kafasını uçurmak
kellesini uçurmak
- kafasını vurmak
bir kimsenin kafasını kesmek
- kafasının bir tahtası eksik (veya noksan) (olmak)
akıl dışı davranışlarda bulunan
- kafasının dikine (veya doğrusuna) gitmek
kendi düşünce ve görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin öğüdünü, uyarısını dinlememek
- kafasının etini yemek
başının etini yemek
- kafasının kontağı atmak
çok sinirlenmek, öfke ile dolmak
- kafasız
Kafası olmayan
- kafasızca
Kafasız bir biçimde
- kafasızlık
Kafasız olma durumu
- kafatasçı
Kafatasçılıktan yana olan (kimse, görüş)
- kafatasçılık
İnsanları kafataslarının biçimine göre değerlendiren görüş
- kafatası
İnsanda ve omurgalılarda içinde beyin bulunan, başın kemik bölümü
- kafaya almak
zaaflarından yararlanarak kandırmak, oyuna getirmek
- kafaya girmek
iyice anlamak, iyice bilmek
- kafaya takmak
sürekli o şeyi düşünmek
- kafaya çıkmak
futbolda havadan gelen topa kafa vurmak için sıçramak
- kafayı (bir yere) vurmak
hastalanıp yatağa düşmek
- kafayı bulandırmak
önceki düşünceleri altüst etmek, değiştirmek
- kafayı bulmak
sarhoş olmak
- kafayı demlemek
içki içmek
- kafayı değiştirmek
düşüncesini, kanaatini değiştirmek
- kafayı tütsülemek (veya dumanlamak)
uyuşturucu madde veya alkolle iyice sarhoş olmak
- kafayı yemek
aşırı yorgunluktan bunalıma düşmek
- kafayı çalıştırmak (veya işletmek)
akılcı davranarak sorunları çözmek
- kafayı üşütmek
delirmek, çılgınlaşmak
- Kafdağı
Genellikle masallarda yer alan, dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten hayalî bir yer
- kafe
İçecek ve hafif yiyeceklerin satıldığı, bazılarında kapı önlerinde oturacak yerlerin bulunduğu ayaküstü yiyecek yerleri
- kafein
Kahve ve çayda bulunan, hekimlikte kullanılan, kasları, sinirleri uyarıcı, mide salgısını ve metabolik hızı artırıcı etki yapan bir madde
- kafeinli
İçinde kafein bulunan
- kafeinsiz
İçinde kafein bulunmayan
- kafes
Hayvanlar için aralıklı tel, metal veya ağaç çubuklardan yapılmış taşınabilir bölme
- kafes gibi
zayıf, kuru veya delik deşik
- kafes kuşu
Kafeste yaşamaya alıştığı için dışarıda yaşayamayan kuş
- kafes teli
Tel çitlerde kullanılan veya bir makine aracılığıyla kafes yapımında gerekli olan ince, galvanizli tel
- kafese girmek
aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak
- kafese koymak
aldatıp çıkar sağlamak
- kafesleme
Kafeslemek işi
- kafeslemek
Çıkar sağlamak için birini aldatmak
- kafesli
Kafesi olan veya kafes biçiminde olan
- kafesçi
Kafes yapan veya satan kimse
- kafesçilik
Kafesçinin yaptığı iş
- kafeterya
Çay, kahve vb. içeceklerle bazı yiyeceklerin satıldığı yer
- kafeşantan
İçkili, çalgılı kahvehane
- kafile
Birlikte hareket eden topluluk
- kafile başkanı
Herhangi bir kafileye başkanlık eden kimse
- kafiye
Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı ahengi veren heceler veya aynı görevde olmayan ancak benzeşen sesler; uyak
- kafiye düzeni
Bir şiirde uyakların sıralanış biçimi; uyak düzeni
- kafiye örgüsü
Bir şiirde uyakların sıralanış biçimi; uyak örgüsü
- kafiye şeması
Bir şiirdeki uyakların düzenini gösteren şema; uyak şeması
- kafiyelendirilme
Kafiyelendirilmek durumu; uyaklandırılma
- kafiyelendirilmek
Kafiyeli duruma getirilmek; uyaklandırılmak
- kafiyelendirme
Kafiyelendirmek durumu; uyaklandırma
- kafiyelendirmek
Kafiyeli duruma getirmek; uyaklandırmak
- kafiyeleniş
Kafiyelenmek durumu; uyaklanış
- kafiyelenme
Kafiyelenmek durumu; uyaklanma
- kafiyelenmek
Kafiyeli duruma gelmek; uyaklanmak
- kafiyeli
Kafiyesi bulunan; uyaklı, mukaffa
- kafiyelilik
Kafiyeli olma durumu; uyaklılık
- kafiyesiz
Kafiyesi bulunmayan; uyaksız
- kafiyesizlik
Kafiyesiz olma durumu; uyaksızlık
- Kafkas tavuğu
Dünyada Kafkaslarda, Türkiye'de Doğu Karadeniz Bölgesi'nin ormanlık alanlarında yaşayan bir tür dağ horozu (Lyrurus mlokosiewiczi)
- Kafkasyalı
Kafkasya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kaftan
Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi
- kaftancı
Kaftan yapan veya satan kimse
- kaftancılık
Kaftancının yaptığı iş
- kahhar
Kahreden, yok eden
- kahir
Kahreden, zorlayan
- kahkaha
Yüksek sesle gülme
- kahkaha (veya kahkahayı) basmak (veya koparmak veya salıvermek)
kendini tutamayıp yüksek sesle gülmek
- kahkaha atmak
yüksek sesle gülmek
- kahkaha fırtınası kopmak
birdenbire toplu olarak kahkaha atma
- kahkaha tufanı
Toplu olarak atılan kahkaha; kahkaha fırtınası
- kahkaha tufanı kopmak
birdenbire toplu olarak kahkaha atmak
- kahkaha çiçeği
İki çeneklilerden, çoğu kenarları mavi bir çizgi ile çevrili beyaz, mavi, pembe veya morumsu çiçekler açan, bir veya çok yıllık, tırmanıcı ve otsu bir süs bitkisi; gündüzsefası
- kahkahadan kırılmak
çok gülmek
- kahkahayı ağzında söndürmek
edep sınırlarını aşmamak için gülmeyi sınırlamak
- kahpe
Namussuz kadın
- kahpe felek
"Rast gelmeyen, yâr olmayan, kötü talih veya kader" anlamında kullanılan bir söz; kambur felek
- kahpece
Kahpe gibi, kahpeye yaraşır
- kahpelenme
Kahpelenmek işi
- kahpelenmek
Kahpelik etmek, kahpece davranmak
- kahpeleşme
Kahpeleşmek işi
- kahpeleşmek
Kahpece davranmak
- kahpelik
Kahpe olma durumu
- kahpelik etmek
sözünden dönerek birine kötülük etmek
- kahraman
Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren (kimse); yiğit
- kahramanca
Kahramana yaraşır
- Kahramankazan
Ankara iline bağlı ilçelerden biri; Kazan
- Kahramankazanlı
Kahramankazan ilinden olan kimse; Kazanlı
- Kahramankazanlılık
Kahramankazanlı olma durumu; Kazanlılık
- kahramanlaşma
Kahramanlaşmak işi; yiğitleşme
- kahramanlaşmak
Kahraman durumuna gelmek; yiğitleşmek
- kahramanlaştırma
Kahramanlaştırmak işi
- kahramanlaştırmak
Kahramanlaşma işini yaptırmak
- kahramanlık
Kahramanca davranış; yiğitlik
- Kahramanmaraş
Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri; Maraş
- Kahramanmaraşlı
Kahramanmaraş ilinden olan kimse; Maraşlı
- Kahramanmaraşlılık
Kahramanmaraşlı olma durumu; Maraşlılık
- kahrediş
Kahretmek işi
- kahretme
Kahretmek işi
- kahretmek
Ezmek, perişan etmek
- kahreyleme
Kahreylemek işi
- kahreylemek
Üzülmesine sebep olmak
- kahreyleyiş
Kahreylemek işi
- kahrolabilme
Kahrolabilmek durumu
- kahrolabilmek
Kahrolma ihtimali bulunmak
- kahrolası
Yok olası, perişan olası (kimse, şey, durum)
- kahrolma
Kahrolmak işi
- kahrolmak
Çok üzülmek; içlenmek
- kahrolsun
"Yok olsun, mahvolsun" anlamlarında bir ilenme sözü, yaşasın karşıtı
- kahroluş
Kahrolmak işi
- kahrından ölmek
çok üzülmek
- kahvaltı
Genellikle sabahları yenilen hafif yemek
- kahvaltı etmek
hafif yiyeceklerle karın doyurmak
- kahvaltıcı
Otellerde kahvaltı işlerini yapmakla görevli kimse
- kahvaltılık
Kahvaltıda yenen (yiyecek)
- kahvaltılık sos
Domates, biber, sarımsak vb. ile çeşitli baharatların tavada pişirilmesiyle veya herhangi bir kapta karıştırılmasıyla yapılan bir sos.
- kahve
Kök boyasıgillerden, sıcak iklimlerde yetişen bir ağaç (Coffea arabica)
- kahve ağası
Kahvehane vb. yerlerde sözü geçen ve ağırlığı olan kimse; kahve ağabeyi
- kahve cezvesi
İçinde kahve pişirilen metal kap
- kahve değirmeni
Çekirdek durumundaki kahveyi öğütmeye yarayan, elle veya elektrikle işleyen araç
- kahve dibeği
Kahve çekirdeklerini dövmeye ve çöplerini ayıklamaya yarayan içi oyuk taş veya ağaç kap
- kahve dolabı
Kahve kavrulan döner kap
- kahve dövücünün hınk deyicisi
havan dövücünün hınk deyicisi
- kahve falı
Kahve içildikten sonra fincanda kalan telvenin aldığı biçimlere bakarak geleceğe ilişkin tahmin, varsayım veya görüşleri açıklama
- kahve fincanı
Kahve içmeye yarayan kulplu veya kulpsuz küçük kap
- kahve kaşığı
Kahve karıştırmak için yapılan ve kullanılan küçük kaşık
- kahve makinesi
Kahve çeken veya öğüten makine
- kahve parası
Kahvelerde yenilip içilen şeyler veya oyun oynanan masalar için ödenmesi gereken ücret
- kahve tabağı
Kahve fincanının altına konulmak üzere yapılmış tabak
- kahve takımı
Cezve, fincan, tabak vb.nden oluşan takım
- kahve tepsisi
Üstünde genellikle iki kahve fincanı taşımaya yarayan, dikdörtgen biçimli, düz, küçük tepsi
- kahve tütün, keyifler bütün
“kahvenin yanında sigara da olursa keyfin güzel olacağı” anlamında kullanılan bir söz
- kahveci
Çekirdek veya çekilmiş kahve satan kimse
- kahvecilik
Kahvecinin yaptığı iş
- kahveevi
Çeşitli kahvelerin hazırlandığı ve içildiği iş yeri
- kahvehane
Kahve, çay, ıhlamur, nargile vb. içilen, tavla, domino, bilardo, kâğıt vb. oynanan yer; kahve, kıraathane, tahmishane
- kahvehaneci
Kahvehane işleten kimse
- kahvehanecilik
Kahvehanecinin yaptığı iş
- kahverengi
Kavrulmuş kahvenin rengi
- kahverengimsi
Rengi kahverengiyi andıran, kahverengiye benzeyen
- kahır
Yok etme, ezme, perişan etme, mahvetme
- kahır (veya kahrını) çekmek
uzun süre sıkıntıya katlanmak
- kahır yüzünden lütfa uğramak
birine kötülük olsun diye yapılan iş, onun iyiliğine olmak
- kahırlanma
Kahırlanmak işi
- kahırlanmak
Çok ve için için üzülmek
- kahırlı
Üzüntü veya acısı çok olan
- kaide
Bir şeyin yere dayanan bölümü veya bir şeyin üzerine oturtulduğu nesne; ayaklık, duraç, taban (I), tabanlık
- kaideli
Kaidesi olan
- kaidesiz
Kaidesi olmayan
- kaidesizlik
Kaidesiz olma durumu
- kail
Söyleyen
- kail olmak
razı olmak
- kaim
Başka bir şeyin yerine geçen
- kaim olmak
yerine geçmek
- kaimelik
Kâğıt para cüzdanı
- kaimlik
Kaim olma durumu
- kaju
Antep fıstığıgillerden, yapraklarını dökmeyen, tropikal bir meyve ağacı; bilader ağacı, Amerikan elması (Anacardium occidentale)
- kak
Elma, armut vb. meyvelerin kurutulmuşu
- kaka
Çocuk dilinde kötü, çirkin
- kaka yapmak
büyük abdest yapmak
- kakalak
Daha çok gemilerde görülen bir tür hamam böceği
- kakalama
Kakalamak işi
- kakalamak
Sürekli çekiştirmek, itmek, kakıp durmak
- kakalanma
Kakalanmak işi
- kakalanmak
Kakalama işine konu olmak
- kakao
İki çeneklilerden, Amerika'nın sıcak bölgelerinde yetişen bir ağaç; Hint bademi (Theobroma cacao)
- kakaolu
İçinde kakao bulunan
- kakaolu kek
İçinde ağırlıklı olarak kakao bulunan kek
- kakavan
Kendini beğenmiş, sevimsiz, düşüncesiz olan
- kakavanca
Kakavana yakışır (davranış)
- kakavanlık
Kakavan olma durumu
- kakavanlık etmek
kakavanca davranmak
- kakaç
Tuzlanıp kurutulmuş yiyecek
- kaklık
Kaya ve ağaç oyuklarında su birikintisi
- kakma
Kakmak işi; hakketme
- kakma aşı
Tepesi düzgün kesilmiş ağacın bir kenarında açılan üçgen biçimindeki yarığa, ucu aynı şekilde yontulmuş kalemin yerleştirilip aşı bağı ile bağlanması ve aşı macunu ile örtülmesi biçiminde uygulanan bir kalem aşısı
- kakmacı
Kakma işleri yapan usta
- kakmacılık
Kakmacının yaptığı iş; hakkâklik
- kakmak
İtmek, vurmak
- kakmalı
Üzerinde kakma işi bulunan
- kaknem
Çirkin, huysuz olan
- kaktüs
Kaktüsgillerden, yaprakları yayvan ve dikenli, güzel, parlak renkte çiçekler açan bir bitki; atlas çiçeği (Cactus)
- kaktüsgiller
İki çelenklilerden, sıcak ve kurak ülkelerde yetişen, gövdesi, yaprakları etli ve dikenli bir bitki familyası; atlas çiçeğigiller
- kaktırma
Kaktırmak işi
- kaktırmak
Kakma işini yaptırmak
- kaktırış
Kaktırmak işi
- kakule
Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki (Elettaria cardamomum)
- kakuleli
İçine kakule katılmış
- kakılma
Kakılmak işi; hakkedilme
- kakılmak
Kakma işi yapılmak
- kakılıp kalmak
bir yerde beklemek zorunda kalmak, hiçbir yere gidememek
- kakılış
Kakılmak işi
- kakım
Sansargillerden, yazın esmer kırmızı, kışın beyaz renkli kürkü değerli, etçil hayvan; as (I), ermin (Mustela erminea)
- kakıma
Kakımak işi
- kakımak
Bir kimsenin yaptığı işin beğenilmediğini kendisine sert sözlerle söylemek
- kakıntı
Sözü dinlenmeyen, rezil, itilip kakılan kimse
- kakır kakır
"Kakırtı" sesi çıkararak
- kakır kakır gülmek
sesli ve sürekli gülmek
- kakırca
Fındık faresi adıyla bilinen küçük memeli hayvan
- kakırdak
Kuyruk yağının eritildikten sonra kalan gevrek posası
- kakırdak poğaçası
Kakırdaktan yapılan çörek
- kakırdama
Kakırdamak işi
- kakırdamak
"Kakır kakır" diye ses çıkarmak
- kakırtı
Kuru şeylerin birbirine sürtünmesinden veya kırılmasından çıkan sesin adı
- kakıç
Balık avında kullanılan, ucu demir kancalı bir tür zıpkın
- kakış
Kakmak işi
- kakışma
Kakışmak işi
- kakışmak
Şaka yapmak amacıyla birbirine vurmak
- kakıştırma
Kakıştırmak işi
- kakıştırmak
Sürekli ve hafif hafif kakmak
- kal
Bir alaşımdaki madenlerin erime derecesi farkından yararlanarak bunları birbirinden ayırma işlemi
- kala
Kaldığında
- kala kala
Bütünü, olup olacağı
- kalabalık
Çok sayıda insanın bir araya gelmesiyle oluşan insan topluluğu; kalaba, yoğunluk
- kalabalık ağızlı
Geveze, bilir bilmez konuşan
- kalabalık etmek
gereksiz olarak yer doldurmak
- kalabalıklaşma
Kalabalıklaşmak işi
- kalabalıklaşmak
Kalabalık duruma gelmek
- kalabalıklaştırma
Kalabalıklaştırmak işi
- kalabalıklaştırmak
Kalabalıklaşma işini yaptırmak
- kalabalıklık
Kalabalık olma durumu
- kalabalıkça
Biraz kalabalık
- kalabilme
Kalabilmek işi
- kalabilmek
Kalma ihtimali bulunmak
- kalafat
Geminin kaplama tahtaları arasını üstüpü ile doldurup ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi
- kalafat etmek
kalafatlamak
- kalafat kalemi
Kalafatçının kalafat yapımında veya onarımında sökme, kesme, açma işlerinde kullandığı araç
- kalafat yeri
Gemi ve kayıkların onarıldığı yer
- kalafata çekmek
gemiyi onarmak için karaya çekmek
- kalafatlama
Kalafatlamak işi
- kalafatlamak
Geminin kaplamasını kalafatla onarmak
- kalafatlanma
Kalafatlanmak işi
- kalafatlanmak
Kalafatlama işi yapılmak
- kalafatlı
Kalafatı olan
- kalafatsız
Kalafatı olmayan
- kalafatçı
Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse; kalafat (I)
- kalafatçılar
Tersane halkını oluşturan bölüklerden her biri
- kalafatçılık
Kalafatçının yaptığı iş
- kalak
Burun, burun ucu
- kalakalma
Kalakalmak işi
- kalakalmak
Bir şey veya durum karşısında şaşırmak
- kalamar
Bir tür mürekkep balığı (Loligo vulgaris)
- kalamata
Bir tür etli ve büyük zeytin; kalamata zeytini
- kalamazo
Banka, ticarethane vb. yerlerde kullanılan ve cilt kapakları özel bir düzen ve anahtarla gevşetilip sıkıştırılabilen defter
- kalamin
Doğada az bulunan, güç işlenen, hidratlı çinko silikat
- kalamit
Amfibol cinsinden bir mineral türü
- kalan
Kalma işini yapan
- kalandır
Dokunmuş kumaş ve bezleri buhar altında veya belli bir ısıda silindir arasından geçirerek ütüleme, parlatma, istenilen boy ve ene göre çektirip germe
- kalandır makinesi
Kalandır işini yapan makine
- kalandırcı
Kalandır işini makine aracılığıyla yapan kimse
- kalanlı
Bölünenden artanı olmayan
- kalanlı bölme
Bölünenden artanın, sıfırdan farklı bir sayı olduğu bölme işlemi
- kalansız
Bölünenden artanı olmayan
- kalansız bölme
Bölünenden artanın olmadığı bölme işlemi
- kalantor
Gösterişi seven, varlıklı kimse
- kalantorca
Kalantor gibi, kalantora yaraşır bir biçimde
- kalantorluk
Kalantor olma durumu
- kalas
Kalın biçilmiş uzun tahta; ağaç
- kalas gibi
söz ve davranışlarında incelikten yoksun
- kalastra
Gemilerde cankurtaran filikalarını oturtmak için güvertelere konulan sehpa
- kalavra
Deriden yapılmış eşya
- kalavrahane
Deriden olan ayakkabı, koşum takımı, eyer vb.nin yapıldığı imalathane
- kalay
Atom numarası 50, atom ağırlığı 118,7, yoğunluğu 7,29 olan, 232 °C'de eriyen, gümüş beyazlığında, kolay işlenebilen, yumuşak bir element (simgesi Sn)
- kalaybalık
Balık avlamada oltanın ucuna yerleştirilen madde
- kalaycı
Kap kalaylayan kimse
- kalaycı çamuru
Kalaylanacak kapları temizlemekte kullanılan kil
- kalaycılık
Kalaycının yaptığı iş
- kalayhane
Kalaycının çalıştığı yer
- kalaylama
Kalaylamak işi
- kalaylamak
Oksitlenmeden korumak için bir metal parçasını veya kabı kalay tabakası ile kaplamak
- kalaylanma
Kalaylanmak işi
- kalaylanmak
Kalaylanma işi yapılmak veya kalaylama işine konu olmak
- kalaylatma
Kalaylatmak işi
- kalaylatmak
Kalaylama işini yaptırmak
- kalaylı
Kalaylanmış (kap)
- kalaylı bakır küflenmez
"temizliğini herkesin bildiği kişi ve iş lekelenemez" anlamında kullanılan bir söz
- kalaysı
Kalayı andıran, kalaya benzeyen, kalay gibi
- kalaysız
Kalaylanmamış (kap)
- kalayı basmak
adamakıllı küfretmek
- kalbe (veya kalbine) doğmak
içine doğmak
- kalbe dokunmak
acı veya üzüntü vermek
- kalbe işlemek
derin üzüntü uyandırmak
- kalbi (veya kalbini) yerinden oynamak (veya fırlamak)
yüreği yerinden oynamak
- kalbi ağzına gelmek
yüreği ağzına gelmek
- kalbi boş olmak
sevgilisi bulunmamak
- kalbi dayanmamak
aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek
- kalbi dolu olmak
sevgilisi olmak
- kalbi ferahlamak
yüreği ferahlamak
- kalbi kararmak
inancını kaybetmek
- kalbi kırık
Üzgün, ümitsiz olan
- kalbi kırıklık
Kalbi kırık olma durumu
- kalbi parçalanmak
yüreği parçalanmak
- kalbi sıkışmak
yüreği sıkışmak
- kalbi sızlamak
yüreği sızlamak
- kalbi temiz
Saf, temiz duygulara sahip
- kalbi yıkmak kolay, yapmak zordur
"insanları kırmak ve üzmek, mutlu etmekten daha kolaydır" anlamında kullanılan bir söz
- kalbi yırtılmak
acı duymak
- kalbi çarpmak
kalbi çok vurmak
- kalbin yolu mideden geçer
"bir kimsenin sevgisi kazanılmak istendiğinde ona güzel yiyecekler ikram edilmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- kalbinde ateş yanmak
âşık olmak, çok sevmek
- kalbine girmek
sevgisini kazanmak
- kalbine göre
gönlüne göre
- kalbine saplanmak
yüreğine saplanmak
- kalbini açmak
yüreğini açmak
- kalbini burmak
üzmek, sıkıntı vermek
- kalbini deşmek
çok derinden etkilemek, kendine âşık etmek
- kalbini doldurmak
yüreğini sevgiyle ısıtmak
- kalbini eritmek
kabalığını, katılığını, sertliğini veya acımasızlığını ortadan kaldırmak, acımasını sağlamak, yumuşatmak
- kalbini okumak
birinin duygu ve düşüncelerini, niyetini anlamak
- kalbini çalmak
sevgisini kazanmak, kendine âşık etmek
- kalbiselim
Temiz kalpli olan
- kalbiyle konuşmak
düşüncelerini, duygu ağırlıklı bir biçimde anlatmak
- kalbur
Tahıl ve başka iri taneli maddeleri elemek için kullanılan büyük delikli veya seyrek telli elek
- kalbur gibi
delikleri olan, delik deşik
- kalbur kemiği
Alın kemiğinin arkasında, kalbur gibi küçük delikleri olan, kafatasının alt ve ön bölümünü oluşturan kemik
- kalbura dönmek
delik deşik olmak
- kalbura çevirmek
delik deşik etmek
- kalburabastı
Beze biçimine getirilmiş hamur parçasının yassılaştırılıp ortasına ceviz içi ve yağ konarak fırında pişirilen ve piştikten sonra üzerine soğuk şeker şerbeti dökülen bir tatlı türü
- kalburcu
Kalbur yapan veya satan kimse
- kalburculuk
Kalburcunun yaptığı iş
- kalburdan geçirmek
kalbur yardımıyla ayırmak, elemek
- kalburla su taşımak
verimsiz, sonuçsuz bir işle uğraşmak
- kalburlama
Kalburlamak işi
- kalburlamak
Kalburdan geçirmek
- kalburlanma
Kalburlanmak işi
- kalburlanmak
Kalburdan geçirilmek
- kalburlatma
Kalburlatmak işi
- kalburlatmak
Kalburdan geçirtmek
- kalburüstü
Seçkin, sivrilmiş, önde gelen
- kalburüstü kalmak
kalburüstüne gelmek
- kalburüstüne gelmek
benzerleri arasında sivrilmiş olmak, seçkin duruma gelmek
- kalcı
Kal işi yapan kimse
- kaldı ki
bundan başka, bununla birlikte
- kaldırabilme
Kaldırabilmek işi
- kaldırabilmek
Kaldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaldıran
Bazı organları yukarıya doğru hareket ettiren kas
- kaldıraç
Az bir kuvvet ile büyük bir yükü kaldırmaya yarayan, bir dayanma noktası üzerinde hareket edebilen, inip kalkabilen sert çubuk; basarna, manivela
- kaldırma
Kaldırmak işi
- kaldırmak
Bulunduğu yerden almak
- kaldırtabilme
Kaldırtabilmek işi
- kaldırtabilmek
Kaldırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaldırtma
Kaldırtmak işi
- kaldırtmak
Kaldırma işini yaptırmak
- kaldırılma
Kaldırılmak işi
- kaldırılmak
Kaldırma işi yapılmak
- kaldırılıverme
Kaldırılıvermek işi
- kaldırılıvermek
Çabucak kaldırılmak
- kaldırılış
Kaldırılmak işi
- kaldırım
Yollarda taşlarla yapılan döşeme
- kaldırım işçisi
Kum, çimento veya hazırlanmış yataklar üzerine parke taşı, beton blok, tuğla, bordür taşı döşeyerek kaldırım yapan kimse; kaldırımcı
- kaldırım kabadayılığı
Adi ve basit, seviyesiz, yersiz veya gereksiz güç gösterisi
- kaldırım kabadayısı
Basit, seviyesiz veya ucuz kahramanlık gösterisinde bulunan kimse
- kaldırım mühendisi
İşsiz güçsüz sokaklarda dolaşan kimse
- kaldırım mühendisliği
İşsiz güçsüz sokaklarda dolaşma
- kaldırım taşlı
Kaldırım taşı olan
- kaldırım taşı
Kaldırım döşemeye elverişli olan sert bir taş türü
- kaldırım çiğnemek
şehirde yaşayarak görgüsü artmak
- kaldırıma düşmek
önemini, değerini yitirmek
- kaldırımcı
Mağazada alışveriş yapan kimsenin çantasını tezgâh üzerinden kaparak çalan kimse
- kaldırımcılık
Kaldırımcının yaptığı iş
- kaldırımları arşınlamak
işsiz güçsüz dolaşmak
- kaldırımlı
Kaldırımı olan
- kaldırımsı
Oluşu, kaldırım görünüşünü andıran (doku)
- kaldırımsız
Kaldırımı olmayan
- kaldırımsızlık
Kaldırımsız olma durumu
- kaldırıverme
Kaldırıvermek işi; kaldırtıverme
- kaldırıvermek
Çabucak kaldırmak; kaldırtıvermek
- kaldırış
Kaldırmak işi
- Kale
Denizli iline bağlı ilçelerden biri
- kale
Düşmanın gelmesi beklenilen yollar üzerinde, askerî önem taşıyan şehirlerde, geçit ve dar boğazlarda güvenliği sağlamak için yapılan kalın duvarlı, burçlu, mazgallı yapı; kermen
- kale alanı
Futbol sahasında, ceza sahası içinde kale direklerine 5,5 metre uzaklıktaki çizginin içinde kalan, kalecilerin dokunulmazlığı olan bölge; altıpas
- kale almamak
önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak
- kale bedeni
Kalenin burçları arasında yer alan üstü mazgal ve siperlerle örülmüş kalın duvar
- kale gibi
çok büyük, sağlam (yapı)
- kale korkuluğu
Kalelerde mazgal ve mazgal siperlerinin oluşturduğu girintili çıkıntılı dış duvarların üst bölümü; barbata
- kale seçimi
Oyundan önce hakem tarafından yapılan para atışıyla kaptanların savunacakları kaleyi seçmesi
- kale vuruşu
Futbolda topun karşı takım oyuncuları tarafından kale çizgisi dışına çıkarılması sonucunda, genellikle kaleci aracılığıyla oyuna yeniden başlanması için yapılan vuruş
- kale çizgisi
Topla oynanan bazı takım oyunlarında, topun tamamının kalenin içerisine girip girmediğini belirlemeyi sağlayan, kale direkleri arasında kalan çizgi
- kalebent
Kale dışına çıkmama cezası alan hükümlü
- kalebent etmek
suçluluğu yüzünden mahkûm etmek
- kalebentlik
Kalebent olma durumu
- kaleci
Topla oynanan bazı takım oyunlarında kalenin önünde durarak topun kaleye girmesini önlemekle görevli oyuncu; file bekçisi
- Kalecik
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- kalecikkarası
Orta Anadolu'da şarap yapımı için üretilen, kalın kabuklu, siyah renkli bir tür üzüm
- kalecilik
Kaleci olma durumu
- kalem
Yazma, çizme vb. işlerde kullanılan çeşitli biçimlerde araç
- kalem açmak
kalemin ucunu yontup kullanılabilecek bir duruma getirmek
- kalem aşısı
Ucu kalem gibi kesilmiş çubukla yapılan ağaç aşısı
- kalem beyi
Kalem efendisinden daha üst görevli
- kalem efendisi
Kalemde çalışan görevli yazman
- kalem işi
Elle yontularak veya çizilerek yapılan iş
- kalem kavgası
Yazılarıyla birbirine sataşma; polemik
- kalem kaşlı
İnce ve düzgün kaşlı
- kalem kulaklı
Kulakları dik ve düzgün (at, geyik vb.)
- kalem kutusu
İçine kalem konulan küçük kutu; kalemlik
- kalem kömürü
İyi cins mangal kömürü
- kalem kırmak
idam kararı verildiğinde bir daha idam kararı imzalamamak için hâkim kalemini kırmak
- kalem oynatmak
yazı yazmak
- kalem parmaklı
Parmakları uzunca, düzgün ve buruşuksuz (kimse)
- kalem pil
İnce, uzun ve küçük pil
- kalem sahibi
Yazı yazma konusunda gücünü kanıtlamış olan kimse
- kalem savaşçısı
Yazılarıyla sürekli olarak başkalarına saldıran yazar; kalemşor
- kalem çekmek
gereksiz olduğunu belirtmek için üstünü çizmek
- kalem şuarası
Divan şiiri tarzından etkilenen okuryazar halk şairi
- kalembek
Bir cins kokulu sandal ağacı; yalancı öd ağacı
- kalemdan
Hattatların kalem koymak için kullandıkları koruyucu kutucuk
- kaleme (veya kaleme kâğıda) sarılmak
yazmaya başlamak
- kaleme almak
bir konuyu yazı durumuna getirmek, yazıyla anlatmak
- kaleme gelmek
yazılabilmek veya anlatılabilmek
- kalemi olmak
herhangi bir nitelikte yazı yazabilmek
- kaleminden kan damlamak
yazıları acı ve dokunaklı olmak
- kaleminden çıkmak
herhangi biri tarafından yazılmak
- kalemine dolamak
herhangi bir konuyu sürekli olarak yazmak
- kalemis
Bir tür misk faresi (Civet tictis)
- kalemiyle yaşamak (veya geçinmek)
geçimini yazılarıyla sağlamak
- kalemkâr
Tavan ve duvarlara kabartma gibi görünen resimler yapan sanatçı
- kalemkârlık
Kalemkâr olma durumu
- kalemli
Kalemi olan
- kalemsiz
Kalemi olmayan
- kalemtıraş
Kurşun kalemlerin ucunu açmak için kullanılan türlü biçimlerdeki keski; kalem açacağı
- kalender
Yaşama şartları konusunda titizlik göstermeyen, gösterişsiz ve sade yaşamaktan yana olan kimse
- kalender meşrep
Düşünce ve davranışlarında kalender olan (kimse)
- kalenderce
Kalendere yakışır
- Kalenderiye
Dünya malına, gösterişe önem vermeyen bir tarikat
- kalenderleşme
Kalenderleşmek işi
- kalenderleşmek
Kalenderce davranmak veya yaşamak
- kalenderlik
Kalender olma durumu
- kalenderî
Bir halk şiiri türü
- kalensöve
Sivri tepeli külah
- kaleska
Dört tekerlekli, hafif, bir tür gezinti arabası
- kaleydoskop
Bir ucu buzlu camla kapatılan, metal veya mukavvadan bir boru içine yerleştirilmiş aynaların aracılığıyla, boru içine konulmuş renkli küçük cisimlerin ve görüntülerin oluşturduğu çeşitli biçimleri gösteren araç; çiçek dürbünü
- kaleyi içinden fethetmek
davasını karşı taraftan birinin yardımıyla kazanmak
- kalfa
Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı
- kalfalık
Kalfa olma durumu
- kalgay
Kırım Hanlığı’nda veliahda verilen ünvan
- kalgıma
Kalgımak işi
- kalgımak
Sıçramak, fırlamak, şaha kalkmak
- kalhane
Kal (I) işi yapılan yer
- kaliborit
Hidratlı doğal sodyum ve magnezyum boratı
- kalibrasyon testi
Doğru ölçüm için yapılan uygulama veya işlem
- kalibre
Mermilerde, ateşli silahlarda çap
- kalifiyelik
Kalifiye olma durumu
- kaliforniyum
Atom numarası 98, atom ağırlığı 244 olan, aktinit grubundan yapay bir radyoaktif element (simgesi Cf)
- kaliko
Pamuk iplikleriyle yapılan ilk cilt bezi
- kalinos
Levreğe benzer bir balık
- kalipso
Jamaika'dan yayılmış iki zamanlı bir dans
- kaliptra
Kökün büyüme bölgesinin üzerini örten yüksük biçiminde koruyucu doku
- kalita
Özellikle düşmanı takip için kullanılan, baş tarafında top bulunan, ağır donanma sınıfından bir kadırga
- kalite
Herhangi bir bakımdan üstünlük
- kalite kontrolcü
Kalite kontrolü yapan kimse
- kalite kontrolcülük
Kalite kontrolcünün yaptığı iş
- kalite kontrolü
Her türlü malın üretiminin başlangıcından mal çıkışına kadar nitelik ve özelliğinin belirlenmesi için yapılan değerlendirme ve denetim
- kalite riski
Alıcının, varış yerine gelen malının kalitesi için yüklendiği riziko
- kalite çemberleri
Bir iş yerinde işin daha etkili ve verimli yapılabilmesi için bilgi akışının hızlanması amacıyla oluşturulan ekipler
- kalk borusu
Bir kıtayı veya bir gemideki tayfaları uyandırmak için belirli saatte boru ile verilen işaret
- kalkabilme
Kalkabilmek işi
- kalkabilmek
Kalkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kalkan
Ok, kılıç vb.nden korunmak için savaşçıların kullandığı korunmalık
- kalkan balığıgiller
Denizlerin kumlu, çamurlu diplerinde yaşayan, yassı bedenli, kemikli balıklar familyası
- kalkan böcekleri
Birçok türü tarım ve orman bitkilerinde asalak olarak yaşayan, kın kanatları kalkanımsı böcekler familyası
- kalkan etmek
öne çıkarmak, belirgin duruma getirmek
- kalkan olmak
birinin zor duruma düşmesini önlemek için kendini siper etmek
- kalkancık
Tohum içerisinde oğulcuğu besi dokuya bağlayan, onu besin deposundan ayıran ve besin maddelerini emerek oğulcuğa veren zar gibi ince ve kalkan şeklinde bir parça
- Kalkandere
Rize iline bağlı ilçelerden biri
- kalkansı
Kalkanı andıran, kalkana benzeyen, kalkan gibi
- kalkansı kıkırdak
Gırtlağın ön bölümünde, halkamsı kıkırdağın üzerine oturmuş, kalkan veya yarı açık bir kitap şeklindeki kıkırdak
- kalkerleşme
Kalkerleşmek durumu
- kalkerleşmek
Kireç taşı durumuna gelmek
- kalkerli
Birleşiminde kireç taşı bulunan
- kalkersiz
Birleşiminde kireç taşı bulunmayan
- kalkma
Kalkmak işi
- kalkmak
Oturmaktayken veya yatmaktayken gitmek üzere yerinden ayrılmak
- kalkojen
Periyodik dizgede, altıncı gruptaki oksijen, kükürt, selenyum, tellür, polonyum elementlerinin genel adı
- kalkolitik
Bakırın kullanılmaya başlamasıyla nitelenen (tarih öncesi dönem)
- kalkık
Düzeyine göre yüksekte olan
- kalkıklık
Kalkık olma durumu
- kalkınabilme
Kalkınabilmek işi
- kalkınabilmek
Kalkınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kalkındırabilme
Kalkındırabilmek işi
- kalkındırabilmek
Kalkındırmaya gücü yetmek
- kalkındırma
Kalkındırmak işi
- kalkındırmak
Kalkınmasını sağlamak, kalkınmasına yol açmak
- kalkınma
Kalkınmak işi
- kalkınma hızı
Belirli iki tarih arasında ekonomideki büyüme veya gelişme durumu
- kalkınmak
Durumunu düzeltmek, aşamalı bir biçimde gelişmek, ilerlemek
- kalkınış
Kalkınmak işi
- kalkıp kalkıp oturmak
öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, hop oturup hop kalkmak
- kalkıverme
Kalkıvermek işi
- kalkıvermek
Çabucak kalkmak
- kalkış
Kalkmak işi
- kalkış yarışı
Kura ile eşleşen iki otomobilin aynı anda başlayarak 402 metrelik düz ve asfalt bir zemini en kısa zamanda bitirmesine dayalı bir yarış; otodrag
- kalkışa geçmek
uçak havalanmak için pistten ayrılmak
- kalkışabilme
Kalkışabilmek işi
- kalkışabilmek
Kalkışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kalkışma
Kalkışmak işi
- kalkışmak
Yetenek, imkân ve gücü aşan bir işe girişmek
- kalkışılma
Kalkışılmak durumu
- kalkışılmak
Kalkışma işine konu olmak
- kallavi
Vezir ve sadrazamların giydikleri bir tür kavuk
- kallavi fincan
İri, kulpsuz fincan
- kalleş
Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü kalmasına yol açan
- kalleşlik
Kalleş olma durumu; orospuluk, puştluk
- kalleşlik etmek
sözünde durmayarak döneklik etmek
- kalleşçe
Kalleşe yaraşır
- kalma
Kalmak işi
- kalmak
Olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek
- kalmalı
Kalma durumunda olan
- kaloma
Demir atmış bir geminin zincirinin su içindeki bölümü
- kaloma etmek (veya vermek)
gemi demir attığında zinciri denize bırakmak üzere boşa salmak.
- kalori
Normal atmosfer basıncında, ısınma ısısı 15 °C'lik suyunkine eşit olan bir cismin, bir gramının sıcaklığını 10 °C yükseltmek için gerekli ısı miktarına eşit olan ısı birimi; ısın
- kalorifer
Merkez ve depo durumunda olan bir kazandan çıkan sıcak havayı, suyu veya buharı borularla dolaştırarak bir yapının her yanını ısıtan araç veya tesisat
- kalorifer borusu
Kalorifer ısısını ileten boru
- kalorifer dairesi
Kalorifer kazanının bulunduğu bölüm
- kalorifer kazanı
Kalorifer suyunun içinde bulunduğu kazan
- kalorifer peteği
Kalorifer ısısını oda içinde dağıtan metal bölüm
- kaloriferci
Kalorifer döşeyen veya onaran kimse
- kalorifercilik
Kalorifercinin yaptığı iş
- kaloriferli
Kaloriferi olan
- kalorifersiz
Kaloriferi olmayan
- kalotip
Yarı saydam durumdaki kâğıt üzerinde fotoğraf negatifleri elde etme yöntemi
- kalp
Göğüs orta boşluğunda, iki akciğer arasında, vücudun her yanından gelen kirli kanı akciğerlere ve oradan gelen temiz kanı da vücuda dağıtan organ; yürek
- kalp (veya kalbini) kazanmak (veya fethetmek)
ince bir davranış veya güzel bir sözle birinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek
- kalp (veya kalbini) kırmak
gönül kırmak
- kalp akçe
Sahte metal veya kâğıt para
- kalp ağrısı
Aşktan doğan üzüntü; yürek ağrısı
- kalp cerrahı
Kalp ameliyatı konusunda uzmanlaşmış cerrah
- kalp etmek
bir durumdan başka bir duruma çevirmek
- kalp hastalığı
Kalbin sağlıklı bir biçimde çalışmasını engelleyen bozukluklara verilen genel ad; kalp (I)
- kalp hastası
Sürekli kalp rahatsızlığı çeken kimse
- kalp kalbe karşıdır
"sevgi karşılıklıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kalp kası
Kalbin ana duvarını çeviren ve düzenli hareket edebilen kas örgüsü; miyokart
- kalp krizi
Kalbi besleyen damarlardan birinin tıkanması ile ortaya çıkan, önlem alınmazsa ölüme yol açan rahatsızlık; kalp aksesi
- kalp olmak
sahte, düzme olmak
- kalp olmamak
acıma duygusu olmamak
- kalp pili
Kalbin yavaş atması sonucu gelişen rahatsızlıkları tedavi etmek amacıyla deri altına yerleştirilen, kalp ritmini düzenleyen, gerektiğinde şok uygulayabilen elektronik cihaz; irkilteç
- kalp sektesi
Kalbin birdenbire durması; sekteikalp
- kalp spazmı
Kalbi besleyen damarlardan birinde veya birkaçında meydana gelen irade dışı kasılma sonucu kalp kasının beslenememesi
- kalp ve damar cerrahisi
Koroner damar hastalıkları, damar tıkanıklıkları, varis vb. gibi kalp ve damar ameliyatlarının yapıldığı bölüm
- kalp yetmezliği
Kalbin kanı pompalama yeteneğinin kaybolması, dokulara yeterli kan ve oksijenin gitmemesi sonucu oluşan hastalık
- kalp çarpıntısı
Kalbin düzensiz veya hızlı çalışması; halecan, helecan
- kalpak
Kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık
- kalpaklı
Kalpak giymiş
- kalpaklık
Kalpak yapmaya elverişli
- kalpakçı
Kalpak yapan veya satan kimse
- kalpakçılık
Kalpakçının yaptığı iş
- kalpazan
Sahte para basan veya piyasaya süren kimse
- kalpazanlık
Kalpazan olma durumu
- kalpgâh
Ordunun sağ ve sol kanatları arasında yer alan ve komutan ile çevresindekilerin bulunduğu merkez birliklerden oluşan bölüm
- kalplaşma
Kalplaşmak işi
- kalplaşmak
Bir kimse çeviklik, doğruluk veya çalışkanlığını yitirmek
- kalpli
Kalp hastalığı olan
- kalplilik
Kalpli olma durumu
- kalplık
İş yapma isteksizliği
- kalpçi
Kalp hastalıkları uzmanı
- kalsemi
Kandaki kalsiyum miktarı
- kalsifikasyon
Kireç taşı durumuna dönüşme
- kalsit
Billurlaşmış doğal kalsiyum karbonatı
- kalsiyum
Atom numarası 20, atom ağırlığı 40,80, yoğunluğu 1,55 olan, 845 °C'de eriyen, kireç ve alçının birleşimine giren, sarımtırak beyaz bir element (simgesi Ca)
- kalsiyum fosfat
Üç kalsiyum atomu içeren ve formülü Ca3(PO4)2 olan fosfat
- kalsiyum karbonat
En az %38 kalsiyum içeren bir ürün
- kalsiyum klorür
Hidroklorik asidin kimyasal formülü CaCl2 olan kalsiyum tuzu ve bunun hidratlaştırılmış hidrat hâline getirilmiş biçimi
- kalsiyum oksit
Susuz veya sönmemiş kireç
- kalsiyumlu
Birleşiminde kalsiyum bulunan
- kalsiyumsuz
Birleşiminde kalsiyum bulunmayan
- kaltabanca
Kaltabana yakışır (davranış)
- kaltabanlık
Kaltaban olma durumu
- kaltak
Üzeri meşin, halı vb. şeylerle kaplanmamış olan eyerin tahta bölümü
- kaltaklık
Toplumca hoş karşılanmayan davranışlarda bulunan kadının durumu
- kaltakçı
Kaltak yapan kimse
- kalubela
İslam inancına göre, ruhlar yaratıldığında Allah'ın "Ben sizin Tanrı'nız değil miyim?" sorusuna ruhların verdikleri "evet" cevabı
- kalubeladan beri
dünya kurulalı beri, çok eskiden beri
- Kalvenci
Kalvenizmi benimseyen
- Kalvencilik
Tanrı ile kul arasına hiçbir otoritenin giremeyeceğini, Hristiyanlığın eski sadeliğine dönmesini savunan I. Calvin tarafından ileri sürülen Protestanlığın özel bir kolu; Kalvenizm
- kalya
Sadeyağ ile pişirilen bir tür kabak veya patlıcan yemeği
- kalyon
Yelkenle ve kürekle yol alan, üç direkli, büyük savaş gemisi
- kalyoncu
Kalyonculuk yapan kimse
- kalyonculuk
Kalyoncunun yaptığı iş
- kalça
Gövdenin arka bölümünde, bacakların birleştiği yerle bel arasındaki şişkin bölge; kaide
- kalça kemiği
Yassı, geniş, girintisi ve çıkıntısı çok olan, leğen veya kemik çatının ön ve yan bölümlerini oluşturan bir çift kemik; oma
- kalçalı
Kalçası geniş olan
- kalçalık
Davulcuların, davulun sürtünmesine karşı giysilerini korumak amacıyla sol kalçalarına koydukları deri parçası
- kalçasız
Kalçası dar olan
- kalçete
Elle örülerek yapılan yassı halat
- kalçın
Üstüne başka bir şey giyilmek için abadan veya meşinden yapılan çizme biçiminde ayak giysisi
- kalçın ağızlı
Ağzı gevşek, geveze olan (kimse)
- kalçıncı
Kalçın yapan veya satan kimse
- kalıba dökmek
dökmecilikte erimiş madeni kalıbın içine akıtmak
- kalıba vurmak
biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek
- kalıbı değiştirmek (veya dinlendirmek)
ölmek
- kalıbı kıyafeti yerinde olmak
kılık kıyafeti gösterişli olmak
- kalıbından utanmamak
dıştan görüntüsünün verdiği etkiyi hiçe saymak
- kalıbını basmak
bir şeyi güvenle doğrulamak
- kalıbının adamı olmamak
görünüşünden beklendiği gibi olmamak
- kalıcı
Her zaman geçerliğini sürdürecek olan
- kalıcı makyaj
Özellikle dudak, göz çevresi ve kaşların belirginleştirilmesi amacıyla kişiye özel olarak seçilmiş renklerin iğne yardımıyla üst deriye zerk edilmesiyle yapılan ve çok uzun süre ciltte kalan makyaj
- kalıcı ruj
Dayanıklılığını uzun süre koruyan ruj
- kalıcılık
Kalıcı olma durumu; beka
- kalık
Kalmış, artmış
- kalıklık
Kalık olma durumu
- kalım
Kalmak işi
- kalın
Cisimlerde uzunluk ve genişlik dışında üçüncü boyutu çok olan (cisim), ince karşıtı
- kalın bağırsak
Sindirim borusunun ince bağırsaktan anüse kadar ortalama 1,5 metre uzunluğundaki bölümü
- kalın incelene kadar ince süzülür
"bir hastalık, bir sıkıntı karşısında güçlü gücünden bir parçasını yitirerek zayıflar ama zayıf olan, ölecek duruma gelir" anlamında kullanılan bir söz
- kalın kafalı
Geç veya güç anlayan; kalın kafa, dibek kafalı, odunağa, odun kafalı, eşek kafalı, et kafa, et kafalı, kaz kafalı, mankafa, öküz kafalı, taş kafa, taş kafalı, gabi
- kalın kafalılık
Kalın kafalı olma durumu; dibek kafalılık, odun kafalılık, eşek kafalılık, et kafalılık, gabilik, kaz kafalılık, mankafalık, öküz kafalılık, taş kafalılık, gabavet
- kalın ses
Titreşim sayısı az olan ses; alçak ses
- kalın sesli
Sesi kalın olan
- kalın seslilik
Kalın sesli olma durumu
- kalın yağ
Ham petrolden elde edilen, makinelerin hareketli bölümlerini yağlamakta kullanılan yoğun yağ; ağır yağ
- kalın ünlü
Dilin art damağa doğru kabarmasıyla oluşan ünlü; art ünlü: a, ı, o, u
- kalınca
Kalına yakın
- kalınlaşma
Kalınlaşmak işi
- kalınlaşmak
Kalın duruma gelmek
- kalınlaştırma
Kalınlaştırmak işi; kalınlatma
- kalınlaştırmak
Kalın duruma getirmek; kalınlatmak
- kalınlaştırtma
Kalınlaştırtmak işi
- kalınlaştırtmak
Kalınlaştırma işini yaptırmak
- kalınlık
Kalın olma durumu
- kalınma
Kalınmak işi
- kalınmak
Kalma işi yapılmak
- kalıntı
Artıp kalan şey; bakiye
- kalıp
Bir şeye biçim vermeye veya eski biçimini korumaya yarayan araç
- kalıp gibi oturmak
giysi, vücuda tam uymak
- kalıp gibi serilmek
yorgunluktan upuzun yatmak
- kalıp gibi uyumak
kımıldamadan uzun ve derin bir uyku uyumak
- kalıp kesilmek
olduğu gibi kalmak
- kalıp kıyafetle adam adam olmaz
"gösterişli bir vücut, iyi bir giyim kuşam, kişiye insanlık değeri kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kalıp sabun
Kalıplara dökülerek yapılan sert sabun; katı sabun
- kalıp sigarası
Sigara sarma makinesinden çıkmış sigara
- kalıplama
Kalıplamak işi
- kalıplamak
Biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek; kalıba vurmak
- kalıplanma
Kalıplanmak işi
- kalıplanmak
Belli bir kalıp verilmek; kalıba vurulmak
- kalıplatma
Kalıplatmak işi
- kalıplatmak
Kalıba vurdurmak
- kalıplaşma
Kalıplaşmak işi
- kalıplaşmak
Belli bir biçim almak
- kalıplaşmış
Durumunu sürdüren, belli bir durumun dışına çıkmayan
- kalıplaşmışlık
Kalıplaşmış olma durumu
- kalıplaştırma
Kalıplaştırmak işi; kalınlatma
- kalıplaştırmak
Kalıplaşma işini yaptırmak; kalınlatmak
- kalıplı
Kalıplanmış olan
- kalıplı kıyafetli
Gösterişli, bakımlı olan
- kalıplık
Kalıp yapmaya veya koymaya yarayan şey
- kalıplılık
Kalıplı olma durumu
- kalıpsız
Kalıba dökülmemiş
- kalıpsız kıyafetsiz
Gösterişsiz, bakımsız olan
- kalıpsızca
Kalıpsız bir biçimde
- kalıpsızlık
Kalıpsız olma durumu
- kalıptan kalıba girmek
çıkar sağlamak için her duruma uymak
- kalıpçı
Kalıp yapan veya satan kimse
- kalıpçılık
Kalıpçının yaptığı iş
- kalıt
Kalıtım yoluyla geçmiş olan şey
- kalıtsallık
Kalıtsal olma durumu
- kalıtım
Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilemeyen özelliklerin, döllenme sırasında, dişi ve erkeğin kromozomları aracılığıyla bir kuşaktan ötekine geçmesi; soya çekim, irs, irsiyet, veraset
- kalıtım bilimi
Bitki, hayvan ve insan genlerinin yapısını, görevini ve bir dölden diğerine nasıl aktarıldığını inceleyen bilim; gen bilimi, genetik
- kalıtımsal
Soydan geçme, soydan kalma, kalıtımla ilgili; kalıtsal, irsî
- kalıverme
Kalıvermek işi
- kalıvermek
Öylece kalmak
- kalış
Kalmak işi
- kama
Silah olarak kullanılan, ucu sivri, iki ağzı da keskin uzun bıçak
- kama basmak
oyunda yenmek
- kamacı
Kama yapan veya satan kimse
- kamacılık
Kamacının yaptığı iş
- kamalama
Kamalamak işi
- kamalamak
Kama ile yaralamak
- kamalı
Kaması olan
- Kaman
Kırşehir iline bağlı ilçelerden biri
- kamanço
Yükleme, aktarma, elden ele geçirme
- kamanço etmek
yüklemek, aktarmak, elden ele geçirmek
- kamara
Gemilerde oda
- kamaracı
Savaş gemilerinde kamara hizmeti yapan görevli er
- kamaramsı
Kamarayı andıran, kamaraya benzeyen, kamara gibi
- kamarilla
Bir büyük güç sahibini perde arkasından yöneten kimse
- kamarot
Gemilerde yolcuların hizmetine bakan görevli
- kamarotluk
Kamarotun yaptığı iş
- kamasız
Kaması olmayan
- kamaşma
Kamaşmak işi
- kamaşmak
Ekşi bir şey sebebiyle dil, damak veya diş uyuşmak
- kamaştırma
Kamaştırmak işi
- kamaştırmak
Kamaşmasına neden olmak
- kamber
Sadık köle
- kambersiz düğün olmaz
her toplantıda veya her işin içinde bulunmak merakında olanlar için yarı sitem, yarı şaka olarak söylenen bir söz
- kambiyo
İki ayrı ülke parasının birbiriyle değiştirilmesi
- kambiyo ajanı
Borsalarda müşterilerin alım ve satım yapmalarını sağlayan kişi veya kuruluş
- kambiyo cirosu
Döviz kurunun, poliçenin ciro edilmesi ile sabit duruma getirilmesi
- kambiyo senedi
Poliçenin birinci kopyası veya aslı
- kambiyocu
Kambiyo işleriyle uğraşan kimse
- kambiyoculuk
Kambiyocunun yaptığı iş
- kambiyum
Çift çenekli bitkilerin gövde ve kökünde yer alan, yeni odun ve soymuk tabakaları oluşturarak bitkinin kalınlaşmasını sağlayan ve meristem hücrelerinden meydana gelen tabaka
- kambriyen
Birinci Çağ'ın ilk dönemi ve bu dönemde oluşmuş yer katmanları
- kambriyen öncesi
Yeryüzü tarihinde Birinci Çağ'dan daha eski, dağların ve magma olaylarının oluştuğu uzun bir zaman süresi; prekambriyen
- kambur
Bel veya göğüs kemiğinin eğrilmesi, raşitizm sonucu sırtta ve göğüste oluşan tümsek; çıkıntı, kambur zambur
- kambur üstüne kambur (veya kambur kambur üstüne)
sıkıntı ve tersliklerin üst üste geldiğini anlatan bir söz
- kambura
Kitapların ciltlenmesiyle sırt bölümünde oluşan yuvarlaklık
- kambura makinesi
Ciltçilikte, kitapların sırtını yuvarlaklaştırma ve sırt kenarlarını düzgünleştirmekte kullanılan makine
- kambura vermek
ciltlenecek kitabın sırtını, formalar dikildikten sonra çekiç veya makine yardımıyla yuvarlaklaştırmak
- kambura yatmak
ayakta duran birini sırtüstü düşürmek için gizlice arkasında iki büklüm olup eğilmek ve başka birinin onu önden üzerine itmesini sağlamak
- kamburlaşma
Kamburlaşmak işi
- kamburlaşmak
Kambur duruma gelmek
- kamburlaştırma
Kamburlaştırmak işi
- kamburlaştırmak
Kambur duruma getirmek
- kamburluk
Kambur olma durumu
- kamburu çıkmak
sırtı kambur olmak
- kamburunu çıkarmak
insan, kedi vb. sırtını tümsek duruma getirmek
- kame
Değişik renkli üst üste iki katmandan oluşan ve üstteki katmanına kabartma bir desen yapılan değerli taş
- kamelya
Çaygillerden, büyük, beyaz, pembe veya kırmızı renkte çiçekler açan, dayanıklı yapraklı bir bitki; Japon gülü, Çin gülü (Camellia japonica)
- kamera
Görüntülerin filme alınmasını sağlayan alet; alıcı
- kamera şakası
İzleyenleri eğlendirmek amacıyla, önceden hazırlanan bir oyunun, gizli bir yere konmuş kamera aracılığıyla, habersiz kişiler tarafından oynanması
- kameraman
Alıcıyı doğrudan doğruya çalıştıran ve yöneten, alıcı hareketlerini gerçekleştiren, görüntülerin filme alınmasını sağlayan kimse; çekimci, kamera
- kameriye
Bahçelerde yazın oturulmak için ahşap veya metalden yapılan, üstü kubbeli, kenarları açık veya kafesli, yeşillik vb. ile çevrili olan alan; çardak, gazebo
- kameriyeli
Kameriyesi bulunan
- Kamerunlu
Kamerun’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kamerî
Ayla ilgili
- kamerî ay
Ay'ın tam bir devriyle hesap edilen veya ayın hareketine göre düzenlenen süre
- kamet
Farz olan bir namazın başlamak üzere olduğunu ifade eden, ezana benzer çağrı
- kamet getirmek
farz namazına durmak için kamet okumak
- kameti artırmak
yüksek sesle konuşmak
- kamikaze
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Japonların kullandığı intihar uçağı
- kamikazelik
Kamikaze olma durumu
- kamineto
Küçük ispirto ocağı
- kamkat ağacı
Ana vatanı Çin olan, yaprakları sivri uçlu, oval, kenarları hafif dişli, yenilebilir meyveleri yuvarlak, sarı ve turuncu renkte narenciyeye benzer bir ağaç (Fortunella margarita)
- kamkaz
Kesme özelliğini yitirmiş, körleşmiş, keskin olmayan bıçak, orak vb. araç
- kamp
Çadır, baraka vb. eğreti araçlardan oluşturulan konak yeri
- kamp kurmak
kamp için kalınacak yerde gerekli düzeni sağlamak
- kamp yapmak
kampa girmek
- kampa girmek
yarışmaya iyi biçimde hazırlanabilmek için gerekli donanımı bulunan bir yerde toplu hâlde bulunmak
- kampana
Tekerleğin dingil üzerindeki fren mekanizması
- kampana çalmak
gemi, istasyon vb. yerlerde belirli vakitlerde çan çalmak
- kampanya
Politika, ekonomi, kültür vb. alanlarda belirli bir süredeki etkinlik dönemi
- kampanyacı
Kampanyaya katılan kimse
- kampanyacılık
Kampanyacının yaptığı iş
- kamping
Kamp kurma yeri
- kamplaşma
Kamplaşma durumu
- kamplaşmak
Kamplara ayrılmak, bölünmek
- kamplaştırma
Kamplaştırmak işi
- kamplaştırmak
Kamplaşma işini yaptırmak
- kampçı
Kamp kuran, kampta kalan kimse
- kampçılık
Kampçı olma durumu
- kamu
Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü
- kamu davası
Kamu adına savcının açtığı dava; amme davası
- kamu denetçiliği
Kamu denetçisinin yaptığı iş
- kamu denetçisi
Parlamento tarafından görevlendirilen, vatandaşları resmî makamların keyfî ve yasa dışı davranışlarına karşı korumakla görevli kişi veya kurum
- kamu diplomasisi
Bir ulusun düşüncelerini, hedeflerini, ideallerini, güncel politikalarını, kurumlarını ve kültürünü yabancı ülkelerin kamuoylarına anlatma amacıyla uygulanan politika
- kamu düzeni
Bütün toplumu ilgilendiren düzen
- kamu eczacısı
Resmî bir kurum veya kuruluşta eczacılık görevini yapan kimse
- kamu görevlisi
Devlet hizmetinde çalışan kişi; kamu personeli
- kamu güvenliği
Bir devlette zabıta hizmetleriyle halka sağlanan can ve mal güvenliği
- kamu hizmeti
Devlet ve öteki kamu tüzel kişileri tarafından halkın genel ve ortak gereksinimlerinin karşılanması maksadıyla yapılan hizmetlerin tümü; amme hizmeti
- kamu hukuku
Devlet ile kişi arasında karşılıklı olarak hak ve ödevleri düzenleyen hukuk kolu; amme hukuku
- kamu kesimi
Devlet eliyle yürütülen ekonomik işlerin bütünü; kamu sektörü
- kamu kurumu
Belirli kamu hizmetlerini yerine getirmek amacıyla oluşturulan kamu tüzel kişisi
- kamu sağlığı
Bir toplumda büyük halk kitlelerinin sağlık koşulları açısından içinde bulunduğu durum
- kamu yararı
Devletin gereksinimlerine cevap veren ve bu ihtiyaçları karşılayan, topluma yarar sağlayan değerler bütünü; amme menfaati, menafiiumumiye
- kamu yönetimi
Devletin yönetim faaliyetlerinin yararlı ve verimli bir biçimde düzenlenmesiyle uğraşan bilim dalı; kamu idaresi, amme idaresi
- kamufle
Gizlenmiş
- kamufle etmek
gizlemek
- kamulaştırabilme
Kamulaştırabilmek işi; devletleştirebilme
- kamulaştırabilmek
Kamulaştırma imkânı olmak; devletleştirebilmek
- kamulaştırma
Kamulaştırmak işi; devletleştirme, istimlak
- kamulaştırmak
Devlet veya kamu tüzel kişilerce, kamu yararı gerektiğinde kişinin hukukunu da koruyarak karşılığını peşin ödemek koşuluyla taşınmazların sahiplerinden izin alınmaksızın yasal yollarla tamamını veya bir kısmını almak; devletleştirmek, istimlak etmek, özelleştirmek karşıtı
- kamulaştırılma
Kamulaştırılmak işi; devletleştirilme
- kamulaştırılmak
Kamulaştırma işi yapılmak; devletleştirilmek
- kamuoyu
Bir konuyla ilgili halkın genel düşüncesi; halkoyu, amme efkârı, umumi efkâr, efkârıumumiye
- kamuoyu oluşturmak (veya yaratmak)
bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkati o düşünce etrafında toplamak ve yoğunlaştırmak
- kamus
Bir dilin bütün söz varlığının bir araya getirildiği büyük sözlük
- kamusal
Kamu ile ilgili
- kamusal alan
Kamuya ait, kamu ile ilgili işlerin yapıldığı yer
- kamusallaşma
Kamusallaşmak işi
- kamusallaşmak
Kamusal duruma gelmek
- kamusallaştırma
Kamusallaştırmak işi
- kamusallaştırmak
Kamusallaşma işini yaptırmak
- kamutay
Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurulu
- kamyon
Motorlu büyük yük taşıtı
- kamyon faresi
Yük taşıyan kamyonlarda saklanıp fırsatını bulduğunda mal çalan kimse
- kamyoncu
Kamyonla taşıyıcılık yapan kimse
- kamyonculuk
Kamyoncunun yaptığı iş
- kamyonet
Yük taşıyan küçük kamyon; pikap
- kamyonetçi
Kamyonet kullanan kimse
- kamyonetçilik
Kamyonetçinin yaptığı iş
- kamyonlu
Kamyonu olan veya bulunan
- kamyonsuz
Kamyonu olmayan veya bulunmayan
- kamçı
Bir ucuna ip, deri vb. bağlı olan vurma, dövme aracı
- kamçı çalmak (veya vurmak)
kamçılamak
- kamçıbaşı
İpek artıklarından elde edilen ve dokumacılıkta kullanılan iplik
- kamçıkuyruk
İyi cins kıvırcık koyun
- kamçılama
Kamçılamak işi
- kamçılamak
Kamçı ile vurmak
- kamçılanma
Kamçılanmak işi
- kamçılanmak
Kamçı ile dövülmek
- kamçılanış
Kamçılanmak işi
- kamçılatma
Kamçılatmak işi
- kamçılatmak
Kamçılama işini yaptırmak
- kamçılayış
Kamçılamak işi
- kamçılaşma
Kamçılaşmak durumu
- kamçılaşmak
Kamçı durumuna gelmek
- kamçılı
Kamçısı olan
- kamçılılar
Bir hücreli hayvanların, önlerinde hareketi sağlayan bir veya dört tane kamçı biçiminde duyargası bulunan, uzunlamasına ikiye bölünerek çoğalan bir sınıfı
- kamış
Buğdaygillerden, sulak, nemli yerlerde yetişen, boğumlu, sert gövdeli, şerit yapraklı bitkilerin genel adı; kargı (Phragmites australis)
- kamış atmak (veya koymak)
birine oyun etmek, arabozanlık etmek
- kamış kalem
Yazı yazmak için kullanılan ince kamıştan yapılmış kalem
- kamış kemiği
Baldırın arka tarafında yer alan ince, uzun kemik
- kamışkulak
Kulakları ince, düzgün ve dik at
- kamışlı
Kamışı olan
- kamışlık
Kamışı çok olan yer
- kamışsı
Gövdesi kamış gibi boş ve boğumlu olan
- kamışçık
Kuyumcuların kullandığı üfleç
- kan
Atardamar ve toplardamarların içinde dolaşarak hücrelerde özümleme, yadımlama görevlerini sağlayan plazma ve yuvarlardan oluşmuş kırmızı renkli sıvı; dem (II), hun
- kan (veya kanı) başına çıkmak (veya sıçramak veya toplanmak)
öfkelenmek
- kan akmak
savaş, çatışma, dövüş olmak
- kan aktarımı
Hasta veya yaralıya, kendi veya uygun bir kan grubundan damar yoluyla kan verme; kan nakli
- kan akıtmak
kurban kesmek
- kan alacak damarı bilmek
nereden veya kimden çıkar sağlanabileceğini bilmek
- kan almak
damardan bir miktar kan çekmek veya akıtmak
- kan ağlamak
büyük bir üzüntü içinde bulunmak
- kan bankası
Gerektiğinde hastalara aktarmak için sağlıklı kimselerden alınan kanların saklandığı yer
- kan basıncı
Kan hacmine ve yoğunluğuna bağlı olan atardamar içi gerilimi; tansiyon
- kan bağı
Aynı soydan gelme durumu
- kan beynine sıçramak (veya çıkmak)
çok sinirlenmek, hiddetlenmek, kontrolü yitirmek
- kan bilimci
Kan bilimi uzmanı; hematolog
- kan bilimi
Kan ve kan hücrelerini oluşturan yapılarla bu yapıların hastalıklarını ve tedavilerini konu alan bilim dalı; hematoloji
- kan boğmak
beynine kan hücumuyla ölmek
- kan boşanmak
hızlı ve çok kan akmak
- kan davası
Geçmişte iki aile arasında cinayetten, kan akmış olmaktan veya başka bir nedenden oluşmuş düşmanlık
- kan davası gütmek
intikam almak istemek
- kan dere gibi akmak
vücudun bir yerinden çok kan akmak veya bir savaşta çok kişi yaralanarak ölmek
- kan doku
Plazması ve taşıdığı yuvarlar bakımından bir doku gibi görünen kan
- kan dolaşımı
Kalbin sürekli olarak kasılıp gevşemesiyle kanın damarlar içinde yer değiştirmesi; dolaşım, deveran, deveranıdem
- kan dökmek
ölüme yol açmak, cana kıymak
- kan gazı
Genellikle solunum sıkıntısı çeken kimselerin kanında oksijen yerine bulunan karbondioksit
- kan gelmek
kanamak
- kan gitmek
büyük ve küçük abdestini yaparken kan gelmek
- kan grubu
Bireyde serum ve alyuvarların taşıdığı antijen veya antikorların türüne göre ayırıcı özellikler taşıyan grup
- kan gövdeyi götürmek
çok kan dökülmek
- kan gütmek
kan dökerek öç almak istemek
- kan istemek
öldürülen bir kimsenin öcünün alınmasını istemek
- kan kanseri
Kemik iliğinde kan hücrelerinin farklılaşması ve olgunlaşmasının bozulmasına bağlı olarak kanda akyuvarların olağanüstü çoğalmasıyla beliren bir hastalık; lösemi
- kan kardeşi
Birbirlerinin kanını emerek veya yalayarak ant içmek yoluyla kardeş olanlardan her biri; ant kardeşi
- kan kardeşliği
Kan kardeşi olma durumu
- kan kaybetmek
herhangi bir nedenle vücuttan çok kan akmak
- kan kusturmak
çok eziyet çektirmek
- kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek
çok eziyet çektiği hâlde durumunu iyi göstermek
- kan kırmızısı
Çok kırmızı; kan kırmızı
- kan olmak
insan öldürülmek
- kan otu
Gelincikgiller familyasından kan kırmızı renkte çok yıllık zehirli bir bitki
- kan oturmak
bir damarın çatlamasıyla sızan kan, dokular arasına akıp kalmak
- kan pahasına
Yaralanmayı veya ölümü göze alarak
- kan plazması
Kanın hücreler arası sıvı maddesi
- kan portakalı
Bir tür içi kırmızı portakal
- kan pulcuğu
Kanda bulunan, eksikliğinde pıhtılaşmanın geciktiği veya kanamaların olduğu çekirdeksiz hücre; trombosit
- kan revan içinde
her yanı kana bulanmış
- kan revan içinde bırakmak
her yanını kana bulamak
- kan revan içinde kalmak
her yanı kana bulanmak
- kan serumu
Kanın çökmesinden sonra üstünde kalan sıvı kısmı
- kan taşı
Kırmızı veya esmer renkte olan doğal demir oksidinden oluşan, yaralardan akan kanı durdurmak için kullanılan bir mineral; hematit
- kan ter içinde
çok terli, yorgun ve perişan bir durumda
- kan ter içinde kalmak
çok terli, yorgun ve perişan bir durumda olmak
- kan tere batmak
kan ter içinde kalmak
- kan tutmak
kan gördüğünde bayılmak
- kan unu
Kıl, mide enzimleri, idrar vb. maddeden, temiz, taze hayvan kanından normal işlemle elde edilen, genellikle koyu, siyaha benzer bir renkte, suda çözünmeyen, kurutulmuş bir ürün
- kan uyuşmazlığı
Annenin kan grubu negatif, bebeğin pozitif olduğu durumlarda ortaya çıkan, gebelik sırasında anne karnındaki bebekte hayati tehlikelere, yenidoğanda ise sarılığa sebep olan uyumsuzluk
- kan vermek
hastaya, yaralıya kan aktarmak
- kan yürümek
bir organda aşırı kan birikmek
- kan zehirlenmesi
Kanda hastalık yapan bakteri, virüs vb.lerin bulunmasından ileri gelen her türlü hastalık; septisemi
- kan çanağı gibi
kanlanan (göz)
- kan çekmek
yüz ve huy, anne veya baba tarafının yüzüne ve huyuna benzemek
- kan çıbanı
Kıl kökünden başlayarak deri altı dokusunu saran ve deride şişkinlikle beliren irinli kabartı
- kan çıkmak
kan dökülmek, cinayet işlenmek
- kan şekeri
İnsanların ve diğer hayvanların kanında bulunan glikoz
- kana
Geminin çektiği suyu göstermek için baş ve kıç bodoslamaları üzerine konulan işaretler
- kana boyamak (veya bulamak veya bulatmak)
kan içinde bırakmak
- kana kan istemek
kısas yapılmasını istemek
- kana susamak
öldürme hırsı duymak
- kanaat
Elindekinden hoşnut olma durumu, yeter bulma, fazlasını istememe
- kanaat etmek
yetinmek
- kanaat getirmek
kanmak, aklı yatmak, inanmak
- kanaat gibi devlet olmaz
"elindekiyle yetinmesini bilen kişi yokluk nedir bilmez" anlamında kullanılan bir söz
- kanaat notu
Öğretmenin bir ders yılı boyunca hakkında edindiği düşünceye göre öğrencisine verdiği not
- kanaatkâr
Azla yetinen, elindeki ile yetinen; kanık, kanaatli, yetingen
- kanaatkârane
Kanaat eden kimseye yakışır biçimde
- kanaatkârlık
Kanaatkâr olma durumu; kanaatlilik, kanıklık, yetingenlik
- kanaatsiz
Elindeki ile yetinmeyen
- kanaatsizce
Kanaatsiz bir biçimde
- kanaatsizlik
Kanaatsiz olma durumu
- kanabilme
Kanabilmek durumu
- kanabilmek
Kanma ihtimali bulunmak
- Kanada geyiği
Kuzey Amerika'da yaşayan bir tür iri gövdeli geyik (Cervus Canadensis)
- Kanada kavağı
Kuzey Amerika'da yetişen bir tür uzun kavak
- Kanadalı
Kanada’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kanadiyen
Kanadalı tuzak avcılarının ceketlerine benzeyen içi kürklü veya pamuklu, şal yakalı, kemerli kruvaze ceket
- kanadı altına almak
korumak, himayesine almak
- kanal
Bazı bölgeleri sulamak, kurutmak amacıyla veya gemilerin işlemesine elverişli, insan eliyle açılmış su yolu
- kanalcık
Küçük kanal; kanalet
- kanalcıklı
Kanalcığı olan
- kanalizasyon
Pis ve atık suların özel kanallar aracılığıyla belli merkezlerde toplanıp atılmasını sağlayan sistem; lağım döşemi
- kanalize
"Yönlendirmek, bir düzene koymak" anlamındaki kanalize etmek, "yönlenmek, bir düzene konulmak" anlamındaki kanalize olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
- kanama
Kanamak işi; nezif
- kanamak
Vücudun herhangi bir yerinden kan akmak, kan gelmek
- kanamalı
Kanaması olan
- kanarya
İspinozgillerden, yeşilimsi veya sarı tüylü, koni biçiminde küçük gagalı, ötücü kuş (Serinus canaria)
- kanarya otu
Çuha çiçeğigillerden, tohumları kafes kuşlarına yem olarak verilen bir bitki (Alsine media)
- kanarya çiçeği
Çan çiçeğigillerden, sarı renkli bir çiçek (Tropaeolum peregrinum)
- kanaryalık
Kanarya yetiştirilen yer
- kanasta
Bir tür kâğıt oyunu
- kanat
Kuşlarda ve böceklerde uçmayı sağlayan organ
- kanat alıştırmak
bir işe alışmaya çalışmak
- kanat açmak
birini korumak, himaye etmek
- kanat germek
koruması altına almak, himaye etmek
- kanat oyuncusu
Topla oynanan bazı takım oyunlarında hücum hattının sağ ve sol uçlarında yer alan oyuncu
- kanat çırpmak
uçmak
- kanata
Ağzı geniş, tek kulplu su kabı
- kanatlandırma
Kanatlandırmak işi
- kanatlandırmak
Kanatlanmasını, uçmasını sağlamak
- kanatlanma
Kanatlanmak işi
- kanatlanmak
Uçmaya başlamak
- kanatlanış
Kanatlanmak işi
- kanatlı
Kanadı olan
- kanatlılar
Böceklerin kanatlı olanlarını içine alan alt sınıf
- kanatlılık
Kanatlı olma durumu
- kanatma
Kanatmak işi
- kanatmak
Kanamasına yol açmak veya kanamasını sağlamak
- kanatsız
Kanadı olmayan
- kanatsız kuş uçmaz
"gereken koşullarla donanıp güçlenmeyen kişi amacına ulaşamaz" anlamında kullanılan bir söz
- kanatsızlar
Böcekler sınıfının kanatsız olan en ilkel biçimlerini kapsayan alt sınıfı
- kanatsızlık
Kanatsız olma durumu
- kanatçık
Küçük kanat
- kanatılma
Kanatılmak işi
- kanatılmak
Kanatma işi yapılmak
- kanatış
Kanatmak işi
- kanaviçe
El işleri için kullanılan seyrek dokunmuş keten bezi
- kanayan yara olmak
sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durumda olmak
- kanayış
Kanama işi
- kanbiyit
Hidratlı doğal demir silikat
- kanca
Bir şey çekmeye yarar, ucu çengelli demir çubuk
- kanca burunlu
Burnunun ucu dudağına doğru eğik ve ince olan (kimse)
- kancabaş
Başı kancaya benzer biçimde olan, altı veya sekiz çift kürekle çekilen, dar, uzun bir tür kayık
- kancacı
Metal zincir imalatında palet zincirlerinin ucundaki baklalarına özel kanca takan kimse
- kancalama
Kancalamak işi
- kancalamak
Kancayı bir şeye takmak
- kancalanma
Kancalanmak durumu
- kancalanmak
Kanca ile tutulmak, kancaya takılmak
- kancalı
Kancası olan
- kancalı kurt
İpsiler familyasından, 10 milimetre boyunda, ağzı çift çengelli, ince bağırsakta yaşayan asalak solucan
- kancasız
Kancası olmayan
- kancayı takmak (veya atmak)
bir kimsenin kötülüğü için uğraşmak
- kancur
İzmarit balığının küçüğü
- kancık
Hayvanlarda dişi
- kancıklık
Kancık olma durumu
- kancıklık etmek
döneklik, kalleşlik etmek
- kancıkça
Döneklik ederek, gizlice kötülükte bulunarak, kalleşlik ederek
- kancıl
Kanda yaşayan asalak
- kandamlası
Asya ve Avrupa'da ılıman bölgelerde yetişen kırmızı veya sarı çiçekli otsu bir bitki (Adonis)
- kandaş
Aynı kanı taşıyan, aynı soydan olanlardan her biri
- kandaşlık
Kurulan kan birliği, soy birliği
- kandil
İçinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı; yağ kandili
- kandil gecesi
Müslümanlarca kutsal sayılan ve kutlanan Berat, Miraç, Regaip ve Kadir geceleri; kandil
- kandil günü
Kandil gecesinden önceki gün
- kandil simidi
Kandil günlerinde yapılıp satılan simit
- kandil yağı
Kötü cins zeytinyağı
- kandil çöreği
Kandil günlerinde yapılıp satılan çörek
- kandilci
Kandil yapan veya satan kimse
- kandilcilik
Kandilcinin yaptığı iş
- kandilin yağı tükenmek
hayat sona ermek, ölmek
- kandilisa
Yelkenleri yerlerine çekmekte kullanılan halatların genel adı
- kandilleşme
Kandilleşmek işi
- kandilleşmek
Birbirinin kandil gününü kutlamak
- kandilli
Kandili olan
- kandilli küfür
İşitilmedik, çok ağır sövgü
- kandilli selam
El etek öperek, yerlere kadar eğilerek verilen selam; kandilli temenna
- kandillik
Kandillerin konulduğu yer
- kandilsiz
Kandili olmayan
- Kandıra
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- kandıra ağacı
Mine çiçeğigillerden, güzel kokulu bir süs bitkisi (Lipia citriodora)
- kandıra otu
Buğdaygillerden, çok yıllık, sürünücü, otsu bir bitki (Calamagrostis)
- kandırabilme
Kandırabilmek işi
- kandırabilmek
Kandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kandırma
Kandırmak işi; kekleme
- kandırmaca
Kandırmak amacıyla yapılan düzen
- kandırmak
Kanmasını sağlamak, inandırmak; çalımlamak, yemek (II), ikna etmek, keklemek
- kandırılma
Kandırılmak işi
- kandırılmak
Kandırma işi yapılmak
- kandırılış
Kandırılmak işi
- kandırış
Kandırmak işi
- kanepe
Birkaç kişinin oturabileceği genişlikte koltuk
- Kangal
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- kangal
Tel, kurşun boru gibi uzun ve bükülebilir şeylerin halka biçiminde sarılmasıyla yapılan bağ
- Kangal köpeği
Anadolu'da Sivas yöresinde yetiştirilen, burnu ve ağzı siyah, kulakları düşük, kuyruğu sırtına doğru düzgün kıvrım yaparak duran bir tür köpek
- kangallama
Kangallamak işi
- kangallamak
Kangal durumuna getirmek
- kangallanma
Kangallanmak işi
- kangallanmak
Kangal durumuna getirilmek
- kangren
Vücudun herhangi bir yerindeki dokunun oraya kan gelmemesi sonucu ölmesi
- kangren olmak
vücudun herhangi bir yerindeki doku, kan gelmemesi sonucu ölmek
- kangrenleşme
Kangrenleşmek işi
- kangrenleşmek
Kangren olmak
- kangrenleştirme
Kangrenleştirmek durumu veya biçimi
- kangrenleştirmek
Kangren durumunun ortaya çıkmasına sebep olmak
- kangrenli
Kangreni olan
- kanguru
Kangurugillerden, Avustralya'da yaşayan, iri, otçul, memeli, ön ayakları kısa, art ayakları ile kuyruğu uzun ve güçlü, başı küçük, dişisinin karnında yavrularını taşıyacak bir kesesi bulunan keseli hayvan (Macropus giganteus)
- kangurugiller
Memelilerden, sıçrayıcı, keseli hayvanlar familyası
- kani
Kanaat getirmiş, inanmış
- kani olmak
kanaat getirmiş olmak, inanmak
- kanilik
Kani olma durumu
- kaniş
Uzun, kıvırcık tüylü bir cins köpek
- kanka
Kardeş kadar yakın olan kimse
- kankalık
Kanka olma durumu
- kankan
Kadınların oynadığı hareketli bir Fransız dansı
- kankırmızı
Çok daha baskın; kankızıl
- kanlama
Kanlamak işi
- kanlamak
Kana bulamak
- kanlandırma
Kanlandırmak işi
- kanlandırmak
Kanlanmasını sağlamak
- kanlanma
Kanlanmak işi
- kanlanmak
Kan bulaşmak
- kanlı
Kan bulaşmış
- kanlı bıçaklı
Birbirlerini öldürecek kadar düşman olan (kimse)
- kanlı bıçaklı olmak
aralarında herhangi bir nedenden dolayı birbirini öldürecek kadar düşmanlık bulunmak
- kanlı canlı
Sağlıklı, sapasağlam, vücut sağlığı yüzünden belli olan (kimse)
- kanlı gömlek gizlenemez
"bazı kötü şeylerin gizlenmesi mümkün değildir" anlamında kullanılan bir söz
- kanlı katil
Çok insan öldürmüş veya birini vahşice öldürmüş kimse
- kanlı yaş (veya yaşlar) dökmek
büyük üzüntüyle ağlamak
- kanlıca
İğne yapraklı ağaçların bulunduğu orman zeminlerinde sonbahar aylarında yetişen, sapı ve şapkası turuncu tonlarında, berelendiğinde kırmızı sıvı salgılayan, bazitli bir tür mantar; çıntar (Lactarius deliciosus)
- kanlılık
Kanlı olma durumu
- kanlısı olmak
birinin katili olmak
- kanma
Kanmak işi
- kanmak
Söylenilen sözün, anlatılan konunun doğruluğuna inanmak
- kanmamazlık
bk. kanmazlık
- kanmazlık
İhtiyacını veya isteğini yeteri kadar karşıladığı hâlde yeterli bulmama
- kano
Kürekle yürütülen dar, uzun, hafif tekne
- kanon
Herhangi bir konuda otoritelerinin belirlediği seçimler bütünü
- kanotiye
Düz kenarlı şapka
- kanser
Bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren hastalık; amansız hastalık, incitmebeni, dokunmabana
- kanser bilimi
Kanseri ve ona yol açan hastalıkları inceleyen tıp dalı; kanseroloji
- kanser bilimsel
Kanser bilimi ile ilgili; kanserolojik
- kanserleşme
Kansere dönüşme
- kanserleşmek
Kansere dönüşmek, kanser durumunu almak
- kanserleştirme
Kanserleştirmek durumu
- kanserleştirmek
Bir organı kanser durumuna getirmek
- kanserli
Kanser niteliğinde olan
- kanserojen
Kanser yapıcı özelliği olan
- kansız
Kanı olmayan
- kansız cansız
Kanı az olan, zayıf, bitkin (kimse)
- kansızlaşma
Kansızlaşmak işi
- kansızlaşmak
Kanı azalmak, kansız kalmak
- kansızlık
Kanda alyuvar sayısının ve hemoglobin miktarının azalmasından ileri gelen bir hastalık durumu; anemi
- kant
Şeker ve limonla içilen sıcak su
- kantar
Ağırlık sıfırken yatay duran bir kaldıraç koluna dik olarak tutturulmuş bir ibrenin sapmasıyla kütleleri tartan araç
- kantar ağası
Çarşı ve pazarlarda tartı araçlarını denetleyen görevli
- kantar kolu
Üzerinde kantar topunun bulunduğu ve hareket ettiği demir çubuk
- kantar topu
Kantarda bir ağırlık tartılırken dengeyi sağlayan, kantar kolu üzerinde hareket ettirilebilen metal küre
- kantara çekmek (veya vurmak)
bir şeyi tartmak
- kantarcı
Kantar yapıp satan kimse
- kantarcılık
Kantarcının yaptığı iş
- kantariye
Çarşıya, pazara getirilen şeylerden alınan tartı vergisi
- kantarlama
Kantarlamak işi
- kantarlamak
Kantarla ağırlığını ölçmek
- kantarlı
Çok ağır
- kantarlı küfür
Ağır sövgü
- kantarlık
Kantar ölçüsünde olan
- kantarlıyı savurmak
ağır bir biçimde sövmek
- kantarma
Azılı atları zapt etmek için dillerini bastıracak biçimde yapılmış demir araç
- kantaron
Kantarongillerden, hekimlikte kullanılan, sarı çiçekli, acı köklü, küçük bir bitki (Gentiana lutea)
- kantarongiller
Yaprakları karşılıklı, çiçekleri er dişi, birleşik çanak yaprakları 4-5 tane, birleşik taç yaprakları 4-12 tane olan, kapsül tipi meyveli, bir, iki veya çok yıllık, otsu ve çalımsı bitkilerin içinde bulunduğu familya (Gentianaceae)
- kantarı belinde
Gözü açık, aldatılmaz (kimse)
- kantarın topunu kaçırmak
ölçüyü kaçırıp aşırı davranmak
- kantat
Kahramanlık ve din konularında yazılıp bestelenen şiir veya bu şiirin orkestra eşliğindeki tek veya çok sesli bestesi
- kantin
Kışla, fabrika, okul vb. yerlerde yiyecek ve içecek maddelerinin satıldığı yer
- kantinci
Kantin işleten kimse
- kantincilik
Kantincinin yaptığı iş
- kantiyane
Kızılkantarongillerden, hekimlikte iştah açıcı olarak kullanılan bir tür bitki (Gentiana)
- kanto
Tuluat tiyatrolarında oyundan önce genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı gösteri
- kantocu
Kanto söyleyen kadın
- kantoculuk
Kantocunun yaptığı iş
- kanton
İsviçre Konfederasyonu'nu oluşturan devletlerden her biri
- kantonit
Doğal bakır sülfürü
- Kantçı
Kant felsefesi yanlısı olan
- Kantçılık
XVIII. yüzyılda yaşamış olan Alman düşünürü İmmanuel Kant’ın felsefesini çıkış noktası alan düşünce doğrultularının ortak adı
- kanun
Geçerli olan kural
- kanun adamı
Yöneticiliği sırasında kanunlara uymaktan vazgeçmeyen, kanunları uygulayan kimse
- kanun hükmünde kararname
Bakanlar kurulu tarafından yayımlanan ve kanun değerinde olan karar
- kanun maddesi
Kanun, tüzük ve yönetmeliklerin ayrı ayrı hükümlerini gösteren bölüm
- kanun çıkarmak
Türkiye Büyük Millet Meclisi kanun hazırlayarak kabul etmek
- kanuncu
Yasa yapan
- kanunculuk
Kanuncunun yaptığı iş
- kanunen
Yasa gereğince, yasal olarak
- kanuniyet kesbetmek
yasa niteliğini kazanmak, yasa durumu almak, yasalaşmak
- kanunname
Kanunların toplandığı kitap
- kanunsuz
Yasaya aykırı
- kanunu çiğnemek
yasal olmayan iş yapmak
- kanyon
Genellikle yatay tabakalı arazilerde akarsu aşındırmasıyla oluşmuş basamaklı boğaz şeklinde dar vadi; dar boğaz, kapuz, klüz
- kanyoncu
Kanyonculuk sporuyla ilgilenen kimse
- kanyonculuk
Kanyonda belirlenmiş bir noktadan başka bir noktaya ulaşmak üzere yürüyüş, kampçılık, yüzme, kaya tırmanışı vb. sporların tekniklerinin birlikte kullanıldığı doğa sporu
- kançılar
Elçiliklerde, konsolosluklarda yazı ve evrak işlerini yürüten görevli
- kançılarlık
Kançıların yaptığı iş
- kançılarya
Elçilik ve konsolosluklarda yönetimle ilgili görevlilerin çalıştığı yer
- kanı
Bir konuda kesin delillere dayanmadan varılan yargı
- kanı ayaklı
Çocukluk çağından çıkmış genç kız
- kanı bozuk
Soysuz (kimse)
- kanı bozukluk
Kanı bozuk olma durumu
- kanı donmak (veya çekilmek)
donakalmak, çok şaşırmak
- kanı içine akmak
derdini dışa vuramamak
- kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar
"kötülük, kötülük yapılarak düzeltilmez ancak iyilik yapılarak ortadan kaldırılır" anlamında kullanılan bir söz
- kanı kaynamak
coşkun ve kıpırdak olmak
- kanı kurumak
çok usanmak, çok bıkmak
- kanı sulanmak
kansızlığa uğramak
- kanı sıcak
Sevimli, kendini çabuk sevdiren (kimse)
- kanı sıcaklık
Kanı sıcak olma durumu
- kanı temizlenmek
öldürülenin arkasından, öldüren kişi veya yakınlarından birini öldürerek öç almak
- kanı ısınmak
birine karşı yakınlık duymak
- kanıkma
Kanıkmak işi
- kanıkmak
Kanmak, gönlü kanmak
- kanıksama
Kanıksamak işi
- kanıksamak
Çok tekrarlama sebebiyle yadırgamaz olmak; alışmak
- kanıksatma
Kanıksatmak işi
- kanıksatmak
Kanıksama işini yaptırmak
- kanıksayabilme
Kanıksayabilmek durumu
- kanıksayabilmek
Kanıksama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kanıksayış
Kanıksamak işi
- kanına dokunmak
çok sinirlenmek
- kanına ekmek doğramak
birinin ölümüne yol açarak sevinmek
- kanına girmek
birini aklında olmayan veya istemediği bir düşünceye, davranışa yönlendirmek
- kanına işlemek
bir şeyi aşırı ölçüde benimsemek
- kanına susamak
belasını aramak
- kanına çılgınlık yürümek
gözü hiçbir şeyi görmemek, aşk vb. duyguların etkisiyle ne yaptığını bilmemek, aklı başından gitmek
- kanını emmek
insafsızca sömürmek
- kanını içine akıtmak
sıkıntısını belli etmemek
- kanını kaynatmak
heyecanlandırmak, coşturmak
- kanını kurutmak
canından bezdirmek
- kanını yerde koymak
birini öldüreni ölümle cezalandırmamak
- kanırma
Kanırmak işi
- kanırmak
Bir şeyi eğip zorlayarak yerinden çıkarmak veya çıkarmaya çalışmak
- kanırtma
Kanırtmak işi
- kanırtmak
Büküp zorlayarak yerinden oynatmak
- kanırtmaç
Bir şeyi kanırmak için kullanılan değnek veya araç, bir tür kaldıraç
- kanısında olmak
inancında olmak, kanaatinde olmak
- kanıt
Bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini kanıtlamaya yarayan belge; burhan, ispat, argüman
- kanıtlama
Kanıtlamak işi; ispat, ispatlama
- kanıtlamak
Kanıt göstererek bir şeyin gerçek yönünü ortaya çıkarmak; ispatlamak, ispat etmek
- kanıtlandırma
Kanıtlandırmak işi; ispatlandırma
- kanıtlandırmak
Bir düşünceyi, bir savı yeterli delillerle doğrulamak, belgelemek ve açıklamak; ispatlandırmak
- kanıtlanma
Kanıtlanmak işi; ispatlanma
- kanıtlanmak
Kanıtlama işi yapılmak; ispatlanmak
- kanıtlanış
Kanıtlanmak işi; ispatlanış
- kanıtlayabilme
Kanıtlayabilmek işi; ispatlayabilme
- kanıtlayabilmek
Kanıtlama ihtimali veya imkânı bulunmak; ispatlayabilmek
- kanıtlayış
Kanıtlamak işi; ispatlayış
- kanıtlı
Kanıtı olan; ispatlı
- kanıtsama
Kanıtsamak işi
- kanıtsamak
Kanıt, belge veya delil olarak kabul etmek
- kanıtsız
Kanıtı olmayan; ispatsız
- kanıtsızlık
Kanıtsız olma durumu; ispatsızlık
- kanıverme
Kanıvermek durumu
- kanıvermek
Çabucak ve kolaylıkla kanmak
- kanıya varmak
belli bir kanı edinmiş olmak
- kanıyla ödemek
yaptığının cezasını hayatıyla ödemek
- kanış
Kanmak işi
- kaolinit
Arı kilin temel maddesini oluşturan hidratlı bentonit
- kaolinli
Birleşiminde arı kil bulunan
- kaos
Evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu
- kaotik
Kargaşa içinde olan
- kap
İçi gaz, sıvı veya katı herhangi bir maddeyi alabilen oyuk nesne
- kap kacak
Tencere, tava, sahan, tabak vb. mutfak eşyası; kap (I)
- kapak
Her türlü kabın üstünü örtmeye veya bir deliği kapamaya yarayan nesne
- kapak atmak
aşırı, tıka basa dolmuş olmak
- kapak bıçkıcısı
Kapak bıçkısında çalışan işçi
- kapak bıçkısı
Kaba tahtaları boylamasına biçen ve düzelten, birkaç testereli bıçkı tezgâhı
- kapak kızı
Moda, dekorasyon, magazin vb. ile ilgili resimli dergilerin kapak sayfalarına fotoğrafı basılan genç kız
- kapak tahtası
Biçilen tomruğun tahtalarından en dışta kalan parçası
- kapak takımı
Alafranga tuvaletin üstündeki kapak, oturak ve vidaların bütünü
- kapak taşı
Lağım, su yolu vb.nin gereken yerlerinde bırakılan deliğin üzerini örten geniş ve yassı taş; kapaklık
- kapak yıldızı
Moda, magazin, dekorasyon vb. ile ilgili resimli dergilerin kapak sayfalarına fotoğrafı basılan ünlü kimse
- kapaklanma
Kapaklanmak işi
- kapaklanmak
Ayağı takılıp yüzüstü düşmek
- kapaklanış
Kapaklanmak işi
- Kapaklı
Tekirdağ iline bağlı ilçelerden biri
- kapaklı
Kapağı olan
- kapaklı valf
Emme ile açılan, ağırlık ile kapanan valf
- kapaklık
Kapak yapmaya özgü
- kapaksız
Kapağı olmayan
- kapakçık
Küçük kapak
- kapalı
Kapanmış olan, açılmamış, açık karşıtı
- kapalı bölge
Ulaşım, ekonomi, nüfus hareketleri ve iletişim bakımından dışarıyla bağlantısı bulunmayan yer
- kapalı devre
İçinden sürekli olarak akım geçen elektrik devresi
- kapalı devre yayını
Belirli bir alan içerisinde hedef kitleye ulaştırmak üzere genellikle kablo bağlantısı ile yapılan ses ve görüntü yayını
- kapalı duruşma
Mahkemede görevlilerden ve orada bulunmak üzere özel izin alanlardan başkasının bulunmadığı duruşma
- kapalı duruşma yapmak
duruşmaları gizli sürdürmek
- kapalı geçmek
bir konuda önemli noktaya değinmemek
- kapalı gişe
Bütün biletleri satılmış bir biçimde
- kapalı görüş
Cezaevlerindeki tutukluların yakınlarıyla belirli günlerde, aralarında birbirleriyle teması engelleyen fiziksel engel bulunan bir ortamda yüz yüze görüşmesi
- kapalı hava
Gökyüzünde çok sayıda koyu renkli bulut olan hava
- kapalı hece
Ünsüzle biten hece: Kalk, bak gibi
- kapalı kalp ameliyatı
Kalbin fizyolojik çalışması durdurulmadan, koltuk altından, meme altından ve kaburgalar arasından kalbe ulaşılmasını sağlayan küçük kesiler açılarak yapılan kalp ameliyatı
- kapalı kutu
İçindekini belli etmeyen, sır saklayan (kimse)
- kapalı olmak
iş yapmamak
- kapalı otopark
Apartman, alışveriş merkezi vb.nin bodrum katlarında, müstakil evlerin bahçelerinde otomobil vb. taşıtların konulduğu kapalı alan; kapalı garaj
- kapalı oturum
Genellikle ilgililerden başkasının katılmasına, dinlemesine izin verilmeyen toplantı; gizli celse, gizli oturum, hafi celse, açık oturum karşıtı
- kapalı rejim
Dış ülkelerle ilişki kurmayan siyasi düzen
- kapalı tohumlular
Açık tohumlularla tohumlu bitkileri içine alan bitkiler dünyasının bir alt şubesi
- kapalı toplum
Dış dünya ile her türlü ilişkisini kesmiş olan insan topluluğu
- kapalı tribün
Açık havadaki spor karşılaşmalarında seyircileri yağmurdan ve güneşten korumak için üstü kapalı olarak yapılmış bölüm
- kapalı yer korkusu
Dar ve kapalı yerlerde duyulan kaygı veya korku; klostrofobi
- kapalı yetişmek
toplum hayatına girmeden, karışmadan yetişmek
- kapalı yüzme havuzu
Kapalı bir mekân içine alınmış, suyu vücut ısısına uygun derecede ısıtılan, yüzme sporunun yapıldığı havuz
- kapalı çarşı
Dükkân ve ara yollarının üzeri tonoz ve kubbelerle örtülü çarşı
- kapalılık
Kapalı olma durumu
- kapama
Kapamak işi
- kapamacı
Hazır giysi takımı satan kimse
- kapamak
Bir açıklığı örtmek için bir şeyi, açık yerin üzerine getirmek
- kapamaç
Kilit, sürgü, toka vb.ni kapalı tutmaya yarayan düzenek
- kapan
Bazı hayvanları yakalamak için kullanılan, hayvanın ayağının değmesiyle işleyen tuzak
- kapan duygu
Yalnız başına ilerleyen, belli bir sebebi bulunmayan, öbür hastalıklı durumlara bağlı olmayan hastalık; idiyopati
- kapan kapana
Yağma edilir bir biçimde (satılmak)
- kapan kurmak
bir hayvanı tuzağa düşürmek için kapan hazırlamak
- kapana düşmek (veya girmek veya kısılmak veya konmak veya tutulmak veya yakalanmak)
birinin oyununa gelmek, tuzağa düşmek
- kapana düşürmek (veya kıstırmak)
hile ile yakalamak
- kapana sıkıştırmak
birini zor durumda bırakmak
- kapanabilme
Kapanabilmek işi
- kapanabilmek
Kapanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kapanca
Küçük kapan
- kapancı
Kapanın başında bulunan görevli
- kapaniçe
Padişah ve yüksek rütbeli din ve devlet görevlilerinin giydiği kolsuz, uzun, geniş yakalı kürk
- kapanma
Kapanmak işi
- kapanmak
Kapalı duruma gelmek
- kapanık
Kapanmış
- kapanıklık
Kapanık olma durumu
- kapanın elinde kalmak
çok istenir ve aranır olmak
- kapanış
Kapanmak işi
- kaparoz
Yolsuzca veya zorla elde edilen mal
- kaparozcu
Birinin malını yasal olmayan yollarla ele geçiren kimse
- kaparozculuk
Kaparozcu olma durumu
- kaparozlama
Kaparozlamak işi
- kaparozlamak
Yolsuzca veya zorla birinin malını ele geçirmek
- kapasite
Bir şeyi içine alma, sığdırma sınırı, kapsama gücü; sığa
- kapasiteli
Kapasitesi olan
- kapasitesiz
Kapasitesi olmayan
- kapasitesizlik
Kapasitesiz olma durumu
- kapatabilme
Kapatabilmek işi
- kapatabilmek
Kapatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kapatma
Kapatmak işi
- kapatmak
Kapama işini yapmak
- kapattırma
Kapattırmak işi
- kapattırmak
Kapatma işini birine yaptırmak
- kapatılabilme
Kapatılabilmek işi
- kapatılabilmek
Kapatılma ihtimali bulunmak
- kapatılma
Kapatılmak işi
- kapatılmak
Kapatma işine konu olmak veya kapatma işi yapılmak
- kapatılış
Kapatılmak işi
- kapatıverme
Kapatıvermek işi
- kapatıvermek
Aniden kapatmak
- kapatış
Kapatmak işi
- kapayabilme
Kapayabilmek işi
- kapayabilmek
Kapamaya gücü yetmek
- kapayış
Kapamak işi
- kapağı atmak
sıkıntısız, rahat bir yere sığınmak, kaçıp kurtulmak
- kapik
Rublenin yüzde biri değerinde para birimi
- kapitalistleşme
Kapitalistleşmek durumu
- kapitalistleşmek
Sermayeci duruma gelmek
- kapitalistleştirme
Kapitalistleştirmek işi
- kapitalistleştirmek
Sermayeci duruma getirmek
- kapitalizasyon
Sermayeye dönüştürme işi
- kapitone
İçi pamuk veya yün vatka ile doldurularak dikilmiş, döşemelik veya giyim eşyası yapımında kullanılan kumaş
- kapitülasyon
Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları
- kapiş
"Anladın mı?" anlamında kullanılan bir söz
- kapkara
Çok kara, her yanı kara; simsiyah
- kapkaranlık
Çok karanlık
- kapkaç
Kapıp kaçmak yoluyla yapılan bir hırsızlık türü
- kapkaççı
Kapıp kaçmak yoluyla hırsızlık yapan kimse
- kapkaççılık
Kapkaççı olma durumu
- kaplam
Bir kavramın ve o kavramı dile getiren terimin içerdiği varlıkların ve bireysel olayların bütünü; kapsam, şümul
- kaplama
Kaplamak işi; istila
- kaplamacı
Altın, gümüş vb. değerli madenlerle kaplama işi yapan kimse
- kaplamacılık
Kaplamacının yaptığı iş
- kaplamak
Her yanını örtmek; istila etmek
- kaplamalı
Bir şeyle kaplanmış
- kaplamalı mobilya
Yüzeyleri ağaç, plastik vb. levhalarla kaplanmış mobilya
- kaplamlı
Birçok şeyi kaplamı içine alan
- kaplamsal
Kavramla ilgili bütün özellikleri bir arada bulunduran
- kaplamsallık
Kaplamsal olma özelliği
- kaplan
Kedigillerden, enine siyah çizgili, koyu sarı postu olan, Asya'da yaşayan çevik ve yırtıcı hayvan (Felis tigris)
- kaplan atlaması
Çift ayakla sıçrayıp kazanılan uçma hızıyla araç veya canlı engeller üzerinden aştıktan sonra, karşıdaki yardımcının omuzlarına dayanıp hız keserek ayaküstü düşme
- kaplan böcek
Başka böceklerle beslenerek en çok tarım için yarar sağlayan kaplan böcekler familyasının örnek türü; uyuz sineği (Cicindela campestris)
- kaplan böcekler
Zararlı böcekleri avlayarak bitki, hayvan ve insan sağlığına yardımcı olan, güzel renkli, kın kanatlı böcekler familyası
- kaplan derisi
Deri sanayisinde çok tutulan ve kadın giysisi yapımında kullanılan deri
- kaplanma
Kaplanmak işi
- kaplanmak
Kaplama işi yapılmak
- kaplanış
Kaplanmak işi
- kaplatma
Kaplatmak işi
- kaplatmak
Kaplama işini yaptırmak
- kaplattırma
Kaplattırmak işi
- kaplattırmak
Kaplatma işini yaptırmak
- kaplatış
Kaplatmak işi
- kaplayabilme
Kaplayabilmek işi
- kaplayabilmek
Kaplama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaplayıverme
Kaplayıvermek işi
- kaplayıvermek
Çabucak kaplamak
- kaplayış
Kaplamak işi
- kaplumbağa
Kaplumbağalardan, çok sert ve kemiksi bir kabuk içinde yaşayan, ağır ağır yürüyen, dört ayaklı, sürüngen hayvan; bağa, tosbağa (Testudo)
- kaplumbağa gibi
soğukkanlı ve yavaş hareket eden (kimse)
- kaplumbağa yürüyüşü
Çok ağır yürüyüş
- kaplumbağalar
Sürüngenlerden, kara ve deniz kaplumbağalarının türlü cinslerini içine alan takım
- kaplı
Kaplanmış olan
- kaplıcalık
Kaplıcaya uygun, kaplıcada kullanmaya yarayan
- kaplık
Kap kacak koymaya yarayan yer
- kaplılık
Kaplı olma durumu
- kapma
Kapmak işi
- kapmaca
Hızla kapma
- kapmak
Birdenbire yakalayarak, çekerek almak
- kapnisit
Hidratlı doğal alüminyum fosfat
- kapora vermek
güvenmelik vermek
- kaporalı
Güvenmeliği olan
- kaporasız
Güvenmeliği olmayan
- kaporta
Otomobilde kaput veya ön kapak
- kaporta kafesi
Kaportadaki camları kırılmadan korumak için cam üzerine tutturulan metal çubuklar
- kaportacı
Otomobil kaportalarını onaran veya değiştiren usta
- kaportacılık
Kaportacının yaptığı iş
- kapri
Paçası, bileğin biraz üstü ile diz arasında olan pantolon
- kapris
Geçici, düşüncesizce, değişken istek
- kapris yapmak
değişken, geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak
- kaprisli
Kaprisi olan
- kaprislilik
Kaprisli olma durumu
- kaprissiz
Kaprisi olmayan
- kaprissizce
Kaprissiz bir biçimde
- kaprissizlik
Kaprissiz olma durumu
- kapriçyo
Çalgı veya ses için bestelenmiş, serbest biçimde parça
- kapsam
Bir şeyin içinde bulunan veya içine aldığı ögelerin bütünü; şümul
- kapsama
Kapsamak işi
- kapsama alanı
Telsiz ve cep telefonlarıyla konuşmanın yapılabileceği alan
- kapsamak
İçine almak, sınırları içine almak; şamil olmak
- kapsamlı
Kapsamı olan
- kapsamlılık
Kapsamlı olma durumu; bütüncüllük, şümullülük
- kapsamını genişletmek
bir şeyin sınırları içine giren ögeleri genişletmek; şümullendirmek
- kapsatma
Kapsatmak işi
- kapsatmak
Kapsatma işini yaptırmak
- kapsayabilme
Kapsayabilmek işi
- kapsayabilmek
Kapsama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kapsayıcı
Bütün özellikleri ve incelikleri içine alan tanım, kısır döngü karşıtı
- kapsayıcılık
Kapsayıcı olma durumu
- kapsayış
Kapsamak işi
- kapsül
Ateşli silahlarda horozun veya iğnenin çarpmasıyla ateş alan, bir tür özel barutla dolu, küçük, yuvarlak metal parça
- kapsız
Kabı olmayan
- kapsızlık
Kapsız olma durumu
- kaptan
Gemi yönetimiyle ilgili en yüksek görevli
- kaptan köşkü
Kaptanın gemiyi yönettiği, geminin üst katında bulunan bölüm; kaptan köprüsü, köprü üstü
- kaptan pilot
Uçakta sorumlu ve en yetkili pilot; kaptan
- kaptanlık
Kaptan olma durumu
- kaptanpaşakuzusu
Dalga tepelerinin çatlamasıyla oluşan, deniz üzerinde dizi hâlinde görünen beyazlık
- kaptanıderya
Osmanlı Devleti’nde deniz kuvvetlerinin en büyük askerî ve idari amiri, deniz kuvvetleri komutanı; kaptan paşa
- kaptıkaçtı
Yolcu taşımakta kullanılan motorlu küçük taşıt
- kaptırma
Kaptırmak işi
- kaptırmak
Bir şeyin ele geçirilmesine, kapılmasına yol açmak
- kaptırış
Kaptırmak işi
- kapuska
Etle pişirilmiş lahana yemeği
- kaput
Asker paltosu
- kaput etmek
kâğıt oyununda karşısındakini tek sayı alma imkânından yoksun bırakmak
- kaput gitmek (veya olmak)
kâğıt oyununda hiçbir sayı alamamak
- kaputluk
Kaputların konulduğu yer
- kapuz
İçine girilmeyen sık orman
- kapuçino
Süt ve süt köpüğü ile hazırlanan İtalyan kahvesi
- Kapya biberi
Kalın etli, kırmızı, iri ve tatlı bir tür biber; Kapya biber
- kapçak
Uzun saplı büyük kanca
- kapçık
Küçük kap
- kapçık meyve
Kestane, meşe palamudu, ceviz gibi kuru ve sert kabuğu içi ile kaynaşmış olan, çatlamaz, bir evcikli, tek taneli katı meyve
- kapçıklı
Kapçığı olan
- kapı
Bir yere girip çıkarken geçilen ve açılıp kapanma düzeni olan duvar veya bölme açıklığı; bap
- kapı almak (veya yapmak)
tavla oyununda bir haneye üst üste iki pul getirmek ve o hanenin karşı oyuncu tarafından kullanılmasını engellemek
- kapı aralamak
bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak
- kapı aramak
ev ziyareti yapmak istemek
- kapı açmak
bir şeyin sözünü etmek veya bir işe başlamak
- kapı ağası
Av dışında padişahın yanında bulunan iç ağaların en büyüğü olan görevli
- kapı ağzı
Kapının hemen yanı
- kapı baca açık (olmak)
korunmaya alınmamış (olmak)
- kapı bir komşu
Bitişikte oturan komşu
- kapı duvar
Ses seda çıkmaması durumu
- kapı dışarı etmek (veya atmak)
kovmak, dışarı atmak
- kapı gibi
iri vücutlu (kimse)
- kapı halkı
Sadrazam, vezir, eyalet valileri, beylerbeyleri vb. devlet büyükleri yanında hizmet gören kimselere verilen genel ad
- kapı kadar
çok enli ve uzun olan
- kapı kapamaca
Tamamıyla, toptan, hep birden
- kapı kapı aramak
her yeri aramak
- kapı kapı dolaşmak (veya gezmek)
ev ev gezmek
- kapı kethüdası
Osmanlı egemenliği altındaki beyliklerin, yabancı devletlerin, eyalet valilerinin, vezir ve beylerbeylerinin devletle ilgili işlerine bakan görevli; kapı kâhyası
- kapı kolu
Kapıyı açmaya veya kapamaya yarayan, genellikle metalden yapılmış nesne
- kapı komşu
Apartmanda aynı katta, sokakta karşı veya yan tarafta bulunan komşu; kapı karşı komşu
- kapı komşusu yapmak (veya etmek)
bir yere sık gidip gelmek
- kapı kulu
Osmanlılarda, devletten ödenek alan, sürekli görev yapan atlı ve yaya askerlerden oluşan teşkilat
- kapı mandalı
Kapının kapalı tutulmasına yarayan, aşağı yukarı veya sağa sola hareket ettirilerek kullanılan, demir veya tahtadan araç; kargaburnu, tırkaz
- kapı oğlanı
Kapı çuhadarı yamağı
- kapı perdesi
Rüzgâr ve soğuktan korunmak için kalın kumaştan veya deriden yapılmış örtü, perde
- kapı tokmağı
Kapıya asılan ve vurarak kapı çalmaya yarayan, genellikle demirden bir halkası olan, türlü biçimlerde metal aksam
- kapı yapmak
bir şey istemek veya söylemek için karşısındakini önceden başka sözlerle hazırlamak
- kapı yoldaşı
Aynı yerde ve görevde çalışanlardan her biri
- kapı zili
Dışarıdan birinin geldiğini içeridekilere haber vermek için ev ve iş yerlerinin kapılarına yakın bir yere takılan zil
- kapı çuhadarı
Osmanlı devlet teşkilatında ayak işlerinde, özellikle postacılık görevinde çalıştırılan kimse
- kapıaltı
Mahkûmların hapishaneye girerken çırılçıplak arandıkları yer
- kapıcı
Apartman, site vb. yerlerde bekçilik, temizlik, alışveriş gibi işlerle görevli kimse
- kapıcık
Yumurtacığın tepesinde bulunan ve yumurtacık zarlarının iyice bitişmemesinden oluşan ağız
- kapıcılık
Kapıcının yaptığı iş
- kapıda
Gelmek üzere
- kapıda kalmak
içeri girememek
- kapıdan kovsan bacadan düşer (veya girer)
yüzsüz, arsız kimseler için söylenen bir söz
- kapıdan çevirmek
geri döndürmek, kabul etmemek
- kapıkule
Eski kale ve saraylarda iki yanında korunma kuleleri bulunan anıtsal kapı
- kapılabilme
Kapılabilmek işi
- kapılabilmek
Kapılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kapılandırma
Kapılandırmak işi
- kapılandırmak
Kapılanmasını sağlamak
- kapılanma
Kapılanmak işi; intisap
- kapılanmak
Bir işe girmek ve o işte devam etmek
- kapılar yüzüne (veya üzerine veya üstüne) kapanmak
istenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek
- kapıları açık tutmak
herhangi bir konuda ilişkiyi kesmeden anlaşma ortamını sürdürmeye çalışmak
- kapıları kapamak
bütün ilişkileri kesmek veya anlaşma ortamını ortadan kaldırmak
- kapılgan
Kolayca etkilenen, her şeye çabuk kapılan
- kapılganlık
Kapılgan olma durumu
- kapılma
Kapılmak işi
- kapılmak
Kapma işine konu olmak
- kapılı
Kapısı olan
- kapılılık
Kapılı olma durumu
- kapılıverme
Kapılıvermek işi
- kapılıvermek
Elinde olmadan kapılmak
- kapılış
Kapılmak işi
- kapıp koyuvermek
kendini salmak, bırakmak
- kapısı açık
Her geleni ağırlayan, konuk eden (kimse)
- kapısına kilit vurmak
girilip çıkılmasını önlemek için bir yeri kapamak
- kapısını aşındırmak
yanına çok sık gitmek
- kapısını çalmak
birine başvurmak
- kapısız
Kapısı olmayan
- kapısızlık
Kapısız olma durumu
- kapıverme
Kapıvermek işi
- kapıvermek
Aniden kapmak
- kapıya dayanmak
gelip çatmak
- kapıyı açmak
bir işe veya bir konuya öncelikli olarak başlamak
- kapıyı büyük açmak
çok masraflı bir işe girişmek veya hesapsız harcamak
- kapıyı göstermek
kovmak, uzaklaştırmak
- kapış
Kapmak işi
- kapış kapış
Bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle alarak, çok rağbet görerek
- kapış kapış etmek
bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle almak
- kapış kapış gitmek
çok satılmak
- kapış kapış yapmak
telaşlı bir biçimde, aceleyle almak
- kapış kapış yemek
çok iştahla yemek
- kapışabilme
Kapışabilmek işi
- kapışabilmek
Kapışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kapışma
Kapışmak işi
- kapışmak
Birlikte bir şeyin üzerine üşüşüp aceleyle almak, kapmak
- kapıştırma
Kapıştırmak işi
- kapıştırmak
Kapışma işini yaptırmak veya bu işin yapılmasına sebep olmak
- kapışılma
Kapışılmak işi
- kapışılmak
Kapışma işi yapılmak
- kar
Atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne beyaz ve hafif billurlar biçiminde donarak düşen su buharı
- kar baykuşu
İskandinavya ve kuzey kürede yaşayan koyu renk benekli büyük baykuş (Nyctes scandica)
- kar beyaz
Bembeyaz, çok beyaz; kar beyazı
- kar dikeni
Diş otugillerden, pembe çiçekli bir tür çalı (Acantholimon echinus)
- kar fırtınası
Şiddetli rüzgârın yağan karı sağa sola savurmasıyla oluşan fırtına; tipi
- kar gibi
temiz, beyaz
- kar helvası
Pekmez karıştırılmış kar
- kar ispinozu
Asya ve Avrupa'nın yüksek yerlerinde, karlık bölgelerde yaşayan serçeye benzer küçük ötücü kuş (Montifringilla nivalis)
- kar kuytuda, para pintide eğleşir
"her şey, saklanabilen yerde ve saklamasını bilenin yanında bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- kar kuyusu
Yazın kullanılmak üzere içinde kar saklanan kuyu; karlık
- kar kuşu
Serçegillerden, karlı dağların doruklarında yaşayan, bacakları ve parmakları tüylü bir kuş (Plectrophenax nivalis)
- kar kış
Zor ve çetin geçen kış günleri
- kar ne kadar çok yağsa yaza kalmaz
"elverişli bir ortamda çoğalan şeyler, ortam elverişliliğini yitirince yok olur" anlamında kullanılan bir söz
- kar sapanı
Kayarken kayak uçlarını birbirine yaklaştırma, arka uçlarını ise birbirinden uzaklaştırmayla sağlanan frenleme durumu
- kar susuzluk kandırmaz
"gerçek gereksinimler, avutucu, oyalayıcı şeylerle karşılanmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kar topu
Elle top biçiminde sıkıştırılmış, eğlence amacıyla karşılıklı atılan kar topağı
- kar yükü
Yağan kar miktarının bina, ağaç vb. üzerinde yaptığı baskı gücü
- kar zinciri
Karlı, buzlu yol koşullarında araçların kaymaması için tekerlerine takılan zincirli düzenek
- kar çiçeği
Süsengillerden, beyaz ve pembe çiçekler açan soğanlı bitki (Leuconium)
- kara
Yeryüzünün denizle örtülü olmayan bölümü; toprak
- kara ağızlı
Kara çalıcı, iftira eden
- kara bahtlı
Yaşayışı, hayatı sürekli kötü; mutsuz, bahtlı karşıtı
- kara birliği
Kara kuvvetleri içinde yer alan, savunma, ulaştırma vb. görevleri olan askerî birlik
- kara bulut
Koyu renkli ve genellikle yağmur yüklü bulut; nimbus
- kara cahil
Çok cahil
- kara cahillik
Kara cahil olma durumu
- kara cümle
Aritmetikte dört işlem
- kara damaklı
İnatçı, aksi (kimse)
- kara delik
Yakınındaki nesnelerin kaçıp kurtulmasına izin vermeyecek kadar yüksek çekim kuvvetine sahip, çok yoğun bir kütlenin oluşturduğu uzay bölgesi
- kara düzen
Halk müziğinde bağlama çalış türlerinden biri
- kara elmas
Kayaları delmekte kullanılan siyah elmas; karbonado
- kara et
Kastan oluşan yağsız et
- kara fırın
İçinde odun yakılmak suretiyle ekmek pişirilen, yüksek ateşe dayanıklı tuğlalardan yapılmış ve pişirme süresi modern fırınlardan daha uzun olan fırın; taş fırın
- kara gün
Üzüntülü, sıkıntılı zaman
- kara gün dostu
Sıkıntılı günlerde de dostluğunu sürdüren ve yardımcı olan kimse
- kara gün kararıp kalmaz
"insanın sıkıntılı zamanı sürüp gitmez, arkasından iyi günler de gelir" anlamında kullanılan bir söz
- kara haber
Ölüm veya felaket haberi; kötü haber
- kara haber tez duyulur
"ölüm gibi kötü haber çabuk yayılır" anlamında kullanılan bir söz
- kara iklimi
Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı geçen, günlük ve mevsimlik sıcaklık farkları fazla olan iklim; karasal iklim
- kara kalem
Resim yapmada kullanılan kömür kalem
- kara kaplı kitap
Çıkar sağlamak için yasa dışı işlerin yapılmasında yol gösteren yöntemler bütünü
- kara kara düşünmek
çok üzüntülü olmak, düşünceye dalmak
- kara koca
Saçı ağarmamış yaşlı kimse
- kara kovan
Arıların fennî kovan yerine içine petek oluşturdukları sazdan, çamurdan veya sepetten kovan
- kara kovan balı
Kara kovanlarda, dışarıdan herhangi bir besleme yapılmadan ve suni bal mumu takılmadan arıların kendi mum salgıları ile yapmış oldukları doğal bal
- kara kullukçu
Yeniçeri Ocağı bölüklerinde odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizleme, yemek kaplarını yıkama vb. işlerle görevli er
- kara kurbağası
Kurbağalardan, karalarda yaşayan, yumurtalarını suya bırakan bir tür kurbağa
- kara kuru
Esmer ve zayıf (kimse)
- kara kusmuk
İçinde bol miktarda kara kan bulunan kusmuk
- kara kuvvet
Din bağnazlığının oluşturduğu gerici ve tehlikeli güç
- kara kuvvetleri
Bir ülkeyi karadan gelecek saldırı ve tehlikeye karşı korumak amacı ile kurulan askerî teşkilat
- kara kış
Kış ortası, kışın en şiddetli zamanı; zemheri
- kara liste
Sakıncalı sayılan veya cezalandırılması düşünülen kimse, grup, ülke vb.nin listesi
- kara listeye almak
birini, bir grubu, bir ülkeyi sakıncalı veya zararlı görmek
- kara maşa
Zayıf, esmer, ufak tefek kadın
- kara mili
1.609 metrelik uzunluk ölçüsü birimi
- kara mizah
Yalnız güldürmeyi değil, düşündürmeyi ve yergiyi de amaçlayan mizah
- kara nokta
Kara yollarında çok sık kaza olan yer
- kara para
Yasa dışı yollardan sağlanan kazanç
- kara para aklamak
yasa dışı yollarla elde edilen parayı yasallaştırmak için yatırım yapmak
- kara paracı
Kara parayla uğraşan kimse
- kara paracılık
Kara paracı olma durumu
- kara pazar
Piyasada olmayan malların gizli olarak yüksek fiyatla satıldığı yer
- kara saban
Toprağı sürmede kullanılan ilkel bir tarım aracı
- kara sarı
Siyaha çalan sarı
- kara sevda
Umutsuz ve güçlü aşk
- kara sevdalı
Kara sevdaya tutulmuş; melankolik
- kara su
Ağır akan su
- kara suları
Bir devletin deniz kıyıları boyunca egemenliği altında tuttuğu belli genişlikte su şeridi
- kara sürmek
kara çalmak
- kara tahta
Okullarda üzerine tebeşirle yazı yazılan, tahtadan yapılmış, siyah veya yeşil renkli, geniş levha; yazboz tahtası, tahta
- kara tren
Kömürle işleyen tren
- kara vapuru
Demir yolu taşıtı
- kara yas
Aşırı bir biçimde üzüntüye kapılma
- kara yasa bürünmek
aşırı üzülmek
- kara yazı
Kötü yazıldığına inanılan alın yazısı; kara talih, kara baht, ak yazı karşıtı
- kara yazılı
Alın yazısı kötü yazılan
- kara yazılılık
Kara yazılı olma durumu
- kara yağız
Esmer olan (erkek)
- kara yel
Kuzeybatıdan esen, soğuk, bazen fırtına niteliğinde yel
- kara yeli
Karanın soğuması sebebiyle karadan denize doğru esen yel
- kara yer
Beddualarda cehennem anlamında kullanılan bir söz
- kara yolu
Yerleşim merkezlerini birbirine karadan bağlayan yol
- kara yolu ile
otomobil, otobüs vb. taşıtlar ile
- kara yosunları
Çiçeksiz bitkiler sınıfından, nemli yerlerde yetişen, birleşim veya spor verme yoluyla üreyen, pek çok türü bulunan bir bitki familyası
- kara yosunu
Çayır ve ormanlarda yumuşak bir bitki oluşturan çiçeksiz bitki; temriye
- kara yüz
Utanç verici, yüz kızartıcı durum
- kara yüzlü
Yüzü kara veya karaya yakın renkte olan (kimse)
- kara çalmak
birine iftira etmek, kara sürmek
- kara çıyan
Siyah renkli, zehirli, rutubetli ortamlarda yaşayan, etçil bir böcek
- karaardıç
Güney Avrupa’da yetişen ve meyvesi zehirli olan bir tür ardıç (Juniperus sabina)
- karaağaç
Karaağaçgillerin örnek bitkisi olan, kerestesi değerli bir ağaç; narven (Ulmus)
- karaağaçgiller
İki çeneklilerden, yaprakları dişli, çiçekleri demet durumunda olan, kapçık meyveli, karaağaç, çitlembik vb. cinsleri içine alan bitki familyası
- karabacak
Pancar fidelerinde gelişerek fidenin ölümüne veya cılız kalmasına yol açan ve yerleştiği bölgeleri kara beneklerle örten asklı mantar
- karabakal
Karatavukgillerden, kara renkli ardıç kuşu (Tutrdus pilaris)
- karaballık
Birtakım böceklerin çıkardıkları şekerli sıvıya yapışarak yaprak, filiz ve meyvelerin kurum karası bir renkte kaplanmasına yol açan ilkel mantar
- karabasan
Sıkıntılı ve korkulu düş; kâbus
- karabatak
Karabatakgillerden, balıkla beslenen, gagası uzun ve sivri, kara tüylü bir deniz kuşu (Phalacrocorax)
- karabatak gibi
bir görünüp bir ortadan kaybolan (kimse)
- karabatakgiller
Leyleksiler takımının, örnek hayvanı karabatak olan bir familyası
- Karabağlar
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- karabaş
Bir hücreli özel bir asalağın, hindinin karaciğerine yerleşerek yaptığı, büyük ölçüde ölümlere yol açan kümes hastalığı
- karabiber
Karabibergillerin örnek bitkisi olan, zeytinsi, meyvelerinin taneleri yuvarlak, yaprakları kalp biçiminde, tırmanıcı bir bitki (Piper nigrum)
- karabibergiller
Taçsız iki çeneklilerden, karabiberle türlerini içine alan bir bitki familyası
- karabiberli
İçinde karabiber olan
- karabibersiz
İçinde karabiber olmayan
- karabilme
Karabilmek işi
- karabilmek
Karma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karabina
Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek
- karabinyer
İtalyan jandarması
- karaborsa
Piyasada olmayan bir malın gizlice yüksek fiyatla alınıp satılması işi
- karaborsacı
Karaborsacılık yapan kimse
- karaborsacılık
Karaborsacı olma durumu
- karaborsaya düşmek
bir mal gizlice pahalıya alınıp satılır olmak
- karabulut
Büyük sıkıntı
- Karaburun
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- karaburçak
Baklagillerden, hayvan yemi ve gübre olarak kullanılan bir tür; küşne (Ervum ervilla)
- karabuğday
Karabuğdaygillerden, ana vatanı Orta Asya olan, günümüzde Avrupa’da, Türkiye’de özellikle Konya, Bilecik ve Gümüşhane’de tohumları için yetiştirilen, salkım çiçekli, meyvesi yemiş görünümlü, bir yıllık bitki; greçka (Fagopyrum Esculentum)
- karabuğdaygiller
Taçsız iki çeneklilerden, ravent, kuzukulağı, kurtpençesi, çobandeğneği ve karabuğday gibi sapları boğumlu, çiçekleri başak veya salkım durumunda olan, bazı türleri hekimlikte kullanılan bitkileri içinde toplayan bir familya
- Karabük
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Karabüklü
Karabük ilinden olan kimse
- Karabüklülük
Karabüklü olma durumu
- karaca
Geyikgillerden, Avrupa ve Asya’da yaşayan, kısa ve çatal boynuzlu, geviş getiren, ot, çalı, meyve ve meşe palamudu ile beslenen bir yaban hayvanı (Cepreolus capreolus)
- karaca darısı
Buğdaygillerden, hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki (Panicum milliaceum)
- karaca kuruca
Esmer, zayıf ve çelimsiz
- Karacabey
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- karacaot
Bir tür çöpleme (Helloborus niger)
- Karacasu
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- karaciğer
Karın boşluğunun sağ üst bölgesinde bulunan, öd salgılayan, şeker depolayan, iri, açık kahverengi organ
- karaciğer yetmezliği
Karaciğerin yeterince işlev görememesi
- karacı
Kara kuvvetlerine bağlı subay, astsubay veya er
- karada ölüm yok
"bundan sonra herhangi bir sıkıntı ile karşılaşma ihtimali yok" anlamında kullanılan bir söz
- karadavar
Her yaştaki kıl keçisi veya kıl keçisi sürüsü
- karadağlı
Bir tür toplu tabanca
- Karadeniz
Çok düşünceli ve durgun görünen kimseler için kullanılan Karadeniz'de gemilerin mi battı? deyiminde geçen bir söz
- karadul
Sokması büyük acı veren, iri, esmer, zehirli örümcek (Latrodectus mactans)
- karadut
Siyah renkte olan bir tür dut
- Karaevli
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- karafa
Genellikle cam veya kristalden yapılan, uzun boyunlu, kulpsuz küçük rakı veya şarap sürahisi; karaf, karafaki
- karafatma
Kın kanatlılardan, böcek, kurt ve sümüklü böceklerle beslenen, tarıma yararlı, parlak siyah renkli bir böcek; ağılı böcek (Carabus)
- karagevrek
Bir tür üzüm
- Karagöz
Deve derisinden veya mukavvadan kesilip boyanmış insan biçimlerini beyaz bir perde üzerine arkadan ışık vererek yansıtma yoluyla oynatmaya dayalı bir gösteri oyunu
- karagöz
İzmaritgillerden, 25-30 santimetre uzunluğunda, enli, boz renkli, beyaz etli bir balık (Sargus sargus)
- karagöz oynatmak
komik bir durum yaratmak
- Karagözcü
Karagöz oyunu oynatan kimse; hayalci, hayalî, hayalbaz
- Karagözcülük
Karagözcünün yaptığı iş
- karagözlük
Güldürüp eğlendirecek davranış
- karagözlük etmek
güldürüp eğlendirecek davranışlarda bulunmak
- karahalile
Doğu Hindistan'da yetişen bir bitkinin olgunlaşmadan önce toplanan ve kurutulan 1-3 santimetre uzunluğunda, iğ biçiminde siyah renkli, sert, kokusuz taneleri (Terminalia chebula)
- Karahallı
Uşak iline bağlı ilçelerden biri
- Karahanlı
IX-XIII. yüzyıllar arasında Orta Asya’da hüküm sürmüş olan Karahanlı Devleti’nde yaşayan Türk halkı
- Karahanlı Türkçesi
Karahanlı Devleti’nde kullanılan konuşma ve yazı dili; Karahanlıca, Hakaniye Türkçesi
- karahindiba
Birleşikgillerden, uzun ve dişli yapraklı, çiçekleri sarı ve kömeç biçiminde bir bitki (Taraxacum)
- Karaisalı
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- karaiğne
Bir tür iğneli karınca
- karakafes
Sığırdiligillerden, çiçekleri beyaz, koyu pembe ve mor renkte, eczacılıkta kullanılan bir bitki; eşekkulağı (Symphytum)
- Karakalpak
Özbekistan Cumhuriyeti’ne bağlı Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Karakalpak Türkçesi
Karakalpak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Karakalpakça
- karakavak
Yüksekliği 35 metre kadar olabilen, kabuğu koyu renkli bir tür kavak (Populus nigra)
- karakaş
Genellikle Güneydoğu Anadolu'da yetiştirilen, vücudu beyaz, ağız, burun, göz etrafı, kulak ve tırnakları siyah, yağlı kuyruğunun uç kısmı fazla sarkık bir tür koyun
- karakeçi
Sazana benzer bir tatlı su balığı (Barbus fluviatilis)
- Karakeçili
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- karakol
Güvenliği sağlamakla görevli kimselerin bulunduğu yapı
- karakol gemisi
Kara sularında güvenliği sağlamak ve gözcülük yapmak için dolaşan küçük gemi
- karakol gezmek
huzur ve güvenliği sağlamak amacıyla dolaşmak, devriye gezmek
- karakol hattı
Sınırda bulunan karakolların oluşturduğu hat
- karakol kurmak
herhangi bir yerde güvenliği sağlamak amacıyla karakol oluşturmak
- karakola düşmek
herhangi bir suç dolayısıyla karakolluk olmak
- karakolluk
Karakolla ilgili
- karakolluk olmak
kavga sonucu karakola gitmek zorunda kalmak
- karakoncolos
Çocukları korkutmak için kendisinden söz edilen, gerçek dışı bir yaratık
- Karakoyunlu
Iğdır iline bağlı ilçelerden biri
- Karakoçan
Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri
- karakter
Ayırt edici nitelik
- karakteristik
Bir kimse veya nesneye özgü olan (ayırıcı nitelik); tipik
- karakterize
Ayırıcı niteliği ortaya konulmuş, ayırt edilmiş
- karakterize etmek
ayırıcı niteliğini ortaya koymak; ıralamak
- karakterli
Herhangi bir karakteri olan
- karakterlilik
Karakterli olma durumu
- karakteroloji
İnsanlarda karakterin gelişmesini ve özelliklerini inceleyen bilim dalı
- karakterolojik
Karakteroloji ile ilgili
- karaktersiz
Karakteri kötü olan
- karaktersizce
Karaktersiz bir biçimde
- karaktersizlik
Karaktersiz olma durumu
- karakucak
Kökeni Orta Asya'ya uzanan, serbest stilde, yağ sürülmeden yapılan en eski, geleneksel Türk güreşi
- karakul
Asıl yurdu Buhara'da Karakul yöresi olan ve yurdumuzda da yetiştirilen, tüyleri uzun ve kıvırcık bir cins koyun; karagül
- karakulak
Kedigillerden, genellikle kahverengi olup üzerinde gri veya beyaz benekler bulunan, kulaklarının ucu püskül şeklinde tüylü, vahşi bir hayvan (Caracal)
- karakutu
Uçaklarda pilotların konuşmalarını ve kuleden gelen mesajları alıp saklayan araç
- karakuş
Kartal türünden kuşlara verilen ad
- karakuşi
Kanun, kural, mantık ölçülerine dayanmayan
- Karaköprü
Şanlıurfa iline bağlı ilçelerden biri
- karakılçık
Kılçıkları siyah olan, kırmızı veya beyaz, sert taneli buğday
- karalahana
Turpgillerden, yaprakları kalınca, koyu yeşil ve kat kat olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen bir tür lahana (Brassica oleracea)
- karalahana sarması
Karalahananın içine soğan, baharat, pirinç, bulgur veya kıyma karışımı konarak pişirilmesiyle hazırlanan bir tür sarma
- karalahana çorbası
Barbunya ve mısır yarması haşlanıp üzerine ince doğranmış karalahana, kuru soğan, baharat ve kıvam alması için mısır unu ilave edilerek pişirilen sulu bir yemek
- karalama
Karalamak işi
- karalama defteri
Karalamaların yapıldığı defter; müsvedde defteri
- karalamacı
Birine işlemediği bir suçu veya kendisinde bulunmayan bir ayıbı yükleyen; iftiracı, karacı, müfteri, fassal
- karalamacılık
Karalamacı olma durumu; iftiracılık, karacılık, müfterilik, fassallık
- karalamak
Boya veya kalemle birtakım şekiller çizerek bir yeri kirletmek
- karalanma
Karalanmak işi
- karalanmak
Karalama işi yapılmak
- karalar bağlamak (veya giymek)
yas tutmak
- karalatma
Karalatmak işi
- karalatmak
Karalama işini yaptırmak
- karalayabilme
Karalayabilmek işi
- karalayabilmek
Karalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- karalayıverme
Karalayıvermek işi
- karalayıvermek
Çabucak karalamak
- karalayış
Karalamak işi
- karaleylek
Leylekgillerden, gagası aşağı doğru kıvrık, tüyleri kara, uzun bacaklı bir kuş; çeltik kargası (Ciconia nigra)
- karaltı
Hafif karanlık
- karalı
Karası (II) olan
- karalık
Kara olma durumu
- karama
Karamak işi
- karamak
Hor görmek
- Karaman
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- karaman
Orta Anadolu'da yetiştirilen, kuyruğu iri ve yağlı bir tür koyun
- Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu
bir şeye tam güvenmeyip ileride ne olacağı konusunda bilgi sahibi olunamadığı durumlarda kullanılan bir söz
- karamandola
Genellikle ayakkabı yüzü yapılan bir tür sağlam ve parlak kumaş
- Karamanlı
Burdur iline bağlı ilçelerden biri
- Karamanlı Türkçesi
Eskiden Orta Anadolu’da, günümüzde ise Yunanistan’da yaşayan Karamanlıların konuştukları ve Yunan alfabesiyle yazdıkları Türkiye Türkçesi ağzı; Karamanlıca
- Karamanlılık
Karamanlı olma durumu
- karambol
Bilardo oyununda isteka ile vurulan bilyenin öbürlerine dokunması
- karambole getirmek
karışıklıktan yararlanarak birini aldatmak
- karamel
Eritilmiş ve birazı yakılmış şekerle yapılan şekerleme, karamelayakılarak kavrulmuş şekere süt, yağ, krema vb. katılarak yapılan kıvamlı şekerleme; karamela
- karamel rengi
Kahverengiye çalar sarı renk
- karamsar olmak
kötümserliğe kapılmak, bedbin olmak
- karamsı
Rengi karayı andıran, karaya benzeyen, kara gibi
- karamuk
Karanfilgillerden, ekin tarlalarında biten, yaprakları karşılıklı, çiçeği pembe mor renkte, zararlı bir bitki (Agrostemma githago)
- karamusal
Çifte demir atıldığında geminin dönmesiyle zincirlerin karışmasını önlemek için kullanılan, fırdöndüye bağlı zincir düzeni
- Karamürsel
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- Karamürsel sepeti
Karamürsel’de kestane veya fındık ağacı çubuğundan yapılan, sık örülmüş, ufak, sağlam ve sapsız sepet
- Karamürsel sepeti sanmak
bir kimse veya şeyi ufaklığından dolayı önemsememek
- karanfil
Karanfilgillerden, güzel renkli çiçekler açan bir süs bitkisi (Dianthus caryophyllus)
- karanfil yağı
Karanfilin tomurcuklarından elde edilen uçucu yağ
- karanfilci
Karanfil yetiştiren veya alıp satan kimse
- karanfilcilik
Karanfilcinin yaptığı iş
- karanfilgiller
İki çeneklilerden, örnek bitkisi karanfil olan, çöven, karamuk vb. cinsleri içine alan bir familya
- karanfili sıkmak
tehlikelere ve güçlüklere göğüs gerebilmek
- karanlık
Işık olmama durumu; zulmet
- karanlık basmak (veya çökmek)
hava kararmak
- karanlık etmek
bir şeyin önünde durarak görünmesine engel olmak
- karanlık kesilmek
ortalık birdenbire kararmak
- karanlık nokta
Bilinmeyen, gizli, şüpheli konu
- karanlık oda
Film banyosu yapılan ışıksız oda
- karanlıkta göz kırpmak
bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek
- karanlığa gömülmek
koyu karanlık içinde kalmak
- karanlığa kalmak
gidilecek yere varmadan akşam olmak
- karanlığı deşmek (veya yırtmak)
karanlıkta görmeye çalışmak, aydınlığa çıkmak için çaba harcamak
- karantina
Bulaşıcı bir hastalığın yayılmasını önlemek için belli bir bölgenin veya yerin kontrol altında tutulup giriş çıkışların engellenmesi biçiminde uygulanan sağlık önlemi
- Karapapak
İran, Azerbaycan ve Türkiye’de dağınık olarak yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse; Terekeme
- Karapapak Türkçesi
Karapapak Türklerinin kullandığı konuşma dili; Karapapakça, Terekemece, Terekeme Türkçesi
- Karapürçek
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- Karapınar
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- karar
Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı
- karar almak
bir davayı, bir sorunu sonuca bağlamak
- karar altına almak
karar vermek, kararlaştırmak
- karar bulmak
kararlı bir durum almak
- karar kılmak
birçok şeyi deneyip birini seçmek
- karar seti
Voleybol, tenis vb. spor dallarında beraberliği bozmak için oynanan son set
- karar vermek
bir sorunu karara bağlamak, kararlaştırmak
- karara bağlamak
bir davayı, bir sorunu çözümlemek, sonuçlandırmak
- karara kalmak
davanın görüşülmesi bitip yargıcın kararını beklemek
- karara varmak
bir konuda anlaşmak, bir şeyi kararlaştırmak
- karargâh
Bir birlik veya kurumun, kumandan ile yardımcı şube ve bölümlerinden oluşan kuruluş
- kararlama
Kararlamak işi
- kararlamadan
Kararlama yoluyla, görmeden
- kararlamak
Ölçü ve tartıya dayanmaksızın, gözle oranlayarak hesaplamak, tahmin etmek
- kararlaşma
Kararlaşmak işi
- kararlaşmak
Bir konuyla veya işle ilgili yapılacakları belirlemek, karar altına almak
- kararlaştırabilme
Kararlaştırabilmek işi
- kararlaştırabilmek
Kararlaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kararlaştırma
Kararlaştırmak işi
- kararlaştırmak
Bir konuyla veya işle ilgili yapılacakları belirlemek, karar altına almak; tayin etmek
- kararlaştırılma
Kararlaştırılmak işi
- kararlaştırılmak
Kararlaştırma işi yapılmak
- kararlı
Kesin karar vermiş olan
- kararlı denge
Bir güç etkisiyle hareket ettikten sonra gene aynı duruma gelen cisimlerin konumu
- kararlıca
Kararlı bir biçimde
- kararlılık
Kararlı olma durumu; istikrar
- kararma
Kararmak işi
- kararmak
Rengi karaya dönmek
- kararname
Cumhurbaşkanının onayladığı hükûmet kararı
- kararsız
Kararı olmayan
- kararsız denge
Denge durumundaki cismin küçük bir yer değiştirmesiyle bozulan denge
- kararsızca
Kararsız bir biçimde
- kararsızlık
Kararsız olma durumu; ikircik, ikirciklik, ikirciklilik, ikircim, ikircimlik, tereddüt
- karartabilme
Karartabilmek işi
- karartabilmek
Karartma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karartma
Karartmak işi
- karartmak
Rengini karaya çevirmek; yakmak
- karartı
Uzaklık ve karanlık sebebiyle kim veya ne olduğu seçilemeyen, belli belirsiz, koyu renkli biçim; karaltı
- karartılma
Karartılmak işi
- karartılmak
Karanlık duruma getirilmesini sağlamak
- karartıverme
Karartıvermek durumu
- karartıvermek
Çabucak veya ansızın karartmak
- kararınca
Gerektiği ölçüde
- kararında bırakmak
ölçüyü aşmamak
- kararıverme
Kararıvermek durumu
- kararıvermek
Ansızın veya çabucak kararmak
- kararış
Kararmak işi
- karasal
Karayla, toprakla ilgili; berri
- karasal kumul
Deniz kıyısından uzak, çöllerde oluşan kumul
- karasal oluşuk
Yer kabuğunun kara bölümündeki katmanlarında olan oluşuk
- karasallık
Karasal olma durumu
- karasinek
Çift kanatlılardan, insan ve evcil hayvanların kanını emen, gıda atıkları, hayvan yemi, dışkılar da dâhil olmak üzere her türlü yiyecekle beslenen, erişkinleri yaklaşık 5-8 mm olabilen, karnı sarı, dört dar şeritli göğsü gri renkli, tat organları küçük tüylerle kaplı, görünüşü ev sineğine benzeyen bir tür sinek (Stomoxys calcitrans)
- Karasu
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- karasu
Çoğunlukla gözün iç basıncının çoğalmasıyla kendini gösteren, körlüğe sebep olabilen bir göz hastalığı; glokom
- karasığır
Orta Anadolu'da yetişen, sert ve kurak iklime dayanıklı, küçük yapılı bir tür sığır
- karataban
İpek böceklerinde geniş çapta ölüme yol açan kelebek hastalığı
- karatavuk
Karatavukgillerden, tüyleri kara, meyve ve böceklerle beslenen ötücü kuş (Turdus merula)
- karatavukgiller
Omurgalı hayvanların kuşlar sınıfından, ardıç kuşlarını ve kızılkuyrukları içine alan bir familya
- Karatay
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- Karataş
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- karate
Ayak ve yumruk vuruşları üzerine kurulu, Japon kökenli bir dövüş yöntemi
- karateci
Karate yapan kimse
- karatecilik
Karatecinin yaptığı iş
- karaturp
Turpgillerden, etli, iri beyaz köklü çok yıllık bir bitki (Raphanus sativusvar niger)
- karavan
Bir otomobilin arkasına takılan veya hem taşıt hem konut olarak kullanılan üstü kapalı, ev özelliğinde araç
- karavana
Genellikle orduda yemek dağıtımında kullanılan büyük metal kap
- karavana atmak
hedefi vuramamak
- karavana borusu
Yemek vaktinin geldiğini bildiren boru sesi
- karavana çıkmak
yemek hazırlanmak veya gelmek
- karavanacı
Karavanayı taşıyan asker
- karavanacılık
Karavanacı olma durumu
- karavanadan yemek
aynı kaptan topluca yemek
- karavaş
Savaşta tutsak edilen veya satın alınan kadın köle; kul
- karavaşlık
Karavaş olma durumu
- karavel
Çift motorlu bir uçak türü
- karavela
Büyük deniz teknesi
- Karay
Genellikle Polonya ve Litvanya’da yaşayan Musevi inancında bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse; Karaim
- Karay Türkçesi
Karay Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Karaimce, Karayca
- karaya
Eczacılıkta kullanılan ve çürümeyen bir bitki
- karaya ayak basmak
deniz, göl vb.nden karaya çıkmak
- karaya düşmek
deniz içinde bulunan bir şey akıntı veya dalga ile kıyıya atılmak
- karaya düşürmek
gemi vb.ni kıyıya yanaştırmak
- karaya oturmak
gemi denizin sığ bölümüne saplanıp kalmak
- karaya sabun, deliye öğüt neylesin
"özü bozuk olan şey, düzeltme çabalarıyla iyi duruma getirilemez" anlamında kullanılan bir söz
- karaya vurmak
karaya çarpmak
- karaya çıkarmak
göl veya denizden karaya çıkmasını sağlamak
- karayaka
Doğu Karadeniz kıyı bölgesinde yetişen, uzun kuyruklu, beyaz renkli bir tür koyun
- Karayazı
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- karayılan
Boyu uzun, başı iri pullarla örtülü, zararlı hayvanları yediği için tarıma yararlı, tehlikesiz bir yılan (Coluber)
- karaçalı
Hünnapgillerden, kurak yerlerde yetişen, çiçekleri altın sarısı renginde, dikenli bir bitki; çalı dikeni (Paliurus spinosa)
- karaçalılık
Kara çalısı çok olan yer
- karaçam
Gövdesi kalın, iğne şeklinde yaprakları olan, bol reçineli bir çam türü (Pinus nigra)
- Karaçay
Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Karaçay-Balkar Türkçesi
Karaçay ve Balkar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Balkarca, Balkar Türkçesi, Karaçayca, Karaçay Türkçesi, Malkarca, Malkar Türkçesi
- karaçayır
Buğdaygillerden, çimen biçiminde veya geniş çayır olarak yetiştirilen bir park bitkisi (Lolium)
- Karaçoban
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- karaçöpleme
Düğün çiçeğigillerden, düşük sıcaklıklara alışık olduklarından aralık ayından mart ayına kadar fincan tabağı biçiminde, beyaz veya parlak pembe, yüzeyi ipeksi çiçek açan, boyları 10 - 30 cm’e kadar uzayabilen, siyah kökleri müshil olarak kullanılan bir tür bitki; Noel gülü (Helleborus niger)
- karağı
Ateş karıştırmaya yarayan, eğri uçlu demir çubuk
- karaşın
Rengi karaya çalan, esmer (kimse)
- karbojen
Bileşiminde %95 oksijen ve %5 karbondioksit bulunan gaz karışımı
- karboksil
Organik asit grubunda bulunan -COOH formülündeki tek değerli kökler
- karboksilli
Yapısında bir veya birçok karboksil koku bulunan (maddeler); karboksilik
- karbon
Atom numarası 6, atom ağırlığı 12 olan, doğada elmas, grafit gibi billurlaşmış veya maden kömürü, linyit, antrasit gibi şekilsiz olarak bulunan, canlı varlıkların aslını oluşturan ve yandıktan sonra kömür durumuna geçen element (simgesi C)
- karbon dönemi
Birinci Çağ'ın dördüncü dönemi ve bu dönemde oluşmuş yer katmanları; karbonifer
- karbon kâğıdı
Aynı anda hem yazmak hem de kopya çıkarmak için yazı kâğıtlarının arasına konulan kâğıt
- karbonat
Karbonik asidin bazlarla birleşerek oluşturduğu tuzların genel adı
- karbonatlama
Karbonatlamak işi
- karbonatlamak
Karbonik asit alabilen maddelere bu gazı vererek onları karbonat durumuna dönüştürmek
- karbonatlı
İçinde karbonat olan
- karbondioksit
Renksiz, kokusuz, yoğunluğu 152,0 °C'de ve 36 atmosfer basıncında kolayca sıvılaşan ekşimsi tatta bir gaz (CO2)
- karbonhidrat
Karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan organik bileşiklerin genel adı; karbohidrat
- karbonik
Karbonla ilgili olan
- karbonik asit
Bir karbon ve iki oksijenin birleşmesiyle oluşan bir gazın suda erimiş durumu
- karbonil
Birleşme değeri 2 olan karbonmonoksit
- karbonit
Karbon grubundan basit madde
- karbonizasyon
Hayvansal lifler içinde bulunan bitkisel kısımların veya selülozik liflerin giderilmesi için asitlerle sıcaklık etkisi altında işlem görmesi
- karbonlama
Çeliğe karbon verme işlemi
- karbonlamak
Bir maden veya alaşımı karbon bakımından zenginleştirmek
- karbonlaşma
Karbonlaşmak işi
- karbonlaşmak
Karbon durumuna gelmek
- karbonlu
Birleşiminde karbon bulunan
- karbonmonoksit
0,97 yoğunluğunda, mavi bir alevle yanan, hava ile birleştiğinde patlayıcı özelliği olan, renksiz, kokusuz, zehirleyici bir gaz (CO)
- karbonsuz
Karbon içermeyen
- karborundum
Aşındırıcı madde olarak kullanılan silisyum karbürün ticaretteki adı
- karbür
Karbonun başka bir elementle birleşmesinden oluşan madde
- karbüratör
Patlamalı motorlarda akaryakıtı buharlaştırıp hava ile karışmasını sağlayan cihaz
- karbürleme
Madenî bir ürünün karbon bakımından zenginleştirilmesi
- karcığar
Klasik Türk müziğinde hareketli bir makam
- karda yürüyüp (veya gezip) izini belli etmemek
kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek
- kardan adam
Eğlenmek amacıyla insana benzetilerek yapılan kardan heykel
- kardelen
Nergisgillerden, baharda çok erken çiçek açan ve eczacılıkta kullanılan soğanlı bir bitki (Galanthus nivalis)
- kardeş
Aynı anne babadan doğmuş veya anne babalarından biri aynı olan çocukların birbirine göre adı; karındaş
- kardeş değil kara taş
“kardeşliğin gereğini yerine getirmeyerek kötülükte bulunan kimse” anlamında kullanılan bir söz
- kardeş kanı
Aralarında kan bağı olanların kanı
- kardeş kanı dökmek (veya akıtmak)
aralarında çeşitli bakımlardan yakınlık bulunan kimseler birbirini öldürmek
- kardeş kardeş
Dostlukla, dostça, sevgiyle
- kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş
"kardeşler ne kadar geçimsiz olsalar da kötü bir durumda birbirlerine yardım ederler" anlamında kullanılan bir söz
- kardeş kardeşin ne öldüğünü ister ne onduğunu
"kardeş, kardeşe zarar gelmesini istemez ama onun kendisinden üstün durumda olmasını da kıskanır" anlamında kullanılan bir söz
- kardeş kavgası
Yakın ilişki içinde bulunanlar arasında çıkan anlaşmazlık
- kardeş okul
Bir okulun, toplumsal, ekonomik, kültürel vb. bakımdan yardıma gereksinimi olduğunu belirleyip desteklediği, yardımlarda bulunduğu okul
- kardeş payı
Yarı yarıya, eşit paylarla bölüşme
- kardeş ülke
Herhangi bir ülkeyle dostane ilişkileri bulunan diğer bir ülke
- kardeş şehir
Aralarındaki ilişkiyi geliştirmeyi ve birbirlerine yaklaşmayı kabul eden ülkemizdeki bir şehirle yabancı bir ülkedeki bir şehre verilen genel ad
- kardeşim olsun da kanlım olsun
"kendisine çok büyük kötülük de yapsa insan kardeşinden vazgeçemez" anlamında kullanılan bir söz
- kardeşkanı
Kardeşkanı ağacından alınan, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan, koyu renkte bir sakız
- kardeşkanı ağacı
Baklagillerden, en çok Asya'nın sıcak bölgelerinde yetişen bir ağaç (Draceane draco)
- kardeşlenme
Kardeşlenmek işi
- kardeşlenmek
Ekin bir kökten birkaç sap birden üremek
- kardeşli
Kardeşi olan
- kardeşlik
Kardeş olma durumu; karındaşlık, uhuvvet
- kardeşlik etmek
kardeş gibi hareket etmek, kardeşçe davranmak
- kardeşliğe sığmamak
kardeşlik ilişkilerinin aksine birbirlerine kötü davranmak
- kardeşsiz
Kardeşi olmayan
- kardeşsizlik
Kardeşsiz olma durumu
- kardeşçe
Kardeşe yaraşır
- kardinal
Papayı seçen, danışmanlığını yapan başpapazlardan her biri
- kardinal kuşu
İspinozgillerden, parlak, kırmızı renkli, iri gagalı, tepelikli, ötücü bir tür kuş (Cardinalis cardinalis)
- kardinallik
Kardinal olma durumu
- kardiyak
Kalp hastalığı olan kimse
- kardiyolog
Kalp hastalıklarında uzmanlaşmış hekim
- kardiyoloji
Anatomi, fizyoloji ve patolojinin kalp ile ilgili bölümleri
- kardiyolojik
Kardiyoloji ile ilgili
- kardiyopati
Kalp hastalıklarının genel adı
- kardiyoskop
Kalp hareketlerinin incelenmesine yarayan cihaz
- kardiyoskopi
Kalp hareketlerinin kardiyoskop ile incelenmesi
- kardırma
Kardırmak işi
- kardırmak
Karma işini yaptırmak
- kare
Kenarları ve açıları birbirine eşit olan dörtgen; dördül, murabba (I)
- kare bulmaca
Cevaplara ait harflerin kare olan bir tabloda dikey ve yatay biçimde yer alan boş karelerden her birine tek tek yazılmasına dayanan bir tür oyun
- kare kare
Kareli olarak
- karekod
Bilişim, yayımcılık, eğitim vb. alanlarda verilerin gizlendiği kare veya dikdörtgen biçiminde simge
- karekök
Karesi verilen bir sayıya eşit olup negatif olmayan sayı
- karekök almak
karesi verilen bir sayıyı hesaplamak
- kareleme
Karelemek işi
- karelemek
Karelere ayırmak
- kareli
Karelere bölünmüş, üstünde kareleri olan; damalı, satrançlı
- kareli defter
Sayfalarında yatay ve dikey çizgilerin küçük kareler oluşturduğu defter
- karesel bölge
Karenin sınırladığı düzlemsel bölge
- Karesi
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- karesini almak
bir sayıyı kendisiyle çarpmak
- karfiçe
Orta boy demir çivi
- karga
Kargagillerden, kanatları geniş, tüyleri kara renkte bir tür kuş (Corvus)
- karga bok yemeden
çok erken bir saatte
- karga burun
Burnu karga gagasına benzeyen (kimse)
- karga etmek
tulumbanın kurumuş kösele supaplarını ıslatarak şişirmek için üzerinden su döküp kolu işletmek
- karga gibi
çok zayıf ve esmer (kimse)
- karga kekliği taklit edeyim derken kendi yürüyüşünü şaşırmış
"görgüsüz kişi, görgülü kişinin yaptığını yapmaya kalkışırsa beceremez, kendisinin doğal davranışını da yitirir, gülünç duruma düşer" anlamında kullanılan bir söz
- karga mandayı babası hayrına bitlemez
"bir kimse başkasına hizmet ediyorsa bunda kendisinin de çıkarı vardır" anlamında kullanılan bir söz
- karga tulumba
Birkaç kişi birini yakalayıp elleri üstünde havaya kaldırarak
- karga tulumba etmek
birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup kaldırmak
- karga yürüyüşü
Çömelmiş durumda, çift ayakla sıçrayarak yapılan yürüyüş
- kargabeyni
Pekmezle yoğurt karıştırılarak yapılan yiyecek
- kargaburnu
Uçları karga gagası gibi kıvrık olan araçların ortak adı
- kargabüken
Bitişik taç yapraklı iki çeneklilerden, yaprakları karşılıklı, çiçekleri talkım durumunda olan, meyvesi zehirli bir ağaç (Stryhnos nux-vomice)
- kargacık burgacık
Çarpık, düzensiz, eğri büğrü olan
- kargadan başka kuş tanımamak
bildiğinden veya öğrendiğinden kesinlikle şaşmamak
- kargadelen
Kabuğunun çok gevrek olması dolayısıyla kolay kırılan bir tür badem
- kargagiller
Kuşlar sınıfının, ötücü kuşlar takımından, örnek hayvanı karga olan kuşlar familyası
- kargasekmez
Çok ıssız, sarp (yer)
- kargaya yavrusu şahin (veya kuzgun) görünür
“sevdiklerimizin kusurlu yönleri de güzel görünür” anlamında kullanılan bir söz
- kargaşa
Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu; anarşi
- kargaşa çıkarmak
gürültü patırtıya yol açmak
- kargaşacı
Kargaşa çıkaran kimse
- kargaşacılık
Kargaşacı olma durumu
- kargaşalı
Kargaşa içinde olan
- kargaşalık
Kargaşa durumu; alavere, ifsat
- kargaşalılık
Kargaşalı olma durumu
- kargaşasız
Kargaşası olmayan
- kargaşasızlık
Kargaşasız olma durumu
- kargo
Uçak, gemi vb. bir taşıtla taşınan eşya, yük
- kargo alım belgesi
Müşteri adresinden alınan kargolar için düzenlenen maliye onaylı yasal belge
- kargo pantolon
Özellikle dizinin yan kısmında cepleri bulunan pantolon
- kargocu
Bir yerden bir yere yük veya posta taşıyan kimse
- kargoculuk
Kargocunun yaptığı iş
- Kargı
Çorum iline bağlı ilçelerden biri
- kargı
Dalyanlarda büyük balıklar için kullanılan demir kanca
- kargılama
Kargılamak işi
- kargılamak
Kargı ile yaralamak veya öldürmek
- kargılık
Kamış yetişen yer
- Kargın
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- kargın
Eriyen karların oluşturduğu akarsu
- kargış etmek (veya vermek)
beddua etmek, ilenmek
- kari
Kur'an'ı kurallarına uygun bir biçimde okuyan kimse
- karides
Denizlerde veya tatlı sularda yaşayan, yüzücü, orta büyüklükte kabuklu, eti yenir bir deniz hayvanı
- karides ağı
Karides avlamakta kullanılan bir ağ türü
- karidesçi
Karides satan veya yakalayan kimse
- karidesçilik
Karidesçinin yaptığı iş
- kariha
Düşünme gücü
- karikatür
İnsan ve toplumla ilgili her tür olayı konu alarak abartılı bir biçimde veren, düşündürücü ve güldürücü resim
- karikatürcü
Karikatür çizen sanatçı; çizer, karikatürist
- karikatürcülük
Karikatürcünün yaptığı iş; çizerlik, karikatüristlik
- karikatürize
Karikatür durumuna getirilmiş olan
- karikatürize etmek
karikatürleştirmek
- karikatürleştirme
Karikatürleştirmek işi
- karikatürleştirmek
Karikatür durumuna getirmek
- karikatürlük
Karikatür olma durumu
- karina
Gemi omurgası
- karina etmek
gemiyi karinası ortaya çıkacak biçimde bir yanı üzerine yatırmak
- karinalılar
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının hemen bütün kuşları içine alan büyük bir bölümü
- karinaya basmak
karina etmek
- karine
Karışık bir iş veya sorunun anlaşılmasına, çözümlenmesine yarayan ipucu
- karine ile anlamak
sözün gelişinden çıkarmak
- kariyer
Bir meslekte zaman ve çalışmayla elde edilen aşama, başarı ve uzmanlık
- kariyer yapmak
uzmanlık alanında çalışmak, uzmanlaşmak, ihtisas yapmak
- kariyerist
Kariyerizm öğretisine bağlı olan kimse
- kariyeristlik
Kariyerist olma durumu
- kariyerizm
Kariyer yapmayı en yüksek amaç olarak gören düşünce sistemi
- karizmayı çizdirmek
var olan etkileyiciliğini kaybetmek, utanılacak kötü bir duruma düşmek
- Karkamış
Gaziantep iline bağlı ilçelerden biri
- karkara
Uzun bacaklılardan, bataklık bölgelerde yaşayan, kışı sıcak ülkelerde geçiren, başı sorguçlu turna
- karkas
Demirli betonla yapılmış yapı
- karkas et
Kasaplık büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar kesilip yüzüldükten sonra deri ve sakatat dışında kalan üzerinde yağ, kas, sinir ve kan damarı bulunan kısım; karkas
- karlama
Karlamak işi
- karlamak
Kar yağmak
- karlanma
Karlanmak işi
- karlanmak
Kar ile örtülmek, kar ile kaplanmak
- karlanmaz
Dondurucu bölümünde karlanma ve buzlanma olmayan buzdolabı
- Karluk
Eski Türk boylarından biri
- karlı
Üstünde kar bulunan
- karlıca
Karlı bir biçimde
- karlık
Dışı hasır örgüsüyle kaplı, içinde kar veya buz koymak için bölmesi bulunan, soğutucu olarak kullanılan büyük şişe
- karlılık
Karlı olma durumu
- Karlıova
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- karma
Karmak işi
- karma aşı
Bebeklerin difteri, dizanteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci gibi hastalıklara karşı bağışıklık sağlamaları için bütün bu hastalıkların mikroplarıyla hazırlanmış aşı
- karma ekonomi
Özel kesim ve kamu kesiminin birlikte çalışabilmesine imkân veren ekonomi sistemi
- karma eğitim
Erkek ve kız öğrencilerin aynı okulda bir arada okumalarını sağlayan eğitim
- karma okul
Karma eğitim uygulanan okul
- karma sergi
Birçok ressamın eserlerini sergilediği yer
- karma tren
Yolcu vagonlarının arkasında yük vagonları bulunan, bütün istasyon ve duraklarda duran tren
- karma yöntem
Bir çalışma ve uygulamada birden fazla yöntemin birlikte kullanıldığı yöntem
- karmaca
Sevilen müzik eserlerinden seçilmiş bölümlerin arka arkaya seslendirilmesiyle oluşan müzik parçası; potpuri
- karmak
Karıştırmak, birbirine katmak
- karmakarış etmek
çok karışık duruma getirmek
- karmakarış olmak
çok karışık duruma gelmek
- karmakarışık
Dağınık, düzensiz, çok karışık; karmakarış, müşevveş
- karmakarışık etmek
çok karışık duruma getirmek
- karmakarışık olmak
çok karışık duruma gelmek
- karmakarışıklık
Karmakarışık olma durumu; darmadumanlık
- karmalık
Karma olma durumu
- karman çorman
Çok karışık ve düzensiz
- karman çorman etmek
çok karışık ve düzensiz duruma getirmek
- karman çorman olmak
çok karışık ve düzensiz duruma gelmek
- karman çormanlık
Karman çorman olma durumu
- karmanyola
Şehir içindeki ıssız yollarda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk
- karmanyolacı
Karmanyola yoluyla adam soyan kimse
- karmanyolacılık
Karmanyolacı olma durumu
- karmanyolaya getirmek
soymak
- karmaç
Bir kabın içindeki maddeleri karıştırmak için kullanılan çubuk biçiminde mutfak aleti
- karmaşa
Karmaşık olma durumu
- karmaşma
Karmaşmak işi
- karmaşmak
Bir şey başka bir şeyle birleşerek karışık durum almak
- karmaştırma
Karmaştırmak işi
- karmaştırmak
Karmaşık duruma getirmek
- karmaşık
İçinde aynı cinsten birçok öge bulunan, birbirine az çok aykırı birçok şeyden oluşan
- karmaşık sayı
Gerçek ve sanal iki sayının toplamından oluşan sayı
- karmaşık önerme
Tek yargı bildiren basit bir önerme olmakla birlikte özne ve yükleminin tanımlayıcıları, açıklayıcıları bulunan önerme
- karmaşıklaşma
Karmaşıklaşma işi
- karmaşıklaşmak
Karmaşık duruma gelmek
- karmaşıklaştırma
Karmaşıklaştırmak işi
- karmaşıklaştırmak
Karmaşıklaşma işini yaptırmak
- karmaşıklık
Karmaşık olma durumu; komplikasyon
- karmık
Çay ağzında yapılan balıkçı büğeti
- karnabahar
Turpgillerden, çiçekleri etli ve tanecikli bir görünüşte olan, yaprakları lahana yaprağına benzeyen, sebze olarak kullanılan bir bitki; karnabit (Brassica oleracea botrytis)
- karnaval
Hristiyanların büyük perhizden önce renkli ve şaşırtıcı kılıklara girerek yaptıkları şenlik
- karnaval havası
Şenlikli, coşkulu ortam
- karnaval maskarası
Karnavala katılan gülünç giyimli kimse
- karnaval maskesi
Karnavalda takılan gülünç maske; maskara (II)
- karnavalımsı
Karnavala benzeyen, karnavalı andıran, karnaval gibi; karnavalsı
- karne
İlk ve ortaöğretim öğrencilerine dönem sonlarında okul yönetimleri tarafından verilen ve her dersin başarı durumu ile devam, sağlık, yetenek ve genel gidiş durumlarını gösteren belge
- karneye bağlamak
karne ile satmaya başlamak
- karni
Laboratuvarda damıtma işlerinde kullanılan, geniş karınlı, dar ve eğri boyunlu cam kap
- karnı aç
Acıkmış
- karnı açlık
Karnı aç olma durumu
- karnı burnunda
Gebeliği çok ilerlemiş, doğumu yakın
- karnı büyümek
hamileliği belirgin duruma gelmek
- karnı davul olmak
hamileliği belirgin duruma gelmek
- karnı geniş
Çok yemek yiyen, obur (kimse)
- karnı geniş olmak
her düşünceyi kolaylıkla kabul etmek
- karnı kara
Kötü yürekli (kimse)
- karnı karnına geçmek
açlıktan, bitkinlikten, bakımsızlıktan karnı içeriye çekilmek
- karnı tok
Karnı aç olmayan
- karnı tok it gölgede yatar
"akılsız kişi bugün karnını doyurunca yarını düşünmez, yan gelir yatar, keyfine bakar" anlamında kullanılan bir söz
- karnı tok sırtı pek olmak
geçimi iyi olmak, para sıkıntısı olmamak
- karnı tok, sırtı pek
geçim sıkıntısı olmayan insanlar için kullanılan bir söz
- karnı tokluk
Karnı tok olma durumu
- karnı zil çalmak
çok acıkmış olmak
- karnından konuşan
Başkası söylüyormuş gibi konuşma becerisi olan (kimse), vantrilok
- karnından konuşmak (veya söylemek)
üstü kapalı konuşmak, düşüncelerini açık söylememek
- karnını doldurmak
çok yemek yemek
- karnıyarık
Uzunlamasına yarılan kızarmış patlıcanların ortasına kıymalı iç konularak hazırlanmış yemek; kıstırma
- karnıyarık otu
Büyük yaprakları oval biçimli, kısa saplı, kenarları dişli ve dalgalı, çiçekleri grimsi veya esmer-kırmızı renkli, 10-50 cm yüksekliğinde, çok yıllık, salata olarak da tüketilen otsu bir bitki; karnıyarık (Plantago asiatica)
- karo
Betondan yapılmış dört köşe döşeme taşı
- karoser
Otomobilde, mekanizmayı oluşturan motor, makine, tekerlek, şasi vb. bölümlerin dışında kalan, görünen dış bölüm
- karot
Buz, ağaç, göl ve deniz dibi çamurları, kaya vb. doğal materyallerden veya beton gibi dayanıklılığını belirlemenin önemli olduğu yapay malzemelerden alınan silindir şeklindeki numune
- karot makinesi
Karot numunesi almaya yarayan makine
- karotçu
Karot numunesi alan kimse
- karotçuluk
Karotçunun yaptığı iş
- karoça
Atlarla çekilen, dört tekerlekli, yaylı, üstü örtülü binek arabası
- karpit
Genellikle sanayide asetilen gazı çıkarmakta kullanılan, karbonla kalsiyum bileşiği madde (CaC2)
- karpit lambası
Karpitin su etkisiyle asetilen gazı vermesi ve bu gazın yakılmasıyla ışık elde edilen lamba; karpit
- karpuz
Kabakgillerden, sürüngen gövdeli parçalı sert yapraklı, sarı çiçekler açan bir bitki (Citrullus vulgaris)
- karpuz fener
Şenliklerde kullanılan yuvarlak kâğıt fener
- karpuz kabuğunu görmeden denize girme
"bir işi en uygun zamanı gelmeden yapma" anlamında kullanılan bir söz
- karpuz kafa
Kafası karpuz şeklinde olan (kimse)
- karpuz kesmekle hararet sönmez
"size kötülük yapmış olan bir kimseden başkasına zarar vermekle o kimseden öç almış olmazsınız"
- karpuz kol
Bol büzgülü, kabarık, kısa giysi kolu
- karpuz kollu
Karpuz kolu olan
- karpuzcu
Karpuz yetiştiren veya satan kimse
- karpuzculuk
Karpuzcunun yaptığı iş
- karpuzlama
Herhangi bir şeyi alttan tutup karpuz atar gibi (karşıya atma)
- Karpuzlu
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- karpuzsu
Karpuzu andıran, karpuza benzeyen, karpuz gibi; karpuzumsu
- Kars
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- karsak
Köpekgillerden, soluk kahverengi, karnı beyaz tüylü, kısa kulaklı, postundan kürk yapılan bir tür memeli (Vulpes corsac)
- karsanbaç
Üzerine vişne vb. şerbet dökülerek yenen rendelenmiş buz
- Karslı
Kars ilinden olan kimse
- Karslılık
Karslı olma durumu
- karst
Kayaçların erimesiyle yer altı akıntıları olan, kireç taşı ve dolomit bölgesi
- karstik
Karst özelliği taşıyan, karst ile ilgili
- karsız
Karı olmayan
- karsızlık
Karsız olma durumu
- kart
Tazeliği geçmiş; körpe karşıtı
- kart basmak (veya okutmak)
işçiler iş yerine giriş ve çıkışta gelip gittiklerini bir makine aracılığıyla belirtmek
- kart okutmak
toplu taşıma vb.nde geçişi sağlamak için kişiye ait kartı elektronik bir cihaza göstermek
- kart zampara
Kadın peşinde koşan yaşlı, çapkın erkek; kart horoz
- kart çıkarmak
hakem kural dışı hareket eden oyuncuya cezalandırma amacı ile sarı veya kırmızı kart göstermek
- karta kaçmak
tohuma kaçmak
- Kartal
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- kartal
Kartalgillerden, genellikle kızıl siyah tüylü, çok güçlü, yuvasını yüksek kayalıklar üzerinde kuran, iri, yırtıcı bir tür kuş (Aquila)
- kartal ağacı
Dulaptal otugillerden, Hindistan'da yetişen, odunu öd ağacı gibi kokan bir ağaç
- kartalcı
Avcı kartal yetiştiren ve avda kullanan kimse
- kartalcılık
Kartalcının yaptığı iş
- kartalgiller
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının, kartallar takımının gündüz yırtıcıları alt takımına giren büyük bir familyası
- kartalgözü
Gözlem amacıyla kullanılan insansız uçak
- kartalkanadı
Çapraz düğmeli, ipek veya sırma işlemeli bir tür kısa yelek
- kartallar
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfının karinalılar bölümüne giren bir takım
- kartallı
Üzerinde kartal resmi bulunan
- kartallı eğrelti otu
Yurdumuzun kıyı bölgelerinde sık rastlanan, yaprak sapının enine kesiti mikroskop altında iki başlı bir kartalı andıran, büyük yapraklı bir tür eğrelti (Pteridium aquilinum)
- kartalma
Kartalmak işi
- kartalmak
Yaşlanmak, kartlaşmak
- kartaloş
Kartlaşmış, yaşı geçkin; kartaloz
- kartaloşça
Kartaloşa yakışan biçimde; kartalozca
- karteks
Veri kaydı tutma amacıyla kullanılan dayanıklı kâğıttan yapılmış bilgi kartı
- karteks dolabı
Bilgi kartlarının bulunduğu kutu ve çekmecelerin içinde saklandığı, ayrıca ön kısmı düz veya stor kapak ile kilitlenebilen mobilya
- kartel
Aynı alanda faaliyet gösteren birbirinden bağımsız işletmelerin başka kuruluş ve işletmelerin rekabetini tamamen ortadan kaldırmak veya azaltmak amacıyla oluşturdukları dayanışma birliği
- kartela
Tombala vb. oyunlarda sayıların yazılı olduğu kart
- kartelleşme
Kartel kurma işi
- kartelleşmek
Kartel kurmak
- Kartepe
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- kartlaşma
Birbirine tebrik kartı gönderme
- kartlaşmak
Kart duruma gelmek
- kartlı
Kartı olan
- kartlı telefon
Kontör yüklenerek kullanılan cep telefonu
- kartlık
Kart olma durumu
- kartografik
Haritacılıkla ilgili
- karton
Kâğıt hamuruyla yapılan, ayrıca içinde bir veya birkaç lif tabakası bulunan kalın ve sert kâğıt
- kartoncu
Karton veya karton eşya yapan veya satan kimse
- kartonculuk
Kartoncunun yaptığı iş
- kartonet
Albüm kutularının içinde yer alan, albümün tanıtıldığı ve şarkı sözlerinin yer aldığı kâğıt
- kartonlama
Kartonlamak işi
- kartonlamak
Karton yerleştirmek veya kartonla kaplamak
- kartonpiyer
Çoğunlukla duvar ve tavan ara kesitleriyle tavan göbeklerinde süsleme amacıyla kullanılan sertleştirilmiş alçı
- kartonpiyerli
Kartonpiyeri olan
- kartonpiyersiz
Kartonpiyeri olmayan
- kartopu
Hanımeligillerden, birçok türü süs bitkisi olarak yetiştirilen, zeytinimsi, meyvemsi, kırmızı renkte bir ağaççık (Viburnum)
- kartotek
Kartlar üstüne işlenmiş bilgilerin düzenli bir dizgeye göre derlenmesi
- kartpostal
Genellikle dikdörtgen biçiminde ince kartondan yapılmış, bir yüzü resimli, zarflı veya zarfsız gönderilen posta kartı; kart (II)
- kartpostalcı
Kartpostal basan veya satan kimse
- kartpostalcılık
Kartpostalcının yaptığı iş
- kartsız
Kartı bulunmayan
- kartsızlık
Kartsız olma durumu
- kartuş
Merminin arkasından namluya sürülen bezden veya kartondan barut kesesi; hartuç
- kartça
Gençliği azalmış, yaşı geçkince
- Karun
Kur'an'da kendisinden çok zengin olarak söz edilen ve bütün mal varlığı bir anda yok olan kişi
- karun
Çok zengin kimse
- karyağdı
Üstünde beyaz benekler bulunan kumaş
- karyağdılı
Üstünde beyaz benekler bulunan
- karyokinez
Çok hücreli canlılarda hücrenin belli evrelerden geçerek çoğalması; mitoz
- karyola
Üzerine yatak konulup yatılan tahta veya metal ev eşyası
- karı
Bir erkeğin evlenmiş olduğu kadın
- karı ağızlı
Karısının etkisiyle, karısının ağzıyla konuşan (erkek); karısı ağızlı
- karı ağızlılık
Karı ağızlı olma durumu; karısı ağızlılık
- karı gibi
korkak, dönek (erkek)
- karı koca
Birbirleriyle evlenmiş kadın ve erkek
- karı koca bir sözle yakın, bir sözle uzaktır
"bir kadınla bir erkek, birbirlerine bağlandıklarını bildiren bir sözle karı koca olurlar, böyle bir bağın kalmadığını bildiren bir sözle de yabancı olurlar" anlamında kullanılan bir söz
- karı koca olmak
nikâhlı veya nikâhsız birlikte yaşamaya başlamak
- karı kocalık
Karı koca olma durumu
- karı kılıklı
Hâl ve hareketleri kadın özellikleri taşıyan (erkek)
- karık
Kar yağmış bir alana bakma sonucu ortaya çıkan göz kamaşması
- karıklama
Karıklamak işi
- karıklamak
Karık (II) açmak
- karıkma
Karıkmak işi
- karıkmak
Göz fazla ışıktan kamaşmak
- karılaşma
Karılaşmak işi
- karılaşmak
Hâl ve hareketleri kadın özellikleri taşımak
- karılma
Karılmak işi
- karılmak
Karma işi yapılmak; karışmak
- karılı
Herhangi bir nitelik veya nicelikte karısı olan
- karılı kocalı
Karı koca birlikte
- karılık
Kadın olma durumu
- karılık etmek
evli bir kadın kocasına olan görevini yerine getirmek
- karın
İnsan ve hayvanlarda gövdenin kaburga kenarlarından kasıklara kadar olan ön bölgesi; batın
- karın ağrısı
Karında duyulan ağrı
- karın boşluğu
Kaburga kemikleriyle kalça kemiklerinin arasında vücudun her iki yanında bulunan bölge
- karın doyurmak
geçinmek
- karın tokluğuna
Yapılan iş karşılığında yalnızca yiyip içme sağlamak üzere; boğaz tokluğuna
- karın zarı
Karın boşluğunun içini, bu boşluğun içinde bulunan bağırsakları, öbür organları kaplayan ve tutan zar; periton
- karın zarı yangısı
Karın zarının çabuk ilerleyen veya kronik iltihabı; karın zarı iltihabı, peritonit
- karınca
Zar kanatlılardan, toplu olarak yaşayan, yuvaları toprağın altında olan ve birçok türü bulunan böceklerin genel adı (Formica)
- karınca belli
Beli çok ince olan (kimse)
- karınca duası
Bereket getirmesi, müşterinin bol olması için dükkân vb. yerlere asılan dua
- karınca duası gibi
çok küçük, sık ve okunaksız (yazı)
- karınca kararınca
Az da olsa, elinden geldiği kadar; karınca kadarınca, karınca kaderince
- karınca sabrı
Yoğun biçimde gösterilen sabır
- karınca yuvası
Karıncaların barındığı yer; köre
- karınca yuvası gibi
çok kalabalık
- karınca yuvası gibi kaynamak
çok kalabalık ve hareketli olmak
- karıncadan ibret al, yazdan kışı karşılar
"kişi çalışıp kazanabildiği zamanı boş geçirmemeli, çalışamayacağı günler için geçimini sağlayacak varlık edinmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- karıncaezmez
Çok merhametli, ince duygulu (kimse); karıncaincitmez
- karıncalanma
Karıncalanmak işi
- karıncalanmak
Bir yere, bir şey üzerine karınca üşüşmek
- karıncalanış
Karıncalanma işi
- karıncalar
Zar kanatlıların, karınca adı altında toplanan ve beş bin kadar türü sayılan bir dalı
- karıncalı
İçinde, üstünde karınca bulunan
- karıncanın zevali gelince kanatlanır
"kişi durumunun gereklerine aykırı taşkınlıklarda bulunursa artık düşecek demektir" anlamında kullanılan bir söz
- karıncasever
Karınca yiyerek beslenen ve karınca yuvası çevresinde yaşayan böcek
- karıncasız
Karıncası olmayan
- karıncayiyen
Karıncayiyengillerden, Avustralya'da yaşayan, karıncayla beslenen bir tür memeli (Echidna acule ata)
- karıncayiyengiller
Örnek hayvanı karıncayiyen olan, vücutları kirpi dikenli, ağızları boru biçiminde uzamış, karıncayla beslenen bir familya
- karıncayı bile ezmemek (veya incitmemek)
çok merhametli, ince duygulu olmak
- karıncık
Vücudun çeşitli organları içinde bulunan boşluk
- karından bacaklılar
Yumuşakçalardan, karınlarındaki etli, yassı pul biçimindeki uzantıları bacak gibi kullanarak ve sürünerek yürüyen salyangoz, sümüklü böcek vb.ni içine alan kabuklu hayvanlar sınıfı; karından ayaklılar
- karınlama
Karınlamak işi
- karınlamak
Gemi yanını dayamak
- karınlı
Karnı olan
- karınma
Karınmak işi
- karınmak
Sallanarak karışmak
- karınsa
Kuşların tüy değiştirme zamanı
- karıntası
Pastırmada kullanılan hayvanın göbek etleri
- karıntı
Anaforlarda oluşan çevrinti
- karının saçlısı, tarlanın taşlısı
"kadının saçlı olanı ile tarlanın taşlı olanı makbuldür" anlamında kullanılan bir söz
- karısı köylü
Karısının yakınlarını benimseyip kendi yakınlarını unutan (erkek); karım köylü
- karısı köylülük
Karısı köylü olma durumu
- karısının üstüne evlenmek
karısı varken bir kadınla daha evlenmek
- karış
Parmaklar birbirinden uzak duracak biçimde gergin duran elde, başparmak ile serçe parmağın uçları arasındaki açıklık
- karış karış
Bir şeyi her yönüyle, inceden inceye, hiçbir tarafını ihmal etmeksizin
- karış karış bilmek
en ince ayrıntısına kadar biliyor olmak
- karış karış dolaşmak
her yeri gezmek
- karışabilirlik
Gaz veya sıvı çözeltilerin birbirleriyle bulanıklık, çökme veya jelleşme yapmadan karışabilmesi özelliği
- karışabilme
Karışabilmek işi
- karışabilmek
Karışma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karışanı görüşeni olmamak
işine kimse karışmamak, özgür olmak
- karışlama
Karışlamak işi
- karışlamak
Karışla ölçmek
- karışma
Karışmak işi
- karışmak
İki veya ikiden çok şey bir araya gelip birbirinin içinde dağılmak, birbirinin içine girmek
- karıştırabilme
Karıştırabilmek işi
- karıştırabilmek
Karıştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karıştırma
Karıştırmak işi; teşviş
- karıştırmak
Bir maddenin başka bir madde içine karışmasını sağlamak
- karıştırıcı
İki veya daha çok maddeyi birbiri içinde dağıtmaya, karıştırmaya yarayan araçların genel adı
- karıştırılma
Karıştırılmak işi
- karıştırılmak
Karıştırma işi yapılmak
- karıştırıverme
Karıştırıvermek işi
- karıştırıvermek
Ansızın veya çabucak karıştırmak
- karıştırış
Karıştırmak işi
- karışık
Farklı nitelikteki şeylerden oluşmuş; gayrisafi
- karışık kuruşuk
Anlaşılması zor, karmaşık olan
- karışıklık
Karışık olma durumu; intizamsızlık, gayrisafilik, teşevvüş
- karışılma
Karışılmak işi
- karışılmak
Karışma işi yapılmak
- karışım
Birden çok şeyin karıştırılmasıyla elde edilen veya ortaya çıkan şey; kokteyl
- karışıverme
Karışıvermek işi
- karışıvermek
Ansızın karışmak
- karşı
Bir şeyin, bir yerin, bir kimsenin esas tutulan yüzünün ilerisi; ön
- karşı atak
Bir saldırıya karşılık olarak yapılan saldırı
- karşı açı
Bir önceki çekimdeki alıcı açısıyla 180°lik karşıtlık gösteren açı
- karşı açıdan bakmak
bir düşünce veya olayı diğer tarafa göre değerlendirmek
- karşı devrim
Bir devrimi yıkmayı ve onun ürünlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen hareket
- karşı durmak
direnmek, dayanmak
- karşı düşürüm
Ucuzluğa karşı yapılan ucuzluk
- karşı gelmek
başkaldırmak
- karşı görüş
Bir teze veya iddiaya karşı getirilen yeni ve değişik önerme; karşı düşünce
- karşı karşıya
Biri ötekinin karşısına gelecek biçimde, yüzleri birbirine dönük olarak; yüz yüze, yüzbeyüz, vicahen
- karşı karşıya gelmek
birden karşılaşmak
- karşı karşıya getirmek
birbirine rakip etmek, düşman etmek
- karşı karşıya kalmak
istemediği bir durumla karşılaşmak
- karşı karşıya olmak
bir araya gelmek
- karşı koymak
boyun eğmemek
- karşı olmak
birine veya bir düşünceye katılmamak, karşıt olmak
- karşı olum
Birbirinin karşısında bulunan, birbirini karşılıklı olarak dışta bırakan kavram veya yargı arasındaki bağlantı; tekabül
- karşı oy
Muhalefet etme, karşı gelme
- karşı sav
Bir çatışkının ikinci terimini oluşturan düşünce veya önerme; antitez
- karşı çıkmak
dışarıdan gelenleri karşılamaya gitmek
- karşı çıkıcı
Olumsuz tutum içinde olan, beğenmediği veya istemediği bir şeye karşı çıkan
- karşı çıkıcılık
Karşı çıkıcı olma durumu
- karşıcı
Karşılamaya çıkan kimse, karşılayan
- karşıcılık
Karşıcı olma durumu
- karşıdan karşıya
Bir yandan öbür yana
- karşılama
Karşılamak işi; istikbal
- karşılama töreni
Önemli bir kimsenin bir yere gelişi sırasında o yerin yöneticileri ve halkı tarafından yapılan kabul töreni
- karşılamak
Dışarıdan gelen bir kimseye karşılayıcı olarak çıkmak; istikbal etmek
- karşılanabilme
Karşılanabilmek işi
- karşılanabilmek
Karşılanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karşılanma
Karşılanmak işi
- karşılanmak
Karşılama işi yapılmak
- karşılanış
Karşılanmak işi
- karşılayabilme
Karşılayabilmek işi
- karşılayabilmek
Karşılama ihtimali veya imkânı bulunmak
- karşılayıcı
Karşılama işini yapan kimse
- karşılayıcılık
Karşılama işini yapma
- karşılayış
Karşılamak işi
- karşılaşabilme
Karşılaşabilmek işi
- karşılaşabilmek
Karşılaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karşılaşma
Karşılaşmak işi
- karşılaşmacı
Müsabakada yarışanların her biri
- karşılaşmak
Bir kimseyle veya bir şeyle karşı karşıya gelmek
- karşılaştırabilme
Karşılaştırabilmek işi
- karşılaştırabilmek
Karşılaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- karşılaştırma
Kişi ve nesnelerin benzer veya aynı yanlarını incelemek için kıyaslama; mukayese, tatbik
- karşılaştırma derecesi
Daha, çok, fazla, ziyade vb. kelimelerle kavramların karşılaştırılıp üst derecede gösterilmesi
- karşılaştırmacı
Karşılaştırmalı edebiyat veya dil bilimi uzmanı
- karşılaştırmak
Karşılaştırma işini yaptırmak
- karşılaştırmalı
Karşılaştırma yolu ile yapılan; mukayeseli
- karşılaştırmalı dil bilgisi
Aynı dil ailesi içindeki bir dili veya bir dilin lehçelerini ses, şekil, cümle, anlam vb. açılardan karşılaştırmalı olarak inceleyen dil bilgisi
- karşılaştırmalı dil bilimi
Karşılaştırma yöntemiyle çeşitli diller arasındaki ilişkileri, benzerlikleri belirleyip dil ailelerini tespit etmeyi amaçlayan inceleme
- karşılaştırmalı edebiyat
Karşılaştırma yöntemiyle çeşitli edebiyatlar arasındaki ilişkileri, benzerlikleri tespit etmeyi amaçlayan bilim dalı; mukayeseli edebiyat
- karşılaştırılma
Karşılaştırılmak işi
- karşılaştırılmak
Karşılaştırma işi yapılmak, kıyaslanmak
- karşılık
Bir davranışın karşı tarafta uyandırdığı, gerektirdiği başka davranış; mukabele, ivaz
- karşılık vermek
küçük büyüğüne karşı gelmek
- karşılıklı
Birbirleriyle karşı karşıya bulunan
- karşılıklı yapraklar
Sapların her düğümünde karşılıklı olarak ikişer ikişer bulunan yapraklar
- karşılıklıca
Karşılıklı bir biçimde
- karşılıklılık
Karşılıklı olma durumu; mütekabiliyet
- karşılıksız
Karşılığı olmayan; ivazsız
- karşılıksız aşk
Kişinin kendince yarattığı aşk, tek yanlı aşk
- karşılıksız çek
Ödenecek paranın bankadaki hesapta olmadığı çek
- karşılıksızca
Karşılıksız bir biçimde
- karşılıksızlık
Karşılıksız olma durumu
- karşılıkta bulunmak
cevap vermek
- karşın
Bir şeyin gerekenin veya mantığın tersine olarak yapıldığını anlatan bir söz; rağmen, mukabil
- karşısına almak
kendisine karşı düşüncede olmasını sağlamak
- karşısına dikilmek
birinin karşısında durmak
- karşısına geçmek
karşı düşünceye katılmak
- karşıt
Nitelik ve durumları birbirine tam olarak aykırı olan; aksi, ters (I), zıt, kontrast
- karşıt anlamlı
Anlamları birbirinin karşıtı olan (söz); zıt anlamlı: aşağı yukarı, ileri geri, siyah beyaz, dar geniş, büyük küçük vb.
- karşıt anlamlılık
Karşıt anlamlı olma durumu; zıt anlamlılık
- karşıt duygu
Bazı kişilere veya varlıklara karşı duyulan ve belirli bir sebebe dayanmayan hoşnutsuzluk durumu; antipati
- karşıtlama
Karşıtlamak işi
- karşıtlamak
Bir iddiaya zıt olarak başka bir iddia ileri sürmek
- karşıtlaşma
Karşıtlaşmak işi
- karşıtlaşmak
Birbirine karşıt olmak
- karşıtlı
Birbirinin karşıtı olan; tezatlı
- karşıtlık
Karşıt olma durumu; aksilik, zıddiyet, mübayenet, tezat, zıtlık, kontrast
- Karşıyaka
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- kas
Tellerden oluşan ve kasılarak vücut hareketlerini sağlayan organ ve bu organın telsi dokusu; adale
- kas doku
İstem dışı hareketleri yapan iç organlarda ve istemle hareket eden kaslarda bulunan hücreler topluluğu
- kas tutukluğu
İşe alıştırılmamış kasların çalışma durumunda duyulan ağrı ve sızı
- kasa
Para veya değerli eşya saklamaya yarayan çelik dolap
- kasa defteri
İşletmelerde günlük alışveriş hareketlerinin kaydedildiği defter
- kasa fişi
Satın aldığı mal veya hizmet için ödediği para karşılığında müşteriye yazar kasadan çıkarılarak verilen küçük kâğıt belge
- kasa sayımı
Günlük kasa mevcudunun kasanın devredilmesinden önce sayılıp belirlenmesi
- kasaba
İlçeden küçük, köyden büyük, nüfusu iki bin ile yirmi bin arasında olan, belediye ile yönetilen, henüz kırsal özelliklerini yitirmemiş yerleşim merkezi; belde
- kasabacık
Küçük kasaba
- kasabalı
Kasaba halkından olan
- kasabalılık
Kasabalı olma durumu
- kasacı
Kasa yapan veya satan kimse
- kasacılık
Kasacının yaptığı iş
- kasadan geçirmek
ürünün üzerindeki fiyatı kasaya okutmak
- kasadarlık
Kasiyerin yaptığı iş
- kasalama
Kasalamak işi
- kasalamak
Kasalara yerleştirmek
- kasalanma
Kasalanmak işi
- kasalanmak
Kasalara yerleştirilmek
- kasalı
Kasası olan
- kasalık
Kasa yapmaya uygun (tahta vb.)
- kasap
Sığır, koyun gibi eti yenecek hayvanları kesen veya dükkânında perakende olarak satan kimse; etçi
- kasap et derdinde, koyun can derdinde
“kimi insanlar kötü bir duruma düşüp acı içinde kıvranırken kimileri yalnız kendi yararlarını düşünürler” anlamında kullanılan bir söz
- kasap havası
Marmara Bölgesi'nde özellikle Trakya'da düğünlerde oynanan bir tür halk oyunu
- kasap, yağı bol bulunca gerisini yağlar
"elinde kendisine gerekli olandan fazla şey bulunan kimse, bunu gereksiz yere savurup telef eder" anlamında kullanılan bir söz
- kasaplık
Kasap olma durumu; etçilik
- kasaptaki ete soğan doğranmaz
"ele geçeceği, ortaya çıkacağı daha belli olmayan şey için önceden hazırlık yapmak doğru değildir" anlamında kullanılan bir söz
- kasara
Geminin baş ve kıç tarafında, asıl güverteden yüksek olan kısa güverte
- kasatura
Süngü gibi tüfeğin namlusu ucuna takılan veya bel kayışına asılı olarak taşınan bir bıçak türü
- kasavet etmek
çok sıkılmak, içi daralmak
- kasavet çekmek
sıkıntı içinde olmak
- kasavetlenme
Kasavetlenmek işi
- kasavetlenmek
Sıkıntı içine düşmek
- kasavetsiz ağız anahtarsız açılır
"sıkıntısı, kaygısı olmayan kimse, her konuda rahat konuşur" anlamında kullanılan bir söz
- kasayı devretmek
işletmelerde nöbetleşe çalışan kasadarlar kasa mevcudunu birbirine aktarmak
- kaset
İçinde, görüntü ve seslerin kaydedildiği, gerektiğinde yeniden kullanılmasını sağlayan bir manyetik şeridin bulunduğu küçük kutu; kutucuk
- kaset çıkarmak (veya doldurmak)
sanatçı kasete ses kaydetmek
- kaseti çıkmak
bir kişiye, bir gruba veya birkaç besteciye ait müzik parçalarının toplandığı bir kaset satışa çıkmak
- kasetçalar
Kaset çalan araç
- kasetçi
Kaset satan kimse
- kasetçilik
Kasetçinin yaptığı iş
- kaside
On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
- kasideci
Kaside yazan şair
- kasidecilik
Kasidecinin yaptığı iş
- kasidehan
Kaside okumayı meslek edinmiş kimse
- kasis
Kara yolunda oluşmuş çukurlar ve tümsekler
- kasiyer
Ticari kuruluşlarda kasa başında oturarak para alıp kasa fişi veya para üstü veren kimse; kasadar
- kask
Başı darbelerden korumak için sertleştirilmiş sentetik maddelerden yapılmış sağlam başlık
- kaskat
Köşk, saray vb.nin bahçesinde yapılan yapay şelale
- kaskat sistemi
Birden fazla kombinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan tek bir ısıtma sistemi
- kaskatı
Çok sert, çok katı
- kaskatı kesilmek
aşırı coşku, soğuk, korku, üzüntü vb. etkisiyle hareket edemeyecek, bir şey söyleyemeyecek duruma gelmek, donup kalmak
- kaskatı olmak
kıpırdamamak, hareketsiz kalmak
- kaskatılık
Kaskatı olma durumu
- kasket
Genellikle erkeklerin giydiği, önü siperli başlık
- kasketli
Kasketi olan
- kasketsiz
Kasketi olmayan
- kasketçi
Kasket yapan veya satan kimse
- kasketçilik
Kasketçinin yaptığı iş
- kasko
Taşıtların uğrayacakları kazadan doğacak zararların tamamının karşılanması için yapılan sigorta türü
- kaskocu
Kasko işlemlerini yapan kimse veya kuruluş
- kaskoculuk
Kaskocu olma durumu
- kaskolama
Kaskolamak işi
- kaskolamak
Kasko yapmak
- kaskolatma
Kaskolatmak işi
- kaskolatmak
Kasko yaptırmak
- kaskolu
Kaskosu bulunan
- kaskosuz
Kaskosu bulunmayan
- kaslan
Erkek aslanla dişi kaplanın çiftleşmesinden doğan hayvan
- kaslaşma
Kaslaşmak durumu
- kaslaşmak
Kas durumuna gelmek
- kaslı
Kasları sıkı, gelişmiş; adaleli, adali
- kaslılık
Kaslı olma durumu
- kasma
Kasmak işi
- kasmak
Kasları gergin duruma getirmek
- kasnak
Enli çember
- kasnak işlemek
kasnakta nakış işlemek
- kasnaklama
Kasnaklamak işi
- kasnaklamak
Kasnak içine almak; çemberlemek
- kasnakçı
Kasnak, elek, ölçek vb. tahta işleri yapan kimse
- kasnakçılık
Kasnakçının yaptığı iş
- kasnı
Çadıruşağı, şeytantersi ağacı vb. bitkilerden elde edilen bir zamk
- kassıl
Kasla ilgili olan
- kassıl duyumlar
Kasların iradeli kasılmasıyla ortaya çıkan hareketlerin düzenlenmesine yardım eden duyumlar
- kassız
Kasları gelişmemiş olan; adalesiz
- kassızlık
Kassız olma durumu
- kast
Ayrıcalıklar bakımından yukarıdan aşağıya doğru kesin ölçülerle sınırlanmış bulunan, en koyu biçimiyle Hindistan'da görülen toplumsal sınıfların her biri
- Kastamonu
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kastamonulu
Kastamonu ilinden olan kimse
- Kastamonululuk
Kastamonulu olma durumu
- kastanyet
Parmaklara takılarak çalınan bir zil türü
- kastanyola
Bir çarkın dişlerine takılıp geriye doğru dönmesini önleyen dil
- kastanyola yuvası
Bir çarka kastanyola için açılmış dişlerin arası
- kastar
Pamuk ipliğini veya bezini bol ve soğuk su ile yıkayarak ağartma işi
- kastarcı
Kastar işini yapan kimse
- kastarcılık
Kastarcının yaptığı iş
- kastarlama
Kastarlamak işi
- kastarlamak
Kastar işi yapmak
- kastarlanma
Kastarlanmak işi
- kastarlanmak
Kastar işi yapılmak
- kastarlı
Kastarlanmış olan
- kastetme
Kastetmek işi
- kastetmek
Amaçlamak, amaç olarak almak
- kasti
Bilerek, isteyerek yapılan
- kastor
Kunduz kürkü
- kastı olmak
birine kötülük etme, zarar verme isteği beslemek
- kastırma
Kastırmak işi
- kastırmak
Kasma işini yaptırmak
- kasvet
İç sıkıntısı
- kasvet basmak (veya çökmek)
çok sıkılmak, içi daralmak
- kasvet vermek
iç sıkıntısı vermek
- kasvetli
İç sıkıntısı veren
- kasvetlilik
Kasvetli olma durumu
- kasvetsiz
İç sıkmayan
- kasvetsizlik
Kasvetsiz olma durumu
- kasık
Vücudun karın ile uyluk arasındaki bölümü
- kasık bağcı
Kasık bağı yapan veya satan kimse
- kasık bağı
Fıtığı içeride tutmak için kullanılan bağ
- kasık biti
Genellikle üreme organları çevresindeki kıl diplerinde yerleşen bir tür bit; kırkayak (Phthirus pubis)
- kasık fıtığı
Kasık bölgesinde oluşan fıtık; kasık çatlağı, yarımlık
- kasık otu
Karanfilgillerden, saz biçiminde ince sapları olan, güzel çiçekler açan, kasık yaralarına yararlı sayılan bir bitki (Herniaria hirsuta)
- kasılgan
Kasılma özelliği olan, kasılabilen (kas ve organik doku)
- kasılganlık
Kasılgan olma durumu
- kasılma
Kasılmak işi; takallüs
- kasılmak
Kasma işi yapılmak
- kasılış
Kasılmak işi
- kasım
Yılın on birinci ayı; ikinci teşrin, son teşrin, teşrinisani
- kasım kasım
"Büyüklük taslamak, büyüklenmek" anlamlarındaki kasım kasım kasılmak deyiminde geçen bir söz
- kasımdan on gün evvel ek, on gün sonra ekme
"ekim zamanı kasımdan on gün önce biter, kasımdan on gün sonra ekilen tohum verimli olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kasımpatı
Birleşikgillerden, çiçekleri iri, katmerli ve türlü renkte, sonbahardan kışa değin açan bir süs bitkisi; krizantem (Chrysanthemum)
- kasınma
Kasınmak işi
- kasınmak
Kasılıp kalmak
- kasıntı
Giyeceği daraltmak veya kısaltmak için yapılan eğreti dikiş
- kasıntılı
Kasıntısı olan
- kasıntısız
Kasıntısı olmayan
- kasıp kavurmak
baskı yaparak veya kıyıcı davranışlarla bir topluluğu ezmek, zulmetmek
- kasırga
Rüzgâr çizelgesinde hızı 64 veya daha fazla deniz mili olan ve kuvveti 12 ile gösterilen şiddetli, yıkıcı rüzgâr
- kasıt
Öldürmeyi, yaralamayı veya zarar vermeyi isteme, kötü niyet
- kasıtlı
İsteyerek, bilerek yapılan
- kasıtlı faul
Karşılaşmalarda golü veya sayıyı engellemek için rakibe kasten ve şiddetle yapılan kural dışı hareket
- kasıtlıca
Kasıtlı bir biçimde
- kasıtlılık
Kasıtlı olma durumu
- kasıtsız
İsteyerek, bilerek yapılmayan
- kasıtsızca
Kasıtsız bir biçimde
- kasıtsızlık
Kasıtsız olma durumu
- kat
Bir yapıda yer alan daire veya odaların bütünü
- kat görevlisi
Otellerde odaların, katların temizliğinden ve gerekli malzemelerin temininden sorumlu olan kimse; katçı
- kat irtifakı
Bir binanın üstüne kat yapma iznini veren hak
- kat kat
Çok daha fazla; katbekat
- kat yuvarı
Yer atmosferinin 10-60 kilometre yükseklikleri arasında kalan katmanı; stratosfer
- kat çıkmak
yapıya kat eklemek
- katabilme
Katabilmek işi
- katabilmek
Katma ihtimali veya imkânı bulunmak
- katafalk
Önünden geçilerek kendisine saygı gösterilmek istenen ölünün tabutunun konulması için yapılmış yüksek yer
- katafot
Dışarıdan gelen bir ışığın etkisiyle geceleyin ışıklı görünen reflektör
- kataklastik
Kataklaza uğramış
- kataklaz
Kayaçların veya kayaç oluşturan minerallerin basınç etkisiyle biçimlerinin değişmesi
- katakofti
Klasik Türk müziğinde 8/8'lik bir usul
- katakomp
İlk Hristiyanların kayaları oyarak veya yer altını kazarak uzun dehlizler biçiminde yaptıkları, ölülerini gömdükleri veya tapınak olarak kullandıkları mezarlık
- katakulli
Yalan dolan, oyun, tuzak, düzen
- katakulli okumak
yalan söylemek, palavra atmak
- katakulli yapmak
tuzak veya düzen hazırlamak, oyun oynamak
- katakulliye gelmek
tuzağa düşmek
- katakulliye getirmek
tuzağa düşürmek
- Katalanca
İspanya’nın kuzeydoğusundaki Katalonya’da, Akdeniz kıyılarında, özellikle Barselona’da yaşayanlar tarafından kullanılan dil
- katalepsi
İradenin yitimi, dış etkilere karşı duygunluğun ortadan kalkması ve hareket organlarına verilen herhangi bir durumun olduğu gibi sürüp gitmesiyle beliren sendrom
- kataleptik
Katalepsi ile ilgili
- katalitik
Katalizle ilgili, kataliz niteliğinde olan
- katalitik soba
Tüp gaz ile çalışan, ısıtma amacıyla kullanılan bir soba türü; katalitik
- kataliz
Bir maddenin kimyasal bir tepkimede hiçbir değişmeye uğramadan tepkimenin olmasını veya hızının değişmesini sağlayan etkisi
- katalizör
Kimyasal tepkimenin olmasını veya hızının değişmesini kendi molekül yapısını değiştirmeden sağlayan madde
- katalizör olmak
işin etkinleşmesini ve hızlanmasını sağlamak
- katalog
Kütüphanedeki kitapları veya belli bir daldaki gereçleri, nitelikleri bakımından tanıtmak, arandıklarında bulunmalarını sağlamak amacıyla, yer numaraları belirtilerek hazırlanmış kitap, defter veya fişten oluşan bütün; fihrist
- kataloglama
Kataloglamak işi
- kataloglamak
Kütüphanedeki veya belli bir daldaki gereçleri yer numarası, bibliyografik kimlik vb. bakımından tespit etmek
- kataloglatma
Kataloglatmak işi
- kataloglatmak
Katalog durumuna getirtmek
- katalpa
İki çeneklilerden, yaprakları çok iri ve kalp biçiminde, çiçekli bir süs bitkisi (Bignonia catalpa)
- katamaran
Birbirine paralel tutulmuş iki ağaç kütükten yapılan tekne
- katana
Bir cins iri at
- katana gibi
iri yarı olan
- katar
Taşıt dizisi
- katarakt
Göz merceğinin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık; perde, akbasma, aksu
- katarlama
Katarlamak işi
- katarlamak
Katar durumuna getirmek, arka arkaya dizmek
- katarlanma
Katarlanmak işi
- katarlanmak
Katar durumuna gelmek, arka arkaya gelmek
- katastrof
Bir şiir veya tiyatro oyununun sonu
- katavaşya
Göçücü balıkların kışa doğru Karadeniz'den Akdeniz'e geçmesi, anavaşya karşıtı
- katedebilme
Katedebilmek işi
- katedebilmek
Katetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- katediş
Katetmek işi
- kategori
Aralarında herhangi bir bakımdan ilgi veya benzerlik bulunan şeylerin tamamı; grup, ulam
- kategorik
Kesin, açık
- kategorize
"Sınıflamak, ayıklamak" anlamlarındaki kategorize etmek birleşik fiilinde kullanılır
- kateter
Teşhis ve tedavi amacıyla vücut boşluklarına, damarlar içine ilaç veya sıvı vermek veya almak için özel olarak hazırlanmış tüp
- katetme
Katetmek işi
- katetmek
Bir yeri aşarak geçmek
- katgüt
Ameliyatlarda yaraları dikmek için kullanılan, kedi bağırsağından yapılmış iplik
- kati teminat
Kesin olarak verilen güvence
- katil
İnsan öldüren kimse
- katillik
Katil olma durumu
- katkı
Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile katılma; yardım, pay
- katkı maddesi
Petrol ürünlerine katıldığı zaman bunlara istenilen özellikleri sağlayan veya doğal özelliklerini kuvvetlendiren uygun bir madde
- katkı payı
Bir işe, bir ortaklığa girişte ödenen ücret
- katkıcı
Katkıda bulunan
- katkıda bulunmak
bir şeyin oluşmasına, gelişmesine veya gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile yardım etmek
- katkılanma
Katkılanmak işi
- katkılanmak
İçine bir katkı karışmak
- katkılı
İçine yabancı madde katılmış olan, karışık, saf olmayan
- katkılılık
Katkılı olma durumu
- katkısız
Üzerine veya içine hiçbir şey katılmamış; sağ (II)
- katkısızca
Katkısız bir biçimde
- katkısızlık
Katkısız olma durumu
- katlama
Katlamak işi
- katlamak
Kâğıt, kumaş vb. nesneleri üst üste kat oluşturacak biçimde bükmek
- katlanabilme
Katlanabilmek işi
- katlanabilmek
Katlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- katlandırma
Katlandırmak işi
- katlandırmak
Katlanmasını sağlamak
- katlanma
Katlanmak işi; katlantı
- katlanmak
Katlama işi yapılmak
- katlanılma
Katlanılmak işi
- katlanılmak
Katlanma işi yapılmak
- katlanış
Katlanmak işi
- katlatma
Katlatmak işi
- katlatmak
Katlatma işini yaptırmak
- katlayabilme
Katlayabilmek işi
- katlayabilmek
Katlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- katlayış
Katlamak işi
- katledebilme
Katledebilmek işi
- katledebilmek
Katletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- katlediş
Katletmek işi
- katletme
Katletmek işi
- katletmek
İnsan öldürmek
- katlettirme
Katlettirmek işi
- katlettirmek
Katletme işini yaptırmak
- katlı
Katlanmış, bükülmüş
- katlı kur
Az gelişmiş ülke ekonomilerine özgü birden çok döviz kuru uygulama yöntemi
- katma
Katmak işi
- katma bütçe
Özel gelirleri olan ve genel bütçe dışında kalan bütçe; mülhak bütçe
- katma değer vergisi
Satın alınan mal ve yiyecekten alınan peşin vergi
- katmak
Bir şeyin içine, üstüne veya yanına, niteliğini değiştirmek veya niceliğini artırmak için başka bir şey eklemek; vermek, zammetmek
- katmalı
Cismin üç ana renkteki görüntüsünün tek bir film üzerinde yer aldığı, bir renkli film işlemi
- katman
Altında veya üstünde olan kayaçlardan gözle veya fiziksel olarak az çok ayrılabilen, kalınlığı 1 santimetreden az olmayan tortul kayaç birimi; tabaka
- katman bulut
Gri renkli, çok yükseklere çıkan bulut tabakası; stratus
- katmanlaşma
Katmanlaşmak işi
- katmanlaşmak
Ayrı ayrı tabakalar veya sınıflar oluşturmak
- katmanlı
Katmanları olan, katmanlardan oluşan; tabakalı
- katmansız
Katmanları olmayan, katmanlardan oluşmayan; tabakasız
- katmer
Bir şeyi oluşturan katlardan her biri
- katmer kaldırmak
karışıklık çıkarmak
- katmer katmer
Kat kat, üst üste
- katmerci
Katmer yapıp satan kimse
- katmercilik
Katmercinin yaptığı iş
- katmerlenme
Katmerlenmek durumu
- katmerlenmek
Katmerli duruma gelmek
- katmerleşme
Katmerleşmek işi
- katmerleşmek
Katmerli duruma gelmek
- katmerleştirme
Katmerleştirmek işi
- katmerleştirmek
Katmerleşme işini yaptırmak
- katmerli
Katmeri olan, kat kat olan
- katmerli badem
Çiçekleri güzel bir tür süs çalısı
- katmerli birleşik çekim
Fiilin hikâye ve rivayet birleşik çekimlerine -sa şart eki getirilerek oluşturulan kip
- katmerli iyelik
Üst üste kullanılmış iki iyelik eki
- katmerli katmerli
Üst üste ve ara vermeden, aşırı bir biçimde
- katmerli yalan
Üst üste söylenmiş yalanlar
- katmersiz
Katmeri olmayan
- Katolik
Katolikliğe mensup olan kimse
- Katoliklik
Katolik olma durumu
- katolunma
Katolunmak durumu
- katrak
Marangozlukta tomrukları biçmeye yarayan ve birden çok testeresi olan biçme makinesi
- katran
Organik maddelerden kuru damıtma yoluyla elde edilen, sıvı yağ kıvamında, kara renkte, ağır, is kokulu, suda erimeyen bir madde
- katran ağacı
Toroslarda yetişen bir tür sedir (Cedrus libani)
- katran gibi
karaya yakın koyu renkte
- katran ruhu
Kayın katranının damıtılmasıyla elde edilen ve hekimlikte kullanılan renksiz, keskin kokulu ve yakıcı bir sıvı
- katran suyu
Hekimlikte kullanılan katranlı su
- katran taşı
Birleşimindeki su miktarı çok olan bir tür yanardağ camı
- katran yağı
Katrandan elde edilen ve hekimlikte ilaç olarak kullanılan sıvı
- katran çamı
Gemilerde kullanılan katranın çıkarıldığı bir tür çam (Pinus rigida)
- katrancı
Katran satan kimse
- katrancılık
Katrancının yaptığı iş
- katrandan olmaz şeker, olsa da cinsine çeker
"kötü asıllı şey ve kişi iyiye dönmez" anlamında kullanılan bir söz
- katranköpüğü
Çayır mantarlarından, şapkasının alt yüzü dilim dilim ve bir halka ile çevrili bulunan bir cins mantar (Polyporus igniarius)
- katranlama
Katranlamak işi
- katranlamak
Bir yere, bir şeye katran sürerek katranla kaplamak
- katranlanma
Katranlanmak işi
- katranlanmak
Katranlama işi yapılmak
- katranlatma
Katranlatmak işi
- katranlatmak
Katranlama işini yaptırmak
- katranlı
Üzerine katran sürülmüş olan
- katransız
Katranı olmayan
- katranı kaynatsan olur mu şeker?
"kişi, kendi özünü veya asıl özelliklerini değiştirmiş gibi görünse de asla değişmez" anlamında kullanılan bir söz
- katrat
Basımevlerinde, eski sistem dizgi işlerinde harfler arasına konulan, belli incelikteki metal parça
- katresi kalmadı (veya yok)
hiç kalmadı, hiç yok
- katrilyon
Trilyonun bin katı olan sayı, trilyon kere bin, (1024)
- katsayı
Bir niceliğin kaç katı alındığını gösteren sayı; emsal
- katyon
Bir çözeltinin elektrolizi sırasında katotta toplanan iyon; artın
- katı
Hoşgörüsüz, acımasız, merhametsiz, zalim olan
- katı atık
Üretimden tüketime kadar olan tüm aşamalarda ortaya çıkan ve kullanıcının artık işine yaramayan katı maddelerin tamamı
- katı kalpli olmak
olan bitenden etkilenmemek, duygusuzlaşmak
- katı söz
Sert ve kırıcı söz
- katı yağ
Don yağı, parafin gibi normal sıcaklıktayken katı durumda bulunan yağ
- katık
Ekmekle karın doyurmak gerektiğinde, ekmeğe katılan peynir, zeytin, helva vb. yiyecek
- katık etmek
ekmeğin çok, yemeğin az olduğu durumlarda yemeği ölçülü yemek
- katıklama
Katıklamak işi
- katıklamak
Katık etmek
- katıklı
İçinde katık bulunan
- katıklı aş
Bulgur veya yarmadan yapılan yoğurtlu çorba
- katıksız
Katığı olmayan; yavan
- katıksız hapis
Suçlu eri yalnızca ekmek ve su vererek hapsetme
- katıksızca
Katıksız bir biçimde
- katıksızlık
Katıksız olma durumu
- katıkçı
Süt ürünleri satan kimse
- katıkçılık
Katıkçının yaptığı iş
- katıla katıla ağlamak
aşırı derecede ağlamak
- katıla katıla gülmek
aşırı derecede gülmek
- katılabilme
Katılabilmek işi
- katılabilmek
Katılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- katılaşma
Katılaşmak işi
- katılaşmak
Katı duruma gelmek
- katılaştırma
Katılaştırmak işi
- katılaştırmak
Katı duruma getirmek
- katılgan
Karışan
- katılgan doku
Hücreleri şekilsiz bir ara madde içinde bulunan, organların asıl dokularının aralarını dolduran doku
- katılma
Katılmak işi; katışma, iltihak, inzimam
- katılma belgesi
Kişinin kurucu ve saklayıcı kuruma karşı sahip olduğu hakları taşıyan ve fona ne kadar pay ile katıldığını gösteren kıymetli evrak
- katılmak
Katma işi yapılmak
- katıltma
Katıltmak işi
- katıltmak
Katılacak kadar güldürmek veya ağlatmak
- katılık
Katı (I) olma durumu
- katılım
Katılmak işi; iştirak
- katılım belgesi
Kongre, bilgi şöleni vb. çalışmalara katılanlara, katıldıklarına ilişkin olarak düzenleyenler tarafından verilen belge
- katılımcı
Herhangi bir etkinliğe katılan kimse, şirket vb.; iştirakçi
- katılımcı demokrasi
Toplumun kişileri ve kurumlarıyla geniş katılımının sağlandığı demokratik yapılanma
- katılımcılık
Katılımcı olma durumu
- katılıverme
Katılıvermek işi
- katılıvermek
Ansızın veya kısa sürede katılmak
- katılış
Katılmak işi
- katım
Katma işi
- katımlık
Bir kezde katılacak miktarda olan
- katıntı
Birbirine katılmış karışık şeylerin her biri
- katır
Atgillerden, kısrak ile erkek eşeğin çiftleşmesinden doğan, gennelikle kısır olan melez hayvan
- katır boncuğu
Çoğu binek hayvanlarının boynuna süs olarak takılan, mavi camdan iri boncuk
- katır gibi
inatçı (kimse)
- katır inadı
Fazla inatçı olma durumu
- katır kutur
Sert duruma gelmiş, sertleşmiş; katur kutur
- katır kuyruğu gibi kalmak
bir işte ilerlemeden kalmak
- katır tepmişe dönmek
çok hırpalanmak, perişan duruma düşmek, felaketin nereden geldiğini anlayamamak
- katır yılanı
Bir tür engerek
- katırcı
Katırlarını kira ile işleten veya katırlarla eşya taşıyan kimse
- katırcılık
Katırcının yaptığı iş
- katırkuyruğu
Baklagillerden, çiçekleri sarı ve şemsiye durumunda olan acı bir bitki (Equisetum pasturel)
- katırlaşma
Katırlaşmak durumu
- katırlaşmak
Huysuzluk etmek, inatlaşmak
- katırlık
İnatçı, huysuz olma durumu
- katırtırnağı
Baklagillerden, dalları çok ince, çiçekleri sarı, bazı türleri hekimlikte idrar söktürücü olarak kullanılan bir bitki (Spartium junceum)
- katıverme
Katıvermek işi
- katıvermek
Çabucak katmak
- katışmaç
Benzer olmayan maddelerden oluşmuş bütün; agrega
- katıştırma
Katıştırmak işi
- katıştırmak
Bir şeyin içine başka bir şey katarak karıştırmak
- katıştırılma
Katıştırılmak işi
- katıştırılmak
Katıştırma işi yaptırılmak
- katışık
İçine başka şeyler karışmış olan; mahlut
- katışıklı
İçine başka şeyler karışmış olan
- katışıklık
Katışık olma durumu
- katışıklılık
Katışıklı olma durumu
- katışıksızlık
Katışıksız olma durumu
- kauçuk
Gövdesi odunsu, öz suyu yapışkan, süt kıvamında, yaprakları oval biçimli, parlak ve kalın, sıcak ülke bitkisi; kauçuk ağacı, lastik ağacı (Ficus elastica)
- kauçuk toplamak
otomobil yarışlarında pistteki lastik parçalarını yavaş gidip lastik üzerine yapışmasını sağlayarak toplamak
- kauçuklu
Kauçukla kaplanmış veya birleşiminde kauçuk olan
- kav
Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde
- kav gibi
kolaylıkla tutuşacak durumda olan
- kav mantarı
Geniş yapraklı ağaç gövdelerinde yetişip birkaç yıl yaşayabilen, belirgin bir sapı bulunmayan, odunsu dokulu şapkası kav olarak veya çanta, ayakkabı vb. yapımında kullanılan, bazitli bir tür mantar (Fomes fomentarius).
- kavaf
Ucuz, özenmeden ve bayağı cins ayakkabı, kemer, cüzdan yapan veya satan esnaf
- kavaf işi
Özensiz ve gelişigüzel yapılan
- kavafiye
Ucuz, özenmeden yapılmış ayakkabı, kemer, cüzdan vb. ürünler
- kavaflık
Kavaf olma durumu
- kavait
Kurallar
- Kavak
Samsun iline bağlı ilçelerden biri
- kavak
Söğütgillerden, sulak bölgelerde yetişen, boyu bazı türlerinde 30-40 metreye değin çıkan, kerestesinden yararlanılan uzun boylu bir ağaç (Populus)
- kavak inciri
Açık mor renkli bir tür incir
- kavak, yaprağını tepeden dökerse kış çok olur
"kavak ağacının yaprakları tepeden dökülmeye başlar, aşağıdakiler daha sonra dökülürse o yıl kış çetin olur" anlamında kullanılan bir söz
- Kavaklıdere
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- kavaklık
Kavakları çok olan veya kavak ağacı yetiştirilen yer
- kavakçı
Kavak yetiştiren kimse
- kavakçılık
Kavakçının yaptığı iş
- kaval
Genellikle kamıştan yapılan, daha çok çobanların çaldığı, yumuşak sesli, üflemeli bir çalgı
- kaval kemiği
Baldırda olan iki kemikten kalını; bacakkalemi
- kaval tüfek
Namlusu yivsiz tüfek
- kavala
Genellikle Arapların kullandığı, kamıştan yapılan üflemeli bir tür çalgı
- kavalcı
Kaval yapan, satan veya çalan kimse
- kavalcılık
Kavalcının yaptığı iş
- kavalye
Kadına, dansta eş olan veya bir yerde, toplantıda arkadaşlık eden erkek
- kavalyelik
Kadına dansta veya bir toplantıda eşlik etme
- kavalyelik etmek
kadına dansta veya bir toplantıda eşlik etmek
- kavanoz
Plastik, cam vb. maddelerden yapılmış ağzı geniş, çeşitli boylarda kap
- kavanoz dipli dünya
üzülmemeyi, biraz boş vermeyi, rahat bir biçimde yaşamayı anlatan söz
- kavanço
Yelkeni bir bordadan öbür bordaya geçirme
- kavara
Balı alınmış petek
- kavara çekmek
yellenmek
- kavas
Elçilik veya konsolosluklarda görev yapan hizmetli
- kavaslık
Kavas olma durumu
- kavata
Oyma ağaç kap
- kavela
Halatların dikişlerinde kullanılan demir veya ağaç kama
- kavga
Düşmanca davranış ve sözlerle ortaya çıkan çekişme veya dövüş; çıngar
- kavga adamı
Düşünce ve inançlarını son kerteye kadar hararetle savunan kimse
- kavga bizim yorganın başına imiş
başkaları yüzünden zarar gören kimsenin söylediği söz
- kavga etmek
birbiriyle atışmak, dövüşmek
- kavga kaşağısı
Ara bozup kavga çıkartan, kavga arayan kimse
- kavga kopmak (veya patlamak)
dövüş başlamak
- kavga çıkarmak
kavgaya neden olmak
- kavga çıkmak
dövüş meydana gelmek
- kavgacı
Kavga etmeyi seven, kavga çıkaran kimse; dalaşkan
- kavgacılık
Kavgacı olma durumu
- kavgada kılıç ödünç verilmez
"kişi, savunma silahını başkasına verip kendisini savunamayacak ve yenilgiye uğrayacak duruma düşmemelidir" anlamında kullanılan bir söz
- kavgada yumruk sayılmaz
"kavga sırasında hem dayak yenir hem de atılır" anlamında kullanılan bir söz
- kavgalaşma
Kavgalaşmak işi
- kavgalaşmak
İki veya daha çok kimse birbiriyle kavga etmek
- kavgalı
Kavgayla yapılan veya içine kavga karışan; nizalı
- kavgalılık
Kavgalı olma durumu
- kavgasız
Kavgası olmayan; nizasız
- kavgasız gürültüsüz
Kavga etmeden, kavga gürültü çıkarmadan
- kavgasız gürültüsüz yaşamak
iyi geçinmek
- kavgasızca
Kavgasız bir biçimde
- kavgasızlık
Kavgasız olma durumu
- kavgaya girişmek (veya tutuşmak)
kavgaya başlamak
- kavi
Dayanıklı, güçlü, zorlu olan
- kavil kesmek
sözleşmek
- kavilya
Yelkenin kasa ve halat dikişlerinde, kollar arasını açmak için kullanılan, sivri ağaç veya demirden yapılmış sert parça
- kavim
Aralarında töre, dil ve kültür ortaklığı bulunan, boy ve soy bakımından da birbirine bağlı insan topluluğu; budun
- kavim kardaş
Bütün akrabalar, tanıdıklar
- kavimleşme
Kavimleşmek durumu
- kavimleşmek
Kavim durumuna gelmek
- kavis
Bir eğrinin sınırlı bir kısmı; eğmeç
- kavis çizmek
yay biçiminde yol izlemek
- kavislenme
Kavislenmek işi
- kavislenmek
Kavisli duruma gelmek
- kavisli
Kavisi olan; mukavves
- kavissiz
Kavisi olmayan
- kavkılı
Kavkısı olan (hayvan)
- kavkısız
Kavkısı olmayan (hayvan)
- kavlak
Kabuğu dökülmüş
- kavlama
Kavlamak işi
- kavlamak
Kabarıp dökülmek veya soyulmak
- kavlanma
Kavlanmak işi
- kavlanmak
Kavlama işine uğramak
- kavlatma
Kavlatmak işi
- kavlatmak
Kavlamasına yol açmak
- kavlağan
Çınar ağacı
- kavlaşma
Kavlaşmak işi
- kavlaşmak
Kav durumuna gelmek
- kavlince
Kavline göre, sözüne bakarak
- kavlükarar
Söz, sözleşme
- kavlükarar etmek
karar vermek
- kavlık
İçine genellikle kav konulan torba veya kap
- kavmiyet
Bir kavmin kendine özgü özellikleri
- kavmiyetçi
Kavmiyetten yana olan kimse
- kavmiyetçilik
Kavmiyetçi olma durumu
- kavrak
Ateş yakmak için kullanılan kuru yaprak, ince dal
- kavram
Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı; mefhum, fehva, konsept, nosyon
- kavram karmaşası
Anlaşılmazlık, anlam yetersizliği
- kavram yazı
Sözleri veya düşünceleri sesleri gösteren harflerle değil çeşitli işaret veya simgelerle ifade eden yazı; ideogram
- kavrama
Kavramak işi
- kavrama noktası
Arabanın harekete geçtiği an ve durum
- kavramak
Elle sıkıca tutmak
- kavramcı
Kavramcılık yanlısı olan; konseptüalist
- kavramcılık
Kavramın, onu bildiren sözden farklı bir varlık olduğunu ve gerçeğin zihinde bulunmadığını ileri süren öğreti; konseptüalizm
- kavramlaşma
Kavram durumuna gelme
- kavramlaşmak
Kavram durumuna gelmek
- kavramlaştırma
Kavramlaştırmak işi
- kavramlaştırmak
Kavram durumuna getirmek
- kavramsal
Kavramla ilgili, kavram niteliğinde olan
- kavramsallık
Kavramsal olma durumu
- kavranma
Kavranmak işi; kavranılma
- kavranmak
Kavrama işi yapılmak; kavranılmak
- kavranılmazlık
Kavranılmaz olma durumu
- kavranış
Kavranmak işi
- kavratabilme
Kavratabilmek işi
- kavratabilmek
Kavratma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kavratma
Kavratmak işi
- kavratmak
Kavramasını sağlamak
- kavrayabilme
Kavrayabilmek işi
- kavrayabilmek
Kavrama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kavrayıverme
Kavrayıvermek işi
- kavrayıvermek
Çabucak kavramak
- kavrayış
Kavramak işi
- kavrayışlı
Kolayca anlama, algılama yetisi olan
- kavrayışlılık
Kavrayışlı olma durumu
- kavrayışsız
Kavrayışı olmayan
- kavrayışsızca
Kavrayış olmaksızın
- kavrayışsızlık
Kavrayışsız olma durumu
- kavraç
Ağır taşları tutup kaldırmaya yarayan, iki tutaklı demir araç
- kavruk
Kavrulmuş olan
- kavrukluk
Kavruk olma durumu
- kavrulabilme
Kavrulabilmek durumu
- kavrulabilmek
Kavrulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kavrulma
Kavrulmak işi
- kavrulmak
Kavurma işi yapılmak
- kavrulmuşluk
Kavrulmuş olma durumu
- kavruluş
Kavrulmak işi
- kavuk
Pamuktan yapılmış, üzerine sarık sarılan erkek başlığı
- kavuk sallamak
bir kimseye yaranmak için onun söz veya davranışlarını uygun bulmak, onaylamak
- Kavuklu
Orta oyununda hikâyeyi anlatıp asıl görevi üstlenen, espri ve komiklik yapan kişi
- kavuklu
Kavuk giymiş
- kavukluk
Kavuk koymaya yarayan küçük raf
- kavuksuz
Kavuk giymemiş
- kavukçu
Kavuk yapan veya satan kimse
- kavukçuluk
Kavukçunun yaptığı iş
- kavun
Kabakgillerden, sürüngen gövdeli, iri meyveli bir bitki (Cucum)
- kavun kökeninde büyür
"çocuk ana baba ocağında, herhangi bir kişi doğup büyüdüğü çevrede yetişir, gelişir" anlamında kullanılan bir söz
- kavuncu
Kavun satan kimse
- kavunculuk
Kavuncunun yaptığı iş
- kavuniçi
Pembeye çalan sarı renk
- kavunsu
Kavunu andıran, kavuna benzeyen, kavun gibi; kavunumsu
- kavurga
Buğday, mısır vb. tahılların kuru yemiş gibi yenilmek için ateşte kavrulmuşu
- kavurga yer, kavurma yemiş gibi bıyığını siler
yaptığı bir işi olduğundan daha çok, daha büyük veya daha farklı göstermek, abartmak
- kavurma
Kavurmak işi
- kavurmacı
Kavurma yapan veya satan kimse
- kavurmacılık
Kavurmacının yaptığı iş
- kavurmak
Bir şeyi bir kabın içinde kendisinden başka bir malzeme koymadan karıştıra karıştıra pişirmek
- kavurmalı
İçinde kavurma bulunan
- kavurmalık
Kavurma yapmaya elverişli (yiyecek)
- kavurmaç
Kavrulmuş buğday
- kavurtma
Kavurtmak işi
- kavurtmak
Kavurma işini yaptırmak
- kavuruş
Kavurmak işi
- kavut
Kavrulmuş ve dövülmüş tahıl ununa pekmez, şeker veya tatlı yemiş katılarak yapılan yiyecek
- kavuz
Buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk
- kavuzlular
Bir çeneklilerden, çiçeklerinde renkli taç yaprağı yerine kavuz denilen yeşil renkte yaprakçıklar bulunan bitki takımı
- kavuşabilme
Kavuşabilmek işi
- kavuşabilmek
Kavuşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kavuşma
Kavuşmak işi; muvasala, telaki, vasl, visal
- kavuşmak
Ayrı kalınan, sevilen bir kimseyle bir araya gelmek, onu yeniden görmek; ermek
- kavuşturabilme
Kavuşturabilmek işi
- kavuşturabilmek
Kavuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kavuşturma
Kavuşturmak işi
- kavuşturmak
Kavuşmasını veya kavuşmalarını sağlamak
- kavuşulma
Kavuşulmak işi
- kavuşulmak
Bir araya gelinmek
- kavuşum
Yer yuvarlağı bir uçta kalmak üzere, yerin, Güneş'in ve herhangi bir gezegenin bir doğru üzerine gelmeleri; içtima
- kavuşum dönemi
Bir gezegenin iki kavuşumu arasında geçen zaman aralığı
- kavuşur su yosunları
Üremeleri kavuşma yoluyla olan su yosunları
- kavuşuverme
Kavuşuvermek işi
- kavuşuvermek
Ansızın veya çabucak kavuşmak
- kavzama
Kavzamak işi
- kavzamak
Sıkı tutmak
- kavşak
Yol vb. uzayıp giden şeylerin kesiştikleri veya birleştikleri yer
- kavşak adası
Kavşak içindeki hareketleri düzenleyen, üçgen, daire, dörtgen, damla vb. şekillerde olabilen ve dış kenarları bordür taşı ile sınırlandırılmış yapı
- kaya
Büyük ve sert taş kütlesi
- kaya balığı
Kaya balığıgillerden, kayalık yerlerde yaşayan, çoğu koyu renkli küçük balık; dişli, tokmakbaş (Gobius gobius)
- kaya balığıgiller
Kemikli balıklardan, küçük boyda, iri başlı, yüzgeçleri karın üzerinde tekerlek biçiminde olan bir familya
- kaya gibi
çok sağlam
- kaya güvercini
Güvercingillerden, kaya kovuklarında yuvalanan, ince gagalı, çeşitli renklerde, özellikle şehir meydanlarında ve avlularda büyük gruplar hâlinde yaşayan, yaygın bir güvercin türü (Columba livia)
- kaya horozu
Güney Amerika'da yaşayan, erkekleri portakal renginde, başında tepeliği olan kuş (Rupicola)
- kaya sansarı
Boynunda çoklukla beyaz benek bulunan, vücudu gri veya kahverengi olan, kayalık ve taşlık yerlerde, orman kenarlarında, yerleşim alanlarının yakınlarında yaşayan bir tür sansar (Martes foina)
- kaya sarımsağı
Genç yaprakları sarımsak yerine kullanılan bir tür yaban sarımsağı (Allium ampeloprasum)
- kaya suyu
Kayadan sızan su
- kaya tuzu
Doğada billur durumunda bulunan ve yer altından çıkarılan bir tuz türü
- kaya uçmazsa dere dolmaz
"büyük gereksinimlerde çok fedakârlık yapmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- kaya örümceği
Taşlar arasında yaşayan bir tür örümcek
- kayabaşı
Bir Anadolu ezgisi ve bu ezgiyle söylenen koşma
- kayabilme
Kayabilmek işi
- kayabilmek
Kayma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kayak
Kar, su veya çim üzerinde kaymak için ayağa takılan araç; ski
- kayakevi
Kayak yapılan yerlerde kurulmuş tesis
- kayakçı
Kayak yapan sporcu
- kayakçılık
Kayakçının yaptığı iş
- kayalaşma
Kayalaşmak durumu
- kayalaşmak
Kaya durumuna gelmek
- kayalık
Kayası çok olan yer
- kayan
Kayarak yer değiştiren
- Kayapınar
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- kayar
Hayvanların eskiyen nallarının çivilerini değiştirme işlemi
- kayarlama
Kayarlamak işi
- kayarlamak
Hayvanın eskiyen nallarını onarmak, eskiyen nalın çivilerini yenilemek
- kayarto
Ahlaksız kimse
- kayaç
Yer kabuğunun yapı gereci olan bir veya birkaç mineralden oluşan kütle; kaya, külte, sahre, porfir
- kayağan
Üzerinde kolaylıkla kayılan; kaypak
- kayağan taş
Killerin başkalaşımı ile oluşmuş, yaprak biçiminde ayrılabilen, mavimsi bir taş; kayrak, arduvaz
- kayağanlık
Kayağan olma durumu
- kaybedebilme
Kaybedebilmek işi
- kaybedebilmek
Kaybetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaybediliş
Kaybedilmek işi
- kaybedilme
Kaybedilmek işi
- kaybedilmek
Kaybetme işi yapılmak
- kaybediverme
Kaybedivermek işi
- kaybedivermek
Çabucak veya ansızın kaybetmek
- kaybediş
Kaybetme işi
- kaybetme
Kaybetmek işi; yitirme
- kaybetmek
Bir işte, bir uğraşta başarısızlığa uğramak; yenilmek (II)
- kaybetmişlik
Kaybetmiş olma durumu
- kaybettirme
Kaybettirmek işi
- kaybettirmek
Kaybetme işini yaptırmak
- kaybolabilme
Kaybolabilmek işi
- kaybolabilmek
Kaybolma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaybolma
Kaybolmak işi
- kaybolmak
Görünür olmaktan çıkmak, görünmez olmak
- kayboluverme
Kayboluvermek işi
- kayboluvermek
Çabucak kaybolmak
- kayboluş
Kaybolmak işi
- kayda değer
Önemli, dikkati çeken
- kayda değerlik
Kayda değer olma durumu
- kayda geçirmek
ilişkili bulunduğu deftere yazmak
- kaydedebilme
Kaydedebilmek işi
- kaydedebilmek
Kaydetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaydedilebilme
Kaydedilebilmek işi
- kaydedilebilmek
Kaydedilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaydedilme
Kaydedilmek işi
- kaydedilmek
Kaydetme işi yapılmak; yazılmak
- kaydediş
Kaydetme işi
- kaydetme
Kaydetmek işi; derç
- kaydetmek
Bazı önemli noktaları belirleyip yazmak
- kaydettirebilme
Kaydettirebilmek işi
- kaydettirebilmek
Kaydettirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaydettirme
Kaydettirmek işi
- kaydettirmek
Kaydetme işini yaptırmak; yazdırmak
- kaydiye
Kayıt için alınan para
- kaydı kuydu olmamak
kayıtlı olmamak
- kaydıhayat
“Yaşadığı sürece, yaşadıkça” anlamındaki kaydıhayat şartıyla ve kaydıhayat ile söyleyişlerinde geçen bir söz
- kaydıihtiyat
Temkinli davranma, ihtiyatlı olma şartı
- kaydını düşmek
yazılı olduğu evraktan çıkarmak
- kaydını silmek
kayıttan düşmek
- kaydırabilme
Kaydırabilmek işi
- kaydırabilmek
Kaydırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaydırak
Çocukların yassı bir taşı ayakla kaydırarak oynadıkları oyun
- kaydırma
Kaydırmak işi
- kaydırmak
Kaymasını sağlamak, kaymasına yol açmak
- kaydırtma
Kaydırtmak işi
- kaydırtmak
Kaymasını sağlatmak, kaymasına sebep olmak
- kaydırık
“Uydurulmuş, uydurma” anlamındaki uyduruk kaydırık ikilemesinde geçen bir söz
- kaydırılma
Kaydırılmak işi
- kaydırılmak
Kayması sağlanmak, kaymasına yol açılmak
- kaydırış
Kaydırmak işi
- kaygan
Islak veya düz olduğundan kaydırıcı özelliği bulunan veya üzerinde kayılan; zıypak
- kaygana
Yoğurt, yumurta ve sıvı yağ çırpıldıktan sonra üzerine un eklenerek hazırlanan koyu kıvamdaki hamurun tavaya kaşık kaşık dökülmesiyle yapılan bir tür hamur işi; kaşık dökmesi
- kayganalık
Kaygana için gereken (malzeme)
- kayganlık
Kaygan olma durumu
- kaygı
Üzücü veya kötü bir şey olacak korkusundan doğan tedirgin edici duygu; düşünce, tasa, küşüm, endişe, gam (I)
- kaygı bozukluğu
Kişilerde, yoğun ve devam edici bir endişe hâli sonucunda kaygı ve panik durumunun oluşmasıyla günlük hayatın normal biçimde devam ettirilmesini sekteye uğratan bir tür hastalık; anksiyete
- kaygı duymak
kaygılanmak
- kaygı vermek
kaygılandırmak
- kaygı çekmek
kaygılanmak
- kaygılanabilme
Kaygılanabilmek durumu; tasalanabilme, endişelenebilme
- kaygılanabilmek
Kaygılanma ihtimali bulunmak; tasalanabilmek, endişelenebilmek
- kaygılandırma
Kaygılandırmak işi; tasalandırma, endişelendirme, gamlandırma
- kaygılandırmak
Kaygılanmasına sebep olmak; tasalandırmak, endişelendirmek, gamlandırmak
- kaygılanma
Kaygılanmak durumu; tasalanma, küşümlenme, endişelenme, gamlanma
- kaygılanmak
Üzücü veya kötü bir şey olacak korkusu içinde olmak; tasalanmak, küşümlenmek, endişelenmek, gamlanmak
- kaygılanış
Kaygılanmak durumu; tasalanış
- kaygılı
Kaygısı olan; tasalı, endişeli, gamlı, mağmum
- kaygılıca
Kaygılı bir biçimde; endişelice, gamlıca
- kaygılılık
Kaygılı olma durumu; endişelilik, gamlılık
- kaygın
Gebe deve
- kaygısız
Kaygısı olmayan, kaygılanmayan; tasasız, endişesiz, gamsız
- kaygısız olmak
kaygısı bulunmamak
- kaygısızca
Etrafında olan hiçbir şeyi umursamayan
- kaygısızlık
Kaygısız olma durumu; tasasızlık, endişesizlik, gamsızlık
- kaykay
Türlü maddelerden yapılmış, altında tekerlekler bulunan, kaymaya yarayan alet
- kaykaç
Özel olarak yapılmış ayakkabıların altına yerleştirilmiş krampona benzeyen bir dizi tekerlekle kayılarak yapılan bir spor dalı
- kaykılma
Kaykılmak işi
- kaykılmak
Arkaya doğru eğilerek, yaslanarak oturmak
- kaykıltma
Kaykıltmak işi
- kaykıltmak
Kaykılmasını sağlamak, kaykılmasına sebep olmak
- kayma
Kaymak (II) işi
- kaymaca
Kayılarak oynanan bir çocuk oyunu
- kaymak
Sütün veya yoğurdun yüzünde zar durumunda ince bir tabaka biçiminde toplanan, açık sarı renkli, koyu yağlı katman; krema
- kaymak bağlamak (veya tutmak)
sütün veya bir sıvının üzerinde kaymak oluşmak; kaymaklanmak
- kaymak gibi
bembeyaz ve pürüzsüz
- kaymak tabakası
Bir toplumun seçkin ve zengin kesimi; kaymak takımı
- kaymak taşı
Parlatılmaya elverişli, yumuşak, beyaz, yarı saydam bir mermer türü; su mermeri, albatr
- kaymakaltı
Yağı alınmış süt
- kaymakam
Bir ilçede devleti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi; ilçebay, yarbay
- kaymakamlık
Kaymakam olma durumu
- kaymaklanma
Kaymaklanmak işi
- kaymaklanmak
Kaymak bağlamak, kaymak tutmak
- kaymaklı
Kaymağı olan
- kaymaklı dondurma
Sütten yapılmış dondurma
- kaymakçı
Kaymak yapan veya satan kimse
- kaymakçılık
Kaymakçının yaptığı iş
- kaymağı seven mandayı yanında taşır
"sevdiği şeyden yoksun kalmak istemeyen kişi, onu sağlayacak araçları eli altında bulundurmalı ve bunun için gereken sıkıntılara katlanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kaymağını almak (veya yemek)
bir şeyin en büyük payını, kârını ele geçirmek
- kaymelik
Herhangi bir kayme değerinde olan
- kaynak
Bir suyun çıktığı yer; eşme, göz, kaynarca, pınar, memba
- kaynak kişi
Sağlam, güvenilir, doğru bilgiler edinilen kimse
- kaynak korozyonu
Kaynak yapılan bölgelerde yüksek sıcaklıktan etkilenen metalin veya kaynağın dolgu maddesinin pası
- kaynak makinesi
Kaynak yapımında kullanılan makine
- kaynak suyu
Kaynağın veya gözenin başında alınan su
- kaynak yapmak
iki metal veya yapay parçayı ısı yoluyla birleştirmek
- kaynakhane
Kaynak işleri yapılan yer
- kaynaklanma
Kaynaklanmak işi
- kaynaklanmak
Bir yerden veya bir şeyden beslenmek
- kaynaklı
Belli bir kaynaktan gelen
- kaynakça
Belli bir konu, yer ve dönemle ilgili yayınları kapsayan veya en iyilerini seçen eser; bibliyografya, bibliyografi
- kaynakçacı
Kaynakça hazırlayan kimse
- kaynakçı
Kaynak yapan kimse
- kaynakçılık
Kaynakçının yaptığı iş
- kaynama
Kaynamak işi; galeyan
- kaynama noktası
Bir sıvının üzerindeki basınçla o sıcaklıktaki doygun buhar basıncının denk olduğu sıcaklık
- kaynamak
Bir sıvı, sıcaklığı belli bir dereceyi bulduğunda buhar durumuna geçerek fokurdamak
- kaynana
Karı kocaya göre birbirlerinin annesi; kayınvalide, hanımanne
- kaynana ağzı
İleri geri veya yersiz konuşma, gereksiz dedikodu yapma
- kaynana pamuk ipliği olup raftan düşse gelinin başını yarar
"kaynana ne kadar yumuşak huylu, ne kadar iyi davranışlı olursa olsun, her hâli gelini rahatsız eder" anlamında kullanılan bir söz
- kaynana zırıltısı
Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı; cır cır
- kaynanadili
Bir iğne oyası motifi
- kaynanalık
Kaynana olma durumu; kayınvalidelik
- kaynanalık etmek
kaynana, gelinine veya damadına kötü davranmak
- kaynanalık taslamak
kaynana gibi davranmak
- kaynar
Kaynamakta olan
- Kaynarca
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- kaynarca
Sıcak su kaynağı; kaynar
- kaynata
Karı kocaya göre birbirlerinin babası; kayınbaba, kayınpeder, babalık
- kaynatabilme
Kaynatabilmek işi
- kaynatabilmek
Kaynatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaynatalık
Kaynata olma durumu; kayınbabalık, kayınpederlik
- kaynatma
Kaynatmak işi
- kaynatmak
Kaynamasını sağlamak
- kaynatılma
Kaynatılmak işi
- kaynatılmak
Kaynatma işi yapılmak
- kaynatış
Kaynatmak işi
- kaynayan kazan kapak tutmaz
"içten içe, gizlice gelişen olaylar veya duygular bir yerde patlak verir" anlamında kullanılan bir söz
- kaynayıverme
Kaynayıvermek işi
- kaynayıvermek
Çabucak kaynamak
- kaynayış
Kaynamak işi
- kaynaç
Volkan bölgelerinde, belli aralıklarla su ve buhar fışkırtan sıcak kaynak; gayzer
- kaynaç taşı
Volkan bölgelerinde oluşan silisli çökelti; gayzerit
- kaynağını (bir şeyden) almak
bir esasa veya desteğe dayandırmak
- kaynaşabilme
Kaynaşabilmek durumu
- kaynaşabilmek
Kaynaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Kaynaşlı
Düzce iline bağlı ilçelerden biri
- kaynaşma
Kaynaşmak işi; füzyon
- kaynaşmak
Ayrılmayacak bir biçimde birleşmek
- kaynaştırabilme
Kaynaştırabilmek işi
- kaynaştırabilmek
Kaynaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaynaştırma
Kaynaştırmak işi
- kaynaştırma eğitimi
Özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin her tür ve kademede diğer bireylerle karşılıklı etkileşim içinde bulunmalarını ve eğitim amaçlarını en üst düzeyde gerçekleştirmelerini sağlamak amacıyla, bu bireylere destek eğitim hizmetleri de sağlanarak akranlarıyla birlikte tam zamanlı ya da özel eğitim sınıflarında yarı zamanlı olarak verilen eğitim; bütünleştirme eğitimi
- kaynaştırmak
Kaynaşmasını sağlamak
- kaynaşık
Birbirine kaynamış, kaynaşmış
- kaypaklaşma
Kaypaklaşmak işi
- kaypaklaşmak
Kaypak bir duruma gelmek
- kaypaklık
Kaypak olma durumu
- kaypakça
Kaypak gibi
- kayracı
Kayracılık yanlısı olan; providansiyalist
- kayracılık
Evrendeki bütün olayları tanrısal sebebe dayandıran, insanların ancak Tanrı lütfuyla kurtulabileceğini ileri süren öğreti; providansiyalizm
- kayrak
Ekime elverişli olmayan, taşlı, kumlu toprak
- kayser
Roma ve Bizans imparatorlarına verilen san
- Kayseri
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kayserili
Kayseri ilinden olan kimse
- Kayserililik
Kayserili olma durumu
- kaytaban
Sürü, deve sürüsü
- kaytak
Sözünde durmayan
- kaytaklık
Kaytak olma durumu
- kaytan
Pamuk veya ipekten sicim
- kaytan bıyık
İnce ve uzun bir bıyık türü
- kaytan bıyıklı
İnce ve uzun bıyıklı
- kaytanlı
Kaytanı olan, kaytanla dikilmiş
- kaytarabilme
Kaytarabilmek işi
- kaytarabilmek
Kaytarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaytarma
Kaytarmak işi
- kaytarmak
İş yapmaktan kaçmak
- kaytarıcı
İşten kaçan (kimse); kaytarmacı
- kaytarıcılık
Kaytarıcı olma durumu; kaytarmacılık
- kaytarış
Kaytarmak işi
- kayyım
Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse; kayyum
- kayyımlık
Kayyım olma durumu; kayyumluk
- kayzer
Alman kralı
- Kayı
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- kayık
Kürek veya yelkenle yürütülen ufak tekne
- kayık salıncak
Bayram yerlerinde kurulan kayık biçiminde salıncak
- kayık tabak
Kayık biçiminde uzun ve düz tabak
- kayık yaka
Açıklığı omuzlara doğru olan, oval yaka
- kayık yanaştırmak
bir konuya veya soruna yavaş yavaş girmek
- kayıkhane
Kayıkların çekildiği, korunduğu üstü örtülü yer
- kayıkçı
Kayıkla insan veya yük taşıyan kimse
- kayıkçı kavgası
Sonucu olmayan, bıktırıcı münakaşa
- kayıkçılık
Kayıkçının yaptığı iş
- kayın
Kayıngillerin örnek bitkisi olan, 30-40 metre boyunda, 2 metre çapında, kışın yapraklarını döken, kerestesi beyaz ve değerli olan bir orman ağacı (Fagus orientalis)
- kayınbirader
Karı kocaya göre birbirlerinin erkek kardeşi; ini, kayın (II)
- kayınbiraderlik
Kayınbirader olma durumu; kayınlık (II)
- kayıngiller
İki çeneklilerden, palamut diye adlandırılan, meyveleri yüksüksü bir kadehçik içinde duran, kayın, meşe, kestane vb. kerestelik orman ağaçlarını içine alan bir familya; palamutlular
- kayınlık
Kayın ağaçları çok olan yer
- kayıntı
Açlık bastırmaya, atıştırılmaya yarar yiyecek
- kayınço
Kayınbiraderlere sevgi yollu söylenen söz
- kayıp
Kaybolma, yitme durumu; yitim
- kayıp ilanı
Kaybolan bir belgenin hükümsüz olduğunu beyan eden, yerine yenisinin çıkarılabilmesi için gerekli olan gazete ilanı; zayi ilanı
- kayıp vermek
ulus, toplum, kuruluş vb. değerli bireylerini yitirmek
- kayıplara karışmak
bulunduğu yerden ayrılıp gitmek, gittiği yeri bildirmemek, görünmez olmak
- kayıplık
Kayıp olma durumu
- kayır
Nehir veya çay sularının sürükleyip getirdiği kum ve çakıl taşları
- kayırma
Kayırmak işi; koltuk, iltimas
- kayırmak
Koruyarak başarısını sağlamak, elinden tutmak; himmet etmek
- kayırtma
Kayırtmak işi
- kayırtmak
Kayırma işini yaptırmak
- kayırıcı
Bir kimseyi kayıran, ona arka çıkan kimse; dayı, iltimasçı, piston, torpil
- kayırıcılık
Kayırıcı olma durumu; dayılık, iltimasçılık
- kayırılma
Kayırılmak işi
- kayırılmak
Kayırma işi yapılmak
- kayırış
Kayırmak işi
- kayısı
Gülgillerden, sıcak veya ılık iklimlerde yetişen, çiçekleri pembemsi beyaz bir ağaç (Prunus armeniaca)
- kayısımsı
Kayısıyı andıran, kayısıya benzeyen, kayısı gibi
- kayıt
Bir yere mal ederek deftere geçirme
- kayıt altına girmek
bir şey yapmaya zorlanmak
- kayıt defteri
Kayıt yapılan defter
- kayıt dışı
Herhangi bir biçimde yazılı belgesi olmayan, kayda geçmemiş
- kayıt dışı ekonomi
Kayda geçirilmeyerek devletten gizlenen ve bu nedenle denetlenemeyen ticari işlem
- kayıt kabul
Bir yere başvuranların kayıt işlemini yapma
- kayıt koymak
engellemek, sınırlamak, takyit etmek
- kayıt kuyut
Kayıtlı bulunma durumu
- kayıtlama
Kayıtlamak işi; takyit
- kayıtlamak
Birtakım şartlarla bağlamak, sınırlandırmak; takyit etmek
- kayıtlı
Kaydı yapılmış, kayda geçirilmiş olan; mukayyet
- kayıtlı sermaye
Anonim şirketlerin ticaret siciline kaydedilmiş sermayeleri
- kayıtlılık
Kayıtlı olma durumu
- kayıtma
Kayıtmak işi
- kayıtmak
Bir şeyi yapmaktan vazgeçmek, bir karardan dönmek
- kayıtsız
Kaydı yapılmamış, deftere veya yazıya geçirilmemiş olan
- kayıtsız kalmak
önem vermemek, umursamamak
- kayıtsız olmak
kaydedilmemiş veya yazıya geçirilmemiş olmak
- kayıtsız şartsız
Hiçbir şart ve bağı olmaksızın
- kayıtsızca
(kayıtsı'zca) İlgisiz, aldırmaz bir biçimde
- kayıtsızlaşma
Kayıtsızlaşmak durumu
- kayıtsızlaşmak
İlgisiz kalmak
- kayıttan düşmek
bir yere mal olmaktan çıkararak defterde bu durumu belirtmek
- kayıtım
Bir olayın kendi sebepleri üzerindeki tepkisi; rücu
- kayıtımla uslamlama
Geriye dönerek sonuç çıkarma
- kayıverme
Kayıvermek işi
- kayıvermek
Ansızın veya kısa sürede kaymak
- kayış
Bağlamak, tutmak veya sıkmak amacıyla kullanılan, dar ve uzun kösele dilimi
- kayış balığı
Kâğıt balığıgillerden, Kuzey Avrupa denizleriyle Akdeniz'in derinliklerinde yaşayan kemikli bir balık (Regalecus glesne)
- kayış dili
Kaba ve çirkin sözler kullanılarak konuşulan dil
- kayış gibi
sert, koparılmayan
- kayışa çekmek
aldatmak, kandırmak
- kayışkıran
Baklagillerden, kökleri toprağa derince girdiği için tarlalar sürülürken sabanı tutan, çiçekleri kırmızı bir bitki; sabankıran (Onosis spinosa)
- kayışçı
Kayış yapan veya satan kimse
- kayışçılık
Kayışçının yaptığı iş
- kayşama
Kayşamak işi
- kayşamak
Kaya, toprak vb. yerinden koparak aşağıya kaymak
- kayşat
Kayşama sonucu yerinden kopmuş parça
- kaz
Perde ayaklılardan, genellikle beyaz veya boz renkli, uzun boyunlu,, suda ve karada yaşayan, uçan, yabani veya evcil kuş (Anser)
- kaz adımı
Dizi kırmaksızın ve ayağı sert bir biçimde yere basarak yürüme biçimi
- kaz gelen yerden tavuk esirgenmez
"büyük çıkarlar beklenen durumlarda küçük fedakârlıklar yapılmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kaz tüyü
Kazdan elde edilen, yorgan ve yastık doldurmaya yarayan veya giysi yapımında kullanılan tüy
- kaza
İstem dışı veya ihmal, tedbirsizlik ve dikkatsizlik dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması
- kaza atlatmak
kaza tehlikesi geçirmek
- kaza etmek
vaktinde kılınmayan namazı, tutulmayan orucu dinî kurallara uygun olarak sonradan yerine getirmek
- kaza geliyorum demez
"kaza, beklenmedik zamanda, ansızın olur" anlamında kullanılan bir söz
- kaza geçirmek
can ve mal kaybına veya zararına neden olan kötü bir olayla karşılaşmak
- kaza ile
kazara
- kaza kurşunu
Kazayla isabet eden mermi
- kaza kırım
Uçak, helikopter vb.nde maddi hasar ile birlikte can kaybı da olan kaza
- kaza kırım ekibi
Uçak, helikopter vb. kazalarının nedenini, nasıl geliştiğini, ortaya çıkan hasarı karakutular incelenmeden önce ayrıntılı bir biçimde araştıran, bağımsız kurul; kaza kırım heyeti
- kaza kırım raporu
Uçak, helikopter vb.nin kazalarından sonra kaza kırım ekibi tarafından hazırlanan rapor
- kaza kırım sandığı
Kaza kırım ekibinin ihtiyaç duyduğu araç gereçlerin bulunduğu sandık
- kaza kırıma uğramak
uçak, helikopter vb.nde can kaybı olan ve maddi hasar oluşan kaza yapmak
- kazabilme
Kazabilmek işi
- kazabilmek
Kazma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Kazak
Kazakistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk soylu halk veya bu halktan olan kimse
- kazak
Baştan geçirilerek giyilen, uzun kollu, örme üst giysisi
- Kazak Türkçesi
Kazak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kazakça
- Kazak çömelmesi
Bir bacak üzerinde çömelip dizi iyice bükerken, öteki bacağı önde tutma biçiminde yapılan bir güç alıştırması
- Kazakistanlı
Kazakistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kazaklık
Karısına söz geçirme, dediğini yaptırma durumu
- kazalı
Kaza ihtimali yüksek olan
- kazamat
Obüslerden, bombalardan korunmak için yerin altına kazılmış siper
- kazan
Çok miktarda yemek pişirmeye veya bir şey kaynatmaya yarayan büyük, derin kap
- kazan (biri) kepçe
"bir yeri etraflıca (dolaşmak, aramak)" anlamında kullanılan bir söz
- kazan dairesi
Gemi veya binalarda ısıtma sisteminin yer aldığı bölüm
- kazan kaldırmak (veya devirmek)
yeniçeriler yemek pişirilen kazanı devirerek ayaklanmak, isyan etmek
- kazan kaynamayan yerde maymun oynamaz
"hiçbir iş karşılıksız yapılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kazan kebabı
Verevine doğranmış ve arasına köfte konulmuş patlıcanların salçalı suda, kısık ateşte pişirilmesiyle hazırlanan bir kebap türü
- kazan taşı
Kalsiyum tuzları kapsayan suyun ısıtıldığı kabın iç yüzeyinde oluşturduğu katman
- kazanabilme
Kazanabilmek işi
- kazanabilmek
Kazanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kazancı
Kazan yapan, satan veya onaran usta
- kazancılık
Kazancının yaptığı iş
- kazandibi
Dibi tutturularak hafif yanık kokusu ve tadı verilmiş muhallebi
- kazandırabilme
Kazandırabilmek işi
- kazandırabilmek
Kazandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kazandırma
Kazandırmak işi
- kazandırmak
Kazanmasını sağlamak; vermek
- kazanma
Kazanmak işi; kesp
- kazanmak
Kazanç sağlamak
- kazanmayanın kazanı kaynamaz
"kazancı olmayan kişinin evinde yemek pişmez" anlamında kullanılan bir söz
- kazanç
Satılan bir mal, yapılan bir iş veya harcanan bir emek karşılığında elde edilen para; getiri, temettü
- kazançlı
Kazanmış olan
- kazançlı çıkmak
kazanmak
- kazançlılık
Kazançlı olma durumu
- kazançsız
Kazancı olmayan
- kazançsızlık
Kazançsız olma durumu
- kazanı kapalı kaynamak
ne yaptığı, nelerle uğraştığı anlaşılamamak
- kazanılma
Kazanılmak işi
- kazanılmak
Kazanma işi yapılmak
- kazanılmış hak
Yürürlükte olan hükümlere göre bir kimse yararına sabit olan hak; müktesep hak, hakkımüktesep
- kazanım
Kazanmak işi
- kazanırsan dost kazan, düşmanı anan da doğurur
"sen dost kazanmanın yoluna bak, düşman kolay kazanılır" anlamında kullanılan bir söz
- kazanış
Kazanmak işi
- kazara
Kaza sonucu, yanlışlıkla, bilmeden; kazaen, ezkaza
- kazaratar
Eklemli bir kol üzerinde hareket eden kepçeli bir çark veya zincirle donatılmış kazı makinesi; kazmaç, ekskavatör
- kazaska
Kafkasya kökenli, hızlı oynanan bir halk dansı
- kazasker
İlmiye sınıfının yüksek derecesinde bulunan devlet görevlisi
- kazaskerlik
Kazaskerin yaptığı iş
- kazasız
Kazaya uğramadan yapılan
- kazasız belasız
Kazaya veya güçlüğe, sıkıntıya uğramadan
- kazasızca
Kazasız bir biçimde
- kazasızlık
Kazasız olma durumu
- kazaya bırakmak
namazı vaktinde kılmayarak daha sonra kılmak için ertelemek
- kazaya kalmak
namaz, vaktinde kılınamamak
- kazaya rıza göstermek
yargıya, verilen hükümlere boyun eğmek
- kazaya uğramak
kaza geçirmek
- kazayağı
İki renkli pamuk veya polyester iple yapılan, biçimi kazın ayağına benzeyen desen
- kazaz
Ham ipeği iplik ve ibrişim durumuna getiren kimse
- kazazede
Kazaya uğramış, kaza geçirmiş olan kimse
- kazağı
Kazımakta veya temizlemekte kullanılan demir araç
- kazboku
Kirli sarı renk
- kazdırma
Kazdırmak işi
- kazdırmak
Kazma işini yaptırmak
- kazdırtma
Kazdırtmak işi
- kazdırtmak
Kazdırma işini yaptırmak
- kazdırılma
Kazdırılmak işi
- kazdırılmak
Kazdırma işine konu olmak
- kazdığı çukura (veya kuyuya) kendisi düşmek
başkası için hazırladığı kötülüğe kendi uğramak
- kazein
Sütte bulunan protein maddesi
- kazein tutkalı
Ekşi sütten kireç yardımı ile üretilen ve soğuk olarak kullanılan ağaç yapıştırıcısı
- kazevi
Saz veya kamıştan örülmüş, büyük, kulpsuz sepet
- kazgıç
Tandırdan ekmeği çıkarmaya yarayan bir araç
- kazkanadı
Güreşte rakibi arkadan ve yandan sarıp başını koltuk altına alarak elleri koltukları altından geçirerek sırtında veya ensesinde birleştirme biçimindeki oyun
- kazma
Kazmak işi
- kazma diş
Ön dişleri uzun ve dışarı doğru çıkık olan kimse
- kazma elin kuyusunu, kazarlar kuyunu
“sen başkasına kötülük yaparsan başkası da sana kötülük yapar” anlamında kullanılan bir söz.
- kazma gibi
büyük, kocaman (diş)
- kazmacı
Kömür ocaklarında kazma ile kömür çıkaran işçi
- kazmacılık
Kazmacının yaptığı iş
- kazmak
Herhangi bir araçla toprağı açmak, oymak
- kazolit
Hidratlı doğal kurşun ve uranyum silikat
- kazı
Bir yeri kazma işi; hafriyat
- kazı bilimci
Arkeoloji ile uğraşan kimse; arkeolog
- kazı bilimi
Tarih öncesi ve eski çağlardan kalma eserleri tarih ve sanat açısından inceleyen bilim; arkeoloji
- kazı bilimsel
Arkeoloji ile ilgili; arkeolojik
- kazı koz anlamak
söylenen şeyi çok yanlış anlamak
- kazık
Toprağa çakılmak için hazırlanmış, ucu sivri demir veya ağaç
- kazık (veya kazığı) yemek
aldatılmak, kazıklanmak
- kazık atmak
aldatmak, kazıklamak
- kazık dikmek (veya kakmak)
devamlı kalmak, ebediyen yaşamak
- kazık fren
Ani ve sert yapılan fren
- kazık gibi
dimdik
- kazık kadar
kocaman (kimse)
- kazık kök
Havuçta olduğu gibi toprağa dikine giren koni biçiminde kök
- kazık marka
Çok pahalı
- kazık yutmuş gibi
baston yutmuş gibi
- kazıkazan
Kart kazındığında aynı tutardan üçünü bir arada bulma esasına dayalı bir tür talih oyunu
- kazıklama
Kazıklamak işi
- kazıklamak
Bir tarla veya arsanın sınırını belirtmek için kazık çakmak
- kazıklanma
Kazıklanmak işi
- kazıklanmak
Bir malı değerinden çok pahalıya almak, alışverişte aldatılmak; oyulmak
- kazıklayış
Kazıklamak işi
- kazıklı
Kazığı olan, kazıkla desteklenmiş olan
- kazıkçı
Alışverişte aldatan, pahalı mal satan kimse
- kazıkçılık
Kazıkçı olma durumu
- kazıl
Kıldan bükülmüş, çuval dikmekte kullanılan ip; sicim
- kazılma
Kazılmak işi
- kazılmak
Kazma işi yapılmak
- kazılı
Kazılmış
- kazılış
Kazılmak işi
- kazım
Kazmak işi
- kazıma
Kazımak işi
- kazıma resim
Ağaç, metal veya taş bir yüzeye ayrı katlar hâlinde değişik renkli boyalar sürüldükten sonra, üstteki katları yer yer kazıyarak alttaki renklerden yararlanma tekniği; baskı resim
- kazımak
Bir aleti sürterek bir şeyin yüzündeki tabakayı kaldırmak
- kazımamak
üstünde durmamak, ilgilenmemek, adam yerine koymamak
- kazımık
Süt, muhallebi ve yemek pişerken tencerenin dibinde yanan yapışkan bölüm
- kazın ayağı öyle değil
"bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir" anlamında kullanılan bir söz
- kazınma
Kazınmak işi
- kazınmak
Kendi kendini kazımak
- kazıntı
Kazıyarak çıkarılan parça
- kazıntılı
Kazıntısı olan (kâğıt, yazı)
- kazıntısız
Kazıntısı olmayan
- kazıtma
Kazıtmak işi
- kazıtmak
Kazıma işini yaptırmak
- kazıttırma
Kazıttırmak işi
- kazıttırmak
Kazıtma işini yaptırmak
- kazıyabilme
Kazıyabilmek işi
- kazıyabilmek
Kazıma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kazıyış
Kazımak işi
- kazığa vurmak
bir kimseyi yere dikilmiş ucu sivri bir kazığa oturtarak öldürmek
- kaç
Herhangi bir şeyin niceliğini sormak için kullanılan soru sıfatı
- kaç baharın yoğurdunu yemek
çok yaşamak, ömrü uzun olmak
- kaç kaç
Bir karşılaşmada her iki tarafın kaçar sayı aldığını öğrenmek için kullanılan soru sözü; kaça kaç
- kaç para eder?
"değeri nedir?" anlamında kullanılan bir söz
- kaç paralık (adam veya şey)
değersiz
- kaç parça olayım!
"birçok iş karşısında, hangi birine yetişeyim!" anlamında kullanılan bir söz
- kaç zamandır
"belirsiz fakat çok zamandan beri, çoktan beri" anlamında kullanılan bir söz
- kaça
Ne kadar bir para karşılığında
- kaça kaç
Bir alanın eni ile boyunun ne kadar oluğunu öğrenmek için kullanılan soru sözü
- kaça patlamak
“ne kadara mal olmak, fiyatı ne olmak” anlamında kullanılan bir söz
- kaçabilme
Kaçabilmek işi
- kaçabilmek
Kaçma ihtimali bulunmak
- kaçacak delik aramak
korku ile saklanacak yer aramak
- kaçak
Bir kapalı kaptan, bir borudan sızan gaz veya sıvı; kaçıntı
- kaçak güreş
Güreşçilerin rakibine hücum etmeden etkisiz bir biçimde yaptığı güreş
- kaçak güreşmek
güreşirken rakibine uzak durmayı, hücumu değil kaçmayı tercih etmek
- kaçakaç
İki kişinin karşılıklı olarak gizlice sayı yazıp tahmin etmesine dayanan bir oyun
- kaçaklık
Kaçak olma durumu
- kaçakçı
Yasalara karşı gelerek bir yere mal sokan, bir yerden mal kaçıran veya bir yerde satan kimse
- kaçakçılık
Bir devletin yasalarına karşı gelerek yapılan ticaret
- kaçamak
Hoş görülmeyen bir şeyi ara sıra yapma
- kaçamak yapmak
hoş görülmeyen şeyi gizlice ara sıra yapmak
- kaçamak yol
Kişinin bir sorundan kendisini kurtarmak için gelişigüzel ileri sürdüğü özür
- kaçamaklı
Kesin olmayan, yargı bildirmeyen ve her iki tarafa da çekilebilen (söz, cevap, davranış)
- kaçan balık büyük olur
"elden kaçırılan fırsat gözde büyütülür" anlamında kullanılan bir söz
- kaçanı kovmazlar, yıkılanı vurmazlar
"kaçan bir düşmanı kovalayıp ezmeye çalışmak mertliğe yakışmaz, âciz olduğunu göstereni de vurmak insanlık değildir" anlamında kullanılan bir söz
- kaçanın anası ağlamamış
"tehlikeden kaçan kazançlı çıkmış" anlamında kullanılan bir söz
- kaçar
Kaç soru sıfatının üleştirme biçimi
- kaçarcasına
Kaçar gibi
- kaçgöç
Kadınların yabancı erkeklerle bir arada bulunmama, konuşmama ve onlara görünmeme geleneği
- kaçkaç
Baskın veya işgal sırasında halkın toplu hâlde yerini yurdunu terk etmek zorunda kalması
- kaçkaç arabası
Baskın veya işgal sırasında yerini yurdunu terk etmek için kullanılan araba
- kaçkın
Bir yerden veya bir işten kaçmış kimse
- kaçkınımsı
Kaçkını andırır, kaçkına benzer
- kaçlı
Sayısı kaç, hangi sayıdan
- kaçlık
Bir nesnenin sayıca ne kadar olduğunu soran söz
- kaçma
Kaçmak işi; firar
- kaçmak
Hızla koşup bir yere saklanmak
- kaçmaklık
Kaçma durumu
- kaçmaktan kovalamaya vakit olmamak
önemli işler yüzünden başka işlere yetişememek
- kaçta
Ne zaman?
- kaçı
Ne kadarı, kaç kişi
- kaçık
İlmeği kaçmış (çorap vb.)
- kaçık öz
Uygun olmayan ortamda büyüme sonucu ağaç özünün ortadan kaçık biçimde oluşması
- kaçıklık
Kaçık olma durumu
- kaçıkça
Kaçığa benzer, biraz deli gibi, deliye benzer
- kaçılma
Kaçılmak işi
- kaçılmak
Kaçma işi yapılmak
- kaçımsama
Kaçımsamak işi
- kaçımsamak
Bir işi yapmamak için sözde nedenler ileri sürmek
- kaçımsar
Kaçamak yolu arayan, kaçamağa sapan
- kaçın kurası
Kolay kolay aldanmayacak kadar görmüş geçirmiş kimse
- kaçınabilme
Kaçınabilmek işi
- kaçınabilmek
Kaçınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaçıncı
Kaç soru sıfatının sıra biçimi
- kaçındırma
Kaçındırmak işi
- kaçındırmak
Kaçınmasına yol açmak
- kaçıngan
İnsan içine girmek istemeyen, insanlardan kaçan
- kaçınganlık
Geri durma, isteksiz davranma
- kaçınma
Kaçınmak işi
- kaçınmak
Herhangi bir işi yapmaktan veya özverili davranmaktan geri durmak; kaçmak
- kaçıntı
Erken doğan kuzu
- kaçınık
Köşesine çekilmiş, insan içine çıkmak istemeyen (kimse); kapanık
- kaçınılmaz
İstek ve irade dışında olan
- kaçınılmazlık
Kaçınılmaz olma durumu
- kaçınış
Kaçınma işi
- kaçırabilme
Kaçırabilmek işi
- kaçırabilmek
Kaçırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kaçırma
Kaçırmak işi
- kaçırmak
Kaçmasını sağlamak veya kaçmasına imkân yaratmak
- kaçırtma
Kaçırtmak işi
- kaçırtmak
Kaçırmasını sağlamak
- kaçırılma
Kaçırılmak işi
- kaçırılmak
Kaçırma işi yapılmak veya kaçırma işine konu olmak
- kaçırıverme
Kaçırıvermek işi
- kaçırıvermek
Çabucak veya ansızın kaçırmak
- kaçırış
Kaçırma işi
- kaçıverme
Kaçıvermek işi
- kaçıvermek
Çabucak kaçmak
- kaçış
Kaçmak işi
- kaçış rampası
Virajı ve eğimi çok olan kara yollarında teknik nedenlerle zor durumda kalan aracın kaza yapmasını engellemek amacıyla yolun sağ tarafına kumdan yapılan yokuş
- kaçışma
Kaçışmak işi
- kaçışmak
Hep birden kaçıp çeşitli yönlere dağılmak
- kaçışılma
Kaçışılmak durumu
- kaçışılmak
Kaçışma işine konu olmak
- kağan
Hanların bağlı olduğu devlet başkanı
- kağanlık
Kağan olma durumu
- kağnı
İki veya dört tekerlekli, dingili tekerlekle birlikte dönen öküz arabası; kağnı arabası
- kağnı gibi gitmek
çok yavaş gitmek
- kağnı mazısı
Kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve onlarla birlikte dönen, baltayla kabaca yontulmuş kütük
- kağnıyla tavşan avına çıkmak
bir işi bitirmemek için bahane bulmak, ayak sürümek
- Kağızman
Kars iline bağlı ilçelerden biri
- kağşak
Eskimiş, gevşemiş, dağılmaya yüz tutmuş (eşya, yapı)
- kağşama
Kağşamak işi
- kağşamak
Eskimek, dağılmaya yüz tutmak
- Kaş
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- kaş
Gözlerin üzerinde kemerli birer çizgi oluşturan kısa kıllar
- kaş (veya kaşını) yıkmak
kaşlarını çatmak
- kaş göz etmek
kaş ve göz işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışmak
- kaş göz işareti yapmak
kaş ve gözle bir şeyler anlatmak, dikkat çekmek
- kaş ile göz, gerisi söz
"güzellik, her şeyden önce kaş ve göz güzelliğidir, vücudun başka yerlerinin güzel olması önemli değildir" anlamında kullanılan bir söz
- kaş jölesi
Kaşın düzgün görünmesini sağlayan bir madde
- kaş yapayım derken (veya yaparken) göz çıkartmak (veya çıkarmak)
işi düzelteyim derken büsbütün bozmak
- kaşalot
Aptal, budala
- kaşan
Hizmet veya binek hayvanları durup işeme
- kaşan yeri
Uzun yolda hayvanların durup işedikleri ve biraz dinlendikleri yer
- kaşandırma
Kaşandırmak işi
- kaşandırmak
Hayvanı durdurup işetmek
- kaşanma
Kaşanmak işi
- kaşanmak
Hizmet ve binek hayvanları durup işemek
- kaşar
Koyun sütünden yapılan, genellikle tekerlek biçiminde, sarımtırak, yağlı bir peynir; kaşar peyniri
- kaşarlanma
Kaşarlanmak işi
- kaşarlanmak
Bir işte, bir konuda ustalaşmak çok deneyim kazanmak
- kaşarlı
Kaşarla yapılmış
- kaşağı
Hayvanları tımar etmek için kullanılan, sacdan, dişli araç
- kaşağı rendesi
Tahta veya kalas gibi şeylerin yüzünü düzeltmek için kullanılan çok keskin bıçaklı araç
- kaşağılama
Kaşağılamak işi
- kaşağılamak
Tımar etmek için hayvana kaşağı sürmek
- kaşağılanma
Kaşağılanmak işi
- kaşağılanmak
Kaşağılama işi yapılmak
- kaşağılatma
Kaşağılatmak işi
- kaşağılatmak
Kaşağılama işini yaptırmak
- kaşbastı
Başa ve alna bağlanan bağ; çatkı
- kaşe
Damga; mühür
- kaşeksi
Kötü beslenme, süreğen veya kötücül bir hastalığın seyri sırasında oluşan ileri derecede zayıflık, bitkinlik ve çöküntü durumu
- kaşeleme
Kaşelemek işi
- kaşelemek
Resmî bir belgeyi kaşe ile damgalamak
- kaşelenme
Kaşelenmek durumu
- kaşelenmek
Kaşeleme işi yapılmak
- kaşeletme
Kaşeletmek işi
- kaşeletmek
Resmî bir belgeyi kaşe ile damgalatmak
- kaşelettirme
Kaşelettirmek işi
- kaşelettirmek
Kaşeletme işini yaptırmak
- kaşeli
Kaşesi olan
- kaşesiz
Kaşesi olmayan
- kaşkariko
Oyun, dolap, düzen
- kaşkaval
Tekerlek biçiminde, sarı renkte, kaşara benzeyen bir peynir türü
- kaşkol
Boyun atkısı; atkı
- kaşkollü
Kaşkolü olan
- kaşkolsüz
Kaşkolü olmayan
- kaşkorse
Ten üzerine giyilen ince kadın fanilası
- kaşla göz arasında
kimsenin sezmesine imkân vermeyecek kadar kısa bir zaman içinde, çok çabuk
- kaşlama
Kaşlamak işi
- kaşlamak
Yüzüğün taşını kaşa oturtmak
- kaşlarını çatmak
kızmak, öfkelenmek
- kaşlı
Herhangi bir nitelikte kaşı olan
- kaşlı gözlü
Yüzü güzel olan
- kaşmerlik etmek
soytarılık etmek
- kaşmir
İnce, sık bir tür yün
- kaşpusiye
Hafif üstlük
- kaşsız
Kaşı olmayan
- kaşı (veya kaşları) çatılmak
öfkelenmek, kızmak
- kaşık
Sulu veya bazı ufak taneli yiyecekleri ağza götürmeye yarayan saplı sofra aracı
- kaşık atmak (veya çalmak)
iştahla veya çabuk yemek
- kaşık düşmanı
Ev için gerekli olan gelirin sağlanmasında katkısı olmayan kadın için erkeğin şaka yollu söylediği bir söz
- kaşık havası
Orta Anadolu yöresinde kaşık çalınarak oynanan bir halk oyunu veya bu oyunun müziği
- kaşık kadar
çok küçük
- kaşık kaşık
Kaşıkla birbiri ardınca, büyük bir iştahla
- kaşık otu
Turpgillerden, iskorbüte karşı kullanılan, yaprakları kaşığı andıran, güzel çiçekler açan bir bitki (Cochlearla officinalis)
- kaşık oyunu
Yurdumuzun birçok bölgesinde, parmaklar arasına sıkıştırılmış tahta kaşıklar ile şıkırdatılarak çok hareketli bir biçimde oynanan halk oyunu
- kaşık sallamak
yemek yemek
- kaşık tırnak
Demir eksikliğine bağlı kansızlık nedeniyle dışarı doğru dönen tırnak
- kaşık çalımı
Ortalığın kararmaya başladığı zaman, akşam yemeği zamanı
- kaşıkla verip kepçeyle geri almak
yaptığı bir iyilikten daha fazlasını istemek
- kaşıkla yedirip sapıyla (gözünü) çıkartmak
yaptığı bir iyiliği hiçe indirecek kötülükte bulunmak
- kaşıklama
Kaşıklamak işi
- kaşıklamak
Kaşıkla yemek
- kaşıklanma
Kaşıklanmak işi
- kaşıklanmak
Kaşıkla yenmek
- kaşıklatma
Kaşıklatmak işi
- kaşıklatmak
Kaşıklama işini yaptırmak
- kaşıklayış
Kaşıklamak işi
- kaşıklık
İçine kaşık, çatal, bıçak vb. konulan kap
- kaşıkçı
Kaşık yapan veya satan kimse
- kaşıkçılık
Kaşıkçının yaptığı iş
- kaşıkçın
Ördekgillerden, gagası kaşık biçiminde, tüyleri ak, kara, kahverengi, ayakları kırmızı bir kuş (Spatula clypeata)
- kaşıma
Kaşımak işi
- kaşımak
Vücudun herhangi bir yerindeki kaşıntıyı gidermek için tırnakla veya başka bir şeyle deriyi hafifçe ovmak
- kaşındırma
Kaşındırmak işi
- kaşındırmak
Kaşınmasına yol açmak, kaşıntı vermek
- kaşınma
Kaşınmak işi
- kaşınma kazığı
Çeşitli böcek, sinek ve arılar tarafından rahatsız edilen hayvanların kaşınarak rahatlamaları için meranın elverişli yerlerine dikilen ve üzerlerine antiseptik maddeli gres yağı sürülen kazık
- kaşınmak
Kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak
- kaşıntı
Vücutta kaşınma isteği uyandıran duygu
- kaşıntılı
Kaşıntısı olan
- kaşını gözünü eğmek
kızgın bir durumdayken kaş çatmak
- kaşının altında gözün var dememek
gözünün üstünde kaşın var dememek
- kaşınış
Kaşınmak işi
- kaşıtma
Kaşıtmak işi
- kaşıtmak
Kaşıma işini yaptırmak
- kaşıttırma
Kaşıttırmak işi
- kaşıttırmak
Kaşıtma işini yaptırmak
- kaşıyabilme
Kaşıyabilmek işi
- kaşıyabilmek
Kaşıma ihtimali veya imkânı bulunmak
- ke
Türk alfabesinin on dördüncü harfinin adı, okunuşu
- Keban
Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri
- kebap
Doğrudan doğruya ateşte veya kap içinde susuz olarak pişirilmiş et
- kebaplı
Kebabı olan, içine kebap konulmuş olan
- kebaplık
Kebap yapmaya elverişli, kebap yapmak için ayrılmış
- kebapçı
Kebap yapıp satan kimse
- kebapçı kedisi gibi yutkunmak
bir şeyi çok arzu etmek
- kebapçılık
Kebapçının yaptığı iş
- kebe
Kısa kepenek
- kebir
Büyük, ulu olan
- kebzeci
Koyunların kürek kemiğine bakarak gelecekten haber verdiğini ileri süren kimse
- kebzecilik
Kebzeci olma durumu
- keder
Maddi ve manevi olarak duyulan aşırı üzüntü; elem, ızdırap, inkıbaz
- keder etmek
üzülmek, ızdırap duymak
- keder vermek
üzüntü vermek, kederlendirmek
- keder çekmek
acı duymak, ızdırap çekmek
- kederlendirme
Kederlendirmek işi
- kederlendirmek
Keder duymasına yol açmak, acı vermek
- kederleniş
Kederlenmek işi
- kederlenme
Kederlenmek işi
- kederlenmek
Kederli olmak; mükedder olmak
- kederli
Keder içinde olan; ızdıraplı, mükedder
- kederlilik
Kederli içinde olma durumu
- kedersiz
Keder içinde olmayan; ızdırapsız
- kedersizlik
Keder içinde olmama durumu; ızdırapsızlık
- kedi
Kedigillerden, memeli, köpek dişleri iyi gelişmiş, çevik ve kuvvetli, evcil, küçük hayvan; pisik (Felis domesticus)
- kedi balığı
Kedi balığıgillerden, dişleri ve solungaç yarıkları küçük bir balık (Scyiliorhinus canicula)
- kedi balığıgiller
Balıklar sınıfının köpek balıkları takımını içine alan bir familya
- kedi ciğere bakar gibi bakmak (veya süzmek veya seyretmek)
imrenerek bakmak
- kedi gibi
uysal ve sokulgan
- kedi gibi dört ayak üzerine düşmek
çok tehlikeli bir durumdan zarar görmeden kurtulmak
- kedi ile harara (veya çuvala) girmek
geçimsiz biri ile iş birliği yapmak
- kedi ile köpek gibi
birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenen bir söz
- kedi kumu
Ev, iş yeri vb. kapalı ortamlarda beslenen kedinin içine idrarını veya dışkısını yapması için hazırlanmış, kil içeren, emici özelliğe sahip bir tür kum
- kedi nanesi
Ballıbabagillerden, kırlarda yetişen, kedilerin kokusundan çok hoşlandığı bir bitki; yaban sümbülü (Nepeta cataria)
- kedi ne, budu ne?
eti ne, budu ne
- kedi olalı bir fare tuttu
"en sonunda bir iş başarabildi" anlamında kullanılan bir söz
- kedi otu
İki çeneklilerden, kök sapı hekimlikte kullanılan bir bitki (Valeriana)
- kedi otugiller
Yaprakları sapsız olan otsu bitkileri, seyrek olarak da çalı durumundaki bitkileri kapsayan bitişik taç yapraklı, iki çenekli bitkiler familyası
- kedi yavrusunu yerken sıçana benzetir
"kişi yolsuz olduğunu bildiği bir işi yaparken kendini mazur göstermek için bahane uydurur" anlamında kullanılan bir söz
- kedi yetişemediği (veya uzanamadığı) ciğere pis (veya murdar) dermiş
"kişi, elde edemediği şeyi istemiyormuş, beğenmiyormuş gibi görünür" anlamında kullanılan bir söz
- kedi yünü
Evcil kedilerin oynamaları için yün ipten yapılmış, topa benzeyen oyuncak
- kediayağı
Birleşikgillerden, süs bitkisi olarak da yetiştirilen, beyazımsı, yumuşak, sık tüylü bir bitki (Antennaria dioica)
- kedibastı
Bütün yüzeye tutkal sürmeyi gerektirmeyen işlerde, fırçayı aralıklı bastırarak tutkal sürme işi
- kedidili
Genellikle pasta yapımında kullanılan oval biçimli bir tür tatlı bisküvi
- kedigiller
Kedi, aslan, kaplan, pars vb. hayvanları içine alan, vücutları yumuşak tüylerle kaplı, yırtıcı ve güçlü, etçil memeli hayvanlar sınıfı
- kedigözü
Taşıtların arkasındaki kırmızı renkli işaret lambası
- kedinin boynuna ciğer asılmaz
"bir kimseye, kullanıp zarar vereceği, kendine mal edip ortadan kaldıracağı şey emanet edilmez" anlamında kullanılan bir söz
- kedinin gideceği samanlığa kadar
"uygunsuz iş yapan kişi, ne kadar kaçarsa kaçsın, gideceği yer bellidir, kısa zamanda yakayı ele verir" anlamında kullanılan bir söz
- kedinin kabahatini önüne koyarlar, öyle döverler
"cezalandırılan kimse suçunun ne olduğunu bilmelidir ki o suçu bir daha işlemesin" anlamında kullanılan bir söz
- kedinin kanadı olsaydı serçenin adı kalmazdı
“saldırganlar istediklerini yapabilecek durumda olsalardı, zayıfları kolaylıkla ortadan kaldırır, çıkarlarını rahatlıkla sağlarlardı” anlamında kullanılan bir söz
- kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar
"atılgan kişilerin sessiz ve eylemsiz durmaları, onları çileden çıkaran bir durum baş gösterince sona erer" anlamında kullanılan bir söz
- kediyaladı
Kadife veya tiftikten yapılmış bir ürünün yüzeyine verilen şekil
- kediye peynir (veya ciğer) ısmarlamak
güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak
- kediyi sıkıştırırsan üstüne atılır
"senden çekinen, korkan kişi, çok sıkıştırırsan sana karşı gelir" anlamında kullanılan bir söz
- kef
Kaynayan pekmezin, pişen etin üstünde oluşan köpük
- kefal
Kefalgillerden, orta büyüklükte, çok pullu, küt başlı, gümüş renginde, beyaz etli bir balık; topbaş balık (Mugil cephalus)
- kefalet
Birinin borcunu ödememesi veya verdiği sözü yerine getirmemesi durumunda bütün sorumluluğu üzerine alma durumu; kefillik
- kefalet mektubu
Bir işin yapılması için birisinin kefil olduğunu, güvence verdiğini belirten belge
- kefalet senedi
Gemi veya malın salıverilmesi ve serbest bırakılması için verilen belge
- kefaleten
Kefalet yoluyla
- kefaletname
Bir kimsenin kefil olduğunu gösteren belge
- kefalgiller
Kefallerle onlara yakın türleri kapsayan kemikli balıklar familyası
- kefaller
Kefalgiller, kum balığıgiller, cennet balığıgiller, uskumrugiller familyalarını içine alan kemikli balıklar takımı
- kefaret
İşlenmiş bir günah, suç veya kabahatin bağışlanması için dinî bakımdan verilmesi veya yapılması gereken şey
- kefaretini ödemek
bir suçun, bir kabahatin bağışlanması için karşılık ödemek
- kefe
Terazi gözlerinden her biri
- kefeleme
Kefelemek işi
- kefelemek
Atı kefe (II) ile silip tüylerini parlatmak
- kefeli
Kefesi olan
- kefen
Ölünün gömülmeden önce sarıldığı beyaz bez; kefen bezi, yakasız gömlek, yakasız mintan
- kefen alacak kişi yüzünden belli olur
“bir kimsenin herhangi bir eyleme girişeceği hâl ve hareketlerinden anlaşılır” anlamında kullanılan bir söz
- kefen parası
Ölüm durumunda gerekli masrafların görülmesi için ayrılmış para
- kefenci
Cenaze gereçleri satan kimse
- kefencilik
Kefencinin yaptığı iş
- kefeni boynunda olmak
her an ölümü göze almak
- kefeni yırtmak
ağır bir hastalıkta ölüm tehlikesini atlatmak
- kefenimsi
Kefene benzer, kefeni andırır
- kefenin cebi yok
"ölürken mal veya para götürülmez" anlamında cimrileri eleştirmek için söylenen bir söz
- kefenleme
Kefenlemek işi; tekfin
- kefenlemek
Ölüye kefen sarmak; tekfin etmek
- kefenleyiş
Kefenlemek işi
- kefenli
Kefene sarılmış
- kefenlik
Kefen olarak kullanılmaya elverişli (bez)
- kefensiz
Kefene sarılmamış
- kefere
Müslüman olmayanlar, kâfirler
- kefesiz
Kefesi olmayan
- kefil
Borcunu ödemeyenin veya verdiği sözü yerine getirmeyenin bütün sorumluluğunu üzerine alan kimse
- kefil göstermek
bir iş için gerekli olan kefili bulmak
- kefil olmak
borçlu borcunu ödemediğinde veya bir kimse verdiği sözü yerine getirmediğinde bütün sorumluluğu üzerine almak
- kefir
Özel bir maya mantarıyla keçi veya inek sütünün mayalanmasıyla hazırlanan ekşi içecek
- kefiye
Arapların kullandığı ve omuzları da örten, püsküllü erkek başörtüsü
- kefne
Çuvaldız veya kalın iğne ile iş işleyen kimsenin eline geçirdiği demirli kayış
- kehanet
Bir olayın gerçekleşeceğini önceden bilme; kâhinlik, ön deyi, prediksiyon
- kehanette bulunmak
kâhinlik etmek
- kehribar
Süs eşyası yapımında kullanılan, açık sarıdan kızıla kadar türlü renklerde, yarı saydam, kolay kırılan ve bir yere hızlıca sürtüldüğünde hafif cisimleri kendine çeken, fosilleşmiş reçine; samankapan, kılkapan
- kehribar balı
Sarı ve saydam bal
- kehribar gibi
sapsarı, koyu sarı
- kehribarcı
Kehribardan tespih, ağızlık vb. şeyler yapan veya satan kimse
- kehribarcılık
Kehribarcının yaptığı iş
- kek
Ana maddeleri yumurta, un ve şeker olan, içerisine kuru üzüm, kakao, fındık vb. konularak pişirilen süngerimsi tatlı.
- keka
Keyifli bir durum anlatılırken "ne güzel, ne iyi" anlamlarında söylenen bir söz
- kekeleme
Kekelemek işi
- kekelemek
Damak sesleriyle başlayan kelimeleri ve heceleri tekrarlayarak ve keserek konuşmak
- kekeleyiş
Kekelemek işi
- kekeme
Damak sesleriyle başlayan kelimeleri ve heceleri tekrarlayarak birdenbire söyleyen ve keserek konuşan; keke, kekeç
- kekemeleşme
Kekemeleşmek işi
- kekemeleşmek
Kekeme durumuna gelmek
- kekemelik
Kekeme olma durumu; kekelik, rekâket
- kekik
Ballıbabagillerden, karşılıklı küçük yapraklı, beyaz, pembe, kırmızı başak durumunda çiçekleri olan ve çiçeği baharat gibi kullanılan, odunsu saplı, kokulu bir bitki (Thymus vulgaris)
- kekik yağı
Kekikten elde edilen ve genellikle geleneksel halk tedavisinde kullanılan kokulu yağ
- kekikli
Üzerine veya içine kekik konulmuş olan
- keklik
Sülüngillerden, güvercin büyüklüğünde, eti için avlanan, tüyü boz, ayakları ve gagası kırmızı renkte bir kuş (Perdrix)
- keklik gibi
güzel, alımlı, hareketli
- kekre
Acımtırak, ekşimsi ve buruk olan (tat)
- kekrelenme
Kekrelenmek durumu
- kekrelenmek
Acımtırak, ekşimsi ve buruk bir tat almak
- kekrelik
Kekre olma durumu
- kekremsi
Tadı az kekre olan
- kekremsilik
Kekremsi olma durumu
- kel
Saçı dökülmüş olan (kimse); keleş, yağır
- kel başa şimşir tarak
birçok ihtiyacı varken gereksiz özenti ve gösterişle uğraşanlar için kullanılan bir söz
- kel kâhya
Kendisini ağa gibi göstermek isteyen zavallı kimse
- kel yanında kabak anılmaz
"bir kişinin yanında, uzaktan da olsa onun kusurunu hatırlatabilecek sözler söylemekten çekinilmelidir" anlamında kullanılan bir söz
- kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur
kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur
- kelalaka
"İlgisi yok, ne ilgisi var" anlamlarında kullanılan bir söz
- kelam
Söyleyiş biçimi
- kelaynak
Leylekgillerden, yeryüzünde yalnız Birecik'te, Fırat vadisini çeviren kayalarda yaşayan, başı tüysüz, uzun gagalı bir kuş (Geronticus eremita)
- kele köseden yardım olmaz
"kişi, kendisinin yardıma muhtaç olduğu konuda başkasına yardım edemez" anlamında kullanılan bir söz
- kelebek
Pul kanatlılardan, vücudu, kanatları ince pullarla ve türlü renklerle örtülü, dört kanatlı, çok sayıda türleri olan böceklere verilen genel ad
- kelebek camı
Otomobilde ön kapı penceresinde ekseni çevresinde dönerek açılabilen veya sabit bulunan küçük cam
- kelebek etkisi
Küçük bir etkenin kestirilemez büyüklükte sonuçlar doğurması
- kelebek gözlük
Burundan tutturularak kullanılan sapsız gözlük; kıskaç gözlük
- kelebek otu
Bir cins yaban yoncası
- kelebek çiçeği
İki çeneklilerden, aydınlık ortamlarda yetiştirilen çok renkli ve çok dallı bir süs bitkisi
- keleci
Öz veya kusursuz, düzgün söz
- kelek
Olgunlaşmamış, ham kavun
- kelek atmak
birisini beklemediği anda hile ve dalavere yaparak zarara sokmak
- kelek yapmak
oyunbozanlık etmek
- keleklik
Kelek olma durumu
- keleklik etmek
görgüsüzlük, bilgisizlik nedeniyle karşısındakinin gerçek amacını anlayamamak
- keleme
Sürülmeden bırakılmış (tarla)
- keleme olmak
bakımsız kalmak
- kelep
Büyük iplik çilesi
- kelepir
Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey; okazyon
- kelepir yakalamak
bir şeyi çok ucuza almak
- kelepirci
Her şeyi kelepir olarak ele geçirmek isteyen kimse
- kelepircilik
Kelepircinin yaptığı iş
- kelepire konmak
kelepir yakalamak
- kelepleme
Keleplemek işi
- keleplemek
İpi çile yapmak
- kelepser
Atın başını vurmasını engelleyen kayış
- kelepçe
Tutukluların kaçmasını önlemek için bileklerine takılan demir halka; bilezik
- kelepçe vurmak (veya takmak)
bileklere demir halka geçirmek
- kelepçeleme
Kelepçelemek işi
- kelepçelemek
Kelepçe takmak
- kelepçelenme
Kelepçelenmek işi
- kelepçelenmek
Kelepçeleme işi yapılmak
- kelepçeletme
Kelepçeletmek işi
- kelepçeletmek
Kelepçeleme işini yaptırmak
- kelepçeli
Kelepçesi olan
- kelepçesiz
Kelepçesi olmayan
- kelepçeye vurmak
kelepçe vurmak
- kelepçi
Kelep işiyle uğraşan kimse
- kelepçilik
Kelepçinin yaptığı iş
- keler
Kertenkele, bukalemun gibi yerde sürünerek ilerleyen, beşer parmak ve dörder ayaklı, çok uzun kuyruklu sürüngenlerin ortak adı
- kelergiller
Asıl köpek balıklarıyla vatozlar arasında geçit sayılabilecek balıkları kapsayan kemikli balıklar familyası
- Keles
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- keleye çekmek
boğaya çekmek
- keleş
Yiğit, cesur, bahadır olan
- keleş keleş sırıtmak
pis pis gülmek
- keleşlik
Keleş olma durumu
- keli görünmek
kusuru ortaya çıkmak
- keli körü toplamak
işe yaramaz kimseleri toplamak
- keli kızmak
öfkelenmek
- kelifit
Hidratlı doğal magnezyum silikat
- kelik
Eski ayakkabı
- kelime
Bir veya birkaç heceden oluşan, anlamlı ses birliği; söz, sözcük, lügat
- kelime cambazlığı
Sözlerle oyun yapma
- kelime cambazı
Sözlerle oyun oynamayı seven kimse
- kelime oyunu
Sözlerin çok anlamlı olmasından veya benzerliklerinden yararlanarak yapılan nükte veya aykırı anlamlandırma
- kelime sıklığı
Dilde bir sözün kullanılma oranı
- kelime türü
Kelimelerin cümle içindeki görev ve kullanılış benzerliklerine göre ayrılmış oldukları her bir grup; sözcük türü: Türkçede sekiz kelime türü vardır: isim, sıfat, zamir, zarf, edat, bağlaç, ünlem, fiil.
- kelime vurgusu
Bir kelimede bir hecenin öteki hecelerden daha baskılı söylenişi; sözcük vurgusu
- kelimeci
Metin yazımında anlamdan ziyade şekle ve kelimelere önem veren
- kelimecilik
Metin yazımında anlamdan ziyade şekle ve kelimelere önem vererek sanatlı bir anlatımı tercih etme
- kelimeişehadet
İslam'ın beş şartından biri olan ve "Tanıklık ederim ki Tanrı'dan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve peygamberidir." anlamındaki söz
- kelimeleri tartarak konuşmak
sonucu hesaplayarak konuşmak
- kelimeleşme
Kelimeleşmek durumu
- kelimeleşmek
Kelime durumuna, söz varlığı hâline gelmek, söze dönüşmek
- kelimelik
Kelimeden oluşan
- kelimenin tam anlamıyla
bir durumu anlatmak için kullanılan sözün kapsadığı anlamın tamamıyla
- kelimesi kelimesine
Hiçbir kelimesini atlamadan, olduğu gibi; motamot
- kelimesiz
Kelime kullanmadan
- kelin ayıbını takke örter
"birçok kimsenin kusurunu zenginlik, makam vb. durumlar örter" anlamında kullanılan bir söz
- kelin merhemi olsa başına sürer (veya kelin medarı olsa kendi başında olur)
"kendi işini halledemeyen kişiden aynı durum için yardım alınamaz" anlamında kullanılan bir söz
- Kelkit
Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri
- kelle
Koyun, kuzu ve keçinin pişirilmiş başı
- kelle götürmek
gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak
- kelle koltukta gezmek
gözünü budaktan esirgememek
- kelle koparmak
olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek
- kelle koşturmak
gereğinden çok acele etmek
- kelle kulak yerinde
kanlı canlı ve iri yapılı olan
- kelle sağ olsun da külah bulunur
"kişi yaşasın da elbet bir iş sahibi olur" anlamında kullanılan bir söz
- kelleci
Kelleyi pişiren veya satan kimse
- kellecilik
Kellecinin yaptığı iş
- kellesinden olmak
can vermek, ölmek
- kellesini koltuğuna almak
ölümü göze almak
- kellesini uçurmak
kafasını keserek koparmak
- kellesini vurdurmak
öldürtmek
- kelleyi koltuğun altına almak
kellesini koltuğuna almak
- kelleyi vermek
canını feda etmek
- kelleşme
Kelleşmek işi
- kelleşmek
Kel durumuna gelmek
- kelli
Çıkma durumundaki sözlerin ardı sıra geldiğinde birbirine bağladığı iki yargıdan birincisini zorlayıcı bir sebep olarak gösteren bir söz
- kelli felli
Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli (kimse); kerli ferli
- kellik
Kel olma durumu
- Keloğlan
Saf göründüğü hâlde zekâsı ve yiğitliğiyle amacına eren, saçsız bir masal kahramanı
- keloğlan
Bir ailenin koruyuculuğuna veya bir yere çıraklığa alınan öksüz çocuk
- kem
Kötü, fena olan (göz, söz vb.)
- kem göz
Baktığı kimseye zarar verdiğine veya nazar değdirdiğine inanılan göz; kötü göz
- kem gözle bakmak
kötü niyetle bakmak
- kem gözlü
Baktığı kimseye zarar verdiğine veya nazar değdirdiğine inanılan (kimse)
- kem küm
Verecek cevap bulunamadığında açık bir anlamı olmayan gelişigüzel söylenen söz
- kem küm etmek
verecek cevap bulamayıp açık bir anlamı olmayan sözler söylemek
- kem söz, kalp (veya kem) akçe sahibinindir
"kötü söz söyleyenindir" anlamında kullanılan bir söz
- Kemah
Erzincan iline bağlı ilçelerden biri
- kemakân
Önceden olduğu gibi, eskisi gibi
- kemal
İstenilen ve beğenilir niteliklerin tamamını taşıma durumu
- kemal bulmak
kemale ermek
- kemale ermek (veya gelmek)
olgunlaşmak
- Kemaliye
Erzincan iline bağlı ilçelerden biri
- Kemalpaşa
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- Kemalpaşa tatlısı
Un, yağ ve yumurta karışımından yapılan kurabiyelerin sıcak şeker şerbetine atılmasıyla hazırlanan bir tatlı türü
- keman
Dört teli olan, çenenin altına dayayarak çalınan yaylı saz
- keman gibi
ince, düzgün (kaş)
- keman yayı
Keman teline sürterek titreşim yoluyla ses çıkarmaya yarayan parça; arşe.
- kemancı
Keman çalan kimse; gıygıycı, kemani
- kemancılık
Kemancının yaptığı iş
- kemane
Keman ve kemençe yayı
- kemane balığı
Kıyıların kumlu, çamurlu zeminlerinde yaşayan bir tür köpek balığı (Rhinobatos cemiculus)
- kemane çekme
Yağlı güreşte, elleri hasmının arkasından göğsü üzerinde kilitledikten sonra midesi ve karnı üzerinde kuvvetli bir biçimde ve bastıra bastıra gezdirme
- keme
Büyük sıçan
- kement
Hayvanları yakalamak için kullanılan, ucu ilmikli, kaygan uzun ip; laso
- kement atmak
kemendi bir ucu elde kalacak biçimde ileri doğru fırlatmak
- kementleme
Kementlemek işi
- kementlemek
Kement geçirmek
- kemençe
Yayla çalınan, kemana benzer, üç teli olan küçük bir çalgı; kemançe
- kemençeci
Kemençe çalan veya yapan kimse
- kemençecilik
Kemençecinin yaptığı iş
- Kemer
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- kemer
Bele dolayarak toka ile tutturulan, kumaş, deri veya metalden yapılan bel bağı
- kemer (veya kemerini) sıkmak
sıkı para politikası anlayışıyla daha az tüketmek
- kemer gözü
Kemerle ayakları arasındaki boşluk
- kemer patlıcanı
Bir tür ince uzun patlıcan
- kemerci
Kemer yapıp satan kimse
- kemercilik
Kemercinin yaptığı iş
- kemere
Gemi güvertesinin enine konmuş kirişlerinden her biri
- kemeri dolu olmak
çok zengin olmak
- kemerleme
Kemerlemek işi
- kemerlemek
Ciltçilikte dikişten sonra kitabın sırtına yuvarlak bir biçim vermek
- kemerli
Üzerinde kemeri olan veya kemer takılmış olan
- kemerlik
Bazı işçi ve satıcıların araç veya gereçlerini koymak için bellerine taktıkları, gözlere ayrılmış, bez, tahta, meşin veya metal bağ
- kemersiz
Kemeri olmayan
- kemha
Bir tür ipek kumaş
- kemik
İnsanın ve omurgalı hayvanların çatısını oluşturan türlü biçimdeki sert organların genel adı
- kemik atmak
susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak
- kemik bilimci
Kemik bilimi uzmanı; osteolog
- kemik bilimi
Anatominin kemiklerle ilgili bölümü; osteoloji
- kemik bilimsel
Kemik bilimi ile ilgili; osteolojik
- kemik doku
Omurgalı hayvanlarda iskeleti oluşturan bir bağ dokusu türü
- kemik erimesi
Düşük kemik kütlesi ve kemik dokusunun yapısında bozulma sonucu kemik kırılganlığına, yatkınlığa ve kırık riskinde artışa neden olan bir hastalık türü; osteoporoz
- kemik gibi
pek kuru, katı, sert
- kemik rengi
Beyaz ile krem rengi arasında olan renk
- kemik zarı
Kemikleri kapsayan beyazımsı ve sedef renginde zar
- kemikleri sayılmak
çok zayıflamak
- kemikleri sızlamak
ölü huzursuz, rahatsız olmak
- kemiklerini kırmak
birini çok dövmek, aşırı dayak atmak
- kemikleşme
Kemikleşmek işi
- kemikleşmek
Kemik gibi sert duruma gelmek
- kemikleştirme
Kemikleştirmek işi
- kemikleştirmek
Kemiğe dönüştürmek
- kemikli
Kemiği olan
- kemikli balıklar
Balıklar sınıfından, iskeletleri kıkırdak durumunda kalmayıp kemikleşmiş olan balıklar takımı
- kemiksi
Kemiği andıran, kemiğe benzeyen, kemik gibi; kemiğimsi
- kemiksi bölge
Kıkırdağın kemiğe dönüşmekte olduğu kemik tabakası
- kemiksiz
Kemiği olmayan, kemiği ayrılmış
- kemiksizlik
Kemiksiz olma durumu
- kemikçik
Küçük kemik
- kemircik
Burun, kulak vb.nde bulunan küçük kıkırdak
- kemirdek
Kuyruğun iskeleti
- kemirebilme
Kemirebilmek işi
- kemirebilmek
Kemirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kemirgen
Kesici dişleri çok iyi gelişmiş olan (hayvan)
- kemirgenler
Tavşan, kobay, kirpi, sıçan ve kunduz gibi köpek dişleri olmayan ve kesici dişleri iyi gelişmiş memeliler takımı; kemiriciler
- kemirgenlik
Kemirgen olma durumu
- kemirici
Kemirme özelliği olan
- kemiricilik
Kemirici olma durumu
- kemirilme
Kemirilmek işi
- kemirilmek
Kemirme işi yapılmak veya kemirme işine konu olmak
- kemiriş
Kemirmek işi
- kemirme
Kemirmek işi
- kemirmek
Sert bir şeyi dişleriyle azar azar koparmak; yemek (II)
- kemiğine (veya kemiklerine) kadar
iyice, en son sınıra dek
- kemiğini kurutmak
iliğini kurutmak
- kemlik etmek
kötü davranışlarda bulunmak
- kemre
Deride kalınlaşmış kir tabakası
- kemre bağlamak
deride kir tabakası oluşmak
- kenar
Bir şeyin, bir yerin bitiş kısmı veya yakını; yaka, cidar, lep
- kenar (veya kenarını) bastırmak
bir kumaşın kenarlarını kıvırıp elle veya makine ile dikmek
- kenar atışı
Hentbolda oyun alanından çıkan topu kenar çizgisinden oyuna sokma atışı
- kenar bobini
Kâğıtçılıkta üretimin maksimum makine genişliğinde olmasını sağlayabilmek için ana bobinlerin yanında üretilen dar, tekrar hamurlaştırmanın dışında kullanıma imkân sağlayacak genişlikteki bobin
- kenar gezmek
bir şeyden uzaklaşmış olmak
- kenar mahalle
Şehrin merkezinden uzak ve çoğu eğitim düzeyi düşük yoksul halkın oturduğu semt; kenar semt
- kenar suyu
Kenar süslemesi
- kenar çekmek
bir yazı veya resmin etrafına cetvel veya kenar suyu yapmak
- kenara atmak
bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek
- kenara atılmak
önemsenmemek, değer verilmemek
- kenara itmek
kendisinden uzaklaştırmak, saf dışı etmek
- kenara çekilmek
artık hiçbir şeye karışmamak
- kenara çekmek
bir şey söylemek için birini kalabalıktan ayırmak
- kenarcı
Deniz kıyılarında avlanan balıkçı
- kenarda kalmak
kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek
- kenarda köşede
Dikkati çekmeyen veya umulmayan yerlerde
- kenarlı
Herhangi bir biçimde kenarı olan
- kenarlık
Kenar bölümünü oluşturan şey
- kenarlılık
Kenarlı olma durumu
- kenarortay
Bir üçgende her tepeden karşı kenarın ortasına indirilen doğru parçası
- kenarsız
Kenarı olmayan
- kenarsızlık
Kenarsız olma durumu
- kenarın dilberi
Kibarlığa özenen, görgüsü az kadın
- kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz
"kibar çevrede yetişmemiş olanlar ne kadar özenseler de kibarlığın bütün inceliklerini gösteremezler" anlamında kullanılan bir söz
- kenarından köşesinden
Yakınından, şurasından burasından, herhangi bir yerinden
- kenarından köşesinden geçmemek
hiç ilgisi olmamak
- kendi
İyelik ekleri alarak kişilerin öz varlığını anlatmaya yarayan dönüşlülük zamiri; zat
- kendi adına
Yalnız kendi için, kendi hesabına
- kendi ayağı ile gelmek
kendi isteğiyle gelmek
- kendi ağzıyla tutulmak
suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak
- kendi başına
Kimseye sormadan
- kendi derdine düşmek
kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek
- kendi düşen ağlamaz
"kendi zararına kendisi neden olanın yakınmaya hakkı olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kendi göbeğini kendi kesmek
gereksinim duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek
- kendi gölgesinden korkmak
çok korkak olmak, bir sakınca söz konusu olmayan işlere girişmekten bile korkmak
- kendi havasında gitmek (veya olmak)
yalnız başına, istediği gibi davranmak
- kendi hesabına çalışmak
uğraştığı işi sadece kendisi için yapmak
- kendi hâlinde
Hiçbir şeye karışmayan, sessiz olan
- kendi hâlinde bırakmak
üzerinde çalışmayarak geliştirmemek veya bakımsız bırakmak, işlememek
- kendi hâline bırakmak
ilgilenmemek, karışmamak
- kendi içine çekilmek
başkasıyla ilişki kurmamak, yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek
- kendi kabuğuna çekilmek
kabuğuna çekilmek
- kendi kanatlarıyla uçmak
hiç kimsenin desteği veya yardımı olmaksızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak
- kendi kendine
Kimseye danışmaksızın
- kendi kendine gelin güveyi olmak
ilgilinin nasıl karşılayacağını düşünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek
- kendi kendini didiklemek
kendi kendini harap etmek, üzmek
- kendi kendini yemek
açığa vurmadan içten içe üzülmek
- kendi keyfine gitmek
isteğine uygun davranmak
- kendi kuyusunu kendi kazmak
kendine zarar verecek davranışta bulunmak
- kendi köşesinde yaşamak
yalnız başına yaşamak
- kendi payına
Kendi adına, kendine göre
- kendi söyler kendi dinler
"ne söylediği anlaşılmaz, söylediği şeylere önem verilmez" anlamında kullanılan bir söz
- kendi yağıyla kavrulmak
elinde bulunanla geçinip kimseye muhtaç olmamak
- kendi âlemine dalmak
çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak
- kendi üstüne yormak
alınmak
- kendigelen
Umulmadık bir zamanda gelen ve gelişinden sevinç duyulan (kimse veya şey)
- kendileşme
Aynı soydan veya akrabalardan birisiyle çiftleşme
- kendilik
Bir nesnenin varlığını veya tözünü oluşturan şey
- kendiliğinden
Dış etkilerin zorlaması olmadan iç sebeplerle oluşan
- kendiliğinden üreme
Her türlü bilimsel üreme olayının dışında, yoktan var olmayı anlatan bilim dışı kuram
- kendiliğindenlik
Dıştan bir belirleme ile değil, kendi kendine gerçekleşen etkinlik; spontaneizm
- kendimi bildim bileli
öteden beri, eskiden beri
- kendince
Kendine göre, kendi bakımından; kendisince
- kendinde olmamak
bilinci, aklı yerinde olmamak
- kendinde toplamak
kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak
- kendinden
Kendi aklından
- kendinden geçmek
bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak
- kendine (veya herhangi bir şeye) ... süsü vermek
gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek
- kendine dert etmek
bir şeyi üzüntü konusu yapmak
- kendine gel!
"aklını başına topla" anlamında kullanılan bir uyarma sözü
- kendine gelmek
ayılmak
- kendine hisse çıkarmak
ders almak
- kendine hâkim olmak
kendi duygu ve davranışlarını iradesiyle denetleyebilmek
- kendine kıymak
kendini öldürmek
- kendine mal etmek
benimsemek veya saymak
- kendine yedirememek
başkasının kendisine yaptığı işi, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak
- kendine yontmak
çıkan her fırsattan yararlanarak hep kendi çıkarını sağlamak
- kendine özgü
Bir kimse veya şeye özgü olan; kendine mahsus, kendine has
- kendini (kapıp) koyuvermek
kendine özen göstermemek, kötümser olmak
- kendini (veya birini) temize çıkarmak (veya çıkartmak)
aklandırmak
- kendini adamak
kendini vermek
- kendini alamamak
istemeyerek bir işi yapma durumuna girmek
- kendini ateşe atmak
bile bile tehlikeli bir işe girişmek
- kendini atmak
vakit geçirmeden hemen gitmek
- kendini avutmak
oyalanmak
- kendini ağır (veya ağırdan) satmak
nazlanmak, gönülsüz davranmak
- kendini aşağı (veya küçük) görmek
kendini başkalarından değersiz görmek
- kendini beğendirmek
başkalarına hoş, iyi, yetenekli görünmek
- kendini beğenmek
başkalarını küçümseyerek kendini üstün görmek
- kendini bilmek
aklı ve muhakemesi yerinde olmak
- kendini bir yerde bulmak
farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak
- kendini bir şey sanmak
kendini olduğundan çok değerli görmek
- kendini bulmak
kişilik kazanmak
- kendini bırakmak
kendine özen göstermemek
- kendini dar atmak
güçlükle ve ivedi olarak bir yere sığınmak, kaçmak
- kendini dağıtmak
farklı işlerle aynı anda uğraşmaktan kötü durumda olmak
- kendini dev aynasında görmek
kendini olduğundan çok üstün görmek
- kendini dinlemek
hastalık kuruntusu içinde bulunmak
- kendini dirhem dirhem satmak
çok nazlı davranmak, ağırdan almak
- kendini dünyanın merkezi sanmak (veya merkezinde görmek)
kendisinin çok önemli ve değerli olduğunu düşünmek
- kendini düşünmek
daima kendi çıkarını kollamak, bencil davranmak
- kendini ele vermek
yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak
- kendini fasulye gibi nimetten saymak
kendini çok önemli biri gibi görmek
- kendini göstermek
beğenilecek niteliklerini ortaya koymak
- kendini harap etmek
sıkıntı veya üzüntüden perişan olmak
- kendini hissettirmek
varlığını belli etmek
- kendini kaptırmak
bir şeyin etkisinden kurtulamayacak duruma düşmek
- kendini kapının dışında bulmak
kovulmak, işten atılmak, bir yerden istenmeden uzaklaştırılmak
- kendini kaybetmek
bayılmak
- kendini matah sanmak
kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek
- kendini naza çekmek
istekli olduğu hâlde yapmacıklı hareketlerle isteksiz gibi davranmak
- kendini paralamak
çok çaba ve özen göstermek
- kendini satmak
kendisinde olmayan iyi nitelikleri varmış gibi göstermek
- kendini sokağa (veya dışarı) atmak
sıkıntıdan dolayı rahatlamak amacıyla açık havaya çıkmak
- kendini sıkmak
kendini zorlamak, çaba göstermek
- kendini sıyıramamak
kurtulamamak
- kendini tartmak
Ne durumda olduğunu anlamak için kendini yoklamak
- kendini toparlamak (veya toplamak)
herhangi bir konuda eskiden kötü olan durumunu düzeltmek
- kendini tutamamak
bir durum karşısında sessiz ve heyecansız kalamamak
- kendini tutmak
kendine hâkim olmak
- kendini vermek (veya vurmak veya çalmak)
bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka her şeyle ilgisini kesip tek şeyle aşırı ölçüde ilgilenmek
- kendini yemek
açığa vurmadan gizli gizli üzülmek
- kendini yiyip bitirmek
kendi kendini yemek
- kendini yoklamak
duygu, düşünce ve beden bakımından kendisini kontrol etmek
- kendir
Kenevirden yapılmış
- kendirci
Kendir yetiştiren kimse
- kendircilik
Kendircinin yaptığı iş
- kendirgiller
İki çeneklilerden, kendir, şerbetçi otu, Hint keneviri vb. bitkileri içine alan bir familya
- kendirik
Deriden veya çadır bezinden yapılan ve hamur tahtasının altına serilen yaygı
- kene
Koyun, köpek, at vb. hayvanların veya insanların derisinde asalak olarak yaşayan, bulaşıcı hastalıklara neden olan böceklerin genel adı; sakırga
- kene gibi yapışmak
istenmediği hâlde birinin peşini bırakmamak, yakasını bırakmamak
- kene göz
Çok küçük gözlü (kimse)
- kenef
Pis, berbat olan
- keneler
Eklem bacaklı hayvanlardan, örümceğimsiler sınıfına giren bir takım
- kenet
İki sert cismi birbirine bağlamaya yarayan, iki ucu sivri ve kıvrık metal parça
- kenet etmek
kenetle birbirine bağlamak
- kenet gibi yapışmak
çok yakın dost olmak, sıkı fıkı olmak
- kenet mili
Çatı ve öteki parçaların birleştirilmesinde kullanılan metal perçinler
- kenetleme
Kenetlemek işi
- kenetlemek
Kenetle tutturmak veya kenetle birbirine bağlamak
- kenetlenebilme
Kenetlenebilmek işi
- kenetlenebilmek
Kenetlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kenetleniş
Kenetlenmek işi
- kenetlenme
Kenetlenmek işi
- kenetlenmek
Kenetleme işine konu olmak
- kenetli
Kenedi olan
- kenevir
Kendirgillerden, sapındaki liflerden halat, çuval vb. kaba örgüler yapılan, iki evcikli bir bitki; kendir (Cannabis sativa)
- kenevir helvası
Kenevir ve şeker karışımıyla yapılan bir helva türü
- kenevir yağı
Kenevir ağacından yapılan yağ
- kenevirci
Kenevir yetiştiren kimse
- kenevircilik
Kenevircinin yaptığı iş
- kenger
Birleşikgillerden, yaprakları dikenli yaban bir bitki; eşek dikeni, yabani enginar, kengel (Cynara cardunculus)
- kenger sakızı
Kenger sütünden yapılan bir sakız türü; çengel sakızı, kengel sakızı
- kental
100 kilogramlık ağırlık ölçü birimi
- kenter
Atın hızlı ve düzenli gidişi
- kentilyon
Katrilyon kere bin
- kentsel
Şehirle ilgili
- kentsel dönüşüm
Kentin imar planına uymayan veya dayanıksız olan binaların yıkılıp yerine yeni toplu yerleşim alanlarının yapılması
- kentsellik
Kentsel olma durumu
- kenttaş
Aynı kentten olanlardan her biri
- kenttaşlık
Kenttaş olma durumu
- Kenyalı
Kenya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kep
Başlık, sipersiz şapka
- kepaze
Niteliksiz olan, değersiz olan
- kepaze etmek
gülünç veya utanılacak bir duruma düşürmek
- kepaze olmak
gülünç veya utanılacak duruma düşmek
- kepazece
Kepazeye yakışır
- kepazelik
Kepaze olma durumu
- kepbastı
Çift katlı büyük dalyan ağı
- kepek
Un elendikten sonra, elek üstünde kalan kabuk kırıntıları
- kepeklenme
Kepeklenmek işi
- kepeklenmek
Başta kepek oluşmak
- kepekli
İçinde kepeği olan
- kepeksiz
Kepeği olmayan
- kepekçi
Kepek satan kimse
- kepekçilik
Kepekçinin yaptığı iş
- kepenek
Çobanların omuzlarına aldıkları dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük; aba (II)
- kepenek altında er yatar
"insanları giydiğine bakarak değerlendirmek yanlışlıklara yol açar, değerli kişiler de eski giymiş olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- kepenk
İş yeri, pencere, kapı vb. yerleri kapamak için kullanılan, türlü biçimlerde sac levha, demir veya tahta kanat
- kepenk kapatmak
çalışamaz duruma gelmek
- kepenkleri indirmek
işi tatil etmek
- Kepez
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- kepez
Yüksek tepe, dağ
- kepir
Çorak, çamurlu, verimsiz toprak
- kepme
Kepmek işi
- kepmek
Çökmek, yıkılmak
- Kepsut
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- kepçe
Sulu yiyecekleri karıştırmaya ve dağıtmaya yarayan, uzun saplı, yuvarlak ve derince kaşık
- kepçe gibi
kanat gibi öne doğru açılmış (kulak)
- kepçe kulak
Kocaman ve öne doğru kulakları olan (kimse)
- kepçe kulaklık
Kepçe kulak olma durumu
- kepçe kuyruk
Başkalarının sırtından geçinen (kimse)
- kepçe operatörü
Kepçe kullanan kimse
- kepçe surat
Yüzü çok küçük olan (kimse)
- kepçeburun
Bir tür yaban ördeği
- kepçeci
Tahıl, kömür, kum vb.nin yüklenip boşaltılmasında kullanılan motorlu aracı kullanan kimse
- kepçecilik
Kepçecinin yaptığı iş
- kepçeleme
Kepçelemek işi
- kepçelemek
Yere düşmekte olan topu, iki eli kepçe biçimine getirip eğilerek yere değmeden kurtarmak
- kepçeli
Kepçesi olan
- ker
Kuvvet, kudret
- kerahet vakti
Güneş doğarken, öğle ve güneş batarken namaz kılmanın caiz olmadığı vakit; vaktikerahet
- keramet
Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı davranış veya durum
- keramet buyurdunuz
"çok doğru söylediniz, çok güzel yaptınız" anlamında kullanılan bir söz
- keramet sahibi
Keramet gösterebilen (kimse)
- kerameti kendinden menkul
sahip olduğu nitelikleri abartarak söyleyen kimse için kullanılan bir söz
- kerametli
Doğaüstü güce sahip
- keramette bulunmak
doğaüstü olaylar ortaya koymak
- kerata
Küçüklere sevgi ile söylenen bir sitem sözü
- keratin
Tırnak, boynuz, kıl gibi üst deri ürünü olan yapıları oluşturan proteinli madde
- keratinleşme
Keratinleşmek işi
- keratinleşmek
Protoplazma proteinler keratin durumuna dönüşmek
- keratinli
Keratini olan
- keratinsiz
Keratini olmayan
- kerde
Sebze fideliği
- kerem buyurun (veya eyleyin)
"izin verin, lütfedin" anlamında kullanılan bir nezaket sözü
- kerem etmek
bağışta, iyilikte bulunmak
- kerem sahibi
İyi huylu, cömert (kimse); keremli
- kerempe
Denize doğru uzanan taşlık burun
- keres
Büyük ve derin karavana
- kereste
Tomrukların boyuna biçilmesiyle elde edilen ve marangozlukla inşaatta kullanılan nitelikli ağaç
- keresteci
Kereste satan kimse
- kerestecilik
Kerestecinin yaptığı iş
- keresteli
İri yapılı
- kerestelik
Kereste yapılmaya elverişli (ağaç)
- kerevet
Üzerine şilte serilerek yatmaya veya oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları olan, tahtadan sedir
- kerevit
Kabuklular sınıfından, çamurlu tatlı sularda yaşayan bir eklem bacaklı; tatlısu ıstakozu, karavide (Potamobius fluviatilis)
- kereviz
Maydanozgillerden, kökleri ve yaprakları sebze olarak kullanılan kokulu bir bitki (Apium graveolens)
- kerh
Tiksinme, iğrenme
- kerhaneci
Kerhane işleten kimse
- kerhen
İstemeyerek, istemeye istemeye, gönülsüz olarak
- kerih
Tiksindirici, iğrenç
- kerih görmek
tiksindirici, iğrenç olduğunu düşünmek
- kerim
Eli açık, cömert
- kerime
Kız evlat
- kerimlik
Kerim olma durumu
- keriz
Kolayca kandırılabilen kimse; aptal
- keriz havası
zurna ile çalınan göbek havası
- kerizci
Oyunda hile yapan kimse
- kerizcilik
Kerizci olma durumu
- kerize taş atmak
edepsiz bir kimseye edepsizliğini göstermeye fırsat vermek
- kerkenez
Kartalgillerden, leşle beslenen, 35 santimetre uzunluğunda, kızılımsı tüyleri olan bir kuş (Falco tinnunculus)
- kerkinme
Kerkinmek işi
- kerkinmek
Taşıtlarda kalabalıktan yararlanarak başkalarına sürtünmek; sarkıntılık etmek
- kermes
Bir derneğe, bir çalışmaya yardım sağlamak amacıyla genellikle açık havada satış yapılarak gelir sağlanan toplantı
- kerpeten
Çivi sökmeye veya diş çekmeye yarayan, hareketli bir eksen çevresinde çapraz iki parçadan oluşmuş, kıskaç biçimindeki araç
- kerpiç
Duvar örmekte kullanılmak için kalıplara dökülüp güneşte kurutulmuş saman ve balçık karışımı ilkel tuğla
- kerpiç dökmek
saman ve balçık karışımını kalıplara boşaltarak kerpiç yapmak
- kerpiç gibi
çok sert ve kuru
- kerpiçleşme
Kerpiçleşmek işi
- kerpiçleşmek
Çok sert ve kuru bir duruma gelmek
- kerpiççi
Kerpiç yapan veya satan kimse
- kerpiççilik
Kerpiççinin yaptığı iş
- kerrake
İnce softan hafif ve dar bir üstlük
- kerrakeli
Kerrakesi olan
- kerrat
Birçok kez
- kerte
İşaret için yapılmış çentik veya iz; kerti
- kerteleme
Kerte kerte, azar azar ilerleme durumu; tedriç
- kerteles
Bir tür deve olan teke ile iki hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesiyle elde edilen bir tür deve
- kertenkele
Kertenkelelerden, uzun vücutlu, sivri kuyruklu, çevik, böcekçil, küçük sürüngen hayvan; elöpen (Lacertus)
- kertenkeleler
Kertenkele, bukalemun ve iguanaları içine alan dört ayaklı sürüngenler takımı
- kerteriz
Bir yerin nerede bulunduğunu pusula ile ölçme
- kerteriz almak (veya etmek)
bir yerin hangi yönde veya geminin nerede bulunduğunu pusula ile ölçmek
- kerteriz defteri
Balıkların göç yollarını veya toplanma yerlerini gösteren, alınan kerterizlerin yazıldığı defter
- kerteriz noktası
Geminin bulunduğu yeri anlamak için kerteriz almaya yarayan fener kulesi, duba, şamandıra vb.nin harita üzerindeki yeri
- kerterizleme
Kerterizlemek işi
- kerterizlemek
Kerteriz almak
- kertesine getirmek
tam sırasını, en uygun zamanını seçmek
- kerti
Bayat olan (ekmek, et)
- kertik
Çentilmiş olan
- kertmek
Sertçe sürtünmek
- kervan
Uzak yerlere yolcu ve ticaret eşyası taşıyan yük hayvanı katarı
- kervan çulluğu
Uzun ayaklı, uzun ve eğri gagalı kuşlar sınıfı
- kervana katılmak
bir topluluğa karışmak
- kervanbaşı
Kervanı yöneten kimse
- kervancı
Kervan sahibi veya kervan güden kimse
- kervancılık
Kervancının yaptığı iş
- kervansaray
Ana yollarda kervanların konaklaması için yapılan büyük han
- kes
Genellikle yakmak için kullanılan iri saman
- kes parmağını çık pazara, merhem buyuran çok olur
"kişinin bir ihtiyaç içinde bulunduğunu gören herkes ona değişik yol gösterir" anlamında kullanılan bir söz
- kesafet
Saydam olmama durumu
- kesat
Alışverişte durgunluk
- kesatlaşma
Kesatlaşmak durumu
- kesatlaşmak
İşlerde, satışlarda azalmak
- kesatlık
Kesat olma durumu
- kesbetme
Kesbetmek işi
- kesbetmek
Bir şeyi kazanmak, elde etmek
- kesbî
Sonradan elde edinilmiş, sonradan kazanılmış
- kese
Cepte taşınan, içine para, tütün vb. konulan, kumaştan veya örgüden küçük torba
- kese kâğıdı
İçine bazı şeyler konulmak için kâğıttan yapılmış kese biçiminde torba
- kese çiçeği
Süs için yetiştirilen ve demet olarak çiçek açan bitki (Ceanothus)
- kesebilme
Kesebilmek işi
- kesebilmek
Kesme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kesecik
Kulağın dolambacında bulunan ve lenf ile dolu olan küçük zarsı organ
- kesedar
Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse; vekilharç
- kesedarlık
Kesedarın yaptığı iş
- keseden yemek
herhangi bir üretim yapmadan, kâr elde etmeden, hazırda bulunan veya el altında olan varlığı harcamak
- kesek
Bel, çapa veya sabanın topraktan kaldırdığı iri parça
- keseklenme
Keseklenmek işi
- keseklenmek
Toprak, parça parça olmak
- kesekli
Parça parça kabarmış olan (toprak)
- kesel gelmek
tembelleşmek
- kesel perdesi
Herhangi bir müzik ölçüsüne girmeyen, insanın iç dünyasını karartan ve bıkkınlık veren bir ses tonu
- keseleme
Keselemek işi
- keselemek
Kir çıkarmak için vücudu kese ile ovmak
- keseleniş
Keselenmek işi
- keselenme
Keselenmek işi
- keselenmek
Keseleme işi yapılmak
- keseletme
Keseletmek işi
- keseletmek
Keseleme işini yaptırmak
- keseli
Kesesi olan
- keseli kurt
Genellikle omurgalılarda, kasların içinde gelişen şerit kurtçuklarının genel adı (Cysticercus)
- keseliler
Kanguru gibi, dişilerinin karnında yavrularını taşımaya yarayan kese bulunan hayvanlar takımı
- kesen
Kesme işini yapan
- kesene
Sözleşme, yazılı anlaşma
- kesenek
Görevlilerin aylıklarından her ay belli oranda kesilip bir sosyal güvenlik kurumuna yatırılan para
- kesenekçi
Keseneği alan kimse; kesimci, iltizamcı, mültezim
- kesenekçilik
Kesenekçinin yaptığı iş; kesimcilik, iltizamcılık, mültezimlik
- keseneğe almak
gelirini satın almak, iltizam etmek
- keseneğe vermek
bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak
- kesenin ağzını açmak
bol para harcamaya başlamak
- kesenin dibi görünmek
para tükenmek
- kesenize bereket
maddi katkısı görülen bir kimseye "çok kazan, kazancın bol olsun" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü
- keser
Tahta, ağaç yontmaya ve çivi çakmaya yarayan, kısa saplı, bir yanı keskin ağızlı çelik araç; kerki
- kesesi elvermemek
bütçesi elverişli olmamak
- kesesine bir şey girmek
bir yarar veya çıkar sağlamak
- kesesine göre
parasına, mali imkânlarına göre
- kesesine güvenmek
parasına güvenmek
- kesesini doldurmak
fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak
- kesesiz
Kesesi olmayan
- keseye danış, pazarlığa sonra giriş
"ödeyecek paranız yoksa bir şey satın almaya girişmeyin" anlamında kullanılan bir söz
- keseye davranmak
ödemek istemek
- kesi
Kesilmiş yer
- kesici
Kesme işini yapan kimse
- kesici diş
Alt ve üst çenenin ön tarafında bulunan, yiyecekleri kesmeye yarayan, yassı, keskin ön dişlerden her biri
- kesici kılıç
Eskrimde kullanılan bir kılıç türü
- kesicilik
Kesici olma durumu
- kesif
Saydam olmayan
- kesif yem
Sindirilebilir besin maddeleri yüksek, selülozu düşük yem
- kesiflik
Kesif olma durumu
- kesik
Kesilmiş olan
- kesik hava
Halk şiiri dışında yanık ezgili deyiş
- kesik kelime
Birleşik kelimenin ikinci bölümü eksiltilerek kullanılan biçimi: foto < fotoğraf, oto < otomobil, akü < akümülatör, faks < faksimile, büt < bütünleme, anjiyo < anjiyografi vb
- kesik Kerem
Âşık Kerem'in ezgilerinde görülen yanık türkü dalı
- kesik kesik
Kısa olan
- kesik koni
Bir koninin, tabanına paralel bir düzlemle kesilmesinden elde edilen cisim
- kesik piramit
Bir piramit, tabanına paralel bir düzlemle kesildiğinde taban yönünde kalan cisim
- kesik prizma
Bir prizmanın bütün yer ayrıtlarını kesen bir düzlemle elde edilen, kesiti ile tabanı arasında kalan cisim
- kesikleşme
Kesikleşmek işi
- kesikleşmek
Ses vb. kesik kesik gelmek, arada bir kesilmek
- kesikli
Kesikleri olan
- kesiklik
Kesik olma durumu
- kesiklik vermek
ara vermek
- kesiksiz
Kesilmeden süren
- kesilebilme
Kesilebilmek işi
- kesilebilmek
Kesilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kesilen baş yerine konmaz
"kesin olarak yapılıp sonuçlandırılan iş, eski durumuna getirilemez" anlamında kullanılan bir söz
- kesiliverme
Kesilivermek işi
- kesilivermek
Ansızın kesilmek
- kesiliş
Kesilmek işi
- kesilme
Kesilmek işi
- kesilmek
Kesme işi yapılmak; katolunmak
- kesim
Kesmek işi
- kesimevi
Kasaplık hayvanların kesilip yüzüldüğü yer; kasaphane, kesimhane, kanara, mezbaha, salhane
- kesimlik
Kesime elverişli (hayvan)
- kesin
Şüphe ve duraksamaya yer bırakmayan veya geri dönülmeyen; kati
- kesin bilgi
Doğruluğundan kuşkulanılmayan bilgi
- kesin fiyat
Değişmez olarak tespit edilmiş, pazarlık edilmeyen fiyat; maktu fiyat
- kesin kayıt
Belli bir düzeyi, puanı tutturan ve belirlenen şartları yerine getiren adaylar için yapılan kayıt
- kesin olarak
kesinlikle
- kesinleme
Kesinlemek işi
- kesinlemek
Bir şeyi kesinleştirmek
- kesinleşme
Kesinleşmek işi; katileşme
- kesinleşmek
Kesin bir durum almak; katileşmek
- kesinleştirebilme
Kesinleştirebilmek işi
- kesinleştirebilmek
Kesinleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kesinleştirme
Kesinleştirmek işi
- kesinleştirmek
Kesin bir duruma getirmek
- kesinlik
Kesin olma durumu; katiyet
- kesinlikle
Kesin bir biçimde, kesin olarak, şüphe götürmeyecek derecede; yüzde yüz, elbet, elbette, evelallah, her hâlde, her hâlükârda, katiyetle, behemehâl, illa, katiyen, kesin, kesinkes, muhakkak, mutlak, mutlaka, banko
- kesinme
Kesinmek işi
- kesinmek
Kesme işi yapılmak
- kesinsizlik
Kesin olmama durumu
- kesinti
Kesilen parça
- kesintili
Ara verilerek yapılan; fasılalı
- kesintisiz
Kesintiye uğramayan, ara vermeyen, sürekli olan; fasılasız, layenkati
- kesintisiz güç kaynağı
Bilgisayarda elektrik kesildiğinde devreye giren, bilgisayar ile ona bağlı donanımlara belirli bir süre güç sağlayan araç
- kesintisizlik
Kesintisiz olma durumu
- kesintiye almak
biriyle sezdirmeden alay etmek
- kesintiye uğramak
bir süre için durmak
- kesip atmak
uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak
- kesip biçmek
parçalamak, doğramak, ameliyat etmek
- kesir
Bir birimin bölündüğü eşit parçalardan birini veya birkaçını anlatan sayı
- kesir ölçek
Plan ve haritalarda küçültme oranını basit kesirle ifade eden ölçek türü
- kesirli
Kesir niteliğinde olan (sayı)
- kesirli sayı
Kesri olan sayı
- kesirli sayı sıfatı
Adların sayı bakımından bir bölümünü kesirli sayılarla gösteren sıfat: Yüzde altmış verim, onda üç başarı vb
- kesirsiz
Kesir niteliğinde olmayan(sayı)
- kesit
Bir şey enlemesine veya boylamasına kesildiğinde ortaya çıkan yüzey
- kesitli
Kesiti olan
- kesiverme
Kesivermek işi
- kesivermek
Ansızın kesmek
- kesiş
Kesmek işi
- kesişebilme
Kesişebilmek işi
- kesişebilmek
Kesişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kesişen
Bir nokta veya çizgi üzerinde birbirini kesip geçen (çizgiler veya yüzeyler)
- kesişim
Kesişmek işi
- kesişiverme
Kesişivermek işi
- kesişivermek
Aniden kesişmek
- kesişme
Kesişmek işi
- kesişmek
Birbirini kesmek
- kesiştirme
Kesiştirmek işi
- kesiştirmek
Kesişme işini yaptırmak
- keskenme
Keskenmek işi
- keskenmek
El ile veya başka bir şeyle vuracak gibi yapmak
- keski
Ağaç, taş, metal vb.ni yontmaya yarayan, bir ucu keskin çelik araç
- Keskin
Kırıkkale iline bağlı ilçelerden biri
- keskin
Çok kesici, iyi kesen
- keskin bakış
Bir noktaya yoğunlaşan dikkatli ve sert bakış
- keskin bakışlı
Keskin bakışı olan
- keskin nişancı
Silahla hedeflediği noktayı ustalıkla vuran kişi
- keskin nişancılık
Keskin nişancı olma durumu
- keskin sirke küpüne (veya kabına) zarar
"öfkeli, sert kimsenin zararı kendisinedir" anlamında kullanılan bir söz
- keskin zekâ
Yüksek düzeyli zekâ
- keskin zekâ keramete kıç attırır
"zeki kimse, bir işin nereye varacağını keramet sahibi kimseden daha iyi bilir" anlamında kullanılan bir söz
- keskin zekâlı
Zekâ düzeyi yüksek (kimse)
- keskinci
Kalabalık yerlerde cepleri jiletle keserek hırsızlık yapan kimse
- keskincilik
Keskinci olma durumu
- keskinletme
Keskinletmek işi
- keskinletmek
Keskin duruma getirmek
- keskinleşme
Keskinleşmek işi
- keskinleşmek
Keskin duruma gelmek
- keskinleştirme
Keskinleştirmek işi
- keskinleştirmek
Keskin duruma getirmek
- keskinlik
Keskin olma durumu
- kesme
Kesmek işi; kat (II)
- kesme işareti
Özel adlara, kısaltmalara ve sayılara getirilen ekleri veya iki sözün birleşmesi sırasında ortaya çıkan ses düşmesini belirtmek için kullanılan noktalama işaretinin adı; kesme, kesme imi, apostrof ( ’ )
- kesme kaya
Baskı altında kalarak sertleşmiş toprak
- kesme taş
Yola dizilmek amacıyla veya bir yapı için biçimlendirilmiş taş
- kesmece
Kesilip müşteriye gösterilerek satılan (kavun, karpuz)
- kesmek
Bıçak, makas vb. bir araçla bir şeyi ikiye ayırmak, parçalamak; katetmek
- kesmelik
Kesme taş çıkarılan ocak
- kesmik
Kesilmiş sütün koyu bölümü
- kesmikli
İçinde kesmik bulunan
- kestane
Kayıngillerden, ılıman iklimlerde yetişen, 25-30 metre kadar boylanabilen, kerestesi doğramacılıkta kullanılan bir orman ağacı (Castanea sativa)
- kestane dorusu
Açık kahverengi
- kestane fişeği
İçinde tane barut ve fitilin geçmesine yarayan küçük bir kanalı olan bir tür şenlik fişeği
- kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş
soyunu, yetiştiği yeri veya çevreyi hor görenler için kınama yollu söylenen bir söz
- kestane rengi
Açık kahverengi; kestane, maron
- kestane suyu gibi
sulu (kahve)
- kestane şekeri
Kestanenin şeker şerbeti içinde kaynatılmasıyla yapılan şekerleme
- kestaneci
Kestane kebabı yapan veya satan kimse
- kestanecik
Atların her bacağında birer tane çıkan, boynuz dokusunda olan kısa ve yayvan uzantı
- kestanecilik
Kestanecinin yaptığı iş
- kestanelik
Kestane ağaçları çok olan yer
- kestaneyi çizdirmek
kavgada hafif zarar görmek
- Kestel
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- kestirebilme
Kestirebilmek işi
- kestirebilmek
Kestirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kestirilme
Kestirilmek işi
- kestirilmek
Kestirme işi yapılmak
- kestirip atmak
ayrıntılı düşünmeden kesin yargıya varmak
- kestiriverme
Kestirivermek işi
- kestirivermek
Çabucak veya kısa sürede kestirmek
- kestiriş
Kestirmek işi
- kestirme
Kestirmek işi
- kestirmece
(kesti'rmece) Kısa yoldan, kısaca
- kestirmeden
En kısa yoldan, en kısa bir biçimde
- kestirmek
Kesme işini yaptırmak
- kestirtme
Kestirtmek işi
- kestirtmek
Kestirme işini yaptırmak
- kestiği tırnak olamamak
bir kimse, söz konusu olan kimseden değerce çok aşağı olmak
- kesyap
Kumaş, tahta vb. malzemelerle yapılan, kâğıt veya kartona yapıştırılan resim; kolaj
- kesyapıştır
Seçilen bir metin veya nesneyi bulunduğu yerden silip bir başka yere taşıma işlemi
- ket vurmak
engel olarak güçleştirmek
- ketal
Çirişli bir tür parlak bez
- kete
Yağlı, mayalı veya mayasız hamurdan yapılan çörek
- ketebe kaydı
El yazması kitaplarda yazarın adını verdiği yer
- keten
Ketengillerden, çiçekleri mavi renkte ve beş taç yapraklı, lifleri dokumacılıkta kullanılan bir bitki (Linum usitatissimum)
- keten bezi
Ketenden elde edilen liflerle el tezgâhlarında dokunmuş gömlek, fanila vb. giysilerde kullanılan bez
- keten helva
Kavrulmuş şekerden yapılan, pamuk görünüşünde bir helva türü
- keten helvacı
Keten helva yapan veya satan kimse
- keten kuşu
İspinozgillerden, güzel sesli, 13 santimetre uzunluğunda tarla ve çalılıklarda yaşayan bir kuş (Carduelis linaria)
- keten tohumu
Keten bitkisinin, yağı çıkarılan veya dövülerek hekimlikte kullanılan küçük taneleri; bezir, zeyrek (II)
- ketencik
Deniz yosununun ince bir cinsi (Muscus arboreus)
- ketengiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, keten vb. türleri içine alan bitki familyası
- ketenpereye gelmek
dolandırılmak
- ketenpereye getirmek
dolandırmak
- kethüda
Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse; kâhya
- kethüda bey
Yeniçeri Ocağında, yeniçeri ağasından sonra gelen en yüksek makamdaki subay
- kethüdalık
Kethüdanın yaptığı iş
- keton
Karbonil grubuna iki alkil kökünün bağlanmasıyla türeyen birleşik
- ketum olmak
sır saklamak, ağzı sıkı olmak
- ketçap
Temel maddesi baharat katılmış domates olan İngiliz sosu
- kevel
Kuzu veya koyun postundan yapılmış kürk
- kevelci
Deri ve kürk satan kimse
- kevgir
Haşlanmış yiyeceklerin sıvılarını veya bazı sıvıları süzmek için kullanılan, delikli, genellikle yuvarlak biçimli mutfak kabı; delikli, ilistir
- kevgire dönmek
delik deşik olmak
- Kevser
Cennette bulunduğuna inanılan kutsal ırmak, havuz veya çeşme
- Kevser gibi
tatlı, lezzetli (içecek)
- keyfekeder
Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen
- keyfetme
Keyfetmek işi
- keyfetmek
Hoş ve eğlenceli vakit geçirmek
- keyfi bilmek
isterse yapmak, nasıl isterse öyle yapmak
- keyfi bozulmak
hastalanmak
- keyfi gelmek
neşelenmek
- keyfi kaçmak
neşesi kalmamak
- keyfi oluncaya kadar
razı oluncaya kadar
- keyfi sıra
Birinin kendi istediği gibi
- keyfi tıkırında
İşi, sağlığı, mutluluğu yerinde olan (kimse)
- keyfi yerinde
Neşesi, sağlığı yerinde olan (kimse); keyfi yolunda
- keyfi yerinde olmak
sağlığı, neşesi, mutluluğu bulunmak
- keyfince
İsteğine göre, nasıl isterse, dilediğince, keyfine göre; gönlünce
- keyfinden bayılmak (veya dörtköşe olmak)
bir şeyden çok kıvanç duymak
- keyfine bakmak
dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek
- keyfine diyecek olmamak
mutlu ve huzurlu olmak
- keyfini kaçırmak (veya bozmak)
üzmek
- keyfini yapmak
her türlü istek ve dileği yerine getirmek
- keyfini çıkarmak
bir şeyden iyice tat almak
- keyfinin kâhyası olmamak
birinin alışkanlıklarına, davranışlarına, düzenine karışmaya hakkı olmamak
- keyfî
İsteğe bağlı olan
- keyfîlik
Keyfî olma durumu
- keyif
Canlılık, tasasızlık, iç rahatlığı
- keyif benim, köy Mehmet Ağa'nın
"hiçbir şeyi tasa etmiyorum, işlerim yolunda" anlamında kullanılan bir söz
- keyif ehli
Rahatına düşkün (kimse)
- keyif hâli
İçkili olma
- keyif sormak
birine "iyi misiniz, nasılsınız" sorularını yönelterek sağlığı hakkında bilgi almak
- keyif sürmek
sıkıntısız, rahat yaşamak
- keyif vermek
neşe vermek, sarhoş etmek
- keyif çatmak
keyfetmek
- keyiflendirme
Keyiflendirmek işi
- keyiflendirmek
Keyiflenme işini yaptırmak
- keyiflenme
Keyiflenmek işi
- keyiflenmek
Keyifli duruma gelmek
- keyifli
Keyfi yerinde olan
- keyiflilik
Keyifli olma durumu
- keyifsiz
Sağlığı pek yerinde olmayan; mizaçsız, rahatsız
- keyifsizce
Keyifsiz bir biçimde
- keyifsizlik
Keyifsiz olma durumu
- kez
Bazı sayı sıfatlarıyla birlikte kullanılarak bir olayın ve olgunun her bir tekrarlanışını bildiren söz; el (I), defa, kere, sefer, yol
- keza
Aynı biçimde; kezalik
- keçe
Yapağı veya keçi kılının dövülmesi veya ayakla tepilmesiyle elde edilen kaba kumaş
- keçe külah etmek
aldatmak, kandırmak
- keçe külah olmak
ordudan veya resmî görevden çıkarılmak
- keçeci
Keçe yapan veya satan kimse
- keçecilik
Keçecinin yaptığı iş
- keçeleme
Keçelemek işi
- keçelemek
Bir nesneye keçe geçirmek
- keçeleşme
Keçeleşmek işi; keçelenme
- keçeleşmek
Saç, iplik vb.nin telleri birbirinin içine girip karışarak ayrılmaz olmak; keçelenmek
- keçeleştirme
Keçeleştirmek işi
- keçeleştirmek
Keçeleşmesine yol açmak
- keçeli
Keçesi olan
- keçesini sudan çıkarmak
güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak
- keçeyi suya atmak
ar ve namusu hiçe saymak
- keçi
Geviş getirenlerden, eti, sütü, derisi ve kılı için yetiştirilen, genellikle çenesinde sakalı olan memeli hayvan (Capra hircus)
- keçi geberse de kuyruğunu indirmez
"inatçı ölse de inadından vazgeçmez" anlamında kullanılan bir söz
- keçi inadı
Bir türlü yumuşamayan, vazgeçilmeyen, sürdürülen inat
- keçi nereye çıkarsa oğlağı da oraya çıkar
"büyüklerin tuttuğu yol, küçüklere örnek olur" anlamında kullanılan bir söz
- keçi postu
Keçinin derisinin terbiye edilmesi ile yapılan post
- keçi sakal
Sadece çenede bırakılmış sivri ve seyrek sakal
- keçi sakallı
Keçi sakalı olan
- keçi sakallılık
Keçi sakallı olma durumu
- keçi söğüdü
Bataklıklarda ve nemli ormanlarda çok bulunan bir tür söğüt (Salix caprea)
- Keçiborlu
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- keçiboynuzu
Baklagillerden, kerestesi marangozlukta, kabukları tabaklıkta kullanılan bir ağaç; harnup (Ceratonia siliqua)
- keçiboynuzu gibi
işi çok, verimi az olan
- keçide de sakal var
"sakal, kişiye değer kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz
- keçiler
Keçileri ve çeşitli koyun türlerini içine alan, dağlık, kayalık yerlerde yaşayan, hafif yapılı, çevik, geviş getiren hayvanlar sınıfı
- keçileri kaçırmak
delirmek veya bunalım içinde bulunmak
- keçileşme
Keçileşmek işi
- keçileşmek
İnadı tutmak
- keçilik
İnatçılık etme
- keçilik etmek
inat etmek
- keçimemesi
Sert kabuklu, iri taneli, uzunca, beyaz veya kırmızımsı bir tür üzüm
- keçinin uyuzu, çeşmenin gözünden su içer
"değersiz kişiler kendilerini değerli ve en güzel şeye layık görürler" anlamında kullanılan bir söz
- keçisakalı
Ladengillerden, çayırlarda, nemli yerlerde yetişen, yaprakları mızraksı ve çizgili, çiçekleri mavimtırak veya mor renkte bir tür laden bitkisi; keçisedefi (Cistus creticus)
- keçitırnağı
Üçgen biçiminde kesici ağzı olan oyma kalemi
- keçiye can kaygısı, kasaba et (veya yağ) kaygısı
başkasının büyük zararı karşısında kendi küçük yararını düşünenler için sitem olarak söylenen bir söz
- keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur
"gözü doymayan hırslı insanlar küçük bir çıkar için bütün varlığını tehlikeye atar" anlamında kullanılan bir söz
- Keçiören
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- keş
Yağı alınmış sütten veya yoğurttan yapılan peynir
- Keşan
Edirne iline bağlı ilçelerden biri
- Keşap
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- keşen
Zincirden yular veya ayak kösteği
- keşfedebilme
Keşfedebilmek işi
- keşfedebilmek
Keşfetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- keşfediliş
Keşfedilmek işi
- keşfedilme
Keşfedilmek işi
- keşfedilmek
Keşfetme işi yapılmak
- keşfediverme
Keşfedivermek işi
- keşfedivermek
Çabucak keşfetmek
- keşfediş
Keşfetmek işi
- keşfetme
Keşfetmek işi
- keşfetmek
Var olmasına rağmen kimsenin görmediği, bilmediği bir yeri veya bir şeyi ortaya çıkarmak; bulmak
- keşfettirme
Keşfettirmek işi
- keşfettirmek
Keşfetmesini sağlamak
- keşide
Banka ve her tür piyango ikramiyesinde çekiliş
- keşide etmek
çek, bono, poliçe gibi değerli kâğıt hükmündeki belgeleri doldurmak, düzenlemek, imzalamak
- keşideci
Çek veya poliçe düzenleyen ve imzalayan kimse
- keşif
Ortaya çıkarma, meydana çıkarma
- keşif kolu
Düşmanın durumunu anlamak, arazi ve yollar hakkında bilgi toplamak için gönderilen kol; keşşaf
- keşikleşme
Keşikleşmek işi
- keşikleşmek
Keşikle çalışmak
- keşiş hayatı sürmek
her şeyden elini ayağını çekip yalnız başına yaşamak
- keşişleme
Güneydoğudan esen yel; akça yel
- keşişlik
Keşiş olma durumu
- keşke
Dilek anlatan cümlelerin başına getirilerek "ne olurdu" anlamında özlem veya pişmanlık bildiren bir söz; bari, keşkem, keşki
- keşkek
İyice dövülmüş buğdayın etle birlikte uzun süre kaynatılmasıyla yapılan bir yemek
- keşkekçi
Keşkek pişiren kimse
- keşkeli
Herhangi bir pişmanlık, bahane ileri süren
- keşkesiz
Herhangi bir pişmanlık, bahane ileri sürmeyen
- keşkül
Üstüne dövülmüş fıstık ve Hindistan cevizi dökülen bir tür süt tatlısı; keşkülüfukara
- keşleme
Keşlemek durumu
- keşlemek
Aldırış etmemek, önem vermemek, ciddiye almamak
- keşmekeş
Karışık olma durumu
- keşmekeşlik
Karışıklık, halledilmesi, içinden çıkılması zor durum
- keşşaf
Bilinmeyen çok önemli bir şeyi keşfeden
- ki
Anlam bakımından birbirleriyle ilgili cümleleri birbirine bağlayan bir söz; kim (II)
- kibar
Davranış, düşünce, duygu bakımından ince, nazik olan (kimse)
- kibar düşkünü
Varlığını, saygınlığını yitirmiş kimse
- kibar lokması
Gösterişli, görkemli durum veya ortam
- kibarca
Kibar bir insana yakışacak biçimde; kibarcasına
- kibarlaşma
Kibarlaşmak işi
- kibarlaşmak
Kibar duruma gelmek, kibarlık kazanmak
- kibarlaştırma
Kibarlaştırmak işi
- kibarlaştırmak
Kibarlaşma işini yaptırmak
- kibarlık
Kibar olma durumu
- kibarlık budalası
Kibar gibi görünmeye çalışırken gülünç duruma düşen kimse
- kibarlık düşkünü
Kibarlığa aşırı derecede önem veren kimse
- kibarlık etmek
kibarca davranmak
- kibarlık taslamak
kibar olmadığı hâlde kibar gibi görünmeye çalışmak
- kibarlığı tutmak
bir olay karşısında genel davranışları dışında incelik göstermek
- kibarzade
Soylu bir aileden gelen çocuk
- kibir
Kendini başkalarından üstün tutma; benlik, böbür, gurur
- kibirleniş
Kibirlenmek işi
- kibirlenme
Kibirlenmek işi; tekebbür
- kibirlenmek
Kendini üstün görmek
- kibirli
Kendini büyük gören, büyüklenen; gururlu, mütekebbir
- kibirlilik
Kibirli olma durumu; mütekebbirlik
- kibirsiz
Kendini büyük görmeyen, büyüklenmeyen
- kibirsizlik
Kibirsiz olma durumu
- kibrine dokunmak
gururu zedelenmek
- kibrine yedirememek
gururuna dokunmak
- kibrit
Bir ucu sürtünme sonucu yanabilecek birleşimde olan küçük tahta veya karton parçası; çakmaksız
- kibrit kutusu
İçerisine kibrit çöplerinin konulduğu, kartondan yapılmış kutu
- kibrit suyu
"Yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun" anlamında köküne kibrit suyu ve "bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek" anlamında köküne kibrit suyu dökmek (veya kökünü kurutmak) deyimlerinde geçen bir söz
- kibrit çakmak
kibriti yakmak için bir yere sürtmek
- kibrit çalmak
kibriti yakmak
- kibritlik
Kibrit koymaya yarayan yer veya kap
- kibritçi
Kibrit satan kimse
- kibritçilik
Kibritçinin yaptığı iş
- kibutz
İsrail'de ortak çalışma esaslarına göre oluşturulmuş tarımsal topluluk
- kick boks
Yumruk, tekme, diz hareketlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir dövüş sporu
- kick boksçu
Yumruk, tekme, diz hareketlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir dövüş sporunu yapan (kimse)
- kifaf
Yaşayacak kadar rızık
- kifaflanma
Kifaflanmak işi
- kifaflanmak
Elde ne varsa onunla, çok az yiyecekle karın doyurmak, çok az şeyle yetinmek
- kifafınefis
Yaşamaya yetecek kadar yeme
- kifafınefis etmek
yetinmek, kâfi görmek
- kifayet
Yeterli miktarda olma, yetme, kâfi gelme
- kifayet etmek
yetmek, yeterli olmak
- kikirik
Zayıf, ince, uzun boylu kimse
- kikla
Lapinagillerden, güzel renkli, 50 santimetre uzunluğunda bir balık (Labrus berggylta)
- kiklotron
Atom araştırmalarında, elektriklenmiş cisimlere yüksek hız veren bir aygıt
- kil
Islandığı zaman kolayca biçimlendirilebilen yumuşak ve yağlı toprak
- kil taşı
İnce taneli kilin zamanla kat kat yığılması sonucu meydana gelen taş; şist
- kildan
İçine sabun, lif, kese, kına, kil konan bakırdan yapılmış kap
- kile
Genellikle tahıl ölçmede kullanılan belirli hacimdeki kap; ölçek
- kiler
Evlerde yiyecek, içecek ve erzakın saklandığı oda, ambar veya dolap
- kilerci
Saraylarda, büyük konaklarda kiler işlerini yöneten kimse
- kilercilik
Kilercinin yaptığı iş
- kilermeni
Eczacılıkta kullanılmış olan kırmızı renkli kil
- kilidi küreği olmamak
her şeyi açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak
- kilim
Döşeme, divan gibi yerlere serilen, genellikle desenli, havsız, kalın, kıl veya yün dokuma
- kilimci
Kilim dokuyan veya satan kimse
- kilimci ile kör hacı
herhangi birileri
- kilimcilik
Kilimcinin yaptığı iş
- Kilimli
Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri
- Kilis
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- kilise
Hristiyanların ibadet etmek için toplandıkları yer
- kilise direği gibi
çok kalın (ense)
- kilise hukuku
Kilisenin kuruluşunu ve iç düzenini sağlayan kurallar
- kilise çanı
Kiliselerde saat başlarında ve dinî törenlerde çalınan büyük çan
- Kilisli
Kilis ilinden olan kimse
- Kilislilik
Kilisli olma durumu
- kilit
Anahtar, düğme gibi takılıp çıkarılabilen bir parça yardımıyla çalışan kapatma aleti
- kilit altına almak
kilitlemek
- kilit dili
Kilidin anahtarla sürülen parçası
- kilit gibi olmak
birbirine çok bağlı ve dayanışmalı olmak
- kilit kürek altına almak
her tarafı kiltlemek
- kilit kürek olmak
bir yeri korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak
- kilit mevki
Kilit nokta
- kilit nokta
Bütün işlerin bağlı olduğu önemli nokta, makam veya yer; kilit mevki
- kilit sarma
İki veya daha çok bağ boyundurukları altına karşılıklı olarak atılmış ve birbirine fırçalarla bağlanmış olan bir çift sarma
- kilit vurmak
kapatmak
- kilit yeri
Kilidin yerleştiği yuva
- kilitleme
Kilitlemek işi
- kilitlemek
Anahtarla kilidi kapamak
- kilitleniş
Kilitlenmek işi
- kilitlenme
Kilitlenmek işi
- kilitlenmek
Kilitleme işi yapılmak
- kilitletme
Kilitletmek işi
- kilitletmek
Kilitlenmesini sağlamak
- kilitleyebilme
Kilitleyebilmek işi
- kilitleyebilmek
Kilitleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kilitli
Kilidi olan
- kilitlilik
Kilitli olma durumu
- kilitsiz
Kilidi olmayan
- kilitsiz küreksiz
Açık, kilitlenmemiş
- kiliz balığı
Sazangillerden bir tür balık (Tinca tinca)
- kilizman
Sazlık, kamışlık
- killeme
Killemek işi
- killemek
Kirli çamaşırları kil kullanarak tokaçla yıkamak
- killi
İçinde kil bulunan
- kilo
Halter sporunda barın iki ucuna yerleştirilen ve ağırlığı oluşturan parça
- kilo almak
vücudun ağırlığı artmak, şişmanlamak
- kilo vermek
vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak
- kiloamper
Değeri bin amper olan akım şiddeti birimi
- kilobayt
1024 (yaklaşık bin) bayttan oluşan bir belleğin veya verinin boyutunu ifade eden ölçü birimi
- kilogram
Bin gramlık bir ağırlık ölçü birimi; kilo (kg)
- kilogramağırlık
Bir kilogramlık bir kütlenin yer tarafından çekilmesini sağlayan güce yani 9,81 Newton'a eşit olan güç birimi; kilogramkuvvet
- kilogramlık
Belli bir kilogram ağırlığında olan
- kilogrammetre
Bir kilogram ağırlığındaki bir gücün, uygulandığı maddi bir noktayı güç doğrultusunda bir metre yer değiştirmesiyle yapılan işe eşit iş birimi
- kilohertz
Bir saniyede bin titreşimi olan elektromanyetik dalga boyu ölçüsü birimi
- kilojul
Bin jul değerinde iş birimi
- kilokalori
Büyük kalori, bin kalori
- kiloluk
Herhangi bir kilo ağırlığında
- kiloluluk
Kilolu olma durumu
- kilometre
1.000 metrelik uzunluk ölçü birimi (km)
- kilometre taşı
Kara yollarında üzerinde kilometreleri gösteren dikili taş
- kilometre yapmak
yol almak
- kilometrekare
Kenarları birer kilometre uzunluğunda olan bir karenin alanına eşit yüzey ölçü birimi, (km2)
- kilometrelerce
Mesafece uzun süren
- kilometrelik
Belli bir kilometre uzunluğunda olan
- kilosikl
Saniyede bin devir olan elektrik akımının frekansını ölçmek için kullanılan birim
- kiloton
Değeri bin ton olan kütle birimi
- kilovat
Bin vatlık bir güç birimi
- kilovatsaat
Bir kilovatlık bir gücün bir saatte verdiği iş ve enerji birimi
- kilovolt
Değeri bin volt olan elektrik gerilimi veya potansiyel farkı birimi
- kilsi
Kili andıran, kile benzeyen, kil gibi
- kilsiz
İçinde kil bulunmayan
- kilüs
Bağırsaktan gelen, içinde yağ damlacıkları bulunan ak kan
- kim
"Hangi kişi?" anlamında cümlede, özne, tümleç, nesne, yüklem görevinde kullanılan bir söz
- kim bilir
belirsizlik, bilinmezlik bildiren bir söz
- kim kime dum duma
kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan bir söz
- kim o?
kapı çalındığında gelenin kim olduğunu öğrenmek için kullanılan bir söz
- kim oluyor?
"kendini ne sanıyor, ne hakkı var?" anlamında kullanılan bir söz
- kim vurduya gitmek
bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü veya vurulduğu anlaşılamamak
- kime ne
"başkasını ilgilendirmez" anlamında kullanılan bir söz
- kimi
Bir kısım (insan)
- kimi kimsesi olmamak
yakını, koruyucusu bulunmamak
- kimi köprü bulamaz geçmeye, kimi su bulamaz içmeye
insanların nasipleri arasındaki tutarsızlıkları belirten bir söz
- kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırır
çıkar sağladığı kimsenin hoşuna gidecek biçimde davranan dönek ve dalkavuk kimseler için kullanılan bir söz
- kimin nesi?
"kimin yakını" anlamında kullanılan bir söz
- kimin tavuğuna kış demişiz
yaptıklarımızla veya söylediklerimizle kimi rahatsız etmişiz
- kimine hay hay, kimine vay vay
"dünyada kiminin talihi iyi, kiminin de kötü gider" anlamında kullanılan bir söz
- kiminin parası, kiminin duası
"bir iş yapılırken veya yapıldıktan sonra kiminden para, kiminden dua alınabilir" anlamında kullanılan bir söz
- kiminle dans ettiğini biliyor musun?
"bu konuda benim ne kadar üstün olduğumu biliyor musun?" anlamında kullanılan bir söz
- kimisi
Bir bölümü, bir grubu
- kimlerden?
“hangi aileden, kimlerin sülalesinden?” anlamında kullanılan bir söz
- kimlik
Toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü; etiket
- kimlikli
Kimliği olan
- kimliklileştirme
Kimliklileştirmek işi
- kimliklileştirmek
Kimlikli duruma getirmek
- kimliklilik
Kimlikli olma durumu
- kimliksiz
Kimliği olmayan
- kimliksizleştirme
Kimliksiz duruma getirmek
- kimliksizleştirmek
Kimliksiz duruma getirmek
- kimliksizlik
Kimliksiz olma durumu
- kimono
Japonların önden çapraz olarak kavuşan uzun ve geniş kollu ulusal giysisi
- kimse
Herhangi bir kişi, kim olduğu bilinmeyen kişi
- kimse bilmez, kim kazana kim yiye
"bir kimsenin çalışıp çabalayarak kazandığı malı kimi zaman hatır ve hayalde olmayan kişiler yer" anlamında kullanılan bir söz
- kimse kendi memleketinde peygamber olmaz
"insanların kendi çevrelerinde değeri bilinmez" anlamında kullanılan bir söz
- kimse kimsenin çukurunu doldurmaz
"kimse kimsenin yerine ölemez" anlamında kullanılan bir söz
- kimse yoğurdum ekşi demez
"herkes sattığı malı, kendi işini, tutumunu ve davranışını över" anlamında kullanılan bir söz
- kimsecik
Hiç kimse
- kimseden kimseye hayır yok (veya gelmez)
"insan, yapacağı işte başkasının yardımına güvenirse hayal kırıklığına uğrar" anlamında kullanılan bir söz
- kimsenin ahı kimsede kalmaz
"zulüm görenin ahı, zulmedene hayretmez" anlamında kullanılan bir söz
- kimsenin burnu kanamamak
kimse en küçük bir zarar görmemek
- kimsenin yüzüne bakamamak
insan içine çıkamayacak kadar kusurlu olmak
- kimsesiz
Annesi babası, yakını, koruyucusu olmayan (kimse); öksüz, sahipsiz, bikes
- kimsesizler mezarlığı
Herhangi bir yakını olmayanların, sahipsizlerin devlet tarafından defnedildiği mezarlık
- kimsesizlerevi
Sokakta yaşamak zorunda kalıp barınma imkânı olmayan kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan devlet kurumu
- kimsesizlik
Kimsesiz olma durumu; öksüzlük, bikeslik
- kimya
Maddelerin temel yapılarını, birleşimlerini, dönüşümlerini, çözümleme, birleşim ve üretim yöntemlerini inceleyen bilim
- kimya doğrulumu
Kimyasal maddelerin etkisi ile bitkilerde görülen, maddeye doğru veya ters yöne yönelme durumu; şimiotropizm
- kimya göçümü
Bir hücreli varlıklarda, kimyasal maddelerin etkisi altında yanaşma veya uzaklaşma biçiminde görülen yer değiştirme durumu; şimiotaksi
- kimya olmak
bulunmaz olmak
- kimyaca
Kimya bakımından
- kimyacı
Kimya ile uğraşan kimse; kimyager
- kimyacılık
Kimyacının yaptığı iş; kimyagerlik
- kimyasal
Kimyaya ait, kimya ile ilgili; kimyevi
- kimyasal savaş
Kimyasal madde ve silahların kullanıldığı savaş
- kimyasal silah
İnsan, hayvan ve bitkiler üzerinde zehirli maddelerle ölümcül olaylara neden olan silah
- kimyasal tedavi
Hastalıkların kimyasal maddelerle tedavi edilmesi yöntemi; kemoterapi
- kimyasallık
Kimyasal olma durumu
- kimyası tutmak
uyum sağlamak
- kimyon
Maydanozgillerden, 50 santimetre yüksekliğinde, beyaz veya pembe çiçekli, bir yıllık, güzel kokulu ve otsu bir bitki (Cuminum cyminum)
- kimyon rengi
Kahverengiye çalan yeşil renk; kimyoni
- kimyoni
Bu renkte olan
- kimyonlu
İçinde kimyon bulunan
- kimüs
Yemeklerin mide öz suyuyla karıştıktan sonra aldığı durum
- kin
Birine karşı duyulan öç alma isteği; garaz
- kin bağlamak
birine karşı öç alma duygusu duymak
- kin beslemek (veya tutmak)
birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek
- kin duymak
birine karşı öç alma duygusunu yaşatmak veya bu duyguyu hissetmek
- kin gütmek
öcünü alıncaya kadar kininden vazgeçmemek
- kinaye
Düşünüleni dolaylı olarak anlatan söz
- kinayeli
İçinde kinaye bulunan (söz)
- kincilik
Kinci olma durumu
- kindar
Öç almak isteyen, kin tutan; kinci, kinli
- kindarlık
Kindar olma durumu; kinlilik
- kinematik
Cisimlerin hareketlerini yörünge, hız ve ivme vb. konular bakımından inceleyen mekanik kolu; sinematik
- kinestetik
Anlamlandırma veya düşünce oluşturmada ağırlıklı olarak dokunma duyusunu kullanan
- kinestezi
Beynin vücut hareketlerini algılamasını sağlayan bedensel duyumların tümü; devin duyumu, hareket duyumu
- kinetik
Hareketle ilgili, hareket sebebiyle oluşan
- kinetik enerji
Bir cismin hareketini sağlayan veya hareket eden cisimlerde bulunan enerji
- kinin
Kınakınadan elde edilen ve sıtmanın tedavisinde kullanılan beyaz alkaloit; kinin sülfatı
- kinin gibi
çok acı
- kininli
İçinde kinin bulunan
- kininsiz
İçinde kinin bulunmayan
- kiniş
Marangozlukta tahta üzerine boydan boya açılan, kesiti kare veya dikdörtgen biçiminde kanal
- kinlenme
Kinlenmek işi
- kinlenmek
Öç almak istemek, kin tutmak
- kinoa
Yenilebilir tohumları için tarımı yapılan, 1-2 m uzunluğunda, Güney Amerika’da yetişen bir bitki (Chenopodium quinoa)
- kinsiz
Kini olmayan, kin taşımayan
- kinsizlik
Kinsiz olma durumu
- kip
Çekimli fiilin bildirdiği oluş ve kılışın; konuşan, dinleyen veya kendisinden söz edilen şahıslar açısından ne biçimde, ne tarzda olacağını gösteren kategori
- kip gelmek
tıpatıp, uygun gelmek
- kipe
Hızla bükülen kalçanın sert ve birden gerilişiyle, vücudun yatıştan ayaküstü duruşa veya asılmadan dayanmaya geçmesi
- kipkirli
Çok kirli, çamura ve pisliğe bulaşmış
- kiplik
Önermelerin yalın, belkili veya mecburi olma nitelikleri
- kir
Herhangi bir şeyin veya vücudun üzerinde oluşan, biriken pislik; kir pas, pasak
- kir götürmek
kirini belli etmeyecek bir renkte olmak
- kir tutmak
kirini hemen belli edecek bir renkte olmak, çok kirlenmek
- kira
Bir konutun, bir mülkün veya taşıt gibi herhangi bir şeyin belli bir bedel karşılığında, bir süre için sahibi tarafından başkasına verilmesi; icar
- kira arabası
Kiralık kullanılan araba, taksi vb
- kira bedeli
Kiralanan mal için ödenen karşılık
- kira sözleşmesi
Kiralama işinde karşılıklı yükümlülükleri belirten resmî belge; kira kontratı
- kiracı
Bir şeyi, bir yeri kira karşılığında tutan kimse; müstecir
- kiracılık
Kiracı olma durumu
- kirada olmak
kira karşılığında verilmiş olmak
- kirada oturmak
kira ile tutulmuş bir yerde yaşamak
- kiralama
Kiralamak işi; isticar
- kiralamak
Kiraya vermek
- kiralanma
Kiralanmak işi
- kiralanmak
Kiraya verilmek
- kiralatma
Kiralatmak işi
- kiralatmak
Kiralama işini yaptırmak
- kiralayabilme
Kiralayabilmek işi
- kiralayabilmek
Kiralama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kiralı
Kiralanmış olan
- kiralık
Kiraya verilecek olan
- kiralık adam
Bir iş yaptırmak için tutulan adam
- kiralık kasa
Bankalarda müşterilerin değerli eşya, senet vb.nin saklandığı kasa
- kiralık katil
Bir kimseyi öldürmek için bir başkası tarafından tutulan kimse; tetikçi
- kiraya vermek
kira karşılığında vermek, icara vermek
- Kiraz
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- kiraz
Gülgillerden, ılıman iklimlerde yetişen bir meyve ağacı (Cerasus avium)
- kiraz domates
Kokulu ve lezzetli, misket büyüklüğünde küçük domates; misket domates, çeri (II), çeri domates
- kiraz dudaklı
Dudağı kırmızı, kalın ve kısa olan kimse
- kiraz elması
Kırmızı, küçük ve sert bir tür elma
- kiraz zamkı
Kiraz, badem, erik, kayısı, şeftali vb. ağaçların gövde ve dallarında meydana gelen zamk
- kirazlık
Kiraz ağaçları çok olan yer
- kirde
Genellikle mısır unuyla yapılan bir pide türü
- kirdeci
Kirde yapan veya satan kimse
- kirdecilik
Kirdecinin yaptığı iş
- kirebolu
Arıların kovan deliğini kapamak için kullandıkları sarı ve yumuşak madde
- kiremit
Çatıları örtmekte kullanılan, yan yana dizilerek suyu aşağıya geçirmeden dışarı akıtacak biçimde yapılmış, kızıl toprağın renginde, pişmiş balçık levha
- kiremit aktarmak
çatı aktarmak
- kiremit fabrikası
Modern usullerle hazırlanmış balçığın kiremide dönüştürüldüğü iş yeri
- kiremit rengi
Kahverengiye çalan kızıl kırmızı renk
- kiremithane
Kiremit yapılan yer
- kiremitli
Kiremidi olan
- kiremitçi
Kiremit yapan, satan veya döşeyen kimse
- kiremitçilik
Kiremitçinin yaptığı iş
- kireç
Mermer, tebeşir, kireç taşı, alçı taşı gibi birçok taşın özünü oluşturan kalsiyum oksit (CaO)
- kireç fabrikası
Kireci işleyip satışa hazır duruma getiren işletme
- kireç kaymağı
Bazı eşya ve yerleri mikroplardan arıtmakta, çamaşırları ağartmakta kullanılan, sarımsı beyaz renkte ve klor kokusunda, toz veya sulandırılmış kireç klorürü
- kireç kuyusu
İçinde kireç söndürülen geniş çukur
- kireç ocağı
Kireç yapmak için kireç taşlarının yakıldığı fırın
- kireç suyu
İçinde erimiş bir durumda kireç bulunan su
- kireç söndürmek
kireci kullanmadan önce üzerine bolca su dökerek kalsiyum hidroksit durumuna getirmek
- kireç taşı
Kireç ocağında işlenerek kireç elde edilen, kalsiyum karbon tuzundan bileşik kayaç; kalker, kils
- kireçleme
Kireçlemek işi
- kireçlemek
Kireç katmak veya kireç sürmek
- kireçlenme
Kireçlenmek işi
- kireçlenmek
Kireç dökülmek veya saçılmak
- kireçleşme
Kireçleşmek işi
- kireçleşmek
Kireç durumuna gelmek
- kireçli
Birleşiminde kireç olan veya kireci çok olan
- kireçlik
Kireç konulan yer
- kireçlilik
Kireçli olma durumu
- kireçsi
Kireci andıran, kirece benzeyen, kireç gibi; kirecimsi
- kireçsileme
Kireçsilemek işi
- kireçsilemek
Isı yardımıyla kirece çevirmek
- kireçsiz
Birleşiminde kireç olmayan veya çok az olan
- kireçsizlenme
Kayaçların içinde bulunan kalsiyum karbon tuzunun sularla eritilerek alınması
- kireçsizleştirme
Kireçten arıtma
- kireçsizleştirmek
Kireçsiz duruma getirmek
- kireçsütü
Badana için hazırlanmış sulu kireç
- kireçyeren
Kireçli topraktan hoşlanmayan, kireçli toprakta yetişmeyen, kireççil karşıtı
- kireççi
Kireç taşından kireç elde eden veya satan kimse
- kireççil
Kireçli topraktan hoşlanan, kireçli toprakta yetişen (bitki), kireçyeren karşıtı
- kireççilik
Kireççinin yaptığı iş
- kiri kabarmak
nem, ısı vb. sebeplerle kir, üzerinde bulunduğu yüzeyden ayrılabilir duruma gelmek
- Kiril alfabesi
Slavlar için IX. yüzyılda Yunan harflerine dayalı olarak düzenlenmiş alfabe; Kiril
- kirizma
Toprağı derince kazarak altını üstüne getirme
- kirizma yapmak
toprağı derince kazarak altını üstüne getirerek sürmek
- kirizmalama
Kirizmalamak işi
- kirizmalamak
Kirizma yapmak
- kiriş
Bazı telli müzik araçlarında kullanılan, hayvan bağırsaklarından yapılan tel
- kirişhane
Kiriş yapılan yer
- kirişi kırmak
bulunduğu yerden ayrılmak, kaçıp gitmek
- kirişleme
Kirişlemek işi
- kirişlemek
Kirişi çekip germek
- kirişli
Kirişi olan
- kirişlik
Kiriş konulan yer
- kirişsiz
Kirişi olmayan
- kirişçi
Kiriş yapan veya satan kimse
- kirişçilik
Kirişçinin yaptığı iş
- kirkit
Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden veya ağaçtan yapılmış dişli araç
- kirleniş
Kirlenmek işi
- kirlenme
Kirlenmek işi
- kirlenmek
Kirli duruma gelmek; batmak
- kirletebilme
Kirletebilmek işi
- kirletebilmek
Kirletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kirletilebilme
Kirletilebilmek işi
- kirletilebilmek
Kirletilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kirletiş
Kirletmek işi
- kirletme
Kirletmek işi
- kirletmek
Kirli duruma getirmek
- kirli
Leke, toz vb. ile kaplı; bulaşık, pis, murdar, mülevves
- kirli beyaz
Beyazın griye çalan tonu
- kirli kan
Toplardamarların kalbe götürdüğü kan
- kirli sarı
Koyu ve donuk sarı renk
- kirli çamaşır
Kirlenmiş giyecek
- kirli çamaşırlarını ortaya dökmek
birinin ayıp, kusur veya suçlarını açıklamak, söylemek
- kirli çıkı
Züğürt görünmesine karşın birikmiş çok parası bulunan kimse
- kirlihanım
Dik büyüyen çiçekleri sarı, kırmızı, beyaz, pembe vb. renklerde olan, tek yıllık bir süs bitkisi (Zinnia)
- kirlihanım peyniri
Yumuşak ve yağlı bir peynir türü
- kirlilik
Kirli olma durumu; pislik, necaset
- kirliye atmak
yıkanmak için bir kenara koymak, bir yerde biriktirmek
- kirloş
Kirli ve pasaklı
- kirpi
Kirpigillerden, uzunluğu 25-30 santimetre olan, sırtı dikenlerle kaplı memeli hayvan (Erinaceus europaeus)
- kirpigiller
Böcekçiller takımının, örnek hayvanı kirpi olan, sırtları dikenlerle kaplı memeli hayvanlar familyası
- kirpik
Göz kapağının kenarındaki kıllar veya bu kıllardan her biri; müjgân
- kirpik besleyici
Kirpiklerin dökülmesini önleyen ve besleyici nitelikleri olan şeffaf, sıvı madde
- kirpikli
Herhangi bir nitelikte kirpiği olan
- kirpikliler
Bir hücreli hayvanlardan, üzerleri hareketlerini sağlayan kirpik biçimindeki uzantılarla kaplı organizmalar sınıfı
- kirpiksi
Kirpiği andıran, kirpiğe benzeyen, kirpik gibi
- kirpiksi cisim
Gözdeki damar tabakasının ön dış bölümü
- kirpiği kirpiğine değmemek
hiç uyuyamamak
- kirtikli
Kenarları girintili çıkıntılı olan
- kirtil
Büyük kabuklu deniz hayvanlarını avlamakta kullanılan, ince dallardan örülmüş sepet
- kirve
Sünnet olan çocuğun bütün masraflarını üstlendikten sonra sünnet sırasında çocuğu kucağına alarak elini, kolunu tutan ve bütün hayatı boyunca çocuk üzerinde babasına yakın hak taşıyan kimse
- kirvelik
Kirve olma durumu
- kirvelik etmek
kirve görevini yüklenmek
- kispet
Yağlı güreşte pehlivanların giydikleri, belden baldıra kadar uzanan, dar paçalı meşin pantolon
- kispet çıkarılması
Yağlı güreşte yenilginin en kötüsü sayılan, kispetin hasım tarafından çekilip çıkarılması veya boydan boya yırtılması
- kisra
İran hükümdarı Nuşirevan’ın lakabı
- kist
Sporlu bitkilerde, özellikle mantarlarda, su yosunlarında görülen, bir veya birkaç hücreden oluşmuş organ
- kistleşme
Kistleşmek durumu
- kistleşmek
Yabancı bir cisim veya patolojik bir urun çevresinde katılgan doku sertleşmek
- kisve
Hacıların Kâbe'de giydikleri beyaz üstlük
- kisveye bürünmek
herhangi bir kılığa girmek
- kit
Herhangi bir hastalıkla ilgili tanı konulabilmesi için hastadan alınan örneklerin incelenmesini sağlayan çeşitli test sistemleri
- Kitab-ı Mukaddes
Tevrat, Zebur, İncil'e verilen ortak ad
- kitaba (veya kitabına) uydurmak
yasal olmayan bir işi hile, düzen vb. ile kanuna uygun gibi göstermek
- kitaba el basmak
kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek
- kitabevi
Kitap satılan yer
- kitabi
Kitaba uygun
- kitabı kapamak
herhangi bir konu ile ilgiyi kesmek
- kitabında yer almamak
aklına ve mantığına aykırı düşmek
- kitap
Ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü; betik
- kitap (veya kitaplar) devirmek (veya devretmek)
bir veya birden çok kitabı başından sonuna kadar okuyup bitirmek
- kitap açacağı
Sayfalarının bir veya iki kenarı katlı olan kitapları açmak amacıyla kullanılan, tahta, fil dişi, gümüş vb. maddelerden yapılan araç
- kitap cebi
Kitabın arka kapağına konulan, içinde kitapla ilgili künye ve kitabı ödünç alan okuyucu bilgilerinin bulunduğu karton bölme
- kitap dolabı
Ön yüzü açık, yatay ve dikey bölümleri olan bazı türlerinde çekmece de bulunan, kitap koymaya yarayan mobilya
- kitap düşkünlüğü
Kitap düşkünü olma durumu; bibliyomani
- kitap düşkünü
Hastalık derecesine varan kitap sevgisi olan kimse; bibliyoman
- kitap ehli
İslama göre Yahudi veya Hristiyan olan (kimse); ehlikitap
- kitap fuarı
Çeşitli kurum ve yayınevlerinin katıldığı, değişik etkinliklerin düzenlendiği ve satışların yapıldığı büyük sergi yeri
- kitap kurdu
Kitapları yiyerek zarar veren bir böcek
- kitap sarayı
Halkın yararlanması için kurulmuş büyük kütüphane
- kitaplaşma
Kitaplaşmak işi
- kitaplaşmak
Kitap durumuna gelmek
- kitaplaştırabilme
Kitaplaştırabilmek işi
- kitaplaştırabilmek
Kitaplaştırma ihtimali ve imkânı bulunmak
- kitaplaştırma
Kitaplaştırmak işi
- kitaplaştırmak
Kitap durumuna getirmek, kitap olarak yayımlamak
- kitaplı
Kitabı olan
- kitaplıca
Kitaplı bir biçimde
- kitaplık
Kitapların yerleştirildiği raflardan oluşan mobilya; kütüphane
- kitaplılık
Kitaplı olma durumu
- kitapsever
Öz ve biçim yönünden iyi nitelikli kitapları seçen, kitaba tutkuyla bağlı (kimse); bibliyofil
- kitapseverlik
Kitapsever olma durumu
- kitapsız
Kitabı olmayan
- kitapsızca
Kitapsız bir biçimde
- kitapsızlık
Kitapsız olma durumu
- kitapta yeri olmak
din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek
- kitapça
Kitabın yazdığına göre
- kitapçı
Kitap satan kimse veya yer
- kitapçık
Küçük kitap
- kitapçılık
Kitapçının yaptığı iş
- kitara
Genellikle altı telli olup telleri iki parmak arasında çekilerek çalınan bir tür çalgı
- kitin
Eklem bacaklıların ve kabukluların dış dokusunu oluşturan, bazı mantar ve likenlerde de rastlanan, dayanıklı ve esnek organik madde
- kitle
Bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan topluluğu; kütle
- kitle bağışıklığı
Toplumun yaşlı veya kronik hastalığı olanların dışında kalan bireylerine herhangi bir tedbir alınmaksızın salgın hastalığın bulaşmasını bekleyip o hastalığa karşı topluca bağışıklığın sağlanması yöntemi; sürü bağışıklığı, toplumsal bağışıklık
- kitle iletişimi
Dağınık insan topluluklarının örgütlenmiş bir kaynaktan iletilen haberlere veya uyarılara aynı anda maruz kalması, birtakım kaynaklardan elde edilen bilgi ve haberlerin değişik araçlarla geniş halk topluluklarına yaygın olarak duyurulması; kitle haberleşmesi
- kitle turizmi
Eğlenmek, gezmek amacıyla gruplar hâlinde yapılan gezi; mas turizm
- kitre
Gevenin gövde veya kökünün üzerine bıçakla özel olarak yapılan çizgilerden akan zamk; kestere
- kivi
Kivigillerden, Yeni Zelanda'da yaşayan, kanatları küt olduğu için uçamayan, bacakları güçlü bir kuş; apteriks (Apteryx australis)
- kivigiller
Omurgalı hayvanlardan kuşlar sınıfına giren bir familya
- kiyanus
Doğada serbest olarak bulunmayan fakat birçok cismin birleşimine giren, karbon ve azottan oluşan bir gaz
- kiyaset
Akıllıca davranış
- kizir
Köy muhtarının yardımcısı
- Kiğı
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- kişi
Kadın veya erkeğe verilen genel ad; can, şahıs, şahsiyet, zat, nefer, nüfus
- kişi arkadaşından bellidir
"bir kimsenin nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek isteyen, arkadaşının kimliğine bakmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kişi eki
Fiil çekimlerinde kişiyi gösteren ek; şahıs eki: geldi-m, gelir-iz, gelmiş-sin; güzel-sin vb
- kişi ne yaparsa kendine yapar
"iyilik yapan iyilik, kötülük yapan kötülük bulur" anlamında kullanılan bir söz
- kişi refikinden azar
"kötü arkadaş insanı kötü yola sürükler" anlamında kullanılan bir söz
- kişi zamiri
Kişi adlarının yerini tutan zamir; şahıs zamiri
- kişiler arası
Bütün insanları göz önüne alan
- kişiler arası ilişki
Bireyler arasındaki toplumsal etkileşim veya karşılaşma
- kişileşme
Kişileşmek işi
- kişileşmek
Kişilik kazanmak
- kişileştirme
Kişileştirmek işi
- kişileştirmek
Kişileştirme işini yapmak
- kişilik
Bir kimseye özgü belirgin özellik, manevi ve ruhsal niteliklerinin bütünü; şahsiyet
- kişilik dışı
Kişisel olmayan; gayrişahsi
- kişilik hakkı
Kişinin korunmaya değer bulduğu hukuki, manevi ve bedensel nitelikteki varlıklarının tümü üzerindeki hakları
- kişilik kazanmak
bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek
- kişilikli
Kendine has özellikleri olan ve bunlardan taviz vermeyen; şahsiyet sahibi, şahsiyetli
- kişiliklilik
Kişilikli olma durumu; şahsiyetlilik
- kişiliksiz
Kendine has özellikleri olmayan, taviz verebilen; şahsiyetsiz
- kişiliksizlik
Kişiliksiz olma durumu; şahsiyetsizlik
- kişinin kendine ettiğini kimse edemez
"bir kimse kimi zaman tedbirsizliği yüzünden öyle yanlış iş yapar, başını öyle derde sokar ki böyle bir kötülüğü başkaları ona yapamaz" anlamında kullanılan bir söz
- kişioğlu
Soylu kimse
- kişisel
Kişi ile ilgili, kişiye ilişkin, kişinin kendi malı olan; şahsi, zatî
- kişisel bakım
Bireylerin hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini sağlayan vücut, kıyafet vb. temizlik kurallarının bütünü
- kişisel gelişim
Bireylerin bedensel, ruhsal, zihinsel, ekonomik vb. alanlarda yetilerini geliştirmesi, potansiyelini artırması ve karşılaşabileceği problemlere çözüm üretebilmesi
- kişisel sergi
Sadece bir sanatçının eserlerinin yer aldığı sergi
- kişiselleştirebilme
Kişiselleştirebilmek işi
- kişiselleştirebilmek
Kişiselleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kişiselleştirme
Kişiselleştirmek işi
- kişiselleştirmek
Kişiye özel duruma getirmek
- kişisellik
Kişisel olma durumu; şahsilik
- kişiye özel
Sadece o kişiye ait, o kişi tarafından kullanılabilen; zata mahsus
- kişiyi vezir eden de karısı, rezil eden de
"bir kimsenin toplum içinde yücelmesi de alçalması da karısına bağlıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kişmiri
Esmere çalan (renk)
- kişmiş
Küçük taneli bir tür çekirdeksiz üzüm
- kişneme
Kişnemek işi
- kişnemek
At bağırır gibi yüksek ses çıkarmak
- kişnetme
Kişnetmek işi
- kişnetmek
Kişneme işini yaptırmak
- kişneyebilme
Kişneyebilmek işi
- kişneyebilmek
Kişneme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kişneyiş
Kişnemek işi
- kişniş
Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)
- kişniş şekeri
İçinde bir kişniş tanesi bulunan ufak şeker
- klakson çalmak
korna çalmak
- klapa
Yakanın göğse doğru inen devrik bölümü
- klarnet
Tahtadan, metal perdeli, orkestrada önemli yeri olan bir üflemeli çalgı; gırnata
- klarnetçi
Klarnet yapan kimse
- klarnetçilik
Klarnetçinin yaptığı iş; gırnatacılık
- klas
Üstün nitelikli, üstün yetenekli
- klasik
Üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser
- klasikleşme
Klasikleşmek işi
- klasikleşmek
Herhangi bir sanat, sanatçı, eser klasik duruma gelmek, zamana karşı değerini yitirmemek
- klasikleştirme
Klasikleştirmek işi
- klasikleştirmek
Klasik duruma getirmek
- klasiklik
Klasik olma durumu
- klasisizm
Eski Yunan, Roma sanatından, edebiyatından kaynaklanan, XVII. yüzyılda Fransa'dan yayılan sanat ve edebiyat çığırı
- klaslık
Klas olma durumu
- klasman
Belli bir sınıf, küme
- klasör
Yazılı kâğıtları düzenli ve sıralı bir biçimde korumak için kullanılan mukavva veya plastikten telli kap; sıralaç
- klasını konuşturmak
bir işte ve herhangi bir durumda ustalık göstermek
- klavsen
Klavyeli ve telli bir çalgı; çembalo, çimbali
- klavsenci
Klavsen çalan kimse
- klavye
Parmaklarla hareket ettirilen piyano, org vb. çalgılarda veya yazı ve hesap makinelerinde değişmez bir eksen çevresinde inip kalkabilen, istenilen işe göre düzenlenmiş bazı mekanizmaları çalıştıran kaldıraç kollarının, tuş sıralarının bütünü
- klavyeli
Klavyesi olan
- klavyesiz
Klavyesi olmayan
- kleptoman
Kleptomaniye yakalanmış kimse
- kleptomani
Gerçekte gerek duyulmayan maddeleri çalma dürtüsü
- klerikalizm
Dinin ve din kurumlarının toplum hayatının çeşitli kesimlerindeki yerini güçlendirmeyi amaçlayan toplumsal, ekonomik akım
- klima
Soğuk veya sıcak hava vererek kapalı bir yerin havasını değiştiren elektrikli araç; iklimleme cihazı
- klimalı
Kliması olan
- klimasız
Kliması olmayan
- klimatolojik
İklim bilimi ile ilgili
- klinik
Hastanın bakıldığı, muayene edildiği yer; seririyat
- klinik araştırma
İnsanlar üzerinde bir ilacın klinik etkilerini tanımlama veya doğrulama amacıyla yapılan, temel hedefi ilacın güvenirliğini sorgulamak olan işlem
- klinik vaka
Hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gereken hastalık
- klinker
Çimento yapımında fırından ezilmeden çıkan pişirme ürünü
- klip
Genellikle televizyonda gösterilmek üzere hazırlanan, bir müzik parçasını görüntü eşliğinde veren film
- klips
Yaylı bir pensle tutturulmuş küpe, iğne vb
- klitoris
Kadınlarda cinsiyet organının ön kısmında bulunan, cinsel zevk alma açısından hassas, küçük çıkıntı; dılak, bızır
- klişe
Baskıda kullanılmak amacıyla, üzerine kabartma resim, şekil, yazı çıkarılmış metal levha
- klişeci
Klişe yapan kimse
- klişecilik
Klişecinin yaptığı iş
- klişehane
Klişe yapılan yer
- klişeleşme
Klişeleşmek işi
- klişeleşmek
Klişe durumuna gelmek; kalıplaşmak
- klor
Atom numarası 17, atom ağırlığı 35,5 olan, normal sıcaklıkta gaz durumunda bulunan, halojenlerden bir element (simgesi Cl)
- klor hidrat
Azotlu organik bir baz ile hidroklorik asitten türeyen tuz
- klor hidrik asit
Klor ile hidrojen bileşiği (HCl)
- klorik asit
Klordan türemiş oksijenli asit; klorik (HCIO3)
- klorlama
Klorlamak işi
- klorlamak
Mikroplardan arındırmak amacıyla suya düşük oranda klor katmak
- klorlanma
Klorlanmak işi
- klorlanmak
Klorlama işi yapılmak
- klorlu
Birleşiminde klor bulunan
- klorofil
Güneş ışığını soğurarak bitkilerde karbon özümlemesini sağlayan ve bitkilere yeşil renklerini veren madde
- kloroform
Renksiz, hoş kokulu, genellikle anestezide kullanılan, yatıştırıcı sakinleştirici ve uyuşturucu birleşik (CHCI3)
- kloroplast
Yeşil bitkilerde hücrelerin içinde bulunan, klorofil moleküllerinden oluşan, karmaşık yapılı kromoplast
- kloroz
Kanda alyuvar sayısının azalmasından ileri gelen, genellikle genç kızlarda görülen kansızlık
- klorölçer
Bir sıvının içindeki erimiş bulunan klor miktarını ölçmeye yarayan alet; klorometri
- klorür
Klorun, oksijen ve flor dışındaki elementlerle yaptığı birleşik
- klorürlendirme
Klorürlendirmek işi
- klorürlendirmek
Klorla birleştirmek, klorüre dönüştürmek
- klorürleştirme
Klorürleştirmek işi
- klorürleştirmek
Bir organik moleküle, hidroksil (OH) grubu yerine klorür (Cl) getirmek
- klostrofobik
Kapalı yer korkusuna ait, bu korkuyla ilgili
- kloş
Alt tarafı çan biçiminde genişleyen (etek)
- kloşet
Toplantı vb.nde katılımcıları bir araya getirmek, uyarmak, toplantıyı başlatmak amacıyla kullanılan çıngırak
- koala
Avustralya'da yaşayan, okaliptus yapraklarıyla beslenen, yaklaşık 80 santimetre boyunda, otçul, kuyruksuz, keseli, tüyleri soluk boz veya sarımsı renkte olan bir tür memeli (Phascolarctos cinereus)
- koalisyon
Çeşitli güçlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan birlik; ortak yönetim
- koalisyon hükûmeti
Birden çok siyasi parti veya grubun ortaklaşa kurduğu hükûmet ve yönetim biçimi; koalisyon
- kobalt
Atom numarası 27, atom ağırlığı 59 olan, boyacılıkta kullanılan, nikel ve demire benzeyen, gümüş renginde bir element (simgesi Co)
- kobalt bombası
Kobalttan veya dolaysız olarak radyoaktiflenebilen bir madenden yapılan, hekimlikte kanser tedavisinde kullanılan bomba
- kobay
Kobaygillerden, bilimsel araştırmalarda kullanılan bir deney hayvanı; Hint domuzu (Cavia porcellus)
- kobaygiller
Omurgalı hayvanların memeliler sınıfına giren bir familya
- kobra
Kobragillerden, Afrika ve Asya'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, çok zehirli, kızıl, esmer ve sarı renklerde bir tür yılan; gözlüklü yılan, Hint kobrası (Naja)
- kobragiller
Sürüngenler sınıfının zehirli yılanların çoğunu içine alan bir familyası
- koca
Bir kadının evlendiği kişi; bey (I), er (I), efendi, erkek, ağa, zevç
- koca bebek
Yaşından daha küçük davranışlar gösteren kimse
- koca bulmak
kız veya kadın kendisi ile evlenecek bir erkek bulmak
- koca koca
Çok büyük
- koca kuşluk
Öğleye yakın zaman
- koca yemiş
Fundagillerden, 3-6 metre yüksekliğinde, çiçekleri beyaz veya pembe, kışın yapraklarını dökmeyen, odunu sert olduğundan kolay işlenemeyen ve kömür yapımında kullanılan bir ağaççık; sandal ağacı (Arbutus unedo)
- Kocaali
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- kocabaş
İspinozgillerden, 18 santimetre uzunluğunda, sırtı kahverengi, karnı pembe bir tür kuş; flurcun (Cocothraustes coccothraustes)
- Kocaeli
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kocaelili
Kocaeli ilinden olan kimse
- Kocaelililik
Kocaelili olma durumu
- kocakarı
Yaşlı kadın
- kocakarı ilacı
Hekim olmayan kimselerin yaptıkları veya salık verdikleri, hekimlikte kullanılmayan ilaç
- kocakarı masalı
Avutucu ve eğlendirici nitelikli masal
- kocakarı soğuğu
İlkbaharın belli günlerinde olan soğuk havalar
- kocakarılık
Kocakarı olma durumu
- kocakarılığı tutmak
geçimsiz, inatçı, şirret yaşlı bir kadın gibi davranmak
- Kocaköy
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- kocaltma
Kocaltmak durumu; kocatma
- kocaltmak
Kocamasına yol açmak; kocatmak
- kocalı
Kocası olan, evli (kadın)
- kocalık
Bir kadına koca olma durumu
- kocalılık
Kocalı olma durumu
- kocaman
Çok iri; koca (II), cesim, kazulet
- kocamanca
Biraz kocaman, irice
- kocamanlaşma
Kocamanlaşmak işi
- kocamanlaşmak
Kocaman duruma gelmek
- kocamanlaştırma
Kocamanlaştırmak işi
- kocamanlaştırmak
Kocaman duruma getirmek
- kocamanlık
Kocaman olma durumu
- Kocasinan
Kayseri iline bağlı ilçelerden biri
- kocasız
Kocası olmayan (kadın); ersiz
- kocasızlık
Kocasız olma durumu; ersizlik
- kocaya gitmek
evlenmek
- kocaya kaçmak
kız ailesinin izni olmadan ve nikâhlanmadan bir erkekle kaçmak
- kocaya varmak
(kız veya kadın) evlenmek
- kocaya vermek
kız veya kadını evlendirmek
- kocayış
Kocamak işi
- Koch basili
Alman hekimi R. Koch'un bulduğu verem hastalığına yol açan bir basil
- kod
Bir bilginin simgesi
- kod adı
Kimliği gizlemek için kullanılan takma ad; kod ismi
- kodaman
İleri gelen, para veya makam sahibi kimse
- kodamanlık
Kodaman olma durumu
- kodein
Afyondan elde edilen, öksürük ve ağrı kesmeye yarayan bir alkaloit
- kodeks
Tedavi edici etkisi kesin olarak kabul edilen ilaçların formüllerini, fiziksel ve kimyasal özelliklerini, tanınma reaksiyonlarını, saflık kontrollerini, miktar tayinlerini ve saklama koşullarını içeren resmî kuruluş tarafından onaylı başvuru kaynağı
- kodese tıkmak
cezaevine sokmak
- kodesi boylamak
cezaevine girmek
- kodlama
Kodlamak işi
- kodlamak
Bir kelimeyi önceden belirlenmiş simgeler dizisine göre ifade etmek
- kodlanma
Kodlanmak işi
- kodlanmak
Kodlamak işi yapılmak
- kodlatma
Kodlatmak işi
- kodlatmak
Kodlama işini yaptırmak
- kodlayabilme
Kodlayabilmek işi
- kodlayabilmek
Kodlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kodlayış
Kodlamak işi
- kof
Kuruyarak veya çürüyerek içi boşalmış olan
- kof çıkmak
beklenildiği gibi çıkmamak, değersiz ve boş olduğu anlaşılmak, işe yaramaz olduğu görülmek
- kofalık
Kofanın çok bulunduğu yer
- kofana
Lüfer balığının irisi
- koflaşma
Koflaşmak işi
- koflaşmak
Kof, değersiz bir duruma gelmek
- kofluk
Kof olma durumu
- kofra
Bina girişlerinde elektrik şebeke hattını sigorta sistemi ile düzenleyen kutu
- kofti
Sahtekâr, dolandırıcı kimse
- koftilik
Kofti olma durumu
- koful
Bitki hücreleri yaşlandıkça plazmalarında oluşan ve içi hücre suyu ile dolu olan boşluk
- Kofçaz
Kırklareli iline bağlı ilçelerden biri
- kohenit
Gök taşlarında bulunan demir, nikel ve kobalt karbür
- kohezyon
Moleküller arasındaki çekim kuvveti
- kok
Maden kömürünün damıtılmasıyla elde edilen, birleşiminde kömürden çok daha az oranda uçucu madde bulunan katı yakıt; kok kömürü
- koka
İki çeneklilerden, çiçekleri küçük ve sarımtırak, zeytine benzer meyvesi kırmızı renkte olan, yapraklarından kokain çıkarılan, en çok Peru'da yetişen bir bitki (Erytrroxylon coca)
- kokabilme
Kokabilmek işi
- kokabilmek
Kokma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kokain
Koka yapraklarından çıkarılan ve bağımlılık yapan uyuşturucu bir madde
- kokainci
Kokain üreten, içen veya satan kimse
- kokaincilik
Kokainci olma durumu
- kokainman
Kokain bağımlısı olan kimse
- kokainomani
Kokain alma alışkanlığı ve kokain düşkünlüğü
- kokak
Kötü, pis kokan
- kokar ağaç
Sedef otugillerden, Avrupa'ya Çin'den getirilmiş, kısa zamanda yetişip boy attığı için bir gölge ağacı olarak dikilen, kötü kokan bir ağaç; kokak ağaç, aylandız (Ailanthus glandulosa)
- kokarca
Etoburlardan, orta boyda, kendini korumak için düşmanına kötü kokulu sıvı fışkırtan, ince, uzun bir kürk hayvanı (Mephitis mephitis)
- kokart
Asker şapkalarına takılan ve rengi uluslara göre değişen işaret
- kokartlı
Kokart takmış olan (kimse)
- kokartsız
Kokart takmamış olan
- koket
Güzel görünmeye çalışan, süse düşkün, kırıtan (kadın)
- koketlik
Koket olma durumu
- koketri
Beğenilme merakı
- kokimbit
Hidratlı doğal demir sülfat
- koklama
Koklamak işi
- koklamak
Kokusunu duymak için bir şeyi burnuna yaklaştırmak veya bir yerin havasını içine çekmek
- koklatabilme
Koklatabilmek işi
- koklatabilmek
Koklatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koklatma
Koklatmak işi
- koklatmak
Koklama işini yaptırmak
- koklatmamak
herhangi bir şeyi başkasıyla hiçbir şekilde paylaşmamak
- koklatılma
Koklatılmak işi
- koklatılmak
Koklama işine konu olmak
- koklayabilme
Koklayabilmek işi
- koklayabilmek
Koklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- koklayış
Koklamak işi
- koklaşma
Koklaşma işi
- koklaşmak
Birbirini koklamak
- koklaştırma
Koklaştırmak işi
- koklaştırmak
Koklaşma işini yaptırmak
- kokma
Kokmak işi
- kokmak
Koku çıkarmak
- kokmuş
Çürüyüp bozularak kötü kokan; kokuşuk, müteaffin
- kokmuşluk
Kokmuş olma durumu
- kokona
Hristiyan kadını
- kokoreç
Şişe sarılarak kor ateşte kızartılan, kuzu bağırsağından yiyecek
- kokoreççi
Kokoreç yapan veya satan kimse
- kokoreççilik
Kokoreççinin yaptığı iş
- kokoroz
Sivri uçlu uzun şey
- kokorozlanma
Kokorozlanmak işi
- kokorozlanmak
Göz korkutmak, meydan okumak
- kokoz
Parası olmayan
- kokozlanma
Kokozlanmak işi
- kokozlanmak
Parasını tüketmek, parasız kalmak
- kokozluk
Parasız olma durumu
- kokoş
Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven kimse
- kokoşluk
Kokoş olma durumu
- kokteyl
Türlü içkiler karıştırılarak yapılan içki
- koku
Nesnelerden yayılan küçücük zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu; buke
- koku alma duyusu
Koklama duyusu
- koku tedavisi
Çeşitli doğal kokulu maddelerle yapılan tedavi yöntemi; aromaterapi
- kokucu
Koku yapan veya satan kimse
- kokuculuk
Kokucunun yaptığı iş
- kokulandırma
Kokulandırmak işi
- kokulandırmak
Özel bir koku kazandırmak
- kokulanma
Kokulanmak işi
- kokulanmak
Koku sürünmek
- kokulu
Kokusu olan
- kokulu sabun
Yapılırken içine koku maddesi katılmış sabun
- kokulu çayır otu
Buğdaygillerden, çayırlarda yetişen, hayvanlar için iyi bir yem olan güzel kokulu bitki (Anthoxanthum odoratum)
- kokurdan
Kalkerli ve karstik özelliği ağır basan yerlerde çukurlukları bol, engebeli arazi
- kokusu sinmek
insan veya nesnede bir kokunun etkisi kalmak
- kokusu çıkmak
gizli tutulan bir iş anlaşılmak
- kokusunu (veya koku) almak (veya duymak)
bir nesnenin kokusunu algılamak
- kokusuz
Kokusu olmayan
- kokusuzluk
Kokusuz olma durumu
- kokutma
Kokutmak işi
- kokutmak
Hoş olmayan bir koku bırakmak
- kokuölçer
Koku alma duyusunu ölçen araç; odorimetre
- kokuş
Kokmak işi
- kokuşma
Kokuşmak işi; infisah
- kokuşmak
Çürüyüp bozularak kötü bir koku çıkarmak; kokmak, sasımak, taaffün etmek
- kokuşturma
Kokuşturmak işi
- kokuşturmak
Kokuşmasına sebep olmak
- kol
İnsan vücudunda omuz başından parmak uçlarına kadar uzanan bölüm; dal (II)
- kol akımı
Bir elektrik akımında ana devreye eklenen kollarla evlere elektrik veren akım
- kol atmak
bitkinin gövdesinden ayrılan bir dal bir yöne uzanmak
- kol ağzı
Giysi kolunun uç bölümü
- kol bağı
Kadın bileziği
- kol böreği
Bütün yufkanın içine kıyma, peynir, patates, ıspanak vb. konulup ince kol kalınlığında sarılarak tepsiye döşendikten sonra fırında pişirilen bir börek türü
- kol demiri
Bir kapıyı kapadıktan sonra dışarıdan açılmaması için duvarla kapı arasına konan demir destek
- kol değirmeni
Bulgur, yarma vb. tahılların öğütülmesinde kullanılan, kol gücü ile çalışan taş değirmen
- kol emekçiliği
Kol emekçisi olma durumu
- kol emekçisi
Sadece beden gücünü kullanarak çalışan kimse
- kol gezmek
güvenlik amacıyla dolaşmak
- kol kanat olmak (veya germek)
yardım etmek, korumak, himaye etmek
- kol kapağı
Giysi ve gömlek kolunun bileği örten bölümü
- kol kemiği
Kolun omuz başından dirseğe kadar olan bölümündeki tek ve uzun kemik; pazı kemiği, karaca kemiği
- kol kola
Yan yana ve kollarını birbirine geçirerek
- kol kırılır yen içinde (kalır)
“kırgınlıklar, küslükler, anlaşmazlıklar yakın çevre içinde çözülür, yabancıya aksettirilmez” anlamında bir söz
- kol nizamı
Mangaların yan yana veya arka arkaya dizilişinde kişiler arasında bir kol boyu mesafe bırakılması durumu
- kol saati
Bileğe takılan saat; bilek saati
- kol uzatmak
yayılmak, ulaşmak
- kol vermek
destek olmak
- kol vurmak
dolaşmak
- kola
Gömlek, örtü vb. şeyleri kolalamakta kullanılan özel nişasta
- kola cevizi
Kola bitkisinin sert kabuklu meyvesi
- kola çıkma
Kamu düzenini korumak için, kolluk kuvvetlerinin şehir çevresinde atla dolaşması
- kola çıkmak
kolluk kuvvetleri kamu düzenini korumak için etrafta dolaşmak
- kolacı
Giysi, örtü, çarşaf vb.ni yıkayarak kolalayan ve ütüleyen kimse
- kolacılık
Kolacının işi veya mesleği
- kolagiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, büyük ve küçük kola ağaçları gibi birçok türü içine alan bir bitki familyası
- kolaj
Kesip yapıştırılarak bir araya getirilmiş nesne
- kolajen
Hareket sisteminin yapı taşlarını, özellikle kemik, lif ve eklemleri oluşturan protein
- kolajlama
Kolajlamak işi
- kolajlamak
Kesip yapıştırarak nesneleri bir araya getirmek
- kolajlanma
Kolajlanmak durumu
- kolajlanmak
Kolajlamak işi yapılmak
- kolajlı
Kolaj yapılmış olan
- kolajsız
Kolaj yapılmamış olan
- kolalama
Kolalamak işi; kola (I)
- kolalamak
Gömlek, örtü vb. şeyleri, sert ve parlak olması için kolalı suya batırıp ütülemek
- kolalanma
Kolalanmak işi
- kolalanmak
Kolalama işi yapılmak veya kolalama işine konu olmak
- kolalatma
Kolalatmak işi
- kolalatmak
Kolalama işini yaptırmak
- kolalayış
Kolalamak işi
- kolalı
Gömlek, örtü vb. şeyler sert ve parlak olması için içerisinde kola (I) bulunan suya batırılıp ütülenmiş olan
- kolalılık
Kolalı olma durumu
- kolan
At, eşek vb. hayvanların semerini veya eyerini bağlamak için göğsünden aşırılarak sıkılan yassı kemer
- kolan vurmak
salıncakta hızlanmak için ayakta durup vücudu doğrultarak ileriye atılırcasına hareket etmek
- kolan çekmek
kayığı karadan halatla çekmek, yedekçilik etmek
- kolasız
Kolası olmayan
- kolasızlık
Kolasız olma durumu
- kolay
Sıkıntı çekmeden, yorulmadan yapılabilen; asan, güç (II) ve zor karşıtı
- kolay gele! (veya gelsin!)
bir iş yapmakta olanlara söylenen iyi dilek sözü
- kolayca
Oldukça kolay
- kolaycacık
Çok kolay
- kolaycı
Bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçen (kimse)
- kolaycılık
Kolaycı olma durumu
- kolayda
Kolay bulunabilir yerde; el altında
- kolayda ürün
Tüketicilerin az çaba sarf ederek satın aldığı, genellikle öbür ürünlere göre daha sık satın alınan, kısmen daha düşük fiyatlara sahip ürün; kolayda mal
- kolaylama
Kolaylamak işi
- kolaylamak
Bir işi bitirmek üzere olmak, bir işin sonuna yaklaşmak
- kolaylanma
Kolaylanmak işi
- kolaylanmak
Bir iş sonuna yaklaşmak, bitmek üzere olmak
- kolaylaşma
Kolaylaşmak işi
- kolaylaşmak
Kolay duruma gelmek; hafifleşmek
- kolaylaştırma
Kolaylaştırmak işi; teshil
- kolaylaştırmak
Kolay bir duruma getirmek, güçlükleri ortadan kaldırmak
- kolaylaştırılma
Kolaylaştırılmak işi
- kolaylaştırılmak
Kolaylaştırma işini yaptırılmak
- kolaylık
İşlerin kolayca yapılmasını sağlayan şey; asanlık, kolay, suhulet
- kolaylık göstermek
yapabilme yolu, imkânı sağlamak
- kolaylıkla
Sıkıntı çekmeden, güçlüklere uğramadan; kolayına, asanlıkla, rahatlıkla, tez beri
- kolayı var
çaresi var
- kolayına bakmak (veya kaçmak)
bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçmek
- kolayına gelmek
bir işin herhangi bir biçimde yapılmasını daha kolay bulmak
- kolayını bulmak
kolay bir biçimde yapma yolunu bulmak
- kolaçan
Herhangi bir amaçla çevreyi dolaşıp pek belli etmeksizin gözden geçirme
- kolaçan etmek
çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak
- kolağası
Osmanlı ordusunda yüzbaşı ile binbaşı arasında yer alan rütbe
- kolbastı
Güreşte ayağı kapılan güreşçinin, rakibinin ayağını tutmasıyla ortaya çıkan geçersizlik durumu
- kolbaşı
Herhangi bir ekibin, grubun, iş takımının başı
- kolbaşılık
Kolbaşı olma durumu
- kolcu
Hizmetçilere çalışacak ev bulan kimse
- kolculuk
Kolcunun yaptığı iş
- koldaş
İş arkadaşı
- koldaşlık
İş arkadaşlığı
- kolej
Öğretim programında yabancı bir dil öğretimine ağırlık veren okul
- kolejli
Kolej öğrencisi
- kolejlilik
Kolejli olma durumu
- koleksiyon
Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü; derlem
- koleksiyoncu
Koleksiyon yapmaya meraklı kimse; derlemci, koleksiyoner
- koleksiyonculuk
Koleksiyoncunun yaptığı iş; derlemcilik, koleksiyonerlik
- kolektif
Birçok kimseyi veya nesneyi içine alan, birçok kişi ve nesnenin bir araya gelmesi sonucu olan
- kolektif ortaklık
Bütün ortakların sorumluluğu tam ve sınırsız olan ortaklık; kolektif şirket
- kolektiflik
Kolektif olma durumu
- kolektör
Atık suların akmasını sağlayan boru
- kolemanit
Hidratlı doğal kalsiyum borat
- kolera
Şiddetli ishal ve kusmalarla kendini gösteren, çok bulaşıcı, salgın ve öldürücü bir hastalık
- koleralı
Koleraya tutulmuş
- kolesterol
Kanda ve büyük ölçüde ödde bulunan, besinlerle alınan sterol; kolesterin
- kolesterollü
Kolesterolü yüksek olan
- kolesterolsüz
Kolesterolü yüksek olmayan
- kolhoz
Rusya'da köylülerin ortak olarak çalıştıkları tarım işletmesi
- koli
Posta paketi
- koli basili
Toprakta, insan ve hayvan bağırsaklarında, bazen sularda, sütte, yiyeceklerde bulunan ve uygun bir ortam bulduğunda insanda hastalık yapabilen, yuvarlak uçlu, çomak biçiminde bakteri
- koli cebi
Bir kargoya ait evrakın kargo ile birlikte taşınması için koli üzerine yapıştırılan şeffaf cep
- kolibri
Kolibrigillerden, Amerika'da yaşayan, çok renkli, geriye doğru uçma özelliği olan, uzun gagalı, küçük göçmen kuş
- kolibrigiller
Omurgalı hayvanlardan, kuşlar sınıfına giren bir familya
- kolik
Bağırsak, böbrek gibi içi boş organlarda aralıklı duyulan güçlü sancı
- kolit
Kalın bağırsak yangısı
- kollama
Kollamak işi
- kollamak
Olmasını, ortaya çıkmasını beklemek, gözetmek
- kollanma
Kollanmak işi
- kollanmak
Kollama işine konu olmak veya kollama işi yapılmak
- kolları kopmak
ağır bir şey taşımaktan veya çok iş yapmaktan yorulmak
- kolları sıvamak
bir iş yapmaya güçlü bir biçimde, istekle hazırlanmak
- kollarını açmak
içtenlikle karşılamak veya kucaklamaya hazırlanmak, sevgisini ve dostluğunu göstermek
- kollarını sallaya sallaya gelmek
hiçbir şey getirmeden gelmek
- kollarının arasına almak
kucaklamak
- kollayabilme
Kollayabilmek işi
- kollayabilmek
Kollama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kollayış
Kollamak işi
- kollaşma
Kollaşmak işi
- kollaşmak
İki kişi bir yükü kaldırabilmek için birbirlerinin kollarını tutmak
- kollu
Kolu olan
- kolluk
İş yaparken giysiyi korumak için bilekten dirseğe kadar kola geçirilen, genellikle koyu renkli kumaştan dikilmiş parça
- kolluk kuvveti
Güvenlik güçlerinin oluşturduğu birlik
- kolluluk
Kollu olma durumu
- kolodyum
Fotoğraf makinesi camı yapımında ve cerrahlıkta kullanılan, alkol ve eter karışımı içinde sıvı durumuna getirilen nitroselüloz
- kolofan
Hidratlı doğal kalsiyum sülfat
- koloidal
Zamk, jelatin yapısında olan, koloit nitelikleri taşıyan
- koloit
Jelatin niteliğinde olan ve suda dağılmış zarlardan geçmemekle billursulardan ayırt edilen maddelerin genel adı, billursu karşıtı
- kolokyum
Doçentlik sözlü sınavı
- kolon
Katlardaki döşemeleri birbirlerine bağlayan düşey boru
- koloni
Göçmen topluluğu veya bu topluluğun yerleştiği yer
- kolonizatör
Kendi toplumuna yakın veya uzak coğrafyalardaki bir toprak parçası üzerinde yaşayanlara baskı yapmadan kendi kimlik ve kültürünü benimseten güç
- kolonizatörlük
Kolonizatör olma durumu
- kolonya
İçinde limon, lavanta, tütün vb. bitkilerin yağı bulunan, hafif kokulu alkollü bir madde
- kolonyal
Sömürgeyle ilgili
- kolonyal şapka
Sıcağı geçirmeyen, içi mantarlı bir şapka türü
- kolonyalama
Kolonyalamak işi
- kolonyalamak
Kolonya ile işlem yapmak, kolonya sürmek
- kolonyalanma
Kolonyalanmak işi
- kolonyalanmak
Kolonya sürmek veya sürünmek
- kolonyalı
Kolonyalanmış, kolonya sürmüş, kolonya sürülmüş
- kolonyalı mendil
El ve yüz temizliğinde kullanılmak üzere özel olarak nemlendirilmiş ve hoş koku verilmiş ambalajlı mendil; ıslak mendil
- kolonyasız
Kolonyası olmayan
- kolordu
Değişik sayıda tümen ve savaş destek birliklerinden kurulu büyük askerî birlik
- koloridye
Kolyoz balığının küçüğü
- kolostrum
Gebe kadının veya memeli hayvanların meme salgısı
- kolpo
Bilardo oyununda vuruş
- kolpo çekmek (veya yapmak)
isteka ile bilardo topuna vurmak
- kolpo çevirmek
kumpas kurmak
- kolpoya düşmek (veya gelmek)
oyuna gelmek, tuzağa düşmek
- kolsu
Kolu andıran, kola benzeyen, kol gibi
- kolsu ayaklılar
Erginken genellikle bir yere tutunarak yaşayan ve gövdeleri iki çenetli kabuk içinde olan deniz hayvanları
- kolsuz
Kolu olmayan
- koltuk
Omuz başının altında, kolun gövde ile birleştiği yer
- koltuk altı
Kolun omuzla birleştiği yerin altındaki çukurluk
- koltuk değneği
Ayak ve bacakları sakat olanların yürürken koltuklarıyla dayandıkları uzun değnek
- koltuk değneği olmak
birine, yaptığı uygunsuz işlerde destek sağlamak
- koltuk düşkünlüğü
Koltuk düşkünü olma durumu
- koltuk düşkünü
Mesleğinden veya yaptığı işten çok, bulunduğu makamı gözeten (kimse)
- koltuk gözü
Sürgün ve genç dalların yaprak saplarının koltuğunda bulunan tomurcuk
- koltuk kapısı
Evlerde büyük kapıdan başka küçük hizmet kapısı
- koltuk kavgası
Makam kapmak veya makamını yitirmemek için gösterilen çaba, sandalye kavgası
- koltuk meyhanesi
İşlek semtlerde, yol üzerinde bulunan, az mezeyle ayaküstü içki içilen ucuz meyhane
- koltuk takımı
Üçlü, ikili ve tekli oturma birimleri olan mobilya takımı
- koltuk vermek
yüzüne karşı övmek, pohpohlamak
- koltuk çıkmak
desteklemek
- koltukbaşı
Otomobillerde koltuğun sırt bölümünün üstüne takılan ve ani darbelerde boynun veya başın zarar görmesini önleyen başlık
- koltuklama
Koltuklamak işi
- koltuklamak
Koltuğu altına almak
- koltuklanma
Koltuklanmak işi; koltuk
- koltuklanmak
Övücü sözlerle koltukları kabartılmak; pohpohlanmak
- koltukları kabarmak
kendine veya yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak
- koltuklu
Kol dayayacak yeri olan
- koltukluk
Koltuk yapmaya ve kaplamaya elverişli olan (kumaş)
- koltukta olmak
başkasının konuğu olup kendi masraf etmemek
- koltukçu
Koltuk yapan veya satan kimse
- koltukçuluk
Koltukçunun yaptığı iş
- koltuğa girme
Düğün sırasında gelinin damadın koluna girmesini sağlama merasimi
- koltuğa girmek
evlenmek
- koltuğu doldurmak
aldığı görevi tam olarak başarabilecek yetenekte bulunmak
- koltuğuna girmek
koltuğunun altına sığınmak
- koltuğunun altına sığınmak
birinin koruyuculuğuna sığınmak
- kolu kanadı kırılmak
bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak
- kolu uzun
Gücü yeter, sözü geçer
- kolu uzunluk
Kolu uzun olma durumu
- koluna girmek
kolunu birinin koltuğu altından geçirmek
- koluna kuvvet
iş yapan bir kimseye, isteklendirmek, coşturmak için söylenen bir söz
- kolunda altın bileziği olmak
kazanç sağlayan bir mesleği, zanaatı olmak
- kolye
Ucuna süs eşyaları konularak boyna takılan takı
- kolyoz
Uskumrugillerden, uzunluğu 30-35 santimetre olan, Akdeniz ve Karadeniz'de yaşayan bir tür balık (Scomber colias)
- kolza
Turpgillerden, yağlı tohumlarından elde edilen yağı yapay kauçuk, biyodizel vb.nin yapımında kullanılan mevsimlik bitki (Brassica napus)
- kolçak
Yalnız başparmağı ayrı, diğer dört parmağı bir örülmüş yün eldiven
- kolçaklı
Kolçağı olan
- kolçaklı sandalye
Taşıyıcı kısımları masif malzemeden yapılan, oturma yüzeyi ve arkalığı genellikle elastik olan tek kişinin oturabileceği mobilya
- kom
Ağıl, davar ağılı
- koma
Bazı hastalıklar, yaralanmalar, zehirlenmeler sırasında görülen anlama, duyma ve hareketin büsbütün veya az çok kaybolmasıyla beliren bilinç kaybı durumu
- komadan çıkmak
komaya giren hasta bu durumdan kurtulmak, ölümden dönmek
- komalık
Koma durumuna gelmiş
- komalık etmek
döverek kıpırdamayacak duruma getirmek
- komalık olmak
yediği dayaktan sonra kıpırdayamayacak duruma gelmek
- komandit
Yalnızca konulan sermaye kadar sorumluluğu olan ortaklık biçimi
- komandit ortaklık
Alacaklılara karşı en az bir sınırlı, bir de sınırsız sorumlu ortağı bulunması gereken, tüzel kişiliği olan ortaklık; komandit şirket
- komandite
Komandit şirkette sınırsız sorumlu olan ortak
- komanditer
Komandit şirkette ancak kendi koyduğu para kadar sorumlu olan ortak
- komando
Özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan birlik
- komar
Kuzey Anadolu dağlarında yetişen, 3-5 metre boyunda, kışın yapraklarını dökmeyen, iri ve mor çiçekleri olan bir ağaç (Hododendron ponticum)
- komaya girmek
duyma, anlama ve hareket yeteneklerini yitirerek yarı ölü duruma gelmek, kendinden geçmek
- kombi
Isıtmada kullanılan yakıtı düzenli ve ayarlı biçimde yakan araç
- kombili
Kombi tesisatı döşenmiş
- kombin
Giyim, dekorasyon vb. alanlarda değişik parçaların uyumlu bir biçimde bir araya getirilmesiyle oluşturulan bütün
- kombina
Birkaç sanayi kuruluşunun tek yönetimde birleşmesi
- kombine
Bir spor dalında değişik türdeki yarışmaların sonuçlarına göre birleştirilmiş derecelendirme, toplam puana göre değerlendirme
- kombine bilet
Sezonluk alınan bilet
- kombinezon
Bir işi başarıya ulaştırmak için alınan önlemler bütünü
- kombinezonlu
Kombinezon giymiş olan
- kombinezonsuz
Kombinezon giymemiş olan
- komedi
Gülmeye neden olan olay veya olaylar
- komedi yazarı
Genellikle komedi türünde eser veren kimse
- komedyen
Güldürü oyuncusu; komedyacı
- komedyenlik
Komedyen olma durumu
- komi
Otel, pansiyon vb. yerlerde çalışan hizmetli
- komik
Gülme duygusu uyandıran; güldürücü, gülünç
- komik bulmak
gülünç saymak
- komikleştirme
Komikleştirmek işi
- komikleştirmek
Komik duruma getirmek
- komiklik
Komik olma durumu
- komiser
Güvenlik teşkilatının meslek aşamaları içinde yer alan, il, ilçe veya bucaklarda bulundukları yerin emniyet ve asayişine ait işleri yöneten, üniformalı veya sivil memur
- komiserlik
Komiser olma durumu
- komisyon
Bir işte aracılık yapan kimseye bırakılan yüzde; simsariye
- komisyoncu
Bir iş karşılığında yüzde alan kimse; simsar
- komisyonculuk
Komisyoncunun yaptığı iş; simsarlık
- komita
Siyasi bir amaca ulaşmak için silah kullanan gizli topluluk
- komitacı
Siyasi bir amaca ulaşmak için silahlı mücadele eden gizli topluluk veya örgüte bağlı kimse
- komitacılık
Komitacı olma durumu
- komiğine gitmek
gülünç bulmak
- komodin
Karyolanın yanı başına konulan üstü masa biçimindeki küçük dolap; komot
- komodor
Albay veya yarbay rütbesinde olmakla birlikte kumanda ettiği deniz birliği sebebiyle amiral yetkileri ile donatılmış komutan
- kompakt
Amaca uygun, kullanışlı ve küçük boyutlu olan
- kompartıman
Yolcu trenlerinde vagonların bölmelerle ayrılmış bölümlerinden her biri
- kompilasyon
Derleyip toparlama
- komple
Eksiksiz, gerekli her şeyi tamam olan
- komple kilit
Bir mobilyanın sadece bir çekmece veya kapağına takılan, kilitlendiğinde mobilyanın bütün kapak ve çekmecelerini kilitleyebilen özel bir kilit türü
- kompleks
Vitamin veya proteinlerin oluşturduğu bileşik
- komplekse kapılmak
duygu karmaşası içine girmek
- kompleksli
Duygu karmaşası içinde olan
- komplekslilik
Duygu karmaşası içinde olma
- komplekssiz
Duygu karmaşası içinde olmayan
- komplekssizce
Duygu karmaşası içinde olmaksızın
- komplekssizlik
Duygu karmaşası içinde olmama
- komplikasyon
Hastalık sırasında ortaya çıkan ve hastalığın temel özellikleriyle ilişkili olmayan her türlü olumsuz sağlık olayı veya süreci
- kompliman
Gönül okşayıcı, hoşa giden söz
- komplo hazırlamak
bir kimsenin aleyhine çalışmak, onun kötü duruma düşmesini sağlamak
- komplo kurbanı
Kendisine komplo kurulan veya komploya uğrayan kimse
- komplo kurbanı olmak
komploya kurban gitmek
- komplo kurmak
bir kimseye karşı gizlice, toplu olarak zarar verici karar almak, tuzak kurmak
- komplo teorisi
Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü
- komplocu
Komplo kuran kimse
- komploculuk
Komplocu olma durumu
- komploya kurban gitmek
komplo yoluyla zarar görmek
- kompost
Bitki artıklarından yapılan gübre
- komposto
Bütün veya dilimler hâlindeki yaş meyvenin şekerli suyla kaynatılmasıyla yapılan bir tatlı türü
- kompostoluk
Komposto veya meyve dağıtımı yapmak için kullanılan, genellikle yüksek ayaklı tabak
- kompoze
"Ögelerini birleştirmek, bütünleştirmek, yeniden oluşturmak" anlamlarındaki kompoze etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- kompozisyon
Ayrı ayrı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma biçimi ve işi
- kompozit
Değişik tarzları bir arada taşıyan
- komprador
Çok zengin kimse
- kompres
Yaraların bakımında veya başka bir amaçla kullanılan katlı bez
- kompresör
Bir akışkanı veya gazı, gereken basınca göre sıkıştırmaya yarayan alet; sıkmaç
- komprime
Çoğu kez yassı veya silindir biçiminde katı ilaç, hap; sıkıt
- komut
Askerlere, izcilere, öğrencilere beden eğitimi çalışmalarında veya bir tören sırasında bir durumdan başka bir duruma geçmeleri için verilen emir
- komut almak
herhangi bir davranış, hareket vb. için buyruk almak
- komut vermek
herhangi bir davranış, hareket vb. için buyrukta bulunmak
- komuta
Askerî birliği ve onunla ilgili işleri yönetme görevi; kumanda
- komuta etmek
askerlikte yönetmek, kumanda etmek
- komutan
Bir asker topluluğunun başı; kumandan, bey (I), mir
- komutanlık
Komutanın görevi veya makamı; kumandanlık
- komün
Beraber çalışıp geliri paylaşmak üzere bir araya gelen topluluk
- komün hayatı
Harcamalar için gelirleri birleştirerek yaşanılan ortak hayat
- komünist
Komünizm yanlısı olan kimse; kızıl
- komünizm
Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni; komünistlik
- komşu
Konutları yakın olan kimselerin birbirine göre aldıkları ad
- komşu açı
Tepeleri ve birer kenarları ortak olan iki açıdan her biri
- komşu boncuğunu çalan gece takınır
"hırsızlık malı, sahibinin göremeyeceği yer ve zamanda kullanılır" anlamında kullanılan bir söz
- komşu ekmeği komşuya borçtur
"komşunuz size bir ikramda bulunur, bir şey armağan ederse siz de ona ikramda bulunmalı, armağan vermelisiniz" anlamında kullanılan bir söz
- komşu hatırı
Komşular arasında gözetilen saygı
- komşu iti komşuya ürümez
"komşudaki uygunsuz kişi, başkalarını incitse de komşusunu rahatsız etmez" anlamında kullanılan bir söz
- komşu kapısı
Pek yakın sayılan yer
- komşu kapısı yapmak
sık gidilen yer hâline getirmek
- komşu kapısına çevirmek
yakın olmadığı ve sık sık uğranılması gerekmediği hâlde bir yere çok sık gitmek
- komşu komşunun külüne (veya tütününe) muhtaçtır
"komşular en küçük şey için bile birbirlerine muhtaçtırlar" anlamında kullanılan bir söz
- komşu kızı almak, kalaylı kaptan su içmek gibidir
"komşu kızını almaya karar veren, ailenin ve kızın durumunu, gidişini iyi bildiğinden içi rahat olarak bu ilişkiyi kurar" anlamında kullanılan bir söz
- komşuda pişer, bize de düşer
insanların, çevresindekilerin kazancından yararlanma umudunu anlatan bir söz
- komşuluk
Komşu olma durumu
- komşuluk etmek (veya yapmak)
komşular birbirlerine gidip gelmek, görüşmek
- komşuluğa sığmamak
komşuluk ilişkilerinin aksine birbirlerine kötü davranmak
- komşunu iki inekli iste ki kendin bir inekli olasın
"başkasının daha iyi durumda olmasını iste ki Tanrı da seni ondursun" anlamında kullanılan bir söz
- komşunun tavuğu komşuya kaz (karısı kız) görünür
"başka bir kimsenin malı bize olduğundan daha değerli görünür" anlamında kullanılan bir söz
- kona göçe
Yolculukta konaklayarak, geziye zaman zaman ara vererek
- konabilme
Konabilmek işi
- konabilmek
Konma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Konak
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- konak
Büyük ve gösterişli ev
- konak gibi
büyük ve gösterişli (ev)
- konak yavrusu
Konağı andıran (ev)
- konaklama
Konaklamak işi
- konaklamak
Yolculuk sırasında bir yerde durup geçici bir süre yaşamak; inmek, kalmak
- konaklatma
Konaklatmak işi
- konaklatmak
Konaklama işini yaptırmak
- konaklayabilme
Konaklayabilmek işi
- konaklayabilmek
Konaklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- konaklayış
Konaklamal işi
- konaklık
Konak olmaya uygun yer
- konakçı
Asalağın erginini veya gelişim evrelerinden herhangi birini taşıyan canlı; konak (I)
- konakçılık
Konakçı olma durumu
- konalga
Göçebe ve yolcuların yolculuk veya göç sırasında konakladıkları sulu ve otlu yer
- konargöçer
Göçebe bir hayat süren, bir yere sürekli yerleşmeyen (aşiret, oba vb.); göçerkonar
- konargöçerlik
Konargöçer olma durumu
- kondansatör
Bir yalıtkan malzemenin iki iletken metal tabaka arasına yerleştirilmesiyle oluşturulan, iki uçlu bir devre elemanı; sığaç, yoğunlaç, meksefe
- kondenseleşme
Yapay reçinelerin oluşumunu ve değişimini sağlayan kimyasal tepkime
- kondisyon
Kişinin fiziksel olarak kuvvet durumu
- kondisyon aleti
Vücut sağlığını korumak ve geliştirmek için kullanılan kondisyon bisikleti, koşu bandı, kürek vb. araçlardan her biri
- kondisyon bisikleti
Vücut sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla sabit, tekerleksiz, üzerinde pedalların direnç derecesini ayarlayan bir mekanizmanın bulunduğu araç
- kondisyoner
Sporcuların fiziksel ve fizyolojik özelliklerinin gelişimini sağlamak amacıyla yapılacak çalışmaları planlayan antrenman sorumlusu
- kondisyonerlik
Kondisyonerin görevi ve mesleği
- kondurabilme
Kondurabilmek işi
- kondurabilmek
Kondurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kondurma
Kondurmak işi
- kondurmak
Konma işini yaptırmak
- kondurtma
Kondurtmak işi
- kondurtmak
Kondurma işini yaptırmak
- konduruverme
Konduruvermek işi
- konduruvermek
Ansızın veya çabucak kondurmak
- kondüit
Sahneye çıkma sırası gelen kişileri uyarmakla görevli kimse
- kondüktör
Yolcu trenlerinde biletleri denetleyen ve vagon işlerine bakan görevli
- kondüktörlük
Kondüktör olma durumu
- konfederasyon
Birden fazla ülkenin genellikle dış işleri ve savunma alanlarında federasyona göre biraz daha ılımlı bir bağımlılık içinde ortak politika ve yönetim izleyip diğer alanlarda ise bölgesel yönetimlerinde serbest bulundukları devletler topluluğu
- konfederatif
Konfederasyonla ilgili olan
- konfedere
Birleşmiş
- konfeksiyon
Hazır giyim eşyası
- konfeksiyoncu
Hazır giyim eşyası yapan veya satan kimse
- konfeksiyonculuk
Konfeksiyoncunun yaptığı iş
- konferans
Dinleyicilere bilim, sanat, edebiyat vb. konularda bilgi vermek için yapılan söyleşi; konuşma
- konferans vermek
herhangi bir konuda bilgi verecek biçimde konuşma yapmak
- konferans çekmek
karşısındakini bıktıracak bir biçimde uzun veya öğüt verircesine konuşmak
- konfeti
Düğün, balo vb. eğlencelerde, spor karşılaşmalarında serpilen, küçük yuvarlak pul biçiminde kesilmiş renkli kâğıt parçaları
- konfirme
"Doğrulamak, geçerlemek, onaylamak" anlamlarındaki konfirme etmek birleşik fiilinde geçen bir söz
- konfor
Günlük hayatı kolaylaştıran maddi rahatlık
- konforlu
Konforu olan
- konforsuz
Konforu olmayan
- konforsuzluk
Konforsuz olma durumu
- Kongolu
Kongo Cumhuriyeti’nde yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kongre
Çeşitli ülkelerden yöneticilerin, elçilerin, delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı
- kongövde
Palmiyelerde olduğu gibi, üzerinde yaprak kalıntıları, izleri bulunan dalsız, budaksız gövde
- kongövdeli
Gövdesi kongövde olan (bitki)
- koni
Durağan bir noktadan geçen ve bir eğriye dayanarak hareket eden bir doğrunun çizdiği yüzey; mahrut
- konik
Koni biçiminde olan veya koni ile ilgili olan; mahruti
- koniklik
Konik olma durumu
- konjonktür
Her türlü durum ve şartın ortaya çıkardığı sonuç
- konken
Bir tür iskambil oyunu
- konkordato
Papalık makamıyla başka hükûmetler arasında yapılan anlaşma
- konkurhipik
Erkek ve kadın binicilerin eşit koşullarda katıldıkları, parkura değişik aralıklarla yerleştirilmiş engellerin belirli bir süre içerisinde ve kurallara uygun biçimde aşılmasına dayalı atlı binicilik sporunun bir dalı
- konma
Konmak işi; vaz
- konmak
Kuş, kelebek, uçak, toz vb. bir yere inmek
- konnektör
Demir yollarında fren kumanda kollarını dingilin üzerine bağlayan ve her iki ucunda kumanda kolunun girmesine uygun deliği bulunan parça veya düzen
- konnektör pensi
Birden fazla kablonun birbirine tutturulmasını sağlayan araç
- konsantrasyon
Dikkatin sürekli olarak bir nesne veya konunun belirli bir yönü üzerinde toplanması; dikkat toplaşımı, yoğunlaşma
- konsantre etmek
yoğunlaştırmak
- konsantre olmak
düşünceyi, duyguyu, gücü bir noktada toplamak, bir noktaya yoğunlaşmak
- konser
Sanatçıların müzik eserlerini bir topluluk önünde çalması veya söylemesi
- konser vermek
dinleyicilere, müzik eserlerini çalmak veya söylemek
- konservatif
Sağlığın korunması, işlevlerin yeniden kazanılması veya vücut yapılarının tamirinde varis çorabı, bandaj vb. malzemeler kullanılarak yapılan tedavi yöntemi
- konservatuvar
Müzik, tiyatro ve bale öğretiminin yapıldığı okul
- konserve
Isı ile sterilize edilerek uzun zaman saklanabilecek biçimde kutulanmış (yiyecek)
- konserveci
Konserve yapan veya satan kimse
- konservecilik
Konservecinin yaptığı iş
- konsey
Sorunları görüşmek, fikir alışverişinde bulunmak ve kararlar almak amacıyla bir araya gelen kimselerden oluşan topluluk; kurul
- konsinye
Devir işlemi yapılmadan satılması amacı ile bir kişiye bırakılan veya ödünç verilen mal
- konsinye ihracat
Kesin satışı daha sonra yapılmak üzere dış alıcılara, komisyonculara, ihracatçının yurt dışındaki şube ve temsilciliklerine mal gönderilmesi şeklinde yapılan ihracat
- konsol
Duvar kenarına yerleştirilen, üstüne ayna ve başka süs eşyası konulan, çekmeceli, dolaplı mobilya
- konsol saati
Konsol gibi düz yerlere oturtulacak biçimde yapılmış saat
- konsolidasyon
Yapıları benzer durumda olan nesnelerin birleştirilmesi
- konsolide
Vadesi uzatılan (borç)
- konsolide borç
Kısa vadeli olarak planlanıp daha sonra orta veya uzun vadeli duruma çevrilen borç
- konsolit
Vadesi belli olmayan ve yalnızca faizi ödenen devlet tahvili
- konsolitçi
Tahvil, hisse senedi vb. şeyleri alıp satan kimse
- konsolos
Yabancı ülkelerde, orada bulunan yurttaşlarının haklarını koruyan, bağlı bulunduğu hükûmete siyasal ve ticari bilgileri veren dış işleri görevlisi; şehbender
- konsolosluk
Konsolos olma durumu
- konsomasyon
Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde yenilip içilen şey
- konsomatris
Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın
- konsomatrislik
Konsomatris olma durumu
- konsome
Et suyu ile kemiklerin birlikte kaynatılmasından ve yağının alınmasından sonraki durumu
- konsül
Roma'da her yıl seçilen iki devlet başkanından her biri
- konsültasyon
Bir hastalığa tanı koymak veya hastalığı tedavi etmek amacıyla birden fazla hekimin görüş alışverişinde bulunması; konsulto
- konsültasyon yapmak
birkaç hekim bir hastalığa tanı koymak veya hastalığı tedavi etmek için bir araya gelmek
- kont
Roma imparatorunun anlaşma sağladığı yabancı ülke yöneticisi
- kont gibi
şık giyinmiş (adam)
- kont gibi yaşamak
bolluk içinde yaşamak
- kontak
Karşıt elektrik taşıyan iki maddenin birbirine dokunması
- kontak anahtarı
Bir taşıtın motorunu çalıştırmak için kullanılan anahtar
- kontak atmak
elektrik donanımında karşı uçların birbirine dokunmasıyla elektrik akımı kesilmek
- kontak açmak
bir taşıtın motorunu çalıştırmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini açmak
- kontak kapatmak (veya kapamak)
bir taşıtın çalışan motorunu durdurmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini kapamak
- kontak kurmak
biriyle veya bir olayla bağlantı sağlamak
- kontak yapmak
karşıt elektrik taşıyan iki madde birbirine dokunmak
- kontenjan
Bir yükümlülük veya yararlanma işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu belirli sayıdaki topluluk
- kontenjan sistemi
Dışarıdan yurda getirilecek malların tür ve niceliklerini sınırlandıran yöntem
- kontes
Kontun karısı
- kontluk
Kont olma durumu
- kontra
Karşıt, karşı, aksi
- kontra gitmek
birine zıt gitmek
- kontra mizana
Dört direkli gemilerde en arkadaki direk
- kontralto
Kadın seslerinin en kalını; alto
- kontrasomun
Kapı tokmağını ters döndüren somun
- kontrat yapmak
sözleşme yapmak
- kontratabla
Ağaç malzemenin biçim değiştirmesini önlemek için körağacın iki yüzüne, elyaf yönleri körağaca çapraz veya 45 derece eğik, aynı kalınlıkta astar kaplama ve yüz kaplama yapıştırılarak elde edilen tabla
- kontrbas
Keman türünden, en kalın sesli yaylı saz
- kontrbasçı
Kontrbas çalan sanatçı; kontrbas
- kontrfile
Kesim hayvanlarında, bel kemiğindeki dikensi çıkıntının iki yanında bulunan et dilimi
- kontrgerilla
Gerilla güçlerine karşı oluşturulmuş güç; gladyo
- kontrol
Bir şeyin gerçeğe ve aslına uygunluğuna bakma
- kontrol altına almak
bir olayı denetim altına almak
- kontrol altında olmak
denetlenmek
- kontrol altında tutmak
denetlemek
- kontrol etmek
denetlemek
- kontrol kalemi
Herhangi bir elektrik devresinin açık veya kapalı olduğunu içine yerleştirilmiş küçük bir lambanın yanıp sönmesiyle gösteren, ucu tornavidalı, kalem biçiminde araç
- kontrol kulesi
Hava trafik kontrolü işlerinin yönetilmesi için yapılmış, çevrenin iyice göründüğü oldukça yüksek kule
- kontrol saati
Bekçilerin belirli yerlerden geçiş zamanlarını belirleyen alet
- kontrpiye
Sporcunun yanılma hareketi
- kontrpiyede kalmak
futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak
- kontrplak
Genellikle mobilya işlerinde kullanılan, en az üç kaplamanın üst üste tutkallanmasından oluşan, ince, esnek tahta; kontra
- kontrpuan
Çeşitli melodileri birbirine uydurma sanatı
- kontur
Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi
- kontuvar
Kara ve hava yolları ulaşımında bilet ve bagaj işlemlerinin yapıldığı tezgâh veya bölüm
- kontör
Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve telefonda toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç
- kontör yüklemek
telefon, doğal gaz, su, elektrik vb.nde kullanım birimi yüklemek
- kontörlü
Kontörü bulunan
- kontörlü telefon
Konuşma süresini gösteren sayaçlı telefon
- kontörlük
Belirli sayıda kontör bulunduran
- konu
Konuşmada, yazıda, eserde ele alınan düşünce, olay veya durum; bap, mevzu, süje
- konu komşu
Bütün komşular, birbirine yakın yerde oturan kimseler
- konu mankeni
Geçmiş bir olayın gelişmesini ve sonucunu aynı biçimde yansıtmak üzere canlandıran kimse
- konuk
Bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelen kimse; misafir, mihman
- konuk etmek
birini evinde bir süre ağırlamak
- konuk gelmek
bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelmek
- konuk köşesi
Konukların oturması için hazırlanmış özel yer
- konuk olmak
bir yerde kısa bir süre ağırlanmak
- konuk sanatçı
Asıl programda olmayan, program dışı etkinliğe katılan sanatçı
- konukevi
Resmî veya özel kuruluşların kendi görevlilerinin yararlanması için yaptırdığı konut; misafirhane
- konuklama
Konuklamak işi
- konuklamak
Konuk olmak
- konukluk
Konuk olma durumu; misafirlik
- konuksever
Konuklarına iyi davranan, onları iyi ağırlayan ve kendisine konuk gelmesinden hoşlanan; misafirperver
- konukseverlik
Konuksever olma durumu; misafirperverlik
- konukçu
Yabancı konukların yanına verilen, onları gezdiren, onlarla ilgilenen kılavuz veya arkadaş; mihmandar
- konukçuluk
Konukçunun yaptığı iş; mihmandarlık
- konulabilme
Konulabilmek işi
- konulabilmek
Konulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- konulma
Konulmak işi; vazolunma
- konulmak
Koyma veya konma işi yapılmak; vazolunmak
- konulu
Konusu olan; mevzulu
- konuluverme
Konuluvermek işi
- konuluvermek
Çabucak konmak
- konuluş
Konulma işi
- konum
Bir kimsenin veya bir şeyin bir yerdeki durumu veya duruş biçimi; pozisyon
- konumdaş
Aynı konumda, makamda olan kişiler
- konumlandırma
Konumlandırmak işi
- konumlandırmak
Bir ürünü veya hizmeti rakiplerinden ayırmak için pazarlama çalışması yapmak
- konumlanma
Konumlanmak işi
- konumlanmak
Yerleşmek, yer almak
- konumsal
Konumla ilgili
- konur
Esmer, açık kestane renginde olan
- konusuz
Konusu olmayan; mevzusuz
- konusuzluk
Konusuz olma durumu
- konut
İnsanların içinde yaşadıkları ev, apartman vb. yer; mesken, ikametgâh
- konut dokunulmazlığı
Belli hukuki şartların dışında, kişilere ait konutlara girilememesi, arama yapılamaması ve eşyaya el konulamaması hakkı
- konut fonu
Toplu konut yapımı için devletçe oluşturulan fon
- konut kredisi
Konut almak için banka vb. kurumlardan belli bir vadeye yayılmış olarak ödünç alınan para; emlak kredisi
- konutlanma
Konutlanmak durumu
- konutlanmak
Konut sahibi olmak
- konuverme
Konuvermek işi
- konuvermek
Beklenmedik bir anda veya ansızın konmak
- konuğu olmak
birine konuk olarak gidip kalmak
- konuş
Konmak işi
- konuşabilme
Konuşabilmek işi
- konuşabilmek
Konuşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- konuşkan
Konuşmayı, lakırtıyı seven, çok konuşan; lakırtıcı
- konuşkanlık
Konuşkan olma durumu
- konuşlandırma
Konuşlandırmak işi
- konuşlandırmak
Savaş araç ve gereçlerini stratejik bir bölgede yerleştirmek
- konuşlanma
Konuşlanmak işi
- konuşlanmak
Belli bir yere veya bölgeye mevzilenmek
- konuşlu
Konuşlanmış olan
- konuşma
Konuşmak işi; musahabe
- konuşma bozukluğu
Bazı sesleri gereği gibi çıkaramamaktan ileri gelen söyleyiş, kötü telaffuz etme
- konuşma dili
Günlük yaşayışta kullanılan ve yazı dilinden az çok farklarla ayrılmış bulunan dil
- konuşma engelli
İşitemediği için söz söyleme alışkanlığı edinememiş (kimse)
- konuşma güçlüğü
Bazı konuşma organlarının gereği gibi çalışmamasından dolayı rahat söz söyleyememe; söz yitimi
- konuşma merkezi
Beynin, konuşma işlevini denetleyen bölümü
- konuşma yapmak
topluluk karşısında bir konuda konuşmak
- konuşma yetersizliği
Beklenen düzeyde veya yeterli ölçüde konuşamama
- konuşmacı
Bir topluluk karşısında etkili, açık, düzgün konuşarak düşüncesini anlatmada, duygusunu aşılamada yetenekli kimse; konuşucu, hatip, konferansçı
- konuşmacılık
Konuşmacı olma durumu; konuşuculuk, hatiplik, konferansçılık
- konuşmak
Bir dilin kelimeleriyle düşüncesini sözlü olarak anlatmak
- konuşmama hakkı
Adli makamlarca suçluya tanınan ifade vermeme hakkı
- konuşmaya dalmak
başka şeylerle ilişkiyi keserek belli bir konudan söz etmek
- konuşturabilme
Konuşturabilmek işi
- konuşturabilmek
Konuşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- konuşturma
Konuşturmak işi
- konuşturmak
Konuşmasını sağlamak, konuşmasına yol açmak
- konuşturtma
Konuşturtmak işi
- konuşturtmak
Konuşturma işini yaptırmak
- konuşu
Bilimsel bir sorunu incelemek veya siyasi, ekonomik, diplomatik sorunları tartışmak için yapılan akademik toplantı; kolokyum
- konuşucu
Kusursuz, düzgün, güzel, tatlı söz söylemesini bilen kimse
- konuşuculuk
Konuşucu olma durumu
- konuşulma
Konuşulmak işi
- konuşulmak
Konuşma işine konu olmak
- konuşumluk
Telefonla bir konuşma süresi miktarı
- konuşur
Bir dili ana dili olarak konuşan kimse
- konuşuverme
Konuşuvermek işi
- konuşuvermek
Ansızın konuşmak
- konuşuş
Konuşmak işi
- konvansiyon
Bir anayasa yapmak veya bir anayasayı değiştirmek için toplanan olağanüstü geçici meclis
- konvansiyonel
Alışılmış olan, üzerinde anlaşılan
- konvansiyonel silah
Taraflarca gücü, niteliği bilinen ve klasik olarak kabul edilen, nükleer ve kimyasal silah dışında kalan savaş aracı
- konvansiyonel yağış
Isınan havanın yükselerek soğumasıyla oluşan yağış
- konveyör
Koruyucu gemi, refakat gemisi
- konvoy
Aynı yere giden taşıt veya yolcu topluluğu; kafile
- Konya
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Konyaaltı
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- konyak
İspirto derecesi yüksek, özel kokulu, kiremit renginde bir içki türü; kanyak
- Konyalı
Konya ilinden olan kimse
- Konyalılık
Konyalı olma durumu
- konç
Ayağa giyilen şeylerde ayak bileğinden baldıra doğru olan bölüm
- konçerto
Bir çalgının teknik özelliklerini ön plana çıkarmak amacıyla yazılmış, orkestra eşliğinde seslendirilen, sonat formundaki müzik eseri
- konçina
İkiliden altılıya kadar olan oyun kâğıtları
- konçlu
Koncu olan
- konçsuz
Koncu olmayan veya koncu kısa olan
- konşimento
Taşınmak için gemiye teslim edilen bir mala karşılık olarak verilen alındı
- kooperatif
Ortaklarının gereksinimlerini uygun şartlarda elde etmelerini sağlamak amacıyla kurulan birlik
- kooperatifleşme
Kooperatifleşmek işi
- kooperatifleşmek
Belli bir amaç için kooperatif çatısı altında bir araya gelmek
- kooperatifçi
Kooperatif üyesi
- kooperatifçilik
Kooperatifçinin yaptığı iş
- koordinat
Belirli bir molekül içinde özel bir konuma sahip bir atoma bağlı olan atom veya atom grubu
- koordinatlar
Apsis, kot ve ordinatın ortak adı
- koordine etmek
eş güdümlemek
- kopabilme
Kopabilmek işi
- kopabilmek
Kopma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kopal
Tropik bölgelerde yetişen, bazı erguvangillerden çıkarılan ve cila yapmakta kullanılan bir tür reçine
- kopanaki
El ile bir tür dantel örmek için kullanılan silindir biçimli araç
- koparabilme
Koparabilmek işi
- koparabilmek
Koparma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koparan
Kolları geriye sarkık cepken biçiminde, beyaz keçeden yapılmış kaytanla işlemeli bir tür ceket
- koparma
Koparmak işi
- koparmak
Kopmasını sağlamak, kopmasına yol açmak; kapmak
- kopartabilme
Kopartabilmek işi
- kopartabilmek
Kopartma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kopartma
Kopartmak işi
- kopartmak
Koparma işini yapmak
- koparttırma
Koparttırmak işi
- koparttırmak
Kopartma işini yaptırmak
- kopartılma
Kopartılmak işi
- kopartılmak
Kopartma işi yapılmak
- kopartılış
Kopartılmak işi
- kopartış
Kopartmak işi
- koparılma
Koparılmak işi
- koparılmak
Koparma işi yapılmak
- koparılış
Koparılmak işi
- koparıp atmak
koparmak
- koparıverme
Koparıvermek işi
- koparıvermek
Ansızın veya çabucak koparmak
- koparış
Koparmak işi
- kopil
Arsız sokak çocuğu
- kopkoyu
Çok koyu
- kopma
Kopmak işi
- kopmak
Herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak
- kopolimer
Kopolimerleşme ile elde edilen madde
- kopolimerleşme
Doymamış birleşikler karışımının büyük moleküller vererek polimerleşmesi
- kopoy
Orta boylu, düşük kulaklı, tüyleri kısa bir tür av köpeği
- kopuk
Kopmuş
- kopukluk
Kopuk olma durumu
- kopuksuz
Ara vermeden, durmaksızın yapılan
- kopuntu
Kopmuş parça
- kopup gelmek
uzak bir yerden ayrılarak gelmek
- kopuverme
Kopuvermek işi
- kopuvermek
Ansızın veya çabucak kopmak
- kopuz
Ozanların çaldığı telli Türk sazı
- kopuzcu
Kopuz çalan kimse
- kopuzculuk
Kopuzcunun yaptığı iş
- kopuş
Kopmak işi
- kopya
Bir sanat eserinin veya yazılı bir metnin taklidi; eşlem, asıl karşıtı
- kopya defteri
Mektup kopyalarının çıkarıldığı ince yapraklı defter
- kopya etmek
bir yazı, eser vb.nin aslına bakarak aynını veya benzerini oluşturmak
- kopya kalemi
Yazısı kopya kâğıdıyla birkaç kâğıda birden çıkan sert, mor renkli bir kalem türü; sabit kalem
- kopya kâğıdı
Birkaç kopya çıkarmak için kâğıtların arasına konulan karbonlu kâğıt
- kopya mürekkebi
Yazısı, üzerine konulan kâğıda ancak ıslatıldığında çıkan mürekkep
- kopya vermek
sınavda sorulara cevap vermesi için bir kimseye gizlice yardımda bulunmak
- kopya çekmek
genellikle yazılı sınavlarda soruları cevaplamak için bir kaynağa gizlice bakmak
- kopyacı
Yazılı sınavlarda kopya çeken öğrenci
- kopyacılık
Kopyacı olma durumu
- kopyalama
Kopyalamak işi
- kopyalamak
Aynısını veya benzerini çoğaltmak
- kopyalanma
Kopyalanmak işi
- kopyalanmak
Kopyası oluşturulmak
- kopyalanış
Kopyalanmak işi
- kopyalayabilme
Kopyalayabilmek işi
- kopyalayabilmek
Kopyalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kopyalayapıştır
Seçilen bir metin veya nesneyi bulunduğu yerde tutup bir başka yerde eşini oluşturma
- kopyasını çıkarmak
kopya etmek
- kopça
Bir giysinin iki yanını bitiştirmeye yarayan ve metal bir halka ile bir çengelden oluşan araç; agraf
- kopçalama
Kopçalamak işi
- kopçalamak
Kopça ile iliklemek
- kopçalanma
Kopçalanmak işi
- kopçalanmak
Kopça ile iliklenmek
- kopçalı
Kopçası olan, kopça ile iliklenen
- kopçasız
Kopçası olmayan
- kor
İyice yanarak ateş durumuna gelmiş kömür veya odun parçası
- kor dökmek
yanınca dayanıklı kor durumuna girmek
- kor gibi
kıpkırmızı, ateş gibi
- kor gibi yanmak
çok parlamak
- korakor
Bütün gücünü kullanarak
- koral
Koro için yazılmış dinî ezgi
- koramiral
Deniz kuvvetlerinde, rütbesi tümamiral ile oramiral arasında bulunan, kara ve hava kuvvetlerindeki korgeneralin dengi olan subay
- koramirallik
Koramiral olma durumu
- kordalılar
Sölomları iyi gelişmiş çok hücreli hayvanlar topluluğu
- kordiplomatik
Bir ülkede bulunan elçi ve elçilik görevlilerinin topluluğu
- kordon
Genellikle ipekten yapılmış kalın ip
- kordon altına almak
bir yere giriş çıkışı önlemek için o yeri görevlilerce korumak
- kordon boyu
Denize kıyısı olan şehirlerde kıyı boyunca uzanan imarlı yol
- kordone
Sim, gümüş veya ipek ipliklerin bükülmesiyle hazırlanan ve el işlemelerinde kullanılan ince kordon
- kordonlu
Kordonu bulunan
- kore
Başlıca belirtisi kısa, çabuk, değişken yapıda irade dışı hareketler olan bir hastalık
- Korece
Korelilerin kullandığı dil
- Koreli
Kore’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- koreograf
Baleyi oluşturan adım ve figürleri düzenleyen sanatçı
- koreografi
Dans adımlarının kâğıda geçirilmesi
- Korgan
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- korgeneral
Kara ve hava kuvvetlerinde rütbesi tümgeneralle orgeneral arasında olan general; ferik (II)
- korgenerallik
Korgeneral olma durumu; feriklik
- Korgun
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- koridor
Bir yapıya girmeyi sağlayan veya odaları birleştiren genellikle dar geçit; aralık, geçenek
- koridor mutfak
Dolapları ve tezgâhı karşılıklı iki duvarla bağlantılı olan mutfak
- korindon
Birleşimi alüminyum oksit olan, cam parlaklığında, saydam ve türlü renklerde, elmastan sonra en sert mineral; alüminyum taşı, boksit
- korist
Koro ile birlikte şarkı söyleyen kimse
- kork Allah'tan korkmayandan
"Tanrı'dan korkmayan kimse, insana her türlü kötülüğü yapabilir" anlamında kullanılan bir söz
- kork aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden
"nisan ayının beşinde çift süren iki öküzü birbirinden ayıracak kadar hava soğuk olur" anlamında kullanılan bir söz
- korkabilme
Korkabilmek işi
- korkabilmek
Korkma ihtimali bulunmak
- korkak
Çok çabuk ve olmayacak şeylerden korkan (kimse, hayvan); kansız, ödlek, tabansız, cebin, mütevehhim
- korkak bezirgân ne kâr eder ne zarar (veya ziyan)
"iş yapmaya korkan tüccar, kendisini zarardan korur ancak kazanç da sağlayamaz" anlamında kullanılan bir söz
- korkaklık
Korkak olma durumu; tavşanlık
- korkaklık etmek
korkak davranmak
- korkakça
Korkak bir biçimde, korkağa yakışır tarzda
- korkalama
Korkalamak işi
- korkalamak
Korkar gibi olmak, biraz korkmak
- korkma
Korkmak işi
- korkmak
Korku duymak, ürkmek, dehşete kapılmak; korkulmak
- korkonsül
Konsolosluk görevlileri
- korktuğu başına gelmek
düşünülen kötü durum gerçekleşmek
- korktuğuna uğramak
korktuğu başına gelmek
- korku
Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü
- korku damarı
Kasıklarda olduğu sanılan, korkuyu atlatmak için sıkılması gerektiğine inanılan damar
- korku dağları bekler (veya aşırır)
"korku her yerde varlığını gösterir" anlamında kullanılan bir söz
- korku düşmek
endişelenmek, korkmak
- korku salmak
korkutmak
- korku saçmak
herkesi korkutmak
- korku vermek
korkutmak
- korkudan çıldırmak
aşırı korku yüzünden aklını yitirmek, delirmek
- korkulma
Korkulmak işi
- korkulmak
Kaygı duyulmak
- korkulu
Korku veren, korkutan
- korkulu rüya (veya düş) görmektense uyanık yatmak evladır (veya yeğdir)
"tehlikeli bir işe girişmektense o işin sağlayacağı kazançtan vazgeçmek daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- korkuluk
Düşme tehlikesi olan yerlere çekilen duvar veya parmaklık
- korkuluklu
Korkuluğu olan
- korkuluksuz
Korkuluğu olmayan
- korkunun ecele faydası yoktur
"kişi korkmakla kendisine gelecek bir kötülüğü önleyemez" anlamında kullanılan bir söz
- korkunç
Çok korkulu, korku veren, dehşete düşüren; müthiş
- korkunçlaşma
Korkunçlaşmak işi
- korkunçlaşmak
Korkunç bir duruma gelmek, korkunç bir durum almak
- korkunçlaştırma
Korkunçlaştırmak işi
- korkunçlaştırmak
Korkunç bir duruma getirmek
- korkunçluk
Korkunç olma durumu
- korkusundan altına etmek (veya kaçırmak veya yapmak)
çok korktuğunda idrarını veya dışkısını kaçırmak
- korkusuz
Korkusu olmayan, yürekli (kimse); gözü pek
- korkusuzca
Korkusuz olarak, korkmadan
- korkusuzluk
Korkusuz olma durumu
- Korkut
Muş iline bağlı ilçelerden biri
- korkutabilme
Korkutabilmek işi
- korkutabilmek
Korkutma ihtimali veya imkânı bulunmak
- Korkuteli
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- korkutma
Korkutmak işi
- korkutmaca
Korkutmak amacıyla yapılan şey veya davranış
- korkutmak
Korkmasına yol açmak
- korkutuş
Korkutmak işi
- korkuya kapılmak
korku düşmek
- korkuya kesmek
korkmak
- korkuş
Korkmak işi
- korlanma
Korlanmak işi
- korlanmak
Kor durumuna gelmek
- korlaşma
Korlaşmak durumu veya biçimi
- korlaşmak
Kor durumuna gelmek
- korluk
Kor olma durumu
- korna
Motorlu taşıtlarda, bisikletlerde sesle işaret vermek için kullanılan ve içinden hava geçirilerek çalınan boru; klakson
- kornet
Pistonlu orkestra çalgısı
- kornetçi
Kornet çalan kimse
- kornetçilik
Kornetçinin yaptığı iş
- korniş
Tavana sabitlenerek üzerine perde takılan, metal veya plastikten yapılmış araç
- kornişon
Kabuğunun üzeri pürtüklü bir tür turşuluk salatalık
- kornişçi
Korniş yapan veya satan kişi
- kornişçilik
Kornişçinin yaptığı iş
- korno
Savaşlarda çağrı aracı olarak kullanılan boynuz veya fil dişi boru
- koro
Tek veya çok sesli olarak yazılmış bir müzik eserini seslendirmek için bir araya gelen topluluk
- koro hâlinde
Toplu bir durumda, hep birlikte
- koronavirüs
Yüksek ateş ve nefes darlığı ile tanımlanan, viral solunum yolu hastalığına sebep olan bir tür virüs
- koroner
Kalbi taç şeklinde kuşatıp besleyen (damarlar)
- korozyon akımı
Bir elektrot reaksiyonu ile oluşan ve paslanmaya yol açan akım
- korozyon derinliği
Metalin korozyondan etkilenen bir yüzeyi ile metalin orijinal yüzeyi arasındaki dik uzaklık
- korporatif
Korporasyonla ilgili
- korpus
Herhangi bir konuda oluşturulan külliyat
- korsaj
Küçük, kısa korse
- korsan
Gemilere saldıran deniz haydudu; deniz hırsızı
- korsanlık
Korsan olma durumu
- korse
İnce görünmek için kullanılan esnek iç giysisi
- korseci
Korse yapan veya satan kimse
- korsecilik
Korsecinin yaptığı iş
- korseli
Korsesi olan
- korsesiz
Korsesi olmayan
- kort
Tenis oynanan alan; tenis sahası, tenis kortu
- korte
Âşıktaşlık, flört
- korte etmek
oynaşmak
- kortej
Bir devlet büyüğünün yanında bulunan kimseler, maiyet
- korteks
Bir organ veya yapının dış katmanı
- kortizon
Yaralanmanın, korkunun veya soğuğun yol açtığı stresler sonucu vücutta şeker yapımını hızlandıran böbrek üstü bezi kabuğunun salgıladığı, şeker, protein ve yağ metabolizmasına etki eden hormon
- kortizonlu
Birleşiminde kortizon olan
- kortizonlu ilaç
İltihaplanmada, alerjilerde ve bazı kan hastalıklarının tedavisinde kullanılan, birleşiminde kortizon olan ilaç
- koru
Bakımlı küçük orman
- korucu
Orman veya kır bekçisi
- korucuk
Küçük koru
- koruculuk
Korucunun yaptığı iş
- korugan
Ağaç gövdeleriyle yapılmış ve çevresinde kazılı çukuru bulunan, korunmaya elverişli, kare biçimindeki ev
- koruk
Henüz olgunlaşmamış ekşi üzüm
- koruk lüferi
Ağustosta avlanan turfanda lüfer
- koruk suyu
Koruğun ezilmesiyle elde edilen sıvı
- koruk şerbeti
Koruktan yapılan, bazen nane veya oğul otu katılan şerbet
- korulanma
Korulanmak durumu
- korulanmak
Bir yer koru durumuna gelmek
- koruluk
Koru durumunda olan sık ağaçlı yer
- koruma
Korumak işi; muhafaza, sıyanet, vikaye
- koruma aracı
Önemli kişileri yolculukları sırasında varacakları yere ulaştırmak ve korumakla görevli kişilerin bulunduğu araç; eskort
- koruma polisi
Can güvenliği tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi korumak üzere eğitilmiş ve bazı özel aletlerle donatılmış emniyet görevlisi
- korumacı
Koruma işini yapan kimse; himayeci
- korumacılık
Ekonomik gücü yükseltmek için ulusal ekonominin gümrük tarifeleri ile dış rekabete karşı korunmasını savunan görüş; himayecilik
- korumak
Bir kimseyi veya bir şeyi dış etkilerden, tehlikeden, zor bir durumdan uzak tutmak; muhafaza etmek, vikaye etmek, sıyanet etmek
- korumalı
Korunan
- korumalık
Koruma sağlayan şey
- korumasız
Korunmayan; himayesiz
- korumaya almak
tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi veya eseri saldırılardan korumak üzere önlem almak
- korun
Üst derinin en dış tabakası
- korun dokusu
Korunu ve bu tabakanın değişimiyle oluşan tırnak, boynuz vb.ni yapan doku
- korunabilme
Korunabilmek işi
- korunabilmek
Korunma ihtimali veya imkânı bulunmak
- korunak
Tehlikeden kurtulmak, korunmak için yapılmış yer
- korunaklı
Korunağı olan
- korunaklılık
Korunaklı olma durumu
- korunaksız
Korunağı olmayan
- korunaksızlık
Korunaksız olma durumu
- koruncak
Ambalajlanan malı dış etkilere karşı korumak için ambalaj çatısına çakılan tahta, kontrplak vb. malzeme
- korunga
Otsu, genellikle 30-70 santimetre boyunda, çok yıllık, pembe çiçekli, hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki (Onobrychis viciifolia)
- korungalık
Tirfil tarlası
- korunma
Korunmak işi
- korunma görmek
anlayış veya hoşgörü ile karşılanmak
- korunmak
Kendini korumak, bir yere sığınmak, bir şeyden sakınmak
- korunulabilme
Korunulabilmek işi
- korunulabilmek
Korunulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- korunulma
Korunulmak işi
- korunulmak
Korunma işi yapılmak
- korunum
Korunmak işi
- korunumlu
Mekanik enerjisini değişmez kılan, alınan yoldan bağımsız olan (sistem)
- korunuş
Korunmak işi
- korutma
Korutmak işi
- korutmak
Koruma işini yaptırmak
- koruyabilme
Koruyabilmek işi
- koruyabilmek
Koruma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koruyucu
Birini veya bir şeyi koruyan, kollayan, gözeten kimse; muhafız
- koruyucu aile
Çeşitli nedenlerle öz ailesi yanında bakımları sağlanamayan çocukların eğitim, bakım ve yetiştirilmelerini kendi aile ortamlarında sağlayan aile veya kişiler
- koruyucu ailelik
Koruyucu aile olma durumu
- koruyucu hekimlik
Hastalık ortaya çıkmadan önce alınacak önlemlerle ilgilenen hekimlik dalı
- koruyucu kaplama
Paslanmaya karşı koruma amacı ile metal yüzeyine uygulanan malzemelerin oluşturduğu kabuk
- koruyuculuk
Korumacı olma durumu; kollayıcılık, himaye
- koruyuş
Korumak işi
- korvet
Denizaltılara karşı özel olarak silahlandırılan bir tür savaş gemisi
- korza
Denizin içinde iki zincirin birbirine dolaşması
- kosa
Bir tür uzun saplı orak
- kosinüs
Tümler açının sinüsü
- koskoca
Çok büyük; muazzam
- koskocaman
Çok büyük, çok iri
- kostak
Zarif, kibar, çalımlı, güzel giyinmiş, yakışıklı (erkek)
- kostaklanma
Kostaklanmak işi
- kostaklanmak
Zarif, kibar görünmeye çalışmak, çalım satmak, gösteriş yapmak
- kostaniçe
Osmanlı süvarileri tarafından kullanılan, mızrak biçiminde bir tür savaş aleti
- kostaniçeli
Kostaniçesi olan
- koster
Kıyı limanları arasında sefer yapmak üzere inşa edilmiş ve donatılmış küçük yük gemisi
- kostik
Hayvan ve bitki dokularını yakan, aşındıran
- kostüm
Ceket, pantolon ve bazen de yelekten oluşan erkek takım giysisi
- kostümcü
Kostüm diken, hazırlayan veya satan kimse
- kostümcülük
Kostümcünün yaptığı iş
- kostümlü
Kostüm giymiş olan
- kostümlük
Kostüm yapmaya elverişli
- kostümsüz
Kostümü olmayan
- kot
Giysi yapılan bir tür kumaş, kaba pamuklu kumaş
- kot altı
Binaların girişinin altında kalan kısım (kat, daire)
- kota
Bir ülkede ithal edilecek malların çeşitlerini, oranlarını veya miktarlarını gösteren liste
- kotan
Pulluk, büyük saban
- kotarabilme
Kotarabilmek işi
- kotarabilmek
Kotarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kotarma
Kotarmak işi
- kotarmak
Pişen yemeği başka kaba boşaltmak
- kotarılma
Kotarılmak işi
- kotarılmak
Kotarma işi yapılmak
- kotarılış
Kotarılma işi
- kotarış
Kotarmak işi
- kotlama
Kotlamak işi
- kotlamak
Bir harita veya taslaktaki miktarın kotlarını koymak; numaralamak
- kotletpane
Galeta ununa bulanarak yağda kızartılmış pirzola
- koton
Pamuktan yapılan (kumaş vb.)
- kotonperle
İbrişim gibi parlak ve kalın bir cins pamuk iplik
- kotra
Çoğunlukla bir direkli, randası olan, ince gövdeli yelkenli
- kov
Sivrisinek vb. hayvanların ısırmasından korunmak için vücuda sürülen özel sıvı
- kov etmek
dedikodu yapmak
- kova
Genellikle su ve sulu şeyler taşımaya, kuyudan veya denizden su çekmeye yarayan üstünden kulplu kap
- Kova Burcu
Zodyak üzerinde Oğlak Burcu ile Balık Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Kova
- kova olmak
çok gol yemek
- kovabilme
Kovabilmek işi; defedebilme
- kovabilmek
Kovma ihtimali veya imkânı bulunmak; defedebilmek
- kovalama
Kovalamak işi
- kovalamaca
Ebenin, yanına gizlice sokulup koluna vuranı kovalayıp yakalamaya çalışması biçiminde oynanan bir çocuk oyunu
- kovalamak
Kaçanın arkasından koşmak, yakalamaya çalışmak
- kovalanma
Kovalanmak işi
- kovalanmak
Kovalama işine konu olmak
- kovalanış
Kovalanmak işi
- kovalatma
Kovalatmak işi
- kovalatmak
Kovalama işini yaptırmak
- kovalayabilme
Kovalayabilmek işi
- kovalayabilmek
Kovalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kovalayış
Kovalamak işi
- kovalaşma
Kovalaşmak işi
- kovalaşmak
Birbirini kovalamak
- kovalık
Sazlık yer
- kovan
Fişeğin kapsül, barut ve kurşun taşıyan yuva bölümü; kapçık
- kovan anahtar
Altı ve sekiz köşe cıvataları sıkmak ve sökmek için kullanılan anahtar
- Kovancılar
Elâzığ iline bağlı ilçelerden biri
- kovboy
Amerika'da sığır çobanı
- kovboyculuk
Çocukların kendilerini kovboya benzeterek oynadığı bir oyun
- kovboyluk
Kovboy olma durumu
- kovculuk etmek
dedikodu etmek
- kovdurabilme
Kovdurabilmek işi
- kovdurabilmek
Kovdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kovdurma
Kovdurmak işi
- kovdurmak
Kovma işini yaptırmak
- kovdurtma
Kovdurtmak işi
- kovdurtmak
Kovdurma işini yaptırmak
- kovlama
Kovlamak işi
- kovlamak
Dedikodu etmek
- kovma
Kovmak işi; defetme, defleme
- kovmak
Sert veya küçük düşürücü sözlerle gitmesini söylemek; savmak, defetmek, deflemek
- kovucu
Kovma işini yapan
- kovucuk
Bitkilerde, mantar tabakası üzerinde, sünger dokunun kalınlaşmadığı yerlerde oluşan ve bitkinin solunumuna yardım eden küçük delik; adese
- kovuk
Bir şeyin oyuk durumunda bulunan iç bölümü
- kovulma
Kovulmak işi; defedilme
- kovulmak
Kovma işine konu olmak veya kovma işi yapılmak; defedilmek, sepetlenmek
- kovuluş
Kovulmak işi; defediliş
- kovuntu
Kovulmuş kimse
- kovuş
Kovma işi; defediş, defleyiş
- kovuşturma
Kovuşturmak işi; takibat, takip
- kovuşturma açmak
kovuşturma işlemine başlamak
- kovuşturma yapmak
kovuşturma işlemini yürütmek
- kovuşturmak
Suçlu olduğu ileri sürülen biri için gerekli araştırma ve soruşturmayı yapmak; takip etmek
- koy
Denizin, gölün küçük girintiler biçiminde karaya doğru sokulmuş bölümü
- koy avucuma, koyayım avucuna
"bize yardımda bulunan, yarar sağlayan kişiye biz de yardımda bulunur, yarar sağlarız" anlamında kullanılan bir söz
- koyabilme
Koyabilmek işi
- koyabilmek
Koyma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koyacak
İçine öteberi koymaya yarayan şey
- koyak
Karalarda akarsu aşındırmasıyla oluşmuş, bir yöne doğru eğimli, uzunluğuna çukurluk
- koyar
İki akarsuyun birleştiği yer
- koycuk
Küçük koy
- koydunsa bul
arandığı hâlde bulunamayan şeyler veya bulunması gereken yerde bulunmayan kimseler için kullanılan bir söz
- koydurabilme
Koydurabilmek işi
- koydurabilmek
Koydurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koydurma
Koydurmak işi
- koydurmak
Birinin bir şeyi bir yere koymasını sağlamak
- koydurtma
Koydurtmak işi
- koydurtmak
Koydurma işini yaptırmak
- koyduğum yerde otluyor
"benim öğrettiklerimle kalmış yeni hiçbir şey öğrenmemiş" anlamında kullanılan bir söz
- koyma
Koymak işi
- koyma akıl
Denenmemiş, etkisi kısa süren, o an için ortaya atılmış bir öğüt türü
- koymak
Bir şeyi bir yere bırakmak, belli bir yere yerleştirmek
- koynuna almak
biriyle beraber yatmak
- koynuna girmek
biriyle yatıp sevişmek
- koynunda yılan beslemek
bir yakınından ihanet görmek
- koyu
Yoğunluğundan dolayı güç akan, sulu karşıtı
- koyu gri
Grinin bir veya birkaç ton koyusu
- koyu kahverengi
Kahverenginin bir veya birkaç ton koyusu
- koyu kestane
Kestane renginin bir veya birkaç ton koyusu
- koyu koyu
İyice koyu (renk)
- koyu koyu düşünmek
uzun uzun veya derin derin düşünmek
- koyu kır
Kırlaşmanın ilk devresinde meydana gelen koyu renkli at donu
- koyu kırmızı
Kırmızının bir veya birkaç ton koyusu
- koyu lacivert
Laciverdin bir veya birkaç ton koyusu
- koyu mavi
Mavinin bir veya birkaç ton koyusu; okyanus mavisi
- koyu pembe
Pembenin bir veya birkaç ton koyusu
- koyu sarı
Sarının bir veya birkaç ton koyusu
- koyu turuncu
Turuncunun bir veya birkaç ton koyusu
- koyu yeşil
Siyaha yakın yeşil, yeşilin bir veya birkaç ton koyusu
- koyuca
Biraz koyu olan
- koyulabilme
Koyulabilmek işi
- koyulabilmek
Koyulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koyulaşma
Koyulaşmak işi
- koyulaşmak
Koyu duruma gelmek; koyulmak
- koyulaştırabilme
Koyulaştırabilmek işi
- koyulaştırabilmek
Koyulaştırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koyulaştırma
Koyulaştırmak işi
- koyulaştırmak
Koyu duruma getirmek
- Koyulhisar
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- koyulma
Koyulmak işi
- koyulmak
Koyma işine konu olmak
- koyultma
Koyultmak işi
- koyultmak
Koyu duruma getirmek
- koyuluk
Koyu olma durumu
- koyuluş
Koyulmak işi
- koyun
Geviş getirenlerden, eti, sütü, yapağısı ve derisi için yetiştirilen evcil hayvan (Ovis aries)
- koyun bakışlı
Bön bön bakan, budala, şaşkın olan (kimse)
- koyun can derdinde, kasap yağ derdinde
keçiye can kaygısı, kasaba et (veya yağ) kaygısı
- koyun dede
Alık, aptal olan (kimse)
- koyun eti
Koyunun kesilip parçalanmış eti
- koyun gibi
budala, şaşkın
- koyun kaval dinler gibi dinlemek
hiçbir şey anlamadan dinlemek
- koyun koyuna
Birbirine sarılmış bir durumda
- koyuncu
Koyun besleyen veya alıp satan kimse
- koyunculuk
Koyuncunun yaptığı iş
- koyungözü
Birleşikgillerden, beyaz ve iri bir tür papatya; margarit (Matricaria parthenium)
- koyuntu
Sıkıntı, üzüntü, keder
- koyunyünü
Bir sünger türü
- koyuverme
Koyuvermek işi; koyverme
- koyuvermek
Bir yerden bırakmak; koyvermek, salmak
- koyuş
Koymak işi
- koz
İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt
- koz helva
Ceviz ve şekerle yapılan ağdalı bir helva türü; koz helvası
- koz helvacı
Koz helvası yapan veya satan kimse
- koz kabuğuna girmek
gizli yerlere saklanmak
- koz kırmak
oyunda elindeki kozlardan birini kullanmak
- koz vermek
imkân tanımak, elverişli durum sağlamak
- koza
İçinde tohum veya krizalit bulunan korunak; kozalak
- koza çekmek
kozayı temizleyip ayıklamak
- kozacı
İpek kozası alıp satan kimse
- kozacılık
Kozacının yaptığı iş
- kozak
Metalden yapılmış, içine antlaşma ve padişah mektuplarının konulduğu kutu
- Kozaklı
Nevşehir iline bağlı ilçelerden biri
- kozalak
Kozalaklıların, genellikle dibi yuvarlak, tepesi koni biçiminde ve odunsu dokulu meyvesi; kozak
- kozalaklı
Kozalağı olan
- kozalaklılar
Açık tohumlulardan, yaprakları iğnemsi, yemişleri kozalak biçiminde, porsukgilleri, servigilleri, çamgilleri içine alan bir bitki takımı; iğne yapraklılar
- kozalaksı
Kozalağa benzeyen, kozalak görünüşünde olan, kozalak gibi; kozalağımsı
- kozalaksı bez
Beynin altında bulunan küçük bir bez
- kozalı
Kozası olan
- Kozan
Adana iline bağlı ilçelerden biri
- kozasına çekilmek
çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak
- kozasız
Kozası olmayan
- Kozlu
Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri
- Kozluk
Batman iline bağlı ilçelerden biri
- kozmetik
Cildi ve saçları güzelleştirmeye, canlı tutmaya yarayan her türlü madde
- kozmetikli
Kozmetik içeren
- kozmetiksiz
Kozmetik içermeyen
- kozmik
Haber alma ile ilgili
- kozmik madde
Evreni oluşturan madde
- kozmik oda
Yetkili görevlilerin girebildiği ve çalışabildiği, içinde ülke için çok önemli belgelerin bulunduğu yer
- kozmik ışınlar
Yıldızlar arası uzaylardan gelerek atmosfere giren, kaynakları genellikle bilinmeyen ışınlar
- kozmogonik
Evrenin doğumuyla ilgili
- kozmografya
Gök biliminin, matematik ve fiziğin yalnız temel kavramlarından yararlanarak belli başlı olaylarını ele alan dalı
- kozmopolit
Çeşitli uluslardan kimseleri barındıran, içinde bulunduran
- kozmopolitlik
Kozmopolit olma durumu
- kozu kaybetmek
istediğini yapabilme imkânını yitirmek
- kozu kaz anlamak
sözü ters anlamak
- kozunu kullanmak (veya oynamak)
elindeki üstün durumu öne sürmek ve kullanmak
- kozunu paylaşmak (veya pay etmek)
aralarındaki anlaşmazlığı zora başvurarak çözümlemek, sona erdirmek
- koç
Damızlık erkek koyun
- Koç Burcu
Zodyak üzerinde Balık Burcu ile Boğa Burcu arasında bulunan takımyıldızın adı; Koç, Hamel
- koç burunlu
Burnu alnıyla aynı doğrultuda ve kemerli olan (kimse)
- koç katımı
Koçların güzün çiftleşmek için koyunların arasına salınması
- koç katımı fırtınası
Koç katımı günlerinde çıkan fırtına
- koç yiğit
Yakışıklı, genç ve gürbüz delikanlı
- koç yumurtası
Kasaplık hayvanların erkeklik bezleri; billur
- koça boynuzu yük değil
"kişiye kendi işi ve yakınlarının sorumluluğu ağır gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- koçaklama
Halk edebiyatında biçimi ne olursa olsun, konusu yiğitlik, savaş, kahramanlık olan veya bir kahramanı öven, kahramanlık duygularını canlandıran şiir; yiğitleme
- koçan
Marul, lahana vb. sebzelerde yaprakların çıktığı sert gövde
- koçan bağlamak
mısırda koçan oluşmak
- koçancı
Koçan işleriyle uğraşan kimse
- koçancılık
Koçancının yaptığı iş
- Koçarlı
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- koçbaşı
Bir veya birkaç kişi tarafından taşınan, kol gücüyle vurularak genellikle kapıları kırmakta kullanılan demir araç
- koçboynuzu
Üzerine ip iliştirmeye yarayan, iki kulaklı ağaç veya metal çengel
- koçkar
Dövüş için yetiştirilmiş iri koç
- koçlanma
Koçlanmak işi
- koçlanmak
Gelişerek koç durumuna gelmek
- koçluk
Kişilerin liderlik veya yöneticilik özelliklerini, becerilerini geliştirmeye yönelik, belli bir amacı hedefleyerek daha etkili sonuçlara ulaşmasını sağlamak üzere verilen hizmet
- koçsama
Koçsamak durumu
- koçsamak
Dişi koyun koç istemek
- koçu
Süslü bir tür gezme arabası
- koğuş
Kışla, okul, tutukevi, hastane vb. kalabalık yerlerde, içinde birçok kimsenin yattığı veya barındığı büyük oda
- koşa
Çift, eş, ikiz
- koşabilme
Koşabilmek işi
- koşabilmek
Koşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koşaltı
İki hayvanı birbirine koşma veya bağlama
- koşalık
Koşa olma durumu
- koşam
İki avuç dolusu
- koşamlama
Koşamlamak işi
- koşamlamak
İki elle avuçlamak
- koşar adım
Toplu jimnastikte yapılan hafif tempolu koşu
- koşin
Ağır, hareketsiz, bol ve kabarık tüylü bir tavuk ırkı
- koşma
Koşmak işi; koşu
- koşmaca
Birbirini kovalayarak oynanan bir çocuk oyunu
- koşmak
Adım atışlarını artırarak ileri doğru hızla gitmek; seyirtmek
- koşnil
Kırmız böceğinin güzel lal boya çıkarılan bir türü; kabuklu bit (Coccus coeti)
- koşturabilme
Koşturabilmek işi
- koşturabilmek
Koşturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- koşturma
Koşturmak işi
- koşturmaca
Sürekli çalışma, koşturma durumunda olma
- koşturmak
Koşma işini yaptırmak; çapmak
- koşturtma
Koşturtmak işi
- koşturtmak
Koşturma işini yaptırmak
- koşturulma
Koşturulmak işi
- koşturulmak
Koşma işi yaptırılmak
- koşturuş
Koşturmak işi
- koşu
Koşarak yapılan yarış
- koşu atı
Koşu için yetiştirilmiş at
- koşu bandı
Elektrik yardımıyla dönen bir şerit üzerinde yürüyüş veya koşu yapılabilen araç; yürüyüş bandı
- koşu koparmak
hızla koşuvermek, çabucak atılıp gitmek
- koşu yolu
Sağlıklı yaşam için orman içlerinde veya yol kenarlarında özel olarak düzenlenmiş, şerit hâlinde toprak yol
- koşucu
Koşuya katılan yarışçı
- koşuculuk
Koşucunun yaptığı iş
- koşuk
Türklerin İslamiyet öncesi dönemlerinde, toylarda veya kazanılan savaş sonrasında yapılan eğlencelerde kopuzla birlikte söyledikleri, genellikle aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen, uyak düzeni aaab, cccb, dddb vb. olan şiir
- koşul
Bir antlaşmada belirlenen hükümlerden her biri
- koşullama
Koşullamak işi
- koşullamak
Koşul öne sürmek
- koşullanmışlık
Koşullanmış olma durumu
- koşulma
Koşulmak işi
- koşulmak
Koşmak (II) işi yapılmak
- koşum
Araba hayvanının kayış takımı; koşum takımı
- koşum atı
Arabaya koşulan at
- koşum hayvanı
Araba, kağnı, saban veya pulluk gibi çekilerek kullanılan araçlara koşulan at, öküz, manda vb. hayvan
- koşumcu
Araba hayvanlarının kayış bölümünü yapan kimse
- koşumculuk
Koşumcunun yaptığı iş
- koşumlu
Koşum geçirilmiş, koşulmuş (hayvan)
- koşun
Yan yana durmuş asker dizisi
- koşun bağlamak
koşun durumuna girmek, saf tutmak
- koşutlaştırma
Koşutlaştırmak işi; paralelleştirme
- koşutlaştırmak
Birine koşut duruma getirmek; paralelleştirmek
- koşutluk
İki çizginin koşut olması; paralellik
- koşutçu
Koşutçuluk öğretisini benimseyen; paralelist
- koşutçuluk
Kişide, ruhsal ve bedensel olaylar arasında koşutluk bulunduğunu ileri süren öğreti; paralelizm
- koşuverme
Koşuvermek işi
- koşuvermek
Ansızın veya çabucak koşmak
- koşuşma
Koşuşmak işi
- koşuşmak
Birlikte ve birden koşmak
- koşuşturma
Koşuşturmak işi; koşuşma
- koşuşturmak
Bir işi izlemek veya birçok işi yapmak amacıyla sürekli olarak gidip gelmek; koşuşmak
- Kr
Kripton elementinin simgesi
- kraft kâğıdı
Dayanıklı ambalaj kâğıdı
- kraker
Bir tür gevrek ve tuzlu bisküvi
- kral
En yüksek devlet otoritesini, bütün devlet başkanlığı yetkilerini kalıtım veya soylularca seçilme yoluyla elinde bulunduran kimse
- kralcı
Krallık yanlısı olan
- kralcılık
Kralcı olma durumu
- kraldan çok kralcı olmak
birinin davasını ondan çok savunur olmak
- kraliçe
Kral karısı veya krallığı yöneten kadın; ece
- kraliçe gibi
gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel (kadın)
- kraliçelik
Kraliçe olma durumu
- krallara layık
çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz
- krallaşma
Krallaşmak durumu
- krallaşmak
Kral durumuna gelmek, kral gibi davranmak
- krallaştırma
Krallaştırmak durumu
- krallaştırmak
Kral durumuna getirmek, kral gibi davranmasına sebep olmak
- krallık
Kral olma durumu; kraliyet
- kramp
Bir veya birkaç kasın irade dışı, ağrılı ve geçici olarak kasılması; kasınç
- kramp girmek
kasılmak
- krampon
Futbol ayakkabılarının altındaki, çimende rahat hareket etmeyi sağlayan, deri veya sentetik kabara; tutmalık
- kraniyoloji
Kafatasının içgüdü ve yeteneklerle olan ilgisini inceleyen bilim kolu
- kraniyolojik
Kraniyoloji ile ilgili
- krank
Bir motorda biyellerin doğrusal hareketini dairesel harekete çeviren dingil
- krank mili
Pistonun doğrusal hareketini dairesel dönme hareketine çeviren mil
- krater gölü
Yanardağ ağzında oluşmuş göl
- kravat
Bir ucu ince, diğer ucu daha geniş, gömlek yakasının altından geçirilerek önde üçgen biçiminde bağlanan, özel kumaştan yapılan giysi aksesuarı; boyun bağı, medeniyet yuları
- kravat iğnesi
Kravatın sağa sola hareketini engellemek amacıyla kravatla gömleği birbirine tutturan aksesuar
- kravatlı
Kravatı olan, kravat takmış olan
- kravatlıca
Kravatlı bir biçimde
- kravatlılık
Kravatlı olma durumu
- kravatsız
Kravatı olmayan, kravat takmamış olan
- kravatsızca
Kravatsız bir biçimde
- kravatsızlık
Kravatsız olma durumu
- kravl
Dizleri bükmeksizin bacakları hızla hareket ettirerek kulaçla yüzme
- kraça
İstavrit balığının küçüğü
- kreasyon
Yaratma işi
- kredi
Borç ödemede güvenilir olma durumu
- kredi anlaşması
Kredi alınması için yapılan anlaşma
- kredi açmak
birine peşin para istemeden belirli bir ölçüye kadar mal vermeyi kabul etmek
- kredi kartı
Bankamatikten nakit çekmede, günlük satın almalarda nakit para veya çek yerine kullanılan manyetik plastik kart
- kredi limiti
Kredinin en üst miktarı
- kredi mektubu
Bankaların veya mali kuruluşların müşterilerine ticari işlemlerle ilgili kredi hesabı açtırmak için şubelerine veya muhabirlerine gönderdikleri yazı; akreditif
- kredi sözleşmesi
Banka veya mali kuruluşların kredi açarken müşteriyle yaptıkları sözleşme
- krediaçan
Sağladığı bir kredi, mal veya hizmet karşılığında bir para ödenmesini veya bir yükümlülüğün yerine getirilmesini istemeye hakkı olan taraf; kreditör
- kredileme
Kredilemek işi
- kredilemek
Kredi açmak
- kredilendirme
Kredilendirmek işi
- kredilendirmek
Kredileme işi yaptırmak
- kredili
Kredisi olan
- kredili satış
Peşin olmayan ve kredi açma esasına dayanan vadeli satış
- kredisi düşmek
güvenilirliği, saygınlığı yitmek
- kredisiz
Kredisi olmayan
- kredisizlik
Kredisiz olma durumu
- krem
Tene yumuşaklık vermek veya güneş, yağmur vb. dış etkilerden korunmak için sürülen koyu kıvamlı madde
- krem rengi
Saman renginin bir veya birkaç ton açığı; krem, açık saman rengi, balköpüğü, bal sarısı
- krema
Bir tür yumurtalı süt tatlısı
- kremalı
Kreması olan
- kremasız
Kreması olmayan
- kremleme
Kremlemek işi
- kremlemek
Krem sürmek
- kremsi
Kreme benzer
- kreozot
Çeşitli katranların damıtılmasından elde edilen ve hekimlikte kullanılan, keskin kokulu bir sıvı
- krep
Çok bükümlü iplikle dokunmuş bir tür ince kumaş
- krepdöşin
İnce dokunmuş değerli bir tür ipekli kumaş
- krepe
Saç tutamının aşağıdan yukarıya doğru ters yönde taranıp üstü düzleştirilerek kabarık gösterilmesi
- krepe atmak
krepe yapmak
- krepe balyaj
Saç diplerinden itibaren koyudan açığa doğru en uç noktaya kadar saçın rengi dışında herhangi bir renkle krepe yapılarak uygulanan boyama işlemi; ombre
- krepe balyaj yapmak
saç diplerinden itibaren koyudan açığa doğru en uç noktaya kadar saçın rengi dışında herhangi bir renkle krepe uygulayarak boyama işlemi yapmak
- krepe yapmak
saçı aşağıdan yukarıya doğru ters yönde tarayarak kabartmak
- krepe yaptırmak
saçı aşağıdan yukarıya doğru ters yönde taratarak kabarttırmak
- krepeli
Krepe yapılmış, kabarık duran (saç)
- krepesiz
Krepe yapılmamış, kabarık olmayan (saç)
- kreplin
Çok ince bir tür ipekli kumaş
- krepon
Kıvrımları olan yün, pamuk veya ipek kumaş
- krepon kâğıdı
Süslemede kullanılan, çabuk yırtılmayan, kıvrımlı, esnek bir kâğıt türü; krepon
- krepsaten
İpekli, parlak ve kaygan bir tür ince kumaş
- kretase
Genellikle alt bölümü killi ve kumlu, üst bölümü tebeşir olan İkinci Çağ'ın son dönemi
- kreten
Kretenizme tutulmuş kimse
- kretenizm
Tiroit bezinin yeterince hormon üretmemesi sonucu oluşan, fiziksel, ruhsal ve duygusal gelişimin duraklamasıyla beliren hastalık
- kreton
Bir tür keten, patiska veya basma
- krezol
Tolüenden türeyen üç fenol izomerinden biri; lizol
- kreşendo
Porte altında bulunan ve müzik parçası çalınırken sesin hafiften kuvvetliye doğru gideceğini belirten işaret
- kriket
On birer kişilik iki takım arasında, küçük ve ağır bir topu, ucu kıvrılmış sopalarla vurarak karşı kaleye sokmak amacıyla oynanan bir oyun
- kriko
Ağır bir yükün kaldırılmasını veya otomobil vb. taşıtların yerden yükseltilmesini sağlayan alet; kaldırıcı
- krikocu
Kriko yapan, onaran veya satan kimse
- krikoculuk
Krikocunun yaptığı iş
- kriminolog
Kriminoloji ile uğraşan kimse
- kripto
Siyasi inancını gizleyen kimse
- kripto para
Takas işlemlerinde kullanılabilen, tamamen dijital, şifrelenmiş sayısal para
- kriptolog
Kriptoloji uzmanı
- kriptoloji
Gizli yazılar, şifreli belgeler bilimi veya incelemesi
- kriptolojik
Kriptoloji ile ilgili
- kripton
Atom numarası 36, atom ağırlığı 83,8 olan, atmosferde yarım milyonda bir oranında bulunan, renksiz, kokusuz bir soy gaz (simgesi Kr)
- kristal
Billurdan yapılmış
- kristal cam
Potasyum, kireç ve silisin yüksek ısıda ergitilerek hamur durumuna getirilip biçimlendirilmesi ile elde edilen cam
- kristal kar
Nem oranının çok düşük olması sebebiyle tanecikleri birbirine yapışmayan, kayak yapmaya çok uygun, yumuşak kar
- kristal mavisi
Kristalin yansıttığı açıklık ve parlaklıktaki mavi rengi
- kristalize
“Kristale dönüştürmek” anlamındaki kristalize etmek, “kristale dönüşmek” anlamındaki kristalize olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
- kritik
Endişe verici, çok tehlikeli (durum)
- kritik etmek
eleştirmek
- kritiklik
Kritik olma durumu
- kriyojenik
Oksijenin yoğunlaşma sıcaklığı -183 °C ile mutlak sıfır -273 °C arasındaki çok düşük sıcaklıkların elde edilmesi, denetlenmesi ve kullanılması ile ilgilenen fizik dalı
- kriyoskopi
Tuzlu eriyiklerin donma yasalarını inceleyen fizik kolu
- kriz
Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk; bunalım, akse
- kriz geçirmek
bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak
- kriz masası
Bir afetin zararlarını belirlemek ve yardım çalışmalarını yürütmek amacıyla geçici bir süre için uzmanlardan oluşturulan kurul
- kriz yöneticiliği
Kriz yöneticisinin yaptığı iş
- kriz yöneticisi
Zorda kalan işletmeye belirli bir sürede yardım ederek sorunu çözen deneyimli kimse
- kriz yönetimi
Bir ülkenin karşılaştığı ulusal, uluslararası herhangi bir sorun veya doğal afet durumlarında sorunun en az zararla atlatılabilmesi için konunun uzmanlarından oluşturulan kurul
- krizalit
Bazı böceklerde tırtılın kendi çevresine ördüğü koza içindeki hareketsiz, kelebeğe veya böceğe dönüşme evresindeki durumu
- kroki
Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı
- krokodil
İşlenmiş timsah derisi
- krom
Atom numarası 24, atom ağırlığı 52,01, yoğunluğu 6,92 olan, 1514 °C'de eriyen, ısıya dayanıklı, havada oksitlenmeyen bir element (simgesi Cr)
- kromaj
Metal yüzeyleri kromla kaplama işlemi
- kromatik
Kromozomlarla ilgili
- kromatik iplik
Karyokinez sırasında kromatin maddesinin iplik biçimindeki durumu
- kromatin
Hücre çekirdeğinde küçük tanecikler, düzensiz kitleler veya ağ biçiminde bulunan, soya çekim olaylarını sağlayan, bazı boyalarla hemen boyanabilen madde
- kromatit
Bir kromozomun uzunlamasına iki yarısından her biri
- kromatofor
Plazması pigment tanecikleriyle dolu, ışığı yansıtan, çokgen veya yıldız biçiminde, belirli uzunlukta veya kısalabilir uzantıları bulunan hücre
- krome
Kromdan yapılmış veya kromla kaplanmış
- kromlu
Birleşiminde krom bulunan
- kromoplast
Değişik renkler taşıyan kromatofor
- kromotropizm
Canlı bir varlığın, belli renkte bir nesneye doğru yönelme hareketi
- kromozom
Karyokinez bölünme sırasında hücre çekirdeğinin içinde beliren ve kromatinin parçalara ayrılmasıyla oluşan, canlılarda bazı özelliklerin bireyden bireye aktarılmasında görevli olan, DNA içeren, kıvrık çubuk biçimindeki kalıtımsal yapı
- kromsu
Kromu andıran, kroma benzeyen, krom gibi
- kron
Danimarka, Estonya, İsveç, İzlanda, Norveç ve Slovakya'nın para birimi
- kronaksi
Bir elektrik akımının bir sinir veya kasta uyarım oluşturabilmesi için gereken kısa süre
- kronik
Günü gününe yazılmış olayları içine alan eser; vakayiname
- kronikleşme
Kronikleşmek işi
- kronikleşmek
Kronik bir durum almak
- kroniklik
Kronik olma durumu
- kronikçi
Kronik yazan kimse
- kronikçilik
Kronikçinin yaptığı iş
- kros
Kırlarda ve ormanlarda, hendeklerden, yükseltilerden, çukurlardan ve akarsulardan geçerek yaya yapılan koşu
- kroşe
Boksta kolun bükülmesiyle, çok yakın mesafeden yapılan bir yumruk vuruş biçimi
- krupiye
Kumarhanede veya oyun oynanan bir yerde oyunu yöneten kimse
- krupiyelik
Krupiyenin yaptığı işi
- kruton
Yağda veya fırında kızartılan küçük küp biçimindeki ekmek parçası
- kruvasan
Kare bir hamurun uçtan uca sarılması ile şekillenen, sade veya içinde çikolata parçaları olan çörek
- kruvaze
Ön parçaları birbiri üzerine gelecek biçimde dikilen (ceket, yelek)
- kruvaziyer
Büyük gezinti gemisi
- kruvazör
Deniz yollarını gözetmek, deniz ve hava filolarına kılavuzluk etmek amacıyla toplarla silahlandırılmış hızlı savaş gemisi
- ksenofobi
Yabancılara karşı duyulan ve hastalık hâline getirilebilen düşmanlık ve korku
- ksenon
Atom numarası 54, atom ağırlığı 131,30 olan, havada on milyonda bir oranında bulunan, renksiz, kokusuz asal gaz (simgesi Xe)
- ksilofon
Değişik sayıda akortlu tahta veya metal çubukların gam sırasıyla dizilmesinden oluşan, iki değnekle vurularak çalınan bir çalgı
- Ku
Kurçatovyum elementinin simgesi
- kuaför
Kadınların saçını kesen ve saç tuvaleti yapan berber; kadın berberi
- kuantum
Belirli değer alabilen küçük miktar, nicelik
- kubarma
Kubarmak işi
- kubarmak
Hindi veya güvercinin tüyleri kabarmak
- kubat
Kaba, biçimsiz
- kubatlık
Kubat olma durumu
- kubaşma
Kubaşmak işi
- kubaşmak
İmece ile iş yapmak, yardımlaşmak
- kubbe
Yarım küre biçiminde olan ve yapıyı örten dam; kümbet, tak (II)
- Kubbealtı
Osmanlı vezirlerinin devlet işlerini görüşmek için toplandıkları Topkapı Sarayı'ndaki alan; Divanhane
- kubbeli
Kubbesi olan
- kubbeli delik
Trakeit gözelerinin uçlarında bulunan ve besin suyunun düşey yönde ilerlemesini sağlayan geçiş yolu
- kubbesiz
Kubbesi olmayan
- kubur
Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
- kubur sıkmak
silah atmak, tabanca sıkmak
- kuburluk
Tabanca kılıfı
- kucak
Açık kollarla göğüs arasındaki bölüm; koyun (II), aguş
- kucak (veya kucağını) açmak
korumak
- kucak dolusu
Pek çok, pek bol
- kucak kucak
Bol bol
- kucak kucağa
Birbirine sarılmış veya birbirine yüz yüze sokulmuş bir durumda
- kucak çocuğu
Yürüyemeyen, kucakta gezdirilen çocuk
- kucaklama
Kucaklamak işi
- kucaklamak
Kollarla sarıp göğüs üzerine bastırmak; kuçmak, sarmak
- kucaklanma
Kucaklanmak işi
- kucaklanmak
Kucaklama işi yapılmak
- kucaklanış
Kucaklanmak işi
- kucaklayabilme
Kucaklayabilmek işi
- kucaklayabilmek
Kucaklama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kucaklayıverme
Kucaklayıvermek işi
- kucaklayıvermek
Ansızın veya çabucak kucaklamak
- kucaklayış
Kucaklamak işi
- kucaklaşabilme
Kucaklaşabilmek işi
- kucaklaşabilmek
Kucaklaşma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kucaklaşma
Kucaklaşmak işi; kuçuşma
- kucaklaşmak
Birbirini kucaklamak; kuçuşmak
- kucaklaştırma
Kucaklaştırmak işi
- kucaklaştırmak
Kucaklaşma işini yaptırmak
- kucakta
Henüz yürüyemeyen, küçük (çocuk)
- kucaktan kucağa
“Bir kişinin kucağından diğer bir kişinin kucağına geçmek” anlamındaki kucaktan kucağa dolaşmak (veya gezmek) deyiminde geçen bir söz
- kucağına düşmek
düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak
- kucağına kurulmak
kucağına oturmak
- kucağına oturmak
dizlerinin üstüne oturmak
- kucağında bulmak
beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak
- kudas
Hz. İsa'nın havarileriyle birlikte yediği son yemeği anmak için, Hristiyanların kilisede bir kap içinde ekmek ve şarabı kutsayarak yaptıkları tören; liturya
- kudema
Eskiliği bakımından ileri gelenler, öne çıkanlar
- kudret
Bir işi yapabilme, bir direnmeyi yenme gücü; çıdam
- kudret helvası
Beyaz çiçekli, 5-9 yaprakçıklı, 20 metre kadar yükselebilen, Kuzeybatı ve Batı Anadolu'da yaygın olan bir ağaç (Fraxinus ornus)
- kudret narı
Sarı çiçekli, parçalı yapraklı, tırmanıcı ve bir yıllık otsu bir bitki (Momordica charantia)
- kudretli
Kudret sahibi olan
- kudretlilik
Kudretli olma durumu
- kudretsiz
Kudret sahibi olmayan
- kudretsizlik
Kudretsiz olma durumu
- kudurabilme
Kudurabilmek işi
- kudurabilmek
Kudurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kudurma
Kudurmak işi
- kudurmak
Kuduz hastalığına yakalanmak, kuduz olmak
- kudurtma
Kudurtmak işi
- kudurtmak
Kudurmasına sebep olmak
- kuduruk
Kudurmuş (insan veya hayvan); akur
- kudurukluk
Kuduruk olma durumu
- kuduruş
Kudurmak işi
- kuduz
Köpek, kedi, tilki vb. memeli hayvanlardan ısırma, tırmalama veya salya yolu ile insana geçen, genellikle çırpınma, sudan korkma şeklinde beliren, zamanında aşı yapılmazsa ölümle sonuçlanan hastalık
- kuduz böcekleri
Ateş böceklerine benzemekle birlikte, onlar gibi ışık vermeyen, kuduz böceği türlerini içine alan kın kanatlılar familyası
- kuduz böceği
Kın kanatlılardan, hekimlikte yakı yakmak için kullanılan, 2 santimetre uzunluğunda, parlak yeşil renkli bir böcek; kunduz böceği (Cantharis)
- kuduzluk
Kuduz olma durumu
- kudüm
Mehter takımlarında ve tekkelerde kullanılmış olan, metal kâseli, uçları yuvarlak iki değnekle çalınan, küçük iki davuldan oluşmuş usul vurma aracı
- kudümzen
Kudüm çalan
- kudümzenlik
Kudümzenin yaptığı iş
- kuka
Dantel veya nakış ipliği yumağı
- kukla
Hareketli yerleri iplikle sanatçının parmaklarına bağlanarak veya eldiven gibi bir kesiti kullanarak bir perdenin üzerinden oynatılan, bez, karton vb. hafif nesnelerden yapılmış insan ve hayvan figürleri
- kukla gibi
ufak tefek, çelimsiz
- kukla gibi oynatmak
birine her istediğini yaptırmak
- kukla hükûmet
Bir ülkede, yabancı bir devlet tarafından kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kurulmuş sözde hükûmet
- kukla oyunu
Bir perdenin üzerinde bez, karton vb. hafif nesnelerden yapılmış insan ve hayvan figürlerinin alttan el sokularak veya başka yollarla hareketlendirilerek oynatıldığı gösteri
- kukla tiyatrosu
Kukla oyununun yapıldığı tiyatro
- kuklacı
Kukla oynatan veya yapıp satan kimse
- kuklacılık
Kuklacının yaptığı iş
- kuklalık
Başkasının isteğine göre davranma
- kuklavari
Kukla gibi, kuklaya benzer
- kukuleta
Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
- kukuletalı
Kukuletası olan
- kukuletasız
Kukuletası olmayan
- kukumav gibi
tek başına, kimsesiz
- kukumav gibi düşünmek
kara kara düşünmek
- kukumav gibi kalmak
yapayalnız, tek başına kalmak
- kukumav gibi oturmak
yapayalnız, tek başına oturmak
- kukumav kuşu
Baykuşgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da yaşayan, kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, başını 180 derece çevirebilen bir tür baykuş; kukumav (Athene noctua)
- kukumav kuşu gibi
tek başına, kimsesiz
- kukumav kuşu gibi düşünüp durmak
çok üzüntülü bir durumda düşünmek
- kul
Tanrı'ya göre insan
- kul cinsi
Osmanlılarda köle veya karavaşlıktan yetişen kadın
- kul etmek
kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek
- kul hakkı
İnsanların birbirlerine geçen emekleri, hakları
- kul kusursuz olmaz
hatasız kul olmaz
- kul kâhyası
Yeniçeri Ocağında yeniçeri ağasından sonra gelen en yüksek düzeydeki subay; kul kethüdası
- kul köle olmak
tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak bütün isteklerini yerine getirmeye hazır olmak
- kul olmak
aşırı derecede bağlanmak, boyun eğmek
- kul oğlanı
Vergi toplayan belediye tahsildarı
- kul sıkışmayınca (veya daralmayınca veya bunalmayınca) Hızır yetişmez
"yardım hep en zor anda gelir" anlamında kullanılan bir söz
- kul taksimi
Herhangi bir konuda eşit olarak yapılan bölüştürme, Allah taksimi karşıtı
- kul yapısı
İnsan eliyle yapılan
- Kula
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- kula
Gövdenin sarı veya kirli sarı renkte, yele, kuyruk ve bacağın alt kısmındaki kılların koyu renkte olduğu at donu
- kula kul olmak
bir kimsenin buyruğu altında bulunmak
- kulak
Başın her iki yanında bulunan işitme organı
- kulak (veya kulaklarını) tıkamak
bir şeyi duymazlıktan gelmek
- kulak (veya kulağını) tırmalamak
kulağı rahatsız etmek
- kulak altı bezi
Kulağın yakınında bulunan tükürük bezlerinin en büyüğü
- kulak arkası (veya ardı) etmek
dikkate almamak, göz önünde tutmamak
- kulak asmak
önem vermek, dinlemek
- kulak demiri
Pullukta, uç demirinin kaldırdığı toprağı ters çeviren demir
- kulak dolgunluğu
İşiterek elde edilen (bilgi)
- kulak erimi
Sesin işitilebileceği uzaklık
- kulak kabartmak
belli etmemeye çalışarak dinlemek
- kulak kepçesi
Kulağın sesi toplayarak orta kulağa göndermeye yarayan, yarım daire biçimindeki bölümü; sayvan
- kulak kesilmek
büyük bir dikkatle dinlemek
- kulak kulağa
Gizlice, başkası duymaksızın
- kulak kıvırmak
domatesin olgunlaşmasını sağlamak için işlem yapmak
- kulak memesi
Kulağın yumuşak ve kıkırdaksız olan alt ucu
- kulak misafiri
Yanında konuşulanları konuşmaya katılmadan dinleyen kimse
- kulak misafiri olmak
yanında konuşulanları hissettirmeden veya istemeden dinlemek
- kulak sadakası
Duyulan ve öğrenilen bilgilerin bir bölümünün başkalarına aktarılması
- kulak tutmak
dinlemek, işitmek istemek
- kulak tıkacı
Sesleri, gürültüleri hafifletmek veya su kaçmasını engellemek için kulağın içine veya üzerine takılan araç
- kulak tırmalayıcı
Kulağı rahatsız eden
- kulak zarı
Dış kulakla orta kulağı birbirine bağlayan zar; kulakdavulu
- kulak çivisi
Kağnıda tekerleğin çıkmaması için mazının ucuna takılan çivi
- kulakları dolmak
aynı şeyi dinlemekten usanmak
- kulakları paslanmak
çoktan beri müzik dinlememiş olmak
- kulakları patlatmak
Gürültüyle rahatsız etmek
- kulakları uğuldamak
kulakta uğultu olmak
- kulaklarına kadar kızarmak
çok utanmak
- kulaklarını dikmek
hayvan dikkat kesilmek
- kulaklarının pasını gidermek
hoşa giden ses veya güzel bir müzik dinlemek
- kulaklı
Kulağı herhangi bir biçimde olan
- kulaklı somun
Yanlarında kanat gibi çıkıntıları olan bir somun türü
- kulaklık
Kulakları soğuk, rüzgâr vb. dış etkilerden korumak için kulak kepçesini örtecek biçimde yapılmış kılıf
- kulaksız
Kulak kepçesi olmayan
- kulaksızlık
Kulaksız olma durumu
- kulaktan
Yalnızca duyarak, dinleyerek
- kulaktan dolma
Başkalarından işitilerek edinilen (bilgi)
- kulaktan kulağa
Gizli bir biçimde
- kulaktan kulağa yayılmak (veya aktarılmak)
sözlü bir biçimde bir diğer kişiye aktarılmak
- kulaktozu
Kulağın arkasındaki çukur bölüm, kulağın kökü
- kulakçı
Kulak, burun, boğaz hekimi
- kulakçık
Kalbin üst bölümünde bulunan, sağdaki ana toplardamarlardan ve soldaki akciğer toplardamarlarından kanı alıp karıncıklara veren iki boşluğun adı
- kulaç
Gerilerek açılmış iki kolun parmak uçları arasındaki uzaklık
- kulaç atmak
yüzerken kolları, sırayla üstten ileriye doğru atıp suyu arkaya doğru çekmek
- kulaçlama
Kulaçlamak işi
- kulaçlamak
Kaç kulaç olduğunu ölçmek
- kulaçlayış
Kulaçlamak işi
- kulağa kadar gelmek
söylenenler konunun muhatabı tarafından duyulmak
- kulağakaçan
Düz kanatlılardan, karnında çatal biçiminde iki uzantı bulunan, gece ortaya çıkıp çok iyi uçan, meyve ve sebzelere zarar veren otçul bir böcek (Forficula auricularia)
- kulağı (bir şeyde) olmak
dikkatini bir şeye vermek
- kulağı (veya kulakları) çınlasın
konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz
- kulağı ağır işitmek
kulağı iyi işitmemek
- kulağı delik
Olup bitenleri çabuk haber alan (kimse)
- kulağı deliklik
Kulağı delik olma durumu
- kulağı dikilmek
konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek
- kulağı duvar olmak
ağır işitmek
- kulağı kesik
Görmüş geçirmiş, deneyimi fazla olan, uyanık
- kulağı kesiklik
Kulağı kesik olma durumu
- kulağı kirişte
Söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla bekleyen (kimse); kulağı tetikte
- kulağı kirişte olmak
söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla beklemek
- kulağı okşamak
kulağa hoş gelmek
- kulağı olmamak
ses titreşimlerinin yükselip alçalmasını ayırt edememek
- kulağı ters taraftan göstermek
kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak
- kulağı tıkalı
Ağır işiten
- kulağına fısıldamak
çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek
- kulağına gelmek
kulağına çalınmak
- kulağına girmemek
söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek
- kulağına gitmek
duymak
- kulağına inanmamak
duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek
- kulağına kar suyu kaçmak
bir duyum almak
- kulağına kar suyu kaçırmak
dolaylı olarak duyurmak
- kulağına koymak (veya sokmak)
bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek
- kulağına küpe olmak (veya etmek)
başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak
- kulağına söylemek
fısıldamak
- kulağına çalınmak
başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak
- kulağına çarpmak
duyulmak
- kulağını açmak
dikkatle dinlemek
- kulağını doldurmak
bir kimseye başkasından bilgi almadan önce konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak
- kulağını sağır etmek
işitemez duruma getirmek
- kulağının üzerine yatmak
görmezlikten, duymazlıktan gelmek, dikkate almamak
- kule
Çoğunlukla kare veya silindir biçimindeki yüksek yapı
- kuleli
Kulesi olan
- kulis
Sahnenin gerisinde ve yanlarında bulunan bölüm
- kulis faaliyeti
Toplantı yerlerinde, oturum dışında çeşitli grupların yaptığı gizli girişim veya çalışma; kulis çalışması
- kulis yapmak
herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak
- kullanabilme
Kullanabilmek işi
- kullanabilmek
Kullanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kullanat
Bir kez kullanılmaya uygun olan, bir kez kullanılıp atılan
- kullandırabilme
Kullandırabilmek işi
- kullandırabilmek
Kullanmasına izin vermek
- kullandırma
Kullandırmak işi
- kullandırmak
Kullanma işini yaptırmak
- kullandırtma
Kullandırtmak işi
- kullandırtmak
Kullandırma işini yaptırmak
- kullandırım
Kullandırmak işi
- kullanma
Kullanmak işi; istimal
- kullanmak
Bir şeyden belli bir amaçla yararlanmak
- kullanıcı
Bir şeyden belli bir amaçla yararlanan (kimse)
- kullanıcılık
Kullanıcı olma durumu
- kullanılma
Kullanılmak işi
- kullanılmak
Kullanma işine konu olmak; yemek (II)
- kullanılmış
Az veya çok bir zaman için başkasının malı olmuş, yeni olmayan, müstamel
- kullanılmışlık
Kullanılmış olma durumu
- kullanım
Kullanma, yararlanma
- kullanımlı
Kullanımı kolay olan
- kullanımlık
Belli bir sayıda veya miktarda kullanılmaya uygun olan
- kullanımlılık
Kullanımlı olma durumu
- kullanımsız
Kullanımı kolay olmayan
- kullanımsızlık
Kullanımsız olma durumu
- kullanıverme
Kullanıvermek işi
- kullanıvermek
Ansızın veya çabucak kullanmak
- kullanış
Kullanmak işi
- kullanışlı
Rahatça kullanılabilen; ergonomik
- kullanışlılık
Kullanışlı olma durumu
- kullanışsız
Kullanılması güç, kullanılmaya elverişli olmayan
- kullanışsızlık
Kullanışsız olma durumu
- kullap
İplik üzerine sırma sarmaya yarar bir dolap
- kullaşma
Kullaşmak durumu
- kullaşmak
Kul durumuna gelmek
- kullaştırma
Kullaştırmak işi
- kullaştırmak
Kullaşma işini yaptırmak
- kulle
Büyük bağ evi
- kulluk
Kul olma durumu; kölelik, ubudiyet
- kulluk etmek
kul olmak
- kulluk kölelik
Birinin buyruklarına boyun eğerek yaşama durumu
- kullukçu
Kullukta görevli yeniçeri
- kuloğlu
Ölen evli yeniçerilerin, babaları gibi ocakta askerlik yapan çocukları
- Kulp
Diyarbakır iline bağlı ilçelerden biri
- kulp
Kazan, tencere, fincan, dolap, altın vb.nin tutulacak yeri
- kulp takmak
bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak
- kulplu
Kulpu olan, kulpu bulunan
- kulplu beygir
Jimnastikte destek olarak kullanılan, gövdesinin ortasında gereğinde sökülüp takılabilen yarım halka biçiminde aralıklı iki kulpu bulunan araç
- kulpsuz
Kulpu olmayan
- kulpunu bulmak
yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak
- Kulu
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- kulun
Altı aylığa kadar olan at veya eşek yavrusu
- kulun atmak
kısrak veya eşek yavru düşürmek
- Kuluncak
Malatya iline bağlı ilçelerden biri
- kulunlama
Kulunlamak işi
- kulunlamak
Kısrak veya eşek yavrulamak
- kulunluk
Kısrak, eşek vb. hayvanlarda döl yatağı
- kulunuz
alçak gönüllülük göstermiş olmak için ben zamiri yerine kullanılan bir söz
- kulunç
Şiddetli omuz ve sırt ağrısı
- kulunç girmek
bir organda veya vücut bölgesinde birdenbire veya şiddetli sancı oluşmak, tutulmak
- kulunç kırmak
ağrıyan veya tutulan yeri ovmak
- kuluçka
Civciv çıkarmak amacıyla yumurtaya yatmış veya yatmak üzere olan dişi kuş veya kümes hayvanı; gurk
- kuluçka dönemi
Genellikle dişi kuş veya dişi kümes hayvanının yavru çıkarmak için yumurtaları üstüne yatması gereken süre; kuluçka devri, kuluçka devresi
- kuluçka makinesi
Gereken sıcaklığı sağlayacak düzeni bulunan ve çok sayıda civciv çıkarmaya yarayan araç
- kuluçka olmak
dişi kuş yumurtaya yatma zamanı gelmek
- kuluçkalık
Kuluçka olma durumu
- kuluçkaya oturmak (veya yatmak)
genellikle dişi kuş yavru çıkarmak için yumurtaların üzerine yatmak
- kulvar
Yüzme ve atletizm yarışmalarında her yarışçıya ayrılan şerit
- kulyuç
Geniş ve derin ağızlı mağara
- kulübe
Kerpiç, saman veya ağaçtan yapılmış küçük, basit, ilkel ev
- kulüp
Görüşme, konuşma, okuma, spor yapma vb. amaçlarla yalnız üye olanların toplandıkları yer
- kulüpler arası
Birçok kulübün takımlarını karşı karşıya getiren (sportif faaliyet)
- kulüpçü
Kulüp işleten kimse
- kulüpçülük
Kulüpçünün yaptığı iş
- kum
Silisli kütlelerin, kayaların, doğal etkenlerle parçalanarak ufalanmasından oluşan, deniz kıyısı, dere yatağı vb. yerlerde çok bulunan, ufak, sert tanecikler
- kum balığı
Kum balığıgillerden, dişleri ve karın yüzgeçleri olmayan küçük bir balık (Ammodytes)
- kum balığıgiller
Kemikli balıklar takımının kefaller alt takımına giren bir familya
- kum dökmek
idrar yoluyla böbreklerde oluşan kum taneciklerini vücuttan atmak
- kum engereği
Özellikle Balkanlarda görülen üçgen kafalı iri engerek (Vipera ammodytes)
- kum fırtınası
Çöllerde kumu havaya karıştıran kasırga
- kum gibi
pek çok
- kum grisi
Kum rengi
- kum havucu
Kumluk yerlerde yetiştirilen küçük bir tür havuç
- kum havuzu
Atletlerin tek ve üç adım atlamada incinmemeleri için düştükleri yere yapılmış, içi kumla doldurulmuş alan
- kum kamyonu
Karoser ve diğer mekanik parçaları kum taşımaya uygun bir biçimde düzenlenmiş kamyon
- kum ocağı
Yapı işlerinde kullanılacak kumun çıkarıldığı yer
- kum saati
Dar bir boğazla birbirine bağlanmış iki cam kaptan oluşan ve üstteki kapta bulunan kumun aşağıya akmasından yararlanılarak zamanı anlamaya, ölçmeye yarayan araç
- kum taşı
Kum tanelerinin kaynaşmasıyla oluşmuş bir tür tortul kayaç; kuvarsit
- kum torbası
İçine kum doldurulup boks antrenmanlarında kullanılan torba
- kum çölü
İnce kumla örtülü çöl
- kuma
Erkeğin resmî nikâhlı eşiyle aynı evde yaşayan, nikâhlı olmayan diğer eşi; ortak
- kuma olmak
(kadın) evli bir erkeğe eş olmak
- kumalı
Kuması olan
- kumanda
Elektronik aygıtları belli bir uzaklıktan yönetmeye yarayan kablosuz alet
- kumanda etmek
komut vermek
- kumanda kolu
Genellikle bilgisayar oyunlarında oyunu yönetebilmek için kullanılan özel bir araç
- kumanda odası
Bir etkinliğin yönetildiği bölüm
- kumandalı
Kumandası olan
- kumandan gemisi
Kumandanın komuta ettiği donanma gemisi
- kumandanlı
Kumandanı olan
- kumandansız
Kumandanı olmayan
- kumandansızlık
Kumandansız olma durumu
- kumandasız
Kumandası olmayan
- Kumandı
Kuzey Altaylarda yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- kumanya
Yolculuk için hazırlanan yiyecek; azık
- kumanyacı
Kumanya hazırlayan veya dağıtan kimse
- kumanyacılık
Kumanyacının yaptığı iş
- kumar
Ortaya para koyarak oynanan talih oyunu; oyun, keriz (I)
- kumar ebesi
Kumar oynatan kimse veya kumarcı
- kumar oynamak
ortaya para koyarak talih oyunu oynamak
- kumarbaz
Kumara düşkün, sürekli kumar oynayan; kumarcı, bitirimci
- kumarbazlık
Kumarcı olma durumu; kumarcılık, bitirimcilik
- kumarhane
Kumar oynanan yer; bitirim yeri, bitirimhane, dükkân
- kumarhaneci
Kumarhane işleten kimse
- kumarhanecilik
Kumarhanecinin yaptığı iş
- kumasız
Kuması olmayan
- kumaş
Pamuk, yün, ipek vb.nden makinede dokunmuş her türlü dokuma; güpür
- kumaş mengenesi
Yeni dokunmuş veya yıkanmış kumaşların ütülenmek amacıyla içinden geçirildiği silindirik alet
- kumaşlı
Kumaşı olan
- kumaşlı terzi
Diktiği giysilerin kumaşını da satan terzi; tüccar terzi
- kumaşsız
Kumaşı olmayan
- kumaşsız terzi
Kumaş satmayıp müşteri tarafından getirilen kumaşla giysi diken terzi
- kumaşçı
Kumaş üreten veya satan kimse
- kumaşçılık
Kumaşçının yaptığı iş
- kumbara
Para biriktirmek için kullanılan, bozuk veya kâğıt para atılan deliği olan, metal, toprak, plastikten yapılmış küçük kap
- kumcu
Kum getirip satan kimse
- kumcul
Kumlu toprakta yetişen, kumlu toprağı seven (bitki)
- kumculuk
Kumcunun yaptığı iş
- kumda oynamak
bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek
- kumkayası
Sıcak ve ılık denizlerde ve özellikle kayalık yerlerde yaşayan kemikli balık (Neogobius)
- kumkazan
Kemirgenlerden, Afrika'nın güneyinde yaşayan bir tür memeli (Bathyergus maritimus)
- kumkuma
Küçük testi, çömlek
- kumlama
Çam türü ağaçlarda yıl halkaları arasındaki görüntü ayrımını daha da belirtmek için yüzeye, hava basıncından yararlanarak kum püskürtme
- kumlamak
Kumla kaplamak veya kum dökmek
- kumlaştırma
Kumlaştırmak işi
- kumlaştırmak
Kum tanecikleri durumuna getirmek
- Kumlu
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- kumlu
İçinde kum bulunan; kumsal
- Kumluca
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- kumluk
Kumu çok olan
- kumpanya
Genellikle yabancı sınai, ticari ortaklık
- kumpas
Dizicilerin harfleri satır durumuna getirirken içine yerleştirdikleri ayarlanabilir demir yuva
- kumpas kurmak
gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak
- kumpasa dâhil olmak
hileli bir işe ortak olmak
- kumpasa gelmek
hile ile kandırılmak
- kumpir
Özel fırında pişirilen iri patatesin içine peynir, mısır, bezelye vb. malzeme konularak yapılan yiyecek
- kumral
Koyu sarı veya açık kestane rengi
- kumrallık
Kumral olma durumu
- Kumru
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- kumru
Güvercinler takımından, boynunun yanlarında siyah beyaz benekleri, bazı türlerinin gerdanında siyah bir halka bulunan, güvercinden küçük, boz, renkli bir kuş (Streptopelia)
- kumru gibi
kendi dünyasına çekilmiş
- kumrucu
Kumru yapan veya satan kimse
- kumruculuk
Kumrucunun yaptığı iş
- kumrugöğsü
Açık gri renk
- kumsal
Kumu olan yer
- kumsallık
Kumsal olma durumu
- kumsu
Kumu andıran, kuma benzeyen, kum gibi
- kumsuz
Kumu olmayan
- Kumuk
Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Kumuk Türkçesi
Kumuk Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kumukça
- kumul
Çöllerde veya deniz kıyılarında rüzgârların yığdığı kum tepesi; eksibe
- kumuç
Sivrisineğe benzer çok küçük bir tür sinek
- kunda
Bir tür büyük ve zehirli örümcek
- kundak
Yeni doğmuş çocuğu ilk aylarda sıkıca sarıp sarmalamaya yarayan geniş bez; belek
- kundak sokmak (veya koymak)
yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak
- kundaklama
Kundaklamak işi
- kundaklamak
Bebeği kundağa sarmak
- kundaklanma
Kundaklanmak işi; belenme
- kundaklanmak
Kundaklama işi yapılmak veya kundaklama işine konu olmak; belenmek
- kundaklanış
Kundaklanmak işi
- kundaklatma
Kundaklatmak işi; beletme
- kundaklatmak
Kundaklama işini yaptırmak; beletmek
- kundaklayış
Kundaklamak işi
- kundaklı
Kundağı olan
- kundaksız
Kundağı olmayan
- kundakçı
Yangın çıkarmak için kundak koyan kimse
- kundakçılık
Kundakçının yaptığı iş
- kundura
Kaba işlenmiş, bağsız, konçsuz ayakkabı
- kunduracı
Kundura yapan veya satan kimse
- kunduracılık
Kunduracının yaptığı iş
- kunduru
Başağı dört sıradan oluşan, bir tür sert, sarı, iyi buğday
- kunduz
Kemirgenlerden, kuyruğu geniş ve yassı, art ayak parmaklarının arası perdeli, ağaçları kemirerek beslenen, su kıyılarında yaşayan, yuvalar ve su setleri kuran, postu değerli bir hayvan; kastor (Castor fiber)
- kungfu
Kendini savunma temeline dayalı Çin kökenli spor
- kunt
Ağır, kalın, dayanıklı ve sağlam
- kup
Giysi kesimi, kesimle verilen biçim
- kupa
Cam veya seramikten yapılmış, kulplu, büyük bardak
- kupes
İzmaritgillerden, ılıman denizlerin sığ kesimlerinde yaşayan, yağlı bir balık (Boops boops)
- kupkuru
Çok kuru
- kupkuru etmek
çok kurutmak
- kupkuru kesilmek
çok kurumak
- kupkuruluk
Kupkuru olma durumu
- kuple
Bir şarkıyı meydana getiren ve bir nakaratla sona eren bölümlerden her biri
- kupon
Piyango biçiminde düzenlenmiş çekilişlerde kesilerek kullanılan basılı parça
- kupür
Giyside kesim
- kur
Yabancı paraların ulusal para cinsinden değeri
- kur yapmak
karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmek, gönlünü kazanmaya çalışmak
- Kur'an
İslam dininin temel ilkelerini, Hz. Muhammed’e gönderilen Tanrı buyruklarını içeren, Müslümanların kutsal kitabı; Kur’an-ı Kerim, Kelam-ı Kadim, Mushaf, Mushaf-ı Şerif
- Kur'an çarpsın!
karşısındakini dediği şeye inandırmak için edilen yemin
- kura
İki veya daha çok aday arasında bir sıralama, bir ayırma yapılacağı zaman her birinde bir tek ad yazılı kâğıtları bir araya getirip karıştırdıktan sonra birini çekerek veya özel bir bilgisayar yazılımıyla adları belirleme; ad çekme
- kura efradı
Kura neferleri
- kura neferi
Kura çekerek yeni asker olan kimse
- kura çekmek
ad çekmek
- kurabilme
Kurabilmek işi
- kurabilmek
Kurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurabiye
Un, yağ, badem, fıstık vb. ile yapılan, şekerli küçük çörek
- kurabiye gibi
çok gevrek, ağızda dağılıveren (yiyecek)
- kurabiyeci
Kurabiye yapan veya satan kimse
- kurabiyecilik
Kurabiyecinin yaptığı iş
- kuracı
Askere alınacak gençlerin belli olması için onlara kura çektiren subay
- kurada
İşe yaramaz, yıpranmış, eskimiş, bozulmuş (eşya)
- kurak
Nem tutmayan, çabuk kuruyuveren, çorak (toprak)
- kurakçıl
Kurak yerde yetişen, kurak yerden hoşlanan (bitki)
- kural
Bir sanata, bir bilime, bir düşünce ve davranış sistemine temel olan, yön veren ilke; kaide, nizam, usul (II)
- kural dışı
Kurala uymayan; kurala aykırı, ayrık, müstesna, şaz
- kural dışılık
Kural dışı olma durumu; ayrıklık, istisna, müstesnalık
- kurala aykırılık
Dil kurallarına aykırı olarak kelime kullanma; kıyasa muhalefet
- kuralcı
Kurallara bağlı olan; kaideci
- kuralcılık
Kuralcı olma durumu; kaidecilik
- kurallaşma
Kurallaşmak işi
- kurallaşmak
Kural durumuna gelmek
- kurallaştırma
Kurallaştırmak işi
- kurallaştırmak
Kural durumuna getirmek
- kurallı
Kuralı olan, kurala uygun olan; kaideli, kıyasi
- kurallı cümle
Yüklemi sonunda olan cümle; kurallı tümce
- kurallıca
Kurallı bir biçimde
- kurallılık
Kurallı olma durumu
- kuralsız
Kuralı olmayan, kurala uygun olmayan; kaidesiz
- kuralsızca
Kuralsız bir biçimde
- kuralsızlık
Kuralsız olma durumu; kaidesizlik
- kuralı
Kurasını çekmiş, askere gitmeyi bekleyen (asker)
- kuram
Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü; nazariyat, nazariye, teori
- Kurama
Türkistan'da yaşayan bir topluluk ve bu topluluktan olan kimse
- kuramcı
Kuram ortaya koyan kimse, kurama bağlı olan; nazariyatçı, nazariyeci, teorisyen
- kuramcılık
Kuramcı olma durumu; nazariyatçılık, nazariyecilik, teorisyenlik
- kuramlaştırma
Kuramlaştırmak işi
- kuramlaştırmak
Kuram durumuna getirmek
- kuramsal
Kuramla ilgili, kuram durumunda bulunan, kuram niteliğinde olan; nazari, teorik, uygulamalı karşıtı
- kuramsallık
Kuramsal olma durumu
- kurander
Hava akımı, cereyan
- kurası olmak
o yıl askerlik çağına girenlerden olmak
- kurban
Dinin buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen ve belli özellikleri taşıyan hayvan
- Kurban Bayramı
Ay takvimine göre Zilhicce ayının onunda başlayıp dört gün süren ve kurban kesilen dinî bayram, Kurban
- kurban eti
Kurbanlık hayvanın kesilip parçalanmış eti
- kurban etiyle köpek tavlanmaz
"kimi şeyler, yararlı da olsa herkese verilmez" anlamında kullanılan bir söz
- kurban etmek
kurban kesmek
- kurban gitmek
suçsuz yere ölmek, zarara uğramak
- kurban kesmek
din buyruğunu yerine getirmek için bir hayvanı keserek etini dağıtmak
- kurban olayım!
aşırı sevgi ve hayranlık anlatan bir söz
- kurban olmak
bir kimse veya bir şey için kendini feda etmek
- kurban vermek
can kaybına uğramak
- kurbanlık
Kurban edilmek için ayrılmış, kurban edilmeye uygun
- kurbanlık koyun gibi
başına geleceklerden habersiz olan
- kurbanı olmak
uğruna ızdırap veya büyük üzüntü, sıkıntı çekmek, zarara girmek, ölmek
- kurbağa
Kurbağalardan, yumurta ile üreyen, yavruları gelişimlerini durgun sularda tamamladıktan sonra kuyruğu ve solungacı körelerek karada yaşayabilen, sıçrayarak yürüyen ve suda iyi yüzen küçük hayvan
- kurbağa balığı
Sıcak ve ılık denizlerde yaşayan, karnı beyazımsı, yanları boz, üstü kahverengi benekli, kurbağaya benzer kemikli balık (Uranoscopus scaber).
- kurbağa balığıgiller
Sıcak ve ılık denizlerde yaşayan kemikli balıklar familyası
- kurbağa otu
Düğün çiçeğigillerden, kalın sapları grimsi keçe ile örtülü, kesilmiş çimen ve su kütlelerine yakın olan nemli bataklıklarda yetişen bir bitki (Bufonia)
- kurbağa testi
Kadının gebe olup olmadığının anlaşılması için idrarının kurbağa karnına şırınga edilmesi yoluyla yapılan test
- kurbağacık
Kurbağa yavrusu, küçük kurbağa
- kurbağalama
Kurbağanın yüzmesine benzer yatay hareketler yaparak yüzme
- kurbağalar
Omurgalı hayvanlardan, amfibyumlar sınıfına giren bir takım; kuyruksuzlar
- kurbağazehri
Kurbağazehrigillerden, tatlı sularda yaşayan, beyaz çiçekli, yaprakları yürek biçiminde olan bir süs bitkisi (Hydrocharis)
- kurbağazehrigiller
Bir çeneklilerden, bütünü veya bir kesimi su içinde yaşayan, kurbağazehri vb. su bitkilerini içine alan bir familya
- kurca
Karıştırma, kaşıma
- kurca çıbanı
Kaşıyıp kurcalamaktan azan çıban
- kurcalama
Kurcalamak işi
- kurcalama sivilceyi çıban edersin
"küçük bir sorunu çok kurcalar, çok deşerseniz başınıza büyük dert açarsınız" anlamında kullanılan bir söz
- kurcalamak
Nasıl bir şey olduğunu anlamak için her yerine bakmak; karıştırmak
- kurcalanma
Kurcalanmak işi
- kurcalanmak
Kurcalama işi yapılmak
- kurcalanış
Kurcalanmak işi
- kurcalatma
Kurcalatmak işi
- kurcalatmak
Kurcalama işini yaptırmak
- kurcalayabilme
Kurcalayabilmek işi
- kurcalayabilmek
Kurcalama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurcalayış
Kurcalama işi
- kurdele
Geniş ipekli şerit
- kurdele balığı
Kurdele balığıgillerden, uzun, yassı vücutlu, pulları çok küçük, kuyruk yüzgeci ipliğe benzeyen, kemikli bir Akdeniz balığı; şerit balığı, flandra balığı (Cepola rubescens)
- kurdele balığıgiller
Örnek hayvanı kurdele balığı olan balıklar familyası
- kurdele kesmek
tesis veya kuruluşun açılış töreninde gerilen şeridi iyi dileklerle kesmek
- kurdele takmak
ilköğretimde belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak
- kurdeleli
Kurdelesi olan
- kurdelesiz
Kurdelesi olmayan
- kurdeşen
Deride çeşitli sebeplerle oluşan kaşıntılı döküntü; ürtiker
- kurdun adı yaman çıkmış, tilki vardır baş keser
"öylesine sinsi ve kurnaz kimseler vardır ki adı zalime, haine ve kötüye çıkmış kimselerden daha tehlikelidirler" anlamında kullanılan bir söz
- kurdun oğlu akıbet kurt olur
"kişi sonunda kendi karakterini, aslını, düşüncesini atalarına benzer biçimde ortaya koyar" anlamında kullanılan bir söz
- kurdunu (veya kurtlarını) dökmek (veya kırmak)
çoktan beri özlediği bir şeyi bol bol yapıp hevesini almak
- kurdurabilme
Kurdurabilmek işi
- kurdurabilmek
Kurdurma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurdurma
Kurdurmak işi
- kurdurmak
Kurma işini yaptırmak
- kurdurtma
Kurdurtmak işi
- kurdurtmak
Kurma işini yaptırmak
- kurgan
İlk Çağ'da mezar üzerine toprak yığılarak yapılan küçük tepe
- kurgu
Bir şeyin zembereğini kurmak için kullanılan araç; anahtar
- kurgu bilimi
Teknolojideki gelişmelere göre ileri düzeyde sayılabilecek buluşlara bağlı kalarak gelecekte neler olabileceğini araştıran düşünme yolu
- kurgucu
Kurgu işini yapan kimse; montajcı
- kurguculuk
Kurgu işini yapma; montajcılık
- kurgulama
Kurgulamak işi; montajlama
- kurgulamak
Parçaları belli bir plana göre düzenlemek, konuları sıraya sokmak
- kurgulanma
Kurgulanmak işi; montajlanma
- kurgulanmak
Kurgu durumuna gelmek; montajlanmak
- kurgulanış
Kurgulanmak işi
- kurgulayış
Kurgulamak işi
- kurgulu
Kurgusu olan
- kurgusal
Kurgu ile ilgili; düşüntülü, spekülatif
- kurgusal gerçeklik
Mekân, zaman, karakter, hikâye vb. kurgu ögeleri ile oluşturulan gerçeklik
- kurgusuz
Kurgusu olmayan
- kurgusuzluk
Kurgusuz olma durumu
- kuridite
Sebzelerin pişirilmeden dilimlenmesiyle hazırlanan, sade veya soslu olarak ana yemeklerden önce sunulan hafif yiyecek
- kurma
Kurmak işi; ihdas
- kurmaca
Olmadığı hâlde varmış gibi tasarlanmış, kurgulanmış
- kurmacı
Kurmacılık yanlısı olan; konstrüktivist
- kurmacılık
Resim ve heykelde, eseri geometrik ögeleri ile kurmayı temel alan anlayış; konstrüktivizm
- kurmak
Makine, cihaz, mobilya vb.ni oluşturan parçaları birleştirerek bütün durumuna getirmek; monte etmek
- kurmay
Harp akademilerine girerek eğitimlerini başarıyla bitirmiş subay; erkânıharp
- kurmay başkanı
Ordu, tümen, tugay gibi birliklerde ve askerî akademilerde karargâh subayı
- kurmaylık
Kurmay olma durumu; erkânıharplik
- kurna
Hamam ve banyolarda musluk altında bulunan, içinde su biriktirilen, yuvarlak, mermer, taş veya plastik tekne
- kurnalı
Kurnası olan
- kurnasız
Kurnası olmayan
- kurnaz
Kolay kanmayan, başkalarını kandırmasını ve ufak tefek oyunlarla amacına erişmesini beceren; hin, hinoğlu
- kurnazca
Kurnaza yakışır
- kurnazlaşma
Kurnazlaşmak işi
- kurnazlaşmak
Kurnaz bir biçimde davranmak; kurnazlık etmek, tilkileşmek
- kurnazlık
Kurnaz olma durumu
- kurnazlık etmek
kurnazlaşmak
- kuron
Korumak için diş üzerine geçirilen metal kaplama
- kurra hafızı
Kur’an’ı usulüne uygun okuyan hafız; kurra
- kurs
Bir gök cisminin teker biçimde görülen yüzü; çörek
- kursak
Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, yiyeceklerin toplandığı torba biçiminde şişkin organ
- kursaklı
Kursağı olan
- kursaksız
Kursağı olmayan
- kursağında kalmak
istenilen bir şey gerçekleşememek, yarım kalmak
- kursiyer
Kurs öğrencisi
- Kurt
Güney gök kürede, Akrep ile Boğa arasında bulunan takımyıldız
- kurt
Köpekgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da yaşayan, postu gri sarı renkli, yırtıcı, etçil memeli hayvan; börü (Canis lupus)
- kurt ağzı bağlamak
inanışa göre açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme amacıyla çeşitli uygulamalar yapmak
- kurt bilimci
Kurt bilimi ile uğraşan kimse; helmintolog
- kurt bilimi
Solucanların yapılarını, yaşayışlarını ve yaptıkları hastalıklarla, bu hastalıklara karşı mücadeleyi anlatan asalak bilimi dalı; helmintoloji
- kurt dumanlı havayı sever
kötü niyetli kimselerin ortalıktaki karışıklıklardan yararlandıklarını anlatan bir söz
- kurt gibi
işini bilen, girişken (kimse)
- kurt gibi acıkmak
çok acıkmak
- kurt kapanı
Kurt yakalamak için yapılmış, üzeri çalı ile örtülü çukur
- kurt kocayınca köpeğin maskarası olur
"güç ve yeteneğini yitiren insan, basit ve kendini bilmezlerce aşağılanır" anlamında kullanılan bir söz
- kurt komşusunu yemez
"bir kişi ne kadar kötü niyetli de olsa yakınlarına dokunmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kurt kuyusu
Dibine ucu sivri bir kazık çakılmış ve koni biçiminde kazılmış, tuzak olarak kullanılan derin çukur
- kurt kuş
Bütün yaratıklar, bütün canlılar
- kurt köpeği
Kurt ve köpek kırması bir tür köpek
- kurt köyünü değiştirir, huyunu değiştirmez
"kötü kimse yer yurt değiştirse de kötü huylarını değiştirmez" anlamında kullanılan bir söz
- kurt mantarı
Çayır ve meralarda, orman zeminlerinde her mevsim yetişebilen, küre biçimindeki şapkalarından olgunluk aşamasında toz veya duman görünümünde sporlar saçan bazitli mantarların ortak adı; toz mantarı, duman mantarı, puf mantarı, osuruk mantarı (Lycoperdon)
- kurt masalı
Birini oyalamak, kendini suçsuz göstermek için ileri sürülen gereksiz, inandırıcı olmayan sözler
- kurt sineği
Kurtlara dadanan bir tür sinek
- kurt yeniği
Ağaçta kurt tarafından kemirilerek oluşturulan oyuk
- kurt üzümü
Ana vatanı Tibet, Nepal ve Himalayalar olan, kışın yapraklarını döken, gövdesi biraz dikenli, odunsu bir çalı
- Kurtalan
Siirt iline bağlı ilçelerden biri
- kurtarabilme
Kurtarabilmek işi
- kurtarabilmek
Kurtarma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurtarma
Kurtarmak işi; tahlis
- kurtarma aracı
Trafikte arızalanan, kaza geçiren aracı yerinde tamir eden veya yerinden kaldırıp istenilen yere götüren özel donanımlı motorlu araç; kurtarıcı
- kurtarma gemisi
Deniz trafiğinde arızalanan, kaza geçiren gemi, şilep vb. araçları uygun bir yere çekip götüren özel donanımlı deniz aracı
- kurtarma kazısı
Yeni kurulacak olan baraj, göl, yerleşim yerleri vb. yapıların arazileri içinde bulunan, tarihsel değeri olan eserlerin çıkarılması amacıyla yapılan kazı
- kurtarmacı
Arızalanan veya kaza yapan araçlara yardımda bulunan kimse
- kurtarmacılık
Kurtarmacının işi veya mesleği
- kurtarmak
Bir canlıyı bir felaketten, tehlikeden veya zor durumdan uzaklaştırmak
- kurtarıcı
Kendi hayatını tehlikeye atarak bir kimseyi, bir topluluğu güç bir durumdan veya yok olmaktan kurtaran kimse, halaskâr
- kurtarıcılık
Kurtarıcı olma durumu; halaskârlık
- kurtarılabilme
Kurtarılabilmek işi
- kurtarılabilmek
Kurtarılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurtarılma
Kurtarılmak işi
- kurtarılmak
Kurtarma işi yapılmak veya kurtarma işine konu olmak
- kurtarılış
Kurtarılmak işi
- kurtarım
Kurtarma işi
- kurtarımcı
Kurtarımcılık yanlısı olan; irredantist
- kurtarımcılık
Dil, gelenek, görenek ve çeşitli kültür değerleri bakımından bir birlik gösterdiği hâlde ana yurt dışında kalmış halkın yaşadığı toprakları ana yurt sınırları içine almak düşüncesi; irredantizm
- kurtarıverme
Kurtarıvermek işi
- kurtarıvermek
Çabucak kurtarmak
- kurtarış
Kurtarmak işi
- kurtayağı
Kuzey ve Orta Anadolu ormanlarında doğal olarak yetişen, bahçelerde ise çit bitkisi olarak yaygın biçimde yetiştirilen, kışın yaprağını döken, yaprakları karşılıklı dizilmiş, sürgün uçlarında salkım hâlinde açan beyaz renkli ve kokulu çiçekleri, yuvarlak, siyah renkli üzümsü meyveleri olan bir tür çalı (Lycopodium clavatum)
- kurtayağı tozu
Kurtayağının sporlu başaklarından elde edilen, hekimlikte kullanılan sarı bir toz
- kurtağzı
Gemi ve sandallarda halatın geçmesi için teknenin kenarına tutturulmuş, açık ağız biçiminde metal parça
- kurtbacağı
Binanın bir noktasındaki ağırlığı iki tarafa bindirmek için karşılıklı eğik olarak konan payanda
- kurtbağrı
Zeytingillerden, yaprakları mızrağa benzer, çiçekleri beyaz, kokulu ve salkım durumunda olan, çit yapmakta kullanılan bir süs bitkisi (Ligustrum vulgare)
- kurtboğan
Düğün çiçeğigillerden, yaklaşık bir metre kadar uzayan, dalında üzüm salkımı gibi dizilmiş sarı ve mor çiçekleri olan, çok yıllık zehirli bir bitki; boğan otu, itboğan, kaplanboğan (Aconitum napellus)
- kurtkıyan
Afrika'da yaşayan sığırcıkgiller familyasının genel adı
- kurtla görüşürsen köpeği yanından ayırma
"saldırgan biriyle karşılaşacak olan kişi, kendisini koruyacak önlemler almalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- kurtla koyun, kılıçla oyun olmaz
"saldırıcı ile güçsüzün yan yana bulunduğu yerde tehlike vardır" anlamında kullanılan bir söz
- kurtlandırma
Kurtlandırmak işi
- kurtlandırmak
Kurtlanmasına sebep olmak
- kurtlanma
Kurtlanmak işi
- kurtlanmak
İçinde veya üzerinde kurt üremek
- kurtlanış
Kurtlanmak işi
- kurtlaşma
Kurtlaşmak işi
- kurtlaşmak
Kurt durumuna gelmek, kurt gibi olmak
- kurtlu
İçinde kurt bulunan, kurtlanmış
- kurtluca
Ballıbabagillerden, tırmanıcı sarı çiçekleri olan, kokusu sarımsağı andıran, göl, akarsu kıyıları vb. nemli yerlerde yetişen bir bitki; meşecik, yer meşesi, yer palamudu, yer pelidi, susarımsağı
- kurtluk
Kurt olma durumu
- kurtpençesi
Karabuğdaygillerden, 20-50 santimetre yüksekliğinde, pembe çiçekleri salkım biçiminde, sap ve kökünde bol tanen bulunan çok yıllık otsu bir bitki; çıyancık, kurttırnağı (Polygonum bistorta)
- kurtsuz
Kurdu olmayan
- kurtulabilme
Kurtulabilmek işi
- kurtulabilmek
Kurtulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurtulma
Kurtulmak işi
- kurtulmak
Tehlikeli veya kötü bir durumu atlatmak
- kurtuluverme
Kurtuluvermek işi
- kurtuluvermek
Ansızın veya çabucak kurtulmak
- kurtuluş
Bir şeyden, bir yerden kurtulma; felah, halas, necat, reha
- kurtuluşlu
Kurtuluşu olan
- kurtuluşsuz
Kurtuluşu olmayan
- kurtça
Kurda benzer biçimde
- kurtçuk
Bazı hayvanların, özellikle böceklerin yumurtadan çıktıktan sonra, krizalit veya ergin karakterlerini kazanmadan önceki evresi; sürfe, larva
- kurtçul
Kurtçuklarla beslenen (hayvan)
- kuru
Suyu, nemi olmayan, yaş ve nemli karşıtı
- kuru başına kalmak
hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak
- kuru boya
Resim yapmaya yarayan çeşitli renklerde olan kalem
- kuru dere
Suyu olmayan dere
- kuru duvar
Taşların arasına harç konulmadan örülen duvar
- kuru ekmek
Katıksız ekmek
- kuru erik
Eriğin kurutulmuşu
- kuru fasulye
Fasulye bitkisinin tohumu
- kuru filtre
Hava içindeki kirleri, bezden torbalar yardımıyla ayıran süzgeç
- kuru gayret çarık eskitir
"bir iş rastgele bir çabayla değil amaca doğru planlı bir biçimde yürümekle başarılır" anlamında kullanılan bir söz
- kuru gürültü
Gereksiz, önemsiz, sonu alınamayacak söz veya davranış; dan dun, tantana
- kuru gürültüye pabuç bırakmamak
bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak
- kuru hasır (veya kilim) üstünde kalmak
aç, parasız, evsiz kalmak
- kuru hava
Nemi çok az olan hava
- kuru iftira
Gerçekle hiçbir ilişiği, hiçbir dayanağı olmayan iftira
- kuru incir
Özel olarak güneşte kurutulan incir; burma
- kuru kafa
Baş iskeleti
- kuru kahve
Kavrulduktan sonra çekilmiş veya dövülmüş kahve
- kuru kahveci
Kuru kahve hazırlayıp satan kimse; tahmisçi
- kuru kahvecilik
Kuru kahvecinin işi veya mesleği
- kuru kalabalık
Hiçbir iş yapmayan insan topluluğu
- kuru kayısı
Kayısının kurutulmuşu
- kuru kemik
Çok zayıf kimse
- kuru kuruya
Kuru olarak, yanında başka bir içecek veya yiyecek olmaksızın
- kuru kuyu
Pis suyun toprak altına sızdırılmasında kullanılan, duvarları harçsız kuyu
- kuru köfte
Kıyma ve ekmek içi ile yapılıp tavada kızartılan köfte
- kuru laf
Gerçekle ilgisi olmayan, değer taşımayan boş söz; kuru söz
- kuru laf karın doyurmaz
"boş sözlerle olumlu iş yapılamaz" anlamında kullanılan bir söz
- kuru meyve
Yaş meyvenin kurutulmuşu
- kuru pasta
Tuzlu veya tatlı, kremasız çörek
- kuru pil
Akıntı yapmaması için elektroliti soğurucu bir maddeyle kaplı pil
- kuru sebze
Yaş sebzelerin kurutulmuşu
- kuru sele
Herhangi bir kimyasal madde kullanmadan, bir kat siyah zeytin bir kat tuzun bir sele veya çuvalın içerisinde harmanlanması yöntemiyle yapılan zeytin
- kuru soğan
Toprak altında kalan yumru soğanın kurutulmuşu
- kuru soğuk
Yağışsız havadaki sert soğuk
- kuru tahtada kalmak
eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak
- kuru tarım
Kurak veya yarı kurak bölgelerde, sulama yapmadan tarladan ürün alınması yollarını gösteren tarımsal tekniklerin bütünü; kuru ziraat
- kuru temizleme
Kimyasal maddelerle veya buharla giysi, eşya vb.ni temizleme, ütüleme işi
- kuru temizleyici
Kuru temizleme yapan kimse; lekeci
- kuru temizleyicilik
Kuru temizleyici olma durumu
- kuru yemiş
Fındık, fıstık, leblebi gibi yemek dışında yenilen yiyecekler; meyvehoş
- kuru yemişçi
Kuru yemiş satan kimse veya kuru yemiş satılan yer
- kuru yemişçilik
Kuru yemişçinin yaptığı iş
- kuru yük
Kara ve deniz taşıtlarıyla nakledilen katı madde, ticari eşya
- kuru yük gemisi
Deniz taşımacılığında katı maddeleri taşıma özelliğine göre imal edilen gemi
- kuru çay
Yeşil çay yapraklarının çeşitli işlemlerden sonra satışa hazır biçimi
- kuru çayır
Yaz aylarında bitkilerinin çoğunun kuruduğu doğal çayır
- kuru çeşme
Suyu çekilmiş çeşme
- kuru çeşmeden abdest almak
“gereksiz ve yararsız iş yapmak” anlamında kullanılan bir söz
- kuru öksürük
Balgam çıkarılmayan öksürük
- kuru üzüm
Haşlanıp ardından güneşte kurutulmak suretiyle hazırlanan iri veya küçük taneli üzüm
- Kurucaşile
Bartın iline bağlı ilçelerden biri
- kurucu
Bir kurumun, bir işin kurulmasını sağlayan; bani, müessis
- kuruculuk
Kurucu olma durumu
- kuruda kalmak
deniz alçaldığında gemi karaya oturmak
- kurukafa
Tırtılları patates yaprağı yiyen, alt kanatları sarı, üstü kahverengi bir tür kelebek (Acherantia adrophos)
- kurul
Bir işi yapmak, yönetmek veya bir kurum ve kuruluşu temsil etmek için görevlendirilmiş kişilerden oluşmuş topluluk; heyet, konsey, asamble
- kurulabilme
Kurulabilmek işi
- kurulabilmek
Kurulma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurulama
Kurulamak işi
- kurulama bezi
Bulaşıkları yıkadıktan sonra ıslaklığını alıp kurutmak için kullanılan bez
- kurulamak
Bir şeyin üzerindeki ıslaklığı gidermek
- kurulanma
Kurulanmak işi
- kurulanmak
Kurulama işi yapılmak veya kurulama işine konu olmak
- kurulanış
Kurulanmak işi
- kurulayabilme
Kurulayabilmek işi
- kurulayabilmek
Kurulama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurulayış
Kurulamak işi
- kurulaşma
Kurulaşmak işi
- kurulaşmak
Kuru duruma gelmek
- kurulma
Kurulmak işi
- kurulmak
Kurma işine konu olmak veya kurma işi yapılmak
- kurultay
Önceden tespit edilen bir alanda konuşmacıların bildiri sunarak katıldığı, belirli aralıklarla düzenlenen bilimsel toplantı; kongre
- kurulu
Kurulmuş olan, yerleşmiş, oturmuş
- kurulu düzen
Yerleşmiş, içinde bulunulan toplumsal düzen
- kuruluk
Kuru olma durumu
- kuruluş
Kurulmak işi
- kuruluşlar bütünü
Aynı ekonomik etkinliği gerçekleştiren sanayinin tesisler bütünü; kompleks
- kurum
Bacalarda biriken kalın is
- kurum (veya kurumunu) satmak
kendini büyük ve önemli göstermek
- kurum kurum kurumlanmak (veya kurulmak)
kendini büyük ve önemli göstermek
- kuruma
Kurumak işi
- kurumak
Islaklığını, nemini yitirerek kuru duruma gelmek; kakırdamak
- kurumlanabilme
Kurumlanabilmek işi
- kurumlanabilmek
Kurumlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurumlanma
Kurumlanmak işi
- kurumlanmak
Kendini büyük ve önemli göstermek
- kurumlanış
Kurumlanmak işi
- kurumlaşma
Kurum niteliği kazandırma, kurum niteliği verme
- kurumlaşmak
Kurum durumuna gelmek; müesseseleşmek
- kurumlaştırma
Kurumlaştırmak işi
- kurumlaştırmak
Kurum durumuna getirmek
- kurumlu
Kurum (I) tutmuş olan
- kurumluluk
Kurumlu olma durumu; dikbaşlılık
- kurumsal
Kurumla ilgili
- kurumsallaşma
Kurumsallaşmak durumu
- kurumsallaşmak
Kurumsal duruma gelmek
- kurumsallaştırma
Kurumsallaştırmak işi
- kurumsallaştırmak
Kurumlaşmasını sağlamak
- kurumsuz
Kurum (I) tutmuş olmayan, kurumu olmayan
- kurumsuzluk
Kurumsuz olma durumu
- kuruntu
Yanlış ve yersiz düşünce
- kuruntu etmek
kötü ihtimalleri düşünüp üzülmek
- kuruntulu
Kuruntusu olan (kimse); kuruntucu, evhamlı, vehimli, vesveseci, vesveseli, mütevehhim, müvesvis
- kuruntululuk
Kuruntulu olma durumu; kuruntuculuk, vesvesecilik, vesveselilik, vehimlilik, müvesvislik, evhamlılık
- kuruntusuz
Kuruntusu olmayan; vesvesesiz, evhamsız
- kuruntusuzluk
Kuruntusuz olma durumu; vesvesesizlik, evhamsızlık
- kuruntuya kapılmak
boş yere tasalanmak
- kurunun yanında yaş da yanar
“beğenilmeyen tutumlarından dolayı cezalandırılan kişilerin yanında bulunan suçsuzlar da suçlular gibi zarar görürler” anlamında kullanılan bir söz
- kurusıkı
Yalnız barut doldurulmuş, çekirdeksiz tüfek veya tabanca mermisi
- kurusıkı atmak
korkutmak veya yıldırmak amacıyla aslı olmayan söz söylemek
- kurusıkı atıcı
Korkutmak veya yıldırmak amacıyla aslı olmayan söz söyleyen
- kurusıkı atıcılık
Kurusıkı atıcı olma durumu
- kurut
Kurutulmuş süt ürünü
- kurutabilme
Kurutabilmek işi
- kurutabilmek
Kurutma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurutma
Kurutmak işi
- kurutma kabı
İçinde nemçeker bir kimyasal madde bulunan ve bazı maddeleri kurutmak veya nemlenmelerini önlemek için kullanılan kapaklı cam kap; kurutaç, desikatör
- kurutma kâğıdı
Yazıda mürekkebin ıslaklığını gidermek için kullanılan nem emici bir kâğıt türü
- kurutma makinesi
Yıkanmış ve sıkılmış çamaşırları sıcak hava içinde döndürerek kurutan araç
- kurutmak
Suyunu ve ıslaklığını giderip kuru duruma getirmek
- kurutmalı
Kurutma sistemi olan
- kurutmalık
Kurutmaya yarar, kurutmak için ayrılmış
- kurutmaç
Mürekkebi kurutmak için kullanılan kurutma kâğıdı ve bunun takılı bulunduğu araç
- kurutucu
Nemi, ısı veya hava akımıyla uzaklaştırıp içine konulan maddeleri kurutan alet
- kurutulabilme
Kurutulabilmek işi
- kurutulabilmek
Kurutulması ihtimali veya imkânı bulunmak
- kurutulma
Kurutulmak işi
- kurutulmak
Kurutma işi yapılmak veya kurutma işine konu olmak
- kurutuverme
Kurutuvermek işi
- kurutuvermek
Çabucak kurutmak
- kurutuş
Kurutmak işi
- kuruverme
Kuruvermek işi
- kuruvermek
Çabucak veya kısa zamanda kurmak
- kuruyabilme
Kuruyabilmek işi
- kuruyabilmek
Kuruma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kuruyasıca
İşe yaramaz, kötü
- kuruyuverme
Kuruyuvermek işi
- kuruyuvermek
Çabucak kurumak
- kuruyuş
Kurumak işi
- kuruş
Liranın yüzde biri değerinde Türk parası
- kuruşlandırma
Kuruşlandırmak işi
- kuruşlandırmak
Bir listede yer alan her maddenin fiyat tutarını hesap edip belirtmek
- kuruşluk
Herhangi bir kuruşa karşılık olan
- kuruşu kuruşuna
Tam hesaplanarak; kuruş kuruş
- kurya
Vatikan'ı yöneten yürütme ve yargılama organlarının bütünü
- kurye
Genellikle elçilik postasını yerine ulaştırmakla görevli kimse
- kuryelik
Kuryenin görevi
- kurçatovyum
Atom numarası 104, atom ağırlığı 260 olan yapay element (simgesi Ku)
- kurşun
Atom numarası 82, atom ağırlığı 207,21, yoğunluğu 11,3 olan, 327,4 °C'de eriyen, yumuşak ve bükülgen, mavimtırak esmer renkte bir element (simgesi Pb)
- kurşun (veya kurşunu) yemek
vurulmak
- kurşun atmak
silahla mermi atmak
- kurşun dokunmak
mermi isabet etmek
- kurşun dökmek
halk inanışına göre erimiş kurşunu, hastanın üstünde, içinde su bulunan bir kaba dökerek ortaya çıkan şekillerin yorumuyla nazar, büyü, hastalık vb. şeyleri önlemek, iyileştirmek
- kurşun erimi
Merminin ulaşabildiği uzaklık
- kurşun gibi
katlanması zor bir biçimde
- kurşun grisi
Koyu gri renk
- kurşun kalem
İçi grafitli, yazısı kolayca silinebilen, değişik biçimleri olan bir kalem türü
- kurşun manyağı yapmak
ölümle tehdit etmek
- kurşun rengi
Koyu kül rengi, kurşuni
- kurşun sıkmak
silahı ateşlemek, mermi yakmak
- kurşun tutmak
kurşuna hedef olmak, kurşun değecek gibi olmak
- kurşun yağdırmak
çok sayıda kurşun atmak
- kurşun yağmuruna tutmak
çok sayıda ve sürekli kurşun atmak
- kurşuna dizmek
verilen ölüm cezasını askerî bir kıtanın attığı kurşunlarla yerine getirmek
- kurşuncu
Kurşun satan veya işleyen kimse
- kurşunculuk
Kurşuncunun işi veya mesleği
- kurşungeçirmez
Ateşli silahlardan atılan mermilerin girmesini engelleyecek yapıda ve özellikte olan (yelek, cam vb.)
- kurşungeçirmezlik
Kurşun geçirmez olma durumu
- kurşuni
Kurşun rengi
- kurşunileşme
Kurşunileşmek işi
- kurşunileşmek
Kurşuni bir duruma girmek
- kurşunlama
Kurşunlamak işi
- kurşunlamak
Kurşunla kaplamak
- kurşunlanma
Kurşunlanmak işi
- kurşunlanmak
Kurşunlama işine konu olmak
- kurşunlatma
Kurşunlatmak işi
- kurşunlatmak
Kurşunlama işini yaptırmak
- kurşunlaşma
Kurşunlaşmak işi
- kurşunlaşmak
Kurşun gibi ağırlaşmak
- Kurşunlu
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- kurşunlu
İçinde kurşun elementi bulunan
- kurşunsu
Kurşunu andıran, kurşuna benzeyen, kurşun gibi; kurşunumsu
- kurşunsuz
Kurşunu olmayan
- kurşunsuz benzin
Çevrede kurşun zehirlenmesi meydana getirmemesi için içindeki kurşun bileşiği özel yöntemlerle damıtılmış bir yakıt türü
- kurşunsuzluk
Kurşunsuz olma durumu
- kusabilme
Kusabilmek işi
- kusabilmek
Kusma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kusayazma
Kusayazmak işi
- kusayazmak
Kusacak gibi olmak
- kuskun
Hayvanın kuyruğu altından geçirilerek eyere bağlanan kayış
- kuskunlu
Kuskunu olan
- kuskunsuz
Kuskunu olmayan
- kuskunu düşük
Kuskun yeri sağrıdan aşağı olan (at)
- kuskus
Un, süt, yumurta, bulgur ile yapılan ufak ve yuvarlak taneler biçiminde kurutulmuş hamur
- kuskus pilavı
Kuskus kullanılarak yapılan pilav
- kuskus çorbası
Kuskus kullanılarak yapılan çorba
- kusma
Kusmak işi; gaseyan, istifra, kay (II), kayetme
- kusmak
Midenin içindekini basınçla ağızdan dışarı atmak; boşaltmak, çıkarmak, kayetmek, istifra etmek
- kusmuk
Kusulan şey; kusuntu
- kusturabilme
Kusturabilmek işi
- kusturabilmek
Kusturma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kusturma
Kusturmak işi
- kusturmak
Kusmasına yol açmak
- kusturucu
Kısa süre içinde kusmaya sebep olan ilaç
- kusturuş
Kusturma işi
- kusur
Eksikliği olma durumu
- kusur aramak
yanlışını, eksikliğini, elverişsizliğini aramak
- kusur bulmak
bir şeyin eksikliğini, özrünü görmek
- kusur etmek
yanlışlık yapmak
- kusur etmemek
hoş karşılanmayacak bir davranışta bulunmamak
- kusur işlemek
yanlış davranışta bulunmak
- kusura bakmamak (veya kalmamak)
hoş görmek
- kusurlu
Kusuru olan; taksirli
- kusurluluk
Kusurlu olma durumu
- kusursuz
Kusuru olmayan; mükemmel
- kusursuz dost arayan dostsuz kalır
"kusursuz kişi olmadığından, kendisine kusursuz bir dost arayan kimse aradığını bulamaz, dostsuz kalır" anlamında kullanılan bir söz
- kusursuzluk
Kusursuz olma durumu
- kusuverme
Kusuvermek işi
- kusuvermek
Ansızın kusmak
- kut
Devlet idaresinde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından sahip olunan üstün güç
- kutlama
Kutlamak işi; kutlulama, tebrik, tesit
- kutlamak
Mutlu bir olaya sevinildiğini söz, yazı veya armağanla anlatmak; kutlulamak, tebrik etmek
- kutlanma
Kutlanmak işi
- kutlanmak
Kutlama işi yapılmak, tebrik edilmek
- kutlanış
Kutlanmak işi
- kutlatma
Kutlatmak işi
- kutlatmak
Kutlama işini yaptırmak
- kutlayabilme
Kutlayabilmek işi
- kutlayabilmek
Kutlama imkânı ve ihtimali bulunmak
- kutlayış
Kutlamak işi
- kutlu gün doğuşundan bellidir
"mutlu sonuç verecek işler, daha başlangıçta ve aldığı yönden belli olur" anlamında kullanılan bir söz
- kutlu olsun
"uğurlu olsun, bolluk ve iyilik getirsin" anlamında kullanılan bir kutlama sözü
- kutlulanma
Kutlulanmak durumu
- kutlulanmak
Kutlu duruma gelmek
- kutluluk
Kutlu olma durumu
- kutnu
Pamuk veya ipekle karışık pamuktan dokunmuş kalın, ensiz kumaş türü
- kutsal
Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken; kutsi, mukaddes, mübarek
- Kutsal Ruh
Hristiyanlıkta üçlemeyi oluşturanlardan biri
- kutsallaşma
Kutsallaşmak işi
- kutsallaşmak
Kutsal duruma gelmek
- kutsallaştırma
Kutsallaştırmak işi; kutsileştirme
- kutsallaştırmak
Kutsal duruma getirmek; kutsamak, kutsileştirmek
- kutsallaştırış
Kutsallaştırmak işi
- kutsallık
Kutsal olma durumu; kutsiyet, mukaddeslik
- kutsama
Kutsamak işi; takdis
- kutsamak
Kutlu ve aziz kılmak; takdis etmek
- kutsanma
Kutsanmak işi
- kutsanmak
Kutsama işi yapılmak
- kutsileşme
Kutsileşmek durumu
- kutsileşmek
Kutsal duruma gelmek
- kutsuz
Uğursuz, kötü, menhus
- kutsuz kuşun yuvası doğan yanında olur
"talihsiz kişi, her an kendisine saldıracak güçlü kimselerle yan yana bulunur" anlamında kullanılan bir söz
- kutsuzluk
Kutsuz olma durumu
- kutu
İnce tahta, mukavva, teneke, plastik vb.nden yapılmış, genellikle kapaklı kap
- kutu gibi
küçük fakat kullanışlı ve şirin
- kutu kutu
1'den 10'a kadar sayıların gizlice yazılıp tahmin edilmesine dayanan ve iki çocuk arasında oynanan bir oyun
- kutucu
Kutu yapan veya satan kimse
- kutucuk
Küçük kutu
- kutucuklu
Kutucuğu olan
- kutucuksuz
Kutucuğu olmayan
- kutuculuk
Kutucunun işi
- kutulama
Kutulamak işi
- kutulamak
Kutuya yerleştirmek, kutuya koymak
- kutulanma
Kutulanmak işi
- kutulanmak
Kutulama işi yapılmak
- kutulanış
Kutulanmak işi
- kutulayış
Kutulamak işi
- kutulu
Kutusu olan
- kutulu telefon
Halkın kullanımına sunulan, para, jeton veya manyetik özelliği olan, kartla çalışan telefon; ankesörlü telefon
- kutup
Yer yuvarlağının, Ekvator'dan en uzak olan yer ekseninin geçtiği varsayılan iki noktasından her biri
- kutup engel
Bir pilde elektromotor kuvveti düşüren polarma olayına karşı gelmek ve elektrik akımının durmasını önlemek için kullanılan kimyasal maddelerden her biri
- kutup girdabı
Kuzey Kutbu’nun etrafında dolanan uğultulu hava akışı
- kutup iklimi
Sıcaklığın yıl boyunca 0 ºC'nin altında, yağışın az ve kar biçiminde olduğu bir iklim türü
- Kutup Yıldızı
Gök kürenin kutbuna en yakın olan Küçükayı denilen takımyıldızın en ucunda bulunan, kuzeyi belirleyen durağan yıldız; Demirkazık, Kuzey Yıldızı
- kutupbaşı
Araç akülerindeki artı ve eksi kutupların baş kısmı
- kutuplanma
Kutuplanmak işi; polarizasyon
- kutuplanmak
İki kutupta toplanmak
- kutuplaşma
Kutuplaşmak işi
- kutuplaşmak
Bir toplulukta düşünce, görüş, sosyal ve siyasal konum ve tavır olarak iki karşıt grupta yoğunlaşmak
- kutuplaştırma
Kutuplaştırmak işi
- kutuplaştırmak
Kutuplaşma işini yaptırmak
- kutupsal
Kutupla ilgili
- kutupsallık
Kutupsal olma durumu
- kutur
Daire ve kürede çap
- kuut
Namazın oturularak kılınan kısmı
- kuvars
Billurlaşmış silisin doğada çok yaygın bir türü
- kuvarslı
İçinde kuvars bulunan
- kuvarssız
İçinde kuvars olmayan
- Kuvayımilliye
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanların İzmir'i işgal etmeleri ve Anadolu'da ilerlemeleri üzerine kurulan ve onlara karşı savaşan millî teşkilat
- kuver
Lokantalarda yemeklerin servisinden önce masaya serilen örtü
- Kuveytli
Kuveyt’te yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kuvve
Düşünce, niyet
- kuvveden fiile çıkarmak
düşünülen, tasarlanan şeyi gerçekleştirmek
- kuvvet
Fiziksel güç; tüvan
- kuvvet almak
herhangi bir yardımla gücü artmak, kuvvetlenmek
- kuvvet bulamamak
cesaret edememek
- kuvvet komutanları
Kara, deniz, jandarma ve hava kuvvetleri komutanlarına toplu olarak verilen ad
- kuvvet macunu
İçindeki maddeler dolayısıyla cinsel gücü artıran karışım
- kuvvet vermek
bir konuya çok önem vermek
- kuvvet çifti
Birbirine paralel ters yönde ve eşit ağırlıkta iki kuvvetin oluşturduğu kuvvet takımı
- kuvvetini toplamak
gücünü artırmak, kuvvetlenmek
- kuvvetle
Güçlü ve sağlam bir biçimde
- kuvvetle muhtemel
büyük olasılıkla
- kuvvetlendirici
Fiziksel gücü artıran
- kuvvetlendiriş
Kuvvetlendirmek işi
- kuvvetlendirme
Kuvvetlendirmek işi
- kuvvetlendirmek
Fiziksel gücünü artırmak
- kuvvetlenebilme
Kuvvetlenebilmek işi
- kuvvetlenebilmek
Kuvvetlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kuvvetleniş
Kuvvetlenmek işi
- kuvvetlenme
Kuvvetlenmek işi
- kuvvetlenmek
Fiziksel gücü artmak
- kuvvetli
Gücü çok olan, zorlu, şiddetli
- kuvvetli rüzgâr
Rüzgâr çizelgesinde hızı 22-27 deniz mili olan ve kuvveti 6 ile gösterilen rüzgâr
- kuvvetlice
Oldukça kuvvetli
- kuvvetlilik
Kuvvetli olma durumu
- kuvvetsiz
Fiziksel gücü olmayan
- kuvvetsizce
Kuvvetsiz bir biçimde
- kuvvetsizlik
Kuvvetsiz olma durumu
- kuvvetten düşmek
gücü azalmak
- kuvvetölçer
Döner bir makinenin çıkış kuvvetini ölçmekte kullanılan aygıt; dinamometre
- kuvöz
Özellikle erken veya yeni doğmuş bebeklerin, zarar verebilecek dış etkenlerden korunması amacıyla içine yerleştirildiği, belirli sıcaklığın ve nemin özel olarak oluşturulduğu, şeffaf, kapalı aygıt; yaşanak
- kuymak
Mısır ununun erimiş tereyağıyla kavrulması, su eklenmesi, bir miktar peynir katılması ve bir süre kaynatılmasıyla elde edilen yemek
- kuyruk
Hayvanların çoğunda, gövdenin sonunda bulunan, omurganın uzantısı olan uzun ve esnek organ
- kuyruk acısı
Hınç, alınacak öç
- kuyruk kemiği
Omurganın alt ucunda bulunan, kuyruk sokumu kemiği ile eklemlenen, önden arkaya doğru yassı, üçgen biçiminde kemik
- kuyruk olmak
arka arkaya dizilmek, sıralanmak
- kuyruk sallamak
yaltaklanmak
- kuyruk sokumu
İnsanda omurganın alt ucunun bitim yeri; pöçük
- kuyruk sokumu kemiği
Omurganın bitiminde, beş kuyruk omurunun kaynaşmasından oluşan, üçgen biçiminde kemik; uca (I), pöç
- kuyruk yapmak
uzun ve peş peşe bir sıra oluşturmak
- kuyruk yağı
Bazı koyun türlerinin kuyruğundan elde edilen yağ
- kuyruk çekmek
göz ucundan şakağa doğru kalem veya sürme ile çizgi çekmek
- kuyrukkakan
Kara tavukgillerden, böcek ve meyve ile beslenen küçük ötücü bir kuş (Saxicola)
- kuyruklu
Kuyruğu olan
- kuyruklu kelebek
Kanatları siyah benekli sarı renkte bir Avrupa kelebeği (Papillio machaon)
- kuyruklu kurbağa
Yumurtadan yeni çıkmış ve evrim geçirmemiş yavru kurbağa
- kuyruklu piyano
Duvar piyanosu gibi dik olmayan, gövdesi üç ayak üstünde yatık bir durumda bulunan piyano
- kuyruklu yalan
Çok büyük yalan
- kuyruklu yıldız
Güneş çevresinde büyük bir elips veya bir parabol yörüngede dolaşan, Güneş'e yaklaştığında yüzeyinde ortaya çıkan gazların ve tozların oluşturduğu kuyruk denilen ışıklı bir uzantısı olan gök cismi; kirlikartopu
- kuyruklu yıldız başı
Kuyruklu yıldızın önde giden yuvarlak parçası
- kuyruklu yıldız saçı
Kuyruklu yıldız çekirdeğini saran ışıklı gaz yuvarı
- kuyruklu yıldız çekirdeği
Kuyruklu yıldız başının ortasında yıldıza benzeyen parlak nokta
- kuyruklular
Omurgalı hayvanlardan, amfibyumlar sınıfının, vücut ve kuyrukları uzun, bacakları zayıf, birçok semender türünü içine alan bir alt takımı; urodel
- kuyruksallayan
Kuyruksallayangillerden, kanatları ve vücudunun üst bölümü kül rengi, alt bölümü sarı olan, uzun kuyruklu, küçük, ötücü kuş; yont kuşu (Motacilla)
- kuyruksallayangiller
Kuyruksallayan, incir kuşu vb. ötücü kuşları içine alan familya
- kuyruksuz
Kuyruğu olmayan
- kuyrukçu
Sorgulamadan bir kişinin, düşüncenin vb.nin peşinden giden (kimse)
- kuyrukçuluk
Kuyrukçu olma durumu
- kuyruğa girmek
ayakta arka arkaya durulan diziye girmek
- kuyruğu dik tutmak
zor ve zayıf anlarında bile güçlü görünmeye çalışmak
- kuyruğu dikmek
hayvan koşmaya başlamak
- kuyruğu kıstırmak
içinden çıkılamaz bir duruma düşmek
- kuyruğu sıkışmak (veya kapana kısılmak)
çok zor durumu düşmek
- kuyruğu titretmek
ölmek
- kuyruğuna basmak
birini incitip saldırıda bulunmasına yol açmak, tahrik etmek
- kuyruğuna teneke bağlamak
biriyle aşırı derecede alay etmek
- kuyruğunu kısmak
korkup sinmek
- kuyruğunu kıstırmak
birini güç bir duruma düşürmek
- kuyruğunu tava sapına çevirmek
haddini bildirmek, gereken dersi vermek
- kuytu
Issız, sessiz ve göze çarpmayan, tenha (yer)
- kuytuluk
Kuytu olma durumu
- kuyu
Su katmanına varıncaya kadar derinliğine kazılan, genellikle silindir biçiminde, çevresine duvar örülen, suyundan yararlanılan çukur
- kuyu anası
Öcü, umacı
- kuyu açmak
kuyu yapmak
- kuyu bileziği
Su kuyusunun ağzına oturtulan silindir biçiminde taş
- kuyu fındığı
Yeşilken toprağa gömülerek ayrı bir çeşni verilen fındık
- kuyu gibi
çok derin (yer)
- kuyu kebabı
Toprak altında özel olarak kazılıp hazırlanmış kuyuda pişirilen çebiç veya kuzu etinden yapılan kebap
- kuyu suyu
Kuyudan çıkarılan, genellikle sulamada kullanılan su
- kuyu suyu gibi
tatsız ve lezzetsiz içecek
- kuyu topuğu
Kuyunun yapısını, kuyu başındaki tesisleri, çökme sırasında oluşabilecek hasara veya zarara karşı korumak amacıyla kuyu çevresinde bırakılan güvenlik topuğu
- Kuyucak
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- kuyucu
Kuyu kazmayı iş edinmiş kimse
- kuyuculuk
Kuyucunun yaptığı iş
- kuyudan adam çıkarmak
olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak
- kuyudat
Resmî defterdeki kayıtlar
- kuyum
Değerli metal ve taşlardan yapılmış süs eşyası
- kuyumcu
Değerli metal ve taşlardan bilezik, küpe vb. süs eşyası yapan veya satan kimse; mücevherci, cevahirci
- kuyumcu terazisi
Hassas terazi
- kuyumculuk
Kuyumcunun işi ve zanaatı; mücevhercilik, cevahircilik
- kuyusunu kazmak
birinin yıkımına çalışmak, kötü duruma düşmesini istemek
- kuz
Gölgede kalan (yan)
- kuzen
Birine göre teyze, dayı, amca ve halanın erkek çocuğu
- kuzenlik
Kuzen olma durumu
- Kuzey
Ekvator’un kuzey tarafında bulunan ülkeler veya uygarlıklar bölgesi
- kuzey
Bulunulan yerde sağa doğu, sola batı alındığında yüzün dönük olduğu yön; şimal, güney karşıtı
- Kuzey Kutbu
Ekvator’un kuzey tarafında yer alan kutup bölgesi
- kuzey noktası
Dünya ekseninin kuzey ucunun gök küreyi deldiği kabul edilen noktası
- kuzey yarım küre
Yerkürenin Ekvator’dan Kuzey Kutbu’na kadar olan kesimi; kuzey küre
- kuzeybatı
Kuzeyle batı arasındaki yön
- kuzeydoğu
Kuzeyle doğu arasındaki yön
- Kuzeyli
Kuzey ülkeleri halkından olan (kimse); Şimalli
- kuzgun
Ötücü kuşlar takımının kargagiller familyasından, kırlarda, tarlalarda, fundalık yerlerde bulunan, ekinlere zararlı böcekleri ve kemirgenleri yok eden, tüyleri siyah renkte olup mavi renkte parlayan bir tür kuş; karakarga (Corvus corax)
- kuzgun gibi
çok kara, çok koyu
- kuzguna yavrusu şahin (veya Anka veya güzel) görünür
"herkesin kendine ait olan şey çirkin de olsa gözüne güzel görünür" anlamında kullanılan bir söz
- kuzguncuk
Hapishane kapılarındaki demir kafesli pencere
- kuzguni
Çok koyu, kara
- kuzguni siyah
Çok koyu, kara renk
- kuzgunkılıcı
Süsengillerden, uzun, ensiz ve sivri yapraklı bir süs bitkisi; glayöl (Gladiolus illyricus)
- kuzin
Birine göre teyze, dayı, amca ve halanın kız çocuğu
- kuzine
Hem ısıtmaya hem de üzerinde veya fırınında yemek pişirmeye yarayan büyük mutfak sobası
- kuzu
Koyun yavrusu
- kuzu dişi
Süt dişi
- kuzu dolması
Kuzunun içine pilav doldurularak yapılan yemek; kuzu sarması
- kuzu eti
Kuzunun kesilip parçalanmış eti
- kuzu gibi
çok uysal
- kuzu gibi olmak
uslanmak, sessizleşmek, sakinleşmek
- kuzu kapama
Kemikli kuzu etinin, arpacık soğanı, yeşil soğan, havuç, dereotu ile birlikte ağır ateşte pişirilmesiyle yapılan bir yemek türü
- kuzu kapı
Büyük bir kapının içinde veya yanında bulunan küçük kapı; kuzuluk, kuzu kapısı, kuzuluk kapısı, yavru kapı
- kuzu kesilmek
uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak
- kuzu kestanesi
Yabani ağaçlardan elde edilen, küçük, lezzetli bir tür kestane
- kuzu kuzu
Hiç ses çıkarmadan, karşı gelmeden, uysal bir biçimde
- kuzu postuna bürünmek
karşısındakini aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek
- kuzu sarmaşığı
Boyu 3 metre kadar olabilen, tırmanıcı, beyaz sütlü, çok yıllık ve otsu bir bitki (Canvolvulus arvensis)
- kuzu çevirmek
kuzunun gövdesini şişe geçirip ateş korunun üzerinde çevirerek pişirmek
- kuzu ıspanak
Genellikle Ege Bölgesi'nde yetişen, küçük yapraklı, taze ıspanak
- kuzucuk
Küçük kuzu
- kuzugöbeği
İğne yapraklı ağaçların bulunduğu ormanların açıklıklarında, su ve yol kenarlarında ilkbahar aylarında yetişen, gözeneklerle kaplı gövdesi huni biçimde, asklı bir tür mantar (Morchella esculenta)
- kuzukulağı
Karabuğdaygillerden, nemli yerlerde yetişen, yaprakları salata olarak kullanılan, çiçekleri iki evcikli ve kırmızımtırak bir bitki; ekşikulak (Rumex acetosa)
- kuzulama
Koyun yavrulama
- kuzulamak
Koyun yavrulamak
- kuzulaşma
Kuzulaşmak işi
- kuzulaşmak
Kuzu gibi uysal ve zararsız duruma gelmek
- kuzulu
Kuzusu olan (koyun)
- kuzuluk
Kuzu barınağı, ağıl
- kuzum!
yalvarma veya dikkat çekme anlamları taşıyan bir seslenme sözü
- kuzuya dönmek
uysallaşmak, sakinleşmek
- kuçma
Kuçmak işi
- kuçmak
Cinsel ilişkide bulunmak
- kuçu kuçu
Köpekleri çağırmak için kullanılan bir seslenme sözü
- kuçukuçu
Çocuk dilinde köpek
- kuğu
Perde ayaklılardan, yaban ve evcil türleri bulunan, çok uzun ve kıvrık boyunlu, geniş gagalı, geniş kanatlı bir su kuşu (Cygnus olor)
- kuğu gibi
ince uzun, narin (boyun)
- kuğurdama
Kuğurdamak işi
- kuğurdamak
Güvercin, kumru vb. dem çekmek, ötmek
- kuş
Yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcakkanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak adı
- kuş bakışı
Yüksek bir yerden aşağıya doğru, bütün genişliği içine alacak biçimde bakış
- kuş beyinli
Akılsız, aptal
- kuş beyinlilik
Kuş beyinli olma durumu
- kuş bilimci
Kuş bilimi uzmanı; ornitolog
- kuş bilimi
Kuşları inceleyen bilim; ornitoloji
- kuş dili
Genellikle çocukların kelimelerin başına veya hecelerin arasına başka heceler ekleyerek oluşturdukları bir konuşma türü
- kuş evi
Kuşların barınmalarını ve korunmalarını sağlamak için saray, köşk, cami, medrese vb. konutların duvarlarına veya bahçelerindeki büyük ağaçların dallarına özel olarak yapılan yuva
- kuş gibi
çok hafif
- kuş gibi (veya kadar) yemek
çok az yemek
- kuş gibi uçup gitmek (veya uçmak)
çok kısa süren bir hastalıkla ölmek
- kuş gibi çırpınmak
çaresizlik içinde telaşlı davranmak
- kuş gribi
Bir virüsün sebep olduğu, kanatlı hayvanlarla yakın teması olan insanlara geçen bulaşıcı ve öldürücü hastalık
- kuş iğdesi
İğdegillerden, 60-80 yıl ömürlü, zeytin yaprağını andıran, ince yapraklı, dikenli, meyveleri zeytin iriliğinde, dekoratif amaçlı olarak yetiştirilen bir ağaç (Elaeagnus angustifolia)
- kuş kadar canı olmak
küçük, cılız, güçsüz bir yaratık olmak
- kuş kafesi
Kuşun içinde barındırıldığı yuva
- kuş kafesi gibi
ufak ve güzel (yapı)
- kuş kanadına kira istemez
"kişi, kendi işi için zaten harcayacağı çabadan dolayı başkasından karşılık beklemez" anlamında kullanılan bir söz
- kuş kanadıyla gitmek
çok hızlı gitmek
- kuş kirazı
Gülgillerden, yaprak açmadan önce beyaz çiçek veren, kaplamacılıkta kullanılan yabani ağaç; ılgıncar, gelinfeneri (Cerasus padus)
- kuş lastiği
Sapan
- kuş mu konduracak?
"yapacağı şey görülmemiş bir sanat eseri mi olacak?" anlamında kullanılan bir söz
- kuş otu
Yol kenarları, duvar dipleri ve bahçelerde yetişen bir yıllık ve otsu bir bitki (Stellaria media)
- kuş sütü
Her türlü yiyeceğin bulunduğu yerde eksik bir şey bulunmadığını anlatmak için kullanılan bir söz
- kuş sütü ile beslemek
eksiksiz, özenli bir biçimde beslemek
- kuş sütünden başka her şey var
"her türlü yiyecek var" anlamında kullanılan bir söz
- kuş tüyü
Yatak, yorgan, yastık doldurmaya yarayan bazı kuşların tüyü
- kuş tüyü gibi
çok yumuşak (oturacak, yatacak yer)
- kuş uçmaz, kervan geçmez
kimsenin uğramadığı ıssız ve sapa
- kuş uçurmamak (veya uçurtmamak)
hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek
- kuş uçuşu
İki nokta arasında doğrultu yönünde alınan mesafe; kuş uçumu
- kuş vardır eti yenir, kuş vardır et yedirilir
"öyle kişiler vardır ki acımadan en ağır işte kullanılır, öyle kişiler de vardır ki iş gördürmek şöyle dursun onlara hizmet edilir"
- kuş yemi
Kuşlara yedirilen çeşitli tahıl taneleri; dane
- kuş yuvası
Kuşun içinde barındığı yer; aşiyan
- kuş üzümü
Pilav, dolma vb. yemeklerde kullanılan, siyah, çok ufak taneli, çekirdeksiz bir tür üzüm
- kuşa benzemek (veya dönmek)
bir şey düzeltilmek istenirken komik veya biçimsiz bir duruma gelmek
- kuşa kafes lazım, boruya nefes
"bir şeyden yararlanmak için kullanılacak araç, onun niteliğine uygun olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- Kuşadası
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- kuşak
Bele sarılan uzun ve enli kumaş
- kuşak bağlama
Düğün sırasında baba veya başka bir aile büyüğü tarafından gelinin beline kırmızı kurdele dolama; kemer bağlama
- kuşaklama
Kuşaklamak işi
- kuşaklamak
Kuşaklarla sağlamlaştırmak
- kuşaklanma
Kuşaklanmak durumu
- kuşaklanmak
Kuşaklama işine konu olmak
- kuşaklı
Kuşağı olan
- kuşaksız
Kuşağı olmayan
- kuşanabilme
Kuşanabilmek işi
- kuşanabilmek
Kuşanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kuşandırma
Kuşandırmak işi
- kuşandırmak
Kuşanma işini yaptırmak
- kuşane
Özellikle kuş etlerini pişirmekte kullanılan, yayvan, küçük tencere
- kuşanma
Kuşanmak işi
- kuşanmak
Beline kuşak, kılıç, kemer vb. şeyler bağlamak; takmak
- kuşantı
Giyecek, kuşanılacak şey
- kuşanılma
Kuşanılmak işi
- kuşanılmak
Kuşanma işi yapılmak
- kuşanış
Kuşanmak işi
- kuşatabilme
Kuşatabilmek işi
- kuşatabilmek
Kuşatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kuşatma
Kuşatmak işi
- kuşatmak
Çevresini sarmak; çevrelemek, çevirmek, sarmak, abluka etmek, ablukaya almak, ihata etmek, muhasara etmek
- kuşatılma
Kuşatılmak işi
- kuşatılmak
Kuşatma işi yapılmak
- kuşatış
Kuşatmak işi
- kuşbaz
Süs kuşları yetiştiren kuş meraklısı kimse
- kuşbazlık
Kuşbazın yaptığı iş
- kuşbaşı
Küçük bir kuşun başı büyüklüğünde doğranmış (et vb.)
- kuşbaşılı
İçinde kuşbaşı et olan
- kuşburnu
Çalılık ve ormanlık alanlarda yetişen, soluk pembe renkte çiçekler açan bir ağaç, yaban gülü ağacı (Rosa canina)
- kuşdili
Bir tür dişbudak
- kuşe
Kalın, ağır gramajlı parlak, düzgün, pürüzsüz, kaygan bir tür kâğıt; kaymak kâğıdı, kuşe kâğıdı, papyekuşe
- kuşekmeği
Turpgillerden, çorak yerlerde yetişen, beyaz veya mor çiçekli, eskiden hekimlikte kullanılmış olan otçul bir bitki; çobandağarcığı (Thlaspi)
- kuşet
Gemi veya trende yatak
- kuşetli
Kuşeti olan
- kuşetsiz
Kuşeti olmayan
- kuşgömü
Pastırmanın fileto bölümü
- kuşgözü
Ev, villa vb. konutların çatı katlarını aydınlatmaya yarayan küçük pencere
- kuşhane
İçinde süs kuşları beslenilen ve üretilen küçük oda veya büyük kafes
- kuşkanadı
Göz akı zarının göz bebeğine doğru bir ok ucu biçiminde ilerlemesi
- kuşkonmaz
Zambakgillerden, uç dalları yapraksı görünüşte, toprak altı kök saplarından çıkan taze sürgünleri yenen bir bitki (Asparagus officinalis)
- kuşku
Bir kimse veya olay hakkında yeterli ve kesin bilgiye sahip olmamakla birlikte bazı belirti ve sezgilerle oluşan olumsuz düşünce; ikircik, ikircim, işkil, şüphe, acaba, güman, şek, küşüm
- kuşku beslemek (veya duymak)
kuşkulanmak
- kuşku uyanmak
kuşku oluşmak
- kuşku yok
''başka türlü olamaz'' anlamında kullanılan söz.
- kuşkucu
Açık bir biçimde kanıtlanmamış her şeyden kuşkulanan; ikircikli, ikircimli, işkilli, pimpirik, pimpirikli, şüpheci
- kuşkuculuk
Kuşkucu olma durumu; ikirciklik, ikirciklilik, ikircimlik, işkillilik, şüphecilik
- kuşkulanabilme
Kuşkulanabilmek işi; şüphelenebilme
- kuşkulanabilmek
Kuşkulanma ihtimali veya imkânı bulunmak; şüphelenebilmek
- kuşkulandırma
Kuşkulandırmak işi; işkillendirme, şüphelendirme
- kuşkulandırmak
Kuşkuya düşürmek, kuşkulanmasına yol açmak; gıcıklamak, işkillendirmek, şüphelendirmek
- kuşkulanma
Kuşkulanmak işi; huylanma, ikirciklenme, işkillenme, pirelenme, küşümlenme, şüphelenme
- kuşkulanmak
Bir kimse veya olay hakkında yeterli ve kesin bilgi sahibi olamamakla birlikte bazı belirti ve sezgilere dayanarak olumsuz düşünceler içinde bulunmak; huylanmak, ikirciklenmek, işkillenmek, pirelenmek, küşümlenmek, şüphelenmek
- kuşkulanış
Kuşkulanmak işi; şüpheleniş
- kuşkulu
Kuşku duyan, kuşku içinde bulunan; huylu, şüpheli
- kuşkululuk
Kuşkulu olma durumu; şüphelilik
- kuşkusu kalmamak
bir konuda her şeyi bilmek, şüphe duymamak
- kuşkusuz
Kuşkusu olmayan; şüphesiz
- kuşkusuzluk
Kuşkusuz olma durumu; şüphesizlik
- kuşkuya düşmek
kuşkulanmak
- kuşlak
Av kuşları bol olan yer
- kuşlar
Çok hücreli hayvanlardan, omurgalıların geniş bir sınıfı
- kuşlokumu
Yumurta, un ve şekerle yapılan bir kurabiye türü
- kuşluk
Günün sabahla öğle arasındaki saatleri
- kuşluk namazı
Kuşluk vaktinde kılınan namaz
- kuşluk yemeği
Kuşluk saatlerinde yenilen yemek
- kuşmar
Kuş avlamak için hazırlanmış tuzak, kuş tuzağı
- kuşu kuşla avlarlar
"elde edilmek istenen kimse, daha önce elde edilmiş kimse aracılığıyla tuzağa düşürülür" anlamında kullanılan bir söz
- kuşun kanadıyla haber salmak
en hızlı bir biçimde haber vermek
- kuşyemi
Buğdaygillerden, durgun sularda yetişen bir bitki (Phalaris canariensis)
- kuşça
Kuşa benzeyen
- kuşçu
Süs kuşları yetiştirip satan kimse
- kuşçubaşı
Kuşçulardan sorumlu olan üst görevli
- kuşçuluk
Kuşçunun işi
- Kâbe
Mekke'de bulunan, Müslümanlarca kıble olarak kabul edilen, hac ve umre ibadeti yapılırken tavaf edilen kutsal yer
- kâbus
Acı, sıkıntı, korku veren olay
- kâbus basmak (veya çökmek)
kötü rüya görmek
- kâbus görmek
korkulu rüya görmek
- kâbuslu
Karabasan dolu, sıkıntılı ve korkulu
- kâbussuz
Kâbusu olmayan
- kâbına varamamak (veya erememek veya yetişememek)
değerce birinden pek aşağı olmak, seviyesine yetişememek
- kâffesi
Bütünü, hepsi, tamamı
- kâfi
"Yeter, yetişir, artık istemez" anlamlarında bir seslenme sözü
- kâfi gelmek
yetmek, yetişmek
- kâfir
Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
- kâfiristan
Kâfir ülkesi, Müslüman olmayanların yaşadığı yer
- kâfirleşme
Kâfirleşmek durumu
- kâfirleşmek
Kâfir gibi olmak
- kâfirlik
Kâfir olma durumu
- kâfur
Kâfur ağacından elde edilen, hekimlikte kullanılan, beyaz ve yarı saydam, kolaylıkla parçalanan, güzel kokulu bir madde; kâfuru
- kâfur ağacı
Defnegillerden, Uzak Doğu'da yetişen, kâfur elde edilen ağaç (Cinnamonum camphora)
- kâfur ruhu
Kâfur maddesinin özü
- kâgir
Taş veya tuğladan yapılan (yapı); kârgir
- kâhin
Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse
- Kâhta
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- kâhya
Konak, çiftlik vb. yerlerde türlü işleri yapmakla görevli kimse
- kâhyalık
Kâhya olma durumu
- kâhyalık etmek
kâhyalık görevinde bulunmak
- kâin
Bulunan, olan
- kâkül
Alna düşen kısa kesilmiş saç; perçem
- kâküllü
Kâkülü olan
- kâm
Bir şeyden alınan zevk, mutluluk, tat
- kâm almak
bir şeyden olabildiğince zevk almak, keyfini çıkarmak
- kâmilen
Büsbütün, toptan
- kânun
Eski takvimde aralık ve ocak ayları için kullanılan ortak isim
- kâr
Alışveriş işlerinin sağladığı para kazancı; getiri
- kâr bırakmak
kazanç getirmek
- kâr etmek
kazanç elde etmek, yarar sağlamak
- kâr etmemek
yararı olmamak, etki yapmamak
- kâr getirmek
bir şey para kazandırmak
- kâr haddi
Kazancın sınırı
- kâr koymak
bir şeyin maliyet fiyatı üzerine kâr payını katmak, kazanç koymak
- kâr marjı
Ortaklıkların ürünlerini satışta göz önünde tuttukları kâr oranı
- kâr merkezi
İşletme ve şirketin kendi kâr veya zararlarından sorumlu olarak çalışan, yerine göre tamamen bağımsız davranabilen birimi
- kâr paylaşımı
Bir işletmenin ve şirketin yıl sonu kârlarından çalışanlarına, bir teşvik yöntemi olarak pay verilmesi
- kâr payı
Herhangi bir malın maliyet fiyatı üzerine konulan ve satıcıya kalan kazanç
- kâr zararın kardeşidir (veya ortağıdır)
"ticarette sadece kâr etmek düşünülmez, zarar da edilebilir" anlamında kullanılan bir söz
- kârlı
Kârı olan
- kârlı iş
İyi para getiren iş veya çalışma alanı
- kârlıca
Kârlı bir biçimde
- kârlılık
Kârlı olma durumu
- kârsız
Kârı olmayan
- kârsızca
Kârsız bir biçimde
- kârsızlık
Kârsız olma durumu
- kârı olmamak
yapabileceği iş olmamak
- kârıkadim
Eski model
- kârını tamam etmek
öldürmek
- kâse
Cam, çini, toprak vb.nden yapılmış derince çanak
- kâsecik
Küçük kâse
- kâseifağfur
Çin porseleninden kapılmış çanak
- kâtibe
Kadın yazman, kadın sekreter
- Kâzımkarabekir
Karaman iline bağlı ilçelerden biri
- kâğıda dökmek
yazıya geçirmek
- kâğıt
Hamur durumuna getirilmiş türlü bitkisel maddelerden yapılan, yazı yazmaya, baskı yapmaya, bir şey sarmaya yarayan kuru, ince yaprak
- kâğıt açmak
iskambil kâğıtlarını oyunculara dağıttıktan sonra koz olacak kâğıdın yüzünü çevirmek
- kâğıt balığı
Kâğıt balığıgillerden, gövdesi kâğıt gibi ince ve saydam, üzerinde üç siyah benek bulunan kemikli bir balık (Trachypterus trachypterus)
- kâğıt balığıgiller
Kemikli balıklardan, örnek hayvanı kâğıt balığı olan, ince gövdeli, gümüşi renkli balık familyası
- kâğıt bıçağı
Kâğıt kesmekte kullanılan bıçak
- kâğıt dutu
Dutgillerden, Çin'de ve Japonya'da yetişen, kabuğundan kâğıt yapılan bir ağaç; kâğıt ağacı (Broussenetia papyrifera)
- kâğıt helvacı
Kâğıt helvası yapan veya satan kimse
- kâğıt helvası
Tekerlek biçiminde, ince, yassı ve gevrek bir helva türü
- kâğıt kaleme sarılmak
hemen yazmaya başlamak
- kâğıt kebabı
Kemiksiz koyun eti, domates, biber, soğan ve baharat karışımının yağlı kâğıt içerisine konarak fırında pişirilmesi yoluyla hazırlanan bir kebap türü
- kâğıt oynamak
iskambil kâğıtlarını kullanarak çeşitli oyunlar oynamak
- kâğıt oyunu
İskambil kâğıdı ile oynanan oyun
- kâğıt para
Devlet bankası tarafından piyasaya çıkarılan değeri kâğıt üzerinde belirtilen para; kâğıt, kayme, kaime, banknot
- kâğıt torba
Ambalajlamada kullanılan, kâğıttan yapılan, gerektiğinde özel makinelerde dikilerek hazırlanan torba
- kâğıt üzerinde (veya üstünde) kalmak
yapılması düşünülmüş olduğu hâlde yapılmamak
- Kâğıthane
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- kâğıtlama
Kâğıtlamak işi
- kâğıtlamak
Kâğıtla kaplamak, kâğıt yapıştırmak
- kâğıtlanma
Kâğıtlanmak işi
- kâğıtlanmak
Kâğıtla kaplanmak
- kâğıtlı
Kâğıdı olan
- kâğıtlık
El altında bulundurulacak kâğıtları koymaya yarayan, gözlere ayrılmış bir tür kutu
- kâğıtsı
Kâğıdı andıran, kâğıda benzeyen, kâğıt gibi; kâğıdımsı
- kâğıtçı
Kâğıt yapan kimse
- kâğıtçılık
Kâğıtçının yaptığı iş
- kâşane
Büyük, süslü köşk, saray vb. yapı
- kâşif
Var olan ancak bilinmeyen bir şeyi bulan, ortaya çıkaran kimse; bulucu
- köfte
Genellikle çekilmiş etten, bazen de tavuk, balık veya patatesten yapılan, türlü biçimlerde pişirilen yemek
- köfte harcı
Köfte yapımında kullanılan baharat karışımı
- köfteci
Köfte yapıp satan kimse
- köftecilik
Köftecinin yaptığı iş
- köftehor
Sevgiyle karışık bir azarlama sözü
- köftelik
Köfte yapmaya elverişli olan
- köfter
Üzüm şırasıyla nişasta karışımının kaynatılıp dökülerek kesildikten sonra kurutulmasıyla hazırlanan bir tür pestil
- köfterlik
Köfter yapmak için ayrılan (üzüm veya şıra)
- köftün
Sığırlara yedirilen susam veya keten küspesi
- köhne
Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış
- köhneleşme
Köhneleşmek durumu
- köhneleşmek
Köhne duruma gelmek
- köhnelik
Köhne olma durumu
- köhneme
Köhnemek işi
- köhnemek
Geçersiz bir duruma gelmek, çağ dışı kalmak
- kök
Bitkileri toprağa bağlayan, topraktaki besi maddelerini emmesine yarayan klorofilsiz bölüm
- kök almak
karekök almak
- kök bacaklılar
Kök biçiminde, yalancı ayak denilen protoplazma uzantılarıyla hareketlenen, besinlerini bulan, amipleri, günsüleri, deliklileri ve ışınlıları içine alan tek hücrelilerden bir sınıf
- kök boyası
Kökboyasının köklerinden elde edilen kırmızımsı sarı bir boya; kök kırmızısı, alizarin
- kök doğrayıcısı
Yedek besin maddelerini köklerinde toplayan, pancar, şalgam vb. kök yemlerin doğranması için kullanılan, bazen temizleme kafesi de bulunan özel bir alet
- kök hücre
İnsan vücudunu oluşturan, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme imkânına sahip ana hücre
- kök işareti
Kök alma işlemini gösteren (√) işareti
- kök kaplama
Ağacın köklerinden elde edilen, güzel desenli bir kaplama türü
- kök kelime
Anlamlı olarak daha küçük parçaya bölünemeyen kelime; basit kelime, yalın kelime: baş, ev, gel-, inek
- kök salmak
iyice tutunmak, sağlamlaşmak, yayılmak, köklenmek
- kök sap
Süsende olduğu gibi her yıl kök süren ve yer üstüne sap çıkaran, çok yıllık yer altı gövdesi; kök (I)
- kök saplı
İnci çiçeği veya eğrelti gibi çok yıllık kök sapı bulunan bitki
- kök sökmek
çok çetin iş görmek
- kök söktürmek
uğraştırmak, güçlük çıkarmak
- kök örnek
Bir nesnenin bilinen ilk ve en özgün biçimi; arketip
- kökboyası
Kökboyasıgillerden, 1-2 metre uzunluğunda, çalı görünüşünde, gövdesi sert dikenli, kök sapları boyacılıkta kullanılan, çok yıllık bir bitki; kızılboya, kızılkök, yumurtakökü (Rubia tinctorum)
- kökboyasıgiller
Bitişik taç yapraklı iki çeneklilerden, yaprakları karşılıklı, meyveleri zeytinsi olan ve kahve ağacı, kök boyası, kınakına, yoğurt otu, altın kökü vb. cinsleri ve bunlara bağlı dört bin kadar türü içine alan bir familya
- köken
Bir şeyin çıktığı, dayandığı temel, biçim, neden veya yer; menşe
- köken belgesi
Bir malın hangi ülkeden getirildiğini gösteren belge; menşe şehadetnamesi
- köken bilgisi
Kelimenin kökeniyle ilgili açıklamalar
- köken bilimci
Köken bilimi ile uğraşan dil bilimci; etimolog
- köken bilimi
Bir dildeki kelimelerin kaynağını gösteren, ne zaman ortaya çıktıklarını, nereden geldiklerini, hangi evrelerden geçtiklerini araştıran, kelimelerin hem biçim hem anlam tarihini ele alan dil bilimi dalı; kök bilgisi, etimoloji
- köken bilimsel
Köken bilimi ile ilgili; etimolojik
- kökenlenme
Kökenlenmek işi
- kökenlenmek
Kökeni olmak, kökene sahip bulunmak
- kökenli
Belli bir kaynaktan çıkmış olan, bir kaynağa dayanan; menşeli
- kökensel
Kökenle ilgili olan
- kökensiz
Kökeni olmayan
- kökensizlik
Kökensiz olma durumu
- kökertme
Kökertmek işi
- kökertmek
Fide, sebze veya asma çubuğunun ufaklarını köküyle çıkararak başka yere dikmek
- kökleme
Köklemek işi
- köklemek
Ağaç veya bitkiyi kökü ile birlikte topraktan çıkarmak; kökertmek
- köklendiriş
Köklendirmek işi
- köklendirme
Köklendirmek işi
- köklendirmek
Bir ağacın aşı yerini, aşı filizinin kök salması için toprağa gömmek
- kökleniş
Köklenmek işi
- köklenme
Köklenmek işi
- köklenmek
Bitkide kök oluşmak, bitki kök salmak, kök tutmak
- kökleşik
Alışılmış olan, yenilik getirmeyen; geleneksel, klasik
- kökleşme
Kökleşmek işi
- kökleşmek
Güçlü bir biçimde yerleşmek, yer etmek, kök salmak; esaslanmak
- kökleştiriş
Kökleştirmek işi
- kökleştirme
Kökleştirmek işi
- kökleştirmek
Kökleşmesini sağlamak
- köklü
Kökü olan
- köklü aile
Eskiden beri bilinen ve iyi tanınan aile
- köklülük
Köklü olma durumu
- köknar
Çamgillerden, yüksek bölgelerde yetişen, iğne yaprakları kısa, yassı olan, reçineli ve kozalaklı bir orman ağacı; göknar (Abies)
- köknar sakızı
Köknar kozalaklarından elde edilen sakız; köknar reçinesi
- köksel
Kökle ilgili
- köksellik
Kökle ilgili olma durumu
- köksü
Ciğer otlarında ve yosunlarda kökü andıran, bitkinin tutunmasına yarayan bölüm
- köksüz
Kökü olmayan
- köksüzlük
Köksüz olma durumu
- kökten
Yüzeyde kalmayıp derine inen, asıl konuyu da içine alan; radikal
- kökten dinci
Kökten dincilik yanlısı olan; fundamentalist
- kökten dincilik
Kurulu düzenin temellerini dinî kural ve inançlar doğrultusunda değiştirip uygulamadan yana olan tutum veya öğreti; fundamentalizm
- kökten sürme
Niteliğini soydan almış, türedi olmayan; soylu
- kökten çiçekli
Çiçekleri kök saptan veya kök yanından süren bitki çeşitleri
- köktenci
Köktencilikten yana olan, köktencilik yanlısı olan; radikal
- köktencilik
Bilimde, dinde, siyasette kökten yenilikler yapma eğilimi; kökçülük, radikalizm
- kökteş
Aynı kökten gelen, yapı ve görevleri farklı olan (kelimeler); müştak (I): sevgi, sevinç, sevme; vergi, verim, veri; başlık, başlangıç, başkan gibi
- kökteşlik
Kökteş olma durumu
- Köktürk
VI-VIII. yüzyıllarda Moğolistan ve Orta Asya’da yaşamış eski bir Türk ulusu ve bu ulustan olan kimse; Göktürk
- Köktürk alfabesi
VI-IX. yüzyıllar arasında Moğolistan’da Orhun ve Yenisey bölgesindeki yazıtlarda önce Köktürkler, sonra Uygurlar tarafından kullanılan, Köktürklere özgü alfabe; Göktürk harfleri, Göktürk alfabesi, Köktürk harfleri, Orhun alfabesi
- Köktürk Türkçesi
Köktürklerin kullandığı konuşma ve yazı dili; Göktürkçe, Göktürk Türkçesi, Köktürkçe, Orhun Türkçesi
- kökçü
İlaç yapımında kullanılan kök, kabuk, çiçek, yaprak vb.ni satan kimse
- kökçük
Ana kökün dallanmasıyla oluşan ikincil kök
- kökçülük
Kökçünün yaptığı iş
- kökü kazınmak
bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek
- kökü kurumak
yok olmak, ortadan kalkmak
- kökünden halletmek
herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek
- kökünden kazımak
kökünü kazımak
- köküne kıran girmek
bitmek
- kökünü kazımak
bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek
- köle
Savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan veya başkasından satın alınan kimse; kul, bende, esir (I), memluk
- köleci
Karıncaların başka türlerin yuvalarını talan etmesi durumu
- köleleşme
Köleleşmek işi
- köleleşmek
Köle durumuna gelmek
- köleleştiriş
Köleleştirmek işi
- köleleştirme
Köleleştirmek işi
- köleleştirmek
Köle durumuna getirmek
- köleli
Kölesi olan
- kölelik
Köle olma durumu
- kölelik düzeni
Eski çağlarda kölelerin en önemli üretim gücü olarak kullanıldığı rejim
- kölemen
Kölelerden kurulan bir asker sınıfı
- kölen (veya kulun) olayım!
yalvarırken söylenen bir söz
- köleniz (veya köleleri)
söz söyleyen erkek tarafından söz söylenen kimseye aşırı bir saygı gösterilmiş olmak için ben zamiri yerine kullanılan bir söz
- kölesiz
Kölesi olmayan
- kölçer
Tanelere zarar veren bir buğday hastalığı
- kölük
İş ve yük hayvanı
- kömbe
Un, tuz ve yağ ile yoğrulan kızgın sacda veya fırında pişirilen ekmek
- kömeç
Papatya ve ayçiçeğinde olduğu gibi, sapın yassılaşmış ve genişlemiş ucu üzerinde çiçeklerin yan yana toplanmasıyla oluşan çiçek durumu
- kömür
Karbonlu maddelerin kapalı ve havasız yerlerde için için yanmasından veya çok uzun süre derin toprak katmanları altında kalıp birtakım kimyasal değişmelere uğramasından oluşan, siyah renkli, bitkisel kaynaklı, içinde yüksek oranda karbon bulunan katı yakıt; kara elmas
- kömür başa vurmak
kömürün iyi yanmamasından çıkan karbon oksidiyle zehirlenmekten baş ağrımak
- kömür gibi
kapkara
- kömür kalem
Resim çizerken kullanılan, taflan çubuklarından yapılan kalem; füzen
- kömür sobası
Sadece kömür yakılmasına elverişli bir soba türü
- kömürcü
Kömür alıp satan veya odun kömürü yapan kimse
- kömürcü çırağına dönmek
yüzü, üstü başı siyah lekeler içinde kalmak, eli yüzü kapkara olmak
- kömürcülük
Kömürcünün yaptığı iş
- kömürkayası
Kaya balığı cinsinden kara renkli bir balık (Gobius niger)
- kömürleşme
Kömürleşmek işi
- kömürleşmek
Kömür durumuna gelmek
- kömürleştirilme
Kömürleştirilmek işi
- kömürleştirilmek
Kömür durumuna getirilmek
- kömürleştiriş
Kömürleştirmek işi
- kömürleştirme
Kömürleştirmek işi
- kömürleştirmek
Kömür durumuna getirmek
- kömürlü
Birleşiminde kömür olan
- kömürlük
Kömür saklanan veya konulan yer
- kömürsü
Kömürü andıran, kömüre benzeyen, kömür gibi; kömürümsü
- kömürsüz
Kömürü olmayan
- kömürsüzlük
Kömürsüz olma durumu
- köpek
Köpekgillerden, boy ve biçim bakımından pek çok cinsi olan, çok iyi koku alan, sadık, bekçilik ve avcılık gibi işler için beslenen memeli hayvan; kapik (I), it (Canis familiaris)
- köpek balıkları
Omurgalı hayvanlardan balıklar sınıfına giren bir takım
- köpek balığı
Köpek balıklarından, gövdesi mekik biçiminde, burun kısmı sivri, solungaç yarıkları boynun iki yanında bulunan, kıkırdaklı, yırtıcı balıkların genel adı; canavar (Mustelus mustelus)
- köpek bile yal yediği kaba pislemez
"köpek bile yem yediği kaba saygılı davranırken insanın geçimini sağlayan yere, kendisine bu geçimi hazırlayan kimseye kötülük etmesi düşünülemez" anlamında kullanılan bir söz
- köpek dişi
Azı dişleri ile kesici dişler arasında, iki yanda ve altlı üstlü birer tane bulunan sivri diş
- köpek ekmek veren kapıyı tanır
"köpek bile kendisini besleyen yeri bilir, davranışlarıyla duygularını belli eder, insan da bundan ders almalı, gördüğü iyiliği unutmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- köpek gibi
çok yaltaklanan
- köpek sahibini ısırmaz
"kişi ne kadar aşağılık olursa olsun, kendini benimseyip koruyana kötülük etmez" anlamında kullanılan bir söz
- köpek soyu
"Alçak, soysuz" anlamlarında bir sövgü sözü
- köpek suya düşmeyince yüzmeyi öğrenmez
"kişi, bir tehlike karşısında her yerden umudu kesilip kendine güvenmekten başka çare kalmadığını anlamadıkça kurtuluş yolunu bulamaz" anlamında kullanılan bir söz
- köpek sürünmekle etek kesilmez
"terbiyesiz kimsenin sataşmasıyla temiz kişi lekelenmiş olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- köpek yese kudurur
çok ağır ve onur kırıcı sözler için söylenen bir söz
- köpekayası
Ballıbabagillerden, çiçekleri sap çevresinde demet durumunda toplanmış, güzel kokulu birçok türü olan bir bitki (Marrubium vulgare)
- köpekgiller
Köpek, kurt, çakal, tilki vb. etobur memelileri içine alan hayvan familyası
- köpekkuyruğu
Yağlı güreşte rakibinin sırtını yere getirmek için onu çenesinden, alnından veya gırtlağından elle çekip sırtını yere getirmeye çalışma
- köpekle yatan pire ile kalkar
“kötü kimselerle düşüp kalkan kişiye az çok kötü huy bulaşır” anlamında kullanılan bir söz
- köpekleme
Köpeklemek işi
- köpeklemek
Çok yorulmak
- köpekleniş
Köpeklenmek işi
- köpeklenme
Köpeklenmek işi
- köpeklenmek
Yalvarıp yaltaklanarak aşağılık bir duruma düşmek
- köpekleşiş
Köpekleşmek işi
- köpekleşme
Köpekleşmek işi
- köpekleşmek
Onurunu yitirip yaltaklanmak
- köpekli
Köpeği olan
- köpeklik
Köpek gibi davranma
- köpekmemesi
Koltuk altında çıkan iltihaplı çıban
- köpekoğlu
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- köpekoğluköpek
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- köpeksiz
Köpeği olmayan
- köpeksiz köy bulmuş da çomaksız (veya değneksiz) geziyor
''kendisine engel olacak, karşı çıkacak kimse olmadığı için istediği gibi davranıyor'' anlamında kullanılan bir söz
- köpeksiz köyde çomaksız dolaşmak (veya gezmek)
kimsenin engellemesiyle karşılaşmadan istediği hareket ve davranışta bulunmak
- köpeksiz köye (veya sürüye) kurt iner (veya girer)
"koruyucusuz kalan yere veya ülkeye düşman girer" anlamında kullanılan bir söz
- köpeğe atsan yemez
"çok kötü (yiyecek)" anlamında kullanılan bir söz
- köpeğe gem vurma, kendini at sanır
"kendisine değeri varmış gibi davranılan değersiz kişi, gerçekten değeri bulunduğuna inanır" anlamında kullanılan bir söz
- köpeğe hoşt, kediye pişt dememek
kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak
- köpeği bağlasan durmaz
"yaşamaya elverişsiz (yer)" anlamında kullanılan bir söz
- köpeğin ağzına kemik atmak
susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak
- köpoğlu
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- köpoğluköpek
Kurnaz, işini bilen, düzenbaz, açıkgöz, uyanık kimse
- köprü
Herhangi bir engelle ayrılmış iki yakayı birbirine bağlayan veya trafik akımının, başka bir trafik akımını kesmeden üstten geçmesini sağlayan ahşap, kâgir, beton veya demir yapı
- köprü kurmak
akarsu veya göl vb. üzerinde köprü inşa etmek
- köprü yol
Vadi veya ırmak üstünden demir yolu veya kara yolunun geçişini sağlayan, ayaklar üzerine oturtulmuş, yüksek ve uzun köprü; viyadük
- köprüaltı çocuğu
Gideceği ve kalacağı yeri olmayan, kimsesiz kişi
- Köprübaşı
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- köprübaşı
İlerlemek için çıkılan elverişli kıyı veya tutulan önemli nokta
- köprübaşını tutmak
çok önemli bir mevkiyi ele geçirmek
- köprücü
Köprü yapan kimse
- köprücük
Küçük köprü
- köprücük kemiği
Omuz başıyla göğüs kemiğinin üst ucu arasında bulunan ve derinin altında belli olan uzunca kemik
- köprücülük
Köprücünün yaptığı iş
- köprüden (veya köprüyü) geçinceye kadar ayıya dayı derler
"kişi işini gördürünceye kadar yardım beklediği kimseyle iyi geçinir" anlamında kullanılan bir söz
- Köprüköy
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- köprüleme
Vücudun bir yerinden alınan damarı, tıkanmış damarın yerine koymak suretiyle yapılan tedavi; damar aktarma, baypas
- köprüleme ameliyatı
Kalpte tıkanmış bir damarın beslediği bölgeye kan akışını sağlamak üzere yapılan damar ekleme ameliyatı; baypas ameliyatı
- köprülemek
Köprü kurmak
- köprüleniş
Köprülenmek işi
- köprülenme
Köprülenmek işi
- köprülenmek
Köprülü duruma gelmek, köprüsü olmak
- köprüleri atmak
bir işten vazgeçme veya geri dönme imkânı kalmayacak biçimde kesin bir davranışta bulunmak
- köprülü
Köprüsü olan
- köprünün (veya köprülerin) altından çok su (veya sular) aktı (veya geçti)
"zamanla şartlar çok değişti, eski durum kalmadı" anlamında kullanılan bir söz
- köpük
Sabun, deterjan vb.nin suda erimesinden oluşan beyaz kabarcık
- köpük banyosu
Sağlık ve dinlenme amacıyla bedeni bir süre köpüklü suyun içinde bulundurma
- köpük gibi
beyaz, hafif ve köpük görünümlü
- köpükleniş
Köpüklenmek işi
- köpüklenme
Köpüklenmek işi
- köpüklenmek
Üstü köpük bağlamak
- köpüklü
Köpüğü olan, köpüklenen
- köpüksüz
Köpüğü olmayan, köpüklenmemiş
- köpüleme
Köpülemek işi
- köpülemek
Şilte, yastık, yorgan vb.ni kalın ve aralıklı, sıkıca dikmek
- köpürebilme
Köpürebilmek işi
- köpürebilmek
Köpürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- köpürgen
Gerekli gereksiz, hızlı, aralıksız ve bıktırıcı biçimde konuşan
- köpürgenlik
Köpürgen olma durumu
- köpürme
Köpürmek işi
- köpürmek
Köpük yapmak, köpük oluşmak, köpük çıkararak kabarmak
- köpürtme
Köpürtmek işi
- köpürtmek
Köpürmesini sağlamak
- köpürtüş
Köpürtmek işi
- köpürüş
Köpürmek işi
- kör
Keskinliği yeterli olmayan
- kör baca
Herhangi bir çıkışı bulunmayan baca
- kör balta
Keskin olmayan balta
- kör bağırsak
Kalın bağırsağın ilk parçası
- kör boğaz
Doymak bilmez mide
- kör değneğini beller gibi
hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayacak biçimde
- kör duman
Çok yoğun sis
- kör dövüşü
Aynı şeyi gerçekleştirecek kimselerin birbirinden habersiz ve birbirini engelleyecek biçimdeki düzensiz çabaları
- kör fare
Kör faregillerden, toprak altında yuva yapan bir memeli hayvan (Spalax typhlus)
- kör faregiller
Kemiriciler sınıfına giren, gözleri küçük bir deri ile örtülü, kuyruksuz, örnek hayvanı kör fare olan bir familya
- kör görmez, sezer
"kör görmediği şeyi nasıl sezerse bir konu üzerinde bilgisi olmayan kişinin de o konu ile ilgili sezişleri olur" anlamında kullanılan bir söz
- kör hat
Demir yollarında arkası kesik hat
- kör itin öldüğü yer
çok uzakta olan yer
- kör kadı
Doğru bildiğini herkesin yüzüne çekinmeden söyleyen, sözünü esirgemeyen kimse
- kör kandil
Aşırı derecede sarhoş; gök kandil, kandil, kandilli
- kör karanlık
Çok karanlık
- kör kaya
Deniz yüzüne çok yakın olan tehlikeli kaya veya sığlık
- kör kurttan bile vazgeçmemek
en küçük varlığı bile hor görmeden korumak
- kör kuyu
Suyu kurumuş, su çıkmayan, susuz kuyu
- kör kör parmağım gözüne
"çok belli, göze batacak kadar ortada" anlamında kullanılan bir söz
- kör köstebek
Kör faregillerden, kemirici bir memeli hayvan
- kör nişancı
Hedefi tesadüfen vuran kimse
- kör nişancılık
Kör nişancı olma durumu
- kör nokta
Trafikte sürücünün geriden gelenleri aynalarda göremediği bölge; kör alan, ölü açı, ölü nokta
- kör ocak
Çocuksuz aile
- kör olası (veya olasıca veya olsun)
bir ilenme sözü
- kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın
"bir şey satın almasını bilmeyen kimseler alışverişe çıkmamalıdır ancak esnaf da bu gibilerden hoşlanır" anlamında kullanılan bir söz
- kör satıcının kör alıcısı olur
"herkes dengiyle iş yapar" anlamında kullanılan bir söz
- kör talih
Kötü olan kader
- kör tapa
Borunun kullanılmayan veya kullanılması istenilmeyen deliğine takılan dişli tıkaç
- kör topal
Yarım yamalak, iyi kötü idare edecek biçimde
- kör uçuş
Uçağı karanlıkta veya sis içinde sadece uçuş aletlerini kullanarak yönetme
- kör yılan
Kör yılangillerden, solucanla beslenen, yılana benzer, ayaksız bir sürüngen (Typhlops vermicularis)
- kör yılangiller
Omurgalı hayvanlardan sürüngenler sınıfına giren, bütün sıcak bölgelerde rastlanan, kaygan pullu, 1 metre boyundaki yılanlar familyası
- kör çapa
Toprak topaklarını dağıtmakta kullanılan ucu küt çapa
- kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur
"bir kimse veya bir şey yok olduğunda değer kazanır" anlamında kullanılan bir söz
- kör şans
Kötü olan talih
- kör şeytan
Kötü kader
- kör şeytandan bulmak
kaderi kötü olmak
- körağaç
Kontratablada orta katı oluşturan ve genellikle yumuşak ağaçlardan hazırlanan bölüm
- körcesine
Gerçeklerden büsbütün habersiz olarak, gerçekleri görmeyerek
- kördüğüm
Çözülemeyen, ilmiksiz düğüm
- köre
Demirci körüğünün, kömürlerin yandığı bölüme açılan deliği
- köre renkten bahsolunmaz
"bir şeyin niteliği hakkında bilgisi olmayan kişiye, o şeyin sözü edilmez" anlamında kullanılan bir söz
- körebe
Gözleri bağlı olan ebenin, oyuna katılan öteki çocukları yakalamaya çalıştığı çocuk oyunu
- köreliş
Körelmek işi
- körelme
Körelmek işi
- körelmek
Keskinliğini yitirmek
- köreltebilme
Köreltebilmek işi
- köreltebilmek
Köreltme ihtimali veya imkânı bulunmak
- köreltme
Köreltmek işi
- köreltmek
Körelmesini sağlamak
- köreşe
Yerdeki karın yüzünde buz tutmuş olan tabaka
- Körfez
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- körfez
Karanın içine sokulmuş deniz parçası; haliç
- körfezcik
Küçük körfez
- körkütük
Aşırı derecede (sarhoş, âşık vb.)
- körle yatan şaşı kalkar
"değersiz, kötü kimselerle ilişki kuranlar kötü huylar edinirler" anlamında kullanılan bir söz
- körleme
Hedef gözetmeksizin, nişan almadan
- körlemeden
Bilmeden, anlamadan, bilmeksizin
- körlemek
İsabet etmemek, atıp vuramamak
- körlemesine
Etrafına dikkat etmeden
- körleniş
Körleşmek işi
- körler mahallesinde ayna satmak
bir şeyi ona gereksinim duymayacak olan çevreye götürmek
- körler memleketinde şaşılar padişah olur
"hepsi bilgisiz olan bir çevrede azıcık bilgisi bulunan başa geçer" anlamında kullanılan bir söz
- körletebilme
Körletebilmek işi
- körletebilmek
Körletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- körletiş
Körletmek işi
- körletme
Körletmek işi
- körletmek
Keskinliğin azalmasına veya yitirilmesine sebep olmak
- körleşme
Körleşmek işi; körlenme
- körleşmek
Kesmez, işlemez veya yararlanılmaz duruma gelmek; körlenmek
- körleştiriş
Körleştirmek işi
- körleştirme
Körleştirmek işi
- körleştirmek
Körleşmesine yol açmak
- körlük
Kesmez olma durumu
- köroğlu
Kocanın karısına verdiği ad
- körpe
Dalından yeni koparılmış, tazeliği üstünde, daha büyümemiş (bitki); taze, taravetli, terütaze, kart karşıtı
- körpecik
Çok körpe, çok taze
- körpelik
Körpe olma durumu; taravet
- körü körüne
Davranışının gerekçesini ve nasıl sonuçlanacağını bilmeden, düşünüp taşınmadan; körlemesine
- körük
Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç
- körükleme
Körüklemek işi; ajitasyon
- körüklemek
Körükle hava vermek
- körüklenme
Körüklenmek işi
- körüklenmek
Körükleme işine konu olmak veya körükleme işi yapılmak
- körükleyebilme
Körükleyebilmek işi
- körükleyebilmek
Körükleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- körükleyici
Heyecana getiren, çıkar sağlamak için kendini acındıran; körükçü, ajitatör
- körükleyicilik
Körükleyici olma durumu
- körüklü
Körüğü olan
- körüklü otobüs
Körükle birbirine bağlanan iki parçadan oluşan ve şehir içi toplu taşımacılığında kullanılan otobüs; körüklü
- körüksüz
Körüğü olmayan
- körükçü
Körük yapan veya satan kimse
- körükçülük
Körükçünün yaptığı iş
- körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz
"istenilen şey fazlasıyla elde edildi" anlamında kullanılan bir söz
- körün taşı
rastlantı sonucu birine zarar veren, hesapta olmayan iş
- kös
Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul
- kös dinlemek
türlü olaylar yaşadığı için bilgi ve deneyim sahibi olarak benzer veya daha basit olaylar karşısında aldırış etmemek
- kös kös
Başı önde, sağa sola bakmadan yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda
- Köse
Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri
- köse
Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
- köse buğday
Başağı kılçıksız bir tür buğday
- köse sakal
Çok seyrek sakal
- kösele
Ayakkabı tabanı, bavul, çanta yapımında kullanılan, büyükbaş hayvanların işlenmiş derisi; gön
- kösele gibi
çok sert, çiğnenmesi güç, koparılamaz
- kösele suratlı
Utanmaz, sıkılmaz
- kösele taşı
Mermerleri parlatmakta kullanılan küfeki taşı
- köselik
Köse olma durumu
- kösemen
Sürünün önünden giderek ona kılavuzluk eden koç veya teke; kösem
- kösemenlik
Yol gösterme; kılavuzluk
- kösemenlik etmek
yol göstermek, kılavuzluk etmek
- kösenin sakalı gibi
her zaman olduğu gibi kalan, değişikliğe uğramayan
- köseyle alay edenin top sakalı kara gerek
"başkasının eksikleriyle eğlenen kimsenin kendisi kusursuz olmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- köseği
Ateş karıştırmaya yarayan odun veya demir
- köskötürüm
Büsbütün kötürüm
- kösnük
Eş isteme dönemi gelmiş (hayvan)
- kösnülmek
Hayvanın eş isteme dönemi gelmek
- köstebek
Köstebekgillerden, toprak altında oyduğu yuvalarda yaşayan, gözleri hemen hiç görmeyen, küçük bir hayvan; sokur, yer sıçanı, kör sıçan (Talpa)
- köstebek illeti
Atların ensesinde oluşan hücre dokusu iltihabı
- köstebekgiller
Omurgalı hayvanlardan, memeliler sınıfının böcekçiller takımına giren bir familya
- köstek
Saat, kılıç, anahtar vb.nin ucuna takılan zincir
- köstek olmak
engel olmak
- köstek vurmak
hayvanın veya esirin ayağına köstek bağlamak
- köstekleme
Kösteklemek işi
- kösteklemek
Hayvanın veya esirin ayağına köstek vurmak
- köstekleniş
Kösteklenmek işi
- kösteklenme
Kösteklenmek işi
- kösteklenmek
Ayağına köstek vurulmak
- köstekleyiş
Kösteklemek işi
- köstekli
Kösteği olan
- kösteksiz
Kösteği olmayan
- köstere
Bir tür uzun tahta rendesi; küstere
- kösteği kırmak
çocuk yürümeye başlamak
- kösçü
Mehter takımında kös çalan kimse
- kötek
Baston, sopa
- kötek atmak (veya çekmek)
dövmek, dayak atmak
- kötek yemek
dövülmek, dayak yemek
- kötü
İstenilen, beğenilen nitelikte olmayan, hoşa gitmeyen; bet (III), yaş (II), yavuz, bed, berbat, fena (I), iyi karşıtı
- kötü adam
Filmlerde izleyiciye sevimsiz gelen, filmin kahramanıyla çekişme durumunda olan ve sonunda çoğu kez yenilen kimse
- kötü gözle bakmak
bir kimse için iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine bakmak
- kötü haber tez duyulur
kara haber tez duyulur
- kötü huylu
Huyu kötü olan (kimse)
- kötü huyluluk
Kötü huylu olma durumu
- kötü kalpli
Herkesin kötülüğünü isteyen, başkaları için kötülük düşünen; fena kalpli
- kötü kalplilik
Kötü kalpli olma durumu; fena kalplilik
- kötü kişi olmak
bazı kimseler birtakım insanların düşmanlığını kazanmak
- kötü komşu insanı (veya adamı) hacet (veya mal) sahibi eder
"kötü komşu kendisinden emanet olarak istenen şeyi vermez, emanet isteyen de gidip o şeyden satın alır" anlamında kullanılan bir söz
- kötü kötü düşünmek
üzüntülü düşüncelere dalmak
- kötü olmak
olumsuz bir durum almak
- kötü söyleme eşine, ağı katar aşına
"ilişkide bulunduğun kimseleri sözlerinle incitme, kötüleme ki onlar da sana daha büyük kötülük yapmasınlar" anlamında kullanılan bir söz
- kötü söylemek
birtakım olumsuz, beğenilmeyen, istenmeyen tutum ve davranışları olduğunu söylemek, kötülemek
- kötü yol
Yasalara ve ahlak kurallarına aykırı hayat tarzı
- kötü yola düşmek
yasalara veya ahlak kurallarına aykırı bir hayata karışmak
- kötü yola sapmak
doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak
- kötü yola saptırmak
kötü yola sürüklemek
- kötü yola sürüklemek
yasa dışı, uygunsuz veya hoşa gitmeyen bir yaşayış içine sokmak
- kötücül
Kötülük isteyen (kimse)
- kötücül yazılım
Bilgisayar sisteminde veya ağ üzerinde zarara yol açmak, çalışmaları aksatmak amacıyla hazırlanmış yazılım
- kötücüllük
Kötücül olma durumu
- kötüleme
Kötülemek işi
- kötülemek
Biri veya bir şey için olumsuz, aşağılayıcı, hoş olmayan sözler söylemek; çamurlamak
- kötüleniş
Kötülenmek işi
- kötülenme
Kötülenmek işi
- kötülenmek
Kötüleme işi yapılmak veya kötüleme işine konu olmak
- kötüleyebilme
Kötüleyebilmek işi
- kötüleyebilmek
Kötüleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- kötüleyiş
Kötülemek işi
- kötüleşme
Kötüleşmek işi
- kötüleşmek
Kötü duruma gelmek
- kötüleştiriş
Kötüleştirmek işi
- kötüleştirme
Kötüleştirmek işi
- kötüleştirmek
Kötü duruma gelmesine yol açmak
- kötülük
Kötü olma durumu; fenalık, kemlik, habaset, seyyie, şenaat, şer
- kötülük etmek (veya yapmak)
kötü davranmak, zarar vermek
- kötülükçü
Her türlü kötülüğü yapacak ahlakta olan; şerir
- kötülükçülük
Kötülükçü olma durumu; şerirlik
- kötümseme
Kötümsemek işi
- kötümsemek
Bir olay, bir konu vb.ni yalnız olumsuz yönleriyle düşünmek veya ele almak
- kötümser
Her şeyi kötü yanıyla ele alan, hep en kötüyü bekleyen, kötüye yorumlayan; karamsar, bedbin, meyus, pesimist, iyimser karşıtı
- kötümser olmak
kötümserliğe kapılmak, karamsar olmak, bedbin olmak
- kötümserleşme
Kötümserleşmek işi; karamsarlaşma, bedbinleşme
- kötümserleşmek
Kötümser duruma gelmek, karamsarlaşmak; karamsarlaşmak, bedbinleşmek
- kötümserleştirme
Kötümserleştirmek durumu; karamsarlaştırma, bedbinleştirme
- kötümserleştirmek
Kötümser duruma getirmek; karamsarlaştırmak, benbinleştirmek
- kötümserlik
Kötümser olma durumu; karamsarlık, bedbinlik, meyusiyet
- kötürüm
Yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyemeyen, ayağa kalkamayan (kimse); oturak
- kötürüm olmak (veya kalmak)
yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyememek
- kötürümden aksak, hiç yoktan torlak yeğdir
"kusurlu da olsa bir şeyin elde bulunması, hiç bulunmamasından daha iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- kötürümleşme
Kötürümleşmek işi
- kötürümleşmek
Kötürüm duruma gelmek
- kötürümlük
Kötürüm olma durumu
- kötüye kullanmak
yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak
- kötüye çekmek
yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek
- köy
Belediye teşkilatına sahip olmayan, ortak veya özel malları bulunan, nüfusu iki binden aşağı olan, genellikle tarımsal alanda çalışılan, konutları ve öteki yapıları bu hayata uygun yerleşim birimi; köylük yer, köy yeri, karye
- köy ağası
Köyde malı, toprağı çok olan, sözü dinlenen kimse
- köy ekmeği
Tandır, sac, fırın vb.nde pişirilen bir pide türü veya somun
- köy ihtiyar heyeti
Muhtarla birlikte köyün sorunlarını çözümlemekle görevli kurul; köy ihtiyar meclisi
- köy imamı
Köydeki camide görevli imam
- köy koruculuğu
Köy korucusunun işi
- köy korucusu
Köyün çevresinin ve kırsalın emniyeti için görevlendirilmiş kimse
- köy meydanı
Genellikle köyün ortasında bulunan geniş alan
- köy odası
Köylülerin çeşitli toplantılar yaptıkları veya konukların köyde kalması için hazırladıkları yer; oda
- köy oyunu
Kırsal kesimde köylülerin hazırlayıp sunduğu seyirlik oyun
- köy romanı
Konusunu köyün ve kırsal hayatın özelliklerinden alan roman
- köy türküsü
Köyü veya köylüyü anlatan türkü
- köy yumurtası
Hem verilen yemle hem de doğada dolaşarak bulduklarıyla beslenen tavuktan elde edilen yumurta; gezen tavuk yumurtası
- köyaltı
İdari yönden bir köye bağlı olan, eğitim, sağlık vb. hizmetleri bağlı olduğu köyden alan, en az 50 kişiden oluşup bağlı olduğu köye en az 2 km uzaklıkta olan, sürekli ikamet edilen yerleşim birimi; bağlı, köy bağlısı
- Köyceğiz
Muğla iline bağlı ilçelerden biri
- köycü
Köy sorunlarını kendine iş edinen, köylerin ve köylülerin kalkınması yolunda çalışan kimse
- köycülük
Köycü olma durumu
- köydeş
Aynı köyde oturan kimselerin birbirine göre her biri; köylü
- köygöçüren
Yaprakları dökülen ağaçların bulunduğu ormanların zemininde yaz ve sonbahar aylarında yetişen, gelişimine çanakçık içinde başlayan sapında hareketli bir halka bulunan, zehirli, bazitli bir tür mantar; evcikkıran (Amanita phalloides)
- köyleşme
Köyleşmek işi
- köyleşmek
Köy durumuna gelmek
- köyleştirme
Köyleştirmek işi
- köyleştirmek
Köy durumuna getirmek
- köylü
Köyde yaşayan veya köyde doğmuş olan; rustai
- köylü kentli
Değişik yerleşim birimlerinden olan kimseler
- köylü kurnazlığı
Kendi çıkarı için edinebildiği basit bilgi ve az deneyimle başkalarını aldatma işi; kasaba kurnazlığı
- köylü çorbası
Tavuk eti, pırasa, patates, kereviz, havuç ve şalgamın un ve yağ karışımına yedirilip bol suda pişirilmesiyle yapılan bir çorba türü
- köylük
Köy bulunan yer
- köylülük
Köylü olma durumu
- köz
Küçük kor parçası
- közleme
Közlemek işi
- közlemek
Et, sebze, meyve, hamur vb.ni köz üzerinde pişirmek
- közleşme
Közleşmek işi
- közleşmek
Köz durumuna gelmek
- köçek
Kadın kılığına giren, müzik eşliğinde parmak zilleriyle oynamayı kendine meslek edinen erkek
- köçeklik
Köçek olma durumu
- köçekçe
Çoğu karcığar veya ağırlama makamında, kıvrak ve şen oyun havası
- köşe
Birbirini kesen iki çizginin, iki düzlemin oluşturduğu açı; zaviye
- köşe bayrağı
Futbolda oyun alanının köşelerinde bulunan, plastikten yapılmış bir direğe tutturulmuş kırmızı renkli bez parçası; korner bayrağı
- köşe bucak
Bulunulan yerin her tarafı, her yer; ocak bucak
- köşe bucak kaçmak (veya saklanmak)
kimseye görünmek istememek
- köşe bucağa dağılmak
her tarafa yayılmak
- köşe demiri
Dik açı biçiminde üretilmiş demir
- köşe direği
Futbolda kale çizgisiyle taç çizgisinin kesiştiği köşelerde yer alan, üzerinde bayrak bulunan direk; korner direği, köşe gönderi
- köşe dolabı
Köşe yere yerleştirilen dik açı biçiminde yapılmış dolap
- köşe dönücü
Çıkarını, en kısa zamanda sonuç alacak biçimde düşünen kimse; köşe dönmeci
- köşe dönücülük
Köşe dönücü olma durumu; köşe dönmecilik
- köşe kadısı
İş yapmayı sevmeyen, rahatına düşkün kimse
- köşe kapmaca
Çocukların köşeleri tutup bunları birbirlerine kaptırmamaya çalışarak oynadıkları oyun
- köşe kapmaca oynamak
çok yakında olan birini bir türlü ele geçirememek
- köşe koltuğu
Odanın veya salonun köşesini kaplayan koltuk
- köşe minderi
Köşeye yerleştirilmiş kabarık büyük minder
- köşe olmak
köşeyi dönmek
- köşe penceresi
Duvarlar arasındaki köşede bulunan pencere
- köşe rafı
Köşeyi kaplayacak biçimde yapılmış raf
- köşe takımı
İkili ve üçlü koltukların L biçiminde birleştirilmesiyle oluşturulmuş koltuk takımı
- köşe taşı
Binalarda tek parça biçiminde köşeleri tutan taş
- köşe taşı köşede yakışır
"değerli kimseler, önemli mevkilerde bulunmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- köşe tutmak
karışmak, kendini belli etmek, görünmek
- köşe vuruşu
Futbol, hentbol ve su topunda bir oyuncu, topu kendi kale çizgisi dışına çıkardığında karşı taraf lehine kale çizgisi ile yan çizgisinin kesiştiği noktadan yapılan serbest vuruş; köşe atışı, korner, korner atışı, korner vuruşu
- köşe yastığı
Köşe minderi üzerine dik olarak konan ve köşeleri tutan yastık
- köşe yayı
Futbolda köşe vuruşunun yapıldığı, her bir köşe bayrak direğinden itibaren oyun alanı içine bir metre yarı çaplı çeyrek daire yayı çizilerek oluşturulan yay; çeyrek daire
- köşe yazarlığı
Köşe yazısı yazma işi; fıkracılık
- köşe yazarı
Köşe yazısı yazan kimse; fıkracı
- köşe yazısı
Gazete veya dergilerde gündelik konuları bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlayan ciddi veya eğlendirici yazı türü; fıkra
- köşe çizgisi
Futbol sahasının taç ve kale çizgilerinin kesişme noktalarından her biri; korner çizgisi
- köşebaşı
Bir sokağın başka bir sokakla veya caddeyle kesiştiği yer
- köşebaşını tutmak
etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya o yeri ele geçirmek
- köşebent
Bir yere fotoğraf yapıştırmaya yarayan, üçgen biçiminde arkası zamklı küçük kâğıt
- köşede bucakta kalmak
ilgisizlikten, önemli veya değerli görülmemek yüzünden gözden uzakta bulunmak
- köşegen
Bir çokgende ardışık olmayan veya birçok yüzlüde aynı düzlem üzerinde bulunmayan iki köşe arasına çekilen çizgi; kutur, diyagonal
- köşek
Bir yaşına kadar olan deve yavrusu
- köşekleme
Köşeklemek işi
- köşeklemek
Deve yavrulamak
- köşeleme
Köşelemek işi
- köşelemek
Köşeye gelecek biçimde koymak
- köşeli
Köşesi veya köşeleri olan
- köşeli ayraç
Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce kullanılan işaretin adı ([ ]); köşeli parantez
- köşelik
İki duvarın kesiştiği yere aralarındaki açıyı doldurmak için uygulanan ahşap veya kârgir işçiliği
- köşesine çekilmek
toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak
- köşesiz
Köşesi olmayan
- köşeyi dönmek
hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin olmak
- Köşk
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- köşk
Bahçe içinde yapılmış süslü ev; kasır
- köşker
Yemenici, ayakkabı tamircisi
- köşkerlik
Köşkerin yaptığı iş
- köşklü
Yangınları haber vermesi için yangın kulelerinde ve başka uygun yerlerde bekletilen gözetleyici
- kûfi
Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
- Kübalı
Küba’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kübik
Küp ve kesme biçiminde olan
- kübist
Kübizmi uygulayan, kübizm yanlısı (kimse)
- kübizm
Nesneleri geometrik biçimlerde gösteren bir sanat akımı
- küf
Ekmek, peynir vb. organik maddelerin üzerinde, nem ve ısının etkisiyle oluşan, çoğu yeşil renkli mantar
- küf bağlamak (veya tutmak)
küflenmek
- küf kokmak
kapalı, nemli yerler gibi ağır kokmak
- küf kokusu
Ağır, pis ve bunaltıcı koku
- küf yeşili
Açık yeşil renk
- küfe
Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
- küfeci
Küfe yapan veya satan kimse
- küfecilik
Küfecinin işi
- küfeki
Yapılarda kullanılan açık renkli, delikli, hafif, işlenmesi kolay, ateşe dayanıklı bir taş türü; kefeki
- küfeki tutmak
küflenmek
- küfekiye dönmek
delik deşik olmak
- küfeli
Küfesi olan
- küfelik
Küfeyi dolduracak miktarda olan
- küfelik olmak
çok sarhoş olmak
- küfesiz
Küfesi olmayan
- küffar
Müslüman olmayanlar, kâfirler
- küflendirme
Küflendirmek işi
- küflendirmek
Küf bağlamasına yol açmak
- küflenme
Küflenmek işi
- küflenmek
Küf oluşmak, küflü duruma gelmek, küf bağlamak
- küflü
Küflenmiş olan
- küflülük
Küflü olma durumu
- küfranlık etmek
nankörlük etmek
- küfrettirme
Küfrettirmek işi
- küfrettirmek
Küfretme işini yaptırmak
- küfrü basmak
küfretmek
- küfür
Sövmek için söylenen söz; kalay, sövgü
- küfür küfür
Tatlı, serin ve hafif bir biçimde (esmek)
- küfür savurmak
küfretmek
- küfür yemek
kendisine küfredilmek
- küfürbaz
Kaba sövgüleri çok kullanan; ağzı bozuk, sövgücü, sövücü
- küfürbazlık
Küfürbaz olma durumu; ağzı bozukluk, sövgücülük, sövücülük
- küfürleşme
Küfürleşmek işi
- küfürleşmek
Karşılıklı sövmek; sövüşmek
- küfürlü
İçinde küfür olan (söz, konuşma)
- küfürsüz
İçinde küfür olmayan (söz, konuşma)
- küheylan
Soylu Arap atı
- küheylan at, çul içinde de bellidir
"cevherli insan, kılık kıyafeti düzgün olmasa da değerini yitirmez" anlamında kullanılan bir söz
- kükre
Öfke veya cinsel istek yüzünden saldırıcı bir durum alan (hayvan)
- kükreme
Kükremek işi
- kükremek
Aslan, bağırmak
- kükretme
Kükretmek işi
- kükretmek
Kükreme işini yaptırmak
- kükreyiş
Kükremek işi
- kükürt
Atom numarası 16, atom ağırlığı 32,06 olan, 119 °C'de eriyen ve 444 °C'de kaynayan, doğada saf veya başka cisimlerle birleşik olarak bulunan, sarı renkli element; kibrit, sülf (simgesi S)
- kükürt banyosu
Sağlık vb. amaçlarla bedenin bir bölümünü veya bütününü bir süre kükürtlü su veya çamur içinde bulundurma
- kükürtatar
Kükürtlü buhar çıkaran ve üzerinde kükürt biriken alan
- kükürtdioksit
Yoğunluğu 2,3 olan, renksiz, boğucu kokulu ağır bir gaz
- kükürtleme
Kükürtlemek işi; sülfürleme
- kükürtlemek
Toz kükürt serpmek
- kükürtlenme
Kükürtlenmek işi
- kükürtlenmek
Kükürtleme işine konu olmak veya kükürtleme işi yapılmak
- kükürtlü
İçinde kükürt bulunan
- kükürtsü
Kükürdü andıran, kükürde benzeyen, kükürt gibi; kükürdümsü
- kükürtsüz
İçinde kükürt bulunmayan
- kükürtçiçeği
Kükürt buharının birdenbire soğutulmasıyla elde edilen kükürt
- kül
Yanan şeylerden artakalan toz madde
- kül bağlamak
ateş sönmek
- kül etmek
yakmak, kavurmak
- kül gibi
soluk, renksiz (bet beniz)
- kül olmak
bütünüyle yanmak
- kül rengi
Odunun yanmasıyla oluşan külün akla kara arasındaki rengi; boz, demir rengi, demirî, gri
- kül rengi et sineği
Eklem bacaklıların böcekler sınıfından, larvalarını hayvan ölüsü veya et üzerine bırakan bir tür sinek; et sineği (Sartophaga carnaria)
- kül ufak olmak
çok küçük parçalara ayrılmak
- kül yemek (veya yutmak)
kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak
- külah
İçine bazı şeyler koymak için huni biçiminde bükülmüş kâğıt kap
- külah giydirmek
hileyle, oyunla aldatmak
- külah kapmak
düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek
- külah peşinde olmak
yalan dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak
- külah takmak
hileyle, oyunla kandırıp parasını almak
- külahları değiştirmek (veya değişmek)
tehdit ederek bozuşmak
- külahlı
Külah giymiş olan
- külahsız
Külahı olmayan
- külahçı
Külah yapan veya satan kimse
- külahçılık
Külahçının yaptığı iş
- külahıma anlat!
"söylediklerine inanamıyorum, beni kandıramazsın" anlamında kullanılan bir söz
- külahımsı
Külahı andıran, külaha benzeyen, külah gibi; külahsı
- külahını havaya atmak
pek çok sevinmek
- külahını ters giydirmek
çok kurnaz olmak
- külbastı
Közde veya ızgarada pişirilen kemiksiz et
- külbastılık
Külbastı yapmaya elverişli olan (et)
- küldöken
Erkekler tarafından kadınlar için “eş” anlamında kullanılan bir söz
- külek
Bal, yağ, yoğurt vb. şeyler koymaya yarar tahta kova
- külfet
Herhangi bir iş yaparken yaşanan sıkıntı, zorluk
- külfete katlanmak
sıkıntıya, zorluğa dayanmak
- külfetli
Sıkıcı, zor, yorucu, özen isteyen
- külfetsiz
Sıkıntısız, kolay, özen istemeyen
- külfetsizce
Külfet altına girmeden, külfete katlanmadan
- külfetsizlik
Külfetsiz olma durumu
- külhan
Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak; cehennemlik
- külhan makinesi
Enerji üreten makinelerde yanmayı sağlayan ana bölüm, yanma hücresi
- külhanbeyce
Külhanbeyine benzer biçimde, külhanbeyi gibi
- külhanbeyi
Kendilerine özgü giyinişi olan, serserilik, haytalık yapan, argo kullanan, başıboş, haylaz delikanlı; apaş, külhani, tulumbacı
- külhanbeyi ağzı
Külhanbeyine yakışır biçimde konuşma; küllük ağzı
- külhanbeylik
Külhanbeyi olma durumu; apaşlık
- külhancı
Hamam ocağını yakan kimse
- külhancılık
Külhancı olma durumu
- külhancının beyliği hamamcılık demişler
"bayağı bir işle uğraşan kimse, yükselse bile ancak yaptığı işle anılır" anlamında kullanılan bir söz
- külhani
Hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama sözü
- külhanilik
Külhani olma durumu
- külkedisi
Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse)
- külleme
Küllemek işi
- küllemek
Genellikle ateşin üzerini külle örtmek
- küllendirme
Küllendirmek işi
- küllendirmek
Küllenme işini yaptırmak
- külleniş
Küllenmek işi
- küllenme
Küllenmek işi
- küllenmek
Genellikle ateşin üzerinde kül oluşmak
- külli
Bütüne ve genele ilişkin
- külli irade
İnsanın seçmesi için Allah’ın hayrı ve şerri yaratma gücü
- külliyat
Bir yazarın bütün eserlerini içeren dizi
- külliye
Bir caminin çevresinde cami ile birlikte kurulmuş medrese, imaret, sebil, kütüphane, hastane vb. yapıların bütünü
- külliyet
Bütünlük, tümlük
- küllü
İçinde veya üzerinde kül bulunan
- küllü su
İçinde kül eritilip süzülerek elde edilen su
- küllük
Sigara külü silkelenen ve sigara söndürülen kap; tabla, kül tablası, sigara tablası
- külot
Vücudun belden aşağısına giyilen uzun veya kısa iç çamaşırı; don (I)
- külotlu çorap
Kalçaları da içine alabilecek biçimde üretilmiş çorap
- kült
Yerel özellikler taşıyan dinî törenler
- kültivatör
Toprağı yüzeyden işlemeye yarayan dişli alet
- kültür
Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü; hars, ekin
- kültür akımı
Bir toplumun kültüründen bazı ögelerin başka bir topluma geçişi
- kültür ataşesi
Büyükelçiliklerde kültürel tanıtım ve iş birliği konularıyla ilgilenmek üzere görevlendirilen elçilik görevlisi
- kültür balıkçılığı
Özel olarak hazırlanmış havuzlarda bilimsel yöntemlerle balık üretme işi
- kültür bitkileri
Tarımsal değeri yüksek, çeşitli ıslah aşamalarından geçmiş, verimli, insan veya hayvanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bilinçli olarak yetiştirilen bitkilerin bütünü
- kültür göçü
Bir kültür motifinin veya kültürel bir uygulamanın bir başka kültüre geçmesi
- kültür mantarı
Yemek için özel olarak üretilen mantar
- kültür merkezi
Kültüre ve kültürün gelişimine hizmet etmek amacıyla kurulmuş opera, tiyatro, sergi vb. etkinliklerin yapıldığı yer; kültür sarayı, kültür sitesi
- kültür uçurumu
Kültürler arasındaki büyük fark
- kültür varlıkları
Bir bölgede bulunan maddi kültür ürünleri veya eserleri
- kültür çevresi
Bir ulusun başka ulusların kültürleriyle ilişki içinde gelişerek katmanlaşmış ve bağlılaşmış özelliklerinin bütünü veya bu özellikleri içinde barındıran ortam
- kültür şoku
Kültür bakımından büyük değişmeler karşısında şaşırma, olaylara akıl erdirememe
- kültüre alma
Küf mantarı çeşitleri ve bakteri gibi mikroorganizmaların bir kültür ortamında üretilmesi işlemi
- kültürel
Kültüre ilişkin, kültürle ilgili; ekinsel
- kültürel antropoloji
Antropoloji'nin kültür ile ilgilenen dalı
- kültürel antropolojik
Kültürel antropoloji ile ilgili
- kültürlenme
Kültürlenmek durumu
- kültürlenmek
Bir arada bulunan iki bireyin veya etnik grubun değer yargıları ile kültürel birikiminin özellikleri birbirinden etkilenerek değişikliğe uğramak
- kültürlü
Kültürü gelişmiş olan
- kültürlülük
Kültürlü olma durumu
- kültürsüz
Kültürü olmayan
- kültürsüzleşme
Kültürsüzleşmek işi
- kültürsüzleşmek
Kültürsüz duruma gelmek
- kültürsüzleştirme
Kültürsüzleştirmek işi
- kültürsüzleştirmek
Kültürsüz duruma getirmek
- kültürsüzlük
Kültürsüz olma durumu
- külyutmaz
Aldanmaz, kolay inanmaz (kimse)
- külyutmazlık
Külyutmaz olma durumu
- külçe
Eritilerek kalıba dökülmüş maden veya alaşım; külte
- külçe gibi oturmak
yorgun veya bitkin bir durumda çöküvermek
- külçe kesilmek
dermansız, güçsüz kalıp olduğu yere yığılmak
- külçeleşme
Külçeleşmek işi
- külçeleşmek
Külçe durumuna gelmek
- külünk
Taşları, kayaları parçalamakta kullanılan sivri kazma
- külünü savurmak
bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek
- külüstür
Yıpranmış, eski, bakımsız olan
- külüstürlük
Külüstür olma durumu
- kümbet
Damı koni veya piramit biçiminde olan, yuvarlak veya köşeli yapı
- kümbetlenme
Kümbetlenmek işi
- kümbetlenmek
Kümbet biçimini almak
- kümbetsi
Kümbeti andıran, kümbete benzeyen
- küme
Tümsek biçimindeki yığın
- küme ayraç
Matematikte kümeleri, dil bilgisinde ekleri göstermek amacıyla kullanılan, “{ }” biçimindeki ayraç; küme parantez
- küme bulut
Üst bölümleri bembeyaz ve küme durumunda, tabanı da çoğu kez yatay ve esmer bulut; kümülüs
- küme düşmek
takımlar sezon sonunda başarısızlık sebebiyle bir alt lige inmek, ligden düşmek
- küme düşürmek
takımı bir alt lige indirmek, ligden düşürmek
- küme çalışması
Öğrencilerin, aralarında seçtikleri bir başkanın kılavuzluğu altında iş birliği yaparak ortak amaçlar doğrultusunda çalışmalarına imkân sağlayan eğitim yöntemi
- kümeleme
Kümelemek işi
- kümelemek
Herhangi bir şeyi bir küme hâline getirmek
- kümeleniş
Kümelenmek işi
- kümelenme
Kümelenmek işi
- kümelenmek
Bir yere toplanmak
- kümeleşim
Herhangi bir sıvı içindeki gözelerin, parçacıkların vb.nin bir araya gelmesi; aglütinasyon
- kümeleşme
Kümeleşmek işi
- kümeleşmek
Küme durumunda toplanmak
- kümeli
Kümesi olan
- kümes
Tavuk, hindi vb. evcil hayvanların barınmasına yarayan kapalı yer
- kümes hayvanları
Etinden, tüyünden, yumurtasından yararlanmak üzere yetiştirilip beslenen tavuk, kaz, ördek, hindi vb. evcil hayvanlar
- kümeye çıkmak
takımların sonraki sezonda bir üst kümeye yükselmesi, lige çıkmak
- kümültü
Kırlarda, ormanlarda eğreti olarak yapılmış bekçi veya avcı kulübesi
- küncü
Susam tanesi
- künde
Güreşçinin, hasmını altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek ellerini kilitlemesi
- kündeden atmak
güreşçi, rakibini belinden kavrayıp kendi üzerinden aşırarak arka üzeri atmak
- kündekâr
Kündekâri tekniğini uygulayan kişi
- kündekâri
Genellikle kürsü, minber, kapı, dolap vb. yerlerde kullanılan, sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik biçimde kesilmiş küçük parçacıkların bir desen oluşturacak biçimde açılan yuvalara çivisiz ve yapışkansız geçirilmesi yoluyla yapılan bezeme tekniği
- kündeleme
Künde oyununu yapma
- kündelemek
Künde oyununu yapmak
- kündeye almak (veya getirmek)
güreşçi, rakibini altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitlemek
- kündeye gelmek
aldanmak, tuzağa düşmek
- kündeye getirilmek
aldatılmak, tuzağa düşürülmek
- künefe
Sıcak yenilen bir tür peynirli tel kadayıf
- künefeci
Künefe yapan veya satan kimse
- künefecilik
Künefecinin yaptığı iş
- künhüne varmak
bir şeyin özünü, aslını anlamak
- künk
Pişmiş toprak veya betondan yapılmış kalın su borusu; büz, pöhrenk
- künye
Bir kimsenin adı, soyadı, ülkesi, doğumu, mesleği vb. bilgilerini gösteren kayıt
- künyesi bozuk
Kötü durumları görülmüş olan, sabıkalı (kimse)
- künyesi gelmek
savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilmek
- künyesini okumak
ayıplarını yüzüne vurarak bir kimseye sövmek
- küp
Su, pekmez, yağ vb. sıvıları veya un, buğday gibi tahılları saklamaya yarayan, geniş karınlı, dibi dar toprak kap
- küp gibi
şişman
- küp şeker
Çay, kahve vb. içecekleri tatlandırmak amacıyla kullanılan, kalıba dökülüp belli bir biçim verilerek kesilmiş beyaz veya kahverengi şeker; kesme şeker, çay şekeri
- küpe
Kulak memelerine takılan süs eşyası
- küpe dönmek
çok şişmanlamak
- küpe çiçeği
Küpe çiçeğigillerin örneği olan süs bitkisi (Fuchsia)
- küpe çiçeğigiller
Ayrı çanak yapraklı iki çeneklilerden, küpe çiçeği, yakı otu, göl kestanesi vb. bitkileri içine alan bir familya
- küpeli
Küpe takmış olan
- küpelik
Dalyan direklerini dikerken alt ucun batmasını sağlamak için bağlanan taş veya zincir
- küpeşte
Gemide güverte hizasında ıskarmoz bağlarına tutturulan dikmelerin dış yüzlerine kaplanan kaplamaların oluşturduğu siper, borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarı kalan bölüm; korkuluk, parapet
- küpkök
Küpü verilen bir sayıya eşit olan sayı
- küpleme
Karında su birikmesi sebebiyle oluşan, şişmeyle beliren hastalık
- küplere binmek
çok öfkelenmek
- küpleği
Küreğin, baltanın sap takılan yeri
- küplü
Küpü olan
- küpsüz
Küpü olmayan
- küpünü (veya küplerini) doldurmak
eline fırsat geçmişken çokça para biriktirmek
- kür
İyi bakım ve ilaç tedavisi
- kür yapmak
sağlığı korumak amacıyla herhangi bir yöntemi bir süre uygulamak
- kürar
Güney Amerika yerlilerinin oklarına sürdükleri bitkisel zehir
- küraso
Acı portakal kabuğundan yapılan bir içki
- küratör
Müze, kütüphane, sergi, hayvanat bahçesi vb.ni yöneten ve etkinliklerini düzenleyen yetkili kimse
- kürdan
Dişleri temizlemek için kullanılan küçük, ince çöp
- kürdan gibi
çok zayıf, incecik, çelimsiz
- kürdanlık
Kürdan koymaya yarayan kap
- kürdi
Klasik Türk müziğinde si bemol notasını andıran perde
- kürdilihicazkâr
Klasik Türk müziğinde, rast perdesinde bir makam
- Küre
Kastamonu iline bağlı ilçelerden biri
- küre
Bütün noktaları merkezden aynı uzaklıkta bulunan bir yüzeyle sınırlı cisim
- kürek
Toprak, kömür vb.ni bir yerden bir yere alıp atmaya, taşımaya yarayan ve yayvan bir bölümü, buna bağlı uzun bir sapı bulunan araç
- kürek ayaklılar
Pelikanları, karabatakgilleri içine alan kuşlar takımı
- kürek cezası
Gemilerde kürek çekme yoluyla uygulanan ceza; kürek
- kürek kadar dili olmak
pabuç kadar dili olmak
- kürek kemiği
Omzun art bölümünde bulunan, üçgen biçiminde geniş ve ince kemik; kebze, yağrın
- kürek kürek
Kürekler dolusu
- kürek çekmek
deniz teknesini yürütmek için küreği kullanmak
- kürekli
Küreği olan
- küreksiz
Küreği olmayan
- kürekçi
Kürek yapan veya satan kimse
- kürekçilik
Kürek yapma veya satma işi
- küreleme
Kürelemek işi
- kürelenme
Kürelenmek işi
- kürelenmek
Kürekle atılmak, kürekle yığılmak
- küreme
Küremek işi; kürüme
- küremek
Kürekle atıp temizlemek; kürelemek, kürümek
- küremsi
Küreye benzeyen, küreyi andıran, küre gibi
- küresel
Küre ile ilgili olan
- küresel gök bilimi
Gök küresi üzerinde var sayılan gök cisimlerinin konum ve hareketlerini inceleyen bilim dalı
- küresel salgın
Dünya genelinde veya birçok ülkede eş zamanlı olarak görülen, yayılma hızı yüksek ve ölümcül sonuçları olan salgın; pandemi
- küresel valf
Doğal gaz sisteminde gaz akışını kesmeye yarayan alet
- küresel üçgen
Bir küre yüzeyi üzerine çizilen ve kenarları üç büyük çember yayı olan üçgen
- küresel ısınma
Atmosferde karbondioksit ve ısıyı tutan diğer gazların düzeyinin yükselmesi
- küreselleşebilme
Küreselleşebilmek işi
- küreselleşebilmek
Küreselleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- küreselleşme
Küreselleşmek durumu; globalleşme
- küreselleşmek
Dünya milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya götürmek; globalleşmek
- küreselleştirme
Küreselleştirmek işi; globalleştirme
- küreselleştirmek
Küreselleşme işini yaptırmak; globalleştirmek
- küresellik
Küresel olma durumu; globallik
- küreyici
Cevher veya posayı, sabit bir makara üzerinden dönüş yapan sonsuz halat aracılığıyla arkaya doğru küreyen mekanik düzen
- kürit
Atom numaraları 96-103 arasında bulunan elementlerin genel adı
- küriyum
Atom numarası 96, atom ağırlığı 248 olan, aktinitlerden, plütonyum 239'un helyum çekirdekleriyle bombardımanından elde edilen radyoaktif bir element (simgesi Cm)
- kürk
Bazı hayvanların, giyecek yapmak için işlenmiş postu
- kürk böceği
Kın kanatlılardan, esmer uzun kıllı, kürk, halı, keçe ve yünlüleri kemiren bir böcek (Attegenus pellio)
- kürk hayvanı
Kürkü için üretilen veya avlanan hayvan
- kürk ile börk ile adam olunmaz
"kılık kıyafet, değeri olmayan kişiye değer kazandırmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kürkas
Sütleğengillerden, meyve çekirdekleri zehirli bir bitki, Hint fıstığı (Jatropha curcas)
- kürklü
Kürkü olan, kürk giymiş
- kürkçü
Hayvan postlarından kürk hazırlayan veya bu işin ticaretini yapan kimse
- kürkçülük
Kürk hazırlama sanatı
- kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü
"başkalarının gereksemelerine çare bulan kişi, bunlara benzeyen kendi ihtiyaçlarını savsaklar" anlamında kullanılan bir söz
- kürneme
Kürnemek işi
- kürnemek
Hayvanlar sıcağın veya soğuğun etkisiyle birbirine sokulup toplanmak
- kürsü
Kalabalığa karşı konuşma yapanların önünde bulunan yüksekçe yer
- kürsü hocası
Camilerde kürsüden vaaz veren hoca; kürsü şeyhi
- Kürt
Ön Asya'da yaşayan bir topluluk ve bu topluluktan olan kimse
- kürtaj
Vücutta boşluklar içinde bulunan yabancı cisimleri, hasta veya zararlı sayılan dokuları kazıyarak alma; kazıma, küretaj
- kürtajcı
Kürtaj yapan kimse
- Kürtçe
Kürtlerin kullandığı dil
- Kürtün
Gümüşhane iline bağlı ilçelerden biri
- kürtün
Rüzgârın etkisiyle kuytu yerlere toplanmış kar yığını
- kürünü kırmak
heves ettiği, imrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak, hevesini almak
- kürünü öldürmek
gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek
- küs
Küsmüş olan (kimse)
- küsebilme
Küsebilmek işi
- küsebilmek
Küsme ihtimali veya imkânı bulunmak
- küseğen
Çabuk ve sık sık küsen (kimse)
- küskü
Taşa veya duvara delik açmak için kullanılan uzun, ağır ve bir ucu sivri demir
- küskün
Küsmüş olan (kimse)
- küskünleşme
Küskünleşmek işi
- küskünleşmek
Küskün duruma gelmek
- küskünlük
Küskün olma durumu; küsü
- küsküt otu
Çit sarmaşığıgillerden, ince uzun ipliksi saplarıyla, asma, baklagiller ve bazı meyve ağaçlarına sarılarak onları sömüren, klorofilsiz, asalak bir bitki; bağboğan, cinsaçı, küsküt, şeytansaçı (Cuscuta)
- küskütük
Çok sarhoş
- küslük
Küs olma durumu
- küsme
Küsmek işi
- küsmek
Herhangi birinin hoşa gitmeyen bir söz veya davranışı yüzünden görüşmez olmak
- küspe
Hayvan yemi, yakacak ve gübre olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı
- küstah
Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
- küstahlaşma
Küstahlaşmak işi
- küstahlaşmak
Küstah duruma gelmek
- küstahlık
Küstah olma durumu
- küstahlık etmek
küstahça davranışlarda bulunmak
- küstahça
Küstah, saygısız bir biçimde
- küstere
Değirmen taşı yapılan taş
- küstereye tutmak
bıçak vb.ni bileği çarkında bilemek
- küstüm otu
Baklagillerden, dokunulduğunda yaprakları pörsüyen bir bitki; küseğen, küskün (Mimosa pudica)
- küstürme
Küstürmek işi
- küstürmek
Küsmesine yol açmak
- küsur
Artan bölüm, geriye kalan bölüm
- küsurat
Artan, geriye kalan parçalar
- küsurlu
Küsuru olan
- küsursuz
Küsuru olmayan
- küsülü
Aralarında dargınlık, küskünlük bulunan
- küsüşme
Küsüşmek işi
- küsüşmek
Birbirine küsmek, karşılıklı darılmak
- küt
Sivri olmayan, kısa ve kalınca
- küt diye
ansızın
- küt küt
Üst üste "küt" sesi çıkararak
- Kütahya
Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kütahyalı
Kütahya ilinden olan kimse
- Kütahyalılık
Kütahyalı olma durumu
- kütikül
Yaprakların her iki yüzünde bulunan ve suyu sızdırmadığı için bitkinin kurumasına engel olan ince zar
- kütin
Bitkilerin kütiküllerini oluşturan, geçirgen olmayan, bal mumu yapısında madde
- kütinleşme
Selülozun kütin biçimine dönüşmesi
- kütle
Katı maddelerin büyük parçası
- kütleme
Kütlemek işi
- kütlemek
"Küt" diye ses çıkarmak
- kütlesel
Kütle ile ilgili olan
- kütlesellik
Kütlesel olma durumu
- kütletme
Kütletmek işi
- kütletmek
"Küt" diye ses çıkartmak
- kütleşme
Kütleşmek işi
- kütleşmek
Küt duruma gelmek
- kütleştirme
Kütleştirmek işi
- kütleştirmek
Küt duruma getirmek
- kütlü
Çekirdekli, çiğitli pamuk
- kütlük
Küt olma durumu
- küttedek
Birdenbire "küt" diye ses çıkararak
- kütük
Kalın ağaç gövdesi
- kütük demir
Demir çelik fabrikalarında, izabe tesislerinde maden cevherinden veya hurdadan döküm sonu elde edilen ham kütle; kütük
- kütük gibi
çok şişmiş
- kütükleşme
Kütükleşmek işi
- kütükleşmek
Sert ve duygusuz bir duruma gelmek
- kütüklük
İçine şarjöre geçirilmiş tüfek fişeği konulan ve palaska kayışına geçirilen kösele çanta; fişeklik
- kütüphane
Kuruluş amaç ve görevine uygun kitap, film, plak vb. her türlü kayıtlı bilgi kaynağını toplayan, düzenleyen ve bilgi gereksinimi olan kullanıcının etkin biçimde hizmetine sunan kuruluş; kitaplık, bibliyotek
- kütüphaneci
Kütüphanede görevli kimse; bibliyotekçi
- kütüphanecilik
Kitaplık görevlisinin işi; bibliyotekçilik
- kütür kütür
Tazeliğinden dolayı kütür sesi çıkaran
- kütürdeme
Kütürdemek işi
- kütürdemek
"Kütür" diye ses çıkarmak
- kütürdetme
Kütürdetmek işi
- kütürdetmek
"Kütür kütür" diye ses çıkartmak
- kütürtü
Kütürdeme sırasında çıkan sesin adı
- kütüğe geçirmek
ana deftere yazmak
- küvet
İçine su doldurulup yıkanmaya elverişli tekne; banyo küveti
- küçücük
Çok küçük; küçümencik, minicik, minimini, ufacıcık, ufacık
- küçük
Boyutları, benzerlerininkinden daha ufak olan; mikro, ufak tefek, büyük karşıtı
- küçük abdesti gelmek
idrar yapma ihtiyacı duymak
- küçük bey
Evin küçük erkek çocuğu
- küçük boy
Normal ölçülerden daha küçük
- küçük burjuva
Gelir düzeyi düşük şehirli halk
- küçük dağları ben yarattım demek
çok böbürlenmek, kibirlenmek
- küçük dil
Damağın arkasında bulunan dile benzer küçük uzantı
- küçük dil ünsüzü
Akciğerlerden gelen havanın art damakta küçük dilin çevresinden sızarak çıkmasıyla oluşan ünsüz: ğ
- küçük dilini yutmak
şaşırmak, donakalmak
- küçük düşmek
değeri veya onuru sarsılmak
- küçük düşürmek
değerini veya şerefini sarsmak
- küçük gezegen
Bilinen dokuz büyük gezegene göre çok küçük olan gezegen
- küçük görmek
küçümsemek
- küçük hanım
Evin kızı veya genç gelini
- küçük harf
Harflerin a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, ı, i, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z biçimindeki yazılışları; minüskül
- küçük kan dolaşımı
Çeşitli organlardan gelen toplardamarların kanı sağ kulakçık ve sağ karıncığa taşıması, oradan da atardamarlarla kanın akciğerlere ulaştırılması ve oradan sol kulakçığa taşınması düzeni
- küçük karga
Karga cinsi bir tür kuş
- küçük kumru
Kumru cinsi bir tür kuş
- küçük köprü
Vücudun, sırt yere dönük olarak avuçlar ve dizler üstünde dayalı ve gergin bulunduğu durum, el diz köprüsü
- küçük köyün büyük ağası
büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz
- küçük martı
Martıgillerden, en küçük martı türü (Larus minutus)
- küçük orta
Karakucak ve yağlı güreşte pehlivanların ayrıldıkları beş dereceden dördüncüsü
- küçük oynamak
kumarda az para ile oynamak
- küçük sakarca
Sakarca cinsi bir tür kuş
- küçük tansiyon
Kalbin gevşemesi sırasında ölçülen kan basıncı
- küçük terim
Bir tasımda, vargının konusu olan terim
- küçük çaplı
Değeri ve ağırlığı az
- küçük çapta
Belirli bir ölçüde
- küçük önerme
Bir tasımda, küçük terimi taşıyan öncül; minör
- küçük ünlü uyumu
Bir kelimede düz ünlülerden (a, e, ı, i) sonra düz ünlülerin, yuvarlak ünlülerden (o, ö, u, ü) sonra dar yuvarlak (u, ü) veya düz geniş (a, e) ünlülerin gelmesi; küçük sesli uyumu, dudak uyumu: ayak, evler, salkımlar; okul, ördek, koruyucuların vb.
- küçük şalgam
Turpgillerden, çiçekleri kokulu, tohumlarından ışık araçlarında ve sabun yapımında kullanılan bir yağ çıkarılan, kolzaya benzeyen bir bitki; yağ şalgamı (Brassica rapa)
- Küçükayı
Göğün Kuzey Kutbu bölgesinde, Büyükayı'nın tersi durumda bir takımyıldız; Dübbüasgar
- küçükbaş
Kasaplık hayvanlardan koyun ve keçiye verilen ortak ad
- küçükle küçük, büyükle büyük olmak
her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak
- küçükleşme
Küçükleşmek işi
- küçükleşmek
Değerini yitirmek
- küçüklü büyüklü
Küçüğü, büyüğü hep birlikte
- küçüklük
Küçük olma durumu
- küçükçe
Biraz küçük
- Küçükçekmece
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- küçülebilme
Küçülebilmek işi
- küçülebilmek
Küçülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- küçülme
Küçülmek işi
- küçülmek
Büyükken herhangi bir sebeple küçük duruma gelmek; ufalmak
- küçültebilme
Küçültebilmek işi
- küçültebilmek
Küçültme ihtimali veya imkânı bulunmak
- küçültme
Küçültmek işi; tasgir
- küçültme eki
Kelimelerin anlamına küçüklük, azlık, sevgi, acıma kavramları katan - ce, -ceğiz, -cek, -cik, -imsi, -imtırak, -rek, ekleri
- küçültmek
Büyükken daha küçük duruma getirmek
- küçülttürme
Küçülttürmek işi
- küçülttürmek
Küçültme işini yaptırmak
- küçültü
Küçük gibi görünme veya olma
- küçülüş
Küçülmek işi
- küçümen
Benzerlerinden daha küçük olan, pek küçük
- küçümenlik
Küçümen olma durumu
- küçümseme
Küçümsemek işi; küçükseme
- küçümsemek
Değer ve önem vermemek; küçük görmek, küçüksemek
- küçümsenme
Küçümsenmek işi
- küçümsenmek
Küçümseme işi yapılmak
- küçümseyiş
Küçümsemek işi
- küçürek
Biraz küçük
- küşade
Açılmış olan, açık bulunan
- küşat
Tavlada bir tür oyun
- kıble
Bazı ibadetler yerine getirilirken dönülen Kâbe'nin bulunduğu yön
- kıblenüma
Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula
- Kıbrıslı
Kıbrıs halkından olan kimse
- Kıbrısçık
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- kıdem
Bir görevde rütbece eskilik
- kıdem tazminatı
Belirli süre çalıştıktan sonra işten ayrılan işçiye görev süresine bağlı olarak verilen para
- kıdemce
Bir işte deneyim ve süre bakımından, kıdeme göre
- kıdemli
Bir işte eski ve deneyimi çok olan
- kıdemli başçavuş
Kıdemi olan başçavuş veya rütbesi
- kıdemli üstçavuş
Kıdemi olan üstçavuş veya rütbesi
- kıdemlilik
Kıdemli olma durumu
- kıdemsiz
Bir işte yeni ve deneyimi az olan
- kıdemsizlik
Kıdemsiz olma durumu
- kıkır kıkır
İçinden gelerek, sesli bir biçimde gülmek
- kıkırdak
Kemik kadar sert olmayan, dayanıklı, esnek, bükülgen, damarsız bağ dokusu
- kıkırdak bilimi
Kıkırdakları inceleyen bilim dalı
- kıkırdak doku
Kemiklerin bağlantı yerlerinde bulunan, katı, esnek ve saydam doku
- kıkırdaklı
Yapısında kıkırdak bulunan
- kıkırdaksız
Yapısında kıkırdak bulunmayan
- kıkırdama
Kıkırdamak işi
- kıkırdamak
"Kıkır kıkır" diye ses çıkararak gülmek
- kıkırdatma
Kıkırdatmak işi
- kıkırdatmak
Kıkırdamasına sebep olmak
- kıkırdayış
Kıkırdamak işi
- kıkırlık
İçten gülme durumu
- kıkırtı
Kıkırdama sırasında çıkan sesin adı
- kıl
Bazı hayvanların derisinde, insan vücudunun belli yerlerinde çıkan, üst deri ürünü olan ipliksi uzantı
- kıl (kadar) kalmak
çok az kalmak
- kıl burun
Deniz içine uzanmış ince kara parçası
- kıl dönmesi
Kıl ucunun ters gelip derinin içine doğru ilerlemesi
- kıl gibi
ipince, incecik
- kıl kapmak
birisine sinirlenmek, hareketlerinden rahatsız olmak
- kıl keçisi
Vücut rengi beyazdan siyaha kadar değişmekle beraber en çok siyah renklisi görülen yerli bir tür keçi; karakeçi
- kıl kurt
Soğuktan, nemden canlıların ciğerlerinde, nefes borularında olan ince uzun bir kurt
- kıl kuyruk
Zayıf, çelimsiz olan
- kıl olmak
birisi sinirine dokunmak
- kıl otu
Dağlık çayırlarda yetişen ince ve sert yapraklı bir bitki (Nardus)
- kıl payı
Son anda
- kıl testere
Çok ince bir tür testere
- kıl yumağı
Saç yeme alışkanlığı olan kimselerin midesinde oluşan ur
- kıl çadır
Keçi kılından dokunmuş parçalarla kurulan çadır
- kılabilme
Kılabilmek işi
- kılabilmek
Kılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kılaptan
Pirinç, bakır, kalay vb. madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldız vurulmuş ince metal iplik
- kılavuz
Yol gösteren kimse; rehber, delil
- kılavuz gemisi
Boğaz vb. geçişi tehlikeli yerlerden büyük gemilerin güvenli geçişini sağlamak için yol gösteren gemi; kılavuz
- kılavuz kaptan
Bir devletin kılavuz alınması zorunlu olan sularında gemilere yol gösteren kimse; kılavuz
- kılavuzlama
Kılavuzlamak işi
- kılavuzlamak
Kılavuzluk etmek
- kılavuzluk
Kılavuz olma durumu; rehberlik, delalet
- kılavuzluk etmek
yol göstermek, rehberlik etmek
- kılavuzu karga olanın burnu boktan kalkmaz
"kötü kimsenin arkasına düşen kişinin başı dertten kurtulmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kılağı
Yeni bilenen ustura, bıçak gibi kesici aletlerin bilenme sonucu yüzlerinde oluşup keskinliklerini azaltan, kayışa veya bileği taşına sürerek giderilen kıl gibi ince kalıntı, çapak veya pürüz; zağ
- kılağıcı
Kılağılama işi yapan kimse; zağcı
- kılağıcılık
Kılağıcının yaptığı iş; zağcılık
- kılağılama
Kılağılamak işi; zağlama
- kılağılamak
Yeni bilenmiş kesici araçların üzerindeki kalıntıları kayışa veya bileği taşına sürerek yok etmek; zağlamak
- kılağılı
Kılağılanarak üzerindeki kalıntılar giderilmiş olan; zağlı
- kılağısını almak
yeni bilenmiş kesici araçların üzerindeki kalıntıları kayışa veya bileği taşına sürerek yok etmek
- kılağısız
Kılağılanmamış, yeni bilendiği hâlde üzerindeki kalıntılar giderilmemiş olan; zağsız
- kılcal
Kıl gibi olan, çok ince
- kılcal boru
Araştırma ve deneylerde kullanılan çok ince boru
- kılcal damar
Dokulardaki atardamarların son dallarını, toplardamarların ilk dallarına birleştiren ince damar
- kılcal etki
Birbirine değen bir sıvı ile bir katının molekülleri arasındaki etki
- kılcal kök
Ana kök, saçak kök ve yan köklerden çıkan ikincil, üçüncül kökler üzerinde bulunan ince kıl şeklindeki emici kök parçaları
- kılcallık
Kılcal olma durumu
- kılcan
At kuyruğu kılından yapılmış kuş tuzağı
- kıldırabilme
Kıldırabilmek işi
- kıldırabilmek
Kıldırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıldırma
Kıldırmak işi
- kıldırmak
Kılma işini yaptırmak
- kıldırtma
Kıldırtmak işi
- kıldırtmak
Kıldırma işini yaptırmak
- kıldırış
Kıldırmak işi
- kılgılı
Maksada uygun, kullanışlı
- kılkuyruk
Ördekgillerden, uzunluğu 55-65 santimetre, kuyruğu sivri, tüyleri ak yeşil karışık, gagası, ayakları mavi bir tür kuş (Anas acuta)
- kıllanma
Kıllanmak işi
- kıllanmak
Kılları çıkmak
- kıllı
Kılı olan, kıl ile kaplı
- kıllıca
Kıllı bir biçimde
- kıllılık
Kıllı olma durumu
- kılma
Kılmak işi
- kılmak
Etmek, yapmak
- kılsız
Kılı olmayan; kelek
- kılsızlık
Kılsız olma durumu
- kılçık
Balıkların eti arasında bulunan diken gibi ince ve küçük kemik
- kılçık atmak
bir kimsenin işini karıştırmak, bozmak
- kılçıklı
Kılçığı olan
- kılçıklılık
Kılçıklı olma durumu
- kılçıksız
Kılçığı olmayan
- kılçıksızlık
Kılçıksız olma durumu
- kılı kıpırdamamak
Bir iş, olay veya durum karşısında davranışını değiştirmemek, aldırış etmemek, umursamamak
- kılı kırk yarmak
titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak
- kılıbık
Karısının baskısı altında bulunan (erkek); karısı köylü, kazak karşıtı
- kılıbıklaşma
Kılıbıklaşmak işi
- kılıbıklaşmak
Kılıbık duruma gelmek
- kılıbıklık
Kılıbık olma durumu
- kılıbıklık etmek
kılıbığa yakışan davranışlarda bulunmak
- kılıcı kınına koymak
savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek
- kılıcına
Kalas, cetvel tahtası gibi kalınlığı eninden az olan şeyler keskin ve dar tarafı yukarı gelmek üzere; kılıçlama
- kılıf
Bir şeyi korumak için kendi biçimine göre, çoğunlukla yumuşak bir nesneden yapılmış özel kap; zarf
- kılıflama
Kılıflamak işi
- kılıflamak
Kılıf geçirmek, kılıfa koymak
- kılıflı
Kılıfı olan veya kılıf içinde bulunan
- kılıfsız
Kılıfı olmayan veya kılıf içinde bulunmayan
- kılıfsızlık
Kılıfsız olma durumu
- kılıfçı
Kılıflama işini yapan kimse
- kılıfçılık
Kılıfçının yaptığı iş
- kılıfına uydurmak
bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek
- kılık
Bir kimsenin giyinişi, dış görünüşü; eşkâl
- kılık kıyafet
Üst baş ve dış görünüş; kalıp kıyafet, kisve
- kılık kıyafet düşkünü
Kılık kıyafetine çok önem veren kimse, giyinmeyi seven kimse; kıyafet düşkünü
- kılık kıyafet köpeklere ziyafet
giyinişi ve görünüşü kötü ve tiksindirici olanlar için söylenen bir söz
- kılık kıyafeti düzmek
giysilerini yenilemek
- kılıklı
Herhangi bir kılıkta olan; kıyafetli
- kılıklı kıyafetli
İyi giyinmiş
- kılıklılık
Kılıklı olma durumu
- kılıksız
Giyimi düzgün olmayan; kıyafetsiz, süfli
- kılıksızca
Kılıksız bir biçimde
- kılıksızlaşma
Kılıksızlaşmak işi
- kılıksızlaşmak
Kılıksız duruma gelmek
- kılıksızlık
Kılıksız olma durumu; kıyafetsizlik
- kılıktan kılığa girmek
giysi değiştirmek
- kılına dokunmamak
bir kimseye dokunacak, zarar verecek en ufak bir davranışta bile bulunmamak
- kılına halel gelmemek
hiçbir zarara uğramamak
- kılınabilme
Kılınabilmek işi
- kılınabilmek
Kılınma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kılınma
Kılınmak işi
- kılınmak
Kılma işi yapılmak
- kılını (bile) kıpırdatmamak (veya oynatmamak)
bir iş, olay veya durum karşısında ilgisiz kalmak, en küçük bir tepki göstermemek
- kılınış
Kılınmak işi
- kılır
Maydanozgillerden, bir yıllık ve özel kokulu otsu bir bitki (Ammi visnaga)
- kılıverme
Kılıvermek işi
- kılıvermek
Çabucak kılmak
- kılıç
Uzun, düz veya eğri, ucu sivri, bir veya her iki yüzü keskin, kın içinde bele takılan, çelikten silah; tığ (II)
- kılıç bacak
Bacakları eğri olan, çarpık bacaklı (kimse)
- kılıç balığı
Kılıç balığıgillerden, burnunda kılıç biçiminde bir uzantısı bulunan, kılçıksız, eti beyaz, iri bir balık (Xiphias gladius)
- kılıç balığıgiller
Örnek türü kılıç balığı olan, dişsiz ve pulsuz kemikli balıklar familyası
- kılıç gagalı
Yağmur kuşugillerden, çok ince ve uzun gagalı, tüyleri ak, kanatları kara bir kuş (Recurvirosta avocetta)
- kılıç kuşanma
Tahta yeni çıkan Osmanlı padişahlarının İstanbul'daki Eyüp Sultan türbesine giderek törenle kılıçlarını almaları; kılıç alayı
- kılıç kuşanmak (veya takmak)
kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak
- kılıç kınını kesmez
"sert ve öfkeli kişi yanındakilere zarar vermez" anlamında kullanılan bir söz
- kılıç oynatmak
egemen olarak yaşamak
- kılıç pabucu
Kılıç kınının aşağı kısmı
- kılıç sallamak
kılıç ile dövüşmek, düşman üzerine kılıçla saldırmak
- kılıç çalmak
kılıçla savaşmak, kılıç ile vurmak
- kılıç çekmek
saldırmak veya selamlamak amacıyla kılıcı kınından çıkarmak
- kılıç üşürmek
kılıç çekerek saldırmak
- kılıçhane
Kılıç yapılan yer
- kılıçkalkan
Kılıç ve kalkan kullanılarak oynanan bir tür halk oyunu
- kılıçkuyruk
Kemikli balıklar takımından uzunluğu 8-10 santimetre olan, tropik süs balığı (Xiphophorus helleri)
- kılıçlama
Kılıçlamak işi
- kılıçlama kaçmak
yan yan koşarak çaprazlamasına gitmek
- kılıçlamak
Kılıçla çok sayıda insanı topluca öldürmek, kılıçtan geçirmek
- kılıçlayış
Kılıçlamak işi
- kılıçlaşma
Kılıçlaşmak işi
- kılıçlaşmak
Kılıçla dövüşmek
- kılıçlı
Kılıç taşıyan
- kılıçtan geçirmek
çok sayıda insanı kılıçla öldürmek
- kılıççı
Kılıç yapan veya satan kimse
- kılıççılık
Kılıççının yaptığı iş
- kılığa bürünmek
oymuş gibi görünmek
- kılığına girmek
biri veya bir şey gibi giyinmek
- kılış
Kılmak işi
- kımkım
Ağır ağır konuşan (kimse)
- kımkım etmek
bir işi ağır ağır yapmak, oyalanmak
- kımlanma
Kımlanmak işi
- kımlanmak
Kuş uçmaya hazırlanmak
- kımıl
Yarım kanatlılardan, sap, çiçek, yaprak ve başakları emerek veya yiyerek ekin hastalığına yol açan, vücudu kalkana benzeyen zararlı bir böcek (Aelia rostrata)
- kımıldama
Kımıldamak işi; kımıldanma, kıpırdama, kıpırdanma, kıprama
- kımıldamak
Olduğu yerde kendi kendine hareket etmek; kımıldanmak, kıpırdamak, kıpırdanmak, kıpramak
- kımıldanış
Kımıldanmak işi; kıpırdanış
- kımıldatabilme
Kımıldatabilmek işi
- kımıldatabilmek
Kımıldatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kımıldatma
Kımıldatmak işi; kıpırdatma
- kımıldatmak
Bir şeyi yerinden hafifçe hareket ettirmek, oynatmak; kıpırdatmak
- kımıldayabilme
Kımıldayabilmek işi
- kımıldayabilmek
Kımıldama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kımıldayış
Kımıldamak işi; kıpırdayış, kıprayış
- kımız
Kısrak sütünün mayalanmasıyla yapılan, az alkollü, ekşi bir Türk içkisi
- kın
Bıçak, kılıç vb. kesici araçların kabı
- kın kanat
Kın kanatlı böceklerin gövdeyi korumakla görevli ve çok sert yapıda birinci çift kanadı
- kın kanatlılar
Böcekler sınıfından, boynuzsu bir kın biçiminde olan birinci çift kanatları uçmakta kullanan öteki iki kanadı örten, ağız parçaları çiğnemeye, parçalamaya elverişli, bütünüyle başkalaşma gösteren bir takım
- kına
Kına ağacının kurutulmuş yapraklarından elde edilen, saç ve elleri boyamakta kullanılan toz
- kına (veya kınalar) yakmak (veya koymak veya sürmek veya vurmak veya yakınmak veya yakılmak)
kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek
- kına ağacı
İki çeneklilerden, tropikal bölgelerde yetişen, kurutulmuş yapraklarından kına elde edilen, beyaz çiçekli, küçük bir ağaç (Lawsonia inermis)
- kına gecesi
Genellikle düğünden önceki gece kızın evinde gelinin parmaklarına kına yakılırken yapılan eğlence
- kına gibi
çok ince, toz biçiminde
- kına çiçeği
Kına çiçeğigillerden, çiçekleri tüylü renkte olan, bir veya çok yıllık otsu bitki (Balsamina hortensis)
- kına çiçeğigiller
İki çeneklilerden, örneği bahçelerde yetişen kına çiçeği olan bir familya
- kınacık
Buğday pası mantarının, tahıl bitkilerinin sap ve yapraklarında oluşturduğu pas rengindeki hastalık
- kınakına
Kök boyasıgillerden, asıl yurdu Güney Amerika olan, Hindistan ve Endonezya'da da yetiştirilen, kabuğundan kinin çıkarılan bir ağaç (Cinchona)
- kınalama
Kınalamak işi
- kınalamak
Kına koymak, kına ile boyamak
- kınalanma
Kınalanmak işi
- kınalanmak
Kına konulmak, kına yakılmak
- kınalı
Kına ile boyanmış olan
- kınalı bamya
Trakya'da yetişen baş tarafı kızıl renkte bir cins bamya
- kınalı keklik
Sülüngillerden, Balkan Yarımadası, Orta ve Doğu Asya'da yaşayan, uzunluğu 38 santimetre olan bir tür kuş (Alectoris graeca)
- kınalı kuzu
Genellikle alnına kına yakılmış kuzu veya koyun
- kınama
Kınamak işi; melamet, muaheze, takbih, tayip
- kınama cezası
Bir görevlinin iş yerindeki davranışının yasa ve tüzüğe aykırı olduğunu bildiren ceza
- kınamak
Yapılan bir işin kötü olduğunu belirtir bir biçimde söz söylemek; takbih etmek
- kınanma
Kınanmak işi
- kınanmak
Kınama işi yapılmak
- kınasız
Kına ile boyanmamış
- kınasızlık
Kınasız olma durumu
- kınayabilme
Kınayabilmek işi
- kınayabilmek
Kınama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kınayış
Kınamak işi
- kındıra
Sulak yerlerde yetişen, ince uzun yapraklarının kenarları keskin, koyu renkli bir tür çayır otu
- kındıraç
Oluk veya yiv açmaya yarayan araç
- kınlama
Kınlamak işi
- kınlamak
Bir şeye kın yapmak
- kınlı
Kını olan, bir kınla sarılı olan
- kınlılık
Kınlı olma durumu
- kınnap
İnce sicim
- kınsız
Kını olmayan
- kınsızlık
Kınsız olma durumu
- Kınık
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- kıpkıp
Gözünü çok kırpan (kimse)
- kıpkırmızı
Her yanı kırmızı
- kıpkırmızı kesilmek (veya olmak)
yüz herhangi bir nedenle çok kızarmak
- kıpkısa
Çok kısa
- kıpkızıl
Her yanı kızıl, çok kızıl
- kıpma
Kıpmak işi
- kıpmak
Göz kapaklarını çabucak açıp kapamak; kırpmak
- Kıpti
Mısır halkından olan kimse
- Kıptice
Kıptilerin kullandığı dil
- Kıptilik
Kıpti olma durumu
- Kıpçak
XI-XV. yüzyıllarda, Hazar ve Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda, Mısır ve Suriye'de yaşamış bir Türk boyu; Kuman
- Kıpçak Türkçesi
Kıpçak Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kıpçakça, Kumanca, Kuman Türkçesi
- kıpık
Yarı kapalı (göz)
- kıpık gözlü
Gözleri yarı kapalı olan (kimse)
- kıpıklık
Kıpık olma durumu
- kıpır kıpır
Çok hareketli, hamarat olan
- kıpır kıpırlık
Kıpır kıpır olma durumu
- kıpırdak
Çok hareketli, yerinde duramayan, canlı
- kıpırdaklık
Kıpırdak olma durumu
- kıpırdatabilme
Kıpırdatabilmek işi
- kıpırdatabilmek
Kıpırdatma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıpırdayabilme
Kıpırdayabilmek işi
- kıpırdayabilmek
Kıpırdama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıpırdaşma
Kıpırdaşmak işi
- kıpırdaşmak
Birlikte kıpır kıpır hareket etmek
- kıpırtı
Çok hafif ve sürekli kımıldama; kımıltı
- kıpırtılı
Kıpırtısı olan; kımıltılı, kıprayışlı
- kıpırtısız
Kıpırtısı olmayan; kımıltısız, kıprayışsız
- kıpırtısızca
Kıpırtısız bir biçimde; kımıltısızca
- kıpırtısızlık
Kıpırtısız olma durumu; kımıltısızlık
- kıpıştırma
Kıpıştırmak işi
- kıpıştırmak
Göz kapaklarını üst üste birçok kez açıp kapamak
- kıpışık
Yarı kapalı (göz)
- kır
Beyazla az miktarda siyah karışmasından oluşan renk
- kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan
"kişi arkadaşlık ettiği kimseden etkilenir" anlamında kullanılan bir söz
- kır bekçisi
Kırların ve ovaların güvenliğiyle görevli kimse
- kır eğlencesi
Kırda yapılan eğlence
- kır gerillası
Dağlarda, köy ve kasabalarda eylem yapan çete
- kır gülü
Çorak bölgelerde biten ve gün gülüne benzeyen bir tür çiçek (Fumana)
- kır kahvesi
Kırda bulunan, çoğunlukla küçük kahve
- kır serdarı
Kırlarda eşkıyanın ardına düşüp yolların güvenliğini sağlamakla görevlilerin başı
- kır çiçeği
Kırlarda kendiliğinden yetişen çiçek
- kıraat
Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
- kıraat etmek
Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okumak
- kıraathane
Müşterilerinin okumaları için gazete, dergi ve kitap bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş kahvehane
- kıraathaneci
Kıraathane işleten kimse
- kıraathanecilik
Kıraathanecinin yaptığı iş
- kırabilme
Kırabilmek işi
- kırabilmek
Kırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıracak
Nalbantların atın tırnağını kesmek için kullandıkları keskin demir alet
- kıran
Kırma işini yapan (kimse)
- kıran girmek
kısa bir zaman içinde çok sayıda ölmek
- kıran kırana
Çok mücadeleli, çekişmeli (kavga, güreş, maç)
- kıranta
Saçları ağarmaya başlamış (erkek)
- kırat
Elmas, zümrüt vb. değerli taşların tartısında kullanılan, 0,20043 gramlık ağırlık ölçü birimi
- kıratlık
Herhangi bir kırat değerinde olan (taş)
- kıratını ölçmek
değerini biçmek, kıymetini belirlemek
- kıray
Genç, delikanlı olan
- kıraç
Verimsiz veya susuz, bitek olmayan (toprak)
- kıraçlaşma
Kıraçlaşmak işi
- kıraçlaşmak
Kıraç duruma gelmek
- kıraçlık
Kıraç yer
- kırağı
Su buğusunun soğuk havalarda, yerde, bitkiler, ağaçlar ve öteki nesneler üzerinde donmasıyla oluşan ince tabaka
- kırağı düşmek (veya yağmak)
kırağı oluşmak
- kırağı çalmak (veya vurmak)
kırağı, dondurup bozmak
- kırağılı
Kırağısı olan
- kırba
Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap
- kırbaç
Tek parça deri veya uzun esnek bir değneğin ucuna sırım bağlanarak yapılmış vurma aracı
- kırbaç kurdu
Çeşitli türleri insanların ve hayvanların kalın bağırsağında yaşayan, boyu 5 santimetre olan, eni gözle görülmeyecek incelikte bir asalak; trikosefal (Trichuris trichiura)
- kırbaç kurtları
Örnek hayvanı kırbaç kurdu olan, yuvarlak solucanlar familyası
- kırbaçlama
Kırbaçlamak işi
- kırbaçlamak
Kırbaçla vurmak
- kırbaçlanma
Kırbaçlanmak işi
- kırbaçlanmak
Kırbaçla dövülmek
- kırbaçlatma
Kırbaçlatmak işi
- kırbaçlatmak
Kırbaçlama işini yaptırmak
- kırbaçvari
Kırbaça benzer, kırbaç gibi
- kırca
Hafif kırlaşmış
- kırcı
Ufak ve sert taneli kar
- kırcı mantı
Küçük ve içi iyi doldurulmuş mantı
- kırcın
Hayvan kıranı
- kırdırabilme
Kırdırabilmek işi
- kırdırabilmek
Kırdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kırdırma
Kırdırmak işi
- kırdırmak
Kırma işini yaptırmak
- kırdırtma
Kırdırtmak işi
- kırdırtmak
Kırdırma işini yaptırmak
- kırdığı koz (veya ceviz) kırkı (veya bini) aşmak
sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak
- kırgın
Kırılmış (kimse)
- kırgınlık
Kırgın olma durumu; iç burukluğu
- Kırgız
Kırgızistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk soylu halk veya bu halktan olan kimse
- Kırgız Türkçesi
Kırgız Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kırgızca
- Kırgızistanlı
Kırgızistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- kırk
Otuz dokuzdan sonra gelen sayının adı
- kırk basmak
doğum yapmış annenin ve bebeğin kırk gün dolmadan dışarı çıkarılmasının tehlikeli olacağını geleneksel olarak kabul etmek
- kırk basması
Doğumdan sonraki kırk gün içinde çocuğun ateşli bir hastalığa yakalanması
- kırk bir (buçuk) kere maşallah!
"pek çok, binlerce kez nazar değmesin!" anlamında kullanılan bir söz
- kırk dereden su getirmek
bin dereden su getirmek
- kırk evin kedisi
birçok eve girip çıkan (kimse)
- kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr
sürekli kötü işler yaptıktan sonra iyi bir iş yapan insan için kullanılan söz
- kırk gün taban eti, bir gün av eti
"avcılar bir av avlayabilmek için dağ demez, taş demez, günlerce taban teperler" anlamında kullanılan bir söz
- kırk hamamı
Kadının lohusalıkta ilk kırk günü doldurmasından sonra temizlenmesi için hamamda yapılan özel toplantı
- kırk kapının ipini çekmek
içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak
- kırk kere
Pek çok kez
- kırk para
Bir kuruş; kırklık
- kırk paralık
Oldukça değersiz
- kırk tarakta bezi olmak
her tarakta bezi olmak
- kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş
"salgın ve öldürücü hastalık da olsa eceli gelmeyen ölmez" anlamında kullanılan bir söz
- kırkabilme
Kırkabilmek işi
- kırkabilmek
Kırkma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kırkambar
İçinde değişik türden şeyler bulunan kap veya yer
- kırkar
Kırk sayısının üleştirme sayı sıfatı
- kırkarlı
Kırkar kırkar sıralanmış
- kırkayak
Eklem bacaklıların çok ayaklılar sınıfına giren, taşların altında yaşayan, vücudu yuvarlak ve uzun bir böcek (Julus terrestris)
- Kırkağaç
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- Kırkağaç kavunu
Kabuğu alacalı sarı renkte olan bir tür kavun
- kırkbayır
Geviş getiren hayvanların dört gözlü olan midelerinin üçüncü gözü
- kırkbeşlik
Çekirdeği 11,43 milimetre çapında olan mermiyi atabilen bir tabanca türü
- kırkbudak
Bektaşilikte erenler meydanına konulan kırk kollu büyük şamdan
- kırkgeçit
Üzerinden birçok kez geçilmesi gereken veya birçok geçidi bulunan ırmak
- kırkikilik
Namlusu 42 milimetre çapında olan bir tabanca türü
- kırkikindi
Genellikle Orta Anadolu'da ikindi zamanı yağan sürekli yağmurlar
- kırklama
Kırklamak işi
- kırklamak
Lohusa veya yeni doğmuş bebek için kırk günü doldurmak
- kırklanma
Kırklanmak işi
- kırklanmak
Kırklama işi yapılmak
- kırklar
Kırk kişilik evliya topluluğu
- kırklara karışmak
bir kimse artık ortalarda görünmez olmak
- Kırklareli
Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kırklarelili
Kırklareli ilinden olan kimse
- Kırklarelililik
Kırklarelili olma durumu
- kırklı
Kırk parçası bulunan, kırk parçadan oluşan
- kırklık
Kırk tanesi bir arada olan veya içinde aynı şeyden kırk tane bulunan
- kırkma
Kırkmak işi
- kırkmak
Bir şeyi uçlarından kesmek
- kırkmerak
Çok meraklı, her şeyi anlamak isteyen
- kırkmerdiven
Dik yokuş
- kırktırma
Kırktırmak işi
- kırktırmak
Kırkma işini yaptırmak
- kırkyama
Kumaş artıklarını birleştirerek örtü, yorgan yüzü vb.ni yapma işi
- kırkyıl
Çok uzun süre
- kırkyılda bir
Çok seyrek olarak
- kırkyıllık
Çok eski, köklü
- kırkyıllık Yani, olur mu Kâni
"eskimiş bir alışkanlık kolay kolay değişmez" anlamında kullanılan bir söz
- kırkyılın başı
Çok uzun süre içinde bir kez
- kırkı
Kırkma işi
- kırkı (veya kırkları) karışmak
çocuklar için aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak
- kırkı çıkmak
doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek
- kırkıcı
Davarların yün veya kıllarını kırkan kimse; kırkımcı
- kırkıcılık
Kırkıcının yaptığı iş; kırkımcılık
- kırkılma
Kırkılmak işi
- kırkılmak
Kırkma işi yapılmak
- kırkım
Davarların kırkılması işi
- kırkıncı
Kırk sayısının sıra sıfatı, sırada otuz dokuzuncudan sonra gelen
- kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak
"vakti geçmiş, artık işe yaramayacak durumda" anlamında kullanılan bir söz
- kırkından sonra azanı teneşir paklar
"yaşlandıklarında ahlakları bozulanlar artık düzelemezler" anlamında kullanılan bir söz
- kırkından sonra azmak
yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak
- kırkından sonra saz çalmak
yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek
- kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar
"yaşlandıktan sonra bir şey öğrenmeye, yeni bir iş yapmaya başlayan kimsenin bunu başarmaya ömrü yetmez" anlamında kullanılan bir söz
- kırlangıcın zararını biberciden sor
"kırlangıç, bibere çok düşkün olduğundan onun ne kadar zararlı bir yaratık olduğunu ancak biberci bilir" anlamında kullanılan bir söz
- kırlangıç
Kırlangıçgillerden, geniş gagalı, çatal kuyruklu, ince uzun kanatlı, küçük göçebe kuş (Hirundo)
- kırlangıç balığı
Kırlangıç balığıgillerden, yüzgeçleri geniş ve uzun, eti beyaz, kırmızı renkli bir balık (Trigla hirundo)
- kırlangıç balığıgiller
Kemikli balıklar takımının dikenli yüzgeçliler alt takımına giren bir familya
- kırlangıç bayrak
Üzerinde kurum veya kuruluşların isim, logo, iletişim bilgisi veya bunlarla birlikte vermek istedikleri mesaj yazılı, genellikle alt kısmı ters v biçiminde kesilmiş olan bayrak; kırlangıç
- kırlangıç dönümü
Ekim ayının ilk günleri
- kırlangıç fırtınası
Nisan ayının ilk günlerinde görülen fırtına
- kırlangıç otu
Gelincikgillerden, çiçekleri altın ve limon sarısı renginde olan, tanelerinden asitsiz bir yağ elde edilen çok yıllık ve otsu bir bitki (Chelidonium majus)
- kırlangıçgiller
Omurgalı hayvanlardan, kuşlar sınıfının ötücü kuşlar takımının bir familyası
- kırlangıçkuyruğu
Hayvanın kulağını delerek yapılan işaret
- kırlaşma
Kırlaşmak işi
- kırlaşmak
Rengi kır olmak
- kırlent
Çiçek veya yaprak işlemeli süs
- kırma
Kırmak işi; nakız
- kırma makinesi
Yol, yapı vb. yapımında kullanılacak çakıl veya taşları elde etmek için, büyük kayaları kırıp ufalamaya yarayan makine; konkasör
- kırmacı
Giysilere pile yapan kimse
- kırmacılık
Kırmacının yaptığı iş
- kırmak
Sert şeyleri vurarak veya ezerek parçalamak
- kırmız
Kırmız böceğinden çıkarılan parlak al boya; çiçek boyası
- kırmız böceği
Zar kanatlılardan, küçük bir böcek (Coccus ilicis)
- kırmızı
Kanın rengi; al (I)
- kırmızı bayrak
Atletizm yarışlarında hakemlerce gösterilen, sporcunun kurallara uygun olmayan bir biçimde atladığını veya koştuğunu belirten kısa saplı bayrak
- kırmızı bülten
Uluslararası polis örgütünün dünya çapında aradığı suçlular için yayımladığı arama ve yakalama emri
- kırmızı dipli mumla davet etmek
birine bir yere gelmesi için çok yalvarmak, ısrar etmek
- kırmızı et
Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların yağı ve proteini yüksek eti
- kırmızı gömlek
Ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın gizlenemeyen şey
- kırmızı kart
Kurallara aykırı davranan veya daha önce hakem tarafından sarı kartla uyarılmış oyuncuyu oyundan çıkartmak için gösterilen kart
- kırmızı kart görmek
oyundan çıkarılma cezasına çarptırılmak
- kırmızı kart göstermek
oyundan çıkarma cezasına çarptırmak
- kırmızı kese
Ahilikte esnafa ait gelir getiren evrakın ve senetlerin saklandığı kese
- kırmızı nokta
Televizyonda şiddet veya cinsellik içeren programların belli bir yaşın altındakilere izlettirilmemesini belirten işaret
- kırmızı oy
Bir oylamada, karşı durum alındığını gösteren oy; karşı oy
- kırmızı plaka
Bakanlar kurulu üyelerine ve bazı üst düzey yöneticilere tahsis edilen makam araçlarına ait plaka
- kırmızı çizgi
Pasaport kontrolü sırasında geçilmesi yasak olan bölgeyi belirleyen çizgi
- kırmızı çürük
Zararlı mantarların etkisi sonucu çam türü ağaçlardaki göbek odunun kırmızı kahverengi olması
- kırmızı ırk
Kızılderili ırkı
- kırmızı şarap
Sadece kara üzüm şırasından yapılan kırmızı renkli şarap
- kırmızıbiber
Patlıcangillerden bir tür biber (Capsicum annuum)
- kırmızılahana
Rengi kırmızı olan bir tür lahana
- kırmızılaşma
Kırmızılaşmak işi
- kırmızılaşmak
Kırmızı bir renk almak
- kırmızılaştırma
Kırmızılaştırmak işi
- kırmızılaştırmak
Kırmızılaşma işini yaptırmak
- kırmızılı
Üstünde kırmızı renk bulunan
- kırmızılık
Kırmızı olma durumu
- kırmızımsı
Rengi kırmızıyı andıran, kırmızıya benzeyen, kırmızı gibi; kırmızımtırak
- kırmızımsılık
Kırmızımsı olma durumu
- kırmızıturp
Turpgillerden, kökü kırmızı olan bir tür turp (Raphanus sativus)
- kırmızıçizgi
Özellikle çam türü ağaçlarda görülen, uygunsuz koşullarda kurutulan ağacın çatlayan göze zarından giren mantarların yaptığı bir hastalık türü
- kırnak
Çalımlı, süslü olan (kimse)
- kırnav
Çiftleşmek isteyen dişi kedi
- kırpabilme
Kırpabilmek işi
- kırpabilmek
Kırpma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kırpma
Kırpmak işi; kırpım
- kırpmak
Parçalara ayırmak, kesmek
- kırptırma
Kırptırmak işi
- kırptırmak
Kırpma işini yaptırmak
- kırpık
Kırpılmış olan
- kırpık kelime
İki sözün belirli bölümleri alınarak türetilen kelime: belgeç < belgegeçer, gerzek < gerizekâlı vb
- kırpılma
Kırpılmak işi
- kırpılmak
Kırpma işi yapılmak
- kırpım
Koyun, keçi vb. için kırkmak işi
- kırpıntı
Kırpılan şeyden kalan küçük parça; kırkıntı
- kırpıntı bohçası
İçine kumaş kırpıntıları konulan bohça
- kırpış
Kırpmak işi
- kırpışma
Kırpışmak işi
- kırpışmak
Göz kapakları çok ışıktan sık sık kırpılmak
- kırpıştırma
Kırpıştırmak işi
- kırpıştırmak
Göz kapaklarını çabuk çabuk açıp kapamak, kırpıp durmak
- kırsal
Kır ile ilgili
- kırsal bölge
Üretim etkinlikleri tarıma dayalı olan, hayvancılık yapılan, kırsal nüfusun yaşadığı ve çalıştığı alan; kırsal alan, kırsal kesim
- kırsal mazot
Traktör vb. araçlarda kullanılan, düşük kükürtlü mazot; kırsal motorin
- kırsal nüfus
Tarımla uğraşan, genellikle şehir sınırları dışında, köy ve kasabalarda yaşayan nüfus
- kırt kırt
"Kırt" sesi çıkararak
- kırtasiye
Defter, kâğıt, kalem, mürekkep vb. yazı araç ve gereçlerinin bütünü
- kırtasiyeci
Kırtasiye satan kimse
- kırtasiyecilik
Kırtasiyecinin yaptığı iş
- kırtık
Özellikle kıtlama çay içerken kullanılan, küçük parçalara ayrılmış (kesme şeker)
- kırtıpil
Değersiz, bayağı, yarım yamalak
- kırtıpilleşme
Kırtıpilleşmek durumu
- kırtıpilleşmek
Kırtıpil durumunda olmak
- kırç
Kışın, sisli havalarda, ağaç dallarını, toprak çıkıntılarını vb. yerleri kaplayan buz tabakası
- kırçıl
Kırlaşmaya başlamış, kır renkli
- kırçıllanma
Kırçıllanmak durumu
- kırçıllanmak
Kırçıl duruma gelmek
- kırçıllaşma
Kırçıllaşmak durumu
- kırçıllaşmak
Kırçıl duruma gelmek
- kırçıllı
İçinde kırçıl renk bulunan
- kırçıllık
Kırçıl olma durumu
- kırçılsız
İçinde kırçıl bulunmayan
- kırıcı
Kırma işini yapan
- kırıcılaşma
Kırıcılaşmak durumu
- kırıcılaşmak
Kırıcı duruma gelmek
- kırıcılık
Kırıcı olma durumu; huşunet
- kırık
Kırılmış olan; münkesir
- kırık beyaz
Beyazın hafif beje çalan tonu
- kırık dökük
Eski, sağlam olmayan, çürük, değersiz olan (eşya)
- kırık döküklük
Kırık dökük olma durumu
- kırık dölü
Evlilik dışı ilişkiden doğan çocuk
- kırık hava
Hareketli ve canlı oyun melodisi ve türküsü
- kırık plak gibi
durmaksızın, aynı tonda tekrarlayarak
- kırık çizgi
Bir veya birkaç noktada doğrultu değiştiren çizgi
- kırık çıkık
Bir kaza sonucu kemiklerde oluşan kırık ve çıkıkların tümü
- Kırıkhan
Hatay iline bağlı ilçelerden biri
- Kırıkkale
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kırıkkaleli
Kırıkkale ilinden olan kimse
- Kırıkkalelilik
Kırıkkaleli olma durumu
- kırıklama
Kırıklamak işi
- kırıklamak
Kırık duruma getirmek
- kırıklık
Kırık olma durumu
- kırıkçı
Kırıkları düzelten kimse; sınıkçı
- kırıkçılık
Kırıkçının yaptığı iş; sınıkçılık
- kırılgan
Kolay ve çabuk kırılan
- kırılganlık
Kırılgan olma durumu
- kırılma
Kırılmak işi
- kırılma noktası
Bir olay veya gelişmenin ulaştığı en duyarlı an veya durum
- kırılmak
Kırma işine konu olmak, bir veya birçok parçaya ayrılmak
- kırılım
Kırılmak işi
- kırılıp bükülmek
kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak
- kırılıp dökülmek
kibar görünmeye çalışmak
- kırılıverme
Kırılıvermek işi
- kırılıvermek
Aniden kırılmak
- kırılış
Kırılmak işi
- kırım
Savunmasız insanların veya tutsakların toplu olarak öldürülmesi; katliam
- kırım kırım
Kırıtarak
- Kırım Tatar Türkçesi
Kırım Tatar Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Kırım Tatarcası
- kırıma uğramak
uçak, helikopter vb. can kaybı olmaksızın tekrar onarılabilecek düzeyde hasar görmek
- Kırımlı
Kırım’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Kırımçak
Rusya Federasyonu’na bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan, Musevi inancında olan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Kırımçak Türkçesi
Kırımçak Türklerinin kullandığı konuşma dili; Kırımçakça
- kırınma
Kırınmak işi
- kırınmak
Yürürken salınmak
- kırıntı
Bir şeyden ayrılan küçük parça; parçacık, kırık (I)
- kırıntı külte
Kırıntılardan oluşmuş külte
- kırıntılı
Kırıntısı olan, kırıntılardan oluşmuş
- kırınım
Işık, ses ve radyoelektrik dalgalarının karşılaştığı bazı engelleri dolanarak geçmesi olayı; difraksiyon
- kırıp dökmek
dikkatsizlik veya öfkeyle birçok şeyin kırılmasına neden olmak
- kırıp geçirmek
yakıp yıkarak, öldürerek, baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek
- kırıp sarmak
bir şeyi yapmak için her türlü imkândan güçlükle yararlanmak
- kırıtkan
Her zaman kırıtan
- kırıtkanlık
Kırıtkan olma durumu
- kırıtma
Kırıtmak işi
- kırıtmak
Üzerine ilgi çekmek, hoşa gitmek için hareketlerine veya yürüyüşüne cilveli bir hâl katmak
- kırıtım
Kırıtmak işi
- kırıtım kırıtım
Kırıtarak
- kırıtış
Kırıtmak işi
- kırıverme
Kırıvermek işi
- kırıvermek
Çabucak kırmak
- kırığı olmak
karnede zayıf notu bulunmak
- kırış kırış
Kırışıkları olan, çok kırışık
- kırış kırış olmak
çok kırışmak
- kırışma
Kırışmak işi
- kırışmaca
Karşılıklı olarak birbirini öldürme
- kırışmak
Bir yüzeyin düzgünlüğü bozulmak, kırışık oluşmak
- kırıştırma
Kırıştırmak işi
- kırıştırmak
Kırışmasına sebep olmak
- kırışık
Kırışmış olan
- kırışıklı
Kırışığı olan
- kırışıklık
Kırışık olma durumu
- kırışıklılık
Kırışıklı olma durumu
- kırışıksız
Kırışığı olmayan
- kırışıksızlık
Kırışıksız olma durumu
- Kırşehir
Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Kırşehirli
Kırşehir ilinden olan kimse
- Kırşehirlilik
Kırşehirli olma durumu
- kıs kıs
"Sessiz ve alaylı bir biçimde gülmek" anlamındaki kıs kıs gülmek deyiminde kullanılır
- kısa
Boyu, uzunluğu az olan; kesik, uzun karşıtı
- kısa dalga
Radyo yayını için dalga boyu 10-100 metre arasında değişen dalga
- kısa devre
Aralarında potansiyel farkı bulunan iki nokta, direnci çok küçük olan bir iletkenle birleştirildiğinde oluşan elektrik olayı
- kısa far
Kısa mesafeyi aydınlatma gücüne sahip otomobil farı
- kısa günün kârı
"hiç olmamaktansa bu kadarı da iyidir" anlamında kullanılan bir söz
- kısa günün kârı az olur
"kısa süre çalışılarak yapılan işten elde edilecek kazanç az olur" anlamında kullanılan bir söz
- kısa kes Aydın havası olsun
"sözü gereksiz yere uzatma" anlamında kullanılan bir söz
- kısa kesmek
sözü uzatmamak
- kısa mesafe
Uzaklığı az olan yer
- kısa mesaj
Taşınabilir veya sabit telefon aracılığıyla bir telefondan diğer bir telefona gönderilen ileti
- kısa tutmak
bir şeyi gerektiği kadar uzun yapmamak
- kısa vadeli
Süresi az olan
- kısa yoldan
Uzatmadan, süreyi geçirmeden
- kısa çizgi
Satır sonuna sığmayan kelimeleri, hecelere bölerken kullanılan noktalama işaretinin adı; tire (II), ( - )
- kısa ömürlü
Ömrü az olan veya uzun süre yaşamayan (kimse)
- kısa ömürlülük
Kısa ömürlü olma durumu
- kısa ünlü
Normal boğumlanma süresinden daha kısa bir sürede boğumlanan ünlü
- kısa ünlülü
Kısa ünlüsü olan
- kısabilme
Kısabilmek işi
- kısabilmek
Kısma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kısaca
Oldukça kısa, biraz kısa
- kısacası
Kısa söylemek gerekirse; sözün kısası, elhasıl, velhasıl, hasılı, hasılıkelam, velhasılıkelam, vesselam
- kısacık
Çok kısa; kısarak
- kısalma
Kısalmak işi
- kısalmak
Kısa duruma gelmek
- kısaltabilme
Kısaltabilmek işi
- kısaltabilmek
Kısaltma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kısaltma
Kısaltmak işi; taksir
- kısaltma ad
Birden çok kelimeden oluşan kurum, kavram, araç vb. adların başındaki ünlü ve ünsüzlerden yararlanılarak gerektiğinde araya ünlüleri de eklenerek oluşturulan kelimeleşmiş kısaltma; kısaltmalı kelime, akronim: ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayi), İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi), TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) vb
- kısaltmak
Kısa duruma getirmek, kısalmasını sağlamak; almak, kasmak
- kısaltmalı
Kısaltılarak yapılan
- kısalttırma
Kısalttırmak işi
- kısalttırmak
Kısaltma işini yaptırmak
- kısaltılma
Kısaltılmak işi
- kısaltılmak
Kısa duruma getirilmek
- kısaltım
Kısaltmak işi; taksir
- kısaltış
Kısaltmak işi
- kısalık
Kısa olma durumu
- kısalış
Kısalmak işi
- kısas
Bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü kendisine aynı biçimde uygulayarak cezalandırma
- kısas etmek
bir suçluya başkasına yaptığı kötülüğü aynı biçimde uygulamak
- kısasa kısas
Yapılan kötülüğün karşılığını aynı biçimde verme; kana kan, göze göz, dişe diş, misilleme
- kısasen
Kısas olarak
- kısayol
Bilgisayar ekranında bir programa kestirmeden ulaşmayı sağlayan simge
- kıskacı
Soğan tohumundan arpacık soğanı yetiştiren kimse
- kıskacılık
Kıskacının yaptığı iş
- kıskacında olmak
bir konu üzerinde iki taraftan da sıkıştırılıp sıkıntılı duruma düşmek
- kıskanabilme
Kıskanabilmek işi
- kıskanabilmek
Kıskanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıskandırabilme
Kıskandırabilmek işi
- kıskandırabilmek
Kıskandırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıskandırma
Kıskandırmak işi
- kıskandırmak
Kıskanmasına yol açmak
- kıskanma
Kıskanmak işi; günüleme, hasetlenme
- kıskanmak
Sevgide veya kendisiyle ilişkili şeylerde bir başkasının ortaklığına, üstün durumda görünmesine dayanamamak
- kıskanç
Kıskanma huyunda olan (kimse); günücü, haset, hasetçi, hasetli, hasut
- kıskançlık
Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum; günü, günücülük, haset, hasetçilik, hasetlik, hasutluk
- kıskançlık etmek
kıskanmak
- kıskanılma
Kıskanılmak işi; günülenme
- kıskanılmak
Kıskanma işi yapılmak veya kıskanma işine konu olmak; günülenmek
- kıskanış
Kıskanmak işi
- kıskaç
Bir şeyi tutup sıkıştırmaya yarayan kerpeten, pense vb. araç
- kıskaçlama
Kıskaçlamak işi; kısaçlama
- kıskaçlamak
Bir şeyi tutup kısaçla sıkmak; kısaçlamak
- kıskaçlı
Kıskacı olan
- kıskaçvari
Kıskaç gibi, kıskaca benzer
- kıskı
Türlü maksatlarla iki şeyin arasına sokuşturulan, kıstırılan parça
- kıskıvrak
Çözülemeyecek veya kurtulamayacak bir biçimde
- kıskıvrak bağlamak
çözülemeyecek biçimde, sıkıca bağlamak
- kıskıvrak yakalamak
kurtulamayacak biçimde tutmak, sımsıkı tutmak
- kısma
Kısmak işi
- kısmak
Sesi azaltmak, alçaltmak
- kısmaç
Müzik aletlerinin sesini kısmaya yarayan gereçlere topluca verilen bir ad
- kısmen
Bazı bakımdan, bazı yönden
- kısmet
Tanrı'nın her kişiye uygun gördüğü yaşama durumu; nasip, behre
- kısmet (veya kısmeti) çıkmak
evlenme teklifi almak
- kısmet (veya kısmetini) beklemek
evlenmeyi, evleneceği kimseyi beklemek
- kısmet ağacı
Bütün sıcak ülkelerde sık rastlanan tırmanıcı ve iri gövdeli ağaç (Clerodendron)
- kısmet gökten zembille inmez
"çalışmayanın kısmeti olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- kısmet ise gelir Hint'ten Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden?
"Tanrı bir şeyi size kısmet etmişse o mutlaka size gelir, kısmet etmemişse yapacak bir şey yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- kısmet kapısı
Gelir sağlayan yer
- kısmet olmak
nasip olmak
- kısmeti ayağına (kadar) gelmek
beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak
- kısmeti açılmak
kazancı artmak, bolluğa ermek
- kısmeti bağlanmak
istediği hâlde evlenememek
- kısmeti kapanmak
kazancı azalmak
- kısmeti kesilmek
daha önceden kendisine nasip olan bir şey artık nasip olmamak
- kısmetinde ne varsa kaşığında o çıkar
"kişi ne kadar çabalarsa çabalasın alın yazısındaki şeye ulaşır" anlamında kullanılan bir söz
- kısmetine mâni olmak
kazancına veya evlenmesine engel olmak
- kısmetini ayağıyla tepmek
kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek
- kısmetini bağlamak
bir inanışa göre büyü ile birinin evlenmesine engel olmak
- kısmetli
Kısmeti iyi olan; nasipli
- kısmetlilik
Kısmetli olma durumu; nasiplilik
- kısmetsiz
Kısmeti iyi olmayan; nasipsiz, behresiz, bibehre
- kısmetsiz köpek, sabaha karşı uyuyakalır
"Tanrı kendisine kısmet vermemiş olan yaratık, yararlanılacak şeyi elde etmek kolaylaştığı zaman, başka bir işle uğraştığı için bundan yoksun kalır" anlamında kullanılan bir söz
- kısmetsizlik
Kısmetsiz olma durumu; nasipsizlik
- kısmi
Bir şeyin yalnız bir bölümünü içine alan; tikel
- kısmi felç
Vücudun bir bölümünün felçli duruma gelmesi
- kısmi seçim
1961 Anayasasına göre Cumhuriyet Senatosu üyelerinden süresi dolanların yenilenmesi için yapılan seçim
- kısrak
Dişi at
- kıssa
Ders çıkarılması gereken anlatı, olay
- kıssadan hisse
Anlatılan bir hikâyeden, olaydan alınacak ders
- kıssadan hisse almak (veya çıkarmak)
anlatılan bir hikâyeden, olaydan ders almak
- kıst
Tartıda, ölçüde, paylaşmalarda adaletli davranma
- kıst maaş
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi memurların maaşı ödendikten sonra yeni bir göreve atanmaları hâlinde maaş farkı varsa çalıştığı güne isabet eden tutar miktarınca kendilerine verilen ek ödenek
- kıst yevmiye
Bir ay içinde yalnız birkaç gün hizmeti geçen veya çalışmadığı günler bulunan memura aylığı nispetinde verilen veya çalışmadığı günler için kesilen para
- kıstak
Bir yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası; berzah, dil (I)
- kıstas almak (veya tutmak)
ölçü olarak benimsemek
- kıstırabilme
Kıstırabilmek işi
- kıstırabilmek
Kıstırma imkân veya ihtimali bulunmak
- kıstırma
Kıstırmak işi
- kıstırmak
İki şey arasında bırakarak sıkıştırmak; kısmak
- kıstırılma
Kıstırılmak işi
- kıstırılmak
Kıstırma işi yapılmak
- kıstırılmışlık
Kıstırılmış olma durumu
- kıstırılış
Kıstırılmak işi
- kıstırış
Kıstırmak işi
- kısık
Kısılmış olan; basık
- kısıklık
Kısık olma durumu
- kısıkça
Biraz kısılmış
- kısılma
Kısılmak işi
- kısılmak
Hacmi, niceliği azalmak
- kısılış
Kısılmak işi
- kısım
Bir cinsten veya meslekten olanların tümü
- kısımlama
Kısımlamak işi
- kısımlamak
Tek elle avuçlamak
- kısınma
Kısınmak işi
- kısınmak
Kendi gereksinimlerini karşılamakta tutumlu davranmak
- kısıntı
Her türlü gereksinimi karşılamada tutumlu davranma; kısma, azaltma
- kısıntı yapmak
tutumlu davranmak
- kısıntılı
Kısıntı yapılan
- kısıntısız
Kısıntı yapılmayan
- kısır
Üreme imkânı olmayan, döl vermeyen (insan ve hayvan); yoz
- kısır döngü
Bir önermeyi ikinci bir önermeyle ikinci önermeyi de dönüp birincisiyle tanıtlamaya çalışma yolu; fasit daire, döngü, kapsayıcı karşıtı
- kısırgan
Esirgeyip vermeyen
- kısırganma
Kısırganmak durumu
- kısırganmak
Esirgeyip bir şeyi vermekten çekinmek
- kısırlaşma
Kısırlaşmak işi
- kısırlaşmak
Kısır duruma gelmek
- kısırlaştırma
Kısırlaştırmak işi; vasektomi
- kısırlaştırmak
Üreme organlarını ameliyatla döl veremez duruma getirmek
- kısırlık
Kısır olma durumu
- kısıt
Kişinin yurttaşlık haklarını kullanma yetkisinin yargı kuruluşları tarafından kaldırılması
- kısıt altına almak
kısıtlamak
- kısıtlama
Kısıtlamak işi
- kısıtlamak
Önceden verilmiş olan hak ve hürriyetlerin sınırlarını daraltmak
- kısıtlanma
Kısıtlanmak işi
- kısıtlanmak
Kısıtlama işi yapılmak
- kısıtlanış
Kısıtlanma işi
- kısıtlayabilme
Kısıtlayabilmek işi
- kısıtlayabilmek
Kısıtlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- kısıtlayış
Kısıtlamak işi
- kısıtlı
Kısıtlanmış, kısıt altına alınmış; mahcur
- kısıtlılık
Kısıtlı olma durumu
- kısıverme
Kısıvermek işi
- kısıvermek
Çabucak kısmak
- kısış
Kısmak işi
- kıt
İhtiyaca yetmeyecek kadar az, bol (II) karşıtı
- kıt kanaat
"Yoksulluk içinde ve güçlükle geçinmek" anlamında kıt kanaat geçinmek deyiminde kullanılan bir söz
- kıta
Yeryüzündeki altı büyük kara parçasından her biri; ana kara
- kıta Avrupası
Avrupa kıtasının adalar ve yarımadalar dışında kalan bölümleri
- kıta sahanlığı
Kıyılarda denizlerin 200 metre derinliğe kadar olan kısımları; şelf
- kıtaat
Kıtalar, ana karalar
- kıtal
Vuruşma, birbirini öldürme
- kıtalar arası
Bütün kıtaları birbirine bağlayan, kıtalarla ilgili olan durum
- kıtasal
Kıta ile ilgili; kıtavi
- kıtipiyoz
Değersiz, bayağı, kötü
- kıtipiyozluk
Kıtipiyoz olma durumu
- kıtlama
Kıtlamak işi
- kıtlama şekeri
Çayı kıtlama içerken kullanılan, küçük parçalara ayrılmış sert şeker
- kıtlamak
Çayı içine şeker atmadan, şekeri küçük parçalar hâlinde dişle kırıp ağza alarak içmek
- kıtlaşma
Kıtlaşmak işi
- kıtlaşmak
İhtiyacı karşılayamamak, kıt duruma gelmek
- kıtlık
Kıt olma durumu, ihtiyaca yetmeyecek kadar azlık, az ve zor bulunma; kesat
- kıtlıktan çıkmış
doymak bilmeyen
- kıtlıktan çıkmış gibi yemek
doymak bilmezcesine yemek
- Kıtmir
Ashabıkehf’in köpeğinin adı
- kıtı kıtına
İhtiyaca zor yetecek ölçüde
- kıtık
Minder, yastık vb.ni doldurmak için kullanılan ve bazen de sıvanın içine katılan keten ve kendir lifleri
- kıtık doldurmak
minder, yastık vb.nin içini uygun malzemeyle doldurmak
- kıtıklama
Kıtıklamak işi
- kıtıklamak
Kıtıkla doldurmak
- kıtıklı
İçine kıtık konmuş olan
- kıtır
Minderin sertleşmesini sağlayan içindeki saman parçaları
- kıtır atmak
yalan söylemek
- kıtır kıtır
Çok pişirilmekten veya kızartılmaktan kuru ve gevrek bir duruma gelmiş olan
- kıtır kıtır kesmek (veya doğramak)
bıçak veya kesici bir aletle acımaksızın yaralamak veya öldürmek
- kıtıra almak
alay etmek
- kıtırcı
Çok yalan söyleyen kimse
- kıtırdak
"Kıtır" diye ses çıkaran
- kıtırdama
Kıtırdamak işi
- kıtırdamak
"Kıtır" diye ses çıkmak
- kıtırdatma
Kıtırdatmak işi
- kıtırdatmak
"Kıtır" diye gevrek ses çıkartmak
- kıtırtı
Kıtırdama sırasında çıkan sesin adı
- kıvam
Sıvılarda koyuluk, yoğunluk
- kıvamlanma
Kıvamlanmak işi
- kıvamlanmak
Sıvılar kıvamına gelmek; koyulaşmak
- kıvamlaştırma
Kıvamlaştırmak işi
- kıvamlaştırmak
Bir maddeyi sıvıdan ayırarak kıvamlı duruma getirmek
- kıvamlaştırıcı
Sıvı bir maddeyi kıvamına getirmeyi sağlayan alet
- kıvamlı
Gereken kıvamı bulmuş olan; özlü
- kıvamlıca
Kıvamlı bir biçimde
- kıvamlılık
Kıvamlı bir biçimde
- kıvamsız
Kıvamında olmayan
- kıvamsızlık
Kıvamsız bir biçimde
- kıvamına (veya kıvama) gelmek
kıvamını bulmak
- kıvamını bulmak
gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, en uygun anında olmak
- kıvandırma
Kıvandırmak işi
- kıvandırmak
Kıvanma işini yaptırmak
- kıvanma
Kıvanmak işi
- kıvanmak
Övünülecek bir olaydan dolayı sevinmek; memnun olmak
- kıvanç duymak
övünmek
- kıvançlı
Övünç duyan, iftihar eden
- kıvanış
Kıvanmak işi
- kıvracık
Derli toplu ve işi kolay
- kıvrak
Canlı, hareketli, atik olan
- kıvraklaşma
Kıvraklaşmak işi
- kıvraklaşmak
Kıvrak duruma gelmek
- kıvraklık
Kıvrak olma durumu
- kıvrakça
Kıvrak bir biçimde; kıvrak kıvrak
- kıvrama
Kıvramak işi
- kıvramak
Buruşup toplanmak, kıvırcık duruma gelmek
- kıvrandırma
Kıvrandırmak işi
- kıvrandırmak
Kıvranmasına neden olmak
- kıvrandırıcı
Kıvranmasına sebep olan
- kıvranma
Kıvranmak işi
- kıvranmak
Ağrı, sancı gibi bedensel veya korku, heyecan gibi ruhsal nedenlerle vücut eğilip bükülmek
- kıvrantı
Kararsızlık, sıkıntı
- kıvranış
Kıvranmak işi
- kıvratma
Kıvratmak işi
- kıvratmak
İpi katladıktan sonra iyice bükmek veya tel gibi şeyleri burmak
- kıvrık
Eğrilip bükülmüş, yuvarlak bir biçim verilmiş
- kıvrıklık
Kıvrık olma durumu
- kıvrılabilme
Kıvrılabilmek işi
- kıvrılabilmek
Kıvrılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıvrılma
Kıvrılmak işi
- kıvrılmak
Eğrilip bükülmek
- kıvrılıverme
Kıvrılıvermek işi
- kıvrılıvermek
Ansızın veya çabucak kıvrılmak
- kıvrılış
Kıvrılmak işi
- kıvrım
Bükülmüş, kıvrılmış şeylerin oluşturduğu kat; büklüm, büküm, kıvrıntı
- kıvrım kıvrım
Kıvrımları olan, dalgalanmış bir yüzey veya dalgalı bir çizgi biçiminde olan; büklüm büklüm, kıvrım kıvrım
- kıvrım kıvrım kıvranmak
çok acı çekerek kıvranmak
- kıvrımlanma
Kıvrımlanmak işi
- kıvrımlanmak
Kıvrımlı duruma gelmek
- kıvrımlı
Kıvrımı olan
- kıvrımlılık
Kıvrımlı olma durumu
- kıvrımsız
Kıvrımı olmayan
- kıvrımsızlık
Kıvrımsız olma durumu
- kıvıl kıvıl
Topluca hareket edip kaynaşarak
- kıvılcım
Yanmakta olan bir maddeden sıçrayan küçük ateş parçası; çakım, çakın, çıngı, şerare
- kıvılcımlanma
Kıvılcımlanmak işi
- kıvılcımlanmak
Kıvılcım saçarak yanmak, kıvılcımlı duruma gelmek
- kıvılcımlı
Kıvılcımı olan, kıvılcım saçan
- kıvılcımsız
Kıvılcımı olmayan, kıvılcım saçmayan
- kıvır kıvır
Büklümleri olan
- kıvır zıvır
Önemsiz, değersiz, derme çatma şey
- kıvırabilme
Kıvırabilmek işi
- kıvırabilmek
Kıvırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıvırcık
Küçük küçük kıvrımları olan
- kıvırcık marul
Yaprakları kıvırcık bir tür marul; kıvırcık
- kıvırcıklaşma
Kıvırcıklaşmak işi
- kıvırcıklaşmak
Kıvırcık duruma gelmek
- kıvırcıklaştırma
Kıvırcıklaştırmak işi
- kıvırcıklaştırmak
Kıvırcıklaşma işini yaptırmak
- kıvırma
Kıvırmak işi
- kıvırmak
Herhangi bir şeyi bükmek
- kıvırtma
Kıvırtmak işi
- kıvırtmak
Kıvırma işini yaptırmak
- kıvırış
Kıvırmak işi
- kıyabilme
Kıyabilmek işi
- kıyabilmek
Kıyma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kıyafet balosu
Alışılmış giysilerin dışında her çeşit özel giysinin giyildiği balo
- kıyafetname
Bir ülkenin veya bir dönemin giysilerini anlatan kitap
- kıyak
Benzerlerinden üstün olan, çok güzel
- kıyak geçmek (veya çekmek veya yapmak)
birine maddi ve manevi destek olmak, yardım etmek
- kıyak kaçmak
çok uygun düşmek, yakışık almak
- kıyaklaşma
Kıyaklaşmak işi
- kıyaklaşmak
Kıyak duruma gelmek
- kıyaklık
Kıyak olma durumu
- kıyakçı
At yetiştirilen haralarda hayvanların çiftleşmesine yardım eden görevli
- kıyakçılık
Kıyakçının yaptığı iş
- kıyam
İslam inancına göre, ölümden sonra yeniden dirilip ayağa kalkma
- kıyamet
Tek tanrılı dinlerin inanışına göre dünyanın sonu ve bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağı zaman; hesap günü, kıyamet günü, mahşer günü
- kıyamet alameti
Kıyametin kopacağını önceden gösteren belirti
- kıyamet gibi (veya kadar)
pek çok
- kıyamet kopmak
kıyamet günü gelmek
- kıyamet mi kopar?
"ne olur, ne çıkar, ne önemi var" anlamında kullanılan bir söz
- kıyamete kadar
dünya durdukça, uzun süre
- kıyamete kalmak
sorun, çözülememek
- kıyametler koparmak
bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek
- kıyas
Bir şeyi başka bir şeye benzeterek değerlendirme, hakkında hüküm verme; oranlama
- kıyas etmek (veya eylemek)
karşılaştırmak, mukayese etmek
- kıyas kabul etmez
iki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz
- kıyasen
Kıyas edilerek, kıyas yoluyla
- kıyasi
Uygulama ve benzetme ile elde edilen
- kıyaslama
Kıyaslamak işi
- kıyaslama yapmak
kıyaslamak
- kıyaslamak
Bir şeyi başka bir şeye benzeterek değerlendirmek, hakkında hüküm vermek
- kıyaslanma
Kıyaslanmak işi
- kıyaslanmak
Kıyaslama işi yapılmak; karşılaştırılmak
- kıyaslayış
Kıyaslamak işi
- kıyasıya
Çok şiddetli
- kıydırma
Kıydırmak işi
- kıydırmak
Kıyma işini yaptırmak
- kıyma
Kıymak işi
- kıymak
Çok ince ve küçük parçalar biçiminde doğramak
- kıymalı
İçinde kıyma bulunan (yemek)
- kıymalı makarna
İçinde kavrulmuş kıyma bulunan makarna yemeği
- kıymalı pide
Kıyma ve sebze ile hazırlanan iç malzeme-sinin ince açılmış hamur üzerine yayılarak fırında pişirilmesi ile yapılan pide
- kıymalı yumurta
İçine kavrulmuş kıyma konularak hazırlanan yumurtalı yemek
- kıymalı ıspanak
İnce kıyılmış ıspanak, soğan, kıyma ve sıvı yağ ile hazırlandıktan sonra pirinç, salça ve tuz eklenen bir yemek türü
- kıymalık
Kıyma yapmaya elverişli olan
- kıymasız
İçinde kıyma bulunmayan (yemek)
- kıymet vermek
değerli olarak kabul etmek, değerlendirmek
- kıymete binmek
çok değerli duruma gelmek
- kıymetiharbiye
Geçerli olan değer
- kıymetini bilmek
önemini, değerini bilmek
- kıymetli evrak
Senet niteliğinde, bir hak bildiren evrak, önemli yazı, belge
- kıymık
Çok küçük ve sivri tahta, demir veya kemik parçası; çapak (I)
- kıymıklı
Üzerinde veya içinde kıymık bulunan
- kıymıksız
Üzerinde veya içinde kıymık bulunmayan
- kıytırık
Değersiz, bayağı, basit olan
- kıytırıklık
Kıytırık olma durumu
- kıyı
Kara ile suyun birleştiği yer
- kıyı balıkçılığı
Kıyıdan fazla uzaklaşmadan bir gün içinde avlanıp limana dönme biçiminde yapılan avcılık
- kıyı bankacılığı
Bir ülkede vergi mevzuatı, kambiyo sınırlamaları dışında faaliyetini sürdüren bankacılık
- kıyı bucak
Göze çarpmayan yer
- kıyı dili
Kıyılarda dalgaların oluşturduğu, denize doğru uzanan kumluk birikim seti; kıyı kordonu, sahil kordonu, kordon
- kıyı seyri
Kıyıdan fazla uzaklaşmadan, kıyıyı gözden yitirmeden yapılan sefer; sahil seyri
- kıyı tırmığı
Buğdaygillerin hasadında yararlanılan tırmık benzeri, dişleri metal ve sapı daha uzun olan, kayalar üzerindeki kökü zayıf deniz yosunlarının kıyı boyunca yapılan hasadında kullanılan bir alet
- kıyı çizgisi
Deniz, göl ve akarsuların taşkın durumları dışında suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan, meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgi; sahil çizgisi
- kıyıcı
Kıyma işini yapan kimse
- kıyıcılık etmek
gaddarlık etmek, gaddarca davranmak
- kıyıda köşede
Göze çarpmayan, umulmayan yerlerde; kıyıda bucakta
- kıyıda köşede kalmak
göze çarpmayan bir yerde unutulmuş olmak
- kıyıdaş
Aynı denizde kıyısı olan ülke veya şehirlerden her biri; sahildar
- kıyık
İğne, kalın yorgan iğnesi
- kıyık kıyık
Bölük pörçük olan
- kıyık kıyık etmek
küçük küçük parçalar hâlinde doğramak
- kıyılama
Kıyılamak işi
- kıyılamak
Kıyı boyunca gitmek
- kıyılma
Kıyılmak işi
- kıyılmak
Kıyma işi yapılmak
- kıyılık
Sayanın kenarlarını sağlamlaştırmak ve güzelleştirmek için dikilen şerit biçimindeki parça
- kıyım
Kıymak işi
- kıyım kıyım
Çok ince ve küçük parçalar hâlinde
- kıyımlı
Herhangi bir biçimde kıyılmış olan
- kıyımlık
Kıyılacak kadar olan
- kıyın kıyın
Kıyıdan, görünmeden giderek
- kıyınma
Kıyınmak işi
- kıyınmak
Ezilmiş veya kırılmış gibi bir duygu duymak
- kıyıntı
Açlık sebebiyle midede duyulan eziklik
- kıyır kıyır
Yenildiğinde kolay ezilen veya ağızda dağılan
- kıyıya atmak
karaya çıkartmak veya sürüklemek
- kıyıya vurmak
bir şey akıntı veya dalgayla kıyıya sürüklenmek
- kıyıya çıkmak
karaya çıkmak, gemiden karaya inmek
- kıyış
Kıymak işi
- kıyışma
Kıyışmak işi
- kıyışmak
Karşılıklı sözleşmek, anlaşıp karar vermek
- kız
Dişi çocuk
- kız almak
bir ailenin kızını gelin olarak kendi ailelerine katmak
- kız başına
Tek başına kız olarak
- kız beşikte (veya kundakta), çeyiz sandıkta
"kız daha beşikte veya kundakta iken çeyiz düzmeye başlamak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- kız böcekleri
Örnek hayvanı kız böceği olan, kanatları eşit, camsı, uçuşları sürekli ve hızlı, avcı böcekler takımı
- kız böceği
Eklem bacaklıların kız böcekleri takımından, başı büyük, vücudu narin, zar kanatlı bir böcek (Libellula depressa)
- kız gibi
kıza benzeyen
- kız güzeli
Çok güzel, alımlı kız
- kız istemek
bir kızı evlenmek için ana ve babasından veya yakınlarından istemek
- kız kardeş
Bir kimsenin dişi cinsten kardeşi; bacı, hemşire, şvester
- kız kaçırmak
bir kızı kendinin veya ailesinin rızası olmadan alıp götürmek
- kız kilimi
Göçebe kızların işledikleri süslü çeyizlik kilim
- kız kurusu
Evlenmemiş yaşlı kız
- kız kuşu
Yağmur kuşugillerden, uzunluğu 34 santimetre olan, eti yenebilen, başı sorguçlu, koyu yeşilimsi renkte esmer, küçük bir kuş (Vanellus vanellus)
- kız kızan
Çoluk çocuk, ev halkı
- kız tarafı
Evlenme sürecinde kızın ailesi ve akrabaları; kızevi
- kız tavlası
Belli bir düzene göre sıralanmış pulların gelen zara göre önce kendi hanesinde yayılması ve sonra toplanmasıyla oynanan tavla oyunu; Yahudi tavlası
- kız vermek
bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek
- kıza köpüre
Çok kızarak
- kızabilme
Kızabilmek işi
- kızabilmek
Kızma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kızak
Kar veya buz üzerinde kayarak yol alan tekerleksiz taşıt
- kızak yapmak
kızak imal etmek
- kızaklama
Kızaklamak işi
- kızaklamak
Taşıt frene basıldığı hâlde duramayıp kaymak; kızak yapmak
- kızaklı
Kızağı olan
- kızaklık
Döşeme tahtalarının altına çaprazlama olarak konulan uzun ve yassı direklerden her biri
- kızamık
Genellikle küçük yaşlarda görülen, kuluçka dönemi bir iki hafta süren, bulaşıcı, ateşli, ufak kızıl lekeler döktüren hastalık
- kızamıklı
Kızamığa yakalanmış
- kızamıkçık
Kızamığa benzeyen, ona göre hafif geçen döküntülü bir hastalık
- kızan
Erkek çocuk
- kızana gelmek
dişi kedi ve köpek erkek istemek
- kızanlık
Kızan olma durumu
- kızarma
Kızarmak işi
- kızarmak
Kırmızı veya ona yakın bir renk almak; alarmak
- kızartabilme
Kızartabilmek işi
- kızartabilmek
Kızartma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kızartma
Kızartmak işi
- kızartmak
Kızarmasına neden olmak
- kızartı
Vücutta kızarmış yer; kızıllık
- kızartılma
Kızartılmak işi
- kızartılmak
Kızartma işi yapılmak
- kızartılı
Kızartısı olan, kızarmış
- kızartılış
Kızartılmak işi
- kızartış
Kızartmak işi
- kızarık
Kızarmış olan
- kızarıklık
Kızarık olma durumu
- kızarıp bozarmak
utanç, öfke vb. duyguların etkisiyle yüzü renkten renge girmek
- kızarış
Kızarmak işi
- kızağa çekmek (veya almak)
gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak
- kızcağız
Kendisine şefkat ve acıma duyulan kız
- kızcık
Kızlara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- kızdırabilme
Kızdırabilmek işi
- kızdırabilmek
Kızdırma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kızdırma
Kızdırmak işi
- kızdırmak
Kızmasına neden olmak, kızmasını sağlamak
- kızdırılabilme
Kızdırılabilmek işi
- kızdırılabilmek
Kızdırılma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kızdırılma
Kızdırılmak işi
- kızdırılmak
Kızdırma işine konu olmak veya kızdırma işi yapılmak
- kızevi naz evi
"kız tarafı nazlı olur" anlamında kullanılan bir söz
- kızgın
Çok ısınmış, ısıtılmış veya kızdırılmış
- kızgın bulut
Yanardağlardan fışkırıp yüksek ısıda su buharı ve başka gazlardan oluşmuş, içine kül ve lav karışmış bulut görünüşünde yığın
- kızgınlaşma
Kızgınlaşmak işi
- kızgınlaşmak
Kızgın duruma gelmek
- kızgınlık
Kızgın, ısınmış olma durumu
- kızkalbi
Şahteregillerden, kalp biçiminde pembe çiçekli bir süs bitkisi (Dicentra)
- kızkaçıran
Fitilinin ateşlenip fırlatılmasıyla kıvılcımlar saçarak uçuşan, tiz ses çıkaran bir tür eğlence aracı; kızkovalayan
- kızlar ağası
Osmanlı sarayındaki harem ağalarının başı
- kızlı erkekli
Kız erkek karışık
- kızlık
Cinsel ilişkide bulunmamış dişi cinsin durumu; bakirlik, bekâret, bikir
- kızlık zarı
Cinsel ilişkide bulunmamış kızların döl yolunu kısmen kapayan zar; himen
- kızma
Kızmak işi
- kızmabirader
Zarla oynanan, karelerde taş yürütüp çeşitli engellerle dolu karelerden oluşan yolu bir an önce bitirmeye dayanan bir oyun türü
- kızmaca
Kızmaya, öfkelenmeye dayanan davranış
- kızmak
Isıtılan veya ısınan bir nesnenin sıcaklığı çok artmak
- kızmemesi
Bir tür şeftali
- kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar (veya varır) ya zurnacıya
"evlenme çağındaki kızı, büyükleri uyarmazlarsa uygun olmayan birisiyle evlenir" anlamında kullanılan bir söz
- kızı kısrağı
birinin ailesindeki kızlar ve kadınlar
- Kızık
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri
- kızıl
Parlak kırmızı renk
- kızıl Ay tutulması
Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu dönemde gerçekleşen, Dünya’nın arkasından gelen Güneş ışınlarının Ay’ı kızıla boyadığı tutulma; kanlı Ay tutulması
- kızıl iblis
Kötü ruhlu kimse
- kızıl su yosunları
Denizlerin yaklaşık 200 metre derinliklerinde yaşayan kırmızı renkli su yosunları
- kızıl yel
Güneyden esen rüzgâr
- kızıl ısı
Temmuzun çok sıcak olan ikinci yarısı
- kızılağaç
Gürgengillerden, dişi çiçekleri küçük ve sarımtırak, erkek çiçekleri püskül biçiminde olan, boyu 30 metre kadar olabilen, kerestesi kolay işlenebilir bir ağaç; kızılsöğüt (Alnus)
- Kızılbaş
Şii mezhebinin bir kolundan olan
- Kızılbaşlık
Kızılbaş olma durumu
- kızılca
Kızıla çalan, az kızıl
- kızılca kıyamet
Aşırı bir biçimde gürültülü çekişme, kavga; kızıl kıyamet
- kızılca kıyamet kopmak
kavga, gürültü olmak
- kızılcadişi
Yüksekliği 4-5 metre olan beyaz çiçekli bir ağaççık (Cornus senguinea)
- Kızılcahamam
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- kızılcık
Kızılcıkgillerden, yaprak açmadan çiçeklenen iri gövdeli bir ağaç; kiren (Cornus mas)
- kızılcık tarhanası
Kızılcık suyu ile yoğrularak yapılan tarhana
- kızılcıkgiller
İki çeneklilerden, çoğu iri gövdeli, yaklaşık on cinste toplanan yüz kadar türü olan bir bitki familyası
- Kızılderili
Amerika yerlisi
- Kızılelma
Osmanlılar tarafından Roma ve Viyana şehirleri için kullanılan sembolik ad
- kızılgeyik
Geyikgillerden, Avrupa ve Asya'nın ılık bölgelerindeki ağaçlık yerlerde yaşayan, rengi kırmızımsı, uzunluğu yaklaşık 2 metre olan bir tür geyik (Cerves elaphus)
- kızılkanat
Sazangillerden, yüzgeçleri kırmızı, 25-30 santimetre boyunda, eti kılçıklı bir tatlı su balığı (Scardinus eryhrophthalmus)
- kızılkantaron
Kızılkantarongillerin örnek bitkisi olan, 10-50 santimetre yüksekliğinde, kırmızı çiçekli, karşılıklı yapraklı, sap ve yaprakları hekimlikte kullanılan, iki yıllık otsu bir bitki (Eryhraea centaurium)
- kızılkantarongiller
İki çeneklilerden, kızılkantaron, acı yonca vb. cinsleri içine alan bir bitki familyası
- kızılkurt
At ve eşeklerin kalın bağırsaklarında yerleşip kanlarını emen kırmızı bir kurt
- kızılkuyruk
Karatavukgillerden, kışın göçen, küçük, güzel bir kuş (Phoenicurus)
- kızıllaşma
Kızıllaşmak işi
- kızıllaşmak
Kızıl duruma gelmek
- kızıllık
Kızıl olma durumu
- kızılma
Kızılmak işi
- kızılmak
Kızma işi yapılmak, kızgın, öfkeli duruma gelmek
- Kızıltepe
Mardin iline bağlı ilçelerden biri
- kızıltı
Bir yerden yansıyan hafif kızıl renk, solgun kızıl
- kızıltılı
Kızıltısı olan
- kızılyaprak
Gülgillerden, 20-120 santimetre yüksekliğinde, yol kenarlarında biten, sarı çiçek açan, çok yıllık, otsu bir bitki; koyun otu, fıtık otu, kuzu pıtrağı (Agrimonia eupatorium)
- kızılçam
Genç sürgünleri kalın ve kızıl renkte, kalın kabuğu esmer kırmızımsı renkte, 10-16 cm uzunluğunda kalın, sert ve koyu yeşil renkte iğne yaprakları olan, parlak, açık kahverenkli topaç biçiminde kozalağı olan bir tür çam (Pinus brutia)
- Kızılören
Afyonkarahisar iline bağlı ilçelerden biri
- kızılötesi
Işık tayfında kırmızı alanın ötesindeki alanda yayılmış ısı ışınlarından oluşan, gözle görülmeyen ışınım; kızılaltı, enfraruj
- kızılımsı
Rengi kızılı andıran, kızıla benzeyen, kızıl gibi; kızılsı, kızılımtırak
- Kızılırmak
Çankırı iline bağlı ilçelerden biri
- kızılış
Kızılmak işi
- kızılşap
Açık eflatun renk
- kızım sana söylüyorum (veya dedim) gelinim sen anla (veya işit)
doğrudan doğruya kendisine söylenemeyen düşünce ve uyarıların, o kimsenin çok yakınına söylendiğinde kullanılan bir söz
- kızını (veya evladını) dövmeyen dizini döver
"çocuğunu gerektiği gibi eğitmeyen, ileride çok pişman olur" anlamında kullanılan bir söz
- kızıp durmak
sürekli olarak kızmak ve söylenmek
- kızış
Kızmak işi
- kızışma
Kızışmak işi; kösnülme
- kızışmak
Yüksek bir dereceyi bulmak, çok ısınmak
- kızıştırma
Kızıştırmak işi
- kızıştırmak
Kızışmasını sağlamak
- kızıştırış
Kızıştırmak işi
- kızışık
Kızışmış olan
- kıç
Kuyruk sokumu bölgesi; dip, göt, kaba et, kaba but, popo, toto (I), makat, mabat, küfe
- kıç atmak
çifte atmak
- kıç attırmak
ondan üstün olmak
- kıçtan bacaklı
Kısa boylu (kimse)
- kıçtankara
Baştan demirleyen, kıçtan da halatlarla kıyıya bağlanan gemi
- kıçüstü
Kıçı yere gelmiş durumda
- kıçüstü oturmak
kıçı yere gelir duruma düşmek
- kıçı kırık
Önemsiz, değersiz (şey veya kimse)
- kıçın kıçın gitmek
geriye doğru gitmek, geri geri gitmek
- kıçına bakarak (veya baka baka)
başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak
- kıçına kına yakmak
karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek
- kıçına tekmeyi atmak (veya vurmak veya yapıştırmak)
birini kovmak
- kıçını yırtmak
bağırıp çağırmak
- kığ
Koyun, keçi veya deve pisliği; kığı
- kığılama
Kığılamak işi
- kığılamak
Koyun, keçi, deve pislemek
- kış
Kuzey yarım kürede 22 Aralık-21 Mart, güney yarım kürede 21 Haziran-23 Eylül tarihleri arasındaki zaman dilimi, sonbaharla ilkbahar arasındaki soğuk mevsim; şita
- kış basmak (veya bastırmak)
kışın şiddetli soğukları başlamak
- kış dönemi
Kış mevsimi
- kış günü
Soğuktan kaynaklanan elverişsiz zaman dilimi
- kış kayıtı
Kış için saklanan yiyecekler
- kış kıyamet
Çok zorlu kış
- kış kışlığını, kuş kuşluğunu gösterir
"her olay, her varlık özelliğini belli eder" anlamında kullanılan bir söz
- kış uykusu
Soğuk ve kurak mevsimlere karşı koyabilmek için canlı varlıkların yapısında görülen olayların bütünü
- kış yapmak
hava çok soğuk ve karlı olmak
- kış çorbası
İnce dilimlenmiş mantar, havuç, pırasa ve kerevizin tavuk suyunda pişirilip üstüne sarımsak, kırmızıbiber, maydanoz ve karabiberden oluşan karışımın dökülmesiyle hazırlanan bir yemek türü
- kışkırtabilme
Kışkırtabilmek işi
- kışkırtabilmek
Kışkırtma ihtimali veya imkânı bulunmak
- kışkırtma
Kışkırtmak işi; kışkırtı, tahrik
- kışkırtmak
Bir kimseyi kötü bir iş yapması için harekete geçirmek; tahrik etmek
- kışkırtmaya durmak
kışkırtmaya başlamak
- kışkırtıcı
Kışkırtma işini yapan; kışkırtmacı, muharrik, tahrikçi, ajitatör, provokatör
- kışkırtıcı ajan
İnsanları, bazı suçları işlemeye sürüklemekle görevli kimse; kışkırtmacı ajan, ajan provokatör
- kışkırtıcılık
Kışkırtıcı olma durumu; kışkırtmacılık, muharriklik, tahrikçilik, provakatörlük
- kışkırtılma
Kışkırtılmak işi
- kışkırtılmak
Kışkırtma işi yapılmak
- kışkırtılı
Kışkırtılmış olan
- kışkırtış
Kışkırtmak işi
- kışkışlama
Kışkışlamak işi
- kışkışlamak
Genellikle kümes hayvanlarını "kış kış" diye kovalamak
- kışla
Askerlerin toplu olarak barındıkları yapılar bütünü
- kışlak
Kışın barınılan yer
- kışlama
Kışlamak işi
- kışlamak
Kış olmak
- kışlatma
Kışlatmak işi
- kışlatmak
Kışı bir yerde geçirtmek
- kışlık
Kışa özgü, kış için
- kışri
Kabukla ilgili
- kışrında kalmak
bir şeyin iç yüzünü bilememek, bir konuya nüfuz edememek
- kışı geçirmek (veya çıkarmak)
kış mevsimini bir yerde geçirmek
- kışın
Kış mevsiminde, kış süresince
- kışır bağlamak (veya tutmak)
kabuklanmak