G harfi ile başlayan kelimeler
G harfi için 3824 sözlük maddesi listeleniyor.
G harfinde öne çıkanlar
Bu harfte daha sık ziyaret edilen maddeler.
- görülen geçmiş zaman
Fiilin belirttiği kavramın, içinde bulunan zamandan önce bitmiş olduğunu bildiren ve -dı ekiyle kurulan zaman; belirli geçmiş zaman, -di’li geçmiş zaman: al-dı, bil-di, saç-tı, seç-ti vb
- gezip tozmak
eğlenmek amacıyla çokça gezmek
- gemi bozma
Gideri gelirinden çok olup çalıştırılması ekonomik olmayan geminin hurdaya ayrılıp sökülmesi
- gözcü
Gözlemleme veya gözetleme işini yapan kimse; dideban
- gardıfren
Trenlerde vagon frenlerini işleten kimse
- götürebilmek
Götürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- göden
Kalın bağırsağın son bölümü; göden bağırsağı, rektum
- Göynücek
Amasya iline bağlı ilçelerden biri
- gözaydın etmek
güzel bir olay için kutlamak, iyi dileklerde bulunmak
- gezinebilme
Gezinebilmek işi
- giriftzenlik
Giriftzenin yaptığı iş
- girilebilme
Girilebilmek işi
- görülmek
Göz yardımıyla bir şey, bir varlık algılanmak, seçilmek
- güdücülük
Güdücü olma durumu
- galatımeşhur
Yaygınlaştığı için yanlışlığına önem verilmeden kullanılagelen söz, deyim, terim; yaygın yanlış
- geçebilme
Geçebilmek işi
- göz kesesi
Gözlerin hemen altında derinin ve kasların bozulması sonucu oluşan şişkinlik
- gafillik etmek
çevresindeki gerçekleri görmemek, sezmemek
- gaga burun
Burnu uzun ve aşağıya doğru kıvrık olan (kimse)
- gölerme
Gölermek işi
- gübre gazı
Hayvansal ve bitkisel atıkların oksijensiz ortamda ayrışması sonucu ortaya çıkan gaz karışımı; biyogaz
- güvenebilme
Güvenebilmek işi
- gelin etmek
kızı evlendirmek
- gözleri süzülmek
göz kapakları hafifçe kapanmaya başlamak
- gerçek yüzünü göstermek
sakladığı düşüncelerini sonradan ortaya koymak
- gnays
Kuvars, mika ve feldspattan birleşmiş kayaç
- göğüs
Vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölümü; bağır, sine
- gülle gibi
çok ağır
- gece gözü, kör gözü
geceleyin iyi iş yapılamayacağını anlatan bir söz
- göz bağı
El çabukluğu ve ustalıkla gerçekte olmayan bir şeyi oluyor gibi gösterme işi; bağı, illüzyon
- gözetmen
Sınavın kurallara uygun bir biçimde yapılmasını sağlayan kimse; gözcü
- gazometre
Gazların toplanması, belirli basınç altında dağıtılması için kullanılan depo
- geçim dünyası
Kişinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan şeyler bütünü
- giriş katı
Toprak düzeyinde olan kat; yer katı, zemin katı
- gönderiverme
Gönderivermek işi
- gebe
Karnında yavru bulunan (kadın veya hayvan); yüklü, hamile, iki canlı, aylı
G dizini
3824 kelime bağlantısı sunucuda oluşturuldu.
- g, G
Türk alfabesinin sekizinci sırasında yer alan ve ge adı verilen bu harf, ses bilgisi bakımından ince ünlülerle ön damak, kalın ünlülerle art damak patlayıcı ünsüzlerinin yumuşaklarını gösterir
- Ga
Galyum elementinin simgesi
- gabardin
Sık dokunmuş bir tür ince yünlü veya pamuklu kumaş
- gabari
Bazı eşyaya verilmesi gereken boyutları, yan görüşü çizmeye, hazırlamaya veya denetlemeye yarayan örnek
- gabin
Alışverişte satın alınan mala ödenen karşılığın, malın değerinden çok fazla olması, alışverişte hile yapma
- Gabonlu
Gabon’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- gabro
Amfibol, piroksen, olivin vb. renkli minerallerden oluşan bir tür iri taneli kaya
- gabya
Ana direklerin üzerine sürülen çubuklar ve ana direklerin üstlerinde bulunan serenler
- gabya yelkeni
Ana yelkenler üzerindeki yelkenler
- gabyacı
Yelkenli gemilerde yelken, arma, seren ve bütün bunlara ait her tür işi yapan görevli; gabyar
- gacı
Çingeneler arasında kadın için kullanılan bir söz
- gacır gucur
Çirkin ve kulak tırmalayıcı bir ses çıkararak; gacır gacır
- gacır gucur etmek
gacır gucur ses çıkarmak
- gacırdama
Gacırdamak işi
- gacırdamak
"Gacır" diye kulak tırmalayıcı ve düzensiz ses çıkarmak
- gacırdatma
Gacırdatmak işi
- gacırdatmak
Gacırdamasına sebep olmak
- gacırtı
Gacırdama sırasında çıkan sesin adı
- gacırtılı
Gacırtısı olan
- gacırtısız
Gacırtısı olmayan
- gaddar
Acıması olmayan, başkalarına haksızlık eden, merhametsiz, katı yürekli, insafsız davranan; kıyak, kıyıcı (III)
- gaddar olmak
acımasız, haksız, insafsız davranmak
- gaddarca
Gaddara yakışır, gaddara uygun
- gaddarlık
Gaddar olma durumu; kıyıcılık
- gaddarlık etmek
gaddarca, insafsızca davranmak, kıyıcılık etmek
- gadir
Haksızlık etme, zarar verme; gadirlik
- gadirlik etmek
haksızlık etmek, hakkını yemek
- gadirlik olmak
haksız davranışlarla karşı karşıya gelmek, hakkı yenilmek
- gadolinyum
Atom numarası 64, atom ağırlığı 156,9 olan, yüksek ısıda eriyen, birtakım tuzları bilinen, parlak gri renkte katı element (simgesi Gd)
- gadre uğramak
haksız davranışlarla karşı karşıya gelmek, hakkı yenilmek
- gadretme
Gadretmek işi
- gadretmek
Haksızlık etmek
- gadrolma
Gadrolmak işi
- gadrolmak
Haksızlığa uğramak
- gadrolunma
Gadrolunmak işi
- gadrolunmak
Haksızlığa uğratılmak
- gaf
Yersiz, beceriksiz, zamansız söz veya davranış; pot (I)
- gaf yapmak
bilmeden yersiz bir davranışta bulunmak veya başkasını incitecek söz söylemek, pot kırmak, çam devirmek
- gaffar
Kullarının günahlarını affeden, bağışlayan (Tanrı)
- gafil avlamak
umulmadık, beklenmedik bir zamanda yakalamak, zor duruma düşürmek
- gafil avlanmak
beklenmedik bir sırada yakalanmak, habersiz ve hazırlıksız bir anda bir olayla karşılaşmak, zor duruma düşürülmek
- gafilane
Dikkatsizlikle, gaflet içinde bulunan kimseye yakışan bir biçimde
- gafile kelam, nafile kelam
"gaflet uykusunda olan kişiye söz kâr etmez" anlamında kullanılan bir söz
- gafillik etmek
çevresindeki gerçekleri görmemek, sezmemek
- gaflet basmak
dalgın, dikkatsiz bir durumda bulunmak
- gaflet etmek
gaflette bulunmak
- gaflet uykusu
Dalgınlıktan ileri gelen uyuşukluk
- gaflet uykusuna dalmak (veya yatmak)
dalgınlıktan ileri gelen uyuşukluk içinde olmak
- gaflet uykusundan uyandırmak
bilgisizlikten, idraksizlikten kurtarmak
- gaflete düşmek
gaflet içinde kalmak
- gafur
Çok bağışlayıcı, merhamet eden ve bağışlayan (Tanrı)
- gaga
Genellikle kuşlarda ağzın bir uzantısı durumunda olan, biçim ve büyüklüğü değişik, boynuz yapısında, katı ve çıkıntılı organ
- gaga burun
Burnu uzun ve aşağıya doğru kıvrık olan (kimse)
- gagaburun
Baş bodoslaması gagayı andırır biçimde yapılmış ticaret yelkenlisi; gagalı
- gagalama
Gagalamak işi
- gagalamak
Kuş, gagasıyla yemi toplamak
- gagalanma
Gagalanmak işi
- gagalanmak
Gagalama işi yapılmak
- gagalaşma
Gagalaşmak işi
- gagalaşmak
Kuşlar birbirini gagalamak
- gagalı
Gagası olan
- gagalı memeli
Tek deliklilerin gagalı memeliler familyasından, vücudu yumuşak tüylerle kaplı, eti yenen, Avustralya ve Tasmanya ırmaklarında yaşayan bir tür memeli; ornitorenk (Ornithorhynchus anatinus)
- gagalı memeliler
Örnek türü gagalı memeli olan, tek delikliler takımının bir familyası
- gagamsı
Gagayı andıran, gagaya benzeyen, gaga gibi
- gagasından yakalamak
bir kimseyi karşı koyamayacak duruma getirmek
- Gagavuz
Moldova Cumhuriyeti’ne bağlı özerk Gagauz Yeri’nde yaşayan Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kimse
- Gagavuz Türkçesi
Gagavuz Türklerinin kullandığı konuşma ve yazı dili; Gagavuzca
- gaile
Sıkıntı, dert, keder, üzüntü
- gaileli
Başa dert olan, üzüntü veren, gaile çıkaran
- gailesiz
Gaile çıkarmayan
- gailesizlik
Gailesiz olma durumu
- gaip
Görünmez âlem
- gaiplik
Gaip olma durumu
- gaipten haber vermek
kendisinde manevi güç olduğuna inanılan kimse, gelecekte neler olacağından veya bilinmeyen âlemden haber vermek
- gaita
İnsan dışkısı
- gak
Karganın çıkardığı ses
- gaklama
Gaklamak işi
- gaklamak
Karga, "gak" diye ses çıkarmak
- gala
Resmî bir törenden sonra yapılan büyük ve gösterişli şölen
- galago
Maymunlardan, Afrika’da, ağaçlarda yaşayan, parmakları vantuzlu, kafasını 180 derece döndürebilen, iri gözlü, tavşan büyüklüğünde, etçil, gececil hayvan (Galago senegalensis)
- galalit
Arı kazeinden oluşan ve birçok işte kullanılan plastik bir madde
- galat
Yanlış kelime veya söz
- galatımeşhur
Yaygınlaştığı için yanlışlığına önem verilmeden kullanılagelen söz, deyim, terim; yaygın yanlış
- gale
İçerisinde kalıp yapılan üç tarafı kaplı, bir tarafı açık tepsi şeklinde dizgi aleti
- galebe çalmak
yenmek
- galenit
İçinde doğal kurşun bulunan sülfür
- galeri
Bir yapının birçok bölümünü aynı katta birbirine bağlayan içten veya dıştan yapılmış geniş geçit
- galerici
Galeri işleten kimse
- galericilik
Galericinin yaptığı iş
- galerya
Eski gemilerde kıç tarafta bulunan bölüm
- galeta
Fırında pişirilerek kurutulmuş yuvarlak ve uzun peksimet
- galeta unu
Galetadan veya kızarmış ekmek kabuğundan yapılan un
- galeyan etmek
kaynamak
- galeyana gelmek
coşmak
- galeyana getirmek
coşturmak
- galeyanlı
Galeyana gelmiş olan
- gali
Alçak ve altı düz gemi
- galiba
Görünüşe göre, sanılır ki, anlaşıldığı gibi
- galibarda
Mora çalan kırmızı
- galip
Bir yarışma, karşılaşma, çatışma vb. sonunda yenen, üstün gelen, başarı kazanan
- galip gelmek
yenmek(I), üstün gelmek
- galiz
Kaba ve çirkin
- galon
Anglosaksonların kullandığı yaklaşık dört buçuk litrelik bir tür ölçü birimi
- galop
At yarışında veya hazırlık çalışmasında atın yaptığı derece
- galop yapmak
at yarışında veya hazırlık çalışmasında iyi bir derece elde etmek
- galoş
Sağlık kurumları, müzeler vb. yerlerde özel bölümlere girerken ayakkabıya geçirilen ince ve şeffaf kılıf
- galoşlu
Galoşu olan
- galoşsuz
Galoşu olmayan
- galvaniz
"Üzeri değerli madenlerle kaplanacak bir bakır levhanın batırıldığı altın, gümüş veya platin banyosu" anlamına gelen galvaniz banyosu birleşik sözünde geçen bir söz
- galvanizci
Madenî parçaların sıcakta daldırma yöntemiyle galvanizlenmesinde kullanılan erimiş çinko banyosunu hazırlamak ve denetlemekle görevli işçi
- galvanizcilik
Galvanizcinin yaptığı iş
- galvanize
Paslanmaktan korumak için erimiş çinkoya batırılarak kaplanmış
- galvanizleme
Galvanizlemek işi
- galvanizlemek
Madenî bir parçayı paslanmaktan korumak için galvaniz banyosunda erimiş çinko ile kaplamak
- galvanizlenme
Galvanizlenmek işi
- galvanizlenmek
Galvanizleme işi yapılmak
- galvanizletme
Galvanizletmek işi
- galvanizletmek
Galvanizle kaplatmak
- galvanizli
Galvanizlenmiş (madde)
- galvanizm
Canlı organizmalarda doğru akımın etkisi olayı
- galvanizsiz
Galvanizlenmemiş (madde)
- galvano
Elektroliz yoluyla yapılmış resim klişesi
- galvanokoter
Elektrikle kızdırılan dağlağı
- galvanometre
Mıknatıslı iğnede oluşan sapmaları gözlemek yoluyla elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan cihaz
- galvanoplasti
İçinde herhangi bir maden erimiş bulunan bir sıvıya, istenilen eşyayı daldırıp sıvıdan elektrik akımı geçirmek yoluyla o eşyayı bir maden tabakasıyla kaplama işlemi
- galvanoskop
Manyetik bir ibre yardımıyla elektrik akımının varlığını veya yönünü gösteren cihaz
- galvanotip
Galvanoplasti yoluyla hazırlanan ve tipo baskıda kullanılan kabartma klişe
- galyot
Başı ve kıçı çok yuvarlak, gulet tipinde, altı düz bir gemi
- galyum
Atom numarası 31, atom ağırlığı 69,72, yoğunluğu 5,9 olan, 29,8 °C'de eriyen, çok seyrek bulunan, alüminyumu andıran bir element (simgesi Ga)
- gam
Sekiz notanın kalın sesten inceye veya inceden kalına gitmek üzere sıralanmış dizisi; skala
- gam yapmak
gam biçiminde deneme ve alıştırmayı çalgı veya sesle uygulamak
- gam yememek
kaygılanmamak
- gam çekmek
kaygılanmak
- gama
Yunan alfabesinin üçüncü harfi (g)
- gama ışını
Radyoaktif atom çekirdeğinden parçalanma sonucu yayılan ve x ışınlarından daha kısa dalga boyu ve daha yüksek enerjisi olan ışın türü
- gamaglobülin
Kan, lenf, safra vb.nde bulunan bir protein türü
- gamalı
Bazı eski dinlerin ve Nazizm'in sembolü olan, uçları Yunancanın gama harfi biçiminde kırılmış (haç)
- gamba
İyi toplanmamış halat veya zincirlerde ortaya çıkan dolaşıklık
- gamet
Erkek veya dişi üreme hücresi
- gametli
Gameti olan, gamet oluşturan
- gametsiz
Gameti olmayan
- gamlı
Sıkıntı veya üzüntü veren
- gammaz olmasa tilki pazarda gezer
"yasal olmayan yollardan gizlice çıkar sağlayan kişi, yakayı ele vereceğinden korkmasa bütün bu işleri açıktan yapar" anlamında kullanılan bir söz
- gamsele
Kauçuktan yapılmış, su geçirmeyen yağmurluk
- gamsız
Olayları kendine dert etmeden geçiştiren, aldırış etmeyen; tasasız
- gamze
Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen küçük çukur
- gamzeli
Gamzesi olan
- gamzesiz
Gamzesi olmayan
- Ganalı
Gana’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- gang
Bir maden cevherini, bir değerli taşı saran değersiz madde
- gangama teknesi
Suyun dibini tarayan, sünger avcılığında kullanılan tekne türü
- gangliyon
Sinirlerde ve lenf damarlarında yer yer ortaya çıkan yuvarlak şişlik
- gangster
Yasa dışı işler yapan çete üyesi
- gangsterlik
Gangster olma durumu
- gani
Bol, çok olan
- gani gönüllü
Cömert, eli açık olan (kimse)
- gani gönüllülük
Gani gönüllü olma durumu
- ganilik
Gani olma durumu
- ganimet
Savaşta düşmandan zorla ele geçirilen mal; şikâr
- ganyan
At yarışlarında birinciliği kazanan (at)
- ganyan oynamak
bir at yarışında resmî programda yer alan atın numarasını taşıyan bileti alarak onun birinci gelmesi tahmini üzerine para yatırmak
- gar
Demir yolu ile yolculuk edenlerin gereksinimlerinin geniş ölçüde karşılandığı büyük tren istasyonu
- garaip
Görülmemiş, şaşılacak şeyler, işitilmemiş olaylar
- garaj
Otomobil vb. taşıtların konulduğu üstü örtülü yer; arabalık
- garajcı
Otomobil, otobüs vb. taşıtları belli bir süre barındıran, gereğinde bakım ve onarımlarını yaptıran işletmeci
- garajcılık
Garajcının yaptığı iş
- garami
Düşünceden çok, canlı duygulara ve aşka dayanan (sanat eseri)
- garanti
Kesinlikle, kesin olarak, ne olursa olsun
- garanti altına almak
güvence altına almak
- garanti etmek
bir şeyle ilgili olarak güvence vermek
- garanti vermek
güvence altına almak
- garantileme
Garantilemek işi
- garantilemek
Bir işin gerçekleşmesi için gereken önlemleri almak, sağlama bağlamak
- garantiletme
Garantiletmek işi
- garantiletmek
Garantileme işini yaptırmak
- garantileyebilme
Garantileyebilmek durumu
- garantileyebilmek
Garantileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- garantör
Bir konuda güvence veren ve bunun gerçekleşmesini gözeten ve denetleyen (kimse, kuruluş veya devlet); güvenceci
- garantörlük
Garantör olma durumu; güvencecilik
- garaz bağlamak
birine karşı kin beslemek
- garaz olmak
birine karşı kinlenmek
- garazkârane
Kinli biçimde, kinli olarak, kin duyarak
- garazkârlık
Garazkâr olma durumu
- garazlı
Kin güden, garazı olan; garazkâr
- garazsız
Kin beslemeyen, garazı olmayan
- garazsız ivazsız
Hiçbir gizli maksat gütmeden
- garazsızca
Garazsız bir biçimde
- garazsızlık
Garazsız olma durumu
- garazı olmak
birine karşı kötülük, kin beslemek
- Garbi
Batı'yla ilgili, Batı'ya özgü olan
- garbi
Batıyla ilgili, batıya özgü olan
- gard
Eskrim, boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum
- gardenparti
Bir bahçede veya parkta yapılan yemekli şölen
- gardenya
Kök boyasıgillerden, sıcak bölgelerde yetişen bir ağaç veya ağaççık cinsi (Gardenia)
- gardıfren
Trenlerde vagon frenlerini işleten kimse
- gardını almak
savunma durumuna geçmek
- gardırop
Bir kişinin sahip olduğu bütün giysileri, giysi takımları
- gargar
Süzgeçli testi
- gargara
Su veya ilaçlı sıvı ile ağız veya yutağı başı arkaya atıp solukla da sıvının yutulmasını engelleyerek çalkalama işi
- gargara yapmak
bir sıvı ile ağzı veya boğazı çalkalamak
- gargaraya getirmek
gürültüye, karışıklığa boğarak bir sözün veya bir işin etkisini azaltmak, dağıtmak, dikkatten kaçırmak
- gariban
Kimsesiz, zavallı, garip olan
- garibancık
Kimsesiz ve zavallılara sevgiyle yaklaşıldığını belirten bir söz
- garibanlık
Gariban olma durumu
- garibe
Şaşılacak şey, yadırganacak şey
- garibe bir selam bin altın değer
"yabancı yerde tek başına kalan kimseye karşı gösterilecek küçük bir ilgi, en büyük iyilik yerine geçer" anlamında kullanılan bir söz
- garibine gitmek
yadırgamak, şaşırmak
- garip
Kimsesiz, zavallı olan
- garip bulmak
yadırgamak, tuhaf ve anlaşılmaz olarak nitelemek
- garip gelmek
garip bulmak, yadırgamak
- garip kuşun yuvasını Allah yapar
"garip ve kimsesiz kişiye Tanrı yardım eder" anlamında kullanılan bir söz
- garipleşme
Garipleşmek işi
- garipleşmek
Garip bir duruma gelmek
- gariplik basmak
yalnızlık çökmek
- garipseme
Garipsemek işi
- garipsemek
Kendini gurbette veya kimsesiz gibi düşünerek içlenmek
- garipsenme
Garipsenmek işi
- garipsenmek
Garipseme işi yapılmak
- gark
Suya batma, suda boğulma
- gark etmek
batırmak, boğmak
- gark olmak
gömülmek, batmak
- garnitür
Et veya balık gibi asıl yemeğin yanına eklenen sebze, patates vb. yiyecekler
- garnitürlü
Garnitürü olan
- garnitürsüz
Garnitürü olmayan
- garnizon
Bir şehri savunan veya yalnız orada bulunan askerî birlikler
- garoz
Palamut ve toriğin iç organları
- Garpkâri
Batı örneklerine benzer
- garsiyat
Ağaç dikmeler, ağaçlandırmalar
- garson
Lokanta, pastane, kahvehane vb. yerlerde müşterilere hizmet eden kimse
- garson boy
Ergenlik dönemi çocuklarının beden ölçülerine uygun olan (elbise, boy pos vb.)
- garsoniyer
Bazı erkeklerin, evlilik dışı ilişkiler için kendi konutlarından ayrı olarak tuttukları özel konut
- garsonluk
Garson olma durumu
- garç gurç
Birbirine sürtünen nesnelerin çıkardığı ses
- garç gurç etmek
"garç gurç" diye ses çıkarmak
- gasba uğramak
sahibinin izni ve haberi olmadan malı zorla alınmak; gasbedilmek
- gasbedilme
Gasbedilmek işi
- gasbedilmek
Gasbetme işi yapılmak
- gasbetme
Gasbetmek işi
- gasbetmek
Sahibinin izni ve haberi olmadan malı zorla almak
- gaseyan
İç bulantısı
- gaseyan etmek
kusmak
- gasilhane
Ölü yıkama yeri
- gasletme
Gasletmek işi
- gasletmek
Ölüyü cenaze namazı kılınmadan önce dinî usullere göre yıkamak
- gasp
Bir malı sahibinin izni ve haberi olmadan zorla alma
- gaspçı
Gasp yapan kimse
- gaspçılık
Gaspçının yaptığı iş
- gastrit
Mide iç zarının yangısı
- gastroenteroloji
Hastanelerde sindirim organları hastalıklarının incelendiği, tedavi edildiği bölüm
- gastroenterolojik
Sindirim bilimi ile ilgili
- gastronom
Damak zevki olan, ağzının tadını bilen, iyi yemekten anlayan kimse
- gastronomi
Gerek yiyecek içecek yapma yöntemlerine gerek yemek pişirme tekniklerine ilişkin bilgilerin tümü
- gastronorm
Lokanta, yemekhane vb.nin büyük mutfaklarında malzemelerin yıkanması, karıştırılması, saklanması vb. için kullanılan, dört köşe, metal veya plastikten yapılan küvet biçiminde kap
- gastroskop
Yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağının gözle görülmesini sağlayan, hastaya ağız yolu ile uygulanan fiberoptik alet
- gastroskopi
Gastroskopla yapılan inceleme
- gastrula
Yumurta hücresi oğulcuk durumuna gelirken blastulanın bir noktasından çukurlaşarak iç içe geçmiş iki hücre katmanı biçimine girme evresi
- gauss
Manyetik alanın şiddet birimi
- gavot
Bir tür eski Fransız halk dansı
- gayakol
Peygamber ağacı reçinesinden çıkarılan ve hekimlikte kullanılan bir sıvı
- gaybubet etmek
göz önünde bulunmamak
- gayda
Kamıştan yapılmış çift düdük ve tulumdan oluşan, tiz sesli, nefesli, İskoçların millî çalgısı
- gaydacı
Gayda çalan veya yapıp satan kimse
- gaydacılık
Gaydacının yaptığı iş
- gayet
Pek, çok, pek çok, aşırı bir biçimde
- gayetle
Aşırı derecede
- gayr
Başka kimse, başkası
- gayret
Çalışma isteği; mücahede
- gayret dayıya düştü
"iş, onu başarabilecek olana kaldı" anlamında kullanılan bir söz
- gayret etmek
emekle çalışmak, çabalamak, uğraşmak
- gayret göstermek (veya sarf etmek)
çaba harcamak, başarmak için çalışmak
- gayret kuşağı
Babaevinden çıkarken aile büyükleri veya erkek kardeşlerinden biri tarafından gelinin beline dolanan kırmızı kuşak
- gayret vermek
isteklendirmek, özendirmek, yüreklendirmek
- gayrete gelmek
bir işi yapmaya veya bitirmeye özenmek; canlanmak
- gayretine dokunmak
bir işi yapamayacağını ileri sürenlere kızarak veya kendisinin yapması beklenen işi başkasının yapmasından utanç duyarak başarmaya çalışmak
- gayretkeş
Yan tutan, kayıran
- gayretkeşlik
Gayretkeş olma durumu
- gayretlendirme
Gayretlendirmek işi
- gayretlendirmek
Gayretlenme işini yaptırmak
- gayretlenme
Gayretlenmek işi
- gayretlenmek
Çalışma isteği duymak veya çalışma isteği artmak
- gayretli
Çalışkan, çaba gösteren
- gayretlilik
Gayretli olma durumu
- gayretsiz
Çalışmayan, çaba göstermeyen
- gayretsizlik
Gayretsiz olma durumu
- gayrimaddi
Maddi olmayan
- gayrimaddilik
Maddi olmama durumu
- gayrimemnun
Bulunduğu durumdan, yapılan işten memnun olmayan
- gayrimeskûn
Yerleşilmemiş, üstünde oturulmayan boş (yer)
- gayrimillî
Millî olmayan
- gayrimillîlik
Millî olmama durumu
- gayrimüslim
Müslüman olmayan kimse
- gayriresmî
Devletin koyduğu kurallar dışında kalan
- gayriresmîlik
Gayriresmî olma durumu
- gayrisafi hasılat
Net olmayan gelir
- gayrisafi millî hasıla
Bir ülkede bir yıl süresince üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları üzerinden hesaplanan toplam değeri
- gayritabii
Acayip bir biçimde
- gayrişahsi
İnsanın kişiliğine ait olmayan, kendi dışında olan
- gayrişahsilik
Gayrişahsi olma durumu
- gayrı
(ga'yrı) Artık, bundan böyle; gayri
- gayur
Gayreti olan, gayretli, çok çalışkan
- Gayya
Cehennemde bulunduğu varsayılan bir kuyunun veya derenin adı
- gayya kuyusu
İçine düşüldüğünde kolay çıkılamayan dertli, belalı yer veya durum; gayya
- gaz
Gazze’de dokunan ince ve çok seyrek keten bez
- gaz beton
İçeriğinde yüksek miktarda hava boşluğu bulunduran, ısı ve ses yalıtımı sağlayan, kuvarsit, çimento, kireç ve suyun karışımından oluşan hafif yapı malzemesi
- gaz bombası
İçinde, atıldığında canlılara zarar verecek gazlar bulunan bomba
- gaz boyaması
Eskiden başa, hediyelik eşyalara ve özellikle lohusa şerbeti güğümlerine sarılıp bağlanan, kırmızı veya mor renkte tülbent
- gaz dedektörü
Boru hatlarıyla taşınan gazın kontrol edilen ortamda bulunup bulunmadığını tespit eden cihaz
- gaz göstergesi
Sıvılaştırılmış petrol gazı ile çalışan motorlu araçlarda gazın düzeyini gösteren alet
- gaz ibiği
Gaz lambasının gazın yanması için üzerinde fitil bulunan ağzı
- gaz korozyonu
Metal yüzeyinde sadece gazların pas oluşmasına yol açması
- gaz lambası
İçine konan gaz yağını bir fitil yardımıyla yakan, şişeli, türlü biçimlerde lamba; gaz (II)
- gaz maskesi
Zehirli gazlardan korunmak amacıyla özel olarak yapılmış, ağız ve burnu kapatan gereç
- gaz ocağı
Gaz yağıyla yanan ocak
- gaz pedalı
Motorlu taşıtlarda aracın hızını ayarlamaya yarayan aygıt
- gaz sayacı
İçinden geçen gazın ne kadar olduğunu ölçen araç; doğal gaz sayacı, hava gazı sayacı
- gaz sobası
Gaz yağı ile çalışan, ısıtma amacıyla kullanılan bir tür soba; gaz yağı sobası
- gaz taşı
Bileme işinde kullanılan bir tür taş
- gaz türbini
Yanma ile açığa çıkan ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren sistem
- gaz vermek
motorlu taşıtlarda gaz pedalına basmak
- gaz yağı
Ham petrolün 150-250 °C'ler arasında işlenmesiyle elde edilen renksiz veya sarı renkte akaryakıt; taş yağı, gaz (II)
- gaz ölçümü
Gazların hacim, yoğunluk vb. niteliklerinin ölçülmesi; gazometri
- gaza
İslam dinini korumak veya yaymak amacıyla Müslüman olmayanlara karşı yapılan kutsal savaş
- gaza basmak (veya dayanmak)
harekete geçirmek veya hızını artırmak için motorlu taşıtın gaz pedalına basmak
- gaza gelmek
dolduruşa gelmek
- gaza getirmek
birini olmadık bir şey veya hayalî bilgilerle coşturmak, ileri sürmek
- gaza yüklenmek
harekete geçirmek veya hızını artırmak için motorlu taşıtın gaz pedalına çokça basmak
- gazaba gelmek
öfkelenmek, kızmak
- gazaba uğramak
güçlü bir kimsenin hışmına uğramak
- gazabını yenmek
öfkesini, şiddetini göstermemek veya bastırmak
- gazaplandırma
Gazaplandırmak işi
- gazaplandırmak
Öfkelendirmek, kızdırmak
- gazaplanma
Gazaplanmak işi
- gazaplanmak
Öfkelenmek, kızmak
- gazaplı
Öfkeli, kızgın, hiddetli olan
- gazapsız
Öfkeli, kızgın, hiddetli olmayan
- gazeki
Cepken altına giyilen kolsuz bir tür giysi
- gazel
Divan edebiyatında 5-10 beyit arasında değişen, ilk beytinin dizeleri birbiriyle, sonraki beyitlerinin ikinci dizeleri birinci beyitle uyaklı, genellikle lirik konularda yazılan nazım biçimi
- gazel damarı
Gazel vb. icra ederken yüksek sesten dolayı ortaya çıkan boyun damarı
- gazel okumak
gazel söylemek
- gazel tutturmak
yüksek sesle şarkı veya türkü söylemek
- gazelhan
Gazel okuyan, gazel söyleyen kimse
- gazelhanlık
Gazelhanın yaptığı iş
- gazelimsi
Gazeli andıran, gazele benzeyen, gazel gibi
- gazeliyat
Bir şairin divanında bulunan gazeller bölümü
- gazellenme
Gazellenmek işi
- gazellenmek
Ağaç yapraklarını dökmek
- gazete
Politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek için yorumlu veya yorumsuz, her gün veya belirli zaman aralıklarıyla çıkarılan yayın; ceride
- gazeteci
Gazete yayımlayan kimse
- gazetecilik
Gazetecinin yaptığı iş
- gazetelik
Gazete koymaya yarar küçük çatkı
- gazhane
Hava gazı üretilen veya depolanan yer
- gazi
Savaştan sağ olarak dönen kimse
- gazi olmak
savaştan, ölmeden dönmek
- Gaziantep
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan illerinden biri; Antep
- Gaziantepli
Gaziantep ilinden olan kimse; Antepli
- Gazianteplilik
Gaziantepli olma durumu; Anteplilik
- Gaziemir
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- gaziler helvası
Undan yapılan bir helva türü
- gazilik
Gazi olma durumu
- gazino
Yemek yenilen, gösteri izlenen, müzik dinlenen, bazen oyun sergilenen eğlence yeri
- gazinocu
Gazino işleten kimse
- gazinoculuk
Gazinocunun yaptığı iş
- Gaziosmanpaşa
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- Gazipaşa
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- gazla!
"defol, git!" anlamında kullanılan bir söz
- gazlama
Gazlamak işi
- gazlamak
Gaz yağı sürmek
- gazlanma
Gazlanmak işi
- gazlanmak
Gaz yağı sürülmek
- gazlayabilme
Gazlayabilmek işi
- gazlayabilmek
Gazlama ihtimali veya imkânı bulunmak
- gazlaşma
Gazlaşmak işi
- gazlaşmak
Gaz durumuna girmek
- gazlaştırma
Gazlaştırmak işi
- gazlaştırmak
Bir maddeyi gaz durumuna dönüştürmek
- gazlı
Gazı olan veya gaz bulaşmış olan
- gazlı bez
İnce ve seyrek olarak dokunmuş, çeşitli boyut ve biçimlerde hazırlanmış, yara sarmakta kullanılan, mikroptan arındırılmış tıbbi malzeme; gaz bezi
- gazlı içecek
İçeriği asit ve şekerle zenginleştirilmiş, farklı aromalarda ve renklerdeki soğuk içecek
- gazlılık
Gazlı olma durumu
- gazojen
Sıvı veya katı yakıtı hava, oksijen etkisiyle gazlaştırmaya yarayan araç
- gazolin
Ham petrolün ilk damıtılmasında ayrılan çok uçucu, hafif akaryakıt
- gazometre
Gazların toplanması, belirli basınç altında dağıtılması için kullanılan depo
- gazoz
Meyve esansı, şeker ve karbon asidi ile yapılan, basınçlı hava ile şişelere doldurularak hazırlanan içecek
- gazozağacı
Çok saçma söz
- gazozcu
Gazoz yapıp satan kimse
- gazozculuk
Gazozcunun yaptığı iş
- gazsız
İçinde gaz olmayan veya gaz bulaşmamış olan
- gazsızlık
Gazsız olma durumu
- gazve
Arap aşiretleri arasında yapılan savaş
- gazölçer
Belirli basınç altında gelen gazın hacmini ölçmeye yarayan araç; gazometre
- gazışı
Termik etki olmaksızın kendiliğinden görülen ışık
- gazışıl
Gazışı ile ilgili, gazışı saçabilen
- Gd
Gadolinyum elementinin simgesi
- Ge
Germanyum elementinin simgesi
- ge
Türk alfabesinin sekizinci harfinin adı, okunuşu
- gebe
Karnında yavru bulunan (kadın veya hayvan); yüklü, hamile, iki canlı, aylı
- gebe kalmak
insan veya hayvanın karnında yavru oluşmak
- gebe olmak
bir şeyin gerçekleşme ihtimali bulunmak
- gebelik
Gebe olma durumu; hamilelik
- gebelik testi
Bir kadının gebe olup olmadığının belirlenmesi için yapılan işlem
- geberesice
“Gebermesi gereken, gebermeye layık olan” anlamında söylenen bir ilenme sözü
- geberik
Ölü, ölmüş
- geberip gitmek
istenmedik bir biçimde ve beklenmedik bir zamanda ölmek
- geberme
Gebermek işi
- gebermek
Sevilmeyen bir kişi ölmek
- gebeş
Karnı şiş olan (kimse)
- gebeşlik
Gebeş olma durumu
- gebre
Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese
- gebre otu
Sürekli yeşil kalan çalı görünümünde bir bitki; kebere, kapari (Capparis spinosa)
- gebre otugiller
Gebre otu vb. bitkileri kapsayan familya
- gebreleme
Gebrelemek işi
- gebrelemek
Hayvanı gebre (I) ile tımar etmek
- gebrelenme
Gebrelenmek işi
- gebrelenmek
Gebreleme işine konu olmak
- Gebze
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- gece
Akşamdan sonra başlayan ve gün ağarıncaya kadar geçen zaman dilimi; tün, şeb
- gece bekçisi
Geceleyin iş yerlerini veya kuruluşları bekleyen kimse
- gece gece
Uygunsuz bir zamanda
- gece gösterimi
Gece yapılan sinema veya tiyatro gösterisi; suare
- gece gözü, kör gözü
geceleyin iyi iş yapılamayacağını anlatan bir söz
- gece gündüz
Her zaman, ara vermeden, aralıksız biçimde
- gece gündüz dememek
vaktin uygun olup olmadığına bakmamak, vakit seçmemek
- gece hayatı
Genellikle akşamın geç saatlerinden sabahın erken saatlerine kadar süren, alışkanlık hâline gelmiş, kadın ve erkeklerin birlikte katıldığı içkili, müzikli vb. gece eğlenceleri
- gece işi, körler işi
gece yapılan işin verimli olamayacağını anlatan bir söz
- gece işçiliği
Geceleyin yapılan hırsızlık
- gece kulübü
Geceleri açık olan, dans etmek, müzik dinlemek ve gösteri izlemek için gidilen eğlence yeri
- gece kuşu
Geceleri gezmeyi seven kimse
- gece körlüğü
Beslenmede A vitamini yetersizliğinden ortaya çıkan bir hastalık belirtisi; tavukkarası, karağı (II)
- gece kıyafeti
Kadınların özel gün ve gecelerde giydikleri gösterişli, göz alıcı giysi; tuvalet, abiye
- gece mavisi
Koyu mavi
- gece silahlı, gündüz külahlı
"kimseye sezdirmeden kötü işler yapan kimse" anlamında kullanılan bir söz
- gece uçuşu
Askerî amaçla uçakların geceleyin yaptığı uçuş
- gece yanığı
Uçuk gibi birdenbire oluşan kabarcıklı deri döküntüsü
- gece yarısı
Güneşin batması ile doğması arasındaki sürenin ortası
- gece yatısı
Geceyi bir yerde konuk olarak geçirme
- gece yayı
Güneşin gök kürede bir gün boyunca çizdiği çemberin ufuk altında kalan parçası
- gece öğretimi
Yükseköğretim kurumlarında gece yapılan öğretim
- gececi
İş yerlerinin gece vardiyasında çalışan kimse
- gececil
Gece hayatını seven (kimse)
- gececilik
Gececi olma durumu
- geceki
Geceye özgü, gece olan, gece yapılan
- gecekondu
İmar ve yapı kanunlarına aykırı olarak başkalarına veya kamuya ait arazi veya arsalar üzerinde toprak sahibinin bilgisi ve rızası olmaksızın acele yapılmış konut; kondu
- gecekondu gibi
derme çatma yapılan (yapı)
- gecekonducu
Gecekonduda oturan kimse; konducu
- gecekonduculuk
Gecekonducu olma durumu; konduculuk
- gecekondulaşma
Gecekondulaşmak işi
- gecekondulaşmak
Gecekondu sayısı çoğalmak
- geceleme
Gecelemek işi
- gecelemek
Geceyi bir yerde geçirmek
- geceler gebedir
"her sabah yeni olaylarla karşılaşabiliriz" anlamında kullanılan bir söz
- gecelerce
Birçok gece, geceler boyu
- geceleri
Gece vaktinde
- geceleyebilme
Geceleyebilmek işi
- geceleyebilmek
Geceleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geceleyin
Günün sonunda, günün son saatlerinde; gece
- geceleyiş
Gecelemek işi
- geceli gündüzlü
Hem gece hem gündüz, sürekli, aralıksız, durmaksızın
- gecelik
Yatakta giyilen giysi; gece kıyafeti
- gecelik entari
Erkeklerin pijama yerine giydiği uzun, düz üstlük
- gecenin körü
Gecenin ilerlemiş saati
- gecenin köründe
Gecenin ilerleyen saatlerinde
- gecesefasıgiller
Örnek bitkisi gecesefası olan bir bitki familyası
- geceye kalmak
gecenin geç saatlerine kadar kalmak
- geceyi (veya gecesini) gündüze (veya gündüzüne) katmak
aralıksız, gece gündüz çalışmak, büyük çaba göstermek
- gecikebilme
Gecikebilmek işi
- gecikebilmek
Gecikme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gecikilme
Gecikilmek durumu
- gecikilmek
Gecikme işi yapılmak
- gecikiş
Gecikmek işi
- gecikme
Gecikmek işi; teehhür, rötar
- gecikmek
Geç kalmak, herhangi bir işi kararlaştırılan zamandan sonra yapmak
- gecikmeli
Gecikmesi olan; tehirli, rötarlı
- gecikmesiz
Gecikmesi olmayan; tehirsiz, rötarsız
- gecikmişlik
Gecikmiş olma durumu
- geciktirebilme
Geciktirebilmek işi
- geciktirebilmek
Geciktirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geciktirilme
Geciktirilmek işi
- geciktirilmek
Gecikmesine yol açılmak
- geciktirim
İzleyiciye herhangi bir olayın ortaya çıkacağına ilişkin ipuçları vererek onu sürekli bir bekleme, gerginlik, sıkıntı içinde bırakma biçimindeki anlatım
- geciktirme
Geciktirmek işi; tavik, tehir
- geciktirmek
Gecikmesine sebep olmak; tehir etmek
- gedalık
Geda olma durumu
- gedik
Bir düzey üstündeki yıkık, çatlak veya aralık; rahne
- gedik açmak
düşman mevzilerindeki zayıf bir noktadan giriş yeri açmak
- gedik açılmak
giderilmesi çok güç bir eksiklik veya açık ortaya çıkmak
- gedik kapamak
küçük bir gereksinimini karşılamak
- gedik kapmak
bir gelir kaynağı ele geçirmek
- gedikleri tıkamak
çıkan veya çıkacak olan zorlukları önlemek
- gedikli
Gediği olan
- gediklilik
Gedikli olma durumu
- gedilme
Gedilmek durumu
- gedilmek
Gedik olmak, gedik açılmak
- Gediz
Kütahya iline bağlı ilçelerden biri
- gedme
Gedmek işi
- gedmek
Gedik açmak, çentmek, delmek
- gehgeh
"Nöbetli bir hastalığa yakalanmak" anlamında kullanılan gehgeh tutmak deyiminde geçen bir söz
- gel de (veya gelsin de)
"elinde ise" anlamında kullanılan bir söz
- gel demesi kolay ama git demesi güçtür
"bir kimseyi işe almak, bir misafir çağırmak kolaydır ancak bir kimsenin işine son vermek, misafire git demek zordur" anlamında kullanılan bir söz
- gel denilen yere gitmeye ar eyleme, gelme denilen yere gidip yerini dar eyleme
"çağrıldığın yere gitmekten çekinme, gelme denilen yere de gitme, orada sana ilgi göstermezler" anlamında kullanılan bir söz
- gel keyfim gel
büyük bir memnunluk ve alay anlatan bir söz
- gel zaman git zaman
"aradan oldukça uzun bir zaman geçtikten sonra" anlamında kullanılan bir söz
- gelberi
Büyük ocaklardan ateşi dışarı çekmek için kullanılan uzun saplı demir araç
- gelberi etmek
aşırmak, çalmak, kendine mal etmek
- geldik yüze, çıktık düze
"kasım ayından sonra gelen yüzüncü günde, 15 Şubat'ta kışın soğuk günleri geride kalır" anlamında kullanılan bir söz
- gele
Tavla oyununda elinde kırık taşı bulunan oyuncunun attığı, oyuna devam etmesine yaramayan zar
- gele atmak
tavla oyununda elinde kırık taşı bulunan oyuncu işine yaramayacak zar atmak
- gelebilme
Gelebilmek işi
- gelebilmek
Gelme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gelecek
Daha gelmemiş, yaşanacak zaman; istikbal, ati
- gelecek bilimci
Gelecek bilimi ile uğraşan kimse; fütürolog
- gelecek bilimi
Küresel bir perspektif içinde geleceği öngörmeye çalışan bilim; fütüroloji
- gelecek bilimsel
Gelecek bilimi ile ilgili; fütürolojik
- gelecek vadetmek
iyi şeyler olacağını önceden sezdirmek
- gelecek zaman
Fiilin gösterdiği oluş ve kılışın içinde bulunulan zamandan sonra gerçekleşecek olduğunu bildiren ve -acak ekiyle kurulan zaman: gülecek, uyuyacak vb
- gelecekçi
Gelecekçilik yanlısı olan; fütürist
- gelecekçilik
İtalyan şairi Marinetti'nin 1909 yılında yayımladığı bildiri ile ortaya çıkan, yeni hayatı övme, geleneksel edebî kuralları yıkma amacını güden ve Dadacılık, gerçeküstücülük vb. akımlara öncülük etmiş olan edebiyat çığırı; fütüristlik, fütürizm
- geleceği varsa göreceği de var
"kötülük yapmaya kalkışacak olursa karşılığını elbette görür" anlamında kullanılan bir söz
- gelembe
Koyun yatağı
- geleme
İki yıl sürülmeyen, boş tarla
- gelen
Gelme işini yapan (kimse veya nesne)
- gelen ağam giden paşam
"yönetim kimde olursa olsun benim için fark etmez" anlamında kullanılan bir söz
- gelen ağam, giden paşam
başta kim olursa olsun, yönetim kimin eline geçerse geçsin benim için fark etmez, hepsiyle iyi geçinirim” anlamında kullanılan bir söz
- gelen giden
Gelenler, uğrayanlar, ziyaret edenler, gelip geçenler; gelen geçen
- gelen gideni aratır
“bazı kusurları var fakat gelen daha kusurlu, daha da geçimsiz olabilir” anlamında kullanılan bir söz
- gelen gideni aratır (veya gelen gidene rahmet okutur)
"beğenmediğimiz bir kişinin yerine öyle birisi gelir ki eskisini aratır" anlamında kullanılan bir söz
- Gelendost
Isparta iline bağlı ilçelerden biri
- gelene git denilmez
"kendiliğinden gelen bir konuk geri çevrilmez" anlamında kullanılan bir söz
- gelenek
Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar; anane, örf, tradisyon
- gelenekleşme
Gelenekleşmek işi; ananeleşme
- gelenekleşmek
Gelenek durumuna gelmek, gelenek değeri kazanmak; ananeleşmek
- gelenekleştirme
Gelenekleştirmek işi
- gelenekleştirmek
Bir şeyi gelenek durumuna getirmek
- gelenekli
Geleneği olan, geleneklere dayanan; ananeli
- geleneksel
Geleneğe dayanan, gelenekle ilgili olan; anadan görme, gelenekli, ananevi, tradisyonel
- gelenekselleşme
Gelenekselleşmek durumu
- gelenekselleşmek
Gelenek durumunu almak
- geleneksellik
Geleneksel olma durumu
- geleneksiz
Geleneği olmayan, geleneklere dayanmayan; ananesiz
- geleneksizlik
Geleneksiz olma durumu; ananesizlik
- gelenekçi
Geleneklere bağlı kimse; ananeci
- gelenekçilik
Toplumsal kurumları ve inançları daha çok geçmişten süregeldikleri için benimseyen, saygın tutan, destekleyen, yeni kültür ögelerine daha az değer veren tutum veya öğreti; ananecilik
- geleni
Tarla faresi, büyük fare
- geleğen
Ana ırmağa karışan (akarsu)
- gelgel
Başa takılan elmas veya altın iğne
- gelgelelim
Ne var ki; ille velakin
- gelgelli
Gelgeli olan, alımlı olan
- gelgeççi
Gelip geçici, sebatkâr olmayan (kimse)
- gelgit
Boşuna gidip gelme
- Gelibolu
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- gelim
Gelmek işi
- gelimli gidimli
Gelinen ve bir süre kalınıp gidilen
- gelin
Evlenmek için hazırlanmış, süslenmiş kız veya yeni evlenmiş kadın; elkızı
- gelin alayı
Gelini damat evine götürmek için gidenlerin hepsi
- gelin almak
erkeğe bir eş bulmak
- gelin altın taht getirmiş, çıkmış kendisi oturmuş
"toplum içine giren bir kimsenin kendi kullanacağı eşyasının değerli olup olmaması başkalarını ilgilendirmez" anlamında kullanılan bir söz
- gelin alıcı
Gelini götürmek için oğlanevinden gelen kimse
- gelin etmek
kızı evlendirmek
- gelin eşikte, oğlan beşikte
"bir eve gelin gelir gelmez bebek hazırlıklarına başlamak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- gelin gibi süzülmek
geline yakışır biçimde edalı, nazlı yürümek
- gelin girmedik ev olur, ölüm girmedik ev olmaz
"her eve gelin girmeyebilir ama ölüm kesinlikle girer" anlamında kullanılan bir söz
- gelin gitmek
bir aileye, bir yere gelin olarak gitmek
- gelin hamamı
Evlenecek kız için düğünden birkaç gün önce hamamda yapılan tören
- gelin havası
Gelin alayının kızın evinden ayrılıp oğlanın evine gidinceye kadar davul ve zurnanın çaldığı özel ezgi
- gelin kuşu
Tarla kuşugillerden bir kuş (Otocoris pencillatus)
- gelin olmak
kız, evlenmek
- gelin teli
Gelinlerin başlarına takılan, parlak, uzun, ince gümüş tel
- gelin yazmak
gelinin yüzünü değişik süs gereçleriyle bezemek
- gelin çiçeği
Zambakgillerden bir bitki (Fritillaria imperialis)
- gelinbaşı
Gelinliği tamamlayan parçalardan biri olan duvakla birlikte şekil verilmiş saç
- gelinbaşı yapmak
gelinliği tamamlayan parçalardan biri olan duvakla birlikte saça şekil vermek
- gelinboğan
Bir tür ahlat
- gelincik
Yazın kırlarda, özellikle ekin tarlalarında yetişen, kırmızı ve otsu bitki; gün gülü (Papaver rhoeas)
- gelincikgiller
Ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, gelincik, haşhaş, kırlangıç otu vb. bitkileri içine alan familya
- gelini ata bindirmişler "ya nasip" demiş
"kesin sonuç alınmadan hiçbir işe olup bitti gözüyle bakılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- gelinlik
Gelin olma durumu
- gelinlik etmek
gelin, kendisinden beklenilen hizmeti yapmak
- gelinlik kız
Evlenme çağına gelmiş kız çocuğu
- gelinlik çağı
Genç kızların evlenme dönemi
- gelinlikçi
Gelinlik diken veya satan kimse
- gelinlikçilik
Gelinlikçinin yaptığı iş
- gelinliği tutmak
gelinlik etmek
- gelinme
Gelinmek işi
- gelinmek
Gelme işi yapılmak
- gelinparmağı
Uzun taneli bir tür üzüm
- gelip geçici
Sürekli olmayan, kısa süreli
- gelip geçici olmak
kısa süreli, önemsiz olmak
- gelip geçicilik
Gelip geçici olma durumu
- gelip geçmek
bir yerden geçmek
- gelip gitmek
bir yere sık sık gitmek
- gelip çatmak (veya dayanmak)
vakti gelmek, kaçınılmaz olmak
- gelir
Bir kimseye veya topluluğa belli zamanlarda, belli yerlerden gelen para; hasılat, varidat
- gelir dağılımı
Bir ülkenin toplam gelirinin o ülkenin bireyleri arasındaki dağılımı
- gelir düzeyi
Kişinin sahip olduğu maddi durum
- gelir kaynağı
Para sağlama yeri veya faaliyeti
- gelir ortaklığı
Köprü, baraj vb. kamu yapılarının gelirlerine gerçek ve tüzel kişilerin belirli şartları yerine getirerek ortak olması
- gelir vergisi
Kişilerin gelirlerinden, bir oran ölçüsünde devlete ödedikleri dolaysız vergi
- gelirli
Geliri olan
- gelirlilik
Gelirli olma durumu
- gelirse hane hoş, gelmezse daha hoş
“gelirse geri çevirecek değilim, işte ev, buyursun gelsin ama gelmezse daha çok memnun olurum” anlamında kullanılan bir söz
- gelirsiz
Geliri olmayan
- gelirsizlik
Gelirsiz olma durumu
- geliverme
Gelivermek işi
- gelivermek
Ansızın, çabucak veya kısa sürede gelmek
- geliş
Gelmek işi; vürut
- gelişebilme
Gelişebilmek durumu
- gelişebilmek
Gelişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gelişigüzel
Herhangi bir; rastgele, lalettayin, alelıtlak
- gelişigüzellik
Gelişigüzel olma durumu
- gelişim
Gelişmek işi
- gelişimci
Gelişim gösteren kimse
- gelişimcilik
Gelişimci olma durumu
- gelişimsel
Gelişimle ilgili olan
- gelişimsellik
Gelişimsel olma durumu
- gelişiverme
Gelişivermek durumu
- gelişivermek
Çabucak veya ansızın gelişmek
- gelişkin
Gelişmiş olan; mütekâmil
- gelişkinlik
Gelişkin olma durumu
- gelişme
Gelişmek işi; inkişaf, neşvünema, tekâmül, evolüsyon
- gelişme koşusu
Atma veya atlamalardan önce en iyi aşamayı elde edebilmek amacıyla yarışçının hız kazanmak için yaptığı koşu
- gelişmek
Büyüyüp boy atmak, yetişmek; neşvünema bulmak
- gelişmiş
Gelişme gösteren, ümranlı
- gelişmişlik
Gelişmiş olma durumu
- geliştirebilme
Geliştirebilmek işi
- geliştirebilmek
Geliştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geliştirilebilme
Geliştirilebilmek işi
- geliştirilebilmek
Geliştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geliştirilme
Geliştirilmek işi
- geliştirilmek
Geliştirme işi yapılmak
- geliştirim
Senaryonun hazırlanmasında özet ile ayrımlama arasında yer alan aşama
- geliştirme
Geliştirmek işi
- geliştirmek
Gelişmesini sağlamak, gelişmesine yol açmak
- gelme
Gelmek işi
- gelmek
Ulaşmak, varmak
- gelmiç
İri balıklarda kılçık durumunda olan kemik
- gelmiş geçmiş
Bugüne kadar gelmiş olan
- gelsin ... (veya gelsin ... gitsin ...)
yaşantı veya durumun rahatlığını anlatan bir söz
- gem
Atı yönlendirmek için ağzına takılan demir araç
- gem almak
at, alışıp hizmete elverişli duruma gelmek
- gem almamak
at gem taktırmamak, huysuzlanmak
- gem almayan atın ölümü yakındır
"söz dinlemeyen hırçın kişi, davranışının büyük zararını görür" anlamında kullanılan bir söz
- gem vurmak
hayvanın ağzına gem takmak
- Gemerek
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- gemi
Su üstünde yüzen, insan ve yük taşımaya yarayan büyük taşıt; sefine
- gemi adamı
Bir iş sözleşmesine dayanarak gemide çalışan kaptan, subay, tayfa vb.ne verilen ad
- gemi aslanı
Bazı gemilerin başına konan kabartma aslan sureti
- gemi azıya almak
at, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve alabildiğine koşmak
- gemi baş vurmak
gemi başı önden gelen dalgalarla kalkıp kalkıp inmek
- gemi bozma
Gideri gelirinden çok olup çalıştırılması ekonomik olmayan geminin hurdaya ayrılıp sökülmesi
- gemi defteri
Seyir sırasında gemide geçen olayların yazıldığı defter
- gemi dövünmek
gemi şiddetli dalgaların etkisiyle bağlı veya demirli olduğu yerde inip kalkmak, sallanmak
- gemi enkazı
Batmış veya hasara uğramış gemiden artakalanlar
- gemi gezmek
gemi dış etkiler yüzünden rota çizgisinden ayrılıp sancak veya iskele yönüne ilerlemek
- gemi iskeleti
Geminin gövdesinin yapılmasından önceki ana yapısı
- gemi jurnali
Gemilerde her yolculukta yükün yüklenmeye başlanması anından itibaren geçen belli başlı olayların yazıldığı defter
- gemi karaya oturmak
gemi, sığ bir yere saplanıp kalmak
- gemi leşi
Batmış gemi teknesi
- gemi müdürü
Geminin yolculuğa hazır hâle gelmesi için gerekli donanımları sağlayarak işleri düzenleyen kimse
- gemi takımı
Gerekli bütün işlerin yapılabilmesi için gemiye alınan her türlü araç gereç
- gemi yatağı
Gemileri korumaya elverişli koy
- gemi çıkışı
Gerekli işlemler yapıldıktan sonra gemi limanı terk etmek
- gemi ızgarası
Üstünde gemi yapılan büyük kızak
- gemici
Gemide çalışan veya gemi işleten kimse
- gemici nuru
Fırtınalı ve karanlık gecelerde direk şapkalarında ve seren cundalarında bir elektriklenme sonucu ortaya çıkan ışık
- gemicilik
Gemicinin yaptığı iş
- gemileri yakmak
geri dönüşü olmayan kararlar vermek
- gemini kısmak
atı durdurmak veya yavaşlatmak için gemini çekmek
- gemisi şapa oturmak
iş, düzelemeyecek kadar bozulmak
- gemisini kurtaran kaptan
güç bir duruma düşüldüğünde ne yapıp edip kendisini veya yakın çevresindekileri kurtaranlar için söylenen bir yergi sözü
- gemisini yürütmek
bir işi hiçbir engel tanımadan sürdürmek
- gemiyi rotasına koymak
gemiyi pusula ile gideceği yönde belli olan rota çizgisi üzerine getirmek
- gemiyi tutmak
gemiyi belirli bir yerde bir süre bekletmek, çalışmadan durmak
- gemiyi yatırmak
altını temizlemek amacıyla küçük gemileri yan döndürmek
- gemleme
Gemlemek işi
- gemlemek
Hayvanın ağzına gem takmak
- gemlenme
Gemlenmek işi
- gemlenmek
Gemleme işi yapılmak veya gemleme işine konu olmak
- Gemlik
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- gemre
Son turfanda yetişen, sert kabuklu bir tür siyah üzüm
- gen
Üçgen, dörtgen vb. geometri terimlerinde "kenarlı" anlamıyla kullanılan bir söz
- gencecik
Çok genç; gepegenç, gepegencecik
- genceciklik
Gencecik olma durumu
- gene de
öyle olduğu hâlde, rağmen
- genel
Bir şeye veya bir kimseye özgü olmayıp onun bütün benzerlerini içine alan; umumi
- genel af
Kamu yararına uygunluğu anlaşıldığında belli bir veya birkaç suç çeşidi için yapılan kovuşturmaların durdurulması, verilmiş cezaların kaldırılması veya azaltılması; umumi af
- genel anestezi
Ameliyat sırasında hastanın ağrı duymasını engellemek amacıyla damar içine özel ilaç verilerek uygulanan ve hareket, refleksler, duyu ve bilincin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan, ameliyat bitiminde ilacın kesilmesiyle hastanın uyandığı bir anestezi yöntemi; genel uyuşturma
- genel ağ
Dünya üzerindeki tüm bilgisayarların birbirine bağlanmasını sağlayan genelleştirilmiş bilgi iletişim ağı; siber uzay, siber âlem, internet
- genel başkan
Bir kurum veya kuruluşun idaresinden bütünüyle sorumlu olan kimse
- genel başkanlık
Genel başkan olma durumu
- genel bütçe
Yıllık gelir ve gider kalemlerinin hepsini kapsayan bütçe
- genel coğrafya
Yeryüzünün her türlü coğrafya olaylarını ayrı ayrı olarak araştıran, doğuşunu, işleyişini, yayılışını inceleyen coğrafya bilimi; umumi coğrafya
- genel gider
Bir işin yapımı için gerekli olan giderler toplamı
- genel grev
Grevin bütün işçi kesimince uygulanması
- genel görünüm
Bir yerin, bir olayın dıştan görünümü; panorama
- genel görünümlü
Dıştan görünüşlü; panoramik
- genel görüşme
Toplumla veya devletin faaliyetleriyle ilgili konuların Türkiye Büyük Millet Meclisi genel kurulunda görüşülmesi
- genel kurul
Dernek, vakıf vb. kuruluşların üyelerinin tamamı; umumi heyet
- genel kurul toplantısı
Dernek, vakıf vb. kuruluşların üyelerinin tamamının katıldığı, yönetim kurulu, denetim kurulu gibi kurullarının seçildiği, önceki dönem yapılan etkinliklerle gelecek dönemde yapılacak etkinliklerin görüşüldüğü toplantı; genel kurul
- genel kütüphane
Bütün alanlarda yazılmış ve yayımlanmış kitapları, süreli yayınları ve belgeleri bünyesinde toplayan, herkesin yararlanabildiği kütüphane
- genel müdür
Bir kurum veya kuruluşta yönetimin en üst düzeydeki sorumlusu; umum müdür
- genel müdürlük
Genel müdür olma durumu; umum müdürlük
- genel sekreter
Bazı kamu kuruluşlarında, siyasi partilerde veya büyük özel kuruluşlarda yönetim işlerini yürüten görevli; genel yazman, umumi kâtip
- genel sekreterlik
Genel sekreter olma durumu
- genel seçim
Yurt genelinde yapılan, cumhurbaşkanı ve milletvekillerini belirlemek için yapılan seçim
- genel uygunluk bildirimi
Sayıştay tarafından, dış denetim raporlarıyla idare ve genel etkinlik raporları dikkate alınarak merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri için hazırlanan ve kesin hesap kanun tasarısının verilmesinden başlayarak belirli bir süre içinde yasama organına sunulan bildirim; umum mutabakat beyannamesi
- genel vekâletname
Müvekkilin, vekili kendi adına bağış ve satış cinsinden sözleşmeler hariç olmak üzere tasarrufta bulunabilmesi için yetkili kılması; umumi vekâletname
- genel yetenek
Bilim, teknik ve sanata ait herhangi bir alanda kişinin bilgi ve becerisini gösteren birikim
- genel zekâ
Zekâ testleriyle ölçülen değişik yetenek ve güçlerin becerilerin birleşimi
- genel ölçek
Fazla ayrıntıya girmeden yapılan ölçüm
- genelci
Genele uygun davranan kimse
- genelcilik
Genelci olma durumu
- geneleme
Bir düşüncenin başka başka sözlerle yeniden anlatılması
- genelev
Hayat kadınlarının toplu olarak bulunduğu özel yönetimi bulunan işletme; aşağı mahalle, kırmızıfener, koltuk, kerhane, umumhane, babilhane
- genelge
Yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında yol göstermek, herhangi bir konuda aydınlatmak, dikkat çekmek üzere ilgililere gönderilen yazı; tamim, sirküler
- genelgeçer
Toplum tarafından kabul edilen, hemen herkesçe benimsenen
- genelgeçerlik
Genelgeçer olma durumu
- genelkurmay
Yurdun savunmasıyla ilgili bütün şart ve olayları göz önünde tutarak barışta ordunun eğitim ve donatımını, savaşta yüksek yönetimini düzenleyen makam; erkânıharbiyeiumumiye
- genelleme
Genellemek işi
- genellemek
Varlıklar veya olaylar arasındaki benzerlik bağıntılarını bir düşüncede toplamak; tamim etmek, belirlemek karşıtı
- genellenme
Genellenmek işi
- genellenmek
Genelleme işine konu olmak
- genelleyebilme
Genelleyebilmek durumu
- genelleyebilmek
Genelleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- genelleşme
Genelleşmek işi; umumileşme, taammüm
- genelleşmek
Genel duruma gelmek, genel bir durum almak; umumileşmek, taammüm etmek
- genelleştirebilme
Genelleştirebilmek işi
- genelleştirebilmek
Genelleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- genelleştirilme
Genelleştirilmek işi; umumileştirilme
- genelleştirilmek
Genelleştirme işi yapılmak; umumileştirilmek
- genelleştirme
Genel duruma getirme; umumileştirme
- genelleştirmek
Genel duruma getirmek; umumileştirmek
- genellik
Genel olma durumu; umumiyet, umumilik
- genellikle
Genel olarak; çoğu kez, çoğun, çoğunlukla, çoklukla, ekseri, ekseriya, ekseriyetle, umumiyetle, alelıtlak, alelumum
- general
Kara ve hava kuvvetlerinde albaylıktan sonra gelen ve mareşalliğe kadar olan yüksek rütbeli subaylara verilen genel ad
- generallik
General olma durumu
- genetik
Genlerle ilgili, genlerin belirlediği, genlerle geçen
- geniz
Ağız ve burun boşluğunun arka bölümü
- geniz ünlüsü
Kaybolan geniz ünsüzünün genizsil özelliğini yüklenen ünlü
- geniz ünsüzü
Ses yolundan gelen havanın ağız ve burundan geçmesiyle oluşan m, n ünsüzü
- genizden konuşmak (veya çıkarmak)
burnu tıkalı gibi konuşmak
- genizsil
Genizde oluşan (ses); genzel, nazal
- genizsilleşme
Dudak ünsüzünün geniz ünsüzüne dönüşmesi: ben > men vb
- geniş
Eni çok olan; enli, gen (I), vâsi
- geniş aile
Anne, baba, çocuklar ve evli çocuklarla onların eş ve çocuklarının bir çatı altında yaşadıkları aile biçimi; büyük aile
- geniş açı
Bir dik açıdan daha büyük olan açı
- geniş bir nefes almak
sıkıntılı bir durumdan kurtulmak, ferahlığa kavuşmak
- geniş gönüllü
Her olayı hoş karşılayan (kimse)
- geniş gönüllülük
Geniş gönüllü olma durumu
- geniş görüşlü
Konuları çok yönlü değerlendiren (kimse)
- geniş görüşlülük
Geniş görüşlü olma durumu
- geniş karşılamak
hoşgörü ile değerlendirmek
- geniş paça
Eni normal ölçüden daha geniş olan pantolon veya şalvar paçası; bol paça
- geniş tutmak
ölçüyü veya hesabı bol tutmak, kısıntı yapmamak
- geniş ufuklu
Görüşü ve bakış açısı geniş olan (kimse)
- geniş ufukluluk
Geniş ufuklu olma durumu
- geniş yürekli
Hemen, çabucak telaş göstermeyen, merak etmeyen, tasasız (kimse)
- geniş yüreklilik
Geniş yürekli olma durumu
- geniş zaman
Fiilin gösterdiği oluş ve kılışın geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı kuşatan anda yapıldığını belirten ve -r ekiyle kurulan zaman: başlar (başla-r), geliriz (gel-ir-iz), severim (sev-er-im) vb
- geniş çaplı
Ayrıntılı, bütün yönleri içine alan
- geniş ünlü
Alt çenenin geniş olarak açılmasıyla oluşan ünlü
- genişleme
Genişlemek işi; genelme, tevessü
- genişlemek
Geniş duruma gelmek; büyümek, genelmek
- genişletebilme
Genişletebilmek işi
- genişletebilmek
Genişletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- genişletilme
Genişletilmek işi
- genişletilmek
Genişletme işi yapılmak
- genişletiş
Genişletmek işi
- genişletme
Genişletmek işi; tevsi
- genişletmek
Geniş duruma getirmek
- genişlettirme
Genişlettirmek işi
- genişlettirmek
Genişletme işini yaptırmak
- genişleyebilme
Genişleyebilmek işi
- genişleyebilmek
Genişleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- genişleyiş
Genişlemek işi
- genişlik
Geniş olma durumu; genlik, vüsat
- genişçe
Biraz geniş
- genleşme
Genleşmek işi
- genleşme katsayısı
Isının 1 derece yükselmesi sonucunda herhangi bir cismin uzunluk, yüzey, hacim biriminin artma miktarı
- genleşmek
Bir cisim birleşimi ve yapısı değişmeden ısı etkisiyle hacimce büyümek
- genleşmeölçer
Isınan sıvıların görünür genleşme katsayılarını belirleyen araç; dilatometre
- genleştirme
Genleştirmek işi
- genleştirmek
Sıcaklığını yükselterek bir cismin yapısını ve birleşimini bozmadan hacmini, boyunu artırmak
- genlik
Bolluk, refah
- genom
Gametlerde bulunan kromozomlar
- gensel
Genlerden gelen, genlerle ilgili
- gensoru
Türkiye Büyük Millet Meclisinde başbakana veya bakanlardan birine, milletvekilleri tarafından açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenebilen soru; istizah
- gensoru önergesi
Gensoru vermek amacıyla yapılan yazılı teklif
- genzek
Genizden konuşan
- Genç
Bingöl iline bağlı ilçelerden biri
- genç
Yaşı ilerlememiş olan, ihtiyar karşıtı
- genç irisi
Yaşına göre çok serpilip büyümüş
- gençleşme
Gençleşmek işi; gencelme
- gençleşmek
Yeniden gençlik ve canlılık kazanmak; gencelmek
- gençleştirilme
Gençleştirilmek işi
- gençleştirilmek
Gençleştirme işi yapılmak
- gençleştirme
Gençleştirmek işi
- gençleştirmek
Yeniden gençliğine ve dinçliğine kavuşturmak
- gençlik
Genç olma durumu; şebabet
- gençlikte para kazan (veya taş taşı), kocalıkta kur kazan (veya ye aşı)
"kişi gençliğinde çalışıp para biriktirmelidir ki ihtiyarlığında çalışamadığı zaman onunla rahat rahat geçinsin" anlamında kullanılan bir söz
- gençliğin kıymeti ihtiyarlıkta bilinir
"insan gençliğinde yaptığı şeylerin çoğunu yaşlandığında yapamaz ve gençliğin ne denli değerli olduğunu o zaman anlar" anlamında kullanılan bir söz
- gençliğine doyamamak
genç yaşta ölmek
- gençliğine vermek
yaptığı bir hatayı genç olması sebebiyle bağışlamak
- gençten
Genç sayılan (kimse)
- geodezi
Yer yuvarlağının büyüklüğü ve biçimi ile ilgili ölçme yollarını ve haritaların yapılmasında temel değerleri veren bilim dalı
- geoit
Yerkürenin geometrik olmayan gerçek biçimi
- geometri
Nokta, çizgi, açı, yüzey ve cisimlerin birbirleriyle ilişkilerini, ölçümlerini, özelliklerini inceleyen matematik dalı; hendese
- geometrik
Geometriyle ilgili veya geometriye uygun olan; hendesi
- geometrik dizi
Ardışık terimleri arasındaki oranı değişmeyen dizi
- geometrik yer
Aynı özellikleri olan noktaların oluşturdukları çizgi veya yüzey
- geometrik çizim
Cetvel, pergel vb. ile elde edilen çizgi
- geoteknik
İnşaat mühendisliğinin temel yapımında kullanılmak üzere zeminin davranış özelliklerini inceleyen alt uzmanlık alanı
- gepgenç
Çok genç
- Gercüş
Batman iline bağlı ilçelerden biri
- gerdan
Vücudun omuzlarla baş arasında kalan ön bölümü
- gerdan kırmak
naz ile boynu başla birlikte iki yana oynatarak kırıtmak
- gerdaniye
Türk müziğinde rast ve hüseynî makamlarının birleşmesinden meydana gelen ve dügâh perdesinde karar kılan bir birleşik makam
- gerdaniyebuselik
Gerdaniye makamı ile buselik beşlisinden oluşan bir birleşik makam
- gerdanlık
Çoğu değerli taş ve madenlerden veya altın paradan yapılmış, boyna takılan takı; kılade
- gerdek
Gelin ve damadın düğün gecesi baş başa kalmaları ve ilk kez birlikte olmaları; zifaf
- gerdel
Süt vb. şeyler koymaya, hayvanlara yem vermeye yarayan kova biçiminde tahta veya deriden kap
- gerdellik
Gerdellerin kullanılmadığı zamanlarda düzenli durmaları, devrilmemeleri için yapılan yuvarlak yer
- gerdeğe girmek
gelinle damat düğün gecesi bir araya gelmek
- gerdirebilme
Gerdirebilmek işi
- gerdirebilmek
Gerdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gerdirilme
Gerdirilmek işi
- gerdirilmek
Gerdirme işi yapılmak
- gerdirme
Gerdirmek işi
- gerdirmek
Germe işini yaptırmak
- gerdirtme
Gerdirtmek işi
- gerdirtmek
Gerdirme işini yaptırmak
- gerebilme
Gerebilmek işi
- gerebilmek
Germe ihtimali veya imkânı bulunmak
- Gerede
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- gerek
Varlığına ihtiyaç duyulan, yapılması, edinilmesi icap eden şey; lüzum
- gerek ... gerek ...
Kelimeleri, kelime öbeklerini, görevdeş ögeleri birleştirme, eşitlik, istenileni seçme vb. anlamlar katarak bağlayan bir söz
- gerek görmek
yapılmasını istemek
- gerek olmak
gerekmek
- gerekli
Yapılması, olması veya bulunması uygun olan, yerinde olan; lüzumlu, mukteza, muktezi, zaruri
- gerekli gereksiz
Yersiz bir biçimde; lüzumlu lüzumsuz
- gerekli görmek
yapılması icap etmek
- gerekli kılmak
icap ettirmek
- gereklik
Gerek olma durumu; iktiza
- gereklilik
Gerekli olma durumu; lüzumluluk, zarurilik
- gereklilik kipi
Fiilin bildirdiği oluş ve kılışın gerçekleşmesi gerektiğini belirten ve -malı, -mak gerek, -mak zorunda vb. yapılarla kurulan kip: gelmelisin, gelmeniz gerek, gelmek zorundayım vb
- gerekme
Gerekmek işi; iktiza
- gerekmek
Bir şeyin yapılabilmesi veya gerçekleşmesi bazı nesne, fiil vb.ne bağlı olmak; gerek olmak, lazım olmak, icap etmek, iktiza etmek
- gerekseme
Gereksemek işi
- gereksemek
Bir şeyi kendisi için gerek saymak; ihtiyaç duymak, muhtaç olmak
- gereksinim
Eksikliği duyulan şey; ihtiyaç
- gereksinme
Gereksinmek durumu
- gereksinme duymak
ihtiyacı olduğunu anlamak
- gereksinmek
İhtiyaç duymak, ihtiyacı olmak
- gereksiz
Gereği olmayan; kıvır zıvır, lüzumsuz, zait
- gereksiz görmek
gereği olmadığını düşünmek
- gereksiz yere
Gerek yokken; lüzumsuz yere
- gereksizce
Gereksiz bir biçimde; lüzumsuzca
- gereksizleşme
Gereksizleşmek durumu
- gereksizleşmek
Gereksiz duruma gelmek
- gereksizleştirme
Gereksizleştirmek durumu
- gereksizleştirmek
Gereksiz duruma getirmek
- gereksizlik
Gereksiz olma durumu; lüzumsuzluk
- gerektirme
Gerektirmek işi; istilzam
- gerektirmek
Gerekli kılmak; icap ettirmek, istilzam etmek, mucip olmak
- gerekçe
Bir şeyi gerekli duruma getiren, yapılmasına sebep olan şey, gerektirici sebep; mucip sebep, esbabımucibe
- gerekçe göstermek
bir şeyi gerekli duruma getiren, yapılmasına sebep olan gerektirici sebep ve doküman ileri sürmek
- gerekçelendirme
Gerekçelendirmek işi
- gerekçelendirmek
Gerekçeli duruma getirmek, bir gerekçeye dayandırmak
- gerekçeli
Gerekçeye dayanan, gerekçesi olan
- gerekçeli karar
Mahkemenin son duruşmasında verilen nihai kararın kanun maddeleri atıf yapılmak ve gerekçesi açıklanmak suretiyle verilen uzun karar
- gerekçesiz
Gerekçeye dayanmayan, gerekçesi olmayan
- gerekçesizlik
Gerekçesiz olma durumu
- gerelti
Gerilmiş olan
- geren
Kuruyunca çatlayan toprak, verimsiz, tuzlu, killi toprak
- gereç
Belirli bir işi yapmak için kullanılması gereken maddeler; materyal
- gereği düşünülmek
bir sorunu sonuçlandırmak için tutulacak yolu kararlaştırmak
- gereği gibi
nasıl olması gerekli ise öyle
- gereğince
Nasıl olması gerekli ise öyle, gereği gibi, gereğine göre, gerektiği gibi; uyarınca, mucibince, usulünce, usulü dairesinde
- gereğini yerine getirmek
ne gerekiyorsa onu yapmak
- gergedan
Gergedangillerden, Afrika, Hindistan ve Güneydoğu Asya’nın bazı bölgelerinde yaşayan, burnunun üstünde bir veya iki boynuzu bulunan, kalın derili, saldırgan bir hayvan (Rhinoceros inducus)
- gergedan böceği
4 santimetreye yakın boyda, erkeklerinde sert bir boynuz bulunan ve kurtçuk evresini, ağaç kökü kemirerek geçiren kın kanatlı böcek (Oryctes nasicornis)
- gergedangiller
Tek parmaklılar takımına giren gergedanları içine alan bir familya
- gergef
Üzerine kumaş gerilerek nakış işlemeye yarar, çoğu dikdörtgen biçiminde olan çerçeve
- gergef işlemek
gergefle nakış işlemek
- Gerger
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- gergevşet
Birbirine yaklaşık bükülü vücut bölümlerini, gerici kasların çalışmasıyla birbirinden iyice uzaklaştırma
- gergi
İp, kayış, tel vb.ni gerginleştirme işinde kullanılan araç
- gergili
Gergisi olan
- gergin
Gerilmiş durumda olan
- gergince
Biraz gergin
- gerginleşme
Gerginleşmek işi
- gerginleşmek
Gergin duruma gelmek
- gerginleştirici
Gerginleştirme özelliği olan
- gerginleştirme
Gerginleştirmek işi
- gerginleştirmek
Gergin duruma getirmek
- gerginlik
Gergin olma durumu; yüklülük
- gerginlik yaratmak
gergin duruma getirmek
- gergisiz
Gergisi olmayan
- geri
Bir şeyin sonu, sonucu
- geri almak
verdiğini almak
- geri basmak
geri geri gitmek
- geri besleme
Bir düzeneğin çıktısından alınan kuvvetin veya bilginin bir bölüğünün o düzeneğin girdisi ile bağlaşımı
- geri bildirim
Gönderilen bilgi veya talimatın alıcıda yaptığı etkiye ilişkin edinilen bilgi; dönüt
- geri durmak
bir iş yapmaktan kaçınmak
- geri dönmek
geldiği yere gitmek
- geri dönüşüm
Atıkların yeniden değerlendirilmesi durumu
- geri dönüşümlü
Geri dönüşümü olan
- geri dönüşümsüz
Geri dönüşümü olmayan
- geri gelmek
ayrıldığı yere tekrar dönmek
- geri geri
Geriye doğru; ardın ardın, arka arka, götün götün, kıçın kıçın, töskürü
- geri geri çekilmek
arka arka gitmek
- geri getirmek
aldığı bir şeyi geri vermek, iade etmek
- geri gitmek
geldiği yere dönmek
- geri göndermek
geldiği yere göndermek, iade etmek
- geri hizmet
Askerlik mesleğinin savaşta veya askerî harekâtta, yol, haberleşme, sağlık, yiyecek, içecek, silah sağlama vb. çok yönlü hizmetleri en akılcı, etkili ve seri bir biçimde plan ve programa bağlayıp uygulayan hizmetler bütünü; ikmal, lojistik
- geri kafalı
Yenilikleri istemeyen, eskiye bağlı (kimse)
- geri kafalılık
Geri kafalı olma durumu
- geri kalmak
arkada kalmak
- geri kalmamak
yapmaktan kaçınmamak
- geri komak (veya koymak)
sonraya bırakmak, tehir etmek
- geri komamak
yapmak
- geri püskürtmek
düşman kuvvetlerinin hücumunu önleyip ilerlemesini durdurmak
- geri saymak
geriye doğru saymak
- geri tepme
Atılan mermi sebebiyle namlu içinde oluşan gazların etkisiyle silahın geriye doğru ani hareketi
- geri tepmek
atılan mermi sebebiyle namlu içinde oluşan gazların etkisiyle silah geriye doğru ani hareket etmek
- geri vermek
bir şeyi aldığı yere veya kimseye vermek, iade etmek
- geri vites
Vitesteki dişlilerden otomobilin geri gitmesini sağlayan dişli
- geri zekâlı
Zekâ düzeyi gelişmemiş (kimse); gerzek
- geri zekâlılık
Geri zekâlı olma durumu
- geri çekilme
Savaşı daha elverişli şartlarda sürdürmek amacıyla bir askerî birliğin başka bir mevzi veya bölgeye hareket etmesi; ricat
- geri çekilmek
bulunduğu yerden geriye, arkaya doğru gitmek
- geri çevirmek
geri vermek, geldiği yere göndermek, iade etmek
- geri ödeme
Alınan bir borcun ödenmesi; rambursman
- gerici
Toplumda çağdaş değerlere ve yeniliklere önem vermeyen, her yönüyle eskiyi özleyen veya eski düzeni yaşamaya çalışan (kimse veya görüş); mürteci, ilerici karşıtı
- gericilik
Gerici (I) olma durumu; irtica, mürtecilik
- geride (veya gerilerde) kalmak
üzerinden çok zaman geçmiş olmak
- geride bırakmak
yarışta birini geçmek, daha üstün olmak
- geride kalanlar
Ölen veya bulunduğu yerden ayrılan bir kimsenin hayattaki yakınları
- geriden geriye
Gizlice, sinsice
- gerilek
Kendi üstüne geri dönen veya döner görünen
- gerileme
Gerilemek işi
- gerilemek
Geri çekilmek, geriye çekilmek
- geriletebilme
Geriletebilmek işi
- geriletebilmek
Geriletme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geriletme
Geriletmek işi
- geriletmek
Gerilemesine yol açmak
- gerileyebilme
Gerileyebilmek işi
- gerileyebilmek
Gerileme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gerileyici
Geri giden, gerileyen
- gerileyici benzeşme
Bir kelimede önceki sesin boğumlanma noktası bakımından sonraki sese benzemesi: çarşanba > çarşamba, sübaşı > subaşı vb
- gerileyiş
Gerilemek işi
- gerili
Gerilmiş olan
- gerilik
Geri olma durumu
- gerilim
Gerginlik; tansiyon
- gerilim ölçümü
Sıvılardaki yüzey gerilimlerini belirleme işi; tansiyometri
- gerilimli
Gerilimi olan
- gerilimsiz
Gerilimi olmayan
- gerilimsizlik
Gerilimsiz olma durumu
- gerilimölçer
Buhar, ayrışma, yüzey vb.ne ilişkin gerilimleri ölçen alet; tansiyometre
- geriliş
Gerilmek işi
- gerilla
Düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk
- gerilla savaşı
Düşman kuvvetlerinin eylemlerini engellemek, baltalamak veya geciktirmek amacıyla gerillaların yaptığı savaş
- gerillacı
Gerilla savaşı yapan birliğe bağlı olan kimse
- gerillacılık
Gerillacı olma durumu
- gerillalaşma
Gerillalaşmak işi
- gerillalaşmak
Gerilla gibi faaliyet göstermek
- gerillalık
Gerilla olma durumu
- gerilme
Gerilmek işi; tevettür
- gerilmek
Germe işi yapılmak, gergin duruma gelmek, belirli bir uzama ile çekilmek
- gerim
Dinlenme durumundaki kasın normal gerginliği
- gerim gerim
"Böbürlenmek" anlamındaki gerim gerim gerinmek deyiminde geçen bir söz
- gerine gerine
Övünerek
- geriniş
Gerinmek işi
- gerinme
Gerinmek işi
- gerinmek
Kolları açarak gövdeyi gergin bir duruma sokmak
- gerisin geri
Geldiği yere veya ters yöne doğru; gerisin geriye
- gerisini getirmemek (veya getirememek)
tamamlayamamak, yarım bırakmak
- gerisini sen getir
bir şey anlatırken sözü karıştırınca söylenen, “anlayıver işte” veya “arkasını anlarsın artık” anlamlarında kullanılan bir söz
- geriye almak
saat ayarını değiştirip ileri durumdan geri duruma getirmek
- geriye bırakmak (veya atmak)
tehir etmek
- geriye dönmek
yüzünü arkaya çevirip ters yöne gitmek
- geriye dönüş
Romanlarda, oyunlarda veya filmlerde konunun düzgün akışını bozarak geriye, konuyla ilgili geçmişteki bir olaya dönme
- geriye yürümek
öncesini kapsamak
- gerize taş atmak
edepsiz bir kimseye edepsizliğini göstermeye fırsat vermek
- geriş
Germek işi
- Germanist
Cermen dilleri uzmanı
- Germanistik
Cermen dillerini konu olan bilim dalı
- germanyum
Atom numarası 32, atom ağırlığı 72,6, yoğunluğu 5,46 olan, 937,4 °C'de eriyen, kalay ve silisyumu andıran, az rastlanan bir element (simgesi Ge)
- germe
Germek işi
- germek
Bir şeyin uçlarından veya kenarlarından çekerek gergin duruma getirmek; çekmek, uzatmak
- germen
Canlı yaratıklarda gametlere dayanan ve gametlerle taşınan üreme ögelerinin tümü
- Germencik
Aydın iline bağlı ilçelerden biri
- gerontolog
Yaşlılık bilimi uzmanı
- Gerze
Sinop iline bağlı ilçelerden biri
- Gerze tavuğu
Karadeniz Bölgesi'nin genellikle siyah renkli, ibikleri boynuz biçiminde çatallı, yerli bir tavuk ırkı
- gerzekleşme
Gerzekleşmek durumu
- gerzekleşmek
Gerzek gibi davranmak
- gerzeklik
Gerzek olma durumu
- gerzeklik etmek
gerzek gibi davranmak
- gerzekçe
Gerzek gibi, gerzek kimseye yakışır biçimde
- gerçek
Yalan olmayan, doğru olan şey; çın, ciddi, hakikat
- gerçek dışı
Gerçeğin dışında olan, gerçek olmayan; gerçeğe aykırı, hilafıhakikat, irrealist
- gerçek dışılık
Gerçek dışı olma durumu; gerçeğe aykırılık
- gerçek kişi
Hukuk bakımından birey
- gerçek mantarlar
Bağlarda mildiyu hastalığını yapan, emeçleri iyi gelişmiş mantarlar (Peronospora viticola)
- gerçek olmak
gerçekleşmek
- gerçek sayı
Bir eksen üzerindeki bir noktanın yerini belirlemeye yarayan sayı
- gerçek yüzünü göstermek
sakladığı düşüncelerini sonradan ortaya koymak
- gerçekleme
Gerçeklemek işi; teyit
- gerçeklemek
Bir şeyin doğruluğunu herhangi bir şeyle ortaya koymak; doğrulamak, teyit etmek
- gerçeklenme
Gerçeklenmek işi; teeyyüt
- gerçeklenmek
Bir şeyin doğruluğu herhangi bir şeyle ortaya konulmak; doğrulanmak, teyit edilmek
- gerçekleşebilme
Gerçekleşebilmek işi
- gerçekleşebilmek
Gerçekleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gerçekleşme
Gerçekleşmek işi; tahakkuk
- gerçekleşmek
Gerçek olmak, gerçek duruma gelmek, meydana gelmek; tahakkuk etmek
- gerçekleştirebilme
Gerçekleştirebilmek işi
- gerçekleştirebilmek
Gerçekleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gerçekleştirilebilme
Gerçekleştirilebilmek işi
- gerçekleştirilebilmek
Gerçekleştirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gerçekleştirilme
Gerçekleştirilmek işi
- gerçekleştirilmek
Gerçek duruma getirilmek
- gerçekleştirme
Gerçekleştirmek işi; temin, realizasyon
- gerçekleştirme görevlisi
Bir kimsenin veya işletmenin ne kadar para ödeyeceğini veya bir kimseye veya işletmeye ne kadar ödeme yapılacağını hesaplamakla görevli memur; gerçekleştirme memuru, tahakkuk memuru
- gerçekleştirmek
Gerçek duruma getirmek; yapmak, ortaya koymak
- gerçekli
Gerçeklenmiş, gerçek olduğu anlaşılmış
- gerçeklik
Gerçek olan, var olan şeylerin tümü; gerçek, asıl, hakikat, hakikilik, sahihlik, şeniyet, realite, reellik
- gerçekte
Aslında, tam anlamıyla, hakikatte
- gerçekten
Gerçek olarak; bayağı, cidden, hakikat, hakikaten, harbiden, sahi, sahiden, filhakika, filvaki
- gerçekçi
Gerçeği gören ve ona göre davranan veya gerçeğe uygun olarak yapılan; realist
- gerçekçilik
Gerçekçi tutum ve davranış; realizm, realistlik
- gerçeküstü
Gerçeği aşan, gerçeğin üstündeki gerçek; sürreal, sürrealite
- gerçeküstücü
Gerçeküstücülükten yana olan; sürrealist
- gerçeküstücülük
Aklın, geleneklerin, alışkanlıkların denetiminden uzak bilinçaltı gerçeklerini yansıtan yani bilinen gerçekle bağını kesip kendince bir gerçek yaratmak amacını güden edebiyat ve sanat akımı; sürrealizm
- gerçeküstülük
Gerçeküstü olma durumu
- gerçeğe uygun
Gerçeğe uyan
- gerçeğe uygunluk
Gerçeğe uygun olma durumu
- gerçi
Her ne kadar ... ise de; vâkıâ
- gestalt
Psikolojik olayların bir bütün veya biçim olduğunu savunan görüş
- gestapo
Almanya'da Hitler döneminde kurulan gizli, siyasi polis örgütü
- getirebilme
Getirebilmek işi
- getirebilmek
Getirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- getirgötür
Bir bilgi ve ustalık istemeyen, getirip götürmekten ibaret olan (her türlü basit iş)
- getirgötürcü
Getirgötür işi yapan kimse
- getirgötürcülük
Getirgötürcünün yaptığı iş
- getirilebilme
Getirilebilmek işi
- getirilebilmek
Getirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- getiriliş
Getirilmek işi
- getirilme
Getirilmek işi
- getirilmek
Gelmesi sağlanmak
- getirim
Getirmek işi
- getirimci
Getirim sağlayan şey; rantiye
- getirimcilik
Getirimcinin yaptığı iş; rantçılık
- getirimli
Getirimi olan
- getiriverme
Getirivermek işi
- getirivermek
Çabucak veya ansızın getirmek
- getiriş
Getirmek işi
- getirme
Getirmek işi
- getirmek
Gelmesini sağlamak
- getirtebilme
Getirtebilmek işi
- getirtebilmek
Getirtme ihtimali veya imkânı bulunmak
- getirtilme
Getirtilmek işi
- getirtilmek
Getirtme işi yapılmak
- getirtiş
Getirtmek işi
- getirtme
Getirtmek işi
- getirtmek
Getirme işini yaptırmak; celbetmek
- getirttirme
Getirttirmek işi
- getirttirmek
Getirtme işini yaptırmak
- getr
Bacağın alt bölümünü ve ayakkabının üstünü örten kumaş veya köseleden yapılmış bir tozluk türü
- getto
Bir yerleşim bölgesinin, aynı şehir, ülke veya kültürden gelen insanların yerleştiği bölümü
- gettolaşma
Gettolaşmak durumu
- gettolaşmak
Aynı şehir, ülke veya kültürden gelen insanlar belirli bir yerleşim bölgesine yerleşmek
- gettolaştırma
Gettolaştırmak işi
- gettolaştırmak
Belirli bir bölgeyi getto durumuna getirmek
- gettolaştırılma
Gettolaştırılmak durumu
- gettolaştırılmak
Getto durumuna getirilmek
- Gevaş
Van iline bağlı ilçelerden biri
- geveleme
Gevelemek işi
- gevelemek
Bir şeyi çiğnemeden ağız içinde evirip çevirmek
- gevelenme
Gevelenmek işi
- gevelenmek
Geveleme işi yapılmak
- geveleyiverme
Geveleyivermek işi
- geveleyivermek
Çabucak gevelemek
- geveleyiş
Gevelemek işi
- geven
Baklagillerden, çok yıllık, bazı türlerinden kitre denilen zamk çıkarılan, arıcılıkta aromasından faydalanılan, eğimli alanlarda toprağı koruyan, eczacılık, boya, dokuma ve kâğıt sanayisinde ham madde olarak kullanılan, dikenli bir çalı; keven (Astragalus)
- gevenlik
Geveni çok olan yer
- geveze
Çok konuşan, gereğinden fazla söz söyleyen; çençen, çenesi düşük, ayran ağızlı, lafçı, lafazan, zevzek, lakırtı ebesi, ağız kavafı, lakırtı kavafı, lakırtıcı, çene kavafı, cır cır, mavracı
- gevezelenme
Gevezelenmek işi; zevzeklenme
- gevezelenmek
Gevezelik etmek; zevzeklenmek
- gevezeleşme
Gevezeleşmek işi veya durumu
- gevezeleşmek
Geveze duruma gelmek
- gevezelik
Geveze olma durumu; yeşillik, zevzeklik, lafazanlık, mavra
- gevezelik etmek
saçma sapan konuşmak, zevzeklik etmek
- geviş
Bazı hayvanların yutmuş olduğu yiyeceği ağzına getirip yeniden çiğnemesi
- geviş getirenler
Çift parmaklı hayvanların, sindirim organları geviş getirmeye uygun olan alt takımı
- geviş getirmek
yutmuş olduğu yiyeceği midesinden ağzına çıkarıp yeniden çiğnemek
- geviş getirmeyenler
Çift parmaklılar takımına giren, mide yapıları basit olan bir alt takım
- gevme
Gevmek işi
- gevmek
Ağızda katı bir şey çiğnemek, geviş getirmek
- gevrecik
Çok gevrek veya incecik
- gevrek
Kolayca kırılıp ufalanan
- gevrek gevrek
Neşeli, keyifli ve kendine güvenli biçimde
- gevrek gevrek gülmek (veya sırıtmak)
kendine güvenip karşısındakini küçümsemek
- gevreklik
Gevrek olma durumu
- gevrekçi
Gevrek yapan veya satan kimse
- gevrekçilik
Gevrekçinin yaptığı iş
- gevreme
Gevremek işi
- gevremek
Kolay kırılır duruma gelmek
- gevretilme
Gevretilmek işi
- gevretilmek
Gevreme işi yapılmak
- gevretme
Gevretmek işi
- gevretmek
Bir şeyin gevremesini sağlamak
- gevşek
Sıkı veya gergin olmayan, gevşemiş olan
- gevşek ağızlı
Geveze, boşboğaz (kimse)
- gevşek davranmak
bir kimseye karşı gerektiği kadar sert olmamak, müsamaha göstermek
- gevşek vurgu
Üzerinde vurgu olan bir ünlüden sonra, ünsüzle başlayan bir hecenin gelişiyle zayıflayan vurgu
- gevşekleşme
Gevşekleşmek durumu
- gevşekleşmek
Gevşek duruma gelmek
- gevşeklik
Gevşek olma durumu
- gevşeme
Gevşemek işi; relaks
- gevşemek
Sertlik ve gerginliği bozulmak
- gevşetebilme
Gevşetebilmek işi
- gevşetebilmek
Gevşetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gevşetici
Rahatlatma, gevşetme özelliği olan
- gevşetilme
Gevşetilmek işi
- gevşetilmek
Bir şeyin gevşemesini sağlamak, bir şeyi gevşek duruma getirmek
- gevşetiş
Gevşetmek işi
- gevşetme
Gevşetmek işi
- gevşetmek
Sertlik ve gerginliğini bozmak
- gevşeyebilme
Gevşeyebilmek işi
- gevşeyebilmek
Gevşeme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gevşeyiş
Gevşemek işi
- gey
Eş cinsel olan erkek
- geyik
Geyikgillerden, erkeklerinin başında uzun ve çatallı boynuzları olan memeli hayvan (Cervus elaphus)
- geyik böcekleri
Geyik böceği vb.ni içine alan kın kanatlılar familyası
- geyik böceği
Geyik boynuzunu andıran sağlam çeneleriyle, orman ve tarım ağaçlarını kemirerek beslenen, 20-60 milimetre boyunda kın kanatlı böcek (Lucanus cervus)
- geyik etine girmek
genç kız, erginlik çağına girmek
- geyik muhabbeti
Yararsız, uzun uzadıya konuşma
- geyik otu
Sedef otugillerden, bahçelerde süs olarak yetiştirilen güzel kokulu bir bitki (Dictamnus fraxinella)
- geyik yapmak
boş, yararsız konuşmak
- geyikdili
Eğrelti otugillerden, Kuzey ve Batı Anadolu'nun kıyı kesimlerinde yetişen, yaprakları uzunca dil biçiminde çok yıllık otsu bir bitki (Scolopendrium officinale)
- geyikgiller
Geviş getirenlerden geyik, alageyik, karaca vb. hayvanları içine alan bir familya
- geyikler kırkımında
Hiçbir zaman
- Geyve
Sakarya iline bağlı ilçelerden biri
- geyşa
Dansçı ve şarkıcı Japon kadını
- geyşalık
Geyşa olma durumu
- gez
Okun, kirişe geçen ucundaki kertik
- gez göz arpacık
tüfekle yapılan atışlarda daha iyi nişan almak için kullanılan bir ifade
- gezdirebilme
Gezdirebilmek işi
- gezdirebilmek
Gezdirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gezdirici
Gezdiren kimse
- gezdiricilik
Gezdiricinin yaptığı iş
- gezdirilme
Gezdirilmek işi
- gezdirilmek
Gezdirme işi yapılmak
- gezdiriş
Gezdirmek işi
- gezdirme
Gezdirmek işi
- gezdirmek
Birinin gezmesini sağlamak, dolaştırmak
- geze almak
hedefe doğrultmak
- gezebilme
Gezebilmek işi
- gezebilmek
Gezme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gezegen
Güneş çevresinde dolanan, ondan aldıkları ışığı yansıtan gök cisimlerinin ortak adı; seyyare, planet
- gezegen yılı
Bir gezegenin Güneş çevresindeki dolanım süresi
- gezegenler arası
Güneş çevresinde dolanan cisimler arasındaki boşluk
- gezeleme
Gezelemek işi
- gezelemek
Sıkıntılı bir durumda dolaşmak, gezinmek
- gezen ayağa taş değer (veya dolar)
"gereksiz yere gezen kişi, kendisine zararı dokunacak şeylerle karşılaşır" anlamında kullanılan bir söz
- gezen kurt aç kalmaz
"geçimini sağlamak için gezip dolaşan, şuraya buraya başvuran kişi aç kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- gezen tavuk
Hem verilen yemle hem de açık alanda dolaşarak bulduklarıyla beslenen tavuk
- gezenti
Vaktini gezmekle geçiren, gezmeyi çok seven; gezeğen
- gezgin
Gezmek, tanımak, görmek, dinlenmek amacıyla geziye çıkan kimse; gezmen, seyyah
- gezgincilik
Gezginci olma durumu
- gezginlik
Gezgin olma durumu; seyyahlık
- gezi
Ülkeler veya şehirler arasında yapılan uzun yolculuk; seyahat
- gezi yazısı
Gezilip görülen yerleri, özelliklerini, o yerlerdeki insanların yaşantılarını, geleneklerini anlatan düzyazı
- gezici
Gezme işini yapan
- gezici kütüphane
Halka eğitim ve öğretim amacıyla götürülen kütüphane hizmeti
- gezici tiyatro
Belli bir yerleşik düzeni olmayan, kentten kente, köyden köye gezerek oyunlar oynayan tiyatro
- gezici topluluk
Belli bir yeri olmayıp özel araçlarla dolaşarak oyunlar sergileyen topluluk
- gezicilik
Gezici olma durumu
- geziliş
Gezilmek işi
- gezilme
Gezilmek işi
- gezilmek
Gezme işi yapılmak, dolaşılmak
- gezinebilme
Gezinebilmek işi
- gezinebilmek
Gezinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geziniş
Gezinmek işi
- gezinme
Gezinmek işi; cevelan
- gezinmek
Eğlenmek, vakit geçirmek için gezmek; dolaşmak
- gezinti
Uzak olmayan bir yere yapılan gezi; teferrüç, tenezzüh
- gezinti yeri
Yürüyüş yapmak, dolaşmak ve hava almak amacıyla ayrılmış yol veya bölge; seyranlık, promönat
- gezip tozmak
eğlenmek amacıyla çokça gezmek
- geziye çıkmak
uzak yerleri dolaşmak
- geziş
Gezmek işi
- gezleme
Gezlemek işi
- gezlemek
Bir hedefi vurmak için silaha gerekli doğrultuyu vermek; nişan almak
- gezlik
Eğri kılıçların ağız bölümü
- gezme
Gezmek işi; seyran
- gezmek
Hava alma, hoş vakit geçirme vb. amaçlarla bir yere gitmek
- geç
Belirli zamandan sonra olan
- geç kalmak
vaktinden sonra davranmak, gecikmek
- geç olsun da güç olmasın
çeşitli engeller yüzünden gerçekleşemeyen işlerde avunmak için söylenen bir söz
- geç! (veya geç efendim!)
"kulak asma, önem verme!" anlamında kullanılan bir söz
- geçdoğan
Normal zamanından sonra doğan (bebek); postmatüre
- geçe
Herhangi bir saat başını geçerek, geçerken
- geçe kalmak
geç saatte ayakta olmak
- geçebilme
Geçebilmek işi
- geçebilmek
Geçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçek
Çok geçilen yer, işlek yol
- geçeli
Geçesi (II) olan
- geçen
Bir önceki (hafta, ay, yaz, kış vb.)
- geçenlerde
Yakın bir geçmişte; yakında; geçende
- geçer
Yürürlükte bulunan, geçerliği olan, kullanılan
- geçer akçe
Herkesçe aranan, beğenilen
- geçer değer
Bir malın veya hisse senedinin borsadaki değeri; kotasyon
- geçer not
Eğitim ve öğretimde başarıyı gösteren not; geçer
- geçerleme
Geçerlemek işi; konfirmasyon
- geçerlemek
Geçerliğini sağlamak, onaylamak; konfirme etmek
- geçerlenme
Geçerlenmek işi
- geçerlenmek
Geçerliliği onaylanmak
- geçerletme
Geçerletmek işi
- geçerletmek
Geçer duruma getirtmek
- geçerli
Yürürlükte olan, uygulanan; meri, muteber
- geçerli durum
Bir ülkenin ekonomik hayatının yükselme ve alçalma yönünde gösterdiği inişli çıkışlı, dalgalı hareketlerinin bütünü; konjonktür
- geçerli oy
Oylama kurallarına uygun olarak kullanılmadığı için geçersiz sayılmış oy
- geçerlik
Sürümü olma durumu
- geçerlilik
Yürürlükte olma, geçerli olma, değerini sürdürme durumu; geçerlik, valör
- geçersiz
Yürürlükten çıkarılmış, hükümsüz olan; batıl
- geçersiz oy
Oylama kurallarına uygun olarak kullanılmadığı için geçersiz sayılmış oy
- geçersizleşme
Geçersiz duruma düşme
- geçersizleşmek
Geçersiz duruma düşmek, geçerliğini yitirmek
- geçersizleştirme
Geçersizleştirmek durumu
- geçersizleştirmek
Geçersiz duruma getirmek
- geçersizlik
Geçersiz olma durumu; hükümsüzlük
- geçgeç
Seyredilecek uygun bir program aramak amacıyla televizyon kanallarını tarama
- geçgeç yapmak
geçgeçlemek
- geçgeçleme
Geçgeçlemek işi
- geçgeçlemek
Televizyon kanallarını taramak
- geçici
Çok sürmeyen
- geçici işçi
Kısa süre için çalıştırılan kadrosuz işçi
- geçici işçilik
Geçici işçi olma durumu
- geçici madde
Yasa, tüzük ve yönetmeliklerde belirli bir süre için geçerli olan madde
- geçici pasaport
Kayıp, süre dolumu, sınır dışı edilme gibi zorunlu hâllerde Türkiye’nin yurt dışındaki temsilcilikleri tarafından düzenlen geçici pasaport; kırmızı pasaport, pembe pasaport
- geçici personel
Bir iş yerine bir yıldan daha az çalışmak üzere alınan kimse
- geçici plaka
Motorlu taşıtlara trafiğe çıkabilmeleri için esas plaka alınıncaya kadar verilen plaka
- geçici teminat
İhalelere katılanların yatırmak zorunda olduğu teminat
- geçicilik
Geçici olma durumu; muvakkatlik
- geçilebilme
Geçilebilmek işi
- geçilebilmek
Geçilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçiliş
Geçilmek işi
- geçilme
Geçilmek işi
- geçilmek
Geçme işi yapılmak
- geçilmemek
bol, çok, aşırı olmak
- geçim
Geçinmek işi; maişet
- geçim dünyası
Kişinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan şeyler bütünü
- geçim kapısı
Yaşamak için gereken kazancın sağlandığı iş yeri
- geçim sıkıntısı
Geçinmede çekilen güçlük; geçim derdi, geçim zorluğu
- geçim yolu
Yaşamak için gereken kazancı sağlama aracı veya çaresi
- geçimini doğrultmak
geçinmek için yeteri kadar para kazanmak
- geçimli
Çevresindekilerle iyi geçinen
- geçimlilik
Geçimli olma durumu
- geçimsiz
Çevresindekilerle iyi geçinemeyen, kavga çıkaran; dirliksiz
- geçimsizleşme
Geçimsiz olma
- geçimsizleşmek
Çevresindekilerle iyi geçinememek
- geçimsizlik
Geçimsiz olma durumu; bağdaşmazlık, dirliksizlik
- geçindirebilme
Geçindirebilmek işi
- geçindirebilmek
Geçindirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçindirme
Geçindirmek işi
- geçindirmek
Geçinmesini sağlamak; bakmak
- geçinebilme
Geçinebilmek durumu
- geçinebilmek
Geçinme imkânı bulunmak
- geçinilme
Geçinilmek durumu
- geçinilmek
Geçinme işi yapılmak
- geçinim
Geçinmek işi
- geçinip gitmek
çok iyi değilse de şöyle böyle geçinmek
- geçiniz
"bu söylediklerinizi kabul etmiyorum, daha mantıklı sözler söyleyin" anlamında kullanılan bir söz
- geçiniş
Geçinmek işi
- geçinme
Geçinmek işi
- geçinme endeksi
Belirli bir sosyal grubun ortalama yaşama düzeyini sürdürebilmesi için yapması gereken giderleri izleyen fiyat endeksi
- geçinmek
Yaşamak için gerekeni sağlamak
- geçinmeye gönlü olmamak
herhangi bir konuda isteksizliğini belli etmek
- geçirebilme
Geçirebilmek işi
- geçirebilmek
Geçirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçirgen
Gaz, sıvı vb.ni içinden kolaylıkla geçiren
- geçirgenlik
Bazı cisimlerin, içlerinden gaz, sıvı, akım vb. geçirme özelliği
- geçirilebilme
Geçirilebilmek işi
- geçirilebilmek
Geçirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçirilme
Geçirilmek işi
- geçirilmek
Geçirme işi yapılmak
- geçirim
Geçirmek işi
- geçirimsiz
Geçirgenliği olmayan
- geçirimsizlik
Geçirimsiz olma durumu
- geçiriverme
Geçirivermek işi
- geçirivermek
Ansızın, çabucak veya kısa sürede geçirmek
- geçiriş
Geçirmek işi
- geçirme
Geçirmek işi
- geçirmek
Geçme işini yaptırmak, geçmesini sağlamak
- geçirtilme
Geçirtilmek durumu
- geçirtilmek
Geçirme işi yapılmak
- geçirtme
Geçirtmek işi
- geçirtmek
Geçirme işini yaptırmak
- geçit
Geçmeye yarayan yer, geçecek yer
- geçit hakkı
Bir tarla, bağ bahçe vb. üzerinden ana yola, evine veya tarlasına gidebilmesi için komşu mal sahibine doğan yararlanma hakkı
- geçit töreni
Özel günlerde bir topluluğun belli bir yerden düzenli bir biçimde geçmesi; geçit resmi, resmigeçit
- geçit vermek
çay, ırmak, dağ vb.nin geçilecek bir yeri olmak
- geçiverme
Geçivermek işi
- geçivermek
Çabucak veya kısa sürede geçmek
- geçiş
Geçmek işi
- geçiş hakkı
Geçiş üstünlüğü
- geçiş üstünlüğü
Cankurtaran, itfaiye ve güvenlik araçlarına tanınan yolu öncelikle kullanma hakkı; geçiş önceliği
- geçişim
Geçişmek işi
- geçişken
Bir durumdan başka bir duruma geçme özelliği olan
- geçişkenlik
Geçişken olma durumu
- geçişli
Nesne alan (fiil); müteaddi: sevmek (okuma-yı sevmek), görmek (ev-i görmek), içmek (süt-ü içmek) vb
- geçişlilik
Geçişli olma durumu
- geçişme
Geçişmek işi
- geçişmek
Birbirinin içine geçip karışmak; tedahül etmek
- geçişsiz
Nesne almayan (fiil); lazım: gülmek, ağlamak, düşmek, gitmek, barışmak vb
- geçişsizlik
Geçişsiz olma durumu
- geçiştirebilme
Geçiştirebilmek işi
- geçiştirebilmek
Geçiştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- geçiştirici
Tedavi edici etkisi olmayan, ağrı ve sızıları geçici olarak azaltan, dindiren (ilaç vb.); palyatif
- geçiştirilme
Geçiştirilmek işi
- geçiştirilmek
Geçiştirme işi yapılmak
- geçiştirme
Geçiştirmek işi
- geçiştirmek
Gereken önemi vermemek, üstünde durmadan başından savmak
- geçkin
İhtiyarlamaya yüz tutmuş, yaşlanmış
- geçkince
Yaşı biraz ilerlemiş olan
- geçkinlik
Geçkin olma durumu
- geçme
Geçmek işi; mürur
- geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni
"namerde karşı minnet altında kalmaktansa sıkıntıya katlan" anlamında kullanılan bir söz
- geçmek
Bir yerden başka bir yere gitmek
- geçmeli
Geçmesi olan
- geçmelik
Bazı yerlerden geçenlerin ödemek zorunda oldukları para; müruriye
- geçmemezlik
bk. geçmezlik
- geçmez
Kullanımı olmayan
- geçmez akçe
Tedavülde olmayan para
- geçmez not
Eğitim ve öğretimde başarısızlığı gösteren not
- geçmezlik
Geçmez olma durumu
- geçmiş
Geçme işini yapmış
- geçmiş ola
"o fırsat bir daha ele geçmez" anlamında kullanılan bir söz
- geçmiş olsun
hastalananlara, kaza geçirenlere, beklenmedik büyük bir olumsuz durumdan kurtulanlara veya hapishaneye girenlere söylenen iyi dilek sözü
- geçmiş zaman
Fiilin belirttiği kavramın içinde bulunulan zamandan önceye ait olduğunu gösteren, belirli geçmiş zaman veya duyulan geçmiş zaman olarak iki kullanımı bulunan zaman; mazi: Ali geldi, Ahmet bu havada İstanbul ‘a gidip gelmiş vb
- geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler
"geçmişte kalan olayların üzerinde durulmasında bir yarar yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- geçmişi kınalı
Yaramaz, kötü (kimse); geçmişi kandilli
- geçmişi olmak
aralarında eskiye dayanan dostluk, arkadaşlık olmak
- geçmişini kurcalamak
geçmişini araştırarak kötü amaçlı kullanmak için birisiyle ilgili bilgi edinmek
- geçmişlerini karıştırmak
birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek
- geçmişli
Bir geçmişi olan
- geçmişsiz
Bir geçmişi olmayan
- geçmişte yaşamak
kendisini bulunulan zamanda değil de geçmiş günlerde yaşıyormuş gibi hissetmek
- geçti Bor'un pazarı (sür eşeğini Niğde'ye)
"artık iş işten geçti" anlamında kullanılan bir söz
- geçtiği yoldan geçmek
daha önce aynı olayları yaşamış olmak, deneyimli olmak
- geççe
Biraz geç olarak, geç saatlere yakın
- geğirebilme
Geğirebilmek işi
- geğirebilmek
Geğirme ihtimali bulunmak
- geğiriş
Geğirmek işi
- geğirme
Geğirmek işi; teftih
- geğirmek
Midede toplanan gazı ağızdan sesli bir biçimde çıkarmak
- geğirti
Geğirme sırasında çıkan sesin adı
- geğirtme
Geğirtmek işi
- geğirtmek
Geğirme işini yaptırmak
- geğrek
Kaburganın alt yanında bulunan boşluklardan her biri
- geğrek batması
Geğrekte duyulan sancı
- gibi
-e benzer, -e benzeyen
- gibi gelmek
... sanısı vermek, ... sanısı yaratmak
- gibi olmak
bir duruma, bir duyguya yaklaşmak
- gibilerden
Ona benzer biçimde
- gibili
Herhangi bir şeye benzeten
- gibisi fazla (olmak)
“zanna ve tereddüde yer yok” anlamında kullanılan bir söz
- gibisinden
... benzerinden
- gibisine gelmek
imiş gibi gelmek, sanmak
- gibisine getirmek
sanısı uyandırmak, sanısı vermek
- gibisiz
Herhangi bir şeye benzetmeyen
- gicişme
Gicişmek işi
- gicişmek
Kaşınmak, kaşıntı duymak; gidişmek
- gide gele
Aynı yere sürekli gidip gelerek
- gide gide
Gidip dolaşarak, gezip görerek
- gidebilme
Gidebilmek işi
- gidebilmek
Gitme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gidedurma
Gidedurmak işi
- giden gelse dedem gelirdi
"ölen bir kimse dirilemeyeceği gibi elden çıkan bir şey de bir daha ele geçmez" anlamında kullanılan bir söz
- gider
Bir iş için harcanan paranın bütünü; masraf
- giderayak
Gitme anında, gitmek üzereyken
- giderebilme
Giderebilmek işi
- giderebilmek
Giderme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gideren alan
Bir demiri mıknatısladıktan sonra bunun bir noktasından çıkan indükleme akışını sıfıra indirmek için gereken şiddetteki manyetik alan
- giderici
Yok eden, ortadan kaldıran
- giderilebilme
Giderilebilmek işi
- giderilebilmek
Giderilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gideriliş
Giderilmek iş
- giderilme
Giderilmek işi
- giderilmek
Ortadan kaldırılmak, yok edilmek
- gideriverme
Giderivermek işi
- giderivermek
Çabucak veya kısa sürede gidermek
- gideriş
Gidermek işi
- giderme
Gidermek işi
- gidermek
Ortadan kaldırmak; bastırmak
- gidertme
Gidertmek işi
- gidertmek
Giderilmesine, ortadan kaldırılmasına yol açmak
- gidi
Azarlama sözü
- gidici
Kısa süre için var olan, kalıcı karşıtı
- gidicilik
Gidici olma durumu
- gidilebilme
Gidilebilmek işi
- gidilebilmek
Gidilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gidiliş
Gidilmek işi
- gidilme
Gidilmek işi
- gidilmek
Gitme işi yapılmak
- gidilmeyen yer senin değildir
"gidemediğiniz yerinizin, kullanamadığınız malınızın size bir yararı olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- gidim
Gitmek işi
- gidimli
Bir tasarımdan ötekine geçerek, çıkarımlar yaparak, bir önermeden ötekine mantıksal bir yolla ilerleyip parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce kuran (düşünce yolu)
- gidip de gelmemek var, gelip de görmemek (veya bulmamak) var
"uzak bir yere giden kişi dönmeyebilir, dönebilse de ayrılırken bıraktığı yakınlarını bulmayabilir" anlamında kullanılan bir söz
- gidiverme
Gidivermek işi
- gidivermek
Ansızın gitmek
- gidiş
Gitmek işi; azimet
- gidiş alayı
Padişahların saray dışı gezilere çıkmaları dolayısıyla düzenlenen tören
- gidiş ağası
Padişah veya devlet adamlarının bir yere gidişlerinde gerekli hazırlıkları yapan ve yanlarında bulunan görevli
- gidiş dönüş
Gitme ve geri gelme
- gidiş o gidiş
konuşmaya konu olan kimsenin bir daha dönmediğini anlatan bir söz
- gidişat
Olayların durumu, işlerin gelişme biçimi
- gidişme
Gidişmek işi
- gidişmek
Kaşıntı duymak, kaşınmak; gicişmek
- gidon
Komodorlara özgü çıması çatal biçiminde kesilmiş sancak; fors
- gilaburu
İki çeneklilerden, Kuzey ve Orta Anadolu'da yetişen, beyaz renkli çiçekler açan, kırmızı renkli meyvesinden meyve suyu elde edilen, 2-4 metre yüksekliğinde bir ağaççık (Viburnum opulus)
- Gineli
Gine’de yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- ginseng
Çin, Japonya, Kore vb. Uzak Doğu ülkelerinde yetişen, geleneksel tedavilerde kullanılan, kazık köklü, otsu ve çok yıllık bir bitki (Panax ginseng)
- giranbaha
Pahada ağır, değerli
- giray
Kırım’da XV. yüzyıl başından 1783’e kadar hüküm süren hanedan
- girdabına kapılmak
bir şeyin etkisinde kalmak, o şeyin çekiciliğinden kurtulamamak
- girdap
Suyun dönerek ve çukurlaşarak oluşturduğu alan
- girdi
Bir üretimde yararlanılan para, gereç ve iş gücü, çıktı karşıtı
- girdirme
Girdirmek işi
- girdirmek
Girme işini yaptırmak
- girdisi çıktısı
Bilinmeyen karışık yönler, ayrıntılar
- girebilme
Girebilmek işi
- girebilmek
Girme ihtimali veya imkânı bulunmak
- girecek delik aramak
saklanmak istemek
- giren
Hafif bulutlu, sisli hava
- girenleme
Girenlemek işi
- girenlemek
Hava bulutlanmak, serinlemek
- Giresun
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Giresunlu
Giresun ilinden olan kimse
- Giresunluluk
Giresunlu olma durumu
- girgin
Herkesle çabucak yakınlık kurarak işini yürütebilen, pısırık karşıtı
- girginlik
Girgin olma durumu
- girift
Birbirinin içine girip karışmış; girişik, çapraşık
- giriftar
Tutulmuş, yakalanmış
- giriftar olmak
tutulmak, yakalanmak
- giriftarlık
Giriftar olma durumu
- giriftlik
Girift olma durumu; girişiklik
- giriftzen
Girift çalan kimse
- giriftzenlik
Giriftzenin yaptığı iş
- girilebilme
Girilebilmek işi
- girilebilmek
Girilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- giriliş
Girilmek işi
- girilme
Girilmek işi
- girilmek
Girme işi yapılmak
- girim
Girmek işi
- girinti
Düz bir yüzeyde bulunan içeri girmiş bölüm
- girintili
Girintisi olan
- girintili çıkıntılı
Düz veya düzgün olmayıp girinti ve çıkıntıları olan
- girintisiz
Girintisi olmayan
- girintisiz çıkıntısız
Girintisi çıkıntısı olmayan, düzgün, dümdüz
- girip çıkmak
bir yere kısa süre kalmak üzere uğramak
- Girit kekiği
Girit Adası'nda yetişen, beyaz tüylü, pembe çiçekli ve çok yıllık bir bitki (Origanum dictamnus)
- Giritli
Girit adası halkından olan kimse
- giriverme
Girivermek işi
- girivermek
Ansızın veya çabucak girmek
- girizgâh
Bir başka söze yol açmak için söylenen söz; girişlik
- giriş
Girmek işi
- giriş işlemi
Hava yolu ulaşımında yer hizmetinde bulunan görevlilerin yolculara ait bilet, bagaj alımı ve kontrolü işlemlerini yapmaları
- giriş kapısı
Yapılarda içeri girmek için kullanılan kapı
- giriş kartı
Bir kuruluşa, bir toplantıya veya bir spor karşılaşmasına serbestçe girebilme olanağı sağlayan belge; girimlik, serbest kart, duhuliye kartı
- giriş katı
Toprak düzeyinde olan kat; yer katı, zemin katı
- giriş ücreti
Tiyatro, sinema, stadyum vb. yerlere girmek için ödenen ücret; girmelik, duhuliye
- girişebilme
Girişebilmek işi
- girişebilmek
Girişme ihtimali veya imkânı bulunmak
- girişik bezeme
Kıvrılarak, birbirinin içine geçerek uzayıp giden, yapraklı dalları andıran geometrik görünüşte birtakım biçimlerden oluşmuş bezeme çizgileri; girift tezyinat, arabesk
- girişik cümle
Bir temel cümle ile bir veya birkaç fiilimsiden kurulan cümle; girişik tümce: Koşarak geldi. Öğrenciler sabahleyin koşa koşa okula gidiyorlardı gibi
- girişilme
Girişilmek işi
- girişilmek
Girişme işi yapılmak
- girişim
Bir işe girişme; teşebbüs
- girişim ölçme
İki veya daha fazla dalga hareketini ölçme işi; interferometri
- girişimci
Üretim için bir işe girişen, kalkışan kimse; müteşebbis
- girişimcilik
Girişimci olma durumu
- girişimde bulunmak
davranmak, teşebbüs etmek
- girişimsel
Girişimle ilgili
- girişimölçer
Işık girişim saçaklarını uzaktan ölçmeye yarayan araç; interferometre
- girişken
Kendi kendine iş, uğraş yaratabilen, bir işe çekinmeden girebilen, başkalarıyla kolayca ilişki kurabilen; atılgan, girişkin
- girişkenlik
Girişken olma durumu; girişkinlik
- girişme
Girişmek işi; teşebbüs
- girişmek
Bir işi ele almak
- girme
Girmek işi; intisap
- girmek
Dışarıdan içeriye geçmek; kaçmak
- gitar
Genellikle ahşap gövdeli, perdeli, altı teli olan, telleri parmakla çekilerek veya pena ile vurularak çalınan bir telli çalgı
- gitarcı
Gitar çalan kimse; gitarist
- gitarcılık
Gitarcının yaptığı iş
- gitme
Gitmek işi
- gitmek
Bir yere doğru yönelmek; gidedurmak, uzanmak
- gitmeli gelmeli
Giden gelen
- gitsin
emir kiplerinden sonra gelerek buyrulan işin yapılmasından sorunun kapanması istendiğini anlatan bir söz
- gitti
geçmiş zaman kipindeki fiillerden sonra gelerek istenmeyen bir şeyin yapıldığını, yapılacağını, istenen bir şeyin olmadığını veya olmayacağını anlatan bir söz
- gitti de geldi
yaşayabileceğinden umut kesilecek kadar ağır hastalık geçirip de iyi olanlar için söylenen bir söz
- gitti gider
söz konusu olan şeyin bir daha gelmeyeceğini, ele geçmeyeceğini anlatan bir söz
- gittikçe
Zaman ilerledikçe; gitgide, gide gide, giderek, git git, yavaş yavaş, anbean, tedricen
- giydirebilme
Giydirebilmek işi
- giydirebilmek
Giydirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- giydirici
Gösteri sanatlarında oyuncuların giyinmesine yardım eden kimse; gardıropçu
- giydiricilik
Giydiricinin yaptığı iş; gardıropçuluk
- giydirilme
Giydirilmek işi
- giydirilmek
Giydirme işi yapılmak
- giydirip kuşatmak
temiz, yeni giysilerle donatmak
- giydiriş
Giydirmek işi
- giydirme
Giydirmek işi
- giydirmek
Giyme işini yaptırmak
- giydiği yakışırken eller bakışırken
"gençken, güzelken" anlamında kullanılan bir söz
- giyebilme
Giyebilmek işi
- giyebilmek
Giyme ihtimali veya imkânı bulunmak
- giyiliş
Giyilmek işi
- giyilme
Giyilmek işi
- giyilmek
Giyme işi yapılmak
- giyim
Giymek işi
- giyimevi
Her türlü giysi satan dükkân veya mağaza; konfeksiyon mağazası
- giyimli
Giyinmiş, giyinik
- giyimli kuşamlı
Temiz ve özenli bir biçimde giyinmiş (kimse)
- giyimçizer
Bir modaevinde yeni ürünlerin oluşumunu ve yaratılmasını sağlayan kimse; stilist
- giyinebilme
Giyinebilmek işi
- giyinebilmek
Giyinme ihtimali veya imkânı bulunmak
- giyinik
Giyinmiş olan
- giyiniklik
Giyinik olma durumu
- giyinip kuşanmak
özenli bir biçimde giyinmek
- giyiniverme
Giyinivermek işi
- giyinivermek
Çabucak veya kısa sürede giyinmek
- giyiniş
Giyinmek işi
- giyinme
Giyinmek işi
- giyinmek
Giysiyi belli bir yerden almak veya belli bir yerde diktirmek
- giyiverme
Giyivermek işi
- giyivermek
Çabucak giymek
- giyiş
Giymek işi
- giyme
Giymek işi
- giymek
Örtünüp korunmak için bir şeyi vücuduna geçirmek; giyinmek, kuşanmak
- giyotin
Fransa'da ölüm cezasına çarptırılanların başını kesmek için kullanılan araç
- giysi
Her türlü giyim eşyası; giyecek, giyim, giyit, don (I), çul, üst, elbise, kılık kıyafet, kıyafet, esvap, libas, ruba, urba
- giysi dolabı
Giysilerin düzenli bir biçimde saklanmasını ve kullanmak istendiğinde kolay ulaşılmasını sağlayacak biçimde yapılmış dolap; elbise dolabı, esvap dolabı, gardırop
- giysili
Üzerine herhangi bir giysi giymiş olan; elbiseli, kıyafetli, esvaplı, libaslı, urbalı
- giysilik
Giysi konulan yer; elbiselik
- giysisiz
Üzerine herhangi bir giysi giymemiş olan; elbisesiz, kıyafetsiz, esvapsız, libassız, urbasız
- giysisizlik
Giysisiz olma durumu; elbisesizlik, kıyafetsizlik, esvapsızlık, libassızlık, urbasızlık
- giz
Yelken gemilerinde mizana direği denilen kıç direkte eğik duran bayrak sereni
- gizemci
Gizemcilik yanlısı olan, ilahiyat veya gizemsel yaşamla uğraşan; mistik
- gizemcilik
Aklın yetmediği alanlarda ve özellikle Tanrı kavramında, gerçeğe gönül yoluyla veya bir irade zorlayışıyla ulaşılabileceğini kabul eden felsefe ve din öğretisi; mistisizm, mistiklik
- gizemli
Gizem niteliğinde olan veya içinde gizem bulunan; esrarlı (I), esrarengiz
- gizemlilik
Gizemli olma durumu; esrarengizlik
- gizemsel
Gizemle ilgili, gizeme ilişkin; mistik
- gizemsellik
Gizemsel olma durumu; mistiklik
- gizemsiz
Gizemi olmayan
- gizemsizlik
Gizemsiz olma durumu
- gizil güç
Henüz yapılmış değil de güç olarak var olan, gerçekleşmeyen ancak gerçekleşebilecek olan, imkân durumunda olan, saklı olan güç; potansiyel
- gizleme
Gizlemek işi; kamuflaj
- gizlemek
Saklamak, görünmeyecek, belli olmayacak bir yere veya bir duruma koymak
- gizlenebilme
Gizlenebilmek işi
- gizlenebilmek
Gizlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gizlenilme
Gizlenilmek işi
- gizlenilmek
Gizlenme işi yapılmak, saklanmak
- gizleniş
Gizlenmek işi
- gizlenme
Gizlenmek işi
- gizlenmek
Kendi kendini gizlemek; saklanmak
- gizletme
Gizletmek işi
- gizletmek
Gizleme işini yaptırmak
- gizleyebilme
Gizleyebilmek işi
- gizleyebilmek
Gizleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gizleyiş
Gizlemek işi
- gizli
Görünmez, belli olmaz bir durumda olan; mahfi, edimsel karşıtı
- gizli celse
açık celse karşıtı
- gizli cemiyet
Gizli örgüt, illegal kurulmuş cemiyet
- gizli dernek
Belli sayıda kişilerin illegal faaliyetleri sürdürmek amacıyla kurdukları dernek
- gizli dil
Bazı kişilerin başkalarının anlamadığı ve sadece kendilerinin özel anlamlarını bildiği kelimelerle konuştuğu dil
- gizli din
İnanılan kurallarının hiç kimseye açıklanmadığı, sır gibi saklanan din
- gizli din taşımak
göründüğünden farklı bir din veya inanç sahibi olmak
- gizli duruşma
Adliyede, sadece izinli veya görevli olanların katılabildiği, kamuya kapalı duruşma; gizli celse
- gizli gizli
İçinden, açığa vuramayarak; için için, yaşın yaşın
- gizli kamera
Değişik eşyalar üzerine yerleştirilebilen, gizli çekim yapmak amacıyla özel olarak üretilmiş, değişik boyutlarda ve biçimlerde kamera; böcek, böcek kamera, casus kamera
- gizli kapaklı
Başkalarına duyurulmayan, kimseye haber verilmeyerek yapılan (iş)
- gizli oturum
açık oturum karşıtı
- gizli oy
Bir işlemin herhangi bir kurulun oyuna bağlı olması durumunda oy verecek olanların oylarını gizli olarak vermeleri yöntemi
- gizli reklam
Yayıncı tarafından programlarda sezdirme yoluyla herhangi bir ünvan veya markayı çağrıştırabilecek biçimde yapılan tanıtım
- gizli sıtma
Kendini belli etmeyen sıtma
- gizli tutmak
bir şeyi başkalarına duyurmamak, saklamak
- gizli yama
Gözle görülemeyecek kadar özenli bir biçimde yapılmış yama
- gizli çekim
Bir kişinin, yerin veya nesnenin izin alınmaksızın filme alınması
- gizli çekim yapmak
bir kişiyi, yeri veya nesneyi izin almaksızın filme almak
- gizli şeker
Henüz tanısı konulmamış veya yüksek düzeyde seyretmeyen şeker hastalığı
- gizlice
Kimseye göstermeden, kimseye belli etmeksizin, gizli olarak; el altından, uğrun, zuladan
- gizlicilik
Özellikle ruhlar dünyasıyla ve evrenin bilinmeyen güçleriyle ilgili bilgi dünyasına dayalı çeşitli kuramlar, uygulamalar ve ayinler için kullanılan genel ad; okültizm
- gizlide gebe kalan aşikârede doğurur
"toplum içinde hiçbir davranış gizli kalmaz" anlamında kullanılan bir söz
- gizliden gizliye
Kimsenin haberi olmadan, kimseye haber vermeden, el altından, kimseye duyurmadan, gizli bir biçimde
- gizlilik
Gizli olma durumu; mahremiyet
- gişe
İstasyon, sinema, banka, mağaza ve bazı giriş kapılarında bilet veya para alıp verilen, çoğu küçük pencere biçiminde olan yer; şalter
- gladyatör
Eski Roma’da arenada insan veya vahşi hayvanlarla ölümüne dövüştürülen kimse
- gladyatörlük
Gladyatör olma durumu
- gladyo
Derin devlet içinde yapılanmış gizli örgüt
- glase
Yumuşak deri
- glikojen
Karaciğer ve kaslarda bulunan, hidrolizle şeker veren karbonhidrat
- glikol
Çok dayanıklı filmlerin ve bazı sentetik kumaşların yapımında kullanılan, birleşiminde iki alkol grubu bulunan madde; dialkol (CH2OH-CH2OH)
- glikoz
Karbon, hidrojen ve oksijenden oluşan, doğal olarak meyvelerde ve balda bulunan, nişastanın seyreltik bir asitle hidroliz olması sonunda yapay yolla da elde edilebilen, kristal hâlindeki şeker; üzüm şekeri (C6H12O6)
- glikozit
Birçok bitkide bulunan glikoz birleşiklerinin genel adı
- glikozlu
İçinde glikoz bulunan
- glikozüri
Sıklıkla şeker hastalığında görülen, idrarda glikozun bulunması durumu
- gliserin
Yağlı maddelerden, sabunlaştırma yoluyla çıkarılan, renksiz, tatlı şurup kıvamındaki sıvı (CH2OH-CHOH-CH2OH)
- globallik
Global olma durumu
- globülin
Kanı oluşturan maddelerden biri olan iri moleküllü protein
- glokoni
Koyu yeşil renkli, hidratlı doğal demir ve potasyum silikat
- glüten
Katı cisimlerin parçalarını birbirine yapıştıran bir tür madde
- glüten ekmeği
Şeker hastalığı olanlar için yapılan nişastasız ekmek
- glüten tutkalı
Hayvanların deri, kemik, sinir vb. artıklarından elde edilen, genellikle sıcak olarak kullanılan bir yapıştırıcı türü
- gnays
Kuvars, mika ve feldspattan birleşmiş kayaç
- goblen
Kanaviçe veya telleri sayılabilecek türde kumaş üzerine renkli iplikle yapılan özel bir işleme
- gocuk
Tek parça hayvan postundan yapılan ceket
- gocuklu
Üzerinde gocuğu bulunan
- gocuksuz
Üzerinde gocuk olmayan
- gocundurma
Gocundurmak işi
- gocundurmak
Gocunmasına sebep olmak
- gocunma
Gocunmak işi
- gocunmak
Bir şeyden alınmak
- gofre
Klişe aracılığıyla kâğıtta kabartma yapmaya yarayan basımcılık tekniği
- gofreli
Kabartması olan
- gofresiz
Kabartması olmayan
- gofret
Üzeri petek biçiminde, yassı ve kıtır kıtır, arasında krema bulunan bisküviye benzer, tatlı bir yiyecek
- gol
Futbol, hentbol, hokey ve buz hokeyi maçlarında topun kaleye sokulmasıyla kazanılan sayı
- gol atmak
topun karşı takımın kalesine girmesini sağlamak
- gol açısı
Gol vuruşu yapmak için top ve kale arasındaki açı
- gol kaçırmak
uygun durumda olmasına rağmen topu karşı takımın kalesine sokamamak
- gol kralı
Sezon sonunda toplamda en fazla gol atan oyuncu
- gol kurtarmak
kendi kalesine doğru giden topu uzaklaştırmak
- gol olmak
top kaleye girmek
- gol sevinci
Gol sonrası oyuncular tarafından yapılan gösteri
- gol toto
Futbol maçlarındaki en çok gollü sonuçları önceden kestirip para ödülü kazanmak temeline dayanan bir bahis oyunu
- gol vuruşu
Sonucunda gol olan vuruş
- gol yemek
topun kendi kalesine girmesine engel olamamak
- gol çizgi teknolojisi
Topun tamamının kale çizgisini geçip geçmediğini belirlemek amacıyla kale direklerine yerleştirilen elektronik malzemeler
- gol çizgisi
İki kale direği arasındaki çizgi
- golcü
Çok gol atan oyuncu
- golcülük
Golcü olma durumu
- golf
Çimenlerle kaplı, açık, geniş bir alanda, ufak bir topu özel sopalarla ilerleterek belli bir deliğe sokma amaçlı oynanan oyun
- golf pantolon
Paçaları büzgülü bacak bölümü daha geniş pantolon
- golfstrim
Atlas Okyanusu’nda Ekvatoral bölgeden başlayarak Avrupa kıyılarına kadar uzanan ve Batı Avrupa’nın iklimini yumuşatan sıcak su akıntısı
- golfçü
Golf oynayan kimse
- golfçülük
Golfçünün yaptığı iş
- gollü
Golü olan
- gollük
Gol olmaya elverişli, gol olabilecek
- golsüz
Golü olmayan
- golsüzlük
Golsüz olma durumu
- gomalak
Asya kökenli bir ağaçtan elde edilen, mobilya cilası ve zamk yapımında kullanılan, alkolde eriyen bir tür reçine
- gonca
Henüz açılmamış veya açılmak üzere olan çiçek; tomurcuk
- gondol
Genellikle Venedik'te kullanılan, ayakta, kıç tarafta tek kürekle yürütülen, 10 metre uzunluğunda, yassı ve iki başı yukarıya kıvrık kayık
- gondolcu
Gondol çalıştıran kimse
- gondolculuk
Gondolcunun yaptığı iş
- gonk
Keçe veya bez kaplı bir tokmakla vurularak uzun süreli ses veren, tepsi biçiminde, madenî bir çalgı
- gonokok
Belsoğukluğu mikrobu
- goril
Afrika'nın Ekvator bölgesinde ormanlarda yaşayan, iri ve güçlü bir tür maymun (Gorilla gorilla)
- Gotik
Gotlarla ilgili
- Gotik harfler
İlk basım denemelerinde kullanılmış olan köşeli harfler
- Gotik sanat
Temel özelliği sivrilik olan, XII. yüzyıldan sonra Rönesans'a kadar Avrupa'da gelişen sanat ve mimarlık üslubu
- Gotlar
Orta Çağ'da Orta Avrupa'da yaşayan bir ulus
- Gotça
Gotların dili; Gotik
- goygoy
Muharrem ayında kapı kapı dolaşıp yiyecek maddesi dilenenlerin söyledikleri mâni, kaside vb.; hoygoygoy
- goygoy yapmak
bilgisizce ve gereksiz yere konuşmak
- goygoya çıkmak
muharrem ayında kapı kapı dolaşıp mâni, kaside vb.ni okuyarak yiyecek maddesi dilenmek
- goygoycu
Muharrem ayında kapı kapı dolaşıp mâni, kaside vb.ni okuyarak yiyecek maddesi dilenen kimse; hoygoygoycu
- goygoyculuk
Başkalarına şakşakçılık yapmak
- goygoyculuk etmek
bilgisizce ve gereksiz yere konuşmak
- goygoyculuk yapmak
şakşakçılık yapmak
- goşist
Goşizm yanlısı olan kimse veya tutum
- goşistlik
Goşist olma durumu
- goşizm
Solculuğun aşırı biçimi
- grado
Bir sıvının içindeki alkol derecesi
- gradosu düşmek
itibarı azalmak
- grafik
Bir olayın çeşitli durumlarını göstermeye veya birkaç şey arasında karşılaştırma yapmaya yarayan çizgilerden oluşmuş biçim; çizge
- grafik bilgi
Bir olayın içeriğini, bir konu hakkındaki bilgileri veya karmaşık verileri grafikle gösterme; infografik
- grafik sanatları
Özgün sanat eserlerinin kopyasını levha, blok vb. üzerine oyarak, çizerek basma sanatlarının tümü
- grafik tasarımcılığı
Grafik tasarımcısının yaptığı iş; grafikçilik, grafikerlik
- grafik tasarımcısı
Herhangi bir durumu yazı, biçim, desen veya çizgilerle gösteren kimse; grafikçi, grafiker
- grafit
Kurşun kalem ve bazı araç parçalarının yapımında kullanılan, yumuşak, kolay toz durumuna gelebilen, gri siyah renkli, yapay yoldan billurlaştırılabilen bir tür doğal karbon
- grafitli
Grafit içeren
- grafitli korozyon
Gri dökme demir bileşiminde bulunan ve grafitli karbon etkisiyle oluşan bölgesel pas türü
- grafolojik
Yazı bilgisi veya yazı bilimi ile ile ilgili
- grafometre
Planların yapımında, arazi üzerindeki açıları ölçmekte kullanılan araç
- gram
Kilogramın binde biri değerindeki ağırlık ölçüsü birimi
- gramaj
Ekmek ve kâğıt için ağırlık ölçüsü
- gramajlı
Gramajı olan
- gramatik
Dil bilgisi ile ilgili
- gramatikal
Dil bilgisi kurallarına uygun
- gramer
Dil bilgisi kitabı
- gramerci
Dil bilgisi uzmanı olan kimse
- gramercilik
Gramerci olma durumu
- gramerleşmek
Belli kurallara bağlanmak, sistemli hâle getirilmek
- gramkuvvet
Bir gram kütleye 45° enlemindeki deniz yüzeyinde yerin uyguladığı kuvvet; gramağırlık
- gramlık
Belli bir gram ağırlığında olan
- gramofon
Önceden özel bir madde üzerine kaydedilmiş sesleri, istenildiğinde dinleten alet; sesyazar, fonograf
- gramsantimetre
Bir gram ağırlığında bir cismin 1 santimetre yer değiştirmesini sağlayan enerji birimi, kilogrammetrenin yüz binde biri
- grandi
Geminin baştan ikinci direği
- grandük
Büyük bir düklüğün egemenine verilen ad
- granit
Kuvars, feldspat, ortoklaz ve mika minerallerinden birleşmiş türlü renkte, billursu, çok sert bir kayaç türü
- granit gibi
güçlü, dayanıklı, sert
- granitleşme
İç kuvvetlerin etkisiyle yer yuvarlağı içindeki kayanın granite dönüşmesi
- grantuvalet
Baştan aşağı şık giyinmiş olan
- granül
Bir maddenin en küçük tanesi
- granülin
Opalin bir türü
- granülit
Kuvars, feldspat, granit, Moskof camı vb. maddelerden birleşmiş billur kayağan taş kütlesi
- gravyer peyniri
İnek sütünden yapılan bir tür sarı, yağlı peynir; gravyer
- gravür
Oyulduktan sonra mürekkeple sıvanan ağaç, taş veya metal levhanın yüzeyinin mürekkepten temizlenip baskı uygulanarak üzerindeki görüntünün kâğıda aktarılması biçimindeki baskı tekniği; çukur baskı
- gravürcü
Gravür yapan sanatçı
- gravürcülük
Gravürcünün yaptığı iş
- Gregoryan takvimi
MÖ 46 yılında hazırlanan Jülyen takviminin Papa XIII. Grégoire tarafından düzeltilmiş şekli olup Batı’da 1582’den, Türkiye’de 1925’ten beri kullanılan takvim
- Grek
Yunan uygarlığının MÖ 800 ile MÖ 323 yılları arasındaki antik döneminde yaşamış olan halk
- grekoromen
Yüze, boğaza dokunmama, belden aşağısını tutmama, ayaklarla oyun yapmama vb. kuralları olan güreş türü
- Grekçe
Yunanistan’da, Anadolu’nun ve Doğu Akdeniz’in bazı bölgelerinde MÖ 9. yüzyıldan MS 6. yüzyıla kadar konuşulmuş olan ölü bir dil
- gren
Kâğıdın yüzeyinin pürüzlülük derece ve tipinin bir izlenimi
- grena
Nar çiçeği renginde bir süs taşı
- gres pompası
Makine aksamını gresle yağlamak için kullanılan pompa
- gresör
Makine yağı dökmeye yarayan alet
- grev
İsteklerini işverene kabul ettirmek için işçilerin, hep birden işlerini hep birden bırakması; iş bırakımı
- grev gözcülüğü
Grev gözcüsünün yaptığı iş
- grev gözcüsü
Grevin seyrini kollayan kimse
- grev kırıcı
Grevin etkisini azaltma veya tamamıyla yok etme girişiminde bulunan kimse
- grev kırıcılığı
Grevin etkisini azaltmak veya tamamıyla yok etmek amacıyla greve uğrayan işverenin veya ona yardımcı olan bir başkasının yasalara göre yasaklanmış hareketlerde bulunması
- grev sözcülüğü
Grev sözcüsünün yaptığı iş
- grev sözcüsü
Grev süresince grevle ilgili açıklamalarda bulunmakla görevli kimse
- grev yapmak
işçiler topluca işi bırakmak
- grevci
Grev yapan kimse; iş bırakımcı
- grevcilik
Grevci olma durumu
- greyder
Altında bulunan ve değişik açılarda çalışabilen bıçağı ile toprağı kazıyan veya yayan yol makinesi
- greyderci
Greyder kullanan, yapan veya satan kimse
- greydercilik
Greydercinin yaptığı iş
- greyfurt
Turunçgillerden, sıcak bölgelerde yetişen bir meyve ağacı; altıntop, kızmemesi (Citrus decumana)
- gri
Bu renkte olan
- gri propaganda
Hedef kitleyi, kaynağı belli ve görünür olmayan bilgilerle zihninde çelişki yaratarak yönlendirmeyi amaçlayan propaganda türü
- gribal
Grip hastalığıyla ilgili
- grimsi
Rengi griyi andıran, griye benzeyen; grimtırak
- grip
Yorgunluk, kırıklık, kas ağrıları, ateş vb. belirtileri olan, bulaşıcı, salgın hastalık; paçavra hastalığı, İspanyol nezlesi, enflüanza
- gripli
Grip hastalığına yakalanmış (kimse)
- grizu
Normal sıcaklık ve basınçta kömür ocaklarında açığa çıkan ve büyük bölümü saf metandan oluşan, kolayca tutuşabilen gaz
- grizuölçer
Maden ocaklarında havanın grizu oranını ölçmeye yarayan cihaz; grizumetre
- grogi
Boksta rakibinin yumruklarıyla çok sarsılmış ancak hâlâ ayakta durabilen boksör
- gron
Çoklukla ferace yapımında kullanılan, çaprazlama iplerin desen olarak kullanıldığı, kalınca, parlak, ipek veya benzeri fabrika ürünü kumaş
- grosa
Yüz kırk dört adede karşılık gelen sayı birimi
- groston
Bir geminin kullanılan bölümünün ton birimi cinsinden karşılığı
- grostonluk
Herhangi bir groston ölçüsünde olan
- grotesk
Eski Çağ Roma yapılarında bulunan tuhaf, gülünç figürlerden oluşmuş süsleme üslubu
- grup
Birbirine benzer veya aynı cinsten olan şeylerin oluşturduğu bütün; küme, takım
- grup mobilya
Benzer yapı ve görünüşteki elemanların kendi aralarında üst üste veya yan yana konulmasıyla elde edilen bir sistem mobilya
- gruplandırma
Gruplandırmak işi
- gruplandırmak
Gruplara ayırmak
- gruplanma
Gruplanmak işi
- gruplanmak
Grup grup olarak bulunmak
- gruplanış
Gruplanmak işi
- gruplaşma
Gruplaşmak işi
- gruplaşmak
Grup oluşturmak, gruplara ayrılmak
- gruplaştırma
Gruplaştırmak işi
- gruplaştırmak
Gruplaşmasına yol açmak
- guaj
Bir tür zamklı, mat sulu boya
- guano
Özellikle deniz kuşlarının pisliklerinin bir yerde uzun süreden beri birikip yığılmasıyla oluşan, azot ve fosfat bakımından zengin, gübre olarak kullanılan madde
- guarani
Paraguay'ın para birimi
- Guatemalalı
Guatemala’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- guatr
Boyundaki troit bezinin aşırı büyümesiyle beliren hastalık; guşa, cedre
- gucurdama
Gucurdamak işi
- gucurdamak
"Gucur" diye kulak tırmalayıcı ve düzensiz ses çıkarmak
- gudubet
Yüzüne bakılmayacak kadar sevimsiz ve çirkin
- gudubetlik
Gudubet olma durumu
- guguk
Guguk kuşunun sesi
- guguk gibi kalmak
tek başına kalmak
- guguk gibi oturmak
tek başına oturmak
- guguk guguk
Birisiyle eğlenmek ve onu kızdırmak için çocukların çıkardıkları ses
- guguk kuşu
Gugukgillerden, genellikle Avrupa'da yaşayan, dişileri başka kuşların yuvasına yumurtlayarak yavrularının bakım işini onlara gördüren, sırtı gri, karnı kahverengi beyaz çizgili, 35 santimetre boyunda, böcekçil bir kuş; guguk (Cuculus canorus)
- gugukgiller
Omurgalı hayvanların kuşlar sınıfının bir familyası
- guguklu saat
Açılan küçük kapıdan veya pencereden bir guguk kuşunun çıkması ve ötmesiyle saat başlarını, buçukları veya çeyrekleri bildiren saat; guguklu
- gulaş
Etli, salçalı bir Macar yemeği
- gulet
İki direkli, yelkenli savaş gemisi
- gulgule
Her ağızdan bir ses çıkmasından meydana gelen, dalga dalga ortalığa yayılan karışık gürültü
- gulu gulu
Hindinin çıkardığı ses
- gulyabani
Karanlık ve ıssız yerlerde, insanın gördüğünü sandığı korkunç hayalet
- gurbet
Doğup yaşanılmış olan yerden uzak yer; gurbetlik
- gurbet eli
Bir kimsenin doğup büyüdüğü yerden başka yer
- gurbet çekmek
doğup yaşadığı yerleri özlemek
- gurbete (veya gurbet ele) düşmek
aile ocağından uzak bir yere gitmek
- gurbete çıkmak
doğup yaşanılan yerden uzaklaşmak
- gurbetzede
Gurbete düşmüş kimse
- gurbetçi
Gurbete çıkan, geçimini gurbette kazanan kimse
- gurbetçilik
Gurbetçi olma durumu
- gurk
Erkek hindi
- gurk etmek
tavuk kuluçkaya yatmak isterken veya yavrularını çağırırken "gurk gurk" diye ses çıkarmak
- gurk olmak
kuluçkaya yatmaya hazırlanmak
- gurka yatmak
tavuk civciv çıkarmak için yumurta üzerine oturmak
- gurklama
Gurklamak işi
- gurklamak
Kuluçka olmak
- gurme
Yiyecek ve içecek konusunda uzmanlık ölçüsünde bilgisi bulunan, tadına bakan ve lezzetini değerlendiren (kimse); tatbilir
- guru
Brahmacı eğitimde, yüksek kasttan gençleri ve öğrencileri yetiştiren, manevi gücünün en yüksek noktada olduğuna inanılan kimse
- gurubi
Gurupla ilgili
- gurul gurul
“Gur gur” sesi
- gurul gurul etmek
“gurul gurul” sesi çıkarmak
- guruldama
Guruldamak işi; gurlama
- guruldamak
“Gurul gurul” ses çıkarmak
- guruldatma
Guruldatmak işi
- guruldatmak
Guruldama sesi çıkartmak
- gurultu
Guruldama sesi
- gurup
Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi
- gurup etmek
güneş, batmak
- gurup rengi
Turuncuya çalan kırmızı
- gurur
Kendini beğenme; azamet
- gurur duymak
gururlanmak
- gurur gelmek
kurumlanmak
- gurur meselesi yapmak
onurundan ödün vermemek adına tutumundan vazgeçmemek
- gurura kapılmak
gururlanmak
- gururlanabilme
Gururlanabilmek durumu
- gururlanabilmek
Gururlanma ihtimali veya imkânı bulunmak
- gururlandırma
Gururlandırmak işi
- gururlandırmak
Gururlanmasına yol açmak, gururlanmasını sağlamak
- gururlanma
Gururlanmak işi
- gururlanmak
Kendini beğenmek
- gururlanış
Gururlanmak işi
- gururlu
Kendi kişiliğine önem veren; azametli
- gururluca
Gururlu bir biçimde
- gururluluk
Gururlu olma durumu
- gurursuz
Gururu olmayan; azametsiz
- gurursuzluk
Gurursuz olma durumu
- gururuna ağır gelmek
kişiliğinin zedelendiğini düşünmek
- gururuna dokunmak
kişiliği zedelenmek, onuru kırılmak
- gururunu ayakaltına almak
her türlü fedakârlığı göze alıp ödün vermek, ilkelerden vazgeçmek
- gururunu okşamak
yüzüne karşı değerini belirterek bir kimseyi duygulandırmak
- gusletme
Gusletmek işi
- gusletmek
Gusül abdesti almak
- gusülhane
Eski evlerde, içinde yıkanılabilir biçimde yapılmış, zemîni çinko kaplı küçük odacık
- guvernör
Devlet bankasını yöneten kimse
- gâvur
Dinsiz kimse
- gâvur etmek
boşuna harcamak, yerinde harcamamış olmak, işe yaramaz duruma getirmek
- gâvur eziyeti
Bile bile verilen zahmet, eziyetli iş
- gâvur icadı
Batı yapısı teknik eşyaya tutucu çevrelerin verdiği ad
- gâvur inadı
Yumuşatılamayan, yok edilemeyen inat
- gâvur inadı tutmak
iyiden iyiye inatlaşmaya başlamak
- gâvur olmak
Müslüman olmamak
- gâvur orucu gibi uzamak
bir iş gereğinden çok sürmek, sürüncemede kalmak
- gâvur ölüsü gibi
çok ağır ve hantal
- gâvura kızıp oruç yemek (veya bozmak)
başkasına kızıp kendisine zararlı olan bir iş yapmak
- gâvurca
Batılıların konuştuğu yabancı dillerden herhangi biri
- gâvurlaşma
Gâvurlaşmak işi
- gâvurlaşmak
Toplumun genel kabullerinin dışına çıkmaya, başka dinlere mensupmuş gibi davranmaya başlamak
- gâvurluk
Gâvur olma durumu
- gâvurluk etmek
acımasız, insafsız davranışlarda bulunmak, gaddarlık etmek
- gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalar
"kişi, inançları ayrı da olsa, hoşlanmasa da geçimini sağlayan kimseye hizmet eder" anlamında kullanılan bir söz
- göbek
İnsan ve memeli hayvanlarda göbek bağının düşmesinden sonra karnın ortasında bulunan çukurluk
- göbek adı
Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad
- göbek atmak
karnını hareket ettirerek oynamak
- göbek bağlamak (veya salıvermek)
şişmanlayarak karnı büyümek, göbeklenmek
- göbek bağı
Yeni doğan çocuğun göbeği kesildikten sonra kan gelmemesi için geri kalan damar örgüsüne bağladıkları bağ
- göbek dansı
Genellikle göbek ve kalça sallamak veya kıvırmakla yapılan dans
- göbek havası
Sanat değeri olmayan, hafif, eğlenmek amacıyla çalınan veya söylenen oyun havaları
- göbek marul
Birleşikgillerden, geniş ve uzun olan yeşil yaprakları salatalarda kullanılan, tek yıllık otsu bir bitki (Lactuca sativa)
- göbek odunu
Ağaç gövdesinin diğer bölümlerine göre farklı özellik gösteren iç odun bölümü
- göbek otu
Yaprakları etli, otsu bir bitki (Umbilicus pendulinus)
- göbek taşı
Hamamlarda, terlemek için üzerine uzanılan ve alttan ısıtılan geniş mermer seki
- göbek çalkamak (veya çalkalamak)
göbeğini sağa sola hareket ettirerek oynamak
- göbeklenme
Göbeklenmek işi
- göbeklenmek
Karnı yağlanıp şişmanlamak
- göbekli
Karnı yağlanıp şişmanlamış
- göbeklice
Biraz göbekli
- göbeklilik
Göbekli olma durumu
- göbeksiz
Göbeği olmayan
- göbel
Kimsesiz, başıboş çocuk
- göbelek
Rengi siyah beyaz veya bej beyaz olan, kurutulabilen, yenebilen bir tür şapkalı mantar
- göbelez
Köpek yavrusu
- göbeği biriyle bağlı (veya beraber kesilmiş)
her zaman birlikte bulunan, birbirinden ayrılmayan kimseler için kullanılan bir söz
- göbeği düşmek
göbek deliğinin kapanmamasından fıtık oluşmak
- göbeği sokakta kesilmiş
evde durmayıp hep sokaklarda gezen, sürtük
- göbeği çatlamak
bir güçlüğü yenmek için çok uğraşmak, sıkıntı çekmek
- göbeği çıkmak
şişmanlamak
- göbeğini eritmek
zayıflamak
- göbeğini kesmek
çocuğun göbeğiyle etene arasındaki damar örgüsünü kesmek
- göbüt
Yuvarlak, yassı, içine yumurta vb. malzemeler konan ekmek
- göce
Tarhana, bulgur yapmak için kullanılan kabuğu soyulmuş ve kırılmış buğday
- göcen
Tavşan yavrusu
- göden
Kalın bağırsağın son bölümü; göden bağırsağı, rektum
- gödeş
Semiz, etli
- gök
Yeryüzü üzerine mavi bir kubbe gibi kapanan boşluk; gök kubbe, asuman, felek, sema (I)
- gök ada
Milyarlarca yıldızdan, yıldız kümelerinden, bulutsu ve gaz bulutlarından oluşmuş, Samanyolu gibi bağımsız uzay adası; galaksi
- gök atlası
Yıldızların gök küre üzerindeki yerlerini gösteren harita
- gök bilimci
Gök bilimiyle uğraşan bilgin; yıldız bilimci, astronom
- gök bilimi
Gök cisimlerinin konumlarını, hareketlerini, birbirine olan uzaklıklarının ölçülmesini, bunların fizik ve kimya bakımından yapılarını inceleyen bilim; yıldız bilimi, felekiyat, heyet, astronomi
- gök bilimsel
Gök bilimiyle ilgili; astronomik
- gök cismi
Gökyüzünde bulunan güneş, ay, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, bulutsular vb. cisimlere verilen ortak ad
- gök delinmek
birdenbire çok ve hızlı yağmur yağmak
- gök ekseni
İki ucu sonsuza uzatılmış olarak düşünülen Dünya'nın dönme ekseni
- gök eşleği
Gök eksenine yer merkezinde dik olan düzlemin gök küreyle ara kesiti
- gök gözlü
Gözleri mavi ile açık yeşil arası olan (kimse)
- gök gürlemesi
Şimşek çakmasından veya yıldırım düşmesinden önce veya sonra havada duyulan gürültü; gök gürültüsü
- gök kumu
Gök taşlarında görülen küresel tanecikler
- gök kutbu
Gök ekseninin gök küreyi deldiği iki noktadan her biri
- gök küre
İç yüzü gökyüzü olarak kabul edilen, yarı çapı sonsuza uzanmış yer merkezli küre
- gök kır
Gri, kurşuni renkli at donu
- gök taşı
Gezegenlerin arasında hareket eden, tümüyle gaz durumuna geçmeden yeryüzüne ulaşan katı cisim; hava taşı, şimşek taşı, uzay taşı, meteor, meteor taşı, meteorit
- gök yakut
Mavi renkli, değerli bir korindon türü; safir
- gökdelen
Yirmi, otuz veya daha çok katlı yapı; göktırmalayan, gök tırmalayıcı
- gökdoğan
Kuzey yarım kürede yaşayan bir tür göçmen kuş (Accipitridae)
- gökevi
Gök olaylarını, yıldızların, güneş, ay ve gezegenlerin konumlarını, hareketlerini küresel bir kubbenin iç yüzeyinde, çeşitli araçlarla gösteren yapı; yıldızlık, planetaryum
- gökgüvercin
Genellikle Avrupa ve Yakın Doğu'da bahçelik yerlerde yaşayan bir tür kuş (Columba oenas)
- gökkuzgun
Gökkuzgunumsular takımının gökkuzgungiller familyasından, başı, kanatları mavi, boyun ve karnı yeşil göçücü kuş (Coracias garrulus)
- gökkuzgungiller
En iyi bilinen türü gökkuzgun olan gökkuzgunumsular takımının, gökkuzgunlar alt takımına giren bir familya
- gökkuzgunlar
Kuşlar sınıfının, gökkuzgunumsular takımına giren bir alt takımı
- gökkuzgunumsular
Gökkuzgunlar, ağaçkakanlar, çobanaldatanlar ve sağanları içine alan kuşlar sınıfından bir takım
- gökkuşağı
Yağmur damlacıklarından geçen güneş ışınlarının kırılıp yansımasıyla gökyüzünde oluşan yedi renkli kemer biçimindeki görüntü; alkım, ebekuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, gelinkuşağı, hacılarkuşağı, meryemanakuşağı, yağmurkuşağı, alaimisema
- göklere uçmak
çok sevinmek
- göklere çıkarmak
aşırı derecede övmek
- göklere çıkmak
pek çok yükselmek
- gökmen
Mavi gözlü (kimse)
- göksel
Gökle ilgili; semavi
- Göksun
Kahramanmaraş iline bağlı ilçelerden biri
- gökte ararken yerde bulmak
çok güçlükle ele geçirebileceğini sandığı şeyi veya kimseyi birdenbire bulmak
- gökten ne yağdı da yer kabul etmedi
"büyüklerden gelen şeyleri küçükler geri çeviremezler" anlamında kullanılan bir söz
- gökten zembille mi indi
"Tanrı'nın özel olarak gönderdiği, saygınlık görmesini istediği bir kişi mi?" anlamında kullanılan bir söz
- gökyüzü
Atmosferin gözle görünen bölümü; hava
- gökyüzü evleri
Yıldız haritasının üzerinde saatin tersi yönünde sıralanan ve ayrı ayrı faaliyetleri ifade eden on iki eşit bölümden her biri
- gökyüzü mavisi
Açık mavi
- gökyüzünde düğün var deseler kadınlar merdiven kurmaya kalkar
"kadınların düğün ve eğlence için katlanamayacakları fedakârlık yoktur" anlamında kullanılan bir söz
- gökçe
Gök rengi, mavi
- Gökçeada
Çanakkale iline bağlı ilçelerden biri
- Gökçebey
Zonguldak iline bağlı ilçelerden biri
- gökçek
Güzel, sevimli (kimse)
- gökçeklik
Gökçek olma durumu
- gökçül
Maviye çalan renk
- gökşin
Maviye yakın renk
- göl
Karaların içinde denizlerle bağlantısı olmayan durgun su birikintisi
- göl alası
Avrupa ve Anadolu göllerinde yaşayan bir tür alabalık (Salmo lacus tris)
- göl ayağı
Bir gölün artarak akan sularının gideri; ayak, gideğen
- göl bilimi
Göllerde araştırma yapan bilim dalı; limnoloji
- göl bilimsel
Göl bilimi ile ilgili; limnolojik
- göl kestanesi
Suda yetişen ve meyvesi kestane gibi yenilen bitki (Trapa natans)
- göl olmak
gereksiz olarak bir yerde su toplanmak, göllenmek
- Gölbaşı
Adıyaman iline bağlı ilçelerden biri
- Gölcük
Kocaeli iline bağlı ilçelerden biri
- gölcük
Doğal olarak oluşan küçük su birikintisi
- gölcül
Göllerde, göl kıyılarında yetişen veya yaşayan
- Göle
Ardahan iline bağlı ilçelerden biri
- göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar
"yapılması geciken iyilikler, bekleyenleri sıkıntı içinde bırakır" anlamında kullanılan bir söz
- gölerme
Gölermek işi
- gölermek
Göl durumuna gelmek
- gölet
Birikinti suların sulamak amacıyla genellikle bir set ardında toplandığı küçük göl; gölcük, gölek, büvet (I), büğet
- gölge
Saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan karanlık; saye
- gölge balığı
Alabalıkgillerden, uzunluğu 20-50 santimetre, sırt yüzgeci büyük, tatlı su balığı (Thymallus thymallus)
- gölge balığıgiller
Örnek hayvanı gölge balığı olan kemikli balıklar takımı
- gölge düşmek
bir şey üzerine karartı inmek, üzerine gölge gelmek
- gölge düşürmek
bir şeyin değerini veya ününü azaltacak işler yapmak
- gölge etmek
ışığa engel olmak
- gölge gibi
varlığını belli etmeden, gizlice
- gölge mutfak
Başka yerde tüketilmek üzere pişirilen yemeklerin yapıldığı mutfak; hayalet mutfak, bulut mutfak
- gölge olay
Bir olaya katılan fakat ona hiçbir etki yapmayan veya başka bir olay tarafından var edilerek ona bağlı kalan olay
- gölge olaycı
Gölge olaycılık yanlısı olan
- gölge olaycılık
Ruh etkinliğinin bilinçli olmadan da var olabileceğini ileri sürerek bilinci, bir gölge olay sayan felsefe öğretisi
- gölge oyunu
Geriden ışıkla aydınlatılmış bir perde arkasında hareket ettirilen resimlerin gölgelerinden yararlanılarak oynatılan oyun
- gölge tiyatrosu
Saydam bir perde üzerinde, arkadan kuvvetli bir ışıkla aydınlatılan oyuncuların gölgeleriyle yaptıkları gösteri
- gölge yapmak
ışığa engel olmak
- gölge yaptırmak
saç renginin iki üç ton açığını kullanarak saça istenilen kalınlık ve sıklıkta, parça parça renk uygulaması yaptırmak
- gölgecil
Gölgede yetişen veya gölgeyi seven
- gölgede (veya gölgesinde) kalmak
adı sanı pek duyulmamak, ön plana çıkamamak, daha az ünlü olmak
- gölgede bırakmak
ondan daha üstün bir düzeye yükselmek, ondan çok daha başarılı olmak
- gölgeleme
Gölgelemek işi
- gölgelemek
Gölgeli duruma getirmek
- gölgelendirme
Gölgelendirmek işi
- gölgelendirmek
Gölge etmek, gölgeli yapmak
- gölgeleniş
Gölgelenmek işi
- gölgelenme
Gölgelenmek işi
- gölgelenmek
Gölgeli duruma girmek
- gölgeleyebilme
Gölgeleyebilmek işi
- gölgeleyebilmek
Gölgeleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gölgeleyiş
Gölgelemek işi
- gölgeli
Gölge altında olan
- gölgeli resim
Gölge ile hacim etkisinin verildiği resim
- gölgelik
Gölge altında bulunan yer
- gölgelikli
Gölgeliği olan
- gölgeliksiz
Gölgeliği olmayan
- gölgesine sığınmak
birinin emri altına girmek
- gölgesine yatmak
daha önce elde edilen para, makam, ün vb.ne sığınarak zaman geçirmek veya bundan yararlanmak
- gölgesiz
Gölgesi olmayan
- gölgesizlik
Gölgesiz olma durumu
- gölgevari
Gölgeye benzeyen
- Gölhisar
Burdur iline bağlı ilçelerden biri
- Gölköy
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- gölleme
Göllemek işi
- göllemek
Göl durumuna getirmek
- göllenme
Göllenmek işi
- göllenmek
Su, çukurlarda birikmek, gölcük olmak
- gölleşme
Gölleşmek durumu
- gölleşmek
Göl durumuna gelmek
- göllük
Gölü olan (yer)
- Gölmarmara
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- Gölova
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- Gölpazarı
Bilecik iline bağlı ilçelerden biri
- Gölyaka
Düzce iline bağlı ilçelerden biri
- gölük
Yük taşıyan ve binilen at, eşek, beygir, katır vb. hayvan
- gömebilme
Gömebilmek işi
- gömebilmek
Gömme ihtimali veya imkânı bulunmak
- Gömeç
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- gömgök
Olgunlaşmamış
- gömlek
Vücudun üst kısmına giyilen kollu veya yarım kollu, yakalı giysi; işlik (II)
- gömlek değiştirmek
yılan üst derisini değiştirmek
- gömlek eskitmek
deneyim kazanmış olmak
- gömlek yağı
Büyük ve küçükbaş hayvanlarda, işkembe ile bağırsakların üzerini saran ve çeşitli yemeklerde kullanılan yağ; çember yağı, kavram yağı
- gömlekli
Gömleği olan
- gömleklik
Gömlek yapmaya elverişli (kumaş)
- gömlekliler
Vücutları torba biçiminde ve yarı saydam, sert bir gömlekle örtülü, denizlerde yaşayan bir hayvan sınıfı
- gömleksiz
Gömleği olmayan
- gömlekçi
Gömlek diken veya satan kimse
- gömlekçilik
Gömlekçinin yaptığı iş
- gömleğinden (veya gömlekten) geçirmek
evlat olarak kabul etmek, evlat edinmek
- gömme
Gömmek işi
- gömme balkon
Dış yüzeyden dışarı taşmayan, evin kullanım alanı içinde kalarak yapılmış balkon
- gömme banyo
Çini vb. bir madde ile kaplanıp gömülü olarak yerleştirilmiş olan banyo teknesi
- gömme dolap
Duvarın içine yerleştirilmiş dolap; yerli dolap
- gömme kilit
Gövdesi kapak veya çekmecenin kenarına açılan yuvaya gömülerek takılan kilit
- gömmek
Yerin altına koyarak üstünü toprakla örtmek
- gömü
Toprak altına gömülerek saklanmış para veya değerli şey; define
- gömücü
Gömü arayan kimse
- gömücülük
Gömücü olma durumu
- gömük
Gömülmüş olan, gömülü
- gömüldürük
Boyunduruğa geçirilen kısa değnek
- gömülebilme
Gömülebilmek işi
- gömülebilmek
Gömülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gömüleme
Gömülemek işi
- gömülemek
Para veya değerli şeyleri toprak altına gömerek saklamak
- gömülme
Gömülmek işi
- gömülmek
Gömme işi yapılmak veya gömme işine konu olmak
- gömültü
Avcının avını beklerken içine saklandığı çukur
- gömülü
Gömülmüş olan, toprak altında saklanmış olan; metfun
- gömülüverme
Gömülüvermek işi
- gömülüvermek
Çabucak veya kısa sürede gömülmek
- gömülüş
Gömülmek işi
- gömüverme
Gömüvermek işi
- gömüvermek
Çabucak veya kısa sürede gömmek
- gömüş
Gömmek işi
- gön
İşlenmiş deri
- gön yufka yerinden delinir
“her bir iş en zayıf noktasından, en güçsüz yerinden bozulur” anlamında kullanılan bir söz
- göncü
Ham veya işlenmiş deri satan kimse
- göncülük
Göncünün yaptığı iş
- gönder
Kayık ve yelkenli gemilere yön vermeye yarayan, ucunda metal olan ağaç sopa
- gönderebilme
Gönderebilmek işi
- gönderebilmek
Gönderme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gönderge
Dış dünyada yer alan, bir göstergenin belirttiği nesne veya varlık
- gönderi
Bir yerden bir yere özellikle posta ile gönderilen paket, telgraf, mektup vb
- gönderi kodu
Faturası kesilen kargonun sistemde takibi için fatura üzerinde yer alan numara
- gönderici
Posta ile paket, telgraf, mektup vb. gönderen kimse
- gönderilebilme
Gönderilebilmek işi
- gönderilebilmek
Gönderilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gönderiliş
Gönderilmek işi
- gönderilme
Gönderilmek işi
- gönderilmek
Gönderme işi yapılmak veya gönderme işine konu olmak
- gönderim
Birtakım bilgileri içeren, kişiden kişiye veya kurumlar arası bilginin geçişini sağlayan belge
- gönderiverme
Gönderivermek işi
- gönderivermek
Çabucak göndermek
- gönderiş
Göndermek işi
- gönderli
Gönderi olan
- gönderme
Göndermek işi; atıf, irsal
- gönderme belgesi
Bir yere gönderilen eşyanın listesi; irsaliye
- gönderme yapmak
konuşurken veya yazarken başka kaynak veya olaylarla bağlantı kurmak
- göndermek
Bir yere doğru yola çıkarmak, ulaşmasını, gitmesini sağlamak; yollamak, irsal etmek
- göndertme
Göndertmek işi
- göndertmek
Gönderme işini yaptırmak
- Gönen
Balıkesir iline bağlı ilçelerden biri
- gönen
Ekilecek toprağın sulandırılması
- gönendirilme
Gönderilmek işi
- gönendirilmek
Gönenme işi yaptırılmak
- gönendirme
Gönendirmek işi
- gönendirmek
Gönenme işi yaptırmak
- gönenme
Gönenmek işi
- gönenmek
Mutlu, mesut olmak, rahat bir hayat sürmek, sevinç duymak; sevinmek, abat olmak
- gönenç
Bolluk, rahatlık ve varlık içinde iyi yaşama; refah
- gönençli
Gönenci, iyi bir hayatı olan; müreffeh, refahlı
- gönençlilik
Gönençli olma durumu; müreffehlik
- gönlü akmak
birine karşı güçlü sevgi duymak
- gönlü bol
Yeterli imkânlardan yoksun olmasına karşın cömert, eli açık davranmak isteyen (kimse)
- gönlü bolluk
Gönlü bol olma durumu
- gönlü bulanmak
kusacak gibi olmak
- gönlü dar
İçi sıkıntılı olan (kimse)
- gönlü darlık
Gönlü dar olma durumu
- gönlü düşmek
âşık olmak
- gönlü gani
Cömert ve gözü tok, gani gönüllü (kimse)
- gönlü ganilik
Gönlü gani olma durumu
- gönlü ile oynamak
sever görünüp eğlenmek
- gönlü istemek
dilemek, kuvvetle içten arzulamak
- gönlü kalmak
isteyip de edinemediği bir şeyi istemekten vazgeçmemek
- gönlü kanmak
bir işle ilgili kaygısı kalmamak, mutmain olmak, müsterih olmak
- gönlü kara
Başkalarının kötülüğünü isteyen (kimse)
- gönlü karalık
Gönlü kara olma durumu
- gönlü kararmak
iç sıkıntısı duymak, kötü şeyler hissetmek
- gönlü kaymak
sevmeye eğimli olmak
- gönlü kırıla kırıla toz hâline gelmek
çok fazla incinmek
- gönlü kırılmak
üzülmek, incinmek, yerinmek
- gönlü olmak
sevip istemek
- gönlü rahat olmak
sıkıntısı, tasası olmamak
- gönlü razı olmamak
istememek
- gönlü takılmak
bir şeye karşı ilgi duymak
- gönlü tok
Zorunlu ihtiyaçları karşılandığında bununla yetinen, fazla mal ve para istemeyen (kimse)
- gönlü tokluk
Gönlü tok olma durumu
- gönlü tutuşmak
âşık olmak, vurulmak
- gönlü varmamak
istek duymamak, istememek, çekinmek
- gönlü yaralı
Aşkta karşılık görmeyen (kimse)
- gönlü yaralılık
Gönlü yaralı olma durumu
- gönlü zengin
Para ve malını imkânları ölçüsünde esirgemeden veren (kimse)
- gönlü zenginlik
Gönlü zengin olma durumu
- gönlü çekmek
imrenip istemek
- gönlü çelinmek
güzel sözlere aldanmak, kapılmak
- gönlü çökmek
yaşama gücü azalmak, ruhsal dengesi bozulmak
- gönlün yazı var, kışı var
"insan kimi zaman sevinçli, kimi zaman da üzüntülü olabilir" anlamında kullanılan bir söz
- gönlünce
Dileğine uygun olarak
- gönlünde (veya gönüllerde) taht kurmak
birisi (veya herkes) tarafından çok sevilir, sayılır olmak
- gönlünde kalmak
çok istediği hâlde ulaşamamak, elde edememek
- gönlünden geçirmek (veya geçmek)
bir şeyin olmasını veya bir şey yapmayı istemek
- gönlünden kopmak
kendiliğinden vermek
- gönlüne dokunmak
üzülmek, rahatsızlık duymak
- gönlüne doğmak
içine doğmak, sezmek, hissetmek
- gönlüne girmek
kalbine girmek
- gönlüne göre
dileğine göre, isteğine uygun olarak
- gönlünü aydınlatmak
içine ferahlık vermek, mutlu etmek
- gönlünü açmak
içini dökmek
- gönlünü düşürmek
âşık olmak, sevdalanmak
- gönlünü etmek (veya yapmak)
birini razı ve hoşnut etmek
- gönlünü eğlemek
mutlu, neşeli vakit geçirmek
- gönlünü hoş etmek
birinin dileğini yerine getirerek onu sevindirmek
- gönlünü kaptırmak
âşık olmak
- gönlünü karartmak
yaşamaya karşı sevgi ve isteğini azaltmak
- gönlünü pazara çıkarmak
sevmek için kendine yakışanı seçmeyip rastgele birini sevmek
- gönlünü serin tutmak
sakin, soğukkanlı olmak, hemen heyecanlanmamak
- gönlünü söndürmek
küstürmek, kırmak, incitmek
- gönlünü yaralamak
incitmek, kırmak, üzmek
- gönlünü çalmak
kalbini çalmak
- gönlünü çelmek
kandırmak, yola getirmek, aşkını kazanmak
- gönlünün dümeni bozuk
isteklerinde, özellikle gönül işlerinde tutarlılık göstermeyen, sık sık istek değiştiren
- gönye
Dik açıları ölçmeye ve çizmeye yarayan dik üçgen biçiminde araç
- gönyeleme
Gönyelemek işi
- gönyelemek
Gönye ile ölçmek
- gönç
Zengin, varlıklı
- gönçlük
Gönç olma durumu
- gönül
Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. duyguların kaynağı; içeri, yürek, dil (II), kalp (I)
- gönül (veya gönlünü) almak
sevindirmek, taltif etmek
- gönül (veya gönlünü) avutmak
hoşça vakit geçirmek
- gönül (veya gönlünü) eğlendirmek
geçici bir ilgi ve sevgi göstererek hoşça vakit geçirmek
- gönül (veya gönlünü) yakmak
insanı aşırı derecede etkilemek, sarsmak, kendinden geçmesine yol açmak
- gönül akıtmak
âşık olmak, sevmek
- gönül avlamak
huyunu suyunu yakından bilerek olumlu davranışta bulunmak, tavlamak
- gönül açmak
insanın iç sıkıntısını gidermek, iç açmak
- gönül bağlamak
severek bağlanmak, içten sevmek, âşık olmak
- gönül bağı
Sevgi bağı, duygusal ilişki; alaka
- gönül belası
Aşkın verdiği sıkıntı, dert
- gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz
"kolay kolay onarılamayacağı için bir kimsenin özellikle de dostlarımızın gönlünü kırmamaya özen göstermeliyiz" anlamında kullanılan bir söz
- gönül birliği
Duygusal anlaşma
- gönül birliği etmek
duygusal anlamda tam bir uyum içinde olmak
- gönül borcu
Yapılan iyiliğe karşı kendini borçlu sayma; minnet, minnettarlık, şükran
- gönül bulandırmak
mide bulandırmak
- gönül bulantısı
Sıkıntı veya üzüntü
- gönül darlığı
İç sıkıntısı
- gönül dilencisi
Sevdiğinden ayrılmamak için onun her davranışına katlanan kimse
- gönül eri
Hoşgörüsü geniş, açık yürekli, güvenilir kimse; ehlidil
- gönül eğlencesi
İnsanı oyalayıp hoşça vakit geçirten şey veya kimse
- gönül ferahlığı
İç rahatlığı, dertsizlik
- gönül ferman dinlemez
"gönül sevdiğinden asla vazgeçmez" anlamında kullanılan bir söz
- gönül gezdirmek
seçmek için aklından birçok şey geçirmek
- gönül hoşluğu
Rahat ve huzurlu olma
- gönül indirmek
kendisine yakıştıramadığı bir şeye razı olmak
- gönül kimi severse güzel odur
"güzellik anlayışı kişiden kişiye değişir" anlamında kullanılan bir söz
- gönül kocamaz
"insanlar yaşlansalar da gönüllerindeki sevgi ve istekler tazeliğini yitirmez" anlamında kullanılan bir söz
- gönül koymak
gücenmek, alınmak, darılmak
- gönül kırmak (veya yıkmak)
birini çok üzecek bir davranışta bulunmak, gücendirmek
- gönül maskarası
Sevda yüzünden gülünç durumlara düşmüş kimse
- gönül meselesi
Aşk yüzünden ortaya çıkan sorun, aşk derdi
- gönül okşamak
birini hoş bir söz veya davranışla sevindirmek, iltifat etmek, taltif etmek
- gönül okşayıcı
Hoşa giden
- gönül okşayıcılığı
Gönül okşayıcısı olma durumu
- gönül rahatlığı
İç rahatlığı, iç huzuru, baş dinçliği; huzur, itminan
- gönül rızası
İç rahatlığıyla olur verme
- gönül rızası ile
isteyerek
- gönül uğrusu
Gönül almayı bilen kimse
- gönül var otluğa, gönül var bokluğa (konar)
"iyi ve güzel şeyleri seven yüksek ruhlu insanlar olduğu gibi kötü ve pis şeylerden hoşlanan aşağılık insanlar da vardır" anlamında kullanılan bir söz
- gönül verme evliye, eve gider unutur
"bir kadın, evli bir erkeğe gönlünü kaptırmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- gönül vermek
sevmek, âşık olmak
- gönül yarası
Karşılıksız aşktan, özlemden, başarısızlıktan duyulan büyük keder, aşırı üzüntü; yürek yarası, dil yarası (II), kalp yarası
- gönül yıkmak
birini çok üzecek bir davranışta bulunmak, gücendirmek, gönül kırmak
- gönül çekmek
sevdalı olmak
- gönül çöküşü
Yaşama gücünün yitmesi, ruhsal dengenin bozulması
- gönüldaş
Duyguları aynı olanlardan her biri, candan dost
- gönüldaşlık
Gönüldaş olma durumu
- gönülde şafak açmak
sevinmek, mutlu olmak
- gönülden gönüle yol vardır
kalp kalbe karşıdır
- gönülden çıkarmamak
sevilen kimseyi unutmamak
- gönülden ırak olmak
sevilmekten yoksun kalmak, sevilmemek
- gönüllendirme
Gönüllendirmek işi
- gönüllendirmek
Gönüllenmesine sebep olmak
- gönüllenme
Gönüllenmek durumu
- gönüllenmek
Gücenmek, darılmak, alınmak
- gönüller bir olunca samanlık seyran olur
"karşılıklı sevgi oluşursa maddi sorunlara aldırılmaz" anlamında kullanılan bir söz
- gönüllü
Bir işi yapmayı hiçbir yükümlülüğü yokken isteyerek üstlenen; fahri
- gönüllü gönülsüz
Yarı istekli yarı isteksiz olarak
- gönüllüce
Biraz gönüllü
- gönüllülük
Gönüllü ve karşılıksız iş yapma; hasbilik
- gönülsüz
Gönlü olmadan, isteksiz yapılan
- gönülsüz namaz göğe ağmaz
"isteksiz yapılan bir işten hayır gelmez" anlamında kullanılan bir söz
- gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş
"istenmeyerek yapılan işlerden kötü sonuçlar ortaya çıkar" anlamında kullanılan bir söz
- gönülsüzce
İsteksiz bir biçimde, istemeyerek
- gönülsüzlük
Bir işi istemeyerek yapma
- gör (veya görürsün)
"işin sonucunu anla, anlarsın" anlamında kullanılan bir tehdit sözü
- gör bak
"görürsün, göreceksin" anlamında kullanılan bir söz
- Gördes
Manisa iline bağlı ilçelerden biri
- gördün deli, savul geri!
"dengesiz kimselerden uzak durmak gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- gördürebilme
Gördürebilmek işi
- gördürebilmek
Gördürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gördürme
Gördürmek işi
- gördürmek
Görme işini yaptırmak
- gördürtme
Gördürtmek işi
- gördürtmek
Gördürme işini yaptırmak
- göre
Bir şeye uygun olarak, bir şey uyarınca; gereğince
- görebilme
Görebilmek işi
- görebilmek
Görme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görece
Varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olan, kesin olmayıp kişiden kişiye, zamandan zamana, yerden yere değişebilen; göreceli
- Görele
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- gören gözün hakkı vardır
"yiyecek veya imrenilecek bir şeyi görene o şeyden vermek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- görenek
Bir şeyi eskiden beri görüldüğü gibi yapma alışkanlığı; âdet
- görenekli
Göreneklerine bağlı, göreneği olan
- göreneksel
Görenekle ilgili
- göreneksiz
Göreneği olmayan
- göreneksizlik
Göreneksiz olma durumu
- görenekçi
Göreneklere bağlı kimse
- görenekçilik
Görenekçi olma durumu
- göresi (veya göreceği) gelmek
görmek isteğini duymak, özlemle görmek istemek, özlemek
- göresime
Göresimek işi
- göresimek
Göreceği gelmek, görmek isteği duymak, özlemek
- görev
Bir nesne veya bir kimsenin yaptığı iş
- görev adamı
Verilen işi en ince ayrıntısına kadar harfi harfine yapan kimse
- görev almak
bir görevde bulunmak, bir görevi üstlenmek
- görev bilmek (veya saymak veya addetmek)
görev olarak üzerine almak, sorumluluk üstlenmek
- görev şehidi
Görev başında şehit olan kimse; görev kurbanı, vazife kurbanı, vazife şehidi
- görevdaş
Birlikte görev yapanlardan her biri
- görevdaşlık
Bir görevin yerine getirilmesi için birkaç organın birlikte çalışması durumu; sinerji
- görevden (veya görevinden) almak
bir görevliyi işinden ayırıp açıkta bırakmak, çıkarmak, azletmek
- görevden (veya görevinden) ayrılmak
yapmakta olduğu işi bırakmak
- görevden (veya görevinden) uzaklaştırmak
yapmakta olduğu görevi üzerinden almak, el çektirmek
- görevlendirebilme
Görevlendirebilmek işi
- görevlendirebilmek
Görevlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görevlendirilebilme
Görevlendirilebilmek işi
- görevlendirilebilmek
Görevlendirilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görevlendirilme
Görevlendirilmek işi
- görevlendirilmek
Görev verilmek; vazifelendirilmek, tavzif edilmek
- görevlendirme
Görevlendirmek işi; tavzif
- görevlendirmek
Birine bir görev vermek; vazifelendirmek, tavzif etmek
- görevlenme
Görevlenmek işi; tavzif
- görevlenmek
Görev almak
- görevli
Görevi olan; vazifeli, işyar
- görevlilik
Görevli olma durumu; memurluk
- görevsel
Göreve ilişkin, görevle ilgili
- görevsel dil bilimi
Kelimeleri cümle içinde yüklendikleri görev bakımından inceleyen dil bilimi
- görevsiz
Bir görevi bulunmayan
- görevsizlik
Görevsiz olma durumu
- görevsizlik kararı
Yargıcın bir davada mahkemeyi yetkisiz bulması
- göreyim seni
senden başarılı sonuçlar bekliyorum
- görgü
Bir toplum içinde var olan ve uyulması gereken saygı ve incelik davranışları; terbiye (I)
- görgü fukarası
Görgüsü az olan, görgüsüz (kimse)
- görgü kuralları
Bir toplumda veya toplulukta, davranışları denetlemeye yönelik olan kuralların bütünü; davranış bilgisi, muaşeret adabı, adabımuaşeret
- görgü tanığı
Bulunduğu yerde gerçekleşen olayı gören kimse
- görgül
Bir kurama değil yalnızca görgüye dayalı; ampirik
- görgülenme
Görgülenmek durumu
- görgülenmek
Görgülü duruma gelmek
- görgülü
Görgüsü olan
- görgülü kuşlar gördüğünü işler, görmedik kuşlar ne görsün ki ne işler?
"iyi eğitim alanlar aldıkları eğitimin gereğini yaparlar, iyi eğitim görmeyenler bir şey yapamazlar" anlamında kullanılan bir söz
- görgülüce
Görgülü bir biçimde
- görgüsüz
Görgüsü olmayan; çakal, hamhalat, kaba saba
- görgüsüzce
Görgüsüz bir biçimde olan
- görgüsüzlük
Görgüsüz olma durumu
- görk
Güzellik, gösteriş
- görkem
Göz alıcı ve gösterişli olma durumu; alayiş, azamet, debdebe, ihtişam, tantana, haşmet, şatafat, şaşaa
- görkemleşme
Görkemleşmek işi
- görkemleşmek
Görkemli hâle gelmek
- görkemli
Büyüklüğü, görünüşü ve güzelliğiyle görenleri etkileyen; anıtsal, debdebeli, haşmetli, ihtişamlı, muhteşem, mutantan, şaşaalı, şatafatlı, tantanalı, alayişli
- görkemlilik
Görkemli olma durumu; anıtsallık, haşmetlilik, ihtişamlılık, muhteşemlik, şatafatlılık
- görkemsiz
Görkemi olmayan; debdebesiz, ihtişamsız, şaşaasız, şatafatsız, tantanasız
- görkemsizlik
Görkemsiz olma durumu; ihtişamsızlık, şatafatsızlık
- görklü
Güzel, gösterişli
- görklülük
Görklü olma durumu
- görme
Görmek işi; rüyet, müşahede
- görme açısı
Bir cismin iki ucundan gelen ışınların gözün görme merkezinde meydana getirdiği açı
- görme engelli
Görme duyusu olmayan (kimse); görmez, kör, âmâ
- görme engellilik
Görme engelli olma durumu; körlük, âmâlık
- görme hücresi
Petek gözü oluşturan çok sayıda hücreden her biri; görme gözesi
- görme!
aşırılık anlatan bir söz
- görmece
Görmek koşuluyla
- görmediğe (veya görmemişe) dönmek
tam bir sağlığa kavuşmak
- görmek
Gözle algılamak, seçmek
- görmemiş
Birdenbire ulaştığı iyi duruma uymayan, görgüsüzce davranan
- görmemiş görmüş, güle güle ölmüş
"görgüsüz kişi, günün birinde ummadığı bir şeyi elde ederse sevincinden ne yapacağını şaşırır" anlamında kullanılan bir söz
- görmemişin oğlu olmuş (çekmiş, çükünü koparmış)
"görgüsüz kimse ummadığı bir şeyi elde ettiğinde ne yapacağını şaşırır" anlamında kullanılan bir söz
- görmemişlik
Görmemiş olma durumu
- görmez
Göremediği (yer)
- görmezden gelmek
görmemiş gibi yapmak, farkında değilmişçesine davranmak
- görmezlenme
Görmezlenmek işi
- görmezlenmek
Görmüyor gibi yapmak, görmezlikten gelmek
- görmezlik
Görmemiş gibi davranma
- görmezlikten gelmek
görmemiş gibi davranmak
- görmüş geçirmiş
Görgülü, geçmişte iyi günler yaşamış, güngörmüş, deneyimli
- görmüş geçirmişlik
Görmüş geçirmiş olma durumu
- görmüşlük
Bir şeyi görmüş olma durumu
- görmüşlük duygusu
Kişinin bir olayı daha önceden yaşamış olma duygusu; görmüşlük hissi, dejavu
- görsel
Görme duyusuyla ilgili olan, görmeye dayanan
- görsel etkileme
Görme yoluyla etkileme yöntemi
- görsel sanatlar
Ressamlık, oymacılık, heykelcilik, mimarlık vb. sanatlar, plastik sanatlar
- görsel zekâ
Resimlerle, şekillerle düşünebilme, görsel dünyayı algılayabilme, şekil, renk ve dokuları zihnin gözleriyle görebilme ve bunları sanatsal formlara dönüştürebilme becerilerini içeren zekâ
- görsel-işitsel
Görme ve işitme duyularıyla ilgili olan; odyovizüel
- görsel-işitsel eğitim
Basılı eğitim gereçlerinin yanında genellikle görme ve işitme duyularına yönelik gereçlerden yararlanılarak yapılan eğitim
- görsel-işitsel çağrışım
Görme ve işitme duyularına dayalı olarak oluşan çağrışım
- görsellik
Görsel olma durumu
- görü
Görme yetisi
- görücü
Evlenmek isteyen erkek için kız görmeye giden kimse
- görücü gitmek
evlenecek erkek için kız görmeye gitmek
- görücülük
Görücü olma durumu
- görücülüğe gitmek
evlenmek isteyen erkek için kız görmeye gitmek
- görücüye çıkmak
evlenmesi söz konusu olan kız görücüye görünmek
- görülebilme
Görülebilmek işi
- görülebilmek
Görülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görülen geçmiş zaman
Fiilin belirttiği kavramın, içinde bulunan zamandan önce bitmiş olduğunu bildiren ve -dı ekiyle kurulan zaman; belirli geçmiş zaman, -di’li geçmiş zaman: al-dı, bil-di, saç-tı, seç-ti vb
- görülme
Görülmek işi
- görülmek
Göz yardımıyla bir şey, bir varlık algılanmak, seçilmek
- görülmemiş
O güne kadar karşılaşılmamış, şaşılacak nitelikte olan
- görülmemişlik
Görülmemiş olma durumu
- görülüş
Görülmek işi
- görüm
Görme yetisi
- görümce
Kadına göre kocasının kız kardeşi
- görümcelik
Görümce olma durumu
- görümcelik yapmak (veya etmek)
görümce, geline kötü davranmak
- görümlük
Yalnız görülmek için konulan nesne
- görümsetme
Sinema filmlerinden kesilmiş bölüm
- göründü Sivas'ın bağları
"umutla beklenen sonuç ters yönde gelişti" anlamında kullanılan bir söz
- görünebilme
Görünebilmek işi
- görünebilmek
Görünme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görünen köy kılavuz istemez
"ne kadar gizlense de gerçekler ortadadır" anlamında kullanılan bir söz
- görünen köyün (veya dağın) uzağı olmaz
"bir durumun nasıl sonuçlanacağı belli olduktan sonra bu sonuç çok geçmeden gerçekleşir" anlamında kullanılan bir söz
- görünge
Eşya ve nesnelerin uzaktan görünüşü; perspektif
- görüngü
Duyularla algılanabilen her şey; fenomen, numen karşıtı
- görüngü bilimi
Algılanan görüngeler öğretisi; olay bilimi, fenomenoloji
- görüngü bilimsel
Görüngü bilimi ile ilgili; olay bilimsel, fenomenolojik
- görüngücü
Görüngücülük yanlısı olan; olaycı, fenomenist
- görüngücülük
Gerçek olanın yalnızca görüngüler olduğunu öne süren görüş; olaycılık, fenomenizm
- görünme
Görünmek işi; teberrüz
- görünmek
Görülür duruma gelmek, görülür olmak; gözükmek
- görünmemezlik
bk. görünmezlik
- görünmez
Görünmeyen, beklenmeyen
- görünmez kaza
Umulmadık zamanda, umulmadık biçimde olan kaza
- görünmez olmak
gözden kaybolmak
- görünmezlik
Görünmez olma durumu
- görüntü
Görünen şey
- görüntüleme
Görüntülemek işi
- görüntülemek
Belirli bir konuyu buna en yakın görüntüler içinde tasarlamak, yaratmak, gerçekleştirmek
- görüntülenme
Görüntülenmek işi
- görüntülenmek
Görüntüleme işine konu olmak
- görüntületme
Görüntületmek işi
- görüntületmek
Görüntüleme işini yaptırmak
- görüntüleyebilme
Görüntüleyebilmek işi
- görüntüleyebilmek
Görüntüleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görüntüleyici
Görüntülemeyi sağlayan alet
- görüntülü
Görüntüsü olan
- görüntüsel
Görüntüye dayanan
- görüntüsüz
Görüntüsü olmayan
- görünüm
Bir şeyin dıştan bakıldığında görünen biçimi, görünme durumu; zevahir, fotoğraf, vizyon
- görünümlü
Görünümü olan
- görünür
Görünen, gözle görülebilen
- görünürde
Dıştan bakınca, görünüşe göre, ortada, meydanda
- görünürlerde
Ortalıkta, meydanda
- görünürlük
Görülebilen bir şeyin niteliği
- görünüverme
Görünüvermek işi
- görünüvermek
Ansızın veya kısa süreli olarak görünmek
- görünüş
Görünmek işi
- görünüş almak
şekil almak
- görünüşe aldanma
"yalnızca dış görünüşe bakarak yargıya varmak insanı yanıltabilir" anlamında kullanılan bir söz
- görünüşlü
Herhangi bir biçimde görünüşü olan
- görünüşte
Dıştan göründüğüne göre, görünene inanmak gerekirse, görünene bakılırsa; sureta, zahirde, zahiren
- görünüşü kurtarmak
bir işi gereği gibi değil, yapılıyor dedirtmek için üstünkörü yapmak, zevahiri kurtarmak
- görüp göreceği rahmet bu
"görülecek tek iyi şey" anlamında kullanılan bir söz
- görüp gözetmek
korumak, yardım etmek, mukayyet olmak
- görüverme
Görüvermek işi
- görüvermek
Ansızın veya çabucak görmek
- görüş
Görmek işi
- görüş ayrılığı
Bir görüş veya düşüncede farklı değerlendirmede bulunma, farklı düşünme
- görüş açısı
Bir şeyi görebilme alanı
- görüş bildirmek
bir konuda elde edilen düşünce ve deneyimleri vermek
- görüş birliği
Aynı görüş ve düşüncede olma
- görüş birliği içinde olmak
aynı görüş ve düşünceye sahip bulunmak
- görüş birliği sağlamak
aynı görüş ve düşüncede birleşmek
- görüş birliğine varmak
farklı görüş ve düşüncelerden sonra aynı görüş ve düşünceye ulaşmak
- görüş sahibi
Görüş veya düşünce ileri süren (kimse)
- görüşebilme
Görüşebilmek işi
- görüşebilmek
Görüşme imkânı veya ihtimali bulunmak
- görüşlü
Görüşü olan
- görüşlülük
Görüşü olma durumu
- görüşme
Görüşmek işi; konuşma
- görüşme yapmak
tartışmak, müzakere etmek
- görüşmeci
Görüşme yapan kimse
- görüşmecilik
Görüşmeci olma durumu
- görüşmek
Buluşup konuşmak, konuşup sohbet etmek
- görüşsüz
Görüşü olmayan
- görüşsüzlük
Görüşü olmama durumu
- görüştaş
Aynı görüşü paylaşanlardan her biri
- görüştürebilme
Görüştürebilmek işi
- görüştürebilmek
Görüştürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görüştürme
Görüştürmek işi
- görüştürmek
Görüşmelerini sağlamak
- görüştürülme
Görüştürülmek işi
- görüştürülmek
Görüşmeleri sağlanmak
- görüşülebilme
Görüşülebilmek işi
- görüşülebilmek
Görüşülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- görüşülme
Görüşülmek işi
- görüşülmek
Görüşme işi yapılmak; müzakere edilmek
- gösterebilme
Gösterebilmek işi
- gösterebilmek
Gösterme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gösteren
Gösterilenle birleşerek göstergeyi oluşturan ses veya sesler bütünü
- gösterge
Bir şeyi belirtmeye yarayan şey, belirti, im; işaret
- gösterge bilimi
İletişim amacıyla kullanılan her türlü gösterge dizgesinin yapısını, işleyişini inceleyen bilim; im bilimi, semiyoloji, semiyotik
- göstergeç
Işının yeğinlik düzeyini algılayıp ölçen alet; monitör
- gösteri
İlgi, dikkat çekmek için bir topluluk önünde gösterilen beceri veya oyun
- gösteri adamı
Şov yapan kimse; şovmen
- gösteri yapmak
topluluk önünde bir beceri veya oyunu sergilemek
- gösteri yürüyüşü
Bir topluluğun duygularını dile getirmek, seslerini duyurmak için ana yollar ve alanlarda yürüyerek yaptıkları gösteri
- gösterici
Gösteri yapan kimse; nümayişçi
- göstericilik
Göstericinin yaptığı iş; nümayişçilik
- gösterilebilme
Gösterilebilmek işi
- gösterilebilmek
Gösterilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gösterilen
Göstergenin kavram yönü, gösterenle birleşerek göstergeyi oluşturan içerik
- gösteriliş
Gösterilmek işi
- gösterilme
Gösterilmek işi
- gösterilmek
Görülmesi sağlanmak
- gösterim
Görüntülerin gösterici yardımıyla bir yüzeye yansıtılması işi; projeksiyon
- gösterim odacığı
Sinema salonunda sahnenin karşısındaki duvarda yer alan, salona bir pencereyle açılan, içinde görevlilerin çalıştığı ve yardımcı araç gerecin bulunduğu küçük oda
- gösterime girmek
sinema salonlarında bir film oynamaya başlamak
- gösteriverme
Gösterivermek işi
- gösterivermek
Ansızın veya çabucak göstermek
- gösteriş
Göstermek işi
- gösteriş yapmak
başkalarını aldatmak, şaşırtmak, korkutmak veya kendini beğendirmek için yapay davranmak
- gösterişe kaçmak
gösteriş yapmaya başlamak
- gösterişli
Gösterişi olan; cafcaflı, cakalı, hökelekli, fiyakalı, sunturlu, tumturaklı, müşekkel
- gösterişlice
Biraz gösterişli, oldukça gösterişli
- gösterişlilik
Gösterişli olma durumu; fiyakalılık, fors
- gösterişsiz
Gösterişi olmayan; cakasız, fiyakasız, şansız, mütevazı
- gösterişsizlik
Gösterişsiz olma durumu; fiyakasızlık
- gösterişçi
Gösteriş yapmasını seven, gösteriş amacı güden kimse; fiyakacı, polimci
- gösterişçilik
Gösterişçi olma durumu; fiyakacılık
- gösterme
Göstermek işi; arz (I), teşhir
- gösterme hakkı
Sinema, tiyatro, konser vb. görsel sanatlarda telif hakkı
- göstermeci
Cinsel organlarını göstermeyi, sergilemeyi seven (ruh hastası); ut açıcı, teşhirci
- göstermecilik
Cinsel organlarını gösterme biçiminde görülen ruhsal sapıklık; ut açıcılık, teşhircilik, eksibisyonizm
- göstermek
Birini veya bir şeyi işaretle belirtmek
- göstermelik
Gösterişi olan
- göstertme
Göstertmek işi
- göstertmek
Gösterme işini yaptırmak
- göt
Alt taraf, dip
- göt ister
"yüreklilik, cesaret göstermek gerekir" anlamında kullanılan bir söz
- götten bacaklı
Kısa boylu
- götürebilme
Götürebilmek işi
- götürebilmek
Götürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- götürme
Götürmek işi
- götürmek
Taşımak, ulaştırmak veya koymak
- götürtme
Götürtmek işi
- götürtmek
Götürülmesini sağlamak
- götürü
Fiyatı veya ücreti toptan belirlenen (iş vb.)
- götürü iş
Toptan yapılan iş
- götürü pazarlık
Bir işin bütünü ile ilgili olarak fiyatı üzerinde anlaşma
- götürü tur
Fiyatı ulaşım, otel, gezi vb. hizmetlerin tamamını veya büyük bir bölümünü kapsayan tur
- götürülme
Götürülmek işi
- götürülmek
Götürme işi yapılmak veya götürme işine konu olmak
- götürülüş
Götürülmek işi
- götürüm
Kötü ve güç durumlara karşı koyabilme gücü
- götürümlü
Kendisinde götürüm özelliği bulunan
- götürümsüz
Kendisinde götürüm özelliği bulunmayan
- götürüş
Götürmek işi
- gövde
Bir şeyin asıl bölümü
- gövde gösterisi
Aynı amaçta birleşenlerin güçlerini göstermek için büyük bir kalabalıkla yaptıkları gösteri
- gövdelenme
Gövdelenmek işi
- gövdelenmek
Gövde oluşmak
- gövdeli
İri yapılı olan
- gövdelilik
Gövdeli olma durumu
- gövdesel
Gövde ile ilgili
- gövdesiz
Gövdesi olmayan
- gövdesizlik
Gövdesi olmama durumu
- gövdeye atmak (veya indirmek)
oburca yemek
- gövek
Cevizin yeşil kabuğu
- gövel
Yeşil başlı
- gövem
Sığırlara dadanan zar kanatlı bir tür sinek
- göveriş
Gövermek işi
- göverme
Gövermek işi
- göyme
Göymek işi
- göymek
Bir şeyi yakmak
- Göynücek
Amasya iline bağlı ilçelerden biri
- Göynük
Bolu iline bağlı ilçelerden biri
- göynük
Yanık, yanmış olan
- göynüme
Göynümek durumu
- göynümek
Dertlenmek, üzülmek, içlenmek
- göyük
Yanık, yanmış olan
- göz
Görme organı; basar, ayn, çeşm, dide
- göz (veya gözler) önüne sermek
açıklamak, sergilemek, göstermek, tanıtmak
- göz (veya gözünün) kuyruğuyla bakmak
göz ucuyla bakmak
- göz (veya gözünün) ucuyla bakmak
fark ettirmeden gözlemek, belli etmemeye çalışarak başını çevirmeden yandan bakmak
- göz (veya gözünün) önünde olmak
sürekli denetimi altında bulunmak
- göz (veya gözünün) önüne serilmek
görülmek, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmak
- göz akı
Göz yuvarının dışını saran, katılgan dokudan oluşmuş, dayanıklı beyaz çeper; sert tabaka
- göz alabildiğine
gözün görebileceği en uzak yerlere kadar
- göz altı
Yüzde gözlerin hemen altında bulunan bölüm
- göz altı kremi
Göz altı morluklarını, torbalanmalarını gideren bir krem türü
- göz alıcı
Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göze çarpan
- göz alıcılık
Göz alıcı olma durumu
- göz ardı etmek
gereken önemi vermemek
- göz atmak
kısa bir süre, fazla dikkat etmeden bakıvermek
- göz açamamak
yoğun işler yüzünden bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak
- göz açtırmamak
bir başka iş yapmasına vakit veya fırsat vermemek
- göz açıklığı
Gözü açık olma durumu
- göz açıp kapayıncaya kadar
çok kısa bir sürede
- göz aşinalığı
Birini zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanıma, üstünkörü tanıma
- göz aşısı
Dal üzerindeki gözelere yapılabilen ağaç aşısı
- göz bankası
Gerektikçe başkalarına aktarılmak için ölümlerinden hemen sonra gönüllülerin gözündeki saydam tabakanın alınıp saklandığı göz kliniği
- göz banyosu
Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze uygulanan banyo
- göz bağı
El çabukluğu ve ustalıkla gerçekte olmayan bir şeyi oluyor gibi gösterme işi; bağı, illüzyon
- göz bağıcı
Göz bağı yapan kimse; bağıcı, illüzyonist
- göz bağıcılık
Göz bağıcının yaptığı iş; bağıcılık, illüzyonizm
- göz bebeği
Gözde irisin ortasında bulunan, ışığın azlığına veya çokluğuna göre büyüyüp küçülen yuvarlak delik; bebek
- göz bilimci
Göz bilimiyle uğraşan kimse; oftalmolog
- göz bilimi
Gözün yapısının, çalışmasının ve hastalıklarının incelendiği hekimlik dalı; oftalmoloji
- göz bilimsel
Göz bilimi ile ilgili; oftalmolojik
- göz boyamak
kandırmak, yanıltmak, gösterişle aldatmak
- göz değmek
uğursuzluk, kötülük getirdiğine inanılan kıskanç veya hayran bakışlar dolayısıyla kötü bir duruma düşmek
- göz dikeği
Pek çok istenerek üzerine düşülen şey
- göz dikmek
bir şeyi ele geçirmek isteğine kapılmak
- göz dişi
Üst çenedeki köpek dişlerinden her biri
- göz doktoru
Göz hastalıkları doktoru; gözcü
- göz doldurmak
görünüşü ile umulduğundan çok etkilemek
- göz doyurmak
bir şey görünüşü ile umulduğundan çok etkilemek
- göz emeği
Gözü çok yoran ince iş
- göz etmek
gözle işaret etmek
- göz etçiği
Gözün iç açısındaki kırmızı çıkıntı; göz memesi
- göz gezdirmek
derinlemesine incelemeden okumak
- göz gördüğünü ister
"kişi, her zaman gördüğü güzel şeyleri unutamaz, sürekli onları ister" anlamında kullanılan bir söz
- göz göre göre
belli ve apaçık olarak, herkesin gözü önünde
- göz görmeyince gönül katlanır
"yakınımızda bulunmayanların özlemine, acısına daha kolay dayanabiliriz" anlamında kullanılan bir söz
- göz göz
Üzerinde birçok göz, delik bulunan
- göz göz olmak
üzerinde birçok göz, delik oluşmak veya bulunmak
- göz göze
Birbirine bakar bir biçimde
- göz göze gelmek
her iki tarafın bakışları karşılaşmak
- göz gözü görmemek
yoğun sis, duman, toz vb. sebeplerle hiçbir şey görülememek
- göz hakkı
Görüldüğünde imrenilebilecek yiyeceklerden, görenlere verilen pay
- göz hapsi
Bir kimseye bulunduğu, yaşadığı yerden ayrılmaması biçiminde verilen ceza
- göz hapsinde olmak
göz hapsine alınmak
- göz hapsinde tutmak
göz hapsine almak
- göz hapsine almak
bakışlarını üzerinden ayırmamak, gözetlemek, hiçbir davranışını gözden kaçırmamak
- göz kadehi
Göz banyosunda kullanılan, göz çukuruna göre şekillenmiş, cam veya seramikten kap
- göz kamaştırmak (veya almak)
kuvvetli ışık veya parlaklık, kısa bir zaman için görüşü bulandırmak
- göz kamaştırıcı
Gözün kamaşmasına, bir süre göremez duruma gelmesine yol açan (ışık)
- göz kamaştırıcılık
Göz kamaştırıcı olma durumu
- göz kapağı
Göz yuvarlarının önünde bulunan, birbirine yaklaşarak gözü örten, kenarlarında kirpikler bulunan koruyucu organ
- göz kararı
Ölçü veya tartı ile değil gözle oranlanarak belirlenen miktar
- göz kaş süzmek
dikkatle ve hissettirmeden bakışlarla kontrol altında tutmak
- göz kesesi
Gözlerin hemen altında derinin ve kasların bozulması sonucu oluşan şişkinlik
- göz kesilmek
bütün dikkatiyle bakmak
- göz koymak
bir kimseyi veya bir şeyi ele geçirmeyi istemek
- göz kulak olmak
görme, işitme yoluyla bilgi edinmeye çalışmak
- göz kuruluğu
Gözyaşı miktarının azalmasına bağlı olarak ortaya çıkan ve gözlerde yanma, batma ve kızarıkla belirgin durum
- göz kırpmadan
acımadan, merhamet etmeden
- göz kırpmak
göz kapağını kapayıp açmak
- göz kırpmamak
uyumamak
- göz merceği
İrisin arkasında yer alıp ışığı kırma özelliği olan, biçimi ve büyüklüğü mercimeğe benzeyen saydam yapı; billur cisim
- göz nuru
Yoğun bir emek sonucu ortaya çıkan iş
- göz nuru dökmek
fazla emek sarf etmek
- göz pencere
Çatı katlarında veya kapı üstlerinde yuvarlak veya oval biçimli, genellikle süslü küçük pencere
- göz pınarı
Gözyaşı bezlerinin salgıladığı sıvıyı toplayan, gözün burun tarafındaki bölümü; gözyaşı pınarı
- göz sevdası
Yalnız bakmakla yetinilen aşk
- göz süzmek
baygın ve anlamlı bakmak
- göz taşı
Bazı göz, deri, bitki hastalıklarında ve bağcılıkta kullanılan, koyu mavi renkte, zehirli bir tuz; bakır sülfat, bakır tuzu (CuSO4)
- göz ucuyla görmek
fark etmek
- göz ucuyla süzmek
iyice tanımak, bilmek veya dikkat çekmek amacıyla hafif kısık gözle incelemek, bakmak
- göz var, izan var
bir şeyin göz ve akıl yoluyla anlaşılacağını anlatan bir söz
- göz yoklaması
Başkalarının dikkati birinin üzerinde olma, göz hapsinde tutulma
- göz yordamıyla
Ellemeden, göz yardımıyla
- göz yummak
görmezlikten gelmek, hoş görmek, bağışlamak
- göz yummamak
uyumamak
- göz yuvarı
Kafatasında bir çukur içine yerleşmiş bulunan gözün yuvarlak bölümü
- göz yuvası
Göz yuvarlarının içinde bulundukları kemik oyuklardan her biri; gözevi
- göz yıldırmak
gözünü korkutmak
- göz zarı yangısı
Kornea hariç göz kapaklarının iç yüzü ile göz küresinin ön yüzünü örten zarda oluşan iltihap; konjonktivit
- göz çukuru
Gözün ve uzantılarının bulunduğu kafatası boşluğu; çanak
- göz önü
Görülebilen yakın yer
- göz önünde
Apaçık, belirgin, aşikâr olarak
- göz önünde tutmak (veya bulundurmak)
herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak, dikkate almak
- göz önüne almak
önceden düşünmek, hesaplamak, dikkate almak
- göz önüne getirmek
zihinde canlandırmak, tasarlamak
- gözaltı
Birinin, güvenlik kuvvetleri tarafından belli bir yerde belli bir süre alıkonulması; gözetim, nezaret
- gözaltına almak
güvenlik kuvvetleri birini belli bir süre, belli bir yerde tutmak, nezarete almak
- gözaltında tutmak
güvenlik kuvvetleri birini belli bir süre, belli bir yerde tutmak
- gözaydın etmek
güzel bir olay için kutlamak, iyi dileklerde bulunmak
- gözaydına gelmek
birine kavuştuğu sevindirici bir durum dolayısıyla kutlamaya, iyi dilekte bulunmaya gelmek
- gözaydına gitmek
birine kavuştuğu sevindirici bir durum dolayısıyla kutlamaya, iyi dilekte bulunmaya gitmek
- gözcü
Gözlemleme veya gözetleme işini yapan kimse; dideban
- gözcülük
Gözcünün yaptığı iş
- gözcülük etmek
kollamak, sağı solu kolaçan etmek
- gözdağı
Sonradan verilecek bir ceza ile korkutma, yıldırma
- gözdağı vermek
sonradan verilecek bir ceza ile korkutmak, yıldırmak, tehdit etmek, caydırmaya çalışmak
- gözde
Benzerleri arasında nitelikleri sebebiyle üstün tutulan, beğenilen, önem verilen (kimse veya şey); favori
- gözdelik
Gözde olma durumu
- gözdemiri
Gemilerin baş tarafında bulunan, her zaman kullanılan büyük çıpa
- gözden (veya gözünden) düşmek
bir kişi veya şey değerini yitirmek, rağbet görmemek
- gözden (veya gözünden) kaçmak
görülmemek, farkına varılmamak
- gözden (veya gözünden) kaçırmak
dalgınlıkla görmemek
- gözden (veya gözünden) sürmeyi çalmak (veya çekmek)
hırsızlıkta çok becerikli, çok usta olmak
- gözden geçirmek
okumak
- gözden gönülden çıkarmak
önem vermemek, ilgisini kesmek
- gözden kaybetmek
görünmemek, ortadan çekilip gitmek
- gözden kaybolmak
ortadan çekilmek veya görünmez olmak, kaybolmak
- gözden nihan olmak
gözden kaybolmak
- gözden uzak tutmak
önem vermemek, arka plana itmek
- gözden uzaklaşmak
ayrılıp başka yere gitmek, görünmez olmak
- gözden çıkarmak
bir mal, para, değer yargısı vb. maddi veya manevi varlığın elden çıkarılmasını kabul etmek
- gözden ırak olan gönülden de ırak olur
"ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılan bir söz
- gözden ırak tutmak
görmek istememek
- gözden ırak tutulmak
önem verilmemek, değersiz bulmak
- göze almak
gelebilecek her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabul etmek
- göze batmak
aşırı derecede görünür olmak
- göze diken olmak
göze batmak
- göze gelmek
birisine nazar değmiş olmak
- göze girmek
davranış ve yetenekleriyle ilgi ve önem kazanmak
- göze görünmek
belli, açık olmak
- göze görünmemek
ortaya çıkmamak, ortalıkta dolaşmamak, saklanmak
- göze göz dişe diş
yapılan kötülüğe aynı şekilde karşılık verme, misilleme
- göze yasak olmaz
"bir kimseye veya nesneye bakılmasını kimse önleyemez" anlamında kullanılan bir söz
- göze zarı
Hücreyi saran zar
- göze çarpmak
dikkati üzerine çekmek
- gözeli
Gözesi olan
- gözeme
Gözemek işi
- gözemek
Kumaştaki deliği örerek kapatmak
- gözene
Kovandan bal alırken arılardan korunmak için başa giyilen, ön tarafı telden başlık; gözlük
- gözenek
Delikli bir nesnenin deliklerinden her biri
- gözenekli
Gözeneği olan
- gözeneklilik
Gözenekli olma durumu
- gözeneksiz
Gözeneği olmayan
- gözeneksizlik
Gözeneksiz olma durumu
- gözer
Buğday, toprak vb.nin elendiği iri gözlü kalbur
- gözetebilme
Gözetebilmek işi
- gözetebilmek
Gözetme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gözetici
Gözetleme yapan kimse; sürveyan
- gözeticilik
Gözeticinin yaptığı iş
- gözetilme
Gözetilmek işi
- gözetilmek
Gözetme işi yapılmak veya gözetme işine konu olmak
- gözetim
Gözetmek işi; nezaret
- gözetim altında tutmak
göz önünden ayırmamak
- gözetime almak
gözetmek
- gözetiş
Gözetmek işi
- gözetleme
Gözetlemek işi; dikiz, dikizleme, erkete
- gözetleme deliği
Kapının dışındakileri görmeye yarayan ve kapı ortasında açılmış mercekli delik; dikizlik
- gözetlemek
Birine veya bir şeye gizlice bakmak; dikizlemek
- gözetleniş
Gözetlenmek işi; dikizleniş
- gözetlenme
Gözetlenmek işi; dikizlenme
- gözetlenmek
Gözetleme işi yapılmak; dikizlenmek
- gözetletme
Gözetletmek işi; dikizletme
- gözetletmek
Gözetleme işini birine yaptırmak; dikizletmek
- gözetleyebilme
Gözetleyebilmek işi; dikizleyebilme
- gözetleyebilmek
Gözetleme ihtimali veya imkânı bulunmak; dikizleyebilmek
- gözetleyici
Gözetleme işini yapan kimse; dikizci, erketeci
- gözetleyicilik
Gözetleyicinin yaptığı iş; dikizcilik, erketecilik, erketelik
- gözetleyiş
Gözetlemek işi; dikizleyiş
- gözetme
Gözetmek işi
- gözetmek
Korumak, bakmak, özen göstermek; himaye etmek
- gözetmen
Sınavın kurallara uygun bir biçimde yapılmasını sağlayan kimse; gözcü
- gözetmenlik
Gözetmenin yaptığı iş
- gözettirme
Gözettirmek işi
- gözettirmek
Gözetme işini yaptırmak, gözetmesini sağlamak
- gözle görülür, elle tutulur hâle gelmek
çok açık bir biçimde görülmek, herkes tarafından bilinmek
- gözle yemek
bir şeye çok istekle ve dik dik bakmak
- gözlem
Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve planlı olarak ele alınıp incelenmesi; müşahede
- gözlem altına almak
bir nesneyi, olayı veya bir gerçeği, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve planlı olarak ele alıp incelemek
- gözlemci
Dikkatle, eleştirici bir gözle gözlem yapan kimse; müşahit
- gözlemcilik
Gözlemcinin yaptığı iş; rasatçılık
- gözleme
Gözlemek işi; tarassut
- gözlemeci
Gözleme yapan veya satan kimse
- gözlemecilik
Gözlemecinin yaptığı iş
- gözlemek
Bir şeyin olmasını veya bir kimsenin gelmesini beklemek; intizar etmek
- gözlemevi
Gök gözlemleri yapan, gök cisimlerini ve olaylarını inceleyen yer; rasathane, observatuvar
- gözlemleme
Gözlemlemek işi
- gözlemlemek
Bir nesneyi, olayı veya bir gerçeği, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve planlı olarak ele alınıp incelemek; müşahede etmek
- gözlemleyebilme
Gözlemleyebilmek işi
- gözlemleyebilmek
Gözlemleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gözlemleyiş
Gözlemlemek işi
- gözlenebilme
Gözlenebilmek işi
- gözlenebilmek
Gözlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gözlenme
Gözlenmek işi
- gözlenmek
Gözleme işi yapılmak veya gözleme işine konu olmak
- gözleri bayılmak
uyku, istek vb. bir durum gözlerinden belli olmak
- gözleri berraklaşmak
bakışları daha canlı ve parlak olmak
- gözleri buğulanmak (veya bulutlanmak)
üzüntü, sevinç vb. sebeplerle duygulanarak ağlayacak gibi olmak
- gözleri dolmak (veya dolu dolu olmak)
ağlayacak kadar duygulanmak
- gözleri dönmek
aşırı ateşten veya can çekişirken gözlerin renkli bölümü kapakların altında kalarak görünmemek
- gözleri düğümlenmek
bakışları bir noktaya odaklanmak, bir noktada kilitlenmek
- gözleri fıldır fıldır etmek
şeytanca ve çapkınca bakmak
- gözleri fıldır fıldır olmak
telaşlı bir biçimde bakmak
- gözleri kan çanağına dönmek (veya kanlanmak)
uykusuzluk, yorgunluk, ağlama vb. sebeplerle gözleri çok kızarmak
- gözleri kapanmak
ölmek
- gözleri nemlenmek
gözleri hafifçe yaşarmak, ağlamaklı olmak
- gözleri parlamak (veya parıldamak)
gözlerinde sevinç ve istek belirmek
- gözleri sulanmak
gözlerine yaş gelmek
- gözleri süzülmek
göz kapakları hafifçe kapanmaya başlamak
- gözleri takılıp kalmak
bir şeyden gözlerini ayıramamak
- gözleri velfecri okumak
kurnazlığı gözlerinden belli olmak
- gözleri yaşarmak
gözleri sulanmak
- gözleri yuvalarından (veya evinden) fırlamak (veya uğramak)
korku, öfke ve telaşı gözlerinden belli olmak
- gözleri çakmak çakmak (olmak)
ateşli hastalık veya öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış (olmak)
- gözleri çivilenmek
aynı noktaya sürekli olarak bakmak
- gözleri çukura gitmek (veya kaçmak)
aşırı yorgunluktan göz çevresi kararmak veya çökmek
- gözleri ışıklı (olmak)
gözleri ışık içinde (olmak)
- gözleri ışımak (veya ışıldamak)
sevinçten gözleri parlamak, mutluluğu gözlerinden okunmak
- gözleri şimşeklenmek
kızgın bir şekilde bakmak, çok öfkelenmek
- gözleri şıldır şıldır dönmek
gözleri yaş dolu bir biçimde bakmak
- gözlerinde şimşek çakmak
aşırı parlamak
- gözlerinden okumak
düşüncelerini bakışlarından sezmek
- gözlerinden perde kalkmak
gerçekleri görmek
- gözlerine bir ağırlık çökmek
uyku bastırmak, uykusuzluktan gözleri kapanmak üzere olmak
- gözlerine inanamamak
hiç umulmayan, hiç beklenmeyen bir şeyin görülmesi karşısında şaşırmak
- gözlerine içirmek
ağladığını saklamak, gözyaşlarını belli etmemek
- gözlerine mil çekmek
birinin gözlerini kızgın mille kör etmek
- gözlerini (veya gözleri) fal taşı gibi açmak
şaşkınlık, korku vb. sebeplerle gözleri alabildiğine açmak
- gözlerini bayıltmak
gözlerini yarı kapamak
- gözlerini belertmek
gözlerini, akı çok görünecek biçimde açmak
- gözlerini bitirmek
gözlerini aşırı yormak
- gözlerini devirmek
öfke ile bakmak
- gözlerini duman kaplamak
uyuşuk, sersem bir hâlde olmak
- gözlerini hayata açmak
dünyaya gelmek, doğmak
- gözlerini kaçırmak
biriyle göz göze gelmemek için gözlerini başka tarafa çevirmek
- gözlerinin içi gülmek
çok sevindiği yüzünden, gözlerinden belli olmak
- gözlerinin içine kadar kızarmak
utancından yüzü çok kızarmak
- gözletme
Gözletmek işi
- gözletmek
Gözleme işini yaptırmak
- gözleyebilme
Gözleyebilmek işi
- gözleyebilmek
Gözleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gözleyiş
Gözlemek işi
- gözleği
Gözetleme yeri
- gözlü
Gözü olan
- gözlük
Görme bozukluğu olan gözlerin daha iyi görmesine veya gözleri korumaya yarayan, bir çerçeveye yerleştirilmiş çift camdan oluşan araç; camekân
- gözlük takmak
gözlük kullanmak
- gözlüklü
Gözlük takmış olan, gözlük kullanan
- gözlüklülük
Gözlüklü olma durumu
- gözlüksüz
Gözlüğü olmayan, gözlük takmamış olan
- gözlüksüzlük
Gözlüksüz olma durumu
- gözlükçü
Gözlük satan veya onaran kimse; optik, optikçi
- gözlükçülük
Gözlükçünün yaptığı iş
- gözlüye gizli yoktur
"görmesini bilen kişiden hiçbir şey gizlenemez" anlamında kullanılan bir söz
- gözsüz
Gözü olmayan
- gözsüzlük
Gözsüz olma durumu
- gözyaşı
Gözyaşı bezlerinin salgıladığı, bazı etkilerle akan duru sıvı damlacıklarından her biri; yaş (II)
- gözyaşı bezleri
Gözyaşı ve göz kapağında bulunan bezler
- gözyaşı damlası
Yapay gözyaşı
- gözyaşı kemiği
Göz çukurunun ön kısmındaki ince, ufak, zarımsı kemik
- gözyaşı memesi
Gözün iç açısındaki kırmızı çıkıntı
- gözyaşına boğulmak
çok ağlamak
- gözü (veya gözleri) (bir şeyde veya bir şeyin üzerinde) olmak
dikkati bir yerde toplanmak
- gözü (veya gözleri) açılmak
uyanmak
- gözü (veya gözleri) dönmek
aşırı bir isteğin, öfkenin etkisiyle ne yaptığını bilmez duruma gelmek
- gözü (veya gözleri) kamaşmak
güçlü bir ışık sebebiyle göz bakamaz olmak
- gözü (veya gözleri) kararmak
başı dönmek, hafif baygınlık geçirmek
- gözü (veya gözleri) kaymak (veya kaçmak)
gözünde hafifçe şaşılık bulunmak
- gözü (veya gözleri) okşamak
göze hoş görünmek
- gözü (veya gözleri) takılmak
dikkati çeken bir şeyden bakışlarını ayıramamak
- gözü (veya gözleri) üstünde kalmak
kıskançlık sebebiyle herkesin ilgisini çekmek
- gözü akmak
gözü yaralanıp kör olmak
- gözü almamak
bir işi becerebileceğine inanmamak, yadırganmaz olmak
- gözü alışmak
önceden iyi göremediği bir şeyi sonradan görür olmak
- gözü arkada kalmak
bırakılan bir şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek
- gözü açlık
Gözü aç olma durumu
- gözü açık
Uyanık, becerikli (kimse)
- gözü açık gitmek
gerçekleşmesini çok istediği bir dileğine erişmeden ölmek
- gözü açık olmak
fırsattan yararlanmak, kurnazca davranmak
- gözü açıklık
Gözü açık olma durumu
- gözü bağlı
Sorup soruşturmaksızın, bakıp anlamadan
- gözü bağlı olmak
bağlanmak, tutulmak
- gözü bağlılık
Gözü bağlı olma durumu
- gözü bulanmak
bulanık görmeye başlamak
- gözü büyükte olmak
büyük emeller beslemek
- gözü dalmak
gözü bir noktaya dikili olarak dalgın dalgın bakmak
- gözü değmek
uğursuzluk, kötülük getirdiğine inanılan kıskanç veya hayran bakışlar dolayısıyla kötü bir duruma düşürmek
- gözü doymak
çok istenen bir şeyin yeterli miktarı elde edildikten sonra daha çoğunu istememek
- gözü dumanlanmak
öfkeden gözü hiçbir şey görmez duruma gelmek
- gözü dönesi
"geberesi" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- gözü dünyayı görmemek
hiç kimseye, hiçbir şeye önem, değer vermemek
- gözü dışarıda
Eşine bağlı olmayıp başkalarıyla da gönül eğlendiren (kimse)
- gözü gibi bakmak (veya saklamak veya esirgemek veya sakınmak)
bir şeye aşırı ilgi göstermek, önemle bakıp korumak
- gözü gibi sevmek
pek çok sevmek
- gözü gitmek
bir şeyi istemeden görmek, elinde olmayarak bakmak
- gözü gönlü açılmak
neşelenmek, ferahlamak
- gözü görmemek
görmez olmak
- gözü görmez olmak
artık ona değer vermemek
- gözü göz değil
"iyi insan olmadığı bakışından belli oluyor" anlamında kullanılan bir söz
- gözü hiçbir şey görmemek
heyecana kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek
- gözü ilişmek
birdenbire veya istemeden görmek
- gözü kalmak
elde edemediği bir şeye karşı isteği sürmek
- gözü kapalı
Çevresinde olanlardan haberi olmayan (kimse)
- gözü kapalı olmak
çevresinde olup bitenin farkına varmamak, ilgisiz kalmak
- gözü kapalılık
Gözü kapalı olma durumu
- gözü kara
Korkusuz (kimse)
- gözü kara çıkmak
korkusuz olduğu anlaşılmak
- gözü karalık
Gözü kara olma durumu
- gözü keskin
Çok iyi gören (kimse)
- gözü kesmek
bir işi yapabilme konusunda kendisine veya başkalarına güvenmek
- gözü kesmemek
bir işi yaparken kendine veya başkalarına güvenmemek
- gözü korkmak
daha önce geçirdiği kötü bir denemeden sonra birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği kanısına varmak
- gözü kör olsun
bazı zorunlu durumlarda zararı istemeyerek kabullenmeyi anlatan bir söz
- gözü kızmak
gözü hiçbir şey görmeyecek ölçüde öfkelenmek
- gözü olmak
bir şeyi ele geçirmek isteği beslemek
- gözü olmamak
bir şeye sahip olmayı istememek
- gözü pek olmak
cesur, korkusuz olmak
- gözü peklik
Gözü pek olma durumu
- gözü su içmemek
güvenmemek
- gözü sönmek
kör olmak
- gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulmaz
"her zaman çıkar peşinde koşan kişi, tehlikelerden uzak kalamaz" anlamında kullanılan bir söz
- gözü tok
Paraya, mala düşkünlük göstermeyen, açgözlülük etmeyen (kimse); gözü gönlü tok, kanık, tokgözlü
- gözü tokluk
Gözü tok olma durumu; tokgözlülük
- gözü toprağa bakmak
ölmek üzere olmak
- gözü tutmak
güvenmek, beğenmek
- gözü uyku tutmamak
uyuyamamak
- gözü yememek
bir işi yapacak güç ve yeteneği kendinde bulamamak
- gözü yolda
Sürekli bir şeyi bekleyen (kimse)
- gözü yolda (veya yollarda) kalmak (veya olmak)
birinin gelmesini merak, istek veya özlemle beklemek
- gözü yüksekte
Bulunduğu durumdan çok üstün olan bir duruma ulaşma amacı güden (kimse)
- gözü yüksekte (veya yükseklerde) olmak
bulunduğu durumdan çok üstün olan bir duruma ulaşma amacını gütmek
- gözü yılmak
daha önceden denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek
- gözü çıkasıca
"kör olsun, görmez olsun" anlamında kullanılan bir ilenme sözü
- gözü önünde
yanında, yakınında
- gözü ısırmak
bir kimseyi tanıyacak gibi olmak
- gözükebilme
Gözükebilmek işi
- gözükebilmek
Gözükme imkânı veya ihtimali bulunmak
- gözükme
Gözükmek işi
- gözüküş
Gözükmek işi
- gözüm görmesin
"bana görünmesin, yüzünü görmek istemem" anlamında kullanılan bir söz
- gözüm çıksın (veya kör olsun)
bir şeyin doğruluğuna inandırmak için edilen ant
- gözüm!
"gözümün nuru" anlamında sevgi anlatan bir seslenme sözü
- gözümün nuru
Sevgi anlatan bir seslenme sözü; nuruaynım, nuruçeşmim, nurudidem
- gözün ... görsün
bir şey övülerek gösterilmek veya anlatılmak istendiğinde söylenen bir söz
- gözün aydın!
sevinçli bir olay dolayısıyla kullanılan bir kutlama sözü
- gözünde
(o kimseye) göre
- gözünde (veya gözlerinde) şimşek (veya şimşekler) çakmak
sert ve şiddetli darbe yüzünden kişinin gözü önünde yıldızlar oluşmak
- gözünde büyümek
bir şey bir kimseye olduğundan güç veya önemli görünmek
- gözünde büyütmek
bir kimseyi, olayı veya şeyi olduğundan büyük veya önemli görmek
- gözünde kan tütmek
çok sinirlenmek, öfkelenmek
- gözünde olmamak
herhangi bir üzüntü veya zor durum dolayısıyla o şeye değer verecek durumda bulunmamak
- gözünde tütmek
çok özlemek
- gözünden (veya gözlerinden) uyku akmak
çok uykulu olmak
- gözünden (veya gözlerinden) yaş (veya yaşlar) boşanmak
çok ağlamak
- gözünden kıskanmak
üzerine titremek, kollayıp gözetmek
- gözünden sakınmak
kendisi bile bakmaya kıyamayacak kadar sevmek
- gözüne (veya gözlerine) bakmak
gözünün veya gözlerinin içine bakmak
- gözüne batmak
tedirgin etmek, rahatsız etmek
- gözüne diken olmak
gözüne batmak
- gözüne dizine dursun
nankörlük eden birine "Allah nankörlüğünün cezasını seni kör ve kötürüm ederek versin" anlamında söylenen bir ilenme sözü
- gözüne girmek
sevgi ve ilgisini kazanmak
- gözüne hiçbir şey görünmemek
kendi derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek
- gözüne ilişmek
birdenbire, istemeden görmek
- gözüne karasu inmek
karasu hastalığı yüzünden gözü görmez olmak
- gözüne kestirmek
başarabileceğini ummak
- gözüne sokmak
bir kimsenin görmediği veya bulamadığı bir şeyi, ona sert bir tavırla göstermek
- gözüne uyku girmemek
uyuyamamak, uykusuz kalmak
- gözüne çarpmak
görünür olmak, dikkati çekmek
- gözünü (veya gözlerini) açmak
uyanmak
- gözünü (veya gözlerini) dikmek
dikkatle bakmak, gözünü ayırmadan bir yere veya bir kimseye bakmak
- gözünü (veya gözlerini) duman bürümek
hayale dalmak, dalgınlaşmak
- gözünü (veya gözlerini) kan bürümek
adam öldürecek kadar öfkelenmek
- gözünü (veya gözlerini) kapamak
ölmek
- gözünü (veya gözlerini) kırpmadan
çekinmeden, korkusuzca
- gözünü (veya gözlerini) oymak
çok kötülük etmek
- gözünü ... hırsı bürümek
bir şeyi aşırı ölçüde istemek
- gözünü alamamak
bir şeye, bir yere bakmaktayken hayranlık duyarak gözünü oradan başka bir yere çevirememek
- gözünü almak
şiddetli ışık sebebiyle gözü iyi göremez duruma getirmek
- gözünü ayırmamak
bir şeye sürekli olarak bakmaktan kendini alamamak
- gözünü açmak
görüşünü değiştiren bilgi vermek, uyarmak
- gözünü ağartmak
gözlerini belertmek
- gözünü bağlamak
doğruyu bulamaz, düşünemez duruma getirmek
- gözünü daldan budaktan (veya çöpten) esirgememek (veya sakınmamak)
tehlikeli işlere atılmaktan çekinmemek
- gözünü doyurmak
bol bol vermek
- gözünü dört açmak
aldanmamak için çok uyanık bulunmak
- gözünü gözüne dikmek
başkasının gözüne sürekli olarak bakmak
- gözünü hırs bürümek
aşırı hırslanmak
- gözünü karartmak
bir işe atılırken hiçbir şeyden çekinmemek
- gözünü kin bürümek
intikam alma duygusuyla hareket etmek
- gözünü korkutmak
yıldırmak
- gözünü sevda (veya aşk) bürümek
ondan başka hiçbir şeyi düşünmemek, tamamen ona bağlanmak
- gözünü sevdiğim
çok sevilen bir kişiye söylenen sevgi ve iltifat sözü
- gözünü seveyim
“aman ne olursun” anlamında rica sözü
- gözünü toprak doyursun
kendinde olan veya kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bununla yetinmeyenler için söylenen bir ilenme sözü
- gözünü yummak
gözünü kapamak
- gözünü yıldırmak
gözünü korkutmak
- gözünü çıkarmak
beceriksizce davranmak, zarara uğratmak
- gözünü üstünden ayırmamak
sürekli denetim altında bulundurmak
- gözünün (veya gözlerinin) içine bakmak
bir kimsenin üstüne titremek
- gözünün bebeği gibi sevmek
çok sevmek
- gözünün feri sönmek
hastalıktan veya yorgunluktan canlılığını yittirmiş olmak
- gözünün içine baka baka
çekinmeden, pişkinlikle
- gözünün yaşına bakmamak
acımamak, merhamet etmemek
- gözünün çapağını silmeden
sabahleyin uyanır uyanmaz
- gözünün önünden ayırmamak
birini devamlı takip etmek, uzaklaşmasına meydan vermemek
- gözünün önünden geçmek
hatırlamak
- gözünün önünden gitmemek
bir türlü unutamamak
- gözünün önüne gelmek
hatırlamak
- gözünün önünü görmemek
sisten, pustan dolayı etrafını görememek
- gözünün üstünde kaşın var dememek
birinin her davranışını hoş görmek
- gözüyle (veya gözleriyle) tartmak
kim ve ne olduğunu anlamak için dikkatle bakmak
- gözüyle görmek
bir olaya tanık olmak
- göç
Ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi; taşınma, hicret, muhaceret
- göç etmek (veya eylemek)
oturduğu yerden başka bir yere gidip yerleşmek, göçmek
- göç yolda düzülür
"işe başlansın arkası gelir, eksikler zamanla giderilir" anlamında kullanılan bir söz
- göçebe
Değişik şartlara bağlı olarak belli bir yöre içinde çadır, hayvan ve öteki araçlarla yer değiştiren, yerleşik olmayan (kimse veya topluluk); göçer, göçkün
- göçebeleşme
Göçebeleşmek işi
- göçebeleşmek
Göçebe durumuna gelmek
- göçebelik
Göçebe olma durumu; göçerlik
- göçebilme
Göçebilmek işi
- göçebilmek
Göçme ihtimali veya imkânı bulunmak
- göçelge
Göçülen yer
- göçeri
Sürekli yer değiştiren, göç etmekten hoşlanan
- göçerme
Göçermek işi
- göçermek
Bir kimseden diğer kimseye geçirmek, havale etmek, devretmek
- göçertme
Göçertmek işi
- göçertmek
Bir şeyin çökmesine sebep olmak
- göçkün
Göçecek duruma gelmiş
- göçme
Göçmek işi
- göçmek
Yerleşmek amacıyla mahalle, köy, şehir veya ülke değiştirmek
- göçmen
Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk); muhacir
- göçmenleşme
Göçmenleşmek durumu
- göçmenleşmek
Göçmen durumuna girmek
- göçmenleştirme
Göçmenleştirmek işi
- göçmenleştirmek
Göçmen durumuna getirmek
- göçmenlik
Göçmen olma durumu; muhacirlik
- göçücü
Göçme işini yapan
- göçük
Çökmüş, kaymış toprak, çöküntü, yıkıntı
- göçüm
Bazı kimyasal maddelerin veya ışık, ısı, elektrik vb. güçlerin etkisiyle protoplazmanın yanaşma veya uzaklaşma biçiminde olan yer değiştirmesi; taksi (II)
- göçüp gitmek
ölmek
- göçürme
Göçürmek işi
- göçürmek
Göçmesine sebep olmak
- göçürtme
Göçürtmek işi
- göçürtmek
Göçmesine sebep olmak
- göçürücü
Seferde padişah tuğlarının ikisini bir konak ileride taşıyan dört kişiden ikisine verilen ünvan
- göçürülme
Göçürülmek işi
- göçürülmek
Göçürme işi yapılmak
- göçüş
Göçmek işi
- göçüşme
Bir kelimede komşu veya uzak ünlü veya ünsüzlerin yer değiştirmesi; yer değiştirme, metatez: çömlek > çölmek, kibrit > kirbit; lanet > nalet; sarımsak > sarmısak vb
- göğe direk, denize kapak olmaz
"hem gereksiz hem de gerçekleştirilmesi hayale bile sığmayan şeylerle uğraşılmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- göğe merdiven dayamış
çok uzun boylu
- göğem
Yeşile çalan mor renk
- göğsü daralmak (veya tıkanmak)
güçlükle nefes almak
- göğsü kabarmak
övünç duymak, kıvanmak, iftihar etmek
- göğsünü gere gere
kendine güvenerek
- göğsünü kabartmak
bir olay dolayısıyla kıvanç duygusunu ortaya koymak, övünmek
- göğsünü yırtmak
coşkunluğunu ortaya koymak, coşmak, cıvıldamak
- göğümsü
Rengi gök rengini andıran, gök rengine benzeyen
- göğüs
Vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölümü; bağır, sine
- göğüs (veya göğsünü) germek
bir güçlüğe karşı koymak, dayanmak
- göğüs bağır açık
özensiz bir kılıkta
- göğüs boşluğu
Akciğerlerle kalbi içine alan akciğer zarının çevrelediği boşluk; göğüs kovuğu, göğüs çukuru
- göğüs cerrahisi
Cerrahinin göğüs içi organlarıyla ilgili dalı
- göğüs darlığı
Solunumu güçleştiren hastalık
- göğüs eti
Göğüs kısmında bulunan et
- göğüs geçirmek
üzülerek derinden soluk almak
- göğüs göğüse
Karşı karşıya, yüz yüze
- göğüs hastalığı
Göğüs bölgesi ile ilgili hastalık
- göğüs ingini
Solunum yollarının iltihaplanması
- göğüs kafesi
Vücutta omurganın, kaburgaların ve göğüs kemiğiyle bunları saran kasların oluşturduğu kalp ve akciğerleri koruyan boşluk
- göğüs kemiği
Göğsün ön tarafında, üzerine kaburga kıkırdakları ile köprücük kemiklerinin eklendiği yassı kemik; can tahtası, iman tahtası
- göğüs sesi
Kafa veya genizden gelmeyen gür ve açık bir biçimde çıkarılan ses
- göğüs tahtası
Göğüs kemiği
- göğüs vermek
eziyete, sıkıntıya katlanmak, tahammül etmek
- göğüs çaprazı
Güreşte karşısındakini koltuk altlarından çapraz yakalama
- göğüsleme
Göğüslemek işi
- göğüslemek
Göğsünü dayayarak zorlamak
- göğüslenme
Göğüslenmek işi
- göğüslenmek
Göğüsleme işi yapılmak
- göğüsleyebilme
Göğüsleyebilmek işi
- göğüsleyebilmek
Göğüsleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- göğüsleşme
Göğüsleşmek işi
- göğüsleşmek
Kavgada göğüs göğüse gelmek
- göğüslü
Göğsü olan
- göğüslüce
Biraz iri göğüslü
- göğüslük
Genellikle ilköğretim öğrencilerinin giydiği tek biçimde üstlük, önlük
- gübre
Verimini artırmak için toprağa dökülen her türlü hayvan dışkısı, kimyasal veya bitkisel madde; kemre
- gübre böceği
Kın kanatlılardan, gübre ile beslenen bir böcek cinsi (Onitis)
- gübre gazı
Hayvansal ve bitkisel atıkların oksijensiz ortamda ayrışması sonucu ortaya çıkan gaz karışımı; biyogaz
- gübreleme
Toprağa gübre dökme, gübre karıştırma; kemreleme
- gübrelemek
Verimini artırmak için toprağa gübre dökmek; kemrelemek
- gübrelenme
Gübrelenmek işi
- gübrelenmek
Gübre dökülmüş olmak
- gübreletme
Gübreletmek işi
- gübreletmek
Gübreleme işini yaptırmak
- gübreli
Gübrelenmiş olan
- gübrelik
Gübre konulan yer; kemrelik
- gübresiz
Gübrelenmemiş olan
- Güce
Giresun iline bağlı ilçelerden biri
- güce sarmak
bir iş güç bir duruma gelmek, güçleşmek
- gücendirme
Gücendirmek işi
- gücendirmek
Gücenmesine yol açmak, gönlünü kırmak, incitmek
- gücenik
Gücenmiş (kimse); muğber
- güceniklik
Gücenik olma durumu; kırıklık
- gücenilme
Gücenilmek işi
- gücenilmek
Gücenme işine konu olmak, herhangi bir kimseye gücenmek
- güceniş
Gücenmek işi
- gücenme
Gücenmek işi
- gücenmek
Birinin herhangi bir söz veya davranışı yüzünden kırgınlık duymak; içerlemek, kırılmak
- gücenmişlik
Gücenmiş olma durumu
- gücü
Bez tezgâhında ipliği ayarlayan tezgâh tarağı
- gücü gücü yetene
haklılığa değil kaba kuvvete veya güce dayanılarak
- gücü gücüne
Zorlayarak, zorlukla, güç bela
- gücü ipliği
Dokumada kullanılan sağlam, kalın iplik
- gücü kesilmek
kuvveti, takati azalmak
- gücü yetmek
eldeki imkânlarla ancak altından kalkabilmek, üstesinden gelebilmek
- gücük
Kısa, bodur, gelişmemiş
- gücümseme
Gücümsemek işi
- gücümsemek
Bir şeyin yapılmasını güç görmek, bir işi isteksiz yapmak
- gücüne gitmek
gönlü kırılmak, onuruna dokunmak
- gücüne koşmak
bir sorunun kolay çözümü varken onu güçleştirmek
- güdebilme
Güdebilmek işi
- güdebilmek
Gütme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güdek
Amaçlanan sonuç, güdülen şey
- güdeksiz
Bir amaca dayanmayan
- güdeleme
Güdelemek işi; motivasyon
- güdelemek
Ardına düşmek, kovalamak, sürmek
- güderi
Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin
- güderici
Güderi yapan veya satan kimse
- güdericilik
Güdericinin yaptığı iş
- güderihane
Güderinin yapıldığı yer
- güderileme
Güderilemek işi
- güderilemek
Güderi işlemlerini yapmak
- güdü
Bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren herhangi bir güç; saik
- güdücü
Gütme işini yapan kimse
- güdücülük
Güdücü olma durumu
- güdük
Eksik yanı olan, tamamlanmamış, kısa
- güdük kalmak
büyüyememek, küçük, bodur kalmak
- güdükleşme
Güdükleşmek işi
- güdükleşmek
Güdük duruma gelmek
- güdüklük
Güdük olma durumu
- Güdül
Ankara iline bağlı ilçelerden biri
- güdüleme
Güdülemek işi; motivasyon
- güdülemek
Amaçlanan davranışa yönelirken bireye güç vermek, hedefe yoğunlaştırmak
- güdülenme
Güdülenmek işi
- güdülenmek
Bir işe başlamaya ve öğrenmeye teşvik edilmek
- güdülme
Güdülmek işi
- güdülmek
Gütme işi yapılmak
- güdüm
Yönetmek işi; idare
- güdümcü
Güdümcülükten yana olan kimse
- güdümcülük
Bir ülkenin ekonomi, tarım vb. işlerinde tutulan güdümlü yol
- güdümleme
Bir görüş, kanı veya inancı benimsetme çabası
- güdümlemek
Belli bir amaca veya inanca yönlendirmek
- güdümlü
Güdülebilen, yönlendirilebilen, yönetilebilir
- güdümlü füze
Çeşitli mekanizmalarla uzaklara yöneltilebilen füze
- güdümlü mermi
Çeşitli mekanizmalarla uzaklara yöneltilebilen mermi
- güdümlü sanat
Belli bir siyasi ve toplumsal ideoloji doğrultusunda oluşturulan sanat
- güdümlülük
Güdümlü olma durumu
- güdümsüz
Güdülemeyen, yönlendirilemeyen, yönetilemeyen
- güdümsüzlük
Güdümsüz olma durumu
- güfte
Müzik eserlerinin yazılı metni; söz
- güftecilik
Güftecinin yaptığı iş
- güherçile
Tarımda gübre, hekimlikte ilaç olarak kullanılan, barut vb. patlayıcı maddeler yapımına yarayan, beyaz renkte ve ince billurlar durumunda birleşik bir madde; potasyum nitrat (KNO3)
- gül
Gülgillerin örnek bitkisi (Rosa)
- gül böreği
Suda ıslatılan yufkanın içine kıyma, peynir, patates, ıspanak vb. konulduktan sonra gül biçimine getirilmesiyle yapılan ve fırında pişirilen bir börek türü
- gül gibi
çok iyi, çok güzel
- gül gibi bakmak
geçimini para sıkıntısı olmadan sağlamak
- gül gibi geçinmek (veya yaşamak)
çok iyi anlaşmak, geçinmek
- gül ibik
Güle benzer ibiği bulunan bir tür horoz veya tavuk
- gül ibikli
Güle benzer ibiği bulunan (horoz veya tavuk)
- gül kurusu
Kurutulmuş gül yaprağı
- gül rengi
Gül çiçeğinin rengi
- gül suyu
Gül yağı yapılırken yan ürün olarak elde edilen kokulu ve renksiz sıvı
- gül yağcı
Gül yağı çıkaran veya satan kimse
- gül yağcılık
Gül yağcının yaptığı iş
- gül yağı
Güllerin imbikten çekilmesiyle elde edilen gül suyunun üstünde toplanan kokulu yağ
- gül üstüne gül koklamamak
bir sevgili üstüne bir ikincisini sevmemek
- gülabdan
Gül suyu serpmek için kullanılan, ağzı emzikli, armut biçiminde küçük kap
- Gülağaç
Aksaray iline bağlı ilçelerden biri
- gülbahar
Kırmızı boya elde etmede kullanılan iyi cins bir toprak
- gülbank
Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
- gülbeşeker
Gül çiçeği ve şeker ile yapılan macun kıvamında bir reçel türü
- gülcü
Gül yetiştiren veya alıp satan kimse
- gülcülük
Gülcünün yaptığı iş
- güldür güldür
Çok gürültü ederek, yüksek ses çıkararak
- güldürebilme
Güldürebilmek işi
- güldürebilmek
Güldürme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güldürme
Güldürmek işi
- güldürmek
Gülmesine sebep olmak
- güldürtme
Güldürtmek işi
- güldürtmek
Gülmesine yol açmak
- güldürü
Güldürme özelliği olan şey
- güldürücülük
Güldürücü olma durumu
- güldürüş
Güldürmek işi
- güle güle
Gülerek
- güle oynaya
Sevinerek, neşe ile
- gülebilme
Gülebilmek işi
- gülebilmek
Gülme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gülecen
Sevimli ve cana yakın tavırları olan (kimse)
- güler misin, ağlar mısın!
hem gülünecek hem üzülecek nitelikteki şaşırtıcı olaylar karşısında söylenen bir söz
- güler yüz
İçten ve yapmacıksız, yumuşak, okşayıcı davranış
- güler yüzlü
Yakınlık gösteren, içten davranan
- güler yüzlülük
Güler yüzlü olma durumu; beşuşluk
- gülerim! (veya güleyim bari!)
yersiz görülen bir düşünceye karşı hafifseme olarak söylenen bir söz
- gülerken ısırmak
iyilik yapar görünüp kötülük yapmak
- güleyazma
Güleyazmak durumu
- güleyazmak
Az kalsın gülmek
- güleç
Her zaman gülümseyen; mütebessim
- güleçlik
Güleç olma durumu
- güleğen
Güler yüzlü, çok gülen (kimse)
- gülgiller
Çilek, armut, elma, badem vb. türleri içine alan, ayrı taç yapraklı iki çeneklilerden, örneği gül olan bir bitki familyası
- gülgûn
Gül renkli, pembe
- gülgüli
Gül renginde olan
- gülhatmi
Ebegümecigillerden, yaprakları geniş ve yuvarlak, çiçekleri büyük ve türlü renklerde olan, çok yıllık otsu bir bitki (Althaea rosea)
- gülistan
Gül bahçesi
- gülkurusu
Mor ve kırmızının karışımından ortaya çıkan renk
- güllabi
Akıl hastanelerindeki hademe; güllabici, deli güllabicisi
- güllabicilik
Güllabinin yaptığı iş
- güllaç
Nişastadan yapılan, çok ince kuru yufka
- gülle
Eskiden som taş veya demirden, yuvarlak bir biçimde yapılırken, günümüzde çelikten silindir biçiminde, bir ucu sivri olarak yapılan top mermisi
- gülle atma
Tek elle taşınan gülleyi ileriye doğru fırlatma
- gülle gibi
çok ağır
- gülleci
Top güllesi yapan kimse
- güllenme
Güllenmek durumu
- güllenmek
Güllü duruma gelmek
- gülleri yarılmak
çok keyiflenmek
- güllü
Gülü olan
- güllük
Gül bahçesi veya gülü çok olan yer
- güllük gülistanlık
Bolluk ve rahatlık
- gülme
Gülmek işi; hande
- gülme komşuna, gelir başına
"birinin başına gelen kötü bir durum senin de başına gelebilir" anlamında kullanılan bir söz
- gülme tutmak
kendini tutamayıp gülmek
- gülmece
Eğlendirme, güldürme ve bir kimsenin davranışına incitmeden takılma amacını güden ince alay; mizah, humor
- gülmeceli
İçinde gülmece nitelikleri bulunan (yazı, karikatür vb.); mizahi
- gülmek
İnsan, hoşuna veya tuhafına giden olaylar, durumlar karşısında, genellikle sesli bir biçimde duygusunu açığa vurmak
- gülmekten kırılmak (veya katılmak veya yarılmak)
aşırı derecede gülmek
- Gülnar
Mersin iline bağlı ilçelerden biri
- Gülyalı
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- gülü seven dikenine katlanır
"insan sevdiği kimse veya sevdiği iş yüzünden gelecek sıkıntılara katlanır" anlamında kullanılan bir söz
- gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz
birinin uygunsuz özellikleri sayılırken bunların öteden beri bilindiğini anlatmak için söylenen bir söz
- gülücük
Gülümseme; tebessüm
- gülük
Sebze yetiştirmek için açılan ocak
- gülümseme
Gülümsemek işi; tebessüm
- gülümsemek
Güler gibi olmak, hafifçe gülmek
- gülümser
Hafifçe gülümseyen, sevimli
- gülümserlik
Gülümser olma durumu
- gülümsetiş
Gülümsetmek işi
- gülümsetme
Gülümsetmek işi
- gülümsetmek
Gülümsemesine yol açmak
- gülümseyebilme
Gülümseyebilmek işi
- gülümseyebilmek
Gülümseme ihtimali veya imkânı bulunmak
- gülümseyiverme
Gülümseyivermek işi
- gülümseyivermek
Bir an gülümsemek
- gülümseyiş
Gülümsemek işi
- gülünme
Gülünmek işi
- gülünmek
Gülme işi yapılmak
- gülünç
Alay edilecek durumda olan; tuhaf
- gülünçleşme
Gülünçleşmek işi; komikleşme
- gülünçleşmek
Gülünç duruma gelmek; komikleşmek
- gülünçleştirme
Gülünçleştirmek işi
- gülünçleştirmek
Gülünç duruma getirmek
- gülünçlü
Güldürücü, eğlendirici özellikleri bulunan (oyun, hikâye, söz)
- gülünçlük
Gülünç olma durumu; komiklik
- gülüp geçmek
umursamamak, aldırış etmemek, üzerinde durmamak
- gülüp oynamak (veya söylemek)
neşeli, sevinçli, keyifli, güzel vakit geçirmek
- gülüt
Skeç, revü, eğlence gösterisi vb.ne eklenen beklenmedik gülünç sözler veya durumlar
- gülütçü
Bir skeçte, revüde veya eğlence gösterisinde eklenen sözleri ve durumları hazırlayan kimse
- gülütçülük
Gülütçünün yaptığı iş
- gülüverme
Gülüvermek işi
- gülüvermek
Ansızın gülmek
- gülüş
Gülmek işi; hande
- gülüşme
Gülüşmek işi
- gülüşmek
Karşılıklı veya birlikte gülmek
- gülüşülme
Gülüşülmek işi
- gülüşülmek
Karşılıklı veya birlikte gülünmek
- Gülşehir
Nevşehir iline bağlı ilçelerden biri
- gülşen
Gül bahçesi
- güm
Derinden ve patlayıcı yankılı gürültü
- güm güm atmak
kalp heyecanla çarpmak
- güm güm etmek
derinden yankılı ses olmak, ses çıkmak
- gümbedek
Gümbürdeyerek
- gümbür gümbür
Büyük bir gürültü ile
- gümbürdeme
Gümbürdemek işi
- gümbürdemek
"Gümbür" diye ses çıkarmak
- gümbürdetme
Gümbürdetmek işi
- gümbürdetmek
Gümbürdemesine yol açmak
- gümbürdeyiş
Gümbürdemek işi
- gümbürtü
Birdenbire yankılı ve derinden gelen patlama, yıkılma, çarpma sesinin adı
- gümbürtülü
"Gümbürtü" sesi çıkaran
- gümbürtüsüz
Gümbürtüsü olmayan
- güme
Avcı kulübesi
- güme gitmek
anlaşılmamak
- güme götürmek
anlaşılmasını engellemek
- gümeç
Bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri
- gümeç balı
Gümeciyle birlikte bulunan süzülmemiş bal
- gümleme
Gümlemek işi
- gümlemek
"Güm" diye ses çıkarmak
- gümletme
Gümletmek işi
- gümletmek
Güm diye ses çıkmasına neden olmak
- gümleyip gitmek
beklenmedik bir zamanda ansızın ölmek
- gümleyiş
Gümlemek işi
- gümrah
Aşırı derecede büyümüş
- gümrahlaşma
Gümrahlaşmak işi
- gümrahlaşmak
Bitki aşırı derecede büyümek
- gümrahlık
Gümrah olma durumu; bolluk, sıklık, gürlük
- gümrük
Bir ülkeye giren veya bir ülkeden çıkan mal ve eşya üzerinden alınan vergi
- gümrük beyannamesi
Gümrük yönetimine verilen, ithalat ve ihracat için belirlenen malların türünü, değerini ve kaynağını belirten resmî belge
- gümrük birliği
Belli ülkeler arasında gümrük vergilerini kaldıran, üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük tarifesi uygulamalarını öngören ekonomik bütünleşme
- gümrük kapısı
Yurt dışına gidiş veya yurt dışından dönüş sırasında gümrük işlemlerinin yapıldığı yer; sınır kapısı
- gümrük kolculuğu
Gümrük kolcusunun yaptığı iş
- gümrük kolcusu
Gümrüklerce gözaltında bulundurulması gerekli görülen eşya ve yolcularla beraber bulunmak, tartı, sayım ve muayene memurlarına yardım etmek vb. işlerle görevli kişi; dideban
- gümrük koymak
engel olmak, kısıtlamak
- gümrük muayenesi
Gümrükten geçirilmek istenen malın, ilgilisi tarafından sözlü veya yazılı olarak yapılan bildirime uyup uymadığının kontrolü ve alınacak gümrük vergisinin saptanması için yapılan inceleme
- gümrük tarifesi
İthal edilen mallar üzerinden alınması gereken vergi miktarı veya oranlarını gösteren liste
- gümrükleme
Gümrüklemek işi
- gümrüklemek
Bir malın gümrükte giriş işlemini yapmak
- gümrüklendirme
Gümrüklendirmek işi
- gümrüklendirmek
Bir malın gümrük işlemlerini yaptırmak
- gümrüklenme
Gümrüklenmek işi
- gümrüklenmek
Gümrükleme işlemi yapılmak
- gümrüklü
Gümrük vergisi ödenmesi gerekli olan
- gümrüksüz
Gümrük vergisi ödenmesi gerekmeyen
- gümrüksüz mağaza
Gümrük vergisi ödenmesi gerekmeyen malların satışının yapıldığı mağaza
- gümrükten mal kaçırır gibi
yangından mal kaçırır gibi
- gümrükçü
Gümrük görevlisi
- gümrükçülük
Gümrükçünün yaptığı iş
- gümül
Susam ve ekin demeti veya yığını
- gümüş
Atom numarası 47, atom ağırlığı 107,88, yoğunluğu 10,5 olan, 960 °C'ye doğru sıvı durumuna geçen, parlak beyaz renkte, kolay işlenir ve tel durumuna gelebilen element; sim (I), arjante (simgesi Ag)
- gümüş balığı
Gümüş balığıgillerden, gümüş renginde bir deniz balığı; aterina (Atherina presbyter)
- gümüş balığıgiller
Kemikli balıklar takımının, örnek hayvanı gümüş balığı olan bir familyası
- gümüş gol
Normal süresi berabere biten elemeli futbol maçının birinci veya ikinci uzatma süresinde atılan ancak devreyi sona erdirmeyen gol
- gümüş grisi
Gümüş rengine çalan gri
- gümüş göz
Para canlısı, açgözlü, cimri
- gümüş kaplama
Bir metalin gümüş ile kaplanmış biçimi
- gümüş rengi
Gümüş parlaklığında, gümüşü andıran renk; gümüşi
- gümüş sağ olsun, altın gidekosun
"Elde bulunan değersiz bir şey, elde edilmesi güç olan daha değerli bir şeyden üstün tutulmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- gümüş varak
Gümüşün dövülmesiyle oluşturulan ince, parlak yaprak
- gümüş yağmurcun
Kuzey yarım kürenin en uç noktalarında yaşayan yağmur kuşu (Squatarola squatarola)
- gümüş yıl
Eşlerin evliliklerinin yirmi beşinci yılı
- Gümüşhacıköy
Amasya iline bağlı ilçelerden biri
- Gümüşhane
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan illerinden biri
- Gümüşhaneli
Gümüşhane ilinden olan kimse
- Gümüşhanelilik
Gümüşhaneli olma durumu
- gümüşi
Bu renkte olan
- gümüşleme
Gümüşlemek işi
- gümüşlemek
Gümüşle kaplamak veya süslemek
- gümüşlenme
Gümüşlenmek işi
- gümüşlenmek
Gümüşle kaplanmak
- gümüşletme
Gümüşletmek işi
- gümüşletmek
Gümüşle kaplatmak veya süsletmek
- gümüşlü
Gümüşü olan, gümüşle kaplanmış veya süslenmiş olan
- Gümüşova
Düzce iline bağlı ilçelerden biri
- gümüşservi
Ayın suya yansımasıyla oluşan parıltılı görünüm
- gümüşsü
Gümüşü andıran, gümüşe benzeyen, gümüş gibi; gümüşümsü
- gümüşsüz
Gümüşü olmayan
- gümüşçü
Gümüşü işleyen sanatçı veya gümüşten yapılmış eşya ve takı satıcısı
- gümüşçülük
Gümüşçünün yaptığı iş
- gümüşçün
Püskül kuyruklulardan, eski kitap sayfalarında, döşeme aralıklarında, şekerli maddeler ve tahta kırıntıları yiyerek yaşayan, vücutları küçük pullarla örtülü, kanatsız böcek (Lepisma saccharina)
- gün
Güneş ışığı
- gün almak
bir iş görmek için ilgili kişiden bir gün ayırmasını istemek, randevu almak
- gün atmak
davayı ileri bir tarihe bırakmak
- gün ağarmak
tan yeri aydınlanmak
- gün balı
Güneşte bal koyuluğuna getirilmiş üzüm şırası
- gün balığı
Lapinagillerden, kırmızı renkli, siyah benekli bir balık (Julis turcica)
- gün batmak
güneş batmak
- gün batımı
Güneşin ufukta kaybolması; gurup
- gün batısı
Batıdan esen, sıcak ve nemli rüzgâr
- gün boyu
Bütün gün
- gün bugün
"içinde bulunduğun günü iyi değerlendir, bugün ne yapabilirsen kazancın odur" anlamında kullanılan bir söz
- gün dikilmesi
Tam öğle vakti
- gün doğmadan kimliği söylenmez
"bir iş iyice belli olmadan sonucu hakkında yargı yürütülemez, yarın ne gibi durumlar veya olaylar çıkacağını kimse bilmez" anlamında kullanılan bir söz
- gün doğmadan neler doğar
"beklenmedik bir sırada umut verici durumlarla da karşılaşma imkânı vardır" anlamında kullanılan bir söz
- gün doğmak
sabah olmak
- gün doğusu
Doğudan esen soğuk ve kuru rüzgâr
- gün durumu
Güneş'in dik açıklığının en büyük veya en küçük olduğu gün
- gün dönümü
Gecelerin ve gündüzlerin uzamadan kısalmaya veya kısalmadan uzamaya döndükleri gün
- gün eylemek
gün geçirmek
- gün geçer, kin geçmez
"aradan uzun zaman geçse de bir kimsenin başkasına karşı beslediği kin sönmez" anlamında kullanılan bir söz
- gün geçirmek (veya öldürmek)
boş şeylerle vakit geçirmek
- gün geçmek
güneş çarpmak
- gün gibi açık
çok açık, çok belli
- gün görmemek
sıkıntı içinde yaşamak
- gün güne uymaz
"bir günün işleri, durumları, şartları başka bir gününkine uymaz" anlamında kullanılan bir söz
- gün kavuşmak
güneş batmak, akşam olmak
- gün koymak
yapılacak bir iş için gün belirlemek
- gün merkezli
Güneş'in merkezine göre tanımlanan, Güneş'in merkezinden bakıldığı varsayılarak ölçülen (bir yıldızın koordinatları)
- gün meselesi
olması her an mümkün, sürekli gerçekleşebilecek durumda
- gün ola harman ola
"bir gün onun da zamanı gelir" anlamında kullanılan bir söz
- gün olur yılı besler, yıl olur günü beslemez
"ticarette kazanç, günü gününe uymaz" anlamında kullanılan bir söz
- gün saymak
herhangi bir iş veya olayın belirlenmiş süresinin sonunu heyecanla beklemek
- gün tün eşitliği
Gece ile gündüzün eşit olması; ılım, ekinoks
- gün varken davarını eve götür
"işlerini en uygun zamanda yap" anlamında kullanılan bir söz
- gün yayı
Güneş'in gök kürede bir gün boyunca çizdiği çemberin ufuk üstünde kalan parçası
- gün yağmuru
Güneş çıkmışken yağan iri damlalı yağmur
- gün yeli
Doğudan esen rüzgâr
- gün yemek
hapis cezası almak
- gün yüzü görmemek
güneş ışığından uzakta kalmak, ışık görmemek
- gün yüzü görmemiş (söz veya küfür)
hiç kullanılmamış
- gün yüzüne çıkmak
ortaya çıkmak
- gün ışığına çıkmak
açıklığa kavuşmak, aydınlanmak
- günah
Dinî bakımdan suç sayılan iş veya davranış
- günah benden gitti (veya gitsin)
"ben görevimi yaptım, bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem" anlamında kullanılan söz
- günah işlemek
günah sayılan davranışta bulunmak
- günah keçisi
Gerçek sorumluları korumak amacıyla suç, kabahat vb. olumsuzlukların sebebi olarak gösterilen kişi, kurum, nesne vb
- günah keçisi olmak
gerçek sorumluları korumak amacıyla suç, kabahat vb. olumsuzlukların sebebi olarak gösterilen kişi durumuna gelmek
- günah olmak
yazık olmak
- günah çıkarmak
Hristiyanlar, Tanrı'nın bağışlaması için papaza gidip işlediği günahları anlatmak
- günaha girmek
dinî bakımdan suç sayılan bir iş yapmak
- günaha sokmak
günah işlemesine yol açmak
- günahkâr
Günah işlemiş, günahı olan; günahlı
- günahkârlık
Günahkâr olma durumu
- günahlılık
Günahlı olma durumu
- günahsız
Günahı veya suçu olmayan; yazıksız, bigünah
- günahsızca
Günahsız bir biçimde
- günahsızlık
Günahsız olma durumu
- günahı (veya günahı vebali) boynuna
"ben karışmam, sorumluluk sana veya ona düşer" anlamında kullanılan bir söz
- günahı kadar sevmemek
sevmemek, nefret etmek
- günahına girmek (veya günahını almak)
birisi için haksız olarak kötü düşünmek, kuşkulanmak
- günahını vermez
çok cimri
- günahını çekmek
birinin yaptığı veya birine karşı yapılan kötülüğün cezasını görmek
- günaydın
Sabahları kullanılan selamlaşma sözü
- günaşırı
Bir gün ara ile, iki günde bir
- günberi
Dünya'nın, Güneş'e en yakın bulunduğu nokta
- güncel
Günün konusu olan, şimdiki, bugünkü (haber, olay vb.); gündeş, aktüel
- güncelleme
Güncellemek durumu
- güncellemek
Güncel duruma getirmek
- güncelleniş
Güncellenmek işi
- güncellenme
Güncellenmek işi
- güncellenmek
Güncel duruma getirilmek
- güncelletme
Güncelletmek işi
- güncelletmek
Güncelleme işini yaptırmak
- güncelleyebilme
Güncelleyebilmek işi
- güncelleyebilmek
Güncelleme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güncelleşme
Güncelleşmek işi; aktüelleşme
- güncelleşmek
Güncel duruma gelmek; aktüelleşmek
- güncelleştirebilme
Güncelleştirebilmek işi
- güncelleştirebilmek
Güncelleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güncelleştirme
Güncelleştirme işi; aktüelleştirme
- güncelleştirmek
Güncel duruma getirmek; aktüelleştirmek
- güncellik
Güncel olma durumu; aktüellik, aktüalite
- güncelliğini korumak
önemini sürdürmek, yitirmemek
- güncelliğini yitirmek
süre aşımına uğrayarak önem ve değerini yitirmek
- gündelik
Gün hesabıyla veya her gün ödenen para; vazife, yevmiye
- gündelikli
Gündelikle çalışan (kimse); yevmiyeli
- gündelikçi
Gündelikle çalışan kimse; günlükçü, yevmiyeci
- gündelikçilik
Gündelikçinin yaptığı iş; yevmiyecilik
- gündeliğe gitmek
günlük işler yaparak gelir sağlamak
- gündem
Toplantılarda görüşülecek konuların bütünü; ruzname
- gündem dışı
Toplantı programının dışında (kalan)
- gündeme almak
bir kurul toplantısında görüşülecek konuları bir listeyle belirlemek
- gündeme getirmek
bir toplantıda bir konuyu tartışmak, görüşmek için önermek
- gündemi değiştirmek
doğal akışı içinde ilerleyen işlerin bir sebepten dolayı yönünü değiştirmek
- günden güne
Gün geçtikçe, gittikçe; gün günden, günbegün
- gündeş
Aynı günde olan
- Gündoğmuş
Antalya iline bağlı ilçelerden biri
- gündüz
Günün sabahtan akşama kadar süren aydınlık bölümü; gün
- gündüz feneri
Teni çok koyu renk olan kimse
- gündüz gösterimi
Tiyatro, sinema, konser salonu vb.nde gündüz yapılan gösteri; matine
- gündüz gözüyle
Gündüzün, gündüz vakti, gün ışığında, her şeyin açık seçik görüldüğü saatlerde
- gündüz külahlı, gece silahlı
gerçekte iyi olmadığı hâlde iyi gibi görünen kimseler için kullanılan bir söz
- gündüz yırtıcıları
Kuşlar sınıfından kartallar takımının, çengel gagalı, sivri ve kıvrık tırnaklı, iyi uçan kuşları içine alan bir alt takımı
- gündüzcü
Gündüz çalışan görevli
- gündüzcülük
Gündüzcü olma durumu
- gündüzki
Gündüze özgü, gündüz olan, gündüz yapılan
- gündüzleri
Gündüz vakitlerinde
- gündüzlü
Okula gündüz giden, yatılı olmayan (öğrenci); yatısız, nehari
- gündüzlük
Gündüze özgü
- gündüzün
Gündüz vaktinde
- gündüzün mum yakan geceleyin bulamaz
"her şey gerektiği yerde ve zamanda harcanmalıdır" anlamında kullanılan bir söz
- güne göre kürk giyinmek gerek
"kılık kıyafetimizi zamanın koşullarına uydurmalıyız" anlamında kullanılan bir söz
- Güney
Ekvator’un güney tarafında bulunan ülkeler veya uygarlıklar bölgesi
- güney
Bulunulan yerde sola doğu, sağa batı alındığında yüzün dönük olduğu yön; lodosluk, cenup, kuzey karşıtı
- güney karamanı
Siyahtan kül rengine kadar değişen renklerde, kuyrukları diğer karamanlara göre daha küçük, kuzularından bukleli post alınabilen ve Batı Toroslar bölgesinde yetiştirilen bir tür koyun; güney karaman koyunu
- Güney Kutbu
Ekvator’un güney tarafında yer alan kutup bölgesi
- güney noktası
Dünya ekseninin güney ucunun gök küreyi deldiği kabul edilen noktası
- güney rüzgârı
Güneyden esen ılık rüzgâr
- güney yarım küre
Yerkürenin Ekvator’dan Güney Kutbu’na kadar olan kesimi; güney küre
- Güneybalığı
Güney yarım kürede gözlenebilen bir takımyıldızın adı
- güneybatı
Güneyle batı arasındaki yön
- güneydoğu
Güneyle doğu arasındaki yön
- Güneyli
Güney bölgelerinden olan (kimse veya topluluk); Cenuplu
- Güneysu
Rize iline bağlı ilçelerden biri
- Güneysınır
Konya iline bağlı ilçelerden biri
- güneç
Çok güneş alan yer
- Güneş
Dünyanın da içinde bulunduğu Güneş sistemindeki gezegenlerin merkezinde yer alan, ısı ve ışık kaynağı büyük gök cismi
- güneş
Dünyanın da dâhil olduğu sistemin merkezinde bulunan Güneş’in yaydığı ısı ve ışık; gün, şems
- güneş almak (veya görmek)
güneş ışınlarıyla aydınlanacak durumda olmak
- güneş açmak
güneş bulutlardan sıyrılıp görünmek
- güneş balçıkla sıvanmaz
"herkesin bildiği gerçek inkâr edilemez" anlamında kullanılan bir söz
- güneş banyosu
Sağlık vb. amaçlarla bedenin bir bölümünü veya bütününü bir süre güneş altında bulundurma
- Güneş Dil Teorisi
Dilin türeyişi, felsefesi, psikolojisi ve sosyolojisi alanında Atatürk döneminde ortaya atılan bir kuram
- güneş doğmak
sabahleyin güneş ufuktan yükselmek
- güneş enerjisi
Güneş'in çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisi
- güneş girmeyen eve doktor girer
"güneşsiz evde hastalık eksik olmaz" anlamında kullanılan bir söz
- güneş görmek
güneş ışığından yararlanır durumda olmak
- güneş gözlüğü
Gözü güneşin zararlı ışınlarından korumaya yarayan renkli camlı gözlük
- güneş günü
Güneş'in, Dünya'nın bir noktasındaki meridyen düzleminden arka arkaya iki kez geçmesi arasındaki süre
- güneş hayvancıkları
Kök bacaklılardan, ışın biçimindeki yalancı bacaklarıyla hareket eden bir hücreli hayvanlar takımı; günsüler
- güneş kremi
Cildi güneşin zararlı etkilerinden korumak amacıyla kullanılan bir tür özel krem
- Güneş lekeleri
Güneş yüzeyinde görülen siyah benekler
- güneş lekesi
Cildin güneşten olumsuz etkilenmesiyle ten üzerinde oluyan koyu renkli lekeler
- güneş paneli
Isınma veya suyu ısıtma amacıyla güneş ışığından yararlanmayı sağlayan araç
- güneş pili
Güneş ışığından elde edilen enerjinin doğrudan elektrik enerjisine dönüşmesini sağlayan araç
- güneş saati
Bir düzlem ortasına dikilmiş bir çubuğun, bu düzlem üzerine ayrı ayrı zamanlarda düşen gölgesine bakılarak saati gösterecek bölümler çizilmiş araç
- Güneş sistemi
Güneş, gezegenler ve kuyruklu yıldızların oluşturdukları dizge
- güneş sütü
Güneşin zararlı ışınlarının etkisinden korumak için vücuda sürülen koruyucu krem
- Güneş tacı
Güneş atmosferinin yoğunluğu çok düşük ve çok sıcak en dış katmanı; korona
- güneş takvimi
Güneş'in görünürdeki günlük ve yıllık hareketine göre düzenlenen takvim
- Güneş tekeri
Güneş'in gökyüzündeki iz düşümü olan parlak daire
- Güneş tutulması
Ay'ın, Dünya ile Güneş arasına girmesinden dolayı yeryüzünün bazı bölgelerine ayın gölgesinin düşmesi; gün tutulması, küsuf
- güneş yanığı
Güneşte uzun süre ve korumasız olarak kalma sonucunda deride oluşan rahatsızlık
- güneş yağı
Güneşin zararlı ışınlarının etkisinden korumak için vücuda sürülen bir tür yağlı sıvı
- güneş yılı
Güneş'in görünürdeki yıllık hareketine göre tanımlanan yıl
- güneş çarpmak
sıcak havada güneş altında çok kalmaktan hasta olmak
- güneş çarpması
Uzun süre güneş ışınlarının altında kalmaya bağlı bitkinlik, bayılma, kusma, ateş ve bazen havale ile belirgin rahatsızlık
- güneş çavmak
güneş yayılmak, güneş doğmak
- güneş çiçeği
Yoğun vanilya kokulu, parlak mor çiçekler açan bir süs bitkisi (Heliotropium arborescens)
- Güneş ışınımı
Güneş'ten gelen ve uzun kızılötesi dalga boylarından, kısa morötesi dalga boylarına değin geniş bir aralığı kapsayan ışınım
- güneşe karşı işemek
saygı gösterilmesi gereken şeylere saygısızlık göstermek
- güneşi üzerine doğdurmamak
güneş doğmadan önce yataktan kalkmak
- güneşin alnında (veya altında)
güneşin yakıcı ışınları altında
- güneşlendirme
Güneşlendirmek işi
- güneşlendirmek
Güneşlenmesini sağlamak
- güneşlenebilme
Güneşlenebilmek işi
- güneşlenebilmek
Güneşlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güneşlenme
Güneşlenmek işi
- güneşlenmek
Güneş ışınlarından vücudun yararlanmasını sağlamak; güneşlemek
- güneşletici
Yapay yolla bronzlaşmayı sağlayan aygıt; solaryum
- güneşletme
Güneşletmek işi
- güneşletmek
Bir şeyi güneş ışığının etkisinde bırakmak
- güneşli
Güneş ışınlarıyla aydınlanmış
- güneşlik
Güneş ışınlarına engel olan perde veya buna benzer gereç
- güneşsel
Güneş'e ilişkin, Güneş'le ilgili
- güneşsiz
Güneş ışınlarıyla aydınlanmayan, güneş ışınlarını almayan
- güneşsizlik
Güneşsiz olma durumu
- Güngören
İstanbul iline bağlı ilçelerden biri
- güngörmez
Güneş ışığı almayan (yer)
- güngörmüş
İyi yaşamış
- güngörmüşlük
Güngörmüş olma durumu
- günindi
Gurup zamanı
- günleme
Günlemek işi
- günlemek
Günü belirlemek, tarihlendirmek
- günlerce
Pek çok gün boyunca; günler günü
- günlerden bir gün
herhangi bir gün, önceden belli olmayan bir gün, vaktiyle
- günleri gece olmak
çok kederlenecek bir durum içinde bulunmak
- günleri sayılı olmak
ölümü yakın olmak
- günlü
Belli bir zamanla sınırlı
- günlük
O günkü, o günle ilgili
- günlük ağacı
Ülkemizde Muğla ilinde yetişen, 20 metre yüksekliğe erişebilen, çınar görünüşünde bir ağaç; sigala, sığla (Liquidambar orientalis)
- günlük defter
Bir işletmenin yaptığı işleri günü gününe geçirdiği defter; yevmiye defteri
- günlük değer
Beslenmede alınan gıdanın bir gün içindeki kullanımına ilişkin ölçü
- günlük güneşlik
Açık ve bol ışıklı, sıcak, yağışsız (yer veya hava)
- günlük güneşlik görünmek
sıkıntısız, sorunsuz, huzur ortamında bulunmak
- günlük tutmak
her gün yaşananları, olayları ve anıları bir deftere yazmak
- günlükçü
Günlük yazarı, günlük tutmuş ve yayımlamış olan kimse
- günlükçülük
Günlükçü olma durumu
- günlüğüne
Bir gün için
- günsüz
Günü belli olmayan (tarih)
- Günyüzü
Eskişehir iline bağlı ilçelerden biri
- günöte
Yer yörüngesinin Güneş'e en uzak bulunduğu nokta; evç
- günü
Zamanından önce doğan yavru
- günü (veya gününü) kurtarmak
günün ağır koşullarını ve engellerini bir biçimde atlatmak
- günü dolmak
önceden belirlenmiş bir süreyi tamamlamak
- günü geçmiş
Eski tarihli
- günü gününe
Tam vaktinde, her gün, gününde, tam gününde
- günü gününe uymaz
her zaman aynı durumda bulunmaz, kararsız
- günü yetmek
ölüm zamanı gelmek
- günübirlik
Gece kalmadan aynı gün dönmek üzere; günübirliğine
- günün adamı
O günlerde çok sözü edilen kişi
- günün birinde
Bilinmedik bir zamanda
- gününü (veya günlerini) saymak (veya beklemek)
askerlik, doğum vb. süresi belli olan durumlar için zamanın geçmesini beklemek
- gününü doldurmak
bir işin sona ermesi için gereken süreyi tamamlamak
- gününü görmek
kötü bir sonla karşılaşmak, cezaya çarptırılmak
- gününü göstermek
tehdit yollu cezalandırmak
- gününü gün etmek
hiçbir şeyi dert edinmeyip gününü hoş geçirmek
- günısı
Güneş enerjisinden yararlanarak sıcak su elde etmeye yarayan düzenek
- güpegündüz
Ortalık iyice aydınlıkken, iyice gündüzken; dalgündüz
- güpgüzel
Çok güzel
- güpür
İplikten veya ipekten olan, geniş ilmeklerden oluşan bir dantel türü
- gür
Bol ve güçlü olarak çıkan veya fışkıran
- gürbüz
Sağlam, güçlü ve iyi gelişmiş
- gürbüzleşme
Gürbüzleşmek işi
- gürbüzleşmek
Gelişmek, gürbüz duruma gelmek
- gürbüzlük
Gürbüz olma durumu
- Gürcistanlı
Gürcistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Gürcü
Gürcistan’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse
- Gürcüce
Gürcülerin kullandığı dil
- güre
Çiftleşmek isteyen kısrak veya dişi eşek
- güreş
Belli kurallar içinde, güç kullanarak iki kişinin türlü oyunlarla birbirinin sırtını yere getirmeye çalışması
- güreş ayakkabısı
Güreşçilerin müsabaka sırasında giydiği, darbelere karşı korunaklı, yumuşak yapılı, taban yapısı sürtünmeyi azaltıcı özellikte olan ayakkabı
- güreş etmek (veya tutmak)
güreşmek
- güreş mayosu
Güreşçilerin güreşirken giydiği özel mayo
- güreş minderi
Kapalı spor salonlarında güreşçilerin üzerinde güreştikleri, üstü yekpare kaplı olan kauçuk minder
- güreşebilme
Güreşebilmek işi
- güreşebilmek
Güreşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güreşilme
Güreşilmek işi
- güreşilmek
Güreş yapılmak
- güreşme
Güreşmek işi; yıkışma
- güreşmek
İki kişi türlü oyunlarla birbirinin sırtını yere getirmeye çalışmak; yıkışmak
- güreştirilme
Güreştirilmek işi
- güreştirilmek
Güreştirme işi yapılmak
- güreştirme
Güreştirmek işi
- güreştirmek
Güreş yaptırmak
- güreşçi
Güreş yapan, güreşen kimse; pehlivan
- güreşçilik
Güreşçinin yaptığı iş; pehlivanlık
- gürgen
Gürgengillerden, Karadeniz kıyılarındaki ormanlarda çok yetişen, kerestesi değerli bir ağaç; karagürgen (Carpinus betulus)
- gürgengiller
İki çeneklilerden, gürgen, huş, fındık, kızılağaç vb. kerestelik ağaçları içine alan, çiçek durumları tırtılsı bir familya
- Gürgentepe
Ordu iline bağlı ilçelerden biri
- gürlek
Bol, gür ve çağlayarak akan (su)
- gürleme
Gürlemek işi
- gürlemek
Kalın ve gür ses çıkarmak
- gürletme
Gürletmek işi
- gürletmek
Gürlemesine sebep olmak
- gürleyip gitmek
beklenmedik bir zamanda ansızın ölmek
- gürleyiş
Gürlemek işi
- gürleşme
Gürleşmek işi
- gürleşmek
Gür bir duruma gelmek
- gürleştirme
Gürleştirmek işi
- gürleştirmek
Gürleşme işi yaptırılmak
- gürlük
Gür olma durumu
- Güroymak
Bitlis iline bağlı ilçelerden biri
- Gürpınar
Van iline bağlı ilçelerden biri
- Gürsu
Bursa iline bağlı ilçelerden biri
- güruh
Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk; derinti
- gürz
Silah olarak kullanılan ağır topuz
- gürül gürül
Akan şeyler bol ve gür ses çıkararak; yalap yalap
- gürüldeme
Gürüldemek işi
- gürüldemek
Çok hızlı ve gürültülü ses çıkarmak
- gürültü
Aralarında uyum bulunmayan düzensiz seslerin bütünü; kavara (II)
- gürültü bastırmak
gürültüden daha güçlü ses çıkarıp onu etkisizleştirmek
- gürültü istemeyen kazancı dükkânına girmez
"kafasını dinlemek isteyen kimse, gürültülü patırtılı işlerde görev almaz" anlamında kullanılan bir söz
- gürültü kirliliği
İnsanlar üzerinde fiziksel ve ruhsal bakımdan olumsuz etkiler oluşturan karışık ve yüksek ses
- gürültü patırtı
Gürültülü karışıklık; hengâm, kıyamet, şamata, takatuka
- gürültü çıkarmak (veya etmek veya koparmak veya yapmak)
düzensiz ve rahatsız edici sesler çıkarmak
- gürültü çıkmak
kavga, tartışma, karışıklık olmak
- gürültücü
Gürültü yapan veya gürültü çıkaran (kimse); velveleci, kavaracı
- gürültücülük
Gürültücü olma durumu; velvelecilik, kavaracılık
- gürültülü
Gürültüsü olan; tangırtılı
- gürültülü patırtılı
Çok gürültülü ve karışık; dağdağalı, şamatalı
- gürültüsüz
Gürültüsü olmayan
- gürültüsüz patırtısız
Rahat, sakin olan; dağdağasız
- gürültüsüzce
Gürültüsüz bir biçimde
- gürültüsüzlük
Gürültüsüz olma durumu
- gürültüye gelmek
bir iş, bir düşünce vb. telaş ve karışıklığa rastlayarak ilgi çekmemek, üzerinde durulmamak
- gürültüye getirmek (veya boğmak)
bir işi, bir düşünceyi telaş ve karışıklık yüzünden ilgi çekmez duruma getirmek
- gürültüye gitmek
telaş ve karışıklığa rastlayarak değeri anlaşılmayıp unutulmak
- gürültüye pabuç bırakmamak
patırtıya pabuç bırakmamak
- gürültüye vermek
telaş ve karışıklığa yol açmak
- Gürün
Sivas iline bağlı ilçelerden biri
- gütaperka
Sumatra'da ve çevresindeki adalarda yetişen büyük bir cins ağaçtan elde edilen, kablo yapımında kullanılan, kauçuğa benzer, zamklı bir madde
- gütme
Gütmek işi
- gütmek
Hayvan veya hayvan sürüsünü önüne katıp otlatmak
- güttüğüm domuzu bana öğretme
"yıllardır tanıdığım bir kimsenin huylarını da bilirim" anlamında kullanılan bir söz
- güve
Kurtçuğu yapağı, yünlü kumaş ve dokuma yiyen pul kanatlılardan bir böcek (Tine pellionella)
- güve yeniği
Yünlü dokumada güvenin oluşturduğu delik
- güvela
Açık yeşil, maviye çalan göz rengi
- güvelenme
Güvelenmek işi
- güvelenmek
Ahşap, yün, kumaş vb. güve tarafından yenmek
- güveli
Güvelenmiş, güve yemiş olan
- güven
Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu; emniyet, itimat
- güven duymak (veya beslemek)
güvenmek, inanmak
- güven göstermek
güvendiğini belli etmek
- güven kazanmak
kendisine inandırmak
- güven mektubu
Gittiği yerin devlet başkanına sunması için kendi devlet başkanı tarafından bir elçiye verilen belge; itimat mektubu, itimatname
- güven oylaması
Göreve yeni başlamış veya görevini sürdüren hükûmetin tutumunu değerlendirmek için mecliste yapılan oylama
- güven tazelemek
güvenme durumunun devam ettiğini belirtmek
- güven vermek
güven duygusu uyandırmak, itimat telkin etmek
- güven yazısı
Belirli bir nicelikteki para için, bir bankanın yükümlülüğü altında, üçüncü bir kişi yararına bir başka bankada veya aracısında açtırılan hesap; akreditif
- güven ışığı
Kendine güvenme
- güvence
Güvenilecek şey
- güvence akçesi
Herhangi bir sorumluluk yerine getirilmediğinde karşı tarafça el konulacak olan para; depozit, depozito
- güvence altına almak
koruma sorumluluğunu üstlenmek
- güvence vermek
bir anlaşmada taraflardan biriyle ilgili olarak sorumluluğu yüklenmek, inanca vermek, teminat vermek, garanti vermek
- güvenceleme
Güvencelemek işi
- güvencelemek
Güven altına almak, güvenliği sağlamak
- güvenceli
Güvencesi olan, güvence sağlayan; garantili
- güvencesiz
Güvencesi olmayan, güvence sağlamayan; garantisiz
- güvencesizlik
Güvencesiz olma durumu; garantisizlik
- güvenceye bağlamak
güvence altına almak
- güvendirme
Güvendirmek işi
- güvendirmek
Güvenmesini sağlamak
- güvendiği dal elinde kalmak
güvendiği dağlara kar yağmak
- güvendiği dağlara kar yağmak
yardım ve yarar beklediği kimse, yer veya şeyden iyilik gelmemek
- güvenebilme
Güvenebilmek işi
- güvenebilmek
Güvenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güveni olmak
güvenmek, inanmak
- güveni sarsılmak
güveni kalmamak
- güvenilebilme
Güvenilebilmek durumu
- güvenilebilmek
Güvenilme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güvenilir
Güven duygusu veren, güvenilen; itimatlı
- güvenilirlik
Güvenilir olma durumu; güvenirlik
- güvenilme
Güven duyulma, güvenle bakılma
- güvenilmek
Kendisine güven duyulmak
- güvenirlik
Yapılan bir ölçümün hatadan arınmışlık düzeyi
- güveniş
Güvenmek işi
- güvenli
Güven verici; emin
- güvenli bölge
Savaşamayacak durumda olanların ve diğer sivillerin savaşın etkilerinden korunmasını sağlayan tarafsız bölge
- güvenlice
Güvenli bir biçimde
- güvenlik
Toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu; emniyet
- güvenlik ataşesi
Büyükelçilik ve başkonsoloslukların güvenliğinden sorumlu elçilik görevlisi; emniyet ataşesi
- güvenlik borusu
Buharlı tesisatta basıncın belirli bir değerin üstüne çıkmasını önleyen U biçimli boru
- güvenlik engeli
Müze, sergi vb. yerlerde gerildiği yerin gerisine geçişi yasaklayan ip, naylon, zincir vb. maddelerden yapılmış engel
- güvenlik görevlisi
Güvenliği sağlamakla görevli kimse
- güvenlik kamerası
Açık ve kapalı alanlarda güvenliğin sağlanması için kullanılan, görüntü ve ses kaydı alabilen kamera
- güvenlik vanası
Buharlı tesisatta basınç belirli bir değerin üstüne çıktığında açılarak tesisatın güvenliğini sağlayan vana
- güvenlik çemberi
Can ve mal güvenliğinin sağlanması, suç kanıtlarının kaybolmaması amacıyla, güvenlik güçleri tarafından olay, kaza veya afet bölgesine şerit çekilerek oluşturulan alan
- güvenlik çemberine almak
güvenliği sağlamak amacıyla bir yerin etrafını şeritle çevirmek
- güvenlik şeridi
Otoyollarda kesiksiz çizgiyle belirlenen ve en sağ şeritte bulunan, acil durumlarda cankurtaran, itfaiye, polis vb. araçların gidebilmesi için ayrılmış yol bölümü; emniyet şeridi
- güvenlikli
Güvenliği olan
- güvenliksiz
Güvenliği olmayan
- güvenliksizlik
Güvenliksiz olma durumu
- güvenlilik
Güvenli olma durumu; emniyetlilik
- güvenme
Güvenmek işi
- güvenme dostuna, saman doldurur postuna
"dost sandığın birtakım kimseler sana kolaylıkla kötülük edebilirler" anlamında kullanılan bir söz
- güvenme varlığa, düşersin darlığa
"varlıklarına güvenerek ölçüsüz harcamalarda bulunanlar daha sonraları sıkıntıya düşebilirler" anlamında kullanılan bir söz
- güvenmek
Güven duymak, güveni olmak; itimat etmek, yaslanmak (I)
- güvenmelik
Sözleşme yapılırken, taraflardan birinin diğerine işten caymayacağını belirtmek amacıyla önceden verdiği güvence parası; pey, kapora
- güvenmelik vermek
bir kimseye pazarlığında anlaşılmış bir paranın küçük bir bölümünü önceden vermek
- güvenoyu
Göreve yeni başlamış veya görevini sürdüren hükûmetin tutumunu değerlendirmek için milletvekillerinin verdiği oy
- güvenoyu almak
hükûmetin tutumu milletvekilleri tarafından onaylanmak
- güvenoyu vermek
hükûmetin tutumu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından olumlu oy kullanılmak
- güvensiz
Başkalarına güvenmeyen; itimatsız
- güvensizce
Güvensiz bir biçimde, güvensiz olarak
- güvensizlik
Güvensiz olma durumu; emniyetsizlik, itimatsızlık
- güvensizlik duymak
güvenmemek
- güvensizlik önergesi
Hükûmetin uygulamalarına karşı gösterilen itimatsızlığı belirten belge
- güvenç
Güvenme duygusu
- güvençli
Güvenen, itimadı olan
- güvençsiz
Güvenci olmayan, itimadı olmayan
- güvercin
Güvercingillerden, hızlı ve uzun zaman uçabilen, kısa vücutlu, sık tüylü, evcilleşmiş birçok türü bulunan, yemle beslenen bir tür kuş (Columba)
- güvercinboynu
Yeşil, mavi ve pembe arasında dalgalanır gibi görünen renk
- güvercingiller
Güvercin, kumru vb. kuşları içine alan geniş bir familya
- güvercingöğsü
Yeşil ile mavi arasında böcekkabuğuna benzer dalgalı ve değişken renk
- güvercinler
Güvercin, kumru vb. kuşları içine alan takım
- güvercinlik
Evcil güvercin yetiştirmek için hazırlanmış, içinde yuvalar bulunan kule biçiminde yer
- güverte
Gemide ambar ve kamaraların üstü
- güveyfeneri
Patlıcangillerden, kırmızı ve ekşimsi meyvesi idrar söktürücü olarak kullanılan, çok yıllık ve otsu bir bitki; gelin otu (Physalis alkekengi)
- güveyi girmek
erkek, evlenmek
- güveyi olmadık ama kapı dışında bekledik
"konuyu iyi bilmesek de çok da yabancısı değiliz" anlamında kullanılan bir söz
- güveyi yemeği
Erkekevi tarafından düğün akşamı akraba ve yakınlara verilen yemek
- güvez
Mora çalan kırmızı renk; güvezî
- güveç
İçinde yemek pişirilen toprak kap
- güz
22 Eylül ile 21 Aralık arasındaki mevsim
- güz dönemi
Güz ayları
- güz noktası
Sonbaharda, gece gündüz eşitliği anında Güneş'in gök Ekvator'u çizgisi üzerinde bulunduğu nokta
- güzel
Göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı
- güzel bürünür, çirkin görünür
"güzeller nazlı olur, çirkinler ise kendilerini beğendirmeye çalışırlar" anlamında kullanılan bir söz
- güzel güzel
Olağan bir durumda, herhangi bir sıkıntıya uğramadan
- güzel hatırı için
yüzünden, sebebiyle
- güzel olmak
güzelleşmek
- güzel sanatlar
Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık, tiyatro vb. insanda coşku ve hayranlık uyandıran sanatlar; sanayiinefise
- güzel yazı sanatı
Harflere güzel biçimler vererek yazma sanatı; hüsnühat, kaligrafi
- güzelavrat otu
Patlıcangillerden, atropin denilen zehirli ilacın çıkarıldığı pis kokulu, çok yıllık ve otsu bir bitki; belladonna (Atropa belladonna)
- Güzelbahçe
İzmir iline bağlı ilçelerden biri
- güzelce
Güzele yakın, güzel gibi
- güzele bakmak sevaptır
"güzele bakarken Tanrı'nın neler yarattığını düşünür ve büyüklüğünü anlarız" anlamında kullanılan bir söz
- güzele kırk günde doyulur, iyi huyluya kırk yılda doyulmaz
"değerli olan yüz güzelliği değil huy güzelliğidir" anlamında kullanılan bir söz
- güzele ne yakışmaz (veya yaraşmaz)
"güzel ne giyse yakışır" anlamında kullanılan bir söz
- güzeli herkes sever
"bütün insanlar güzellere ve güzel olan şeylere karşı sevgi beslerler" anlamında kullanılan bir söz
- güzelim
çok sevilen kimseye sevecenlikle yaklaşıldığında kullanılan bir söz
- güzelleme
Halk edebiyatında sevgiliyi, güzel şeyleri, doğa güzellikleri vb.ni övmek için yazılan, lirik bir şiir türü
- güzellerin talihi çirkin olur
"güzeller kendilerine yaraşan bir yaşayışı her zaman bulamadıkları için mutsuz olurlar" anlamında kullanılan bir söz
- güzelleşebilme
Güzelleşebilmek işi
- güzelleşebilmek
Güzelleşme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güzelleşme
Güzelleşmek işi
- güzelleşmek
Güzel bir durum almak
- güzelleştirebilme
Güzelleştirebilmek işi
- güzelleştirebilmek
Güzelleştirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güzelleştirilme
Güzelleştirilmek işi
- güzelleştirilmek
Kendisine güzellik verilmek, güzel duruma getirilmek
- güzelleştirme
Güzelleştirmek işi
- güzelleştirmek
Güzellik vermek, güzellik kazandırmak
- güzellik
Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik; hüsün
- güzellik enstitüsü
Kadınların yüz ve vücut bakımlarının yapıldığı yer
- güzellik kraliçesi
Vücut ölçülerine, yüz güzelliğine ve genel kültür düzeyine göre yapılan yarışmalarda birinciliği kazanan kız; güzel
- güzellik malzemesi
Makyaj için kullanılan malzeme
- güzellik müstahzarları
Makyaj malzemelerinin genel adı
- güzellik ondur, dokuzu dondur
"güzelliğin büyük bir kısmı giyimle sağlanır" anlamında kullanılan bir söz
- güzellik salonu
Cilt bakımı, zayıflama, masaj, makyaj, epilasyon vb. hizmetlerin verildiği iş yeri
- güzellik yarışması
Yalnız yüz ve vücut güzelliğinin ölçü olarak kabul edildiği yarışma
- güzellikle
Güzel bir biçimde
- Güzelyurt
Aksaray iline bağlı ilçelerden biri
- güzergâh
Yolüstü uğranılacak, geçilecek yer
- güzey
Az güneş alan, çok gölgeli kuzey yamaç
- güzeşte
Geçmiş, geçen
- güzide
Aydın, okumuş, seçkin kimse
- güzidelik
Güzide olma durumu
- güzlek
Güz yağmuru
- güzleme
Güzlemek işi
- güzlemek
Sonbaharı bir yerde geçirmek
- güzlük
Güzün yapılan
- güzün
Güz mevsiminde, sonbaharda
- güç
Fizik, düşünce ve ahlak yönünden bir etki yapabilme veya bir etkiye direnebilme yeteneği; çelim, efor
- güç bela
Zorlukla, güçlük çekerek
- güç birliği
Mevcut maddi ve manevi imkânların bir araya toplanmasıyla ulaşılan dayanışma
- güç birliği yapmak
mevcut maddi ve manevi imkânları bir araya toplamak, güçleri birleştirmek
- güç gelmek
bir şeyin yapılmasında zorluk ve sıkıntı ile karşılaşmak
- güç kaynağı
Elektrik enerjisini depolayan ve akımın kesilmesi sırasında kullanılmasını sağlayan aygıt; enerji kaynağı
- güç mevkide kalmak
içinden çıkılması zor bir durumda bulunmak
- güçbeğenir
Zorlukla karar veren, memnun edilmesi güç olan, her şeyde kusur bulan (kimse); müşkülpesent
- güçbeğenirlik
Güçbeğenir olma durumu
- güçlendirebilme
Güçlendirebilmek işi
- güçlendirebilmek
Güçlendirme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güçlendirici
Gücü artıran; mukavvi
- güçlendirilme
Güçlendirilmek işi
- güçlendirilmek
Güçlü duruma getirilmek, güç kazanması sağlanılmak
- güçlendiriş
Güçlendirmek işi
- güçlendirme
Güçlendirmek işi
- güçlendirmek
Güçlü duruma getirmek, güç kazanmasını sağlamak
- güçlenebilme
Güçlenebilmek işi
- güçlenebilmek
Güçlenme ihtimali veya imkânı bulunmak
- güçleniş
Güçlenmek işi
- güçlenme
Güçlenmek işi
- güçlenmek
Güçlü duruma gelmek, kuvvetlenmek
- güçleşme
Güçleşmek işi
- güçleşmek
Güç duruma gelmek; ağırlaşmak, daralmak
- güçleştirme
Güçleştirmek işi
- güçleştirmek
Güç duruma getirmek
- güçlü
Gücü, kuvveti olan; yavuz
- güçlü kuvvetli
Sağlığı, gücü, kuvveti yerinde olan
- güçlük
Ağır ve yorucu emek; zahmet, meşakkat
- güçlük çekmek
maddi açıdan sıkıntı içinde olmak
- güçlük çıkarmak
bir şeyin gerçekleşmesini engelleyici sebepler ileri sürmek
- güçlükle
Kolay olmayan bir biçimde; bin bela, ite kaka, öle dirile, zor, zorlukla, zar zor, zor bela, zoru zoruna
- Güçlükonak
Şırnak iline bağlı ilçelerden biri
- güçlülük
Güçlü olma durumu; pehlivanlık
- güçlüğü (veya güçlükleri) yenmek
bir güçlüğü, zorluğu ortadan kaldırmak
- güçsünme
Güçsünmek durumu
- güçsünmek
Bir şeyin yapılması zor gelmek
- güçsüz
Gücü olmayan; sökel
- güçsüz düşmek
gücü yetmemek
- güçsüzce
Güçsüz bir biçimde
- güçsüzlük
Güçsüz olma durumu, güçsüze yakışacak davranış; aciz, âcizlik
- güğüm
Yandan kulplu, boynu uzun, genellikle bakırdan su kabı; debbe
- gıcık
Boğazda duyulup aksırtan, öksürten yakıcı kaşıntı
- gıcık almak (veya kapmak veya olmak)
bir davranışa veya bir kimseye sürekli sinirlenmek
- gıcık etmek
sinirlendirmek, öfkelendirmek, kızdırmak
- gıcık tutmak
bir süre boğaz gıcıklamasına yakalanmak
- gıcık vermek
boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak
- gıcıklama
Gıcıklamak işi
- gıcıklamak
Gıcık oluşturmak, kaşındırmak
- gıcıklanma
Gıcıklanmak işi
- gıcıklanmak
Gıcık oluşmak
- gıcıklayış
Gıcıklamak işi
- gıcıklık
Gıcık olma durumu
- gıcıkça
Gıcık bir biçimde olan
- gıcır
Sakıza kıvamını arttırmak için katılan, kauçuk cinsinden bir madde
- gıcır gıcır
Tertemiz, pırıl pırıl olan
- gıcır gıcır etmek
"gıcırtı" sesi çıkarmak
- gıcır gıcır olmak
tertemiz, pırıl pırıl duruma gelmek
- gıcırdama
Gıcırdamak işi
- gıcırdamak
Gıcırtı çıkarmak
- gıcırdatma
Gıcırdatmak işi
- gıcırdatmak
Gıcırtı çıkarmasına yol açmak
- gıcırdatılma
Gıcırdatılmak işi
- gıcırdatılmak
Gıcırdatma işi yapılmak
- gıcırdayış
Gıcırdamak işi
- gıcırlık
Gıcır olma durumu
- gıcırtı
Sert nesnelerin birbirine sürtünmesi sonucu çıkan sesin adı; gıcır gıcır
- gıcırtılı
Gıcırtısı olan
- gıcırtısız
Gıcırtısı olmayan
- gıcırı bükme
Hemen yetiştirilen, iletilen
- gıda pazarı
Çoklukla besin maddeleri satılan büyükçe dükkân
- gıda rejimi
Gıdaya bağlı rejim
- gıdaklama
Gıdaklamak işi
- gıdaklamak
Tavuk kesik kesik bağırmak
- gıdaklayış
Gıdaklamak işi
- gıdı gıdı
Çocukları gıdıklarken veya güldürürken söylenen söz
- gıdık
Bir kimseyi vücudundaki hassas yerlere bir an için dokunarak güldürme veya sinirlendirme işi
- gıdıklama
Gıdıklamak işi
- gıdıklamak
Vücudun bazı yerlerine dokunarak ürperme veya gülerek kaçınma ile beliren bir sinir tepkisi uyandırmak
- gıdıklanma
Gıdıklanmak işi
- gıdıklanmak
Gıdıklama işi yapılmak
- gıdıklanış
Gıdıklanmak işi
- gıdıklayış
Gıdıklamak işi
- gıdım
Küçük bir parça, bir miktar
- gıgı
Çocuk dilinde çene altı
- gık
"Ses çıkarmasına fırsat vermemek" anlamındaki gık dedirtmemek, "ses çıkarmak, karşı çıkmak, yakınmak" anlamındaki gık demek, "sesini çıkarmamak, karşı çıkmamak, yakınmamak" anlamındaki gık dememek (veya gıkı çıkmamak) deyimlerinde geçen bir söz
- gıldır gıldır
Tok ve yüksek bir ses çıkararak
- gıllıgış
Gizli ve kötü amaç
- gıllıgışlı
Gizli amaçlı
- gıllıgışlı olmak
gizli amaçlı, inandırıcılıktan uzak bulunmak
- gıllıgışsız
Gizli amacı olmayan
- gına
Zenginlik, bolluk
- gına gelmek
usanmak, bıkmak
- gına getirmek
bıkmak, usanmak
- gıpta etmek
imrenmek
- gır
Söz, lakırtı
- gır atmak
konuşmak, laf atmak
- gır geçmek
bol bol konuşmak, çene çalmak
- gır gır
Komik, matrak, eğlenceli
- gır gır geçmek
alay etmek
- gır gıra almak (veya getirmek)
alaya almak
- gır gırcı
Boş laf etmeyi seven, alaycı, komik kimse
- gır gırına
Eğlenmek amacıyla, alay olsun diye, şaka olarak
- gır kaynatmak
birkaç kişi işlerini bırakıp yârenlik etmek
- gırgır
Mekanik olarak çalışan süpürge
- gırgırlama
Gırgırlamak işi
- gırgırlamak
Gırgırla süpürmek
- gırgırlatma
Gırgırlatmak işi
- gırgırlatmak
Gırgırlama işini yaptırmak
- gırla gitmek
uzun sürmek, sürüp gitmek
- gırt
Sert veya kalın bir şey kesilirken çıkan ses
- gırtlak
Soluk borusunun üst bölümü; ümük, imik, hançere
- gırtlak gırtlağa gelmek
kıyasıya dövüşmek
- gırtlak ünsüzü
Ses tellerinin birbirine çok yaklaşması veya dokunmasıyla oluşan ünsüz
- gırtlaklama
Gırtlaklamak işi
- gırtlaklamak
Birinin gırtlağını sıkmak
- gırtlaklayış
Gırtlaklamak işi
- gırtlaklaşma
Gırtlaklaşmak işi
- gırtlaklaşmak
Birbirinin gırtlağına sarılarak dövüşmek
- gırtlaksı
Gırtlakta boğumlanan (ses)
- gırtlağı yırtılmak
bir şeyi duyurmak veya anlatabilmek için olanca gücüyle boğazı acıncaya kadar bağırmak veya konuşmak
- gırtlağına basmak
birine bir şey yaptırmak için dayatmak veya inat etmek
- gırtlağına düşkün
Çok yiyip içen
- gırtlağına kadar
çok fazla
- gırtlağına sarılmak
peşini bırakmamak, musallat olmak
- gırtlağından kesmek
herhangi bir amaç için yiyeceğinden kısıntı yapmak, boğazından kesmek, tasarruf etmek
- gırç gırç
"Gırç" sesi çıkararak
- gırıl gırıl
Sert ve gürültülü ses çıkararak
- gıy gıy
Keman vb. çalgıların çıkardığı ses
- gıy gıy etmek
keman vb. "gıy gıy" biçiminde, akortsuz, hoşa gitmeyen sesler çıkarmak
- gıyaben
Kendi yokken, ortada olmaksızın
- gıyabi
Kişinin yokluğunda o kişi hakkında verilen (iş, hüküm vb.)
- gıyabi cenaze namazı
Öldüğü kesinlik kazanan kişi için cesedi olmaksızın kılınan cenaze namazı
- gıyabi hüküm
Kişinin yokluğunda o kişi hakkında verilen hüküm
- gıyabi tutuklama
Kişinin yokluğunda alınan tutuklama kararı
- gıyabında
Kendi yokken, arkasından
- gıyap
Yokluk, bulunmama; yitiklik
- gıyap kararı
Duruşmaya gelmemenin yaptırımı
- gıybet etmek
dedikodu etmek
- gıygıy
Herhangi bir tür yaylı saz
- gıygıylama
Gıygıylamak işi
- gıygıylamak
Keman vb. çalgılardan tekdüze usandırıcı ses çıkarmak